image_pdfimage_print

SON MAKALELER-YOUTUBE’LERİM ve SON YAZILARIM

image_pdfimage_print

 

 

  1.  SON MAKALELER

  2. SON MAKALELER – 2 –

  3. DİJİTAL TEFEKKÜR – Yapay Zeka ile Hakikat Arayışı

  4.  

    SESLİ-VİDEO-ZENGİN İSLAM BİLGİ ARŞİVİ Uygulama indir 

   https://drive.google.com/file/d/1CTPZ5oSy006aSfsCh5-9BUVcUKRjbi12/view?usp=drivesdk

5– 6 ŞUBAT DEPREMİ: *DEPREMLE İMTİHANIMIZ DEVAM EDİYOR

6 YOUTUBE’LER VE TELEGRAMLAR

7GAZZE VE İSRAİL VAHŞETİ-YAHUDİLİK

8- Ahiret ahvali- Mehmet Özçelik’in kitabını özetler misin?

9Risale-i Nur Külliyatı’ndan Konularına Göre VECİZ SÖZLER- Mehmet Özçelik’in kitabını özetler misin?

10MİRAÇ HAKİKATI

11MAKALE VE VİDEOLARIM

12RAMAZAN ÜZERİNE

1323 MART BEDİÜZZAMAN HAFTASI

14- KURBAN ÜZERİNE

15RÂGIB el-İSFAHÂNÎ’DE ADALET KAVRAMI

16- JOHN CALVİN KADERCİLİK DOKTRİNİ VE KUR’AN’DAKİ AYETLER BAĞLAMINDA BİR DEĞERLENDİRME – Sayfa 153 -de

 

WHATSAPP’TA TAKİP ET
İSLAM BİLGİ ARŞİVİ
https://whatsapp.com/channel/0029VaekzTeIyPtKQ2dbGh20

Radyo Mehmet Özçelik

www.mehmetözçelik.com

 

       
 

Loading

No ResponsesOcak 24th, 2021

ARŞİVİM ve NURLU HAKİKATLER APK-SI-

image_pdfimage_print

https://archive.org/details/@mozcelik02

*NURLU HAKİKATLER APK-SI-İNDİR-İZİN VER

https://cloud.degoo.com/share/5W5sX7_c8r8V7ip72skheQ 

 

 

 
 

Loading

No ResponsesOcak 1st, 2021

TÜM YOUBE VİDEOLARI TEK BİR LİNKTE

image_pdfimage_print

MEHMET ÖZÇELİK- Tüm Eserleri

KUR’AN DENİZİNDEN DAMLALAR-TEFEKKÜR DÜNYASI-SESLİ ESERLER

KURAN DENİZİNDEN DAMLALAR-624 video

TEFEKKÜR –484 video

TEFEKKÜR-TEFSİR-KURAN-ALLAH-AHİRET-MUHTELİF KONULAR

NURLU HAKİKATLAR- 424 video

Loading

No ResponsesMayıs 23rd, 2020

YOTUBEDEKİ KONULARINA GÖRE VİDEOLARIM-2-

image_pdfimage_print

TESBİTLER

KUR’AN-I KERİM VE TEFSİR

TEFSİR DERSLERİ

TEFEKKÜR DÜNYASI

KUR’AN-I KERİM VE TEFSİR- ARAPÇA CELALEYN ÜZERİNE

HAYATA DAİR-TEFEKKÜR DÜNYAMIZDAN

Loading

No ResponsesMayıs 20th, 2020

YOTUBEDEKİ KONULARINA GÖRE VİDEOLARIM

image_pdfimage_print

YOTUBEDEKİ KONULARINA GÖRE VİDEOLARIM

 

TEFEKKÜR DÜNYASI

https://www.youtube.com/playlist?list=PLC4WlB02NHVXVX9aw4IdwiusGEaSynljy

SESLİ İBRETLİ- DÜŞÜNDÜREN ESERLER

https://www.youtube.com/playlist?list=PLC4WlB02NHVX1WF4TPZhoDEhXYnYJgwiU

ARAPÇA CELALEYN TEFSİRİ

https://www.youtube.com/playlist?list=PLC4WlB02NHVWSE4Wv7SC36FbTsfeJYQLL

 

Loading

No ResponsesMayıs 19th, 2020

TELEGRAM ARŞİVİ

image_pdfimage_print

ARŞİV-SESLİ ESERLER-MAKALELER
https://t.me/Tesbitler

https://t.me/tesbitler02

https://t.me/tesbitlerpdf

https://t.me/kddtefsir 

https://t.me/kurandenizindendamlalar   

https://t.me/radyosohbetlerimp3

https://t.me/tefekkurdunyasi 

Loading

No ResponsesMart 4th, 2020

MASAÜSTÜ RADYO PLAYER-İNDİR-BİLGİSAYARINDA DİNLE

image_pdfimage_print

Loading

No ResponsesKasım 12th, 2019

TEFSİR VE SOHBET VİDEOLARI

image_pdfimage_print

KUR’AN DENİZİNDEN DAMLALAR-TEFEKKÜR DÜNYASI-SESLİ ESERLER

https://www.youtube.com/playlist?list=PLC4WlB02NHVUaKOcG2_ckoYyETBkd6M_P

KURAN DENİZİNDEN DAMLALAR-624 video

https://www.youtube.com/playlist?list=PLQgK90GAEjg4Zl5B4qjz4kRWbolcb9Md

TEFSİR DERSLERİ

https://www.youtube.com/playlist?list=PLQgK90GAEjjViGYF5mLMKNNOmA07Nlkg

CELALEYN ÜZERİNE

https://www.youtube.com/playlist?list=PLQx5BUZ40juu5a3z8NPhFsv9e96x6oGgU

KURAN DENİZİNDEN DAMLALAR

https://www.youtube.com/playlist?list=PLC4WlB02NHVWxzl9g1JrFTZbeoYJe_GVr

ARAPÇA CELALEYN TEFSİRİ

https://www.youtube.com/playlist?list=PLC4WlB02NHVWSE4Wv7SC36FbTsfeJYQLL

SESLİ ÇANTAY MEALİ https://www.youtube.com/playlist?list=PLC4WlB02NHVU1guCMJYzeMrZKc2fxpcjj

TEFSİR DERSLERİ

https://www.youtube.com/playlist?list=PLQgK90GAEjjViGYF5mLMKNNOmA07Nlkg

 

Loading

No ResponsesEkim 2nd, 2019

DEV ARŞİV-1-

image_pdfimage_print

Loading

No ResponsesAğustos 11th, 2019

PLAY STORE- DAKİ UYGULAMAM

image_pdfimage_print

https://goo.gl/tbJDWm

Loading

No ResponsesAğustos 5th, 2019

TÜM UYGULAMALARIM

image_pdfimage_print

TÜM UYGULAMALARIM

Play store uygulaması- NURLU HAKİKATLAR-indir-izin ver ve Yükle

https://cloud.degoo.com/share/5W5sX7_c8r8V7ip72skheQ

 

Loading

No ResponsesTemmuz 28th, 2019

Barnabas İncili’nden İktibas Edilen Çarpıcı Bölümler

image_pdfimage_print

Barnabas İncili’nden İktibas Edilen Çarpıcı Bölümler

Bu İncil’de, diğer kanonik (Kilise tarafından kabul edilen) İncillerin aksine, teslis (üçleme) inancı reddedilir ve Tevhid (Allah’ın birliği) inancı açıkça tasvir edilir.

A. Allah’ın Birliği (Tevhid) Hakkındaki İfadeler

Barnabas İncili’nin genelinde Hz. İsa, kendisinin Allah veya Allah’ın oğlu olduğu iddialarını şiddetle reddeder.
* İsa’nın İlâhlığı Reddi:
> “Benim Allah olduğumu söyleyenler yüzünden Allah’ın huzurunda titriyorum… Ben, ölümlü bir adam olan bir kadından doğdum, diğer insanlar gibi sıkıntılara ve yemeye, uyumaya muhtacım.” (Barnabas İncili’nden İktibas)
>
* İlk Emir:
Hz. İsa’nın, Musa’nın (a.s.) şeriatını doğruladığı ve “Dinle ey İsrail, Allah’ımız tek bir Allah’tır” düsturunu sık sık tekrarladığı görülür.

B. Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Peygamberliği Hakkındaki İfadeler
Eserde Hz. Muhammed’in ismi açıkça zikredilmekte ve “Resûlullah” (Allah’ın Elçisi) sıfatıyla anılmaktadır.
* Hz. Adem ve Şehadet:
Barnabas İncili’nin 39. bölümünde anlatıldığına göre, Hz. Adem yaratıldığında göklerin kapısında şu nûrlu yazıyı görür:
> “Lailahe illallah Muhammedun Resûlullah” (Allah’tan başka ilâh yoktur, Muhammed O’nun elçisidir.)
>
* Hz. İsa’nın Müjdesi:
Hz. İsa, kendisinden sonra gelecek olan ve dünyayı kurtaracak olanın kendisi değil, Hz. Muhammed olduğunu şu şekilde ifade eder:
> “Benim ayakkabılarının bağlarını çözmeye lâyık olmadığım Allah’ın Resûlü’nün adı Muhammed’dir. O geldiği zaman, tıpkı yağmurun toprağa meyve verdirmesi gibi, o da iyi işler yapanlara bereket getirecektir.” (Barnabas, Bölüm 97 ve 163)
>
* Beklenen Mesih (Kurtarıcı):
Diğer İncillerin aksine, bu metinde Hz. İsa kendisinin “Beklenen Mesih” olmadığını, asıl Mesih’in (burada kurtarıcı ve son peygamber manasında kullanılır) Hz. Muhammed olduğunu belirtir.
2. Barnabas İncili’nin Tarihi Seyri ve Aslı
Bu eserin aslı ve esası hakkında tarihçiler ve teologlar arasında iki ana görüş bulunmaktadır:
* Müslüman ve Bazı Batılı Araştırmacıların Görüşü: Eser, Havari Barnabas (Hz. İsa’nın ilk öğrencilerinden ve Aziz Pavlus’un arkadaşı) tarafından kaleme alınmış sahih bir metindir. Ancak M.S. 325 yılındaki İznik Konsili’nde, teslis inancına ters düştüğü için “yasaklı kitaplar” (apokrifa) listesine alınmış ve yok edilmeye çalışılmıştır.
* Batı Kilisesinin Görüşü: Eserin 16. yüzyılda (Orta Çağ sonları) bir Müslüman veya İslâm’a sempati duyan bir Hristiyan tarafından yazıldığını iddia ederler. Buna delil olarak metnin 16. yüzyıl İtalyancası ile yazılmış olmasını gösterirler.
Tarihi Yolculuk:
* Eser yüzyıllarca gizli kalmış, 1709 yılında Prusya Kralı’nın danışmanı J.F. Cramer’in elinde İtalyanca bir nüsha olarak ortaya çıkmıştır.
* Daha sonra bu nüsha Viyana’ya taşınmıştır.
* 1907 yılında Lonsdale ve Laura Ragg tarafından İngilizceye tercüme edilince İslâm dünyasında büyük yankı uyandırmıştır.
3. Şu Anda Nerede Bulunmaktadır?
Barnabas İncili’nin bilinen en meşhur tarihi el yazmaları şunlardır:
* Viyana Nüshası (İtalyanca): Bugün Avusturya Milli Kütüphanesi’nde (Hofbibliothek) bulunmaktadır. En eski ve en bilinen nüsha budur.
* İspanyolca Nüsha: Aslının kayıp olduğu, ancak 18. yüzyılda yapılan kopyalarının Avustralya’da (Fisher Kütüphanesi, Sydney Üniversitesi) bulunduğu bilinmektedir.
* Türkiye’deki Nüsha İddiası: 1980’lerde Hakkari civarında bir mağarada Aramice/Süryanice yazılmış eski bir İncil nüshası bulunduğu ve bunun Barnabas İncili’nin aslı olabileceği yönünde ciddi haberler çıkmıştır. Bu nüshanın bir dönem Ankara Adli Emaneti’nde tutulduğu, daha sonra Genelkurmay Başkanlığı veya Etnografya Müzesi gibi kurumlara devredildiği iddia edilse de, bu konuda resmi ve net bir bilgi kamuoyuyla tam paylaşılmamıştır. Bu durum “Türkiye’de saklanan sır” olarak medyanın nazarını celbetmiştir.

*”Allah, kıyamet günü şöyle diyecek: “Ey Meryem oğlu İsa! Sen mi insanlara, Allah’ı bırakarak beni ve anamı iki ilâh edinin, dedin?” İsa da şöyle diyecek: “Seni bütün eksikliklerden uzak tutarım. Hakkım olmayan bir şeyi söylemem, benim için söz konusu olamaz. Eğer ben onu söylemiş olsaydım, elbette sen bunu bilirdin. Sen benim içimde olanı bilirsin, ama ben sende olanı bilemem. Şüphesiz ki yalnızca sen gaybları hakkıyla bilensin.
Ben onlara, sadece bana emrettiğin şeyi söyledim: Benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin (dedim.) Aralarında bulunduğum sürece onlara şahit (ve örnek) idim. Ama beni içlerinden aldığında, artık üzerlerine gözetleyici yalnız sen oldun. Sen, her şeye hakkıyla şahitsin.”
Mâide Sûresi(5) 116-117. Ayet

✧✧

📜 Türkiye’deki “Gizemli Nüsha” Olayı

Türkiye gündeminde olay, 1980’li yıllara dayanır.
* Keşif Anı: 1981 (veya 1983) yılında, Hakkari’nin Uludere ilçesi yakınlarındaki bir mağarada, köylüler tarafından ceylan derisi üzerine Aramice (Hz. İsa’nın konuştuğu dil) veya Süryanice yazılmış eski bir kitap bulunduğu rivayet edilir.
* Muhteva ve Tarih: Yapılan ilk nazarlarda (incelemelerde), kitabın İslâm öncesi döneme ait olduğu ve Barnabas İncili’nin bir nüshası olduğu iddia belirtilmiştir. Eğer bu kitap karbon testleriyle İslâm’dan önceki bir tarihe (M.S. 600 öncesine) ait olduğu kesinleşirse; Hz. Muhammed’in (s.a.v.) gelişini yüzyıllar öncesinden ismen haber verdiği isbat edilmiş olacaktır. Bu durum, Hristiyan dünyasındaki “sonradan yazıldı” iddiasını (yanılmasını) tamamen çürütecek çok büyük bir delildir.
* Akıbeti: Bu nüshanın jandarma tarafından teslim alındığı, bir süre Ankara’da muhafaza edildiği, hatta Vatikan’ın bu nüshayı incelemek veya satın almak için büyük bir faaliyet (çaba) gösterdiği basına yansımıştır. Günümüzde Genelkurmay Başkanlığı’nın veya MİT’in arşivlerinde “çok gizli” ibaresiyle saklandığına dair yaygın bir kanaat mevcuttur.

📖 Kur’an-ı Kerim ile Şaşırtıcı Uyumu
Barnabas İncili’ndeki ifadeler, Kur’an-ı Kerim’in Saff Suresi’ndeki şu ayet-i kerimesiyle birebir örtüşmektedir. Bu da hakikatin tek bir kaynaktan geldiğini gösterir.
Saff Suresi, 6. Ayet (TDV Meali):
> “Hani Meryem oğlu Îsâ da, ‘Ey İsrâiloğulları! Ben size Allah’ın elçisiyim. Benden önceki Tevrat’ı doğrulayıcı ve benden sonra gelecek Ahmed adındaki peygamberi müjdeleyici olarak (geldim)’ demişti. Fakat o, onlara açık deliller getirince, ‘Bu, apaçık bir büyüdür’ dediler.”
>
Barnabas İncili’nde Hz. İsa’nın “Benden sonra gelecek Resûl’ün adı Muhammed’dir” veya “Mesih O’dur” demesi, Kur’an’daki bu müjde ile tam bir mutabakat halindedir.
💡 Risale-i Nur Perspektifinden Bir Bakış
Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat adlı eserinde (19. Mektup), İncil, Tevrat ve Zebur’un tahrif edilmesine (bozulmasına) rağmen, içlerinde hala Hz. Muhammed’e (s.a.v.) dair işaretlerin, yani “Hüseyin-i Cisrî’nin tesbit ettiği gibi yüz on dört adet” işaretin bulunduğunu ifade eder.
Bediüzzaman, bu kitaplardaki “Faraklit” (veya Paraklet) kelimesinin, “Hakkı batıldan ayıran” ve “Teselli veren” manasında Hz. Peygamber’i (s.a.v.) tasvir ettiğini belirtir. Barnabas İncili, bu örtülü ifadeleri çok daha açık bir dille beyan etmektedir.
> Özetle: Barnabas İncili, Hristiyan dogmalarının (yanlış inançlarının) aksine, Hz. İsa’nın bir beşer ve peygamber olduğunu, asıl kurtarıcının ve son elçinin Hz. Muhammed (s.a.v.) olduğunu haykıran tarihi bir vesikadır.

