Sen öleceksin. Ben de. Biz de. Hepimiz de. Babam gibi. Annem gibi. Çünkü;
Her nefis ölümü tadacaktır. Gel, ölmeden evvel ölelim. Ölünüz, hitabıyla.
Ölümü de öldürelim. Ölümünde öldürüleceği gibi. Yaradan tarafından. Ölüp de dirilelim. Ölüm tarafından. Ölümü de öldürerek. Ölüm tarafından ölmeden. Bende ölüm gibiyim.
Ölümde ben gibi.
Mahluk…
Öl der ölürüz. Ölme der ölmeyiz. Ölümle anlam verdiklerimiz ölür. Anlamlar anlam bulur.
Anlamlı olur.
Anlamsızlar ise anlamsızlaşır ölümle.
İyi ki öldü…
Toprağı bol olsun.
Ateşi çok olsun.
Ölüm güzel şey, budur perde ardından haber… Hiç güzel olmasaydı ölür müydü Peygamber? Sizlere müjde! Mevt idam değil, hiçlik değil, fenâ değil, inkıraz değil, sönmek değil, firak-ı ebedî değil, adem değil, tesadüf değil, fâilsiz bir in’idam değil. Belki, bir Fâil-i Hakîm-i Rahîm tarafından bir terhistir, bir tebdil-i mekândır. Saadet-i ebediye tarafına, vatan-ı aslîlerine bir sevkiyattır. Yüzde doksan dokuz ahbabın mecmaı olan âlem-i berzaha bir visal kapısıdır.
************
Birçok dirinin hayatlarıyla yapamadığını, bir Aylan Bebek ölümüyle bunu gerçekleştirdi.
Zihinlerde silinmez bir iz bıraktı.
Mazlum izi.
Suyun değil, suyu bozukların, susuz çöllerde yetişen dikenlerin öldürdüğü, akreplerin soldurduğu Aylan Bebek.
Simge bebek.
Göz yaşı bebek.
-Allah’ın hesabı topludur.
Alacak verecek, olacak ölecek.
************
Azrail, Temel’in yanına gelmiş ve ‘Hey dostum, vaktin tamam, hadi gidelim!’ demiş.
Bizim Temel başlamış yalvarıp yakarmaya; ‘Bana beş yıl süre var, ondan sonra gel canımı alıyorsan al’ demiş.
Azrail kabul etmiş pazarlığı. Temel de kendi kendine; ‘Pilot olursam beni 10 bin fit yukarıda, havada, 700 kilometre hızla uçarken yakalayamaz, onu atlatırım’ diye düşünmüş.
Derken beş yıl çabuk geçmiş. Sonunda Azrail pilot kabininde Temel’in yanına dikilivermiş;
‘Sana verdiğim süre tamamlandı, hadi, gidiyoruz’ demişse de Temel yan çizmeye başlamış; ‘Tamam ben senden beş yıllık süre istedim ama, bak şimdi havadayız. Şimdi canımı alırsan iyi olmaz, çünkü uçağın içinde, resmi ziyaret için yabancı ülkeye giden yüzlerce milletvekili var. Onlar ne olacak, bari onları düşün’ diye cevap vermiş.
Azrail; ‘Lan oğlum, sıkma canını. Ben onları bu uçağa toplayana kadar alnımın damarı çatladı, neler çektim neler, bil bilsen’ demiş.
*************
Kısmetindir gezdiren yer yer seni
Arşa çıksan âkıbet yer, yer seni.
Onun için onun adı yer oldu.
Önce besler sonra kendi yer seni. | İbn-i Kemal Paşa.
“Her şey kaderle takdir edilmiştir. Kısmetine râzı ol ki, rahat edesin.”
“Nefis daima ıztıraplar, kalâklar içinde evhamdan kurtulup tevekküle yanaşmıyor. Hükm-ü kadere razı olmuyor. Halbuki, şemsin tulû ve gurubu muayyen ve mukadder olduğu gibi, insanın da bu dünyada tulû ve gurubu ve sair mukadderat, kalem-i kaderle cephesinde yazılıdır. İsterse başını taşa vursun ki, o yazıları silsin-fakat başı kırılır, yazılara bir şey olmaz ha!”
“Düşman meçhul olduğu zaman daha zararlı olur. Kandırıcı olursa daha habis olur. Aldatıcı olursa, fesadı daha şedit olur. Dahilî olursa, zararı daha azîm olur. Çünkü; dahili düşman kuvveti dağıtır, cesareti azaltır. Haricî düşman ise, bilâkis, asabiyeti şiddetlendirir, salâbeti arttırır. Nifakın cinayeti, İslâm üzerine pek büyüktür. Âlem-i İslâmı zelzeleye maruz bırakan nifaktır. Bunun içindir ki, Kur’ân-ı Azîmüşşan, ehl-i nifaka fazlaca teşniat ve takbihatta bulunmuştur.” [1]
Bulutlu mu, parçalı bulutlu mu, güneşli veya fırtınalı mı?
Bütün bu durumlar toplumun ruh ve akıl yapısını yansıtmaktadır.
– Belli ki hala eski günleri arzulayanlar var.
Terörden beslenenler var.
Sermayesi terör olanlar var.
Hep şimdiye kadar bunlar devletin içerisinde çöreklenmiş kimselere yaptırılmıştır.
Şimdi olduğu gibi.
Hükûmetler böyle devrildi.
Eski cumhurbaşkanı Kenan Evren in dediği gibi, bir sağdan aştık, bir soldan.
Aynı silahlar aynı el tarafından biri aleviye, biri de sünniye verildi, Kahramanmaraş, Sivas ve Çorum da olduğu gibi.
İşin içinde istihbarat da var.
Kalıntılarının şimdide olduğu gibi.
Hala karışıklıklardan nemalanan ve medet umanlar bulunmaktadır.
Ağa babaları tarafından…[2]
-1960 ve 1970 yıllarında aynı safta olan, aynı zihniyetteki insanlar; bugün o fikir ve düşüncelerini farklı fraksiyonlarda, hizip ve partilerde varlıklarını sürdürmektedirler.
Daha açık ifadeyle; 1970 yıllarında dağ eşkıya başı Abdullah Öcalan ile aynı safı ve yolu paylaşanlar, bugün farklı gibi görülen gruplar içerisinde bulunduklarını, yine bir araya gelerek göstermişlerdir.
O gün fakirlik edebiyatı yapan o sol zihniyet, bugün de aynısını devam ettirmektedirler.
– “Şeytan sizi fakirlikle korkutur; sizi her türlü hayasızlığı ve ahlâksızlığı yapmaya teşvik eder. Allah ise size bağışlamayı ve bol nimet vermeyi va’deder. Allah, lutfu pek geniş olan, her şeyi hakkıyla bilendir.”[3]
-Bütün siyaseti hapisten iki kişinin çıkarılmasına bina edilen bir siyaset; pespaye, seviyesiz, kısır, benzeri görülmemiş derece de yerlerde sürünen ve sürülen süprüntü bir siyasettir.
Bir süpürgelik işi var.
Birinin altında pkk, diğerinin altında fetö yatıyor.
Yani o iki kişi, normal kişi değil.
Zaman geçtikçe yapılan olumlu işlerin olumlu neticeleri göründükçe, geçmişin sarhoşluğu gittikçe daha net görülüyor ve de görülecektir.
Zira yapılan tahriplerin üç yüz yılda tamir edilemeyecek tahriplerdir. Külli bir tamirat gerek. Külli bir tamirat da görülmekte ve görülmeye de devam edecektir.
Hırçınlaşır boşuna değil. Birilerinin elinden emziği alındı. Hırçınlaşmalar ve yalandan ağlamalar boşuna değil. Yüz yıldır uygulanan keyfi küfri uygulamaların azalması, ellerinden bazı imkanların çıkması gerçek yüzlerini daha net gösteriyor. Münafığından Ermeni’sine, dağdaki eşkıyasından hapisteki suçluya, haçlısından yunanına kadar ne kadar şaibeli ve kirli eller varsa, ellerine bir şeyler tutuşturma yarışına girilmiş durumda. Allah imhal edip mühlet verir ancak ihmal etmez. Ta ki herkes içindekini ortaya döksün. Zehir mi bal mı?
-Uçları ecnebi elinde olan dünya siyaseti,
Türkiye’de yüz yıldır gizli oynanan kirli oyun artık aleni olarak oynanmaktadır.[1]
O da hırçınca…
-Türkiye’deki siyasi oyun sadece Türkiye’yi değil, Türk ve İslam dünyasını da bölmeye yönelik vaatler ve uygulamalardır.[2]
“Kılıçdaroğlu yine hadisi yanlış söyledi: Cennetin anahtarı kadınların ayakları altında”[4]
-Şimdiye kadar dünyaya yayılan savaş, İslam dünyasının içerisinde sürdürülmektedir.
-Türkiye’de entrikalar hiç bitmedi.
Bizim için kararlar hep dışarıdan alındı veya dayatıldı.[5]
– Türkiye’nin yükselişi, İslam dünyasının gelişmesidir. Aynı zamanda insanlığın ve geleceğin kazanımıdır. Dünyanın yükselişi, bizim yükselişimizden geçmektedir. Buda ittihadı İslam’ın tahakkukuyla olacaktır. Oda buradaki milletin siyasetin hakimiyeti ile olacaktır.
************
İran 8 yıl boyunca Irak’la değil Saddam’la savaştı hatta savaştırıldı.
Zalim olduğu için değil, İran’ın, İsrail’in ve de ABD’nin ve Şia’nın yayılmacılığının önünde durduğu için devirdiler.
Şimdi Iraklılar Saddam’ı mumla arayıp, ağlıyorlar.
Onlar elbette Saddam’ı götürdükleri için değil, İran’ı, Şia’yı ve en büyük olup hala devam eden ABD’nin dehşetli zulmünü getirip devam ettirdikleri için geleceklerine ağlıyorlar.
Bugün Türkiye’de de Sünni ve samimi bir Müslüman olan Sayın Erdoğan’ı devirmeye ve yerine alevi olduğunu söyleyen -ne kadar aleviyse- Kemal Kılıçdaroğlu nu getirmeye çalışılması, İslam’ı durduramayan Hristiyanlığın, azınlık olan İran yani Şiilik ile durdurulmaya çalışılmasıdır.
Bu da kavga ve savaş ortamını oluşturarak.
Suriye’de olduğu gibi.
– “Nuh: ‘Rabbim! Milletim beni yalanladı. Benimle onların arasında Sen hüküm ver. Beni ve beraberimdeki inananları kurtar’ dedi.”[6]
Ne hakka ne de halka hizmeti olmayandan, insanın ne dünyasına ve ne de ahiretine bir fayda gelmez.
Abdülhamid gitsin de ne olursa olsun diyen dünküler koca Osmanlıyı bitirdi ve batırdı.
Bugünde Erdoğan gitsin de ne olursa olsun diyenler, onca hizmeti atıl duruma düşürüp, en az kaosu yüz yıl geriye götüreceklerdir.
Bizde maalesef, “Ben öldükten sonra dünya ne olursa olsun; isterse tûfan olsun”; geleceği görmeyen bozuk zihniyet hala yaşamaktadır.
*************
Pkk bir Ermeni faaliyetidir.
Yüz sene önce yaptıkları zulüm ve katliamlar ne ise, 1980’ lerde büyük elçilerimizi su-i kastla öldürmeleri ne ise, PKK da aynen odur ve onun kirli yirmi devletinde içteki aynı kanı taşıyanlarla bir ortaklığıdır.
Peki Pkk Ermeni de, ya onun arkasında duranlar nedir ve neyin hesabındadırlar.
-Deprem ile açılan 150 milyarlık açık, Gabarda ve muhtelif yerlerde bulunan petrol, doğal gaz ve altın madenlerinin bulunmasıyla fazlasıyla telafi edilmektedir.
-İnönü Menderese; iktidar oldun ancak muktedir olamadın, demişti.
Bugün bu millet hem iktidar ve hem de muktedirdir.
15 Temmuz bunun isbatıdır.
Artık sadece içteki zincirler değil, dıştaki Bizans kapıları da kırılmıştır.
*************
Celladına aşık olmuşsa bir millet
İster ezan, ister çan dinlet
İtiraz etmiyorsa sürü gibi illet
Müstehaktır ona her türlü zillet.
Dünya üç beş bilgisizin elinde
Sanırlar ki tüm ilim kendilerinde
Üzülme, eşeği eşek beğenir
Bir hayır var sana bana kötü demelerinde.
Felek ne cömerttir aşağılık insanlara
Han, hamam, dolap, değirmen hep onlara
Kendini satmayan adama ekmek yok
Sen gel de yuh çekme böylesi dünyaya.
