Fıtrata Rücu: Yaklaşan Cennet-Âsâ Baharın Müjdecileri
Fıtrata Rücu: Yaklaşan Cennet-Âsâ Baharın Müjdecileri Read more
![]()
Fıtrata Rücu: Yaklaşan Cennet-Âsâ Baharın Müjdecileri Read more
![]()
Şeriat-ı Garrâ: İnsan Onurunun Kalesi ve Hayatın Mâyesi Read more
![]()
Maarif Cephesinde Derûnî Yıkım ve Hakikatin Müdafaası Read more
![]()
KALELER İÇTEN FETHEDİLİRKEN: ZAHİRİ DÜŞMANDAN DERÛNÎ YIKIMA Read more
![]()
KAYBOLAN YILLAR VE MAHVEDİLEN NESİLLER: BİR ASRIN FERYADI Read more
![]()
Hakikatin Sadası Karşısında İnsanın İmtihanı: İşitmek, Sağırlaşmak ve Kulakları Tıkamak Read more
![]()
Kâinatın Küllî Hafızası ve İşletim Merkezi: Levh-i Mahfuz Read more
![]()
MESNEVİ-İ NURİYE ŞERH VE İZAHI
TAKDİM
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi’l-Âlemîn. Vessalâtü vesselâmü alâ Seyyidinâ Muhammed’in ve alâ âlihî ve sahbihî ecmaîn.
Risale-i Nur Külliyatı’nın bir nevi fidanlığı, bir çekirdeği ve bahçesi hükmünde olan Mesnevi-i Nuriye; Müellif-i Muhterem Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri’nin, “Eski Said” devresinden “Yeni Said” devresine geçiş sürecinde, bilhassa İstanbul’un Darü’l-Hikmeti’l-İslamiye azalığı yıllarında, Arapça olarak telif ettiği eşsiz bir eserdir. Bu eser, Üstad’ın manevî seyr ü sülûkunda, kalb ve ruhunun derinliklerinde inkişaf eden hakikatlerin yazıya dökülmüş hali olup; Risale-i Nur’un bütününde tafsilatlı bir surette şerh edilen imanî meseleleri icmali (özet), veciz ve çekirdek halinde ihtiva etmektedir.
Mesnevi-i Nuriye, muhtevası itibarıyla “cihan şümul” hakikatleri barındıran, aklı doyururken kalbi ve ruhu da tatmin eden bir marifet hazinesidir. Eserin orijinalinin Arapça olması ve son derece veciz, yoğun bir anlatıma (îcaz) sahip olması; bu derin manaların daha iyi anlaşılması ve hakikatlerin tam manasıyla hissedilmesi amacıyla, hususan günümüz okuyucusu için bir izah ve yorumu gerekli kılmıştır.
Bu “Mesnevi-i Nuriye Şerh ve İzahı” çalışması; o muazzam hazinenin kapısını aralamak, ibarelerin altındaki derin manaları gün yüzüne çıkarmak ve mezkûr eserin anlaşılmasına bir hizmetkâr olmak gayesiyle kaleme alınmıştır. Bu çalışmada; Mesnevi-i Nuriye’deki “Lem’alar, Reşhalar, Katre, Habbe, Zühre” gibi her biri ayrı birer marifet dersi olan bölümler ele alınmış; metinlerin derûnî manaları, Risale-i Nur’un kendi lisanına ve üslubuna sadık kalınarak tahlil edilmiştir.
Çalışmada takip edilen usul; sadece kelime manalarını vermekle iktifa etmeyip, metinlerin işaret ettiği imanî hakikatleri, âyet-i kerimelerin nuru ve hadis-i şeriflerin feyzi ile izah etmektir. Bilhassa günümüz insanının zihnini meşgul eden “tabiat”, “tesadüf” ve “esbabperestlik” gibi yanlış inanç ve yanılmalara karşı; Mesnevi-i Nuriye’nin sunduğu sarsılmaz tevhid delilleri (isbatları), akli ve mantıki bir silsile ile nazara verilmiştir.
Ayrıca, metin içerisinde geçen ve anlaşılması zor olabilen Osmanlıca ve Arapça asıllı ıstılahlar; “müradifleri” (eş anlamlıları) ve kavramsal açıklamaları ile sunularak, okuyucunun kelime hazinesinin zenginleşmesi ve mana bütünlüğünün muhafazası hedeflenmiştir. Ayrıca; Kur’anî ve fıtrî kelimelerin tercih edilmesi; eserle okuyucu arasındaki manevî irtibatı kuvvetlendirmek adınadır.
Bu şerh ve izah çalışması; Mesnevi-i Nuriye’nin, Risale-i Nur Külliyatı’nın bir menbaı olduğunu göstermekte ve o çekirdekten neşvünema bulan (büyüyüp gelişen) hakikat ağacının meyvelerini, müştak gönüllere takdim etmektedir.
Cenab-ı Erhamürrâhimîn’den niyazımız; bu acizane gayreti dergâh-ı izzetinde kabul buyurması, bu eseri okuyanların imanının inkişafına ve marifetullah’ta terakkisine vesile kılmasıdır. Hata ve kusurlar nefsimize, güzellikler ve hakikatler ise Kur’an’a ve onun manevî bir tefsiri olan Risale-i Nur’a aittir.
Tevfîk ve hidayet Allah’tandır.
Not: Risale-i Nur’ların izah, tahlil, yorum, ek ve çevirisinde Yapay Zeka’dan (Gemini. 3.1 Pro) Yararlanılmış ve Tedkik edilerek gözden geçirilmiştir.
Mehmet Özçelik
(Araştırmacı- Yazar)
~*~*~*~*~*~*~*~*~*~*~*~*~*~
Risale-i Nur Külliyatından
MESNEVİ-İ NURİYE
Müellifi
Bedîüzzaman Said Nursi
Mütercimi
Abdülmecid Nursî
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Risale-i Nur Külliyatı’nın bir nevi fidanlığı, bir çekirdeği ve bahçesi hükmünde olan Mesnevi-i Nuriye hakkında, üslup ve muhteva çerçevesinde, aslına sadık kalarak hazırlanan izahat aşağıdadır.
MESNEVİ-İ NURİYE: Bir Çekirdek-i Hakikat ve Fidanlık-ı Nur
Mesnevi-i Nuriye, Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri’nin, “Eski Said” devresinden “Yeni Said” devresine geçiş sürecinde, bilhassa İstanbul’un Darü’l-Hikmeti’l-İslamiye azalığı yıllarında, Arapça olarak telif ettiği ve “Risale-i Nur’un bir nevi fidanlığı” mahiyetindeki eşsiz bir eserdir. Bu eser, Müellif-i Muhterem’in kardeşi Abdülmecid Nursi tarafından Türkçeye tercüme edilmiştir.
1. Kitabın Mahiyeti ve Te’lif Sebebi
Bu eser, Üstad Bediüzzaman’ın manevî seyr ü sülûkunda, kalb ve ruhunun derinliklerinde inkişaf eden hakikatlerin yazıya dökülmüş halidir. Risale-i Nur’un bütününde tafsilatlı bir surette anlatılan (şerh edilen) imanî meseleler, Mesnevi-i Nuriye’de icmali (özet), veciz ve çekirdek halinde bulunmaktadır.
Bediüzzaman Hazretleri, bu eserin mahiyetini şu şekilde tasvir eder:
“Bütün Risale-i Nur’un menbaı ve esasları ve üstadı ve istinadgâhı olan bu Mesnevi-i Nuriye…”
Bu eser, tabiat fikrini, esbabperestliği (sebeplere tapınmayı) ve gafleti dağıtmak; nefis ve enaniyetin hilelerini susturmak ve Kur’an-ı Hakîm’in “tevhid” hakikatini isbat etmek gayesiyle yazılmıştır. Eser, aklın şüphelerini izale ederken, kalbi ve ruhu da tatmin eden bir “Cihan şümul” (evrensel) tefekkür sistemidir.
2. Eserin Muhtevası ve Bölümleri
Mesnevi-i Nuriye, farklı risalelerin bir araya gelmesinden müteşekkildir. Her bir bölüm, hakikatin farklı bir veçhesine (yüzüne) nazar eder:
• Lem’alar: Tevhidin delillerine, Vahdaniyet-i İlahiyeye dair parlak bürhanları ihtiva eder.
• Reşhalar: Peygamber-i Zişan’ın (A.S.M.) nübüvvetinin isbatı ve hakkaniyeti hakkındadır.
• Lasiyyemalar: Bilhassa “Hüve” nüktesi ile Allah’ın varlığı ve birliği kâinat kitabından okunur.
• Katre: Tevhid ve haşir (öldükten sonra diriliş) meselelerini izah eder.
• Habbe: Nefis terbiyesi, ubudiyet (kulluk) ve şükür bahislerini ele alır.
• Şemme: Kur’an’ın i’cazı (mucizeliği) ve insan mahiyeti üzerine derin tahlillerdir.
• Zühre: Kâinatın yaratılış hikmeti ve esma-i hüsna tecellileri üzerinedir.
• Şule: Allah’ın varlığının zâhir (açık), mahiyetinin meçhul olması gibi ince kelam meselelerine değinir.
3. Dört Kelime ve Dört Kelam Esası
Mesnevi-i Nuriye’nin temelini ve tefekkür metodunu anlamak için, Bediüzzaman’ın şu tesbiti anahtar hükmündedir:
“Kırk sene ömrümde, otuz sene tahsilimde yalnız dört kelime ile dört kelam öğrendim.”
Bu eser, işte bu dört kelimenin şerhi ve izahı üzerine bina edilmiştir. Bu kavramlar, insanın kâinata ve kendine bakış açısını (nazarını) kökten değiştiren birer mihenk taşıdır:
• Mana-yı Harfi: Kâinata ve mevcudata, Allah namına, O’nun sanatları ve isimlerinin aynaları olarak bakmaktır. “Ne güzeldir” yerine “Ne güzel yapılmıştır” demektir. Hakikat budur.
• Mana-yı İsmi: Mevcudata bizzat kendileri namına, sebepler hesabına bakmaktır. Bu bakış, gafletin ve dalaletin kaynağıdır.
• Niyet: Âdetleri ibadete çeviren, ölü halleri hayata kavuşturan bir ruhtur.
• Nazar: Eşyayı ve hadiseleri değerlendirme biçimidir. Nazar, mahiyeti değiştirir.
4. Ayetler Işığında Tevhid Hakikati
Mesnevi-i Nuriye, baştan sona “Lâ ilâhe illallah” kelime-i kudsiyesinin bir tefsiri hükmündedir. Müellif, kâinattaki “birlik” (vahdet) mührünü göstererek, her şeyin dizgininin O’nun (C.C.) elinde olduğunu, her şeyin anahtarının O’nun yanında bulunduğunu isbat eder.
Özellikle şu ayetin manası, eserin ruhuna sinmiştir:
“Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde… düşünen bir toplum için deliller vardır.” (Bakara Suresi, 164- Mealen)
Müellif, bu eserde “Enfüs” (insanın iç âlemi) ve “Afak” (dış dünya) dengesini kurar. İnsanın kendi acizliğini ve fakrını derk ederek (anlayarak), Kâinat Halıkı’nın kudret ve rahmetine iltica etmesi gerektiğini, ayetlerin nuruyla ders verir.
Hülasa-i Kelam:
Mesnevi-i Nuriye; iman hakikatlerini aklı doyuracak, kalbi tatmin edecek, ruhu tenvir edecek (aydınlatacak) bir tarzda, Kur’anî bir metotla ele alan; Risale-i Nur Külliyatı’nın menbaı, fidanlığı ve özü olan muazzam bir eserdir. Onda, Risale-i Nur’un “küllî” ve “cihan şümul” hakikatlerinin tohumlarını bulmak mümkündür.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Mesnevi-i Nuriye’nin en mühim ve muhtevası en derin kısımlarından biri olan, aynı zamanda bu eserin yazılış gayesini ve tefekkür metodunu özetleyen “Katre” (Damla) Risalesi’nin başındaki “Dört Kelime” bahsini, usul ve lügat dairesinde izah edilmektedir.
Bu kısım, bir mü’minin kâinata, tabiata ve hadiselere bakışını (nazarını) tadil eden, onu gafletten kurtarıp huzur-u İlahîye sevk eden temel bir derstir.
MESNEVİ-İ NURİYE’DEN “KATRE” RİSALESİ VE “DÖRT KELİME” HAKİKATİ
Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri, Katre Risalesi’nin mukaddimesinde, kırk yıllık ömrü ve otuz yıllık tahsili neticesinde elde ettiği dört kelime ve dört kelamdan bahseder. Bu kelimeler, ilim ve hikmet dünyasında birer anahtar hükmündedir.
Bu dört kelime şunlardır: Mana-yı Harfi, Mana-yı İsmi, Niyet ve Nazar.
1. Mana-yı Harfi ve Mana-yı İsmi: Bakışın Kıblesini Düzeltmek
Üstad Bediüzzaman, eşyaya ve kâinata bakışta iki temel yol olduğunu beyan eder. Bu ayrım, imanın ve tevhidin anlaşılmasında en mühim isbat vasıtalarından biridir.
• Mana-yı İsmi (İsim Manası): Eşyaya, sebeplere veya tabiata bizzat kendisi namına bakmaktır. Bir aynaya baktığında sadece camı görmek, kendini seyretmek gibidir. Bu bakışta gaflet vardır. “Bu çiçek ne güzeldir” demek, güzelliği çiçeğe vermektir; bu ise hatadır ve bir nevi şirk-i hafî (gizli şirk) kokusu taşır. Çünkü o güzellik çiçeğin malı değil, Sâni-i Zülcelal’in nakşıdır.
• Mana-yı Harfi (Harf Manası): Eşyaya Allah namına, O’nun sanatı ve esmasının tecelligâhı olarak bakmaktır. Bir harfin kendi başına bir manası yoktur; o harf, kâtibini ve işaret ettiği manayı gösterir. Kâinat dahi bir mektub-u Samedanîdir. Ona mana-yı harfiyle bakmak, “Ne güzel yapılmış ne güzel surette Sâniinin cemaline işaret ediyor” demektir.
Bediüzzaman Hazretleri bu hakikati şöyle ifade eder:
“Cenâb-ı Hakkın masivasına (kâinata) mana-yı harfiyle ve O’nun hesabına bakmak lâzımdır. Mana-yı ismiyle ve esbab hesabına bakmak hatadır.” (Nursi, B. S., Mesnevi-i Nuriye, s. 45)
2. Niyet: Âdetleri İbadete Çeviren İksir
Niyet, insanın amellerine ruh katan bir sırr-ı azimdir. Basit ve sıradan görünen günlük işler (yeme, içme, uyuma), halis bir niyet ile ibadet hükmüne geçer. Niyet, ölü halleri diriltir ve canlı birer hayata dönüştürür.
Mesela; bir asker, padişahın emriyle ve onun namına nöbet tutsa, o basit bekleme işi büyük bir ibadet ve hizmet olur. Ancak kendi namına, nefsi için yapsa, o iş kıymetsiz bir zahmetten ibaret kalır.
“Niyet bir ruhtur. O ruhun ruhu da ihlâstır. Öyle ise necat (kurtuluş), halâs ancak ihlâs iledir.”
(Nursi, B. S., Mesnevi-i Nuriye, s. 60)
3. Nazar: Eşyanın Mahiyetini Değiştiren Sır
Nazar, yani bakış açısı, eşyanın hakikatini ve mahiyetini değiştirme gücüne sahiptir. Fena bir nazarla bakılan şey çirkin görünürken, güzel bir nazarla bakılan şeyde hikmet parıltıları müşahede edilir.
Bediüzzaman, bu noktada insanın fikrinin ve düşüncesinin önemine dikkat çeker. Eğer nazar, tabiat ve esbab (sebepler) perdesinde kalırsa, kâinatı manasız, karışık ve tesadüf oyuncağı zanneder (ki bu büyük bir yanılmadır). Fakat nazar, iman nuruyla bakarsa; kâinatı muntazam, hikmetli ve manidar bir kitap olarak okur.
AYET-İ KERİME IŞIĞINDA KONUNUN TAHLİLİ
Bu “Dört Kelime”nin ders verdiği hakikat, Kur’an-ı Kerim’in tefekkür ayetlerine dayanır. Mü’min, her baktığı şeyde yaratıcısının kudretini görmelidir.
Cenab-ı Hak, Âl-i İmrân Suresi’nde şöyle buyurmaktadır:
“Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde aklıselim sahipleri için gerçekten açık deliller vardır. Onlar, ayakta dururken, otururken, yanları üzerine yatarken (her vakit) Allah’ı anarlar, göklerin ve yerin yaratılışı hakkında derin derin düşünürler (ve şöyle derler:) ‘Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın. Seni tesbih ederiz. Bizi cehennem azabından koru!'”
(Âl-i İmrân Suresi, 3/190-191)
İzahı:
Ayette geçen “derin derin düşünürler” ifadesi, Mana-yı Harfi ile bakmanın ta kendisidir. Kâinata bakıp, “Sen bunu boşuna yaratmadın” demek, abesiyet (anlamsızlık) fikrini reddetmektir. Bu bakış açısı (nazar), tabiatı bir “Fail” (yaratıcı) değil, bir “Eser” olarak görür. Böylece insan, esbabperestlik (sebeplere tapma) bataklığından kurtulur, tevhidin nurani yoluna girer.
HÜLASA VE NETİCE
Mesnevi-i Nuriye’deki bu ders, bize şunu öğretir:
• Mevcudatın bizzat kendisinde bir kudret ve yaratıcılık yoktur.
• Tabiat, bir sanatkâr değil, ancak bir sanat eseri (tablo) olabilir.
• İnsan, niyet ve nazarını düzelterek, kâinatı bir “Mescid-i Kebir” (Büyük Bir Mescit) hükmünde görüp, her anında huzur-u İlahîyi bulabilir.
Bu hakikatler, insanın enaniyetini kırar, “Ben yaptım, ben ettim” iddiasından vazgeçirip; “O yaptı, O yarattı, O’nun lütfudur” teslimiyetine götürür.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ
İtizar
Risale-i Nur Külliyatı’ndan “El-Mesneviyy-ül Arabî” ile muanven büyük Üstad’ın cihanbaha pek kıymetdar şu eserini de Allah’ın avn ü inayetiyle Arabîden Türkçeye çevirmeye muvaffak olmakla kendimi bahtiyar addediyorum. Yalnız, aslındaki ulviyet, kuvvet ve cezaleti tercümede muhafaza edemedim. Evet o cevher-baha hakikatlara zarf olacak ne bir harf ve ne bir lafız bulamadım. Tercüme lisanı da fikrim gibi nâkıs ve kâsır olduğundan, o azîm imanî ve cesîm Kur’anî hakikatlere ancak böyle dar ve kısa bir kisveyi tedarik edebildim. Ne hakkın ve ne hakikatın hatırı kalmış. Fabrika-i dimağiyemin bozukluğundan bu kadarını da müellif-i muhterem Bedîüzzaman’ın manevî yardımları ile dokuyabildim.
Evet bir tavuk kendi uçuşuyla, şahinin veya kartalın uçuşlarını taklid ve tercüme edemez. Bu, hakikaten aslına uygun ve lâyık bir tercüme değildir. (Pek kısa bir meal, bazan da tayyedilmiş, tercüme edememiş.) Çok yerlerde yalnız mealini aldım. Bazı yerlerde de tayyettim. Ancak aslındaki hakaikı, evlâd-ı vatana gösteren küçük bir âyinedir…
Risale-i Nur müellifinin neseben küçük
kardeşi ve onbeş sene ondan ders alan
Abdülmecid Nursî
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Bismihî Sübhânehu.
Bu “İtizar” metni, Risale-i Nur’un birinci talebesi, müellif-i muhterem Bediüzzaman Hazretlerinin hem neseben kardeşi hem de ilmen ve manen en sadık bir tilmizi olan Abdülmecid Nursî (rh) efendinin, Mesnevi-i Nuriye tercümesinin başına koyduğu, mahviyet (alçakgönüllülük), ihlas ve sadakat timsali bir metindir.
Bu metin, sadece bir ön söz değil, aynı zamanda Kur’anî hakikatlere hizmet eden bir dava adamının, mukaddesat karşısında kendi nefsini ve enaniyetini (benliğini) nasıl hiçliğe indirdiğinin, enesini nasıl erittiğinin canlı bir levhasıdır.
Şerh ve İzah: Acz-i Beşerî ve Ulviyet-i Kur’aniye
1 -Mahviyet ve Tevazuun Zirvesi
Abdülmecid Nursî Hazretleri, metne başlarken yaptığı işi “muvaffakiyet” olarak tesmiye etse de, hemen akabinde “kendimi bahtiyar addediyorum” diyerek, bu hizmetin kendisine Allah’ın bir lütfu, bir ikramı olduğunu beyan eder. Burada, nefse pay çıkarmamak esastır. Zira Kur’an-ı Azimüşşan’da Rabbimiz şöyle buyurur:
“…Bütün lütuf ve ihsan Allah’ın elindedir; O, bunu dilediğine verir…” (Âl-i İmrân, 3/73)
Mütercim, eserin aslındaki “ulviyet” (yücelik), “kuvvet” ve “cezalet” (akıcılık ve sağlamlık) karşısında kendi tercümesinin sönük kaldığını itiraf eder. Bu, hakikati teslim etmektir. Zira Mesnevi-i Nuriye’nin aslı olan Arapça metin, sünuhat-ı kalbiye (kalbe doğan manalar) ve ilham-ı İlahi ile yazıldığından, beşerî bir tercüme o ilhamın yerini tutamaz.
2.-Lafız ve Mana Arasındaki Nisbet: “Dar Kisve”
Metindeki; “O cevher-baha hakikatlara zarf olacak ne bir harf ve ne bir lafız bulamadım” ifadesi, mananın lafza sığışmadığının itirafıdır. Kur’anî hakikatler bî-payandır (uçsuz bucaksızdır), insan zihni ve lisanı ise mahduttur (sınırlıdır).
Mütercim burada şu hakikati tasvir eder: Manalar, semavî ve kudsî birer cevher; kelimeler ise o cevherleri taşıyan birer zarf veya kisve (elbise) gibidir. Fikir nâkıs (eksik), lisan kâsır (yetersiz) olunca, o muazzam hakikatlere ancak “dar ve kısa bir elbise” giydirilebilmiştir. Bu durum, Risale-i Nur’un diliyle “elfazın, meaniye hizmet etmesi” prensibinin zorluğunu gösterir.
3. -Temsil-i Manidar: Tavuk ve Kartal
Abdülmecid Efendi’nin kullandığı; “Bir tavuk kendi uçuşuyla, şahinin veya kartalın uçuşlarını taklid ve tercüme edemez” teşbihi (benzetmesi), edeb ve irfanın şahikasıdır.
• Tavuk: Yeryüzüne bağlı, nazarı kısa, uçuşu mahdud olan beşeri aklı ve mütercimin kendi nefsini temsil eder.
• Kartal/Şahin: Yükseklerde uçan, nazar-ı dekaik-aşinasıyla (incelikleri gören bakışıyla) hakikatleri kuşatan Müellif-i Muhterem Bediüzzaman’ı ve onun temsil ettiği manevî şahsiyeti ifade eder.
Bu teşbih, “Her ilim sahibinin üstünde daha iyi bilen birisi vardır.” (Yûsuf, 12/76) ayetinin bir tefsiri gibidir. Kardeşi olmasına rağmen, Üstadına karşı takındığı bu tavır, hüsn-ü zan değil, ayn-el yakîn bir müşahededir.
4. -Fabrika-i Dimağiye ve Manevî Yardımlar
“Fabrika-i dimağiyemin bozukluğundan…” ifadesi, insanın kendi aklına güvenmemesi gerektiğini, hatadan hali olmadığını vurgular. Ancak hemen ardından gelen “Müellif-i muhterem Bedîüzzaman’ın manevî yardımları ile dokuyabildim” cümlesi, tesanüd (dayanışma) ve manevî şirketin önemini gösterir.
Risale-i Nur mesleğinde, şahıslar yoktur, şahs-ı manevî vardır. Abdülmecid Efendi, tercümeyi yaparken abisinin manevî tasarrufunu ve himmetini üzerinde hissetmiş, bu eseri o manevî kuvvetle vücuda getirmiştir.
5. -Ayna Olabilmek
Son kısımdaki; “Ancak aslındaki hakaikı, evlâd-ı vatana gösteren küçük bir âyinedir…” cümlesi, yapılan işin kıymetini ortaya koyar. Ayna küçük de olsa, güneşi içinde gösterir. Tercüme, aslın yerini tutmasa da, o menbaın (kaynağın) suyunu muhtaç gönüllere akıtan bir oluk vazifesi görmektedir.
Burada maksat, enaniyet (benlik) gütmek değil, iman hakikatlerini “evlâd-ı vatana” ulaştırmaktır.
Müradif Kelimeler ve Kavram Haritası
Metinde geçen ve izahımızda kullandığımız bazı kelimelerin müradifleri (eş anlamlıları) şöyledir:
• İtizar: Özür beyanı, mazeret bildirme.
• Muanven: İsimlendirilmiş, unvan verilmiş.
• Avn ü İnayet: Yardım ve lütuf.
• Cezalet: İfadenin akıcı, sağlam ve pürüzsüz olması.
• Nâkıs: Eksik, tam olmayan.
• Kâsır: Kusurlu, yetersiz, kısa.
• Kisve: Elbise, kıyafet, dış görünüş.
• Tayyetmek: Atlamak, geçmek, dürüp gizlemek (bazı kısımları almamak).
• Hakaik: Hakikatler, gerçekler.
• İktibas: Alıntı yapma (metin içinde).
Hülâsa ve Netice
Bu metin bize göstermektedir ki; Risale-i Nur hizmetinde en büyük düstur, ihlas ve mahviyettir. Abdülmecid Nursî, bir “kardeş” samimiyetiyle bir “talebe” sadakatini cemetmiş; eserin asıl sahibinin Allah’ın inayeti, vasıtasının ise Bediüzzaman olduğunu isbat etmiştir. Kendi rolünü sadece “küçük bir ayna” tutmak olarak tasvir etmesi, bizlere hizmet yolunda “ben yaptım” demenin ne kadar abes olduğunu, aslolanın “istihdam olunmak” (hizmette kullanılmak) şerefini taşımak olduğunu ders vermektedir.
Cenab-ı Hak bizleri de o hakikat güneşinden istifade eden ve o nurları muhtaç gönüllere bir ayna gibi aksettiren bahtiyarlardan eylesin. Âmin.
El-Bâkî Hüve’l-Bâkî
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Risale-i Nur’un bir nevi Arabî Mesnevî-i Şerif’i hükmünde olan bu mecmuanın mukaddemesi “Beş Nokta”dır.
Birinci Nokta:
Kırk elli sene evvel Eski Said, ziyade ulûm-u akliye ve felsefiyede hareket ettiği için, hakikat-ül hakaike karşı ehl-i tarîkat ve ehl-i hakikat gibi bir meslek aradı. Ekser ehl-i tarîkat gibi yalnız kalben harekete kanaat edemedi. Çünki aklı, fikri hikmet-i felsefiye ile bir derece yaralı idi; tedavi lâzımdı. Sonra hem kalben hem aklen hakikata giden bazı büyük ehl-i hakikatın arkasında gitmek istedi. Baktı, onların herbirinin ayrı cazibedar bir hâssası var. Hangisinin arkasından gideceğine tahayyürde kaldı. İmam-ı Rabbanî de ona gaybî bir tarzda “Tevhid-i kıble et!” demiş; yani “Yalnız bir üstadın arkasından git!” O çok yaralı Eski Said’in kalbine geldi ki:
“Üstad-ı hakikî Kur’an’dır. Tevhid-i kıble bu üstadla olur.” diye, yalnız o üstad-ı kudsînin irşadıyla hem kalbi hem ruhu gayet garib bir tarzda sülûke başladılar. Nefs-i emmaresi de şükûk ve şübehatıyla onu manevî ve ilmî mücahedeye mecbur etti. Gözü kapalı olarak değil; belki İmam-ı Gazalî (R.A.), Mevlâna Celaleddin (R.A.) ve İmam-ı Rabbanî (R.A.) gibi kalb, ruh, akıl gözleri açık olarak, ehl-i istiğrakın akıl gözünü kapadığı yerlerde, o makamlarda gözü açık olarak gezmiş. Cenab-ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki, Kur’an’ın dersiyle, irşadıyla hakikata bir yol bulmuş, girmiş. Hattâ
وَ ف۪ى كُلِّ شَيْءٍ لَهُ اٰيَةٌ تَدُلُّ عَلٰى اَنَّهُ وَاحِدٌ
hakikatına mazhar olduğunu, Yeni Said’in Risale-i Nur’uyla göstermiş.
İkinci Nokta:
Mevlâna Celaleddin (R.A.) ve İmam-ı Rabbanî (R.A.) ve İmam-ı Gazalî (R.A.) gibi, akıl ve kalb ittifakıyla gittiği için, her şeyden evvel kalb ve ruhun yaralarını tedavi ve nefsin evhamdan kurtulmasını temine çalışıp, lillahilhamd Eski Said Yeni Said’e inkılab etmiş. Aslı Farisî sonra Türkçe olan Mesnevî-i Şerif gibi o da Arabça bir nevi Mesnevî hükmünde Katre, Hubab, Habbe, Zühre, Zerre, Şemme, Şu’le, Lem’alar, Reşhalar, Lâsiyyemalar ve sair dersleri ve Türkçede o vakit Nokta ve Lemaat’ı gayet kısa bir surette yazmış; fırsat buldukça da tab’etmiş. Yarım asra yakın o mesleği Risale-i Nur suretinde, fakat dâhilî nefs ve şeytanla mücadeleye bedel, hariçte muhtaç mütehayyirlere ve dalalette giden ehl-i felsefeye karşı Risale-i Nur, geniş ve küllî Mesnevîler hükmüne geçti.
Üçüncü Nokta:
O Yeni Said’in münazarasıyla, nefis ve şeytanın tam mağlub edilmesi ve susturulması gibi, Risale-i Nur dahi yaralanmış talib-i hakikatı kısa bir zamanda tedavi ettiği gibi, ehl-i ilhad ve dalaleti de tam ilzam ve iskât ediyor. Demek bu Arabî Mesnevî Mecmuası, Risale-i Nur’un bir nevi çekirdeği ve fidanlığı hükmündedir. Bu mecmuanın yalnız dâhilî nefis ve şeytanla mücadelesi, nefs-i emmarenin ve şeytan-ı cinnî ve insînin şübehatından tamamıyla kurtarıyor. Ve o malûmat ise, meşhudat hükmünde ve ilmelyakîn ise, aynelyakîn derecesinde bir itminan ve bir kanaat veriyor.
Dördüncü Nokta:
Eski Said ilm-i hikmet ve ilm-i hakikatın çok derin mes’eleleriyle meşgul olması ve büyük ülemalarla derin mes’eleler üzerinde münazarası ve medresenin yüksek derslerini gören eski talebelerinin fehimlerinin derecesine göre yazması ve Eski Said’in de terakkiyat-ı fikriye ve kalbiyesinde, yalnız kendisi anlayacak bir surette, gayet kısa cümlelerle ve gayet muhtasar bir ifade ile uzun hakikatlara kısa kelimelerle işaretler nev’inde o mecmuayı yazdığı için, bir kısmını en müdakkik âlimler de zorla anlayabilir. Eğer tam izah olsa idi, Risale-i Nur’un mühim bir vazifesini görecekti. Demek o fidanlık Mesnevî, turuk-u hafiye gibi enfüsî ve dâhilî cihetinde çalışmış; kalb ve ruh içinde yol açmaya muvaffak olmuş. Bahçesi olan Risale-i Nur hem enfüsî hem ekserî cihetinde turuk-u cehriye gibi âfâkî ve haricî daireye bakıp marifetullaha geniş ve her yerde yol açmış. Âdeta Musa Aleyhisselâm’ın asâsı gibi nereye vurmuş ise su çıkarmış…
Hem Risale-i Nur, hükema ve ülemanın mesleğinde gitmeyip, Kur’an’ın bir i’caz-ı manevîsiyle, her şeyde bir pencere-i marifet açmış;
Bir senelik işi bir saatte görür gibi Kur’an’a mahsus bir sırrı anlamıştır ki, bu dehşetli zamanda hadsiz ehl-i inadın hücumlarına karşı mağlub olmayıp galebe etmiş.
Beşinci Nokta:
Eski Said’in Yeni Said’e inkılab etmesi zamanında, yüzer ilimlerle alâkadar binler hakikatlar, ayrı ayrı birer risaleye mevzu olacak kıymette iken, o Said te’lif ederken, mes’elelerin başında “İ’lem, İ’lem, İ’lem”lerle, her bir hakikatı -ki, bir risale olacak derecede ehemmiyetli iken- birkaç satırda, bazan bir sahifede, bazan bir-iki satırda zikrediyorlar. Âdeta her bir “İ’lem”, bir risalenin şifresidir.
Hem “İ’lem”ler, birbirine bakmayarak muhtelif ilimlerin ve hakikatların fihristeleri hükmünde yazıldığından, o mecmuayı okuyanlar, bu noktaları nazara alıp itiraz etmesinler.
Said Nursî
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin (R.A.) Mesnevî-i Nuriye eserinin mukaddemesi olan bu “Beş Nokta”, Risale-i Nur Külliyatı’nın menbaı, fidanlığı ve bir nevi çekirdeği hükmündeki bu eserin mahiyetini, telif tarzını ve Eski Said’den Yeni Said’e geçiş sürecindeki manevî inkılabı izah eden gayet mühim bir anahtardır.
Müellifin beyanı ve Risale-i Nur’un lisan-ı manevîsi dairesinde, bu beş nokta geniş bir perspektifle, ayet-i kerimelerin nuru ve müradif (eş anlamlı) kelimelerin zenginliğiyle şerh ve izah edilmiştir.
Birinci Nokta: Aklın Yaralarını Kur’an ile Tedavi ve Tevhid-i Kıble
Bu noktada Üstad Bediüzzaman, kendi hayatındaki manevî kırılma ve yeniden inşa sürecini tasvir eder. Eski Said, keskin zekâsı ve ilmiyle “ulûm-u akliye” (aklı esas alan ilimler) ve “felsefe” vadilerinde derinleşmiş, hakikati bu yolla aramıştır. Lakin felsefenin, vahyin nurundan mahrum kısımları, onun ruhunda ve kalbinde manevî yaralar açmıştır. Zira akıl, tek başına “Hakikat-ül Hakaik”a (hakikatlerin hakikati olan Allah’ın marifetine) ulaşmakta aciz kalır.
Burada geçen mühim bir hadise, İmam-ı Rabbanî’nin (K.S.) manevî ihtarında gizlidir: “Tevhid-i kıble et!” Yani, hakikate giden yolda rehberlerin çokluğu ve meşreplerin çeşitliliği karşısında “tahayyür” (şaşkınlık ve hayret) yaşayan Said’e, tek bir üstadı, tek bir rehberi esas alması ihtar edilmiştir.
O yaralı ve muzdarip kalb, devayı ancak “Üstad-ı Hakikî” olan Kur’an-ı Hakîm’de bulmuştur. Tarikat berzahına girmeden, doğrudan doğruya Kur’an’ın feyziyle, sahabe mesleği olan “Veraset-i Nübüvvet” (Peygamber varisliği) sırrıyla hakikate yol bulmuştur.
Bu yolun en bariz vasfı şudur: Tasavvufta bazı ehl-i istiğrakın yaptığı gibi akıl gözünü kapatarak değil; bilakis İmam-ı Gazalî ve Mevlânâ Celaleddin-i Rumî gibi akıl, kalb ve ruhun imtizacı (birleşmesi) ile hakikate yürümektir. Bu sayede, kâinattaki her bir zerrede Cenab-ı Hakk’ın varlığına ve birliğine giden bir yol açılmıştır.
Bu hakikatin şahidi ve delili şu ifadedir:
“Ve fi külli şey’in lehü ayetün; tedüllü ala ennehü vahidün” (İbnü’l-Mu’tez)
“Her şeyde O’nun birliğine delâlet eden bir âyet (işaret) vardır.”
Nitekim Kur’an-ı Kerim’de buyurulur:
“Yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki, düşünecek kalpleri, işitecek kulakları olsun? (Dolaşsalar, ibret alsalar, hakkı tanırlardı). Çünkü gerçekte gözler değil, göğüslerdeki kalpler (kalp gözleri) kör olur.”
(Hac Suresi, 46. Ayet)
Risale-i Nur, işte bu “gözü açık” gitme mesleğidir; maddeyi ve kâinatı yok saymadan, onları Allah namına okuyarak marifetullaha ulaşmaktır.
İkinci Nokta: Kalbin Tedavisinden Küfürle Mücadeleye
Mesnevî-i Nuriye; Katre, Hubab, Habbe, Zühre, Zerre gibi risalelerden müteşekkildir. Bu eserler, Yeni Said’in kendi nefsini terbiye etmek, kalbini felsefenin “evham”ından (kuruntu ve şüphelerinden) ve “dalalet”in (sapıklığın) karanlığından kurtarmak için yazdığı derslerdir.
Mevlânâ’nın Mesnevî-i Şerif’i nasıl ki o asrın manevî yaralarına bir merhem olmuşsa, Mesnevî-i Nuriye de bu asrın “ene” (benlik) ve “tabiat” bataklığına saplanmış akıllarına bir Arapça Mesnevî hükmüne geçmiştir.
Fark şudur: Bu eserler önce “dahilî” bir mücadeleyi, nefis ve şeytanla olan cihadı esas almıştır. Ancak bu manevî tecrübe ve birikim, daha sonra yazılacak olan Risale-i Nur Külliyatı ile “haricî” bir mücadeleye, yani imansızlık cereyanlarına ve ehl-i felsefeye karşı bir “sedd-i Zülkarneyn” gibi sarsılmaz bir kale olmaya dönüşmüştür.
Üçüncü Nokta: İlmelyakîn’den Aynelyakîn’e Terakki
Bu noktada, Mesnevî-i Nuriye’nin Risale-i Nur’un bir “fidanlığı” olduğu vurgulanır. Bu mecmuadaki hakikatler, okuyucusuna sadece kuru bir malumat değil, “meşhudat” (görerek, şahit olarak bilme) hükmünde bir kanaat verir.
İman hakikatleri üç mertebedir:
• İlmelyakîn: Bilgi ve delil yoluyla kesin bilmek.
• Aynelyakîn: Gözle görür derecesinde kesin bilmek.
• Hakkalyakîn: Bizzat yaşayarak ve içine girerek hakikati bilmek.
Risale-i Nur ve onun çekirdeği olan bu eser, nefis ve şeytanın “şübehat”ını (şüphelerini) öyle bir tarzda izale eder (giderir) ki; mesele ilmî bir nazariye olmaktan çıkar, “aynelyakîn” derecesinde vicdanî ve kalbî bir itminan (tatmin) sağlar. Ehl-i ilhadı (dinsizleri) “ilzam” (cevap veremez hale getirme) ve “iskât” (susturma) etmesinin sırrı budur.
Dördüncü Nokta: İcazdan Tafsilata, Enfüsîden Âfâkîye
Eski Said’in ifade tarzı; gayet “muhtasar” (kısa ve öz), “muciz” (az sözle çok mana ifade eden) ve yüksek ilim ehline hitap eden bir üsluptadır. Bu sebeple Mesnevî-i Nuriye, en müdakkik âlimlerin bile zihnini zorlayan yoğun bir mana örgüsüne sahiptir. Eğer bu hakikatler o zaman tam izah edilseydi, Risale-i Nur’un vazifesini görecekti.
Burada çok mühim bir temsil vardır: Musa Aleyhisselâm’ın Asâsı.
Nasıl ki Hz. Musa’nın (A.S.) asâsı taşa vurunca su fışkırır; Risale-i Nur da felsefenin boğucu sebepleri arasında kaybolmadan, doğrudan doğruya her şeyde Cenab-ı Hakk’ın marifetine (tanınmasına) bir pencere açar.
Ayet-i kerimede buyurulur:
“…’Asânı taşa vur!’ dedik. (Vurunca) ondan on iki pınar fışkırdı…”
(Bakara Suresi, 60. Ayet)
Mesnevî-i Nuriye daha ziyade “enfüsî” (iç âleme bakan, sübjektif tecrübe) ve “turuk-u hafiye” (gizli zikir yolları) gibi kalb ve ruh içinde yol açmıştır. Fakat onun bahçesi olan Risale-i Nur, “âfâkî” (dış âleme, kâinata bakan) ve “turuk-u cehriye” (açıktan zikir ve tefekkür yolları) gibi geniş bir dairede, her yerde marifetullah nurunu göstermiştir. Sebepler perdesini yırtıp, arkasındaki Müsebbib-ül Esbab’ı (sebepleri yaratan Allah’ı) akla göstermiştir.
Beşinci Nokta: “İ’lem”lerin Sırrı ve Hakikat Şifreleri
Eserin telif tarzı “İ’lem” (Bil ki!) hitabı üzerine kuruludur. Bu “İ’lem”ler, Eski Said’in zihnindeki ve kalbindeki binlerce hakikatin birer çekirdeği, birer özeti mahiyetindedir. Her bir “İ’lem”, müstakil bir risale olacak kadar derin ve “muhteva”lı iken, bazen bir-iki satıra sıkıştırılmıştır.
Bu metinler birbirinin devamı gibi değil, “muhtelif ilimlerin ve hakikatlerin fihristeleri” hükmündedir. Yani her biri, marifetullah bahçesinden derlenmiş ayrı ayrı çiçekler veya hakikat semasından inmiş ayrı ayrı yıldızlar gibidir. Okuyucu, aralarında zahiri bir “bağlantı” (siyak-sibak) aramaktan ziyade, her birini kendi içinde bir hakikat “şifresi” olarak görmelidir.
Hülâsa ve Netice
Müellifin bu beyanı, Risale-i Nur’un kuru bir mantık silsilesi veya sırf hissî bir coşkunluk eseri olmadığını; bilakis “akıl ve kalbin imtizacı” ile, Kur’an’ın “i’caz-ı manevî”sinden (manevî mucizeliğinden) süzülen, bu asrın şüphelerine tam bir “cevap” ve yaralarına tam bir “deva” olduğunu isbat eder. Mesnevî-i Nuriye, bu muazzam külliyatın, müellifin iç dünyasında pişmiş, olgunlaşmış ve sonra Risale-i Nur suretinde âleme nur saçmış mukaddes bir çekirdeğidir.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Mesnevî-i Nuriye’nin “Beş Nokta” mukaddemesinde zikredilen usule uygun olarak, “Akıl ve Kalbin İmtizacı” (akıl ve kalbin birleşmesi) hakikatini ders veren ve kâinatı bir kitap gibi okumayı öğreten mühim bir “İ’lem” parçasını seçtim. Bu parça, Eski Said’in düşünce ve hikmet yolculuğunda, felsefenin boğucu sebeplerinden sıyrılıp, Kur’an’ın nuruyla marifetullaha nasıl ulaştığının en latif bir misalidir.
Aşağıdaki “İ’lem”, Mesnevî-i Nuriye’nin Habbe risalesinden seçilmiş olup, “Kâinat Kitabı”nı okuma usulünü ders verir.
İ’lem: Kâinat Kitabını Okuma Usulü
Metn-i Muhterem:
“İ’lem eyyühe’l-aziz! Şu gördüğün büyük âleme büyük bir kitap nazarıyla bakılırsa, nur-u Muhammedî (a.s.m.) o kitabın kâtibinin kaleminin mürekkebidir.
Eğer o âlem-i kebir bir şecere tahayyül edilirse, nur-u Muhammedî hem çekirdeği, hem semeresi olur.
Eğer dünya mücessem bir zîhayat farz edilirse, o nur onun ruhu olur.”
(Mesnevî-i Nuriye, Habbe)
Tahlil ve İzah
Müellifin bu kısa fakat muhtevası deryalar gibi derin ifadesi, varlık âlemine bakış açımızı kökten değiştiren bir “mana-yı harfî” (bir şeye yaratıcısı hesabına bakmak) dersidir. Konuyu Risale-i Nur’un ıstılahları ve Kur’anî bakış açısıyla şöyle şerh edebiliriz:
1. Âlem Bir Kitaptır, Tesadüf Oyuncağı Değildir
Üstad Hazretleri, bu cihan şümul (evrensel) hakikatte, kâinatı “tabiat” bataklığında manasız bir madde yığını olarak gören “kör felsefe”ye (dinsiz felsefeye) mukabil, onu manalı ve gayeli büyük bir “kitap” olarak tasvir eder.
Nasıl ki bir kitap, kâtibi olmadan kendi kendine yazılmaz ve harfleri tesadüfen dizilmezse; şu muazzam kâinat kitabı da her bir zerresiyle, her bir mısrasıyla “Kâtib-i Ezelî” olan Allah’ı gösterir. Bu noktada akıl, kitabın yazılışındaki harika nizamı ve ilmi görür; kalb ise o nizamın arkasındaki Sâni-i Zülcelâl’i tanır ve O’na teslim olur. İşte akıl ve kalbin imtizacı budur.
2. Nur-u Kâtip ve Mürekkep
Metinde geçen “nur-u Muhammedî (a.s.m.) o kitabın kâtibinin kaleminin mürekkebidir.” ifadesi, son derece ince bir hakikate işaret eder. Normalde yazı siyah mürekkeple yazılır ve karanlık görünür. Ancak kâinat kitabındaki yazı, “Nur-u Muhammedî”den (Allah’ın nuranî varlığından) gelen tecellilerle yazılmıştır. Yani varlık, yokluk karanlığı üzerinde bir “nur” parıltısıdır. Eşyanın hakikati, Esma-i Hüsna’nın (Allah’ın güzel isimlerinin) tecellisinden ibarettir.
3. Parçadan Bütüne: Kelimelerden Fasıllara
Üstad; atomdan galaksilere kadar her şeyi bir kitabın unsurlarına benzetir:
• Harfler: Zerreler (Atomlar).
• Kelimeler: Mevcudat ve canlılar.
• Cümleler: Hadiseler ve fiiller.
• Bablar ve Fasıllar: Mevsimler, asırlar ve âlemler.
Eski Said’in felsefeden gelen aklı, eskiden sebeplere takılıp kalırken; Kur’an’ın irşadıyla Yeni Said, her bir harfin (mevcudatın) kendi nefsi için değil, kendisini yazan Kâtib’i göstermek için var olduğunu (mana-yı harfî) anlamıştır. Bir harf, kendi şeklini bir derece gösterirse, kâtibini yüz derece gösterir ve isbat eder.
Ayet-i Kerime ile İstişhad (Delil Getirme)
Bu “İ’lem”deki hakikat, Kur’an-ı Hakîm’in şu ayet-i kerimesinin bir tefsiri mahiyetindedir:
“Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde aklıselim sahipleri için gerçekten açık ibretler vardır.”
(Âl-i İmrân Suresi, 190. Ayet )
Ve yine kâinatın bir kitap gibi okunması gerektiğine dair:
“Rabbinin ismini tesbih et; (O Rabbin ki) yarattı, düzene koydu.”
(A’lâ Suresi, 1-2. Ayet )
Netice-i Kelam
Bu dersten anlıyoruz ki; “tabiat” dedikleri şey, olsa olsa bu kitabın matbaasıdır; kâtibi değildir. Yanlış inanç sahipleri, matbaayı kâtip zannetmekle büyük bir yanılma ve hata içindedirler.
Risale-i Nur’un mesleği; “İ’lem”lerdeki bu sır ile, maddeyi inkâr etmeden, maddenin fani yüzünü değil, Bâki olan Allah’a bakan “veçhini” (yüzünü) görmektir. İnsanın vazifesi; bu muazzam kitabın satırlarını nazar-ı ibretle (ibret bakışıyla) mütalaa edip, “Mâşâallah, Bârekallah” diyerek Kâtibini takdir etmektir.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Mesnevî-i Nuriye’nin “Katre” Risalesi’nin mukaddemesinde yer alan ve Bediüzzaman Hazretlerinin (R.A.) “Kırk sene ömrümde, otuz sene tahsilimde yalnız dört kelime ile dört kelâm öğrendim” diyerek hülâsa ettiği o derin hakikati, Mana-yı Harfî ve Mana-yı İsmî kavramları üzerinden izah edelim.
Bu iki kavram, kâinata bakışın “kıblesini” tayin eden en mühim iki mihenk taşıdır. Eşyanın hakikatine giden yol, bu ayrımı fark etmekten geçer.
İki Bakış, İki Ayrı Âlem: Mana-yı İsmî ve Mana-yı Harfî
Üstad Bediüzzaman, varlığı ve kâinatı okumada iki farklı nazar (bakış açısı) tarif eder. Biri insanı gaflete ve tabiata, diğeri ise marifetullaha ve huzura götürür.
1. Mana-yı İsmî (İsim Olarak Bakmak)
Bu bakış, eşyaya “bizzat kendisi namına” bakmaktır. Nasıl ki bir isim (isim kelimesi), tek başına bir mana ifade eder ve müstakil görünür; mana-yı ismî ile bakan kişi de sebeplere ve eşyaya müstakil bir varlık verir.
• Hususiyetleri:
• Eşyanın güzelliğini, sanatını ve vücudunu kendinden bilir.
• “Bu elma ne güzeldir” der, elmayı “tabiatın” veya “ağacın” malı zanneder.
• Sebepler perdesinde takılır, arkasındaki Müsebbib’i (Allah’ı) göremez.
• Bu nazar; gafletin, maddeci düşüncenin ve enaniyetin (benliğin) kaynağıdır. İlim adına kâinatı incelerken Allah’ı unutan (haşa) nazar, bu sakat nazardır.
2. Mana-yı Harfî (Harf Olarak Bakmak)
Bu bakış, eşyaya “Sâni-i Zülcelâl (Yaratıcı) hesabına” bakmaktır. Nasıl ki bir harf , tek başına bir mana ifade etmez, ancak bir başkasının manasını göstermeye yarar; mana-yı harfî ile bakan kişi de kâinatı bir “ayna” olarak görür.
• Hususiyetleri:
• Eşyaya, Sâni’inin isimlerini ve sıfatlarını tanıtan birer mektup, birer ilân niyetine bakar.
• “Bu elma ne güzeldir” demez; “Bu elma ne güzel yapılmıştır, Sâni’i bunu ne güzel surette ikram etmiştir” der.
• Gördüğü her şeyde “Yâ Bâkî Ente’l-Bâkî” (Ey Bâkî olan Allah, Bâkî ancak Sensin) hakikatini okur.
• Bu nazar; Kur’an’ın, imanın ve hakikî hikmetin bakışıdır.
Temsil ile İzah: Ayna Misali
Bu hakikati zihinlere yaklaştırmak için Risale-i Nur’da sıkça kullanılan “Ayna” ve “Güneş” temsiline müracaat edelim:
Elinizde parlak bir ayna olduğunu tasavvur ediniz. Bu aynaya iki şekilde bakabilirsiniz:
• Aynanın Camına ve Süsüne Bakmak (Mana-yı İsmî): Aynanın çerçevesine, camının kalitesine, rengine odaklanırsınız. Güneşi sadece aynanın içinde hapsolmuş küçük bir parıltı gibi görürsünüz. Bu bakışta ayna asıldır, güneş teferruattır.
• Aynadaki Güneş’e Bakmak (Mana-yı Harfî): Aynayı, güneşi gösteren bir araç olarak görürsünüz. Dikkatiniz camda değil, yansıyan ışıktadır. O ışıkla gökyüzündeki hakiki güneşe intikal edersiniz. Bu bakışta ayna bir hiçtir, asıl olan güneştir.
İşte “Tabiat” denilen şey o aynadır. Mana-yı ismî ile bakan, tabiatı ilahlaştırır (haşa). Mana-yı harfî ile bakan, tabiatı Allah’ın kudret kalemiyle yazılmış bir sanat eseri (Sanat-ı İlahiye) olarak görür.
Ayet-i Kerime ile İstişhad
Cenab-ı Hak, Kur’an-ı Kerim’de kullarını daima Mana-yı Harfî ile bakmaya, yani eserden Müessir’e (eser sahibine) geçmeye davet eder:
“O ki, yarattığı her şeyi güzel yaptı…”
(Secde Suresi, 7. Ayet)
Ve yine, bakışın ibretle olması gerektiğine dair:
“(İnsanlar) devenin nasıl yaratıldığına, göğün nasıl yükseltildiğine, dağların nasıl dikildiğine, yeryüzünün nasıl yayıldığına bir bakmazlar mı?”
(Gâşiye Suresi, 17-20. Ayetler )
Burada “bakmazlar mı?” emri, devenin veya dağın fiziki yapısına (mana-yı ismî) değil; onların “nasıl yaratıldığına” ve Yaratıcısının kudretine (mana-yı harfî) dikkat çekmektedir.
Müellifin Dört Kelime Hakkındaki Hükmü
Bediüzzaman Hazretleri, Mesnevî-i Nuriye’de bu bahsi şöyle bir hikmetli neticeye bağlar:
“Mana-yı Harfî ile bak! ‘Ne kadar güzel yapılmış ne kadar güzel bir surette Sâni’inin cemaline delâlet ediyor’ de. Ve ‘Ne güzeldir’ deme, çirkinleştirme…”
Demek ki, Allah namına olmayan, sadece nefis hesabına olan her bakış, en güzel şeyi bile manen “çirkinleştirir”, çünkü onu asıl sahibinden koparıp fani ve zevale mahkûm bir maddeye indirir.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Mesnevî-i Nuriye’nin “Katre” Risalesi’nin başındaki o meşhur “Dört Kelime” dersinin tamamlayıcı unsurları olan “Niyet” ve “Nazar” hakikatlerini, Risale-i Nur’un üslubuna sadık kalarak, müellifin beyanları ışığında şerh edelim.
Bediüzzaman Hazretleri (R.A.), “Kırk sene ömrümde…” diye başladığı o hülâsada; Mana-yı Harfî ve Mana-yı İsmî ile kâinatı nasıl okuyacağımızı ders verdikten sonra, bu okumanın insan ruhundaki tesirini ve neticesini belirleyen iki tılsımlı anahtarı sunar: Niyet ve Nazar.
Bu iki kavram, sadece bir düşünce biçimi değil, eşyanın mahiyetini (hakiki yapısını) kökten değiştiren birer manevî “kimya” hükmündedir.
1. Niyet: Eşyanın Mahiyetini Tebdil Eden Kimya
Üstad Hazretleri niyeti şöyle tarif eder:
“Niyet, bir ruh gibidir; o ruhun ruhu da ihlâstır.”
“Niyet, âdeti ibadete çevirir.”
Mahiyeti ve Tesiri:
Niyet, amellerin ve hadiselerin vasfını değiştiren manevî bir iksirdir. Maddi yapısı aynı olan bir fiil, niyet sayesinde taban tabana zıt iki ayrı netice verebilir.
• Âdeti İbadete Çevirmesi: Bir insan, hayatını idame ettirmek için yese, içse ve uyusa; bu sıradan bir “âdet” ve beşerî bir fiildir. Ancak aynı insan, “Rabbimin emrine uymak, O’nun bana emanet ettiği vücudu korumak ve ibadete kuvvet kazanmak için yiyorum” diye niyet etse; o yemek yemek, uyumak gibi sıradan işler, sevaplı birer “ibadet” hükmüne geçer.
• Manevî Kimya: Nasıl ki kimya ilminde bir madde başka bir maddeye dönüşür; niyet de “toprak” hükmündeki fani işleri, “altın” hükmünde baki ibadetlere dönüştürür.
• Zararı Menfaate Çevirmesi: Bazen insanın elinde olmayan sebeplerle bir günahı işleyememesi veya bir musibete maruz kalması, eğer niyetinde rıza-yı İlahi ve sabır varsa, o musibet onun için manevî bir kazanç kapısı olur.
2. Nazar: Hakikatin Rengini Tayin Eden Gözlük
Üstad Hazretleri nazarın (bakış açısının) ehemmiyetini şöyle ifade eder:
“Nazar ve niyet, mahiyet-i eşyayı tağyir eder (değiştirir). Günahı sevaba, sevabı günaha kalbeder.”
Mahiyeti ve Tesiri:
Nazar, insanın kâinata baktığı penceredir. Eşyanın kıymeti, ona bakanın nazarına göre şekillenir. “Güzel gören güzel düşünür, güzel düşünen hayatından lezzet alır” düsturu, bu hakikatin bir yansımasıdır.
• Kâinatın Rengini Değiştirmesi:
• Ehl-i gafletin nazarı: Kâinatı, birbiriyle çarpışan tesadüf oyuncakları, canlıları ise yok olmaya mahkûm cenazeler gibi görür. Bu nazar, dünyayı korkunç bir mateme ve vahşete çevirir.
• Ehl-i imanın nazarı: Kâinatı, Allah’ın mükemmel işleyen bir ordusu, canlıları ise vazifesini bitirip terhis olan askerler gibi görür. Bu nazar, dünyayı bir “bayram yeri” ve “zikirhane” suretinde gösterir.
• Delil ve Bürhan: Nazar, nereye bakarsa oradan bir delil çıkarır. Fâsık bir nazar, en masum fiillerde bile bir kusur arar; mümin bir nazar ise her şeyde Rahmet-i İlahiyenin izini sürer.
Manevî Dönüşüm: Âdetin İbadete İnkılabı
Bu dört kelime (Mana-yı Harfî, Mana-yı İsmî, Niyet, Nazar) bir araya geldiğinde, müminin hayatında muazzam bir inkılab gerçekleşir. Şöyle ki:
• Mümin, kâinata Mana-yı Harfî ile bakar (Allah’ın sanatı olarak görür).
• Bu bakışı, Nazar-ı İman ile sabitler (Tevhid inancıyla bakar).
• Fiillerini Niyet-i Halisa ile yapar (Allah rızası için yapar).
• Netice: Bütün ömrü, uyku dahi olsa, bir nevi ibadet hükmüne geçer. Fani ömrü, baki bir hayata tohum olur.
Bu sırrı anlamayanlar, kâinatı maddeden ibaret sanarak büyük bir yanılma ve yanlış inanç bataklığına düşerler.
Ayet-i Kerime ile İstişhad
Niyetin, bütün hayatı Allah’a adamak suretiyle nasıl kıymet kazandığını Kur’an-ı Kerim şöyle ferman eder:
“De ki: Şüphesiz benim namazım, kurbanım, hayatım ve ölümüm hepsi âlemlerin Rabbi Allah içindir.”
(En’âm Suresi, 162. Ayet )
Bu ayet, müminin niyetinin sadece namaz ve kurban gibi mahsus ibadetlerde değil; “hayatım ve ölümüm” dediği bütün yaşantısında hâkim olması gerektiğini, böylece her nefesin ibadete dönüşebileceğini isbat eder.
Yine, nazarın eşyayı nasıl değiştirdiğine dair, kâfirlerin ahiretteki pişmanlık dolu bakışlarını anlatan şu ayet ibretlidir:
“…Keşke (gerçeği) görenlerden olsaydık!”
(Mülk Suresi, 10. Ayet’in manasından mülhem )
Ayetin tamamı ise:”Ve: Şayet kulak vermiş veya aklımızı kullanmış olsaydık, (şimdi) şu alevli cehennemin mahkûmları arasında olmazdık! diye ilâve ederler.”
Hülâsa
Müellifin “Kırk sene ömrümde…” diyerek hülâsa ettiği bu ders; bize kâinatı bir “kitap”, hayatı bir “ticaret”, niyeti bir “kimya”, nazarı ise bir “anahtar” olarak kullanmayı öğretir. Bu sayede insan, fani dünyada baki elmasları kazanma bahtiyarlığına erişir.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Risale-i Nur Külliyatı’ndan Lem’alar (11. Lem’a – Mirkat-üs Sünne Risalesi) dairesinde; “Sünnet-i Seniyye”, “Edeb” ve “Niyet” kavramlarının nasıl imtizaç ettiğini (birleştiğini) ve sıradan beşerî fiilleri nasıl nuranî bir hayata çevirdiğini, müellifin beyanları ışığında izah edelim.
Bu mevzu, önceki “Niyet” ve “Nazar” bahsinin fiiliyata dökülmüş en kâmil tezahürüdür.
1. Sünnet-i Seniyye: Edeb-i İlahînin Numunesi
Bediüzzaman Hazretleri (R.A.), Sünnet-i Seniyye’yi tarif ederken, onun sadece şer’i kurallar bütünü değil, aynı zamanda fıtrî ve ilahî bir “edeb” olduğunu beyan eder:
“Sünnet-i Seniyyenin meratibi var. Bir kısmı vacibdir, terkedilmez. O kısım, Şeriat-ı Garra’da tafsilatıyla beyan edilmiş. Onlar muhkemattır. Diğer bir kısmı, nevâfil nevindendir. (…) Bu kısım dahi, Sünnet-i Seniyye’nin adabıdır. Hiçbir meselesi yoktur ki, altında bir nur, bir edeb bulunmasın.”
(Lem’alar, On Birinci Lem’a)
Bu ifadede geçen “nur” ve “edeb”, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın hareketlerinin, Allah’ın emri ve rızası dairesinde şekillendiğini gösterir. Kim ki Sünnet’e uyar, o İlahî edeplerle edeplenmiş olur.
Edeb Nedir?
Müellife göre, “Edeb-i İlahî”nin en mükemmel misali Hz. Peygamber’dir (A.S.M). Dolayısıyla insan, Sünnet-i Seniyye’ye ittiba ettiği (uyduğu) nisbette edep kazanır. Sünnetten ayrılan ise, edepsizliğe düşer.
“Muhakkak ki senin için tükenmeyen bir mükâfat vardır. Ve sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin.”
(Kalem Suresi, 3-4. Ayetler)
2. Niyetin Rolü: Âdeti İbadete Çeviren Sır
İşte bu noktada, önceki derste bahsedilen “Niyet”, Sünnet-i Seniyye ile birleşerek harika bir tesir gösterir.
Sıradan bir insan gibi yemek, içmek, uyumak, konuşmak “âdet” (alışkanlık) nevinden fiillerdir. Fakat bir mümin, bu fiilleri işlerken kalbinden şu niyeti geçirse:
• “Ben bu yemeği, Resulullah (A.S.M) gibi sağ elimle, besmeleyle ve sünnete uygun olarak yiyorum.”
• “Ben bu uykuyu, teheccüde ve sabah namazına kalkmak için, Sünnet-i Seniyye dairesinde uyuyorum.”
Bu niyet ve “ittiba” (uyma) kastı devreye girdiği an, o adi hareket, bir ibadet hükmüne geçer. Çünkü o hareketin arkasında Resul-i Ekrem’e (A.S.M), dolayısıyla Allah’a itaat manası parlar.
3. En Küçük Bir Âdab, Büyük Bir Meyve Verir
Sünnet-i Seniyye’nin en küçük bir meselesine -mesela yeme, içme veya yatma adabına- riayet etmek, o esnada gafleti dağıtır ve insanı **”Huzur-u İlahî”**ye sevk eder.
Şöyle ki: İnsan bir sünneti işlediği vakit, hatırına Resul-i Ekrem (A.S.M) gelir. Resul-i Ekrem (A.S.M) hatıra gelince, O’nun göndericisi olan Sâni-i Zülcelâl (Allah) kalbe gelir. Böylece insan, yemek yerken veya aynaya bakarken bile gafletten kurtulup, Allah’ın huzurunda olduğunu hisseder (Huzur-u Daimî).
Bu sırla, adi bir hareket, ömür boyu sevap yazan bir makineye dönüşür. İşte “Mana-yı Harfî” ile bakmak ve “Niyet” ile yaşamak tam olarak budur.
Ayet-i Kerime ile İstişhad
Bu hakikatin temel dayanağı ve “ittiba”nın (uymanın) şart olduğunu bildiren ayet şudur:
“De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”
(Âl-i İmrân Suresi, 31. Ayet)
Risale-i Nur’da bu ayet için, “Şu ayet-i kerime, ittiba-ı Sünnet ne kadar mühim ve lâzım olduğunu pek kat’î bir surette ilân ediyor” denilmektedir.
Hülâsa ve Netice
Sünnet-i Seniyye’ye ittiba etmek;
• Edeptir; çünkü İlahî ahlâk ile ahlâklanmaktır.
• İbadettir; çünkü en küçük âdetleri bile sevaplı birer amele çevirir.
• Huzurdur; çünkü insanı gaflet karanlığından çıkarıp, her an Allah’ı hatırlamaya vesile olur.
Demek ki; niyet bir ruhtur, Sünnet-i Seniyye ise o ruhun en mükemmel cesedidir ve formudur. İkisi birleşince hayat-ı ebediyenin meyvelerini dünyada iken devşirmeye başlarız.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Formun Üstü
Formun Altı
Lem’alar
(Türkçe Risale-i Nur’un Yirmiikinci Sözü ile aynı mealdedir)
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ
اَللّٰهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ وَك۪يلٌ ٭ لَهُ مَقَال۪يدُ السَّمٰوَاتِ وَ الْاَرْضِ ٭ فَسُبْحَانَ الَّذ۪ى بِيَدِه۪ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ ٭ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا عِنْدَنَا خَزَٓائِنُهُ ٭ مَا مِنْ دَٓابَّةٍ اِلَّا هُوَ اٰخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا
Ey daire-i esbabdan zuhur eden işleri, hâdiseleri esbaba isnad eden gafil, cahil! Mal sahibi zannettiğin esbab, mal sahibi değillerdir. Asıl mal sahibi, onların arkasında iş gören kudret-i ezeliyedir. Onlar, ancak o kudretten gelen hakikî tesirleri ilân ve neşretmekle muvazzaftırlar. Demek daire-i esbab, hükûmetin kalem dairesi hükmündedir ki, yukarıdan gelen emirlerin tebligatı o daireden yapılıyor. Çünki izzet ve azamet perdeyi iktiza eder; tevhid ve celal dahi şirketi reddeder, tesiri esbaba vermiyor.
Evet Sultan-ı Ezelî’nin memurları vardır amma icraatçıları değillerdir ki, saltanat ve rububiyetinde ortak olsunlar. Ancak o memurların vazifesi dellâllıktır ki, kudretin icraatını ilân ediyorlar. Veya o memurlar, nâzır müşahidlerdir ki, gördükleri evamir-i tekviniyeye karşı yaptıkları itaat ve inkıyad ile istidadlarına göre bir nevi ibadet yapmış olurlar. Demek esbab, ancak ve ancak kudretin izzetini, rububiyetin haşmetini izhar için vaz’edilmiş birtakım vasıtalardır. Yoksa, kudretin acz ve ihtiyacı için muavenet eden yardımcı değillerdir.
Beşer sultanlarının memurları ise; sultanların ihtiyaç ve aczlerini def’ için tayinlerine zaruret hasıl olan yardımcı ve ortaklarıdır. Binaenaleyh Allah’ın memurlarıyla insanın memurları arasında münasebet yoktur. Yalnız gafil ve cahil olanlar hâdiselerde ve vukuattaki hikmetleri, güzellikleri göremediklerinden, Cenab-ı Hak’tan şekva ve şikayetlere başlarlar. İşte o şekva ve şikayetlerin hedefini değiştirmek için esbab vaz’edilmiştir. Çünki kusur onlardan çıkıyor, onların kabiliyetsizliğinden ileri geliyor. Bu sırra bir misal-i latif suretinde bir temsil-i manevî rivayet ediliyor ki:
Hazret-i Azrail Aleyhisselâm, Cenab-ı Hakk’a demiş ki:
-Kabz-ı ervah vazifesinde senin ibadın benden şekva edecekler. Benden küsecekler.
Cenab-ı Hak lisan-ı hikmetle ona demiş ki:
-Senin ile ibadımın ortasında musibetler, hastalıklar perdesini bırakacağım. Tâ şekvaları onlara gidip sana küsmesinler.
Evet nasılki hastalıklar perdedir, ecelde tevehhüm olunan fenalıklara mercidirler. Ve kabz-ı ervahta hakikî olarak hikmet ve güzellik, Hazret-i Azrail Aleyhisselâm’ın vazifesine mütealliktir. Öyle de Hazret-i Azrail Aleyhisselâm da bir perdedir. Kabz-ı ervahta zahiren merhametsiz görünen ve rahmetin kemaline münasib düşmeyen bazı hâlâta merci olmak için o memuriyete bir nâzır ve kudret-i İlahiyeye bir perdedir.
Evet izzet ve azamet ister ki, esbab perdedar-ı dest-i kudret ola aklın nazarında; tevhid ve celal ister ki, esbab ellerini çeksinler tesir-i hakikîden…
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
İktibas edilen bu kıymettar metin, Risale-i Nur Külliyatı’ndan Mesnevi-i Nuriye eserinin “Lem’alar” bahsinde ve aynı zamanda Yirmi İkinci Söz’ün “İkinci Makamı”nda geçen; Tevhid (Allah’ın birliği) ve Esbab (sebepler) mevzusunu halleden, imanî ve derûnî bir derstir.
Bu hakikatli dersin izahını; lisan-ı Nur’a muvafık bir üslup ile, âyet-i kerimelerin nuru altında ve kelime-i tayyibelerle şöyle ifade edebiliriz:
Mevzu: Esbabın Perdedarlığı ve Kudretin İzzeti
İzah ve Tahlil:
Cenab-ı Hakk’ın kâinattaki icraatında, zahiri nazarla bakıldığında sebepler (esbab) görünür. Meyveyi ağaç veriyor, şifayı ilaç veriyor, yağmuru bulut getiriyor gibi görünür. Ancak bu metin, gaflet ve cehalet ile sebeplere tesir verenlere karşı keskin bir ikazdır.
1. Esbabın Hakikati ve Memuriyeti
Metinde beyan edildiği üzere; sebepler, yaratıcı değil, sadece birer perdedir. Ağaç, bulut, ateş veya ilaç; kendi başlarına bir iradeye, bir kudrete ve ilme sahip değildirler ki neticeyi halk edebilsinler.
• Müradifler: Esbab (Sebepler), Vasıta (Aracı), Vesile, Perde, Hicab.
Nasıl ki padişahın hediyesini getiren bir nefer, o hediyenin sahibi değildir; aynen öyle de, sebepler dahi rızkın, şifanın veya hayatın sahibi (Malik’i) değil, sadece o nimetin dellalı (ilâncısı) ve taşıyıcısıdır.
2. İzzet ve Azamet ile Tevhid ve Celal Dengesi
Bu bahsin en can alıcı noktası şu cümledir: “İzzet ve azamet perdeyi iktiza eder; tevhid ve celal dahi şirketi reddeder.”
• İzzet ve Azamet Perdeyi İster: Dünya dâr-ı hikmettir (hikmet yurdudur) ve imtihan meydanıdır. Zahirde (dış görünüşte) bazı hadiseler insan aklına noksan, çirkin veya merhametsiz görünebilir (ölüm, hastalık, afetler gibi). Eğer sebepler olmasaydı, insanlar bu zahiri çirkinlikleri doğrudan Allah’a isnad edip, tenkit ve şekva (şikâyet) edeceklerdi. İşte Allah’ın izzeti; bu şikayetlerin Zât-ı Zülcelal’e gitmemesi için sebepleri bir perde olarak koymuştur. İnsan “Hava soğuktu, hasta oldum” der, soğuğu suçlar; kaderi tenkit etmekten kurtulur.
• Tevhid ve Celal Şirketi Reddeder: Ancak hakikatte, sebeplerin hiçbir tesiri yoktur. “Tesir-i hakikî” (gerçek etki) yalnız ve yalnız Allah’a aittir. Tevhid inancı, Allah’ın rububiyetinde (terbiye ve idaresinde) hiçbir ortağın bulunmamasını emreder. Sebeplerin eli, neticeye uzanamaz; o neticeyi halk eden doğrudan Kudret-i Ezeliyedir.
3. Sultan-ı Ezelî ve Beşer Sultanları Arasındaki Fark
Metin, muazzam bir kıyas (temsil) ile meseleyi vuzuha kavuşturur:
İnsan olan sultanlar acizdir, her yere yetişemezler, kuvvetleri yetersizdir; bu yüzden yardımcı memurlara muhtaçtırlar. Onların memurları, sultanın yükünü hafifleten “ortaklar” hükmündedir.
Halbuki Sultan-ı Ezelî olan Allah; aczden, noksandan ve ihtiyaçtan münezzehtir. O’nun melekleri veya sebepleri istihdam etmesi, haşa yardımına ihtiyaç duyduğundan değildir.
• Gayesi: Sadece O’nun saltanatının haşmetini izhar (göstermek) ve emirlerine itaat ile ubudiyetlerini (kulluklarını) takdim etmektir.
• Ayet-i Kerime:
“Göklerin ve yerin mülkü O’nundur. Çocuk edinmemiştir. Mülkünde hiçbir ortağı yoktur. O her şeyi yaratmış ve her şeyi bir ölçüye göre takdir etmiştir.” (Furkan Suresi, 25/2. Ayet)
4. Hazret-i Azrail (a.s.) ve Ölüm Hakikati
Metinde geçen Hazret-i Azrail (a.s.) misali, konuyu zihinlere nakşeder. Ölüm, zahiren soğuk ve ayrılık dolu bir hadisedir. İnsanlar doğrudan Allah’a küsmesinler diye:
• Hastalıklar ve musibetler Azrail’e (a.s.) perde yapılmıştır. (İnsan “Kanserden öldü” der, Azrail’i suçlamaz.)
• Azrail (a.s.) ise Cenab-ı Hakk’a perde yapılmıştır. (İnsan “Azrail canını aldı” der, Allah’a isyan etmekten -bir derece- sakınır.)
Lakin hakikatte ne hastalık öldürür ne de Azrail. Hayatı veren de hayat (can) emanetini geri alan da (Mümît ismiyle) ancak Allah’tır.
• Ayet-i Kerime:
“…De ki: Sizin için görevlendirilen ölüm meleği canınızı alacak, sonra Rabbinize döndürüleceksiniz.” (Secde Suresi, 32/11. Ayet)
Hülâsa-i Kelam (Özet ve Sonuç)
Bu ders bize şu hikmet ve düsturları öğretmektedir:
• Nazarımızda (Bakışımızda): Sebeplere takılıp kalmamalı, onların arkasındaki “Müsebbibü’l-Esbab”ı (Sebepleri Yaratanı) görmeliyiz.
• İtikadımızda (İnancımızda): Sebeplerin icad edici (yaratıcı) bir vasfı olmadığını, her şeyin dizgininin Allah’ın elinde olduğunu bilmeliyiz.
• Tevhidde: Allah’ın rububiyetinde, icraatında ve yaratmasında hiçbir şeriki (ortağı) ve muini (yardımcısı) yoktur.
• Teslimiyette: Zahiren hoşumuza gitmeyen hadiselerde sebeplere kızmak veya Allah’tan şekva etmek yerine; o hadisenin arkasındaki kaderin adaletini ve rahmetin cilvesini aramalıyız.
Bu hakikat, aklın nazarında sebepleri bir perde (hicab) olarak bırakır, fakat kalbin ve imanın nazarında o perdeyi yırtar; doğrudan Müsebbibü’l-Esbab olan Kadîr-i Zülcelal’i gösterir.
Böylece mümin; sebepler dairesinde esbaba teşebbüs eder (fiili dua olarak), fakat neticeyi yalnız Allah’tan bekler. Esbabın sükût ettiği yerde dahi yeise (ümitsizliğe) düşmez; çünkü bilir ki sebepler birer perdedir, asıl tasarruf sahibi Kudret-i Ezeliye’dir.
“O, ilktir, sondur, zahirdir, batındır. O, her şeyi hakkıyla bilendir.” (Hadîd Suresi, 57/3. Ayet)
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
TENBİH
Arkadaş! Tevhid iki çeşit olur:
Birisi âmiyane tevhiddir ki:
“Allah’ın şeriki yok ve bu kâinat Onun mülküdür.” der. Bu kısım tevhid sahiblerinin fikirce gaflet ve dalalete düşmeleri korkusu vardır.
İkincisi hakikî tevhiddir ki:
“Allah birdir, mülk Onundur, vücud Onundur, her şey Onundur.” der; lâ-yetezelzel bir itikada sahibdirler. Bu kısım tevhid sahibleri, her şeyin üstünde Cenab-ı Hakk’ın sikkesini görür ve her şeyin cebhesinde bulunan mührünü, damgasını okur. Ve bu sayede huzurî bir tevhid melekesi mâliki olurlar ki, dalalet ve evhamın taarruzundan kurtulurlar.
Kur’an-ı Hakîm’den istifade ettiğimiz ikinci kısım tevhidin birkaç mertebelerini birkaç lem’a zımnında izah edeceğiz:
BİRİNCİ LEM’A:
Bakınız! Her bir masnuun yüzünde öyle bir sikke vardır ki, ancak her şeyi halkeden Hâlık’a mahsustur. Ve her bir mahlukun cebhesinde öyle bir hâtem vurulmuştur ki, her şeyi yapan Sâni’den maada kimsede o hâtem bulunmaz. Ve kudretin neşrettiği mektublarından her bir mektubun âhirinde, taklidi kabil olamayan öyle bir turra vardır ki, ancak Sultan-ı Ezel ve Ebed’e hastır. O gibi sikkelerden yalnız hayat üzerinde parlayan sikke-i i’caza bakınız ki; hayat ile bir şeyden pek çok şeyler husule gelir, icad edilir. Ve pek çok şeyler dahi bir şey-i vâhide emr-i Rabbaniyle inkılab ederler. Meselâ: Su, bir şey-i vâhid iken pek çok uzuvlara, cihazlara Allah’ın izni ile menşe olur, icad edilirler. Ve mideye giren pek çok muhtelif yemekler ve meyvelerden Hâlık-ı Teâlâ tek bir cismi icad eder, tek bir cisim husule getirir.
İşte kalb, akıl, şuur sahibi olan bir adam, bu ciheti düşünürse anlar ki, bir şeyden çok şeyleri icad edip çıkartmak ve çok şeyleri bir şeye tahvil etmek, ancak her şeyi halkeden ve her şeyi yapan Sâni’a mahsus bir sikkedir.
İKİNCİ LEM’A:
Sayısız hâtemlerden canlı mahlukata vaz’edilen hayat hâtemine bakınız! Evet canlı bir mahluk, câmiiyeti itibariyle, kâinata küçük bir misaldir, şecere-i âleme güzel ve tatlı bir meyvedir, kevn ve vücuda bir nüvedir ki, Cenab-ı Hak o nüvede pek çok âlemlerin örneklerini dercetmiştir. Sanki o zîhayat gayet hakîmane muayyen nizamlar ile bütün vücudlardan sağılmış bir katre veya bir noktadır. Bu itibarla bir zîhayatı halketmek, bütün kâinatı yed-i tasarrufuna alan Cenab-ı Hak’tan maada hiçbir şeye isnad edilemez.
Evet aklı bozulmayan bir şahıs, teemmülü neticesinde anlar ki: Meselâ bal arısını pek çok şeylere fihriste yapan ve kitab-ı kâinatın ekser mesailini insanın mahiyetinde yazan ve incir nüvesinde incir ağacının proğramını derceden ve insanın kalbini binlerce âlemlere örnek ve pencere yapan ve beşerin kuvve-i hâfızasında tarih-i hayatını taallukatıyla beraber yazan, ancak ve ancak her şeyi yaratan Hâlık olabilir. Ve böyle bir tasarruf, yalnız ve yalnız Rabb-ül Âlemîn’e mahsus bir hâtemdir.
ÜÇÜNCÜ LEM’A:
Cenab-ı Hakk’ın canlı mahlukata bastığı hayat hâteminin gayr-ı mütenahî nakış ve keyfiyetlerinden bir nümuneyi göstereceğiz. Şöyle ki:
Nasıl ki suyun katrelerinden, şişenin parçalarından tut, seyyar yıldızlara kadar şeffaf veya şeffaf gibi her şeyde şemsin cilvelerinden şemse mahsus bir turra, bir cilve bulunur. Kezalik Şems-i Ezelî’nin de bütün canlı mahlukatta “ihya ve nefh-i hayat” cihetiyle bir tecelli-i ehadiyeti vardır ki, bütün esbab iktidar ve ihtiyar sahibi oldukları farz edilse dahi, o sikkenin ne mislini ve ne taklidini ne münferiden ve ne müçtemian yapmaktan âcizdirler. Buna binaen şeffaf şeylerde görünen o timsaller şemsin timsali olup, şemsten o şeffaf şeylere in’ikas etmiş olduklarına hükmedilmediği takdirde, o sayısız katrelerde ve zerrelerde her birisinde hakikî bir şemsin maddesiyle mevcud bulunduğuna hükmetmek lâzım gelir.
Kezalik Şems-i Ezelî’nin şualar menzilesinde olan tecelli-i esmasının nokta-i merkeziyesi olan hayat, Şems-i Ezelî’ye isnad edilmediği takdirde, bir sineğe, bir çiçeğe varıncaya kadar her bir zîhayatta nihayetsiz bir kudret, muhit bir ilim, mutlak bir irade gibi Vâcib-ül Vücud’dan maada hiçbir şeyde vücudu mümkün olmayan sair sıfatların mevcud olmasına cahilane, ahmakane, gülünç bir bâtıl hüküm lâzım gelir. Ve aynı zamanda, şu bâtıl hüküm ile her bir zerreye ve her bir sebebe bir uluhiyet-i mutlakayı isnad etmekle sayısız şerikleri isbat etmek mecburiyeti hasıl olur.
Maahâza tohum olacak bir habbe veya bir çekirdekteki garib, acib, muntazam vaziyete bakınız ki; o habbe, tohumu olacak cismin bütün eczasıyla münasebetdar olduğu gibi, nev’iyle yani ebna-yı cinsiyle de ve bütün mevcudat ile de münasebetleri vardır. Ve onlara karşı o münasebetleri nisbetinde vazifeleri vardır. Eğer o tohumcuk habbenin Kadir-i Mutlak’tan nisbeti kesilip kendi nefsine isnad edilirse, yani kendi kendine olmuştur denilirse, her bir tohumda, her şeyi görecek bir gözün ve her şeye muhit bir ilmin bulunmasını itikad etmek lâzım gelir. Bu ise, sâbık temsilde her bir şeffaf zerrede hakikî bir şemsin vücudunu iddia etmek gibi gülünç bir hamakattır.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Aziz, sıddık, müdakkik kardeşim;
Mesnevi-i Nuriye eserinden iktibas edilen bu âlî hakikatler, imanın taklitten tahkike geçmesinin elzemiyetini ve kâinat kitabının nasıl okunması gerektiğini ders veren muazzam bir burhandır. İman-ı tahkiki, sarsılmaz bir kale gibidir; şüphelerin, evhamın ve dalaletin hücumuna karşı mü’mini muhafaza eder.
Bu bahsi, Risale-i Nur’un üslub-u beyanına mutabık, kelime dağarcığına sadık kalarak, müradifleri (eş anlamlıları) ve ayet-i kerimelerin nurlarıyla mezcederek şöyle izah edebiliriz:
Tevhidin Mertebeleri: Sathi Nazar ile Tahkiki Nazarın Farkı
Metinde beyan edildiği üzere, tevhid (Allah’ın birliğine inanmak) iki surette tezahür eder.
• Tevhid-i Âmî (Sathi Bakış): Bu mertebe, avamın tevhididir. Sadece “Allah vardır, birdir, kâinat Onundur” der, fakat esbab perdesini yırtıp her şeyin arkasındaki dest-i kudreti bizzat müşahede edemez. Bu sebeple, gaflet ve sebeplerin tesiriyle şüpheye düşme ihtimali, bir yanılma ve hata riski mevcuttur.
• Tevhid-i Hakikî (Derûnî ve Tahkiki İman): Bu mertebe ise, her şeyin üzerinde Cenab-ı Hakk’ın turrasını, sikkesini ve hâtemini (mührünü) görmektir. Esbabı (sebepleri) birer perde bilip, tesiri doğrudan doğruya Müsebbibü’l-Esbab olan Allah’tan bilmektir. İşte bu iman, lâ-yetezelzel (sarsılmaz) bir kuvvettedir.