Bak:
https://tesbitler.com/index.php?s=Barnabas+

Hazırlayan: Mehmet Özçelik www.tesbitler.com
29/11/2025

 

 

Loading

No ResponsesKasım 30th, 2025

Haşir Sabahı ve Ebedi Gençlik: Büyük Buluşma – 3 –

image_pdfimage_print

Haşir Sabahı ve Ebedi Gençlik: Büyük Buluşma – 3 –

Uzun bir kışın ardından gelen bahar sabahı gibi, berzah aleminin bekleme süresi de İsrafil’in (A.S.) Sûr’a üflemesiyle nihayete erer. Bu, Haşir sabahıdır. Artık o seksen yıllık ömrün yorgunlukları, kabrin yalnızlığı ve berzahın hasreti bitmiş; ebedi bir güneş doğmuştur.
İlk makalemizde, ruhun bedenden “kurtulmasını” ve o ağır yükü atmasını konuşmuştuk. Ancak hikmet-i ilahi, ruhu ebediyen bedensiz bırakmaz. Çünkü insan, sadece ruhtan ibaret bir melek değil; ruh ve cesedin imtizacıyla (kaynaşmasıyla) “insan” olan bir varlıktır. Ruh nasıl ki dünyada görmek için göze, tutmak için ele muhtaç idiyse; cennetin o latif lezzetlerini tatmak, kokularını duymak ve nimetlerinden tam manasıyla istifade etmek için de bir bedene muhtaçtır.

Kafes Değil, Nurani Bir Elbise

Lakin müjdeler olsun! Haşir meydanında ruha giydirilen o yeni vücut, dünyadaki gibi hantal, hastalanan, acıkan, yaşlanan ve çöken o “seksen yıllık ihtiyar arkadaş” değildir.
O yeni beden; ruhun latif yapısına uygun, hafif, nurani ve ebedi bir gençlik formundadır. Dünyada ruh bedene hizmet ediyordu, onu taşıyordu; ahirette ise beden ruha hizmet edecek, onun arzu ettiği hızda ve kuvvette olacaktır.
Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri, Risale-i Nur Külliyatı’nda, cennetteki bu bedeni ve hayatı şu şekilde tasvir eder:
> “Evet, cennet bütün lezaiz-i maneviyeye medar olduğu gibi bütün lezaiz-i cismaniyeye de medardır.
…..nasıl toprak; suya, havaya, ziyaya nisbeten kesafetli, karanlıklıdır. Fakat masnuat-ı İlahiyenin bütün envaına menşe ve medar olduğundan bütün anâsır-ı sairenin manen fevkine çıktığı gibi; hem kesafetli olan nefs-i insaniye; sırr-ı câmiiyet itibarıyla, tezekki etmek şartıyla bütün letaif-i insaniyenin fevkine çıktığı gibi; öyle de cismaniyet, en câmi’ en muhit en zengin bir âyine-i tecelliyat-ı esma-i İlahiyedir. Bütün hazain-i rahmetin müddeharatını tartacak ve mizana çekecek âletler, cismaniyettedir.
……Ve o Sâni’-i Hakîm ve o Âdil-i Rahîm; elbette cismanî âletlerin vezaifine ücret olarak ve hidematına mükâfat olarak ve ibadat-ı mahsusalarına sevap olarak, onlara lâyık lezaizi verecektir. Yoksa hikmet ve adalet ve rahmetine zıt bir halet olur ki hiçbir cihetle onun cemal-i rahmetine ve kemal-i adaletine uygun değildir, kabil-i tevfik olamaz.
…..Elbette nurani, kayıtsız, geniş ve ebedî olan cennette, cisimleri ruh kuvvetinde ve hiffetinde ve hayal süratinde olan ehl-i cennet, bir vakitte yüz bin yerlerde bulunup yüz bin hurilerle sohbet ederek yüz bin tarzda zevk almak; o ebedî cennete, o nihayetsiz rahmete lâyıktır ve Muhbir-i Sadık’ın (asm) haber verdiği gibi hak ve hakikattir. Bununla beraber, bu küçücük aklımızın terazisiyle o muazzam hakikatler tartılmaz.
İdrak-i maâlî bu küçük akla gerekmez.
Zira bu terazi o kadar sıkleti çekmez.”
> (Sözler, Yirmi Sekizinci Söz )
>
Dertsiz, Tasasız Bir Hayat

Dünya hayatında şikayet ettiğimiz o “savaşlar, enflasyon, kış ve yaz dertleri, hastalıklar” artık birer uzak hatıradan ibarettir. O ebedi yurtta, üzüntü ve korku yoktur.
Beden artık ruha yük olmaz, bilakis ruhun uçuşuna kanat olur. Acıkmak bir eziyet değil, lezzet alma vesilesidir. Yorulmak yoktur, uykuya (ölümün kardeşine) ihtiyaç yoktur. Seksen senelik ömrün o ağır bilançosu, yerini ebedi bir tazeliğe bırakır.
Allah (C.C.), Fatır Suresi’nde, cennet ehlinin bu huzur halini bizlere şöyle bildirir:
> “Onlar (Cennettekiler) şöyle derler: ‘Hamdolsun bizi üzüntüden kurtaran Allah’a! Gerçekten rabbimiz çok bağışlayıcıdır, şükrün karşılığını bol bol verendir. Lütfuyla bizi, içinde ebedî kalınacak bu yurda O yerleştirdi. Burada bize ne bir yorgunluk dokunacak ne de bir bıkkınlık gelecektir!'”
> (Fâtır Suresi, 34-35. Ayetler)
>
En Büyük Lezzet: Cemalullah

Ve bütün bu cennet nimetlerinin, ebedi gençliğin, dostlarla vuslatın üzerinde; en büyük saadet vardır: Rüyetullah. Yani, dünyada eserleri ve isimleriyle tanıdığımız Rabbi, perdesiz olarak temaşa etmek…
Ruhun dünyadaki o “hapis hayatı” hissi, aslında bu sonsuz kaynağa olan hasretinden ileri geliyordu. Şimdi vuslat zamanıdır. Seksen yıllık çile, bu sonsuz saadetin yanında bir “an” hükmünde bile kalmaz.

Hatime
Öyleyse ey insan! Seksen yıllık o “kamburlaşan” bedene bakıp da hayatı zahmetten ibaret sanma. O beden, seni bu ebedi sabaha taşıyan bir binek, sabrını ölçen bir mihenk taşı idi. Binek eskidi ve toprak oldu; ama süvarisi olan ruh, şimdi altından bir eyerde, ebedi bir saltanatın içindedir.
Ölüm bir son değil, bu muhteşem başlangıcın “Bismillah”ıdır.

Hazırlayan: Mehmet Özçelik www.tesbitler.com
29/11/2025

 

 

Loading

No ResponsesKasım 30th, 2025

Berzah Alemi: Ruhun Büyük Bekleyişi ve Vuslat Kapısı – 2 –

image_pdfimage_print

Berzah Alemi: Ruhun Büyük Bekleyişi ve Vuslat Kapısı – 2 –

Beden toprağa, aslına rücu ederken; ruh, o “zindan-ı dünya”dan azad olup kendi tabiatına uygun bir aleme, Berzah’a adım atar.
Berzah; dünya ile ahiret arasında bir geçiş, bir bekleme salonu, iki denizin birbirine karışmasını engelleyen manevi bir perdedir.
Dünyadaki o gürültü, savaşlar, geçim derdi ve hastalıklar artık geride kalmıştır.
Ruh, kınından çıkmış bir kılıç gibi keskin, kafesinden uçmuş bir kuş gibi hürdür artık. Ancak bu hürriyet, başıboşluk demek değildir.

Yalnızlık Değil, Halvet ve Ünsiyet

Seksen yıllık hayatın ardından “tek başına” kalma korkusu, sadece dünyaya bakan, zahiri bir nazarın yanılmasıdır. Zira Berzah alemi, ruhlar için ıssız bir çöl değil, bilakis dostlarla buluşma yeridir.
İmam-ı Gazali Hazretleri ve nice ehl-i hakikat, ölüm anında ve kabirde, kişinin sevdikleriyle, evvelce göçüp giden ahbaplarıyla ve bilhassa manevi rehberleriyle buluştuğunu beyan ederler. Dünya hayatında “gurbette” olan asıl ruhtur; ölümle birlikte ruh, asıl vatanına ve dostlarına kavuşur. Dolayısıyla o “tek başınalık”, sadece bedene aittir. Ruh, kalabalık bir “ervah-ı tayyibe” (temiz ruhlar) meclisine dahil olur.

Kabir: Zindan mı, Bahçe mi?

Bu alemin mahiyeti, kişinin dünyadaki “azığına” göre şekillenir. Peygamber Efendimiz (S.A.V.) bir Hadis-i Şeriflerinde bu hakikati şöyle tasvir eder:
> “Kabir, ya cennet bahçelerinden bir bahçe yahut cehennem çukurlarından bir çukurdur.”
> (Tirmizî, Kıyâmet, 26)
>
Demek ki, dünyada iman ve fazilet ile teçhiz edilmiş, enaniyetini terk etmiş bir ruh için kabir; dar, karanlık ve ürkütücü bir kuyu değil; aksine geniş, ferah ve nurani bir bahçedir. Orada ne enflasyon derdi vardır, ne de yaşlılık sancısı. Sadece amellerin nuru ve Rabbin rahmeti vardır.

Risale-i Nur Penceresinden Bakış

Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri, kabrin o ürkütücü gibi görünen yüzünün arkasındaki rahmet tebessümünü Sözler adlı eserinde harikulade bir surette izah eder:
> “Madem ölüm öldürülmüyor ve kabir kapısı kapanmıyor; elbette bu ecel cellâdının elinden ve kabir haps-i münferidinden kurtulmak çaresi varsa, insanın en büyük ve her şeyin fevkinde bir endişesi, bir meselesidir. Evet, çaresi var ve Risale-i Nur Kur’ân’ın sırrıyla o çareyi iki kere iki dört eder derecesinde kat’î ispat etmiş.” (Asa-yı Musa, s. 24)
“Evet, şu kudsî tılsım ile ölüm, insan-ı mü’mini zindan-ı dünyadan bostan-ı Cinâna, huzur-u Rahmâna götüren bir musahhar at ve burak sûretini alır. Onun içindir ki, ölümün hakikatini gören kâmil insanlar, ölümü sevmişler. Daha ölüm gelmeden ölmek istemişler.”(Yedinci Söz)

“Sarf ve Nahiv ilmini okuyan bir medrese talebesinin vefat edip, kabirde Münker ve Nekir’in: ‘Men Rabbüke’, ‘Senin Rabbin kimdir?’ diye suallerine karşı, kendini medresede zannedip Nahiv ilmi ile cevab vererek: ‘(Men) mübtedadır. (Rabbüke) onun haberidir; müşkil bir meseleyi benden sorunuz, bu kolaydır.’ diyerek, hem o melâikeleri, hem hazır ruhları, hem o vakıayı müşahede eden orada bulunan bir keşfe’l-kubur velisini güldürdü ve rahmet-i İlahiyeyi tebessüme getirdi; azabdan kurtulduğu gibi, Risale-i Nur’un bir şehid kahramanı olan merhum Hâfız Ali, hapiste Meyve Risalesi’ni kemal-i aşkla yazarken ve okurken vefat edip kabirde melâike-i suale mahkemedeki gibi Meyve hakikatları ile cevab verdiği misillü; ben de ve Risale-i Nur şakirdleri de o suallere karşı Risale-i Nur’un parlak ve kuvvetli hüccetleriyle istikbalde hakikaten ve şimdi manen cevab verip onları tasdike ve tahsine ve tebrike sevkedecekler  inşallah.”(Mektubat. 1. Mektub.
>
Bu ifadelerden anlıyoruz ki; ölüm bir yok oluş değil, zahmetli bir işten paydos ediş ve ücret alma mahalline gidiştir.

İlahi Davet: “Dön Rabbine!”

Seksen sene boyunca bedenin nazını çeken ruh, artık Rabbinden gelen o muazzam hitaba muhatap olur. Bu hitap, bütün yorgunlukları silecek kadar şefkatlidir.
Allah (C.C.), Fecr Suresi’nde bu huzura ermiş ruha şöyle seslenir:
> “Ey huzura kavuşmuş insan! Sen O’ndan hoşnut, O da senden hoşnut olarak Rabbine dön. (Seçkin) kullarım arasına katıl ve cennetime gir!”
> (Fecr Suresi, 27-30. Ayetler)
>
Netice

O halde seksen yıllık o “arkadaşı” bırakıp gitmek, bir vefasızlık veya hüzün sebebi olmamalıdır. Çünkü o arkadaş (beden), görevini tamamlamış ve toprağa emanet edilmiştir. Ruh ise, yüklerinden kurtulmuş, hafiflemiş ve asıl sevgilisi olan Baki-i Zülcelal’in dergahına, ebedi bir gençlik ve saadet ile kanat çırpmıştır.
Ölüm, sevilmeyen bir son değil; sevenin sevilene kavuştuğu bir vuslat (Şeb-i Arus) gecesidir.

Hazırlayan: Mehmet Özçelik www.tesbitler.com
29/11/2025

Loading

No ResponsesKasım 30th, 2025

Seksen Yıllık Kafes ve Ruhun Terhisi – 1 –

image_pdfimage_print

Seksen Yıllık Kafes ve Ruhun Terhisi – 1 –

Düşünce dünyamızda derin bir yolculuğa çıkalım. Seksen sene… Dile kolay, lakin nefes nefese geçen uzun bir ömür. Bu uzun serüvende, aslı nurani ve latif olan ruh, kesif ve maddi olan bedeni tam seksen yıl boyunca sırtında taşır.
Bu, garip bir yolculuktur. Ruh, tabiatı gereği hürdür, kayıtsızdır; zaman ve mekanla mukayyet olmak istemez. Ancak dünya imtihanı gereği, etten ve kemikten bir kalıba, adeta bir kafese girer. Bu seksen yıl boyunca o beden bazen kamburlaşır, bazen ağırlaşır. Ruh ise o ağırlığın altında, bedenin bitmek tükenmek bilmeyen ihtiyaçlarına koşuşturur durur.

Bedenin Zahiri İstibdadı

Bedene “arkadaş” diyoruz, lakin çoğu zaman ruhun üzerinde bir hükümranlık kurar. Acıkır, ruhu peşinden sürükler; susar, ruhu çeşme başına götürür. Uyumak ister, ruhun şuurunu örter. Gezmek, eğlenmek, gülmek ister; ruhu bu heveslerin peşinde koşturur. Hele o nefis ve enaniyet devreye girdiğinde, istekler birer emre dönüşür.
Bu durum, adeta bir “hapis hayatı”dır. Ruh, cihan şümul kanatlarını açıp uçmak isterken, beden “Dur!” der. “Karnım aç, maaşım yok, hava soğuk, hastayım…” Bedenin bu nazlı ve bitmeyen şikayetleri, ruhun ulvi ufkunu perdeler.
Savaşlar, cinayetler, enflasyon, geçim derdi gibi dünya gaileleri, aslında hep bu bedenin, bu kesif kalıbın ihtiyaçlarını karşılama ve onu koruma telaşından doğar.
Şu fani vücut, seksen sene boyunca ruha neler çektirir!