Her gün biri çıkar, başlar ben, ben demeye
Altınlarıyla gümüşleriyle övünmeye
Tam işleri dilediği düzene sokar
Ecel çıkıverir pusudan: Benim, ben diye. Ömer HAYYAM
******************
Onu i’lâ eden etmiş ebediyyen i’lâ…
Etse dünyâları tûfan gibi levs istîlâ .
Bu, semâlarda yüzen şâhikanın pâk eteği,
Karşıdan seyredecektir o taşan mezbeleyi.
Yerin altında sinen zelzeleler fışkırsın,
Yerin üstünde ne bulduysa devirsin, kırsın;
Hakkı son sadme-i kahrıyla bitirsin isyan;
Edebin şimdiki ma’nâsına densin “hezeyan”;
Kalmasın, hâsılı , altüst olarak hissiyyât,
Ne yüreklerde şehâmet, ne şehâmette hayât;
Yine kürsî-i mehîbinde Süleymâniyye,
Kalacak, doğruluğun yerdeki tek yurdu diye.
Yıkılır bir gün olur mahkemeler, ma’bedler;
En temiz yerleri en kirli ayaklar çiğner;
Beşeriyyet yeni bir din tanıyıp ilhâdı,
Beşerin hâfızasından silinir Hakk’ın adı;
Gömülür hufre-i târihe me’âlî… Lâkin
Yine tek bir taşı düşmez şu Hudâ lânesinin;
Yine insanlığa nâ-mahrem olan bîgâne,
Bu harîmin ebediyyen giremez sînesine;
Yine yâdındaki Mevlâ’yı şu dört tane minâr,
Kalbe merbût birer dil gibi eyler ikrâr;
Yine mâzîye gömülmez bu muazzam çehre:
Leş değildir ki atılsın, o, umûmî kabre!. (Süleymaniye Kürsüsünde)
İttihat ve terakkiden bu yana hiç bu kadar siyaset kirlenmemişti.
Terörü temsil edenler ve onlarla bir araya gelenlerle, onlarla mücadele edip kurşun sıkan ve şehit olanların aileleri ve onlarla beraber olanlar.
1970 yıllarında sol zihniyet bu gün parti olarak anarşiden ve anarşiyi besleyenlerden yana olmuşlardır.
Dün Rusya’yla beraber olup,[1]ABD ye, – Go Home- diyenler, bugün ABD ve Batıya dost olup Rusya’ya – Go Out – demektedir.
-Türkiye’de ve Türkiye’nin kalbi olan mecliste bu millete dayatılanlar hep hırçınca yapıldı.
Tıpkı mahallenin huysuz ve hırçın çocuğu gibi.
Kurtlar kurdukları sofraya başkalarını almadılar.
Hain çobanla ortaklık yapıp akşam sürüdeki koyunları çalıp yediler, sabahleyin çobanla birlikte ağladılar.
Timsah göz yaşları döktüler.
Sahte ve sahtekarca…
-Keser döndü sap döndü.
Gün geldi hesap döndü.
Milletin maddi ve manevi şahlanış dönemi başladı.
“Eğer siz (Uhud’da) bir yara aldıysanız bilin ki o topluluk da benzeri bir yara almıştı. O günleri biz insanlar arasında döndürüp duruyoruz ki Allah gerçek müminleri ortaya çıkarsın ve uğrunda şehitleri olsun diye. Allah, zalimleri sevmez.
Bir de Allah, iman edenleri günahlardan arındırmak, kâfirleri de yok etmek için böyle yapıyor.”[2]
-Cudi ve Gabarda bugün petrol çıkıyorsa, 50 yıldır buralar terörün merkezi ise ve de yüz yıl önce buralarda petrolün olduğunu merhum 2. Abdülhamid Han tesbit etmiş ise, işin içinde bunlar kadar, hatta bunlardan daha büyük bir ihanet çetesinin, bugünde olduğu gibi, nerede gaz, diyen kısır ve dar düşünceli ve kötü niyetli insanların bulunmasıdır.
-Aslında biz yüz yıldır fakirlikle değil, cahillikle değil, kısır zihniyetli insanlarla mücadele ettik.
Maneviyattan yoksun, maddeyi bile aşamamış dar görüşlü, dar düşünceli hatta ihanet içerisinde olan insanlarla mücadele ettik.
-Seçimin bir tarafında projeler, yapılanlar ve yapılacaklar konuşulurken, diğer tarafta seçimin tümü iki şahsın hapisten çıkarılması ve de yapılanların yıkılması üzerine bina edilmektedir.
[2]Âl-i İmrân Suresi – 140-141. (Bkz. 3/13, 123, 8/6-10, 44, 22/39 Müslümanlar hicretin üçüncü yılındaki (M. 23 Mart 625) Uhud Savaşı’nda gerek münafıkların tahriki gerekse ikinci bir emrin gelmesine karşı gösterdikleri sabırsızlıkları ve inançlarına uygun davranmadaki zaaflarından dolayı -70 şehit vererek- yenilgiye uğradılar. Bu olayda; peygambere itaatsizliğin ve ganimetler konusunda maddeye yönelişin insanları nasıl Allah’ın yardımından mahrum kıldığı anlatılmaktadır.)
“Seçime CHP listelerinden girme kararı alan Saadet Partisi şimdi de LGBT destekçisi derneklerle kol kola girdi. SP Kadın Kolları Başkanı Ekinci’nin Havle Derneği’nde yaptığı konuşma tepki çekti.
Saadet Parti’li Ekinci’nin “cinsel kimlik”, “kişinin kendisinin tercihi” şeklindeki sözleri LGBT’ye sinyal olarak yorumlandı.”[1]
Kimin eli kimin cebinde denilir ya!
Tam bir siyasi kirlilik içerisinde siyaset yürütülmektedir.[2]
– Ne garip bir tecellidir ki, dün Lut peygamberin karısı lgbt-lilerle iş tutuyordu, bugün ise İslami bir parti olduğunu söyleyen kadın temsilciler lgbt-lileri destekleyip, onlarla beraber oluyor. Şunu herkes gibi bende anlamakta zorluk çekmiştim. Lut kavminde livata yapan 30 kadar kişi, gece teheccüt namazı kılan ise 70-80 bin kişi olduğu yazıyor. Bir ev hariç hepsi helak ediliyor.[3]
Şimdi ise bu durum çok iyi anlaşılıyor. Şimdi lgbt-li yüzlerce olduğu düşünüldüğünde, arkasında dindar olduğunu söyleyen, onları tasvip eden, en azından ses çıkarmayanlar olduğu göz önünde bulundurulduğunda işte size on binler. Allah helak edecek olsa sadece O yüzleri değil, arkasında duran yüz binleri de helak eder. Zulme rıza zulümdür, küfre rıza küfürdür. Bu ayıp iki cihanda lgbt-nin içinde ve arkasında duranlara yeter.
-Geçmiş yani babası hastanede ölüp de cenazesini dahi alamayanlar[4] ve yapılmakta olanlar,[5] çok çabuk unutuluyor.
*************
SİNSİ OYUN
Dün sağcıları yanına alıp Rusya’ya saldırıp vuran ABD, bugün ise solcu ve komünistleri yanına alıp Rusya’ya saldırıp vurmaktadır.
-Dağdaki eşkıya ile mücadele kadar önemli olan, içte ve dıştaki destekçileri ile de mücadele etmektir.
Kaynakları kurutulmalı, sesleri susturulmalıdır
-Sinsice oyun oynanmaktadır.
Masum görüntülü.
Bir de şunu deneyelim, oyunu ve hilesi.
Bu memleket, bu vatan, bu millet deneme tahtası mı, bir de şunu deneyelim mantıksızlığına gidiliyor.?
Denenmiş, denenmez. Şimdiye kadar yapılan denemelerin verdiği kayıplar az mı geldi? Sinsi bir ifade var. Karşıdakini yanıltmaya yönelik. İçindeki-ki-ni dışarıya tarafsız gibi yansıtıyor. Ve bu adam 50-60 yaşlarında. Hala netleşmediğini ve güya belli bir düşüncesinin olmadığını, düşüncesini karşıdakine telkin ederek söylemiş oluyor. Taraf olduğunu gösteriyor. Tarafsız olmak, zıt taraftan taraf olmaktır. Yani muhalif olmaktır. Hala kurt gövdenin içinde. “Bana ıztırap veren,” dedi “Yalnız İslâmın mâruz kaldığı tehlikelerdir. Eskiden tehlikeler hariçten gelirdi; onun için mukavemet kolaydı. Şimdi tehlike içeriden geliyor. Kurt, gövdenin içine girdi. Şimdi, mukavemet güçleşti. Korkarım ki, cemiyetin bünyesi buna dayanamaz. Çünkü düşmanı sezmez. Can damarını koparan, kanını içen en büyük hasmını dost zanneder. Cemiyetin basiret gözü böyle körleşirse, iman kalesi tehlikededir. İşte benim ıztırabım, yegâne ıztırabım budur. Yoksa şahsımın mâruz kaldığı zahmet ve meşakkatleri düşünmeye bile vaktim yoktur. Keşke bunun bin misli meşakkate mâruz kalsam da iman kalesinin istikbali selâmette olsa!..” -Masallardaki dev adam;
7 başlı ejderha.
Hayal dünyasının insanları, hala uykuda, uyanamadı.
Belki kabirde.
Belki mahşerde.
“Ey eski çağların cihangir Asya ordularının kahraman askerlerinin ahfâdı olan vatandaşlarım ve kardeşlerim! Beş yüz senedir yattığınız yeter. Artık uyanınız, sabahtır. Yoksa, sahrâ-yı vahşette yatmakla gaflet sizi yağma edecektir.”
Dünya sona doğru giderken, artıklarını ve döküntülerini de geride bırakıyor. Dünyanın döküntü ve artıkları, dünya çöplüğünde yerini alıyor. İnanç fukarası inançsızlar hayattan koptukları gibi, toplumdan da birer birer kopuyor. Dünyanın kusmukları artık musluklardan akmıyor. Kanalizasyona dökülüyor. Döküntü, çöküntü ve bitmiş olarak. Dünya kendisini temizliyor, kusup dışarı atarak. Kıyametler bunu toplu olarak yapacak. Cehennem suretinde tezahür edecek. Cehennem hem dünyanın ve hem de kainatın genel çöplüğüdür. Kusmuklarını oraya boşaltıyor. Kusmuk, midenin kabul etmeyip, dışarıya attığı artıklardır. İnancı olmayıp dine ve Kur’ana saldıranlara midenin, aklın, kalp ve ruhun kabul etmeyip dışa attığı, dışa vurduğu artıklardır. Onlar sıra sıra dizilmiş kütükler, Cehennem odunlarıdırlar. Hayatta da cehennemi yaşadıklarından, Cehennemi de yaşatırlar. Onlar karanlığın çocuğudurlar. Yaşasın zalimler için cehennem.
O artıklardan birisi şöyle diyor;” “Kur’an kursları ve Şeriatçı fikirlere geçit vermeyeceğiz. 4-6 yaş arasındaki çocuklara din dersi verilmesini tavsiye eden kararın geri çekilmesini istiyoruz”[1]
Destici’nin deyimiyle, “Tito dediğin Marsist, Leninist düşüncede olan Sırp ve Hırvat karışımı melez birisi. Bundan niye rahatsız oluyorlar?”[2]
Rusya’da bile komünizm bitmiş ve de 1991 yılından itibaren devlet olarak terk etmiş iken bugün o da bir Müslüman memleketinde bu kalıntılar kendilerine müşteri aramakta ve de bulmaktadır.
Herhalde kendisi gibi döküntü ve kalıntı olanları.
– Bu millet yüz yıldır rencide olan hatta ölüme terkedilen gururunu ve kişiliğini geçte olsa ele geçirdi ve ayağa kalktı.
Bu millet maddi ve manevi çok yıpratıldı.
Komünizm, sosyalizm tehdidiyle karşı karşıya kaldı.
Hala da devam etmektedir
Ancak bu sefer yerde değil, o ayaktadır.
************
Münafıklık bu dönemde önemli çapta deşifre olup ipi pazara çıksa da yine de Pazar kurmaya ve müşteri bulmaya çalışılır.
-Mescidi Dırar… Abdullah bin Sebe…
Asrımızda da yine faaliyettedir.
Böyle zararlı bir mescide Peygamber Efendimiz bile davet edilmişti.
Açılışa peygamberimizi davet etmişler, gidecekti.
Ancak son anda Ayetle uyarılır.
Bu sefer açılışı değil, kapanışı yapar, zararlı mescidin.[3]
-Tarih boyunca Peygamberimizden Fatih’e ve Özal’a kadar Yahudilerin en çok yaptıkları şeyin başında, Müslüman liderleri zehirleme olmuştur.