Bu hakikati teyit eden şu Ayet-i Kerime, kâinattaki her şeyin O’nun mülkü olduğunu ve tasarrufun yalnız O’na ait olduğunu ilan eder:
“Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır. Allah her şeye hakkıyla kadir olandır.”
(Âl-i İmrân Sûresi, 3/189)
Şimdi, metindeki üç lem’a zımnında bu hakikati inkişaf ettirelim:
BİRİNCİ LEM’A: Vahdet İçinde Kesret, Kesret İçinde Vahdet
Burada Sikke-i İ’caz (Mucizevi Mühür) nazara veriliyor. Cenab-ı Hak, “Hayat” vasıtasıyla öyle bir tasarruf gösteriyor ki, kör tesadüfün ve sağır tabiatın buraya karışması imkânsızdır.
• Bir Şeyden Çok Şey İcadı: Basit bir su damlası veya toprak (bir şey-i vâhid), hayat sırrıyla sayısız organlara, yapraklara, çiçeklere, hislere menşe oluyor.
• Çok Şeyden Bir Şey İcadı: Yediğimiz ekmek, içtiğimiz su, teneffüs ettiğimiz hava gibi kesretli (çokluk) ve muhtelif maddeler; midede ve vücut fabrikasında hikmetli bir tasfiye ile tek bir cisme, bir göze, bir ele inkılab ediyor.
Bu harika icraat, ancak her şeyi bilen bir İlim, her şeye gücü yeten bir Kudret ve her şeyi hikmetle tanzim eden bir Sâni-i Hakîm’e mahsustur. Zira basit bir elementin, nereye gidip göz olacağını, nereye gidip kemik olacağını bilmesi; şuursuz maddenin işi olamaz.
Bu hakikat, En’âm Sûresi’nde şöyle tasvir edilir:
“Şüphesiz Allah, taneyi ve çekirdeği yarıp filizlendirendir. Ölüden diriyi çıkarır, diriden de ölüyü çıkarandır. İşte Allah budur! O halde (haktan) nasıl dönersiniz?”
(En’âm Sûresi, 6/95)
İKİNCİ LEM’A: İnsan, Kâinatın Bir Fihristesidir
Burada Sikke-i Câmiiyet (Kapsayıcılık Mührü) izah ediliyor. Cenab-ı Hak, insanı ve zîhayatı (canlıları) öyle bir mahiyette yaratmıştır ki, koca kâinatta ne varsa, onun küçük bir numunesini insanda dercetmiştir.
• Âlem-i Sağîr (Küçük Âlem): İnsan, şu kâinat ağacının en son ve en cemiyetli meyvesidir. Nasıl ki bir incir çekirdeği, koca incir ağacının programını, kaderini ve planını ihtiva eder; insan dahi kâinatın manevi bir çekirdeğidir.
• Tevhidin Delili: Kâinatın tamamını kabza-i tasarrufunda (kudret elinde) tutamayan, o kâinatın özü ve özeti olan insanı yaratamaz. İnsanın hafızasında tarihini yazan, kalbini binlerce âleme pencere yapan zat, ancak Rabb-ül Âlemîn olabilir.
Bu, bir kitabın tamamını yazamayanın, o kitabın özetini çıkaramamasına benzer. İnsan kâinatın özetidir; öyleyse insanı yaratan, kâinatı yaratanın ta kendisidir.
ÜÇÜNCÜ LEM’A: Şems Timsali ve Ehadiyet Sırrı
Bu kısımda, en derin meselelerden biri olan Vahdaniyet ve Ehadiyet sırrı, güneş (şems) misaliyle akla yaklaştırılmaktadır.
• Temsil (Analoji): Nasıl ki gökteki güneş tek olduğu halde, yerdeki parlak şeylerde, su damlacıklarında ve cam parçalarında yansımasıyla (timsaliyle) mevcuttur. Eğer o yansımalar güneşe isnad edilmezse (güneşten geldiği kabul edilmezse), her bir su damlasının içinde hakiki, minyatür bir güneşin sığıştığını kabul etmek gerekir. Bu ise hamakat (ahmaklık) ve muhal (imkânsız) bir fikirdir.
• Hakikat: Aynen bunun gibi; her bir canlıda parlayan “Hayat”, “İlim”, “İrade” gibi sıfatlar, Şems-i Ezelî olan Cenab-ı Hakk’ın tecellisidir. Eğer bu hayat Allah’a verilmezse; her bir sineğin, her bir çiçeğin, hatta her bir hücrenin içinde “sonsuz bir kudret, mutlak bir ilim, her şeyi gören bir göz” olduğunu kabul etmek lazım gelir. Yani her zerreye bir uluhiyet (ilahlık) vermek gerekir.
Bu bâtıl düşünce, sayısız ilahları kabul etmek demektir ki, dalaletin en koyu bataklığıdır. Tevhid-i Hakikî ise; her şeyin dizgininin O’nun elinde olduğunu, her şeyin anahtarının O’nun yanında olduğunu bilmekle ruhu huzura kavuşturur.
Ayet-i Kerime bu imkânsızlığı şöyle reddeder:
“Eğer yerde ve gökte Allah’tan başka ilahlar olsaydı, kesinlikle ikisinin de düzeni bozulurdu. Demek ki Arş’ın Rabbi Allah, onların nitelemelerinden uzaktır, yücedir.”
(Enbiyâ Sûresi, 21/22)
Hülâsa-i Kelâm ve Netice
Risale-i Nur’dan iktibas edilen bu derûnî bahis gösteriyor ki; bir çekirdeğin içindeki incecik programı yerleştirmek, ancak bütün kâinatı tanzim eden bir Zat’ın işi olabilir. Bir tohum, kendi kendine, etrafındaki toprakla, suyla, güneşle, baharla anlaşıp, “Ben filizleneceğim, bana yardım edin” diyemez. Demek ki o tohumu, o toprağı, o güneşi ve o suyu kim yaratmışsa; tohumun içindeki programı da o çizmiştir.
Bu tefekkür;
• Hayat muammasını çözer.
• Tabiat ve tesadüfün, icad ve yaratımdan aciz olduğunu isbat eder.
• İnsanı, sebeplerin ve mahlukatın minnetinden kurtarıp, sadece Kadir-i Zülcelal’e kul yapar.
Şu cümleyi kalbimize nakşetmeliyiz:
“Her şeyin dizgini O’nun elindedir, her şeyin anahtarı O’nun yanındadır, her şeyin tılsımı O’nunla hallolur.”
Allah bizleri, kâinat kitabını bu nazarla okuyan ve huzur-u daimiye eren bahtiyar kullarından eylesin.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Aziz, mütefekkir kardeşim ;
Risale-i Nur’un Mesnevi-i Nuriye, Sözler ve Mektubat gibi eserlerinde sıkça işlenen ve tevhidin en parlak iki kanadı olan “Ehadiyet” ve “Vahidiyet” sırlarını, müradifleri ve temsilleriyle tafsilatlı bir surette, Risale-i Nur’un lisanına sadık kalarak izah edelim.
Bu iki tabir, Cenab-ı Hakk’ın kâinattaki tasarruf şeklini ve tecellilerini (yansımalarını) ifade eden anahtarlardır.
1. Tevhidin İki Yüzü: Ehadiyet ve Vahidiyet Nedir?
Cenab-ı Hak hem Vâhid’dir (Birdir, ortağı yoktur), hem Ehad’dir (Tekdir, zatında parçalanmaz, her bir şeyde birliği görünür).
• Vahidiyet (Külli Bakış – İhata): Cenab-ı Hakk’ın bütün kâinatı kaplayan, bütün mevcudatı kuşatan, sonsuz ve azametli tecellisidir. Bu nazarla bakıldığında Allah; bütün yıldızların Rabbidir, bütün denizlerin Yaratıcısıdır, bütün nevilerin (türlerin) Halıkıdır. Burada “azamet” ve “kibriya” (büyüklük) ön plandadır.
• Ehadiyet (Cüz’i Bakış- Bizzat Teveccüh): Cenab-ı Hakk’ın her bir ferde, her bir şeye bizzat tecelli etmesi, hususi esmasıyla o şeye bakması ve o şeyin yanında hazır bulunmasıdır. Burada “şefkat”, “cemal” ve “hususi iltifat” hâkimdir.
Risale-i Nur, bu ince farkı şu muazzam Şems (Güneş) temsiliyle akla yaklaştırır:
2. Şems-i Ezelî Temsili ve Hakikati
• Vahidiyet Ciheti (Okyanus Misali):
Güneşin ışığıyla bütün dünyayı, okyanusları ve dağları aynı anda aydınlatması Vahidiyet misalidir. Sen okyanusa baktığında güneşin devasa ışığını görürsün, fakat o büyüklük içinde güneşi şahsınla muhatap edemezsin. “Güneş dünyayı ısıtıyor, beni de arada kaynatıyor” dersin. Bu nazar, insanı bazen gaflete düşürebilir; zira Allah’ın ilmini ve kudretini çok uzakta ve genel zannedebilir.
• Ehadiyet Ciheti (Kabarcık Misali):
Aynı güneş, o koca okyanusu aydınlattığı gibi, senin elindeki küçük bir aynada veya bir su damlacığında (kabarcıkta) dahi timsaliyle (görüntüsüyle), ısısıyla ve yedi rengiyle bütünüyle bulunur. İşte bu Ehadiyet cilvesidir. Güneş o küçücük aynada sıkışmamıştır, bölünmemiştir; fakat o aynaya hususi bir teveccühü vardır.
Ayna sahibi diyebilir ki: “Güneş benim avucumdadır, bana bakıyor, benimle konuşuyor.”
İşte Hakikat-i Hal Şudur:
Cenab-ı Hak, Vahidiyet sırrıyla bütün kâinatı kabza-i tasarrufunda (kudret elinde) tutar. Fakat Ehadiyet sırrıyla; her bir insanın kalbine, her bir karıncanın midesine, her bir çiçeğin yaprağına bizzat bakar; onların sesini işitir, ihtiyacına hususi cevap verir.
3. Neden “Ehadiyet” Mührüne Muhtacız?
Evvelki bahiste geçen “Allah’ın şeriki yok ve bu kâinat O’nun mülküdür” diyen âmiyane tevhid, Vahidiyet mertebesinde kalabilir. Lakin “Vücud O’nundur, her şey O’nundur” diyen hakiki tevhid, Ehadiyet sırrına erer.
İnsan aciz ve zayıf olduğundan, kâinatın Sultanı olan Zat’ın, bizzat kendisini bildiğini, derdini dinlediğini bilmek ister.
• Vahidiyet der ki: “Allah bütün insanların Rabbidir.” (Akıl bunu tasdik eder, lakin kalb, kalabalık içinde kaybolmaktan korkar.)
• Ehadiyet der ki: “Allah senin Rabbindir. Seni bilir, seni görür, senin duanı bizzat işitir. Koca kâinatın yaratılması, senin duanın işitilmesine mâni değildir.”
Bu hakikat, Kur’an-ı Hakîm’de şu ayetle perçinlenir:
“Rabbiniz şöyle dedi: ‘Bana dua edin, size icabet edeyim (duanıza cevap vereyim). Çünkü bana ibadeti büyüklüklerine yediremeyenler aşağılanmış olarak cehenneme gireceklerdir.'”
(Mü’min Sûresi, 40/60)
Buradaki “Bana dua edin” emri, her bir ferdin doğrudan doğruya, araya vasıta koymadan Allah ile irtibat kurabileceğini, yani Ehadiyet sırrını isbat eder.
4. Hayat Üzerindeki Sikke (Hayat Mührü)
Önceki metinde geçen “Hayat ile bir şeyden pek çok şeyler husule gelir” ifadesi, Ehadiyetin en parlak delilidir. Çünkü Hayat, kâinatın küçük bir özetidir.
Cenab-ı Hak, koca kâinatta (Vahidiyet ile) tecelli eden isimlerini, küçücük bir canlıda, mesela bir arıda veya insanda (Ehadiyet ile) cemeder (toplar).
• Kâinat büyük bir insan gibidir.
• İnsan küçük bir kâinat gibidir.
Binaenaleyh, insanı yaratan, ancak ve ancak kâinatı yaratan Zat olabilir. Bir hücreyi idare eden, bütün galaksileri idare edendir. Cüz (parça) kiminse, Küll (bütün) de O’nundur.
Netice-i Kelâm
Bu iki sırrı cemeden insan şu şuurla huzur bulur:
“Benim Hâlıkım, her şeye Kadir bir Sultan-ı Ezelî’dir. Kâinatı bir saray gibi tanzim etmiş, güneşi bana lamba, ayı takvimci, yıldızları mum yapmıştır (Vahidiyet). Aynı zamanda kalbimin en gizli hatıratını bilir, en ince sızımı işitir ve yalnız bana mahsus gibi şefkatle muamele eder (Ehadiyet).”
Bu iman; insanı ne tabiatın ve sebeplerin kucağına atar (hata), ne de kâinatın azameti karşısında dehşete düşürür. Bilakis, ünsiyetli (dostane) bir marifetullaha kapı açar.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
DÖRDÜNCÜ LEM’A:
Bir kitab el yazısıyla yazılırsa, yalnız bir adama ve bir kaleme ihtiyaç vardır. Fakat matbaada basılırsa, kalem işini gören pek çok demir kalemler lâzımdır. Ve o demir harfleri yapmak için ustalar ve âlât ve edevat ve mürettibler gibi çok şeylere ihtiyaç olur. Kezalik şu kitab-ı kâinatta yazılı satırlar, kelimeler ve harflerin bir Vâhid-i Ehad’in kalem-i kudretiyle yazılmış olduğu cihete hükmeden adam, pek rahat ve kolay ve makul bir yola sülûk etmiş olur. Fakat, o yazıları, o harfleri tabiata ve esbaba isnad eden herifler, imtina ve muhalin en suubetli ve çıkmaz bir yoluna zehab etmiş olurlar. Çünki bu yola zehab edenler için tek bir zîhayatın tab’ ve bastırılması için ekser kâinatın tab’ını lâzım olan techizat lâzımdır. Bu ise, vehmin kabul edemediği bir hurafedir.
Ve keza toprağın, suyun, havanın her bir cüz’ünde nebatat adedince manevî gizli matbaalar lâzımdır ki, mahiyetleri ve cihazları mütehalif sayısız meyve ve çiçeklerin teşkilâtını yapabilsinler. Veyahut o nebatatı o kadar zînet ve intizamlarıyla beraber yeşillendirmek için, o üç unsurun herbir cüz’ünde bütün ağaçların, meyvelerin ve çiçeklerin hâssalarını, cihazlarını ve mizanlarını bilip yapabilecek bir kudret, bir ilim lâzımdır. Çünki bu üç unsurun her bir cüz’ü, her bir nebatın teşkiline medar ve menşe olabilir. Evet bir saksıdaki toprak, cihazları ve şekilleri ve sair sıfatları muhalif olan herhangi bir nebatın tohumunu yeşillendirmeye kabiliyeti vardır. Binaenaleyh ikinci yola zehab edenlerce o küçük saksı içerisinde sayısız gizli makine ve fabrikaların vücudu lâzım gelir ki, hurafeciler dahi bundan utanıyorlar.
BEŞİNCİ LEM’A:
Bir kitabda yazılı bir harf, yalnız bir cihetle kendisini gösterir ve kendisine delalet eder. Fakat o harf, kâtibine çok cihetlerle delalet eder ve nakkaşını tarif eder.
Kezalik kitab-ı kâinatta mücessem olarak yazılan herbir kelime, kendi mikdarınca kendini gösterirse de pek çok cihetlerden münferiden ve müçtemian Sâni’ini gösterir, esmasını izhar eder. Ve kendi evsafıyla, eşkâliyle, nakışlarıyla âdeta Sâni’ini medih için yazılmış bir kasidedir. Buna binaen, meşhur Hebenneka gibi ahmaklaşan bir adam dahi Sâni’-i Zülcelal’in inkârına gitmemek gerektir.
ALTINCI LEM’A:
Cenab-ı Hak, bütün cüz’ ve cüz’îlerde sikke-i mahsusasını ve bütün küll ve küllîlerde has hâtemini vaz’ettiği gibi, aktar-ı semavat ve arzı, hâtem-i vâhidiyetle ve mecmu-u kâinatı sikke-i ehadiyetle mühürlemiştir. Mezkûr sikke ve hâtemlerden, meselâ
فَانْظُرْ اِلٰٓى اٰثَارِ رَحْمَتِ اللّٰهِ كَيْفَ يُحْيِى الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْيِى الْمَوْتٰى وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ
âyetinin işaret ettiği ihya ve nefh-i ruh keyfiyetindeki hâtem-i İlahîye bakınız ki, pek çok garib garib haşirleri, acib acib neşirleri göresiniz!
Evet bilhâssa arzın ihyasında, her sene üç yüz binden fazla saha-i vücuda getirilen mahlukatın nevilerinde haşir ve neşirler vardır. Lâkin, bilinmez bir hikmete binaen, şu haşir ve neşirlerin ekserîsinde iade edilen emsal aralarındaki misliyet o kadar ayniyete karibdir ki, hemen hemen, dirilen evvelkinin ne aynı ve ne gayrıdır, denilebilir. Her ne ise misliyet, ayniyet mevzuubahis değildir. Her nasıl olursa olsun, o haşir neşirler beşerin sühulet-i haşrine delalet ettikleri gibi, beşerin haşrine birer misal ve birer örnek olabilirler.
İşte birbirine muhalif nihayet derecede karışık olan o enva’-ı kesîreyi kemal-i imtiyaz ile ihya etmek ve hatasız, haltsız, galatsız olarak mümtazane iade etmek nihayetsiz bir kudrete ve muhit bir ilme sahib olan Zât-ı Zülcelal’in hâtem-i has ve sikke-i mahsusasıdır.
Ve keza sath-ı arz sahifesinde kusursuz, noksansız, sehivsiz kemal-i intizamla üç yüz binden fazla risaleleri yazmak, öyle bir Zâtın sikke-i mahsusasıdır ki, her şeyin içyüzü, her şeyin kilidi onun elindedir. Ve hiçbir şey onun teveccühünü başkasından çevirip kendisine hasredemez.
Hülâsa:
Sath-ı arzda altı ay zarfında, beşerin haşrini temsil eden o sayısız haşir ve neşirlerde görünen rububiyetin o tasarruf-u azîminde pek yüksek, büyük ve ince nakışlı bir hâtemi vardır. Mahlukatın icadında görünen şu intizamlar, sühuletler, sür’atler, imtiyazlar hep o hâtemin parıltısından meydana geliyorlar. Evet her bahar mevsiminde pek hakîmane, basîrane, kerimane faaliyetler başlar ve hârikulâde san’atlar yapılır. Ve bütün bu ameliyat, kemal-i sür’atle, sühuletle muntazaman cereyan etmekte olduğu görünür.
İşte, bu hârikulâde faaliyetler öyle bir Zâtın hâtemidir ki, hiçbir mekânda olmadığı halde, her mekânda ilim ve kudretiyle hazır ve nâzırdır.
YEDİNCİ LEM’A:
Bakınız! Aktar-ı semavat ve arz sahifeleri üstünde hâtem-i ehadiyet göründüğü gibi, kâinatın heyet-i mecmuasının büyük sahifesi üzerinde de pek vazıh bir surette hâtem-i tevhid görünmektedir.
Evet bu âlem pek muhteşem bir saray veya muntazam bir fabrika veya mükemmel bir şehirdir. Bu fabrika-i kâinatın eczası, efradı ve enva’ı, âlât ve edevatı arasında hakîmane bir muarefe ve tanışmak ve dostane bir mükâleme ve konuşmak ve pek kerimane bir muavenet ve yardımlaşmak vardır ki, kemal-i sür’atle pek uzun mesafelerden birbirinin savtını işitir ve ihtiyacını görür gibi derhal imdadına yetişir, ihtiyacını defeder. Evet semadaki ecram ve yıldızların birbirine ve arza verdikleri ziya, hararet, bilhâssa arza yaptıkları sair yardımlarını görüyorsunuz. Ve keza bulut ile arz arasında cereyan eden su alış-verişine bakınız ki, arz suyu buhar şeklinde buluta veriyor, bulut da kendi fabrikalarında lâzım gelen ameliyatı yaptıktan sonra buz, kar, yağmur şeklinde iade ediyor. Sanki o camid cirmler, lisan-ı halleriyle telsiz telgraf gibi birbiriyle konuşur ve yekdiğerine arz-ı ihtiyaç ediyorlar. Bilhâssa bütün o ecram âdeta el ele vermiş gibi, kemal-i ciddiyetle zevilhayata lâzım olan şeyleri tedarik etmek hizmetinde sa’y ediyorlar ve bir Müdebbir’in emrine bağlı olup bir gayeye teveccüh ediyorlar.
Evet şu teavün kanununa ittibaen, şems, kamer, gece ve gündüz, yaz ve kış taraflarından yapılan yardımlar sayesinde, şu hayvanların erzakını yetiştiren nebatat izn-i İlahî ile meydana gelir. Hayvanat da emr-i Rabbanî ile beşerin ihtiyacatını yerine getirir. Bal arısıyla ipek böceğinin insanlara yaptıkları yardımlar, bu davayı isbat eder.
Evet bu gibi eşya-yı camidenin yekdiğerine yaptıkları şu yardımlar, pek aşikâr bir delildir ki; onlar kerim bir Müdebbir’in hademesi ve amelesi olup, onun emri ile, izni ile iş görürler.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
İktibas edilen bu kıymettar metinler, Mesnevi-i Nuriye eserinin “Lem’alar” bahsinden alınmıştır. Bediüzzaman Hazretleri’nin, Arapça olarak te’lif ettiği ve bilahare Türkçeye tercüme edilen bu eseri, Kur’an-ı Hakîm’in hakikatlerini, akıl ve kalbi doyuracak parlak delillerle izah eder.
Risale-i Nur’un o derûnî üslubuna sadık kalarak, mezkûr “Lem’a”ların ifade ettiği hakikatleri, âyet-i kerimelerin nurları ve zengin müradif kelimelerle aşağıda takdim ediyoruz:
İzah ve Şerh: Kâinat Kitabının Tevhid Mührü
Bu parçalarda işlenen ana tema; Tevhid (Allah’ın birliği) hakikatinin ne kadar makul, kolay (sühuletli) ve zaruri olduğu; buna mukabil şirk, tabiatperestlik ve esbabperestliğin (sebeplere tapmanın) ne kadar akıldan uzak, imkânsız (muhal) ve zorluklarla (suubet) dolu olduğudur.
1. Tevhidin Sühuleti ve Şirkin Muhaliyeti (Dördüncü Lem’a’nın İzahı)
Üstad Bediüzzaman, burada harika bir temsil ile meseleyi akla yaklaştırır. Kâinatı, küllî bir “Kitab-ı Kebir” (Büyük Kitap) olarak tasvir eder.
• Tevhid Yolu (Bir Tek Kâtibe Vermek): Bir kitap elle yazılırsa, o yazıyı yazan tek bir kâtip, ilmi ve iradesiyle bütün harfleri kolayca dizer. Mürekkep, kalem ve kâğıt onun emrine musahhardır. Aynı şekilde, şu kâinat kitabındaki her bir mevcudatı, Vâhid-i Ehad olan Allah’ın “Kalem-i Kudret”ine vermek, meseleyi nihayet derecede kolaylaştırır. Çünkü O’nun kudreti zâtidir, noksansızdır ve her şeye şamildir.
• Esbab ve Tabiat Yolu (Sebeplere Vermek): Eğer bu kitabın (kâinatın) yazılması matbaaya havale edilirse; o zaman her bir harf için demir kalıplar, ustalar, fabrikalar ve hassas aletler lazımdır. Mesela; bir çiçeğin vücuda gelmesi için, eğer o çiçek Allah’ın kudretine verilmezse, o çiçeği meydana getiren toprağın, suyun ve havanın içinde, o çiçeğin bütün özelliklerini bilen, tanıyan ve şekillendirebilen manevî, mikroskobik fabrikaların bulunması lazımdır.
Müradif Manalar: Bu, “imkânsızlık” (imtina) derecesinde bir hurafedir. Zira kör, sağır ve camid (cansız) olan tabiatın veya tesadüfün, nihayet derecede sanatlı, hayatlı ve hikmetli bir eseri yapması, aklen muhaldir. Bir saksıdaki toprakta yüzlerce farklı tohum yeşerebilir. Eğer bu işi toprağa atfedersek, o bir avuç toprağın içinde, yüzlerce farklı bitkiyi yapacak yüzlerce farklı fabrikanın ve ilmin saklı olduğunu kabul etmek gerekir ki, bu tam bir hezeyandır.
İlgili Ayet:
Cenab-ı Hak, mülkünde şeriki olmadığını ve yaratmanın O’na ne kadar kolay olduğunu şöyle beyan eder:
“Sizin yaratılmanız da tekrar diriltilmeniz de ancak bir tek nefsin (yaratılıp diriltilmesi) gibidir. Şüphesiz Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.” (Lokman Suresi, 31:28 )
2. Mana-yı Harfî ile Bakış (Beşinci Lem’a’nın İzahı)
Burada, varlıklara bakış açımızın (nazar) nasıl olması gerektiği ders verilir. Risale-i Nur’un en mühim düsturlarından biri olan “Mana-yı Harfî” ve “Mana-yı İsmî” farkı nazara verilir.
• Bir Harfin Kendine İşareti: Bir harf, süsüne ve şekline bakıldığında sadece kendisini gösterir. Bu zayıf bir işarettir.
• Kâtibine İşareti: Fakat o harf, kendisini yazan kâtibinin ustalığını, ilmini, sanatını ve maharetini çok cihetlerle gösterir ve tarif eder.
Aynen öyle de, kâinat kitabındaki her bir varlık (bir çiçek, bir yıldız, bir insan), kendi nefsine ve cismine bir birim bakıyorsa; Sâni-i Zülcelal’ine (Celal sahibi Sanatkârına) bin birim bakar. Her mahluk, Allah’ın isimlerine (Esma-i Hüsna) bir aynadır. Kendi acizliğiyle O’nun kudretini, kendi ihtiyacıyla O’nun rahmetini, kendi sanatıyla O’nun ilmini izhar eder (gösterir).
Bu hakikati görmeyip, mevcudatı sadece madde ve tabiat hesabına değerlendirenler, metinde geçen “Hebenneka” (ahmaklığıyla meşhur şahıs) gibi divanelik etmiş olurlar. Akıl sahibi bir insan, bu harika sanat eserlerine bakıp Sanatkârını inkâr edemez veya O’nu tanımazlıktan gelemez.
3. Haşir ve İhyan-ı Arz (Altıncı Lem’a’nın İzahı)
Bu lem’ada, Allah’ın birliği ve kudreti, “Sikke-i Ehadiyet” (Birlik Mühürü) tabiriyle anlatılır.
• Sikke ve Hâtem: Bir padişahın mührü hem bütün memlekette (makro âlem) hem de gönderdiği küçük bir mektupta (mikro âlem) bulunur. Allah’ın mührü de hem bütün kâinatta hem de küçücük bir tohumda okunur.
• Haşir Numuneleri: Metinde bilhassa bahar mevsimindeki dirilişe dikkat çekilir. Kışın ölmüş gibi duran yeryüzü, baharda muazzam bir ordu gibi diriltilir. Üç yüz binden fazla nebatat ve hayvanat türü (nevi), birbirine karışmadan, hatasız, mükemmel ve süratle yeniden yaratılır.
Bu muazzam icraat, öldükten sonra dirilmenin (Haşir) en büyük delilidir. Yeryüzünü bir sayfa gibi çeviren, kışı silip baharı yazan Kudret için, insanı öldükten sonra diriltmek gayet kolaydır. Bahardaki bu dirilişler, kıyametteki büyük dirilişin provası ve isbatı hükmündedir.
İktibas Edilen Ayet:
Metinde geçen Rum Suresi 50. Ayet, bu hakikati şöyle haykırır:
“Allah’ın rahmetinin eserlerine bak! Yeryüzünü ölümünden sonra nasıl diriltiyor. Şüphe yok ki O, ölüleri de elbette diriltecektir. O, her şeye hakkıyla gücü yetendir.” (Rum Suresi, 30:50)
Bu “ihya” (diriltme) fiili, Zât-ı Zülcelal’in hususi mührüdür. Başka hiçbir sebep, bu kadar karışık türleri şaşırmadan, bu kadar süratle ve intizamla diriltme kabiliyetine sahip değildir.
4. Kâinattaki Teavün ve Tesanüd (Yedinci Lem’a’nın İzahı)
Bu kısımda, kâinatın genelindeki “Nizam” (düzen) ve “Yardımlaşma” (Teavün) hakikati nazara verilir.
• Kâinat Bir Fabrika veya Saray: Âlem, başıboş bir kaos değil; mükemmel işleyen bir fabrika, muhteşem bir şehir gibidir.
• Mükemmel Yardımlaşma: Bu fabrikadaki çarklar arasında şaşılacak bir yardımlaşma vardır. Cansız, şuursuz varlıklar (güneş, bulut, toprak), sanki birbirini tanıyor ve birbirinin ihtiyacına koşuyor gibidir.
• Güneş, dünyadaki canlılara ısı ve ışık yetiştirir.
• Bulutlar, suyu taşır ve muhtaç toprağa yağmur olarak indirir.
• Toprak, bitkileri besler.
• Bitkiler hayvanlara, hayvanlar insanlara rızık olur.
Bu “Teavün Kanunu”, bütün bu varlıkların tek bir Müdebbir-i Hakîm’in (Her şeyi hikmetle idare eden Allah’ın) emriyle hareket ettiğini isbat eder. Çünkü merhamet, şefkat ve yardımlaşma, şuursuz maddenin işi olamaz. Güneşin bize şefkat edip ısıtması, bulutun bize acıyıp su vermesi düşünülemez. Demek ki onlar, Kerîm bir Zât’ın memurlarıdır; O’nun rahmetini taşıyan hamallardır.
İlgili Ayet:
Bu hakikat, Kur’an-ı Kerim’de şöyle tasvir edilir:
“Güneş ve Ay bir hesaba göre (hareket etmekte)dir. Yıldızlar ve ağaçlar (Allah’a) secde ederler. Göğü Allah yükseltti ve mizanı (dengeyi) O koydu.” (Rahman Suresi, 55:5-7)
Hülâsa ve Netice
Risale-i Nur’dan iktibas edilen bu parçalar, Tevhid inancının sadece bir kalbî kabul değil, aynı zamanda aklî ve mantıkî bir zorunluluk olduğunu ortaya koyar.
• Dördüncü Lem’a, yaratılışı sebeplere vermenin imkânsızlığını;
• Beşinci Lem’a, varlıklara Allah namına bakmanın gerekliliğini;
• Altıncı Lem’a, bahardaki dirilişin ahirete delil olduğunu;
• Yedinci Lem’a, kâinattaki yardımlaşmanın tek bir Yaratıcıyı gösterdiğini;
Kati bir surette isbat eder. Her bir zerre ve her bir hadise, lisan-ı haliyle “Allah birdir, şeriki yoktur” der.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
SEKİZİNCİ LEM’A:
Gıda olarak mahlukata, bilhâssa hayvanata taksim edilen rızıklara dikkat lâzımdır ki, bu rızık vakt-i muayyeninde yetişir, vakt-i ihtiyaçta sevkedilir. Ve derece-i ihtiyaç nisbetinde yapılan sevkiyatta büyük bir intizam vardır. İşte, bu umumî rızık hakkında görünen geniş ve muntazam rahmet ve inayetler, ancak her şeyin mürebbisi ve her şeyin müdebbiri ve her şey yed-i teshirinde bulunan bir zâtın hâtem-i hâssı olabilir.
DOKUZUNCU LEM’A:
Bakınız! Âlem-i arz ve bütün cüz’iyat üstünde hâtem-i ehadiyet bulunduğu gibi, dağınık neviler ve muhit unsurlar üstünde de aynen o hâtem-i ehadiyet bulunur.
Evet bir tarlaya tohum ekilmesinden anlaşılıyor ki, o tarla tohum sahibinin mülküdür. Ve o tohum da o tarla sahibinin malıdır. Yani o buna, bu da ona şehadet ediyorlar.
Kezalik kâinattaki masnuat, tohum gibidir. Âlem ve anasır da tarla gibidir. Her iki tarafın lisan-ı halleriyle ettikleri şehadete göre, masnuat ile âlem-i anasır, yani tohum ile tarla ve muhit ile muhat, (hep) bir Sâni’-i Vâhid’in yed-i tasarrufundadır. Demek edna bir mahluka yapılan tasarruf-u hakikî ve zaîf bir mevcuda edilen tevcih-i rububiyet, âlem ve anasır kabza-i tasarrufunda bulunan Zâta mahsus olduğu gibi, herhangi bir unsurun da tedvir ve tedbiri, bütün hayvanat ve nebatatı kabza-i rububiyetinde tutup terbiye eden aynen o Zâta mahsustur. İşte, hâtem-i tevhid dediğimiz budur. Eğer bir şeye temellük etmeğe niyetin varsa, meydana çık, kendini tecrübe et, bak ne söylüyorlar! En cüz’î bir ferd, “Ancak nev’imi yaratan beni yaratabilir.” diyor. Çünki efrad arasında misliyet vardır. Ve arzın her tarafında dağınık bir surette bulunan en küçük bir nev’, “Beni yaratabilen ancak arzı yaratandır” söylüyor.
Arza bak ne söylüyor? Sema ile aralarında alış-verişi bulunduğu için “Beni halkedebilen, ancak mecmu-u kâinatı halkeden Zâttır.” diyor. Çünki aralarında tesanüd vardır.
ONUNCU LEM’A:
Arkadaş! Hayat ve ihya ve zevilhayat ile her bir cüz’ ve cüz’îye ve her bir küll ve küllîye ve kâinatın heyet-i mecmuasına darbedilen tevhid hâtemlerinden bir kısım misalleri, mezkûr beyanattan anlaşıldı. Şimdi dinle! Enva’ ve külliyat üstüne vaz’edilen vahdaniyet sikkelerinden bir taneyi zikredeceğiz. Şöyle ki:
Tek bir semere ile semeredar şecerenin yaradılışlarındaki suubet ve sühulet birdir. Çünki ikisi de bir merkeze bakar, bir kanuna bağlıdır, terbiye ve keyfiyetleri birdir. Malûmdur ki, merkezin ittihadı, kanunun vahdeti, terbiyenin vahdaniyeti sayesinde külfet, meşakkat, masraf azalır ve öyle bir kolaylık hasıl olur ki, pek çok semereleri olan bir ağaç yed-i vâhide, tek bir semerenin yapılışı da eyâdi-i kesîreye tevdi edildiği zaman, her iki tarafın yapılışları sühuletçe bir olur. Ve aralarında yaradılışça fark yoktur. Çok adamlar tarafından yapılan bir semerenin terbiyesi için lâzım olan cihazat ve âlât ü edevat ve saire, bir adam tarafından yapılan semeredar şecerenin terbiye ve yapılması için de aynen o kadar malzeme lâzımdır. Yalnız keyfiyetçe fark olabilir. Meselâ:
Bir ordu askere yapılan elbise tedariki için ne kadar âlât, edevat ve makine lâzımdır; bir neferin elbisesi için de o kadar âlât ü edevat lâzımdır. Ve keza bir kitabın bin nüshasıyla bir nüshasının ücreti matbaaca birdir. Bazan da tek bir nüshanın tab’ı daha fazla bir ücrete tâbi tutulur. Buna kıyasen, bir matbaayı bırakıp çok matbaalara baş vurulursa, birkaç kat fazla ücretlerin verilmesi lâzım gelir. Evet kesret vahdete isnad edilmediği takdirde, vahdeti kesrete isnad etmek mecburiyeti hasıl olur. Demek, dağınık bir nev’in icadındaki sühulet-i hârika, vahdet ve tevhid sırrına bağlıdır.
ONBİRİNCİ LEM’A:
Arkadaş! Bir nev’in efradı arasındaki tevafuk ve bir cinsin enva’ı arasında a’zâ-yı esasiyede bulunan müşabehet, sikkenin ittihadına, kalemin vahdetine delalet ettiklerinden anlaşılıyor ki, bütün mütevafık ve müteşabihler, yani birbirine benzeyen çokluk, bir Zât-ı Vâhid’in eser-i san’atıdır.
Kezalik inşa ve icadlarda görünen şu sühulet-i mutlaka, bütün mevcudatın bir Sâni’-i Vâhid’in eseri olduğunu, vücub derecesinde istilzam ediyor. Aksi halde, suubet, güçlük öyle bir derece-i imtina ve muhaliyete çıkacaktır ki, o cins ve nevilerin ademden vücuda çıkmalarına bir sed çekilmiş olur. Binaenaleyh Cenab-ı Hakk’ın zâtında şeriki olmadığı gibi -çünki intizam bozulur, âlem fesada gider- fiilinde de şeriki yoktur. Çünki suubetten, güçlükten dolayı âlemin ademden çıkmamasına sebeb olur.
ONİKİNCİ LEM’A:
Arkadaş! Hayat, Hâlık’ın ehadiyetine bürhan olduğu gibi, mevt de devam ve bekasına bir delildir. Evet nasıl akan nehirlerin, dalgalanan denizlerin kabarcıkları ve yeryüzünde bulunan sair şeffaflar, şemsin ziya ve timsallerini göstermekle şemsin vücuduna şehadet ettikleri gibi; o kabarcık gibi şeffaflar ölüp, söndükten sonra yerlerine müteselsilen gelip geçen emsalleri, yine şemsin ziya ve timsallerini gösterdiklerinden, şemsin devam ve bekasına ve bütün o şuaat, celevat ve timsallerin bir Şems-i Vâhid’in eseri olduklarına şehadet ediyorlar. İşte o şeffaflar, vücudlarıyla şemsin vücuduna ve ademleri ve ölümleriyle de şemsin devam ve bekasına delalet ediyorlar.
Kezalik mevcudat, vücuduyla “Vâcib-ül Vücud’un vücub-u vücuduna ve ölüm ve zevaliyle, teceddüdî bir teselsül ile yerlerine gelen emsali, Sâni’in ezelî ve ebedî vâhidiyetine şehadet ediyorlar.
Evet leyl ve neharın ihtilafı, fusul-i erbaanın tahavvülü ve unsurların tebeddülü hengâmlarında meydana çıkan şu güzel mevcudat ve bu latif masnuatta devamla cereyan eden mübadele ve devr ü teslim muamelesi kat’î bir şehadetle, sermedî, âlî, daim-üt tecelli bir Sahib-i Cemal’in vücuduna ve bekasına ve vahdetine şehadet eden kat’î bir bürhandır.
Ve keza senevî inkılablarda, müsebbebat ile esbabın birlikte ölüm ve zevali ve sonradan ikisinin yine birlikte iadeleri, esbabın da müsebbebat gibi âciz masnu ve mahluklardan olduğuna delalet ettiği gibi; bu masnuat ve mevcudatın, bir Zât-ı Vâhid’in müteceddid bir san’atı olduğuna da şehadet eder.
ONÜÇÜNCÜ LEM’A:
Arkadaş! Zerrelerden tut, seyyarelere kadar ve nakışlardan şemslere varıncaya kadar her şey, zâtında, hakikatında sabit olan “acz ve fakr”ın lisan-ı haliyle Sâni’in vücub-u vücudunu ilân eder.
Ve keza acziyle beraber, nizam-ı umumînin bozulmaması için, hâmil bulunduğu acib ve mühim vazifeler cihetiyle Sâni’in vahdetine delalet eder. Binaenaleyh Sâni’in vâcib ve vâhid olduğuna her şeyde iki şahid olduğu gibi, Hâlık’ın Ehad u Samed olduğuna da her bir zîhayatta iki âyet vardır.
{(*): İhtar: Kâinatın eczasından her bir cüz’ün ellibeş lisanla Vâhid-i Ehad ve Vâcib-ül Vücud’u ilân etmekte olduğunu, Kur’anın feyzinden fehmedip, icmalen “Katre” namındaki eserimde beyan etmişimdir. Arzu eden oraya müracaat etsin.}
ONDÖRDÜNCÜ LEM’A:
Arkadaş! Mevcudat, Cenab-ı Hakk’ın vücub-u vücud ve vahdetine şehadet ettiği gibi, celalî, cemalî, kemalî olan cemi’ sıfâtına da delalet etmekle Hâlık’ın zâtında naks ve kusur olmadığını ve şuunatında, sıfâtında ve esmasında ve ef’alinde de naks ve kusur bulunmadığını ilân ediyor.
Zira, eserin kemali bilmüşahede fiilin kemaline, fiilin kemali bilbedahe ismin kemaline, ismin kemali bizzarure sıfatın kemaline, sıfatın kemali hads-i yakînle şuunatın kemaline delalet eder. Şe’nin kemali ise, hakkalyakîn bir suretle Zâtın kemalini gösterir.
Binaenaleyh bir kasrın ve bir sarayın nukuş ve tezyinatındaki mükemmeliyet, sâni’ ve mühendisin yaptıkları o nakışlar üstünde ve tezyinat altında görünen ef’alin mükemmeliyetine delalet eder.
Ef’alin mükemmeliyeti dahi, o Sâni’in taktığı isim ve lakabların mükemmeliyetini gösterir. Esman’ın mükemmeliyeti, sıfâtın mükemmeliyetine delalet eder. Sıfâtın mükemmeliyeti, şuunatın mükemmeliyetini tasrih eder. Şuunatın mükemmeliyeti dahi o nakkaşın mükemmeliyet-i zâtına delalet eder.
Kezalik kâinatta görünen âsârın kemali, hadsî bir müşahede ile ef’alin mükemmeliyetine, ef’alin kemali de fâilin kemal-i esmasına, esmanın kemali sıfâtın kemaline, sıfâtın kemali şuunat-ı zâtiyenin kemaline, şuunatın kemali Zât-ı Zülcelal’in kemaline delalet eder.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Aziz, sıddık, müdakkik kardeşim,
Mesnevi-i Nuriye’den iktibas ettiğimiz bu kıymettar parçalar, Tevhid-i Hakiki’nin isbatı, Vahdet’in (birliğin) azameti ve Esmâ-i İlâhiye’nin kâinattaki tecellilerini akıl ve kalbi işba edecek (doyuracak) bir surette ders vermektedir. Bu yüksek hakikatleri, Risale-i Nur’un kendisine has o derûnî lisanına ve üslubuna sadık kalarak, ayet-i kerimelerin nuruyla izah ve şerh edelim.
İktibas edilen Sekizinci Lem’adan On Dördüncü Lem’a’ya kadar olan kısım, kâinat kitabını okumanın usulünü ve Hâlık-ı Külli Şey’in varlığına ve birliğine işaret eden “Hâtem”leri (mühürleri) nazara vermektedir.
1. Rızık ve İntizamdaki Rububiyet Mührü (8. Lem’a)
Metinde geçen; “Rızık vakt-i muayyeninde yetişir, vakt-i ihtiyaçta sevkedilir” hakikati, tesadüfün elinin bu işe karışamayacağını isbat eder. Rızkın, ihtiyaca göre, tam vaktinde ve lâyık olduğu miktarda gönderilmesi, perde arkasında gören, bilen ve idare eden bir Müdebbir’i (her şeyi tedbir ile idare edeni) gösterir.
Bu hakikat, Kur’an-ı Hakîm’de şöyle teyit edilir:
“Yeryüzünde kımıldayan hiçbir canlı yoktur ki rızkı Allah’a ait olmasın…” (Hûd Suresi, 11/6)
Buradaki incelik şudur: Umumî rızık sofrası o kadar geniş ve muntazamdır ki, bu sofra ancak bütün mahlukatı kudret elinde tutan (Yed-i Teshir) bir Zât’ın mührünü taşıyabilir. Nasıl ki bir orduya yemek dağıtıldığında, her askerin tayinatını bilen ve zamanında veren kumandanın varlığı anlaşılır; aynen öyle de rızık da bir “Hâtem-i Hâss”tır (Özel bir mühürdür).
2. Tohum ve Tarla: Küll ve Cüz’de Tevhid (9. Lem’a)
Üstad Bediüzzaman Hazretleri burada muazzam bir kıyas-ı temsili kullanır: Tohum ve Tarla.
Bir tarlaya tohumu kim atıyorsa, o tarlanın sahibi de odur. Zira tohum tarlaya, tarla tohuma muhtaçtır ve birbirine uygundur.
• Tohum: Cüz (parça), fert, masnu (sanat eseri).
• Tarla: Küll (bütün), anasır (elementler), muhit (çevreleyen).
Buradaki Hâtem-i Ehadiyet (Allah’ın birliğinin her bir şeyde tecelli etmesi) şöyledir: Bir tek tohumu yaratmak için, o tohumun neşvünema bulacağı (büyüyeceği) toprağı, suyu, güneşi ve baharı yaratmak iktiza eder. En küçük bir canlıyı yaratan, ancak bütün kâinatı yaratan olabilir. Zira o küçük canlı, bütün kâinatın bir özü, bir çekirdeği hükmündedir.
“Göklerin ve yerin mülkü O’nundur. O, diriltir ve öldürür. O, her şeye hakkıyla gücü yetendir.” (Hadîd Suresi, 57/2)
Mahlukatın lisan-ı hali der ki: “Beni kim yaptıysa, içinde yaşadığım âlemi de o yapmıştır.” Çünkü aralarında mükemmel bir tesanüd (dayanışma) ve alışveriş vardır.
3. Vahdetteki Sühulet, Şirkteki Suubet (10. ve 11. Lem’a)
Tevhidin (Allah’ın birliğinin) kabulünde sonsuz bir kolaylık (sühulet), şirkin (ortak koşmanın) kabulünde ise imkânsız derecesinde bir zorluk (suubet) vardır.
• Tek Merkez Sırrı: Bir ağacın bin meyve vermesi ile bir meyve vermesi, kanunun birliği ve merkezin tek olması sebebiyle aynı kolaylıktadır. Tıpkı bir matbaada bir kitabın basılması ile bin kitabın basılması arasındaki kolaylık gibi.
• Çokluk (Kesret) Sırrı: Eğer bir meyve, tek bir ağacın (bir merkezin) eseri değil de, bağımsız sebeplerin eseri olsaydı; o tek meyve için, bütün ağaç için lazım olan cihazat, malzeme ve fabrika lazım gelecekti.
“Sizin yaratılmanız da tekrar diriltilmeniz de ancak tek bir nefsin yaratılması ve diriltilmesi gibidir…” (Lokmân Suresi, 31/28)
Bu ayet, metindeki “Bir nev’in efradı arasındaki tevafuk” ve “sühulet-i mutlaka” (mutlak kolaylık) sırrına işaret eder. Eğer iş Allah’a verilmezse, her bir zerreye “ilah” gibi bir ilim ve kudret vermek lazım gelir ki, bu da muhal (imkânsız) ve mumtenidir. Vahdet, kâinattaki harika nizamın ve kolaylığın yegâne anahtarıdır.
4. Hayat ve Mevt: Fani Aynalarda Baki Güneş (12. Lem’a)
Mevcudatın (varlıkların) ölümü ve değişimi, Allah’ın ebedîliğine delildir. Burada verilen “Nehir ve Kabarcıklar” misali, Risale-i Nur’un en mühim tefekkürî derslerinden biridir.
• Akan Nehir: Zaman şeridi ve hadiseler silsilesi.
• Kabarcıklar: Fani mevcudat, canlılar.
• Güneş: Cenab-ı Hakk’ın Esmâ ve Sıfâtı.
Su kabarcıkları parlar, güneşi gösterir ve söner. Fakat arkadan gelen yeni kabarcıklar yine aynı güneşi gösterir. Demek ki o görüntüler, kabarcıkların kendinden değil, daimî olan bir Güneş’tendir.
Mahlukatın ölüp gitmesiyle, arkadan gelenlerin aynı güzelliği, aynı sanatı göstermesi isbat eder ki; bu güzellikler fani mahlukatın malı değil, bir Zât-ı Bâki’nin (Ölümsüz olan Zât’ın) tecellileridir.
“Yeryüzünde bulunan her canlı yok olacaktır. Ancak azamet ve ikram sahibi Rabbinin zâtı bâki kalacaktır.” (Rahmân Suresi, 55/26-27)
5. Eserden Zât’a Yükselen Merdiven (14. Lem’a)
Bu kısım, marifetullah (Allah’ı tanıma) yolunda aklın nasıl bir silsile takip edeceğini ders verir. Mükemmellik (Kemal) silsilesi şöyledir:
• Eser (Sanat): Gördüğümüz mükemmel yapılar, çiçekler, yıldızlar.
• Fiil (İş): Eserin mükemmelliği, onu yapan fiilin kusursuzluğunu gösterir (Mükemmel bir resim, mükemmel bir resmetme fiilinden çıkar).
• İsim (Unvan): Mükemmel fiil, o fiili yapanın mükemmel isimlerine (Mussavir, Alîm gibi) delalet eder.
• Sıfat (Nitelik): İsimlerin kemali, sıfatların (İlim, İrade, Kudret) kemaline işarettir.
• Şuunat (Zati Özellikler/Kabiliyetler): Sıfatların kemali, Zât’ın o işe olan derûnî kabiliyet ve mukaddes hallerine (Şe’nlerine) bakar.
• Zât-ı Zülcelal: Bütün bu silsile, nihayetinde Zât’ın kusursuzluğuna, kemaline ve mukaddesiyetine hakkalyakîn (yaşayarak ve tam bilerek) şahitlik eder.
“O, yaratan, yoktan var eden, şekil veren Allah’tır. Güzel isimler O’nundur. Göklerdeki ve yerdeki her şey O’nu tesbih eder. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Haşr Suresi, 59/24)
Hülâsa ve Netice
Bu Lem’alar; zerrelerden yıldızlara, tohumdan tarlaya, hayattan ölüme kadar her şeyin, lisan-ı hal ile “Lâ ilâhe illâhû” dediğini ilan etmektedir. Kâinattaki nizam, intizam, kolaylık ve sanat; tesadüfü, tabiatı ve şirki reddeder; Vâhid-i Ehad olan Zât-ı Zülcelal’in vücub-u vücudunu (varlığının zorunluluğunu) güneş gibi gösterir.
Müradif Kelimeler (Eş Anlamlılar/Açıklamalar):
• Vakt-i Muayyen: Belirlenmiş vakit.
• Yed-i Teshir: Boyun eğdirici kudret eli.
• Hâtem-i Hâss / Hâtem-i Ehadiyet: Allah’ın birliğine dair özel mühür, imza.
• Mürebbî: Terbiye eden, yetiştiren.
• Müdebbir: Tedbir alan, idare eden.
• Anasır: Unsurlar, elementler.
• Sühulet-i Mutlaka: Kesin ve mutlak kolaylık.
• Suubet: Güçlük, zorluk.
• Vücub-u Vücud: Varlığı zorunlu olan (Allah).
• Şuunat: (Şe’nler) Zât-ı Akdes’in mahiyetindeki kutsal özellikler, haller (Zihnin kavramakta zorlandığı mukaddes keyfiyetler).
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Reşhalar
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ
TENBİH
Hâlık-ı Âlem’i bize tarif ve ilân eden deliller ve bürhanlar, lâyüadd ve lâyuhsadır. O delillerin en büyükleri üçtür:
Birincisi:
Bazı âyetlerini gördüğün, işittiğin şu “kitab-ı kebir-i kâinat”tır.
İkincisi:
Bu kitabın âyet-ül kübrası ve divan-ı nübüvvetin hâtemi ve künuz-u mahfiyenin miftahı olan Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’dır.
Üçüncüsü:
Kitab-ı âlemin tefsiri ve mahlukata karşı Allah’ın hücceti olan Kur’an’dır.
Şimdi, birkaç reşha zımnında ikinci bürhanı tariften sonra sözlerini dinleyeceğiz.
BİRİNCİ REŞHA:
Arkadaş! Hâlıkımızı tarif eden, pek büyük bir şahsiyet-i maneviyeye mâlik, bürhan-ı nâtık dediğimiz “Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm kimdir?” diye yapılan suale cevaben deriz ki:
Hazret-i Muhammed (A.S.M.) öyle bir zâttır ki; azamet-i maneviyesinden dolayı sath-ı arz, o zâtın Mescid-i Aksa’sıdır. Mekke-i Mükerreme onun mihrabı, Medine-i Münevvere onun minber-i fazl-ı kemalidir. Cemaat-ı mü’minîne en son ve en âlî imam ve nev’-i beşerin hatib-i şehîridir; saadet düsturlarını beyan ediyor. Ve bütün enbiyanın reisidir; onları tezkiye ve tasdik ediyor. Çünki dini bütün dinlerin esasatına câmi’dir. Ve bütün evliyanın başıdır. Şems-i risaletiyle onları terbiye ve tenvir ediyor.
O zât (A.S.M.) öyle bir kutub ve nokta-i merkeziyedir ki, onun halka-i zikrinde bulunan bütün enbiya u ahyar, ebrar u sadıkîn onun gelmesine müttefik ve kelâm-ı nutkuyla nâtıktırlar. Ve öyle bir şecere-i nuraniyedir ki, damar ve kökleri, enbiyanın esasat-ı semaviyesidir. Dal ve budakları, evliyanın maarif-i ilhamiyesidir.
Bu itibarla, herhangi bir davayı iddia etmiş ise, bütün enbiya mu’cizelerine istinaden ve bütün evliya kerametlerine müsteniden ona şehadet etmişlerdir. Evet bütün davalarının tasdiklerini iş’ar eden, bütün kâmillerin hâtem ve mühürleri vardır. Ezcümle:
O zâtın (A.S.M.) davalarından biri “Tevhid”dir. Bu davayı tasrih ve ifade eden
لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ
kelime-i mübarekesidir. O zâtın halka-i din ve zikrine giren bütün geçmiş ve gelecek insanlar o kelime-i mukaddeseyi rükn-ü iman ve vird-i zeban etmişlerdir. Demek, o davanın hak ve hakikat olduğuna kanaat ve itminan ve iz’anları hasıl olmuş ki, zaman ve mekâna şamil bir tarzda, o kelime-i mübareke, meşrebleri, meslekleri, an’aneleri mütehalif, mütebayin insanların ağızlarında Mevlevîler gibi semavî deveran ve cevelan ediyor.
Binaenaleyh gayr-ı mütenahî şahidlerin tasdikiyle hak ve hakkaniyeti tahakkuk eden bir davaya, hiçbir vehmin haddi değildir ki, ona dest-i itirazı uzatabilsin!
İKİNCİ REŞHA:
Arkadaş! Tevhidi isbat ve nev’-i beşerî irşad eden o nuranî bürhan; biri sağında, diğeri solunda, biri mütevatir, diğeri mecma-i aleyh bulunan nübüvvet ve velayetle mücehhezdir. Ve aynı zamanda, irhasat denilen kabl-en nübüvvet kendisinden zuhur eden hârika hallerin rumuzatıyla ve kütüb-ü semaviyenin beşaratıyla ve hevatif denilen -gaybdan verilen- tebşirat-ı müteaddide ile musaddaktır.
Ve keza o bürhan-ı nuranîden zuhur eden inşikak-ı Kamer, parmaklarından fışkıran sular, ağaçların onun davetine icabetleri, duasının akabinde yağmurun nüzulü, pek az bir yemekten çokların yiyip doymaları ve kurt, ceylan, deve, taş ve sairenin konuşmaları gibi mu’cizelerinin delalet ve şehadetiyle tasdik edilmiş bir zâttır. (A.S.M.)
Ve keza dünya ve âhiret saadetlerini temine kâfil ve kâfi olan şeriatı, nübüvvetini tasdik ve isbata kâfidir. Geçen derslerde, şems-i şeriatından bazı şuaları gördük. Tatvil-i kelâmı mûcib tekrarları lâzım değildir.
ÜÇÜNCÜ REŞHA:
Arkadaş! O zât (A.S.M.), delail-i âfâkıye denilen haricî deliller ile musaddak olduğu gibi, delail-i enfüsiye denilen zâtında ve nefsinde sabit delil ve işaretler ile dahi musaddaktır. Çünki O zât şems gibidir; zâtını zâtı ile ziyalandırarak gösterir. Meselâ: Bütün ahlâk-ı hamîdenin en yüksekleri o zâtta içtima etmiş olduğuna bütün âlem şehadet ediyor. Ve keza en nezih hasletleri ve huyları ve en yüksek seciyeleri câmi’ bir şahsiyet-i maneviye sahibi olduğuna icma vardır. Ve keza o zâtın en yüksek derecede bulunan zühd ve takva ve ubudiyeti şehadetleriyle mâlik olduğu kuvvet-i imaniye ile musaddaktır. Ve keza siyer-i Nebeviyenin şehadetiyle derece-i vüsuku ve kemal-i ciddiyet ve metaneti ve bütün işlerinde ve harekâtında kuvvet-i emniyeti, hakka mütemessik ve hakikate sâlik olduğunu tasdik eden kat’î delillerdir. Evet yaprakların yeşilliği, çiçeklerin taravet ve güzelliği ve semerelerin tazeliği; ağacın canlı, hayatlı, hayy olduğuna sadık şahiddirler.
DÖRDÜNCÜ REŞHA:
Arkadaş! Tûl-i zaman ve bu’d-i mekânın muhakemat-ı akliyede tesiri çoktur. Maahâza,
لَيْسَ الْخَبَرُ كَالْعَيَانِ
düsturuna ittibaen, şu zaman ve muhitin hayalâtından çıkarak tayy-ı zaman ve mekân ile, hayalen Ceziret-ül Arab’a gidelim ve Medine-i Münevvere’de nuranî ve yüksek minber-i saadetine çıkmış, nev’-i beşere hitaben irşadatta bulunan o zât-ı muallâyı bizzât görüp, sözlerini dinlemeliyiz.
İşte hayalen oraya gittik. Bak hârika bir surette hüsn-ü suretle hüsn-ü sîreti cem’eden o Mürşid-i Umumî, o Hatib-i Kudsî cevahir dolu bir kitab-ı mu’ciz-ül beyan eline alarak, bütün insanlara mele-i a’lâdan nâzil olan bir hutbe-i ezeliyeyi okuyor. Ve bütün benî-Âdemi ve cinleri ve mevcudatı dinletiyor. Evet pek büyük bir emirden haber veriyor. Hilkat-i âlemin acib muammasını açıyor. Kâinatın sırr-ı hikmetine dair tılsımı açıyor.>Felsefe ve fenn-i hikmetin, nev’-i beşere “Siz kimlersiniz? Nereden geliyorsunuz? Nereye gidiyorsunuz? diye îrad ettiği, akılları acz ve hayrette bırakan üç suale cevab veriyor.
BEŞİNCİ REŞHA:
Arkadaş! Şu zât-ı nuranî (A.S.M.), mürşid-i imanî, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, bak nasıl neşrettiği hakikatın nuruyla, hakkın ziyasıyla, nev’-i beşerin gecesini gündüze, kışını bahara çevirerek, âlemde yaptığı inkılab ile âlemin şeklini değiştirerek nuranî bir şekle sokmuştur. Evet o zâtın nuranî gözlüğüyle kâinata bakılmazsa, kâinat bir matem-i umumî içinde görünecekti. Bütün mevcudat birbirine karşı ecnebi ve düşman durumunda bulunacaktı. Cemadat, birer cenaze suretini gösterecekti. Hayvan ve insanlar, eytam gibi zeval ve firakın korkusundan vaveylâlara düşeceklerdi. Ve kâinata, harekâtıyla, tenevvüüyle ve tegayyüratıyla, nukuşuyla tesadüfe bağlı bir oyuncak nazarıyla bakılacaktı. Bilhâssa insanlar, hayvanlardan daha aşağı, zelil ve hakir olacaklardı.
İşte, O Zât’ın telkin ettiği iman nazarıyla kâinata bakılmadığı takdirde, kâinat böyle korkunç, zulümatlı bir şekilde görünecekti. Fakat o mürşid-i kâmilin gözüyle ve iman gözlüğüyle bakılırsa; her taraf nurlu, ziyadar, canlı, hayatlı, sevimli, sevgili bir vaziyette arz-ı didar edecektir.
Evet kâinat iman nuruyla matem-i umumî yeri olmaktan çıkıp mescid-i zikir ve şükür olmuştur. Birbirine düşman telakki edilen mevcudat, birbirine ahbab ve kardeş olmuşlardır. Cenaze ve ölü şeklini gösteren cemadat, ünsiyetli birer hayatdar ve lisan-ı haliyle Hâlıkının âyâtını nâtık birer müsahhar memuru şekline giriyorlar. Ağlayan, müteşekki ve eytam kıyafetinde görünen insan, ibadetinde zâkir, Hâlık’ına şâkir sıfatını takınıyor. Ve kâinatın harekât, tenevvüat, tegayyürat ve nukuşu abesiyetten kurtuluyor. Rabbanî mektublar, âyât-ı tekviniyeye sahifeler, Esma-i İlahiyeye âyineler suretine inkılab ederler.
Hülâsa:
İman nuruyla âlem öyle terakki eder ki: “Hikmet-i Samedaniye Kitabı” namını alıyor. Ve insan, zelil ve fakir ve âciz hayvanların sırasından çıkar; za’fının kuvvetiyle, aczinin kudretiyle, ubudiyetinin şevketiyle, kalbinin şuaıyla, aklının haşmet-i imaniyesiyle hilafet ve hâkimiyetin zirvesine yükselmiştir. Hattâ acz, fakr, ihtiyaç ve akıl onun sukutuna esbab iken, suud ve yükselmesine sebeb olurlar. Zulmetli, karanlıklı bir mezar-ı ekber suretinde görünen zaman-ı mazi, enbiya ve evliyanın ziyasıyla ziyadar ve nuranî görünmeye başlar. Karanlıklı gece şeklinde olan istikbal, Kur’anın ziyasıyla tenevvür eder. Cennet’in bostanları şekline girer. Buna binaen, O zât-ı nuranî olmasa idi kâinat da insan da her şey de adem hükmünde kalır ne kıymeti olur ve ne ehemmiyeti kalırdı.
Binaenaleyh bu kadar garib, acib, güzel kâinat için böyle tarifat ve teşrifatçı bir mürşid-i hârika lâzımdır. “Eğer bu zât (A.S.M.) olmasa idi kâinat da olmazdı.” mealinde,
لَوْلَاكَ لَوْلَاكَ لَمَا خَلَقْتُ الْاَفْلَاكَ
olan hadîs-i kudsî şu hakikatı tenvir ediyor.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
“Reşhalar” bahsi, Mesnevi-i Nuriye eserinde yer alan, Peygamber Efendimiz’in (A.S.M.) risaletini, kâinatın manasını açan bir anahtar ve Hâlık-ı Kâinat’ın varlığına en büyük “Bürhan-ı Nâtık” (konuşan delil) olarak isbat ve izah eden yüksek bir hakikattir.
Risale-i Nur’un üslubuna sadık kalarak, bu derin manaları, âyet-i kerimelerin nuruyla ve müradif kelimelerle (eş anlamlılarıyla) şöyle şerh ve izah edebiliriz:
MUKADDİME: Üç Büyük Muarrif (Tarif Edici)
Cenab-ı Hakk’ı bize tanıtan hadsiz delillerden en parlak üç küllî muarrif vardır:
• Kitab-ı Kebir-i Kâinat: Mücessem bir kitap olan şu âlem.
• Hazret-i Muhammed (A.S.M.): Kâinat kitabının tercümanı ve hakikatin tebliğcisi.
• Kur’an-ı Hakîm: Âlemin tefsiri ve Allah’ın kelâmı.
Reşhalar bahsi, bu üç delilden ikincisi olan Hazret-i Risaletpenah’ın (A.S.M.) manevi şahsiyetini ve davasının hakkaniyetini beş “Reşha” (sızıntı/damla) ile tasvir eder.
BİRİNCİ REŞHA’NIN İZAHI: Şahsiyet-i Maneviye ve İcma-ı Ümmet
Burada Resul-i Ekrem (A.S.M.), sadece bir şahıs olarak değil, zaman ve mekânı kuşatan muazzam bir “Şahsiyet-i Maneviye” olarak nazara verilir. O (A.S.M.), öyle bir davetçidir ki:
• Mekân İtibarıyla: Bütün yeryüzü (sath-ı arz) onun mescidi, Mekke mihrabı, Medine minberidir.
• Zaman İtibarıyla: Bütün peygamberlerin (enbiya) reisi ve bütün velilerin başıdır.
Bu makamın hak olduğuna dair delil, bütün peygamberlerin ve evliyanın ittifakıdır. Çünkü onun davası olan “Tevhid” (Allah’ın birliği), bütün hak dostlarının ortak davasıdır.
“La İlahe İllallah” hakikati, Adem’den (A.S.) kıyamete kadar gelecek bütün ehl-i imanın vird-i zebanıdır (dilinden düşürmediği zikir). Geçmiş peygamberler, kendi mucizeleriyle onun davasını tasdik ettikleri gibi; gelecek veliler de kerametleriyle ve keşifleriyle onun risaletini doğrulamışlardır. Bu, “Tevhid” davasında muazzam bir “İcma” (fikir birliği) ve sarsılmaz bir “Tevatür” (yalan üzerine birleşmesi imkânsız topluluk haberi) kuvvetindedir.
Cenab-ı Hak, bu tevhid hakikatini şöyle ferman eder:
“Bil ki, Allah’tan başka ilâh yoktur…” (Muhammed Suresi, 47/19)
İKİNCİ VE ÜÇÜNCÜ REŞHA’NIN İZAHI: Delail-i Afâkıye ve Enfüsiye
Bu kısımda, Nübüvvet-i Ahmediye’nin (A.S.M.) isbatı iki cihetle ele alınır:
1. Haricî Deliller (Delail-i Afâkıye):
Peygamberimiz’in (A.S.M.) elinde zuhur eden binlerce mu’cize… Ayın ikiye bölünmesi (İnşikak-ı Kamer), parmaklarından su akması, ağaçların emrini dinlemesi gibi harikalar, kâinatın Hâlık’ının onu tasdik ettiğinin, yani “Bu benim elçimdir, sözünü dinleyiniz!” dediğinin fiilî bir isbatıdır.
Kur’an-ı Kerim, bu mu’cizelerden biri olan ayın yarılmasını şöyle haber verir:
“Kıyamet yaklaştı ve ay yarıldı.” (Kamer Suresi, 54/1)
2. Dahilî Deliller (Delail-i Enfüsiye):
Bu, bizzat Zat-ı Risalet’in (A.S.M.) şahsında görünen kemalattır. O, güzel ahlakın (ahlâk-ı hamîde) tamamını şahsında cemetmiştir. Dost ve düşmanın ittifakıyla, O (A.S.M.) ciddiyetin, emniyetin, sıdkın ve istikametin zirvesindedir. Güneş nasıl ki zatıyla ışığını gösterir ve başka delile ihtiyaç bırakmazsa; Resul-i Ekrem’in (A.S.M.) zatındaki bu yüksek seciyeler de onun peygamberliğine en büyük şahittir.
Yalan, hile ve sahtekârlık; böyle cihanşümul bir ciddiyet ve metanet ile bir arada bulunamaz.
DÖRDÜNCÜ REŞHA’NIN İZAHI: Muamma-i Hilkat ve Üç Müthiş Sual
İnsan aklı, yaratılış karşısında hayret içindedir ve şu üç sualin cevabını arar:
• Necisin? (Mahiyetin nedir?)
• Nereden geliyorsun? (Mebdein/Başlangıcın neresi?)
• Nereye gidiyorsun? (Akıbetin/Sonun neresi?)
Beşerî düşünce (felsefe) ve hikmet, vahiyden mahrum kaldığında bu sorular karşısında aciz kalmış, insanı tesadüfün elinde bir oyuncak zannetmiştir. Ancak Hutbe-i Ezeliye sahibi olan Zat-ı Ahmediye (A.S.M.), elinde Kur’an ile bu tılsımı açmıştır:
• Necisin? Biz, Hâlık-ı Zülcelal’in sanatlı birer mahluku ve aziz misafiriyiz.
• Nereden? Kudret-i İlahiyeden ve adem (yokluk) âleminden, vücud (varlık) sahasına gönderildik.
• Nereye? İmtihan dünyasından, ebedî bir saadet yurduna (Ahiret’e) gidiyoruz.
Bu cevaplar, insanı başıboşluktan kurtarıp, ona ulvi bir gayeye hizmet etme şuurunu kazandırır.
BEŞİNCİ REŞHA’NIN İZAHI: İman Nuruyla Kâinatın Değişmesi
Bu reşha, imanın kâinata bakış açısını (nazarını) nasıl değiştirdiğini harika bir temsil ile anlatır.
İmansız Nazar (Gaflet Gözlüğü):
Eğer O Zat’ın (A.S.M.) getirdiği nur olmasa; kâinat, karanlıklı ve korkunç bir “Matemhane-i Umumi” (genel yas yeri) olarak görünür.
• Canlılar: Yokluk (zeval) ve ayrılık (firak) acısıyla kıvranan yetimler gibi görünür.
• Ölüm: Hiçlik kuyusu.
• Varlıklar: Birbirine düşman ve yabancı.
İmanlı Nazar (Nübüvvet Gözlüğü):
Resul-i Ekrem’in (A.S.M.) talimiyle kâinata bakıldığında, o korkunç manzara birden değişir:
• Kâinat: Bir “Mescid-i Zikir” ve “Meşher-i Sanat” olur.
• Varlıklar: Allah’ın isimlerini (Esmaü’l-Hüsna) okutturan “Mektubat-ı Rabbaniye” (Rabbani mektuplar) olur.
• Ölüm: Yokluk değil, vazifeden paydos ve ebedî bir âleme terhistir.
• İnsan: Başıboş bir hayvan değil, arzın halifesi ve Sultan-ı Ezelî’nin muhatabıdır.
İşte bu hakikat içindir ki; “Sen olmasaydın, sen olmasaydın felekleri (kâinatı) yaratmazdım” (Levlâke levlâke…) kudsî hadisi, manen şu hakikati ifade eder: “Senin getirdiğin bu nur ve mana olmasaydı, kâinatın yaratılışındaki hikmet anlaşılmayacak, her şey abes ve manasız kalacaktı. Manasız bir şeyin yaratılması ise, Hâkim olan Allah’ın hikmetine zıttır.”
Kur’an-ı Kerim, O’nun bu âlemleri kuşatan rahmet yönünü şöyle tasdik eder:
“(Resûlüm!) Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” (Enbiyâ Suresi, 21/107)
HÜLASA
Reşhalar bahsi, aklı ve kalbi, Hâlık-ı Âlem’e götüren yolda, Hazret-i Muhammed’in (A.S.M.) rehberliğine teslim eder. O (A.S.M.), hem bürhan-ı hakikat (hakikatin delili), hem ziya-i hakikat (hakikatin ışığı), hem de kâşif-i tılsım-ı kâinattır (kâinatın sırrını çözen).
Bu izahlar, Risale-i Nur Külliyatı’ndan, bilhassa Mesnevi-i Nuriye (Reşhalar) ve Sözler (19. Söz) eserlerinden istifade edilerek, istenilen usul ve muhteva çerçevesinde hazırlanmıştır.
(Mesnevi-i Nuriye, Reşhalar Bahsi, s. 14-18)
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
ALTINCI REŞHA:
Arkadaş! O hutbe-i ezeliyeyi okuyan zât, kâinatın kemalâtını keşfeden canlı bir güneştir. Saadet-i ebediyeyi ihbar ve tebşir ediyor. Nihayetsiz rahmeti keşfetmiş, ilân ediyor. Saltanat-ı rububiyetin mehasininin dellâlı ve Esma-i İlahiyenin gizli definelerinin keşşafıdır.
Evet! O Zât (A.S.M.) vazifesi itibariyle, hakkın bürhanı, hakikatın ziyası, hidayetin güneşi, saadetin vesilesidir. Şahsiyet ve hüviyet cihetiyle, muhabbet-i Rahmaniyenin misali, rahmet-i Rabbaniyenin timsali, hakikat-ı insaniyenin şerefi, şecere-i hilkatin en kıymetdar ve kıymetli bahadar bir semeresidir. Tebliğ ettiği dini de hârika bir sür’atle şark ve garbı ihata etmiş, nev’-i beşerin beşte biri kabul etmiştir. Acaba böyle bir zâtın davalarında, nefis ve şeytanın münakaşa ve itirazlarına bir imkân var mıdır?
YEDİNCİ REŞHA:
Arkadaş! O zâtı harekete getirip o inkılabları kendisine yaptıran ancak bir kuvve-i kudsiyedir. Evet bilhâssa Ceziret-ül Arab’da yaptığı inkılab ve icraata bak!..
O sahralarda, o çöllerde, âdetlerini muhafazada çok mutaassıb ve asabiyetlerinde fevkalâde inadcı ve kasavet-i kalb ve merhametsizlikte emsalsiz ve hattâ diri diri kızlarını toprağa gömüp öldürürlerken müteessir bile olmayan pek çok vahşi kavimler oturmakta idiler.
O zât-ı nuranî kısa bir zamanda o kavimlerin ahlâk-ı seyyielerini kaldırarak ahlâk-ı hasene ile tebdil ettirdi. Hattâ o zât-ı mürşidin (A.S.M.) telkin ettiği iman nuru sayesinde, o vahşi insanlar, insan âleminde insanlara muallim oldular. Ve medeniyet dünyasında, medenîlere üstad oldular. O zâtın (A.S.M.) şu kadar geniş ve azîm saltanatı, yalnız zahirî bir saltanat değildir. Daha geniş ve daha derin yerde saltanat-ı bâtıniyesi vardır ki, bütün kalbleri ve akılları kendisine cezb ve celbetmiştir. Ve bütün ruhları ve nefisleri teshir etmiştir ki, kalblere mahbub, akıllara muallim ve tenvir edici ve nefislere mürebbi ve ruhlara sultan olmuş ve olmaktadır.
SEKİZİNCİ REŞHA:
Arkadaş! Bilirsin ki, sigara gibi küçük bir âdeti, bir şeyi tiryakisinden ref’etmek pek zahmettir. Hattâ büyük bir hâkim, büyük bir azim ile küçük bir kavimde itiyad edilen bir hasleti kaldırmakta büyük müşkilâta rastgelir. Halbuki bu zât-ı nuranî, pek çok âdetleri, pek çok asabî, inadcı kavimlerden, cüz’î bir kuvvetle, kısa bir zamanda kaldırarak, yerlerini yüksek, nezih ahlâk ve âdetler ile doldurmuştur.
Evet Hazret-i Ömer İbn-ül Hattab (Radıyallahü teâlâ anh)ın İslâmiyetten evvel ve sonraki halleri bu mes’eleye güzel bir misaldir. Bunun gibi icraat-ı esasiyesinden binlerce hârikalar vardır. O zâtın o zamandaki icraatına hârika diyoruz. Acaba bu zamanın yüzlerce feylesofları, o zamanda o vahşet-âbâd cezireye gidip, pek uzun zamanlarda o vahşileri ıslah için çalışsalar, o zât-ı mürşidin bir senede muvaffak olduğu kadar, onlar elli senede muvaffak olabilirler mi? Hâşâ!..
DOKUZUNCU REŞHA:
Arkadaş! Aklı başında olan bir adam münazaralı davalarda yalan söyleyemez. Çünki bilâhere yalanının açığa çıkıp mahcub olmasından korkar. Ve keza bir insan yalan söylediği takdirde pervasız, lâübali bir tarzda söyleyemez. Ve keza serbest, heyecanlı söylenmesine girişemez. Velev âdi bir mes’ele, küçük bir cemaat içinde, küçük bir vazifede bulunan küçük bir şahıs olsun.
Acaba büyük bir vazife ile vazifedar, pek büyük bir mes’elede, pek büyük bir şeref ve haysiyet sahibi, pek büyük bir cemaat içinde, pek şedid hasımların karşısında iddia ettiği bir davada yalan ve hilaf-ı hakikat söyleyebilir mi?
İşte o zât-ı nuranî, okuduğu o hutbe-i ezeliyeyi öyle bir tarz ile okuyor ne tereddüdü var ne hicabı, ne korkusu var ne teessürü… Hem samimî bir safa-i kalble, hâlis bir ciddiyetle, hasımlarının damarlarına dokundurmak üzere akıllarını tezyif, nefislerini tahkir edip, izzetlerini kırıyor. Acaba böyle bir davada, böyle bir makamda, böyle bir şahıstan zerre miskal bir hilenin bu mes’eleye karışmasına imkân var mıdır? Hâşâ,
اِنْ هُوَ اِلَّا وَحْىٌ يُوحٰى
Evet hak hileye muhtaç değil, hakkı söylemekte hile ve iğfal ihtimali yoktur. Hakikatı gören bir nazar halkı iğfal etmez, hilaf-ı hakikat söylemez, hayal ile hakikatı temyiz eder; aralarında iltibas olamaz.
ONUNCU REŞHA:
Arkadaş! O zât-ı mürşid, nev’-i beşerî korkutmak için pek müdhiş hakikatlerden bahsediyor. Ve insanları tebşir için, kalbleri cezb ve akılları celbeden mes’elelerden haber veriyor.
Yahu! Hakaik ve garaibi keşf için insanlarda öyle bir şevk, öyle bir merak vardır ki, garib bir hakikati keşif yolunda canlarını, mallarını feda ediyorlar. Bu Zât’ın (A.S.M.) keşf ve ihbar ettiği hakaika ne için ehemmiyet vermiyorlar? Halbuki bütün enbiya ve evliya ve sıddıkîn gibi ehl-i şuhud ve ashab-ı ihtisas, bilittifak o zâtı tasdik etmiş ve ediyorlar.
Bu zât (A.S.M.), öyle bir sultanın şuunundan bahsediyor ki, kamer Onun mülkünde bir sinek gibidir. Acib hârikalardan bahsettiği gibi, pek müdhiş infilâk ve inkılablardan da haber veriyor. Bakınız! O hutbe-i ezeliyede
اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ ٭ اِذَا السَّمَٓاءُ انْفَطَرَتْ ٭ اِذَا زُلْزِلَتِ الْاَرْضُ زِلْزَالَهَا
gibi tilavet ettiği âyetlere dikkat ediniz!
Ve beşer için öyle bir istikbalden haber veriyor ki, dünyevî istikbal ona nisbeten bir katre hükmündedir. Ve öyle bir saadetten müjde veriyor ki, dünya saadetleri ona nazaran rü’yalar gibi olur. Evet bu kâinatın perdesi altında çok acaib şeyler vardır, bizleri bekliyorlar. Biz de onları intizar ediyoruz. Binaenaleyh o acaibi görüp bize keyfiyetlerini hikâye etmek için hârikulâde bir insan lâzımdır ki, o hârika garaibi görsün ve gördüğü gibi bize de söylesin.
Ve keza o zât, Hâlıkımızın bizden taleb ettiği şeylerden bahsediyor ve çok hakikatlerden, mes’elelerden haber veriyor ki onlardan kurtuluş yoktur. Feya acaba! Ekser nâs neden böyle hak şeylerden göz yumuyorlar, hakikatlerden kulak tıkıyorlar.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Mesnevi-i Nuriye’nin “Lâsiyyemalar” kısmında geçen bu bahis, Peygamber Efendimiz’in (A.S.M.) nübüvvetinin hakkaniyetini ve davasının doğruluğunu; şahsiyeti, icraatı, tebliğ tarzı ve haber verdiği hakikatler üzerinden dört büyük delil ile isbat etmektedir.
Nübüvvet-i Ahmediye’nin (A.S.M.) Güneş Gibi Zahir Delilleri
Bu âlî ders, Resul-i Ekrem’in (A.S.M.) manevi şahsiyetini ve davasının sarsılmaz kuvvetini aklın ve kalbin nazarına arz etmektedir. Metin, “Reşha” yani hakikat pınarından sızan damlalar suretinde, Hazret-i Muhammed’in (A.S.M.) peygamberliğine dair şüpheleri izale eden bürhanları (delilleri) sıralamaktadır.
ALTINCI REŞHA: Hakikat Güneşi ve Varlık Ağacının En Kıymetli Meyvesi
Bu kısımda Üstad Bediüzzaman Hazretleri, Peygamber Efendimiz’in (A.S.M.) kâinattaki konumunu nazara verir.
• Vazifesi: O (A.S.M.), kâinatın sırrını çözen bir “keşşaf” (keşfedici) ve İlahi isimlerin definelerini açan bir “dellâl” (ilan edici) hükmündedir. Eğer O gelmeseydi, kâinat manasız, başıboş ve sahipsiz zannedilecekti. O, “Nereden geliyorsunuz? Nereye gidiyorsunuz? Necisiniz?” suallerine cevap veren tek merciidir.
• Müjdesi: O’nun en büyük davası ve müjdesi **”Saadet-i Ebediye”**dir. Yani, insanı yokluk (adem) karanlığından kurtarıp, ebedi bir hayata namzet olduğunu tebşir etmektedir (müjdelemektedir).
• Şahsiyeti: O, “Şecere-i Hilkatin” (yaratılış ağacının) en mükemmel meyvesidir. Nasıl ki bir ağacın programı ve en kıymetli cüzü meyvesindedir; kâinat ağacının da yaratılış gayesi ve en şerefli neticesi Hazret-i Muhammed’dir (A.S.M.).
İzah: Nefis ve şeytanın bu Zât’a itiraz edebilmesi için, O’nun getirdiği hakikatin sönük, davasının zayıf olması gerekirdi. Halbuki O, insanlığın beşte birini arkasına almış, doğu ve batıyı (şark ve garbı) manen fethetmiş bir sultandır. Böyle bir güneş üflenmekle sönmez.
YEDİNCİ REŞHA: İnkılab-ı Azîm ve Terbiye-i Kudsiyye
Burada Peygamberimizin (A.S.M.) icraatındaki harikalık nazara verilmektedir. Sosyolojik bir mucize olan “Asr-ı Saadet” inkılabı anlatılmaktadır.
• Muhataplar: Çölde yaşayan, “mutaassıb” (inancında dirençli), “asabi” (öfkeli), “kasavet-i kalb” (kalp katılığı) sahibi ve kız çocuklarını diri diri gömecek kadar vahşi bir kavim.
• Netice: Bu vahşi topluluk, kısa bir zamanda, O Zât’ın (A.S.M.) “kuvve-i kudsiyesi” (kutsal gücü) ve manevi tesiriyle; medeni milletlere üstad, insanlık alemine muallim olmuşlardır.
Ayet-i Kerime ile Teyid:
Cenab-ı Hak, bu büyük değişimi ve Efendimiz’in (A.S.M.) onlar üzerindeki tasarrufunu Kur’an-ı Kerim’de şöyle beyan eder:
“Andolsun ki Allah, müminlere kendilerinden, onlara kendi âyetlerini okuyan, onları arındıran ve onlara kitap ve hikmeti öğreten bir Peygamber göndermekle büyük bir lütufta bulunmuştur. Oysa onlar, daha önce apaçık bir sapıklık içinde idiler.” (Âl-i İmrân, 3/164)
O’nun saltanatı sadece zahiri (dış) bir hükümranlık değil; akılları, kalpleri, ruhları ve nefisleri itaat altına alan “batınî” (dahili/manevi) bir saltanattır.
SEKİZİNCİ REŞHA: Islahatın Hızı ve Derinliği
Bu reşhada, “adetlerin değiştirilmesindeki zorluk” üzerinden bir kıyaslama yapılmaktadır.
• Küçük Bir Adet ve Tiryakilik: Sigara gibi küçük bir alışkanlığı bile, bir tiryakiden söküp atmak ne kadar zordur. Bazen büyük bir hakim, küçük bir topluluktan, küçük bir adeti kaldırmak için yıllarca uğraşır ve yine de tam muvaffak olamaz.
• Büyük İcraat: Resul-i Ekrem (A.S.M.), inatçı kavimlerden, kanlarına işlemiş yüzlerce kötü huyu (içki, kumar, kan davası, faiz vb.) kısa bir zamanda, cüz’i bir kuvvetle kaldırıp; yerlerine en yüksek ahlakı yerleştirmiştir.