İbretli Bir Ayrılık: Vefat

Ve gün gelir, vade dolar. Ölüm, o seksen yıllık arkadaşlığı bitiren keskin bir kılıç gibi iner. Bu an, zahiri nazarla bakıldığında ürkütücüdür. Seksen yıl boyunca “ben” dediğiniz, her sabah aynada gördüğünüz, her sızısını hissettiğiniz o “arkadaşı” bir çukura bırakıp gitmek… Tek başına. Onsuz.
Lakin hakikat ve hikmet penceresinden bakıldığında, bu bir terk ediş değil, bir terhistir.
Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri, Risale-i Nur Külliyatı’nda bu hakikati ne güzel tasvir eder:
> “Sizlere müjde! Mevt idam değil, hiçlik değil, fenâ değil, inkıraz değil, sönmek değil, firak-ı ebedî değil, adem değil, tesadüf değil, fâilsiz bir in’idam değil. Belki, bir Fâil-i Hakîm-i Rahîm tarafından bir terhistir, bir tebdil-i mekândır. Saadet-i ebediye tarafına, vatan-ı aslîlerine bir sevkiyattır. Yüzde doksan dokuz ahbabın mecmaı olan âlem-i berzaha bir visal kapısıdır.
……Ey biçareler! Mezaristana göçtüğünüz vakit, “Eyvah, malımız harap olup sa’yimiz hebâ oldu. Şu güzel ve geniş dünyadan gidip dar bir toprağa girdik” demeyiniz, feryad edip meyus olmayınız. Çünkü sizin her şeyiniz muhafaza ediliyor. Her ameliniz yazılmıştır. Her hizmetiniz kaydedilmiştir. Hizmetinizin mükâfâtını verecek ve her hayır elinde ve her hayrı yapabilecek bir Zât-ı Zülcelâl sizi celb edip yeraltında muvakkaten durdurur, sonra huzuruna aldırır. Ne mutlu sizlere ki, hizmetinizi ve vazifenizi bitirdiniz. Zahmetiniz bitti; rahata ve rahmete gidiyorsunuz. Hizmet, meşakkat bitti; ücret almaya gidiyorsunuz.”
Asıl vatanlarına bir rücu’dur. Zindan-ı dünyadan bostan-ı cinâna bir dâvettir.”
> (Mektubat, Yirminci Mektup, Birinci Makam)
“ehl-i iman için ölüm, vazife-i hayat külfetinden bir terhistir. Hem dünya meydanındaki imtihanda, talim ve talimat olan ubudiyetten bir paydostur. Hem öteki âleme gitmiş yüzde doksan dokuz ahbap ve akrabasına kavuşmak için bir vesiledir. Hem hakikî vatanına ve ebedî makam-ı saadetine girmeye bir vasıtadır. Hem zindan-ı dünyadan, bostan-ı cinâna bir davettir. Hem Hâlık-ı Rahîminin fazlından, kendi hizmetine mukabil ahz-ı ücret etmeye bir nöbettir. ” (Lem’alar. 25. Lem’a. 8.deva)
>

Onsuz Bir Hayatın Hafifliği

“Onsuz bir hayat nasıl olur?”
İşte asıl hikmet buradadır.
O hayat; hastalıkların, ağrıların, yaşlılığın, kamburluğun olmadığı bir hayattır. Acıkmanın zilletinden, rızık endişesinin ağırlığından, yazın sıcağından, kışın zemherisinden azade bir alemdir.
Ruh, bedenden soyunduğunda, üzerindeki o ağır zırhı çıkarmış bir savaşçı gibi hafifler.
Meğer o vücut, ruhun ayağında bir pranga, sırtında bir yükmüş. Dünya hayatının o keşmekeşi, gürültüsü ve stresi, aslında sadece o bedeni ayakta tutmak içinmiş. Beden toprağa karıştığında, ruh kendi aslına, kendi vatanına, latif ve nurani alemine döner.
Bu bir yanılma değil, hakikatin ta kendisidir. Bizler dünyada iken, kafesin içindeki kuşu kafes zannettik. Kafes kırılınca kuşun öleceğini sandık. Halbuki kafes kırılınca kuş özgürleşir.
Allah (C.C.), Ankebût Suresi 64. Ayet-i Kerime’de şöyle buyurmaktadır:
> “Bu dünya hayatı sadece bir eğlenceden, bir oyundan ibarettir. Ahiret yurduna (oradaki hayata) gelince, işte asıl yaşama odur. Keşke bilmiş olsalardı!”
> (Kur’an-ı Kerim Meali)
>
Netice-i Kelam

Ölümden ve bedenden ayrılmaktan korkmak, aslında alışkanlıklarımızdan vazgeçemeyişimizdendir. Seksen yıllık bir ülfet vardır. Ancak düşününce; savaşsız, kavgasız, hastalıksız, dertsiz bir aleme doğmak; eskiyen elbiseyi çıkarıp atmak kadar ferahlatıcı olmalıdır.
O halde ürkütücü olan ölüm değil, hayatı sadece bedenden ibaret sanıp, ruhu ihmal etmektir. Asıl korkulması gereken, bedenin geçici arzuları uğruna, ruhun ebedi saadetini feda etmektir.

Hazırlayan: Mehmet Özçelik www.tesbitler.com
29/11/2025

 

 

Loading

No ResponsesKasım 30th, 2025

KABİRDE VERİLECEK CEVAPLAR

image_pdfimage_print

KABİRDE VERİLECEK CEVAPLAR

1. Asıl Cevap: “Ben O’nun Memuruyum” Şuuru
Risale-i Nur’da kabir suali, bir askerin nöbet yerindeki durumu ile temsil edilir. Bir insan dünya hayatında namazını kılıp, kebairden (büyük günahlardan) kaçınarak vazifesini yaparsa, kendini “Sultan-ı Ezelî’nin memuru” olarak hisseder. Bu his ve intisap, kabirde ona cesaret ve doğru cevap verme kuvveti verir.
Beşinci Söz’de bu hakikat şöyle iktibas edilmiştir:
> “O iki melâike-i sual: ‘Men Rabbüke? Men Nebiyyüke?’ (Rabbin kimdir? Peygamberin kimdir?) dedikleri zaman; şu misafir, o acib suallerine karşı, şu dünyada o güzel intisabın kuvvetiyle, o mukaddes emanetin feyziyle şöyle cevap veriyor; diyor ki:
> ‘Ben o Sultan-ı Ezelî’nin kuluyum ve memuruyum ve o Hâkim-i Ezelî’nin askeri ve hizmetkârıyım.’
> Onlar da derler: ‘Öyle ise, hoş geldin, sefa geldin. Biz de o Sultan’ın memurlarıyız, seni O’nun namına istikbal ediyoruz. O Sultan’a gidelim.’ derler. Kabri, o mü’mine cennet bahçelerinden bir bahçe yaparlar.”
> Kaynak: Risale-i Nur – Sözler, Beşinci Söz
>
2. Cevabın “Müdellel” Dayanağı (İsbatı)
Bu cevabın dayanağı, külli bir şuur halidir. Bediüzzaman, insanın kabirde şaşırmamasını ve yanılmaya düşmemesini, dünyadaki “Sünnet-i Seniyye” ve “Farzları işlemek” pratiğine bağlar.
* Rabbin Kim? sualine verilecek cevap, dünyada iken rızkı verenin, tabiat veya sebepler değil, Allah olduğunu bilmekten geçer. Risale-i Nur’da “Esbab-ı zahiriye”nin (dış sebeblerin) birer perde olduğu, tesirin hakiki sahibinin Allah olduğu ispat edilir. Bu hikmet ve şuurla yaşayan biri için cevap açıktır: “Rabbim Allah’tır.”
* Peygamberin Kim? sualine cevap ise, O’nun getirdiği şeriat ve sünnet dairesinde hareket etmektir.
* Dinin Nedir? sualine cevap, İslamiyet’i bir kimlik olarak değil, bir hayat nizamı olarak yaşamaktır.
3. Kabir, Zindan Değil Bir Kapıdır
Bediüzzaman, kabri korkunç bir kuyu olarak değil, ebedi aleme açılan bir kapı olarak tasvir eder. Eğer iman ve güzel amel ile gidilirse, Münker ve Nekir melekleri korkutucu değil, birer “dost” suretinde görünürler.
Mektubat’tan şu iktibas, bu hakikati izah eder:
> “Ehl-i iman için ölüm, rahmet kapısıdır; ehl-i dalalet için zulümat kuyusudur. (…) Kabir ise, zulümatlı bir kuyu ağzı değil, belki nuraniyetli âlemlerin kapısıdır.”
> Kaynak: Risale-i Nur – Mektubat, Birinci Mektub
>
4. Kabirde Nur Olacak Ameller
Risale-i Nur’a göre, Kur’an-ı Kerim’in manevi feyzi, kabirde mümine yoldaş olur. Hususan okunan sureler ve yapılan zikirler, orada cisimleşerek sual meleklerine karşı mümini müdafaa ederler. Bediüzzaman, Kur’an’ın “Mü’nis” (ünsiyet veren, dost) isminin tecellisiyle kabirde ışık olacağını belirtir.

Özetle Hazırlanacak Manevi Hal:

Münker ve Nekir’e verilecek en sağlam cevap, şu cihan şümul hakikati kalbe yerleştirmektir:
“Ben başıboş değilim, bir Hâlık-ı Hakîm’in sanatı ve kuluyum. Dünya misafirhanesinde O’nun rızası dairesinde çalıştım. Şimdi de O’nun rahmetine gidiyorum.”
Bu şuur, kelimelere dökülmese bile, ruhun lisanı ile meleklere en belâgatli cevabı verecektir.

Hazırlayan: Mehmet Özçelik www.tesbitler.com
28/11/2025

Loading

No ResponsesKasım 29th, 2025

Vahşetin Maskesi: Din Kisvesi Altında Enaniyetin Kanlı Oyunu

image_pdfimage_print

Vahşetin Maskesi: Din Kisvesi Altında Enaniyetin Kanlı Oyunu

İnsanlık tarihi, hak ile batılın mücadelesine sahne olduğu kadar; hakikatin tahrif edilerek zulme alet edilmesine de şahitlik etmiştir.
İster semavi olsun, ister beşeri ve sapık bir yanlış inanç olsun, dinin aslı ve esası, masum bir cana kastetmeyi, hele ki bir bebeğin, bir kadının veya bir mabetteki din adamının kanını dökmeyi asla emretmez. Zira din, hayat içindir; ölüm ve vahşet için değildir.
Eğer birileri, inanç namına savunmasız bedenleri hedef alıyorsa, orada dinin külli hakikatleri değil; tefessüh etmiş bir ruhun hezeyanları ve hayvandan daha aşağı bir nefsin kan emiciliği konuşuyor demektir.

Zahiri Bir Kılıf, Batini Bir Çürüyüş

Bugün Gazze’de yaşananlar, savaşın ötesinde, insanlığın vicdanında kapanmaz yaralar açan bir soykırımdır. İsrail’in sergilediği bu vahşet, herhangi bir mukaddes kitabın emri olamaz. Bu, olsa olsa enaniyetin ve ırkçı bir kibrin, dinin zahiri hükümlerini kendine perde yaparak işlediği şeytanî bir cinayettir.
Bir inancın muhtevasında, “masumu öldür” emri bulunmaz. Şayet birisi bunu iddia ediyorsa, o kişi kendi içindeki canavarı, dinin kutsiyetiyle tasvir etmeye çalışıyordur. Bu durum, hakikati göremeyenler için büyük bir yanılma olsa da, hikmet nazarıyla bakanlar için apaçık bir saptırmadır.
Kuran-ı Kerim, bir cana kıymanın ne denli büyük bir cürüm olduğunu, cihan şümul bir dille şöyle isbat eder:
> “.İşte bu yüzdendir ki İsrailoğulları’na şöyle yazmıştık: Kim, bir cana veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya karşılık olmaksızın (haksız yere) bir cana kıyarsa bütün insanları öldürmüş gibi olur. Her kim bir canı kurtarırsa bütün insanları kurtarmış gibi olur. Peygamberlerimiz onlara apaçık deliller getirdiler; ama bundan sonra da onlardan çoğu yine yeryüzünde aşırı gitmektedirler..”
> (Mâide Suresi, 5/32)
>
Hal böyleyken, çocukları ve kadınları katletmeyi “dini bir gereklilik” gibi sunmak, Allah’ın ayetlerine ve fıtratın kanunlarına tamamen zıt ve aykırı bir faaliyettir.
Tam bir iftira ve yalandır

Enaniyetin Vahşileşmesi ve “Canavar Hayvan”

Gazze’deki manzara, modern çağın “uygar” maskesi altında saklanan barbarlığın ön plana çıkmasıdır. Bu durum imandan ve faziletten soyunmuş bir nefsin ne derece alçalabileceğinin ibretli bir delilidir.
İnsan, fıtraten mükerrem yaratılmıştır; ancak bu kerametini yanlış inanç ve zulüm ile kaybettiğinde, tabiatındaki yırtıcılık onu hayvandan daha tehlikeli bir hale getirir. Tıpkı şu hakikat gibi, bugünkü zalimlerin psikolojisini ne kadar da isabetli bir şekilde şerh etmektedir:
> “İnsan, nur-u iman ile âlâ-yı illiyyîne çıkar, Cennet’e lâyık bir kıymet alır. Ve zulmet-i küfür ile esfel-i sâfilîne düşer, Cehennem’e ehil olacak bir vaziyet alır. Çünkü iman, insanı Sâni-i Zülcelâl’ine nisbet ediyor; iman, bir intisaptır… Küfür, o nisbeti kat’eder. O kattan, insanın kıymeti, yalnız maddesi itibarıyla ve yalnız hayat-ı hayvaniyeden ibaret kalır… İşte bu mahiyetle insan, eğer nur-u iman olmazsa, sair hayvanattan daha aşağı düşer.”
> (Sözler, 23. Söz, Birinci Mebhas)
>
İşte Gazze’de masumların üzerine bomba yağdıran zihniyet, bu “esfel-i sâfilîn” (aşağıların aşağısı) derekesine düşmüş, enesini putlaştırmış ve merhamet damarları kurumuş bir yapıdır. Onların bu hali, dinin bir gereği değil; aksine dinden ve insanlıktan ne kadar uzaklaştıklarının tasviridir.

Netice: Vahşet, Hakikati Örtemez
Bu kanlı tablo karşısında tenkit oklarımızı sadece silahlara değil, o silahları tutan elleri yöneten batıl fikirlere ve bozuk kalplere yöneltmeliyiz. Bir dinin aslı, daima yaşatmayı emreder. Öldürmeyi, yok etmeyi ve soykırımı emreden bir ses duyuluyorsa; o ses semadan değil, nefsin karanlık dehlizlerinden ve şeytanın vesvesesinden gelmektedir.
Zalimlerin “din adına” yaptıklarını iddia ettikleri bu vahşet, aslında onların kendi tabiatlarındaki vahşetin dışa vurumundan ibarettir. Hakikat şudur ki; zulüm ile âbâd olanın âhiri berbâd olur. Masumların ahı, eninde sonunda o enaniyet kulelerini yerle bir edecektir.

Hazırlayan: Mehmet Özçelik www.tesbitler.com
28/11/2025

Loading

No ResponsesKasım 28th, 2025

NE EKERSEN BİÇERSİN

image_pdfimage_print

NE EKERSEN BİÇERSİN

Vaktiyle bir padişah, üç vezirini imtihan etmek ister. Onları büyük bir bahçeye gönderir ve her birinden heybelerini en güzel meyvelerle doldurmalarını emreder.
Birinci vezir, padişahın rızasını düşünerek en taze, en olgun meyveleri toplar.
İkinci vezir, “Padişah zaten bunlara bakmaz,” diyerek iyi-kötü, ham-olgun ne bulursa doldurur.
Üçüncü vezir ise, “Padişahın işi gücü yok da benim heybeme mi bakacak?” diyerek heybesini çerçöple, yaprakla doldurur.
Padişah, vezirleri huzuruna çağırır ve onları bir ay boyunca, topladıklarıyla beraber zindana atılmalarını emreder. Birinci vezir, topladığı güzel meyvelerle o bir ayı rahat geçirir. İkinci vezir, elindeki çürük çarıkla idare etmeye çalışsa da açlık ve sıkıntı çeker. Üçüncü vezir ise, çerçöpten başka bir şeyi olmadığı için açlıktan ölür.