Buna çok dikkat edilmesi gerekmektedir.
Sayın Erdoğan büyük hizmetler yaptı.
Ayasofya’yı açmakla üzerimizden lanet kalktı.
En önemli birisi de bir kısım münafıkların yüzlerindeki perdeyi indirdi.
Saflar belli oldu.
***********
Sakın ola ki insanlar falan kişi gelmesin derlerken, bilmeden kimin gelmesine onay vermiş olduklarını unutmasınlar.
Birine olan hınç ve kin sakın ola ki celladına davetiye çıkarmış olmasın.
Geçmişi bilmeyip, ders çıkarıp ibret almayan zillete mahkûm olur.
Dünyasını bitirdiği gibi, ahiretini de bitirir.
Geçmiş geleceğin aynasıdır.
Ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz.
Mümin bir delikten iki kere ısırılmaz.
Isırılıyorsa, buna izin veriyorsa, önce kendisini test etsin.
Tarafsız olmak, zıt tarafı tercih etmektir.
Zulme rıza zulüm, küfre rıza küfürdür.
Kime vereceğinizden daha önemlisi, kime vermeyeceğiniz ve de vermemeniz gerektiğidir.
Türkiye’nin problemi damar tıkanıklığıdır.
Damar, kanal ve yol açıcılara acilen ihtiyaç var.
Vücut kanının sağlıklı akmasını engelliyor.
Bir de kan cıvıtıcılar kanı fazla cıvıldaştırıyor, cıvıtıyor.
Birde farklı kan gruplarının vücuda enjekte edilmesiyle kan yapısı bozulduğundan, vücudu da bozuyor, dengesiz beslenmeye ve büyümeye neden oluyor.
Kandaki bu bozukluk insanın suyunu da südünü de bozuyor.
Vücuda enjekte edilen genetiği bozuk ve değiştirilmiş tohumlar, vücudun genetik yapısını da bozuyor.
Kültürü değiştirilmiş gıdalar, insan vücut genetiğini bozup tahrip ederken, manevi kültür yapısını da değiştirmektedir.
Kültürsüz nesillerin üremesine ve türemesine neden olmaktadır.
İnsanlığın harem dairesine girilmiş, mahkemeleri deşifre olmuş, DNA ve RNA’sı tahrip edilmiştir.
Virüs program files’da cirit atmaktadır.
Dosyalar tahrip olmuştur.
Güçlü antivirüslere ihtiyaç var.
Vücut yabancı ve yalancı virüslerden bir an önce temizlenmeli, kan değişimine ve yenilenip arındırılmasına gidilmelidir.
Vücutta yabancı, yabani ve yalancı ajanlar dolaşmaktadır.
KISSADAN HİSSE:
“Abdestsiz emzirilen süt.
İki kardeşten biri olan Ahmed-i Bîcan, bir gün bir camide vaaz etmekte iken ağabeyi Muhammed Yazıcıoğlu camiden içeriye girer ve küçük kardeşinin sohbetini dinlemeye başlar. Kardeşi ağabeyinin camiye geldiğinin farkındadır. Fakat bir de bakar ki, ağabeyi biraz sonra camiyi gülerek terk eder.
Kürsüde nasihat etmekte olan Ahmed-i Bîcan hazretleri, ağabeyinin bu halinden bir şey anlayamaz ve akşam eve geldiği zaman olayı annesine anlatıp durumu öğrenmesini ister. Anne, büyük oğlu Muhammed eve geldiği zaman, (Oğlum, kardeşin camiden niçin gülerek çıktığını soruyor, bir hata mı işledim diyor. Kardeşinin dersinden niçin gülerek çıktın) diye sorduğunda şöyle cevap verir:
“Anneciğim, ben kardeşimin vaazına gülmedim. Ben bir insanoğlunun sohbetini dinlemeye ne kadar melek gelmiş, oturacak yer bulamıyorlar da birbirlerinin üzerine oturuyorlar, onların hâli çok hoşuma gitti de ona tebessüm ettim. Ben de meleklerden camide oturacak yer kalmadığı için çıkıp gittim.”
Annesi, ağabeyinin bu sözlerini anlattığında Ahmed-i Bîcan çok müteessir olup dedi ki:
“Anneciğim, ağabeyim melekleri görebiliyor da, ben niye göremiyorum. Bunu ondan bir sorar mısın?”
O güzide anne büyük oğluna bunu sorduğunda aldığı cevap şöyle oldu:
“Anneciğim, bu noksanlığı sen kendinde araman lazım, sen benden daha iyi bilirsin.”
O vakit düşünme sırası anneye geldi. Uzun müddet tefekküre daldıktan sonra bunun sebebini şöyle açıkladı:
“Oğlum sana hiç abdestsiz süt emzirmedim. Ahmed’e ise henüz kundakta iken, ben namaza durmuştum, Ahmed de şiddetle ağlamaya başlamıştı. Bu sırada evimizde bir komşu kadın vardı. O, çocuk ağlamasın diye Ahmed’i aldı emzirmeye başladı. Ben hemen namazı kılıp elinden aldım ama, biraz emmişti. Sonra o kadına abdestli olup olmadığını sordum, bana abdestinin olmadığını söylemişti. Onun melekleri görmemesine sebep olsa olsa bu olmalı.”
Böyle bir dönemde fırsatçılık yapanlar için ders niteliğinde bir hadise
Hazret-i Ebû Bekir’in halifeliği sırasında Medine’de büyük bir kıtlık baş göstermişti. Halk ekmek yapmak için bir buğday tanesini bile bulamaz olmuştu. Bu durumu gören Medineli tüccarlar, ellerindeki bütün parayı buğday alıp satmaya yatırmışlardı.
Hazret-i Osman da bu arada Şam’a bir ticaret kafilesi göndermişti. Oradan yüz deve yükü buğday satın alarak Medine’ye getirtmişti. Bu miktar, halkın buğday ihtiyacını büyük ölçüde karşılayabilirdi. Bâzı tüccarlar derhal Hz. Osman’a müracaat ettiler. Şam’dan getirttiği bu buğdayı satın almak istediler. Buğdayın bir mennesine (5 kilo 12 gram ağırlığındaki bir ölçü birimi) 4 dirhem veriyorlardı. Fakat Hz. Osman, tüccarların verdiği fiyatı az buldu. “Sizden fazla veren var,” dedi ve buğdayını hiç kimseye satmak istemedi.
Tüccarlar bu durumda teklif ettikleri fiyatı arttırdılar. Fakat yine Hz. Osman’dan “Sizden fazla veren var” cevabını aldılar. Nihayet buğdayın bir mennesine 7 dirhem vermeye bile râzı oldular. Bu, verebilecekleri en son ve en yüksek fiyattı. Fakat Hz. Osman’ın ağzından “Sizden fazla veren var” sözünden başka lâf çıkmıyordu. Bâzıları onun bu tutumunu, fırsat düşkünlüğüne ve çok kazanmak hırsına veriyordu. Halk şiddetli ihtiyaç içinde kıvranırken, onun böyle davranmasını kendisine hiç yakıştıramıyordu.
Nihayet mes’eleyi Halife Hz. Ebû Bekir’e anlatmaya karar verdiler. Ondan, Hz. Osman’la aralarını bulmasını isteyeceklerdi. Halifenin huzuruna çıkarak, durumu olduğu gibi anlattılar. Hz. Ebû Bekir anlatılanları sonuna kadar dinledi. Ve onlara: “Bu işte bir gariplik var,” dedi. “Bana öyle geliyor ki, siz Hz. Osman’ın sözünü iyi anlayamadınız. O, Resûlüllah’ın dâmadı ve Cennet’te arkadaşıdır. Halkın ihtiyacını fırsat bilip ondan kâr ve çıkar elde edecek kimse değildir. Böyle davranışının mutlaka bir hikmeti vardır. Haydi, beraber gidip mes’eleyi bizzat kendisinden öğrenelim.”
Hep birlikte Hz. Osman’ın yanına vardılar. Hz. Ebû Bekir tüccarların anlattıklarını Hz. Osman’a söyledi. Ondan, niçin malını verilen fiyata satmadığını sordu.
Hz. Osman’ın bu suâle cevabı şaşırtıcıydı: “Ey Resûlüllah’ın halifesi! Bunlar benim bir menne buğdayımı 7 dirheme satın almak istiyorlar. Yani, bire 7 veriyorlar. Halbuki, ben onu, bire 700 veren birine satmak istiyorum. Yüce Allah, her bir hasenata karşılık 700’e kadar ecir ve mükâfat vereceğini va’detmiyor mu? Böyle kârlı bir ticaret varken, ben ne diye malımı onlara satayım.”
Hazret-i Osman’ın bu cevabı üzerine, tüccarlar derin bir düşünceye daldılar. Onun hakkında kötü düşünmekle ne kadar hatâ ettiklerini anlamışlardı. Hz. Osman, bundan sonra 100 deve yükü buğdayının hepsini de Medine halkına sadaka olarak dağıttı. Fakir ve yoksulların yüzünü güldürdü. Şehirdeki kıtlık da böylece büyük ölçüde giderilmiş oldu.
**************
Eski Türk yazıtlardan birinde şöyle yazar :
Kuzu dizlerinin üzerine çökerek annesini emer ,
Karga yaşlı annesini besler ;
Bunun adı :
“ saygılı davranmaktır .”
Horoz şafak vakti öter ,
Yaban kazları
Her bahar kuzeye
Her sonbahar güneye uçar ;
Bunun adı :
‘’ söz tutmaktır .’’
Yeşilbaşlı ördek eşini kaybettikten sonra ölene kadar yeni bir eş bulmak istemez .
Bu :
‘’ sadakat ‘’
Olarak adlandırılır
Bir geyik iyi bir otlağa rastladığında yaşadığı sürüyü oraya davet eder ve paylaşır ,
Karınca yemek gördüğünde bütün koloniyi oraya çağırır ;
Bir gün Havariler, Hazreti İsa’dan gökten kendileri için bir sofra inmesi için dua etmesini istediler.
Kuran-ı Kerim’de şöyle anlatılmaktadır.
“Havâriler “Ey Meryem oğlu Îsâ! Rabbin bize gökten bir sofra indirebilir mi?” diye sormuşlardı. O şöyle cevap verdi: “Eğer iman etmiş kimseler iseniz Allah’a saygılı olun.”(Maide 112)
Hazreti İsa, onların bu talebi karşısında öfkelendi ve “Allah’ın kudretinden şüphe mi ediyorsunuz?” diye sordu.
“Onlar “İstiyoruz ki ondan yiyelim, kalplerimiz güvenle dolsun, bize doğru söylediğini bilelim ve buna tanık olalım” dediler.(Maide 113)
Bunun üzerine Hz İsa (as) boy abdesti alıp, iki rekat namaz kıldıktan sonra Allah’a niyazda bulundu ve bugünün iman edenlerce bir bayram olarak kutlanmasını talep etti.
“Meryem oğlu Îsâ şöyle yalvardı: “Allahım! Ey rabbimiz! Bize gökten öyle bir sofra indir ki, ilk gelenimizden son gelenimize kadar bizler için bir bayram ziyafeti ve senden bir işaret olsun. Bizi rızıklandır, sen rızık verenlerin en hayırlısısın. (Maide 114)
“Allah da şöyle buyurdu: “Onu size mutlaka indireceğim; fakat bundan sonra içinizden kim inkâr ederse, varlıklar âleminde hiç kimseye etmediğim azabı ona edeceğim.” (Maide 115)
Rivayet edildiğine göre, gökten inen sofrada kızarmış bir balık, tuz ve sirke vardı. Yeşilliklerle donatılmış olan sofrada ayrıca ekmek, zeytin, bal, peynir vs. vardı.