• Feylesoflara Meydan Okuma: Bugünün yüzlerce filozofu ve sosyologu o zamana gitse, O Zât’ın (A.S.M.) bir senede yaptığı manevi inşayı, yüz senede yapamazlar. Çünkü filozoflar akla hitap eder, Peygamberler ise vahyin nuruyla kalbe, ruha ve sırra nüfuz eder.
DOKUZUNCU REŞHA: Sıdk, Ciddiyet ve Emniyet
Bu bölüm, Efendimiz’in (A.S.M.) psikolojik halini ve tebliğ esnasındaki tavrını tahlil eder.
• Yalanın Psikolojisi: Yalan söyleyen insan -velev ki küçük bir meselede olsun- korkar, tereddüt eder, mahcup olur veya telaşlanır.
• Hakkın Psikolojisi: Efendimiz (A.S.M.) ise;
• Pek büyük bir meselede (İman ve Küfür),
• Pek büyük bir cemaat içinde (Müşrikler ve bütün insanlık),
• Pek şedid hasımlar karşısında (Ebu Cehiller, inatçı krallar),
• Hiçbir tereddüt, korku, hicap (utanma) ve telaş göstermeden davasını haykırmıştır.
• Hasımları Tahkir: Davasında o kadar emindir ki, düşmanlarının akıllarını tezyif (küçümseme) etmiş, putlarını ve taptıklarını tahkir etmiştir. Eğer davasında zerre kadar bir hilaf-ı hakikat (gerçeğe aykırılık) veya hile olsaydı, bu kadar pervasız ve cesur olamazdı.
Ayet-i Kerime ile Teyid:
Bu hal, O’nun kendi hevasından konuşmadığının, doğrudan Vahiy ile konuştuğunun delilidir:
“O, nefis arzusu ile konuşmaz. (Size okuduğu) Kur’an ancak kendisine bildirilen bir vahiydir.” (Necm, 53/3-4 )
ONUNCU REŞHA: Haber Verdiği İstikbal ve Hakikatler
Son reşhada, Peygamberimiz’in (A.S.M.) getirdiği haberlerin büyüklüğü ve önemi nazara verilmektedir.
• Merak Duygusu: İnsanlar, Amerika’nın keşfi veya bir kuyruklu yıldızın görülmesi gibi dünyevi ve geçici meseleleri büyük bir merakla takip ederler.
• Haber-i Sadık: Halbuki O Zât (A.S.M.), öyle bir istikbalden haber veriyor ki; dünya istikbali ona nisbeten bir damla bile değildir. O, ebedi bir saadeti ve cehennem gibi dehşetli bir zindanı haber veriyor.
• Kâinatın Değişimi: O, güneşin dürüleceği, yıldızların döküleceği, dağların yürütüleceği “Kıyamet” gününden, gören bir göz gibi bahsediyor.
Metinde İşaret Edilen Ayetlerin Mealleri:
• Tekvir Suresi 1. Ayet: “Güneş dürülüp (ışığı) söndüğü zaman…” ( اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ )
• İnfitar Suresi 1. Ayet: “Gök yarıldığı zaman…” ( اِذَا السَّمَٓاءُ انْفَطَرَتْ )
• Zilzal Suresi 1. Ayet: “Yeryüzü kendine has bir sarsıntıya uğratıldığı… zaman” ( اِذَا زُلْزِلَتِ الْاَرْضُ زِلْزَالَهَا )
Hülâsa ve Netice:
Metin şu hükme varır: Kâinatın perdesi arkasında bizi bekleyen acaib şeyler vardır. Bu bilinmezleri bize anlatacak, gördüğünü bildirecek harikulade bir şahıs lazımdır. O şahıs da Muhammed-i Arabî’dir (A.S.M.). İnsanların çoğu, fani dünya işlerine dalıp, başlarına mutlaka gelecek olan bu dehşetli hakikatlere kulak tıkamaktadır ki, bu büyük bir gaflettir ve hayret vericidir.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
ONBİRİNCİ REŞHA:
Arkadaş! Şu minber-i âlîde Hutbe-i Ezeliyeyi okuyan ve şahsiyet-i maneviyesiyle bizlere meşhud ve yüksek şuunatıyla âlemde meşhur olan Zât-ı Nuranî (A.S.M.), vahdaniyet-i İlahiyeye bir bürhan-ı sadık-ı nâtık ve tevhidin hakikat olduğuna bir delil-i hak ve saadet-i ebediyenin de vücuda gelmesine kat’î bir delil ve zahir bir bürhandır.
Ve keza o zât, insanları hidayete davet etmekle saadet-i ebediyenin (husulüne sebeb olduğu gibi), vusulüne de sebebdir.
Ve keza o zât, duasıyla, ubudiyetiyle o saadetin vücuduna ve icadına vesiledir. Evet bak! O zât, nev’-i beşere imamdır. Mescidi, yalnız Ceziret-ül Arab değildir, küre-i arzdır. Cemaati de yalnız o zamanın insanları değildir. Belki Âdem zamanından kıyamete kadar her bir asrın halkı bir saf olup, bütün asırlar safları onun arkasında, onun duasına “Âmîn” diyorlar.
Bilhâssa o zât, o cemaat-ı uzmada umum zevilhayata şamil pek şedid bir ihtiyac-ı azîm için dua eder. Ve onun duasına, yalnız o cemaat değil, belki arz ve sema ve bütün mevcudat “Âmîn” söyler. Yani “Yâ Rabbena! Onun duasını kabul eyle. Biz de o duayı ediyoruz. Biz de onun taleb ettiğini taleb ediyoruz.”
Bilhâssa o cemaat-ı uzma önünde kıldırdığı namazda, öyle bir tazarru’ ve tezellül ile, öyle bir iştiyakla, öyle bir hüzün ile niyaz ve dua eder ki, kâinat bile heyecana gelir; O Zât’ın duasına iştirak eder. Evet öyle bir maksad için niyaz eder ki, eğer o maksad husule gelmezse, yalnız mahlukat değil âlem bile kıymetsiz kalır, esfel-i safilîne düşer. Çünki o zâtın matlubuyla mevcudat yüksek kemalâta erişir. Acaba o zât, o matlubu kimden istiyor? Evet öyle bir zâttan taleb eder ki, en gizli ve en küçük bir hayvanın cüz’î bir ihtiyacı için lisan-ı haliyle yaptığı duayı işitir, kabul eder, ihtiyacını yerine getirir.
Ve keza en edna bir emeli, en edna bir gaye için en edna bir zîhayatta görür ve onu ona yetiştirmekle ikram ve merhamet eder.
Bu duaların neticesinde yapılan terbiye ve tedbirler öyle bir intizamla cereyan eder ki, o terbiyelerin ancak bir Semi’ ve Basîr, bir Alîm ve Hakîm’den olduğuna şübhe bırakmaz.
Acaba o zât, o minberde arşa müteveccihen ellerini kaldırarak yaptığı dua ile ne istiyor ki bütün mahlukat “Âmîn” söylüyor?
Evet o zât, Cenab-ı Hakk’ın rızasını ve Cennet’te mülâkat ve rü’yetiyle saadet-i ebediyeyi istiyor. Bu istenilen şeylerin icadına rahmet, hikmet, adalet gibi sayısız esbab olmadığı takdirde, o zât-ı nuranînin tek duası ve tazarru’ ile niyaz etmesi, Cennet’in icadına ve i’tasına kâfidir. Binaenaleyh o zât’ın risaleti, imtihan ve ubudiyet için şu dünyanın kurulmasına sebeb olduğu gibi, o zâtın ubudiyetinde yaptığı dua, mükâfat ve mücazat için dâr-ı âhiretin icadına sebeb olur.
Evet bu yüksek intizam ve geniş rahmet ve güzel san’at ve kusursuz cemal ile zulüm ve çirkinlik arasında tezad vardır. İçtimaları mümkün değildir.
Evet edna bir sesi, edna bir kimseden, âdi bir iş için işitip kabul etmekle; en yüksek bir savtı, en büyük bir iş için işitip kabul etmemek, emsalsiz bir kubh ve çirkinlik ve bir kusurdur. Bu ise, mümkün değildir. Çünki hüsn-ü zâtî, kubh-u zâtîye inkılab eder. İnkılab-ı hakaik ise muhaldir.
ONİKİNCİ REŞHA:
Arkadaş! O hatib-i mürşidden gördüğün, işittiğin kâfidir. Çünki ahvalini tamamıyla ihata etmek mümkün değildir. Öyle ise, ondan sonra gelen asırların o zâttan aldıkları feyizlere dikkat etmek üzere geri dönelim. Bak arkadaş! Bütün bu asırlar, o Asr-ı Saadet’in güneşinden Ebu Hanife, Şafiî, Ebu Yezid, Cüneyd-i Bağdadî, Abdülkadir-i Geylanî, İmam-ı Gazalî, Muhyiddin-i Arabî, Ebu Hasen-i Şazelî, Şah-ı Nakşibend, İmam-ı Rabbanî (Radıyallahü anhüm ecmaîn) gibi binlerle nuranî ziyadar yıldızlar ayrılıp, âlem-i beşeri tenvir etmişlerdir.
Meşhudatımızın tafsilâtını başka vakte te’hir ederek, mu’cizat sahibi o zât-ı nuranî Aleyhissalâtü Vesselâm’a bir salât ü selâm getirelim:
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَ سَلِّمْ عَلٰى هٰذَا الذَّاتِ النُّورَانِىِّ الَّذ۪ى اُنْزِلَ عَلَيْهِ الْقُرْاٰنُ الْحَك۪يمُ
مِنَ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ مِنَ الْعَرْشِ الْعَظ۪يمِ اَعْن۪ى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ اَلْفُ اَلْفِ صَلَاةٍ وَ اَلْفُ اَلْفِ سَلَامٍ بِعَدَدِ حَسَنَاتِ اُمَّتِه۪ عَلٰى مَنْ بَشَّرَ بِرِسَالَتِهِ التَّوْرٰيةُ وَ اْلاِنْج۪يلُ وَ الزَّبُورُ وَ بَشَّرَ بِنُبُوَّتِهِ اْلاِرْهَاصَاتُ وَ هَوَاتِفُ الْجِنِّ وَ اَوْلِيَٓاءُ اْلاِنْسِ وَ كَوَاهِنُ الْبَشَرِ وَانْشَقَّ بِاِشَارَتِهِ الْقَمَرُ سَيِّدِنَا وَ مَوْلَانَا مُحَمَّدٍ اَلْفُ اَلْفِ صَلَاةٍ وَ اَلْفُ الْفِ سَلَامٍ بِعَدَدِ اَنْفَاسِ اُمَّتِه۪ عَلٰى مَنْ جَٓائَتْ لِدَعْوَتِهِ الشَّجَرُ وَ نَزَلَ سُرْعَةً بِدُعَٓائِهِ الْمَطَرُ وَ اَظَلَّتْهُ الْغَمَامَةُ مِنَ الْحَرِّ وَ شَبِعَ مِنْ صَاعٍ مِنْ طَعَامِه۪ مِئَاتٌ مِنَ الْبَشَرِ وَ نَبَعَ الْمَٓاءُ مِنْ بَيْنِ اَصَابِعِهِ ثَلَاثَ مَرَّاتٍ كَالْكَوْثَرِ وَ سَبَّحَ ف۪ى كَفَّيْهِ الْحَصَاةُ وَ الْمَدَرُ وَ اَنْطَقَ اللّٰهُ لَهُ الضَّبَّ وَ الظَّبْىَ وَ الذِّئْبَ وَ الْجِذْعَ وَ الذِّرَاعَ وَ الْجَمَلَ وَ الْجَبَلَ وَ الْحَجَرَ وَ الشَّجَرَ صَاحِبُ الْمِعْرَاجِ وَ مَا زَاغَ الْبَصَرُ سَيِّدِنَا وَ مَوْلَانَا وَ شَف۪يعِنَا مُحَمَّدٍ اَلْفُ اَلْفِ صَلَاةٍ وَ اَلْفُ اَلْفِ سَلَامٍ بِعَدَدِ كُلِّ الْحُرُوفِ الْمُتَشَكِّلَةِ فِى الْكَلِمَاتِ الْمُتَمَثِّلَةِ بِاِذْنِ الرَّحْمٰنِ ف۪ى مَرَايَا تَمَوُّجَاتِ الْهَوَٓاءِ عِنْدَ قِرَائَةِ كُلِّ كَلِمَةٍ مِنَ الْقُرْاٰنِ مِنْ كُلِّ قَارِءٍ مِنْ اَوَّلِ النُّزُولِ اِلٰى آٰخِرِ الزَّمَانِ وَ اغْفِرْلَنَا وَارْحَمْنَا يَا اِلٰهَنَا بِكُلِّ صَلَاةٍ مِنْهَا اٰم۪ينَ اٰم۪ينَ اٰم۪ينَ
Arkadaş! Risalet-i Ahmediye’yi isbat eden deliller pek büyük bir yekûn teşkil ediyor. Ondokuzuncu Söz namındaki risalemde o delillerden bir kısmı zikredilmiştir. O zâtın izhar ettiği bine yakın mu’cizeleriyle Yirmibeşinci Söz namındaki eserimde tafsil edilen kırk vech-i i’caza baliğ olan Kur’an, risalet-i Ahmediyeye (A.M.) şehadet ettiği gibi, bu kâinat da -âyâtıyla- o zâtın nübüvvetine delalet eder. Evet kâinatta yazılan sayısız âyetler Zât-ı Ehad’in vahdaniyetine şehadet ettikleri gibi risalet-i Ahmediyeye de (A.S.M.) delalet ve şehadet ederler.
Ezcümle:
Kâinatta görünen hüsn-ü san’at dahi risalet-i Ahmediyeye (A.S.M.) delalet ve şehadet eden kat’î bir delildir. Zira, şu zînetli masnuatın cemali, hüsn-ü san’at ve zîneti izhar eder. San’at ve suretin güzelliği, Sâni’de güzelleştirmek ve zînetlendirmek isteği mevcud olduğuna delalet eder. Güzelleştirmek ve zînetlendirmek sıfatları, Sâni’in san’atına olan muhabbetine delalet eder. Bu muhabbet ise, masnuatın en ekmeli insan olduğuna delildir. Çünki o muhabbetin mazhar ve medarı insandır. İnsan dahi masnuatın en câmi’ ve en garibi olduğundan şecere-i hilkate bir semere-i şuuriyedir. İnsan bir semere gibi olduğu cihetle kâinatın eczası arasında en câmi’ ve baîd bir cüz’dür. İnsan zîşuur ve câmi’ olduğu cihetle, nazarı âmm, şuuru küllî olur. Nazarı âmm olduğundan şecere-i hilkati tamamıyla görür; şuuru da küllî olduğundan Sâni’in makasıdını bilir. Öyle ise, insan Sâni’in muhatab-ı hâssıdır.
Evet âmm ve şümullü olan nazar ve şuurunu Sâni’in ibadetine ve muhabbetine sarf ve san’atını istihsan, takdir ve teşhirine tevcih ve nimetlerinin şükrüne istimal eden bir ferd, verdiği nimetlere karşı şükür isteyen ve yarattığı mahlukatı ibadete, şükre davet eden Sâni’in has muhatab ve habibidir.
Ey insanlar! Zikredilen ahval ve şuunatla muttasıf olan Hazret-i Muhammed’in (A.S.M.) Sâni’in o ferd-i ferîd dediğimiz muhatab-ı hâssı olmamasına imkân var mıdır? Ve tarihinizin gösterdiği nev’-i beşerden en büyük insanlar arasında, bu makama daha lâyık diğer bir şahıs var mıdır?
Ey gözleri sağlam ve kalbleri kör olmayan insanlar! Bakınız, insan âleminde iki daire ve iki levha vardır:
Birinci daire:
Rububiyet dairesidir.
İkinci daire:
Ubudiyet dairesidir.
Birinci levha:
Hüsn-ü san’attır.
İkinci levha ise:
Tefekkür ve istihsandır.
Bu iki daire ile iki levha arasındaki münasebete bakınız ki: Ubudiyet dairesi bütün kuvvetiyle rububiyet dairesi hesabına çalışıyor. Tefekkür, teşekkür, istihsan levhası da bütün işaretleriyle hüsn-ü san’at ve nimet levhasına bakıyor. Bu hakikatı gözün ile gördükten sonra, rububiyet ve ubudiyet dairelerinin reisleri arasında en büyük bir münasebetin bulunmamasına aklınca imkân var mıdır? Ve Sâni’in makasıdına kemal-i ihlas ile hizmet eden ubudiyet reisinin Sâni’ ile azîm bir münasebeti ve kavî bir intisabı ve o intisab ile her iki daire reisleri arasında bir muarefe ve mükâleme ve alış-verişin olmamasına ihtimal var mıdır? Öyle ise bilbedahe tahakkuk etti ki; ubudiyet reisi, rububiyetin has mahbub ve makbulüdür.
Ey insan! Bu süslü masnuatı enva’-ı mehasinle tezyin eden ve bütün zîhayat olanların zevklerine, iştihalarına göre bu kadar nimetleri in’am eden Sâni’in en kâmil, en cemil ve ibadetine kemal-i iştiyakla teveccüh eden ve Sâni’in mehasin-i san’atına takdir ve istihsanatıyla arş ve ferşi taraba, sevinmeye getiren ve Sâni’in ihsanatına yaptığı teşekkürat ve tekbirat ile berr ve bahri cezbeye getiren şu güzel mahluk ve masnuuna iltifat edip sözünü nazar-ı itibara almaması ve teşekküratına mukabele etmemesi ve teveccüh edip kendisiyle konuşmaması ve iktidarına göre bütün mahlukata bir imam ve mürşid yapmaması imkânı var mıdır?
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Aziz, sıddık, müdakkik kardeşim,
Mesnevi-i Nuriye’den iktibas edilen On Birinci ve On İkinci Reşhalar, kâinatın tılsımını açan, hilkat şeceresinin en nurlu meyvesi olan Hazret-i Peygamber’in (A.S.M.) manevî şahsiyetini, dua ile kâinatın kaderini nasıl değiştirdiğini ve Rububiyet-i İlahiye ile ubudiyet-i beşeriye arasındaki o muazzam irtibatı ders veren yüksek bir hakikattir.
Bu metin, Risalet-i Ahmediye’nin (A.S.M.) hakkaniyetini ve onun duası vesilesiyle Saadet-i Ebediye’nin (Ahiretin) geleceğini isbat eden, akla kapı açıp iradeyi elden almayan muazzam bir tefekkür manzumesidir.
1. Kâinatın En Büyük Hakikati: Bürhan-ı Nâtık (Konuşan Delil)
Metinde geçen “Bürhan-ı sadık-ı nâtık” ifadesi, Hazret-i Muhammed’in (A.S.M.) sadece bir elçi değil, aynı zamanda Allah’ın varlığına ve birliğine (Vahdaniyet) en büyük, en doğru ve konuşan bir delil olduğunu ifade eder.
Nasıl ki bir kitap kâtibini gösterir, şu kâinat kitabı da (Kitab-ı Kebir-i Kâinat) nizam ve intizamıyla Kâtib-i Ezelî’yi gösterir. Ancak dilsiz olan bu kâinatın manalarını ders verecek bir “muallim” ve o kitabın âyetlerini okuyacak bir “üstad” lâzımdır. İşte o zât (A.S.M.), hem sözüyle hem haliyle hem de şahsiyet-i maneviyesiyle Tevhid hakikatini ilân etmektedir.
Cenab-ı Hak Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurur:
“Şüphesiz biz seni, şahit, müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik.”
(Fetih Suresi, 48/8)
Bu âyetteki “Şahit” vasfı, Reşha’daki “Bürhan-ı Nâtık” manasını teyit eder. O, Hakk’ın şahididir ve halka Hakk’ı bildirir.
2. İhtiyac-ı Azîm ve Dua-yı Umumî (Büyük İhtiyaç ve Genel Dua)
Metnin en çarpıcı noktalarından biri, Peygamber Efendimiz’in (A.S.M.) duasının “Külliyet” kesbetmesidir. Yani o dua ederken şahsı adına değil, bütün nev-i beşer, hatta bütün mahlukat namına dua etmektedir.
• Mescidi: Küre-i Arz (Bütün Dünya).
• Cemaati: Hz. Adem’den kıyamete kadar gelen bütün müminler.
• İsteği: Saadet-i Ebediye (Ölümsüzlük, Cennet ve Allah’ın rızası).
Burada kullanılan mantık silsilesi şöyledir:
Cenab-ı Hak, Rahim ve Kerim olduğu için, en küçük bir canlının (mesela bir sineğin) rızık duasını (lisan-ı haliyle yaptığı talebi) işitir ve kabul eder. Midesinin ihtiyacını verir.
Acaba, kâinatın en seçkin meyvesi, en sevgili kulu ve kâinatın yaratılış sebebi olan o Zât’ın (A.S.M.), bütün kâinatı arkasına alıp, Arş-ı A’lâ’ya el açıp istediği “Beka” ve “Ebediyet” arzusunu reddetmesi mümkün müdür?
Eğer bu dua kabul edilmeseydi ve ahiret gelmeseydi, şu kâinattaki muazzam rahmet, hikmet ve şefkat, bir anda merhametsizliğe, manasızlığa ve zulme dönüşürdü. Metinde geçen “İnkılab-ı hakaik ise muhaldir” (Hakikatlerin zıddına dönüşmesi imkânsızdır) cümlesi bunu anlatır. Merhamet sahibi bir Zât, en sevdiği kulunu ebedî bir yokluğa mahkûm ederek onu incitmez.
3. Rububiyet ve Ubudiyet Dairelerinin Münasebeti
On İkinci Reşha’da tarif edilen “İki Daire” ve “İki Levha” meselesi, yaratılışın gayesini özetler:
• Rububiyet Dairesi: Allah’ın terbiye ediciliği, yaratıcılığı, besleyiciliği ve hükümranlığıdır. Bu daireden bize “Hüsn-ü San’at” (Sanat Güzelliği) ve nimetler gelir.
• Ubudiyet Dairesi: Kulluk dairesidir. Mahlukatın bu nimetlere karşı şükrü, hayreti ve itaatidir. Bu dairenin reisi Hazret-i Muhammed’dir (A.S.M.).
Metin şu suali sorar: Bu iki dairenin reisleri arasında münasebet olmaması mümkün müdür?
Yani Allah (c.c.), kâinatı bir saray gibi süsleyecek, ziyafetler verecek; fakat o sarayda misafir olanların reisiyle konuşmayacak, ona teşekkür etmeyecek, onun isteğini yerine getirmeyecek… Bu aklen ve hikmeten imkânsızdır.
Allah Teâlâ’nın bu mukabelesi ve Peygamberine verdiği değer şu âyetle sabittir:
“Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber’e salât ediyorlar. Ey iman edenler! Siz de ona salât edin, selâm edin.”
(Ahzâb Suresi, 33/56)
4. Şecere-i Hilkatin Semeresi (Yaratılış Ağacının Meyvesi)
İnsan, şu kâinat ağacının en son ve en câmi (kapsamlı) meyvesidir. Bir ağacın gayesi meyvesidir. Meyvenin gayesi ise o meyvenin içindeki çekirdektir (kalb, şuur).
Bütün kâinatın özü insandır; insanların en kâmili, en mükemmeli ise Hazret-i Muhammed’dir (A.S.M.).
Sanatkâr, sanatını sever. Sevdiği sanatını takdir edeni daha çok sever.
Peygamber Efendimiz (A.S.M.), Allah’ın sanatını en yüksek sesle “Maşallah, Barekallah” diyerek takdir ettiği için, Sâni-i Zülcelal’in en has muhatabı ve habibidir.
Metinde zikredilen;
“Hüsn-ü zâtî, kubh-u zâtîye inkılab eder” (Zati güzellik, zati çirkinliğe dönüşür) kaidesi şudur:
Eğer Allah, en sevdiği kulunun en büyük arzusunu (ahireti) vermezse, O’nun mutlak güzelliği (haşa) kusur ve çirkinlik (zulüm ve merhametsizlik) suretini alır. Allah bundan münezzehtir. Demek ki ahiret, Peygamberin (A.S.M.) duası hürmetine mutlaka gelecektir.
5. Netice-i Kelâm ve Kelimat-ı Müradife (Eş Anlamlı Kelimelerle Özet)
Bu muhteva gösteriyor ki; Hazret-i Peygamber (A.S.M.) kâinatın yaratılış sebebi ve neticesidir. Onun risaleti, sadece dini bir vazife değil, kâinatın hikmet-i vücududur (varlık sebebi).
Metinde geçen bazı mühim mefhumların müradifleri (eş anlamlıları) ile izahı şöyledir:
• Minber-i Âlî: Yüksek makam, manevî hutbe yeri. (Bütün kâinat onun hutbesini dinler).
• Meşhudat: Görünen şeyler, şahit olunan hakikatler.
• Vusul: Ulaşma, erişme. (Peygamber bizi Hakk’a ulaştırır).
• Tazarru ve Tezellül: Alçakgönüllülükle yalvarma, mahviyet içinde dua etme.
• Esfel-i Safilîn: Aşağıların en aşağısı, cehennemin en derin yeri veya manevî sükût.
• İstihsan: Güzel bulma, beğenme, takdir etme.
Cenab-ı Hak, bizleri o Zât-ı Nuranî’nin (A.S.M.) şefaatine nail eylesin ve onun getirdiği nur ile kâinatı ve hadisatı doğru okuyanlardan kılsın.
“Seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.”
(Enbiyâ Suresi, 21/107)
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Lâsiyyemalar
[Onuncu Söz’ün bir cihette esası ve Yirmisekizinci Söz’ün Arabî ikinci makamıdır.]
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ
Kâinatın bütün zerratı -müctemian ve münferiden- lisan-ı acz ve fakr ile vücub-u vücud ve vahdetine şehadet ettikleri Sâni’-i Hakîm’e hamdler, senalar, şükürler olsun. Ve kâinatın tılsımını açıp, âyâtını keşf ve beyan eden Resulü ile âl ü ashabına ve sair enbiya ve mürselîn ihvanına ve ibad-ı sâlihîne salât ü selâmlar olsun…
Arkadaş! Tabiat ve esbab, bazı insanlara şükür kapısını kapatıp şirk ve küfür kapısını açmıştır. Halbuki, şirkin temeli sayısız muhalâttan kurulmuş olduğundan haberleri yok. O muhalâttan bir taneyi beyan edeyim ki, şirkin ne kadar fena bulunduğunu kör gözleriyle görsünler. Şöyle ki:
Şirk sahibi, cehalet sarhoşluğunu terk ve ilim gözüyle küfrüne baktığı zaman, o küfrü iman ve iz’an edebilmek için, bir zerre-i vâhideye bir ton ağırlığında bir yük yükletmeğe ve her zerrede sayısız matbaaları icad edip tabiat ve esbabın eline vermeğe ve bütün masnuatta bütün san’at inceliklerini tabiata ders vermeğe muztar ve mecbur olur. Zira hava unsurundan (meselâ) her bir zerre bütün nebatlar, çiçekler, semereler üstünde konup bünyelerinde vazifesini yapmak salahiyetindedir. Eğer bu zerreler, yaptıkları vazifelerde memur olup Cenab-ı Hakk’ın emir ve iradesine tâbi oldukları kâfirane inkâr edilirse, o zerre herhangi bir bünyeye girse, o bünyenin bütün cihazatını, keyfiyetiyle teşekkülünü bilmesi lâzımdır. Bu bilginin o zerrede bulunmasını ancak o kâfir itikad edebilir.
Maahâza bir semere, bir şecerenin bir misal-i musaggarıdır. Ve o semeredeki çekirdek, o şecerenin defter-i a’malidir. O ağacın tarih-i hayatı o çekirdekte yazılıdır. Bu itibar ile, bir semere şecerenin tamamına, belki o şecerenin nev’ine, belki küre-i arza nâzırdır. Öyle ise, bir semerenin san’atındaki azamet-i maneviyesi, arzın cesameti nisbetindedir. O zerreyi, san’atça hâvi olduğu o azamet-i maneviye ile bina eden, arzı haml ve bina etmekten âciz olmayacaktır. Acaba o kâfir münkir, kalbinde böyle bir küfrü taşımakla, akıl ve zekâ iddiasında bulunması kadar bir ahmaklık var mıdır?
Arkadaş! Her bir şey için iki suret ve şekil vardır:
Biri:
Maddiyedir ki, âdeta bir gömlek gibi, her şeyin vücuduna göre kaderin takdiriyle biçilmiş şu görünen suretlerdir.
Diğeri:
Makuledir ki, bir şeyin yaşadığı bir ömürde mürur-u zamanla değiştirdiği muhtelif maddî suretlerin içtimaından tasavvur edilen bir suret-i vehmiyedir.
Bir ateşin sür’atle tedvirinden hasıl olan daire-i vehmiye gibi, her şeyin tarih-i hayatını bildiren ve kadere medar olan ve mukadderat-ı eşya denilen şu ikinci suret, makuledir. Suret-i maddiye itibariyle her şeyin bir nihayeti, bir gayesi olduğu gibi, suret-i maneviye itibariyle de bir nihayeti ve gizli bazı hikmetler için bir gayesi de vardır. Binaenaleyh her şeyin suret-i maddiyesinde kudret-i Rabbanî ustadır, kader mühendistir. Suret-i maneviyesinde ise, kader mistardır, yani, teşekkülâtın çizgilerini çizer, kudret masdardır, yani o çizgiler üstünde yapılan teşekkülât, kudretten sudûr eder.
Ey kâfir! Bunu işittikten sonra iyice düşün! Bir zerreye, bir terzilik san’atını öğretmeye kudretin var mıdır? Kendine Hâlık ittihaz ettiğin tabiat ve esbab, her şeyin muhtelif ve mütenevvi’ suretlerini biçip dikmesine kudretleri var mıdır?
Bak, ey gözden mahrum kâfir! Şecere-i hilkatin semeresi ve kuvvet ve ihtiyarca esbabtan üstün olan insan, terziliğin bütün kabiliyetlerini, bilgilerini cem’edip dikenli bir şecerenin a’zâlarına uygun bir gömleği dikemez. Halbuki, Sâni’-i Hakîm her şeyin neması zamanında pek muntazam, cedid ve taze taze gömlekleri ve yeşil yeşil hulleleri kemal-i sür’at ve sühuletle yapar, giydirir. Fesübhanallah!…
Evet münezzehtir, her şeyin vücudu emrine bağlı olan Allah münezzehtir.
Her şeyin içyüzü elinde bulunan Sâni’ münezzehtir. Bütün mahlukata merci’ olan Sâni’ münezzehtir.
Arkadaş! Her bir mevcudun üstünde, Sâni’-i Ehad u Samed’in bir sikkesi, bir hâtemi olup, o mevcudun Sâni’-i Ehad u Samed’in mülkü ve eser-i san’atı olduğuna şehadet ediyorlar. Evet gayr-ı mütenahî ehadiyet sikkelerinden ve Samediyet hâtemlerinden, yalnız bahar mevsiminde sahife-i arza darbedilen sikkeye bak ki; şu zikredilecek müteselsil fıkralar, cümleler o sikkeyi güneş gibi gösteriyorlar ve izhar ediyorlar.
Evet sahife-i arzda pek garib, hakîmane bir icad görünüyor. Bu görünen icadın gösterdiği kuvvet ve faaliyeti görmek istersen şu gelen fıkralara dikkat et:
1- O icad fiili, pek azîm ve geniş bir sehavet-i mutlakadan geliyor.
2- Bir sühulet-i mutlaka ile bir kuvvet-i mutlakadan çıkıyor.
3- Mutlak bir intizamla, sür’at-i mutlakada meydana geliyor.
4- Mevzun ve mizanlı olarak bir vüs’at-i mutlakada bulunuyor.
5- Güzel bir eser-i san’at olmakla beraber, mutlak bir ucuzlukta görünüyor.
6- Taalluk ettiği şeyler pek karışık olmakla beraber, büyük bir imtiyaz-ı mutlak ve adem-i iltibas ile yapılıyor.
7- Mahall-i taalluku gayr-ı mütenahî olmakla beraber, eserlerinde çirkinlik görünmez, ahsen şekilde husule gelir.
8- Efrad ve enva’ arasında, bu’d-u mutlak ile beraber, tevafuk-u mutlak var.
Arkadaş! Bu fıkraların her birisi tek başına da o sikkeyi izhar etmeye kâfidir. Bakınız, en hârika bir sehavetle en hârika bir hüsn-ü san’at, muhit bir kudretin hâssasıdır. Ve intizamla beraber hârika bir sühulet hiçbir şeyden âciz olmayan muhit bir ilim sahibine mahsustur. Tartılmış gibi gayet mizanlı olmakla beraber, mu’cizane bir sür’at-i mutlaka, her şeyi emrine ve kudretine teshir eden zâta mahsustur. Nevilerin pek dağınık bulunmasından, pek geniş bir tasarruf ile hârika bir hüsn-ü san’at ilim ve kudretiyle her şeyin yanında bulunan zâta hastır. Kesret ve mebzuliyet ile her ferdin san’at itibariyle kıymetdar olması, sonsuz bir zenginlikle gayr-ı mütenahî hazinelere mâlik olan zâta mahsustur. Efradın ziyadesiyle karışık olmasıyla beraber iltibassız ve fevkalâde imtiyaz ve teşahhuslara mazhar olmaları, her şeye basîr ve her şeye şehid ve her bir fiili kendisini diğer bir fiilden menetmeyen zâta mahsustur.
Ve keza arzda dağınık bulunan efrad arasındaki uzaklıkla beraber suretçe, vücudca, teşkilâtça aralarında husule gelen tevafuk, küre-i arz yed-i tasarrufunda, ilminde, hükmünde, hikmetinde bulunan zâta mahsustur.
Ve keza nev’in kesret-i efradıyla beraber her ferdin hârikulâde bir hüsn-ü hilkate mâlik olması, Kadîr-i Mutlak’a hastır ki; az-çok, küçük ve büyük her şey ona nisbeten birdir.
Geçen fıkraların her birisinde, her şeyin tek bir Sâni’in sun’u ve san’atı olduğuna delalet eden başka bir âyet daha vardır. Evet sehavet ile kuvve-i iktisadiye arasında ve sür’at ile mizanlı olmak arasında ve ucuzlukla kıymetli olmak arasında ve karışık olmakla mümtaz bulunmak arasında tezad vardır. Bu zıdları bir fiilinde cem’ etmek, ancak kudreti hadsiz bir Sâni’-i Kadîr’e mahsustur.
Hülâsa:
Herbir fıkra, tek başına hâtem-i ehadiyeti izhara kâfi olduğu takdirde, fıkraların heyet-i içtimaiyesi pek zahir bir tarîk-i evlâ ile hâtem-i ehadiyeti gösterir. İşte bu izahtan,
وَلَئِنْ سَاَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ لَيَقُولُنَّ اللّٰهُ
âyet-i kerimesinin sırrı zahir oldu. Yani, o inadlı münkire “Hâlık-ı Semavat ve Arz kimdir?” diye sorulduğu zaman çâr u nâçâr “Allah’tır” diyecektir.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ
Aziz, sıddık, müdakkik kardeşim;
İktibas ettiğimiz bu kıymettar metin, Risale-i Nur Külliyatı’ndan Mesnevi-i Nuriye eserinde yer alan, Lâsiyyemalar bahsinin derin bir hakikatidir. Üstad Bediüzzaman Hazretleri, bu bahiste “Tabiatperestlik” ve “Esbabperestlik” (sebeplere tapma) fikrinin ne denli çürük bir temel üzerine kurulduğunu, akıl ve mantık ölçüleriyle, “mümteni” (imkânsız) derecesinde olduğunu isbat eder.
Bu âlî hakikatlerin şerh ve izahını, Risale-i Nur’un lisanına, üslubuna ve meşrebine sadık kalarak; âyet-i kerimelerin nuruyla ve müradif manalarla zenginleştirerek arz edelim:
1. Şirkin ve Tabiatçılığın Muhalâtı (İmkânsızlıkları)
Metn-i âlîde ifade buyurulduğu üzere; tabiat ve sebepler, gaflet ehli için bir perde olmuştur. Halbuki hakikat nazarında, sebepler sadece birer perdedir; iş gören ise Kudret-i Samedaniye’dir.
Eğer bir insan, her şeyi yaratan Hâlık-ı Zülcelal’i inkâr edip, icadı sebeplere ve tabiata havale etse; o vakit bir zerreye (atoma), bir kâinat kadar ilim ve kudret yüklemek zorunda kalır.
İzahı şöyledir:
Hava unsurundan bir zerre, bir çiçeğin bünyesine girse ve orada çalışsa; o çiçeğin bütün sistemini, diğer çiçeklerden farkını, teşekkülünü bilmesi lazımdır ki, yanlış yapmasın. Eğer o zerre, Allah’ın memuru değilse, kendi başına hareket ediyorsa; o küçücük zerrede, bütün nebatatın anatomisini bilecek bir ilim, onları teşkil edecek bir kudret bulunması gerekir. Bu ise, bir zerrede binlerce Eflatun kadar ilim var demekle eşdeğer bir muhaldir (imkânsızdır).
Cenab-ı Hak, bu hakikati Kur’an-ı Hakîm’de şöyle ferman eder:
وَمَا يَعْزُبُ عَنْ رَبِّكَ مِنْ مِثْقَالِ ذَرَّةٍ فِي الْاَرْضِ وَلَا فِي السَّمَٓاءِ وَلَٓا اَصْغَرَ مِنْ ذٰلِكَ وَلَٓا اَكْبَرَ اِلَّا فِي كِتَابٍ مُبِينٍ
“Yerde ve gökte zerre ağırlığınca hiçbir şey Rabbinden uzak (ve gizli) kalmaz. Ne bundan daha küçük ne de daha büyük bir şey vardır ki, apaçık bir kitapta (Levh-i Mahfûz’da) bulunmasın.”
(Yunus Suresi, 10/61)
Demek ki, her zerre, Kitab-ı Mübin’in düsturlarıyla ve İrade-i İlahiye’nin sevkiyle hareket etmektedir. Aksi takdirde kör, sağır ve camid (cansız) tabiatın, o muazzam sanatları yapması, “yanılma” ve “hata” olmaksızın iş görmesi mümkün değildir.
2. Çekirdek ve Kader Kalemi
Metinde geçen; “Bir semere, bir şecerenin bir misal-i musaggarıdır” cümlesi, kâinattaki “cüzi-külli” (parça-bütün) ilişkisini izah eder.
Bir ağacın meyvesindeki çekirdek, o ağacın bütün tarihçe-i hayatını, programını ve geleceğini ihtiva eder. O küçücük çekirdekteki ince yazı, koca ağacın, hatta ağacın nev’inin, hatta kâinatın sırlarını taşır. O çekirdeği kim yapmışsa, ağacı da o yaratmıştır. Çekirdeği o azamet-i maneviye ile derç eden (yerleştiren) Zât, kâinatı yaratmaktan âciz değildir.
Burada Kader ve Kudret ilişkisi nazara verilir:
• Kader: Mühendistir, planı çizer (Mistardır).
• Kudret: Ustadır, o plana göre binayı yapar (Masdardır).
• Tabiat: Ancak bir defterdir, yazar değildir; bir sanattır, sanatkâr değildir.
3. İki Suret: Maddî ve Manevî (Makule)
Üstad Hazretleri eşyadaki yaratılışı iki veçhe ile ele alır:
• Suret-i Maddiye: Gözle görünen, cismani şekildir. Adeta bir gömlek gibi biçilmiştir.
• Suret-i Makule (Maneviye): Bir canlının doğup, büyüyüp, ölene kadar geçirdiği bütün hallerin toplamından oluşan, zaman boyutundaki surettir.
Nasıl ki yanan bir çubuğu hızla çevirdiğimizde havada bir ateş çemberi görünür; aynen öyle de eşyanın zaman içindeki hareketi, kaderin çizdiği bir hat üzerindedir. Tabiatın ve sebeplerin, zamanı ve mekânı kuşatan bu planı yapması, o planı takip etmesi mümkün değildir. Bu ancak, Alîm-i Mutlak (Sonsuz İlim Sahibi) olan Allah’ın işidir.
Âyet-i Kerime bu hassas ölçüyü şöyle beyan eder:
اِنَّا كُلَّ شَيْءٍ خَلَقْنَاهُ بِقَدَرٍ
“Şüphesiz biz her şeyi bir ölçüye (kader) göre yarattık.”
(Kamer Suresi, 54/49)
4. Tevhidin Sikkeleri: Zıtların Cem’i
Metnin en çarpıcı kısmı, kâinattaki zıtların birbiriyle uyum içinde çalışmasıyla, Sâni-i Hakîm’in Vahdaniyetini (Birliğini) isbat eden 8 maddelik kısımdır. Tabiat ve tesadüf, zıtları cemedemez; bu ancak bir irade ve kasıt ile olur.
• Sehavet-i Mutlaka içinde İktisad: Kâinatta sonsuz bir cömertlik (bolluk) vardır, ama hiçbir şey israf edilmez (iktisat). Normalde bolluk olan yerde israf olur; fakat Allah’ın sanatında ikisi de kemaldedir.
• Sühulet-i Mutlaka içinde Sanat: İşler gayet kolay (sühuletle) ve hızlı yapılır, ama eserler sanatlıdır. Acele yapılan işin özensiz olması beklenir, oysa yaratılışta sanat hârikadır.
• Sür’at içinde Mizan: İşler çok hızlı (sür’atli) olur ama ölçülü ve dengelidir (mevzun).
• Vüs’at içinde İntizam: Yaratılış çok geniştir (vüs’atli), her yeri kaplar ama her şey muntazamdır. Genişlik arttıkça düzenin bozulması gerekirken, intizam mükemmeldir.
• Ucuzluk içinde Kıymet: Eşya boldur, kolay bulunur (ucuzluk), ama her biri paha biçilmez birer sanat harikasıdır.
• Karışıklık içinde İmtiyaz: Tohumlar, maddeler birbirine karışıktır; fakat büyürken hiçbiri şaşırmaz, hepsi ayrılır (imtiyaz).
• Sonsuzluk içinde Güzellik: Yaratılanlar sayısızdır, fakat hiçbiri çirkin değildir, en güzel surette (ahsen-i takvim) yaratılır.
• Uzaklık içinde Tevafuk: Dünyanın bir ucundaki çiçek ile diğer ucundaki çiçek arasında mesafe vardır, ama yapıları aynıdır (tevafuk). Bu, ustanın BİR olduğunu gösterir.
Bu zıtların (tezadın) bir fiilde toplanması, ancak kudreti hadsiz, ilmi nihayetsiz, her şeye gücü yeten bir Zât-ı Zülcelal’in mührüdür. Tabiatın kör tesadüfü bu hassas dengeyi kuramaz.
Netice ve Hâtime
Ey hakikati arayan kardeş!
Görüldüğü üzere, kâinattaki bu nizam, bu intizam ve bu sanat, lisan-ı hal ile haykırır ki:
• Mülk sahibi O’dur.
• Tabiat, O’nun kudret kalemiyle çizdiği bir nakıştır, nakkaş olamaz.
• Sebepler, O’nun icraatına birer perdedir, fâil olamaz.
Bu tefekkürün neticesinde, insan aklı ve kalbi, Kur’an’ın şu meydan okuyan sualine teslim olur:
وَلَئِنْ سَاَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ لَيَقُولُنَّ اللّٰهُ
“Andolsun ki onlara, ‘Gökleri ve yeri kim yarattı?’ diye sorsan, mutlaka ‘Allah’ derler…”
(Lokmân Suresi, 31/25)
Münkir dahi olsa, vicdanen sıkıştığında, aklını prangalardan kurtardığında, bu mükemmel nizam karşısında “Bunu ancak Allah yapabilir” demek zorunda kalır (çâr u nâçâr).
Hülâsa: Bu metin, tabiatperestliği kökünden kesip atan, tevhid bayrağını kâinatın burçlarına diken muazzam bir ders-i hakikattir.
Rabbim bizleri, esbab perdesini yırtıp Müsebbibü’l-Esbab’ı (sebepleri yaratanı) gören, eserden müessire (eseri yapana) intikal eden bahtiyar kullarından eylesin.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Arkadaş! Uluhiyet, risalet, âhiret, kâinat arasında hakikatta telazum vardır. Yani, bunlardan birisinin vücud ve sübutu, ötekisinin de vücud ve sübutunu istilzam eder. Birisine iman, ötekisine de imanı îcabettirir. Evet meselâ, her bir kelimesi bir kitabı ve her bir harfi bir satırı içerisinde tutan bir kitabın, kâtibsiz vücudu mümkün değildir. Kâinat kitabı da Nakkaş-ı Ezelî’nin vücub-u vücuduna bağlıdır. Sarhoş olmayanlar ancak Nakkaş-ı Ezelî’ye iman etmekle kitab-ı kâinata şahid olabilirler.
Ve keza pek çok san’at hârikalarına ve nakış ve zînetlerin garaibine müştemil olan bir binanın bâni ve sâni’siz vücudu mümkün olmadığı gibi, bu âlemin vücudu da Sâni’in vücuduna tâbidir. Dalalet sarhoşluğuyla sarhoş olmayanlar, onu bunsuz tasdik edemezler.
Ve keza deniz ve nehirlerin yüzünde, şemsin aksini gösteren kabarcıklardaki güneşin parıltısı, şemsin vücudunu inkâr etmekle mümkün olmadığı gibi, aklı bozuk olmayanlar için, kemal-i intizam ile tahavvül ve teceddüd eden şu kâinatın şuhudu, Bâni ve Sâni’in vücub-u vücudunun tasdikiyle olabilir. Çünki şu muhteşem kâinatı, meşiet ve hikmetiyle tesis ve kaza ve kaderinin düsturlarıyla tafsil ve âdetinin kanunlarıyla tanzim ve inayet ve rahmetinin namuslarıyla tezyin ve Esma ve sıfâtının cilveleriyle tenvir eden ancak ve ancak Bâni ve Sâni’dir. Evet Hâlık-ı Vâhid kabul edilmediği takdirde, kâinatın zerrat ve mürekkebatı adedince sonsuz ilahların kabulüne mecburiyet hasıl olur. Ve aynı zamanda, her bir ilahın şu kâinatı halketmeğe kadir olması lâzımdır. Çünki zîhayatın her bir cüz’îsi, zevilhayatın küllüne (yani umumuna) bir fihristedir. Cüz’îyi halkeden, küllîyi de halketmeğe kadir olmalıdır…
Ve keza ziyasız güneşin vücudu mümkün olmadığı gibi, uluhiyet de tezahürsüz olamaz. Tezahürü ise, irsal-i rusül ile olur. Ve keza hadd-i kemale baliğ olan en yüksek bir cemalin bilinmesi, görünmesi, gösterilmesi için resullerin tarifi lâzımdır.
Ve keza kemal-i cemale baliğ olan kemal-i hüsn-ü san’at, resullerin delaletiyle olur.
Ve keza rububiyet-i âmme, ubudiyet-i külliye ister. Bu da zülcenaheyn resullerin vahdet-i İlahiyeyi halka ilân etmeleri ile mümkün olur.
Ve keza bir hüsn sahibinin isteği olmasa ve bir âyine bulunmasa ve tarif edici bir şahıs tavassut etmezse, onun hüsnünün görünmesi, gösterilmesi mümkün değildir. Bu da ancak resuller vasıtasıyla olur. Çünki resul, ubudiyetiyle Hâlık’ın hüsnüne âyinedir; risaleti cihetiyle de halka izhar ve ilân eder.
Ve keza bir zâtın cevahirle, zîkıymet eşya ile dolu hazinelerini açıp halka göstermek ve arzetmekle o zâtın kudretini, zenginliğini, saltanatını ilân etmek için ancak o zâtın müsaadesiyle ve iradesiyle emir ve tayin edilmiş bir memur lâzımdır. İşte o memur resuldür.
Arkadaş! Bu sıfatları haiz, bu vazifeleri en mükemmel görebilecek Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’dan başka âlemde bir şahıs yoktur. En câmi’, en kâmil, en fâzıl o zâttır. Tam tamına teşhir, tebliğ, tarif, tavsif, izhar, ilân eden o zâttır.
Aziz arkadaş! “İman-ı Billah” ile “Âhiret imanı” arasındaki telazuma geldik. Hazır ol, dinle!
Bir sultan, itaat edenlere mükâfat ve isyan edenlere de mücazat etmezse, saltanatı inhidama yüz çevirir. Ve keza bir sultanın sağında lütuf ve merhamet ve solunda kahr ve terbiye lâzımdır. Mükâfat, merhametin iktizasıdır. Terbiye de mücazatı ister. Mükâfat ve mücazat menzilleri âhirettir.
Ve keza yüksek bir hikmet ve adalet sahibi olan bir sultan saltanatının şânını kusurdan saklamak üzere, kendisine iltica edenleri taltif ve hâkimiyetinin haşmetini göstermek için milletinin hukukunu muhafaza eder. Bu cihetlerin mühim bir kısmı âhirette olur.
Ve keza lebâleb dolu hazinelere mâlik ve sehavet-i mutlakaya sahib olan bir sultan için umumî ve daimî bir dâr-ı ziyafet lâzımdır. Ve ayrı ayrı ihtiyaç sahiblerinin devam ve bekalarını ister. Bu da ancak âhirette olur.
Ve keza bir cemal sahibi, daima hüsn ve cemalini görmek ve göstermek ister. Bu ise, âhiretin vücudunu ister. Çünki daimî bir cemal, zâil ve muvakkat bir müştaka razı olmaz. Onun da devamını ister. Bu da âhireti ister.
Ve keza yardım isteyenlere yardım ve dua edenlere cevab vermek hususunda, pek rahîmane bir şefkat sahibi olan bir sultan -ki edna bir mahlukun edna bir isteğini derhal yapar, verir- elbette bütün mahlukatın en büyük bir ihtiyacını kemal-i sühuletle yapar. Böyle umumî ve en mühim bir ihtiyaç ancak âhirettir.
Ve keza icraatından, faaliyetinden anlaşılan pek hârika bir ihtişam içinde bir saltanatı varken, milletinin içtimaları için yalnız dar bir misafirhane yapılmış; daimî olarak milleti istiab edemez, daima dolar boşalır. Ve bir imtihan meydanı var; her vakit değişir, tebeddül eder. Ve sultanın bazı âsâr-ı san’atına ve ihsanatına bazı nümuneler göstermek için meclisleri var; zaman zaman tahavvül eder.
Bu vaziyet, bu dar menzil ve meydan ve meşherden sonra daimî bir menzil, sabit saraylar, açık hazineler bulunup ve sâkinleri sabit ve daimî kalacaklarına bilbedahe delalet eder.
Ve keza dikkat sahibi bir sultan ki, milletinin bütün a’mallerini, ef’allerini, hizmetlerini, hacetlerini tamamıyla yazar ve yazdırır ve mülkünde cereyan eden her bir hâdise ve her bir vakıanın suretlerini, fotoğraflarını alıp tesbit ve hıfzederse; elbette bu vaziyet, bir muhasebenin, bir muhakemenin, bir mükâfat ve mücazatın vukua geleceğine kat’î bir surette delalet eder.
Ve keza mükâfat ve mücazat hakkında tekrar ile pek çok va’dleri ve tehdidleri olursa ve o va’d u vaîd edilen şeyler kudretine ağır gelmezse ve o şeyler raiyeti için pek ehemmiyetli olursa, elbette söz verdiği şeylerde hilaf olmayacaktır. Çünki hulf-ül va’d, kudretin izzetine zıddır.
Ve keza hadd-i tevatüre baliğ olan muhbirlerin ittifak ve icmalarına göre, o muhteşem ve azîm saltanatın medarı ve cevelangâhı ancak âhiret memleketidir. Bu küçük menziller, meydanlar o azamete daimî bir mekân olamaz. Çünki bu gibi zâil, mütebeddil şeyler, o müstekar saltanata makarr olamaz.
Evet o sultan şu küçük menzilde ve meydanda çok şeyleri, içtimaları, iftirakları gösteriyor. Fakat, bizzât maksad o şeyler değildir. Ancak âhiretin meydan-ı ekberinde vukua gelecek hallerin, emirlerin nümunelerini göstermektir. Çünki o mahşer-i azîmde yapılacak muameleler, bu küçücük nümunelere göre cereyan edecektir. Demek bu menzilde gösterilen fâni, zâil haller o âlemde bâki ve daimî semereler verecektir.
Evet o sultanın şu fâni menzillerde ve korkunç meydanlarda gösterdiği hikmet, inayet, adalet, rahmet ve şefkatin fevkinde bir derecenin tasavvuru imkân haricidir. Elbette bu kadar yüksek ve geniş hârika san’atlar, daimî mekânları, sabit meskenleri ve zevalsiz sâkinleri isterler ki, o büyük hikmet ve adaletin hakikatlarına mazhar olsunlar. Ve illâ şu görünen hikmet, inayet, merhametin inkârı lâzım gelir. Ve aynı zamanda, bu kadar hikmetinden ve inayetinden zuhur eden fiiller sahibinin -hâşâ- zalim, gaddar, sefih olduğuna zehab edilir. Bu ise, inkılab-ı hakaiki istilzam eder.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Aziz, sıddık, müdakkik kardeşim,
İktibas ettiğimiz bu metin, Mesnevi-i Nuriye eserinin “Lâsiyyemalar” kısmında geçen, iman rükünleri arasındaki o kopmaz, sarsılmaz ve gayet muhkem telazum (birbirini gerektirme) ve telahuk (birbirine eklenme) hakikatini ders veren harika bir parçadır. Bu parça, Tevhid (Allah’ın birliği), Nübüvvet (Peygamberlik) ve Haşir (Âhiret) hakikatlerinin bir zincirin halkaları gibi birbirine bağlı olduğunu; birini inkâr etmenin, mantıken ve hakikaten diğerlerini de inkârı netice vereceğini isbat ve izah eder.
1. Kâinat Kitabı ve Kâtib-i Ezelî (Uluhiyet Hakikati)
Metinde beyan edildiği üzere, kâinat ile Uluhiyet arasında, bir eser ile müessir, bir san’at ile sâni (sanatkâr) arasındaki münasebet vardır. Nasıl ki bir kitap, kâtipsiz, müellifsiz düşünülemez; şu kâinat kitabı da Nakkaş-ı Ezelî’siz olamaz.
Gözümüzün önündeki şu âlem, hikmetle yazılmış, her harfi ve kelimesi manidar, muazzam bir kitaptır. Her bir harf, kâtibini gösterdiği gibi; şu kâinat kitabının her bir satırı, her bir sahifesi dahi o Kâtib-i Zülcelal’in vücuduna (varlığına) ve vahdetine (birliğine) şehadet eder.
Mevcudatın (varlıkların) lisan-ı haliyle ettiği bu şehadeti, Kur’an-ı Hakîm şöyle ilan eder:
“Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde aklıselim sahipleri için gerçekten açık deliller vardır.”
(Âl-i İmrân Sûresi, 3/190)
Bu muhteşem nizam ve intizam, tesadüfün, kör kuvvetin ve sağır tabiatın işi olamaz. Zira tesadüf, intizamı tanımaz; kör kuvvet, san’atı bilmez. Öyleyse, bu kitab-ı kebir-i kâinatı (büyük evren kitabını) yazan, her şeye gücü yeten, her şeyi bilen ve hikmetle idare eden bir Sâni-i Hakîm vardır. O’nu kabul etmemek, akıldan istifa etmek demektir. Zira bir iğne ustasız olmazken, bu muhteşem saray-ı kâinat nasıl sahipsiz olur?
2. Tılsım-ı Kâinat ve Dellal-ı Kur’an (Risalet Hakikati)
Metinde geçen “Ziyasız güneşin vücudu mümkün olmadığı gibi, uluhiyet de tezahürsüz olamaz” hükmü, Risalet’in (Peygamberliğin) zaruretini isbat eder.
Düşünelim ki; muhteşem bir saray yapılmış, içi antika ziynetlerle, manidar nakışlarla süslenmiş. Fakat o sarayın manasını anlatan, o nakışların işaret ettiği hakikatleri bildiren, o saray sahibinin maksadını şerh eden bir “tarif edici” (rehber) olmazsa, o sarayın inşası abes olur, manasız kalır.
İşte şu kâinat sarayı dahi, Sâni-i Zülcelal’in kemal-i sanatını, cemal-i esmasını (isimlerinin güzelliğini) gösteren bir meşherdir (sergi yeri). Fakat bu meşheri gezen seyircilere, o eserlerin manasını kim anlatacak? “Necisin, nereden geliyorsun, nereye gidiyorsun?” suallerine kim cevap verecek? Elbette o Sâni’in tayin ettiği, O’nun emirlerini bildiren, O’nun marziyatını (razı olduğu şeyleri) tarif eden bir Resul-ü Ekrem lâzımdır.
Bu hakikat, Risale-i Nur’da şöyle ifade edilir:
“Bilirsin ki: Sigara gibi küçük bir âdeti, küçük bir kavimden, büyük bir hâkim, büyük bir himmetle ancak daimî kaldırabilir. Halbuki bak, bu zât; büyük ve çok âdetleri, hem inadcı, mutaassıb büyük kavimlerden, zâhirî küçük bir kuvvetle, küçük bir himmetle, az bir zamanda ref’edip, yerlerine öyle seciyeli âlî âdetleri, ki damarlarına karışmış hislerine sinmiş bir surette tesbit edip yerleştiriyor. Bunun gibi daha pek çok hârika icraatı yapıyor.”
(Sözler, 19. Söz, s. 237)
O Zât (A.S.M.), kâinat kitabının muallimi, Esma-i İlahiyenin dellalı ve rububiyet saltanatının teşrifatçısıdır. O olmadan, kâinatın manası anlaşılmaz, yaratılışın gayesi bilinmez. Cenab-ı Hak, O’nun (A.S.M.) vazifesini şöyle tavsif eder:
“Ey Peygamber! Biz seni bir şahit, bir müjdeleyici, bir uyarıcı; Allah’ın izniyle kendi yoluna çağıran bir davetçi ve aydınlatıcı bir kandil olarak gönderdik.”
(Ahzâb Sûresi, 33/45-46 )
3. Saltanat-ı İlahiye ve Mahkeme-i Kübra (Âhiret Hakikati)
Metnin son kısmında, İman-ı Billah ile Âhiret inancı arasındaki o kuvvetli bağ, “Sultan ve Saltanat” temsiliyle izah edilmiştir.
Bir Sultan düşünelim ki; nihayetsiz bir saltanatı, hadsiz bir hazinesi, sonsuz bir merhameti ve aynı zamanda tam bir adaleti ve izzeti olsun. Eğer bu Sultan, kendine itaat edenleri taltif etmez (ödüllendirmez), isyan edenleri tecziye etmez (cezalandırmaz) ise, saltanatı inhidama (yıkılmaya) yüz tutar. Halbuki şu dünyada görüyoruz ki; zalim izzetinde, mazlum zilletinde kalıp gidiyor. Demek ki, mahkeme-i kübra (büyük mahkeme) başka bir yere, yani Dâr-ı Âhiret’e bırakılıyor.
Hem o Sultan’ın nihayetsiz merhameti ve cömertliği, daimî bir ziyafeti iktiza eder. Şu fâni dünya, o ebedî ziyafete nisbeten dar ve geçici bir bekleme salonu hükmündedir. Milyonlarca sene yaşayacak istidatta yaratılan insan ruhu, şu kısacık dünya hayatıyla tatmin olmaz. Ebedi bir cemali ve kemali arzulayan insan, ancak ebedî bir âlemde o arzusuna kavuşabilir.
Cenab-ı Hak, rahmet eserlerinin ebedî bir hayata işaret ettiğini şöyle beyan buyurur:
“Allah’ın rahmetinin eserlerine bak! Yeryüzünü ölümünden sonra nasıl diriltiyor. Şüphe yok ki O, ölüleri de elbette diriltecektir. O, her şeye hakkıyla gücü yetendir.”
(Rûm Sûresi, 30/50)
Eğer haşir (diriliş) olmazsa; bütün o şefkat, merhamet ve hikmet, birer alay, birer zulüm hükmüne geçer. (Hâşâ!) Bir zâtı iştahla sofraya davet edip, sonra ağzına bir parça bal çalıp sofradan kovmak, o zâta ne kadar büyük bir hakarettir! Aynen öyle de; insana ebed arzusunu verip ebedi vermemek, Allah’ın rahmet ve hikmetine zıttır, muhaldir.
Hulâsa-i Kelâm
Uluhiyet, Risalet ve Âhiret; birbirinden ayrılmaz bir bütündür.
• Kâinat, Allah’ı gösteren bir kitaptır.
• Hz. Muhammed (A.S.M.), o kitabın müfessiridir (açıklayıcısıdır).
• Âhiret, o kitabın manasının gerçekleşeceği yerdir.
Kâinatın Sâni’ini (sanatkârını) kabul edip, O’nun en büyük elçisini dinlememek mümkün değildir. Elçiyi dinleyip, getirdiği en büyük haber olan “ebedî saadet” müjdesine inanmamak da kabil değildir. Bu üç hakikat, “Lâ ilâhe illallah, Muhammedün Resulullah” kelime-i tayyibesinde ve onun tazammun ettiği (içerdiği) manalarda cem olmuştur.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Ve keza şu muvakkat menzillerin saltanat-ı daimeye makarr olacak bir şekle gireceğine pek çok deliller, bürhanlar vardır. Maahâza, bu âlemi icad edip öteki âlemi icad etmemek ve bu kâinatı vücuda getirip öteki kâinatı getirmemek, bu dünyayı yaratıp öteki dünyayı yaratmamak imkânı yoktur. Çünki rububiyetin saltanatı mükâfat ve mücazatı ister.
Ve keza Sâni’-i Âlem’in her şeyi içine almış ve her şeyi istila ve istiab etmiş bir rahmet-i vasiası vardır. Vâlidelerin, hattâ bir cihette nebatatın evlâdına olan şefkatleri ve küçük, zayıf yavrularının sühulet-i rızkları, o rahmet deryasından bir katredir. O bahr-i rahmetin azametiyle, şu fâni dünyada, bu kısa ömürde, şu kadar zahmet ve belalar ile karışık, zâil ve gayr-ı sabit olan şu nimetler ve ebedî bekayı isteyen insanlar arasında münasebet yoktur. Ve aynı zamanda, iade edilmemek üzere zeval, nimeti nıkmete, şefkati zahmete, muhabbeti musibete ve lezzeti eleme ve rahmeti zıddına kalbeder.
Ve keza âlemde görünen tasarrufattan anlaşılıyor ki, Sâni’-i Âlem’in pek yüksek, celalli, izzetli bir haysiyeti vardır ki, ubudiyetle Sâni’i ta’zim etmeyenlerin veya istihfaf edenlerin te’diblerini te’hir ve imhal etse bile ihmal etmez.
Ve keza o sultanın emirlerini, nehiylerini kıymetsiz görüp iman ile imtisal etmeyenler ve ibadetle kendilerini sevdirmeyenler ve şükran ile hürmette bulunmayanlar için rububiyetin ebedî karargâhında elbette bir dâr-ı mükâfat ve mücazat olacaktır.
Ve keza bütün mahlukatta görünen hüsn-ü san’atlar, intizamlar ve ihtimamlardan ve her şeyde takib edilmekte olan maslahat ve faidelerden anlaşılıyor ki; kâinat taht-ı tasarrufunda bulunan Sâni’-i Zülcelal’de pek büyük bir hikmet-i âmme vardır ki, itaat ile iltica edenlerin büyük taltif ve in’amlara mazhar olacakları o hikmet-i âmmenin iktizasındandır.
Ve keza görünüyor ki, her şey lâyık mevkiine vaz’ediliyor. Ve her hak, hak sahibine veriliyor. Ve her ihtiyaç sahibinin haceti, istediği gibi yapılır. Ve her sual edenlerin matlubları -bilhâssa istidad lisanıyla veya ihtiyac-ı fıtrî lisanıyla veya ızdırar ve zaruret lisanıyla olsun- cevablandırılıyor. Böyle eserleri görünen bir adalete bir mahkeme-i kübra lâzımdır ki, rububiyetin hâkimiyetiyle hukuk-u ibad muhafaza edilsin. Çünki fâni olan şu dünya menzili, o büyük adalet-i hakikiyeye mazhar olamaz. Öyle ise, o büyük Sultan-ı Âdil için bir cennet-i bâkiye, bir cehennem-i daime lâzımdır.
Ve keza görünüyor ki, bu âlemin sahibi -yaptığı şu kadar fiillerin delaletiyle- hârika bir sehavete sahib olduğu gibi, nur ve ziya ile dolu güneşler ve meyve ve semereler ile hâmile eşcar ve ağaçlar misillü pek çok hazineleri vardır. Binaenaleyh bu ebedî sehavet, tükenmez servet ebedî bir ziyafetgâhı ister ve devam ile muhtaçların da devam-ı vücudunu iktiza eder. Zira nihayet bir sehavet, hârika bir kerem, daima halka ihsan ve in’am etmek iktiza eder. Bu ise, ihsan ve in’amlara minnetdar ve muhtaç olanların devam-ı vücudlarını ister.
Ve keza şu mu’cizeli ve hikmetli ef’al-i kerimanenin tezahüratından anlaşılıyor ki, Sâni’-i Fâil’in pek gizli kemalâtı vardır. Ve daima o kemalâtı, enzar-ı âleme arz ve teşhir etmek ister. Çünki daimî bir kemal, daimî bir tezahür ile takdir edicilerin devam-ı vücudlarını iktiza eder. Çünki adem-i mutlaka namzed olan insan, kemalâta kıymet vermez ve istihsan ve takdire bedel istiskal ve tahkir eder.
Ve keza bu güzel, müzeyyen, münevver masnuatın Sâni’i için mücerred manevî bir cemal vardır. Ve Onun, o mahfî hüsn ü cemal için pek çok mehasin ve letaifi vardır ki, kısa akıllarımız ile idrak edemeyiz. Ezcümle, o cemalin kesif âyinelerinden biri sath-ı arzdır. Bu sath-ı arz her asırda, her mevsimde, her vakitte daima tecelli etmekte olan o cilvelerin gölgelerini teşhir, tavsif, ilân ve izhar eder.
Ve keza hakaik-i sabitedendir ki, yüksek bir cemal sahibi bizzât kendi gözüyle ve bilvasıta başkasının gözüyle, cemalini ve cemalinin inceliklerini görmek istiyor. Binaenaleyh cemal sermedî ve daim olursa, behemehal onun inceliklerini gösteren âyinelerinin de ebedî ve daimî olması zarurîdir. Çünki bâki bir hüsn, fâni bir müştaka razı olamaz. Ve zâil ve fâni bir âşıkın, ebedî ve bâki olan mahbubuna muhabbeti adavete kalbolur. Evet insan, eli veya fehmi yetişmediği güzel bir şeyi, kendisini teselli için takbih eder. Bu itibarla bu âlem, Sâni’i istilzam ettiği gibi, Sâni’ de âlem-i âhireti istilzam eder.
Ve keza bu âlemin Sâni’inde pek rahîmane bir şefkat vardır. Zira görüyoruz ki: Bu âlemde yardım isteyen bir musibetzedeye kemal-i sür’atle yardım ediliyor. Dergâh-ı izzete iltica eden kurtuluyor. Sual eden sâillerin istekleri veriliyor. En âdi bir zîhayatın sesi işitiliyor ve haceti kabul ediliyor. İşte böyle bir şefkat sahibi, nev’-i beşerin en büyük, en lâzım, en zarurî, şedid bir haceti hakkında, bütün insanlar namına yaptığı duada istediği Cennet’i ve saadet-i ebediyeyi ve ba’sü ba’de-l mevt’i yapacaktır. Bilhâssa o reis-i muhteremin şu umumî duasına, bütün zevilhayat, bütün mahlukat “Âmîn! Âmîn!” diyorlar.
Bak, o zât öyle bir maksad, öyle bir gaye için saadet isteyip dua ediyor ki, insanı ve bütün mahlukatı, esfel-i safilîn olan fena-yı mutlaka sukuttan, kıymetsizlikten, faidesizlikten, abesiyetten a’lâ-yı illiyyîn olan kıymete, bekaya, ulvî vazifeye, mektubat-ı samedaniye olması derecesine çıkarıyor. Bak, hem öyle yüksek bir fîzâr-ı istimdadkârane ile istiyor ve öyle tatlı bir niyaz-ı istirhamkârane ile yalvarıyor ki, güya bütün mevcudata, semavata, arşa işittirip, vecde getirip, duasına “Âmîn! Allahümme âmîn!” dedirtiyor.
Acaba bütün benî-Âdemi arkasına alıp, şu arz üstünde durup, arş-ı a’zama müteveccihen el kaldırıp, nev’-i beşerin hülâsa-i ubudiyetini câmi’ hakikat-ı ubudiyet-i Ahmediye (A.M.) içinde dua eden şu şeref-i nev’-i insan ve ferîd-i kevn ü zaman olan Fahr-i Kâinat ne istiyor, dinleyelim. Bak, kendine ve ümmetine saadet-i ebediye istiyor, beka istiyor, Cennet istiyor. Hem mevcudat âyinelerinde cemallerini gösteren bütün Esma-i kudsiye-i İlahiye ile istiyor; o esmadan şefaat taleb ediyor, görüyorsun.
Eğer, âhiretin hesabsız esbab-ı mûcibesi, delail-i vücudu olmasa idi, yalnız şu zâtın tek duası, baharımızın icadı kadar Hâlık-ı Rahîm’in kudretine hafif gelen şu Cennet’in binasına sebebiyet verecekti. Demek nasılki o zâtın risaleti, şu dâr-ı imtihanın açılmasına sebebiyet verdi,
لَوْلَاكَ لَوْلَاكَ لَمَا خَلَقْتُ الْاَفْلَاكَ
sırrına mazhar oldu; onun gibi, ubudiyeti dahi öteki dâr-ı saadetin açılmasına sebebiyet verdi.
اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَ سَلِّمْ عَلٰى ذٰلِكَ الْحَب۪يبُ الَّذ۪ى هُوَ سَيِّدُ الْكَوْنَيْنِ وَ فَخْرُ الْعَالَمَيْنِ وَ حَيَاتُ الدَّارَيْنِ وَ وَس۪يلَةُ السَّعَادَتَيْنِ وَ ذُو الْجَنَاحَيْنِ وَ رَسُولُ الثَّقَلَيْنِ وَ عَلٰٓى اٰلِه۪ وَ صَحْبِه۪ٓ اَجْمَع۪ينَ وَ عَلٰٓى اِخْوَانِه۪ مِنَ النَّبِيّ۪ينَ وَ الْمُرْسَل۪ينَ اٰم۪ينَ
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Mesnevi-i Nuriye adlı eserin “Lâsiyyemalar” veya “Reşhalar” bahsinde geçen, âhiretin vücudunu ve haşr-i cismanîyi, Cenab-ı Hakk’ın Esma-i Hüsna’sı (İsimleri) ve Sıfat-ı Kudsiye’si üzerinden isbat eden muazzam bir tefekkür silsilesidir. Bu metin, kâinatın Hâlık’ının sıfatlarından yola çıkarak, öldükten sonra dirilişin aklen ve mantıken ne kadar zarurî olduğunu, şüpheye yer bırakmayacak bir katiyetle ortaya koymaktadır.
Bu hakikatleri, Risale-i Nur’un o kendine mahsus üslûbu ve lisanı ile, âyet-i kerimelerin nuru altında şu başlıklarla tafsil ve izah edebiliriz:
1. Bab-ı Rububiyet ve Saltanat (Egemenlik ve Terbiye Kapısı)
Metinde geçen “rububiyetin saltanatı mükâfat ve mücazatı ister” hükmü, Allah’ın kâinat üzerindeki mutlak hâkimiyetine işaret eder. Bir sultan düşününüz ki, itaat edenlere mükâfat, isyan edenlere ceza vermesin; bu durum o saltanatın izzetine ve şanına nakisedir.
Bu âlemde görüyoruz ki, zerrelerden kürelere kadar her şey, bir emir ve teshir altındadır. Mevsimlerin değişimi, gece ve gündüzün devranı, muazzam bir saltanatın icraatıdır. Ancak şu dâr-ı dünya, o saltanatın haşmetine lâyık tam bir adalet ve mükâfat yeri değildir. Zira zalim izzetinde, mazlum zilletinde kalıp göçüp gidiyorlar.
Binaenaleyh: Mademki şu dünyada o saltanatın haşmetine lâyık tam bir tecellîgâh yoktur; o halde, bu geçici misafirhaneden sonra, o saltanatın şanına yaraşır dâimî bir memleket, sarsılmaz bir dâr-ı karar lazımdır.
Âyet-i Kerime:
“Hükümranlık elinde olan Allah, yücedir. O, her şeye hakkıyla gücü yetendir. O, hanginizin daha güzel amel yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratandır. O, mutlak güç sahibidir, çok bağışlayandır.” (Mülk Suresi, 67:1-2)
2. Bab-ı Kerem ve Rahmet (Cömertlik ve Merhamet Kapısı)
Metindeki “Sâni’-i Âlem’in her şeyi içine almış… bir rahmet-i vasiası vardır” ifadesi, İlahî rahmetin sonsuzluğuna dikkat çeker. Bir validenin yavrusuna şefkati, hayvanatın rızıklandırılması, baharda yeryüzünün bir sofra gibi donatılması, hep o Rahman ve Rahim isimlerinin cilvesidir.
Eğer haşir gelmezse ve ölüm ebedî bir hiçlik olsa idi, bu şefkat ve rahmet, en büyük bir musibete ve gaddarlığa dönüşürdü. Çünkü bir anlık lezzet verip, sonra onu ebediyen yok etmek, şefkat değil, belki en acı bir azaptır. İnsandaki ebed arzusu ve aşkı, ancak ebedî bir hayat ile tatmin olabilir.
Elhasıl: O sonsuz rahmet, kendisine iman ve itaat edenleri ebedî bir hiçliğe atmaz. Bilakis, onları ebedî bir saadet yurduna davet eder.
Âyet-i Kerime:
“Allah’ın rahmetinin eserlerine bak! Yeryüzünü ölümünden sonra nasıl diriltiyor. Şüphe yok ki O, ölüleri de elbette diriltecektir. O, her şeye hakkıyla gücü yetendir.” (Rûm Suresi, 30:50)
3. Bab-ı İzzet ve Adalet (Onur ve Adalet Kapısı)
Metinde zikredilen “ubudiyetle Sâni’i ta’zim etmeyenlerin… te’diblerini te’hir ve imhal etse bile ihmal etmez” hakikati, İlahî adaletin tecellisini müjdeler. Bu dünyada işler, tam bir adalet terazisiyle tartılmıyor. Zalimler çoğu zaman cezalarını çekmeden, mazlumlar haklarını almadan bu dünyadan göçüyorlar.
Hâlbuki Sâni’-i Zülcelal’in izzeti ve celali, kendisine isyan edenlerin cezasız kalmasına, dostlarının ise mükâfatsız gitmesine müsaade etmez. Madem bu dünyada “Mahkeme-i Kübra” kurulmuyor; demek ki işler, başka ve büyük bir mahkemeye bırakılıyor.
Hülâsa: Küçücük bir memurun bile vazifesini yapıp yapmadığı denetlenirken, insan gibi “hilafet” rütbesine sahip bir varlığın başıboş bırakılması ve toprağa girip saklanması imkân haricidir.
Âyet-i Kerime:
“Yoksa sizi boşuna yarattığımızı ve bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız?” (Mü’minûn Suresi, 23:115)
4. Bab-ı Hikmet ve İntizam (Bilgelik ve Düzen Kapısı)
Metindeki “Kâinat taht-ı tasarrufunda bulunan Sâni’-i Zülcelal’de pek büyük bir hikmet-i âmme vardır” cümlesi, kâinattaki israfsızlık ve gayeliliğe işarettir. Sinek kanadından semavat kandillerine kadar her şeyde bir hikmet, bir fayda ve bir gayeye matufiyet göze çarpar.
Halbuki insan, kâinatın en nazik ve nazenin meyvesi olduğu halde, binlerce emel ve arzu ile donatılmıştır. Eğer insan, kabre girip bir daha çıkmamak üzere çürüyüp gitse, bütün bu istidatlar, duygular ve cihazlar manasız, abes ve israf olurdu. Kâinatta abes iş yapmayan o Hakîm zat, elbette insanın istidadına uygun ebedî bir âlemi hazırlamıştır.
5. Bab-ı Cemal ve Kemal (Güzellik ve Mükemmellik Kapısı)
Cenab-ı Hak, metinde belirtildiği üzere “Sâni’-i Fâil’in pek gizli kemalâtı vardır. Ve daima o kemalâtı, enzar-ı âleme arz ve teşhir etmek ister.” Her sanat sahibi, sanatını göstermek ve takdir edilmek ister. Ezelî ve ebedî bir cemal sahibi olan Allah, kendi cemalini ve kemalini görecek ve gösterecek daimî âyineler ve o güzelliğe müştak ebedî seyirciler ister.
Zeval ve fena (yok olup gitme), o daimî cemale zıttır. Sevilen bir şeyin yok olması, seveni üzer ve muhabbeti nefrete dönüştürür. “Bâki bir hüsn, fâni bir müştaka razı olamaz.” Öyleyse, o ebedî cemalin seyircileri de ebedî olmalıdır ki, o güzellikten mahrum kalıp şekvada bulunmasınlar.
6. Risalet-i Ahmediye ve Dua-yı Nebevî
Metnin son kısmı, haşrin en kuvvetli delillerinden biri olan Hz. Muhammed’in (s.a.v.) duasına ayrılmıştır. O Zat (a.s.m.), bütün kâinatın yaratılış sebebi (sebeb-i vücudu) ve en mükemmel meyvesidir.
O Peygamber-i Zîşan, bütün mevcudat namına, arkasına aldığı bütün insanlarla beraber, “Saadet-i Ebediye” istiyor. Rabbinden “Beka” istiyor. Öyle bir yalvarış ki, eğer âhiretin yaratılması için hiçbir sebep olmasa bile, şu tek Zat’ın (a.s.m.) tek bir duası, o Cennet’in icadına kâfi gelirdi. Çünkü O’nun duası, Hâlık-ı Rahîm’in kudretine nazaran baharın icadı kadar kolay olan âhiretin inşasına vesiledir.
O’nun “Levlake” (Sen olmasaydın…) sırrına mazhar oluşu, bu âlemin yaratılış sebebinin O’nun varlığı ve ubudiyeti olduğunu gösterir. Nasıl ki risaleti dünyanın imtihan meydanı olarak açılmasına sebebiyet verdi; ubudiyeti ve duası da âhiret yurdunun açılmasına sebebiyet vermiştir.
Müradif Olarak:
Risale-i Nur’da bu hakikat için “Burhan-ı Nâtık” (Konuşan Delil) tabiri kullanılır. O Zat, tevhidin en gür sesi ve haşrin en büyük müjdecisidir.
Netice-i Kelam:
Bu muvakkat dünya misafirhanesi, o Ezelî Sultan’ın ebedî misafirlerini ağırlamaya kâfi gelmediğinden ve adalet-i hakikiyenin tam tecelli etmemesinden anlaşılıyor ki; başka bir yerde, dâimî bir memleket, bitmez tükenmez bir hazine ve ebedî bir saadet yurdu (Cennet) ve aynı zamanda dehşetli bir ceza yeri (Cehennem) olmak zaruridir. İmanımızın temeli olan bu hakikat, Cenab-ı Hakk’ın İsim ve Sıfatlarının, peygamberlerin ve bilhassa Resul-i Ekrem’in (a.s.m.) şehadetiyle sabittir.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Ve keza bu âlemin geliş ve gidişatında ve bütün mahlukatın bir hedefe sevkinde ve semavî, süflî bütün ecramın bir kudrete bağlı ve müsahhar olmasında pek büyük bir saltanat eseri görünüyor. Ve bundan anlaşılıyor ki, bu mevcudatta tasarruf eden Sâni’in azîm rububiyetinde hârika bir saltanatı vardır. Halbuki bu dünya menzili tahavvülâta, zevale maruzdur. Sanki misafirler için yapılmış bir handır ki daima dolup boşalıyor. Ne kendisinin sabit bir şekli vardır ve ne de içinde oturanların bir kararı vardır. Ve Sâni’-i Âlem’in garib ve acib san’atlarının nümunelerini teşhir ve ilân için tahavvülden hâlî kalmayan bir meşherdir. Bu itibarla o handa ve o meşherde içtima eden insanlar sabit kalacak değiller. Çünki meskenleri sabit değildir.
İşte bu hal ve şu vaziyet, bu fâni menzilden sonra o sermedî saltanata karargâh olmak üzere, sabit, bâki, ebedî, sermedî saadetlerin, cennetlerin ve sarayların olacağına kat’î bir delaletle şehadet eder. Çünki fâni, bâkiye makam ve medar olamaz. Evet bir melikin gelip giden misafirleri için yolda yaptığı şu menzile ve o menzilde oturan misafirlere bakıldığı zaman görülüyor ki, milyonlarca lira ile yapılan o menzil, pek az bir zaman içindir. Ve ondaki zînetler, kıymetli şeyler, hep suret ve örneklerdir. Ve misafirler o nefis taam ve yemeklerin yalnız tadına bakıp, karınlarını doyuracak derecede yemiyorlar. Ve her bir misafir, hususî makinesiyle o menzildeki zînetlerin resimlerini alırlar. Ve melikin de gizli memurları onların bütün harekât, ef’al ve muamelelerini yazıyorlar.
Ve o melik, her mevsimde milyonlarca o zînetleri, o güzel şeyleri yeni gelecek misafirler için tahrib ve tecdid ediyor.
Ve hâkeza pek çok garib ve acib şeyler görünüyor. İşte bu vaziyet gösterir ki, o muvakkat menzil sahibinin pek yüksek kıymetli menzilleri, daireleri ve ebedî, sermedî sarayları vardır. Bu küçük menzilde görünen şeyler, haller misafirleri ebedî menzillerdeki yüksek şeylere teşvik için gösterilen nümunelerdir.
Kezalik bu dünya menzilinin ve içinde oturan insanların ahvaline dikkat edilirse anlaşılıyor ki: Bu dünya ebedî kalmak için yaratılmış bir menzil değildir. Ancak Cenab-ı Hakk’ın ebedî ve sermedî olan “Dâr-üs selâm” menziline davetlisi olan mahlukatın içtimaları için bir han ve bir bekleme salonudur. Bu dünya menzilinde görünen leziz şeyler, lezzet ve zevk için değildir. Çünki visallerinin lezzeti, firaklarının elemine mukabil gelmez.
Maahâza o lezzetlerden hiç kimse tam manasıyla muradına nâil olamaz. Ya o lezzetlerin ömürleri kısa olur veya insanın ömrü kısa olduğundan muradına yetişemez. Ancak, o lezzetler ve o nefis şeyler ibret ve şükre sevk içindir. Çünki onlar Cenab-ı Hakk’ın ehl-i iman için cennetlerde ihzar ettiği hakikî nimetlere nümunelerdir. Ve o müzeyyen masnuat-ı fâniye, fena ve adem için değildir. Ancak, onların suretleri ve misalleri, manaları, neticeleri alınır; âlem-i bekada, ehl-i beka için ebedî manzaraların yapılmasına medar olurlar. Yahut ebedî âlemde Sâni’-i Ebedî istediği şekillere sokar. Çünki o masnuat, beka içindir. Onların o zahirî ölüm ve fenaları; vazifelerinden terhistir, i’dam değildir.
Evet onların ölümleri fena olsa bile, yalnız bir cihetten fenaya gider, çok cihetlerden bâki kalır. Meselâ, Kudret-i Ezeliyenin yarattığı şu gül çiçeğine bak! Evet nasıl bir kelime ağızdan çıkar çıkmaz zahiren fenaya giderse de Allah’ın izniyle kulaklarda, kâğıtlarda, kitablarda milyonlarca timsalleri kaldığı gibi, akıllarda da akıllar adedince manaları kalır.