Bu kıssada padişahın emri, ilk başta sadece bir meyve toplama vazifesi gibi görünür. Fakat bu emir, aslında vezirlerin sadakatini, niyetini ve akıbetini tayin edecek bir imtihanı “işmam” etmektedir. Hayat da böyledir; Allah’ın emirleri ve yasakları, sadece birer vazife değil, ebedî saadetin veya şekavetin anahtarlarını içinde gizleyen ve neticelerini “işmam” eden hikmetli fermânlardır.

*Ne ekersen biçersin, döktüğünü içersin.
Gün gelir geçersin, anla bak dünya nedir.

✧✧

⚖️ İşmam Edilen Akıbet: Hayat Zindanı ve Kulluğun Meyveleri
Kâinat, Vâcibü’l-Vücud olan Allah’ın mutlak hikmetiyle kurulmuş bir imtihan sahasıdır. Hayatın zahiri, bir oyun ve oyalanmadan ibaret gibi görünse de, aslında her faaliyet, ebediyete doğru uzanan bir neticenin tohumunu içinde gizler – tıpkı kıssadaki meyve toplama emrinin, bir aylık zindan hayatının akıbetini “işmam” etmesi gibi.

**I. Amelin Zahiri ve Niyetin Derûnî Cevheri
Padişahın emri, yalnızca bir vazife **(meyve toplama) olarak görülse de, asıl imtihan, vezirlerin bu emre karşı taktığı tavırda gizlidir:
* Birinci Vezir (İhlas): Zindanın veya imtihanın bilincinde olsun ya da olmasın, amelini en güzel şekilde **(en iyi meyvelerle) ifa etmiştir. O’nun faaliyeti, samimiyetinin ve itaatinin **isbatıdır. Akıbeti olan rahatlık, ona niyeti ve gayretinin cevap vermesidir.
* Üçüncü Vezir (Gaflet ve İnkâr): “Padişahın işi gücü yok da benim heybeme mi bakacak?” düşüncesi, dünya hayatındaki en büyük **yanılmadır. Bu tavır, Allah’ın her şeyi gördüğü ve kaydettiği hakikatini inkâr etmek demektir. Heybesini çerçöple doldurmak, kulluk vazifesini hakkıyla yapmayıp, fani olanı tercih etmenin zahiri bir **tasviridir.
İşte kullukta da durum böyledir: Namaz **(salih amel) kılmak zahiri bir hareket olsa da, o ibadetteki ihlas, huşû ve niyet **(mana), ebedî hayatta bize besin olacak meyvenin tazeliğini belirler.

**II. “Ne Ekersen Biçersin”: İsrâ Suresi’ndeki Hikmet
Halk lisanındaki o vurucu söz: “Ne ekersen biçersin, döktüğünü içersin,” Kur’ân’ın İsrâ Suresi’nin 84. ayetindeki külli kaidesinin yerel bir **ön plana çıkmasıdır:
> İsrâ Suresi, 84. Ayet
> “De ki: Herkes kendi mizaç ve meşrebine (yaratılışına) göre iş yapar. Bu durumda kimin doğru yolda olduğunu Rabbiniz daha iyi bilir.”
>
* Derûnî Bağlantı: Ayetteki “şâkile” (mizaç ve meşrep), kişinin derûnî yapısını, niyetini ve hayattaki tutumunu tasvir eder. İnsan, yaratılışı ve tercihleriyle belirlediği bu “şâkile”ye uygun olarak **faaliyet gösterir ve bu faaliyetlerinin sonucunu mutlaka biçer. Zira Allah, o şâkileye uygun olan akıbeti yaratır.
* İbretli Soru: Birinci vezir, en güzel meyveleri toplama şâkilesine sahipti. Üçüncü vezir ise, gaflet ve ihmalkârlık şâkilesine sahipti. İlahi adalet, her ikisine de kendi şâkilesinin gereğini vermeyi işmam etmiştir.

**III. Gün Gelir Geçersin, Anla Bak Dünya Nedir
Kıssadaki “bir aylık zindan” süresi, bize verilen dünya hayatının sınırlı bir vakti olduğunu temsil eder. O zindan, ebedî olmayan, geçici bir sınav alanıdır.
İnsana düşen yüksek fazilet, dünyanın fani **(geçici) yapısını idrak ederek, Bâkî olan Allah’ın emirlerini ihlasla yerine getirmektir.
* Zulüm ve Cehaletten Kurtuluş: Tıpkı üçüncü vezir gibi, emaneti yüklenip de heybeyi çerçöple dolduran insan, kendi nefsine karşı “zalûm” ve “cehûl” olmuş demektir. Kurtuluş, bu zulüm ve cehaletten vazgeçerek, birinci vezirin yoluna yani ihlaslı faaliyete girmeye bağlıdır.
* Hakiki Bekâ: Madde **(meyve) vasıta, mana **(niyet ve ihlas) ise asıl olan bu hayat laboratuvarında, bizim heybemizi doldurduğumuz her salih amel, ebediyet yolculuğumuzda bize nefes ve kuvvet verecek hakiki azığımız olacaktır.
Vurucu sonuç: Padişahın emri, hiçbir zaman boş değildir. O’nun her bir emri ve her bir yasağı, ebedî bir akıbeti işmam etmekle birlikte, aynı zamanda O’nun sonsuz rahmetini ve kullarına olan şefkatini de tasvir eder. Heybemizi doldurmak için hâlâ vaktimiz var!

Hazırlayan: Mehmet Özçelik www.tesbitler.com
26/11/2025

Loading

No ResponsesKasım 28th, 2025

Fitne

image_pdfimage_print

Fitne

1. Kelimenin Aslı ve “Neden Fitne Denilmiştir?” Suali
Arapça lügatlerde “F-T-N” (fetene) kökünden türeyen fitne, asıl mana itibarıyla; “Altın ve gümüş gibi kıymetli madenlerin, sahtesinden ve cürufundan (kirinden) ayrılması için ateşe atılıp eritilmesi” demektir.
Bu kelimenin Kur’an’da ve İslami lügatte kullanılmasının hikmeti şudur:
Nasıl ki ateş, altının saf olanını sahte olandan ayırırsa; fitne de (ister bir bela, ister bir bolluk, isterse sosyal bir kargaşa olsun) insanın içindeki cevheri ortaya çıkarır. Mümin ile münafığı, sadık ile yalancıyı, sabırlı ile sabırsızı birbirinden ayıran bir “elek” ve bir “mihenk taşı” vazifesi gördüğü için bu durumlara “fitne” denilmiştir.

2. Kur’an-ı Kerim’de Fitne Kelimesinin Geldiği Manalar ve Ayetler

Kur’an-ı Kerim’de fitne kelimesi tek bir manada kullanılmaz; siyak ve sibaka (bağlama) göre farklı vecheleri vardır:

A) İmtihan ve Deneme Manasında
İnsanın hayır veya şer ile, bolluk veya darlıkla denenmesidir. Burada maksat, kulun şükür mü yoksa isyan mı edeceğinin tezahür etmesidir.
“Biliniz ki mallarınız ve çocuklarınız birer imtihan sebebidir (fitnedir) ve büyük mükâfat Allah’ın katındadır.”
(Enfâl Suresi, 28. Ayet)

B) Şirk, Küfür ve Dinden Döndürme Baskısı Manasında
İslam’ın ilk yıllarında müşriklerin Müslümanlara yaptığı işkence ve baskı “fitne” olarak adlandırılmıştır. Çünkü bu baskı, onları dinlerinden döndürmeyi amaçlayan bir ateştir.
“…Fitne çıkarmak, adam öldürmekten daha kötüdür…”
(Bakara Suresi, 191. Ayet)

C) Fesat, Karışıklık ve İç Savaş (Herc ü Merc) Manasında
Toplumun huzurunu bozan, hak ile batılı birbirine karıştıran eylemlerdir.
“…Eğer bunu yapmazsanız (birbirinize yardım etmezseniz) yeryüzünde bir fitne ve büyük bir fesat olur.”
(Enfâl Suresi, 73. Ayet)

D) Azap ve Ceza Manasında
İnsanın işlediği günahın neticesi olarak ateşe maruz kalmasıdır.
“(O gün görevliler onlara şöyle derler:) ‘Tadın fitnenizi (azabınızı)! İşte acele isteyip durduğunuz şey budur!'”
(Zâriyat Suresi, 14. Ayet)

3. Fitnenin Müradifleri (Eş ve Yakın Anlamlıları)
Kur’an ve sünnet lisanında fitne ile mana yakınlığı olan kelimeler şunlardır:
• İmtihan / İbtila: Denemek, sınamak, zahmet vermek. (Fitne’nin en yaygın müradifidir).
• Mihnet: Zahmet, eziyet ve sıkıntı.
• Fesat: Düzenin bozulması, kargaşa (Fitnenin sosyal boyutu).
• Herc ü Merc: Toplumsal kaos, insanların birbirine girmesi.
• Dalalet: Doğru yoldan sapma/saptırma.

4. Hayatın İçinden Örneklerle Tasvir ve İzah
Fitne kavramını günümüz hayatı ve insan psikolojisi üzerinden şu üç örnekle daha net tasvir edebiliriz:

Örnek 1: Varlık ve Makam ile İmtihan (Altın ve Ateş Analojisi)
Bir insan düşünelim; fakirken son derece mütevazı ve dindardır. Ancak eline büyük bir servet veya yüksek bir makam geçtiğinde (fitne/imtihan ateşiyle karşılaştığında) karakteri değişir, kibirlenir veya zulmetmeye başlar.
• İzah: Burada mal ve makam bir “ateş” vazifesi görmüş, o kişinin içindeki “hamlığı” veya “bozukluğu” ortaya çıkarmıştır. İşte bu yüzden mal bir fitnedir; kişinin cevherini faş eder.

Örnek 2: Bilgi Kirliliği ve Sosyal Medya (Fesat Manası)
Günümüzde sosyal medya üzerinden yayılan asılsız bir haberin, toplumda insanları birbirine düşürmesi, kimin doğru kimin yanlış söylediğinin anlaşılmaz hale gelmesi bir “fitne”dir.
• İzah: Ayette geçen “Fitne uykudadır, uyandırana lanet olsun” hadis-i şerifinin işaretiyle; durgun suyu bulandırmak, insanların kalbine şüphe tohumları ekmek, kardeşliği bozmak fitnedir. Çünkü bu durum, hakikatin görülmesini engeller.

Örnek 3: Fikir ve İdeoloji Karmaşası (Saptırma Manası)
Genç bir zihnin, batıl felsefeler veya yanlış inançlar (dogmalar) ile karşılaşıp, inancında şüpheye düşmesi, doğru ile yanlışı ayırt edemez hale gelmesi manevi bir fitnedir.
• İzah: Burada fitne, o kişinin kalbini ve aklını işgal eden, istikametini bozan bir “sis” gibidir. Risale-i Nur’da beyan edildiği üzere, ahir zamanda en büyük fitneler, ilim ve fen suretinde gelen şüphelerdir ki, bunlar imanın esaslarına hücum eder.

Hülâsa
Fitne; ister bir musibet olsun, ister bir nimet; insanın ve toplumun “kalitesinin test edildiği” her türlü hadisedir. Hayatın akışı içinde karşılaştığımız her zorluk veya her imkan, “Bakalım bu kul, bu ateşin içinden saf bir altın olarak mı çıkacak, yoksa yanıp kül mü olacak?” sualinin cevabıdır.

✧✧

Risale-i Nur Külliyatı’nın müellifi Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri, ahir zaman fitnesini diğer İslam âlimlerinden farklı bir nazar ve metod ile ele almıştır. O, meseleyi sadece siyasi kargaşalar veya fiziki savaşlar üzerinden değil; iman, itikat ve ahlak temellerine yapılan derûnî ve dahilî taarruzlar üzerinden tahlil etmiştir.

Risale-i Nur Külliyatı’nın muhtevasından süzülen “Fitne-i Ahir Zaman”ın hususiyetlerini, kaynaklarıyla ve günümüz hayatına bakan vecheleriyle arz ediyorum:

1. Fitnenin Mahiyeti: İman Kalesini İçten Yıkmak
Risale-i Nur’a göre ahir zaman fitnesinin en korkunç tarafı; topla tüfekle değil, fen, felsefe ve medeniyet suretinde gelerek kalpleri ve akılları şüpheye düşürmesidir. Geçmiş asırlardaki inkâr, cehaletten kaynaklanıyordu ve ilimle izale edilebiliyordu. Fakat bu zamanın fitnesi, ilim ve fenden gelen bir yanılma ve inat üzerine bina edildiği için tedavisi çok daha müşkül bir hal almıştır.
Bu fitne, müminin sadece dünyasını değil, ebedî hayatını tehdit eder.

İktibas:
“nev-i beşerin en büyük meselesi Cehennemden kurtulmaktır. Ve kâinatın pek çok ehemmiyetli ve muazzam ve dehşetli bir hakikati Cehennemdir ki, bir kısım o ehl-i şuhud ve keşif ve tahkik onu müşahede eder. Ve bir kısmı tereşşuhatını ve gölgelerini görür, dehşetinden feryat ederler, “Bizi ondan kurtar” derler.”
(Asa-yıMusa. 45)
• Hayattan Misal: Günümüzde gençlerin, “bilimsel” görünümlü ateist veya deist akımların tesiriyle, Kur’an’ın cihan şümul hakikatlerine karşı şüphe duyması, bu “fennî fitnenin” en bariz örneğidir.
2. Fitnenin Kaynağı: “Ene” ve “Tabiat” (Enaniyet ve Tabiatperestlik)
Külliyat’ta fitnenin merkezi; insanın enesini (egosunu) kabartması ve tabiatı yaratıcı zannetmesi olarak tarif edilir. Tabiat fikri, Allah’ı unutturan bir perde yapılmıştır. Ahir zaman fitnesi, insanlara “kendine güven”, “sen her şeyi yapabilirsin” telkinleriyle gelerek, onları acz ve fakrını bilen bir kul olmaktan çıkarıp, adeta kendine tapan birer firavunçuğa dönüştürür.
İktibas:
“Şu asırda enâniyet o derece dizgini eline almış ki, çok insanlar birer küçük Firavun ve birer küçük Nemrut hükmüne geçmişler.”
(Mektubat, 28. Mektup, Altıncı Kısım)
• Hayattan Misal: Sosyal medya ve modern psikolojideki narsist yaklaşımlar, sürekli “ben” vurgusu, insanın kendi heva ve hevesini ilah edinmesi, Risale-i Nur’un haber verdiği “enaniyet fitnesi”nin ta kendisidir.
3. Fitnenin Silahı: Sefahat ve Hissiyat (Günahların Cazibesi)
Ahir zaman fitnesi, insanları zorla değil; cazibedar hevesat ile, yani günahları süslü göstererek avlar. Buna “medeniyet-i sefihane” denir. İnsanların aklını değil, hevasını ve nefsinin arzularını tahrik ederek, gafletle ahireti unutturur.
İktibas:
“Bu asrın bir hassası şudur ki, hayat-ı dünyeviyeyi hayat-ı bakiyeye bilerek tercih ettiriyor. Yani, kırılacak bir cam parçasını baki elmaslara bildiği halde tercih etmek bir düstur hükmüne geçmiş.”
(Kastamonu Lahikası, Sayfa 73)
• Hayattan Misal: Faiz, kumar, müstehcenlik gibi haramların “moda”, “özgürlük” veya “yaşam tarzı” adı altında normalleştirilmesi; insanların sabah namazına kalkamayıp, dünyevi bir menfaat veya eğlence için geceler boyu uykusuz kalabilmesi bu tercihin canlı bir tasviridir.
4. Fitneye Karşı Koyma Metodu: “Şahs-ı Manevî”
Bediüzzaman Hazretleri, bu kadar dehşetli ve organize bir fitneye (hücuma) karşı, ferdî olarak direnmenin imkânsız olduğunu beyan eder. Fitne, bir şahs-ı manevî (tüzel kişilik/komite) halinde hücum ettiği için, müminlerin de bir şahs-ı manevî oluşturarak; yani cemaat ruhuyla, ihlasla ve uhuvvetle mukabele etmesi gerektiğini isbat eder.
İktibas:
“Zaman, cemaat zamanıdır. Ferdî şahısların dehası, ne kadar hârika da olsalar, cemaatın şahs-ı manevîsinden gelen dehasına karşı mağlûb düşebilir.”
(EmirdağLahikası-1.39. Mektup)

Hülâsa ve Tesbit
Risale-i Nur penceresinden bakıldığında; fitne-i ahir zaman, sokaktaki savaştan ziyade, zihinlerdeki ve kalplerdeki savaştır. Bu savaşın zırhı ise “Tahkiki İman”dır (sarsılmaz, delilli iman).