**************
SOFRANIN İNMESİ
Hz. İsa’nın büyük mucizelerinden birisi de sofranın inmesi idi. Sofranın inmesinin sebebi şu idi: Havariler, Hz. İsa’ya: ”Ey Meryem oğlu İsa! Rabb’in bize gökten bir sofra indirebilir mi?” dediler. Hz. İsa da: ”Allah’ım! Rabb’imiz! Bizim üzerimize gökten bir sofra indir ki bizim için, önce ve sonra gelenler için (o gün) bir bayram olsun ve (bu hadise), senden bir mucize olsun .. ” (Maide suresi, ayet 114) diyerek dua etti. Bunun üzerine Allah (C.C.), üzerinde et ve ekmek bulunan bir sofra indirdi ve onlar bunu yiyip bitiremediler. Hz. İsa onlara: “Bu sofradan saklamak ve biriktirmek maksadıyla bir şeyler almadığınız müddetçe, böyle devam edecektir.” dedi. Fakat ne yazık ki, bir gün bile geçmeden onlar sofradan bir şeyler alıp biriktirme hareketine giriştiler. Rivayet edildiğine göre, meleklerin taşıyarak getirdikleri sofranın üzerinde yedi yufka ekmek ve yedi balık vardı. Melekler, sofrayı getirip Havarilerin önlerine koydular ve baştan sona kadar hepsi yiyip karınlarını doyurdular. Bir rivayette sofranın üzerinde cennet meyveleri olduğu, diğer rivayette et hariç her türlü yiyeceğin bulunduğu, bir başka rivayette ise her türlü yiyeceğin tadını taşıyan bir balık bulunduğu söylenir. Yemek yiyenlerin sayısı ise beş bin kişi idi. Onlar yedikçe yemekler artıp diz boyuna ulaşmıştı. Bunun üzerine Hz. İsa’ya: “Biz, senin gerçekten Allah’ın elçisi olduğuna şehadet ederiz.” dediler. Buradan ayrılıp gittikten sonra hep sofra konusunu konuştular. Sofranın yanında hazır bulunmayanlar ise onlara: “İsa, gözlerinizi büyüledi.” dediler. Böylece onların bir kısmı fitneye tutulup inkara saptılar. Neticede küfür ve inkara sapan bu kişiler, domuz şekline sokuldular. Hilkati değişen bu kimselerin arasında kadın ve çocuk bulunmuyordu. Onlar, bu halleri üzerinde üç gün kaldıktan sonra helak oldular ve üreyip çoğalamadılar.
Bir rivayete göre, bu sofra, kırmızı bir sofra olup altında ve üstünde birer bulut olduğu halde onların gözlerinin önünde önlerine inmişti. Bu durum karşısında Hz. İsa ağlayarak: “Allah’ım! Beni şükredenlerden kıl! Allah’ım! Bu sofrayı bir azap ve ukubet vesilesi değil, onu bir rahmet kıl!” demişti. Bu sırada Yahudiler de hayatları boyunca bir benzerini görmedikleri ve kokusundan daha hoş bir koku koklamadıkları bu sofranın inişini seyrediyorlardı. Şem’ün, Hz. İsa’ya: “Ey Allah’ın Ruhu! Bu sofradakiler, dünya yiyeceklerinden mi, yoksa ahiret yiyeceklerinden mi?” diye sordu. Hz. Mesih: “Bu sofradakiler, ne dünya yiyeceklerinden, ne de ahiret yiyeceklerindendir. Bu, Allah’ın kudretiyle yarattığı bir sofradır.” diye cevap verdi. Sonra onlara: “Buyurun, istediğinizden yiyin!” dedi. Onlar da Hz. İsa’ya: “Ey Allah’ın Ruhu! Önce siz buyurun, yiyin” dediler. İsa’nın (A.S.): “Bu sofradan, yemek yemekten Allah’a sığınırım” demesi üzerine ne Hz. İsa ve ne de onlar bu sofradan yemek yediler. Sonra Hz. İsa, sayıları bin üç yüz olan hastaları, kötürümler ve fakirleri sofraya çağırdı. Bu sofradan yiyip karınlarını doyurdular; fakat buna rağmen sofradan hiçbir şey eksilmemişti. Hulasa bu sofradan yiyen hastalar ve kötürümler sağlıklarına kavuştular, fakirler de zengin oldular. Bundan sonra sofra, onların gözlerinin önünde yükselip kayboldu. Havariler ise, sofradan yemediklerine pişman oldular.
Diğer bir rivayete göre, sofra birer gün aralıkla kırk gün inmişti. Allah (C.C.), Hz. İsa’ya, sofraya fakirleri çağırmasını, zenginleri çağırmamasını emretti, O da Allah’ın bu emrine uydu. Fakat bu durum zenginlerin ağırına gitti. Bu yüzden sofranın indiğini inkar ettiler ve şüpheye düştüler; bu arada başkalarını da şüpheye düşürdüler. Bunun üzerine Allah (C.C.) Hz. İsa’ya: ”Ben sofrayı yalanlayanları, dünyada hiçbir kimseye yapmayacağım azapla azaplandırmaya ahdettim.” diye vahyetti. Bu sebeple Allah, onlardan üç yüz otuz üç kişinin hilkatini değiştirip domuz şekline soktu. Halk bu manzarayı görünce feryat ederek Hz. İsa’ya koştular ve ağlamağa başladılar. Hz. İsa da hilkati değiştirilen bu kişilerin hallerine bakıp ağladı. Domuz şekline dönen bu kimseler Hz. İsa’yı görünce, etrafında dönüp ağladılar. Hz. İsa ise onları teker teker isimleriyle çağırıyor, fakat onlar konuşamadıkları için başlarını sallayarak işaret ediyorlardı. Böylece onlar, bu halleri üzerine üç gün yaşadılar, sonra helak olup gittiler.
Hz. İsa bir gün insanları hak ve hakikate çağırmak için uzun bir yola çıkmıştı. Yolda ilerlerken bir adamla karşılaştı. Adam, Hz. İsa’ya,
– Ben de senin gittiğin yere gidiyorum. Sana arkadaş olabilir miyim? Bu yol tek başına çekilmez, dedi. Hz. İsa, adamın teklifini kabul etti ve beraberce yürümeye başladılar.
Bir nehir kenarına varmışlardı. İki yolcu da yorulmuş ve karınları acıkmıştı. Hz. İsa’nın yanında üç çörek vardı. Birisini, kendisi, diğerini de yol arkadaşı yedi. Hz. İsa, susamıştı. Su içmek için hemen yanı başındaki nehre git- ti ve oradan su içti. Geriye döndüğünde üçüncü çöreğin olmadığını gördü. Arkadaşına,
– Burada bir çörek olacaktı. Herhâlde sen yedin. Afiyet olsun, dedi. Arkadaşı çöreği kendisinin yediğini inkar edip şöyle dedi:
– Hayır ben yemedim. Kimin yediğini bilmiyorum. Bir ara arkamı dönmüştüm. Herhâlde bir hayvan alıp götürdü.
Yol arkadaşının böyle bir yalana başvurması Hz. İsa’nın hiç hoşuna gitmemişti. Çöreğin yenmesi hiç önemli değildi. Önemli olan yalan söylenmesiydi.
Yemekten sonra iki arkadaş birlikte yola koyuldular. Yolda iki yavrulu bir geyik gördüler. Hz. İsa yavrulardan birini çağırdı. Geyik yavrusu yanlarına gelince Hz. İsa onu kesti. Etinin bir kısmını kızartarak yediler. Yemekten sonra Hz. İsa geyik yavrusunun kalıntılarına,
– Allah’ın izniyle canlanıp kalk, dedi. Geyik yavrusu derhâl canlanıp kalkarak oradan uzaklaşıverdi. Bu olay üzerine Hz. İsa yoldaşına,
– Sana az önceki mucizeyi gösteren Allah için soruyorum. Çöreği sen mi yedin. Doğru söyle, dedi. Adam yine,
– Bilmiyorum, dedim ya. Yeseydim söylerdim, diye cevap verdi.
Bir müddet sonra bir nehrin yanına vardılar. Hz. İsa adamın elinden tuttu. Su üstünde yürüyerek karşıya geçti- ler. Nehri aşınca adama şöyle bir soru sordu:
– Az önceki mucizeyi sana gösteren Allah hakkı için sana soruyorum. Çöreği sen mi yedin?
Adamın cevabı değişmemişti.
Bir müddet sonra bir çöle vardılar ve uygun bir yere oturdular. Hz. İsa bir yere kum ve toprak yığdı. Meydana gelen yığına,
– Allah’ın izni ile altın ol, dedi. Yığın da altın oluverdi. Hz. İsâ yığını üçe bölerek adama şöyle dedi:
– Üçte biri benim, üçte biri senin olsun. Diğer üçte birini ise çöreği alana vereceğim. Bu sözü duyan adam,
– Çöreği alan bendim, diyerek gerçeği itiraf etti. Bunun üzerine Hz. İsa,
– Al bunları. Altınların hepsi senin olsun. Senin gibi bir adamla ben daha fazla arkadaşlık yapamam, diyerek onunla arkadaşlığını sona erdirdi ve oradan uzaklaştı. Adamın der- di zaten altınlardı. Onun canına minnetti. Altınları hemen bir çuvalın içine doldurmaya başladı. Bu sırada yanına iki kişi geldi. Adamın yanındaki altınları görmüşlerdi. Niyetleri iyi değildi. Hemen kılıçlarını çekip adamı öldürmek istedi- ler. Adam şöyle bir teklifte bulundu:
– Dünya malı için kan dökmeye ne gerek var. Gelin, altınları üçe bölelim. Bu altınlar hepimize fazlasıyla yeter de artar bile.
İki arkadaş, adamın bu samimi gibi görünen teklifini ka- bul ettiler. Karınları acıkmıştı. İki arkadaştan birisi yiyecek bir şeyler almak için şehre gitti. Dönüşte aklına şöyle bir şey gelmişti:
– Altınları niye onlarla bölüşeyim ki! Aldığım şu yiye- cekler içine zehir atayım. Onlar bu yemekleri yiyip ölsün- ler. Altınlar da bana kalsın.
Bu sırada altınların yanında kalan Hz. İsa’nın yol arkadaşı ile diğer adam kendi aralarında şöyle bir karar vermişlerdi:
– Altınların üçte birini niye ona verelim ki! Döndüğünde onu öldürelim. Altınları ikimiz paylaşırız.
Adam döndüğünde hemen oracıkta onu öldürdüler. Zehirli yemeği de afiyetle yediler. Tabii aradan çok geç- meden onlar da zehirlenerek öldüler. Böylece altınlar üç ölünün yanı başında sahipsiz kaldı.
Aradan biraz zaman geçtikten sonra Hz. İsa dönüş yolunda altınların yanında bu üç adamın cesedine rastladı ve şöyle dedi:
– İşte dünya budur. Onun, insanı Allah’tan uzaklaştıracak şerrinden sakınmak gerekir.
*****************
İsa aleyhisselamın Yahudi yol arkadaşı
İsa aleyhisselam bir Yahudi ile yolculuğa çıkar. Yanında üç ekmeği olan Yahudi, göstermeden ekmeğin birini yer. İsa aleyhisselam “Senin üç ekmeğin vardı, biri ne oldu?” diye sorunca Yahudi, “benim ekmeğim iki idi” diyerek yalan söyler…
Yollarına devam ederken bir cüzzamlı hastaya rastlarlar. İsa aleyhisselam asası ile dokununca hasta iyileşir. İsa aleyhisselam yine ekmeğinin kaç olduğunu sorar. Yahudi “iki” diye cevap verir…
Bu minval üzere giderken, İsa aleyhisselamın yolda nice mucizelerine şahit olan Yahudi iman etmemekte ısrar eder…
Valinin hasta kızı…
Bir müddet sonra İsa aleyhisselam bir ağacın gölgesinde uyumaya başlar. O bölgenin valisinin hasta bir kızı vardır. Ölüleri dirilten, hastalara şifa veren zatın kendi memleketine geldiğini duyup aratmaya başlar. Ağacın altında uyumakta olan İsa aleyhisselamın yanına varırlar. Ancak, Yahudi gelenlere “O sizin aradığınız benim, getirin hastayı iyileştireyim” der.
Hastayı getirdiklerinde asayı vurunca çocuk ölür. Yahudiyi idama mahkum ederler.
Bu sırada İsa aleyhisselam uykusundan uyanıp asasının kaybolduğunu görür ve biraz sonra da meseleyi öğrenir. Yahudinin asılmak üzere olduğunu görünce:
-Bu arkadaşımı serbest bırakırsanız, çocuğunuzu biiznillah diriltirim, der.
Kabul ederler. İsa aleyhisselam ölen çocuğun başına varıp: “Kum bi-iznillah” deyince çocuk hem de hastalıktan kurtulmuş olarak ayağa kalkar.
Bu mucizeyi de gören Yahudi’de hâlâ iman alameti yoktur…
Yollarına devam ederler. Bir müddet gittikten sonra beş parça külçe altına rastlarlar. Altınları taksim etmek mümkün olmadığından İsa aleyhisselam:
-Kimin ekmeği üçse o üç parçasını alsın, iki ekmeği olan da iki parça alsın, der.
Bu zamana kadar ekmeğinin iki olduğunu ısrarla söyleyen Yahudi:
-Benim üç ekmeğim vardı. Birisini senden gizli olarak yedim. Ben üç parça almam lazım, der.
İsa aleyhisselam “beşi de senin olsun” diyerek Yahudi ile olan yol arkadaşlığını bitirir ve oradan gider.
Allah toplumları başlarındaki beceriksiz, seviyesiz, kibirli, dengesiz, ölçüsüz bozuk, ayarsız, karaktersiz, insanlığını yitirmiş, kısacası tüm Şeytani özelliklere sahip yönetici, lider ve başındakiler saptırıyor, sapıklığa sevk ediyor.