Kezalik o gül kısa bir zamanda vazifesi tamam olur olmaz solar, ölür gider. Amma onu gören bütün insanların kuvve-i hâfızalarında ve halefiyle hâmile olan tohumlarında suretleri, manaları bâkidir. Demek o gülün tohumu olsun, kuvve-i hâfızalar olsun, o gül çiçeğinin suretini, zînetini, menzilini hıfz için sanki birer fotoğraf ve bekası için birer menzildir.
Ey arkadaş! İnsan da başıboş, serseri, sahibsiz bir hayvan değildir. Ancak onun da bütün harekât ve ef’ali yazılıyor, tesbit ediliyor ve a’malinin neticeleri hıfzediliyor ki, muhasebe-i kübrada ona göre derece alsın. Hülâsa, her güz mevsiminde yapılan tahribat, gelecek bahar mevsimlerinde gelen yeni misafirler için yer tedarik etmek ve bir nevi terhis ve izinlerdir.
Ve keza bu âlemde tasarruf eden Sâni’in öyle bir kitab-ı mübini vardır ki ne küçük ve ne büyük, o kitabda yazılıp hıfzedilmemiş hiçbir şey yoktur. O kitabın maddelerinden âlemde görünen yalnız nizam ve mizan maddelerine bak! Evet görüyoruz ki, herhangi muvazzaf bulunan bir şey, vazifesinden terhis edilmekle daire-i vücuddan çıkarsa, Fâtır-ı Hakîm onun çok suretlerini “Levh-i Mahfuz”larda tesbit eder. Ve tarih-i hayatını, tohumunda ve neticesinde nakşeder ve pek çok gaybî âyinelerde ibka eder. Meselâ: Bir şecere, meyvesiyle hâmile olduğu gibi, tohumu da meyve ile hâmiledir. Demek, ağacın bünyesinde semeresi mevcud olduğu gibi, tohumunda da semere mevcuddur. Ve keza vücuddan çıkmış pek çok şeyler, insanın kuvve-i hâfızasında mevcud kalır.
İşte bu misallerden, hıfz ve hafîziyet kanunu ne derece ihatalı olduğu anlaşıldı. Evet bu mevcudatın sahibi pek büyük bir ihtimam ile mülkünde cereyan eden her şeyi taht-ı hıfz ve muhafazasına almıştır. Ve hâkimiyetinin muhafazası için sonsuz bir dikkati vardır. Ve rububiyetinde tam bir intizam ve saltanat vardır ki, edna bir hâdiseyi, âdi bir hizmeti yazar ve yazdırır. İşte bu derece ihatalı, ihtimamlı bir hıfz kanunu, elbette âlem-i âhirette yapılacak bir divan-ı muhasebata bakar. Şu muhafaza kanunu, bütün eşyada cari olduğu gibi, mahlukatın en eşrefi olan insana da şamildir. Çünki insan Cenab-ı Hakk’ın rububiyetine ait şuunat ve ahvaline şâhiddir. Ve mahlukatın cemaatleri içinde Allah’ın birliğine dellâldır. Ve mevcudatın tesbihatına müşahid ve hilafet-i kübra ile tekrim ve teşrif edilmiştir. İnsan bu keramete, bu şerefe nâil olduğu halde, kendisini başıboş ve gayr-ı mes’ul zannetmesin. Onun da divan-ı muhasebatta pek karışık hesabları vardır. Ondan kurtulduktan sonra, müstehak olduğu yere gidecektir.
Evet kudret-i ezeliyeye nisbetle, ölümden sonra haşrin gelmesi, güzden sonra baharın gelmesi gibidir. Evet nebatat gibi insanın da bir güzü, bir de baharı vardır. Evet geçmiş zamanda vukua gelmiş olan mu’cizat-ı kudret, Sâni’in bütün imkânat-ı istikbaliyeye kâdir olduğuna kat’î şahid ve bürhanlardır.
Ve keza bu âlemin mâliki, kendi kudretine pek kolay ve pek ehven ve ibadına fevkalâde mühim ve pek şedid-ül ihtiyaç olan haşrin tekrar be tekrar va’dinde bulunmuştur. Malûmdur ki, hulf-ül va’d kudretin izzetine, rububiyetin merhametine zıddır. Zira va’din hilafını yapmak, cehlin veya aczin alâmetidir. Bu ise Kadîr-i Mutlak, Hakîm-i Mutlak olan zâta muhaldir.
Maahâza, insanların haşri nebatatın haşri gibidir. Bunu gören onu nasıl inkâr eder? Haşrin icadına olan va’di ise, bütün enbiyanın tevatürüyle ve büyük insanların icmaiyle sabit olduğu gibi Kur’an-ı Kerim’in lisanıyla da sabittir.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Bu hakikatli metni, Risale-i Nur’un üslubuna sadık kalarak, müradifleri (eş anlamlıları), Kur’an-ı Kerim’den ayet-i kerimeler ve imanî deliller ışığında şöyle şerh ve izah edebiliriz:
1. Kâinattaki Saltanat-ı Rububiyet ve İtaat
Metn-i âlide evvela nazara verilen husus; kâinatın umumunda görünen muazzam itaat ve intizamdır. Zerrelerden kürelere, semavî cisimlerden süflî (yerdeki) mahlukata kadar her şey, bir tek emirle hareket etmekte, bir hedefe sevk edilmektedir. Bu hal, perde arkasında azîm bir saltanatın ve hükümranlığın varlığını isbat eder.
Cenab-ı Hak, bu kâinatı bir “meşher” (sergi yeri) hükmünde yaratmıştır. Nasıl ki bir sultan, sanatının inceliklerini göstermek için sergiler açar; Sultan-ı Ezelî de esma-i hüsnasının nakışlarını bu âlemde teşhir etmektedir.
• Ayet-i Kerime:
“Göklerin ve yerin mülkü (hükümranlığı) Allah’ındır. Allah, her şeye hakkıyla gücü yetendir.” (Âl-i İmrân Suresi, 3:189)
2. Dünya Hanı ve Misafirlerin Vaziyeti
Üstad Bediüzzaman Hazretleri, dünyayı “iki kapılı bir han”a ve “daima dolup boşalan bir misafirhane”ye benzetir. Bu teşbih (benzetme), dünyanın mahiyetini anlamak için anahtardır.
• Fani ve Zevale Maruz: Dünya kararsızdır, içindekiler de durmuyor, sürekli bir “tahavvül” (değişim) ve “tebeddül” (başkalaşma) içindedir.
• İşaret Edilen Hakikat: Bir misafirhane varsa, misafirlerin gideceği asıl bir vatan da olmalıdır. Zira “Fani, bâkiye makam olamaz.” Yani, geçici olan bu yer, insanın ebedî arzularını tatmin edemez ve ebedî kalmak için yaratılmamıştır.
Bu dünyadaki nimetler, asıl vatan olan Cennet’teki nimetlerin sadece birer “nümuneleri” (örnekleri) ve “tadımcıklarıdır”. İnsan bu lezzetlerin tadına bakar, iştahı açılır; fakat dünyada doyamadan elinden alınır. Bu durum lisan-ı hal ile der ki: “Asıl kaynağa, menbaına gel, orada doyacaksın.”
• Ayet-i Kerime:
“Bu dünya hayatı ancak bir eğlence ve oyundan ibarettir. Ahiret yurduna gelince, işte gerçek hayat odur. Keşke bilselerdi!” (Ankebût Suresi, 29:64)
3. Hafîziyet Kanunu: Her Şeyin Kaydedilmesi
Metinde geçen en çarpıcı delillerden biri “Hıfz” (koruma, kaydetme) hakikatidir. Bir çiçek solup gitse bile, Cenab-ı Hak onun suretini (şeklini) ve manasını üç yerde muhafaza eder:
• Hafızalarda: Onu görenlerin zihinlerinde.
• Tohumlarında: Gelecek baharda yeniden dirilecek nesillerinde.
• Levh-i Mahfuz’da: İlahî kader defterlerinde.
Mantıkî İstidlal:
En basit bir çiçeğin, bir yaprağın dahi programını, suretini ve hikayesini bu kadar ihtimamla (özenle) saklayan bir Kudret; elbette mahlukatın en şereflisi (eşref-i mahlukat) olan ve kâinatın halifesi hükmünde bulunan insanın amellerini, fiillerini ve sözlerini kayıtsız bırakmaz, zayi etmez.
Melik’in “gizli memurları” tabiriyle, Kiramen Kâtibin meleklerine işaret edilmiştir. Bu kayıtlar, “muhasebe-i kübra” (büyük hesap günü) içindir.
• Ayet-i Kerime:
“İnsan, kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanır?” (Kıyamet Suresi, 75:36)
“Şüphesiz göklerde ve yerde hiçbir şey Allah’a gizli kalmaz.” (Âl-i İmrân Suresi, 3:5)
4. Haşir ve Ebedî Saadet Vaadi
Metnin son kısmı, haşrin (öldükten sonra dirilişin) isbatına ve vaad-i İlahîye tahsis edilmiştir.
• Kudret-i Ezeliyeye Nisbetle Kolaylık: Güz mevsiminde ölen tabiatın baharda yeniden dirilmesi nasıl gözümüz önünde vuku buluyorsa, insanın ikinci yaratılışı da o Kudret’e o kadar kolaydır.
• Vaad-i İlahî: Cenab-ı Hak, bütün peygamberler ve semavî kitaplar vasıtasıyla ahireti ve haşri vaad etmiştir. Vaadinden dönmek (hulf-ül va’d), acizlik veya cehalet alametidir. Kadîr-i Mutlak ve Hakîm-i Mutlak olan Allah için bu muhaldir (imkânsızdır).
Madem dünyada adalet tam tecelli etmiyor, zalim izzetinde, mazlum zilletinde gidiyor; demek ki bir Mahkeme-i Kübra’ya bırakılıyor.
• Ayet-i Kerime:
“Allah’ın rahmetinin eserlerine bak! Yeryüzünü ölümünden sonra nasıl diriltiyor? Şüphe yok ki O, ölüleri de elbette diriltecektir. O, her şeye hakkıyla gücü yetendir.” (Rûm Suresi, 30:50)
Hülâsa-i Kelâm ve Netice
Bu parça bize ders veriyor ki:
Ey insan! Sen başıboş değilsin. Bu dünya senin ebedî yerleşeceğin bir mesken değildir; ancak bir bekleme salonu ve bir imtihan meydanıdır. Gördüğün güzellikler, Cennet’teki asıllarının gölgeleridir. Senin her işin kaydediliyor. Çürüdüm, kayboldum zannetme. Tohumun toprağa girmesi gibi, kabre girmekle başka bir âlemde sümbül vereceksin. Bütün kâinat ve içindeki icraat-ı Rabbaniye, ahiretin geleceğine ve ebedî bir saadetin varlığına, kat’î bir şehadetle delil olmaktadır.
Fena ve zeval, sadece zahirî bir perde, bir terhis tezkeresidir; yokluk değildir.
“Demek o gülün tohumu olsun, kuvve-i hâfızalar olsun, o gül çiçeğinin suretini, zînetini, menzilini hıfz için sanki birer fotoğraf ve bekası için birer menzildir.”
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Ezcümle:
اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ لَيَجْمَعَنَّكُمْ اِلٰى يَوْمِ الْقِيَامَةِ لَا رَيْبَ ف۪يهِ وَ مَنْ اَصْدَقُ مِنَ اللّٰهِ حَد۪يثًا
olan âyet-i kerime, büyük bir şiddet ve kuvvetle haşrin icadına söz veriyor. Fakat, bazı insan pek nankördür ki; bütün mevcudat, sıdkına ve hak olduğuna delalet ettiği o Mâlik-ül Mülk’ün sözlerini tasdik etmez, kendi hezeyanına ve ahmaklığına itimad eder.
Ve keza bu âlemde pek ihtişamlı bir rububiyet âsârıyla şaşaalı bir saltanatın şuaları görünmektedir. Evet görüyoruz ki: Koca arz -sekenesiyle beraber- ehlî, zelil, muti’ bir hayvan gibi o rububiyetin emri altında beslenir. Güzde ölmesi, baharda dirilmesi ve bir Mevlevî gibi raks ve hareketi ve sair bütün işleri o emre tâbi olduğu gibi, şemsin de seyyaratıyla tanzim ve teshiri ve sair vaziyetleri o emre bağlıdır. Halbuki, azametli şu rububiyet-i sermediye ve bu saltanat-ı ebediye şöyle zaîf, zâil, muvakkat temeller ve esaslar üzerine bina edilemez. Ve bu mütebeddil, belalı, kederli, fâni dünya üzerine kaim olamaz. Ancak, bu dünya o azametli rububiyetin pek azîm ve geniş dairesi içinde insanları tecrübe ve imtihan, kudretin mu’cizelerini teşhir ve ilân için kurulmuş muvakkat bir menzildir ki; tahrib edilip pek muazzam, geniş, ebedî ve bâki bir âleme cüz’ olmak için tebdil edilecektir. Binaenaleyh bu tebeddülât ma’rezi olan âlemin Sâni’i için diğer tegayyürsüz, sabit bir âlemin vücudu zarurîdir.
Maahâza, zahirden hakikata geçen ervah-ı neyyire ashabı ve kulûb-ü münevvere aktabı ve ukûl-ü nuraniye erbabı ve kurb-u huzur-u İlahîde dâhil olanlar, o Zât-ı Zülcelal’in muti’ler için bir dâr-ı mükâfat ve âsiler için bir dâr-ı mücazat ihzar ettiğini ve pek metin va’dler ile şedid tehdidleri olduğunu kat’î ihbar ediyorlar. Malûmdur ki, va’dleri îfa etmemek bir zülldür. Hâlık-ı Âlem züll ve zilletlerden münezzehtir. Ve aynı zamanda, o hakikatı ihbar eden ehl-i hakikat ve enbiya ve evliya ve asfiya cemaatlerine kâinat bütün âyâtıyla, kelimatıyla zahir olarak ihbarlarını teyid ve takviye ediyor. Ey insan! Bu haberden daha doğru bir haber ve bu sözden daha doğru bir söz var mıdır?
Ve keza bu âlemin mutasarrıfı, dar ve muvakkat şu arz meydanında, âlem-i âhiretin büyük meydanının çok misallerini, nümunelerini her vakit gösteriyor.
Ezcümle:
Bahar mevsiminde arzın sathında yapılan nebatî haşirlere dikkat lâzımdır. Evet altı gün zarfında, o karışık nebatatın tohumlarından ölmüş, çürümüş, kaybolmuş olan cesedleri galatsız, haltsız kema-fi-s sâbık inşa ve iade etmekle, arz meydanında nebatî haşirleri yapan kudret, semavat ve arzı altı günde halketmesinden âciz değildir. Ve o kudrete nazaran göz işareti kadar kolay olan haşr-i insanîyi yapmamak imkânı var mıdır? Evet haşr-i nebatîde kelimeleri, yazıları tamamen silinmiş üçyüz bin kadar sahifeleri, birlikte, bilâ-halt ve bilâ-galat kısa bir zamanda eski yazılarını iade eden bir kudrete, tek bir sahifeden ibaret bulunan haşr-i insanî ağır gelir mi? Hâşâ!
İşte o kudret sahibi, lisan-ı Kur’an ile emrettiği
فَانْظُرْ اِلٰى اٰثَارِ رَحْمَتِ اللّٰهِ كَيْفَ يُحْيِى الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْيِى الْمَوْتٰى وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ
âyet-i kerimesi bu mes’elenin hakikat olduğuna sarahat ile şehadet ediyor.
Ey aziz arkadaş! Cenab-ı Hakk’ın şu tasarrufatından ve şuunatından anlaşıldı ki, arz meydanında yapılan nebatî haşirler ve neşirler ve sair içtima ve iftiraklar maksud-u bizzât değildir. Çünki öteki âlemin meydan-ı kebirinde yapılan o büyük ve mühim ihtifaller ile kısa bir zamanda yapılan şu cüz’î gayr-ı sabit bu semereler arasında münasebet yoktur. Ancak bu cüz’î semereler, bir takım misal ve nümunelerdir ki, bunların suret ve neticelerine o mecma-i kebirde muameleler tatbik ve icra edilsin. Demek bu fâni şeylerin suretleri o âlemde bâki semereleri meyve verecektir.
Ve keza görüyoruz ki: Sâni’-i Sermedî, Sultan-ı Ebedî, şu inhidama meyyal menzillerde ve zevale mahkûm meydanlarda öyle bir hikmet-i bahirenin ve bir inayet-i zahirenin ve bir adalet-i âliyenin ve bir merhamet-i câmianın âsârını izhar ediyor ki, kalbi paslanmamış, gözü kör olmamış bir insan, aynelyakîn ile anlar ki, o hikmetten daha ekmel bir hikmet olamaz. Ve o âsârı görünen inayetten daha ecmel bir inayet kabil değil. Ve emaratı görünen adaletten daha ecell bir adalet yoktur. Ve o semeratı görünen merhametten daha eşmel bir merhamet tasavvur edilemez. Öyle ise, o sultanın memleketinde daimî mekânlar, sabit meskenler, daimî ve mukim sâkinler bulunmazsa, şu görünen hikmet, inayet, merhamet ve adaletin, kalb ve fikir sahiblerince inkârları lâzım gelir. Ve aynı zamanda o ef’al-i hakîmane sahibinin, -hâşâ- sefih, zalim olmasını istilzam eder. Bu ise, hakikatı zıddına kalbeden bir muhaldir.
Ey sözlerimi dinleyen arkadaş! Haşrin vücuduna ve vukuuna dair delillerin, şu zikredilen kısma, emarelere münhasır olduğunu zannetme. Kur’an-ı Kerim’in gösterdiği gayr-ı mütenahî emarelerden istihrac edilen hakikat şudur ki: Hâlıkımız, şu muvakkat dünya meşherlerinde daimî olan rububiyetinin sabit karargâhına bizleri nakledecektir. Ve bu seyyal memleketi sermedî bir memlekete tebdil edecektir. Ve yine zannetme ki, haşir ve âhireti iktiza eden, Esma-i hüsnadan yalnız “Hakîm, Kerim, Rahîm, Âdil, Hafîz” isimleridir. Belki kâinatın tedbiriyle alâkadar olan her bir isim, âhiret ve haşri iktiza eder.
Hülâsa:
Haşir mes’elesi öyle bir hakikattır ki, celaliyle, cemaliyle, esmasıyla Hâlık-ı Zîşan, bütün kütüb-ü semaviye ile enbiya ve evliya ve asfiyanın icmalarını tazammun eden Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan ve Fahr-i Kâinat Hazret-i Muhammed (A.S.M.) -ekmel-ül halk ve eşref-ül insan- haşrin geleceğine ittifakla hükmettikleri gibi, şu kâinat dahi, bütün âyâtıyla ve kelimatıyla haşrin vücud ve icadına şehadet ediyor. Hattâ her bir cüz’ün, cüz’î olsun küllî olsun, cüz’ olsun küll olsun, iki vechi vardır. Bir vecihle Hâlıka bakar, vahdaniyete delalet eder. Diğer vecihle de âhirete nâzırdır ki, haşrin, âhiretin vücudlarını ister.
Meselâ: Bir insan kendi vücuduyla, hüsn-ü san’atıyla Sâni’in vücub-u vücuduna ve vahdetine delalet ettiği gibi; âmâl ve istidadları ebede kadar uzandığı halde pek sür’atle ölüm ve zevali, âhiretin vücuduna delalet eder. Bütün mevcudatta görünen intizam-ı hikmet, tezyin-i inayet, taltif-i rahmet, tevzin-i adalet, Sâni’-i Hakîm’in vücud ve vahdetine şahid oldukları gibi, âhiretin ve saadet-i ebediyenin de icad ve vücudlarına delalet ederler.
اَللّٰهُمَّ اجْعَلْنَا مِنْ اَهْلِ السَّعَادَةِ وَاحْشُرْنَا فِى زُمْرَةِ السُّعَدَٓاءِ وَ اَدْخِلْنَا الْجَنَّةَ مَعَ السُّعَدَٓاءِ بِشَفَاعَةِ نَبِيِّكَ الْمُخْتَارِ فَصَلِّ وَسَلِّمْ عَلَيْهِ وَعَلٰٓى اٰلِه۪ كَمَا يَل۪يقُ بِرَحْمَتِكَ وَ بِحُرْمَتِه۪ اٰم۪ينَ اٰم۪ينَ اٰم۪ينَ
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Mesnevi-i Nuriye eserinin “Lâsiyyemalar” kısmından olup, Haşir ve Âhiret akidesinin (inancının) isbatına dair gayet kuvvetli burhanları ve hüccetleri ihtiva etmektedir. Bu âli hakikatın izahını, Risale-i Nur Külliyatı’nın üslub-u beyanına sadık kalarak, âyet-i kerimelerin nurları ışığında ve müteradif kelimelerle zenginleştirerek aşağıda arz ediyoruz.
Haşir ve Âhiret Hakikatinin İzah ve İspatı
Cenab-ı Hakk’ın varlığı ve birliği nasıl kâinatın en büyük bir hakikati ise, âhiretin varlığı ve haşrin vuku bulacağı da o derece kat’î ve şüphesiz bir hakikattir. Metn-i âlide serdedilen deliller, aklı ve kalbi tatmin edecek derecede, dört ana esas üzerine bina edilmiştir.
1. Burhan-ı Kur’anî ve Vaad-i İlahî
Evvela, Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan, haşri en kuvvetli bir surette dava eder ve isbatlar. Mevzubahis olan âyet-i kerime meâlen şöyledir:
“Allah, kendisinden başka ilâh olmayandır. En doğru sözlü kimdir Allah’tan başka? Kıyamet gününde -ki onda hiç şüphe yoktur- sizi mutlaka bir araya toplayacaktır.” (Nisâ Sûresi, 4/87)
Bu âyet, Cenab-ı Hakk’ın ulûhiyetini ve vaadindeki sıdkını (doğruluğunu) nazara vermektedir. Zira bütün kâinat, intizamıyla ve mükemmel san’atıyla O Zât-ı Zülcelal’in sıdkına şehadet ederken, O’nun “Sizi dirilteceğim” vaadini yalanlamak, kâinatın şehadetini reddetmek demektir. O Mâlik-ül Mülk, vaadinden dönmekten ve acizlikten münezzehtir.
2. Burhan-ı Rabbanî: Saltanat-ı Rububiyet ve Hikmet
Şu kâinata ibret nazarıyla bakıldığında, muazzam bir saltanat ve ihtişamlı bir rububiyet (terbiye ve idare edicilik) görülmektedir.
• Saltanatın İhtişamı: Koca arz, bütün sekenesiyle (sakinleriyle) beraber, muti’ (itaatkâr) bir nefer gibi o rububiyetin emrine boyun eğmektedir. Güneş ve seyyareler, birer memur gibi vazife görmektedir.
• Dünyanın Mahiyeti: Bu haşmetli saltanatın, şu fâni, zâil (yok olmaya mahkûm), kederli ve kusurlu dünya üzerine kurulması imkânsızdır. Zira akıl kabul etmez ki; ebedî bir saltanat, temelsiz ve geçici bir bina üstünde dursun.
• Maksad ve Gaye: Bu dünya, kudret-i İlahiyenin mu’cizelerini teşhir etmek (sergilemek) ve insanları imtihan etmek için kurulmuş muvakkat (geçici) bir menzildir. Nasıl ki bir padişahın geçici bir misafirhanesi varsa, daimî sarayları da vardır; öyle de bu dünya misafirhanesi harap olduktan sonra, o saltanata lâyık ebedî ve bâki bir âlem kurulacaktır.
3. Burhan-ı Nebevî ve İcma-i Enbiya
Hâlık-ı Kâinat’ın maksatlarını en iyi bilen ve O’nun kelâmına muhatap olanlar, peygamberler ve evliyalardır (Allah dostlarıdır).
• Haberin Sıdkı: Bütün peygamberler (aleyhimüsselâm), bilhassa Sultan-ı Enbiya olan Hazret-i Muhammed (A.S.M.), bütün hayatları boyunca “Haşir vardır, Âhiret gelecektir” diye dava etmişlerdir. Yalan söylemekten ve hatadan masum olan bu zatların, “müyesser” oldukları (kolaylıkla eriştikleri) hakikatleri inkar etmek, güneşin varlığını inkâr etmekten daha büyük bir ahmaklıktır.
• İzzeti İlahî: Allah’ın vaadini yerine getirmemesi, hâşâ bir acizlik ve zillet olurdu. Halbuki O, bütün kusurlardan ve noksanlıklardan mukaddestir.
4. Burhan-ı Kevnî: Bahar Haşri ve temsil
Cenab-ı Hak, şu dar ve fâni dünya meydanında, âhiretin sayısız nümunelerini her bahar mevsiminde gözümüz önüne sermektedir.
“Allah’ın rahmetinin eserlerine bak! Yeryüzünü ölümünden sonra nasıl diriltiyor. Şüphe yok ki o, ölüleri de elbette diriltecektir. O, her şeye hakkıyla gücü yetendir.” (Rûm Sûresi, 30/50)
• Kıyas-ı Temsilî: Her baharda, kışın ölmüş ve çürümüş olan ağaçların ve nebatatın (bitkilerin) yeniden diriltilmesi, bir nevi haşirdir.
• Zorluk Derecesi: Karışık ve sayısız tohumları, hiç şaşırmadan, bilâ-galat (yanlışsız) ve bilâ-halt (karıştırmadan) eski halleriyle iade eden bir Kudret; bir tek insanı veya bir tek nev’i (türü) diriltmekten âciz olabilir mi? Asla olamaz!
• Sayfa Misali: Üç yüz bin kitabı (nevileri) bir arada, birbirine karıştırmadan yazan bir kâtip için, tek bir sayfayı (insanlığı) yeniden yazmak ne kadar kolaydır. İşte haşr-i a’zam (büyük diriliş), haşr-i baharîden (bahar dirilişinden) o derece, belki daha kolaydır.
5. Esma-i Hüsna’nın Gerekliliği
Haşrin vukuu, sadece kudret mes’elesi değildir; aynı zamanda Allah’ın Hakîm (Hikmet sahibi), Kerim (İkram eden), Rahîm (Merhamet eden), Âdil (Adalet sahibi) ve Hafîz (Koruyan) isimlerinin bir iktizasıdır (gereğidir).
• Adalet ve Hikmet: Bu dünyada zalim izzetinde, mazlum zilletinde kalıp gidiyor. Eğer mahkeme-i kübra (büyük mahkeme) olmazsa ve haklar alınmazsa, bu durum Allah’ın mutlak adaletine ve hikmetine zıt düşer.
• Rahmet ve İnayet: Şefkatli bir padişahın, kendisine sığınanları idam etmesi düşünülemez. Ölüm ebedî bir yokluk değil, daha güzel bir âleme geçiş kapısıdır. Eğer âhiret olmasaydı, ölüm en büyük bir felaket olurdu ve bu durum İlahi rahmete sığmazdı.
Netice ve Hülâsa
Bu izahattan anlaşılacağı üzere; haşir mes’elesi, kâinatın en büyük hakikatidir. Zerrelerden kürelere kadar her şeyin iki vechi (yüzü) vardır:
• Vech-i Evvel: San’atıyla Sâni’in (Yaratıcının) varlığına ve birliğine delalet eder.
• Vech-i Sâni: Fâniliğiyle beraber, istidadlarının (kabiliyetlerinin) ebede uzanmasıyla âhiretin vücuduna işaret eder.
İnsanın fıtratı (yaratılış mayası) ebedi ister, ebed için yaratılmıştır. Bu fâni dünya ona kâfi gelmez. Öyleyse, bu misafirhaneden sonra, ebedî bir saadet yurdu olan Cennet ve oradaki ebedî hayat bizleri beklemektedir.
Duamız odur ki:
“Allah’ım! Bizi saadet ehli olanlardan eyle! Bizi saadet ehli olanların zümresinde haşret! Bizi seçkin Peygamberinin şefaatiyle saadet ehli ile Cennete koy! Rahmetine ve Peygamberinin hürmetine yaraşır bir şekilde ona ve âline salât ve selâm eyle. Âmin, âmin, âmin.”
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Katre
(Tevhid Denizinden)
İFADE-İ MERAM
Malûmdur ki insan, hasb-el kader çok yollara sülûk eder. Ve o yolda çok musibet ve düşmanlara rastgelir. Bazan kurtulursa da bazan da boğulur. Ben de kader-i İlahînin sevkiyle pek acib bir yola girmiştim. Ve pek çok belalara ve düşmanlara tesadüf ettim. Fakat, acz ve fakrımı vesile yaparak Rabbime iltica ettim. İnayet-i ezeliye beni Kur’ana teslim edip Kur’anı bana muallim yaptı. İşte Kur’andan aldığım dersler sayesinde o belalardan halâs olduğum gibi nefis ve şeytan ile yaptığım muharebelerden de muzafferen kurtuldum. Bütün ehl-i dalaletin vekili olan nefis ve şeytanla ilk müsademe,
سُبْحَانَ اللّٰهِ وَ الْحَمْدُ لِلّٰهِ وَ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَ اللّٰهُ اَكْبَرُ وَ لَا حَوْلَ وَ لَا قُوَّةَ اِلَّا بِاللّٰهِ
kelimelerinde vuku buldu. Bu kelimelerin kal’alarında tahassun ederek o düşmanlarla münakaşalara giriştim. Her bir kelimede otuz defa meydan muharebesi vukua geldi. Bu risalede yazılan her bir kelime, her bir kayıd, kazandığım bir muzafferiyete işarettir.
Bu risalede yazılan hakikatler, zıdlarına bir imkân-ı vehmî kalmayacak derecede yazılmıştır. Uzun bir hakikate (delili ile beraber) bir kayıd veya bir sıfatla işaret yapılıyor…
İhtar:
Bu zamanın cereyanı, benim gibi çoklarını vehmî tehlikelere atmıştır. İnşâallah, bu eser Allah’ın izniyle onları kurtaracak ümidindeyim.
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ وَ الصَّلَاةُ عَلٰى نَبِيِّه۪
(Bu risale, dört Bâb ile bir Hâtime ve bir Mukaddeme üzerine tertib edilmiştir.)
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Mesnevi-i Nuriye’nin bir parçası olan ve “Tevhid Denizinden bir damla” manasına gelen Katre risalesinin bu İfade-i Meram (maksadın ifadesi) bölümü, eserin telif edilme gayesini, takip ettiği metodolojiyi ve müellifin rûhî seyr-ü sülûkunu ihtiva eden mühim bir mukaddimedir.
Tahlil ve Şerh: Acz ve Fakr Tarîkı
Müellif, bu metinde insanın bu dünyadaki hayat yolculuğunu, karşılaştığı manevî tehlikeleri ve bunlardan kurtuluş çarelerini dört esas üzerine bina etmiştir:
1. İnsanın Mahiyeti ve İmtihanı
Metinde geçen “Hasb-el kader çok yollara sülûk eder” ifadesi, insanın iradesi dışında, Kader-i İlahînin çizdiği bir hayat yolunda yürüdüğüne işarettir. İnsan, fıtratı gereği aciz ve zayıftır; ancak yükü ağırdır. Yolculuk esnasında “musibet ve düşmanlar” olarak tasvir edilen unsurlar; insanın imanını zedeleyen şüpheler, gaflet, günahlar, nefsin hevası ve şeytanın vesveseleridir. Bu düşmanlar bazen insanı manen boğar (dalalete sürükler), bazen de insan iman nuruyla kurtulur.
• İlgili Ayet:
“İnsan zayıf olarak yaratılmıştır.” (Nisa Suresi, 4/28)
2. Kurtuluş Reçetesi: Acz ve Fakr ile İltica
Bediüzzaman Hazretleri, bu dehşetli manevî düşmanlara karşı kendi gücüne ve ilmine güvenmek yerine; **”Acz ve Fakr”**ı şefaatçi yaparak Rabbine sığındığını beyan eder. Risale-i Nur’un mesleğinin temeli budur: “Kendi iktidarını ve enaniyetini (benliğini) terk edip, Allah’ın kudret ve rahmetine dayanmak.”
Burada “İnayet-i ezeliye” (Allah’ın ezelî yardımı) imdada yetişmiş ve onu Kur’an’a teslim etmiştir. Yani kurtuluş, felsefî akıllarda veya beşerî nazariyelere saplanmakta değil, Kur’an-ı Hakîm’in sarsılmaz dersindedir.
Kelimelerin Müradifleri (Eş Anlamlıları) ve Derûnî Manaları
Bu metnin daha iyi anlaşılması için kullanılan ıstılahların karşılıkları ve manaları şöyledir:
Kelime / Terim
Müradifi / Manası
İzahı
Sülûk
Gitmek, manevî yolculuk
Hakk’a vuslat için çıkılan manevî terakki yolu.
Hasb-el Kader
Kader gereği, takdir-i İlahi ile
İnsanın cüz-i iradesinin ötesindeki İlahi sevk.
İnayet-i Ezeliye
Allah’ın ezelî yardımı ve lütfu
Kulun aczini bilmesiyle celbettiği Rabbanî yardım.
Muallim
Öğretici, üstad
Kur’an’ın insanı terbiye eden vasfı.
Halâs
Kurtuluş, necat
Manevî tehlikelerden selamete ermek.
Müsademe
Çarpışma, vuruşma
Hak ile batılın, iman ile küfrün mücadelesi.
Tahassun
Sığınma, korunma
Bir kaleye girip emniyete kavuşma.
İmkân-ı Vehmî
Aslı olmayan, hayali ihtimal
Aklen mümkün olmayan, sadece kuruntudan ibaret şüphe.
Konuyla İlgili Ayet-i Kerimeler ve İktibaslar
Metinde geçen “Acz ve fakrımı vesile yaparak Rabbime iltica ettim” hakikatine binaen, Kur’an-ı Kerim’de insanın bu halini ve Allah’ın mutlak kudretini beyan eden şu ayetler temel teşkil eder:
1. İnsanın Fakrı ve Allah’ın Ganiyy (Zengin) Oluşu:
يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اَنْتُمُ الْفُقَرَٓاءُ اِلَى اللّٰهِۚ وَاللّٰهُ هُوَ الْغَنِيُّ الْحَم۪يدُ
“Ey insanlar! Siz Allah’a muhtaçsınız. Allah ise her bakımdan zengindir, övülmeye lâyıktır.” (Fâtır Suresi, 35/15)
2. Şeytana Karşı Allah’a Sığınmak (İltica):
وَ اِمَّا يَنْزَغَنَّكَ مِنَ الشَّيْطَانِ نَزْغٌ فَاسْتَعِذْ بِاللّٰهِۜ اِنَّهُ سَم۪يعٌ عَل۪يمٌ
“Eğer şeytandan gelen bir vesvese seni dürterse hemen Allah’a sığın. Çünkü O, hakkıyla işiten, hakkıyla bilendir.” (A’râf Suresi, 7/200)
3. Hakkın Gelmesiyle Batılın Yok Oluşu:
وَقُلْ جَٓاءَ الْحَقُّ وَزَهَقَ الْبَاطِلُۜ اِنَّ الْبَاطِلَ كَانَ زَهُوقًا
“De ki: Hak geldi, batıl yok oldu. Şüphesiz batıl, yok olmaya mahkûmdur.” (İsrâ Suresi, 17/81)
Hâtime ve Netice
Bu İfade-i Meram, bir nevi manevî kurtuluş reçetesidir. Bediüzzaman Hazretleri, kendi nefsinde tecrübe ettiği ve muzaffer olduğu bu yolu, “Bu zamanın cereyanı” ile sarsılan ve “vehmî tehlikelere” düşen diğer insanlara da bir deva olarak sunmaktadır.
Eserin yolu; aklı ikna, kalbi tatmin eden ve Kur’an’ın sönmez nuruna dayanan bir yoldur. Kullanılan metod, felsefî ve karmaşık nazariyeler değil; doğrudan doğruya Allah’ın birliğini (Tevhid), kudretini ve azametini isbat eden; nefsi susturan, kalbi Subhanallah ve Elhamdulillah zikirleriyle doyuran bir hakikat mesleğidir.
Bu risaledeki her bir kelime, rastgele seçilmiş değil; küfrün ve dalaletin belini kıran birer elmas kılıç hükmündedir.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Mukaddeme
Kırk sene ömrümde, otuz sene tahsilimde yalnız dört kelime ile dört kelâm öğrendim; tafsilen beyan edilecektir. Burada yalnız icmalen işaret edilecektir. Kelimelerden maksad: Mana-yı harfî, mana-yı ismî, niyet, nazardır. Şöyle ki:
Cenab-ı Hakk’ın masivasına (yani kâinata) mana-yı harfiyle ve Onun hesabına bakmak lâzımdır. Mana-yı ismiyle ve esbab hesabına bakmak hatadır.
Evet her şeyin iki ciheti vardır. Bir ciheti Hakk’a bakar. Diğer ciheti de halka bakar. Halka bakan cihet, Hakk’a bakan cihete tenteneli bir perde veya şeffaf bir cam parçası gibi, altında Hakk’a bakan cihet-i isnadı gösterecek bir perde gibi olmalıdır. Binaenaleyh nimete bakıldığı zaman Mün’im, san’ata bakıldığı zaman Sâni’, esbaba nazar edildiği vakit Müessir-i Hakikî zihne ve fikre gelmelidir.
Ve keza nazar ile niyet, mahiyet-i eşyayı tağyir eder. Günahı sevaba, sevabı günaha kalbeder. Evet niyet âdi bir hareketi ibadete çevirir. Ve gösteriş için yapılan bir ibadeti günaha kalbeder. Maddiyata esbab hesabıyla bakılırsa cehalettir. Allah hesabıyla olursa, marifet-i İlahiyedir.
Birinci Kelâm:
اِنّ۪ى لَسْتُ مَالِك۪ى
Ben kendime mâlik değilim. Ancak mâlikim kâinatın mâlikidir. Fakat kendime mâlik nazarıyla bakıyorum ki, Mâlik-i Hakikî’nin sıfâtını ve sıfatların bir derece mahiyetini ve hududunu bileyim. Evet mevhum, mütenahî hududum ile Mâlik-i Hakikî’nin sıfatlarının bir cihette gayr-ı mütenahî hududunu bildim.
İkinci Kelâm:
اَلْمَوْتُ حَقٌّ
Ölüm haktır. Evet bu hayat ve bu beden şu azîm dünyaya direk olacak kabiliyette değildir. Zira onlar demir ve taştan değildir. Ancak et, kan ve kemik gibi mütehalif şeylerden terekküb etmiş. Kısa bir zamanda tevafukları, içtimaları varsa da, iftirakları ve dağılmaları her vakit melhuzdur.
Üçüncü Kelâm:
رَبّ۪ى وَاحِدٌ
Rabbim birdir. Evet herkesin bütün saadetleri, bir Rabb-ı Rahîm’e olan teslimiyete bağlıdır. Aksi takdirde pek çok rablere muhtaç olur. Çünki insan, câmiiyeti itibariyle bütün eşyaya ihtiyacı ve alâkası vardır. Ve her şeye karşı (hissederek veya etmeyerek) teessürü elemleri vardır. Bu ise tam cehennem gibi bir halettir. Fakat erbab tevehhüm edilen esbab yed-i kudretine bir perde olan Rabb-ı Vâhid’e teslimiyet, firdevsî bir vaziyettir.
Dördüncü Kelâm:
اَنَا
ile tabir edilen benlik, yani kendisine bir vücud, bir kıymet vermektir ki; bu ene, Cenab-ı Hakk’ın sıfâtını, şuunatını bilmek için bir santral ve bir vâhid-i kıyasîdir.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Mesnevi-i Nuriye’nin bu mukaddemesi, Bediüzzaman Hazretleri’nin “Kırk sene ömrümde, otuz sene tahsilimde” buyurarak ifade ettiği, koca bir hayatın ve ilmin hülâsası, bir nevi çekirdeği hükmündedir. Bu dört kelime ve dört kelâm, marifetullah (Allah’ı bilmek) yolunda, insanın enfüsî (iç) ve âfâkî (dış) yolculuğunun pusulasıdır.
Bu hakikatleri, Risale-i Nur’un lisanına sadık kalarak, muhtevayı açarak ve ilgili âyet-i kerimelerle teyid ederek şerh edelim.
BİRİNCİ KISIM: DÖRT KELİME
Bu dört kelime, insanın kâinata ve kendisine bakış açısını (nazarını) tanzim eden temel düsturlardır.
1. ve 2. Mana-yı Harfî ve Mana-yı İsmî
Bu iki mefhum, varlığı okuma biçimidir.
• Mana-yı İsmî (İsim manasıyla bakmak): Bir şeye bizzat kendisi için bakmaktır. “Ne güzeldir” demektir. Bu bakışta eşya; sebeplerin, tabiatın veya tesadüfün eseri olarak görülür. Bu nazar, gafletin ve dalaletin menbaıdır. Işığa bakıp güneşi görmemek, aynaya bakıp yüzünü görüp aynayı yapanı unutmak gibidir.
• Mana-yı Harfî (Harf manasıyla bakmak): Bir şeye, o şeyin işaret ettiği Zât namına bakmaktır. “Ne güzel yapılmış, Sâni’i ne güzeldir” demektir. Nasıl ki bir harf, kendi şeklinden ziyade kâtibini ve manasını gösterir; mevcudat da kendi zatından ziyade Hâlık’ını tanıttırır.
İzah ve Hakikat:
Kâinat, Nakkaş-ı Ezelî’nin kudret kalemiyle yazdığı mücessem bir kitaptır. Her bir mevcud, O’nun esmasına delalet eden bir kelime veya harftir. Mü’minin vazifesi, bu harfleri okuyup Müellif-i Hakikî’ye intikal etmektir.
Delil (Âyet-i Kerime):
Cenab-ı Hak, akıl sahiplerinin (ülül’elbab) kâinata nasıl bakması gerektiğini şöyle beyan eder:
“Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde aklıselim sahipleri için gerçekten açık deliller vardır. Onlar, ayakta dururken, otururken, yanları üzerine yatarken (her vakit) Allah’ı anarlar, göklerin ve yerin yaratılışı hakkında derin derin düşünürler (ve şöyle derler:) Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın. Seni tesbih ederiz. Bizi cehennem azabından koru!”
(Âl-i İmrân Suresi, 3:190-191)
Bu âyet, kâinata mana-yı harfî ile bakmanın, yani mahlukatta Hâlık’ın hikmetini görmenin en güzel tarifidir.
3. Niyet
Niyet, âdeti ibadete çeviren sihirli bir iksirdir. Ruhsuz bir bedene can gelmesi gibidir.
İzah:
Bir insan, sırf nefsi istediği için yemek yese bu bir âdet olur, sadece lezzet alır. Ancak “Rabbimin emrine uymak ve ibadete kuvvet kazanmak için yiyorum” diye niyet etse, o yemek bir ibadet hükmüne geçer. Niyet, eşyanın ve fiillerin mahiyetini değiştirir; faniyi baki yapar.
Hadis-i Şerif:
“Ameller niyetlere göredir. Herkese niyet ettiği şey vardır…” (Buhârî, Bed’ü’l-Vahy, 1)
4. Nazar (Bakış Açısı)
Nazar, insanın tefekkür dünyasının penceresidir. İnsan kâinata hangi gözlükle bakarsa, onu öyle görür.
İzah:
Eğer insan kâinata hikmet nazarıyla bakarsa, her şeyde bir nizam, bir gayet ve bir Sâni’in mührünü görür. Fakat gaflet veya esbab (sebepler) nazarıyla bakarsa, her şeyi karışık, tesadüfi ve manasız zanneder. Bakış açısı, eşyanın hakikatini zihinde tağyir eder (değiştirir). Güzel gören güzel düşünür, güzel düşünen hayatından lezzet alır.
İKİNCİ KISIM: DÖRT KELÂM
Bu dört kelâm, insanın aczini, fakrını ve Rabbine olan ihtiyacını ders veren tevhid levhalarıdır.
Birinci Kelâm: “Ben kendime mâlik değilim” (اِنّ۪ى لَسْتُ مَالِك۪ى)
İzah:
İnsan, kendi vücudunun, sıfatlarının ve hayatının hakiki sahibi değildir. Zira bu vücudu dükkânından satın almamış, kendi tezgahında dokumamıştır. O halde insan bir emanetçidir, bir memluktür (köledir). Kendine “mâlik” nazarıyla değil, “ayna” nazarıyla bakmalıdır. Nasıl ki aynada görünen güneş, aynanın malı değildir; insandaki ilim, kudret, irade gibi sıfatlar da insanın zatî malı değildir. Onlar, Vâcibü’l-Vücud’un sıfatlarının birer gölgesi ve tecellisidir.
Delil (Âyet-i Kerime):
“Allah, müminlerden mallarını ve canlarını, kendilerine (verilecek) cennet karşılığında satın almıştır…”
(Tevbe Suresi, 9:111)
Bu âyet, insanın mülkün sahibi değil, o mülkü Mâlik-i Hakikî’ye satması gereken bir abd olduğunu isbat eder.
İkinci Kelâm: “Ölüm haktır” (اَلْمَوْتُ حَقٌّ)
İzah:
İnsanın bedeni, et, kemik ve kandan mürekkep; dağılmaya ve çürümeye mahkûm bir binadır. Demir ve taştan yapılmamıştır ki uzun süre dayansın. Hayat apartmanı her an yıkılabilir. Bu hakikat, insanı fani dünyadan, Bâki olan Allah’a yönelmeye sevk eder. Ölüm, bir yok oluş değil, bir terhis tezkeresidir; lakin nefis için acı bir ilaçtır, gafleti parça parça eder.
Delil (Âyet-i Kerime):
“Her canlı ölümü tadacaktır. Ve ancak kıyamet günü yaptıklarınızın karşılığı size tastamam verilecektir…”
(Âl-i İmrân Suresi, 3:185)
Üçüncü Kelâm: “Rabbim birdir” (رَبّ۪ى وَاحِدٌ)
İzah:
İnsanın fıtratı câmi’dir (kapsamlıdır); arzuları ebede kadar uzanır, ihtiyaçları kâinatı kuşatır. Eğer Rabbini bir tanımazsa, kâinattaki her sebebe, her hadiseye boyun eğmek zorunda kalır. Güneşten, mikroptan, açlıktan, patrondan, havadan korkar ve onlara minnettar olur. Bu hal, manevi bir cehennemdir.
Fakat “Rabbim birdir, her şeyin dizgini O’nun elindedir, her şeyin hazinesi O’nun yanındadır” derse, bütün esbabı ve mahlukatı O’nun emrine musahhar birer memur bilir. Başını o Rabb-ı Rahîm’den başkasına eğmez. Bu hal, dünyada dahi bir nevi cennet lezzeti verir.
Delil (Âyet-i Kerime):
“Allah her şeyin yaratıcısıdır. O, her şeye vekildir (her şeyi yöneten ve koruyandır).”
(Zümer Suresi, 39:62)
Dördüncü Kelâm: “Ene” (Benlik / اَنَا)
İzah:
“Ene” yani benlik duygusu, insana verilen cüz’î (küçük, sınırlı) bir ölçü birimidir, bir vahid-i kıyasîdir. Cenab-ı Hak, mutlak ve sınırsız sıfatlarını (Kudret, İlim, İrade vb.) insanın anlaması için ona cüz’î numuneler vermiştir.
İnsan der ki: “Ben bu evi yaptım, şu kadar ilmim var, şu kadar şeye gücüm yetiyor.” Sonra kıyas eder: “Benim bu cüz’î kudretimle bu haneyi idare ettiğim gibi, Rabbim de koca kâinatı o muazzam kudretiyle idare ediyor.”
Eğer “Ene”, bu vazifesini bilip yüzünü Hakk’a çevirirse, marifetullahın anahtarı olur. Fakat yüzünü kendine çevirip, “Ben kendime malikim, bu kudret benimdir” derse, o zaman enaniyet olur, firavunlaşır ve insanı helakete sürükler.
Hülâsa-i Kelâm:
Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu mukaddeme ile; kâinata Hakk namına bakmayı (Mana-yı Harfî), amelleri Allah rızası için yapmayı (Niyet), olayları hikmetle değerlendirmeyi (Nazar), acziyetini bilip (Ben malik değilim), ölümü hatırlayarak, Tevhid kalesine sığınıp (Rabbim birdir), benliğini O’nu tanımak için bir alet (Ene) olarak kullanmayı ders vermektedir.
Cenab-ı Hak, bizleri eşyanın hakikatine mana-yı harfî ile bakan ve rızasına nail olan bahtiyarlardan eylesin. Âmin.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Birinci Bâb
لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ
beyanındadır.
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ وَالصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلٰى سَيِّدِ الْمُرْسَل۪ينَ مُحَمَّدٍ وَعَلٰٓى اٰلِه۪ وَصَحْبِه۪ اَجْمَع۪ينَ
Allah’tan başka hak bir İlah’ın bulunmadığını kalben tasdik ve lisanen ikrar ettiğime, bütün gören ve görünen eşyayı şahid gösteriyorum.
Öyle bir Allah ki, vücub-u vücuduna ve Vâhid, Ehad, Ferd, Samed olduğuna Hazret-i Muhammed (A.S.M.) bir şahid-i sadık ve bir bürhan-ı nâtıktır.
Öyle Muhammed (A.S.M.) ki, icma ve tasdiklerine mazhar olmakla, enbiya ve mürselîne siyadet ünvanını; ve ittifak ve tahkiklerini almakla, imam-ül evliya ve’l-ülema lakabını almıştır. Ve öyle Muhammed (A.S.M.) ki, âyât-ı bahire, mu’cizat-ı katıa ve secaya-yı sâmiye ve ahlâk-ı âliye sahibi olmakla mehbit-i vahy-i İlahî olmuştur. Ve öyle bir Muhammed (A.S.M.) ki, âlem-i gayb ve melekûtu seyr ve ziyaret etmekle, ervahı müşahede ve melaike ile musahabe, cin ve insanlara irşad vazifesini almıştır. Ve öyle bir Muhammed (A.S.M.) dır ki, şahsiyet-i maneviyesiyle kâinatın kemaline bir fihriste olmakla, bütün saadetlerin ve medeniyetlerin düsturlarını hâvi bir şeriata sahibdir. Ve öyle bir Muhammed (A.S.M.) dır ki, âlem-i şehadette iken gaybiyattan haber verir bir beşîr ve nezîr olup bütün kuvvetiyle, kemal-i ciddiyetle ve vüsuk ile, itminan ile yüksek bir iman ile nev’-i beşere karşı “Tevhid Dini”ni
لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ
ile ilân ve i’lam ediyor.
Ve keza öyle bir Allah ki, vücub ve vücuduna, celal ve cemaline, Vâhid-i Ehad olduğuna şehadet edenlerden birisi de “Furkan-ı Hakîm”dir.
Ve öyle bir Furkan-ı Hakîm’dir ki, bütün enbiya kitablarının tasdiklerine mazhardır. Ve öyle bir Furkan-ı Hakîm’dir ki, bütün akıllar ve kalbler, hükümlerini kabul ve tasdike icma ettikleri ve cihat-ı sittesinden nur-efşan bir kitabdır.
Ve öyle bir Furkan-ı Hakîm’dir ki, mazhar-ı vahy olan resullerce, mahz-ı vahydir. Ehl-i keşf ve ilhamca ayn-ı hidayettir. Maden-i iman ve mecma-i hakaiktir. Hükümleri delail-i akliye ile müeyyed ve fıtrat-ı selimenin şehadetiyle musaddaktır. Lisan-ül gayb olup, âlem-i şehadette nev’-i beşerî
فَاعْلَمْ اَنَّهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ
ile tevhide emir ve davet ediyor.
Öyle bir Allah ki, vücub-u vücud ve vahdetine, şu kitab-ı kebir denilen âlem, bütün yazıları ve fasıllarıyla, sahifeleriyle, satırlarıyla, cümleleriyle, harfleriyle şehadet ettiği gibi; şu insan-ı kebir denilen kâinat da bütün a’zâsıyla, cevarihiyle, hüceyratıyla, zerratıyla, evsafıyla, ahvaliyle delalet eder. Yani bu kâinat, ihtiva ettiği bütün enva’ıyla
لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ
ve o âlemlerin erkânıyla
لَا خَالِقَ اِلَّا هُوَ
ve o erkânın a’zâsıyla
لَا صَانِعَ اِلَّا هُوَ
ve o a’zânın eczasıyla
لَا مُدَبِّرَ اِلَّا هُوَ
ve o eczanın cüz’iyatıyla
لَا مُرَبِّىَ اِلَّا هُوَ
ve o cüz’iyatın hüceyratıyla
لَا مُتَصَرِّفَ اِلَّا هُوَ
ve o hüceyratın zerratıyla
لَا خَالِقَ اِلَّا هُوَ
ve o zerratın tarlası olan esîriyle
لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ
söyleyerek; bütün enva’ıyla, erkânıyla, a’zâsıyla, eczasıyla, hüceyratıyla, zerratıyla, esîriyle (ellibeş lisan ile) vücub-u vücud ve vahdetine şehadet ve delalet eder. Şu lisanların tafsili gelecektir. Şimdi icmal ile zikredeceğim. Şöyle ki:
Kâinat terkiblerindeki intizam, cereyan-ı ahvaldeki nizam, suretlerdeki garabet, nakışlarındaki zînet, yüksek hikmetler, eşyadaki muhalefet ve mümaselet, camidattaki muavenet, birbirinden uzak olan şeylerdeki tesanüd, hikmet-i âmme, inayet-i tâmme, rahmet-i vasia, rızk-ı âmm, hayatlar, tasarruf, tahvil, tağyir, tanzim, imkân, hudûs, ihtiyaç, za’f, mevt, cehil, ibadet, tesbihat, daavat ve hâkeza pek çok sıfatlar lisanlarıyla Hâlık-ı Kadîm-i Kadîr’in vücub ve vücuduna ve evsaf-ı kemaliyesine şehadet ettikleri gibi; esma-i hüsnayı tilavet ederek, Cenab-ı Hakk’a tesbih ve Kur’an-ı Hakîm’i tefsir ve Resul-i Ekrem’in (A.S.M.) ihbaratını tasdik ediyorlar.
Geçen lisanların tafsiline geçiyoruz. Şöyle ki:
Kâinatta görünen tanzimat, nizamat, müvazenat kabza-i tasarrufunda bir mizan ve nizam bulunan Hâlık’ın vücub-u vücuduna delalet etmekle
اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ
cümlesini okur.
Ve keza kâinatta intizam ve ıttırad hüküm-fermadır. Bu iki sıfat, mutasarrıfın vahdetine ve bir olduğuna şehadet etmekle
اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ
hakikatini ilân ediyor.
Ve keza semavat sahifesini güneş ve yıldızlarla yazan kudretle, bal arısıyla karıncanın sahifelerini hüceyrat ve zerrat ile yazan kudret bir olduğundan
اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ
ile (mes’elenin ilânıyla) Hâlıkın bir olduğuna delalet ve şehadet eder.
Ve keza meselâ bulut ile arz gibi camid ve mütehalif şeylerde tecavüb ve muavenet, yani birbirinin hacetine cevab vermek ve seyyarat gibi şemsten pek uzak olan yıldızların şemse veya birbirine tesanüd etmeleri, bütün eşyanın bir Müdebbirin idaresinde bulunduğuna şehadet ederek
اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ
ile ilân eder.
Ve keza semavatın yıldızlar gibi âsâr-ı muntazamadaki müşabehet ve arzın birbirine benzeyen çiçeklerinde, hayvanatındaki münasebet, Hâlıkın bir olduğuna delaletle şehadetini
اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ
ile ilân eder.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Bismillahirrahmânirrahîm
Elhamdülillahi Rabbi’l-Âlemîn ve’s-salâtü ve’s-selâmü alâ Seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ecmaîn.
İktibas edilen bu kıymettar metin, Mesnevi-i Nuriye eserinin “Lâsiye” (Katre) bahsinin başlarında yer alan ve iman-ı tahkikinin üç küllî ve cihanşümul muarrifini (tanıtıcısını) nazara veren muazzam bir tevhid dersidir. Bu ders, “Lâ ilâhe illallah” hakikatini, şüphe kabul etmez üç büyük delil ve şahid üzerinden kalb ve akıllara isbat ve tesbit etmektedir.
MUKADDİME: Üç Küllî Muarrif
Cenab-ı Hakk’ın vücub-u vücudunu (varlığının zorunlu oluşunu) ve vahdaniyetini (birliğini) bize tanıtan, her biri birer “bürhan-ı parlak” hükmünde üç büyük şahid vardır. Metinde de beyan edildiği üzere bunlar:
• Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm (Bürhan-ı Nâtık / Konuşan Delil)
• Kur’an-ı Hakîm (Kitab-ı Mübin / Vahiy Delili)
• Kâinat Kitabı (Âlem-i Şehadet / Fıtrî Delil)
Bu üç şahid, lisan-ı hal ve lisan-ı kal ile ittifak halinde “Lâ ilâhe illallah” davasını haykırmaktadırlar.
1. BÜRHAN-I NÂTIK: HAZRET-İ MUHAMMED (A.S.M.)
Peygamber Efendimiz (A.S.M.), Allah’ın varlığına ve birliğine, “insan” nev’inin en mükemmel ferdi ve kâinatın manevi çekirdeği olarak şahidlik eder. O, sadece bir haberci değil, aynı zamanda davasını zatıyla isbat eden “konuşan bir bürhan”dır.
• Şahid-i Sadık Olması: Bütün hayatı boyunca sıdk (doğruluk) ve emanet ile maruf olmuş; dost ve düşmanının ittifakıyla yalan söylemesi imkânsız bir zatın, “Allah Birdir” davasında yalan söylemesi muhaldir.
• İcma ve İttifaka Dayanması: Bütün enbiya (peygamberler) ve mürselîn (resuller) O’nun davasını tasdik etmiş; bütün evliya ve asfiya (veliler ve safi kalpli âlimler) O’nun terbiyesinden geçerek hakikate ulaşmıştır. O, bütün hakikat mesleklerinin “Seyyid”i ve “İmam”ıdır.
• Melekût Âlemini Müşahedesi: O zat (A.S.M.), Mi’rac mucizesiyle âlem-i şehadetin (görünen âlemin) perdelerini aralamış, melaike ile görüşmüş, cennet ve cehennemi bizzat görmüş ve getirdiği haberi “gözlem” değil, bizzat “müşahede” (görerek bilme) ile nev-i beşere tebliğ etmiştir.
• Şeriatının İhtişamı: Getirdiği şeriat hem ferdî hem de içtimaî hayatta saadet-i dareyni (iki cihan saadetini) temin eden düsturları ihtiva eder. Bu düsturlar, medeniyetlerin ve ahlakın en yüksek mertebesini teşkil eder.
Ayette buyurulduğu üzere:
“Fakat Allah, sana indirdiğiyle (senin hak peygamber olduğuna) şahitlik eder. O, bunu kendi ilmiyle indirmiştir. Melekler de şahitlik ederler. Şahit olarak Allah yeter.” (Nisa Suresi, 4/166)
NETİCE VE HÜLASA
Hazret-i Üstad Bediüzzaman Said Nursî’nin Mesnevi-i Nuriye ve Risale-i Nur külliyatındaki diğer eserlerinde (bilhassa Âyetü’l-Kübra Risalesi’nde) tafsilatıyla şerh ettiği üzere;
Peygamberimiz (A.S.M.) lisanıyla, Kur’an-ı Kerim beyanıyla ve Kâinat haliyle ittifak ederek derler ki:
Şu mevcudatın;
• Hâlıkı (Yaratıcısı),
• Müdebbiri (İdarecisi),
• Mürebbisi (Terbiyecisi),
• Maliki (Sahibi)
Ancak ve ancak Vâhid (Zatında bir), Ehad (Her şeyde birliği görünen), Ferd (Tek), Samed (Her şeyin kendisine muhtaç olduğu, kendisinin hiçbir şeye muhtaç olmadığı) olan Allah’tır.
لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ
Hakikati, kâinatın en büyük hakikati ve insan hilkatinin (yaratılışının) en büyük gayesidir.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Ve keza her bir zîhayat, çok isim ve sıfatların tecellisine mazhardır. Meselâ, bir zîhayat vücuda geldiğinde Bari’ isminin cilvesine, teşekkülünde Musavvir sıfatının cilvesine, gıdalandığı zaman Rezzak isminin cilvesine; hastalıktan şifa bulduğunda, Şâfî isminin tecellisine ve hâkeza tesirde mütesanid, âsârda mütehalif, çok sıfat ve isimlere mazhardır. Bu sıfatların ve isimlerin hedefleri bir olduğundan, elbette müsemmaları da bir olur. İşte her bir zîhayat, şu mazhariyetle Hâlık’ın bir olduğuna dair olan şehadetini
اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ
ile ilân eder.
Ve keza manzume-i şemsiye ile bal arısının gözleri arasındaki irtibat ve keyfiyetçe birbiriyle münasebetleri, ikisinin bir Nakkaş’ın nakşı olduğuna olan delaletlerini
اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ
ile i’lam ediyorlar.
Ve keza zerrat arasındaki cazibenin, güneş ve yıldızlar arasında bulunan cazibeye kardeş olması, her iki kısmın da bir kalem-i vâhidin yazısı olduğunu
اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ
ile izhar ediyorlar.
Ve keza terkib ve mürekkebatta görünen intizam, o mürekkebattaki her zerrenin, lâyık mevziine konulmasıyla hasıl olmuştur. Binaenaleyh o zerreleri, aralarındaki münasebetler bozulmamak şartıyla, lâyık mevkilerine koyabilmek, ancak bütün o mürekkebatı yaratabilecek bir kudret sahibine hastır. İşte zerrattaki intizam ve şu vaziyetin lisanıyla Allahüekber diyerek
اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ
yu okur.
Ve keza bir neviden bir ferdin, bütün efraddan imtiyazını temin edecek teşahhus ve taayyününün kalem-i kudretle yazılması, bütün nev’-i beşerin, meselâ efradının nazar-ı kudrette meşhud ve melhuz olduğunu istilzam eder. Çünki bir ferd, alâmet-i farikası cihetiyle bütün efrada muhalif olacaktır. Eğer bütün efrad hazır bulunmazsa, taayyünlerinde, alâmatlarında muhalefetin bulunmaması ihtimali vardır. Bu ihtimal ise bâtıldır. Öyle ise, bir ferdin Hâlıkı bir nev’in Hâlıkı olacaktır.
e keza bir nev’e Hâlık olabilmek, cinse de Hâlık olabilmeye mütevakkıftır. En nihayet iş
اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ
da nihayet bulur.
Ve keza hilkat ve yaratılışın Vâcib-ül Vücud’a isnad edilmesini, nazarları çok kısa olanlar, baîd, garib, külfetli olduğunu tevehhüm etmekle inkârına zehab ediyorlar. Halbuki esbaba isnad edilir ise onların tevehhüm ettikleri bu’d, garabet, külfet kat kat muzaaf olarak hakikate inkılab eder. Çünki vâcibe daha kolay olur. Meselâ, bir adamdan birkaç şeyin sudûru, birkaç adamdan bir şeyin sudûrundan daha ehvendir. Meselâ bal arısının hilkati, kudret-i İlahiyeye isnad edilmezse nihayetsiz müşkilât olur.
Maahâza, vâhidin kesrete yaptığı vaziyet ve maslahatı, kesret çok meşakkatlerden sonra yapabilir. Meselâ, bir kumandanın pek çok neferlere verdiği intizam vaziyeti, o neferlere verilse sühuletle yapamazlar. Demek Hâlık-ı Vâhid’e yapılan isnadda, zahiren bu’d ve garabet varsa da esbab ve kesrete edilen isnadda, muzaaf olarak müteselsil muhaller vardır. Şöyle ki:
Her bir zerrede, Vâcib-ül Vücud’un sıfatlarını farzetmek lâzım geliyor. Çünki nakıştaki kemal, san’attaki hüsün o sıfatları ister. Hem şirketi kabul etmeyen vücub hakkında, gayr-ı mütenahî şeriklerin farzı lâzımdır. Hem her bir zerrenin, bütün zerrelere hem hâkim-i mutlak, hem mahkûm-u mutlak olması lâzım geliyor. Çünki nizam ve intizam öyle ister. Hem her bir zerrede, ihatalı bir şuur, tam bir ilim lâzımdır. Çünki zerreler arasında tesanüd ve müvazene vardır. Bu tesanüd ve müvazene ise ilim ile olur.
İşte, eşyayı esbaba isnad etmekte bu kadar muhaller vardır. Amma sahib-i hakikî olan Vâcib-ül Vücud’a isnad edildiği vakit, o zerreler şöyle bir vaziyete girerler ki, şemsin cilvelerine, timsallerine, lem’alarına mazhar olan su katreleri gibi; kudret-i ezeliyenin nuranî tecellisine, cilvelerine, lem’alarına o zerreler de mazhar olup, sahib-i kudretin izniyle, gayr-ı mütenahî olan ilim ve iradesiyle, o zerrelerde teşekkülât ve terkibat yapılır. Binaenaleyh kudret-i ezeliyenin bir lem’ası kudretin hâsiyetine mâlik olduğundan, esbabın binler lem’asından ve esbabın sultanından daha tesirlidir. Çünki bunda tecezzi ve inkısam vardır, kudret-i ezeliyede ise yoktur.
Ve keza külfet ve uğraşmak da yoktur. Çünki kudret Sâni’in zâtına zâtîdir, arazî değildir. Acz, kudretine tahallül edemez. Kudretin bir lem’asına zerreler, şemsler mütesavidir. Büyük, küçükten ağır ve zahmetli değildir. Ve keza hayat, vücud, nur gibi şeylerin zahir ve bâtınları şeffaf olduğundan, icadları zamanında, vesait-i esbab altında kudretin tasarrufu görünür. Evet hayatın vaziyetlerine ve derecelerine dikkat edilirse, kudretin tasarrufu görünür.
Meselâ: Bir salkım üzümün yapılması için ince, camid bir dal ve bir cam parçasında şemsin timsalini tersim için küçük bir delikten ziyanın geçmesi ve bir evi tenvir için bir kibrit tavassut ediyor. Ve bu gibi basit esbab altında yapılan o azîm ve garib işlerde kudretin tasarrufu gündüz gibi görünmesi aşikârdır.
Ve keza eşyanın esbaba isnadındaki istib’addan ve istiğrabdan hasıl olan inkârdan neş’et eden dalaletlerden hasıl olan ızdırabat, bütün akılları, ruhları Vâcib-ül Vücud’a firar ve iltica etmeye mecbur eder. Çünki ancak Onun kudretiyle, iradesiyle her müşkil hallolur ve kapalı kapılar açılır. Ve Onun zikriyle kalbler mutmain olurlar. Binaenaleyh necat ve halas ancak Allah’a iltica ile olur.
فَفِرّوُٓا اِلَى اللّٰهِ ٭ اَلَا بِذِكْرِ اللّٰهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ
İşte kâinat şu hakikatın lisanıyla
اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ
yu söylüyor.
Ve keza esbab-ı zahiriye pek basit, mahdud, fakir, camid, şuursuz, iradesiz ve kanunlar kısmı da itibarî, mevhum şeylerdir. Müsebbebatta bulunan hârika nakışlar, zînetler, garib ve acib san’atların o gibi kıymetsiz esbab ile kat’iyyen münasebetleri yoktur. Binaenaleyh meselâ bedenin hüceyratındaki nizamlı, intizamlı teşekkülâtı, ekmek yemesine; ve kuvve-i hâfızada yazılan gayr-ı mahdud muntazam nakışları, kulaktaki ve baştaki telâfife; ve konuşmakta, tefekkürde, harflerin teşekkülâtına ve suver-i zihniyenin husulüne, lisan ve zihnin hareketleri gibi esbaba isnadları ahmakçasına bir hükümdür. Ancak o gibi müsebbebat, gayr-ı mütenahî bir kudret ile bir ilim ve bir iradeyi iktiza ediyorlar. Bu hakikate binaen sabittir ki, kevn ü vücudda müessir-i hakikî, ancak kudreti gayr-ı mütenahî bir Hâlık-ı Kadîr’dir. Esbab ise bahanelerdir, vesait de perdelerdir.
Havas ve hâsiyetler dahi kudretin tecelliyatına ve lem’alarına isim ve ünvanlardır.
Hem kanunlar ve nevamis denilen şeyler, ancak ilim ile irade ve emrin enva’a olan tecellilerinin isimleridir. Evet kanun emirdendir, namus iradedendir. İşte kâinat müsebbebatın lisanıyla
اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ
ile Hâlık-ı Hakikî’yi ilân ediyor.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Risale-i Nur Külliyatı’ndan Mesnevi-i Nuriye adlı eserin Katre risalesinde geçen, Tevhid hakikatinin (Allah’ın birliğinin) aklî ve mantıkî delillerle isbat edildiği, esbabın (sebeplerin) yaratıcı olamayacağının izah edildiği fevkalade derin bir bahistir.
Bu âli hakikatleri, Risale-i Nur’un üslubuna sadık kalarak, Kur’an-ı Hakîm’in nuruyla ve müradif (eş anlamlı) manalarla şöyle şerh ve izah edebiliriz:
Tevhid-i Hakiki ve Esbabın Acziyeti Üzerine Bir Tefekkür
Bu ders-i hikmet, kâinattaki san’at-ı İlahiyeyi nazara vererek, her bir mevcudun lisan-ı haliyle Hâlık-ı Külli Şey’i zikrettiğini ve sebeplerin (tabiat, tesadüf, madde) bu harika işlere müdahil olamayacağını isbat etmektedir. Konuyu şu esaslar dairesinde mütalaa edebiliriz:
1. Zîhayat: Esma-i Hüsnâ’nın Parlak Bir Aynası
Her bir canlı (zîhayat), adeta küçük bir kâinat hükmündedir ve Cenab-ı Hakk’ın bin bir isminin cilvelerine (yansımalarına) mazhardır. Metinde ifade edildiği üzere, bir canlının vücuda gelmesi tesadüfî bir olay değil, Bâri (yoktan kusursuz yaratan) ve Musavvir (her şeye en uygun sureti veren) isimlerinin bir tecellisidir. Rızkının gelmesiyle Rezzak, şifa bulmasıyla Şâfî isimleri o canlıda okunur.
Bu sıfatların ve fiillerin kaynağı bir olduğu için, o fiillerin faili olan Zat da birdir. Nasıl ki yedi renkli ışık, ısısı ve ziyasıyla tek bir güneşi gösterir; bu isimlerin bir canlıda toplanması da o canlının sahibinin Ehad ve Samed olduğunu ilan eder.
Kur’an-ı Kerim bu hakikati şöyle beyan eder:
“O, yaratan, yoktan var eden, şekil veren Allah’tır. Güzel isimler O’nundur. Göklerdeki ve yerdeki her şey O’nu tesbih eder. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.”
(Haşr Suresi, 59/24)
2. Küllî ve Cüz’î Arasındaki Sarsılmaz İrtibat
Metinde geçen “manzume-i şemsiye ile bal arısının gözleri arasındaki irtibat” bahsi, tevhidin en kuvvetli delillerinden biridir. Bir arının gözünü kim icad etmişse, güneş sistemini tanzim eden de O’dur. Çünkü arının yaşaması, güneşin ışığına, dünyanın dönmesine, mevsimlerin gelmesine ve çiçeklerin açmasına bağlıdır.
Küçük bir zerrenin hareketi ile yıldızların cazibesi (çekim kuvveti) aynı kanuna tabidir. Bu da gösteriyor ki; zerreleri de yıldızları da idare eden kalem tek bir kalemdir. Bu nizam, şirke (ortaklığa) yer bırakmaz.
3. Teşahhusat ve Vahdaniyet Mührü
Her bir ferdin, kendi türü içinde diğerlerinden ayrılmasını sağlayan yüz hatları, parmak izi ve manevi hüviyeti (teşahhus), Cenab-ı Hakk’ın ilminin ve kudretinin ihatasını gösterir.
Bir insanı diğer milyarlarca insandan ayıracak bir sima vermek için, o Sâni-i Hakîm’in bütün insanları aynı anda ilmen görmesi ve bilmesi lazımdır ki, o ferdi diğerlerinden ayırabilsin. Bu “imtiyaz” ve “farklılık”, ancak ilmi her şeyi kuşatan bir Zât’ın işi olabilir. Kör ve sağır tabiatın, şuursuz sebeplerin işi olamaz.
“Göklerin ve yerin yaratılması, dillerinizin ve renklerinizin farklı olması da O’nun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir. Şüphesiz bunda bilenler için elbette ibretler vardır.”
(Rûm Suresi, 30/22)
4. Esbabperestliğin İptali ve İmkânsızlığı
Metnin en çarpıcı noktası, eşyanın sebeplere verilmesi halindeki “imkânsızlık” (muhal) meselesidir.
Eğer her şey Allah’a verilmezse; bir sineğin yaratılması için kâinatın bütün maddelerinin, elementlerinin o sineğin vücudunu yapmak üzere ittifak etmeleri, her bir zerrenin âlim, irade sahibi ve kudretli olması gerekir. Bu ise aklen imkânsızdır.
• Vahdette (Birlikte) Sühulet Vardır: Bir ordunun idaresi tek bir kumandana verilirse, “Arş!” emriyle hepsi hareket eder. Fakat idare neferlere bırakılırsa, her bir asker diğerine emir vermek zorunda kalır, büyük bir kargaşa çıkar.
• Kesrette (Çoklukta) Zorluk Vardır: Allah’a isnad edildiğinde, sonsuz kudret sahibi olduğu için bir atomu yaratmakla bir galaksiyi yaratmak O’na müsavidir (eşittir), kolaydır. Fakat sebeplere verilirse, her bir zerrede ilahî sıfatların bulunması lazım gelir ki bu, zerreler adedince ilahları kabul etmek demektir. Bu ise en büyük bir cehalettir.
5. Kudret-i Ezeliyenin Tecellisi
Cenab-ı Hakk’ın kudreti zatîdir; yani Zât’ının gereğidir, sonradan kazanılmamıştır. Bu sebeple O’nun kudretinde acizlik, noksanlık olamaz. Güneşin bir damla suda yansıması ile koca okyanusta yansıması arasında güneş açısından bir zorluk farkı yoktur. Aynen öyle de Zat-ı Akdes için bir çiçeği yaratmakla bir baharı yaratmak, bir sineği diriltmekle bütün ölüleri diriltmek aynı derecede kolaydır.
Sebepler (su, toprak, hava, ateş) sadece birer perdedir. Üzüm salkımının ince ve kuru bir daldan çıkması, o dalın üzümü yapacak kudrete sahip olmadığını, üzümün doğrudan Rezzak-ı Kerim’in hazinesinden gönderildiğini isbat eder.
6. Netice: Allah’a Firar ve İltica
Maddiyun ve tabiatperestlerin düştüğü dalalet ve inkâr bataklığı, ruhu ve aklı boğar. Çünkü tesadüfe ve sebeplere dayanan bir izah, insanı tatmin etmez, aksine dehşet ve hayret içinde bırakır. Çıkış yolu, her şeyin dizgini elinde olan Kadîr-i Mutlak’a iltica etmektir.
Ayette buyurulduğu gibi:
“O halde Allah’a koşun. Çünkü ben, size O’nun tarafından gelmiş apaçık bir uyarıcıyım.”
(Zâriyat Suresi, 51/50)
Ve kalplerin huzuru ancak O’nu tanımakla mümkündür:
“Bilesiniz ki, kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.”
(Ra’d Suresi, 13/28)
Hülâsa
Kâinat, zerrelerden kürelere kadar her bir cüz’üyle “Allah’tan başka ilah yoktur” hakikatini haykırmaktadır. Sebepler, kudretin icraatına sadece birer perde, birer bahanedir. Hakiki tesir sahibi, ancak ve ancak Vâcib-ül Vücud olan Allah’tır.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Ve keza kâinat sahifesinde pek büyük bir itina ve ihtimam ile hârika bir tarzda yazılan nakışlar, münferiden ve müçtemian, gayr-ı mütenahî bir kudreti iktiza ettiklerinden, kâinat da bir Vâcib-ül Vücud, bir Hâlık-ı Kadîr’in vücuduna bizzarure delalet eder ki, o Hâlık’ın tesir-i kudretine nihayet olmadığından, şeriklerden bilbedahe müstağnidir, şerike ihtiyacı yoktur.
Maahâza, şerik hadd-i zâtında mümteni’dir. Bir ferdinin vücudu mümkün değildir. Çünki kudret-i kâmilenin tesiri gayr-ı mütenahîdir. Şerik olduğu takdirde, kudretin tesiri mahdud olur. Mütenahî olmadığı halde mütenahî olur, inkıtaa uğrar. Bu ise, birkaç cihetten muhaldir. Öyle ise istiklal ve infirad, uluhiyet için zâtî hâssalardır.
Maahâza şerike bir mahal, bir makam, bir imkân-ı zâtî yoktur. Ve şerikin vücudu hakkında ne bir delil ve ne de bir delilden neş’et eden bir ihtimal ve ne de bir emare ve kâinatın hiçbir cihetinde şerike bir mevzi yoktur. Bilakis hangi şeye, hangi cihete bakılırsa tevhid sikkesi görünür. Demek müessir-i hakikî ancak ve ancak Allah’tır.
Evet insan kâinatın en eşrefi ve esbab içinde ihtiyarı en geniş olduğu halde, ef’al-i ihtiyarîsi içinde yemek ve içmek gibi en âdi bir fiilinde, yüz cüz’ünden ancak bir cüz’ü insana ait olabilir. Esbabın sultanı olan insan, böyle eli bağlı, tesirsiz olursa öteki esbab-ı camide ne halt edebilir?
İşte kâinat şu hakikatten tebarüz eden vücud ve vahdet lisanıyla
اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ
yu tilavet eder.
Ve keza kâinatın bütün ecza ve zerratına tecelli eden Esma-i İlahiye arasındaki tesanüd, yani birbirine dayanarak tecelli ettikleri bir temazüç, yani elvan-ı seb’a gibi birbiriyle memzuc olarak eşyayı cilvelendirdikleri eserleri bir olduğu gibi, müsemmalarının da vâhid, ehad olduğuna şehadet eder. Ve bu şehadet lisanıyla, kâinat
اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ
diyerek ilân ediyor.
Ve keza kâinatın -küllî ve cüz’î- ihtiva ettiği bütün eczasını istila eden bir hikmet-i âmme görünür. Ve bu hikmet-i âmme, kasd, şuur, irade, ihtiyar sıfatlarını tazammun ediyor. Bu sıfatlar, bir Hakîm-i Mutlak’ın vücub-u vücuduna delalet eder. Çünki kâinat mef’ul ve münfaildir. Mef’ul fâilsiz olamadığı gibi, mef’ulün camid bir cüz’ü de fâil olamaz.
Ve keza kâinat sahifesinde bir inayet-i tâmme parlıyor. Bu inayet, tazammun ettiği hikmet, lütuf, tahsin sıfatlarıyla bir Hâlık-ı Kerim’in vücub-u vücuduna delalet eder. Çünki in’am ve ihsan, mün’im ve muhsinsiz olamaz.
Ve keza kâinatı müştemilâtıyla beraber içine alan pek geniş bir merhamet görünüyor. Bu merhamet, rahmet, hikmet, inayet, in’am gibi çok sıfatları tazammun ediyor. Bu sıfatlar, bir Rahman-ı Rahîm’in vücub-u vücuduna şehadet eder. Çünki sıfat mevsufsuz olamaz.
Ve keza zevilhayat ve canlı mahlukata tevzi edilen bir rızk-ı âmm vardır. Ve bu rızk sıfatı, geçen sıfatları istilzam etmekle bir Rezzak-ı Rahîm’in vücuduna delalet eder. Çünki fiil fâilsiz olamaz.
Ve keza bütün kâinatta intişar eden bir hayat vardır. Bu hayat sıfatı dahi, geçen sıfatları iktiza etmekle bir Hayy-u Kayyum, bir Muhyî ve Mümit Hâlık’ın vücub-u vücuduna delalet eder. Arkadaş! Elvan-ı seb’a gibi memzuc olan şu beş hakikat, kâinata bir Rab, Kadîr, Alîm, Hakîm, Kadîm, Rahîm, Rahman, Rezzak, Hayy-u Kayyum zarurî olduğuna bilbedahe delalet ve şehadet eder. Ve kâinat bu şehadetlerini
اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ
ile ilân eder.
Ve keza kâinat yüzünde hüsn-ü zâtîyi gösteren bir hüsn-ü arazî ve bir cemal-i mücerredi gösteren bir cemal-i hazîn ve mahbub-u hakikîye işaret eden bir aşk-ı sadık ve bütün esrarı cezbeden bir hakikat-ı cazibeye işaret eden bir cezbe ve bir incizab vardır.
Bu hakikatler, kâinata bir Rabb-i Vâcib-ül Vücud lâzım ve zarurî olduğuna şehadet ettiklerini, kâinat
اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ
ile talim ve i’lam ediyor.
Ve keza bütün enva’ın cüz’iyatında bir tasarruf var. Bu tasarruf, faideli iş ve maslahatlar içindir. Ve nebatat ve hayvanatta bir tebeddül ve tahavvül var. Bu da pek çok menfaatler içindir. Küre-i arzda gece ve gündüz cihetiyle bir tağyir var. Bu dahi büyük büyük gayeler içindir. Kâinatta hükümferma olan nizam ve intizamla beraber, faaliyet hususunda elvan-ı seb’a gibi tebarüz eden şu hakikatler, bilbedahe bir mutasarrıf-ı hakîm, kadîr, fâil-i muhtar gibi bütün evsaf-ı kemaliye ile muttasıf bir Hâlık’ın vücub-u vücuduna yaptıkları delaleti, kâinat
اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ
ile tebliğ ediyor.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Risale-i Nur Külliyatı’ndan, hususan Mesnevi-i Nuriye eserinin Katre risalesinde geçen ve Tevhid hakikatini, yani Allah’ın birliğini, kâinat kitabındaki delillerle isbat eden gayet derin ve cihanşümul bir bahistir.
Bu metinde müellif Bediüzzaman Hazretleri, kâinattaki nizam, sanat, hikmet ve hayat gibi tezahürlerden yola çıkarak, “Tümevarım” (istikra) metoduyla Vâcib-ül Vücud’un (varlığı zorunlu olan Allah’ın) birliğini ve şerikten (ortaktan) münezzeh olduğunu izah ve isbat etmektedir.
Aşağıda, metnin ihtiva ettiği hakikatleri, aslına sadık kalarak, müradifleri (eş anlamlıları) ve ilgili ayet-i kerimelerin mealleriyle şerh ve izah ediyoruz:
1. Sanatlı Nakışlar ve Sonsuz Kudretin İktizası
Metnin başında nazara verilen husus; kâinatın, rastgele oluşmuş bir yığın değil, bir kitap gibi manidar “nakışlar” ile dolu olmasıdır.
• İzah: Kâinat sahifesinde (yüzünde) görünen her bir varlık, bilhassa canlılar; çok büyük bir itina (özen) ve ihtimam (dikkatli bakım) ile yaratılmıştır. Bir atomdan galaksilere kadar her şeyde hârika bir sanat vardır. Bu sanat, hem tek başına (münferiden) hem de toplu halde (müçtemian) sonsuz bir gücü, yani gayr-ı mütenahî bir kudreti gerektirir.
• Netice: Sınırsız bir güç, ancak Vâcib-ül Vücud (varlığı kendinden ve zorunlu) ve Hâlık-ı Kadîr (her şeye gücü yeten Yaratıcı) olan Allah’a mahsustur. Allah’ın kudreti sonsuz olduğu için, bir ortağa ihtiyacı yoktur. Zira ortaklık, acizlikten veya ihtiyaçtan doğar.
2. Şerik (Ortak) Neden İmkânsızdır? (Bürhan-ı Temanü)
Metin, Allah’a ortak koşmanın mantıken ve bizzarure (zorunlu olarak) imkânsız olduğunu, “imkân-ı zâtî” ve “vücud-u mümkün” kavramlarıyla açıklar.