Hazırlayan: Mehmet Özçelik www.tesbitler.com
26/11/2025

 

 

Loading

No ResponsesKasım 28th, 2025

DÖNÜŞ O’NADIR

image_pdfimage_print

DÖNÜŞ O’NADIR

1. Eynel Mefer: “Kaçış Nereye?” (Çaresizlik ve Acziyet)
Bu ifade, Kıyamet gününde insanın içine düşeceği dehşeti ve Allah’ın huzurundan başka sığınacak hiçbir yerin olmadığını anlatır. İnsan tabiatı gereği zorluktan kaçmak ister, ancak o gün zahiri ve maddi kaçış yolları kapalıdır.
• Ayet: Kıyamet Suresi, 10. Ayet:
“O gün insan, ‘Kaçacak yer neresi!’ diyecektir.”
(Yekûlu-l-insânu yevme-izin eyne-l-meferr)
• Mesajı: Dünyada gaflet ile Allah’tan kaçtığını sanan “ene” (benlik), o gün hakikatle yüzleşir. Bu ayet, dünyadaki kaçışların bir yanılma olduğunu, nihai noktada Allah’ın hükümranlığından dışarı çıkılamayacağını ihtar eder.

2. Fefirrû İla’llâh: “O Halde Allah’a Koşun” (Çare ve İltica)
“Eynel mefer” (Kaçış nereye?) sorusunun cevabı ve yegâne çaresi bu ayette gizlidir. Kur’an, kaçışı yasaklamaz; bilakis kaçışın yönünü tayin eder. Şerlerden, günahlardan, masivadan (Allah’tan gayrı her şeyden) ve nefsin desiselerinden Allah’a kaçış emredilir.
• Ayet: Zâriyât Suresi, 50. Ayet:
“O halde Allah’a koşun. Çünkü ben, size O’nun tarafından (gönderilmiş) açık bir uyarıcıyım.”
(Fefirrû ila(A)llâh(i) innî lekum minhu nezîrun mübîn(un))
• Mesajı: İnsan fıtraten bir sığınak arar. Başka varlıklardan korkulunca onlardan uzaklaşılır (firar edilir). Ancak Allah’tan (O’nun celalinden ve azabından) korkulunca yine O’na (O’nun cemaline ve rahmetine) kaçılır. Bu, imanın en derûnî zevkidir.

3. Dönüş Kavramları: Masîr, Meâb, Merci
Bu kelimeler, kaçışın ve hayat yolculuğunun “varış noktasını” ifade eder. Kaçış ebedi değildir, bir durakta son bulur. O durak ise Allah’ın huzurudur.

A. Masîr (Varılacak Yer / Dönüş)
Gidişatın sonunu ifade eder.
• Ayet: Kâf Suresi, 43. Ayet:
“Şüphesiz biz diriltiriz ve biz öldürürüz! Dönüş de ancak bizedir.”
(İnnâ nahnu nuhyî ve numît ve ileyna-l-masîr)

B. Meâb (Sığınılacak / Dönülecek Güzel Yer)
Genellikle huzurla dönülen yer, sığınak manasındadır. Müminler için güzel bir sonu, kâfirler için ise kötü bir durağı ifade edebilir (Su-i meâb).
• Ayet: Ra’d Suresi, 29. Ayet:
“İman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlara ne mutlu! Varılacak güzel yurt da onlar içindir.”
(Ellezîne âmenû ve ‘amilû-ssâlihâti tûbâ lehum ve hüsnü meâb)

C. Merci (Dönüş / Rücu)
Hesap vermek üzere geri dönüşü ifade eder. “İrcıî” (Dön) emrinin bir tecellisidir.
• Ayet: Ankebût Suresi, 8. Ayet:
“…Sonra dönüşünüz yalnız banadır. İşte o zaman yapmış olduklarınızı size haber vereceğim.”
(…İleyye merci’ukum feunebbi-ukum bimâ kuntum ta’melûn)

4. Risale-i Nur Külliyatı’ndan Bir Bakış
Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri, “Fefirrû İla’llâh” hakikatini ve Allah korkusunun (Havfullah) diğer korkulardan farkını çok latif bir şekilde izah eder. Yaratılmışlardan korkunca kaçarsın, Yaratan’dan korkunca O’na sığınırsın.
Sözler adlı eserden bir iktibas:
“Evet, emr-i -1-’e mâlik bir Sultan-ı Cihâna acz tezkeresiyle istinad eden bir adamın ne pervâsı olabilir? Zîrâ, en müthiş bir musîbet karşısında,  -2- deyip, itminân-ı kalb ile Rabb-i Rahîmine itimad eder. Evet, ârif-i billâh aczden, mehâfetullahtan telezzüz eder. Evet, havfda lezzet vardır. Eğer bir yaşındaki bir çocuğun aklı bulunsa ve ondan suâl edilse, “En leziz ve en tatlı hâletin nedir?” Belki diyecek:
“Aczimi, zaafımı anlayıp, vâlidemin tatlı tokatından korkarak, yine vâlidemin şefkatli sînesine sığındığım hâlettir.”
Halbuki bütün vâlidelerin şefkatleri, ancak bir lem’a-i tecellî-i Rahmettir. Onun içindir ki, kâmil insanlar aczde ve havfullahta öyle bir lezzet bulmuşlar ki, kendi havl ve kuvvetlerinden şiddetle teberrî edip, Allah’a acz ile sığınmışlar. Aczi ve havfı kendilerine şefaatçi yapmışlar.”
(Sözler, Yedinci Söz. Sayfa.36, bak.Yirmi Dördüncü Söz, Sayfa: 331)

Hülasa ve Mesajlar
• Kaçış Zorunludur: İnsan ya Allah’tan kaçıp (haşa) yokluğa ve karanlığa gider ya da Allah’a kaçıp varlığa ve nura kavuşur.
• Yön Tayini: “Eynel mefer” (Nereye kaçış?) sorusu insanı çaresiz bırakırken, “Fefirrû ilallah” (Allah’a koşun) emri insanı selamete çıkarır.
• Dönüş Mutlaktır: İster isteyerek (itaat), ister zorla (ölüm), her yolun sonu (masîr, merci, meâb) O’na çıkar.
Bu kavramlar bize şunu ders verir: Hayat, Allah’tan kaçış değil, O’na doğru bir seyr-i sülûktur (manevi yolculuktur).

✧✧

Kur’an-ı Kerim’in “firar” (kaçış) kavramına yüklediği manalar, sadece fiziki bir yer değiştirmeyi değil, insanın ruhunda ve vicdanında yaşadığı derin çatışmaları ve arayışları da tasvir eder. Müfessirlerin ve ehl-i hakikatin beyanlarına göre, insanın “Eynel mefer” (Kaçış nereye?) çığlığı ile “Fefirrû İla’llâh” (Allah’a koşun) emri arasında sıkışan ruh hali, üç temel boyutta tahlil edilebilir: Mekân, Zaman ve Sorumluluk.

İşte ayetlerin ışığında bu üç kaçış mekanizmasının derûnî analizi:

1. Mekândan Kaçış: “Gözlerden Irak Olma Yanılması”
İnsan, işlediği hataların ve günahların şahidinden kaçmak ister. Nefs-i emmare, serbest hareket edebilmek için “görülmediği” bir mekân arzusundadır.
• İlgili Ayet ve Kavram: Kıyamet Suresi, 10-12. Ayetler: “O gün insan, ‘Kaçacak yer neresi!’ diyecektir. Hayır, sığınacak hiçbir yer yoktur. O gün varıp durulacak yer, sadece Rabbinin huzurudur.”
• Tahlil: Buradaki “Eynel mefer”, insanın ilahi gözetimden (Murakabe) kaçma isteğinin iflasıdır. İnsan dünyada “settar” (örtücü) perdeler arkasına saklanabilir, kapıları kilitleyebilir. Ancak Kur’an, mekanın sahibinin Allah olduğunu ve O’nun ilminden hariç bir “dışarısı” olmadığını ihtar eder.
• Mesaj: İnsan mekândan kaçamaz, çünkü mekânı kuşatan da Allah’tır. Hakiki kaçış, mekânı terk etmek değil, mekânın Sahibi’ne iltica etmektir.

2. Zamandan Kaçış: “Ecelden ve ‘An’dan Firar”
İnsan, zamanın yıpratıcı etkisinden, ihtiyarlıktan ve ölümden kaçmak için “tul-i emel” (hiç ölmeyecekmiş gibi uzun arzular) bineğine biner. Ya geçmişin hayalleriyle avunur ya da geleceğin endişesiyle bugünü (ibnü’l-vakit olmayı) terk eder.
• İlgili Ayet ve Kavram: Cuma Suresi, 8. Ayet: “De ki: Sizin kendisinden kaçıp durduğunuz ölüm var ya, o mutlaka size ulaşacaktır…”
• Tahlil: Ayette geçen “kendisinden kaçtığınız ölüm” ifadesi, insanın zamanla olan kavgasını gösterir. İnsan, “gaflet” ile zamanı durdurmak veya ölüm hakikatini ötelemek ister. Buna “tesvif” (işi sonraya bırakma hastalığı) denir. “Masîr” (dönüş yeri) kavramı, zaman tünelinin ucunun mutlak surette Allah’a çıktığını hatırlatarak bu kaçışın beyhude olduğunu bildirir.
• Mesaj: Zaman bir şerit gibi akar ve insanı “Meâb”a (varılacak yere) taşır. Zamandan kaçmak yerine, sermaye olan ömür dakikalarını “baki” (kalıcı) hale getirmek, yani ibadetle ebedileştirmek gerekir.

3. Sorumluluktan (Emanetten) Kaçış: “Benlik Davası”
En zorlu kaçış, insanın “abd” (kul) olduğunu unutup, kendine malikiyet (sahiplik) iddiasında bulunmasıdır. Sorumluluk ağır geldiğinde insan, kaderi suçlayarak veya başkalarını mesul tutarak yükten kaçar.
• İlgili Ayet ve Kavram: Ahzab Suresi, 72. Ayet: “Şüphesiz biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar onu yüklenmek istemediler, ondan çekindiler. Onu insan yüklendi…”
• Tahlil: İnsan bu emaneti yüklendiği halde, emanetin gereği olan kulluktan kaçar. “Fefirrû İla’llâh” emri tam burada devreye girer. Sorumluluktan kaçıp başıboşluğa gitmek yerine, acziyetini kabul edip Allah’ın rahmetine sığınmak gerekir. Nefis, hürriyet namına “başıboşluk” ister; hakikat ise “kullukta hürriyet” olduğunu söyler.
• Mesaj: İnsan, “Ene” (benlik) ve enaniyet cihetiyle sorumluluktan kaçar, kendini müstağni (ihtiyaçsız) sanır. Halbuki kurtuluş, aczini bilip Kudret-i Sonsuz’a teslim olmaktadır.

Risale-i Nur Külliyatı’ndan Derûnî Bir İktibas
Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri, insanın bu kaçış hallerini ve zaman/mekân karşısındaki acziyetini On Yedinci Söz’de şöyle tasvir eder ve çarenin ancak Allah’a sığınmak (iltica) olduğunu belirtir:
“Eyvah! Aldandık. Şu hayat-ı dünyeviyeyi sabit zannettik. O zan sebebiyle bütün bütün zayi ettik. Evet şu güzeran-ı hayat bir uykudur, bir rüya gibi geçti. Şu temelsiz ömür dahi, bir rüzgâr gibi uçar gider. (…)”
(Sözler, On Yedinci Söz, Sayfa: 209)
Madem öyledir, hâtıra gelen şikayetleri, “Yâ Erhamer-Râhimîn” diyerek meded istemek suretine çevirmeliyiz;
‘Eyne’l-mefer’ (Kaçacak yer neresi) diyerek ağlamamalıyız. Belki ‘Fefirrû ila’llâh’ (Allah’a koşun) diyerek, O’na iltica etmeliyiz.

Netice

Bu ayetler ve tahliller gösteriyor ki:
• Mekândan kaçış yoktur; çünkü her yer Allah’ın mülküdür. (Eynel Mefer)
• Zamandan kaçış yoktur; çünkü son durak O’nun huzurudur. (Masîr/Merci)
• Tek çare; bu kaçışı Allah’tan başkasına değil, bizzat Allah’a (O’nun rahmet ve mağfiretine) yapmaktır. (Fefirrû İla’llâh)

✧✧

“Fefirrû İla’llâh” (Allah’a koşun) emrinin hayata tatbiki noktasında, Risale-i Nur Külliyatı’nda tarif edilen “Acz, Fakr, Şefkat ve Tefekkür” tariki (yolu), en kısa, en selametli ve en umumî bir cadde olarak takdim edilir. Bu dört adım, insanın benliğinden (enesinden) sıyrılıp Allah’a iltica etmesinin pratik formülüdür.
Bu yol; insanın hadsiz acizliğini ve fakirliğini bir kusur olarak değil, Allah’ın kudret ve rahmetine ulaşmak için birer “vesile” ve “bilet” olarak kullanması esasına dayanır.
İşte bu dört adımın muhtevası ve “Allah’a Koşun” emriyle olan derûnî bağlantısı:

1. Acz (Acziyet / Kudret-i İlahiyeye Sığınmak)
İnsan, yapısı gereği nihayetsiz düşmanlara ve musibetlere karşı zayıftır. Ancak bu zayıflık, onu Allah’ın sonsuz kudretine dayanmaya (istinad etmeye) mecbur bırakır.
• Mana: “Ben kendime malik değilim, gücüm yetmiyor” diyerek benlik davasından vazgeçmektir.
• Fefirrû Sırrı: Çocuk annesinden korkunca yine annesinin kucağına sığınır. İnsan da aczini hissedince, kâinattaki hadiselerin tazyikinden kaçıp Allah’ın kudret eline teslim olur.
• Pratik Tatbiki: İbadettir. Bilhassa namazda rüku ve secde, “Rabbim ben acizim, kudret sadece sendedir” demenin fiili halidir.

2. Fakr (Fakriyet / Rahmet-i İlahiyeye Muhtaç Olmak)
İnsanın ihtiyaçları “cihan şümul”dür; ebedi hayattan bir yudum suya kadar her şeye muhtaçtır. Fakat elindeki sermaye (iktidar) “hiç” hükmündedir.
• Mana: “Benim hiçbir şeyim yok, mülk O’nundur” şuuruna ermektir. Fakr, servetsizlik değil, her şeyin Allah’tan geldiğini bilmektir.
• Fefirrû Sırrı: İhtiyaçlarının ağırlığından bunalan ruh, “Allah’a koşun” emriyle Rahmet hazinesinin kapısını çalar.
• Pratik Tatbiki: Duadır. Dua, fakriyetin ilanıdır. İnsan, fakrını şefaatçi yaparak Allah’tan ister.

3. Şefkat (Merhamet / Mahlukata Allah Namına Bakmak)
Bu yolda “aşk” yerine “şefkat” esas alınmıştır. Aşk yakıcıdır ve bazen karşılık bekler; şefkat ise karşılıksızdır, halistir ve geniştir.
• Mana: İnsan, önce kendi nefsine (onu tehlikelerden korumak için), sonra da bütün mahlukata Allah’ın eseri olduğu için merhamet eder.
• Fefirrû Sırrı: Allah’a kaçan kimse, O’nun Rahim isminin cilvesiyle dolar. Başkalarını da o kurtuluş kapısına çağırma gayretine girer.
• Pratik Tatbiki: Hizmettir. İman hakikatlerini muhtaç gönüllere ulaştırmak, insanları ebedi felaketten kurtarmaya çalışmak en büyük şefkattir.

4. Tefekkür (Düşünce ve Hikmet / Esma-i Hüsna’yı Okumak)
Her şeyde Allah’ın marifet nurunu bulmaktır. Gaflet perdesini yırtıp, eşyanın hakikatine nüfuz etmektir.
• Mana: Kâinata “mana-yı harfi” ile (Allah hesabına) bakmaktır. “Ne güzeldir” yerine “Ne güzel yapılmış ve yaratılmıştır” diyebilmektir.
• Fefirrû Sırrı: Akıl ve kalp, sebepler karanlığından kaçıp Müsebbibü’l-Esbab (Sebepleri Yaratan) olan Allah’ın nuruna yönelir.
• Pratik Tatbiki: Nazar ve Bakıştır. Bir çiçeğe bakınca tabiatı değil, Allah’ın “Müzeyyen” (Süsleyen) ismini görmektir.