Şeytana bu amaçla kıyamete kadar müsaade edildi. Firavun, Nemrut, Buhtu-n Nasır, Lenin, Mao, Deccal, Süfyan, yalancı ve münafık Liderler aynı düşünce ve yaşayışta olan insanları peşlerinden taktı, cehennem odunlarını ve odun olacakları peşlerine takıp sürükledi. Onun içindir ki ahirette cehennemlik olanlar liderlerine iki kat ceza verilmesini ve kendilerini onların saptırdığını söyleyecekler ancak o Liderler onlara sahip çıkmayacaklardır. Adeta, gelmeseydiniz, kör müydünüz. Gök gürültüsü gibi hakikatlere kulak tıkadınız, güneş gibi gerçekleri görmediniz, benim fısıltıma kulak verdiniz, mumuma aldandınız.
***************
Dağdaki eşkıya solcu ayağıyla şehre iniyor hatta milletvekili adayı oluyor.[1]
Zaten dağa eşkıyalık yapmak için çıktığında da sol zihniyette idi.
Ölmüş olan solculuk diriltilmeye ve kabrinden çıkarılmaya çalışılıyor.
Sahipleri de kaybettiklerini ve unutulmuşluklarını bulmaya ve hatırlatmaya çalışıyorlar.
“Defterleri soldan verilenler; ne yazık o solculara! İnsanın içine işleyen bir sıcaklık ve kaynar su içinde, serinliği ve hoşluğu olmayan kara bir dumanın gölgesinde bulunurlar. Çünkü onlar, bundan önce, dünyada, nimet içinde bulunurlar iken, büyük günah işlemekte direnir dururlardı. Şöyle söylerlerdi: ‘Öldüğümüzde, toprak ve kemik yığını olduğumuzda mı, biz mi tekrar dirileceğiz?’ ‘Önce gelip geçmiş babalarımız da mı?’ De ki: ‘Şüphesiz öncekiler de, sonrakiler de belli bir günün belirli bir vaktinde toplanacaklardır.'”[2]
İnsanlığı savaşlarla, uyuşturucularla bitiremeyenler, ormanları yakıp bitkileri bitirmeye, ekolojik dünyayı hor ve kötü kullanarak bitirme yoluna gittiler.[8]
Bunu bu sefer hayvanlar dünyasına yönelerek sürdürmeye başladılar.
Hastalık bahanesi, atmosfere gönderdiği gaz zararları bahanesiyle yapay et gibi yapay bir hayata doğru gidiliyor.
Zaten yapay zekamızda var.
Hayat yapay olarak sürdürülecektir.
Meta verse ile de yapay ve paralel bir hayata doğru gidilmektedir.
-Operasyonlarla, provakatif eylemlerle, aleviyim gibi tahrik edici ifadelerle, eskisi gibi kolay darbe yapamamanın vermiş olduğu sancıdan dolayı tehdit edici yollara baş vuruluyor.
Aslında bu acizliğin, bitmiş ve tükenmişliğin bir ifadesidir.
Azınlığın çoğunluğa hakimlik provası ve horozluğudur.
Değerini kaybetmiş, iflas etmiş müflislerin değer kazanma çabasıdır.
Bu amaçla kolayca cami duvarına bevledilmektedir, oy uğruna..
Zorla dindar görünme çabası içerisine girilmektedir, bir oy uğruna..
Her önüne gelene, katil maktul, zalim mazlum ayırmadan selam verilmektedir, bir oy uğruna.
Her türlü bol keseden vaatlerde bulunulmakta, güven vermeyen bol keseden atılmakta, geçmişi ise bir türlü peşini bırakmamaktadır, hep bir oy uğruna…
Kırk türlü takla atılmakta, bir oy uğruna,
Dünya ve ahiret heba ve feda edilmektedir, hep bir oy uğruna.
“Yeryüzünde, riya, inkar, hıyanet Altın devrini yaşıyor..
Diller, sayfalar, satırlar
“Ebu Leheb öldü”diyorlar:
Ebu Leheb ölmedi, ya MUHAMMED;
Ebu Cehil, kıtalar dolaşıyor!”
***********
Biden başkan seçilmeden önce genel kanaat şöyleydi; Biden gelince Pentagonla birlikte dünyayı ateşe verecek.
Obama’nın başkan yardımcılığını yaptığında Ortadoğu’ya ateş düşüren Biden ve ekibi, tekrar geldiğinde kaldığı yerden devam edecek, ateşi dünya geneline yayacak.
Nitekim öyle de yapıyor.
Ukrayna’yı Rusya’nın önüne av olarak attı ve Ukrayna’nın arkasına NATO üyelerini almaya çalışarak alevi daha da yükseltecektir.
Başta Irak- Suriye ve İran’ı ve bizi de ateş alevinin içine çekerek aleve şiddetle ve sinsice üflüyor.
Dünyayı yakanlar ve söndürmeye çalışanlar karşı karşıya…
İzmir’de kıraathaneye düzenlenen silahlı saldırıda 1 kişi öldü, 5 kişi yaralandı.[1]
Peş peşe gelen bu haberler birilerinin bir yerlere ve millete verdikleri kirli mesajlardır.
-Hiç değişmedi. Aynı zihniyet. Kaostan beslenenler. 1970 yıllarını tekrar getirmeye çalışan gladyo, derin devlet, Ergenekon, Fetö, Pkk, sol güruh ve hep aynı tornadan çıkan defolu mallar. Yine meydanda. Tahrik ediyor. Sabote ediyor. Mide bulandırıyor. Ortalığı kokutuyor. Maneviyatsız, kopuk neslin, döküntü malları. Bu toprağın mahsulü değil. Yabancıların ekip sürdüğü, memleketine ve değerlerine yabancı ve yalancı ve de yabani meyve, ayrık ve ayrılık otları. Truva atları, ajan kılıklı, düşman beslemeli besmelesizler. Meymenetsiz kalemşorlar, paralı gazetecilerin tetikçileri, maaşlı teröristler, kirli odakların kirli elleri, aklını ve kendini kiraya veren kirli ve kiralık katiller…
-Herkes içindekini döküyor.
Hasretini, hüznünü. Kimi kendisini. Kimi kusmuğunu. Kimi Şeytana dostluğunu. Kimi kirli çamaşırını. Kimi şeytanın avukatlığını. Hak-perestlik perdesi altında zulme taraftarlığını. Zalimle aynı paçavrayı sallayıp, altında gölgelenmeyi. Zulmü ve zalimi alkışlamayı. Oturduğu koltuğun borazanlığını yapmayı. Ayrışmayı ve ayrıştırmayı. Oysa zulme rıza zulümdür, küfre rıza küfürdür, bilmeden, kör olup görmeden. Mazlumun feryadını, masumun çığlığını anlamayanlar, onu hakaret sayıyor, hakire hakaret sanıyor ve onu savunuyor. Zihin ve fikir fakirliğinden… Ne garip değil mi; kirliye kirli diyenler suçlanıyor, kirlinin yanında durup ona avukatlık yapılıyor.
-“Canı neler de ister tabansızın, otuz beşe bakla, Beş paralık menfaati için atıyor on beş takla, Yokluğu ile sırıtıyor deve dişi gibi toplumda; Ben oldum deme, pespayeliğini içinde sakla.”
-Rivayet olunur ki, Hz. İsâ’ya, düşmanları geldiler, ağızlarına geleni söylediler, hakaret ettiler.. Hz. İsâ, sükûnetle dinledi, onların yanlış düşündüklerini söyledi ve gitti. Havarîlerinden bazıları, ‘Onlara niçin sert karşılık vermediğini’ sorduklarında, ‘Onlar kendi tıynetlerinin, cibilliyetlerinin gereğince hareket ettiler, ben de kendi karakterimin gereğince. Herkes kendi içinde taşıdığı değerlere göre konuşur.’ demiştir.
-Terör ve terörist tüm maskelerini çıkartıp gerçek kirli yüzünü gösterdi.
1970 yıllarının sol döküntüleri ortaya dökülmeye ve ortalığı yine dökmeye başladı.[2]
************
-Humeyni’yi Fransa’dan uçakla İran’a getiren zihniyet ve proje, FETÖ’yü de ABD Pensilvanya’dan Türkiye’ye getirmeyi planlamıştı.
Yavuzun yeşil kaftanı içerisinde.
Biri İmam Humeyni, diğeri Halife Fetö…
Biri 1979, diğeri 2016.
37 yıl arayla.
37 yıl boyunca kurulan alt yapı.
Birisi İran üzerine, diğeri İran üzerinden Türkiye üzerine.
-Başarısızlığı hazmedemeyenler planlarını aynı kaos içerisinde sürdürmektedirler.
-Terörle İnsanlığı yok edenler ormanları da yakarak bitirdiler.
Şimdide yapay et adı altında hayvanları yok ediyorlar.
Sadece insanlık değil, insanlığın devamı da yok ediliyor.[3]
**********
-“Tükürün zalimlerin o hayasız yüzüne tükürün ”
-“Sanmayın: Şevk-ı şehâdetle coşan bir kan var Bizde leşten daha hissiz, daha kokmuş can var!
Bakmayın, hem tükürün çehre-i murdarımıza! Tükürün: Belki biraz duygu gelir ârımıza!
Tükürün milleti alçakça vuran darbelere! Tükürün onlara alkış dağıtan kahpelere!
Tükürün Ehl-i Salîb’in o hayasız yüzüne! Tükürün onların aslâ güvenilmez sözüne!
Medeniyet denilen maskara mahlûku görün: Tükürün maskeli vicdânına asrın, tükürün!
Hele İ’lanı zamanında şu mel’un harbin, “Bize Efkar-ı Umumiyesi lazım Garb’ın”;
Oda ALLAHI bırakmakla olur herzesini, Halka iman gibi telkin ile, dinin sesini
Susturan aptalın idrakine bol bol tükürün Yine hicran ile çılgınlığın üstünde bu gün, Bana Vahdet gibi bir yar-ı müsait lazım Artık ey yolcu bırak, ben yalnız ağlayayım.” MEHMET AKİF ERSOY
-Neyzen Tevfik diyor ki: “Geldikleri gibi gitmediler; kimi itini bıraktı, kimi bitini. Kimi de piçini bıraktı!… Yoksa bu kadar şerefsizin bizden olması mümkün değil!”
Peygamber Efendimizin ahir zamandan haber verdiği on büyük alametlerden birisi Ye’cüc Me’cüc yani terör ve anarşidir.[1]
Başta İslam ülkeleri ve dünya onunla tehdit, meşgul ve işgal edildi.
Dünya ve Türkiye Terörünün bitmesinde üç kilidin açılması var. O anahtarlar da bizde.
Onlar ise;
1- Ayasofya’nın açılması.
Açıldı ve lanet kalktı.
Hristiyanlığın İslam’a devri dönemi başladı.
2. İttihat- ı İslam.
Olayların bir araya getireceği İslam Birliği ve Türk güç birliği.
Yolda ve sırada.
3. Kudüs’ün üzerindeki zulüm gücünün kalkması ve özgürlüğüne kavuşması.
Buda dünyada Yahudi gücünü bir arada tutan bu gücün kırılması.
Birinci, Hristiyanlığın bitişinin habercisi.
İkinci, İslamin yükselişi.
Üçüncü, Yahudi gücünün kırılması
Oluşum devrede.
YALAKA- SAMANLIK
Pkk ve benzeri örgütler parayı basana iş yapan aparat örgütlerdir.
Rusya’nın masalığını yaparken, para ve destek veren Ukrayna ile anlaşıp çok rahat Rusya’ya vuran örgüttür.
Yarın n’olur?
Çin, İran ve Rusya parayı verince, otladığı ABD ve Avrupa’ya karşı cephe alıp, terör estirebilir.
Keser döner sap döner
Bir gün gelir hesap döner.
-Olsun be aldırma Yaradan yardır…
Sanmaki zalimin ettiği kârdır…
Mazlumun ahı indirir şâhı…
HERŞEYİN BİR VAKTİ VARDIR… Yunus Emre
Geçmişi yansıtıp, geleceğe ışık tutan Eşref Edip’in yazmış olduğu Kara Kitap Derin Tarih dergisinin Nisan. 2016 tarih ve 49.sayısında ek olarak neşredildi.
Buradan bazı yerleri iktibas ettim.
Bazı uzunca ve belge ve bilgileriyle anlatılan yerlerin başlığını alarak iktibasta bulundum.
Kısa ifadelerin daha uzun mesajlar vereceğini düşünüp, araştırıcı ve ilgilenenler bizzat bakarak istifade edebilirler.