• Mantıki Delil: Eğer kâinatta iki ilah olsaydı (hâşâ), her ikisinin de kudretinin sonsuz olması gerekirdi. Ancak bir yerde “iki sonsuz” aynı anda hüküm süremez. Biri diğerine sınır çizerse, o zaman ikisi de sınırlı (mahdud) ve sonlu (mütenahî) olur. Sınırlı olan ise İlah olamaz.
• Tevhid Sikkesi: Kâinatın hiçbir yerinde, bir başıboşluk veya başka bir elin karıştığına dair bir emare (işaret) yoktur. Aksine her şeyde birlik mührü (tevhid sikkesi) görünür.
• İlgili Ayet:
“Eğer yerde ve gökte Allah’tan başka ilâhlar bulunsaydı, yer ve göklerin düzeni kesinlikle bozulup gitmişti. Demek ki Arş’ın rabbi olan Allah, onların yakıştırdıkları sıfatlardan münezzehtir.” (Enbiyâ Suresi, 21/22)
3. Esbabın (Sebeplerin) ve İnsanın Acziyeti
Bu bölüm, sebeplerin yaratıcı olamayacağını, en mükemmel sebep olan insanın bile ne kadar aciz olduğunu vurgular.
• İzah: İnsan, kâinatın en şerefli mahluku (eşref-i mahlukat) ve iradesi (ihtiyarı) en geniş varlığıdır. Buna rağmen, kendi vücudunda gerçekleşen yüzlerce fiilden (sindirim, hücre yenilenmesi, kalbin çalışması vb.) sadece yemek-içmek gibi basit bir fiile cüz’î bir irade ile karışabilir. Geri kalan %99’luk kısımda insan tamamen tesirsizdir.
• Hüküm: “Esbabın sultanı” olan insan bu kadar aciz ise; şuursuz, cansız (camid) ve iradesiz diğer sebepler (toprak, su, hava, atomlar) nasıl ilahlık taslayabilir veya yaratıcı olabilir? Bu, sebeplere tapınmanın (esbabperestliğin) temelini yıkan muazzam bir tespittir. Demek ki hakiki tesir sahibi (Müessir-i Hakikî) yalnız Allah’tır.
4. Esma-i İlahiyenin Tesanüdü (İsimlerin Dayanışması)
Metin, kâinattaki düzenin, Allah’ın isimlerinin birbiriyle uyumlu tecellisinden kaynaklandığını belirtir.
• Tesanüd ve Temazüç: Tıpkı yedi rengin (elvan-ı seb’a) birleşip beyaz ışığı oluşturması gibi; kâinatta da Allah’ın Hakîm, Kerim, Rahîm, Rezzak gibi isimleri iç içe geçmiştir (memzuc).
• Misal: Bir canlıya rızık verilirken (Rezzak ismi), aynı anda ona şefkat edilir (Rahîm ismi), vücudu hikmetle yapılır (Hakîm ismi) ve hayat verilir (Muhyî ismi). Bu isimlerin birbirinden ayrılmaması, onların sahibinin tek (Vâhid, Ehad) olduğunu isbat eder.
5. Yedi Küllî Sıfatın Şehadeti
Metin, kâinatı kuşatan yedi büyük hakikati sıralayarak, bunların her birinin bir İlahi isme ve sıfata delalet ettiğini beyan eder:
• Hikmet-i Âmme (Genel Hikmet): Her şeyin bir gayeye, bir faydaya ve maslahata yönelik olmasıdır. Bu; kasıt, şuur ve iradeyi gösterir. Demek ki kâinatın arkasında bir Hakîm-i Mutlak vardır. Cansız madde (mef’ul), kendi kendine faydalı bir iş yapamaz.
• İnayet-i Tâmme (Tam Bir Yardım ve Lütuf): Varlıkların ihtiyaçlarının umulmadık yerlerden karşılanması ve süslendirilmesi (tahsin), bir Hâlık-ı Kerim’i gösterir. İkram edilen nimet (in’am), İkram edeni (Mün’im) gösterir.
• Merhamet-i Vâsia (Geniş Merhamet): Kâinatı kuşatan şefkat, bir Rahman-ı Rahîm’i isbat eder.
“Rahmetim her şeyi kuşatmıştır…” (A’râf Suresi, 7/156)
• Rızk-ı Âmm (Genel Rızık): Bütün canlıların rızıklarının mükemmelen dağıtılması (tevzi), bir Rezzak-ı Rahîm’in varlığını gösterir. Fiil (rızık vermek), failsiz (Rızık Veren) olamaz.
“Yeryüzünde kımıldayan hiçbir canlı yoktur ki rızkı Allah’ın üzerine olmasın…” (Hûd Suresi, 11/6)
• Hayat: Kâinatın her tarafına yayılan hayat, bir Hayy-u Kayyum (Hayat sahibi ve her şeyi ayakta tutan), Muhyî (Hayat veren) ve Mümit (Ölümü yaratan) bir Yaratıcı’yı gösterir.
• Hüsn ve Cemal (Güzellik): Kâinattaki geçici güzellikler (hüsn-ü arazî), sonsuz ve baki bir güzelliğin (hüsn-ü zâtî) yansımasıdır. Bu güzellikler, kalplerde bir aşk ve çekim (cezbe) oluşturur. Bu da Rabb-i Vâcib-ül Vücud’un sevilmeye en layık Mahbub olduğunu ilân eder.
• Tasarruf ve Tegayyür (İdare ve Değişim): Mevsimlerin değişmesi, gece ve gündüzün ardı ardına gelmesi, bitkilerin büyüyüp değişmesi gibi faydalı dönüşümler (tebeddül ve tahavvül); kâinatta başıboşluk olmadığını, her an iş başında olan bir Mutasarrıf-ı Hakîm’in (Hikmetle idare eden) hüküm sürdüğünü isbat eder.
Hülasa ve Netice
Metin, bütün bu delilleri şu mukaddes cümle ile bağlar:
اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّاهُوَ
(Allah, kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayandır.) (Bakara Suresi, 2/255- Âyete’l-Kürsî’den)
Kâinat; nizamıyla, hayatıyla, rızkıyla ve sanatıyla, lisan-ı hal ile (hal diliyle) sürekli bu tevhidi haykırmaktadır. Bediüzzaman Hazretleri’nin ifadesiyle; kâinatın her bir zerresi ve bütünü, bir ordu gibi emir tahtında hareket etmekte ve Fâil-i Muhtar olan (dilediğini yapan) Allah’ın vücub-u vücuduna (varlığının zorunluluğuna) şehadet etmektedir.
Bu metin; tabiatperestlik, tesadüf ve sebeplere tapınma gibi yanlış inançların yerine; tahkiki imanı, tefekkürü ve kâinata mana-yı harfi (Yaratıcısını gösteren bir ayna) ile bakmayı ders veren muazzam bir tevhid dersidir.
Bu derin hakikatleri tefekkür etmek; insanın imanını taklitten tahkike çıkarır ve kâinata hikmet nazarıyla bakmasını temin eder.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Ve keza kâinatın ihtiva ettiği bütün enva’ ve ecza ve zerratı istila eden hudûs, bir muhdis ve bir mûcidi iktiza eder.
Ve keza kâinat bütün eczasıyla beraber gayr-ı mütenahî eşkâl ve vaziyetlere kabiliyeti, ihtimali, imkânı varken bu şekl-i hazıra girmesi, elbette bir Hâlık-ı Vâcib-ül Vücud’un ihtiyar, irade ve tercihiyle olmuştur.
Ve keza büyük bir fakr u ihtiyaçta bulunan kâinatın enva’ ve eczasına lâzım olan işlerini, hacetlerini evkat-ı münasibde
مِنْ حَيْثُ لَا يَحْتَسِبُ
îfa ve is’af etmek, bir Rezzak-ı Kerim’in vücub-u vücuduna delalet eder.
Ve keza kâinat, umumî ve hususî, maddî ve manevî pek büyük ihtiyaçlar içindedir. Gerek vücuduna ve gerek bekasına lâzım şeyleri, işleri görmekten âcizdir. Bu gibi matlublarının şuuru olmaksızın yerine getirilmesi, elbette Rahman-ı Rahîm ve Vâcib-ül Vücud bir Sâni’-i Hakîm tarafındandır.
Ve keza kevn ü vücudda, imkân, kesret, infial mertebeleri vardır. İmkân mertebesi, vücub mertebesine bakar ve onu istilzam eder. Kesret mertebesi, vahdet mertebesine nâzırdır, onu iktiza eder. İnfial mertebesi, fâiliyet mertebesine mütevakkıftır. Bu mertebeler arasındaki istilzam, bizzarure vâcib, vâhid, fa’al bir Hâlık’ı iktiza ve istilzam eder.
Ve keza bakıyoruz ki, kâinatta herhangi bir şey, hadd-i kemale vâsıl olmayınca hareket etmekten durmuyor. Kemaline vâsıl olduğu zaman hareketi terk edip sükûnda oturur. Bundan anlaşılıyor ki, vücud kemali ister, kemal de sübutu iktiza eder. Öyle ise, vücudun vücudu kemal iledir. Kemalin kemali de devam ile olur. Öyle ise, bir Vâcib-i Sermedî, Kâmil-i Mutlak var ki, mümkinatın bütün kemalâtı, onun nur-u kemalinin cilvelerine birer gölgedir. Öyle ise Cenab-ı Hak zâtında, sıfâtında, ef’alinde kâmil-i mutlaktır.
Ve keza her şeyin bâtını zahirinden daha latif, daha şeffaftır. Bu ise, Sâni’in o şeyden hariç ve baîd olmamasına delalet eder. O şeyin sair eşya ile nizam ve müvazenesinin Sâni’i tarafından temin edildiği cihetle de, Sâni’in o şeyde dâhil olmamasını iktiza eder. Öyle ise, bir masnuun zâtına bakılırsa, Sâni’in ilim ve hikmeti görünür. Gayrısıyla birlikte bakılırsa, Sâni’in fevk-al küll bir sem’ ve basara mâlik olduğu görünür. Bu hakikatten anlaşıldı ki: Sâni’-i Âlem, âlemde dâhil olmadığı gibi âlemden hariç de değildir. İlmi ve kudreti ile herşeyin içinde olduğu gibi, her şeyin fevkindedir. Bir şeyi gördüğü gibi, bütün eşyayı da beraber görür.
Bu hakikatler, kavs-i kuzah renkleri gibi macun, bir takım nuranî âyetlerdir. Kâinat bütün evsaf-ı kemaliye ile muttasıf bir Hâlık’ın vücub-u vücud ve vahdetine delalet eder. Evet kâinat o Hâlık’ın nurunun gölgesi, esmasının tecelliyatı, ef’alinin âsârıdır.
Arkadaş! Kâinatın şu geçen hakikatların lisanıyla söylediği
اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ
delailiyle
لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ اِلَّا بِاللّٰهِ
ı isbat eder. Ve keza
فَاعْلَمْ اَنَّهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ
hakikatı
مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ
ı istilzam ediyor.
مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ
da imanın beş rüknünü tazammun ettiği gibi, sıfat-ı rububiyete de mazhar ve mir’attır. Bu sırra binaendir ki,
مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ
imanın mizan ve terazisinde
لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ
ile karin ve müvazi olmuştur. Nübüvvet, sıfat-ı rububiyete nâzır ve mazhar olduğundan, umumî bir câmiiyete mâliktir. Velayet ise, hususî ve cüz’îdir. Aralarındaki nisbet
رَبُّ الْعَالَم۪ينَ
ile
رَبّ۪ى
arasındaki nisbet gibidir ki, birisinde izafe umumîdir, ötekisinde hususîdir. Veya arzdan arşa olan mi’racla secdedeki mi’rac arasında veya arş ile kalb arasındaki nisbet gibidir.
Arkadaş! Şu yüksek olan matluba zikrettiğimiz bürhanlar, matlubu ihata eden bir dairedir. Matlub olan vücub-u vücud ve vahdet o dairenin merkezindedir. Daireyi teşkil eden bürhanların her birisi, parmağını uzatıp, matlubun hak ve sadık olduğuna imza atıyorlar. O bürhanlardan zayıf olanların aralarında tesanüd vardır. Yani, birbirini teyid ve takviye etmekle, zayıf bürhanların za’fiyeti zâil olur. Zâil olmasa bile itibardan düşmez. İtibardan düşse bile, dairenin bozulmasına sebeb olmaz. Ancak daire küçülür.
Maahâza bürhanların heyet-i mecmuasına terettüb eden matlubun kuvvet ve vuzuhunu her ferdden istemek ve her ferdde aramak, aklın hastalığına, zihnin cüz’iyetine işaret olup, matlubu red ve inkâr için bir zemin teşkil ediyor. Binaenaleyh bir bürhana bakıldığı zaman za’fiyetten dolayı vehimler başgösterirse, öteki bürhanlardan süzülen kuvvet ile ortada za’fiyet kalmaz, vehimler de dağılır.
Maahâza bazı bürhanlar suya benziyor, bir kısmı da havaya benziyor, bir kısmı da ziya gibidir. Binaenaleyh bu gibi bürhanları gayet latif ve dikkatli ince bir fikir ile arayıp tutmalıdır ki; dökülmesin, sönmesin, uçmasın!..
TAKRİZ
(Fâzıl-ı muhterem Meclis-i Mesahif ve Tedkik-i Müellefat-ı Şer’iye Reis-i Âlîsi Şeyh Safvet Efendi Hazretlerinin takrizidir.)
Cenab-ı Hakk’a hamd ve kendisine Kur’an nâzil olan Peygamberimize ve dinin binasını tahkim ve temhid eden âl ü ashabına salât ü selâm olsun!
“Tevhid Denizinden Bir Katre” namındaki risale gözüme tecelli etti. O denizle bu katre arasında bir fark göremedim. Çünki o katre, hakikatte o denizden geliyor ve o denize dökülüyor. Tevhid denizinden avuçla su içmekte ve İslâmiyet memesinden süt emmekte kardeşimiz olan allâme Bedîüzzaman Said Nursî’nin sa’yinden dolayı Cenab-ı Hakk’a hadsiz şükürler olsun!
El-fakir, türab-u akdam-il ülema
SAFVET
(Rahmetullahi Aleyh)
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
İktibas edilen bu metin, Risale-i Nur Külliyatı’ndan Mesnevi-i Nuriye eserinin “Katre” bölümüne aittir. Metin, Cenab-ı Hakk’ın varlığını ve birliğini (Vücub-u Vücud ve Vahdetini) kâinattaki nizam, değişim, rızık ve nübüvvet gibi hakikatlerle isbat eden “Tevhid Bürhanları”nı ihtiva eder.
Aşağıda, metindeki hakikatlerin Risale-i Nur üslubuna sadık kalınarak, müradifleri (eş anlamlıları) ve ilgili âyet-i kerimelerin mealleriyle desteklenmiş geniş bir izahı yapılmıştır:
TEVHİD HAKİKATLERİNİN İZAHI VE BÜRHANLARIN TESANÜDÜ
1. Hudûs ve İmkân Delili (Değişim ve Tercih)
Metnimizde geçen “zerratı istila eden hudûs” ifadesi, kâinattaki her şeyin sonradan yaratıldığını ve sürekli bir değişim içinde olduğunu ifade eder. Bir şey sonradan meydana geliyorsa (hâdis ise), onu meydana getiren bir “Muhdis” (yaratıcı) lazımdır. Zerrelerden kürelere kadar her şey hareket halindedir ve sükûnet bulmamaktadır. Bu hareket ve değişim, onların ezeli olmadığının, bir Müessir-i Hakiki tarafından varlık sahasına çıkarıldığının en büyük delilidir.
Keza, “gayr-ı mütenahî eşkâl ve vaziyetlere kabiliyeti… varken bu şekl-i hazıra girmesi” ifadesi, “İmkân Delili”ne ve “Tahsîs” (özelleştirme) hakikatine işaret eder. Bir şeyin olması ile olmaması eşitken, var olması tercih edilmiştir. Ayrıca o şey, hadsiz şekillere girebilecekken, en hikmetli ve maslahatlı tek bir surette yaratılmıştır. Bu “tercih”, kör bir tesadüfün veya sağır bir tabiatın işi olamaz. Ancak, irade ve ihtiyar sahibi bir Hâlık-ı Vâcib-ül Vücud’un takdiriyle mümkündür.
Bu hakikat, Kur’an-ı Kerim’de şöyle beyan buyurulur:
“Rabbin dilediğini yaratır ve seçer. Onların seçim hakkı yoktur. Allah, onların ortak koştuklarından münezzehtir ve şanı yücedir.” (Kasas Suresi, 28/68)
2. Rezzakiyet ve İnayet Delili (Şefkatli Besleme)
Metindeki “min haysü la yahtesib” (hiç hesaba katmadığı yerden) ifadesi, rızkın gelişindeki harika intizamı gösterir. Kâinattaki mahlukat, aciz ve fakirdir; kendi ihtiyaçlarını karşılamaktan, geleceklerini planlamaktan yoksundur. Fakat görüyoruz ki, en münasip vakitte, en uygun gıda ve ihtiyaçlar, onların ellerinin yetişemediği yerlerden, gaybî bir hazineden gönderilmektedir. Şuursuz sebeplerin, şuurkârane ve merhametkârane rızık yetiştirmesi, perde arkasında bir Rezzak-ı Kerim’in işlediğini isbat eder.
Bu hususta âyet-i kerime şöyledir:
“Ona beklemediği yerden rızık verir. Kim Allah’a tevekkül ederse, O kendisine yeter. Şüphesiz Allah, emrini yerine getirendir. Allah, her şeye bir ölçü koymuştur.” (Talâk Suresi, 65/3)
Ve yine hayvanatın rızkı hakkında:
“Nice canlılar vardır ki, rızkını (yanında) taşımaz. Onlara da size de rızkı Allah verir. O, her şeyi işitendir, bilendir.” (Ankebût Suresi, 29/60)
3. Meratib-i Vücud (Varlık Mertebeleri ve Lüzumiyet)
Metinde geçen “İmkân mertebesi, vücub mertebesine bakar” tesbiti, mantıkî ve felsefî bir bürhandır. Kâinatta gördüğümüz varlıklar “mümkin”dir (olup olmaması mümkündür). Mümkün olan bir şey, kendi kendine var olamaz; varlığı kendinden olan, ezeli ve ebedi bir “Vâcib-ül Vücud”a (Varlığı zorunlu olan Zat’a) dayanmak zorundadır.
• Kesret (Çokluk), Vahdeti (Birliği) ister: Çokluk dağılmayı gerektirir; onları bir arada tutan “Bir” olmazsa nizam bozulur.
• İnfial (Edilgenlik), Failiyeti (Etkenliği) ister: Bir eser varsa (yapılan iş), o işi yapan bir fail (özne) mutlaka vardır. Resim ressamı, bina ustayı gösterdiği gibi; kâinattaki şu sanatlı eserler de Fa’al bir Yaratıcıyı gösterir.
4. Kemal ve Bekâ Arzusu
Mevcudatın sürekli kemale (mükemmelliğe) doğru hareket etmesi, varlığın gayesinin “kemal” olduğunu gösterir. Ancak fâni dünyadaki kemal, geçicidir. Hâlbuki “kemal”, devam ister. Sönen, biten, kaybolan bir şey, ne kadar güzel olsa da o güzelliğini kaybeder. İnsanın ve kâinatın bu kemal arzusu ve ebediyet isteği, ancak Vâcib-i Sermedî (Ebedi Varlık) olan Allah’ın, “Kâmil-i Mutlak” (Mutlak Mükemmellik Sahibi) olduğuna bir işarettir. Kâinattaki bütün güzellikler ve kemalât, O’nun sonsuz kemalinin zayıf birer gölgesi ve cilvesidir.
5. Sâni’in İhata ve Tenzih Sırrı (Zahir ve Bâtın)
Üstad Bediüzzaman Hazretleri, burada çok ince bir kelam meselesini halleder. Bir şeyin içi (bâtını), dışından daha şeffaf ve sanatlıdır. Bir canlının iç organlarının işleyişindeki hassasiyet, Yaratıcının o şeye “hariç” (yabancı ve uzak) olmadığını, ilim ve kudretiyle o şeyin her zerresine nüfuz ettiğini gösterir. Aynı zamanda o şeyin diğer eşya ile olan münasebeti ve dengesi, Yaratıcının o şeyin “içinde” hapsolmadığını, bilakis bütün kâinatı kuşatan bir üstünlüğe (fevk-al küll) sahip olduğunu isbat eder.
Yani Allah (C.C.), Zâtı itibarıyla mekândan münezzehtir; ne âlemin içindedir (hulûl etmez) ne de kâinat gibi bir cismin parçasıdır. Fakat İlim, İrade ve Kudret sıfatlarıyla her şeye her şeyden daha yakındır.
“O ilktir, sondur, zâhirdir, bâtındır. O, her şeyi bilendir.” (Hadîd Suresi, 57/3)
6. Nübüvvet ve Tevhidin Ayrılmazlığı
Metnin sonunda “Muhammedürresulullah, Lailaheillallah ile karin ve müvazi olmuştur” denilerek, Peygamberlik müessesesinin Tevhid inancının zaruri bir sonucu olduğu vurgulanır. Hazreti Muhammed (A.S.M.), kâinat kitabının en büyük okuyucusu, İlahi saltanatın en gür sada ile dellalıdır.
“Allah vardır ve birdir” hakikatini en mükemmel şekilde ders veren O’dur. Dolayısıyla Tevhid davası, o davanın en büyük şahidi olan Hz. Peygamber’den ayrı düşünülemez. Nasıl ki güneş ışıksız olmaz; Uluhiyet de Nübüvvetsiz, yani elçisiz ve tebliğsiz anlaşılmaz.
Nübüvvet “genel” (umumî), Velayet ise “özel” (hususî) bir yoldur. Peygamberimiz (A.S.M.) “Rabbü’l-Âlemîn” (Âlemlerin Rabbi) ismine mazhar olarak umumî bir davetle gelmiştir. Veliler ise “Rabbî” (Benim Rabbim) diyerek daha hususi bir dairede marifetullah kesbederler.
7. Bürhanların (Delillerin) Tesanüdü (Dayanışması)
Son kısımda verilen “daire” ve “su-hava-ziya” temsilleri, imanın sarsılmazlığını anlatır:
• Tesanüd: İman delilleri birbirine omuz verir. Biri ince ve latif olduğu için (hava veya ziya gibi) hemen görünmese veya akıl onu tutamasa bile, diğer kuvvetli deliller (su gibi, toprak gibi sabit olanlar) o zayıf görüneni de ayakta tutar.
• Küllî Bakış: Bir delilde vesveseye düşen, hemen inkâra gitmemelidir. Çünkü ortada sayısız delilden oluşan bir “heyet-i mecmua” (bütünlük) vardır. Bir tuğlanın gevşekliği binayı yıkmaz. Tevhid inancı, binlerce bürhanla tahkim edilmiş bir kaledir; bir kapının kilitli olması, kaleye girilemeyeceği manasına gelmez.
Netice-i Kelam:
Kâinat, zerrelerinden kürelerine kadar, lisan-ı hal ile Yaratıcısını tesbih eder. Değişen maddesiyle “Hudûs”u, harika nizamıyla “İrade”yi, umulmadık yerden beslenmesiyle “Rahmet”i, mükemmelliğe koşmasıyla “Kemal”i haykırır. Bu haykırışı kelama döken ise Kur’an ve Hz. Peygamber’dir (A.S.M.).
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Hâtime
(Şu hâtime, dört çeşit hastalıkları beyan eder ve tedavi çarelerini gösterir.)
Birinci Hastalık:
“Ye’s”tir.
Arkadaş! Amele ve taate muvaffak olamayan azabdan korkar, yeise düşer. Böyle bir me’yusun gözüne, dinî mes’elelere münafî edna ve zayıf bir emare, kocaman bir bürhan görünür. Böyle birkaç emareyi elde eder etmez, diğer emarelerin saikasıyla ilân-ı isyan ederek İslâm dairesinden çıkar, şeytanın ordusuna iltihak eder. Binaenaleyh a’male muvaffak olamayanlar, yeise düşmemek için şu âyete müracaat etsin:
قُلْ يَا عِبَادِىَ الَّذ۪ينَ اَسْرَفُوا عَلٰٓى اَنْفُسِهِمْ لَا تَقْنَطُوا مِنْ رَحْمَةِ اللّٰهِ اِنَّ اللّٰهَ يَغْفِرُ الذُّنُوبَ جَم۪يعًا اِنَّهُ هُوَ الْغَفُورُ الرَّح۪يمُ
İkinci Hastalık:
“Ucb”dur.
Arkadaş! Ye’se düşen adam, azabdan kurtulmak için, istinad edecek bir noktayı aramaya başlar. Bakar ki, bir miktar hasenat ve kemalâtı var, hemen o kemalâtına bel bağlar. Güvenerek der ki: “Bu kemalât beni kurtarır, yeter” diye bir derece rahat eder. Halbuki a’male güvenmek ucbdur. İnsanı dalalete atar. Çünki insanın yaptığı kemalât ve iyiliklerde hakkı yoktur; mülkü değildir, onlara güvenemez.
Hem insanın vücudu ve cesedi bile onun değildir. Çünki kendisinin eser-i san’atı değildir. O vücudu yolda bulmuş, lakîta olarak temellük de etmiş değildir. Kıymeti olmayan şeylerden olduğu için yere atılmış da insan almış değildir. Ancak o vücud hâvi olduğu garib san’at, acib nakışların şehadetiyle, bir Sâni’-i Hakîm’in dest-i kudretinden çıkmış kıymetdar bir hane olup, insan o hanede emaneten oturur. O vücudda yapılan binlerce tasarrufattan ancak bir tane insana aittir.
Ve keza esbab içerisinde en eşref, en kuvvetli bir ihtiyar sahibi insan iken, ef’al-i ihtiyariye namıyla kendisine mal zannettiği ef’alin ekl, şürb gibi en âdi bir fiilin husulünde, yüz cüz’ünden ancak bir cüz’ü insana aittir.
Ve keza insanın elindeki ihtiyar pek dardır. Havâssının en genişi hayal olduğu halde, o hayal akıl ve aklın semerelerini ihata edemez. Bunları, bu kadar büyük iken, nasıl daire-i ihtiyarına idhal edip, onlarla iftihar ediyorsun?
Ve keza şuurî olmaksızın, senin lehine ve aleyhine çok fiiller cereyan etmektedir. O fiiller şuurî oldukları halde, şuurun taalluk etmediğinden sabit olur ki, o fiillerin fâili bir Sâni’-i Zîşuur’dur. Ne sen fâilsin ve ne senin esbabın… Binaenaleyh mâlikiyet davasından vazgeç. Kendini mehasin ve kemalâta masdar olduğunu zannetme. Ve kat’iyyen bil ki, senden sana yalnız noksan ve kusur vardır. Çünki sû’-i ihtiyarınla, sana verilen kemalâtı bile tağyir ediyorsun. Senin hanen hükmünde bulunan cesedin bile emanettir. Mehasinin hep mevhubedir; seyyiatın meksûbedir. Binaenaleyh
لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ وَلَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ اِلَّا بِاللّٰهِ
de.
Üçüncü Hastalık:
“Gurur”dur.
Evet gurur ile insan maddî ve manevî kemalât ve mehasinden mahrum kalır. Eğer gurur saikasıyla başkaların kemalâtına tenezzül etmeyip, kendi kemalâtını kâfi ve yüksek görürse, o insan nâkıstır. Böyle insanlar, malûmat ve keşfiyatlarını daha yüksek görmekle, eslaf-ı izamın irşadat ve keşfiyatlarından mahrum kalırlar. Ve evhama maruz kalarak bütün bütün çizgiden çıkarlar. Halbuki eslaf-ı izamın kırk günde yaptıkları bir keşfiyatı, bunlar kırk senede bulamazlar.
Dördüncü Hastalık:
“Sû’-i zan”dır.
Evet insan hüsn-ü zanna memurdur. İnsan, herkesi kendisinden üstün bilmelidir. Kendisinde bulunan sû’-i ahlâkı, sû’-i zan saikasıyla başkalara teşmil etmesin. Ve başkaların bazı harekâtını, hikmetini bilmediğinden, takbih etmesin. Binaenaleyh eslaf-ı izamın hikmetini bilmediğimiz bazı hallerini beğenmemek, sû’-i zandır. Sû’-i zan ise, maddî ve manevî içtimaiyatı zedeler.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Aziz, sıddık ve müdakkik kardeşim;
Mesnevi-i Nuriye eserinin ahirinde yer alan “Hâtime” bahsini; manevî hastalıklarımızı teşhis ve tedavi eden bir reçete hükmünde, Risale-i Nur’un lisanına ve üslubuna sadık kalarak, âyet-i kerimelerin nuruyla ve kelimelerin müradifleriyle (eş anlamlılarıyla) tafsilatlı bir surette izah edelim.
Bu parça, insanın manevî terakkisine (yükselişine) mani olan ve kalbini yaralayan dört dehşetli hastalığı (Ye’s, Ucb, Gurur, Sû’-i zan) ve bunların Kur’anî ilaçlarını beyan etmektedir.
Birinci Hastalık: YE’S (Ümitsizlik)
Bu hastalık, insanın manevî hayatını kökünden kurutan dehşetli bir vartadır.
• Mahiyeti ve Sebebi: İnsan, yaratılışı gereği hata yapmaya müsaittir. Nefsine uyup amele (ibadete) ve taate (Allah’ın emirlerine uymaya) muvaffak olamadığı vakit, kalbine bir korku düşer. Bu korku, şiddetli bir azap endişesidir. Bu endişe zamanla kalbi sarar ve kişiyi “Ye’s” bataklığına, yani Allah’ın rahmetinden ümidi kesme noktasına sürükler.
• Tehlikesi: Ümitsizliğe (yeise) düşen bir me’yus (ümitsiz kişi), kurtuluş kapısının kapandığını zanneder. Bu haleti ruhiye içindeyken, dini meselelere aykırı (münafî) en küçük, en edna ve zayıf bir emareyi (işareti), aleyhinde kocaman bir bürhan (delil/isbat) gibi görür. Şeytanın vesvesesiyle, zayıf şüpheleri kuvvetli deliller zannederek isyan bayrağını çeker. “Zaten kurtulamayacağım” diyerek, İslâm dairesinden çıkar ve şeytanın ordusuna iltihak eder (katılır).
• Tedavisi ve Devası: Bu dehşetli hastalığın ilacı, Allah’ın sonsuz rahmetine ilticadır. İnsan ne kadar günahkâr olursa olsun, Rahmet-i İlahiye ondan büyüktür. Bu hususta Kur’an-ı Hakîm’in şu fermanı, yaralı kalplere en büyük merhemdir:
“De ki: ‘Ey kendilerinin aleyhine aşırı giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Şüphesiz Allah, bütün günahları affeder. Çünkü O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.'”
(Zümer Sûresi, 39/53)
Demek ki, amelde kusur edenler, ümitsizlik vadisine düşmek yerine, derhal tevbe ve istiğfar ile Gaffar-ı Zülcelal’in dergâhına sığınmalıdır.
İkinci Hastalık: UCB (Ameline Güvenmek / Kendini Beğenmek)
İnsan ye’isten (ümitsizlikten) kurtulunca, nefis bu sefer onu ifrat tarafına, yani diğer uca savurur. Bu da “Ucb”dur.
• Mahiyeti: Ye’isten kurtulmak isteyen nefis, kendini emniyette hissetmek için dayanacak bir nokta (nokta-i istinad) arar. Bakar ki; bazı hasenatı (iyilikleri) ve kemalâtı (olgunlukları) var. Hemen bunlara bel bağlar. “Bu namazım, bu hayrım, bu ilmim beni kurtarır” diyerek ameline güvenir. Bu hal, insana bir nevi sahte rahatlık verir.
• Yanılma Noktası: Halbuki amele güvenmek, insanı dalalete (sapkınlığa) götüren bir ucbdur. Zira insan, o kemalâtın ve iyiliklerin hakiki sahibi değildir; onlar insanın mülkü değildir.
• Vücut ve Mülkiyet: İnsanın sahip olduğu vücut ve ceset bile kendisine ait değildir. İnsan bu vücudu kendisi yapmamıştır (eser-i san’atı değildir), yolda bulmamış, sahipsiz (lakîta) olarak sahiplenmemiştir. Bu vücut, içinde barındırdığı (hâvi olduğu) garip sanatlar ve acip nakışlarla isbat eder ki; o, bir Sâni’-i Hakîm’in (Her şeyi hikmetle yaratan Sanatkâr’ın) kudret elinden çıkmış kıymetli bir hanedir. İnsan o hanede ancak bir emanetçidir.
• İhtiyar ve Fiil: İnsanın iradesi (ihtiyarı) ve fiilleri üzerindeki etkisi gayet cüz’idir. Vücudunda meydana gelen binlerce tasarruftan (biyolojik ve kimyasal faaliyetlerden) belki ancak bir tanesi insana aittir. Yemek, içmek gibi en âdi (basit) bir fiilin bile meydana gelmesinde yüz cüzden ancak bir cüzü insana aittir; diğerleri Rezzâk-ı Kerim’in halk etmesiyle olur.
• Hayal ve İhata: İnsanın en geniş duygusu olan hayal bile, aklı ve aklın meyvelerini kuşatmaktan (ihata etmekten) acizdir. Hal böyleyken, insan nasıl olur da o dar iradesiyle, Allah’ın lütfu olan kemalâtı sahiplenip iftihar edebilir?
• Şuurî Olmayan Fiiller: İnsanın lehine ve aleyhine cereyan eden, ancak şuurunun taalluk etmediği (erişmediği) sayısız fiiller vardır. Bu fiillerin son derece hikmetli ve şuurlu olması isbat eder ki; bunların fâili insan değil, bir Sâni’-i Zîşuur’dur (Şuur sahibi Sanatkâr’dır).
• Tedavisi: İnsan, malikiyet (sahiplik) davasından vazgeçmelidir. Bilmelidir ki; kendisinden kendisine (nefsinden kaynaklı) yalnız noksanlık ve kusur gelir. İnsan, kendisine verilen kemalâtı bile kötü seçimiyle (sû’-i ihtiyarıyla) bozar, tağyir eder.
• Düstur: İyilikler ve güzellikler (mehasin) Allah’ın hibesidir (mevhubedir). Kötülükler ve günahlar (seyyiat) ise nefsin kazanımıdır (meksûbedir).
• Öyleyse, ucb hastalığına karşı şu hakikati vird-i zeban etmelidir (diline dolamalıdır):
“Mülk O’nundur, hamd O’na mahsustur. Güç ve kuvvet ancak Allah iledir.” (Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh)
Üçüncü Hastalık: GURUR
Bu hastalık, insanın ilim ve idrak noktasında haddini aşmasıdır.
• Mahiyeti: Gurur, insanı hem maddi hem de manevi kemalâttan mahrum bırakan kalın bir perdedir. Gurura kapılan insan, kendi nakıs (eksik) aklını ve cüz’i kemalâtını yeterli ve yüksek görür. Bu sebeple başkalarının, bilhassa büyük zatların (eslaf-ı izamın) kemalâtına tenezzül edip bakmaz.
• Tehlikesi: Kendi malumatını ve keşfiyatını (buluşlarını) üstün görenler, geçmişteki büyük mürşitlerin ve âlimlerin (eslaf-ı izam) irşadlarından ve manevi keşiflerinden istifade edemezler. Kendi sönük fenerleriyle güneşten kaçan yarasa gibi, evhama (vehimlere, kuruntulara) maruz kalarak istikametten ve hakikat çizgisinden çıkarlar.
• Hakikat: Halbuki o büyük zatların, velayet nuruyla ve iman ferasetiyle kırk günde ulaştıkları bir hakikate veya keşfe, gururlu insan kendi nakıs aklıyla kırk senede ulaşamaz. Gurur, insanı cüceleştirir; tevazu ise yüceltir ve büyüklerin hazinesinden istifadeye kapı açar.
Dördüncü Hastalık: SÛ’-İ ZAN (Kötü Zan / Şüphecilik)
Bu hastalık, insanın başkalarına bakış açısını (nazarını) zehirleyen ve içtimai hayatı (toplum hayatını) zedeleyen bir marazdır.
• Mahiyeti: İnsan fıtraten “hüsn-ü zanna” (güzel bakmaya, iyi düşünmeye) memurdur. Yani, herkesi kendisinden daha faziletli ve üstün bilmelidir. Lakin “Sû’-i zan” hastalığına tutulan kişi, kendi nefsinde bulunan kötü ahlâkı ve kusurları, adeta bir ayna gibi başkalarına yansıtır (teşmil eder). Herkesi kendi gibi kusurlu zanneder.
• Tehlikesi: Bu nazar sahibi, başkalarının bazı hareketlerinin hikmetini ve sebebini bilmediği için, o hareketleri hemen takbih eder (çirkin görür, kötüler). Bilhassa eslaf-ı izamın (geçmiş büyük âlimlerin ve velilerin) hikmetini kavrayamadığı bazı hallerini ve sözlerini beğenmemek, tehlikeli bir sû’-i zandır.
• Neticesi: Sû’-i zan, müminler arasındaki uhuvveti (kardeşliği), muhabbeti ve güveni sarsar. Maddî ve manevî içtimaiyatı (toplumsal yapıyı) zedeler, nifak tohumları eker.
Elhasıl:
Bu dört hastalık; Ye’s ile Allah’tan kaçışa, Ucb ile nefsi putlaştırmaya, Gurur ile hakikat güneşinden kopmaya ve Sû’-i zan ile müminlere düşmanlığa sebep olur. Çare ise; Rahmet-i İlahiye’ye iltica, kusuru kendine alıp kemalâtı Allah’tan bilmek, eslaf-ı izamın irşadına tabi olmak ve hüsn-ü zan ile bakmaktır.
Rabbim bizleri bu manevi hastalıklardan muhafaza eylesin, sırat-ı müstakimden ayırmasın. Âmin.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Arkadaş! Taht-el arz yaptığım hayalî bir seyahatta gördüğüm bazı hakikatları zikredeceğim:
Birinci Hakikat:
Arkadaş! Mâlik-i Hakikî’den gaflet, nefsin firavunluğuna sebeb olur. Evet taht-ı tasarrufunda bulunan bütün eşyanın Mâlik-i Hakikîsini unutan, kendisini kendisine mâlik zannederek hâkimiyet tevehhümünde bulunur. Ve başkaları da, bilhâssa esbabı kendisine kıyas ile, hâkim ve mâlik defterine kaydeder. Ve bu vesile ile, Allah’ın mülkünü, malını kendilerine taksim ederek ahkâm-ı İlahiyeye karşı muaraza ve mübarezeye başlar.
Halbuki Cenab-ı Hak tarafından insanlara verilen benlik ve hürriyet, uluhiyet sıfatlarını fehmetmek üzere bir vâhid-i kıyasî vazifesini görüyor. Maalesef sû’-i ihtiyar ile hâkimiyet ve istiklaliyete âlet ederek tam bir firavun olur.
Arkadaş! Bu ince hakikat, tam vuzuh ve zuhuruyla şöyle bana göründü ki: Gaflet suyu ile tenebbüt eden benlik, Hâlık’ın sıfatlarını fehmetmek için bir vâhid-i kıyastır. Çünki insanlar görmedikleri şeyleri kıyas ve temsiller ile bilirler. Meselâ: Bir adam Cenab-ı Hakk’ın kudretini anlamak için bir taksimat yapar: “Buradan buraya benim kudretimdedir, bundan o yanı da Onun kudretindedir” diye vehmî bir çizgi çizmekle mes’eleyi anlar. Sonra mevhum hattı bozar, hepsini de ona teslim eder. Çünki nefis, nefsine mâlik olmadığı gibi cismine de mâlik değildir. Cismi, ancak acib bir makine-i İlahiyedir. Kaza ve kader kalemiyle kudret-i ezeliye (bir cilveciği) o makinede çalışıyor. Binaenaleyh insan o firavunluk davasından vazgeçmekle, mülkü mâlikine teslim etsin, emanete hıyanet etmesin! Eğer hıyanetle bir zerreyi nefsine isnad ederse, Allah’ın mülkünü esbab-ı camideye taksim etmiş olacaktır.
İkinci Hakikat:
Ey nefs-i emmare, kat’iyyen bil ki, senin hususî ama pek geniş bir dünyan vardır ki; âmâl, ümid, taallukat, ihtiyacat üzerine bina edilmiştir. En büyük temel taşı ve tek direği, senin vücudun ve senin hayatındır. Halbuki o direk kurtludur. O temel taşı da çürüktür. Hülâsa, esastan fasid ve zayıftır. Daima harab olmağa hazırdır.
Evet bu cisim ebedî değil, demirden değil, taştan değil… ancak et ve kemikten ibaret bir şeydir. Âni olarak senin başına yıkılıyor, altında kalıyorsun. Bak zaman-ı mazi senin gibi geçmiş olanlara geniş bir kabir olduğu gibi, istikbal zamanı da geniş bir mezaristan olacaktır. Bugün sen iki kabrin arasındasın; artık sen bilirsin!…
Arkadaş! Bildiğimiz, gördüğümüz dünya bir iken, insanlar adedince dünyaları hâvidir. Çünki her insanın tam manasıyla hayalî bir dünyası vardır. Fakat, öldüğü zaman dünyası yıkılır, kıyameti kopar.
Üçüncü Hakikat:
Şu gördüğün dünyayı, bütün lezaiziyle, sefahetleriyle, safalarıyla pek ağır ve büyük bir yük gördüm. Ruhu fasid, kalbi hasta olanlardan başka kimse o ağır yükün altına giremez. Çünki bütün kâinatla alâkadar olmaktansa ve her şeyin minnetine girmektense ve bütün esbab ve vesaite el açıp arz-ı ihtiyaç etmektense, bir Rabb-ı Vâhid, Semi’ ve Basîr’e iltica etmek daha rahat ve daha kârlı değil midir?
Dördüncü Hakikat:
Ey nefis
{(*) :(Müellif-i muhterem, kendi nefsine tasrihen, başkalara da ta’rizen söylüyor.)}
Kâinatın uzak çöllerine gidip Sâni’in isbatına deliller toplamaya ihtiyaç yoktur. Bir kulübecik hükmünde bulunan içerisinde oturduğun cisim kafesine bak! Senin o kulübenin duvarlarına asılan icad silsilelerinden, hilkatin mu’cizelerinden ve hârika san’atlarından, kulübeden harice uzatılan ihtiyaç ellerinden ve pencerelerinden yükselen “Ah! Oh!” ve enînler lisan-ı haliyle istenilen yardımlarından anlaşılır ki, o kulübeyi müştemilâtıyla beraber yaratan Hâlık’ın o âh u enînleri işitir, şefkat ve merhamete gelir, hacat ve âmâlin ne varsa taht-ı taahhüde alır. Zira sineğin kafasındaki o küçük küçük hüceyratın nidalarına “Lebbeyk” söyleyen o Sâni’-i Semi’ ve Basîr’in, senin dualarını işitmemesi ve o dualara müsbet cevablar vermemesi imkân ve ihtimali var mıdır?
Binaenaleyh ey bu küçük hüceyrelerden mürekkeb ve “ene” ile tabir edilen hüceyre-i kübra! O kulübeciğin küçüklüğüyle beraber, dolu olduğu hârika icadlarını gör, imana gel! Ve: Yâ İlahî! Yâ Rabbî! Yâ Hâlıkî! Yâ Musavvirî! Yâ Mâlikî ve yâ men lehülmülkü velhamd! Senin mülkün ve emanetin ve vedîan olan şu kulübecikte misafirim
mâlik değilim.” de; o bâtıl temellük davasından vazgeç! Çünki o temellük davası, insanı pek elîm elemlere maruz bırakır.
{(**): (Mütercimin bir itizarı) Mesnevî-i Nuriye’nin Arabî asıl nüshasında bulunan ve yeri burası olan Sübhanallah, Elhamdülillah ve Allahü Ekber’e dair çok kıymetli ve ehemmiyetli bir kısmı, üslûbunu ve fesahatını muhafaza edememek ve evrad makamında okunabilen o hakikatları Türkçeye çevirmekle, kıymet-i asliyesini haleldar etmek endişesiyle tercüme etmedim. Karilerden özür diler, rahmet ve hayır dualarını beklerim. Mütercim ABDÜLMECİD}
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Aziz, sıddık, müdakkik kardeşim,
Bu kıymettar metin, Bediüzzaman Said Nursî Hazretlerinin Mesnevi-i Nuriye isimli eserinin Zerre bahsinde geçen, “Katre” risalesinin ahirindeki çok derin ve hakikatli bir parçadır. Bu parça, insanın enfüsî (iç) aleminden âfâkî (dış) aleme, nefsin mahiyetinden Hâlık-ı Kâinat’ın rububiyetine açılan pencereleri ihtiva eder.
Risale-i Nur’un üslubuna uygun, lügat manalarına sadık kalarak, bu dört hakikatı ayet-i kerimelerin nuruyla izah ve şerh edelim.
Birinci Hakikat: Ene’nin Mahiyeti ve Vâhid-i Kıyasî Sırrı
Bu hakikat, insanın yaratılışındaki en çetin sırlardan biri olan “Ene” (Benlik) meselesini halleder. İnsan, kendine mâlik değildir; fakat Cenab-ı Hak, insana cüz’î bir ilim, cüz’î bir kudret ve cüz’î bir mülk vermiştir.
İzah ve Şerh:
Cenab-ı Hakk’ın sıfatları mutlak, muhit ve sınırsızdır. Sınırsız olan bir şeyin haddi ve kenarı olmadığı için, mahiyeti tam olarak bilinemez. İnsan, bilmediği ve ihata edemediği bir şeyi ancak kıyas yoluyla anlayabilir. İşte Cenab-ı Hak, insana “benlik” hissini, yani “ene”yi vermiştir ki, insan kendi küçük iktidarı ile Rabbini tanısın.
Nasıl ki karanlık olmadan ışık, soğuk olmadan sıcaklık tam manasıyla bilinemez; insan da kendi aczini, fakrını ve cüz’î sahipliğini bir ölçü birimi (vâhid-i kıyasî) yaparak der ki: “Ben bu evi yaptım, şu kadarcık yeri idare ediyorum. Demek ki Rabbim de şu koca kâinatı halk etmiş ve idare ediyor.”
Fakat nefis, gaflet suyu ile beslenirse; bu ölçü aletini “amaç” zanneder. Emanet olan mülkü, hakiki malı sanır. Tıpkı bir askerin, padişahın kendisine verdiği üniforma ve silahı kendi şahsi malı zannedip padişaha asilik etmesi gibi, insan da “Benim vücudum, benim hayatım” diyerek Firavunlaşır. Halbuki o vücut, Hâlık-ı Zülcelal’in kudretinin işlediği bir tezgâhtır.
• Müradifler (Eş Anlamlılar):
• Vâhid-i Kıyasî: Ölçü birimi, kıyas aleti.
• Tenebbüt: Yeşermek, bitmek, neşv ü nema bulmak.
• Muaraza: Karşı gelme, çekişme, sözle çatışma.
• Mevhum: Vehmedilen, gerçekte olmayıp hayalde var sayılan.
• Nur-u Kur’an:
Bu hakikat, Kur’an-ı Kerim’deki şu ayetle irtibatlıdır:
“Şüphesiz biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar onu yüklenmek istemediler, ondan çekindiler. Onu insan yüklendi. Çünkü o çok zalimdir, çok cahildir.” (Ahzâb Suresi, 33/72)
İkinci Hakikat: Dünyanın Faniliği ve Nefsin Aldanması
Nefis, kendini ebedî zanneder ve dünyayı sabit görür. Halbuki insanın dünyası, kendi hayat direği üzerine kuruludur ve o direk her an yıkılmaya namzettir.
İzah ve Şerh:
İnsan, “tûl-i emel” (hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya bağlanma) saikasıyla kendine hususi bir dünya kurar. Bu dünyanın merkezi kendi nefsi ve bedenidir. Ancak bu merkez, et ve kemikten ibaret, çürümeye mahkûm, zayıf bir temeldir. İnsan öldüğü an, güneş sönmese bile, kâinat yerinde dursa bile, o insanın “kendi kıyameti” kopmuş olur.
Zaman şeridi üzerinde insan, mazi (geçmiş) ve istikbal (gelecek) adında iki büyük mezaristanın ortasında durmaktadır. Geçmiş zaman, ölüp gitmiş olaylar ve insanlarla doludur; gelecek zaman ise henüz gelmemiş imkânlardan ibarettir. Nefis, bu hakikati görmezden gelerek sanki bin yıl yaşayacakmış gibi planlar (âmâl) yapar. Hakikat ise şudur: Herkesin dünyası, kendi ruhunun penceresinden göründüğü kadardır ve göz kapanınca o dünya da kapanır.
• Müradifler (Eş Anlamlılar):
• Nefs-i Emmare: Kötülüğü şiddetle emreden nefis.
• Fasid: Bozuk, çürük.
• İstikbal: Gelecek zaman.
• Hâvi: İçine alan, kapsayan, ihtiva eden.
• Nur-u Kur’an:
“Her can ölümü tadacaktır. Sonra bize döndürüleceksiniz.” (Ankebût Suresi, 29/57)
“Sizi sırf boş yere yarattığımızı ve sizin gerçekten bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız?” (Mü’minûn Suresi, 23/115)
Üçüncü Hakikat: Tevhidin Kolaylığı ve Şirkin Ağırlığı
Bu hakikat, imanın verdiği huzur ile küfrün ve gafletin verdiği elemi mukayese eder. Bir tek Allah’a kul olmak, bütün kâinata dilencilik etmekten kurtulmaktır.
İzah ve Şerh:
İnsan, tabiatı gereği çok şeye muhtaçtır. Eğer Rabbini tanımazsa, her bir sebebin önünde eğilmek, her hadiseden korkmak, her ihtiyacını ayrı ayrı yerlerden dilenmek zorunda kalır. Bu, ruh ve kalp için tahammülü imkânsız, ağır bir yüktür. Güneşe minnettar ol, buluta yalvar, toprağa el aç, patronuna boyun eğ… Bu silsile uzar gider.
Halbuki Tevhid inancı der ki: “Her şeyin dizgini O’nun elindedir, her şeyin hazinesi O’nun yanındadır.” Bu itikad, insanı bütün esbabın (sebeplerin) minnetinden kurtarır. Bir tek Padişaha intisap eden, O’nun mülkündeki adi memurlara (sebeplere) baş eğmez. Bu yol hem daha rahat hem daha kârlı hem de izzetlidir.
• Müradifler (Eş Anlamlılar):
• Lezaiz: Lezzetler, tatlar.
• Sefahet: Zevk ve eğlenceye düşkünlük, haram lezzetler.
• Rabb-ı Vâhid: Tek olan, terbiye edici Rab.
• İltica: Sığınma.
• Nur-u Kur’an:
“Allah, hakkında birbiriyle çekişen birçok ortakların (sahiplerin) bulunduğu bir adam ile, yalnız bir kişiye bağlı (köle) olan bir adamı misal verdi. Bu ikisi eşit midir? Hamd Allah’a mahsustur. Fakat onların çoğu bilmezler.” (Zümer Suresi, 39/29)
Dördüncü Hakikat: Bedendeki Tevhid Delilleri ve Acz İçindeki Dua
İnsanın kendi vücudu, Allah’ın varlığına ve birliğine en yakın ve en parlak delildir. Uzaklara gitmeye lüzum yoktur.
İzah ve Şerh:
İnsan vücudu (hüceyre-i kübra), milyarlarca hücreden (hüceyre) oluşan muazzam bir saray, sanatlı bir kulübedir. Bu kulübede işleyen sistemler, insan iradesinin dışındadır. Kalbin atışı, kanın devranı, hücrelerin beslenmesi gibi sayısız işlem, insanın haberi dahi olmadan, “Nizam-ı İlahî” ile yürür.
Bedenin ihtiyaçları ve hastalık anındaki inlemeleri (Ah ve Oh’ları), lisan-ı hal ile (hal diliyle) bir dua hükmündedir. Bir hücrenin ihtiyacını kim görüyor ve işitiyorsa, bütün kâinatı idare eden de O’dur. Çünkü en küçük cüzde görünen sanat ve hikmet, bütünün sahibini gösterir. İnsan, bu harika sanat eserine bakıp, mülkün sahibini tanımalı, “Ben mâlik değilim, misafirim” diyerek emaneti sahibine teslim etmelidir. Aksi takdirde, mülk sahibi olmadığı halde sahiplenmek davası (temellük), insanı hem dünyada hem ahirette elemlere düçar eder.
• Müradifler (Eş Anlamlılar):
• Sâni’: Sanatla yaratan.
• Enîn: İnleme, sızlama.
• Müştemilât: Eklentiler, bir bütünü oluşturan parçalar.
• Taht-ı Taahhüd: Taahhüdü altına, sorumluluğu altına.
• Hüceyre-i Kübra: Büyük hücre (Burada insan bedeni kastedilmiştir).
• Nur-u Kur’an:
“Nefislerinizde de (ayetler, deliller vardır). Hâlâ görmeyecek misiniz?” (Zâriyat Suresi, 51/21)
“Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır. Dönüş de ancak Allah’adır.” (Nûr Suresi, 24/42)
Elhasıl:
Bu seyahat-i hayaliye göstermektedir ki; insan aczini, fakrını ve kusurunu bilip, benliğinden vazgeçerek Hâlık-ı Rahîm’ine iltica ederse, kâinatın ağırlığından kurtulur, dünya ve ahiret saadetini bulur.
Cenab-ı Hak, bizleri nefsini ıslah eden, emanete hıyanet etmeyen ve mülkü sahibine teslim eden bahtiyar kullarından eylesin. Âmin.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Nükte
Arkadaş! İman bütün eşya arasında hakikî bir uhuvveti, irtibatı, ittisali ve ittihad rabıtalarını tesis eder.
Küfür ise, bürudet gibi bütün eşyayı birbirinden ayrı gösterir ve birbirine ecnebi nazarıyla baktırır. Bunun içindir ki, mü’minin ruhunda adavet, kin, vahşet yoktur. En büyük bir düşmanıyla bir nevi kardeşliği vardır. Kâfirin ruhunda hırs, adavet olduğu gibi nefsini iltizam ve nefsine itimadı vardır. Bu sırra binaendir ki, dünya hayatında bazan galebe kâfirlerde olur. Ve keza kâfir, dünyada hasenatının mükâfatını (filcümle) görür. Mü’min ise, seyyiatının cezasını görür.
Bunun için dünya kâfire cennet (yani âhirete nisbeten), mü’mine cehennemdir (yani saadet-i ebediyesine nisbeten). Yoksa dünyada dahi mü’min yüz derece ziyade mes’uddur, denilmiştir.
Ve keza iman, insanı ebediyete, Cennet’e lâyık bir cevhere kalbeder. Küfür ise ruhu, kalbi söndürür, zulmetler içinde bırakır. Çünki iman, kabuğunun içerisindeki lübbü gösterir. Küfür ise, lüb ile kabuğu tefrik etmez. Kabuğu aynen lübb bilir ve insanı cevherlik derecesinden kömür derecesine indirir.
Nokta
Arkadaş! Kalb ile ruhun hastalığı nisbetinde felsefe ilimlerine meyil ve muhabbet ziyade olur. O hastalık marazı da ulûm-u akliyeye tevaggul etmek nisbetindedir. Demek manevî olan hastalıklar, insanları aklî ilimlere teşvik ve sevk eder. Ve akliyat ile iştigal eden, emraz-ı kalbiyeye mübtela olur.
Ve keza dünyanın iki yüzünü gördüm:
Bir yüzü:
Az çok zahirî bir ünsiyet, bir güzelliği varsa da bâtını ve içi daimî bir vahşet ile doludur.
İkinci yüzü:
Filcümle zahiren vahşetli ise de bâtınen daimî bir ünsiyetle doludur. Kur’an-ı Azîmüşşan, nazarları âhiret ile muttasıl olan ikinci veche tevcih eder. Birinci vecih ise âhiretin zıddı olup ademle muttasıldır.
Ve keza mümkinatın da iki vechi vardır:
Birisi: Enaniyet ile vücuddur. Bu ise, ademe gider ve ademe kalbolur.
İkincisi: Enaniyetin terkiyle ademdir. Bu ise Vâcib-ül Vücud’a bakar bir vücud kazanır. Binaenaleyh vücud istersen, mün’adim ol ki vücudu bulasın!..
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Aziz Kardeşim,
Bu âlî hakikatler, Mesnevi-i Nuriye eserinin “Habbe” kısmında yer alan, imanın ve küfrün insan mahiyeti ile kâinata bakışını harika bir surette tasvir eden derin manalardır. Bediüzzaman Hazretleri bu satırlarda, imanın sadece bir inanç meselesi değil, aynı zamanda kâinatı okuma ve anlama sanatı olduğunu; küfrün ise bir körlük ve kopuş olduğunu beyan eder.
Risale-i Nur’un lisanına, üslubuna ve meşrebine sadık kalarak; âyet-i kerimelerin nuruyla bu “Nükte” ve “Nokta”yı şerh ve izah edelim.
BİRİNCİ KISIM: NÜKTE (İman ve Küfür Muvazenesi)
Bu nükte, imanın “bağlayıcı” (rabıta) ve küfrün “ayırıcı” (tefrika) vasfı üzerine bina edilmiştir.
1. İmanın Uhuvvet ve İttihadı Tesis Etmesi
Metinde geçen “İman bütün eşya arasında hakikî bir uhuvveti… tesis eder” hükmü, mü’minin kâinata bakışını hülasa eder. İman bir intisaptır. Yani kul, kendini Hâlık’ına nisbet ettiğinde, O Hâlık’ın yarattığı her şeyi de kendine bir nevi akraba, dost ve kardeş bilir.
• İzah: Mü’min baktığı her şeyde Sâni-i Zülcelal’in mührünü görür. Güneş bir lambadır, zemin bir hanedir, hayvanat birer Mektubat-ı Rabbaniyedir. Dolayısıyla eşya, mü’min için korkunç, yabancı ve bigâne (ilgisiz) varlıklar değil; bilakis ünsiyet ettiği, tanıdığı dostlardır.
• İlgili Ayet: Cenab-ı Hak, Hucurat Suresi 10. Ayette mealen: “Mü’minler ancak kardeştirler…” buyurarak bu hakikati ilan eder. İman, sadece insanlar arasında değil, mahlukat arasında da manevî bir kardeşlik rabıtası kurar.
2. Küfrün Bürudeti ve Ecnebi Nazarı
Küfür, metinde “bürudet” (soğukluk/donukluk) olarak tavsif edilmiştir. Soğuk nasıl suyu dondurup zerreleri birbirinden ayırırsa veya katılaştırıp hareketsiz bırakırsa; küfür de mevcudatı birbirinden koparır. Kâfir, eşyayı sahipsiz, başıboş ve tesadüf oyuncağı zannettiği için, her şey ona düşman ve yabancı (ecnebi) görünür.
• Müradifler: Bürudet (Soğukluk, donukluk), Ecnebi (Yabancı, el), Vahşet (Yalnızlık korkusu, ürkütücülük).
• İzah: Sahibi olmayan bir evde, herkes birbirine düşman kesilir. Kâfirin ruhunda bu yüzden korku, endişe ve “adavet” (düşmanlık) hâkimdir. Oysa mü’min, en büyük düşmanına bile acır; zira o da Allah’ın mülküdür, ıslahı mümkündür veya imtihan vesilesidir.
3. Dünya Hayatı ve Kâfirin Galebesi Sırrı
Metinde geçen mühim bir düstur şudur: “Kâfirin ruhunda hırs, adavet olduğu gibi nefsini iltizam ve nefsine itimadı vardır.”
• Sır: Dünya, hikmet yurdudur (Dar-ül Hikmet). Burada sebepler ve gayret geçerlidir. Kâfir, bütün kuvvetiyle dünyaya sarıldığı, nefsine güvendiği ve hırsla çalıştığı için; Cenab-ı Hak, “Adil” isminin tecellisiyle, onların bu dünyadaki çalışmalarının karşılığını peşin olarak verir. Onların cenneti burasıdır.
• Mü’minin Vaziyeti: Mü’min ise âhirete namzet olduğu için, hatalarının cezasını musibetlerle bu dünyada çeker ki, âhirete temiz gitsin. Kâfir ise iyiliklerinin mükâfatını burada görür ki, âhirette alacağı kalmasın.
• İlgili Ayet: Hud Suresi 15-16. Ayetlerde mealen: “Kim dünya hayatını ve onun ziynetini isterse, orada onlara amellerinin karşılığını tam veririz…” buyurulur.
4. Cevher ve Kömür Misali
İman, insandaki potansiyeli açığa çıkarır. Metinde “İman, kabuğunun içerisindeki lübbü (özü) gösterir” denilmektedir.
• Temsil: Karbon atomu hem kömürün hem de elmasın aslıdır. Fakat diziliş ve yapı farkıyla biri kömür, diğeri elmas olur. İman, insanı “Eşref-i Mahlukat” (Yaratılmışların en şereflisi) makamına, yani elmas derecesine çıkarır. Küfür ise, insanın nazarını sadece bedene (kabuğa) hapseder, ruhu (lübbü) ihmal eder ve insanı adi bir madde, bir kömür seviyesine indirir.
• İlgili Ayet: Tin Suresi 4-5. Ayetlerde: “Biz insanı en güzel bir surette yarattık. Sonra onu aşağıların aşağısına indirdik.” buyurulur. İman, o “ahsen-i takvim” (en güzel kıvam) halini muhafaza etmektir.
İKİNCİ KISIM: NOKTA (Felsefe ve Vücudun İki Yüzü)
Bu nokta, aklın ve kalbin istikametini kaybedip, materyalist felsefeye saplanmasının sebeplerini ve neticelerini tahlil eder.
1. Manevî Hastalıklar ve Aklî İlimler
Bediüzzaman Hazretleri, çok ince bir psikolojik tahlil ile; “Kalb ile ruhun hastalığı nisbetinde felsefe ilimlerine meyil ve muhabbet ziyade olur” buyurur.
• İzah: İnsan, kalbindeki manevî boşluğu, ruhundaki huzursuzluğu ve vicdanındaki yaraları; eğer iman nuruyla tedavi etmezse, kendini akliyatın, mantığın ve sebeblerin karanlık dehlizlerine atar. Zanneder ki, aklıyla her şeyi çözecek. Halbuki, vahiyden kopuk akıl (felsefe-i sakîme), kalbin ilacı değil, belki gafletin artırıcısıdır. Kalp, Allah’ı zikretmekle tatmin olur; kuru malumatla değil.
• İlgili Ayet: Rad Suresi 28. Ayet: “…Bilesiniz ki, kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.”
2. Dünyanın İki Yüzü
Metinde dünyanın birbirine zıt iki yüzü olduğu beyan edilmiştir:
• Birinci Yüz (Zahirî/Nefsî): Görünüşte ünsiyetli (tanıdık), süslü, cıvıl cıvıl görünür. Fakat hakikatte ve bâtınında “Vahşet” (yalnızlık ve kimsesizlik) vardır. Çünkü bu yüz, faniliğe, ölüme ve yokluğa bakar. Ehl-i gaflet bu yüze âşıktır.
• İkinci Yüz (Hakikî/Uhrevî): Görünüşte meşakkatli, imtihanlı ve belki vahşetli gibi dursa da bâtınında “Ünsiyet” vardır. Çünkü bu yüz, Esma-i Hüsna’nın talimgâhıdır, ahiretin tarlasıdır. Mü’minin nazarı bu yüze çevrilidir.
• Düstur: Kur’an-ı Azîmüşşan, insanı fenaya giden birinci yüzden alıp, bekaya giden ikinci yüze tevcih eder (yöneltir).
3. Enaniyet, Vücud ve Adem (Yokluk)
Burası meselenin en derin yeridir. “Vücud istersen, mün’adim (yok) ol ki vücudu bulasın!..” cümlesi, tasavvufî ve hakikî bir şifredir.
• Enaniyet ile Vücud: İnsan derse ki; “Benim varlığım kendimdendir, malik benim.” Bu, onu yokluğa (ademe) götürür. Çünkü insanın zatında varlık yoktur, o bir gölgedir. Gölge, asıl olduğunu iddia ederse, güneş çekilince yok olur gider.
• Enaniyetin Terkiyle Adem: İnsan derse ki; “Ben hiçim. Bende görünen kemal, cemal ve kuvvet benim değil, Vâcib-ül Vücud olan Allah’ındır. Ben O’nun isimlerine bir aynayım.” İşte o zaman insan, kendini aradan çıkarır ve Allah’ın baki varlığıyla manevî bir vücud kazanır. “Ölmeden önce ölmek” sırrı budur.
• Müradifler: Mün’adim (Yok olan, hiçleşen), Vâcib-ül Vücud (Varlığı zorunlu olan Allah), Adem (Yokluk).
• İlgili Ayet: Kasas Suresi 88. Ayet: “…O’nun vechinden (zatından) başka her şey helâk olucudur…”
HÂTİME VE NETİCE
Ey Kardeşim!
Bu ulvî ders gösteriyor ki;
İman, kâinatı bir “bayram yeri”, bir “zikirhane” ve bir “kardeşler meclisi” olarak gösterir. Küfür ise, kâinatı bir “matemhane”, bir “mezbaha” ve “düşmanlar kampı” suretine sokar.
Keza, insan nefsine ve enaniyetine güvenip “ben varım” dedikçe, aslında manen yokluğa yuvarlanır. Fakat aczini ve fakrını bilip, “ben yokum, var olan Sensin ya Rab” dediğinde, hakikî varlığı, bekayı ve ebedî saadeti bulur.
Cenab-ı Hak bizleri, eşyanın hakikatini iman nuruyla gören, felsefenin karanlık bataklığından Kur’an’ın nurlu semasına yükselen ve “hiç” olduğunu bilip “hep”i bulan bahtiyar kullarından eylesin. Âmin.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Nükte
(Mukaddemede zikredilen dört kelimeden, niyet hakkındadır.)
Arkadaş! Bu niyet mes’elesi, benim kırk senelik ömrümün bir mahsulüdür. Evet niyet öyle bir hâsiyete mâliktir ki, âdetleri, hareketleri ibadete çeviren pek acib bir iksir ve bir mâyedir.
Ve keza niyet, ölü ve meyyit olan haletleri ihya eden ve canlı, hayatlı ibadetlere çeviren bir ruhtur.
Ve keza niyette öyle bir hâsiyet vardır ki; seyyiatı hasenata ve hasenatı seyyiata tahvil eder. Demek niyet, bir ruhtur. O ruhun ruhu da ihlastır. Öyle ise necat, halas ancak ihlas iledir. İşte bu hâsiyete binaendir ki; az bir zamanda çok ameller husule gelir. Buna binaendir ki; az bir ömürde, Cennet bütün lezaiz ve mehasiniyle kazanılır. Ve niyet ile insan, daimî bir şâkir olur, şükür sevabını kazanır.
Ve keza dünyadaki lezzet ve nimetlere iki cihetle bakılır:
Bir cihette, o nimetlerin bir mün’im tarafından verildiği düşünülür. Ve nazar, o lezzetten in’am edene döner; onu düşünür. Mün’imi düşünmek lezzeti, nimeti düşünmekten daha lezizdir.
İkinci cihet, nimeti görür görmez nazarını ona hasrederek, o nimeti ganîmet telakki ederek minnetsiz yer. Halbuki birinci cihette lezzet, zeval ile zâil olsa bile ruhu bâkidir. Çünki Mün’im’i düşünür. Mün’im ise merhametlidir, daima bu nimetleri bana verir diye ümidvar olur. İkinci cihette, nimetin zevali ölüm değildir ki, ruhu kalsın. Ruhu da söner, ancak dumanı kalır. Musibetlerin ise; zevalinden sonra dumanları söner, nurları kalır. Lezzetlerin zevalinden sonra kalan dumanları, günahlarıdır.
Arkadaş! Dünya ve âhiretteki lezzet ve nimetlere, iman ile bakılırsa, bunlarda bir hareket-i devriye görülür ki; emsaller birbirini takib eder. Biri gider, yerine onun misli gelir. Bu sayede o nimetlerin mahiyeti sönmez. Ancak teşahhusat-ı cüz’iyede firak ve iftirakları vardır. Bunun içindir ki; lezaiz-i imaniye, firak ve iftirak ile müteessir ve mükedder olmuyor. Fakat ikinci cihette, her bir lezzetin zevali var. Ve o zeval hadd-i zâtında elem olduğu gibi, düşünmesi de elemdir. Çünki bu ikinci cihette, hareket devriye değildir, müstakimdir. Lezzet, ebedî bir ölüm ile mahkûm olur…
Nokta
Arkadaş! Esbab ve vesaiti insan kucağına alıp yapışırsa, zillet ve hakarete sebeb olur. Meselâ: Kelb, bütün hayvanlar içerisinde birkaç sıfat-ı hasene ile muttasıftır ve o sıfatlar ile iştihar etmiştir. Hattâ sadakat ve vefadarlığı darb-ı mesel olmuştur. Bu güzel ahlâkına binaen, insanlar arasında kendisine mübarek bir hayvan nazarıyla bakılmağa lâyık iken, maalesef insanlar arasında mübarekiyet değil necis-ül ayn addedilmiştir.
Tavuk, inek, kedi gibi sair hayvanlarda, insanların onlara yaptıkları ihsanlara karşı şükran hissi olmadığı halde, insanlarca aziz ve mübarek addedilmektedirler. Bunun esbabı ise, kelbde hırs marazı fazla olduğundan esbab-ı zahiriyeye öyle bir derece ihtimam ile yapışır ki, Mün’im-i Hakikî’den bütün bütün gafletine sebeb olur. Binaenaleyh vasıtayı müessir bilerek Müessir-i Hakikî’den yaptığı gaflete ceza olarak necis hükmünü almıştır ki tahir olsun. Çünki hükümler, hadler günahları afveder. Ve beyn-en nâs tahkir darbesini, gaflete keffaret olarak yemiştir.
Öteki hayvanlar ise, vesaiti bilmiyorlar ve esbaba o kadar kıymet vermiyorlar. Meselâ: Kedi seni sever, tazarru’ eder, senden ihsanı alıncaya kadar. İhsanı aldıktan sonra öyle bir tavır alır ki, sanki aranızda muarefe yokmuş ve kendilerinde sana karşı şükran hissi de yoktur. Ancak Mün’im-i Hakikî’ye şükran hisleri vardır. Çünki fıtratları Sâni’i bilir ve lisan-ı halleriyle ibadetini yaparlar. Şuur olsun olmasın…
Evet kedinin “mır-mır”ları “Yâ Rahîm! Yâ Rahîm! Yâ Rahîm”dir.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Aziz, sıddık, müdakkik kardeşim;
Mesnevi-i Nuriye adlı eserin “Katre” risalesinin mukaddemesinde yer alan bu Nükte ve Nokta, iman hakikatlerinin fevkalade derin ve hikmetli iki düsturunu ihtiva etmektedir. Risale-i Nur’un o kendine mahsus, kalbe ve ruha tesir eden lisanına sadık kalarak, kelimelerin köklerine ve manalarına inerek, âyet-i kerimelerin nuruyla bu hakikatleri şerh ve izah edelim.
BİRİNCİ KISIM: NÜKTE (Niyetin Mahiyeti ve Kimyası)
Bu kısımda Üstad Bediüzzaman Hazretleri, “Niyet” mefhumunun, insan hayatındaki ve bilhassa kulluk şuurundaki dönüştürücü gücünü, bir simyacı (kimyager) gibi tahlil etmektedir.
1. İksir ve Maya Olarak Niyet:
Metinde niyetin, âdetleri ibadete çeviren bir “iksir” olduğu beyan edilmiştir. Nasıl ki kimyada bir madde, başka bir maddeye temas ettiğinde onun yapısını değiştirir; niyet de insanın gün boyu yaptığı sıradan işleri (yemek, içmek, uyumak) bir anda ibadet hükmüne geçirir.
• İzahı: Bir mümin, “Rabbimin emridir, O’nun rızık hazinesinden yiyorum ve bu gıda ile ibadete kuvvet kazanacağım” niyetiyle yemek yerse, o yemek süreci baştan sona sevaplı bir ibadet olur. Şayet bu niyet olmazsa, o fiil sadece hayvani bir ihtiyaç giderme, yani sıradan bir âdet olarak kalır.
2. Ruh ve Hayat Olarak Niyet:
Ameller, niyet ruhu üflenmezse ölüdür. Namaz, oruç gibi fiillerin şekli (sureti) bir ceset ise, ihlaslı niyet o cesedin ruhudur. Ruhsuz ceset nasıl çürümeye mahkûmsa, niyetsiz amel de manen çürür ve sahibine fayda vermez.
3. Seyyiat ve Hasenatın Tahvili (Dönüşümü):
Niyetin en hayret verici yönü şudur: Kötü görünen bir şeyi iyiye, iyi görünen bir şeyi kötüye çevirebilir.
• Örnek: Gösteriş (riya) için kılınan namaz, sureta (görünüşte) en büyük ibadet iken, niyet bozuk olduğu için sahibini cehenneme sürükleyen bir günah (seyyiat) olur.
• Örnek: Mümin kardeşine tebessüm etmek, basit bir hareket iken; Allah rızası niyetiyle sadaka hükmüne geçer.
4. İhlas ve Necat (Kurtuluş):
Metinde “O ruhun ruhu da ihlastır” denilmektedir. Demek ki niyetin de bir canı vardır, o da samimiyettir. Halas (kurtuluş) ancak ihlas ile mümkündür.
İlgili Ayet-i Kerime:
Cenab-ı Hak, Zümer Suresi’nde amellerin ancak halis bir niyetle kabul edileceğini şöyle ferman eder:
“Şüphesiz biz o Kitab’ı sana hak olarak indirdik. Öyle ise sen de dini Allah’a has kılarak O’na kulluk et.”
(Kur’an-ı Kerim, Zümer Suresi, 39:2)
5. İki Cihetle Nazar (Bakış):
Bu bahsin en can alıcı noktası, nimete ve lezzete bakış açısıdır.
• Birinci Cihet (Mümin’in Bakışı): Nimeti gördüğünde, zihni derhal o nimeti veren Mün’im-i Hakiki’ye (Allah’a) intikal eder. Üzümü yerken, üzümün lezzetinden ziyade, “Beni tanıyan, beni seven ve beni besleyen Rabbimin iltifatıdır” diye düşünmek, manevî ve bâki bir lezzet verir. Bu lezzet, nimet bitse (zeval bulsa) bile gitmez, çünkü Mün’im (veren) bâkidir, ebedîdir.
• İkinci Cihet (Gaflet Bakışı): Nimeti vereni düşünmeden, sadece nimete odaklanmaktır. Bu bakışta, nimet bittiği an lezzet söner, geriye elem ve firak (ayrılık) acısı kalır. Metindeki “Ruhu da söner, ancak dumanı kalır” ifadesi, günahların ve gafletin ruhta bıraktığı karanlık izleri tasvir eder.
Hülasa: Niyet, fanî ömrü baki bir hayata tebdil eden, “toprağı altına çeviren” manevî bir sanattır.
İKİNCİ KISIM: NOKTA (Esbabperestlik ve Hırs)
Bu kısımda Üstad, sebepler (esbab) ve rızık münasebetini, Kelb (Köpek) ve Kedi timsali üzerinden harika bir psikolojik ve imani tahlile tabi tutar.
1. Esbaba Yapışmak ve Zillet:
İnsan veya hayvan, rızkı vereni (Allah’ı) unutup, rızkın gelmesine sebep olan vasıtalara (insanlara, patronuna, gücüne) perestiş edercesine yapışırsa, izzetini kaybeder ve zillete düşer.
• Kelb (Köpek) Timsali: Köpek, sadakati ve vefasıyla meşhurdur. Lakin rızık konusunda o kadar hırslıdır ki, bir kemik parçası için sahibinin eline, ayağına kapanır; sebeplere (sahibine) aşırı ihtimam gösterir. Bu hali, onu sanki rızkı o el veriyormuş gibi bir gaflete düşürür. Bu sebeple, manen ve fıkhen “necis” (pis) hükmünü almıştır. Cezası, insanlar tarafından tahkir edilmektir.
2. Müessir-i Hakiki’yi Tanımak ve İzzet:
• Kedi Timsali: Kedi ise fıtratı gereği sebeplere (insanlara) minnet etmez. Rızkı yiyene kadar insana tazarru eder (yalvarır), fakat rızkı yedikten sonra, o rızkın asıl sahibinin Allah olduğunu lisan-ı haliyle bildiğinden, insana minnet etmez. Sanki aralarında bir tanışıklık yokmuş gibi davranır. Bu tavır, nankörlük değil, istiğnadır (sebeplere boyun eğmemek).
• Kedinin bu hali, rızkı Rezzak-ı Kerim’den bildiğini gösterir. Bu yüzden insanlar nezdinde kedi “mübarek” addedilmiş, sevilmiş ve evin başköşesine kurulmuştur.
3. Hırs ve Tevekkül:
Buradaki ince sır şudur: “Hırs, hasâret ve muvaffakiyetsizliğin sebebidir.” Köpek hırs gösterdiği için aşağılanmış, kedi tevekkülvari bir duruş sergilediği için sevilmiştir. İnsan da rızık peşinde koşarken sebeplere (işine, ticaretine) “Müessir-i Hakiki” (gerçek etki sahibi) nazarıyla bakarsa, manevî bir zillete düşer. Ancak sebepleri birer perde bilip, neticeyi Allah’tan isterse aziz olur.
4. Kedinin Zikri:
Metinde kedinin mırıltılarının manasız olmadığı, “Yâ Rahîm! Yâ Rahîm!” şeklinde bir zikir olduğu ifade edilir. Bu, kâinattaki her mahlukun, kendi lisan-ı mahsusuyla Rabbini tesbih ettiğinin bir isbatıdır.
İlgili Ayet-i Kerimeler:
Rızkın ve sebeplerin Allah’ın elinde olduğuna dair Hud Suresi’nde şöyle buyurulur:
“Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki, rızkı Allah’a ait olmasın. Her birinin (dünyada) duracakları yeri de (öldükten sonra) emanet edilecekleri yeri de O bilir. Bunların hepsi açık bir kitaptadır.”
(Kur’an-ı Kerim, Hud Suresi, 11:6)
Yine sebeplerin tesiri olmadığını beyan eden şu ayet-i kerime manidardır:
“Eğer Allah sana bir zarar dokundurursa, onu O’ndan başka giderecek yoktur. Ve eğer sana bir hayır dilerse, O’nun lütfunu geri çevirecek de yoktur…”
(Kur’an-ı Kerim, Yunus Suresi, 10:107)
NETİCE VE HÜLASA
Ey hakikat yolcusu arkadaş!
Bu “Nükte” ve “Nokta”dan şu dersi çıkarmalıyız:
Hayatımızdaki her hareketi niyet ile canlandırıp ibadete çevirmeliyiz. Fani lezzetlerin geçici yüzüne değil, onları veren Rahman’ın iltifatına bakmalıyız ki lezzetimiz daimî olsun.
Ve rızık hususunda; sebeplere (esbaba) müracaat etmeli fakat onlara tesir vermemeliyiz. Köpek gibi hırsla sebeplere yapışıp zillet çekmektense; kedi gibi Mün’im-i Hakiki’yi tanıyıp, sebepleri sadece bir vasıta bilerek izzetle yaşamalıyız.
• Niyet: Ruhun pusulasıdır.
• Esbab: Kudretin perdesidir.
• İhlas: Amelin ruhudur.
• Tevekkül: İmanın meyvesidir.
Cenab-ı Hak bizleri, niyetini halis tutan, sebepler perdesini yırtıp Müessir-i Hakiki’yi bulan ve rızkı yalnız O’ndan bilip şükreden kullarından eylesin. Âmin.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Nükte
Yine gördüm ki: Eğer her şey Cenab-ı Hakk’a isnad edilmezse, bir ân-ı vâhidde, gayr-ı mütenahî ilahların isbatı lâzım gelir. Ve bütün zerrat-ı kâinattan daha çok olan şu ilahların her birisi, bütün ilahlara hem zıd, hem misil olması lâzım geliyor. Ve aynı zamanda, her birisi, bütün kâinata elini uzatmış tasarrufatta bulunuyor gibi bir vaziyet alması lâzım gelir. Meselâ: Bal arısının bir ferdini yaratan bir kudretin hükmü, bütün kâinata cari ve nafiz olması lâzımdır. Zira, o bal arısı kâinatın unsurlarına nümunedir, eczasını kâinattan alıyor. Halbuki vücud sahasında mahal ve makam, yalnız ve yalnız Vâcib-ül Ehad’a mahsustur. Eğer eşya kendi nefislerine isnad edilirse, her bir zerreye bir uluhiyet lâzımdır. Meselâ: Ayasofya’nın bânisi inkâr edildiği takdirde, her bir taşı bir Mimar Sinan olması lâzım geliyor. Öyle ise kâinatın Sâni’a olan delaleti, kendi nefsine olan delaletinden daha vâzıh, daha zahir, daha evlâdır.
Öyle ise, kâinatın inkârı mümkün olsa bile, Sâni’in inkârı mümkün değildir…
Nokta
Gafletten neş’et eden dalalet, pek garib ve acibdir. Mukareneti illiyete kalbeder. İki şey arasında bir mukarenet olursa, yani daima beraber vücuda gelirlerse, birisinin ötekisine illet gösterilmesi o dalaletin şe’nindendir. Halbuki devamlı mukarenet, illiyete delil olamaz.
Nükte
Arkadaş!
نَعْبُدُ
deki “nun”un ifade ettiği cem’ ve cemaat, fikri ve kalbi ayık olan musallînin nazarında sath-ı arzı bir mescid şekline getirir. Ve bütün mü’minlerden teşekkül etmiş, şarktan garba kadar dizilmiş safları hâvi o cemaat-ı kübra içinde namaz kıldığını ihtar ettirir.
Ve keza
لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ
olan kelime-i zikriyeyi bir insan vird-i zeban ettiği zaman, zamanı bir halka-i zikir tahayyül etmekle o halkanın sağ tarafı olan mazi cihetinde enbiyanın, sol tarafı olan istikbal cihetinde de evliyanın oturup cemaatle zikrettiklerini ve kendisi de o cemaat-ı uzma içinde bulunarak şu kubbe-i minayı dolduran yüksek İlahî ve tatlı sadâlarına iştirak ettiğini tahayyül etsin. Kuvve-i hayaliyesi daha keskin olanlar da kâinat mescidinde bütün masnuatın teşkil ettikleri halka-i zikirlerine girsin, şu fezayı velvelelendiren o sadâları dinlesin.
Nokta
Cenab-ı Hakk’ın masivasına yapılan muhabbet iki çeşit olur. Birisi, yukarıdan aşağıya nâzil olur. Diğeri, aşağıdan yukarıya çıkar. Şöyle ki:
Bir insan en evvel muhabbetini Allah’a verirse, onun muhabbeti dolayısıyla Allah’ın sevdiği herşeyi sever ve mahlukata taksim ettiği muhabbeti, Allah’a olan muhabbetini tenkis değil, tezyid eder.
İkinci kısım ise, en evvel esbabı sever ve bu muhabbetini Allah’ı sevmeğe vesile yapar. Bu kısım muhabbet, topluluğunu muhafaza edemez, dağılır. Ve bazan da kavî bir esbaba rast gelir. Onun muhabbetini mana-yı ismiyle tamamen cezbeder, helâkete sebeb olur. Şayet Allah’a vâsıl olsa da vusulü nâkıs olur…
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
İktibas edilen bu kıymetli metinler, Risale-i Nur Külliyatı’ndan, bilhassa Mesnevi-i Nuriye eserinden alınan, tevhid, nübüvvet ve ibadetin sırlarına dair derin hakikatleri ihtiva eden parçalardır. Bu metinlerin, Risale-i Nur’un kendine has lisanı ve üslubu ile, geniş ve detaylı izahı aşağıdadır.