Risale-i Nur’dan İktibas
Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri, bu dört adımı Sözler mecmuasında şöyle hulasa eder:
“Cenab-ı Hakk’a vâsıl olacak tarîkler pek çoktur. Bütün hak tarîkler Kur’an’dan alınmıştır. Fakat tarîkatların bazısı, bazısından daha kısa, daha selâmetli, daha umumiyetli oluyor. O tarîkler içinde, kāsır fehmimle Kur’an’dan istifade ettiğim acz ve fakr ve şefkat ve tefekkür tarîkıdır.

Evet, acz dahi aşk gibi belki daha eslem bir tarîktir ki ubudiyet tarîkıyla mahbubiyete kadar gider.

Fakr dahi Rahman ismine îsal eder.

Hem şefkat dahi aşk gibi belki daha keskin ve daha geniş bir tarîktir ki Rahîm ismine îsal eder.

Hem tefekkür dahi aşk gibi belki daha zengin, daha parlak, daha geniş bir tarîktir ki Hakîm ismine îsal eder.
…….Şu kısa tarîkın evradı: İttiba-ı sünnettir, feraizi işlemek, kebairi terk etmektir. Ve bilhassa namazı ta’dil-i erkân ile kılmak, namazın arkasındaki tesbihatı yapmaktır.”
(RNK Neşriyat, Sözler, Yirmi Altıncı Sözün Zeyli, Sayfa: 476)

Netice Olarak
“Fefirrû İla’llâh” emri, bu yolda şöyle yankılanır:
• Kendi aczinden Allah’ın Kudretine,
• Kendi fakrından Allah’ın Rahmetine,
• Halkın ve nefsin belasından Allah’ın Şefkatine,
• Gafletin karanlığından İman Tefekkürüne kaçmaktır.

Hazırlayan: Mehmet Özçelik www.tesbitler.com
26/11/2025

 

 

Loading

No ResponsesKasım 28th, 2025

Maddenin Laboratuvarı, Mananın Terakkisi: Varlığın İlahi Hikmeti

image_pdfimage_print

Maddenin Laboratuvarı, Mananın Terakkisi: Varlığın İlahi Hikmeti

İnsan aklını ve imanını derûnî bir muhasebeye sevk eden en büyük hakikat, madde ile mana arasındaki zahiri **zıtlığın ardındaki ilahi uyumdur. Varlığın aslı ve gayesi manadır; ancak madde, o mananın varlığını ve terakkisini sağlayan bir vasıta, bir alan ve bir laboratuvardır.

**I. Ene ve Enaniyet: Mutlakı Ölçme Şablonu

Hikmet nazarıyla bakıldığında, insana verilen ene (benlik), bir kusur değil, aksine Vâcibü’l-Vücud olan Allah’ın sonsuz sıfatlarını idrak etmek için bir ölçü birimi ve şablondur.
Ene, mutlak olanı sınırlı kılmak için değil, sınırlı bir ölçüyle sınırsız olanı tasavvur etmek için verilmiştir: *”Benim gücüm sınırlıdır” diyerek mutlak kudreti (O’nun sınırsız gücünü) bilmek; *”Benim ilmimin aslı **cehalettir” diyerek mutlak ilmi (O’nun her şeyi kuşatan ilmini) kavramaya çalışmaktır. Bu derûnî **bağlantı, kulluk makamının kapısıdır.

**II. Madde: Mana Hakikatlerini Dökme Sahası

Madde, yalnızca bir yığın element değildir; o, ezelî ve ebedî olan Hakikat’in izhar edilmesi için yaratılmış **faaliyet alanıdır. Maddeye bu yüksek rolün verilmesi, bir çok **hikmeti içinde **ihtiva eder:
* Zahir Kılma (Tecelli): Nur, ruh ve melek gibi **maddi sınırlara sığmayan yüksek manaların, gözle görülür, akılla tartılır bir **isbata ihtiyacı vardır. Tıpkı elektriğin varlığının ancak kablo ve ampul gibi maddi vasıtalarla gözlemlenebilmesi gibi . Madde, Allah’ın İrade, Kudret ve İlm sıfatlarının **ön plana çıkması için bir monitör görevi görür.
* Terakki ve Neşvünema (Gelişim): Mana kavramları (ruh, iman, hissiyat), bir hareket ve imtihan alanı olmadan sabit kalır. Madde sahası, bu manaların sürtünme, mücadele ve tecrübe yoluyla tekâmül etmesi için zorunludur. Ruhun derecesi, beden ile olan kavgasında gösterdiği sabır ve **faziletle ölçülür.
* İrtibat ve İntisap (Bağlantı): Ruh, nur ve melek gibi yüksek varlıklar arasındaki geniş alanda iletişim ve **bağlantıların sağlanması için maddeye ihtiyaç vardır. Duygular, düşünceler ve ruhlar arasındaki etkileşimler, beden ve kâinat arasındaki maddi kanallar vasıtasıyla gerçekleşir.

**III. Asıl Olan Mana, Vasıta Olan Madde: Varlık Hiyerarşisi

Bu nazar, maddeye dair bütün **yanılmaları ortadan kaldırır:
* Maddeye Kölelik Yanılması: Eğer madde maksat edinilirse, insan fani olana yönelir ve ebediyet davasını kaybeder. Kabloya tapıp elektriği inkâr etmek gibi bir divaneliğe düşer.
* Hakiki Hizmet: Madde, bir amaç değil, bir yardımcı unsur, bir mekanizma, bir “kasa”dır. Bu kasanın içinde çalışan program (mana), Allah’ın isimlerinin ve sıfatlarının tanınmasıdır.

Hülasa, madde aleminin vücudu, Vâcibü’l-Vücud’un külli sıfatlarını idrak etmemiz için bizim gözümüze takılan maddi bir gözlük ve bir test kitabıdır. Asıl olan, o gözlükle bakarak manayı okumak ve testi geçerek ruhu terakki ettirmektir. Zira madde çürüyüp dağılırken, terakki eden mana ebediyete yol alacaktır.

💡 Sonuç ve İbret

Ey İnsan! Gözünü topraktan kaldır ve şu alemdeki **faaliyeti doğru oku! Ne görüyorsan, görmen gereken o değil; gördüğün, sana görmen gerekeni göstermek için var edilmiştir. Maddenin geçiciliği, mananın kalıcılığını vurgulayan **cihan şümul bir **isbattır. Öyleyse, kasanın içindeki programa sahip çık ve vasıtayı amaç edinme hatasına düşme!

Hazırlayan: Mehmet Özçelik www.tesbitler.com
26/11/2025

Loading

No ResponsesKasım 27th, 2025

SONSUZA UZANAN NUR

image_pdfimage_print

SONSUZA UZANAN NUR

Fâtır Suresi’nin 10. ayeti, iman ve amelin hayat içindeki en derûnî bağlantısını tasvir eden ve kelimelerin kudretini ve faaliyetin değerini açıkça ortaya koyarak, külli bir kulluk anlayışını gözler önüne serer.

I. Ayetin Gramatikal ve Derûnî Tahlili

1. “Yas’adu” Kelimesinin Manaları ve Yükselişin Mahiyeti
Ayette geçen:
kelimesindeki “yas’adu” (يَصْعَدُ) fiili, sâ-ayn-dâl (ص ع د) aslından gelir ve şu manaları ihtiva eder:
* Lügat Manaları:
* Yükselmek, çıkmak, yukarı doğru hareket etmek. (Merdiven çıkmak, dağa tırmanmak gibi zahiri yükselişler.)
* Değer ve mertebe açısından yücelmek. (Makam, rütbe gibi manevi yükselişler.)
* Ulaşmak, varmak. (Bir hedefe veya makama varmak.)
* Ayetteki Derûnî Mana: Buradaki yükseliş, maddi ve zahiri bir yer değişikliği değil, manevi ve kutsî bir mertebe kazanımıdır. Güzel sözlerin Allah’ın rızasına ve kabul makamına ulaşması, yücelmesi ve kayıt altına alınması demektir.

2. Yükseliş ve Varış Nasıl Gerçekleşmektedir?

Bu yükseliş ve varış, amel-i salihin (sâlih faaliyetin) kudretiyle gerçekleşir.
* Güzel Sözün (Kelimu-t-Tayyib) Mahiyeti: Kelimu-t-tayyib; Allah’ın tevhidini tasdik eden Kelime-i Tevhid (Lâ ilâhe illallah), zikir, dua, tefekkür, şükür, ilim ve hikmet içeren güzel sözler ile imanın ikrarıdır.
* Amel-i Salihin Faaliyeti: Ayette, sâlih amelin bu güzel sözleri Allah’a yükseltecek olan güç olduğu tasvir edilir. Sâlih amel, imanın hayat içindeki isbatı, kalbin tasdikinin pratikteki ön plana çıkmasıdır.
* Manevi Delil: Sözün doğruluğu, samimiyeti ve tesiri, ancak uygulamayla isbat edilir. Namaz kılmayanın “Allah* *büyüktür” sözü ile, sözünü hemen uygulayanın sözü arasında manevi bir fark vardır. Amel, sözü bir kuvvet olarak göğe çıkarır.

3. Neden ve Nereye Yükselme Gerçekleşmektedir?

* Neden Yükselme (Gaye): Yükselişin asli gayesi, kulluk vazifesinin eda edilmesi ve kulun acziyet ile fakrını itiraf ederek, Hâlık’ın rızasını ve rahmetini talep etmesidir. Allah, kulun bu samimi faaliyetini ve sözünü onurlandırmaktadır.
* Nereye Yükselme: Yükselişin istikameti, Allah’ın kabul makamına (İlâhî dergâh) ve kaderin kayıt altına alındığı yüce makamlara doğrudur. Ayetteki “İleyhi” (O’na), zatına layık bir yükselişin sınır tanımadığını ve nihai hedefin O’nun rızası olduğunu gösterir.

II. Etkisi ve İlâhî Amaç
1. Ferde, Topluma ve Dünyaya Olan Etkisi
| Etki Alanı | Derûnî (Ferdî) Etki | Zahiri (Külli) Etki |
|—|—|—|
| Fert | İman, Amel ile isbat edildiği için tahkiki imana dönüşür. İhlas ve tevazu faziletlerini güçlendirir. Kul, Hâlık’ı ile olan bağlantısının samimi olduğunu görür.
| Ferdin davranışları güzel olur, huzur ve vicdan rahatlığı sağlar. |

| Toplum | Güzel sözler ve salih ameller, toplumsal vicdanı ve ahlakı yükseltir. Emr-i bi’l-ma’ruf nehy-i ani’l-münker (iyiliği emredip kötülüğü nehyetme) faaliyeti güçlenir. | Toplumda güven, adalet ve fazilet hâkim olur. Zalimlerin zulmüne karşı manevi bir direnç oluşur. |

| Dünya | Kelimu-t-tayyib, dünyanın manevi boyutuna iyilik nuru yayarak, yeryüzündeki ilahi tecellilerin daha güzel **tasvir edilmesine katkı sağlar. | Külli olarak insanlığın İslami **faaliyetlerini güçlendirir ve manevi bir barış ortamına zemin hazırlar. |

2. Allah Bununla Neyi Amaçlamaktadır?

Allah’ın (Cenâb-ı Hakk’ın) bu kanunla amacı, kendi katında bir eksikliği gidermek değil, ancak kulunun kemalini (olgunlaşmasını) sağlamaktır:
* İman ve Amelin Bütünlüğünü İsbat: Kulluğun teorik (söz) ve pratik (amel) olarak bir bütün olduğunu göstermek.
* İnsanı Gafletten Kurtarma: İnsan nefsini yalnızca boş sözlere ve yalan **yanılmalara kapılmaktan alıkoymak.
* İhlas ve Samimiyeti Ödüllendirme: Sözü ve **faaliyeti bir olan kulu yüceltmek ve rızasına ulaştırmak.

III. Zıt Kavramlar ve Düşüşün Mahiyeti
1. Neden “Kelimu-t-Tayyib” ve “Amelu-s-Salih”?
Bu ikiz kavramın seçilmesi, hayatın ruh ve beden olarak iki temel boyutunu temsil eder:
* Kelimu-t-Tayyib (Güzel Söz): İmanın ifadesi, kalbin **derûnî inancı ve ruhun gıdasıdır.
* Amelu-s-Salih (Sâlih Amel): İnancın hayat ve beden üzerindeki uygulanışı, dışa vurumu ve pratik isbatıdır.
Bu ikisi arasındaki bağlantı olmazsa, söz değersiz bir iddia, amel ise ruhu olmayan bir faaliyet olur. Kur’an bu ikisini ayrılmaz bir bütün olarak sunarak, imanın mutlak kemalini amaçlar.

2. Kelime-i Habis ve Sû-i Amelin Durumu
Ayetin mefhum-u muhalifi ile düşünüldüğünde (zıt kavramla değerlendirme):
* Kelime-i Habis (Kötü Söz): Küfür, şirk, iftira, yalan, gıybet ve boş konuşmalar gibi sözler olup, imanın zıddını **tasvir eder.
* Sû-i Amel (Kötü Faaliyet): Günahlar, zulüm, ihmal ve Allah’ın emirlerine karşı gelen her türlü davranıştır.
Bu kötü sözler ve kötü **faaliyetler, manevi bir “düşüş” ve “alçalış”a sebebiyet verir. Kelime-i habis, amel-i sâlihin yokluğu sebebiyle yükselmek yerine kulun vicdanına ağırlık verir. Sû-i amel, o sözü tastik eder ve kulun manevi makamını aşağı çekerek, hüsrana ve ilahi azaba yaklaştırır.

3. Kelime-i Tayyib ve Sâlih Amel Arasındaki Farklar
Bu ikisi farklı olmakla birlikte, birbirini tamamlayan ve birbirine muhtaç olan iki **faaliyettir:

| Fark Açısı | Kelime-i Tayyib (Söz) | Sâlih Amel (Faaliyet) |
|—|—|—|
| Mahiyet | Fikirsel, ruhanî, düşünsel ve sözlü ifadelerdir. | Pratik, fiziksel, davranışsal ve bedensel **faaliyetlerdir. |

| Rol | Yükselişi gerçekleştirecek olan şeyin (güzelliğin) aslıdır. | Yükselişi gerçekleştiren kuvvet ve araçtır. |

| Makam | İmanın ikrarı ve tevhidin yüceliği makamıdır. | Kulluğun isbatı ve itaatin yerine getirilmesi makamıdır. |

Hülasa, Kelime-i Tayyib ruhtur, Sâlih Amel ise bedendir. Ruhsuz beden değersiz, bedensiz ruh ise bu dünyada eksiktir. Bütünlük, bu ikisinin birleşimiyle sağlanır ve ancak birlikte Allah’ın rızasına yükselirler.

Hazırlayan: Mehmet Özçelik www.tesbitler.com
26/11/2025

 

Loading

No ResponsesKasım 27th, 2025

Marifetullahın Aslı ve Yanılma Noktası

image_pdfimage_print

Marifetullahın Aslı ve Yanılma Noktası

Bediüzzaman Said Nursi, Allah’ı (Cenâb-ı Hakk’ı) tanıma (marifet) yolunda insan aklının düştüğü iki farklı bakış noktasını tasvir etmektedir.
1. Malûm ve Mâruf Ünvanıyla Bakış (Zahiri Bakış):
> “Cenab-ı Hakka malûm ve mâruf ünvanıyla bakacak olursan, meçhul ve menkûr olur. Çünkü, bu malûmiyet, örfî bir ülfet, taklidî bir sema’dır. Hakikati ilâm edecek bir ifade de değildir.” Mesnevi-i Nuriye)
>
* İzah: İnsanlar Cenâb-ı Hakk’ı genellikle, çevrelerinden duydukları, alışageldikleri (örfî ülfet) ve taklide dayalı (taklidî semâ) bilgilerle tanıdıklarını sanırlar. O’na, “Allah’tır, biliriz, tanırız” açısından bakarlar. Bu zahiri bakış, Allah’ın zâtının ve mutlak sıfatlarının kâinatı kuşatan külli azametini kavrayamaz.
* Yanılma: Bu nazar, Allah ile olan kutsal bağlantıyı basitleştirir. Kul, Hâlık’ı sanki zahiri varlıklar gibi sınırlandırılabilir, tam tasvir edilebilir sanır. Bu tür bir malûmiyet, hakikati göstermek yerine, zamanla gaflete ve hakiki cehalete (meçhuliyete) yol açar. Ma’rûf (bilinir) zannedilen Zât, hakikatte meçhul (bilinmez) ve menkûr (inkâr edilebilir) bir konumda kalır.