-Kara Kitap’ı rahmetli Eşref Edip (1882-1971) şöyle anlatmıştı:
“Milletin en derin ızdırabını, en derin bir derdini teşhir ediyorum. (…) Bizim vazifemiz, hak ve hakikati tebliğden ibarettir. (…) Biz yaşadığımız devri, olduğu gibi tarihe tevdi etmekle mükellefiz. Vazifemizi yapıyoruz. Her halükârda Tevfik ve hidayet yalnız Allah’tandır.”
-“Tanzimat dediler; memleketin temel bünyesini, temel nizamını tahrip ettiler. Islâhat dediler; baştan aşağı bütün millî düzeni ifsâd ettiler. Meşrutiyet dediler; istibdat çetesi kurdular. Lâiklik dediler; din ve vicdan hürriyetini en ağır zincirlerle bağladılar. Demokrasi dediler; en koyu diktatörlük idaresi tatbik ettiler. Medeniyet dediler; vahşet ve rezâ- let getirdiler.
…İttihatçılar aynı zihniyeti tâkib ederek memleketi farmason localarından idareye kalkıştılar. On seneye varmadı; koskoca imparatorluğu inkırâza sürüklediler, devletin temellerini yıktılar. Kıt’alar elden gitti, memleket parçalandı, perişan oldu.
Kalan bir karış toprakta Halkçılar, İttihatçılardan devraldıkları sapık, bozguncu zihniyeti bütün hıziyle yürüttüler. Bütün gayz ve kinleriyle milletin mâneviyâtına saldırdılar. Mukaddesatına hücum ettiler. Din müesseselerini kapattı- lar, mekteplerden din derslerini kaldırdılar. Allah, Peygamber tanımayan derbeder bir nesil yetiştirdiler.”
-““Biz her ne şekil ve surette olursa memleket dahilinde dinî neşriyat yapılarak dinî bir atmosfer yaratılmasına ve gençlik için dinî bir zihniyet fideliği vücuda getirilmesine taraftar değiliz.” (T.C. Dahiliye Vekâleti, Matbuat Umum Müdürlüğü, sayı 658 ve 17 Mayıs 1942)”
-“Cümlece mâlûmdur ki, Halkçılar, evvelâ memlekette din müesseselerini kapatmakla dine karşı, İslâm dinine karşı taarruza başladılar. Din müesseselerinde kırk bin din talebesi, yatakları omuzlarında, sokaklarda perişan bir hâlde, göz yaşları dökerken onlar iyş ü işret sofralarında rakılar, viskiler, şampanyalarla, zevk ve kahkahalarla, sabahlara kadar icrâ-yı şâdumanî eylediler. Maarif Vekillerinin, şampanya kadehini kaldırarak:
– Bugün kırk bin yobazın yuvalarını târumâr ettim, diye attığı nâralar, hâlâ milletin kulağında çınlamakta, kalbini tutuşturmaktadır.”
-“Şayan-ı dikkattir ki, Halkçılar, İslâm dininin tâlim ve tedris müesseselerini böyle büyük bir gayz ve şiddetle yıkarken, Hıristiyan ve Yahudilerin ve diğer bütün gayri müslimlerin din müesseselerine karşı en ufak bir müdahalede bile bulunmadılar. Ezcümle, Heybeliada’daki Papaz Mektebi ferih fahur kemâl-i emniyet ve serbestî ile Hıristiyan din adamı yetiştirmekte devam etti. Dahildeki Hıristiyan mâbedlerinden ve mekteplerinden başka harice de din adamları gönderecek derecede faaliyette bulunurlar. Diğer taraftan, misyonerlerin bütün din müesseseleri de kemâl-i serbestî ile faaliyetlerinde devam ettiler. Halkçılar onların kıllarına bile dokunmadılar. Demek, Halkçıların yegâne hasmı, yegâne taarruz hedefi, Müslüman müesseseleri idi.”
-“Din müesseselerinin kapılarını zincirleyen, kırk bin din talebesini sokağa döken, bütün mekteplerden din derslerini kaldıran Halkçılar, açtıkları Köy Enstitülerinde komünist öğretmenler yetiştiriyor, bunları Rusya’ya gönderiyor, orada tahsilini ikmâl ettiriyor, sonra onları mâsum Türk yavrularının başına geçiriyordu.
O Köy Enstitüleri ki, orada kız ve erkek çocuklar bir arada bulunduruluyor, her türlü rezaletler oluyor, sık sık idarecilere içkili, danslı ziyafetler veriliyor, mumlar söndürülü- yor, diploma yerine kucaklarında bir p.çle evlerine dönenler oluyordu.
O Köy Enstitüleri ki, orada Marks’ın beyannâmesi, komünist eserleri öğretiliyor, Müslüman Türk milletinin dinî örf ve âdetleri tahkir, mukaddesatı tezyif ediliyordu. En rezil hikâyeler okutuluyor, en bî-edebâne (edepsizce) piyesler oynatılıyordu. Bu komünist batakhânelerine oluk oluk devlet parası akıtılıyordu.”
-“Bir aralık Halkçılar, zulüm ve şenâatlerini o derece ileri götürdüler ki, Kur’ân dili ile yazılı namaz sûrelerini ihtiva ettiği için, çocuklara mahsus olmak üzere neşredilen din kitaplarını bütün memleketten kamyonlarla toplattılar. Polis karakollarında ayaklar altında süründürdüler, sonra da mezbelelere attılar, büyük takdirlerle bu şenâati cihâna ilân ettiler. Bu cinâyeti irtikâp eden, kara ve kızıl kalpli bir münâfık idi. Kendisine bizzat:
– Bu yaptığınız hareket lâikliğe, din ve vicdan hürriyetine sığar mı, dediğimiz zaman gülmüş:
– Artık, Türk çocukları Arab’ın dilinden hoşlanmaz, bir şey anlamaz… demişti…”
-“Bir gün Resûl-i Ekrem Efendimiz, ashab-ı kiramın toplu bulundukları bir sırada elini şakağına koyarak düşünceye dalmış ve demiş ki:
-Bir gün gelecek, insanlar sofrada buyurun buyurun diye yemeğe dâvet olunduğu gibi, yabancılar Müslüman memleketlerini birbirine böyle peşkeş çekecekler!
Ashab-ı kiram çok müteessir olmuşlar:
– Aman yâ Resûlallah, demişler; o zaman İslâm ümmeti pek az mı kalacak?
– Bilâkis, pek çok olacak. Fakat, sellerin kenara attığı saman çöpleri gibi olacaklar; kalblerine vehn ârız olacak!..
– Vehn nedir? Yâ Resûlallah!
– Vehn, hayatı sevmek, ölümden korkmak!”
-“Halkçıların müthiş şenâatı da, Kur’an lisanı ile Peygamberimizin dili ile olan Ezan-ı Muhammedî’yi yasak etmiş olmaları idi. Nice zamanlar câmilerde, mescidlerde, minarelerde Allahu ekber diyenleri zindanlara doldurdular. Peygamberimizin dili ile olan Ezan-ı Muhammedî, İslâm vahdetinin muazzam ve muhteşem bir şiarı, bir sembolüdür. Dünyanın neresine gitseniz, minarelerinde Ezan-ı Muhammedî’yi dinlersiniz. “Allahu Ekber” lâfza-i celâlini işitirsiniz. Bunu bozmak, İslâm vahdetini parçalamaktır. “Allahu Ekber” lâfza-i celâlini câmilerde, minarelerde, bütün İslâm mâbedlerinde yasak etmek, Müslümanların kalblerine han- çer sokmaktan, dinin en yüksek bir şiârını yıkmaktan İslâm’ın temeline bomba koymaktan başka bir şey değildir.”
-“Bu şenâatın irtikâp olunduğu sıralarda idi, bir milletvekili Büyük Millet Meclisi kürsüsünde, Müslüman halkın ızdırabını şöyle dile getirmiştir:
“Seçim günlerinde köylüler bize ne dedi, bilir misiniz? Biz açız, sefaletteyiz, çoluğumuz çocuğumuz gıdasızlıktan bitkin bir hâldeyiz. Fakat bunlardan ziyâde bizim gücümü- ze giden, bizi müteessir (üzen) eden şey, câmilerimizden, minarelerimizden, mübarek ezanımızı, “Allahu Ekber” dememizi yasak etmeleridir. Bizi Kur’an dilimizle, Peygamberimizin dili ile ibâdetten menetmeye Allahu Ekber dedi diye, Kur’an dili ile kelime-i şahadet getirdi diye imamlarımızı, müezzinlerimizi zindanlara atmaya ne hakları vardır? Lâiklik bu mudur? Hangi köye gittiysek hangi şehirli ile görüştü isek bunu söylediler.”
-“Müslüman Türk Milletinin câmilerinde, minarelerinde Allahu Ekber demeleri yasak edilirken, hıristiyanların kiliselerindeki çanlar, ferih (ferahlı), fahur (övünen), memleketimizin her tarafında âfâkı (gökleri) inletiyordu. Bu şirk ve küfür çanlarına hiç ilişmeyip de, Tevhidi cihana yayan Müslüman Türk Milletinin mâbedlerinde okunan Ezan-ı Muhammedî’ye karşı taarruzları, küfre karşı muhabbetin, imana karşı husumetin en açık alâmeti, en açık delili değil midir?
Böyle İslâm’ın mukaddesatına düşman bir komiteyi Müslüman Türk Milleti nasıl sevebilir? Sevmesine, istemesine imkân ve ihtimal var mı?”
-“Diğer taraftan Halkçıların zabıtası, çarşı pazarlarda Kur’an cüzlerini satanları takip ediyor, eline geçirdiklerini mahkemelere sevk ediyordu.
Çocuklara Kur’an okutan hâfızları karşıdan dinlemeyi bile menetmişlerdi. Çocuklar Kur’an sesini işitmeyeceklerdi.
Senirkentte “Halkevleri” kütüphanesi te’sisi bahânesiyle Müslüman halktan toplanan dinî kitaplar, kıymetli yazma Kur’anlar, tefsirler yok edildi. Bu eserlerin bir tanesi bile meydanda kalmadı. Müslümanlar, evlerinde bulunan Kur’an’ları, tefsirleri, dinî eserleri, hakayık-ı Kur’aniye (Kur’an hakikatleri) ve îmaniyeden bahseden risaleleri, polisin eline geçmemek için zahîre anbarlarında, odun depolarında, samanlıklarda saklıyorlardı.
Câmilerde mihrabların etrafındaki mum şamdanları- nın üstünde yazılı “Maşaallah” yazılarını kazımışlardı. Abideler, çeşmeler üzerindeki âyât-ı kerîme yazılı mermerler parçalanmıştı.
Harbiye Nezareti’nin (şimdiki Üniversite’nin) kapısındaki Fetih âyet-i kerîmesi yazılı cihan-değer kıymeti hâiz nefis levha üzerine siyah ve kızıl bir taş perde çekilmişti.
Câmilerde Hulefa-yi Râşidin isimlerini hâvi levhalar indirilmiş, şuraya buraya atılmıştı. Sanki müthiş bir yangın ortalığı kaplamış, sanki bir işgal ordusu memleketi istilâ etmiş gibi Kur’an lisanı ile yazılı ne varsa, hep kırılıyor, parçalanıyordu. Âsâr-ı atika (eski eserler) diye bile bırakılmıyordu.
Ayasofya Câmii’ndeki muazzam ve muhteşem lâfza-i Celâl, Hazreti Muhammed ve Hulefâ-yi Raşidîn levhaları yerlerinden sökülmüş, indirilmiş. Bizans putları meydana çıkarılmış ve bu putlara çeki düzen verilmişti. Muhteşem levhaları yok etmek, parçalamak için meçhul semtlere götürmek istemişlerse de, kapılardan çıkarmak mümkün olmadığı için bu cinâyeti irtikâba yol bulamamışlar, cihan-değer kıymette olan o nâdide eserleri, toz toprak içinde mahvolmak için bir kenara atmışlardı.
Ayasofya’nın minareleri de yıktırılıyordu. Fakat mâbed binasına zarar getireceği için bu şenâati irtikâba yol bulamadılar.
Birçok câmiler câmilikten çıkarılmış, hangâr hâline getirilmiş, ahır olmuş, Yahudilere, Ermenilere satılarak şarap deposu yapılmıştı.
Afyon’da şimdiki Zafer Parkı’nın bulunduğu yerde “Kışla Câmii” vardı. Afyon’un en büyük tarihî câmii idi. Bir gece içinde yıktırıldı.
Böylece memleketin her tarafında yüzlerce, binlerce câmi yıktırıldı, satıldı, depo ve ahır yapıldı.