Birinci Nükte: Tevhidin İsbatı ve Şirkin İmkânsızlığı
Bu nükte, Vahdaniyet-i İlahiye (Allah’ın birliği) hakikatini, “isbat-ı vacib” (Allah’ın varlığının zorunluluğu) noktasında ele alır. Temel argüman şudur: Kâinattaki nizam ve intizam, tek bir elden çıktığını gösterir. Eğer bu intizam, tek bir Yaratıcıya (Sâni-i Vâhid) verilmezse, her bir zerreye ilahlık vasfı yüklemek gerekir ki, bu muhaldir (imkânsızdır).
İzah ve Şerh:
Müellif, eşyanın yaratılışında iki ihtimal olduğunu nazara verir: Ya her şey tek bir Zat-ı Zülcelal’e isnad edilecek ya da her şeyin kendi kendine olduğu iddia edilecek.
• Zerrelere İlahlık Yüklemek: Eğer bir bal arısını yaratan kudret, Allah’a verilmezse; o arıyı teşkil eden her bir atomun (zerrenin), arının vücudunu, yapısını, kâinatla olan münasebetini bilmesi ve ona göre hareket etmesi gerekir. Çünkü arının hayatı, güneşle, havayla, çiçeklerle ve mevsimlerle irtibatlıdır. Arıyı yapmak için kâinata söz geçirmek lazımdır. Allah’ı kabul etmeyen bir düşünce, arının vücudundaki her zerreye, “bütün kâinatı görecek bir göz” ve “her şeye hükmedecek bir kudret” vermek zorundadır. Bu ise, bir tek İlah’ı kabul etmekten kaçıp, sonsuz sayıda, aciz ve cansız ilahları kabul etmek demektir. Bu, aklın kabul edemeyeceği en büyük hurafedir.
• Ayasofya Misali: Bediüzzaman Hazretleri, bu hakikati muazzam bir temsil ile tasvir eder. Ayasofya Camii’nin mimarı olan Mimar Sinan inkâr edilirse, o taşların kubbede durabilmesi için her bir taşın hem mimar olması hem de diğer taşlara hükmedip onları tutması lazım gelir. Oysa taş, taştır; mimarlık ilmine sahip değildir. Kâinat sarayı da böyledir; Sâni-i Hakîm kabul edilmezse, şuursuz atomların bu muazzam nizamı kurduğu gibi bir safsata ortaya çıkar.
İlgili Ayet-i Kerime:
Kur’an-ı Kerim, şirkin mantıksızlığını ve Allah’ın birliğini şu ayetle beyan eder:
“Eğer yerde ve gökte Allah’tan başka ilâhlar bulunsaydı, yer ve gök (bunların nizamı) kesinlikle bozulup gitmişti. Demek ki Arş’ın rabbi olan Allah, onların yakıştırdıkları sıfatlardan münezzehtir.” (Enbiyâ Suresi, 21:22)
Bu ayet, eğer birden fazla irade (veya zerrelerin kendi iradesi) olsaydı, kâinattaki bu hassas nizamın (kozmosun) kaosa dönüşeceğini ifade eder.
Birinci Nokta: Mukarenet ve İlliyet Farkı
Bu kısım, sebepleri Yaratıcı zanneden materyalist felsefenin ve gaflet ehlinin düştüğü temel bir mantık hatasını tahlil eder. Bu hata; Mukarenet (beraberlik, yakınlık) ile İlliyet (sebep-sonuç ilişkisi, yaratıcılık) kavramlarının karıştırılmasıdır.
İzah ve Şerh:
İnsanlar, iki şeyin daima beraber olduğunu görünce (mukarenet), birinin diğerini yarattığını (illiyet) zannederler.
• Misal: Elma ağacı ile elma meyvesi daima beraber görünür. Gaflet ehli der ki: “Elmayı ağaç yaptı.” Halbuki ağaç, şuursuz bir odun parçasıdır; elmayı yapacak ilmi ve kudreti yoktur. Ağaç ve elma, Allah’ın kudretiyle beraber vücuda gelmektedir (mukarenet). Ağaç, elmanın illeti (yaratıcısı) değil, sadece bir perdesidir, bir tablacısıdır.
• Müellifin Tespiti: “Devamlı mukarenet, illiyete delil olamaz.” Yani güneşin çıkmasıyla ısının gelmesi, güneşin bizatihi ısıyı yarattığı manasına gelmez; Allah, adeti (Sünnetullah) gereği ısıyı güneş vasıtasıyla yaratmaktadır. Bu ince farkı göremeyenler, sebeplere (tabiata) yaratıcılık vererek dalalete düşerler.
İlgili Ayet-i Kerime:
Sebeplerin sadece birer vesile olduğunu, asıl tasarrufun Allah’ta olduğunu beyan eden ayet şöyledir:
“Gaybın anahtarları Allah’ın yanındadır; onları O’ndan başkası bilmez. O, karada ve denizde ne varsa bilir; O’nun ilmi dışında bir yaprak bile düşmez…” (En’âm Suresi, 6:59)
Yaprağın düşmesi bile sebeplerin (rüzgarın, yerçekiminin) elinde değil, Allah’ın ilmi ve kudreti dahilindedir.
İkinci Nükte: İbadetteki “Biz” (Nun) Sırrı ve Küresel Cemaat
Bu nükte, namazdaki Fatiha suresinde geçen “İyyake na’budu” (Ancak Sana kulluk ederiz) ifadesindeki çoğul ekinin (nun) hikmetini, derûnî bir tefekkürle izah eder.
İzah ve Şerh:
Namaz kılan bir mümin (musallî), “Ben kulluk ederim” demez, “Biz kulluk ederiz” der. Bediüzzaman Hazretleri bu “Biz” ifadesinin üç ayrı dairede genişlediğini tasvir eder:
• Mekânsal Genişlik (Sath-ı Arz Mescidi): Mümin, hayalen Kâbe’nin karşısındadır. Fakat o an fark eder ki, dünyanın her yerinde (şarktan garba) saf tutmuş milyonlarca mümin ile birlikte büyük bir cemaatin içindedir. Yeryüzü koca bir mescittir.
• Zamanlı Genişlik (Mazi ve Müstakbel): Zamanı bir zikir halkası olarak tahayyül eder. Sağ tarafı olan geçmişte (mazi) peygamberler ve asfiyalar oturmuş zikrederken; sol tarafı olan gelecekte (istikbal) evliyalar ve sâlih kullar aynı zikre iştirak eder. Mümin, namazda bu “Cemaat-i Kübra”nın arasına katılır, onların “Lâ ilâhe illallah” zikirlerine sesiyle iştirak eder.
• Kevnî Genişlik (Kâinat Mescidi): Hayal gücü (kuvve-i hayaliyesi) daha keskin olanlar, sadece insanları değil, atomlardan galaksilere kadar bütün mahlukatın (masnuat), kendi lisan-ı halleriyle yaptıkları ibadetleri duyar ve “Biz” derken kâinat korosuna katılır.
İlgili Ayet-i Kerime:
“(Rabbimiz!) Ancak sana kulluk ederiz ve yalnız senden medet umarız.” (Fâtiha Suresi, 1:5)
Ayrıca kâinatın zikrine dair:
“Yedi gök, yer ve bunların içinde bulunanlar Allah’ı tesbih ederler. Her şey O’nu hamd ile tesbih eder. Ancak, siz onların tesbihlerini anlamazsınız…” (İsrâ Suresi, 17:44)
İkinci Nokta: Muhabbetin İki Vechesi (Mana-yı Harfi ve Mana-yı İsmi)
Bu son nokta, kalpteki sevginin (muhabbetin) yönü ve mahiyeti üzerine hayati bir düsturdur. Sevgi ya Allah namına olur ya da nefis ve sebepler namına.
İzah ve Şerh:
Muhabbet iki türlü işler:
• Yukarıdan Aşağıya (Allah’tan Mahlukata): İnsan en evvel ve bizzat Allah’ı sever. Allah’ı sevdiği için, O’nun sanatı, O’nun mülkü ve O’nun aynası olduğu için mahlukatı da sever. Bu sevgi, “Mana-yı Harfi”yledir (Yaratıcısına işaret eder). Bu tarz sevgi, Allah’a olan muhabbeti azaltmaz (tenkis etmez), bilakis artırır (tezyid eder). Çünkü her güzel şeyde Sâni’in cemalinin bir pırıltısını görür.
• Örnek: Bir çiçeği, “Ne güzeldir” diye değil, “Ne güzel yapılmış, Sâni-i Zülcelal ne güzel tasvir etmiş” diye sevmek.
• Aşağıdan Yukarıya (Sebeplerden Allah’a): İnsan önce sebepleri (parayı, makamı, şahısları, tabiatı) bizzat sever. Onlara âşık olur. Bu sevgiyi Allah’a ulaşmak için bir basamak yapmaya çalışır. Ancak bu yol tehlikelidir. Çünkü sebeplerin cazibesi (mana-yı ismi), insanı yutar. Gönül dağılır, hakiki Sevgiliyi (Mevla-yı Müteal’i) unutur. Esbap (sebepler) perdesi altında boğulur. Şayet Allah’a ulaşsa bile bu vuslat noksan kalır.
İlgili Ayet-i Kerime:
Müminlerin sevgisinin şiddetini ve yönünü tayin eden ayet:
“İnsanlardan kimileri vardır ki, Allah’tan başkasını Allah’a eş tutarlar, onları Allah’ı sever gibi severler. İman edenlerin Allah’a olan sevgileri ise (her şeyden) daha fazladır…” (Bakara Suresi, 2:165)
Hülâsa-i Kelâm:
Metin; kâinata bakışımızda Tevhid eksenli bir nazar (bakış) kazanmamızı, sebeplerin perdesini yırtıp Müsebbibü’l-Esbab’ı (Sebepleri Yaratanı) görmemizi, ibadetimizde bütün müminlerle ve kâinatla bütünleşmemizi ve sevgimizi Allah namına yönlendirerek fanide bakiyi bulmamızı ders vermektedir.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Nükte
وَمَا مِنْ دَٓابَّةٍ فِى الْاَرْضِ اِلَّا عَلَى اللّٰهِ رِزْقُهَا
âyet-i kerimesiyle, rızk taahhüd altına alınmıştır. Fakat, rızk dediğimiz iki kısımdır: Hakikî rızk, mecazî rızk. Yani zarurî var, gayr-ı zarurî var.
Âyetle taahhüd altına alınan, zarurî kısmıdır. Evet hayatı koruyacak derecede gıda veriliyor. Cisim ve bedenin semizliği ve za’fiyeti, rızkın çok ve az olduğuna bakmaz.>Denizin balıklarıyla karanın patlıcanları şahiddir. Mecazî olan rızk ise, âyetin taahhüdü altında değildir. Ancak sa’y ve kesbe bağlıdır.
Nokta
Arkadaş! Masum bir insana veya hayvanlara gelen felâketlerde, musibetlerde, beşer fehminin anlayamadığı bazı esbab ve hikmetler vardır. Yalnız meşiet-i İlahiyenin düsturlarını hâvi şeriat-ı fıtriye ahkâmı, aklın vücuduna tâbi değildir ki, aklı olmayan bir şeye tatbik edilmesin. O şeriatın hikmetleri kalb, his, istidada bakar. Bunlardan husule gelen fiillere, o şeriatın hükümleri tatbik ile tecziye edilir. Meselâ: Bir çocuk, eline aldığı bir kuş veya bir sineği öldürse, şeriat-ı fıtriyenin ahkâmından olan hiss-i şefkate muhalefet etmiş olur. İşte bu muhalefetten dolayı, düşüp başı kırılırsa müstehak olur. Çünki bu musibet, o muhalefete cezadır. Veya dişi bir kaplan, öz evlâdlarına olan şiddet-i şefkat ve himayeyi nazara almayarak, zavallı ceylanın yavrucuğunu parçalayarak yavrularına rızık yapar. Sonra bir avcı tarafından öldürülür. İşte hiss-i şefkat ve himayeye muhalefet ettiğinden, ceylana yaptığı aynı musibete maruz kalır.
İhtar:
Kaplan gibi hayvanların helâl rızıkları, ölü hayvanlardır. Sağ hayvanları öldürüp rızık yapmak, şeriat-ı fıtriyece haramdır.
İTİZAR
Arkadaş! Bu risale, Kur’anın bazı âyâtını şuhudî bir tarzda beyan eden bir nevi tefsirdir. Ve hâvi olduğu mesail, Furkan-ı Hakîm’in cennetlerinden koparılmış bir takım gül ve çiçekleridir. Fakat ibaresindeki işkal ve îcazdan tevahhuş edip, mütalaasından vazgeçme… Mütalaasına tekrar ile devam edilirse, me’luf ve me’nus bir şekil alır. Kezalik nefsin temerrüdünden de korkma. Çünki benim nefs-i emmarem bu risalenin satvetine dayanamıyarak inkıyada mecbur olduğu gibi, şeytanım da
اَيْنَ الْمَفَرُّ
diye bağırdı. Sizin nefis ve şeytanlarınız benim nefis ve şeytanımdan daha âsi, daha tâgi, daha şakî değiller.
Kezalik Birinci Bâb’da tevhidin beyanı için zikredilen delillerde vaki’ olan tekrarları, faidesiz zannetme. Hususî makamlarda, ihtiyaca binaen zikredilmişlerdir. Evet hatt-ı harbde siperde oturup müdafaa eden bir nefer, etrafında bulunan boş siperlere gitmeyip, bulunduğu siper içinde diğer bir pencereyi açması elbette bir ihtiyaca binaendir.
Kezalik bu risalelerin ibarelerindeki işkal ve iğlakın, keyf için ihtiyarımdan çıkmış olduğunu zannetme. Çünki bu risale, dehşetli bir zamanda, nefsimin hücumuna karşı yapılan âni ve irticalî bir münakaşadır. Kelimeleri, o müdhiş mücadele esnasında zihnimin eline geçen dikenli kelimelerdir. O ateşle nurun karıştıkları bir hengâmda, başım dönmeğe başlıyordu. Kâh yerde, kâh gökte, kâh minarenin dibinde, kâh minarenin şerefesinde kendimi görüyordum. Çünki takib ettiğim yol, akıl ile kalb arasında yeni açılan berzahî bir yoldur. Akıldan kalbe, kalbden akıla inip çıkmaktan bîzar olmuştum. Bunun için, bir nur bulduğum zaman, hemen üstüne bir kelime bırakıyordum. Fakat o nurların üstüne bıraktığım kelime taşları, delalet için değildi. Ancak kaybolmamak için birer nişan ve birer alâmet olarak bırakırdım. Sonra baktım ki, o zulmetler içinde bana yardım eden o nurlar, Kur’an güneşinden ilham edilen misbah ve kandillerdi.
اَللّٰهُمَّ اجْعَلِ الْقُرْاٰنَ نُورًا لِعُقُولِنَا وَ قُلُوبِنَا وَ اَرْوَاحِنَا وَ مُرْشِدًا لِاَنْفُسِنَا اٰم۪ينَ اٰم۪ينَ اٰم۪ينَ
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
İzah ve Şerh: Mesnevi-i Nuriye’den Bir Hakikat Damlası
Aziz, sıddık kardeşim;
Mesnevi-i Nuriye eserinin “Katre” risalesinden iktibas edilen bu âlî metin, Tevhid-i Hakiki’nin ve Rububiyet-i İlahiyenin ince sırlarını ihtiva etmektedir. Bu manidar parçayı Risale-i Nur Külliyatı’nın üslubuna sadık kalarak, kelime-i tayyibelerle, ayet-i kerimelerin nuru altında ve menhiyat (yasaklanmış kelimeler) listesine riayet ederek şerh ve izah edeceğiz.
Mevzu bahis olan metin, rızık meselesi, musibetlerin gizli sebebleri ve bu eserin (Mesnevi-i Nuriye) yazılışındaki halet-i ruhiyeyi beyan etmektedir.
BİRİNCİ KISIM: NÜKTE (Rızık Meselesi ve Taahhüd-ü Rabbani)
Metnin evvelinde Cenab-ı Hakk’ın Rezzak isminin tecellisi ve rızkın kısımları ele alınmıştır.
“Yeryüzünde kımıldayan hiçbir canlı yoktur ki rızkı Allah’ın üzerine olmasın…” (Hûd Suresi, 11/6)
Bu âyet-i kerime, rızkın Allah’ın taahhüdü ve garantisi altında olduğunu, kat’i bir surette beyan eder. Ancak insan aklı, zahiri nazarla bakınca açlıktan ölenleri veya rızık sıkıntısı çekenleri görüp şüpheye düşebilir. İşte Üstad Bediüzzaman Hazretleri, bu “Nükte” ile o şüpheyi izale eder.
1. Hakikî Rızık (Zarurî Rızık):
Bu, hayatın devamı için elzem olan, bedenin ayakta kalmasını sağlayan asgari gıdadır. Cenab-ı Hak, Rezzak-ı Kerim ismiyle, en aciz ve zayıf olandan en kuvvetli olana kadar her canlının hayatını idame ettirecek rızkı taahhüt etmiştir. Bu rızık, kulun kesbine (çalışmasına) doğrudan bağlı değildir; bilakis acziyetine ve ihtiyacına binaen ihsan edilir.
• İzah: Anne karnındaki cenin, hiçbir sa’y ve gayreti olmadan, kordon vasıtasıyla en mükemmel rızıkla beslenir. Yavrular, aciz oldukları için süt gibi mucizevi bir gıda ile rızıklandırılır. Bu, taahhüd-ü Rabbani’nin isbatıdır.
• Misal: Metinde geçen “balık ve patlıcan” temsili harikuladedir. Denizdeki balık, son derece semizdir; lakin rızkını aramakta acizdir, suyun içinde ona hazır gelir. Karadaki patlıcan ise sudan mahrum, kuru bir toprakta olmasına rağmen, o da semizleşir. Demek ki şişmanlık veya zayıflık, rızkın çokluğundan değil, fıtratın yapısından ve Rezzak’ın taksimatındandır.
2. Mecazî Rızık (Gayr-ı Zarurî Rızık):
Bu ise, hayatın devamı için şart olmayan, lezzet, bolluk, lüks ve medeniyetin getirdiği çeşitliliktir. Bu kısım, ayetteki mutlak taahhüdün dairesinde değildir. Cenab-ı Hak, bu rızkı “sa’y ve kesbe” (çalışma ve kazanmaya) bağlamıştır.
• İzah: Kim çalışır, çabalar ve esbaba tevessül ederse, Allah hikmeti gereği ona bu mecazî rızkı verir. Ancak çalışmayana bunu vermemesi, Rezzak ismine noksanlık getirmez. Zira hayatı koruyacak kadarını (hakikî rızkı) zaten vermiştir. Açlıktan ölümler ise, rızkın bitmesinden değil, ya sû-i istimalden (kötüye kullanma) ya da bir âdetullah kanununun ihmalinden neşet eden bir terkin neticesidir ki, o esnada “rızk-ı manevi” olan ecel gelmiş olur.
İKİNCİ KISIM: NOKTA (Şeriat-ı Fıtriye ve Musibetlerin Hikmeti)
Bu bölüm, kaderin adaletini ve tabiatta cari olan “Şeriat-ı Fıtriye” (Yaratılış Kanunları) hakikatini ders vermektedir.
1. Şeriat-ı Fıtriye Nedir?
Cenab-ı Hakk’ın iki türlü şeriatı vardır:
• Birincisi: “Sıfat-ı Kelâm”ından gelen, peygamberler vasıtasıyla insanlara gönderilen ve irade-i cüziyeye hitap eden şeriattır (Kur’an ve ahkâmı).
• İkincisi: “Sıfat-ı İrade”sinden gelen, kâinatın nizamını, tabiat kanunlarını tanzim eden şeriattır. Yerçekimi, suyun kaldırma kuvveti, ateşin yakıcılığı, canlıların şefkat hissi bu gruba girer.
2. Musibetlerin Gizli Sebebi:
Metinde beyan edildiği üzere, masum görünen insanların veya hayvanların başına gelen felaketlerde, zahiri nazarın göremediği bir adalet tecellisi vardır.
• Aklın Şart Olmaması: İnsan şeriatında (Kelâm sıfatından gelen), ceza için “akıl baliğ” olmak şarttır. Ancak şeriat-ı fıtriyede (İrade sıfatından gelen), akıl şart değildir. Ateşe elini sokan çocuk “ben bilmiyordum, aklım ermiyor” dese de ateş onu yakar. Çünkü fıtrat kanununa muhalefet etmiştir.
• Hiss-i Şefkate Muhalefet: Kâinatın hamuru şefkatle yoğrulmuştur. Bir çocuk, elindeki sineği öldürürse, Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın fıtrata dercettiği “şefkat” kanununa zıt hareket etmiş olur. Bu fiil, şeriat-ı fıtriyede bir “suç” teşkil eder. O çocuğun düşüp başını kırması, zahiren bir kaza gibi görünse de hakikatte o sessiz canlıya yaptığı zulmün bir cezayı dünyeviyesidir.
3. Kaplan ve Ceylan Misali (Adalet-i Kaderiye):
Yırtıcı bir hayvan dahi olsa, fıtratındaki şefkat kanununa uymak zorundadır. Kaplan, kendi yavrularına olan aşırı şefkati yüzünden, başka bir anne olan ceylanı parçalayıp yavrusunu yetim bırakırsa, “şefkat-i umumiye” kanununu çiğnemiş olur. Kader, o kaplanı bir avcıya hedef yaparak cezalandırır.
• Mühim İhtar: Metinde geçen “Kaplan gibi hayvanların helâl rızıkları, ölü hayvanlardır” hükmü, gayet ince bir hikmettir. Vahşi hayvanların, canlıları öldürmesi bir nevi “gasb” hükmündedir ve fıtraten bir zulümdür. Onların fıtrî rızkı, eceliyle ölmüş hayvanların leşleridir; bu sayede tabiatın sıhhiye memurları (temizlikçileri) vazifesini görürler. Canlıya saldırdıklarında ise kaderin tokadına müstehak olurlar.
ÜÇÜNCÜ KISIM: İTİZAR (Eserin Yazılış Süreci ve Mahiyeti)
Bu kısım, Mesnevi-i Nuriye’nin telif edildiği zorlu şartları ve eserin ruha tesirini anlatır.
1. Şuhudî Bir Tefsir:
Üstad, bu eserin sadece nakil veya ilmi malumat olmadığını, “şuhudî” (görerek, bizzat manevi tecrübe ile yaşayarak) yazıldığını ifade eder. Kur’an’ın hakikat bahçelerinden koparılmış taze güller gibidir.
2. Üsluptaki İşkal ve İcaz (Zorluk ve Kısalık):
Metin bazen kapalı, bazen çok kısa ve yoğun (veciz) olabilir. Bunun sebebi keyfî bir tercih değildir.
• Dehşetli Zaman ve Hücum: Bu eserler, I. Dünya Savaşı esnasında, “hatt-ı harbde” (cephede), gülleler altında veya Rusya’da esaretin dehşeti içinde, nefis ve şeytanın en şiddetli hücumları anında “irticalen” (o anda kalbe geldiği gibi) yazılmıştır.
• Zihni Mücadele: Üstad, akıl ile kalp arasında yeni bir yol açarken (Eski Said’den Yeni Said’e geçiş sancıları), zihnine gelen nurları kaybetmemek için hemen kelimelere dökmüştür. O kelimeler, o anki manevi fırtınada kaybolmamak için bırakılmış birer “nişan” ve “işaret taşı”dır.
3. Nefsin ve Şeytanın İnkıyadı:
Bu eserlerin en büyük delili ve tesiri, yazarın kendi “nefs-i emmare”sini (kötülüğü emreden nefis) dize getirmiş olmasıdır. Üstad der ki: “Benim nefsim bu risalenin satvetine (gücüne) dayanamayarak teslim oldu, şeytanım da ‘Kaçacak yer neresi?’ diye feryat etti.”
Eğer bu ilaç (Mesnevi-i Nuriye), telif edenin o inatçı ve serkeş nefsini ıslah etmişse, okuyanın nefsini haydi haydi ıslah eder. Çünkü hiçbir nefis, bu zorlu imtihandan geçmiş nefisten daha inatçı olamaz.
4. Tekrarların Hikmeti:
Eserdeki tekrarlar, bir kusur değil, ihtiyaçtan doğan bir zarurettir. Cephedeki bir asker nasıl ki güvenliği için etrafındaki her pencereden bakmak zorundaysa, insan da manevi düşmanlarına karşı her fırsatta tevhid delillerini tekrar etmeye muhtaçtır. Zikir ve fikirde tekrar, kalbin kuvvet bulması için elzemdir.
Hülâsa ve Netice
Bu metin, bizlere şu üç mühim dersi vermektedir:
• Rızık Endişesi Taşımamak: Rezzak-ı Kerim, hayatı taahhüt etmiştir; hırsla dünyaya saldırmak yersizdir.
• Fıtrat Kanunlarına Riayet: Karıncaya dahi şefkatle yaklaşmak, kâinatın gizli kanunlarına uyum sağlamaktır. Zulmeden, er geç cezasını bulur; velev ki hayvan olsun.
• Risale-i Nur’un Tesiri: Bu eserler, masa başında yazılmış soğuk ilmi metinler değil; kan ve barut kokuları arasında, manevi bir can pazarında, nefisle yapılan çetin bir mücadelenin neticesinde doğmuş, kalbe ve ruha doğrudan tesir eden “devâ” hükmünde hakikatlerdir.
Cenab-ı Hak bizleri rızk-ı helâl ile iktifa eden, şeriat-ı fıtriyeye riayet eden ve Kur’an’ın nurlarıyla akıl, kalp ve ruhunu tenvir eden bahtiyarlardan eylesin. Âmin.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Katre’nin Zeyli
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ وَالصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰٓى اٰلِه۪ وَصَحْبِه۪ٓ اَجْمَع۪ينَ
Remz
Arkadaş! Vaktin evvelinde, Kâ’be’yi hayalen nazara almakla namaz kılmak mendubdur ki, birbirine giren daireler gibi Beyt’in etrafında teşekkül eden safları görmekle, yakın saflar Beyt’i ihata ettikleri gibi, en uzak safların da âlem-i İslâmı ihata etmiş olduğunu hayal ile görsün. Ve o saflara girmekle, o cemaat-ı uzmaya dâhil olsun ki, o cemaatın icma ve tevatürü, onun namazda söylediği her davaya ve her bir sözüne bir hüccet ve bir bürhan olsun.
Meselâ: Namaz kılan
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ
dediği zaman, sanki o cemaat-ı uzmayı teşkil eden bütün mü’minler “Evet doğru söyledin” diye onun o sözünü tasdik ediyorlar. Ve bu tasdikler, hücum eden evham ve vesveselere karşı manevî bir kalkan vazifesini görür. Ve aynı zamanda, bütün hâsseleri, latifeleri, duyguları o namazdan zevk ve hisselerini alırlar. Yalnız musallînin Kâ’be’ye olan şu hayalî nazarı, kasdî değil tebaî bir şuurdan ibaret bulunmalıdır.
İhtar:
Sath-ı Arz mescidini mütehalif ve muntazam harekâtıyla tezyin eden o cemaat-ı uzmanın, satırları andıran saflarının o güzel manzarası muhafaza edilmek üzere, âlem-i misal sahifesinde kalem-i kader ile, İlahî bir fotoğrafla tersim ve terkim edilmekte olduğu ihtimal ve imkândan halî değildir.
Remz
Arkadaş! Vesvese ve evham zulmetleri içinde yürürken, Resul-i Ekrem’in (A.S.M.) sünnetleri birer yıldız, birer lâmba vazifesini gördüklerini gördüm. Herbir sünnet veya bir hadd-i şer’î, zulmetli dalalet yollarında güneş gibi parlıyor. O yollarda insan, zerre-miskal o sünnetlerden inhiraf ve udûl ederse; şeytanlara mel’ab, evhama merkeb, ehval ve korkulara ma’rez ve dağlar kadar ağır yüklere matiyye olacaktır.
Ve keza o sünnetleri, sanki semadan tedelli ve tenezzül eden ipler gibi gördüm ki, onlara temessük eden yükselir, saadetlere nâil olur. Muhalefet edip de akla dayananlar ise, uzun bir minare ile semaya çıkmak hamakatında bulunan Firavun gibi bir firavun olur…
Remz
Arkadaş! Nefiste öyle dehşetli bir nokta ve açılmaz bir ukde var ki, zıdları birbirinden tevlid eder. Ve aleyhte olan her bir şeyi lehte zanneder. Meselâ güneşin eli sana yetişir, ziyasıyla başını okşar. Fakat senin elin ona yetişemez ve senin keyfin üzerine hareket etmez. Demek şemsin sana karşı iki ciheti vardır: Biri kurb, diğeri bu’d. Eğer senin ondan baîd olduğun cihetle “O bana tesir edemez” ve onun sana karib olduğu cihetle “Ona tesir edebilirim” desen, cehlini ilân etmiş olursun.
Kezalik Hâlık ile nefis arasında da bir kurb ve bu’d vardır. Kurb Hâlıkındır, bu’d nefsindir. Eğer nefis uzaklığı cihetiyle enaniyet ile Hâlıka bakıp, “Bana tesir edemez” diye bir ahmaklıkta bulunursa dalalete düşer. Ve keza nefis mükâfatı gördüğü zaman “Keşke ben de öyle yapaydım, böyle olaydım” der. Mücazatın şiddetini de gördüğü vakit, teâmî ve inkâr ile kendisini teselli eder.
Ey ahmak nokta-i sevda! Hâlıkın ef’ali sana nâzır değildir. Ancak Ona bakar. Kâinatı senin hendesen üzerine yapmış değildir. Ve seni hilkat-i âlemde şahid tutmamıştır. İmam-ı Rabbanî’nin (R.A.) dediği gibi: “Melikin atiyyelerini, ancak matiyyeleri taşıyabilir.”
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Mesnevi-i Nuriye mecmuasından iktibas edilen, Katre’nin Zeyli başlığı altındaki bu âlî hakikatler; namazın manevî ihatasını, Sünnet-i Seniyye’nin istikamet verici nûrunu ve nefsin (ene) Hâlık-ı Zülcelal karşısındaki haddini ve vaziyetini ders veren parlak birer levhadır.
Bu üç “Remz”i; Risale-i Nur’un kendine mahsus üslûbu, ıstılahları ve Kur’ân-ı Hakîm’in âyetlerinin nûruyla, kelimelerin müradiflerini de nazara vererek şerh ve izah edelim.
Birinci Remz: Namazdaki “Biz” Sırrı ve Cemaat-ı Uzma
Bu remz, namaz kılan bir mü’minin (musallî), namaz esnasında yalnız olmadığını, bilakis cihan şümul bir cemaatin ferdi olduğunu isbat eder.
İzah ve Şerh:
Müellif (Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri), namaza duran bir kimsenin hayal gücünü işleterek Kâbe-i Muazzama’yı nazarına almasını tavsiye eder. Ancak bu, hayali bir kurmaca değil, hakikatin ta kendisi olan bir manzarayı nazar (bakış) ile görmektir. Kâbe’nin etrafında halkalanan saflar, merkezden dışa doğru genişleyerek bütün yeryüzünü (Sath-ı Arz) bir mescid hükmüne getirir. Bu, İslâm âleminin birlik ve beraberliğinin (Vahdet) en muazzam tasviridir.
Musallî, Fatiha Suresi’ni okurken şöyle der:
اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُۜ
“Ancak sana kulluk ederiz ve yalnız senden medet umarız.” (Fâtiha Suresi, 1/5)
Buradaki “Biz” ifadesi, ferdin “Ben”lik davasından çıkıp, o büyük cemaatin manevî şahsiyetine dâhil oluşunu ifade eder. Kişi Elhamdülillah dediğinde, Kâbe etrafındaki milyonlarca mü’min ve mazideki milyarlarca ehl-i iman “Sadakte” (Doğru söyledin) diyerek onu tasdik eder. Bu tevatür (yalan üzerine birleşmesi imkânsız topluluk), şeytanın ve nefsin kalbe attığı şüphe ve vesveselere karşı sarsılmaz bir hüccet (delil) ve bürhan olur.
Bu manevî destek, mü’minin latifelerine (ince duygularına) inşirah ve kuvvet verir. Ancak Üstad’ın “İhtar” kısmında belirttiği üzere; bu hayalî nazar, namazın huzurunu bozacak şekilde “kasdî” (bilerek, zorlayarak) değil, “tebaî” (kendiliğinden, dolaylı) olmalıdır. Yani asıl maksat huzur-u İlahîdir; bu hayal ise o huzuru kuvvetlendiren bir vasıtadır.
İkinci Remz: Sünnet-i Seniyye ve İstikamet
Bu remz, beşerin aklıyla bulamayacağı hakikat yollarında, Resul-i Ekrem’in (A.S.M.) sünnetlerinin nasıl birer hidayet yıldızı olduğunu beyan eder.
İzah ve Şerh:
İnsan, hayat yolculuğunda ve düşünce (felsefe) vadilerinde gezerken, zihni türlü yanılmalara ve evhama (kuruntulara) düşebilir. Tabiat bataklığında ve madde karanlığında boğulmamak için, semavî bir rehbere muhtaçtır. İşte Sünnet-i Seniyye, o karanlık yolları aydınlatan güneş hükmündedir.
Sünnetten inhiraf (sapma) ve udûl (vazgeçme), insanı şeytanın oyuncağı (mel’ab) haline getirir. Akıl, tek başına hakikati bulmaya kâfi gelseydi, peygamberlere lüzum kalmazdı. Sünnetlere yapışmak (temessük), gökten sarkan kopmaz bir ipe (Hablullah) tutunmak gibidir.
Cenab-ı Hak, Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyurur:
قُلْ اِنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللّٰهَ فَاتَّبِعُون۪ي يُحْبِبْكُمُ اللّٰهُ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْۜ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَح۪يمٌ
“De ki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir.'” (Âl-i İmrân Suresi, 3/31)
Müellif burada Firavun misalini vererek, vahye dayanmayan aklın hamakatını (ahmaklığını) yüzüne çarpar. Firavun, veziri Hâmân’a yüksek bir kule yapmasını emrederek haşa Allah’ı göklerde aramaya kalkışmış, sebeplere (esbaba) ve maddeye saplanıp kalmıştır. Sünneti terk edip sadece kendi aklına güvenenler de manen böyle bir tenakuza düşerler.
Üçüncü Remz: Ene, Kurbiyet ve Bu’diyet
Bu remz, nefsin (ene/ego) mahiyetini, yaratıcısı ile olan münasebetini ve “Güneş” timsali üzerinden kurbiyet (yakınlık) ve bu’diyet (uzaklık) sırrını halleder.
İzah ve Şerh:
Nefis, doğuştan gelen bir enaniyet (benlik) ve gaflet ile olayları kendi merkezinde değerlendirmeye meyillidir. Kendisine yapılan iyilikleri ve faziletleri sahiplenir, fakat kusur ve aczini görmez.
Burada verilen Güneş temsili şöyledir:
Güneş, ısısı ve ışığıyla bize gayet yakındır (Kurb); bizimle temas eder, başımızı okşar. Fakat biz, maddemiz ve kesif yapımız itibarıyla Güneş’ten gayet uzağızdır (Bu’d). Bizim elimiz ona yetişmez.
Aynı şekilde Hâlık-ı Zülcelal, ilmi, kudreti ve rahmetiyle bize “şah damarımızdan daha yakındır”.
وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْاِنْسَانَ وَنَعْلَمُ مَا تُوَسْوِسُ بِه۪ نَفْسُهُۚ وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ
“İnsanı biz yarattık ve nefsinin ona ne fısıldadığını biliriz. Biz ona şah damarından daha yakınız.” (Kâf Suresi, 50/16)
Fakat nefis, kendi bu’diyeti (uzaklığı) ve gafleti cihetiyle Allah’ı uzak zanneder. Bu zan ile “O bana tesir edemez” veya “Ben O’na tesir edebilirim” gibi hadsiz bir yanlış inanca kapılırsa helâk olur. Müellifin İmam-ı Rabbanî’den (K.S.) naklettiği “Melikin atiyyelerini (hediyelerini), ancak matiyyeleri (binekleri) taşıyabilir” sözü, nimetin ve kudretin ancak Allah’a ait olduğunu, nefsin ise sadece bir taşıyıcı ve mazhar olduğunu ihtar eder.
Nefsin bu halini Kur’ân şöyle tasvir eder:
كَلَّٓا اِنَّ الْاِنْسَانَ لَيَطْغٰىۙ ﴿٦﴾ اَنْ رَاٰهُ اسْتَغْنٰىۜ ﴿٧﴾
“Hayır, insan kendini kendine yeterli (müstağni) gördüğü için mutlaka azgınlık eder.” (Alak Suresi, 96/6-7)
Hülâsa:
• Birinci Remz: İbadetteki “biz” şuurunu ve manevî dayanışmayı (tesanüdü),
• İkinci Remz: Sünnet-i Seniyye’nin şaşmaz bir pusula olduğunu,
• Üçüncü Remz: Nefsin haddini bilmesi gerektiğini ve Allah ile olan münasebetinde aczini itiraf etmesi gerektiğini ders verir.
Bu hakikatler, insanın derûnî dünyasındaki düğümleri çözer, onu zahiri sebeplerin kölesi olmaktan kurtarır ve hakiki imana ulaştırır.
Risale-i Nur Külliyatı’ndan İktibas:
“Ey ahmak nokta-i sevda! Hâlıkın ef’ali sana nâzır değildir. Ancak Ona bakar. Kâinatı senin hendesen üzerine yapmış değildir.”
(Mesnevi-i Nuriye, s. 125)
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Remz
Arkadaş! Bilhâssa muztar olanların dualarının büyük bir tesiri vardır. Bazan o gibi duaların hürmetine, en büyük bir şey en küçük bir şeye müsahhar ve muti’ olur. Evet kırık bir tahta parçası üzerindeki fakir ve kalbi kırık bir masumun duası hürmetine, denizin fırtınası, şiddeti, hiddeti inmeye başlar. Demek dualara cevab veren Zât, bütün mahlukata hâkimdir. Öyle ise, bütün mahlukata dahi Hâlıktır.
Remz
Kardeşlerim! Nefsin en mühim bir hastalığı da şudur ki; küllü cüz’de, büyüğü küçükte görmek istiyor. Göremediği takdirde red ve inkâr eder. Meselâ: Küçük bir kabarcıkta, güneşin tamamıyla tecelliyatını ister. Bunu göremediği için, o kabarcıktaki cilvenin güneşten olduğunu inkâr eder. Halbuki şemsin vahdeti, tecelliyatının da vahdetini istilzam etmez.
Ve keza delalet etmek tazammun etmeği iktiza etmez. Meselâ: Kabarcıktaki güneşin cilvesi güneşin vücuduna delalet eder, fakat güneşi tazammun edemez, yani içine alamaz. Ve keza bir şeyi bir şeyle tavsif edenin, o şeyle muttasıf olması lâzım gelmez. Meselâ, şeffaf bir zerre, şemsi tavsif eder, fakat şems olamaz. Bal arısı Sâni’-i Hakîm’i vasıflandırır, amma Sâni’ olamaz…
Remz
Arkadaş! Küfür yolunda yürümek, buzlar üzerinde yürümekten daha zahmetli ve daha tehlikelidir. İman yolu ise, suda, havada, ziyada yürümek ve yüzmek gibi pek kolay ve zahmetsizdir. Meselâ: Bir insan, gövdesinin cihat-ı sittesini güneşlendirmek istediği zaman, ya bir Mevlevî gibi dönerek gövdesinin her tarafını güneşe karşı getirir veya güneşi o mesafe-i baîdeden celb ile gövdesinin etrafında döndürecektir. Birinci şık, tevhidin kolaylığına misaldir. İkincisi de küfrün zahmetlerine misaldir.
Sual:
Şirk bu kadar zahmetli olduğu halde ne için kâfirler kabul ediyorlar?
Cevab:
Kasden ve bizzât kimse küfrü kabul etmez. Yalnız şirk heva-i nefislerine yapışır. Onlar da içine düşer; mülevves, pis olurlar. Ondan çıkması müşkilleşir. İman ise, kasden ve bizzât takib ve kabul edilmekle kalbin içine bırakılır.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Aziz, sıddık, müdakkik kardeşim,
Bu üç “Remz”, Mesnevi-i Nuriye adlı eserden, hakikat-i imaniyeyi ve tevhidin azametini ders veren gayet kıymettar parçalardır. Risale-i Nur’un o derûnî, hikmetli ve Kur’anî üslubuna sadık kalarak; muhtevayı “kelam-ı kibar” (büyüklerin sözü) ciddiyetiyle ve müradifleri (eş anlamlıları) ile zenginleştirerek izah edelim.
BİRİNCİ REMZİN İZAHI VE ŞERHİ
Mevzu: Dua, Acz ve Kudret-i İlahiye
Metn-i Asli: “Arkadaş! Bilhâssa muztar olanların dualarının büyük bir tesiri vardır…”
İzah ve Tefsir:
Bu remizde, insanın acz ve fakrının, Kudret-i Samedaniye karşısındaki makbuliyeti nazara verilmektedir.
• Muztarın Duası: “Muztar”, çaresiz kalmış, bütün sebeblerin sukut ettiği, elinden hiçbir şey gelmeyen insan demektir. İşte bu halet-i ruhiye içindeki bir kulun duası, “Halisiyet” ve “Samimiyet” kesbettiği için perdesizdir. Esbab (sebepler) aradan kalkar, doğrudan Müsebbibü’l-Esbab olan Allah’a iltica edilir.
• Ayet-i Kerime: Cenab-ı Hak, Neml Suresi 62. ayette şöyle buyurur:
“(Onlar mı hayırlı) yoksa darda kalana, kendine yalvardığı zaman karşılık veren ve (başındaki) sıkıntıyı gideren… mi?”
• Kırık Kalbin Gücü: Metinde geçen “kırık bir tahta parçası üzerindeki fakir ve kalbi kırık bir masum”, acz’in en nihayet hududunu tasvir eder. Burada zahiri (dış) sebepler (tahta parçası) hiç hükmündedir. Ancak o kalbin Rabbine olan teveccühü, kâinatın en dehşetli hadisesi olan fırtınayı teskin etmeye, durdurmaya vesile olur.
• Tevhidin İsbatı: Küçük bir duanın, koca denizin hiddetini durdurması şuna işarettir: O duayı işiten ve cevap veren Zât, denize de rüzgâra da fırtınaya da hükmedendir. Demek ki; bir sineğin kanadını yaratan kim ise, semavatı tanzim eden O’dur. En küçük bir mahlukun en gizli arzusunu işitip yerine getiren, bütün mahlukatın Halık’ı ve Hâkim’i olmak lazımdır. Zira cüz’e (parçaya) hâkim olamayan, külle (bütüne) hâkim olamaz; külle hâkim olmayan da cüz’e hakiki manada müdahale edemez.
Hülasa: Acz, insanı Allah’a en kısa yoldan ulaştıran bir şefaatçidir.
İKİNCİ REMZİN İZAHI VE ŞERHİ
Mevzu: Temsil, Tecelli ve Yanlış Kıyas
Metn-i Asli: “Kardeşlerim! Nefsin en mühim bir hastalığı da şudur ki; küllü cüz’de, büyüğü küçükte görmek istiyor…”
İzah ve Tefsir:
Bu remiz, nefsin ve materyalist (maddeci) düşüncenin, İlahi hakikatleri anlamaktaki körlüğünü ve hatasını bir temsil (analoji) üzerinden beyan eder.
• Cüz’de Küllü Aramak Hatası: Nefis, gördüğü şeye inanmaya meyillidir. Kabarcık (küçük su damlası) misalinde olduğu gibi; güneşin aksi ve cilvesi (yansıması) o damlacıkta görünür. Nefis ise ahmaklığı sebebiyle der ki: “Eğer bu parıltı güneşten geliyorsa, o koca güneş bu küçücük damlanın içine girmelidir.” Giremeyeceğini ve sığmayacağını görünce, o parıltının güneşle olan alakasını inkâr eder. “Bu ışık kendi kendine olmuştur” diyerek dalalete düşer.
• Tecelli ve Vahdet: Güneşin birliği (vahdeti), onun ışığının her yerde bulunmasına mani değildir. Güneş birdir ama tecellisi (yansıması) ile her şeffaf şeyde bulunur.
• Müradif İzah: Bir Ayna (cüz), Güneş’e (Küll) mukabil tutulduğunda, Güneş’in timsali o aynada tezahür eder. Aynadaki görüntü Güneş’e delalet eder (onu gösterir), fakat Güneş’i tazammun etmez (içine almaz). Aynadaki görüntü ısıtmaz, yakmaz, gezegenleri etrafında döndürmez; sadece Güneş’in varlığını bildirir.
• Sıfat ve Mevsuf Farkı: Bir şeyin bir vasfı göstermesi, o vasfın sahibi olmasını gerektirmez. “Şeffaf zerre şemsi (güneşi) tavsif eder (anlatır), fakat şems olamaz.” Cümlesi, Sâni (Sanatkâr) ile Masnu (Sanat eseri) arasındaki farkı muazzam bir surette izah eder.
• Misal: Bal arısı, harika bir hendese ve hikmet ile bal yapar. Bu fiil, bir Sâni’-i Hakîm’i (Hikmetli Yaratıcıyı) vasıflandırır, gösterir. Fakat arının kendisi o Sâni değildir. Arı, kudret kalemiyle yazılmış bir mektuptur, kâtib (yazar) değildir.
Hülasa: Mahlukat, Yaradan’ın isim ve sıfatlarının aynasıdır; kaynağı değildir. Eserdeki kemal, eserin kendinden değil, onu yapanın kemalindendir.
ÜÇÜNCÜ REMZİN İZAHI VE ŞERHİ
Mevzu: İman ve Küfür Muvazenesi (Karşılaştırması)
Metn-i Asli: “Arkadaş! Küfür yolunda yürümek, buzlar üzerinde yürümekten daha zahmetli ve daha tehlikelidir…”
İzah ve Tefsir:
Bu remiz, Tevhid (Allah’ın birliği) inancının ne kadar makul ve kolay (sühûletli), şirk ve inkarın ise ne kadar müşkil ve imkânsız (suûbetli) olduğunu isbat eder.
• Kolaylık ve Zorluk Temsili:
• İman Yolu (Birinci Şık): Bir insan vücudunun her yerini güneşlendirmek istese, olduğu yerde dönmesi kâfidir. Bu, Tevhidin kolaylığına işarettir. Yani, kâinatın idaresini bir Tek Zât’a vermek, bir padişaha vermek gibidir; her şey intizamla yürür.
• Küfür Yolu (İkinci Şık): Aynı insan, dönmek yerine (Haşa) Güneş’i kendi etrafında döndürmeye kalkışsa, bu imkansızdır, deliliktir ve dehşetli bir zahmettir. Küfür ve şirk de böyledir; bir atomun hareketini Allah’a vermeyen adam, o atoma “ilah” gibi bir kudret, bir ilim, bir irade vermek zorundadır ki o atom o nizam içinde hareket edebilsin.
• Cihat-ı Sitte (Altı Yön): İnsanın sağ, sol, ön, arka, alt ve üst cihetlerini nurlandırması, manen kalbin ve ruhun iman nuruyla dolmasıdır. Bu da ancak Merkezi (Hakk’ı) bulmakla ve O’na teveccüh etmekle mümkündür.
• Şirk ve Nefis:
• Sual: Madem inkâr bu kadar zordur, neden insanlar inkâr ediyor?
• Cevap: İnsanlar aklıyla “Ben bu zor yolu seçeyim” demez. Nefis ve heva (arzular), insanı aldatır. Bir anlık gaflet, bir anlık lezzet veya gurur (enaniyet) ile insan o bataklığa düşer. Bataklığa düşen (mülevves olan) kimse için oradan çıkmak zorlaşır. Yoksa hiçbir akıl, “Kâinatı tesadüf yarattı” demenin mantıksızlığını kabul etmez; fakat nefis, hür olmak ve bir Yaratıcıya hesap vermemek için o saçmalığı kabul eder görünür.
• Ayet-i Kerime: Bu hakikati teyiden, Zümer Suresi 29. ayet meali şöyledir:
“Allah, hakkında birbiriyle didişen ortakların bulunduğu bir adam ile yalnız bir kişiye bağlı olan bir adamı misal verdi. Bu ikisinin durumu bir olur mu?”
Hülasa: İman, yolu aydınlık, pürüzsüz ve selametlidir. Şirk ve küfür ise, mantıksız, çıkmaz sokaklarla dolu ve ruhu azap içinde bırakan karanlık bir yoldur.
Cenab-ı Hak bizleri imanın selametli yolundan ve Kur’an’ın hikmetli caddesinden ayırmasın. Âmin.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Remz
Arkadaş! Bir kelime-i vâhidenin işitilmesinde, bir adam, bin adam birdir. Yaratılış hususunda da -Kudret-i Ezeliyeye nisbeten- bir şey, bin şey birdir. Nev’ ile ferd arasında fark yoktur.
Remz
Arkadaş! Bütün zamanlarda, bütün insanların maddî ve manevî ihtiyaçlarını temin için nâzil olan Kur’anın hârikulâde haiz olduğu câmiiyet ve vüs’at ile beraber, tabakat-ı beşerin hissiyatına yaptığı müraat ve okşamalar, bilhâssa en büyük tabakayı teşkil eden avam-ı nâsın fehmini okşayarak, tevcih-i hitab esnasında yaptığı tenezzülât, Kur’anın kemal-i belâgatına delil ve bahir bir bürhan olduğu halde, hasta olan nefislerin dalaletine sebeb olmuştur. Çünki zamanların ihtiyaçları mütehaliftir. İnsanlar fikirce, hisce, zekâca, gabavetçe bir değildir. Kur’an mürşiddir, irşad umumî oluyor. Bunun için, Kur’an’ın ifadeleri zamanların ihtiyaçlarına, makamların iktizasına, muhatabların vaziyetlerine göre ayrı ayrı olmuştur. Hakikat-ı hal bu merkezde iken, en yüksek, en güzel ifade çeşitlerini Kur’anın herbir ifadesinde aramak hata olduğu gibi; muhatabın hissine, fehmine uygun olan bir üslûbun mizan ve mirsadıyla mütekellime bakan elbette dalalete düşer.
Remz
Arkadaş! Dünyanın üç vechi vardır:
Birisi:
Âhirete bakar. Çünki onun mezraasıdır.
İkincisi:
Esma-i hüsnaya bakar. Çünki onların mekteb ve tezgâhlarıdır.
Üçüncüsü:
Kasden ve bizzât kendi kendine bakar. Bu vecihle insanların hevesatına, keyiflerine ve bu fâni hayatın tekâlifine medar olur. Nur-u imanla dünyanın evvelki iki vechine bakmak, manevî bir cennet gibi olur. Üçüncü vecih ise, dünyanın fena yüzüdür ki zâtî ve ehemmiyetli bir kıymeti yoktur…
Remz
Arkadaş! İnsanın vücudu, bedeni, emval-i mîriyeden bir neferin elinde bulunan bir hayvan gibidir. O nefer, o hayvanı beslemeğe ve hizmetine mükellef olduğu gibi, insan da o vücudu beslemeğe mükelleftir.
Aziz kardeşlerim! Burada bana bu sözü söylettiren, nefsimle olan bir münakaşamdır. Şöyle ki:
Mehasiniyle mağrur olan nefsime dedim ki:
– Sen bir şeye mâlik değilsin, nedir bu gururun?
Dedi ki:
– Madem mâlik değilim, ben de hizmetini görmem.
Dedim ki:
– Yahu bu sineğe bak! Gayet küçücük zarif elleriyle kanatlarını, gözlerini siler süpürür. Her işini görür. Sen de lâakal onun kadar vücuduna hizmet etmelisin, diye ikna ettim. Takdis ederiz o zâtı ki, bu sineğe nezafeti ilhamen öğretir, bana da üstad yapar. Ben de onun ile nefsimi ikna ve ilzam ederim.
Remz
İnsanı dalaletlere sürükleyen cihetlerden biri de şudur ki: İsm-i Zahir ile ism-i Bâtın’ın hükümleri ayrı ayrı oluyor; bunları birbirine karıştırıp merci’lerini kaybetmek mahzurludur.
Kezalik kudretin levazımı ile hikmetin levazımı bir değildir. Birisine ait levazımatı ötekisinden taleb etmek hatadır.
Ve keza daire-i esbabın iktizası ile daire-i itikad ve tevhid’in iktizası bir değildir. Onu bundan istememeli.
Ve keza kudretin taallukatı ayrı, vücudun cilveleri veya sair sıfatın tecelliyatı ayrıdır. Birbirine iltibas edilmemeli. Meselâ: Dünyada vücudun tedricîdir. Berzahî âyinelerde âni ve def’îdir. Çünki icad ile tecelli arasında fark vardır.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Aziz, sıddık, müdakkik kardeşim;
Bu âlî hakikatler, Mesnevi-i Nuriye adlı eserde derc edilmiş olup, imanın, tevhidin ve ubudiyetin en ince sırlarını ihtiva eden nurlu levhalardır. Risale-i Nur’un o derûnî üslubuna sadık kalarak, âyet-i kerimelerin nuruyla ve kelimelerin müradifleriyle (eş anlamlılarıyla) aşağıda tafsil ediyoruz.
Bu **”Remz”**ler (işaretler), hakikata giden yolda aklı şaşırtan vehimleri izale eden ve kalbi itminana erdiren birer mürşid hükmündedir.
BİRİNCİ REMZ: Kudret-i Ezeliyede Külfet Yoktur
İzah ve Tafsil:
Cenab-ı Hakk’ın kudreti zâtîdir; yani O’nun Zâtının lazımıdır, O’ndan ayrılması muhaldir. Zâtî olan sıfatlarda ise derecelenme olmaz. Nasıl ki güneşin ziyası (ışığı), bir damla suya da okyanusa da aynı kolaylıkla akseder; bir aynada görünmesi ile bin aynada görünmesi arasında güneş için bir zorluk farkı yoktur. Aynen öyle de Kudret-i Ezeliye için bir atomu yaratmak ile bir galaksiyi yaratmak, bir ferdi işitmek ile bütün mahlukatı aynı anda işitmek arasında fark yoktur.
Cenab-ı Hak, “Kün feyekün” (Ol der ve olur) emriyle iş görür. Sebepler ve vasıtalar, sadece izzet-i ilahiyenin perdesidir; kudretin icraatında zorluk veya kolaylık teşkil etmezler.
İlgili Âyet-i Kerime:
Bu hakikat, Lokman Suresi’nde şöyle beyan buyurulmuştur:
“Sizin yaratılmanız da diriltilmeniz de tek bir kişinin yaratılıp diriltilmesi gibidir. Şüphesiz Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.” (Lokman Suresi, 31/28)
Hülasa: Allah’ın sonsuz kudreti karşısında “az-çok”, “büyük-küçük”, “bir-bin” birdir. Bu sırrı fehmeden, kâinattaki harika nizamı hayretle temaşa eder ve tevhid inancında sarsılmaz bir yakîne erer.
İKİNCİ REMZ: Kur’an’ın Tenezzülât-ı İlahiyesi ve Üslubu
İzah ve Tafsil:
Kur’an-ı Hakîm, bütün zamanlara, bütün asırlara ve bütün insan tabakalarına hitap eden ezelî bir hutbedir. İnsanlığın büyük çoğunluğunu “avam” dediğimiz, derin felsefî meseleleri bilmeyen halk tabakası oluşturur. Kur’an, o sonsuz belâgatı (sözün düzgün ve yerinde olması) ve i’cazı (eşsizliği) ile, en basit fehimli bir insanın dahi anlayabileceği bir üslup kullanmıştır. Buna “Tenezzülât-ı İlahiye” (Allah’ın, kullarının anlayış seviyesine göre hitap etmesi) denir.
Nasıl ki bir padişah, bir çocukla konuşurken çocuğun anlayacağı dilden konuşursa; Sultan-ı Ezelî de aciz kullarıyla konuşurken onların idrak seviyelerine inerek, temsiller ve kıssalarla hakikati anlatır.
Fakat bazı hasta kalpli ve sathi (yüzeysel) nazar sahipleri, Kur’an’ın bu şefkatli ve hikmetli üslubunu, beşer kelamı zannederek hataya düşmüşlerdir. “Allah neden böyle basit misaller veriyor?” diyerek o ulvi kelamı kendi kısır akıllarıyla tartmaya kalkışmışlardır. Halbuki Kur’an bir mürşiddir; irşad ise muhatabın seviyesine inmeyi iktiza eder. Muhatabın fehmine, hissine ve makamına uygun konuşmak, belâgatın ta kendisidir.
İlgili Âyet-i Kerime:
“Andolsun biz Kur’an’ı, düşünüp öğüt alsınlar diye kolaylaştırdık. Peki, öğüt alacak yok mu?” (Kamer Suresi, 54/17)
Hülasa: Kur’an’ın üslubundaki sadelik ve anlaşılırlık, O’nun kelamının kusuru değil; bilakis kemalinin, merhametinin ve ihatasının (kuşatıcılığının) en parlak bir delilidir (bürhanıdır).
ÜÇÜNCÜ REMZ: Dünyanın Üç Yüzü
İzah ve Tafsil:
İnsan çoğu zaman dünyayı severken veya dünyadan şikâyet ederken hata eder. Çünkü dünya tek yüzlü değildir. Üstad Bediüzzaman Hazretleri, dünyanın hakikatini üç ayrı vecihle (yüzle) tasvir etmiştir:
• Birinci Yüz (Âhiretin Mezraası): Bu yüz gayet güzeldir. Dünya, âhiret âlemi için bir tarla hükmündedir. Burada ekilen hayırlar, ibadetler ve faziletler, orada cennet meyvesi olarak biçilecektir. Bu yönden dünyaya küsmek değil, onu imar etmek gerekir.
• İkinci Yüz (Esma-i Hüsna’nın Aynası): Bu yüz de çok güzeldir. Dünya, Cenab-ı Hakk’ın bin bir isminin nakışlarını gösteren bir sergidir, bir mekteptir. Her bir çiçek, her bir bahar, Allah’ın Cemal, Hâkim, Rezzak gibi isimlerini okutturur. Bu yüze bakmak tefekkürdür, ibadettir.
• Üçüncü Yüz (Nefsin Hevesatı ve Fani Yüzü): İşte çirkin, fani ve aldatıcı olan yüz budur. Nefsin oyun ve eğlence yeri olan, insanı gaflete düşüren, sonunda ölümle yok olup giden yüzdür.
Dalalet ve gaflet ehli, dünyanın ilk iki güzel yüzünü görmez; sadece bu üçüncü, geçici yüze âşık olur. Hakikat ehli ise, dünyanın fena yüzünü terk eder; onu âhiret tarlası ve Esma talimgâhı olarak sever.
İlgili Âyet-i Kerime:
“Bu dünya hayatı ancak bir eğlence ve oyundan ibarettir. Ahiret yurduna gelince, işte gerçek hayat odur. Keşke bilselerdi!” (Ankebut Suresi, 29/64)
Hülasa: “Dünya sevgisi bütün hataların başıdır” hadis-i şerifi, dünyanın üçüncü yüzü içindir. İlk iki yüzünü sevmek ise marifetullah (Allah’ı bilmek) ve şükürdür.
DÖRDÜNCÜ REMZ: Vücut Emaneti ve Hizmet
İzah ve Tafsil:
İnsan, kendi vücudunun mâliki (sahibi) değildir; o vücut Allah’ın mülküdür ve insana bir emanet olarak verilmiştir. Metindeki “Emval-i mîriye” (devlet malı) teşbihi harikadır. Askerdeki bir neferin atı devlete aittir; nefer o ata binmek ve ona bakmakla mükelleftir, ama atı satamaz veya keyfine göre helak edemez.
Nefis (ene/enaniyet), “Bu vücut benimdir, istediğim gibi kullanırım” derse hem emanete hıyanet eder hem de tembellik yapar. Ancak akıl ve iman ona der ki: “Hayır, sen bu vücut hanesinde bir kiracısın, bir memursun. Bak, küçücük bir sinek bile kendisine verilen vücut aza ve cihazlarını (kanatlarını, gözlerini) temizliyor, bakımını yapıyor. Sen de Eşref-i Mahlukat (yaratılmışların en şereflisi) olarak, sana verilen bu vücut emanetini temiz tutmalı, ibadet ve hayırlı işlerde kullanarak muhafaza etmelisin.”
İlgili Âyet-i Kerime:
“Şüphesiz biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar onu yüklenmek istemediler, ondan çekindiler. Onu insan yüklendi…” (Ahzab Suresi, 33/72)
Hülasa: Vücuduna hizmet etmek, onu süslemek için değil; Sahib-i Hakiki olan Allah’ın sanatını korumak ve O’nun yolunda kullanmak için olmalıdır. Bu bakış açısı, insana hem vakar hem de mesuliyet kazandırır.
BEŞİNCİ REMZ: Esbab ve İtikad Arasındaki Denge
İzah ve Tafsil:
İnsanı itikadî noktada saptıran en mühim meselelerden biri, “İsm-i Zahir” (sebepler alemi) ile “İsm-i Bâtın” (hakikat alemi) hükümlerini karıştırmaktır.
• Daire-i Esbab (Sebepler Dairesi): Bu dünya “Hikmet” dünyasıdır. Allah’ın Hakîm ismi, her şeyin bir sebeple, bir sıra ve nizam ile olmasını iktiza eder. Mesela bir meyvenin olması için tohum, toprak, su, güneş ve zaman lazımdır. Biz bu dairede iken sebeplere riayet etmekle mükellefiz (çalışmak, ilaç kullanmak vs.).
• Daire-i İtikad ve Tevhid (İnanç Dairesi): İman ederiz ki, sebepleri de yaratan, neticeyi de veren yalnız Allah’tır (Müsebbibü’l-Esbab). Ateş yakar deriz (sebep), ama yakan Allah’tır diye inanırız (itikad).
Hata şurada başlar: İnsan, sebeplere tesir verip “ilacın kendisi iyileştirdi” derse (şirk-i hafi) veya kudret makamındaki “ol” emrini dünyadaki hikmet makamında bekleyip, hiç çalışmadan netice isterse (cebrilik/tembellik) dalalete düşer.
Kudret “def’î”dir (bir anda yaratır), Hikmet “tedricî”dir (zamanla, kademe kademe yapar). Berzah ve âhiret âlemi kudretin tecelligâhıdır; orada şeyler bir anda olur. Dünya ise hikmet yurdudur; burada tohumun ağaç olması için zamana ihtiyaç vardır. Bu iki kanunu birbirine karıştırmamak elzemdir.
İlgili Âyet-i Kerime:
“…İyi bilin ki, yaratmak da emretmek de O’na mahsustur. Âlemlerin Rabbi olan Allah ne yücedir!” (A’râf Suresi, 7/54)
Hülasa: Fiillerimizde sebeplere riayet edeceğiz (Hikmet dairesi), ancak kalbimizde neticeyi yalnız Allah’tan bileceğiz (Kudret ve Tevhid dairesi). Zahiri sebepleri ilahlaştırmayacağız, ama sebepleri de tamamen inkâr etmeyeceğiz.
Cenab-ı Hak, bizleri Kur’an’ın nurlu hakikatlerini hakkıyla fehmeden, kâinat kitabını doğru okuyan ve emaneti sahibine teslim edinceye kadar sadakatle muhafaza eden bahtiyar kullarından eylesin.
Bâki Selâm.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Remz
Arkadaş! İslâmiyet, bütün insanlara bir nur, bir rahmettir. Kâfirler bile onun rahmetinden istifade etmişlerdir. Çünki İslâmiyet’in telkinatıyla küfr-ü mutlak, inkâr-ı mutlak; şek ve tereddüde inkılab etmiştir. O telkinatın kâfirlerde de yaptığı in’ikas ve tesirat sayesinde, kâfirlerin, hayat-ı ebediye hakkında ümidleri vardır. Bu sayede, dünya lezzetleri ve saadeti onlarca tamamıyla zehirlenmez. Bütün bütün o lezzetler elemlere inkılab etmez. Yalnız tereddüdleri vardır. Tereddüd ise, her iki tarafa baktırır. Deve kuşu gibi, tam manasıyla ne kuş olur ve ne de deve olur. Ortada kalarak her iki tarafın zahmetinden kurtulur.
Remz
Arkadaş! Nefis, tenbellik saikasıyla vazife-i ubudiyetini terk ettiğinden tesettür etmek istiyor. Yani, onu görecek bir rakibin gözü altında bulunmasını istemiyor. Bunun için bir Hâlıkın, bir Mâlikin bulunmamasını temenni eder. Sonra mülahaza eder. Sonra tasavvur eder. Nihayet, ademini, yok olduğunu itikad etmekle dinden çıkar. Halbuki, kazandığı o hürriyetler, adem-i mes’uliyetler altında ne gibi zehirler, yılanlar, elîm elemler bulunduğunu bilmiş olsa derhal tövbe ile vazifesine avdet eder.
Remz
Arkadaş! Her bir insanın bir nokta-i istinadı bulunduğuna nazaran, istinad noktalarının tefavütüne göre insanların yapabileceği işler de tefavüt eder. Meselâ: Büyük bir sultana istinadı olan bir nefer, bir şahın yapamadığı bir işi yapar. Çünki nokta-i istinadı şahtan büyüktür. Evet kudret-i ezeliye tarafından memur edilen baûda yani sivrisineğin Nemrud’a olan galebesi ve bir çekirdeğin “Fâlik-ul Habbi ve-n Neva” tarafından verilen izin ve kuvvete binaen koca bir ağacın cihazatını, malzemesini tazammun etmesi, yani içine alması bu hakikatı tenvir eden bir hakikattır.
Remz
Arkadaş! “Katre” namındaki eserimde Kur’an’dan ilhamen takib ettiğim yol ile ehl-i nazar ve felsefenin takib ettikleri yol arasındaki fark şudur:
Kur’andan tavr-ı kalbe ilham edilen Asâ-yı Musa gibi, manevî bir asâ ihsan edilmiştir. Bu asâ ile, kitab-ı kâinatın herhangi bir zerresine vurulursa, derhal mâ-i hayat çıkar. Çünki müessir ancak eserde görünebilir.
Manevî asansör hükmünde olan murakabeler ile mâ-i hayatı bulmak pek müşkildir.
Vesaite lüzum gösteren ehl-i nazar ise, etraf-ı âlemi arşa kadar gezmeleri lâzımdır. Ve o uzun mesafede hücum eden vesveselere, vehimlere, şeytanlara mağlub olup caddeden çıkmamak için, pekçok bürhanlar, alâmetler, nişanlar lâzımdır ki yolu şaşırtmasınlar.
Kur’an ise, bize asâ-yı Musa gibi bir hakikat vermiştir ki; nerede olsam, hattâ taş üzerinde de bulunsam, asâyı vuruyorum, mâ-i hayat fışkırıyor. Âlemin haricine giderek uzun seferlere ve su borularının kırılmaması ve parçalanmaması için muhafazaya muhtaç olmuyorum. Evet
وَ ف۪ى كُلِّ شَيْءٍ لَهُ اٰيَةٌ تَدُلُّ عَلٰى اَنَّهُ وَاحِدٌ
beytiyle, bu hakikat hakikatıyla tebarüz eder.
{(*): İhtar: Kur’anın delaletiyle bulduğum yola gitmek isteyen için ve ona o yolu güzelce tarif etmek için, “Risale-i Nur Külliyatı” güzel bir tarifçidir}
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Aziz, sıddık, meraklı kardeşim;
Mesnevi-i Nuriye’nin “Katre” risalesinin ahirinde yer alan ve imanın inkişafına, küfrün psikolojik tahliline ve Kur’an’ın marifetullah (Allah’ı tanıma) mesleğine dair gayet derin hakikatleri ihtiva eden Remzlerdir.
Risale-i Nur’un lisan-ı manevisine sadık kalarak, yasakladığın kelimelerden azami derecede sakınıp, yerine kadim ve köklü kelimeleri (müradiflerini) istimal ederek; bu dört remzi, ayet-i kerimelerin nuruyla izah ve şerh edelim.
BİRİNCİ REMZ: İslâmiyet’in Rahmet-i Ammesi ve Küfrün Mahiyeti
Bu remzde, İslamiyet’in sadece müminlere değil, kâfirlere dahi dünyevi bir rahatlık ve lezzet alma noktasında nasıl bir rahmet olduğu izah edilmektedir.
İzah ve Tahlil:
Küfr-ü mutlak (tam bir inkâr), insan için dehşetli bir karanlıktır. Zira ahirete inanmayan bir kimse için ölüm; ebedi bir yok oluş, sonsuz bir hiçlik ve idamdır. Bu itikad ile yaşayan bir insan, yediği en lezzetli taamdan, sevdiği en güzel manzaradan dahi elem duyar. Çünkü her an o lezzetin son bulacağını ve kendisinin yok olacağını düşünür. Bu fikir, dünya saadetini zehirler.
Ancak İslâmiyet’in cihanşümul (evrensel) hakikatleri, toplumun her katmanına yayıldığı için, kâfirler dahi bu havayı teneffüs ederler. İslam’ın varlığı, onların zihnine “Acaba?” sorusunu, yani bir şüphe ve tereddüdü yerleştirir. “Ya ahiret varsa? Ya yok olmayacaksam?” ihtimali, o mutlak yokluk korkusunu kırar.
Müradif Manalar:
• Küfr-ü Mutlak: Şeksiz şüphesiz inkâr.
• İnkılab Etmek: Dönüşmek, hal değiştirmek.
• Deve Kuşu Misali: Metinde geçen bu teşbih harikadır. Deve kuşu ne kuş gibi uçar (yükten kaçar), ne de deve gibi yük taşır. Kâfir de İslam’ın şüphesiyle; ne tam bir mümin gibi ibadet yükünü taşır, ne de tam bir ateist gibi “yok olacağım” korkusuyla dünyasını zindan eder. Ortada (berzahta) kalarak dünyevi lezzetini muhafaza eder.
İlgili Ayet-i Kerime:
Cenab-ı Hak, Peygamber Efendimiz (A.S.M) için şöyle buyurur:
“Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.”
(Enbiyâ Suresi, 21/107 )
Bu ayet işaretiyle, o rahmetten sadece müminler değil, hayat-ı dünyeviye noktasında münkirler de hisselerini alırlar.
İKİNCİ REMZ: İnkârın Psikolojik Kökü
Bu remz, dinsizliğin veya imansızlığın her zaman aklı bir delilden değil, çoğunlukla nefsin tembelliğinden ve vazifeden kaçma arzusundan kaynaklandığını isbat eder.
İzah ve Tahlil:
Nefis, tabiatı gereği serbest olmak, keyfince hareket etmek ister. İman ise insana “vazife-i ubudiyet” (kulluk görevi) yükler. Namaz, oruç, haramdan sakınma gibi vazifeler, tembel bir nefse ağır gelir. Nefis, bu ağırlıktan kurtulmak için, kendisini daima gözetleyen bir “Rakib”in (Allah’ın) olmamasını arzular.
Bu arzu, zamanla bir **”hayal”**e dönüşür. İnsan, “Keşke olmasa, ben de rahat etsem” diye düşünmeye başlar. Bu menfi hayal, aklı da kandırarak zamanla “inkâr fikrine” ve nihayetinde “yokluk itikadına” dönüşür. Yani kâfir, delil bulduğu için değil; ibadetin zahmetinden kaçmak ve başıboş (hür) kalmak için dinden çıkar. Halbuki bu başıboşluk, onu kâinatın hadsiz korkuları ve belaları altında ezer; “adem-i mes’uliyet” (sorumsuzluk) zannettiği hal, vicdanını daima azap içinde bırakır.
Müradif Manalar:
• Saika: Sevk eden sebep, itici güç.
• Mülahaza: Düşünce, fikir yürütme.
• Tasavvur: Zihinde şekillendirme.
• Adem: Yokluk.
İlgili Ayet-i Kerime:
İnsanın başıboş bırakılmayacağını ve nefsinin bahaneler ürettiğini Kur’an şöyle beyan eder:
“İnsan, kendisinin başıboş bırakılacağını mı zanneder?”
(Kıyamet Suresi, 75/36 )
“Fakat insan önündeki (gerçeği) yalanlamak ister.”
(Kıyamet Suresi, 75/5 )
ÜÇÜNCÜ REMZ: Nokta-i İstinad (Dayanak Noktası) ve Kudret
Bu remz, insanın kıymetinin ve gücünün kendi zatından değil, dayandığı makamdan (Allah’tan) geldiğini muazzam bir temsille anlatır.
İzah ve Tahlil:
İnsan, özü itibarıyla aciz ve fakirdir. Ancak imanı elde ettiğinde, **”Kudret-i Ezeliye”**ye (Allah’ın sonsuz gücüne) dayanır. Bir nefer (asker), kendi gücüyle taşıyamayacağı mühimmatı veya yapamayacağı işi, Padişahın askeri olduğu için ve onun kuvvetine dayanarak yapar.
Metinde verilen misaller çok mühimdir:
• Sivrisinek ve Nemrud: Nemrud gibi cebbar bir kralı, ufacık bir sivrisinek mağlup etmiştir. Bu sineğin gücü değil, sineğin dayandığı Allah’ın kudretidir.
• Çekirdek ve Ağaç: Küçücük bir tohum, koca bir ağacın bütün programını ve cihazatını içinde saklar. Bu iş, o kuru çekirdeğin marifeti olamaz; ancak “Fâlik-ul Habbi Ve-n Neva” (Taneyi ve çekirdeği yarıp filizlendiren Allah) tarafından ona verilen izin ve kudret eseridir.
Müradif Manalar:
• Nokta-i İstinad: Dayanak noktası, güvenilen güç.
• Tefavüt: Farklılık.
• Tazammun Etmek: İhtiva etmek.
• Tenvir Eden: Aydınlatan.
İlgili Ayet-i Kerime:
Bu hakikati, Bedir Savaşı’nda Müslümanların attığı okun Allah’ın kudretiyle hedefini bulmasını anlatan şu ayet izah eder:
“…(Savaşta) onları siz öldürmediniz, fakat Allah öldürdü onları; attığın zaman da sen atmadın, fakat Allah attı…”
(Enfâl Suresi, 8/17 )
Ve çekirdek misali için:
“Şüphesiz Allah, taneyi ve çekirdeği yarıp filizlendirendir…”
(En’âm Suresi, 6/95 )
DÖRDÜNCÜ REMZ: Kur’an Yolu ve Felsefe Yolu Arasındaki Fark
Bu remz, hakikate ulaşmada Kur’an’ın “Kestirme ve güvenli” yolu ile, felsefenin (ehl-i nazarın) “Uzun ve tehlikeli” yolu arasındaki farkı ortaya koyar.
İzah ve Tahlil:
• Ehl-i Nazar ve Felsefe Yolu: Bunlar Allah’ı bulmak için sebepleri zincirleme takip ederler. Evrenin ucuna, arşa kadar gidip, bütün kâinatı dolaşıp, “Bu eserlerin bir ustası olmalı” diyerek neticeye varmaya çalışırlar. Bu yol uzun bir su borusu döşemek gibidir. Yolda vesveseler, şüpheler ve şeytanlar insana hücum edebilir, borular kırılabilir, su (hakikat) kesilebilir.
• Kur’an ve Risale-i Nur Yolu (Asâ-yı Musa): Kur’an, Hz. Musa’nın asası gibi bir mucize verir. Asa nereye vurulsa su fışkırır. Yani Kur’an, sebeplerin arkasına saklanmadan, her şeyin üzerinde doğrudan doğruya Allah’ın mührünü gösterir. Bir atoma, bir çiçeğe, bir sineğe bakıldığında; “Bunu ancak Allah yaratabilir” dedirtir. Uzun seferlere lüzum kalmadan, her yerden O’na bir pencere açar.
Bu, “Vahdet-i Vücud” değil, **”Tevhid-i Hakiki”**dir. Her şeyde O’nun birliğine (Vahidiyetine) delil bulmaktır.
Arapça Beytin Manası:
Metinde geçen “Ve fî külli şey’in lehû âyetün tedullu alâ ennehu Vâhidün” beyti meşhur bir hakikattir:
“Her şeyde, O’nun bir olduğuna delalet eden bir ayet (işaret/delil) vardır.”
İlgili Ayet-i Kerime:
Kur’an’ın her şeyde Allah’ın birliğini gösterdiğine dair delil:
“Yedi gök, yer ve bunların içinde bulunanlar O’nu tesbih ederler. O’nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur…”
(İsrâ Suresi, 17/44)
“Gerek ufuklarda gerek kendi nefislerinde ayetlerimizi onlara göstereceğiz ki, Kur’an’ın hak olduğu onlara iyice belli olsun…”
(Fussilet Suresi, 41/53)
Netice-i Kelam:
Arkadaş! Bu remzler gösteriyor ki; İslâmiyet hem dünya hem ahiret saadetinin kaynağıdır. İnkâr, bir kaçış ve zayıflıktır. Hakiki kuvvet, Allah’a dayanmaktadır. Ve hakikate giden en kısa, en selametli, en nurlu yol; felsefenin dolambaçlı yolları değil, Kur’an’ın her zerrede Allah’ı gösteren “Asâ-yı Musa” gibi mucizevi yoludur.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Remz
Arkadaş! Nefsin vücudunda bir körlük vardır. O körlük vücudunda zerre-miskal kaldıkça hakikat güneşinin görünmesine mâni’ bir hicab olur. Evet müşahedemle sabittir ki; kat’î, yakînî bürhanlar ile deliller dolu olan büyük bir kal’ada, küçük bir taşta bir za’fiyet görünürse, o kör olası nefis o kal’ayı tamamen inkâr eder. Altını üstüne çevirir. İşte nefsin cehaleti, hamakati, bu gibi insafsızca tahribattan anlaşılır.
Remz
Ey insan! Senin vücudunun sahasında yapılan fiiller ve işlerden senin yed-i ihtiyarında bulunan, ancak binde bir nisbetindedir. Bâki kalan Mâlik-ül Mülk’e aittir. Binaenaleyh kendi kuvvetine göre yük al. Yoksa altında ezilirsin. Kıl kadar bir şuur ile, büyük taşları kaldırmak teşebbüsünde bulunma. Mâlikinin izni olmaksızın, O’nun mülküne el uzatma. Binaenaleyh gafletle, kendi hesabına bir iş yaptığın zaman, haddini tecavüz etme. Eğer Mâlikin hesabına olursa istediğin şeyi al ve yap. Fakat izin ve meşiet ve emri dairesinde olmak şartıyla. İzin ve meşietini de şeriatından öğrenirsin.
Remz
Ey şan ve şerefi, nam ve şöhreti isteyen adam! Gel, o dersi benden al. Şöhret ayn-ı riyadır ve kalbi öldüren zehirli bir baldır. Ve insanı insanlara abd ve köle yapar. O bela ve musibete düşersen
اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ
de, o beladan kurtul…
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Mesnevi-i Nuriye eserinden, insan fıtratının ve nefsinin en derin yaralarına merhem süren, hakikat-i imaniyeyi ders veren mühim Remzlerdir. Bu parçalar, nefsin hilelerini, insanın acziyetini ve ihlasın ehemmiyetini harika bir surette tasvir etmektedir.
Risale-i Nur’un lisanına, üslubuna ve meşrebine sadık kalarak; muhtevası zengin, Kur’anî delil ve bürhanlarla teyit edilmiş izahı aşağıdadır.
BİRİNCİ REMZ: Nefsin Körlüğü ve İnkâr Hastalığı
“Arkadaş! Nefsin vücudunda bir körlük vardır…”
İzah ve Şerh:
Bu remz, nefsi-i emmarenin (kötülüğü emreden nefis) dehşetli bir marazını ve yanılmasını nazara vermektedir. Nefis, tabiatı gereği enaniyet (benlik) ve gurur sahibidir. Hakikat güneşini görmemek için, kendi vücudunda zerre kadar bir körlük noktası bulsa, o noktayı büyütür ve hakikatin tamamına perde yapar.
Nasıl ki küçük bir parmağın ucu, göze çok yakın tutulsa koca bir şehri görmeye mâni olur; nefisteki o zerre miktar inat ve körlük dahi, iman hakikatlerinin cihan şümul nurunu örtmeye sebebiyet verir. İman, binlerce kat’î ve yakînî delillerle (bürhanlarla) isbat edilmiş muazzam bir kaledir. Lakin nefis, o muhteşem kalenin taşlarından birinde küçük bir zafiyet veya anlaşılamayan bir nokta görse, o bahaneyle bütün kaleyi inkâr etmeye yeltenir. Bu, ahmaklığın ve cehaletin en ileri derecesidir. Zira bir binanın bin kapısı olsa, dokuz yüz doksan dokuzu açık, biri kapalı bulunsa; “Bu saraya girilemez” denilmez. Nefis ise o kapalı kapıyı gösterip, açık olan binlerce kapıyı görmezden gelir; insafsızca tahribat yapar.
Müradif ve Anahtar Kelimeler:
• Hicab: Perde, örtü.
• Müşahede: Gözle görme, şahit olma.
• Hamakât: Ahmaklık, budalalık.
• Bürhan: Kesin delil, sarsılmaz isbat.
İlgili Ayet-i Kerime:
Cenab-ı Hakk, nefsin bu körlüğünü ve hakikati inkar edişini Hac Suresi’nde şöyle beyan eder:
فَاِنَّهَا لَا تَعْمَى الْاَبْصَارُ وَلٰكِنْ تَعْمَى الْقُلُوبُ الَّت۪ي فِي الصُّدُورِ
“Gerçek şu ki, gözler kör olmaz; lâkin göğüsler içindeki kalpler kör olur.” (Hac Suresi, 22:46)
İKİNCİ REMZ: Acz-i Beşerî ve Mâlik-ül Mülk’e Teslimiyet
“Ey insan! Senin vücudunun sahasında yapılan fiiller…”
İzah ve Şerh:
Bu remz, insanın haddini bilmesi ve Yaratıcısına karşı acziyetini idrak etmesi hakkındadır. İnsanın elinde olan ihtiyar (seçme yeteneği), kâinatta cereyan eden hadiseler ve hatta kendi vücudundaki fiiller yanında, binde bir nisbetinde bile değildir. Vücudumuzdaki hücrelerin çalışmasından, kalbin atışına kadar her şey, Mâlik-ül Mülk olan Allah’ın kudretiyle işler.
İnsan, kıl kadar bir şuur ve cüzi bir irade ile, dağlar gibi ağır yükleri yüklenmeye kalkışmamalıdır. Yani; rızık endişesiyle, istikbal korkusuyla veya haddini aşan iddialarla kendi ruhunu ezmemelidir. “Ben yaptım, ben kazandım” davası, Mâlik’in mülküne tecavüzdür ve haksız bir gasptır.
Şayet insan, işlerini “Allah namına” ve O’nun izni dairesinde yaparsa, o vakit o zayıf insan, kâinatın sahibine dayandığı için hadsiz bir kuvvete malik olur. Şeriat-ı Garra, bize bu iznin ve meşietin (dilemenin) hudutlarını çizer. Gaflet edip, nefis hesabına iş gören, altında kalır ve ezilir.
Müradif ve Anahtar Kelimeler:
• Yed-i İhtiyar: Seçme yetkisi, irade eli.
• Mâlik-ül Mülk: Mülkün gerçek sahibi olan Allah.
• Meşiet: Dileme, irade etme.
• Haddini Tecavüz: Sınırı aşma, hakkı olmayana el uzatma.
İlgili Ayet-i Kerime:
İnsanın mülkün sahibi olmadığını ve Allah’a teslim olması gerektiğini beyan eden şu ayet gayet manidardır:
وَلِلّٰهِ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ وَاللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ
“Göklerin ve yerin mülkü (hükümranlığı) Allah’ındır. Allah her şeye hakkıyla kâdirdir.” (Âl-i İmrân Suresi, 3:189)
ÜÇÜNCÜ REMZ: Şöhret Afeti ve Riya Zehri
“Ey şan ve şerefi, nam ve şöhreti isteyen adam!..”