2. Mevcud-u Meçhul Ünvanıyla Bakış (Derûnî Bakış):
> “Amma Cenab-ı Hakka mevcud-u meçhul ünvanıyla bakılırsa, mârufiyet şuâları bir derece tebarüz eder… Ve kâinatta tecellî eden sıfât-ı mutlaka-i muhîta ile, bu mevsufun o ünvandan tulû etmesi ağır gelmez.”
>
* İzah: Bu derûnî bakışta, kul, imanın hakikatine uygun bir şekilde Allah’ın mutlak varlığını (mevcud) kabul eder, ancak zâtının mahiyetini idrak edemeyeceğini (meçhul) itiraf eder. Yani, “Allah vardır, lakin zâtı ve hakikati akılların üstündedir; ben O’nu hakkıyla kavrayamam” der.
* Hikmeti ve İsbatı: Bu itiraf, acziyetin ve fakrın nihai noktasıdır. İşte bu acziyet, kâinatta tecelli eden Allah’ın mutlak ve her şeyi kuşatan sıfatlarını (muhîta sıfât) görmeyi kolaylaştırır. Kul, O’nun zâtını bilemeyeceğini kabul ettiği için, kâinat aynasındaki sıfat tecellilerini daha net bir nazarla görür. Bu nazarla, meçhuliyet şuâları (ışıkları), marufiyet şuâlarına (tanınma ışık ve nurlarına) dönüşmeye başlar.
* Sonuç: Hakiki marifet, basit ve ülfet edilen bilme iddiasından vazgeçmekle başlar. Kul, Hâlık’ını hakikatiyle ihata edemeyeceğini kabul ettiğinde, kulluk makamına yükselir.

II. Kulluğun Dört Sınırı: Mâ’rifet ve İbâdetin Hakikati
(Sübhâneke mâ arafnâke…), bu mevcud-u meçhul anlayışının kul lisanındaki ön plana çıkmasıdır. Bunlar, Peygamber Efendimiz’e (sallâllâhu aleyhi ve sellem) nisbet edilen bir hadis-i şerif muhtevasından faydalanarak oluşmuş derûnî duaların özüdür.
Bu dualar, hayatın dört temel faaliyeti üzerinden kulluk anlayışımızın aslını tasvir eder:

1. Sübhâneke mâ arafnâke hakka ma’rifetike yâ Ma’rûf
* Muhteva: “Sübhansın, Seni tesbih ederiz. Bizler Seni hakkıyla tanıyamadık ey Mâruf (Ey Hakkıyla Tanınan)!”
* Açıklama: Marifetullah (Allah’ı tanıma) mertebelerinin sonsuz olduğunu itiraf eder. Kâinatta tecelli eden sıfatların azameti karşısında, insan aklının idrak ettiği bilginin ne kadar sınırlı kaldığını kabul etmektir.

2. Sübhâneke mâ abednâke hakka ibâdetike yâ Ma’bûd
* Muhteva: “Sübhansın, Seni tesbih ederiz. Bizler Sana hakkıyla ibadet edemedik ey Ma’bûd (Ey Kendisine İbadet Edilen)!”
* Açıklama: İbadetin aslının, ihlas ve teslimiyetin en yüksek derecesi olduğunu kabul etmektir. Kulluk vazifemizi ne kadar eksik ve kusurlu yaptığımızı itiraf ederek, kusurların affını dilemek ve mutlak kulluk makamına sığınmaktır.
3. Sübhâneke mâ zekernâke hakka zikrike yâ Mezkûr
* Muhteva: “Sübhansın, Seni tesbih ederiz. Bizler seni hakkıyla zikredemedik ey Mezkûr (Ey Hakkıyla Anılması Gereken)!”
* Açıklama: Zikrin sadece dil ile değil, kalp, akıl ve tüm uzuvlarla yapılması gerektiği bilinciyle, Hâlık’ı daima hatırlama makamında acziyetimizi göstermektir. En büyük zikir, O’nun emirlerine uyarak yaşamaktır; bu yolda eksik kaldığımızı kabul ederiz.
4. Sübhâneke mâ şekernâke hakka şükrike yâ Meşkûr
* Muhteva: “Sübhansın, Seni tesbih ederiz. Bizler sana hakkıyla şükredemedik ey Meşkûr (Ey Hakkıyla Şükredilen)!”
* Açıklama: Şükrün, yalnızca dil ile Elhamdülillah demek olmayıp, verilen nimetleri yerli yerince ve Allah’ın rızasına uygun olarak kullanmak olduğu bilinciyle, nimetler karşısındaki kulluk vazifemizdeki eksikliğimizi ifade eder.

III. İlâhî Azamet Karşısında Kulluk Sınırının Hikmeti
Bu vecizeler, iman ve marifetteki en yüksek fazileti tasvir eder: Tevazu ve teslimiyet.

* Marifetin İsbatı: Kulun, Hâlık’ını tam olarak kavrayamayacağını itiraf etmesi, O’nun sınırsız olduğunun en büyük isbatıdır. Eğer insan aklının ölçülerine sığsaydı, Allah olamazdı. Meçhuliyetini kabul etmek, O’nun azametini tasdik etmektir.
* Kulluğun Hedefi: Hakiki ibadet, Allah’a karşı olan borcumuzu ödemek iddiasında değil, O’nun sonsuz cemaline karşı olan hayranlığımızı ve aşkımızı dile getirmektir.
Bu dualar, Hâlık ile mahluk arasındaki mesafeyi koruyarak, kulluk makamımızın ne kadar kıymetli ve bir o kadar aciz olduğunu hatırlatır. İşte bu tevazu, bizi hakiki imana ve ihlasa sevk eder.
Bak:
https://tesbitler.com/2025/04/04/marufu-mechul-olan-allah/?print=print

Hazırlayan: Mehmet Özçelik www.tesbitler.com
26/11/2025

Loading

No ResponsesKasım 27th, 2025

Vecizelerin Tek Tek İzahı ve Şerhi

image_pdfimage_print

Vecizelerin Tek Tek İzahı ve Şerhi

​1. En Büyük Muallim ve Rehber
​Metin: “Hâlıkımız, bize en büyük muallim ve en mükemmel üstad ve şaşırmaz ve şaşırtmaz en doğru rehber olarak Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’ı tayin etmiş. Ve en son elçi olarak göndermiş.” (Asa-yı Musa – 38)

• ​İzah ve Hikmet: İnsanın yaratılış gayesi büyük, hayatı ise kısadır. Kendi başına bu kâinatın sırlarını çözmesi ve ebedi hayatın yolunu bulması mümkün değildir. Bu açıdan, Allah (Hâlıkımız), beşeriyet için bir yol haritası ve fazilet timsali olarak Hz. Muhammed’i (a.s.m.) göndermiştir. O’nun (a.s.m.) şahsiyeti, hem cihan şümul bir hikmet dersi, hem de pratikte yaşanabilir en doğru hayat modelini tasvir eden, hatasız (şaşırmaz) bir rehberdir. Tarih, O’nun getirdiği mesajla en kısa zamanda en büyük külli medeniyetin kurulduğunu isbat eder.

2. İbadet ve Hasse (Duyu)
​Metin: “Herbir hasse için bir ibâdet vardır. Meselâ: Baş ile yapılan secde Allah için ibâdettir, gayrısı için yapılan dalâlettir.” (Mesnevi-i Nuriye / 189)

• ​İzah ve Mantık: İnsanın sadece ruhu değil, zahiri ve derûnî tüm uzuvları ve duyuları (hasseler) da Allah tarafından bir faaliyet için verilmiştir. Göz, Allah’ın sanatını nazar etmekle; kulak, hakikatleri işitmekle ibadet eder. Vecize, en somut misal olarak başı gösterir. Secde, başın en alçak makamda bulunmasıdır ve bu hareket sadece Allah’a karşı yapıldığında bir kulluk nişanesi (ibadet) olur. Allah’tan başkasına secde etmek, kulluk aslından sapmak (dalâlet) ve zıt bir eylemdir. Bu, her uzvun fıtri olarak bir vazifesi olduğunu tasvir eder.

​3. Fani Şahsiyetler ve Baki Hakikat
​Metin: “Bâki bir hakikat, fâni şahsiyetler üstüne bina edilmez. Edilse, hakikate zulümdür. Her cihetle kemâlde ve devamda bulunan bir vazife, çürümeye ve çürütülmeye mâruz ve müptelâ şahsiyetlerle bağlanmaz; bağlanırsa, vazifeye ehemmiyetli zarardır.” (Emirdağ Lâhikası – I)

• ​İzah ve Tarihi İbret: Hakikat, ebedi (baki) ve cihan şümul olmalıdır. Şahsiyetler (liderler, alimler, yöneticiler) ise fani (geçici) ve eksiktir. Bir külli hakikatin (Kur’an, din, iman) yorumunu veya tebliğini, yalnızca bir kişinin ene’sine (nefsine) bağlamak, o hakikati o kişinin geçiciliğine ve hatalarına ortak etmek demektir. Tarihte birçok hakikat akımı, kurucusunun ölümü veya hatasıyla sönüp gitmiştir. Bu, hakikatin yüceliğine karşı yapılmış bir zulümdür. Bu vecize, hizmetin ve faaliyetin şahıslar merkezli değil, prensipler ve asli değerler merkezli olması gerektiğini bildirir.

4. Nefsin En Yüksek Matlubu: Devam ve Beka
​Metin: “Nefs-i nâtıkanın en yüksek matlubu devam ve bekadır. Hattâ vehmî bir devam ile kendisini aldatmazsa hiçbir lezzet alamaz… Öyle ise ey devamı isteyen nefis! Daimî olan bir Zât’ın zikrine devam eyle ki, devam bulasın.” (Mesnevi-i Nuriye – 178)

• ​İzah ve Edebiyat: İnsan ruhu (nefs-i nâtıka), yaratılıştan ölümsüzlüğü (beka) arzular. Hatta dünyevi lezzetler bile, eğer insan o lezzetin devam edeceğine dair hayali bir yanılmaya kapılmazsa, tam tatmin sağlamaz. Bu derûnî arzu, fani şeylerle değil, yalnızca Daimî olan Allah’ın zikriyle (anılması, ibadeti) tatmin edilebilir. Vecize, inciye sedef, zikrine beden olma gibi edebi tasvirlerle, kalıcılığın sırrının, kalıcı olanla bağlantı kurmakta olduğunu vurgular.

5. İnsanın Konumu ve Kâinatın Yaratılış Gayesi
​Metin: “İnsanın Hâlıkı yanında mevkii pek büyük olduğu içindir ki; âlem-i dünyayı kendisi için değil, beşer için; beşeri de ibadeti için halketmiştir.” (İşarat-ül İ’caz)

• ​İzah ve Düşündürücülük: Bu ibretli nazar, insanın kâinat sahnesindeki yerini tasvir eder. İnsan, yaratılışın merkezi ve en kıymetli meyvesi olduğundan, bütün tabiat onun emrine verilmiştir. Ancak insan, bu dünyanın nihai gayesi değildir. Dünya, insana hizmet için; insan ise Allah’a kulluk (ibadet) için yaratılmıştır. Bu, bir şeref ve aynı zamanda büyük bir mesuliyet açısıdır. İnsan, bu kıymetli mevkiini ancak ibadetle koruyabilir.

6. En Büyük Dava ve İman
​Metin: “Bu dünya fânidir. En büyük dava, bâki olan âlemi kazanmaktır. İnsanın itikadı sağlam olmazsa, davayı kaybeder. Hakikî dava budur.” (Emirdağ Lâhikası-I)

• ​İzah ve Hukuki Mantık: Dünya hayatının geçiciliği karşısında, ebedi hayat (bâki âlem) en büyük kazançtır. İnsan, bir mahkeme önündeymişçesine hayatını yaşar. Buradaki dava, “ebedi saadeti elde etme” davasıdır. Bu davanın en temel isbatı ise itikadın (imanın) sağlamlığıdır. Zira bozuk bir itikad, diğer tüm salih amelleri hükümsüz kılabilir. Bu, felsefî bir hikmet ihtiva eder: Geçici olanın peşinden koşmak akılsızlık, ebedi olanı kaybetmek ise en büyük iflastır.

7. Enenin Sırrı ve Kâinatın Anahtarı
​Metin: “Âlemin miftâhı insanın elindedir ve nefsine takılmıştır… Cenâb-ı Hak, emânet cihetiyle insana ene nâmında öyle miftah vermiş ki, âlemin bütün kapılarını açar; ve öyle tılsımlı bir enâniyet vermiş ki, Hallâk-ı Kâinatın künûz-u mahfiyesini onun ile keşfeder… Fakat ene kendisi de… gayet muğlâk ve açılması müşkül bir tılsımdır.” (Sözler, 30. Sözden Bir Bölüm)

• ​İzah ve Felsefi Derinlik: Ene (benlik, ego), insana verilen en önemli emanettir ve aynı zamanda kâinatın kapılarını açan sihirli bir anahtardır (miftah). İnsan, bu ene sayesinde “benim mülküm” diyerek sahibi bulunduğu şeyleri Hayy ve Kayyûm olan Allah’ın mülküne kıyas eder ve böylece Allah’ın sıfatlarını idrak edebilir. Ancak ene kontrolsüz bırakılırsa, ben mülkün sahibiyim gibi yanılmalara düşer ve kâinatın kapısını açmak yerine kendi içine kapanır. Bu tılsımın çözülmesi, yani ene’nin gerçek aslının (kulluk ve emanet) bilinmesi, kâinatın sırlarının da açılmasına cevap olur.

8. Hürriyet ve Kulluk
​Metin: “İnsanlar hür oldular amma yine abdullahtırlar.” (Tarihçe-i Hayat 57.sh)

• ​İzah ve Sosyal Tarih: Toplumlar, tarih boyunca zalim yönetimlerden ve kölelikten kurtulmak için mücadele etmişlerdir. Bu zahiri hürriyet, insana verilen en büyük nimettir. Ancak bu vecize, hürriyetin dahili bir boyutunu hatırlatır: İnsan, yeryüzündeki tüm baskılardan kurtulsa da, yaratılışı gereği Abdullah’tır (Allah’ın kuludur). Zira insan, ne kendi Hâlıkı (Yaratıcısı) ne de kendi rızık vericisi ve ömür tayin edicisi olabilir. Hakiki hürriyet, sadece Allah’a kul olmakla kazanılır; çünkü bu, insanı O’ndan başka her şeye köle olmaktan kurtarır.

II. Makalenin Özeti
​Bu vecizeler, hayatın manasını bir bütün olarak ele alır ve insana dört temel direk üzerine kurulu bir hayat rehberliği sunar:
• ​Marifet (Biliş): Kâinatın anahtarı olan ene’nin sırrını çöz ve tabiatı Allah’ın sanatı olarak nazar et.
• ​İbadet (Faaliyet): Varoluşun asıl gayesi kulluktur. Her uzvun, her hassenin bir ibadeti vardır. Namaz kılınmayan gün ise zulmetle dolar.
• ​Teceddüt (Yenilenme) ve Sebat: Geçici olanı (fani) değil, kalıcı olanı (baki) esas al. Baki hakikatler, geçici şahsiyetlere bağlanmaz.
• ​Uyanış (İbret): İnsanı zıt bir durumdan koruyan yegane isbat, sağlam imandır. Hakiki rehber Resûlullah (a.s.m.)’dır. Ölüm ise bir yokluk değil, terhistir.

III. Konuyla Alakalı Müradifi Ayetler

​1. İbadetin Gayesi ve İnsanın Konumu Hakkında:
​Zâriyat Suresi, 56. Ayet:
“Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.”