Merhum Risale-i Nûr müellifi Barla’ya sürüldüğü zaman, orada bir mescidi tâmir ettirmişti; orada namaz kı- lıyordu. Halkçılar bu mâbedi de hâk ile yeksan (yerle bir) ettiler.”
-“Dinî Neşriyata Karşı Resmen Katliâm Emirleri Verdiler, Mâbedlere, İbâdetlere Taarruza Kalkıştılar.”
-“Köy Enstitüleri Diye Komünist Batakhaneleri Açtılar.
-“Köy Enstitülerinin Rezaletleri Ayyuka Çıkmıştı.
Kasd-I Mahsusla (Özel Olarak) İslâm Dini Tezyif Olunuyordu.
-““Senin Karın, Benim Karım Diye Tabiat Bir Şey Ayırt Etmez” Diyecek Kadar Rezil Müesseseler Açtılar”
-“Mâsum Vatan Evlâtlarına Mektep Kitaplarında Müslümanlığı Tezyif Eden Fikirler Aşıladılar.”
-“Bir Tâun (Vebâ) Gibi Milletin Başına Belâ Kesildiler, Milleti Köleleştirdiler.
“Halkçılar, Chp’yi Vatan Ve Millet Yerine Koydular; Partiyi Tenkiti, Devleti Tenkit Gibi Suç Saydılar.”
-“İlericilik, Devrimcilik Safsatalariyle, Bursa Nutku İcadlariyle Cinâyetlerini Meşrulaştırmak Yolunu Tuttular.”
-“Millî Vicdanın Kımıldamasına Karşı Maskeli Oyalama Siyasetleri
1947’de Mecliste kopan fırtınadan sonra matbuat da dinî tedris (öğretim) hürriyetini temin yolunda harekete geçince CHP, artık millî vicdan üzerindeki baskıyı aynı şiddetle daha ziyade devam ettiremeyeceğini anladı. Taşıp kabaran efkâr-ı umumiyeyi (kamuoyunu) yatıştırmak üzere bazı tedbirlere müracaatı zarûrî (mecburî) gördü.”
-“Halkçı Bir Başvekilin Kıpkızıl Din Düşmanlığı
Sene 1948, adresi Millet Gazetesinde mahfuz (saklı) şâyân-ı itimat (hürmet edilen) bir zât, İçel Milletvekili Salih İnankur’dan duyduğu bir hâdiseyi Millet Gazetesinde şöyle naklediyor:
– Okullarda din tedrisâtına yer verilsin mi, verilmesin mi? mevzuu üzerinde CHP grubundaki konuşmalardan hiç- bir vakit müsbet (olumlu) netice çıkmayacağına eminim. Bundan bir buçuk – iki ay kadar önce, Bayar’ın yurt gezilerinde irad ettiği (söylediği) bir nutuk arasında “Mekteplerde” din tedrisatının yapılmasına esas itibariyle taraftarız.”4* meâlindeki sözleri üzerine Demokrat Parti: “Sizde mi bu fikirdesiniz? Hâlbuki ben sizlere güveniyorum.”5* Meclis grubuna gelen Şükrü Saraçoğlu, orada (Bayar’a hitaben): “Şuna emin olunuz ki, memlekete kızıl tehlike bu sefer Muhammed’in bayrağı altında sokulacaktır” demiştir.”
Halkçıların dil bezirgânları, Türkçeyi Arapça ve Farsça istilâsından kurtaracağını, Türk milletinin siyasî istiklâli gibi (!) Türk dilinin de ilmî ve ebedî istiklâlini temin edece- ği dâvâsını ileri sürdüler.”
-“Bolşeviklerden İlham Alan Dil Cellâtlarının Barbarca Saldırıları
Komünizmin kaynağından ilham alan CHP dil bozguncuları, mazi ile hâl ve istikbâl arasında uçurumlar açtılar. Milyonlarca insanın diline tasarruf etmeye (müdahâleye) kalkıştılar. Milleti istibdat baskısı altında tuttular. Dilin ifade kudretini baltaladılar. İnce zevkine ve âhengine barbarca tecâvüz ettiler. Milletin birbirleriyle konuşmasını, anlaş- masını zorlaştırdılar, işkenceye soktular.”
-“Kur’an’ın Aslını Ortadan Kaldırmak En Büyük Gayeleri idi
Dalâlet devrinin, Müslüman halkın vicdanlarını sızlatan baskılarından en ağırı CHP’nin ibâdetlere müdahalesidir. Ezanların, tekbirin Kur’an diliyle okunması memnuiyeti, milletin kalbini en derin ıstıraplara uğratmıştı. Anlaşılıyordu ki, dîn-i mübin-i İslâm’ı can evinden yıkmak istiyorlardı.”
-“İşlenen Cinâyetler, Havsalayı Tutuşturacak Derecede Şen’i idi.”
-“Milliyetçi olduklarını ilân ettiler. Fakat millî an’anelere, millî şeaire aslâ hürmet göstermediler.
*
Türbeleri kapattılar. Fakat, bir taraftan yeni türbeler yaptılar.
*
Dilimizi özleştireceğiz dediler. Fakat, asırlardan beri Türk’ün malı olan kelimeleri attılar, bunların yerine büsbü- tün yalancı, acayip, maskara, uydurma kelimeler koydular…
Cumhuriyetçiyiz dediler, fakat tatbikte mutlakiyet esası olan şef sistemi yürüttüler.
*
Prensiplere tâbi olduklarını iddia ettiler. Fakat, diğer taraftan taparcasına, sımsıkı şahıslara bağlandılar.
*
Halkçı olduğunu söylediler. Fakat, halkı istihfaf ettiler (hafife aldılar), hiçe saydılar.
Saçak öpmeyi tard ettiklerini iddia ettiler. Fakat el-etek öpmekte, iki büklüm olarak insana tapmakta devam ettiler.
*
Milletin refah ve saadetinden bahsettiler. Fakat onu ızdı- rap ve sefalet içinde kıvrandırdılar.
*
Vicdan hürriyetinden dem vurdular fakat dinî mahiyette cemiyet teşkilini men ettiler. İbâdetlere müdahale ettiler. Allahu Ekber diyenleri zindanlara attılar.
*
Demokrasiden bahsettiler, fakat, en müthiş istibdat yolunda yürüdüler.
*
Din, siyasete âlet edilmez, dediler. Fakat, dini tahrif için siyaseti âlet yaptılar.
*
Lâikiz dediler. Fakat, milletin dinini, îmanını pençeleri altında ezdiler. Lâikliği dünyanın hiçbir yerinde olmayan din aleyhtarlığı şeklinde tatbik ettiler.
Allah O Günleri Bir Daha Göstermesin.”
-“İnkılâb Diye Mâziyi Ateşe Verdiler.”
-“Göz Göre Göre, Müslüman Türk Çocuklarını Dinden, İmandan Uzaklaştırdılar.”
-“Müthiş Bir Facia Karşısında Millet Kan Ağlarken, Halkçılar Baloda Viskiler, Şampanyalarla
Zevk u Sefa İçinde Yüzdüler.”
-“Lâiklik Maskesi Altında İşlenen Cinâyetler, Maskaralıklar.”
-“Halkçıların En Büyük Cinayeti,Cumhuriyet ve Lâiklik Müesseselerini Kendi Kötü Zihniyetlerine Göre Tahrip Ederek Sû-i İstimalleridir.”
-“Kur’an’a Karşı Halkçıların Korkunç Suikasdları.”
-“Namazlarda Kur’an Lîsanı ile Kıraatı Kaldıracaklardı. Fakat, Milletin Gazablı Sesi Yükseldi:
“Paşam, Her İstediğinizi Yaptık; Fakat Göğsümüzdeki İmanı Veremeyiz” Deyince Durakladılar.
Halkçıların, karşılarında, istediklerini yapmaya mâni olacak hiçbir kuvvet olmadığından, ferman – fermâ (emir buyuran) kesilen şefleri, nihayet namazlarda Kur’an lisaniyle okunan Kur’an sûrelerini kaldırmak teşebbüsüne geçti. Farmason doktor Adnan Adıvar ve Hasan Ali Yücel’in arkadaşları, Şerafettin Yaltkaya’yı bu maksatla Diyanet riyasetine getirdiler. Pervasız şef, Yaltkaya’ya namaz sûrelerini düzme dile çevirtti. Plân şöyle idi:
Farmason Diyanet reisinin düzme ve sapık bir fetvâsı ile namazlarda okunan Kur’an sûrelerinin Kur’an lisanı ile okunması yasak edilecek, düzme dil ile tercümeleri okunacaktı. Bu suretle ibâdette de büyük bir inkılâp, büyük bir devrim yapılmış olacaktı.
Kat’î surette İnönü buna karar vermiş, Yaltkaya da bunu yapacağına söz vermiş, faaliyete geçmişti. Esasen bu me- şum (uğursuz) devrimciliği yapmak için farmason locaları- nın ittifakı ile o, bu makama getirilmişti.”
-“Bekçiler, Omuzlarında Uzun Merdiven, Uzun Sırık, Yanlarında Çöp Arabaları Olduğu Hâlde, Sokak Sokak Dolaşarak Binalarda “Yâ Malik-el Mülk” Levhalarını Düşürüyor, Parçalıyor, Çöp Arabalarını Dolduruyorlardı
Sene 1940. (İzmir Maarif Müdürü) bazı evlerde Kur’an dersi verildiğini haber alınca, derhal polis müdüriyetine bir tezkere yazmış, bunlar hakkında takibat yapılmasını emretmişti.”
-“163. Madde Hakkında Partilerin Telâkkileri ve Halkçı
Farmason Matbuatın İslâma Karşı “Müşterek Ahidnâ-
me” Hazırlıkları
Halkçıların diğer yasak, din hürriyetini müthiş surette tehdid eden 163’ üncü maddeyi koymalarının çok mühim siyasî bir sâiki (sebebi) de vardır ki, bunu Müslüman Türk Milletinin hatırlamasında çok fayda vardır.
Halkçıların karşısında iki muhtelif kuvvet vardı: Biri Demokrat Parti, diğeri de Millet Partisi. Yaklaşan seçimde bu iki kuvvetin anlaşarak Halkçıları yıkması tehlikesi belirmişti. Bunu önlemek lâzımdı. Müslüman halk tereddüt içinde idi: Bu muhtelif kuvvetlerin hangisi din ve vicdan hürriyetini kurtarabileceklerdi?..
…163’ üncü madde mâlûm lâikliğe aykırı olarak devletin içtimaî veya iktisadî veya siyasî veya hukukî temel nizamlarını kısmen de olsa esas ve inançlarına uydurmak amaciyle… propaganda yapanlar 5 – 7 seneye kadar hapis cezası ile mahkûm olur.
…163’ Üncü Madde Hakkında Gizli Anlaşmalar
“Dine karşı tatbik edilecek siyaset hususunda Halk Partisi ile Demokrat Parti liderlerinin tam mutabakat ve ittifak halinde olduklarını, D. P. daha iktidara gelmeden evvel CHP’nin can çekiştiği sırada biz söylemiştik, işin iç yüzünü anlatmıştık. (Sebilürreşad – Haziran 1949, sayı 50).
D.P. büyük kongresinde din hürriyetini tahdit ve tazyik yolunda (yani 163’ üncü maddenin vaz’ ve tesisi hususunda CHP liderleriyle anlaşmış olduklarını, Demokrat liderleri söylemişlerdi. Nitekim Mecliste Fuad Köprülü, kraldan ziyade kral taraftarı olmuş, Halkçıların getirdiği bu ağır ve şiddetli baskı kanununu (yâni 163’ üncü maddeyi) müdafaa etmişti.”
-“Sapıtan Milletlere Azâb-ı İlâhi Haktır
Bir zamanlar, milletin başındaki zât ölünce cemâat toplanır, bir kuş uçururlarmış. Kuş kimin başına konarsa o, reis olurmuş, bir defa reis intihâbında uçurulan kuş, öyle bir adamın başına konmuş ki, onun fenalığı, zulümkârlığı, hak ve hakikate karşı düşmanlığı herkesçe malûm olduğu için, cemâat hep bir ağızdan “Olmadı olmadı!” diye bağırmış, ayaklanmışlar. Kuş, bir daha uçurulmuş, yine o zâtın başına konmuş. Yine itirazlar kavgalar, gürültüler olmuş. Üçüncü defa kuş aynı zâtın başına konunca artık âdetleri mucibince (gereğince) onun devlet reisi olmasını kabule mecbur olmuşlar.