İzah ve Şerh:
Bu remz, ihlas mesleğinin zıddı olan riyakârlığı ve şöhret tutkusunu tenkit eder. İnsanların nazarında büyük görünmek, alkışlanmak ve şöhret sahibi olmak; zahirde tatlı görünse de, hakikatte kalbi öldüren zehirli bir baldır. Çünkü şöhret, insanı “halk ne der?” düşüncesine hapseder. Kişi, Allah’ın rızasını değil, insanların teveccühünü (ilgisini) aramaya başlar. Bu hal, insanı insanlara kul ve köle yapar.
Hâlbuki mümin, sadece Hakk’ın rızasına talip olmalıdır. Şöhret ayn-ı riyadır; yani olduğu gibi görünmemek, gösteriş yapmaktır. Bu beladan kurtulmanın çaresi ise, “Biz Allah’a aidiz ve O’na döneceğiz” hakikatini kalbe yerleştirmektir. Yani; mülk O’nun, kul O’nun, şeref ve izzet O’nundur. İnsan fani bir hiçtir.
Müradif ve Anahtar Kelimeler:
• Ayn-ı Riya: Riyakârlığın, iki yüzlülüğün ta kendisi.
• Abd: Kul, köle.
• Musibet: Bela, sıkıntı.
İlgili Ayet-i Kerime:
Şöhret ve riyanın ilacı olarak metinde geçen ayet-i kerime şudur:
اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّا اِلَيْهِ رَاجِعُونَۜ
“Biz şüphesiz (her şeyimizle) Allah’a aidiz ve şüphesiz O’na döneceğiz.” (Bakara Suresi, 2:156)
Ve yine izzetin ancak Allah katında olduğunu bildiren ayet:
مَنْ كَانَ يُر۪يدُ الْعِزَّةَ فَلِلّٰهِ الْعِزَّةُ جَم۪يعًاۜ
“Her kim şan ve şeref istiyorsa bilsin ki, şan ve şeref bütünüyle Allah’a aittir.” (Fâtır Suresi, 35:10)
Hülasa-i Kelam
Bu üç remz, insanın manevi terakkisi önündeki üç büyük engeli bertaraf etmektedir:
• Nefsin bahane arayan körlüğü: İmanın bürhanlarına sarılarak tedavi edilir.
• Enaniyet ve kendine güvenme: Mâlik-ül Mülk’e teslimiyet ile tedavi edilir.
• Şöhret ve Riya: İhlas ve ölümü hatırlamakla (Allah’a raci olmakla) tedavi edilir.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Hubab
(Kur’an-ı Hakîm’in ummanından)
خُدَاىِ پُرْ كَرَمْ خُودْ مُلْكِ خُودْ رَا م۪ى خَرَدْ اَزْ تُو بَرَاىِ تُو نِگَهْ دَارَدْ بَهَاىِ ب۪ى گِرَانْ دَادَه
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ وَالصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَعَلٰٓى اٰلِه۪ وَصَحْبِه۪ٓ اَجْمَع۪ينَ
İ’lem ey zikreden ve namaz kılan kardeş!
اَشْهَدُ اَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ
ve
مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللّٰهِ
ve
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ
gibi mübarek kelimeler ile ilân ettiğin bir hüküm ve iddia ettiğin bir dava ve işhad ettiğin bir itikad, lisanından çıkar-çıkmaz milyonlarca mü’minlerin tasdik ve şehadetlerine iktiran eder.
Ve keza İslâmiyetin hak ve hakikat olduğuna ve hükümlerinin doğru ve sadık olduklarına delalet eden bütün deliller, şahidler, bürhanlar, senin o davanın ve itikadının hak olduğuna delalet ederler.
Ve keza söylediğin o mübarek ve mukaddes kelâmlara pek büyük yümünler, feyizler ve berekât-ı İlahiye terettüb eder.
Ve keza cumhur-u mü’minîn ve muvahhidînin o kelimat-ı mübarekeden kalben zevkettikleri mâ-i hayatı ve şarab-ı cenneti, sen de o mukaddes maşrapalardan içersin…
İ’lem!
Kavaid-i usûliyedendir ki: Bir mes’ele hakkında isbat edenin sözü nefyedenin sözüne müreccahtır. Çünki isbat edenin yardımcıları var, sözünde kuvvet olur. Nefyedenin yardımcısı olmadığından tek kalır, sözünde kuvvet yoktur. Hattâ bin adam bir şeyi nefyederse, bir adam gibidir. Bin adam da isbat ederse, isbat edenlerin her birisi bin olur. Çünki hepsi bir şeye bakıyorlar. Ve bir noktaya parmak bastıklarından birbirini takviye ediyorlar. Nefyedenlerde birbirini takviye etmek yoktur, her birisi tek kalır.
Meselâ: Bin pencereden bir yıldızı görüp isbat eden bin adamın her birisi ötekisine yardımcı olur, sözünü takviye eder. Çünki o bin adam, parmakla işaret eder gibi, o şeyi isbat ediyorlar. Nefyedenler öyle değildir. Çünki nefy için sebeb lâzımdır. Sebebler de ayrı ayrı olur. Meselâ: Birisi “Gözümde za’fiyet var, göremedim”, ötekisi “Evimizde pencere yok”, ötekisi “Soğuktan başımı kaldırıp bakamadım” der. Ve hâkeza… Her birisi nefyine, müddeasına ayrı bir sebeb gösterdiğinden, kendisince yıldızın bulunmaması, nefs-ül emirde de yıldızın bulunmamasına delalet etmez ki birbirine yardımcı olsun.
Binaenaleyh bir mes’ele-i imaniyenin nefyi hakkında ehl-i dalaletin ittifakları haber-i vâhid hükmündedir, tesiri yoktur. Amma ehl-i hidayetin mesail-i imaniyede olan sözleri, her birisi ötekisine yardımcıdır, takviye eder…
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Hubab Risalesi’nden İktibas Edilen Parçaların İzah ve Şerhi
Aziz, sıddık, müdakkik kardeşim,
Bu kıymettar parçalar, Mesnevi-i Nuriye eserinin “Hubab” bölümünden alınmıştır. Bu metinler, imanın hem şahsi bir huzur kaynağı hem de kâinatı kuşatan küllî bir hakikat olduğunu; küfrün ve inkârın ise temelsiz, kuvvetsiz ve darmadağınık bir iddia olduğunu harika bir mantık silsilesiyle ders vermektedir. Risale-i Nur’un o nezih üslubuna ve belirlediğiniz kelime kadrosuna sadık kalarak, âyet-i kerimelerin nuruyla bu iki “İ’lem”i tahlil ve izah edelim.
Birinci İ’lem: İmanın Küllî Kuvveti ve İştirak-i A’mal
Bu bölümde müellif, bir mü’minin tek başına getirdiği Kelime-i Şehadet’in, aslında yalnız bir ses olmadığını, bütün kâinattaki mü’minlerin korosuna katılarak muazzam bir kuvvete dönüştüğünü anlatmaktadır.
İzah ve Tahlil:
Bir mü’min, namazda veya zikrullah esnasında “Eşhedü en lâ ilâhe illallah” (Şehadet ederim ki Allah’tan başka ilah yoktur) dediği vakit, zahiri olarak yalnız görünse de hakikatte yalnız değildir. Bu hüküm ve dava, Hz. Adem’den (a.s.) kıyamete kadar gelmiş geçmiş bütün peygamberlerin, evliyanın, asfiyanın ve milyarlarca mü’minin davasıyla aynıdır.
Bu durum, manevi bir “şirket-i maneviye” (manevi ortaklık) hükmündedir. Nasıl ki bir asker, padişahın ismini andığında, arkasında koca bir ordunun kuvvetini hisseder; aynen öyle de, bir mü’min bu mukaddes kelimeleri telaffuz ettiğinde, bütün ehl-i imanın tasdikini ve şehadetini arkasında bir zahîr (yardımcı) ve kuvvet olarak bulur.
İman hakikatleri; aklen, mantıken ve vicdanen o kadar kuvvetli delillerle sabittir ki, kâinattaki bütün deliller, senin o anda söylediğin “Allah vardır ve birdir” davasını imzalar ve doğrular. Bu hal, mü’minin kalbine derin bir inşirah (gönül ferahlığı) ve itmi’nan (kalp huzuru) verir.
Müradif ve Kavramlar:
Bu metinde geçen “iktiran” kelimesi yakınlaşma, ulaşma ve bitişme; “yümün” kelimesi uğur ve bereket; “terettüb” kelimesi ise sonuç olarak hasıl olma manasındadır.
İlgili Ayet-i Kerime:
Bu hakikati teyit eden ve Allah’ın birliğine, meleklerin ve ilim sahiplerinin de şahitlik ettiğini bildiren şu ayet-i kerime meali, konunun temel taşıdır:
“Allah, adaleti ayakta tutarak (delilleriyle) şu hususu açıklamıştır ki, kendisinden başka ilâh yoktur. Melekler ve ilim sahipleri de (bunu ikrar etmişlerdir. Evet) mutlak güç ve hikmet sahibi Allah’tan başka ilâh yoktur.”
(Âl-i İmrân Sûresi, 3/18 )
Bu ayet, senin “Lâ ilâhe illallah” derken yalnız olmadığını, Allah’ın, meleklerin ve bütün ilim erbabının da aynı hakikati haykırdığını beyan eder.
İkinci İ’lem: İsbâtın Nefye Galibiyeti ve Ehl-i Dalaletin Tutarsızlığı
Bu ikinci parça, mantık ilminin ve usûl-i fıkhın çok mühim bir kaidesi üzerine bina edilmiştir: “El-müsbitü mukaddemün ale’n-nâfî” yani “İsbat eden, nefyedene (yok diyene) tercih edilir.”
İzah ve Tahlil:
Burada verilen “yıldız ve pencere” misali, inkârcı düşüncenin (ehl-i dalalet) iç yüzünü ve zayıflığını harika bir surette tasvir eder.
• İsbâtın Kuvveti (İttifak): Bin kişi bir yıldıza baksa ve “gördüm” dese, hepsi “bir tek” hakikate parmak basmış olur. Çünkü görülen şey (yıldız) birdir ve sabittir. Bu bin kişinin sözü, bin ayrı şahitlik değil, bin kuvvetinde tek bir şahitliktir. Birbirini takviye eder, sarsılmaz bir hüccet (delil) olur. Ehl-i hidayet, iman esaslarında işte böyle bir ittifak içindedir.
• Nefyin Zayıflığı (İhtilaf): Bir şeyi “yok” demek veya “görmedim” demek ise, bakan kişinin şahsi durumuna bağlıdır. Metindeki misalde olduğu gibi; biri “gözüm bozuk” der, diğeri “pencere yok” der, öbürü “başımı kaldırmadım” der. Her birinin “yok” demesi veya görememesi, diğerinin iddiasını güçlendirmez. Çünkü sebepleri ayrı ayrıdır, keyfîdir ve şahsî engellere dayanır.
• Netice: Ehl-i küfür ve dalalet, ne kadar kalabalık olurlarsa olsunlar, davaları “yokluk” ve “inkâr” üzerine kurulu olduğu için, ittifak etmiş sayılmazlar. Onların ittifakı zahirîdir. Her biri kendi gaflet, cehalet veya inat penceresinden bakıp “hakikat yok” der. Bu yüzden, bin tane inkârcının sözü, bir tane isbat edenin (görenin) sözü karşısında hükmü yoktur, sönük kalır.
Bu kaideye göre; iman hakikatleri vücudîdir (varlığa dayalıdır) ve sübutîdur (sabittir). İnkâr ise ademîdir (yokluğa dayalıdır). Yüz tane körün “güneş yok” demesi, bir tane görenin “güneş var” demesini çürütemez.
Müradif ve Kavramlar:
• Kavaid-i usûliye: Usûl kaideleri, temel metodoloji kuralları.
• Müreccah: Tercih edilen, üstün tutulan.
• Haber-i vâhid: Tek bir kişiden gelen, kesinlik ifade etmeyen haber.
• Nefs-ül emir: İşin aslı, hakikatin kendisi.
İlgili Ayet-i Kerime:
İnkârcıların (ehl-i dalalet) ittifak edemediklerini, sözlerinin dağınık ve temelsiz olduğunu, kalplerinin hakikate karşı paramparça olduğunu şu ayet-i kerime ihtiva eder:
“Onlar müstahkem kaleler içinde veya duvarlar arkasında olmadan sizinle toplu halde savaşmazlar. Kendi aralarındaki çekişmeleri şiddetlidir. Sen onları toplu sanırsın, halbuki kalpleri darmadağınıktır. Bu, onların akılları ermeyen bir topluluk olmalarındandır.”
(Haşr Sûresi, 59/14)
Ve yine hakikatin isbatı karşısında batılın yok olmaya mahkûm olduğunu beyan eden ayet:
“De ki: ‘Hak geldi, bâtıl yok oldu. Şüphesiz bâtıl, yok olmaya mahkûmdur.'”
(İsrâ Sûresi, 17/81)
Hülâsa ve Tesbit
Bu iki İ’lem, Risale-i Nur’un hikmet dolu üslubuyla bize şu dersi vermektedir: İman, hem cihan şümul bir koro ile Allah’ı zikretmek, hem de mantıki ve ilmi bir isbat zemini üzerinde durmaktır. Şüpheler ve inkârlar ise, şahsi kusurlardan ve bakış açısındaki bozukluklardan kaynaklanan “görememe” halleridir. Hakikat güneşi, gözünü kapatanlar için batmaz; onlar sadece kendilerine gece yaparlar.
Cenab-ı Hak bizleri, ehl-i imanın büyük şahs-ı manevisine dahil eylesin ve imanımızı tahkiki kılarak şüphelerin karanlığından muhafaza eylesin.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
İ’lem Eyyühel-Aziz!
(=Ey aziz kardeşim bil ki!) Bir küll ne şeye muhtaç ise, cüz’ü de o şeye muhtaçtır. Meselâ: Bir şecerenin meydana gelmesi için ne lâzım ise, bir semerenin vücuduna da lâzımdır. Öyle ise, semerenin Hâlıkı, şecerenin de Hâlıkı o oluyor. Hattâ arzın ve şecere-i hilkatin de Hâlıkı, o Hâlık olacaktır.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
İki tarafı birbirinden gayet uzak bir mes’ele var ki, her bir tarafı bir çekirdek gibi sünbül vermiş; ağaç olmuş, dal budak salmış. Böyle bir mes’ele üzerine, şükûk ve evhamın konmaması lâzımdır. Çünki bir çekirdek diğer bir çekirdekle, çekirdek olarak toprak altında kaldıkları müddetçe iltibas edilebilir. Amma ağaç olduktan, meyve verdikten sonra şek edersen, bütün meyveler senin aleyhinde şehadet ederler. Eğer bu başka bir çekirdektir diye tevehhüm etsen, o ağacın bütün meyveleri seni tekzib ederler. Elma ağacına inkılab etmiş bir çekirdeği, hanzale ağacının çekirdeği farzetmek sana müyesser olmaz. Ancak tevehhümle veya bütün elmaların hanzaleye tebdil edilmiş olmasıyla mümkündür ki, bu da muhaldir.
Binaenaleyh nübüvvet öyle bir çekirdektir ki: İslâmiyet şeceresi bütün semeratıyla, çiçekleriyle o çekirdekten çıkmıştır. Kur’an dahi, seyyar yıldızları ismar eden şems gibi, İslâmiyetin onbir rüknünü intac etmiştir. Acaba, bu cihanbaha semerelere bakıp gördükten sonra, çekirdeğinde şübhe ve tereddüd yeri kalır mı? Hâşâ…
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Tavus kuşu gibi pek güzel bir kuş, yumurtadan çıkar, tekâmül eder, semalarda tayarana başlar. Âfâk-ı âlemde şöhret kazandıktan sonra, yerde kalan yumurtasının kabuğu içerisinde o kuşun güzelliğini, kemalâtını, terakkiyatını arayıp bulmak isteyen adamın ahmak olduğunda şübhe yoktur. Binaenaleyh tarihlerin naklettikleri Peygamberimizin (A.S.M.) bidayet-i hayatına maddî, sathî, surî bir nazar ile bakan bir adam şahsiyet-i maneviyesini idrak edemez ve derece-i kıymetine vâsıl olamaz. Ancak bidayet-i hayatına ve levazım-ı beşeriyetine ve ahval-i zahiriyesine ince bir kışır, nazik bir kabuk nazarıyla bakılmalıdır ki, o kışır içerisinden, iki âlemin güneşi ve tûbâ gibi şecere-i Muhammediye (A.S.M.) çıkmıştır. Ve feyz-i İlahî ile sulanmış ve fazl-ı Rabbanî ile tekâmül etmiştir. Binaenaleyh Nebiyy-i Zîşan’ın (A.S.M.) mebde-i hayatına ait ahval-i suriyesinden zaîf bir şey işitildiği zaman üstünde durmamalı; derhal başını kaldırıp etraf-ı âleme neşrettiği nurlara bakmalı.
Maahâza mebde-i hayatına şek ve şübhe ile bakan adam herhalde masdar ile mazhar, menba’ ile makes, zâtî ile tecelli aralarını fark edemiyor. Ve bu yüzden şübheye düşer. Evet Nebiyy-i Zîşan (A.S.M.) tecelliyat-ı İlahiyeye mazhar ve makestir; masdar ve menba’ değildir. Çünki o zât yalnız âbiddir ve ibadetçe herkesten ileridir. Demek bu kadar görünen terakkiyat, kemalât onun zâtî malı değildir. Ancak hariçten verilen Rahman-ı Rahîm’in tecellileridir. Evvelce beyan edildiği gibi, hiçbir şey, bir zerreye bile, mana-yı ismiyle masdar olamaz. Amma bir zerre, mana-yı harfiyle semanın yıldızlarına mazhar olur. Yalnız gaflet ile o zerrenin masdar olduğu zannıyla bakıldığından, san’at-ı İlahiyeyi tagutî bir tabiata malederler.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Aziz, sıddık, müdakkik kardeşim,
Mesnevi-i Nuriye’nin Lâsiyyemalar kısmında yer alan bu derin ve hikmetli “İ’lem”leri, Risale-i Nur’un kendisine has, kalbe ve ruha tesir eden lisanıyla, aslına sadık kalarak, müradifleri (eş anlamlıları) ve muvafık âyet-i kerimeler ışığında izah edelim.
Bu metinler, Tevhid (Allah’ın birliği), Nübüvvet (Peygamberlik) ve Risalet-i Ahmediye’nin (A.S.M.) mahiyetine dair çok mühim üç hakikati ders vermektedir.
BİRİNCİ İ’LEM: Tevhidin Bürhanı (Küll ve Cüz Arasındaki Münasebet)
Metnin Özü:
Bir bütünü (küllü) kim yaratmışsa, onun parçasını (cüz’ünü) da o yaratmıştır. Bir meyveyi yaratmak için koca bir ağacı, hatta kâinatı yaratmak lâzımdır.
İzah ve Şerh:
Ey hakikati arayan kardeş! Cenab-ı Hakk’ın rububiyeti ve kudreti, zerrelerden kürelere kadar her şeyi kuşatmıştır. Bu i’lemde, “Sikke-i Tevhid” yani birliğin mührü nazara verilmektedir.
Şöyle düşünelim: Bir semere (meyve), bir şecerenin (ağacın) en son mahsulü, en nazik neticesi ve âdeta o ağacın programını taşıyan kalbidir. O meyvenin vücut bulması (meydana gelmesi) için, ağacın kökünün toprağa, dallarının havaya, yapraklarının güneşe ihtiyacı vardır. O tek bir meyveyi o dalın ucuna takmak için, bütün o ağacı idare eden bir kudret lâzımdır.
Daha geniş bir nazarla (bakışla) bakıldığında; o ağacın büyümesi için bahara, bahar için dünyanın dönmesine, dünya için güneşe ihtiyaç vardır. Demek ki; tek bir elmayı hakiki manada icad edip yaratabilmek için, koca kâinat fabrikasını işlettirmek iktiza eder.
O halde, o küçük meyveye Hâlık (Yaratıcı) olan kim ise, ağacın Hâlıkı da odur. Hatta şecere-i hilkatin (yaratılış ağacı olan kâinatın) ve arzın (dünyanın) Hâlıkı da ancak O olabilir. Çünkü cüz (parça), küllün (bütünün) küçük bir numunesidir ve ona bağlıdır. Parçaya hükmedemeyen, bütüne sahip olamaz; bütünü elinde tutamayan, parçaya hakiki manada şekil veremez. Bu hakikat, şirk (Allah’a ortak koşma) yolunu tamamen kapatır ve Vahdaniyet-i İlahiyeyi (Allah’ın birliğini) isbat eder.
İlgili Ayet-i Kerime:
“O, gökten su indirendir. İşte biz her çeşit bitkiyi onunla bitirdik. O bitkiden de kendisinde üst üste binmiş taneler bitireceğimiz bir yeşillik; hurmanın tomurcuğundan sarkan salkımlar, üzüm bağları; bir kısmı birbirine benzeyen, bir kısmı da benzemeyen zeytin ve nar bahçeleri meydana getirdik. Meyve verirken ve olgunlaştığı zaman her birinin meyvesine bakın! Kuşkusuz bütün bunlarda inanan bir toplum için deliller vardır.”
(En’âm Suresi, 6:99)
İKİNCİ İ’LEM: Nübüvvet ve İslâmiyet (Çekirdek ve Ağaç Temsili)
Metnin Özü:
Hazreti Muhammed (A.S.M.) bir çekirdek gibidir; İslâmiyet ve Kur’an ise o çekirdekten çıkmış muazzam bir ağaçtır. Ortadaki bu muhteşem meyveleri ve neticeleri (İslâmiyet’i) görüp de, çekirdeğin mahiyeti hakkında şüpheye düşmek akıl kârı değildir.
İzah ve Şerh:
Burada Nübüvvet-i Ahmediye (A.S.M.), bir çekirdeğe benzetilmiştir. Toprak altında (başlangıçta) çekirdekler birbirine benzeyebilir; lakin ağaç olup meyve verdiklerinde hakikatleri ayrışır.
Eğer bir kimse, şükûk ve evham (şüpheler ve kuruntular) ile Resul-i Ekrem’in (A.S.M.) davasına bakarsa büyük bir hata eder. Çünkü ortada İslâmiyet şeceresi (İslâm ağacı) gibi, on dört asırdır milyarlarca insanı gölgesinde barındıran, hakikat meyveleri veren, güzel ahlak çiçekleri açan bir ağaç vardır.
Bir elma ağacını görüp, onun meyvelerini tattıktan sonra; “Acaba bu ağacın çekirdeği elma çekirdeği değil de acı bir hanzale (Ebu Cehil karpuzu) çekirdeği miydi?” diye şüphe etmek muhaldir (imkânsızdır). Zira meyveler, çekirdeğin ne olduğunu tekzib (yalanlama) kabul etmez bir sadakatle isbat eder.
Kur’an-ı Hakîm de bu çekirdekten (Risalet’ten) çıkan bir güneş gibidir. Nasıl ki güneş gezegenleri (seyyar yıldızları) etrafında toplar ve onları aydınlatır; Kur’an da İslâmiyet’in on bir rüknünü (imanın ve İslâm’ın şartlarını) ve sayısız hakikatlerini intac etmiştir (netice vermiştir).
Bu cihanbaha (dünya değerindeki) semereleri, yani İslâm’ın getirdiği adalet, fazilet, ilim ve medeniyeti gördükten sonra; menbaı ve çekirdeği olan Hz. Muhammed’in (A.S.M.) sıdkında ve peygamberliğinde tereddüd etmek, güneş varken gözünü kapamak demektir.
İlgili Ayet-i Kerime:
“Muhammed Allah’ın elçisidir. Beraberinde bulunanlar da kâfirlere karşı çetin, kendi aralarında merhametlidirler. Onları rükûya varırken, secde ederken görürsün. Allah’tan lütuf ve rızâ isterler. Onların nişanları yüzlerindeki secde izidir. Bu, onların Tevrat’taki vasıflarıdır. İncil’deki vasıfları da şöyledir: Onlar filizini yarıp çıkarmış, gittikçe onu kuvvetlendirerek kalınlaşmış, gövdesi üzerine dikilmiş bir ekine benzerler ki bu, çiftçilerin de hoşuna gider…”
(Fetih Suresi, 48:29)
ÜÇÜNCÜ İ’LEM: Şahsiyet-i Maneviye ve Beşeriyet (Tavus Kuşu ve Yumurta Temsili)
Metnin Özü:
Peygamber Efendimiz’in (A.S.M.) zahiri beşeriyet hallerine (yemesi, içmesi, uyuması vb.) bakıp, onun manevi şahsiyetini ve davasının büyüklüğünü anlamayanlar, tavus kuşunu yumurta kabuğunda arayan ahmaklar gibidir. O, İlahi tecellilere bir ayna (mazhar) olmuştur, o güzelliklerin kaynağı (masdar) kendisi değildir.
İzah ve Şerh:
Bu i’lemde, Efendimiz’in (A.S.M.) mebde-i hayatına (hayatının başlangıcına) ve ahval-i zahiriyesine (dış görünüşüne) takılıp kalanların yanılmaları, harika bir misalle, tavus kuşu temsiliyle anlatılmaktadır.
Bir tavus kuşu yumurtadan çıkar, büyür, tekâmül eder (gelişir) ve o muhteşem kanatlarını açar. Artık o, göklerde uçan, renkleriyle hayran bırakan bir harikadır. Bir adam, bu kuşun o muazzam güzelliğini, yerde kırılıp kalmış yumurta kabuğunun içinde aramaya kalkarsa, aklından zoru var demektir.
Aynen bunun gibi, Resul-i Ekrem’in (A.S.M.) beşeriyet tarafı, yani yiyip içmesi, ticaret yapması, uyuması, o yumurtanın kabuğu yani kışır gibidir. Bu kışır içinden, feyz-i İlahî ve fazl-ı Rabbanî ile Tûbâ ağacı gibi bir Şecere-i Muhammediye çıkmıştır. Tarih kitaplarında onun sadece beşerî hallerini okuyup, “Bu zat nasıl dünyayı değiştirdi?” diye şüpheye düşmek; şahsiyet-i maneviyesini (manevi kişiliğini) idrak edememektir.
Burada çok ince bir hikmet noktası daha vardır:
O Zat (A.S.M.); Masdar (kaynak) ve Menba (pınar) değildir; bilakis Mazhar (görünme yeri) ve Makes (yansıtıcı)dır.
Yani, onda görünen kemalât, ilim, mucizeler ve harikalar onun kendi şahsi malı değildir (zâtî değildir). O, Allah’ın Rahman ve Rahîm isimlerinin tecellilerine en parlak bir ayna olmuştur.
O, kullukta (ubudiyette) herkesten ileridir, bir âbiddir. Eğer o harikaları, onun beşerî şahsından bilirsek (onu masdar zannedersek), o zaman o zayıf beşeriyet, o koca yükü kaldıramaz ve biz şüpheye düşeriz. Ama bilirsek ki; o bir aynadır, Güneş-i Ezelî’nin nurlarını yansıtmaktadır; o zaman ne şüphe kalır ne de tereddüd.
İlgili Ayet-i Kerime:
“De ki: Ben de ancak sizin gibi bir insanım. (Ne var ki) bana, ‘İlâhınız ancak bir tek ilâhtır’ diye vahyolunuyor. Kim rabbine kavuşmayı umuyorsa yararlı bir iş yapsın ve rabbine ibadette kimseyi ortak koşmasın.”
(Kehf Suresi, 18:110)
“Arkadaşınız (Muhammed) sapmadı ve bâtıla inanmadı; o, arzusuna göre de konuşmaz. O (bildirdikleri) vahyedilenden başkası değildir.”
(Necm Suresi, 53:2-4)
Hülâsa-i Kelâm:
• Birinci İ’lem: Kâinat bir bütündür, parçayı yaratan bütünü yaratandır. (Tevhid)
• İkinci İ’lem: İslâmiyet ağacı, Nübüvvet çekirdeğinin hakkaniyetine en büyük delildir. (Nübüvvetin İsbatı)
• Üçüncü İ’lem: Peygamberin beşeriyeti bir kabuktur; hakikati ise İlahi nurları yansıtan manevi bir güneştir. (Risalet’in Mahiyeti)
Cenab-ı Hak, bizleri bu hakikatleri hakkıyla fehmeden ve imanını tahkiki seviyeye çıkaran kullarından eylesin. Âmin.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Dualar, tevhid ve ibadetin esrarına nümunedir. Tevhid ve ibadette lâzım olduğu gibi, dua eden kimse de “Kalbinde dolaşan arzu ve isteklerini Cenab-ı Hak işitir” deyip, kâdir olduğuna itikad etmelidir. Bu itikad, Allah’ın her şeyi bilir ve herşeye kadir olduğunu istilzam eder.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Şu âlemi ziyalandıran şemsin, bir sineğin gözüne tecelli ile girip ışıklandırması mümkündür. Ve ateşten bir kıvılcımın gözüne girip tenvir etmesi imkân haricidir. Çünki gözü patlatır.
Kezalik bir zerre, Şems-i Ezelî’nin tecellisine mazhar olur. Fakat Müessir-i Hakikî’ye zarf olamaz…
İ’lem ey mağrur, mütekebbir, mütemerrid nefis!
Sen öyle bir za’fiyet, acz, fakirlik, miskinlik gibi hallere mahalsin ki, ciğerine yapışan ve çok defa büyülttükten sonra ancak görülebilen bir mikroba mukavemet edemezsin; seni yere serer, öldürür…
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Hardale ile tabir edilen, bir darı habbesi hükmünde olan kuvve-i hâfızanın ihata ettiği meydanda gezintiler yapılırken o kadar büyük bir sahraya inkılab eder ki, gezmekle bitmez bir şekil alır. Acaba o hardalenin içindeki meydanı bitiremeyen, o hardalenin dairesini ne suretle bitirecektir? Aklın nazarında hardalenin vaziyeti böyle ise, aklın gezdiği daire nasıldır? Aklı da dünyayı yutar. Fesübhanallah! Cenab-ı Hak hardaleyi, akıl için dünya ve dünyayı da akıl için bir hardale gibi yapmıştır.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
İnsanların en büyük zulümlerinden biri de şudur ki: Büyük bir cemaatin mesaîsine terettüb eden hasenatı intac eden semeratı, bir şahsa isnad ve ona malederler. Bu zulümde bir şirk-i hafî vardır. Çünki bir cemaatin cüz’-i ihtiyarîsiyle kesbettikleri mahsulâtı bir şahsa atfetmek, o şahsın icad derecesinde hârikulâde bir kudrete mâlik olduğuna delalet eder. Hattâ eski Yunanîlerin ve Vesenîlerin ilaheleri, böyle zalimane tasavvurat-ı şeytaniyenin mahsulüdür.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Aziz, sıddık, müdakkik kardeşim;
Mesnevi-i Nuriye bahçesinden iktibas edilen bu nurlu “İ’lem”ler, imanın esasatına, nefsin terbiyesine ve tevhidin ince sırlarına dair pek derin manalar ihtiva etmektedir. Bu hakikatleri, Risale-i Nur’un üslub-u âlîsine muvafık bir surette, ayet-i kerimelerin nuruyla ve müradif kelimelerle zenginleştirerek, madde madde tahlil ve izah edelim.
Gayret bizden, tevfîk Allah’tan.
Birinci İ’lem: Dua ve Tevhidin Sırrı
Metin Özeti: Dualar, tevhid inancının bir numunesidir. Dua eden kişi, kalbinin en gizli köşesindeki arzuları Allah’ın işittiğine ve O’nun her şeye gücünün yettiğine inanmalıdır. Bu inanç, Allah’ın ilim ve kudretinin her şeyi kuşattığını kabul etmektir.
İzah ve Tahlil:
Bu i’lemde, duanın sadece bir talep değil, aynı zamanda bir burhan (delil) ve isbat olduğu vurgulanmaktadır. İnsan dua ederken lisan-ı haliyle şunu ilan eder: “Benim en gizli, en derûnî hatıratımı işiten, kalbimden geçenleri bilen ve bu isteklerimi yerine getirmeye muktedir olan ancak bir Zât vardır.”
Bu hal, doğrudan doğruya Tevhid inancını gösterir. Zira sebeplerin sükût ettiği, hiçbir mahlukun yardım edemediği noktada kalben Allah’a yönelmek; O’nun Semî (her şeyi işiten), Basîr (her şeyi gören) ve Kadîr (her şeye gücü yeten) olduğuna şehadet etmektir.
Bu hakikat, Kur’an-ı Hakîm’de şu ayetle teyit edilir:
“Sözünüzü ister gizleyin ister açığa vurun; bilin ki O, kalplerin içindekini bilmektedir. Yaratan bilmez mi? O, en gizli şeyleri bilir, (her şeyden) hakkıyla haberdardır.” (Mülk Suresi, 13-14. Ayetler)
Buradaki “istilzam” (gerektirme) şudur: Bir sineğin kanadını yaratmak için bütün kâinata hükmedecek bir kudret lazımdır. Kalpteki sessiz bir duayı işitmek için de, bütün kalpleri aynı anda dinleyebilecek bir ilim lazımdır. Öyleyse dua, Allah’ın ilminin ve kudretinin cihanşümul olduğuna bir şahittir.
İkinci İ’lem: Tecelli ve Temsil
Metin Özeti: Güneşin ışığı (ziyası) bir sineğin gözüne sığabilir ve onu aydınlatır; ancak güneşin maddesi (ateşi) göze girerse gözü yakar, yok eder. Aynı şekilde, Cenab-ı Hak bir zerrede tecelli edebilir (isim ve sıfatlarıyla görünebilir), fakat o zerre Hakiki Müessir olan Allah’a bir kap (zarf) olamaz.
İzah ve Tahlil:
Burada “Müessir-i Hakikî” olan Zat-ı Zülcelal ile mahlukat arasındaki münasebet, harika bir temsil ile anlatılmaktadır. Nasıl ki güneş, yüksekliği ve nuraniyetiyle küçük bir cam parçasında veya bir su damlasında timsaliyle, ışığıyla bulunur; fakat kütlesi ve hararetiyle oraya girmez. Eğer maddesiyle girse, o şeyi mahveder.
Aynen öyle de Şems-i Ezelî olan Cenab-ı Hak, ilmiyle, kudretiyle, esmasıyla her şeyin yanındadır, her zerrede tecellisi vardır. Buna “maiyet” (beraberlik) denir. Ancak bu beraberlik, haşa maddî bir hulûl (içine girme) veya ittihat (birleşme) değildir. Cenab-ı Hak, maddeden münezzehtir, mukaddestir. O’nun zatı mekândan münezzeh olduğu halde, Esma ve sıfatlarının nuruyla her şeyde hazır ve nazırdır.
Bu hakikat, Allah’ın nurunun her şeyi kuşattığını beyan eden şu ayetle irtibatlıdır:
“Allah, göklerin ve yerin nurudur…” (Nûr Suresi, 35. Ayet, Meal’den kısmî iktibas)
Ve yine O’nun yüceliğini ve idraklerden münezzeh oluşunu ifade eden ayet:
“Gözler O’nu idrak edemez; fakat O, gözleri idrak eder. O, eşyayı pek iyi bilen, her şeyden haberdar olandır.” (En’âm Suresi, 103. Ayet)
Zerreler, O’nun kudretinin birer ayinesi olabilir ama asla O’nu ihata edemez, O’na zarf olamaz.
Üçüncü İ’lem: Nefsin Aczi ve Enaniyet
Metin Özeti: Ey gururlu ve inatçı nefis! Sen o kadar zayıf ve fakirsin ki, gözle zor görülen bir mikrop bile seni devirip öldürebilir. Buna rağmen nasıl kibirlenirsin?
İzah ve Tahlil:
Bu kısımda, insanın enaniyet (benlik) ve kibir damarına şiddetli bir tokat vurulmaktadır. İnsan, fıtratı itibarıyla nihayetsiz bir acz ve fakr içindedir. Hayatı, pamuk ipliğine bağlıdır. Gözle görülemeyecek kadar küçük bir mahluk (mikrop), o koca cüsseli, mağrur insanı yere serip mezara gönderebilir.
Buradaki tezat şudur: İnsanın iddiası dağlar kadar büyük, fakat dayanma gücü (mukavemeti) bir sinek kanadı kadar zayıftır. Bediüzzaman Hazretleri, nefsi “mağrur” (aldanmış), “mütekebbir” (büyüklenen) ve “mütemerrid” (inatçı) sıfatlarıyla tavsif ederek, insanın haddini bilmesi gerektiğini ihtar eder.
İnsanın bu zaafını Kur’an-ı Kerim şöyle beyan eder:
“Allah sizden (yükünüzü) hafifletmek ister; çünkü insan zayıf yaratılmıştır.” (Nisâ Suresi, 28. Ayet)
Madem bir mikrop seni öldürebiliyor, öyleyse “Benim” diye iddia ettiğin mülk ve iktidar senin değildir. Sen ancak Kadîr-i Mutlak’ın kudretine dayanarak var olabilirsin.
Dördüncü İ’lem: Hafıza ve İnsan Mahiyeti
Metin Özeti: Hardal tanesi kadar küçük olan hafıza merkezi (kuvve-i hafıza), içine aldığı bilgilerle o kadar genişler ki, sanki koca bir kütüphane veya dünya içine sığar. Allah, o küçük hardal tanesini akıl için koca bir dünya, koca dünyayı da akıl için bir hardal tanesi gibi yapmıştır.
İzah ve Tahlil:
Bu i’lem, insanın yaratılışındaki mu’cize-i kudreti nazara vermektedir. İnsanın başındaki hafıza kutucuğu, maddeten bir “hardale” (hardal tanesi) veya mercimek tanesi kadardır. Fakat manen ve vazife itibarıyla, koca bir ömrün hikayesini, binlerce ilmi, sureti, sesi muhafaza eden muazzam bir kütüphanedir.
Burada iki yönlü bir tefekkür vardır:
• Maddenin küçüklüğü, mananın büyüklüğü: Et ve kemikten ibaret o küçük yerde, sayısız manalar depolanır. Bu, Allah’ın “Hafîz” (koruyan, saklayan) isminin bir cilvesidir ve ahiretteki “Levh-i Mahfuz”un küçük bir numunesidir.
• İnsanın ihatası: İnsan aklı, tefekkür ve hayal ile koca dünyayı yutar, yani ihata eder, kavrar. Dünya, insanın aklının yanında küçük bir harita gibi kalır.
Bu harika sanatı yaratan Zât, insanı ne kadar kıymetli yaratmıştır ki, kâinatı onun aklının önüne bir kitap gibi sermiştir.
“Biz onlara, hem ufuklarda hem de kendi nefislerinde delillerimizi göstereceğiz…” (Fussilet Suresi, 53. Ayet, Meal’den kısmî iktibas)
Hafıza, işte bu “nefislerdeki deliller”den (enfüsî deliller) en parlak olanıdır.
Beşinci İ’lem: İçtimaî Zulüm ve Şirk-i Hafî
Metin Özeti: İnsanların yaptığı en büyük zulümlerden biri, bir cemaatin veya ordunun çabasıyla elde edilen başarıyı ve zaferi tek bir şahsa (komutana/lidere) mal etmektir. Bu, gizli bir şirktir. Çünkü cemaatin kazandığı o harika neticeyi bir kişiye vermek, o kişide ilahî bir kudret vehmetmek demektir. Eski Yunan putları da böyle zalimce hayallerin ürünüdür.
İzah ve Tahlil:
Bu son i’lem, sosyolojik ve itikadî bir yanılmayı (hata) tashih etmektedir. Bir ordunun zaferi, bütün askerlerin cüz’-i ihtiyarîleri (iradeleri), gayretleri ve en önemlisi Allah’ın inayetiyle hasıl olur. Fakat insanlar, bu küllî neticeyi, sadece baştaki komutana veya lidere atfederek, “O yaptı, o kurtardı, o yarattı” gibi ifratkâr tabirler kullanırlar.
Bediüzzaman Hazretleri buna “şirk-i hafî” (gizli şirk) demektedir. Zira yaratmak ve hakiki zafer vermek ancak Allah’a mahsustur. Bir insanı, bütün bir milletin hasenatının (iyiliklerinin) kaynağı ve yaratıcısı gibi görmek, ona uluhiyet (ilâhlık) isnad etmek derecesinde bir zulümdür.
Bu durum, insanları putperestliğe götüren yollardan biridir. Eski zamanlarda kahramanların zamanla ilahlaştırılması (Vesenîlik/Putperestlik) bu psikolojinin neticesidir. Mümin ise bilir ki, zafer ve başarı ancak Allah’tandır; kişiler sadece birer vesiledir.
Kur’an-ı Kerim bu hakikati şöyle ders verir:
“…Zafer, ancak mutlak güç ve hikmet sahibi Allah katındandır.” (Âl-i İmrân Suresi, 126. Ayet)
Ve yine Peygamber Efendimiz’e (s.a.v.) hitaben:
“(Savaşta) onları siz öldürmediniz, fakat Allah öldürdü; attığın zaman da sen atmadın, fakat Allah attı…” (Enfâl Suresi, 17. Ayet)
Demek ki, bütün hayırlar, başarılar ve güzellikler Allah’tan bilinmeli; insanlar ise o nimetlere mazhar oldukları için şükretmeli, fakat o nimetleri kendi nefislerinden veya liderlerinden bilip gurura kapılmamalıdır.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Zikreden adamın feyz-i İlahîyi celbeden muhtelif latifeleri vardır. Bir kısmı, kalb ve aklın şuuruna bağlıdır. Bir kısmı da şuursuz, yani şuurlara tâbi değildir.
مِنْ حَيْثُ لَا يَشْعُرُ
husule gelir. Binaenaleyh gaflet ile yapılan zikirler dahi feyizden hâlî değildir.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Cenab-ı Hak, insanı pek acib bir terkibde halketmiştir. Kesret içinde vahdeti, terkib içinde besateti, cemaat içinde ferdiyeti vardır. İhtiva ettiği a’zâ, havâss ve letaifin her birisi için müstakil lezzetler, elemler olduğu gibi; aralarında görülen sür’at-i teavün ve imdaddan anlaşıldığı üzere, her birisi arkadaşlarının lezzet, elem ve teessüratından da hisse alıyorlar. Bu hilkat sayesinde, insan eğer ubudiyet yoluna giderse; bütün lezzet, nimet, kemalât nevilerinin bir kısımlarına mazhar olmaya şâyandır. Ve keza eğer enaniyet yolunu takib ederse, çeşit çeşit elem ve azablara da mahal olmaya müstehaktır.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Kelime-i Tevhid’in tekrar ile zikrine devam etmek, kalbi pek çok şeylerle bağlayan bağları, ipleri kırmak içindir. Ve nefsin tapacak derecede sanem ittihaz ettiği mahbublardan yüzünü çevirtmektir. Maahâza, zâkir olan zâtta bulunan hâsse ve latifelerin ayrı ayrı tevhidleri olduğuna işaret olduğu gibi; onların da onlara münasib şerikleriyle olan alâkalarını kesmek içindir.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
İnsanın bir akrabasına (meselâ) okuduğu bir Fatiha-i Şerife’den hasıl olan sevabda istifade etmekte, bir ile bin müsavidir. Nasıl ki ağızdan çıkan bir lafzın işitilmesinde, bir cemaat ile bir ferd bir olur. Çünki latif şeyler matbaa gibidir. Basılan bir kelimeden bin kelime çıkar.
Ve keza nuranî şeylerde vahdet ile tekessür olduğuna, yani bir nuranî şeyde bin sevab bulunduğuna bir işarettir…
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Nebiyy-i Zîşan’ın (A.S.M.) Makam-ı Mahmud’u İlahî bir maide ve Rabbanî bir sofra hükmündedir. Evet tevzi’ edilen lütuflar, feyizler, nimetler o sofradan akıyor. Resul-i Zîşan’a (A.S.M.) okunan salavat-ı şerife, o sofraya edilen davete icabettir.
Ve keza salavat-ı şerifeyi getiren adam Zât-ı Peygamberîyi (A.S.M.) bir sıfatla tavsif ettiği zaman, o sıfatın nereye taalluk ettiğini düşünsün ki, tekrar be tekrar salavat getirmeye müşevviki olsun.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Aziz, sıddık, müdakkik kardeşim;
Mesnevi-i Nuriye adlı eserden, hakikat-i imaniyeye ve inceliklerine dair fevkalade derin nükteleri ihtiva eden bölümlerdir. Bu parçalar, insanın manevî yapısını, ubudiyetin sırlarını ve kâinattaki tevhid delillerini ders veren mühim “İ’lem”lerdir.
Risale-i Nur’un kendisine mahsus o yüksek ve bedi’ üslubuna sadık kalarak, tabirat-ı Kur’aniye ve ıstılahat-ı İslamiye ile bu hakikatleri şerh ve izah edelim.
BİRİNCİ İ’LEM: Zikir ve Şuursuz Latifelerin Hissesi
“Zikreden adamın feyz-i İlahîyi celbeden muhtelif latifeleri vardır…”
Bu İ’lem, insanın manevî anatomisinin sadece akıl ve kalbden ibaret olmadığını, çok daha derin ve gizli hislerin de bulunduğunu beyan eder.
İzah ve Şerhi:
Cenab-ı Hak, insan mahiyetine binlerce his ve latife dercetmiştir. İnsan lisanı ile “Allah” dediğinde veya kalbi ile zikrettiğinde, bu zikrin nuru sadece bilinen şuura değil, insanın mahiyetinde gizli kalmış, şuursuz işleyen manevî cihazlarına da sirayet eder. Nasıl ki bir insan uyurken midesi, ciğerleri çalışmaya, gıdayı hazmedip vücuda dağıtmaya devam eder; aynen öyle de insan gaflet içinde, yani tam manasıyla huzurda olduğunu düşünemeden dahi zikretse, o zikrin manevî gıdası ruhun derinliklerindeki o isimsiz latifeleri besler.
Ayette buyurulur:
“…O’nu övgü ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Ne var ki siz, onların tesbihini anlamazsınız…” (İsrâ Suresi, 17/44)
İnsanın kendi vücudundaki zerreler dahi lisan-ı hal ile zikrederken, insanın gafletle de olsa yaptığı zikir, o latifeleri harekete geçirir.
• Min haysü la yeş’ur (مِنْ حَيْثُ لَا يَشْعُرُ): İnsan farkında olmadan, hissetmediği cihetlerden feyiz alır.
• Netice: “Benim kalbim tam hissetmedi, aklım başka yerdeydi” diyerek zikri terk etmemek lazımdır. Çünkü o zikir, senin şuurunun ermediği manevî yaralarına merhem olmaktadır.
İKİNCİ İ’LEM: İnsandaki Terkib, Elem ve Lezzetlerin Ortaklığı
“Cenab-ı Hak, insanı pek acib bir terkibde halketmiştir…”
Bu kısım, insanın “Ahsen-i Takvim” (en güzel kıvam) sırrına mazhar bir saray gibi yaratıldığını ve bu saraydaki her bir odanın (uzuv ve duygunun) birbiriyle irtibatlı olduğunu anlatır.
İzah ve Şerhi:
İnsan, kâinatın küçük bir numunesidir (Zübde-i Âlem). Vücudunda kesret (çokluk) vardır; milyarlarca hücre, yüzlerce duygu… Ancak bu kesret, bir “Vahdet” (birlik) ipiyle bağlanmıştır; o da “Ruh”tur. Gözün aldığı lezzetten akıl hissesini alır, kalbin duyduğu bir elemden mide müteessir olur.
Burada iki yol gösterilmiştir:
• Ubudiyet Yolu: İnsan bu cihazlarını Allah’a itaat ve ibadet yolunda kullanırsa, bir uzvun aldığı manevî lezzet bütün vücuda yayılır. Namazdaki bir huşu, bütün latifeleri nurlandırır.
• Enaniyet Yolu: İnsan enaniyetine (nefsine/benliğine) mağlup olup, hevâ ve heves peşinde koşarsa, cüz’î bir lezzet zannettiği günah, bütün latifelerini zehirler, elem ve azap verir.
Ayette işaret edildiği üzere:
“Biz insanı en güzel biçimde yarattık. Sonra onu aşağıların aşağısına indirdik.” (Tîn Suresi, 95/4-5)
Bu “terkib”, imdada koşmayı, yardımlaşmayı (teavün) iktiza eder. İnsanın fıtratındaki bu birlik, tevhid inancının bedendeki bir yansımasıdır.
ÜÇÜNCÜ İ’LEM: Tevhid Zikri ve Putları Kırmak
“Kelime-i Tevhid’in tekrar ile zikrine devam etmek, kalbi pek çok şeylerle bağlayan bağları… kırmak içindir.”
Bu İ’lem, neden “La İlahe İllallah” sözünü defalarca tekrar etmemiz gerektiğinin hikmetini açıklar.
İzah ve Şerhi:
İnsanın kalbi, kâinattaki her şeye karşı bir alâka ve sevgi duyabilir. Sevdiği, korktuğu, rızkını beklediği her şey, kalbinde manevî bir put (sanem) haline gelebilir. Nefis, sebepler dairesinde boğulup, o sebepleri “tesir sahibi” zanneder.
• Tekrarın Sırrı: Her “La İlahe İllallah” deyiş, kalbi masivadan (Allah’tan gayrı her şeyden) koparan bir kılıç darbesidir.
• Latifelerin Tevhidi: Sadece akıl değil; gözün tevhidi (haramdan sakınmak), kulağın tevhidi (hakkı işitmek), hayalin tevhidi (güzel düşünmek) ayrı ayrıdır. Tevhid zikri tekrar edildikçe, her bir latife kendi putunu kırar ve “Lâ Halıka İllallah” (Allah’tan başka yaratıcı yok), “Lâ Râzıka İllallah” (Allah’tan başka rızık veren yok) hakikatine erer.
Ayat-ı Kerime’de şöyle buyurulur:
“İnsanlardan kimileri vardır ki, Allah’tan başkasını Allah’a eş tutarlar da onları Allah’ı sever gibi severler…” (Bakara Suresi, 2/165)
Zikir, işte bu “eş tutulan” sahte sevgililerden kalbi kurtarıp, Hakiki Mahbub’a yöneltir.
DÖRDÜNCÜ İ’LEM: Nuranî Şeylerdeki Kesret ve Vahdet Sırrı
“İnsanın bir akrabasına (meselâ) okuduğu bir Fatiha-i Şerife’den hasıl olan sevabda istifade etmekte, bir ile bin müsavidir.”
Bu İ’lem, manevî hediyelerin ve nurların, maddi maddeler gibi bölünmediğini, aksine aynalar misali çoğaldığını izah eder.
İzah ve Şerhi:
Maddi bir ekmeği bin kişiye bölseniz, her birine zerre kadar düşer, azalır. Fakat “Nur” ve “Nuranî” şeyler böyle değildir. Bir lambanın ışığı, odadaki bin aynaya aynı anda, eksilmeden yansır.
Aynen bunun gibi, okunan bir Fatiha’nın sevabı, bin ölüye bağışlansa; her birinin ruhuna o Fatiha bütün olarak gider, parçalanmaz. Bir Fatiha, bin Fatiha hükmüne geçer.
Bu sır, “Vahdet içinde kesret” (birlik içinde çokluk) sırrıdır. Latif ve nuranî alemlerde, matbaacılık gibi bir kelimeden bin nüsha çıkar. Bu, Allah’ın rahmet hazinesinin genişliğine ve kudretine delildir.
Bu hakikat, müminlerin birbirine dua etmesinin ne kadar büyük bir kazanç kapısı olduğunu isbat eder.
BEŞİNCİ İ’LEM: Makam-ı Mahmud ve Salavatın Sırrı
“Nebiyy-i Zîşan’ın (A.S.M.) Makam-ı Mahmud’u İlahî bir maide ve Rabbanî bir sofra hükmündedir.”
Bu son parça, Peygamber Efendimiz’e (A.S.M.) getirilen salavatların manasını ve O’nun (A.S.M.) kâinattaki yerini tarif eder.
İzah ve Şerhi:
Resul-i Ekrem (A.S.M.), Cenab-ı Hakk’ın rahmet hazinelerinin dağıtıcısı (temsilcisi) ve en büyük vesilesidir. Bütün nimetler, feyizler ve manevî rızıklar, O’nun risaleti ve duası hürmetine insanlığa takdim edilmiştir. “Makam-ı Mahmud”, bütün hamd ve övgülerin toplandığı o yüce makam, sanki insanlık için kurulmuş Rabbanî bir sofradır.
• Davete İcabet: Salavat getirmek; “Ya Rabbi, o sofradan bize de nasip et, biz o peygamberin ümmetiyiz” diyerek o manevî ziyafete katılma arzusudur.
• Sıfatların Sırrı: “Allahümme salli alâ Seyyidinâ Muhammed’in…” derken, O’nu hangi sıfatla anıyorsak (Resul, Nebi, Habib vb.), o sıfatın getirdiği rahmeti tefekkür etmek gerekir. Bu tefekkür, salavatı kuru bir sözden çıkarıp, kalbî bir münacata dönüştürür ve şevki artırır.
Ayetteki emir şöyledir:
“Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber’e salât ediyorlar. Ey iman edenler! Siz de ona salât edin, selâm edin.” (Ahzâb Suresi, 33/56)
Salavat, o Rahmet Peygamberi ile bizim aramızdaki en kuvvetli bağdır.
Cenab-ı Hak, bizleri bu hakikatleri hakkıyla fehmeden, zikri gafletle dahi olsa terk etmeyen, latifelerini enaniyet yolunda değil ubudiyet yolunda istihdam eden kullarından eylesin.
El-Bâki Hüve’l-Bâki
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
İ’lem ey din âlimi!
{(*): Ehemmiyetlidir.}
Ücretim az, ilmime rağbet yok, diye mahzun olma. Çünki mükâfat-ı dünyeviye ihtiyaca bakar, kıymet-i zâtiyeye bakmaz. Meziyet-i zâtiye ise mükâfat-ı uhreviyeye nâzırdır.
Öyle ise, zâtî olan meziyetini mükâfat-ı uhreviyeye sakla, birkaç kuruşluk dünya metaına satma.
İ’lem ey hitabet-i umumiye sıfatı ile gazete lisanıyla konferans veren muharrir!
Sen, kendi nefsini aşağı göstermeye ve nedamet ederek kusurlarını ilân etmeye hakkın var. Fakat şeair-i İslâmiyeye zıd ve muhalif olan herzeler ile İslâmiyeti lekelendirmeğe kat’iyyen hakkın yoktur.
Seni kim tevkil etmiştir? Fetvayı nereden alıyorsun? Hangi hakka binaen milletin namına, ümmetin hesabına İslâmiyet hakkında hezeyanları savurarak dalaletini neşr ve ilân ediyorsun? Milleti, ümmeti kendin gibi dâll zannetme. Dalaletini kime satıyorsun? Burası İslâmiyet memleketidir, Yahudi memleketi değildir. Cumhur-u mü’minînin kabul etmediği bir şeyin gazete ile ilânı, milleti dalalete davettir, hukuk-u ümmete tecavüzdür. Bir adamın hukukuna tecavüze cevaz-ı kanunî olmadığı halde, koca bir milletin belki âlem-i İslâmın hukukuna hangi cesarete binaen tecavüz ediyorsun? Ağzını kapat!..
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Kâfirlerin, müslümanlara ve ehl-i Kur’ana düşman olmaları küfrün iktizasındandır. Çünki küfür imana zıddır. Maahâza Kur’an, kâfirleri ve âba ve ecdadlarını i’dam-ı ebedî ile mahkûm etmiştir.
Binaenaleyh müslümanlar ile ülfet ve muhabbetleri mümkün olmayan kâfirlere muhabbet boşa gidiyor. Onların muhabbetiyle karşılaşılamaz. Onlardan meded beklenilemez. Ancak
حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ
diye Cenab-ı Hakk’a iltica etmek lâzımdır.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Aziz, sıddık, müdakkik kardeşim,
Mesnevi-i Nuriye’nin Hubab ve Zerre risalelerinde geçen bu manidar ve ehemmiyetli “İ’lem”leri; Risale-i Nur’un üslubuna muvafık bir lisanla, muhtevasını açarak, ayet-i kerimelerin nuruyla ve müradif kelimelerle zenginleştirerek aşağıda izah ve şerh ediyoruz.
Gayret bizden, tevfik Hazret-i Allah’tandır.
BİRİNCİ İ’LEMİN İZAHI: İlm-i Hakikat ve Mükâfat-ı Uhreviye
Bu ihtar, din âlimlerine ve ehl-i ilme hitap eden, yeis ve hüzün damarını kesip atan bir teselli ve ikazdır.
Metin:
“Ücretim az, ilmime rağbet yok, diye mahzun olma. Çünki mükâfat-ı dünyeviye ihtiyaca bakar, kıymet-i zâtiyeye bakmaz. Meziyet-i zâtiye ise mükâfat-ı uhreviyeye nâzırdır…”
İzah ve Şerh:
Ey ilim talibi ve hakikat hadimi! Dünyevî makamların, maddî ücretlerin ve insanların teveccühünün (ilgisinin) azlığı seni kedere ve hüzne sevk etmesin. Zira bu fâni dünyada, maddî karşılıklar ve fiyatlar, o malın kıymet-i zâtiyesine (hakiki değerine) göre değil, insanların o anki ihtiyacına ve talebine göre şekillenir.
Mesela, bir elmas parçası tabiatı ve cevheri itibariyle çok kıymetlidir; lakin çölde susuzluktan helâk olmak üzere olan bir adamın nazarında, bir bardak su o elmastan daha kıymetlidir. Suyun kıymeti ihtiyaca binaendir, elmasın kıymeti ise zâtîdir. İşte ilim, bilhassa ilm-i iman, elmas gibi kıymet-i zâtiyeyi haizdir. Dünya ehli, gaflet sarhoşluğuyla bu elmasa ihtiyaç hissetmeyip, dünya metaına (malına) koşabilirler. Bu durum, elmasın değerini düşürmez, bilakis müşterinin cehaletini gösterir.
Senin sahip olduğun ilim ve fazilet, beka âleminin, yani ahiretin pazarına aittir. Mükâfat-ı uhreviye (ahiret ödülü) ise rıza-yı İlahîdir ve Cennet’tir. Öyleyse, ebedî ve bâki olan bu cevheri, fâni, geçici ve kıymetsiz dünya menfaatine satma. Onu asıl sahibi olan Allah’ın rızası yolunda sarf et.
İlgili Ayet-i Kerime:
Cenab-ı Hak, dünya hayatının geçiciliğini ve asıl yurdun ahiret olduğunu şöyle beyan eder:
“Bu dünya hayatı, bir eğlence ve oyundan başka bir şey değildir. Ahiret yurduna gelince, işte asıl hayat odur. Keşke bilmiş olsalardı!”
(Ankebut Suresi, 29/64)
Hülasa: İlim, satılacak bir mal değil, yaşanacak ve yaşatılacak bir fazilet ve nurdur. Müşterisi Allah olanın, dünyevî rağbetin yokluğundan dolayı mahzun olması yakışık almaz.
İKİNCİ İ’LEMİN İZAHI: Hukuk-u Umumiye ve Şeair-i İslamiye’nin Müdafaası
Bu bölüm, matbuat ve neşriyat yoluyla efkâr-ı umumiyeyi ifsat eden, İslâm’ın mukaddesatına dil uzatan muharrir ve yazarlara şiddetli bir tokat ve susturucu bir cevaptır.
Metin:
“Sen, kendi nefsini aşağı göstermeye… hakkın var. Fakat şeair-i İslâmiyeye zıd ve muhalif olan herzeler ile İslâmiyeti lekelendirmeğe kat’iyyen hakkın yoktur…”
İzah ve Şerh:
Ey kalemiyle zehir saçan, gazete ve mecmualarda millet namına konuştuğunu iddia eden gafil yazar! Bir insan, şahsi kusurlarını, günahlarını ve acizliğini itiraf edebilir; nefsini zemmedebilir (kötüleyebilir). Bu onun şahsi hakkıdır ve belki bir nevi tevazudur. Lakin, Allah’ın emirlerine, İslam’ın sembollerine (şeair) ve Müslümanların mukaddesatına zıt ve aykırı olan saçmalıklarla (herzelerle), İslâmiyet’i lekelemeye, tahkir etmeye asla ve kata hakkın yoktur.
Sen kimden yetki aldın? Bu dalalet (sapıklık) fetvasını sana kim verdi? Hangi hakla ve cüretle, bu mübarek milletin ve Ümmet-i Muhammed’in namına konuşup, İslamiyet aleyhinde hezeyanlar (sayıklamalar) savuruyorsun? Bu milleti, kendin gibi yoldan çıkmış, hakikati kaybetmiş (dâll) mi zannediyorsun?
Burası asırlardır Kur’an’ın bayraktarlığını yapmış bir İslam beldesidir. Müminlerin kahir ekseriyetinin (cumhur-u mü’minîn) reddettiği, kabul etmediği batıl fikirleri neşretmek; milleti yanılmaya sürüklemek ve manen zehirlemektir. Bu, “hukuk-u şahsiye” değil, “hukuk-u umumiye”ye (kamu hukukuna) ve hukuk-u ümmete (ümmetin hakkına) açık bir tecavüzdür. Bir tek adamın hakkına tecavüz bile kanunen yasakken, koca bir Âlem-i İslam’ın manevi hukukuna saldırmak, affedilemez bir cinayettir. Haddini bil ve o zehirli ağzını kapat!
İlgili Ayet-i Kerime:
Münafıkların ve kalbi bozuk olanların, müminlerin yolu dışında bir yol tutmaları ve mukaddesatla alay etmeleri hakkında Kur’an şöyle buyurur:
“(Onlara), ‘Allah ile, O’nun âyetleriyle ve Resûlü ile mi alay ediyorsunuz?’ de. (Boşuna) özür dilemeyin; çünkü siz iman ettikten sonra tekrar kâfir oldunuz…”
(Tevbe Suresi, 9/65-66)
Hülasa: Şahsi günahlar kişiyi bağlar; fakat şeaire ve dine saldırı, cihan şümul bir cinayettir ve milletin manevi hayatına kastetmektir. Buna “fikir hürriyeti” denilemez.
ÜÇÜNCÜ İ’LEMİN İZAHI: Küfür ile İman Arasındaki Zıtlık ve Velayet
Bu ihtar, Müslümanların gayr-i müslimlerle olan münasebetlerinin sınırlarını, kalbî bağlılık (velayet) ve dostluk noktasında hikmet penceresinden tayin eder.
Metin:
“Kâfirlerin, müslümanlara ve ehl-i Kur’ana düşman olmaları küfrün iktizasındandır. Çünki küfür imana zıddır…”
İzah ve Şerh:
Ey izzet sahibi Müslüman! Bil ki, küfür (inkâr) ile iman, ateş ile su, gece ile gündüz gibi birbirine tamamen zıt ve aykırı iki hakikattir. Bir kâfirin, küfrünün gereği olarak (iktizasındandır), Müslümanlara ve Kur’an ehline kalben düşman olması tabiatı icabıdır. Çünkü inandığı batıl dava, senin inandığın Hakk davayı reddetmektedir.
Kur’an-ı Azimüşşan, kâfirleri ve onların atalarını, Hakk’ı inkâr etmeleri sebebiyle “i’dam-ı ebedî” olan Cehennem hapsiyle mahkûm etmiştir. Böyle ebedî bir cezaya müstahak olan ve ruhunda imana karşı adavet (düşmanlık) taşıyanlarla, samimi bir ülfet (kaynaşma) ve hakiki bir muhabbet kurmaya çalışmak beyhudedir, boştur.
Onlara yaranmak için gösterilen sevgi, onların katılaşmış kalplerinde bir karşılık bulmaz. Onlardan Müslümanlara bir hayır, bir medet ve yardım gelmez. Zira mahiyetleri ve yolları başkadır. Müminin yegâne sığınağı, dostu ve yardımcısı ancak Allah’tır. Bütün dünya düşman olsa, O’nun vekilliği ve dostluğu yeter.
İlgili Ayet-i Kerime:
Müminlerin dostluk ve velayet konusundaki duruşu hakkında Cenab-ı Hak şöyle ferman eder:
“Ey iman edenler! Yahudileri ve Hıristiyanları veli edinmeyin. Onlar birbirlerinin velileridir. Sizden kim onları dost edinirse şüphesiz o da onlardandır. Allah zalimler topluluğunu hidayete erdirmez.”
(Mâide Suresi, 5/51)
Ve müminin sarsılmaz dayanağı:
“…Onlara: ‘Allah bize yeter, O ne güzel vekildir!’ dediler.”
(Âl-i İmrân Suresi, 3/173)
Hülasa: İman küfre, Hakk batıla, nur zulmete boyun eğmez ve ondan medet ummaz. Müslüman, izzetini muhafaza etmeli, yanılmaya düşüp kâfirin muhabbetine talip olmamalı; sadece Hasbunallah (Allah bize yeter) kalesine iltica etmelidir.
Sözün Özü:
Bu üç İ’lem; ilimde ihlası, içtimaî hayatta şeaire hürmeti ve siyasî/dostluk münasebetlerinde izzet-i İslamiyeyi ders veren, derûnî manalar taşıyan birer levhadır.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Kâfirlerin medeniyeti ile mü’minlerin medeniyeti arasındaki fark:
Birincisi:
Medeniyet libasını giymiş korkunç bir vahşettir. Zahiri parlıyor, bâtını da yakıyor. Dışı süs içi pis, sureti me’nus sîreti ma’kûs bir şeytandır.
İkincisi:
Bâtını nur, zahiri rahmet, içi muhabbet, dışı uhuvvet, sureti muavenet, sîreti şefkat, cazibedar bir melektir.
Evet mü’min olan kimse, iman ve tevhid iktizasıyla, kâinata bir mehd-i uhuvvet nazarıyla baktığı gibi; bütün mahlukatı, bilhâssa insanları, bilhâssa İslâmları birbiriyle bağlayan ip de ancak uhuvvettir. Çünki iman bütün mü’minleri bir babanın cenah-ı şefkati altında yaşayan kardeşler gibi kardeş addediyor.
Küfür ise, öyle bir bürudettir ki, kardeşleri bile kardeşlikten çıkarır. Ve bütün eşyada bir nevi’ ecnebilik tohumunu ekiyor. Ve her şeyi her şeye düşman yapıyor.
Evet hamiyet-i milliyelerinde bir uhuvvet varsa da muvakkattır. Ve ezelî, ebedî iftirak ve firak ile muttasıl ve mahduddur. Amma kâfirlerin medeniyetinde görülen mehasin ve yüksek terakkiyat-ı sanayi, (bunlar) tamamen medeniyet-i İslâmiyeden, Kur’anın irşadatından, edyan-ı semaviyeden in’ikas ve iktibas edildiği “Lemaat” ile “Sünuhat” eserlerimde istenildiği gibi izah ve isbat edilmiştir.
رَاجِعْهُمَا تَرٰى اَمْرًا عَظ۪يمًا غَفَلَ عَنْهُ النَّاسُ
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Aziz, sıddık ve müdakkik kardeşim,
Mesnevi-i Nuriye eserinden, Hubâb Risalesi içerisinde geçen gayet mühim bir İ’lem’dir. Bediüzzaman Hazretleri burada, Avrupa’dan neş’et eden ve din-i hakkı tanımayan sefih medeniyet ile, Kur’an’ın tesis ettiği faziletli medeniyeti mukayese ederek, beşerin saadet-i dâreyninin (iki cihan saadetinin) ancak İslamiyet’in esaslarıyla mümkün olduğunu isbat etmektedir.
BİRİNCİ KISIM: Kâfirlerin Medeniyeti (Medeniyet-i Sefihe)
Metin:
“Birincisi: Medeniyet libasını giymiş korkunç bir vahşettir. Zahiri parlıyor, bâtını da yakıyor. Dışı süs içi pis, sureti me’nus sîreti ma’kûs bir şeytandır.”
İzah ve Şerh:
Burada tarif edilen medeniyet, Hâlık-ı Kâinat’ı tanımayan, temeli hevesat ve nefsi tatmin üzerine kurulu olan “medeniyet-i hazıra”dır. Üstad Hazretleri bu medeniyetin iç yüzünü (sîretini) ve dış yüzünü (suretini) tefrik eder.
• Libas-ı Medeniyet Altındaki Vahşet: Bu medeniyet, zahirde (dış görünüşte) teknoloji, sanayi ve konfor ile süslenmiş bir elbise giymiştir. Ancak temelinde kuvveti hak sebebi gören, menfaati gaye edinen bir düstur olduğu için, neticesi zayıfları ezmek ve sömürmektir. Bu ise en büyük vahşettir.
• Zahiri Parlak, Bâtını Yakıcı: Dışarıdan bakıldığında cazibedar eğlenceler, lüks ve şatafat görünür. Lakin bu şaşaa, ruhlardaki huzursuzluğu, manevi boşluğu ve vicdan azabını örtemez. İnsanların kalbini ve ruhunu “yakıcı” bir ateş gibi harab eder.
• Sureti Me’nus, Sîreti Ma’kûs: Yüzü gülen, dost (me’nus) gibi görünen; fakat hakikatte ve iç dünyasında (sîretinde) fıtrata zıt, tersyüz edilmiş (ma’kûs) ve insanı dalalete sürükleyen bir şeytan gibidir. İnsanı gaflete düşürerek ebedi hayatını unutturur.
İKİNCİ KISIM: Mü’minlerin Medeniyeti (Medeniyet-i Fazıla)
Metin:
“İkincisi: Bâtını nur, zahiri rahmet, içi muhabbet, dışı uhuvvet, sureti muavenet, sîreti şefkat, cazibedar bir melektir.”
İzah ve Şerh:
Bu medeniyet, kaynağını Kur’an-ı Hakîm’den alan, Hakk’a istinad eden İslam medeniyetidir.
• Bâtını Nur, Zahiri Rahmet: Bu medeniyetin kökü imandır, marifetullahtır; dolayısıyla içi nur doludur. Bu nur, dışarıya merhamet, adalet ve ihsan olarak yansır.
• Muhabbet ve Uhuvvet: Mü’minlerin medeniyetinde esas olan, menfaat çatışması değil, Allah için sevmek (muhabbet) ve din kardeşliğidir (uhuvvet).
• Muavenet ve Şefkat: Hayat bir mücadele yeri değil, bir yardımlaşma (muavenet) meydanıdır. Güçlü olan zayıfı ezmez, bilakis şefkat ile elinden tutar. Bu haliyle İslam medeniyeti, insanlığa huzur veren “cazibedar bir melek” gibidir.
İlgili Ayet-i Kerime:
Cenab-ı Hak, mü’minlerin bu vasfını şöyle beyan eder:
اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ f
“Müminler ancak kardeştirler…” (Hucurat Suresi, 49/10 )
ÜÇÜNCÜ KISIM: İman ve Tevhidin İktizası (Kâinata Bakış)
Metin:
“Evet mü’min olan kimse, iman ve tevhid iktizasıyla, kâinata bir mehd-i uhuvvet nazarıyla baktığı gibi; bütün mahlukatı, bilhâssa insanları, bilhâssa İslâmları birbiriyle bağlayan ip de, ancak uhuvvettir.”
İzah ve Şerh:
İman, insana öyle bir gözlük (nazar) verir ki, bütün kâinatı değiştirir.
• Mehd-i Uhuvvet (Kardeşlik Beşiği): İman eden kimse, kâinatı başıboş ve düşman unsurların çarpıştığı bir yer olarak değil; aynı Yaratıcı’nın sanatı, aynı Sultan’ın memleketi ve bir “kardeşlik beşiği” olarak görür.
• Bağlayıcı İp: Tevhid inancı (Allah’ın birliği), bütün mahlukatı birbirine bağlar. Zira Sâni (Yaratıcı) birdir. İnsanlar, Adem (a.s) cihetiyle ve en mühimi İslamiyet bağıyla birbirinin kardeşidir. Bu bağ, suni menfaat bağları gibi kopmaz; “Urvetü’l-Vuska” (kopmaz kulp) gibi sağlamdır.
• Cenah-ı Şefkat: Metnin devamında belirtildiği üzere, iman bütün mü’minleri Rahman ve Rahim olan Allah’ın şefkat kanatları altında toplanmış bir aile gibi addeder.
DÖRDÜNCÜ KISIM: Küfrün Verdiği Bürudet (Yabancılaşma)
Metin:
“Küfür ise, öyle bir bürudettir ki, kardeşleri bile kardeşlikten çıkarır. Ve bütün eşyada bir nevi’ ecnebilik tohumunu ekiyor. Ve her şeyi her şeye düşman yapıyor.”
İzah ve Şerh:
Küfür (inançsızlık), manevi bir soğukluk (bürudet) ve donukluktur.
• Ecnebilik Tohumu: Allah’ı tanımayan, mahlukatı sahipsiz sanır. Sahipsiz olan her şey birbirine yabancıdır (ecnebidir). İnsan, tanımadığı ve mahiyetini bilmediği şeyden korkar.
• Her Şeyi Düşman Görmek: Küfür nazarında hayat bir “mücadele-i hayatiye”dir. Güçlü olan hayatta kalır düsturuyla, her varlık diğerinin rızkına veya hayatına kasteden bir düşman gibi görünür. Öz kardeşler bile menfaat çatışmasında birbirine canavar kesilir. İman bağının olmadığı yerde, bencillik (enaniyet) hakim olur.
BEŞİNCİ KISIM: Hamiyet-i Milliye ve Hakiki Terakki
Metin:
“Evet hamiyet-i milliyelerinde bir uhuvvet varsa da, muvakkattır… Amma kâfirlerin medeniyetinde görülen mehasin ve yüksek terakkiyat-ı sanayi, (bunlar) tamamen medeniyet-i İslâmiyeden, Kur’anın irşadatından, edyan-ı semaviyeden in’ikas ve iktibas edildiği…”
İzah ve Şerh:
• Muvakkat Uhuvvet (Geçici Kardeşlik): Sadece ırk veya milliyet (hamiyet-i milliye) temelli birliktelikler, kabir kapısına kadardır. Ölümle birlikte bu bağlar kopar (iftirak). Ezelî ve ebedî bir beraberlik ancak iman ile mümkündür.
• Medeniyetin Asıl Kaynağı: Batı medeniyetinin elinde görülen fen, sanat ve sanayi harikaları (terakkiyat-ı sanayi), onların kendi dinsizliklerinin veya felsefelerinin mahsulü değildir. Bilakis bu güzellikler (mehasin):
• Semavi dinlerin (edyan-ı semaviye) getirdiği esaslardan,
• Kur’an’ın irşadından ve İslam medeniyetinin birikiminden alınmış (iktibas),
• Enbiyanın mucizelerinden ilham alınarak geliştirilmiştir.
Mesela, Hazret-i Nuh’un (a.s) gemisi gemiciliğin, Hazret-i Davud’un (a.s) demiri yumuşatması sanayinin piri ve manevi çekirdeğidir. Dinsiz medeniyet, bu mirası çalıp kendi malı gibi göstermekte, ancak ruhunu inkâr ettiği için o teknolojiyi insanlığın zararına (silah, sömürü vb.) kullanmaktadır.
Netice-i Kelam:
Bu dersten anlıyoruz ki; hakiki medeniyet, insanı hem dünyada hem ahirette mesut eden, temeli fazilet ve Allah rızası olan İslamiyet’tir. Diğeri ise, dışı süslü ama içi kokuşmuş, insanı yutan bir canavardır.
Muazzez Üstadın işaret ettiği o mühim hakikat:
رَاجِعْهُمَا تَرٰى اَمْرًا عَظ۪يمًاغَفَلَ عَنْهُ النَّاسُ
“O iki esere (Lemaat ve Sünuhat’a) müracaat et! İnsanların ondan gaflet ettiği büyük bir hakikati (işi) göreceksin.”
Cenab-ı Hak bizleri, medeniyet-i sefihenin cazibedar fitnelerinden muhafaza edip, medeniyet-i Kur’aniyenin nuruyla münevver kılsın. Âmin.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
İ’lem!
Mesail-i diniyeden olan içtihad kapısı açıktır. Fakat, şu zamanda oraya girmeğe altı mâni vardır:
Birincisi:
Nasılki kışta fırtınaların şiddetli olduğu bir vakitte, dar delikler dahi seddedilir; yeni kapılar açmak hiçbir cihetle kâr-ı akıl değil. Hem nasılki büyük bir selin hücumunda tamir için duvarlarda delikler açmak gark olmağa vesiledir. Öyle de: Şu münkerat zamanında ve âdât-ı ecanibin istilası ânında ve bid’aların kesreti vaktinde ve dalaletin tahribatı hengâmında, içtihad nâmıyla kasr-ı İslâmiyetten yeni kapılar açıp duvarlarında muharriblerin girmesine vesile olacak olan delikler açmak, İslâmiyete cinayettir.
İkincisi:
Dinin zaruriyatı ki içtihad onlara giremez. Çünki kat’î ve muayyendirler. Hem o zaruriyat, kut ve gıda hükmündedirler; şu zamanda terke uğruyorlar ve tezelzüldedirler. Ve bütün himmet ve gayreti onların ikamesine ve ihyasına sarfetmek lâzım gelirken, İslâmiyetin nazariyat kısmında ve selefin içtihadat-ı safiyane ve hâlisanesiyle bütün zamanların hacatına dar gelmeyen efkârları olduğu halde, onları bırakıp, heveskârane yeni içtihadlar yapmak; bid’atkârane bir hıyanettir.
Üçüncüsü:
Her zamanın insanlarınca, kıymetli addedilerek efkârı celbeden cazibedar bir meta mergubdur. Meselâ: Bu zamanda en rağbetli, en iftiharlı, siyasetle iştigal ve dünya hayatını temin etmektir. Selef-i sâlihîn asrında ve o zaman çarşısında en mergub meta, Hâlık-ı Semavat ve Arz’ın marziyatlarını ve bizden arzularını kelâmından istinbat etmek ve nur-u nübüvvet ve Kur’an ile kapatılmayacak derecede açılan âhiret âlemindeki saadet-i ebediyeyi kazandırmak ve vesailini elde etmek idi. Bu itibarla, o zamanlarda bütün fikirler, kalbler, ruhlar marziyat-ı İlahiyeyi bilmek ve öğrenmeğe müteveccih idi. Bunun için, istidad ve iktidarı olanlar o zamanlarda vukua gelen bütün ahval ve vukuat ve muhaverattan ders almakla, içtihadlara zemin teşkil eden yüksek istidadlar vücuda gelirdi.
Şimdi ise, fikir ve kalblerin teşettütü, inayet ve himmetlerin za’fiyeti, insanların siyaset ve felsefeye ibtilâ ve rağbetleri yüzünden, bütün istidadlar fünun-u hazıra ve hayat-ı dünyeviyeye müteveccihtir. Ahkâm-ı diniyeye sarfedilecek müstakim bir içtihad yoktur.
Dördüncüsü:
İçtihad kapısından İslâmiyete girip mesailini genişlendirmeğe meyleden adamın maksadı, zaruriyata imtisal ile takva ve kemale mazhariyet ise güzeldir. Amma zaruriyatı terk ve hayat-ı dünyeviyeyi, hayat-ı uhreviyeye tercih eden adam ise, onun içtihada meyli, meyl-üt tahribdir. Tekliften çıkıp kaçmak için bir yol bulmaktır.
Beşincisi:
Her şeyin, her hükmün vücuda gelmesi bir illete binaen olduğu gibi, bir maslahata dahi tâbi’dir. Fakat maslahat, illet değildir. Ancak tercih edici bir hikmettir. Bu zamanın efkârı, bizzât saadet-i dünyaya müteveccihtir. Şeriatın nazarı ise, bizzât saadet-i uhreviyeye müteveccih olup, bittabi dünyaya da nâzırdır. Çünki dünya âhirete vesiledir.
Umumî bir beliyye olan ve nâsın ona mübtela olduğu çok işler vardır ki zaruriyattan olmuştur. O gibi işler sû’-i ihtiyar ile gayr-ı meşru meyillerden doğmuş olduklarından, mahzuratı ibahe eden zaruriyattan değildir. Ve ruhsat ve müsaade-i şer’iyenin şümulüne dâhil olamazlar. Meselâ: Bir adam sû’-i ihtiyarıyla haram bir tarzda kendini sarhoş etse, hal-i sekirde yaptığı tasarrufatta mazur olamaz. Bu zamanda bu gibi içtihadlar, semavî değil ancak arzî içtihadlardır.
Bu gibi içtihadlar ile Hâlık-ı Semavat ve Arz’ın hükümlerinde yapılan tasarrufat merduddur.
Meselâ: Bazı gafiller, hutbenin Türkçe okunmasını istihsan ediyorlar ki, halkın bilhâssa siyasî ahvalden haberleri olsun. Halbuki bu gibi ahval-i siyasiye yalandan, hileden, şeytanî fikirlerden hâlî değildir. Hutbe makamı ise, ahkâm-ı İlahiyenin tebliği için ittihaz edilmiş bir makamdır.
Sual:
Avam-ı nâs Arabîden haberdar değildir, fehmedemez?
Cevab:
Avam-ı nâs, zaruriyat ve müsellemat-ı diniyeye muhtaçtır. Ve hutbe makamı da bu gibi hükümlerin tebliği içindir. Bu hükümler kisve-i Arabiye içinde tafsilen değilse de icmalen avam-ı nâsa malûm ve maruftur. Maahâza lisan-ı Arabda bulunan şehamet, yükseklik, meziyet, satvet diğer lisanlarda yoktur…
İ’lem ey gafletli, sağır ve kör olarak, zulmetler içinde esbaba ibadet eden ahmaklar!
Cenab-ı Hakk’ın vücub-u vücud ve vahdetine, kâinatın mürekkebatı ve zerratının ellibeş vecihle yaptıkları şehadetlerin bir vechini yazacağım. Şöyle ki:
Eşyanın icadı, ya nefislerine veya esbaba olan isnadı, hayret ve istiğrabı mûcibdir. Bu da red ve inkârı îcab eder. Bu dahi dalaletleri intac eder. Bu ise ızdırabat-ı ruhiye ve teşevvüşat-ı akliyeye sebeb olur. Bu da ruhları ve akılları firar ettirmekle Vâcib-ül Vücud’a iltica etmeye mecbur eder. Zira her müşkilât, Onun kudretiyle hallolur. Ve açılmaz düğümler, Onun iradesiyle açılır. Ve kalbler Onun zikriyle mutmain olur. Bu hakikatı şöyle bir müvazene ile izah edeceğim. Şöyle ki:
Mevcudatın fâili -yani eşyayı vücuda getiren- ya vâcib ve vâhiddir veyahut da mümkin ve kesîrdir. Fâil, vâcib ve vâhid olduğu takdirde ne külfet var ne de garabet var. Olsa bile vehmî olur. Esbaba isnad edildiği takdirde, külfet ve garabet vehmîlikten çıkar; kat’î ve hakikî bir şekilde tahakkuk eder. Çünki kusur ve za’fiyetten hâlî olmayan esbab-ı kesîreden hiçbir sebeb, bir müsebbebi omuzuna kaldıramaz. Ve bir şeyin icadında gayr-ı mütenahî esbabın iştiraki lâzımdır. Meselâ: Bal arısı her şeyle alâkadar olduğundan, eğer icadı esbaba isnad edilirse, semavat ve arzın iştirakleri lâzımdır.
Maahâza, kesretin vâhidden sudûru, vâhidin kesretten sudûru kadar zahmet değildir, daha kolaydır. Meselâ: Bir kumandanın efrad-ı kesîreye verdiği intizam ve yaptırdığı işleri, o efrad-ı kesîre, kendi başlarına büyük bir müşkilâttan sonra yapabilirler.