​2. Rehberin (Peygamberin) Vazifesi Hakkında:
​Ahzâb Suresi, 21. Ayet:
“Andolsun, Allah’ın Resûlü’nde sizin için; Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı uman, Allah’ı çok zikreden kimseler için güzel bir örnek vardır.”

​3. Ene / Enaniyet (İnsanın Külli Makamı ve Sınırı) Hakkında:
​Rahmân Suresi, 1-4. Ayetler (İnsanın yaratılışının önemi):
“Rahmân, Kur’an’ı öğretti. İnsanı yarattı. Ona konuşmayı öğretti.”

​4. Fani ve Baki (Şişe ve Elmas Kıyası) Hakkında:
​A’lâ Suresi, 16-17. Ayetler:
“Fakat siz dünya hayatını tercih ediyorsunuz. Oysa ahiret daha hayırlı ve daha kalıcıdır.”

​5. Secde ve Kulluğun Şartı Hakkında:
​Fussilet Suresi, 37. Ayet:
“Gece ve gündüz, Güneş ve Ay O’nun delillerindendir. Güneş’e de, Ay’a da secde etmeyin. Onları yaratan Allah’a secde edin. Eğer gerçekten O’na kulluk edecekseniz.”

Hazırlayan: Mehmet Özçelik www.tesbitler.com
26/11/2025

Loading

No ResponsesKasım 27th, 2025

KUSS BİN SAİDE’ NİN MEŞHUR HİTABESİ

image_pdfimage_print

KUSS BİN SAİDE’ NİN MEŞHUR HİTABESİ

Kuss bin Sâide, İyâd kabîlesinin reisi olup Îsâ -aleyhisselâm-’ın dîninde, muvahhid ve şâir bir insandı. Onun, Ukâz Panayırı’nda, aralarında Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in de bulunduğu bir cemaate yaptığı ve bi’set-i Nebî’den bah­seden şu meşhur hitâbesi pek ibretli ve hikmetlidir:

“Ey insanlar!
Geliniz, dinleyiniz, belleyiniz, ibret alınız!
Yaşayan ölür, ölen fenâ bulur, olacak olur. Yağmur yağar, otlar biter; çocuklar doğar, anaların babaların yerini tutar. Sonra hepsi mahvolur gider. Vukuâtın ardı arkası kesilmez; hepsi birbirini tâkib eder.
Dikkat edin, söylediklerime kulak verin! Gökten haber var; yerde ibret alacak şeyler var! Yer­yü­zü se­ril­miş bir dö­şek, gök­yü­zü yük­sek bir ta­van. Yıldızlar yürür, denizler durur. Gelen kalmaz, giden gelmez. Aca­bâ var­dık­la­rı yer­den memnûn ol­duk­la­rı için mi ora­da ka­lı­yor­lar; yok­sa alı­ko­nu­lup da uy­ku­ya mı da­lı­yor­lar…
Yemin ederim, Allâh’ın indinde bir dîn var ki, şimdi bulunduğunuz dînden daha sevgilidir.
Ve Allâh’ın gelecek bir Peygamber’i var ki, gelmesi pek yakındır. O’nun gölgesi başınızın üzerine düştü. Ne mutlu o kimseye ki, O’na îmân edip de, O dahî ona hidâyet eyleye! Vay o bedbahta ki, O’na isyân ve muhâlefet eyleye!
Yazıklar olsun ömürlerini gaflet içinde geçiren ümmetlere!
Ey insanlar!
Gafletten sakının! Her şey fânîdir, ancak Cenâb-ı Hak Bâkî’dir. Birdir, şerîk ve nazîri yoktur. İbâdet edilecek yalnız O’dur. O doğmamış ve doğurmamıştır.
Evvel gelip geçenlerde bizler için ibretler çoktur.
Ey İyâd kabîle­si! Ha­ni ba­ba­la­rı­nız ve de­de­le­ri­niz? Ha­ni mü­zey­yen kâ­şâ­ne­ler ve taş­tan hâ­ne­ler ya­pan Âd ve Se­mûd? Ha­ni dün­yâ var­lı­ğı­na mağ­rûr olup da kav­mi­ne hi­tâ­ben «Ben si­zin en bü­yük Rab­bi­ni­zim.» di­yen Fi­ra­vun ve Nem­rud?
Bu yer, on­la­rı de­ğir­me­nin­de öğüt­tü, toz et­ti. Ke­mik­le­ri bi­le çü­rü­yüp da­ğıl­dı. Ev­le­ri de yı­kı­lıp ıs­sız kal­dı. Yer­le­ri­ni şim­di kö­pek­ler şen­len­di­ri­yor. Sa­kın on­lar gi­bi gaf­let et­me­yin. On­la­rın yo­lu­ndan git­me­yin. Her şey fâ­nî, an­cak Ce­nâb-ı Hak Bâ­kî’­dir.
Ölüm ırmağının girecek yerleri var, ama çıkacak yeri yok!.. Küçük büyük herkes göçüp gidiyor. Herkese olan bana da ola­caktır.” (Beyhakî, Kitâbü’z-Zühd, II, 264; İbn-i Kesîr, el-Bidâye, II, 234-241; Heysemî, IX, 418)

✧✧
Kuss bin Sâide bu güzel sözleri söylerken bahsettiği son peygamber Hazret-i Muhammed Mustafâ -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in orada bulunduğundan habersizdi. Bir müddet sonra da vefât etti. Ancak kabîlesi, peygamberlik geldiğinde gelip Allâh’ın Rasûlü’ne îmân ettiler.
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- onlara:
“–Kuss bin Sâide’nin, Ukâz Panayırı’nda deve üzerinde: «Yaşayan ölür, ölen fenâ bulur, olacak olur!» diyerek hutbe okuduğu hiç hatırımdan çıkmaz. Bu hutbeyi okuyabilecek kimse var mı?” buyurdular.
Heyet, o hutbeyi kabîlelerinden hemen herkesin okuyabileceğini söylediler. Âlemlerin Efendisi buna çok sevindi.
Orada bulunan Ebû Bekir -radıyallâhu anh- da:
“−Yâ Rasûlallâh, o gün ben de oradaydım, söylediklerinin hepsi ezberimdedir.” dedi ve hutbeyi baştan sona kadar okudu.
Arkasından İyâd kabîlesinden biri kalkıp Kuss bin Sâide’nin şiirlerinden okudu. Bu şiirlerde Peygamberimiz’in soyu olan Hâşimoğulları’ndan büyük bir peygamberin çıkacağı, açıkça bildiriliyordu. (İbn-i Kesîr, el-Bidâye, II, 234-241)
Rasûl-i Kibriyâ -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, Kuss bin Sâide hakkında şöyle buyurdular:
“Allâh Teâlâ, Kuss bin Sâide’ye rahmet eylesin! O kıyâmet günü ayrı bir ümmet olarak ba’solunacaktır!” (İbn-i Ke­sîr, el-Bi­dâ­ye, II, 239)(İktibas)

✧✧

KUSS BİN SÂİDE’NİN HİKMETLİ ÇAĞRISI: FÂNİ DÜNYA VE EBEDÎ HAYATIN DÜŞÜNDÜRÜCÜ NAZARI

​Kuss bin Sâide el-İyâdî’nin Ukâz Panayırı’nda, Hazret-i Peygamber’in (sallâllâhu aleyhi ve sellem) nazar dairesinde irad ettiği o meşhur hutbe, hikmet ve ibret dolu bir muhteva sunar. Bi’set öncesi Arap yarımadasının derin gafletine cevap veren bu sözler, hayatın zahiri perdesi arkasındaki ebedî hakikatleri tasvir etmesi açısından tarihi bir öneme sahiptir. O’nun mantıklı bakışı, insanı derûnî bir muhasebeye sevk eder.

​I. Fani Alemde Bâki Olanın Sırrı: Ölüm Irmağı

​Kuss bin Sâide, sözlerine kâinatın en temel ve cihan şümul hakikatiyle başlar: Fânîlik. “Yaşayan ölür, ölen fenâ bulur, olacak olur.”
​Bu ibretli tasvir, insanın dünya hayatındaki en büyük yanılma kaynağını işaret eder: Devamlılık yanılması. İnsan, içinde bulunduğu anın ve sahip olduğu varlıkların ebediyen süreceği vehmiyle hareket eder. Oysa Kuss, gökyüzünün tavan, yeryüzünün döşek olduğunu, yıldızların yürüdüğünü ve gelenin kalmadığını, gidenin ise dönmediğini tasvir ederek, her şeyin sürekli bir akış ve değişim içinde olduğunu gözler önüne serer.
​”Gelen kalmaz, giden gelmez. Acabâ vardıkları yerden memnun oldukları için mi orada kalıyorlar; yoksa alıkonulup da uykuya mı dalıyorlar…”

​Bu edebî mısralar, akla ve mantığa şu cevapı aratır: Ölüm bir yok oluş mudur, yoksa başka bir hayata geçiş mi? Eğer bir adem (yokluk) olsaydı, gidenin geri gelmeyişi manasız kalırdı. Ancak Kuss, bu sorunun derûnî muhtevasında, ölümün bir tebdil-i mekân (mekân değiştirme) olduğunu hissettirir. Bu hakikat, bütün bu fânî tabiat içinde yalnızca Allah’ın (Cenâb-ı Hak Bâkî’dir) ezelî ve ebedî olduğunu isbat eder. Bütün hayat faaliyetlerinin, yalnızca Bâkî olan için yapılması gerektiği hikmeti ortaya çıkar.

​II. İbret Aynası: Enaniyetin Akıbeti
​Hutbenin en çarpıcı kısmı, tarihi misaller üzerinden ibret alınması gerektiği tasviridir: “Hani babalarınız ve dedeleriniz? Hani müzeyyen kâşâneler ve taştan hâneler yapan Âd ve Semûd? Hani dünya varlığına mağrûr olup da kavmine hitâben «Ben sizin en büyük Rabbinizim.» diyen Firavun ve Nemrud?”
​Kuss, bu kadim kavimleri anarak, insanlık tarihinin en büyük zıt durumunu (çelişkisini) ortaya koyar: Enaniyet (Büyük Ene) ve zulüm.
• ​Âd ve Semûd: Zahiri güçlerine ve medeniyetlerine mağrur oldular. Onların enaniyetleri, tabiat kanunlarına hükmetme yanılmasıydı.
• ​Firavun ve Nemrûd: Onların enaniyetleri ise daha dehşetliydi; kendilerini ilahlık makamına koydular. Bu batıl inanç, külli bir zulme yol açtı.
​Kuss, bunların sonunu tasvir ederken, “Bu yer, onları değirmeninde öğüttü, toz etti. Kemikleri bile çürüyüp dağıldı. Evleri de yıkılıp ıssız kaldı.” der. Bu ibretli nazar, dünyevi varlığın ve enaniyetin neticesini isbat eder. Mantıken, en güçlü hükümdarın bile bedeni toprağa karışıyorsa, hakiki güç ve beka, o hükümdarın kendisinde değil, onu ve dünyayı yaratan Cenâb-ı Hak’tadır.

​III. Gelecek Peygamberin Müjdesi ve Fazilet Yolu
​Kuss bin Sâide, hutbesine gayb âleminden bir haberle son verir ve fazilet yolunu çizer:
​”Yemin ederim, Allâh’ın indinde bir dîn var ki, şimdi bulunduğunuz dînden daha sevgilidir. Ve Allâh’ın gelecek bir Peygamber’i var ki, gelmesi pek yakındır. O’nun gölgesi başınızın üzerine düştü. Ne mutlu o kimseye ki, O’na îmân edip de, O dahî ona hidâyet eyleye!”

​Bu ibretli söz, Kuss’un tevhid (muvahhid) inancını ve İlahi hikmeti kavradığını gösterir. O, sadece geçmişten ibret almakla kalmaz, geleceğe de bir nazar atar. Cihan şümul bir kurtuluşun, ancak hakiki fazilet ve tevhid yolunu getirecek olan son peygamberle mümkün olacağını isbat eder.
​Bu açıdan, Kuss bin Sâide’nin hutbesi, hayat ile bakî arasında bir köprü kurar:
• ​Dünya: Fânî ve ibret alınması gereken misallerle doludur.
• ​Hayat: Gafletten sakınma, tevhid ve fazilet yoluna girme faaliyetidir.
• ​Bakî: Cenâb-ı Hakk’ın Bâkî oluşuna sığınmak ve O’nun gönderdiği peygambere (sallâllâhu aleyhi ve sellem) teslim olmaktır.

​ÖZET
​Kuss bin Sâide’nin hutbesi, tarihi bir tasvir olmaktan öte, insan hayatına dair külli ve ibretli bir hikmet dersidir. O’nun sözleri, zahiri dünya hayatının kaçınılmaz fânîliğini ve enaniyetin tarihi akıbetini mantıklı bir şekilde isbat eder. Hakiki beka ve faziletin, fânî olan mal ve makamda değil, Bâkî olan Allah’ın tevhid dairesinde ve cihan şümul mesajı getirecek olan Son Peygamber’e (sallâllâhu aleyhi ve sellem) bağlanmakta olduğu hikmetini tasvir eder.

Hazırlayan: Mehmet Özçelik www.tesbitler.com
26/11/2025

Loading

No ResponsesKasım 27th, 2025

Zalûm (çok zalim), Cehûl (çok cahil) ve Lekenûd (çok nankör) sıfatları.

image_pdfimage_print

Zalûm (çok zalim), Cehûl (çok cahil) ve Lekenûd (çok nankör) sıfatları.

I. Ahzâb Suresi: Emanet ve İnsanın Zalûm/Cehûl Olması

Emanetin yüceliği ve insanın o ağır vazifeyi üstlenmesi hakkındaki ayette zalûm ve cehûl sıfatları geçmektedir:
> Ahzâb Suresi, 72. Ayet
> “Şüphesiz biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar onu yüklenmekten çekindiler ve ondan korktular. Onu insan yüklendi. Şüphesiz insan çok zalimdir, çok cahildir.”
>
* İbretli Açı: Bu ayet, insan fıtratının en kritik noktasını tasvir eder. Emanet, akıl, irade ve sorumluluk olup, insanı yüce makamlara ulaştırma potansiyeline sahiptir. Ancak, bu potansiyeli yanlış kullanma riskine sahip olduğu için, insan aynı zamanda “çok zalim” **(zalûm) –yani kendi nefsine zulmeden– ve “çok cahil” **(cehûl) –yani emanetin kıymetini bilmeyen– olarak nitelendirilir.

**II. Tevbe Suresi: Nankörlüğe (Küfür) Dair Ayetler

Tevbe Suresi, insanın ilahi davete karşı gösterdiği cehalet ve nankörlükten bahseden, zalûmiyet ve lekenûd manalarıyla bağlantılı ayetler ihtiva eder:
> Tevbe Suresi, 38. Ayet
> “Ey iman edenler! Size ne oldu ki, “Allah yolunda savaşa çıkın” denilince yerinize yığılıp kaldınız? Dünya hayatını ahirete tercih mi ediyorsunuz? Oysa dünya hayatının zevk ve sefası ahiretin yanında pek az bir şeydir.”
>
* İbretli Açı: Dünya hayatının fani zevkini **(şişe hükmündeki zevk ve sefa), ebedi olan ahirete tercih etmek, cehaletin **(cehûl) ve nankörlüğün **(lekenûd) en büyük pratik **isbatıdır.
Ayetteki davete uymayıp yere yığılıp kalmak, kulluk vazifesinden kaçışın ve zulmün **(zalûm) bir tasviridir.

III. Âdiyât Suresi: İnsanın Lekenûd Olması

İnsanın nefsi eğilimi olan nankörlüğe işaret eden ayettir:
> Âdiyât Suresi, 6. Ayet
> “Şüphesiz insan, Rabbine karşı çok nankördür.”
>
* İbretli Açı: Ayetteki “nankör” kelimesi, “lekenûd” manasına gelen bir ifadedir. Mübalağalı kullanım, insanın fıtratına konulan tevhid ve şükür kabiliyetini görmezden gelerek, Allah’ın verdiği sayısız nimeti unutma veya yanlış yolda kullanma eğilimini tasvir eder. Bu nankörlük, aynı zamanda nefse karşı yapılan büyük bir zulümdür **(zalûmiyet).

Hazırlayan: Mehmet Özçelik www.tesbitler.com
26/11/2025

 

Loading

No ResponsesKasım 27th, 2025