Devletin başına geçen adam, eski huyundan zerre kadar vazgeçmemiş, millete her türlü zulüm ve fenalığı yapmaktan geri durmamış. Millet onun zulümkârlığından bıkmış usanmış. Belki insâfa gelir diye yalvarıp yakarmaya karar vermişler. Saraya bir heyet göndermişler. Âtıfet (şefkat), merhamet ve insaf talebinde bulunmuşlar. O, ne cevap vermiş, bilir misiniz? Demiş ki:
– Eğer Allah size hidâyet bahşetmiş olsaydı, kuş içinizden sâlih bir zâtın başına konardı. Benim huyum, meşrebim mâlûm… Üç defa kuşun benim başıma konması size benim gibi bir adamın baş olması lâzım geldiğine inanmalısınız: Binaenaleyh ben icrâatımda en ufak bir tâdilde bulunamam!…
Ve hakikaten zulümkârlığından en ufak bir tâdilde bile bulunmamış, sonuna kadar zulüm ve şiddetle devam etmiş!…”
-“Tahribatçılar, Hep Islâhatçılık ve Hürriyet Nağmeleri ile İşe Başladılar, Sonra Milletin Canına, İmânına Okudular, Bu Suretle Koca İmparatorluk Yıkıldı, Millet Bu Hâle Geldi
Siyasî cereyanlar böyle dalgalanırken, iktidardaki Halk- çılarla muhalefetteki Demokratlar, din hürriyetine karşı baskı zihniyetinin devamında müşterek ve müttefik bir hâlde hareket ederken, ansızın bir hâdise oldu: Millet Partisinin Fahrî Reisi Mareşal, vefat etti. Halkçılar da, Demokratlar da geniş bir nefes aldılar.”
-“Daha evvel Tanzimatçılar da ıslâhat nâmiyle ortaya çıktılar. Fakat çok geçmeden varlığımızın temelini teşkil eden millî müesseselerimize, örf ve âdetlerimize, dinî şeâirimize, millî secâyânımıza karşı cephe aldılar. Farmasonluğu memleketimizde yerleştirdiler, devletin ahengini bozdular. Milletin ruhuna aykırı kanunlar koyarak memleketi tahrib ettiler. Devletin temelini aşındırdılar. Milletin içtimaî ve siyasî hayatını sarstılar. İçtimaî düzenini ifsâd ettiler. Nihayet Moskof ordularını İstanbul kapılarına getirecek kadar memleketi tehlikeye soktular.
Demokratların başkanı da, bir zamanlar başı sarıklı “Galib Hoca” kıyafetiyle kendisini Müslümanlara takdim etti. Sonra bir zaman geldi, başında bir arşın silindir şapka ile Bursa’da kürsüye çıkarak, “Biz, bu memlekette artık şeriatı yaşatmayacağız” dedi.”
-“Bunlar gibi bütün din ve şeriat düşmanları, İslâm kisvesi altında İslâm cemiyetini içinden kemiren hain din düş- manları ilân-ı şadümanî (sevinç gösterisi) eylediler. Yüzleri maskeli, belleri kızıl zünnarlı, göğüsleri Yahudi mason kordonlu hain din düşmanları bu hezeyanı böyle alkışladılar.”
-“Haziran 1950’de Ankara’da toplanan Millet Partisi kongresinde reis olarak seçilen Prof. Vasfi Raşit:
– Biz softa partisi değiliz!..
Gibi yakışıksız sözler söylemiş, Halkçıların zihniyetini müdafaa etmişti. “Alevîlerin, kızılbaşların da dinî bir cemaat teşkil ederek bir Diyanet Reisi intihap edeceklerini” de söylemişti. Murahhaslar da bu farmason profesörün hezeyanları karşısında sâkıt (düşmüş) ve samit (susmuş) kalmış yüzüne tükürmemişlerdi.”
-“Hakka Karşı Gelenlerin,
Hâdiselerden İbret Almayanların Âkıbeti
İşte Halkçıların çok uzun süren mazisinden birkaç sahife! Bunlar, dinî, içtimaî sahadaki icraatından bir nebzedir. Bütün yaptıkları aykırı işleri, İslâm dinine karşı aldıkları tavrı yazmaya kalkışsak, cildler almaz. Bunun gibi siyasî, idarî ve iktisadî bütün icraatları da yürekler acısıdır. Onları da mütehassısları nakletsinler.”
-“Halkçıların uzun seneler böyle milletin diniyle, îmaniyle mukaddes hisleriyle oynamaları, milletin vicdanını çiğ- nemekten, hançerlemekten geri durmamaları yüzünden Halkçılara karşı umumî bir nefret ve infial husule geldi. Mukaddes hislerine karşı mütemadî taarruz ve tecavüzlerden, Müslüman Türk Milleti, Halkçıları milletin maddî varlığı gibi mânevî varlığını da çok edecek dahilî bir düşman olarak telâkki etti. Artık ondan tamamiyle yüz çevirdi.
Müthiş bir fütur (gam) ve ızdırap içinde, meyus (ümitsiz) âvâre olarak Allah’a yalvarıyor, günahının cezası kâfi gö- rülmesini, halâs ve felâh kapılarının açılmasını temenni ve niyaz ediyordu. Başka çaresi, başka ümidi kalmamıştı.
Nihayet bir gün geldi bu zulüm ve zulmet binası paldır küldür yıkıldı. Millet, artık kurtulduk, felâha erdik, diye düğün bayram yapıldı. Memleket yerinden oynadı. (1950)
Halkçıların yıkıldıkları gün biz “Felemmâ nesû…” âyet-i celilesini sanki yeni nâzil olmuş gibi ibret nazarları önüne koyduk. Bu âyet-i kerimenin meâl-i celili şöyledir:
“Vaktaki onlar kendilerine hatırlatılan şeyleri unuttular, Allah’ın emirlerine arka çevirdiler; biz de onlara her şeyin kapılarını açtık. İçlerindekilerini ortaya dökmek için her türlü fırsatı verdik. Onları zevk, sefa, saltanat, debdebe ve dârât (gösteriş) içinde yüzdürdük. O hâle geldiler ki, kendilerine verilen bu şeylerle ne yapacaklarını şaşırdılar. Şaşırdıkça şımardılar. Şımardıkça azgınlaştılar. Allah’a karşı meydan okumağa kalkıştılar… ‘Artık hiçbir kuvvet bizi yıkamaz’ diye gururlandılar. Tam böyle keyf ve gurura düştükleri bir sırada ‘Ahaznahüm bağteten’ ansızın onları enselerinden yakaladık, yerin dibine batırdık. Onlar neye uğradıklarını şaşırdılar. Bir anda ümitsizliğe müthiş bir ye’s ve fütura düştüler. İşte bugün zâlimlerin kökü böyle kurutuldu, arkası böyle kesildi. Hamd, bütün âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur.”
-“Din Hürriyetini Tahdid Hakkında Demokratlar Daha Ağır, Daha Şiddetli Kanun Koydular
Nitekim çok geçmeden her şey anlaşıldı. Vaktiyle Halk Partisinin din propagandasını yasaklayan 163. maddesine ilâve olarak Demokratlar ondan daha çok şiddetli; çok daha şümûllü (kapsamlı)bir madde koydular.
Hakâyık-ı Kur’aniye ve imâniyeyi neşreden vâizleri mahkemeler beraat ettiriyorlardı. 163 üncü madde ile mahkûm edemiyorlardı. Din ve vicdan hürriyetini sımsıkı bağlamak, Müslümanlık nâmına şakk-i şefe etmemek (ağzını açıp konuşmamak), edememek için daha geniş bir maddeye ihtiyaç vardı. Bunun üzerine yeni halâskârlar (!) 6187 numaralı kanunu koydular ki artık hakâyık-ı Kur’aniye ve imâniyeden bahseden eserlerin herhangi bir fıkrası veya cümlesiyle “dinî propaganda” diye Müslümanları mahkûm etmek imkânı hâsıl oluyordu.
Zamanın İstanbul Başsavcısı bize demişti ki:
– Bu kanunlarla Fâtiha sûresini tercümeye kalkışırsanız, sizi mahkemeye sevk edebilirim.
Bunu söyleyen zât bugün hayattadır. Ve doğru söylemiş- tir. 163 üncü madde ve 6187 numaralı kanun böyledir.
Tatbikata gelince, Demokratlar zamanında dinî propagandadan mahkemeye sevk olunanlar on misli artmıştı.
…Halkın Ye’s ü Fütura Düşmesi, Halkçıların Hortlaması ve Tekrar Yıkılışları
Demokratların bu iki yüzlü siyaseti böylece yıllarca devam etti. 1950 iptilâsındaki millî galeyan ve heyecan artık hayatiyetini, canlılığını kaybetmişti. Türlü türlü üzücü hâ- diselerle ruhlarda, gönüllerde o neşe ve şetaret (şenlik) kalmamıştı. Baş farmason, Halkçıların zihniyetini, ideolojisini tıpatıp yürütüyordu. Halkın bütün mukaddes hisleri böyle yuğurula yuğurula dondurulmuş, uyuşturulmuştu.
…1960’da Müslüman halk, 1950’deki şevk ve heyecanı kalblerinde duyamadı. O, bir daha geri gelemezdi. Baş farmason on sene içinde o şevk ve heyecanı kö- künden baltalamıştı. Bu suretle Halkçıların zihniyet ve ideolojisi on sene daha kazanmıştı. Halkçılar, baş farmasonun bu husustaki hizmetini altın kalemle sayfalarına geçirseler yeridir.”
Şeflerinin artık Müslüman halkın itimadına mazhar olacağı ümidi kalmamıştı. Bunun içindir ki, Müslümanlara karşı yumuşak bir lisan kullanmaya hiç de lüzum görmemiş, bilâkis hakayık-ı Kur’aniye ve imâniyeden bahseden risalelere karşı açık ve umumî bir taarruza geçmişti. Her gittiği yerde dinî tehlikeden – Hıristiyanlık, Yahudilik değil – Müslümanlık tehlikesinden bahsetti. Sandalya hasmı olan Adalet Partisini bu tehlikeye karşı sözde “ikaz” bahanesiyle kafese düşürmek istedi. Mütemadiyen:
– Nurculuk suç mudur, değil midir?
Diye A.P. liderini beyana dâvet etti. Maksadı, ya suç oldu- ğunu söylemekle kendi gibi onu da Müslüman halkın nazarından düşürecek, yahut suç olduğunu söylememekle gerici olduğunu solculara, devrimcilere jurnal etmiş olacaktı.
Adalet Partisi lideri ise Nurculuğun suç olup olmadığını beyana davet edilince, hep din ve vicdan hürriyetinden bahsetmiş, her vatandaşın itikadına hürmet lâzım geleceğini ileri sürmüş, bu suretle Hakayık-ı Kur’aniye ve mâneviyeden bahseden risaleleri okuyanların suçlu telâkki edilemeyeceğini anlatmış, İnönü’nün oyununa karşı gelmişti.
Vakıa AP lideri (Demokrat başbakan gibi açıktan açığa) memlekette Müslümanların icapları yerine getirileceğinden bahsetmedi. Fakat her gittiği yerde din ve vicdan hürriyetinden, Allah’tan, Peygamber’den, dinden, diyanetten, komünizmin kötülüğünden, komünizmle mücadele edileceğinden bahsetmişti. Müslüman halk için bu kadarı da kâfi idi. Müslüman halk denize düşmüştü. Sarılacak bir şey arıyordu. Yoksa AP’nin kara gözlerine, kaşlarına âşık değildi. Ona dinini, îmanını tehlikeye düşüren Halkçıların zihniyetinden kurtaracak herhangi bir teşekkül lâzımdı.
1950’de olduğu gibi, 1964’de de, o derece heyecanlı ve galeyanlı olmamakla beraber, aynı hisler, aynı sebeplerle Adalet Partisi mevkii iktidara geldi.
…Bu ümid ile haftalar, aylar geçti. Zafer şenlikleri geride kaldı, normal hayat başladı, fakat halkın beklediği inkişaf ve ferahlık bir türlü husule gelmedi. Ne kanunlarda bir tadil teşebbüsü oldu, ne idarî nizamlarda bir hafifleme. Polis yine hakayık-ı Kur’aniye ve imaniyeden bahseden dinî eserleri toplamaya, okuyanları suçlu olarak mahkemeye sevk etmeye başladı.“
-“Partiden Partiye İntikal Eden Bozuk Zihniyet Devam Ediyor, Dâvâ Halledilmemiştir.”
-“İşte ey, milletin; bu kadar ıstıraplar içinde kıvranan, maddî mânevî varlığı temelinden sarsılan Müslüman Türk halkının candan, gönülden sarılarak mukadderatını tevdi ettiği muhterem kişiler! Size Allah’ın muazzam hitabını bir kere daha tekrar ediyorum:
Zulm edenlerin yerlerine sizi oturttuk. Onlara ne yaptığımızı apaçık gösterdik. Allah aziz ve intikam sahibidir.”
Yani siz de onların yolunu tutarsanız sizin âkıbetiniz de böyle olur…”