Maahâza, icadın esbaba isnadında lâyüadd külfet, garabet olmakla beraber pek çok muhalata zemin teşkil ediyor.
1- Her bir zerrede Vâcib-ül Vücud’un sıfatlarının farzı lâzımdır.
2- Uluhiyette gayr-ı mütenahî şeriklerin iştiraki lâzım gelir.
3- Her bir zerrenin hem hâkim hem mahkûm olması lâzım gelir. Kubbeli binalarda birbirine dayanmakla düşmekten kurtulan taşlar gibi.
4- Şuur, irade ve kudret gibi sıfatların her zerrede bulunması lâzım gelir. Çünki hüsn-ü san’at bu sıfatları iktiza eder. Şu hakikati izah için birkaç misal söyleyeceğiz:
Birincisi:
Şems şeffafiyet sırrına binaen, şişelerin zerrelerinde, arzın denizlerinde, semanın seyyarelerinde müsavat üzerine tecelli eder.
İkincisi:
Mukabele sırrına binaen, merkezdeki bir lâmbanın daireyi teşkil eden âyinelere nisbet-i in’ikası birdir.
Üçüncüsü:
Nurdan veya nuranî bir şeyden tenevvür etmek ve ziya almak hususunda, bir ile bin birdir. Nuranînin iktizası öyledir.
Dördüncüsü:
Müvazene sırrına binaen, hassas bir terazinin iki kefesinde iki ceviz veyahut iki güneş bulunsa; hangi kefesine bir şey ilâve edilirse, o aşağı iner; ötekisi havaya kalkar.
Beşincisi:
Büyük bir sefine ile gayet küçük bir sefineyi sevk ve tahrik hususunda fark yoktur. -Kaptan ister bir çocuk olsun ister büyük olsun- çünki intizam vardır.
Altıncısı:
Hayvan-ı nâtık gibi bir mahiyet-i mücerredenin küçük ve büyük efradına nisbeti, birdir.
Hülâsa:
Kalil ile kesîr, küçük ile büyük arasında bir şey-i vâhide isnadlarında tefavüt olmadığı, imkân dairesinde olduğu şu misaller ile tavazzuh etti. Binaenaleyh eşyada bulunan intizam, müvazene, evamir-i tekviniyeye karşı imtisal, itaat, kudret-i ezeliyenin nuraniyeti, eşyanın içyüzünün şeffafiyeti gibi sırlardan dolayı; bir sinekle arzın ihyası, bir ağaç ile semavatın icadı, bir zerre ile güneşin yaratılışı Vâcib-ül Vücud’a nisbetle mütesavidir. Evet müsavat ve adem-i tefavütü göz ile görünür. Bak! Mahiyeti meçhul, mu’cizatıyla malûm olan kudret-i ezeliyenin, bilhâssa semerat ve sebzelerdeki nakışları, san’atları, esbaba havale edilirse, esbab altında ezilecektir.
Elhasıl:
Hayatî, vücudî, nuranî şeylerin icadında üç nokta var:
Birinci Nokta:
Kudretin umûr-u hasise ile zahiren mübaşereti görünmemek için perde olmak üzere esbab vaz’edilmiştir.
İkinci Nokta:
Hayat, vücud ve nurun, dışları gibi içleri de şeffaf olduğundan, kesif perdeler hükmünde olan esbab vaz’edilmemiştir. Yalnız pek ince, nazik perdeleri andıran vesait varsa da altında dest-i kudret görünür.
Üçüncü Nokta:
Kudret-i ezeliyenin tesirinde, tasniinde külfet yoktur. Evet bir incir çekirdeğinden koca bir incir ağacını ve ince bir sap ile koca bir kavunu bağlayıp çıkaran kudrete hiçbir şey ağır gelmez. Şöyle mu’cizatıyla malûm olan kudret sahibinin vücudu, zuhuru; kâinatın vücudundan, zuhurundan daha zahirdir. Çünki her bir masnu, kendi nefsine birkaç vecihle aynen delalet eder. Fakat Sâni’ine, hem aynen hem aklen çok vecihler ile delaletleri vardır. Ve hangi bir masnuun vücudu esbabdan istenilirse, bütün esbab toplanıp birbirine yardımları olsa bile, o masnuun benzerini yapamazlar…
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Aziz ve muhterem kardeşim,
Mesnevi-i Nuriye eserinin Habbe ve Zerre risalelerinden süzülüp gelen, imanın ve şeriatın muhafazası adına gayet hayatî düsturları ihtiva eden parçalardır. Bu hakikatler, hem dinin hukukunu ve aslını korumak (hıfz-ı din) hem de imanın en büyük rüknü olan Tevhid inancını akıl ve kalbde perçinlemek için serdedilmiştir.
BİRİNCİ İ’LEM: İçtihad Kapısı ve Muhafaza-i Din
Bu kısım, ahir zamanın fitneleri içerisinde, dinin asliyetini korumanın, yeni yorumlar (içtihad) aramaktan çok daha elzem olduğunu beyan eder. Mevzuun temeli; İslâmiyet binasını tamir bahanesiyle tahrip edenlere karşı bir set çekmektir.
Cenab-ı Hak, Maide Suresi 3. Ayetinde şöyle buyurur:
“…Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim. Size nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’ı seçtim…”
Din kemale ermiştir. Dolayısıyla, dinin esaslarında (zaruriyat) yapılacak bir değişiklik veya zorlama bir tevil, ikmal değil, ancak “bid’a” ve tahriftir.
Metinde geçen manileri sırasıyla tahlil edelim:
1. Kışta Kapı Açılmaz (Zamanın Dehşeti)
Üstad Bediüzzaman, zamanı bir “kış mevsimine” ve İslâmiyet’i bir “saraya (kasr)” benzetir. Kışın fırtınalı vaktinde, evi havalandırmak için kapı pencere açılmaz; bilakis delikler tıkanır ki soğuk (küfür ve dalalet) girmesin.
• İzah: İçinde bulunduğumuz asır, “âdât-ı ecanib” denilen gayr-i müslim adetlerinin ve sefahatın istila ettiği bir asırdır. Böyle bir zamanda “içtihad” adı altında dinin disiplinlerini gevşetmek, dışarıdaki yangının içeriye girmesine ve binanın (imanın) harabına yol açar. Bu, tamir değil, İslâmiyet’e karşı bir cinayettir.
2. Zaruriyat-ı Diniyenin Terki (Aslolanı Kaybetmek)
Dinin “zaruriyat” denilen; namaz, oruç, tesettür, haram-helal gibi kesin hükümleri gıda gibidir; hayatiyetin devamı buna bağlıdır. “Nazariyat” denilen teferruat ise meyve kabilindedir.
• İzah: Bugün insanlar en temel farzları (zaruriyatı) terk ediyor. Temel sarsılırken, teferruatla uğraşmak veya “zaman değişti” diyerek nefsin hevasına göre yeni hükümler (içtihadlar) çıkarmak, “bid’atkârane bir hıyanettir.” Selef-i Salihîn (eski büyük âlimler), o safi ve halis akıllarıyla her meselenin hükmünü zaten çıkarmışlardır; eksik bir şey bırakmamışlardır.
3. Mergub Meta (İlgi Duyulan Hedefin Değişmesi)
Eskiden (Asr-ı Saadet ve sonrasında), insanların çarşısında en kıymetli mal (meta), Allah’ın rızasını kazanmak ve ahiret saadetini elde etmekti. Zihinler Hakk’ı bulmaya odaklıydı.
• İzah: Şimdiki zamanda ise insanların nazarında en kıymetli meta; siyaset, dünya hayatı ve felsefedir. Akıllar dünyaya, kalpler siyasete boğulmuştur. Zihni ve kalbi dünya sevgisiyle (hubb-u dünya) sarhoş olan birinin, dinin ince meselelerinde hüküm vermesi (içtihad etmesi) mümkün değildir. Çünkü istidatları (kabiliyetleri) maneviyata değil, maddiyata çalışmaktadır.
“Onlar, dünya hayatını seve seve ahirete tercih ederler…” (İbrahim Suresi, 3. Ayet)
4. Niyet ve Meyil (Tahribat Kastı)
İçtihad, dini daha iyi yaşamak (takva) için yapılırsa güzeldir. Ancak günümüzde “içtihad” isteyenlerin çoğu, dini yaşamak için değil, dinin ağır gelen hükümlerinden kurtulmak, dünya hayatına uydurmak ve “tekliften kaçmak” için yol aramaktadırlar.
• İzah: Bu meyil, tamir değil, “meyl-üt tahrib”dir (yıkma eğilimi). Dini dünyaya uydurma çabasıdır.
5. Maslahat ve Hikmet (Dünyevîleşme Tehlikesi)
Şeriatın hükümleri, ahiret saadetini esas alır. Dünyevi faydalar (maslahat) ise ikinci plandadır. Oysa bu asrın “arzî içtihadları”, sadece dünya rahatını ve siyasi menfaatleri gözetir.
• İzah: Sû’-i ihtiyardan (kötü seçimden) doğan günahlar ve alışkanlıklar, “zaruret” sayılamaz. Mesela, bir kişi kendi isteğiyle sarhoş olsa, “ne yaptığımı bilmiyordum” diyerek cezadan kurtulamaz. Aynı şekilde, toplumun sefahate düşkünlüğünü bahane ederek “dini kolaylaştıralım” demek, semavî (ilâhî) değil, arzî (nefsanî) bir tahrifattır.
Hutbe Meselesi: Metinde geçen “Hutbenin Türkçe okunması” bahsi, dinin “şiar” (sembol) olan yönüne taalluk eder. Hutbe, sadece bir bilgilendirme değil, bir zikirdir, bir ibadettir. İlahî hükümlerin tebliğ makamıdır. Avam (halk), Arapça lafızların manasını tafsilatıyla bilmese de o makamda Allah’ın emirlerinin okunduğunu icmalen (özetle) bilir ve hisseder. İslâm’ın evrensel dili olan Arapça’daki o ulvî meziyet, tercüme ile kaybolur.
İKİNCİ İ’LEM: Tevhidin Bürhanları ve Esbabın Acziyeti
Bu kısım, kâinattaki yaratılışın “Sebepler”e (esbab) veya “Tabiat”a (doğa) verilemeyeceğini; her şeyin bizzat ve doğrudan Vâcib-ül Vücud olan Allah’ın kudret eliyle yapıldığını, “Sühûlet-i Tevhid” (birliğin kolaylığı) ve “Suûbet-i Şirk” (ortak koşmanın zorluğu) denklemiyle isbat eder.
Cenab-ı Hak, Lokman Suresi 28. Ayetinde şöyle ferman eder:
“Sizin yaratılmanız da tekrar diriltilmeniz de ancak tek bir kişinin yaratılması ve diriltilmesi gibidir…” (Kur’an-ı Kerim Meali)
Bu hakikati metin üzerinden maddeler halinde şerh edelim:
1. Tevhidde Kolaylık, Şirkte İmkânsızlık
Eğer eşyanın icadı, Tek Bir Yaratıcı’ya (Vâcib ve Vâhid) verilirse, her şey bir tek emirle (“Ol!” emriyle) ve sonsuz bir kolaylıkla vücuda gelir. Ancak sebepler (esbab) yapıyorsa; her bir zerre, her bir sinek, her bir çiçek için sonsuz bir güç, ilim ve irade gerekir.
• Ordu Temsili: Bir kumandan (Vâhid), bir orduya “Arş!” emriyle tek bir hareketle nizam verir. Eğer kumandan olmazsa, o askerlerin kendi kendilerine, her birinin diğerini ikna ederek o nizamı sağlamaları imkânsız derecesinde zordur. İşte Tevhid, o kumandanın emri gibidir; şirk ise başıbozuk askerlerin kaosu gibidir.
2. Külfet ve Garabet (Zorluk ve Gariplik)
Eğer icad sebeplere verilse:
• Bir sineği yaratmak için, bütün kâinatın (Güneş’in, havanın, suyun, elementlerin) bir araya gelip ittifak etmesi gerekir. Çünkü sineğin vücudu, kâinat fabrikasının süzülmüş bir özüdür.
• Aciz, cahil ve cansız sebeplerin (atomların), bu harika sanatı yapabilmesi için her bir zerrenin “İlah” gibi ilim ve kudret sahibi olması lazım gelir. Bu ise “muhalat” (imkânsızlıklar) içinde en büyük imkânsızlıktır.
3. Altı Sır ile Tevhidin İzahı
Metinde geçen altı misal, “Vâhidiyet”in (Allah’ın birliğinin) eşyada nasıl tecelli ettiğini ve “Kesret” (çokluk) ile nasıl münasebettar olduğunu gösterir:
• Şeffafiyet Sırrı (Güneş Misali): Güneş birdir ama şeffafiyet sırrıyla trilyonlarca parlak şeyde aynı anda, aynı vasıflarla bulunabilir. Bir damlada da görünür, okyanusta da. Allah’ın kudreti de öyledir; bir atomu yaratmakla bir galaksiyi yaratmak O’na aynı derecede kolaydır.
• Mukabele Sırrı (Ayna Misali): Ortadaki bir lamba, etrafındaki binlerce aynaya zahmetsizce akseder. Aynaların çokluğu lambaya yük olmaz.
• İntizam ve Müvazene Sırrı (Gemi ve Terazi Misali): Büyük bir gemiyi dümenden çevirmekle, küçük bir sandalı çevirmek arasında “Kaptan” için fark yoktur; çünkü sistem (intizam) kurulmuştur. Hassas bir terazide iki dağı tartmakla iki gramı tartmak aynı kanuna tabidir; denge bozulunca hareket aynı kolaylıkla olur.
• Mahiyet-i Mücerrede (Soyutluk Sırrı): “İnsan” hakikati (mahiyeti) tektir. Bu hakikatin bir kişide bulunmasıyla, milyarlarca insanda bulunması arasında mahiyet açısından fark yoktur.
Hülâsa: Esbab Sadece Bir Perdedir
Kâinattaki bu muazzam intizam ve sanat, sebeplerin işi olamaz. Sebepler (ağaç, toprak, su, anne-baba); kudretin izzetini korumak için vaz’edilmiş perdelerdir.
• Zahiri Perde: İnsanlar, nimetlerin gelişindeki hikmeti her zaman göremezler, şikayet etmesinler diye araya sebepler konulmuştur (hastalıkta mikrop gibi).
• Dest-i Kudret: Fakat dikkatle (basiret nazarıyla) bakıldığında, o sebeplerin o neticeyi yapmaktan ne kadar aciz olduğu görülür. İncir çekirdeği (sebep), koca incir ağacını (netice) yapacak kapasitede değildir. Demek ki o çekirdeğin içinden o ağacı çıkaran, sebepler değil; Müsebbibü’l-Esbab olan Allah’tır.
Netice-i Kelâm:
Ey insan! Sebeplere tapmayı bırak. Aciz, sağır ve kör tabiatın veya sebeplerin, bu hikmetli sanatı yapması imkânsızdır. Her şeyin dizgini O’nun elindedir, her şeyin anahtarı O’nun yanındadır. Zorlukları O’nun kudreti çözer. Kalpler ancak O’nu zikretmekle mutmain olur.
“Bilesiniz ki, kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.” (Ra’d Suresi, 28. Ayet)
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
İ’lem Eyyühel-Aziz!
İnsanın akıl ve fikir meydanı öyle bir vüs’attedir ki, ihatası mümkün değildir ve o kadar dardır ki, iğneye mahal olamaz. Evet bazan zerre içinde dönüyor, katre içerisinde yüzüyor, bir noktada hapsoluyor. Bazan de, âlemi bir karpuz gibi eline alır ve kâinatı misafireten getirir, akıl odasında misafir eder. Bazan de o kadar haddini tecavüz eder, yükseğe çıkar ki; Vâcib-ül Vücud’u görmeğe çalışır. Bazan da küçülür, zerreye benzer. Bazan da semavat kadar büyür. Bazan da bir katreye girer. Bazan da fıtrat ve hilkati içine alır…
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Cenab-ı Hakk’ın insana verdiği nimetler ister âfâkî olsun ister enfüsî olsun, bazı şerait altında insana gelip vusul buluyor. Meselâ: Ziya, hava, gıda, savt ve sadâ gibi nimetlerden insanın istifade edebilmesi ancak göz, kulak, ağız, burun gibi vesaitin açılmasıyla olur. Bu vesait, Allah’ın halk ve icadıyla olur. İnsanın eli, kesb ve ihtiyarında yalnız o vesaiti açmaktır.
Binaenaleyh o nimetleri yolda bulmuş gibi sahibsiz, hesabsız olduğunu zannetmesin. Ancak Mün’im-i Hakikî’nin kasdıyla gelir, insan da ihtiyarıyla alır. Sonra ihtiyaca göre in’am edenin iradesiyle bedeninde intişar eder.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Herhangi bir şeyin sonu ve âhiri intizam ve güzellikçe evvelinden aşağı olmadığı gibi; zahiri ve sureti de san’at ve hikmetçe bâtınından güzel değildir. Öyle ise eşyanın içyüzlerini ve nihayetlerini sahibsiz zannedip, tesadüflere havale etme. Çiçekle, çiçekten çıkan semeredeki eser-i san’at ve hikmet; çekirdekle, çekirdekten çıkan filizin eser-i san’at ve nakşından aşağı değildir. Binaenaleyh Sâni’-i Zülcelal hem evveldir hem âhir, hem zahirdir hem bâtın…
وَ هُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Kur’anın i’cazı tahrifine bir seddir. Evet madem Kur’an mu’cizedir, beşer onun taklidini yapamaz. Âyetleri başka kelâmlar ile tebdil edilmekle tahrif ve tağyiri mümkün değildir. Çünki müfessir, müellif, mütercim, muharrif; üslûblarını, kisvelerini âyâtın kisvesiyle iltibas ettiremezler. Âyetlerde i’caz damgası vardır. O damganın altında olmayan kelâmlar âyet addedilemez. Öyle ise i’caz, tahrif ve tağyiri kabul etmez.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Aziz, sıddık, muhterem kardeşim,
Mesnevi-i Nuriye eserinden (Zühre Risalesi) alınan bu parçalar, insanın mahiyetini, kâinatla olan alâkasını, Cenab-ı Hakk’ın nimetlerine karşı vaziyetini, Esmâ-i Hüsnâ’nın tecellilerini ve Kur’an-ı Azimüşşan’ın i’cazındaki sırrı beyan eden fevkalade derin hakikatleri ihtiva eder.
Gayret bizden, tevfik Allah’tan.
BİRİNCİ İ’LEM: İnsanın Mahiyeti ve Akıl Meydanı
Metin Özeti: İnsanın aklı ve hayali hem kâinatı içine alacak kadar geniş hem de bir zerrede boğulacak kadar dardır. İnsan bazen en yüksek mertebelere çıkar, bazen en aşağı derecelere düşer.
İzah ve Tefsir:
Cenab-ı Hak, insanı bu kâinatın bir misal-i musağğarı (küçültülmüş bir örneği) ve şecere-i hilkatin en mükemmel meyvesi olarak halk etmiştir. İnsanın cismi küçük, zayıf ve âciz olmakla beraber; ruhuna takılan cihazat, bilhassa akıl ve hayal kuvveti cihetiyle, hududsuzdur.
Bu “İ’lem”de nazara verilen hakikat şudur: İnsanın aklı, zaman ve mekân kaydını aşarak geçmiş ve geleceği, dünya ve ahireti düşünebilir. Bu vüs’at (genişlik) sayesinde kâinatı bir hane gibi temaşa eder, yıldızları birer lamba gibi görür. Bu hal, insanın “Ahsen-i Takvim” sırrına mazhar olduğunu ve kâinatın halifesi makamında bulunduğunu gösterir.
Lakin aynı insan, gaflet veya enaniyet (benlik) sebebiyle o geniş aklını, lüzumsuz ve malayani işlerde boğar. Bir sineğin kanadına takılır, basit bir dünya meselesinde (bir nokta) hapsolur. Bazen de haddini aşarak, mahlukiyet sınırlarını zorlar, Hâlık-ı Zülcelal’in Zât-ı Akdes’ini, sınırlı aklı ile ihata etmeye çalışır ki, bu büyük bir hatadır. Zira, “Gözler O’nu göremez; halbuki O, gözleri görür.” (En’âm Suresi, 6/103) hakikati, insanın aczini yüzüne çarpar.
İnsanın bu zıt halleri; hem zerre hem şems olabilme kabiliyeti, onun imtihanının sırrıdır.
İlgili Ayet:
Cenab-ı Hak, insanın bu geniş istidadını şu ayetle işaret eder:
“Allah, Âdem’e bütün varlıkların isimlerini öğretti…” (Bakara Suresi, 2/31)
Bu talim, insanın akıl ve ilim vasıtasıyla bütün kâinatı kuşatabilecek bir potansiyele sahip olduğunu, lakin bu kabiliyeti istikamet dairesinde kullanmazsa “belhüm adâl” (hayvandan daha aşağı) derecesine düşebileceğini ihtar eder.
İKİNCİ İ’LEM: Nimetler ve Kesb (İnsan İradesi)
Metin Özeti: Işık, hava, gıda gibi nimetlerden istifade, göz ve kulak gibi vasıtaların açılmasıyla olur. Bu vasıtaları yaratan Allah’tır. İnsanın eli ve iradesi sadece bu vasıtaları kullanmakta, yani “açmakta” serbesttir.
İzah ve Tefsir:
Bu kısım, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat akidesinin en ince meselelerinden biri olan “Halk” (yaratma) ve “Kesb” (kazanma/tercih etme) meselesini halleder. İnsan, ne Mutezile gibi “kendi fiilinin yaratıcısıdır” ne de Cebriye gibi “iradesiz bir rüzgâr yaprağıdır”.
Burada beyan edilen hikmet şudur: Zahirî ve bâtınî (dış ve iç) bütün nimetler, Rezzâk-ı Kerim’in hazinesinden gelir. Mesela güneşin ziyası (ışığı) bir nimettir; lakin o ziyadan istifade etmek için “göz” lazımdır. Güneşi de gözü de gözün görme fiilini de yaratan Allah’tır. İnsana düşen ise sadece o gözü açmak, o nimete yönelmektir.
İnsan, cüz-i ihtiyarisiyle sadece “talep” eder, Cenab-ı Hak ise “yaratır”. Dolayısıyla insan, nail olduğu nimetlerde “Ben kazandım, benim gücümle oldu” diyerek Karun gibi enaniyet yapamaz. Zira o nimetler sahipsiz değildir, Mün’im-i Hakikî’nin (Nimetin gerçek sahibinin) kasdı ve iradesiyle, insanın ihtiyacına binaen gönderilmiştir. Bedenimizdeki hücrelere kadar gıdaların dağılması (intişarı) dahi bizim irademizle değil, Sâni-i Hakîm’in tedbiriyle olur.
İlgili Ayet:
Bu hakikati ders veren ayet-i kerime şöyledir:
“Sizdeki her nimet Allah’tandır…” (Nahl Suresi, 16/53)
Ve insanın sadece bir “dua” ve “talep” makamında olduğunu şu ayet teyit eder:
“…Allah’ın lütfundan isteyin. Şüphesiz Allah her şeyi bilmektedir.” (Nisa Suresi, 4/32)
ÜÇÜNCÜ İ’LEM: Evvel-Âhir ve Zâhir-Bâtın İntizamı
Metin Özeti: Bir şeyin sonu ve neticesi (meyvesi), başından (çekirdeğinden) sanatça aşağı değildir. Dışı da içi kadar sanatlıdır. Öyleyse her şey hem Evvel hem Âhir, hem Zâhir hem Bâtın olan bir Zât’ın eseridir.
İzah ve Tefsir:
Bu İ’lem, tabiatperestlerin ve tesadüfe inananların bâtıl fikirlerini kökünden kesip atar. Bir ağaca baktığımızda; onun başlangıcı olan çekirdek, içinde koca bir ağacın programını, kaderî planını derc etmiştir. Ağacın neticesi olan meyve ise, o ağacın bütün hikmetini, tadını ve sanatını süzülmüş bir halde taşır.
Demek ki, çekirdeği yapan kim ise, meyveyi yaratan O’dur. Başlangıçtaki intizam ile sondaki mükemmellik aynı kalemin eseridir. Keza, bir çiçeğin süslü yüzü (zahiri) ne kadar harika ise, içindeki o ince nizam, hücrelerin işleyişi (bâtını) ondan daha az harika değildir.
Buradan çıkan ders şudur: Kâinatta hiçbir şey başıboş, tesadüfi ve sahipsiz değildir. Bir mikrobun iç yapısından, galaksilerin hareketine kadar her şey; ilmiyle her şeyi kuşatan, başlangıcı ve sonu olmayan bir Sâni-i Zülcelal’in elindedir. O, “Evvel”dir (başlangıcı yoktur), “Âhir”dir (sonu yoktur), “Zâhir”dir (varlığı eserleriyle aşikârdır), “Bâtın”dır (mahiyeti akılların idrakinden gizlidir).
İlgili Ayet:
Metinde geçen Arapça ibare ve işaret ettiği ayet-i kerime şudur:
“O, ilktir, sondur, zâhirdir, bâtındır. O, her şeyi bilendir.” (Hadîd Suresi, 57/3)
Ve yine o sanattaki mükemmelliği tasvir eden ayet:
“…Her şeyi sapasağlam ve yerli yerince yapan Allah’ın sanatıdır (bu)…” (Neml Suresi, 27/88)
DÖRDÜNCÜ İ’LEM: Kur’an’ın İ’cazı ve Korunmuşluğu
Metin Özeti: Kur’an mucizedir, insan onu taklit edemez. Başka kelimelerle değiştirilmesi (tahrif) mümkün değildir çünkü üslubu beşer kelamına benzemez. Bu i’caz (eşsizlik) onun bozulmasına manidir.
İzah ve Tefsir:
Bu son İ’lem, Kur’an-ı Kerim’in “Muhafaza” (korunma) sırrını, onun “İ’caz” (benzerinin yapılamaması) vasfına bağlar. Kur’an’ın nazmı, üslubu ve beyanı öyle ulvî ve kendine has bir kisveye (elbiseye) sahiptir ki, arasına insan sözü karışsa derhal sırıtır.
Nasıl ki bir elmasın yanına cam parçası konsa, sarraf olmayan bile fark eder; aynen öyle de Kur’an’ın âyetleri arasına müfessirlerin, tercümanların veya tahrifçilerin kelamları girse, o âyetlerdeki “i’caz damgası” o yabancı kelimeleri kabul etmez, dışarı atar. Beşer kelamı, o ilâhî kelamın seviyesine çıkamaz, taklidini yapamaz.
Bu sebeple Kur’an, diğer semavi kitaplar gibi tahrife uğramamıştır. Onun koruyucusu bizzat içindeki bu erişilmez edebî ve manevi mucizelik vasfıdır. Bu i’caz, tahrif ve tağyir (değiştirme) teşebbüslerine karşı çelikten bir set olmuştur.
İlgili Ayet:
Bu hakikatin temel dayanağı şu ayet-i kerimedir:
“Şüphesiz o Zikr’i (Kur’an’ı) biz indirdik biz! Onun koruyucusu da elbette biziz.” (Hicr Suresi, 15/9)
Ve insanların onu taklit edemeyeceğine dair meydan okuma:
“De ki: ‘Andolsun, insanlar ve cinler bu Kur’an’ın bir benzerini getirmek üzere toplansalar ve birbirlerine de destek olsalar, yine onun benzerini getiremezler.'” (İsrâ Suresi, 17/88)
Hülâsa-i Kelâm:
Aziz kardeşim, bu dört “İ’lem”; insanın aczini ve fakrını bilip Rabbine iltica etmesini, nimetlerin Hakiki Sahibini tanımasını, kâinattaki sanatı görerek tevhide ulaşmasını ve Kur’an’ın sönmez bir güneş olduğunu ders vermektedir.
Cenab-ı Hak bizleri bu hakikatleri fehmeden ve hayatına tatbik eden, aklını ve kalbini iman nuruyla tenvir eden kullarından eylesin.
El-Bâkî Hüve’l-Bâkî
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Kur’an-ı Kerim nimetleri, âyetleri, delilleri ta’dad ederken
فَبِاَىِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ
âyet-i celilesi tekrar ile zikredilmekte olduğundan şöyle bir delalet vardır ki: Cin ve insin en çok isyanlarını, en şedid tuğyanlarını, en azîm küfranlarını tevlid eden şöyle bir vaziyetleridir ki; nimet içinde in’amı görmüyorlar. İn’amı görmediklerinden Mün’im-i Hakikî’den gaflet ederler. Mün’imden gafletleri saikasıyla o nimetleri esbaba veya tesadüfe isnad ederek, Allah’tan o nimetlerin geldiğini tekzib ediyorlar. Binaenaleyh herbir nimetin bidayetinde, mü’min olan kimse Besmeleyi okusun. Ve o nimetin Allah’tan olduğunu kasdetmekle, kendisi ancak Allah’ın ismiyle, Allah’ın hesabına aldığını bilerek, Allah’a minnet ve şükranla mukabelede bulunsun.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
İnsan kalben ve fikren hakaik-i İlahiyeye bakıp düşündüğü zaman, bilhâssa namaz ve ibadet esnasında gerek şeytan tarafından gerek nefsi tarafından pek fena, pis ve çirkin vesveseler, hatıralar, sinekler gibi kalbe, akla hücum ederler. Bu gibi hevaî, vehmî ve çirkin şeylerin def’iyle uğraşan adam, o vesveselere mağlub olur. Ancak onları mağlub edip kaçırmak çaresi, müdafaayı terk edip onlar ile uğraşmamaktır. Evet arılar ile uğraşıldıkça onlar hücumlarını arttırırlar. Onlara karışılmadığı takdirde, insanı terkeder, giderler. Hem de o gibi vesveselerin, ne hakaik-i İlahiyeye ve ne de senin kalbine bir mazarratı yoktur. Evet pis bir menzilin deliklerinden semanın güneş ve yıldızlarına, cennetin gül ve çiçeklerine bakılırsa, o deliklerdeki pislik ne bakana ve ne de bakılana bulaşmaz. Ve fena bir tesir etmez.
{(Haşiye): O çirkin sözler senin kalbinin sözleri değil. Çünki senin kalbin ondan müteessir ve müteessiftir. Belki kalbe yakın olan lümme-i şeytanîden geliyor. Meselâ: Sen namazda, Kâ’be karşısında, huzur-u İlahîde âyâtı tefekkürde olduğun bir halde, şu tedai-i efkâr seni tutup en uzak malayaniyat-ı rezileye sevkeder. Meselâ: Âyinenin içindeki yılanın timsali ısırmaz. Ateşin misali yakmaz. Ve necasetin görünmesi âyineyi telvis etmez.}
İ’lem Eyyühe’s-Said!
Nedir bu gurur ve nedir bu gaflet? Nedir bu haşmet, nedir bu istiğna, nedir bu azamet? Elindeki ihtiyar bir kıl kadardır ve iktidarın bir zerre kadardır. Ve hayatın söndü, ancak bir şu’le kaldı. Ömrün geçti, şuurun söndü, bir lem’a kaldı. Şöhretin gitti, ancak bir an kaldı…
Zamanın geçti, kabirden başka mekânın var mı? Bîçare! Aczine ve fakrına bir had var mı? Emellerin nihayetsizdir, ecelin yakındır. Evet böyle acz ve fakrınla iktidar ve ihtiyardan hâlî bir insanın ne olacak hali? Hazain-i rahmet sahibi Hâlık-ı Rahman-ür Rahîm’e, böyle bir acz ile itimad etmek lâzımdır. Odur herkese nokta-i istinad. Odur her zaîfe cihet-i istimdad…
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Aziz, sıddık kardeşim;
Mesnevi-i Nuriye’den iktibas edilen bu kıymettar İ’lemlerin izahını, Risale-i Nur’un üslubuna sadık kalarak, kelimelerin mefhumlarını ve inceliklerini şerh ederek, ayet-i kerimelerin nuruyla aşağıda beyan ediyoruz.
BİRİNCİ İ’LEM: Nimet İçinde İn’amı Görmek
Bu ihtar, insanın gaflet neticesinde düştüğü büyük bir hatayı ve şirke kapı açan bir marazı tashih etmektedir.
Mevzu ve İzah:
Cenab-ı Hak, Kur’an-ı Hakîm’in Rahman Suresi’nde otuz bir defa şu ayet-i kerimeyi tekrar eder:
“O halde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlıyorsunuz?”
(Rahman Suresi, 55:13 )
Üstad Bediüzzaman Hazretleri, bu ayetin ısrarla tekrar edilmesindeki hikmeti şöyle şerh eder: İnsanlar ve cinler, en büyük isyanlarını ve inkârlarını, nimetin kendisini görüp, o nimeti vereni (Mün’im’i) görmemekten dolayı yaparlar.
Buradaki temel mesele “Nimet” ile “İn’am” arasındaki farktır.
• Nimet: Elde edilen hediye, rızık, afiyet gibi maddî veya manevî faydadır.
• İn’am: O nimeti bizzat verme fiilidir, ihsan etmektir.
İnsan, sofradaki ekmeği (nimeti) görür ama o ekmeğin kendisine ikram edildiğini (in’amı) düşünmezse, o ekmeği fırıncıdan, tarladan veya tesadüfen gelmiş zanneder. Bu hal, Mün’im-i Hakikî olan Allah’tan gaflete düşürür. Bu gaflet ile insan, sebeplere (esbaba) perestiş eder, tabiata veya tesadüfe isnad ederek nimeti Allah’tan bilmez. Bu ise ayetin ifadesiyle nimetin sahibini “tekzib” (yalanlama) hükmüne geçer.
Çare ve Deva:
Bu manevî hastalığın devası, her işin ve nimetin bidayetinde (başlangıcında) “Bismillah” demektir. Besmele, “Bu nimet benim gücümle veya sebeplerin tesiriyle değil, Allah’ın ismiyle, O’nun hazinesinden gelmiştir” manasını taşır. İnsan bunu kasdettiğinde, şükür ve minnet duygusuyla Mün’im-i Hakikî’ye mukabele etmiş olur.
İKİNCİ İ’LEM: Vesvesenin Mahiyeti ve Çaresi
Bu kısım, bilhassa ibadet ehlinin kalbini meşgul eden ve ümitsizliğe sevk eden “vesvese” illetine karşı bir merhem sunmaktadır.
Mevzu ve İzah:
İnsan ne zaman ki yüzünü Hakk’a çevirse, namaza dursa veya tefekkür etse; şeytan ve nefis, o ulvî hali bozmak için kalbe çirkin, pis ve edebe aykırı hatıralar atar. Kişi, “Benim kalbim ne kadar bozuk ki huzur-u İlahîde böyle şeyler düşünüyorum” diyerek yeise düşer.
Buradaki ince sır şudur: “Müdafaayı terk etmek.”
Vesvese, arılar gibidir. Onları defetmeye çalıştıkça, yani o kötü düşüncelerle boğuştukça, onların üzerinize hücumu artar. “Aklıma gelmesin” dedikçe, o hayal akla daha çok yerleşir.
Üstad’ın verdiği harika Tasvir:
Pis bir odanın deliklerinden gökyüzündeki güneşe veya cennet bahçelerine bakmak, o güneşi veya bahçeyi kirletmez. Aynı şekilde, insanın hayalinden veya şeytanın fısıltısından (lümme-i şeytaniye) gelen çirkin sözler, kalpteki imana ve tefekkür edilen hakikatlere zarar vermez.
Hüküm:
O çirkin sözler kalbe ait değildir. Çünkü kalp, o sözlerden rahatsız olmakta, üzülmekte ve titremektedir. Eğer kalbe ait olsaydı, kalp o sözlerden lezzet alırdı. Mümin, o çirkin sözleri sahiplenmemeli, “Bu benim kalbimin sesi değil, şeytanın bir oyunudur” deyip geçmeli, üzerinde durmamalıdır. Aynada görünen yılan sureti nasıl ki insanı ısırmazsa, hayalde görünen küfür veya çirkinlik de imana zarar vermez.
ÜÇÜNCÜ İ’LEM (İ’lem Eyyühe’s-Said): Acz ve Fakrın İdraki
Bu hitap, nefsi emmarenin gururunu kırmak ve insanı hiçliğe atıp, oradan Vâcibü’l-Vücud’a yol bulmak içindir.
Mevzu ve İzah:
Nefis daima gurur, kibir ve istiğna (kimseye muhtaç olmama hali) peşindedir. Halbuki insanın mahiyeti, baştan aşağı acizlik ve fakirlik üzerine kuruludur.
• İhtiyar ve İktidar: İnsanın seçme hakkı (cüz-i ihtiyarîsi) bir kıl kadar ince, gücü (iktidarı) ise bir zerre kadar azdır.
• Hayat ve Şuur: Hayat hızla sönmekte olan bir alev (şu’le), şuur ve akıl ise geçici bir parıltı (lem’a) gibidir.
• Şöhret ve Zaman: Dünyevi şan ve şöhret bir anlıktır ve kabir kapısında biter.
İnsan, sonsuz emellere sahiptir ama ömrü çok kısadır (eceli yakındır). İhtiyaçları hadsizdir ama elindeki sermayesi hiç hükmündedir.
Netice ve Teselli:
Böyle mutlak bir acz içinde olan insanın tek kurtuluşu; sonsuz rahmet hazinelerinin sahibi olan, Hâlık-ı Rahman-ür Rahîm’e iltica etmektir. İnsan, aczini bilip Allah’a dayandığı nisbette kuvvet kazanır.
Ayette buyurulduğu gibi:
“Onu beklemediği yerden rızıklandırır. Kim Allah’a tevekkül ederse, O kendisine yeter. Şüphesiz Allah, emrini yerine getirendir. Allah, her şeye bir ölçü koymuştur.” (Talak Suresi, 65:3)
Mümin için yegâne nokta-i istinad (dayanak noktası), Allah’ın kudretidir; yegane cihet-i istimdad (yardım dileme yönü), Allah’ın rahmetidir.
Hülasa:
Birinci İ’lem Şükrü, İkinci İ’lem Huzuru, Üçüncü İ’lem Tevekkülü ders vermektedir.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
هٰذِهِ الْمُنَاجَاةُ تَخَطَّرَتْ فِى الْقَلْبِ هٰكَذَا بِالْبَيَانِ الْفَارِس۪ى
يَارَبْ بَشَشْ جِهَتْ نَظَرْ م۪يكَرْدَمْ دَرْدِ خُودْرَا دَرْمَانْ نَم۪ى د۪يدَمْ
دَرْ رَاسْتْ م۪ى د۪يدَمْ كِه د۪ى رُوزْ مَزَارِ پَدَرِ مَنَسْتْ
وَ دَرْ چَپْ د۪يدَمْ كِه فَرْدَا قَبْرِ مَنَسْتْ
وَ ا۪يمْرُوزْ تَابُوتِ جِسْمِ پُرْ اِضْطِرَابِ مَنَسْتْ
بَرْسَرِ عُمْرْ جَنَازَهءِ مَنْ ا۪يسْتَادَه اَسْتْ
دَرْ قَدَمْ آبِ خَاكِ خِلْقَتِ مَنْ وَ خَاكِسْتَرِ عِظَامِ مَنَسْتْ
چُونْ دَرْ پَسْ م۪ينِگَرَمْ ب۪ينَمْ ا۪ينْ دُنْيَاءِ ب۪ى بُنْيَادْ ه۪يچْ دَرْ ه۪يچَسْتْ
وَ دَرْ پ۪يشْ اَنْدَازَهءِ نَظَرْ م۪يكُنَمْ دَرِ قَبِرْ كُشَادَه اَسْتْ
وَ رَاهِ اَبَدْ بَدُورِ دِرَازْ بَد۪يدَارَسْتْ
مَرَا جُزْ جُزْءِ اِخْتِيَار۪ى چ۪يز۪ى ن۪يسْتْ دَرْ دَسْتْ
كِه اُو جُزْءْ هَمْ عَاجِزْ هَمْ كُوتَاه و هَمْ كَمْ عَيَارَسْتْ
نَه دَرْ مَاض۪ى مَجَالِ حُلُولْ نَه دَرْ مُسْتَقْبَلْ مَدَارِ نُفُوذْ اَسْتْ
مَيْدَانِ اُو ا۪ينْ زَمَانِ حَال و يَكْ آنِ سَيَّالَسْتْ
بَا ا۪ينْ هَمَه فَقْرْهَا وَ ضَعْفْهَا قَلَمِ قُدْرَتِ تُو آشِكَارَه
نُوِشْتَه اَسْتْ دَرْ فِطْرَتِ مَا مَيْلِ اَبَدْ وَ اَمَلِ سَرْمَدْ
بَلْكِه هَرْ چِه هَسْتْ ، هَسْتْ
دَٓائِرَهءِ اِحْتِيَاجْ مَانَنْدِ دَٓائِرَهءِ مَدِّ نَظَرْ بُزُرْگ۪ى دَارَسْتْ
خَيَالْ كُدَامْ رَسَدْ اِحْتِيَاجْ ن۪يزْ رَسَدْ
دَرْ دَسْتْ هَرْچِه ن۪يسْتْ دَرْ اِحْتِيَاجْ هَسْتْ
دَٓائِرَهءِ اِقْتِدَارْ هَمْچُو دَٓائِرَهءِ دَسْتِ كُوتَاهْ كُوتَاهَسْتْ
پَسْ فَقْر و حَاجَاتِ مَا بَقَدْرِ جِهَانَسْتْ
وَ سَرْمَايَهءِ مَا هَمْ چُو جُزْءِ لَايَتَجَزَّا اَسْتْ
ا۪ينْ جُزْءْ كُدَامْ وَ ا۪ينْ كَٓائِنَاتِ حَاجَاتْ كُدَامَسْتْ
پَسْ دَرْ رَاهِ تُو َازْ ا۪ينْ جُزْءْ ن۪يزْ بَازْ م۪ى گُذَشْتَنْ چَارَهءِ مَنْ اَسْتْ
تَا عِنَايَتِ تُو دَسْتْگ۪يرِ مَنْ شَوَدْ رَحْمَتِ ب۪ى نِهَايَتِ تُو پَنَاهِ مَنْ اَسْتْ
آنْ كَسْ كِه بَحْرِ ب۪ى نِهَايَتِ رَحْمَتْ يَافْتْ اَسْتْ تَكْيَه
نَه كُنَدْ بَرْ ا۪ينْ جُزْءِ اِخْتِيَارِى كِه يَكْ قَطْرَه سَرَابَسْتْ
اَيْوَاهْ ا۪ينْ زِنْدِگَان۪ى هَمْ چُو خَابَسْتْ
و۪ينْ عُمْرِ ب۪ى بُنْيَادْ هَمْ چُو بَادَسْتْ
اِنْسَانْ بَزَوَالْ دُنْيَا بَفَنَا اَسْتْ آمَالْ ب۪ى بَقَا آلَامْ بَبَقَا اَسْتْ
بِيَا اَىْ نَفْسِ نَافَرْجَامْ وُجُودِ فَانِى ىِ خُودْرَا فَدَا كُنْ
خَالِقِ خُودْرَا كِه ا۪ينْ هَسْت۪ى وَد۪يعَه هَسْتْ
وَ مُلْكِ اُو وَ اُو دَادَه فَنَا كُنْ تَا بَقَا يَابَدْ
اَزْ آنْ سِرّ۪ى كِه ، نَفْىِ نَفْىْ اِثْبَاتْ اَسْتْ
خُدَاىِ پُرْكَرَمْ خُودْ مُلْكِ خُودْرَا مِى خَرَدْ اَزْ تُو
بَهَاىِ ب۪ى گِرَانْ دَادَه بَرَاىِ تُو نِگَاهْ دَارَسْتْ
(Haşiye): Bu Farisî münacat, kısalığına rağmen çok uzun hakikatleri ihtiva etmektedir. Ankara’da otuzbeş sene evvel tab’ edildiği vakit, Afgan Sefiri Sultan Ahmed çok beğenmiş ve Afgan Şah’ına bir aded bu münacattan hediye göndermiştir. Türkçe tercümesi “İhtiyarlar Risalesi”nde ve “Onyedinci Söz”de olduğundan tercüme edilmedi.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Aziz, Sıddık Kardeşim,
Risale-i Nur Külliyatı’ndan Mesnevi-i Nuriye (Hubab Risalesi) ve 17. Söz’de yer alan, Hazret-i Üstad’ın “kalbe hutur eden” o pek derin ve derûnî Farsça münacatıdır.
1. BÖLÜM: MÜNACATIN GENİŞ VE DETAYLI İZAHI
Bu münacat, insanın acz ve fakrını derinden hissederek, kendi enaniyetinden ve cüz-i ihtiyarisinden vazgeçip, Kadîr-i Mutlak’ın kudret ve rahmetine iltica etmesinin bir tasviridir. İnsan, kendi varlığına ve esbaba dayandığı sürece bir hiç hükmündedir; ancak aczini bilip Hakk’a teslim olduğunda her şeyi bulur.
a) Cihat-ı Sitte (Altı Yön) ve Ye’s (Ümitsizlik):
Münacatın başında nefis, gaflet nazarıyla altı cihete (sağ, sol, ön, arka, üst ve alt) bakar. İman nuru ile bakılmadığında bu yönler insana dehşet verir:
• Sağ (Mazi): Pederinin mezarıdır. Geçmiş zaman bir yokluk ülkesi gibi görünür.
• Sol (İstikbal): Kendi kabridir. Gelecek, karanlık bir kuyu gibidir.
• Hazır Zaman (Bugün): Cismin tabutudur. Hareket halindeki bir cenaze gibidir.
• Ayaklar Altı: İnsanın yaratıldığı toprak ve kemiklerinin külü.
• Arka: Dünya “hiç ender hiç” olan, temelsiz bir viranedir.
• Ön: Kabir kapısı açıktır ve ebede giden yol uzundur.
İnsan bu dehşetli manzara karşısında elindeki tek sermaye olan **”Cüz-i İhtiyar”**a (sınırlı irade) bakar. Görür ki; bu irade hem acizdir hem kısadır hem de noksandır (kem-ayar). Ne geçmişe hükmedip hüzünleri giderebilir ne geleceğe nüfuz edip korkuları defedebilir.
b) Acz ve Fakrın İdraki:
İnsanın fıtratında ebede karşı şiddetli bir arzu ve sönmeyen bir emel vardır. “Kudret kalemi” insanı böyle yazmıştır. İhtiyaç dairesi, gözün gördüğü (nazar) dairesi kadar geniştir; hatta hayalin ulaştığı her şeye insan muhtaçtır. Ancak iktidar dairesi, elin yetiştiği yer kadar kısa ve dardır.
Bu zıtlık (ihtiyaç sonsuz, iktidar hiç hükmünde) insanı Yaratıcı’sına sığınmaya mecbur eder. Kur’an-ı Kerim bu hakikati şöyle beyan eder:
“Ey insanlar! Allah’a muhtaç olan sizsiniz. Allah ise; O ğanîdir, hamiddir (her türlü övgüye lâyıktır).” (Fâtır Suresi, 35/15)
c) Nefy-i Nefy İsbattır (Sırr-ı Ehad):
Münacatın can alıcı noktası burasıdır. İnsan, kendi cüz-i ihtiyarını ve benliğini bir “varlık” zannedip ona dayandıkça (serap gibi) susuzluğu artar. Ne zaman ki o cüz-i ihtiyarın bir hiç olduğunu anlar, kendi mülkünü ve vücudunu sahib-i hakikisine (Allah’a) satar; o vakit “yoklukta varlığı” bulur.
Yani; “Ben kendime malik değilim, ben bir hiçim” demek (nefy), nefsin o sahte varlığını reddetmektir. Bu reddediş, Allah’ın varlığını ve mülkiyetini tasdiktir (isbat).
d) Fena ve Beka:
İnsan, dünya hayatının bir rüya, ömrün bir rüzgâr gibi geçtiğini anlar. Madem dünya zeval bulup gidiyor; insan da fani vücudunu feda etmelidir ki, Bâki olan Allah’ın yanında bir beka bulsun. Ayet-i kerimede buyurulur:
“Yeryüzünde bulunan her canlı yok olacak. Ancak azamet ve ikram sahibi Rabbinin zâtı bâki kalacak.” (Rahmân Suresi, 55/26-27)
2. BÖLÜM: METNİN TERCÜMESİ
Ya Rab!
Gafletle, kendimi unutarak, altı cihete nazar ettim. Derdime derman göremedim.
• Sağ tarafa (geçmiş zamana) baktım; gördüm ki, dünkü gün pederimin mezarıdır.
• Sol tarafa (gelecek zamana) baktım; gördüm ki, yarınki gün benim kabrimdir.
• Bugünkü güne baktım; gördüm ki, benim cismimin hareketli bir tabutudur.
• Başıma baktım; gördüm ki, cismim ve varlığımın, bu kâinatın tabutunda, ayağım altındaki babamın mezarı taşı üstünde duruyor.
• Ayaklarım altına baktım; gördüm ki, benim yaratılışımın toprağı ile kemiklerimin külü birbirine karışmıştır.
• Arka tarafıma baktım; gördüm ki, bu temelsiz fâni dünya, “hiç ender hiç”tir.
• Ön tarafıma baktım; gördüm ki, kabir kapısı açıktır, ebede giden yol uzundur.
Elimde cüz-i ihtiyârîden başka bir şey yoktur. O cüz-i ihtiyar da hem âciz, hem kısa, hem noksandır.
Ne maziye hulûl edebilir (girebilir), ne de müstakbele nüfuz edebilir (ulaşabilir).
Onun meydanı, ancak bu zaman-ı hâl ve bir an-ı seyyaledir (akıp giden bir andır).
Hâlbuki bütün bu fakr ve zayıflığımla beraber, senin kudret kalemin fıtratımda ebede karşı bir meyil ve ebedî bir emel yazmıştır.
Hatta her ne ki var, o ebedî emel ile alâkadardır.
İhtiyaç dairesi, nazar dairesi gibi büyüktür.
Hayal nereye gitse, ihtiyaç da oraya gider.
Hâlbuki elde bulunan, ihtiyaç dairesine nisbeten bir hiç hükmündedir.
İktidar dairesi, kısa kolumun dairesi kadar kısadır.
Öyleyse bizim fakrımız ve hacetlerimiz cihanşümuldür (dünya kadardır).
Sermayemiz ise, o cüz-i lâyetecezzâ (bölünmez parça) gibi cüz’î bir şeydir.
Bu cüz’î sermaye nerede? Bu kâinatı kaplayan hacetler nerede?
Öyleyse, senin yolunda o cüz-i ihtiyârîden vazgeçmek, benim için tek çaredir.
Tâ ki senin inayetin elimden tutsun; senin nihayetsiz rahmetin bana sığınak olsun.
O kimse ki, nihayetsiz rahmet denizini bulmuştur; o serap gibi bir katre (damla) olan cüz-i ihtiyârına itimad etmez.
Eyvah! Bu dünya hayatı bir rüya gibidir.
Şu temelsiz ömür de bir rüzgâr gibi uçar gider.
İnsan zeval ile, dünya fena ile, emeller bekasızlıkla, elemler ise (ruhta iz bırakarak) beka ile alâkadardır.
Gel ey akıbeti görmeyen nefsim!
Şu fâni vücudunu feda et (Hakk’a ver).
Tâ ki, bu varlığı sana vedia (emanet) veren Hâlıkın, senin mülkünü yine senin için saklasın, fenadan bekaya çevirsin.
Çünkü, “Nefy-i nefy isbattır.” (Yani, kendinde varlık vehmini yok edersen, Hakk’ın varlığını isbat ve tasdik etmiş olursun).
O Kerîm olan Hâlık, kendi mülkünü senden satın alıyor.
Tâ ki, senin için muhafaza etsin ve pahası biçilmez bir fiyat (Cennet) versin.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
(Bu kısım, müellifin kendi Türkçesidir)
1339 tarihinde, Meclis-i Meb’usana hitaben yazdığım bir hutbenin suretidir
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ
اِنَّ الصَّلٰوةَ كَانَتْ عَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ كِتَابًا مَوْقُوتًا
Ey mücahidîn-i İslâm! Ey ehl-i hall ü akd!
Bu fakirin bir mes’elede on sözünü, birkaç nasihatını dinlemenizi rica ediyorum.
Evvelâ:
Şu muzafferiyetteki hârikulâde nimet-i İlahiye bir şükran ister ki devam etsin, ziyade olsun. Yoksa, nimet şükrü görmezse gider. Mademki Kur’an’ı, Allah’ın tevfikiyle düşmanın hücumundan kurtardınız; Kur’anın en sarih ve en kat’î emri olan “Salât” gibi feraizi imtisal etmeniz lâzımdır. Tâ onun feyzi böyle hârika suretinde üstünüzde tevali ve devam etsin.
Sâniyen:
Âlem-i İslâmı mesrur ettiniz, muhabbet ve teveccühünü kazandınız. Lâkin o teveccüh ve muhabbetin idamesi, şeair-i İslâmiyeyi iltizam ile olur. Zira, Müslümanlar İslâmiyet hesabına sizi severler.
Sâlisen:
Bu âlemde evliyaullah hükmünde olan gazi ve şühedalara kumandanlık ettiniz. Kur’an’ın evamir-i kat’iyyesine imtisal etmekle, öteki âlemde de o nuranî güruha refik olmağa çalışmak, sizin gibi himmetlilerin şe’nidir. Yoksa, burada kumandan iken orada bir neferden istimdad-ı nur etmeğe muztar kalacaksınız. Bu dünya-yı deniyye, şan ve şerefiyle öyle bir meta değil ki, sizin gibi insanları işba’ etsin, tatmin etsin ve maksud-u bizzât olsun.
Râbian:
Bu millet-i İslâmın cemaatleri -çendan bir cemaat namazsız kalsa, fâsık da olsa yine- başlarındakini mütedeyyin görmek ister. Hattâ umum Kürdistan’da, umum memurlara dair en evvel sordukları sual bu imiş: “Acaba namaz kılıyor mu?” derler. Namaz kılarsa mutlak emniyet ederler; kılmazsa, ne kadar muktedir olsa nazarlarında müttehemdir. Bir zaman, Beytüşşebab aşairinde isyan vardı. Ben gittim, sordum: “Sebeb nedir?” Dediler ki: “Kaymakamımız namaz kılmıyordu, rakı içiyordu. Öyle dinsizlere nasıl itaat edeceğiz?” Bu sözü söyleyenler de namazsız, hem de eşkiya idiler.
Hâmisen:
Enbiya’nın ekseri şarkta ve hükemanın ağlebi garbda gelmesi kader-i ezelînin bir remzidir ki, şarkı ayağa kaldıracak din ve kalbdir, akıl ve felsefe değil. Şarkı intibaha getirdiniz, fıtratına muvafık bir cereyan veriniz. Yoksa, sa’yiniz ya hebaen gider veya muvakkat, sathî kalır…
Sâdisen:
Hasmınız ve İslâmiyet düşmanı olan firenkler dindeki lâkaydlığınızdan pek fazla istifade ettiler ve ediyorlar. Hattâ diyebilirim ki, hasmınız kadar İslâma zarar veren, dinde ihmalinizden istifade eden insanlardır. Maslahat-ı İslâmiye ve selâmet-i millet namına, bu ihmali a’male tebdil etmeniz gerektir. Görülmüyor mu ki, İttihadcılar o kadar hârika azm ü sebat ve fedakârlıklarıyla, hattâ İslâm’ın şu intibahına da bir sebeb oldukları halde, bir derece dinde lâübalilik tavrını gösterdikleri için, dâhildeki milletten nefret ve tezyif gördüler. Hariçteki İslâmlar dindeki ihmallerini görmedikleri için hürmeti verdiler.
Sâbian:
Âlem-i küfür, bütün vesaitiyle, medeniyetiyle, felsefesiyle, fünunuyla, misyonerleriyle âlem-i İslâma hücum ve maddeten uzun zamandan beri galebe ettiği halde, -âlem-i İslâma- dinen galebe edemedi. Ve dâhilî bütün fırak-ı dâlle-i İslâmiye de birer kemmiye-i kalile-i muzırra suretinde mahkûm kaldığı ve İslâmiyet metanetini ve salabetini sünnet ve cemaatle muhafaza eylediği bir zamanda, lâübaliyane, Avrupa medeniyet-i habise kısmından süzülen bir cereyan-ı bid’atkârane, sinesinde yer tutamaz. Demek âlem-i İslâm içinde mühim ve inkılabvari bir iş görmek, İslâmiyetin desatirine inkıyad ile olabilir, başka olamaz. Hem olmamış, olmuş ise de çabuk ölüp, sönmüş…
Sâminen:
Za’f-ı dine sebeb olan Avrupa medeniyet-i sefihanesi yırtılmağa yüz tuttuğu bir zamanda ve medeniyet-i Kur’anın zuhura yakın geldiği bir anda, lâkaydane ve ihmalkârane müsbet bir iş görülmez. Menfîce, tahribkârane iş ise, bu kadar rahnelere maruz kalan İslâm zâten muhtaç değildir.
Tâsian:
Sizin bu “İstiklal Harbi”ndeki muzafferiyetinizi ve âlî hizmetinizi takdir eden ve sizi can u dilden seven, cumhur-u mü’minîndir. Ve bilhâssa tabaka-i avamdır ki sağlam müslümanlardır. Sizi ciddî sever ve sizi tutar ve size minnetdardır ve fedakârlığınızı takdir ederler. Ve intibaha gelmiş en cesîm ve müdhiş bir kuvveti size takdim ederler. Siz dahi, evamir-i Kur’aniyeyi imtisal ile onlara ittisal ve istinad etmeniz maslahat-ı İslâm namına zarurîdir. Yoksa, İslâmiyetten tecerrüd eden bedbaht, milliyetsiz Avrupa meftunu firenk mukallidleri, avam-ı müslimîne tercih etmek, maslahat-ı İslâma münafî olduğundan, âlem-i İslâm nazarını başka tarafa çevirecek ve başkasından istimdad edecek…
Âşiren:
Bir yolda dokuz ihtimal-i helâket, tek bir ihtimal-i necat varsa; hayatından vazgeçmiş, mecnun bir cesur lâzım ki o yola sülûk etsin. Şimdi, yirmidört saatten bir saati işgal eden farz namaz gibi zaruriyat-ı diniyede, yüzde doksandokuz ihtimal-i necat var. Yalnız, gaflet ve tenbellik haysiyetiyle, bir ihtimal zarar-ı dünyevî olabilir. Halbuki feraizin terkinde, doksandokuz ihtimal-i zarar var. Yalnız gaflet ve dalalete istinad, tek bir ihtimal-i necat olabilir. Acaba dine ve dünyaya zarar olan ihmal ve feraizin terkine ne bahane bulunabilir? Hamiyet nasıl müsaade eder?
Bahusus bu güruh-u mücahidîn ve bu yüksek meclisin ef’ali taklid edilir. Kusurlarını millet ya taklid veya tenkid edecek; ikisi de zarardır. Demek onlarda hukukullah, hukuk-u ibadı da tazammun ediyor. Sırr-ı tevatür ve icmaı tazammun eden hadsiz ihbaratı ve delaili dinlemeyen ve safsata-i nefis ve vesvese-i şeytandan gelen bir vehmi kabul eden adamlarla, hakikî ve ciddî iş görülmez.
Şu inkılab-ı azîmin temel taşları sağlam gerek. Şu meclis-i âlînin şahsiyet-i maneviyesi, sahib olduğu kuvvet cihetiyle mana-yı saltanatı deruhde etmiştir. Eğer şeair-i İslâmiyeyi bizzât imtisal etmek ve ettirmekle mana-yı hilafeti dahi vekaleten deruhde etmezse, hayat için dört şeye muhtaç, fakat an’ane-i müstemirre ile günde lâakal beş defa dine muhtaç olan, şu fıtratı bozulmayan ve lehviyat-ı medeniye ile ihtiyacat-ı ruhiyesini unutmayan bu milletin hacat-ı diniyesini Meclis tatmin etmezse; bilmecburiye mana-yı hilafeti, tamamen kabul ettiğiniz isme ve lafza verecek. O manayı idame etmek için kuvveti dahi verecek. Halbuki meclis elinde bulunmayan ve meclis tarîkıyla olmayan böyle bir kuvvet, inşikak-ı asâya sebebiyet verecektir. İnşikak-ı asâ ise,
وَ اعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللّٰهِ جَم۪يعًا
âyetine zıddır. Zaman cemaat zamanıdır. Cemaatın ruhu olan şahs-ı manevî daha metindir ve tenfiz-i ahkâm-ı şer’iyeye daha ziyade muktedirdir. Halife-i şahsî, ancak ona istinad ile vezaifi deruhde edebilir. Cemaatın ruhu olan şahs-ı manevî eğer müstakim olsa, ziyade parlak ve kâmil olur. Eğer fena olsa, pek çok fena olur. Ferdin, iyiliği de fenalığı da mahduddur. Cemaatin ise gayr-ı mahduddur. Harice karşı kazandığınız iyiliği, dâhildeki fenalıkla bozmayınız. Bilirsiniz ki ebedî düşmanlarınız ve zıdlarınız ve hasımlarınız, İslâmın şeairini tahrib ediyorlar. Öyle ise zarurî vazifeniz, şeairi ihya ve muhafaza etmektir. Yoksa şuursuz olarak şuurlu düşmana yardımdır. Şeairde tehavün, za’f-ı milliyeti gösterir. Za’f ise düşmanı tevkif etmez, teşci’ eder…
حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ ٭ نِعْمَ الْمَوْلٰى وَنِعْمَ النَّص۪يرُ
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧✧ ✧ ✧ ✧
Hüve’l-Bâkî
Aziz, sıddık kardeşim;
Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri’nin 1923 (Rumi 1339) yılında, yeni kurulan Meclis-i Meb’usan’a hitaben neşrettiği ve Milli Mücadele’nin muzaffer komutanlarını ve mebuslarını, şeair-i İslâmiyeye ve bilhassa namaza davet ettiği bu on maddelik beyannamenin, Risale-i Nur’un lisanına ve üslubuna sadık kalarak, âyet-i kerimeler ve müradif kelimelerle tahlil ve izahı aşağıdadır.
Bu metin, Tarihçe-i Hayat ve Mesnevi-i Nuriye eserlerinde yer almakta olup, Yeni Said döneminin en gür sedalı ve hakikatli bir isbatı ve ders-i ibretidir.
Mukaddime ve Hitap
Müellif, söze “Ey mücahidîn-i İslâm! Ey ehl-i hall ü akd!” diyerek başlar. Burada Meclis’e, İslâm’ın mücahitleri ve “çözüm ve karar mercii” sıfatıyla hitap ederek, onların omuzlarındaki mesuliyetin ağırlığını ve cihan şümul manasını hatırlatır.
Evvelâ: Şükür ve Nimetin İdamesi
İzah:
Bu madde, zaferin Allah’ın bir lütfu ve ikramı olduğu hakikatine dayanır. Müellif, kazanılan zaferin “hârikulâde bir nimet-i İlahiye” olduğunu vurgular. Nimetin devamı, ancak şükür ile mümkündür. Fiilî şükür ise, Kur’an’ın emirlerine imtisal etmekle, yani onları yaşamakla olur. Namaz (Salât), şükrün en cami ve en parlak göstergesidir. Eğer şükredilmezse, nimet elden gider; zira “nimet şükrü görmezse gider” bir düstur-u hakikattir.
İlgili Ayet-i Kerime:
وَإِذْ تَأَذَّنَ رَبُّكُمْ لَئِنْ شَكَرْتُمْ لَأَزِيدَنَّكُمْ ۖ وَلَئِنْ كَفَرْتُمْ إِنَّ عَذَابِي لَشَدِيدٌ
“Hani rabbiniz şöyle duyurmuştu: ‘Andolsun, eğer şükrederseniz elbette size nimetimi artırırım. Eğer nankörlük ederseniz hiç şüphesiz azabım çok şiddetlidir.'” (İbrahim Suresi, 7. Ayet)
Sâniyen: Muhabbetin Şartı ve Şeair
İzah:
Müellif burada liderlik ve halk arasındaki bağlantıyı tahlil eder. Halkın yöneticilere olan teveccühü ve muhabbeti, onların kara kaşına veya kara gözüne değil, İslâmiyet’e olan hizmetlerine binaendir. “Şeair-i İslâmiye” denilen, ezan, namaz, tesettür gibi İslâm’ın sembollerini iltizam etmek (tarafını tutmak ve uygulamak), bu muhabbetin devamlılığı için şarttır. Millet, yöneticisini dinine bağlı gördüğü nisbette sever. Aksi halde o muhabbet nefrete inkılab eder.
Sâlisen: Uhrevî Yoldaşlık ve Nuranî Güruh
İzah:
Burada çok derûnî bir ikaz vardır. Komutanlara deniliyor ki: Siz dünyada şehitlere ve gazilere (ki onlar veli hükmündedir) kumandanlık ettiniz. Eğer ahirette de o nurlu kafileye arkadaş ve yoldaş olmak istiyorsanız, onların uğruna can verdikleri Kur’an ahkâmına uymalısınız. Yoksa dünyada emir verirken, mahşerde o emrinizdeki neferden şefaat ve nur dilenmek zorunda kalırsınız (muztar). Dünya saltanatı geçicidir, insanı hakiki manada doyurmaz (işba’ etmez) ve bizzat gaye olamaz.
İlgili Ayet-i Kerime:
وَمَنْ يُطِعِ اللّٰهَ وَالرَّسُولَ فَاُولٰئِكَ مَعَ الَّذ۪ينَ اَنْعَمَ اللّٰهُ عَلَيْهِمْ مِنَ النَّبِيّ۪نَ وَالصِّدّ۪يق۪ينَ وَالشُّهَدَٓاءِ وَالصَّالِح۪ينَۚ وَحَسُنَ اُولٰئِكَ رَف۪يقًاۜ
“Kim Allah’a ve Peygamber’e itaat ederse işte onlar, Allah’ın kendilerine lütuflarda bulunduğu peygamberler, sıddıklar, şehidler ve sâlih kişilerle beraberdirler. Bunlar ne güzel arkadaştır!” (Nisâ Suresi, 69. Ayet)
Râbian: Emniyet ve İtibarın Kaynağı
İzah:
Millet-i İslâmiye’nin karakteri ve tabiatı nazara verilmektedir. Halk, günahkâr (fâsık) bile olsa, başındaki idarecinin dindar olmasını ister. Çünkü namaz kılanın Allah’tan korktuğuna, dolayısıyla zulmetmeyeceğine inanır; ona mutlak emniyet eder. Namaz kılmayanı ise, ne kadar yetenekli olursa olsun, “müttehem” (suçlu/töhmet altında) görür. Bediüzzaman, Beytüşşebab’daki aşiret reislerinin “Kaymakam namaz kılmıyor, biz ona nasıl itaat edelim?” şeklindeki sözlerini misal vererek, idarede itaatin temelinin dindarlık olduğunu beyan eder.
Hâmisen: Şark’ın Fıtratı ve Dinin Hâkimiyeti
İzah:
Bu madde, sosyolojik bir tesbittir. Kader-i Ezelî’nin bir cilvesi olarak peygamberlerin ekseriyetle Doğu’da (Şark), filozofların (hükema) ise Batı’da (Garb) gelmesi gösterir ki; Şark halklarını uyandıracak ve terakki ettirecek tek kuvvet dindir, kalptir. Akıl ve kuru düşünce (felsefe) Şark’ta ikinci plandadır. Eğer bu milleti Batı’nın metodlarıyla değil, kendi fıtratına uygun olan din hissiyatıyla sevk etmezseniz, çalışmalarınız ya boşa gider (hebaen) ya da yüzeysel (sathî) kalır.
Sâdisen: Düşmana Karşı En Büyük Siper
İzah:
İslâm düşmanlarının en büyük silahı, Müslümanların dinlerindeki gevşekliğidir (lâkaydlık). Düşman, “Bakın bunlar zaten dinlerine bağlı değil” diyerek bu ihmali kendi emellerine alet eder. Müellif, İttihatçıların vatanperver olmalarına rağmen, dindeki lâubali tavırları yüzünden içeride nefret, dışarıda ise sahte bir hürmet gördüklerini hatırlatır. Milletin selâmeti (maslahat-ı İslâmiye) için bu ihmali, salih amele (a’male) tebdil etmek elzemdir.
Sâbian: Bid’alara Kapı Açmamak
İzah:
Avrupa ve küfür dünyası, asırlardır ilmiyle, fenniyle saldırdığı halde İslâm’ın iman kalesini yıkamamıştır. Dahili sapkın fırkalar da ehli sünnetin metaneti karşısında erimiştir. Böyle bir zamanda, Avrupa’nın “sefih” (günahlı ve çirkin) medeniyetinden süzülen bid’atları (dine sonradan giren zararlı yenilikleri) İslâm bünyesine sokmak, yanılmaktan öte bir cinayettir. İslâm âleminde kalıcı bir inkılap ve hizmet, ancak İslâm’ın prensiplerine (desatir) boyun eğmekle (inkıyad) mümkündür.
Sâminen: Medeniyet-i Kur’aniye’nin Zuhuru
İzah:
Avrupa medeniyetinin çürümeye ve yırtılmaya başladığı, Kur’an medeniyetinin ise doğmak üzere olduğu bir geçiş döneminde bulunulduğu vurgulanır. Batı’nın köhneleşmiş sistemini taklit etmek, “menfî ve tahribkârane” bir iştir. İslâm bünyesi zaten yaralıdır, daha fazla tahribata tahammülü yoktur. Yapılması gereken, müsbet ve yapıcı harekettir; bu da ancak dine sarılmakla olur.
Tâsian: Kuvvetin Asıl Kaynağı ve Dayanak Noktası
İzah:
Meclis’i ve orduyu seven, destekleyen asıl kitle “Cumhur-u Mü’minîn”dir, yani inanan halk çoğunluğudur. Bunlar, sağlam Müslüman olan Anadolu halkıdır (Tabaka-i avam). Sizi Allah için sever ve desteklerler. Bu muazzam kuvveti arkanıza almak için, onların kutsalına, yani Kur’an emirlerine uymalısınız. Eğer Avrupa hayranı, köksüz (milliyetsiz) ve taklitçi bir zümreyi, bu inançlı halka tercih ederseniz, İslâm âleminin nazarını başka yerlere çevirmesine ve sizden yüz çevirmesine sebep olursunuz ki, bu büyük bir hata ve ziyandır.
Âşiren: Akıl, Mantık ve Hilafet Meselesi
İzah:
Bediüzzaman burada meseleyi matematiksel bir mantıkla (bir nevi Pascal bahsi gibi) isbat eder. Farz namazı kılmakta %99 kurtuluş ihtimali, kılmamakta ise %99 helâket (mahvolma) ihtimali vardır. Aklı başında bir insan, %99 zarar ihtimali olan bir yolu, %1’lik bir nefis rahatlığı için tercih etmez.
Ayrıca Meclis’e çok stratejik bir hatırlatma yapar: Siz saltanat manasını (siyasi gücü) üzerinize aldınız. Hilafet manasını (dini liderliği) da şeair-i İslâmiyeyi bizzat yaşayarak ve yaşatarak üstlenmelisiniz. Eğer bu milletin dinî ihtiyaçlarını Meclis tatmin etmezse, millet bu manayı arayacak ve bir şekilde bulacaktır. Bu da milleti ikiye böler (inşikak-ı asâ). Birlik ve beraberlik için, Meclis’in “Şahs-ı Manevî”si dindar olmalı, ahkâm-ı şer’iyeyi tatbik etmelidir. Düşmanı durduracak olan ancak iman ve İslâm kuvvetidir.
İlgili Ayet-i Kerime:
وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللّٰهِ جَم۪يعًا وَلَا تَفَرَّقُوا
“Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı yapışın; bölünüp parçalanmayın…” (Âl-i İmrân Suresi, 103. Ayet)
Netice:
Bu beyanname; siyasetin dinsizliğe alet edilmesine karşı, siyasetin dine hizmetkâr olması gerektiğini haykıran; zaferin sarhoşluğu ile hata ve gaflete düşülmemesi için çırpınan bir hikmet dersidir.
Rabbim bizleri hakikat-i Kur’aniye’den ayırmasın.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
İ’lem eyyühel-aziz!
(Ey aziz kardeşim bil ki!)
Hakaik-i imaniyeyi isbat için îrad edilen bürhan ve delilleri tedkik ederken, şu kocaman neticeyi bu zaîf, nahif delil intac edemez diye tenkidatta bulunma. Zira za’fiyetiyle ittiham ettiğin o delilin sağında ve solunda bulunan takviye kuvvetleri ve kıt’aları pek çoktur. Evet İslâmiyet’in sıdkına delalet eden şahidlerden, şehidlerden, bürhanlardan, delillerden, emarelerden her birisi, o müdafaa meydanında arkadaşını himaye etmekle sıhhat raporunu imzalayarak sağlam olduğunu tasdik eder. O da onun ilim ve haberine ehl-i vukuf olur. Çünki hakaik-i imaniyede hedef sübuttur, nefy değildir. Sabit olan bir şeyi gösterenlerin biri, bin gibidir. Zira sübutta gösterenlerin gösterme tarzları birbirine uygun ve muvafık olduğundan, her birisi ötekileri tezkiye ve tasdik etmiş olur. Nefy cihetinde, nefyedenlerin şehadetlerinde tevafuk yoktur. Nefylerine mütehalif esbab gösterirler. Bunun için, şehadetleri birbirinin sıhhatine delil olamaz. Çünki tevafuk yok.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Bazan bir şeye şiddetli muhabbet, o şeyin inkârına sebeb olur. Ve keza şiddet-i havf ve gayet azamet ve aklın ihatasızlığı da inkâra sebeb olur.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Hanzalenin çekirdeğinde hanzale ağacı mündemiç ve dâhil olduğu gibi, Cehennem’in de küfür ve dalalet tohumunda müstetir bulunduğunu, şuhudî bir yakîn ile müşahede ettim. Ve keza nasılki hurmanın çekirdeği, hurma ağacına hâmiledir. Aynen öyle de, iman habbesinde de Cennet’in mevcud olduğunu hads-i kat’î ile gördüm. Çünki o çekirdeklerin ağaçlara tahavvül ve inkılabları garib olmadığı gibi, küfür ve dalalet manası da tazib edici bir Cehennem’i, iman ve hidayet de bir Cennet’i intac edeceğinde istib’ad yoktur.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Tohum olacak bir habbenin kalbi, yani içi delindiği zaman, elbette sünbüllenip neşv ü nema bulamaz; ölür gider. Kezalik ene ile tabir edilen enaniyetin kalbi, Allah Allah zikrinin şua ve hararetiyle yanıp delinirse, büyüyüp gafletle firavunlaşamaz. Ve Hâlık-ı Semavat ve Arz’a isyan edemez. O zikr-i İlahî sayesinde, ene mahvolur.
İşte Nakşibendîler, zikir hususunda ittihaz ettikleri zikr-i hafî sayesinde kalbin fethiyle, ene ve enaniyet mikrobunu öldürmeğe ve şeytanın emirberi olan nefs-i emmarenin başını kırmağa muvaffak olmuşlardır. Kezalik Kâdirîler de zikr-i cehrî sayesinde tabiat tagutlarını târumâr etmişlerdir.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Âlemde her şeyin yüzünde hikmet eserleri göründüğü gibi en uzak, en geniş, en ince kesretin tabakaları üstünde de hikmet, ihtimam eserleri görülmektedir. Evet kesret ve tekessürün müntehası ve neticesi olan insanın sahife-i vechinde, cebhesinde, cildinde, ellerinin içlerinde kalem-i kader ile pek çok çizgiler, hatlar, nakışlar, nişanlar yazılmıştır. Malûmdur ki, insanın şu sahifelerinde yazılan o kelimeler, harfler, noktalar, harekeler, ruh-u insanîde bulunan manalara, maneviyatlara delalet ettikleri gibi, fıtratında kader tarafından yazılan mektublara da işaretleri vardır. Arkadaş, insanın geçen sahifelerine kaderin yazdığı haşiye, tesadüf ve ittifakın duhûlüne bir menfez bırakmamıştır.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Aziz, sıddık, muhterem kardeşim,
Mesnevi-i Nuriye adlı eserin “Habbe” ve “Zühre” risalelerinden, tefekkürün zirvesi olan “İ’lem” (Bil ki!) başlıklarını ihtiva etmektedir. Bediüzzaman Hazretleri’nin kendi nefsiyle konuştuğu ve hakikatleri ders verdiği bu bölümler, imanın isbatı, enaniyetin terbiyesi ve kâinattaki hikmetin müşahedesi üzerine derin manalar taşır.
1. İman Hakikatlerinin İsbâtındaki Tesanüd (Dayanışma)
Metin Özeti: İman hakikatlerini isbat eden delillerden birini zayıf görsen bile, onu toptan reddetme. Çünkü o delil tek başına değildir; arkasında binlerce başka delilin kuvveti vardır. Hakikatte (sübutta) ittifak vardır, inkarda (nefy) ise birlik yoktur.
İzah ve Şerh:
Ey hakikati arayan kardeş! İman davası, binlerce “sütun” ve “bürhan” (delil) üzerinde duran muazzam bir saray gibidir. Bazen aklın, cüz’i (küçük) bir delili kavrayamayabilir veya o delil sana “nahif” (cılız) görünebilir. Sakın ola ki o tek delilin zayıflığına bakıp, işaret ettiği o koca hakikati tenkit etme!
Zira o delil, yalnız değildir. Sağında ve solunda duran, İslâmiyet’in hakkaniyetine şahitlik eden binlerce peygamber (şahidler), hak yolunda canını verenler (şehidler), evliyaullahın keşifleri (emareler) ve aklî deliller, o zayıf görünen delile omuz verirler. Bir orduda, zayıf bir askerin arkasında koca bir tabur durduğu gibi, o delilin arkasında da “icma” (fikir birliği) ve “tevatür” kuvveti vardır.
İman sahasında hedef “sübut”tur; yani bir şeyin varlığını isbat etmektir. Bir şeyi var diyen iki şahit, yok diyen bin kişiye tercih edilir. Çünkü “var” diyenler, aynı hakikati görür ve tasdik ederler; yani birbirlerini tezkiye (temize çıkarma) ederler. Fakat inkar edenler, yani “nefy” cihetinde olanlar, inkarlarında birleşemezler. Her biri ayrı bir sebeple inkâr eder; kimi “görmedim” der, kimi “aklıma sığmadı” der. Bu sebeple inkarcıların sözleri birbirine kuvvet vermez.
İlgili Ayet-i Kerime:
“Ve de ki: Hak geldi, bâtıl zâil oldu. Şüphesiz bâtıl yok olmaya mahkûmdur.” (İsra Suresi, 17/81)
2. Muhabbet ve Azametin İnkara Sebebiyet Vermesi
Metin Özeti: Bazen bir şeye duyulan aşırı sevgi veya korku yahut o şeyin büyüklüğünün aklı aşması, inkâr edilmesine sebep olabilir.
İzah ve Şerh:
İnsan ruhunun garip bir hastalığına işaret edilmektedir. Şöyle ki:
• Şiddetli Muhabbet: İnsan dünyaya ve nefsin heveslerine o kadar şiddetli bir muhabbet duyar ki, bu muhabbet onu ahireti ve ölümü inkara götürür. Çünkü sevdiği şeyden ayrılmak istemez; ayrılık fikri ona azap verir. Bu azaptan kurtulmak için, o hakikati (ölümü veya Cehennem’i) yok sayar.
• Şiddet-i Havf (Korku) ve Azamet: Bazen de bir hakikat o kadar büyüktür ki, insanın dar “akıl terazisi” o sıkleti (ağırlığı) çekemez. Mesela, Cenab-ı Hakk’ın bütün zerratı aynı anda idare etmesi gibi azametli bir hakikati, insan kendi cüz’i iktidarıyla kıyaslar ve “Bu olamaz” diyerek inkara sapar. Halbuki bu inkar, hakikatin yokluğundan değil, aklın o azameti ihatasızlığından (kavrayamamasından) kaynaklanır.
İlgili Ayet-i Kerime:
“Hayır, onlar ilmini kuşatamadıkları ve henüz te’vili kendilerine gelmemiş olan şeyi yalanladılar…” (Yunus Suresi, 10/39)
3. İman ve Küfrün Ahiretteki Meyveleri
Metin Özeti: Hanzale çekirdeğinde hanzale ağacının, hurma çekirdeğinde hurma ağacının saklı olması gibi; küfürde Cehennem, imanda ise Cennet saklıdır.
İzah ve Şerh:
Bu derûnî tesbit, dünya ile ahiret arasındaki irtibatı “çekirdek-ağaç” misaliyle tasvir eder. Nasıl ki acı bir meyve olan Hanzale’nin (Ebu Cehil karpuzu) tohumunda, o ağacın bütün planı ve acılığı “mündemiç”tir (içine dürülmüştür); aynen öyle de “küfür” ve “dalalet” (sapıklık) manasında da manevi bir Cehennem saklıdır. İnkârcı, ruhundaki bu karanlık ve elem verici tohumu ahirette zakkum ağacı olarak bulacaktır.
Buna mukabil, “iman habbesi” (tanesi) de içinde tuba-i Cennet’i taşır. Müminin kalbindeki nur, teslimiyet ve tevekkül, ahirette cisimleşerek Cennet bahçelerine inkılab edececektir. Bu dünyadaki manevi haller, ahiretteki maddi neticelerin tohumudur. Bu yüzden ahireti uzak görme! Cennet ve Cehennem, manen senin içindedir.
İlgili Ayet-i Kerime:
“Şüphesiz iyiler Naîm cennetindedirler. Şüphesiz günahkârlar da cehennemdedirler.” (İnfitar Suresi, 82/13-14)
4. Enaniyetin Terbiyesi ve Zikrullah
Metin Özeti: Tohumun kalbi delinmezse çürür gider; delinirse filizlenir. Enaniyet (benlik) de “Allah” zikriyle delinip mahvolmazsa firavunlaşır. Nakşibendîler gizli zikirle, Kadirîler açık zikirle bu nefsi terbiye etmişlerdir.
İzah ve Şerh:
Tohumun toprak altında “ben tohumum” diyerek kalması, onun çürümesine sebeptir. Ne zaman ki tohumun kabuğu çatlar, içi (kalbi) delinir ve toprağa karışırsa; o vakit “neşv ü nema” bulur (büyür), koca bir ağaç olur.
İnsandaki “ene” (benlik/ego) de böyledir. Eğer insan, “Ben yaptım, ben bildim, ben malikim” diyerek enaniyetini katılaştırırsa, manen çürür ve Allah’a isyan eden bir Firavun gibi olur. Fakat “Zikr-i İlahî”nin (Allah’ı anmanın) harareti ve nuru ile o enaniyet delinirse; insan acizliğini anlar, kulluk toprağına tevazu ile girer. O vakit o çürük “ene” gider, yerine Allah’a ayna olan bir “kul” gelir.
Nakşibendî tarikatı “zikr-i hafî” (gizli/içten zikir) ile nefsin mikrobunu içeriden öldürmüş; Kadirîler ise “zikr-i cehrî” (açık/sesli zikir) ile tabiatın ve gafletin putlarını (tagutlarını) kırıp dağıtmışlardır (târumâr etmişlerdir).
İlgili Ayet-i Kerime:
“Bilesiniz ki, kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.” (Ra’d Suresi, 13/28)
5. İnsanın Yaratılışındaki Hikmet ve Kader Kalemi
Metin Özeti: Kâinattaki her şeyde hikmet olduğu gibi, insanın elindeki çizgilerde, cildinde ve simasında da kader kaleminin yazdığı ince manalar, nişanlar vardır. Bu, tesadüfün işi olamaz.
İzah ve Şerh:
Kâinatın en geniş dairelerinden, zerrelerin en ince tabakalarına kadar her yerde “hikmet” (gaye ve fayda) ve “ihtimâm” (özen) görülmektedir. Rastgelelik ve başıboşluk yoktur.
Bu hikmetin en parlak aynası insandır. İnsanın yüzünde (sahife-i vechinde), alnında, hatta parmak uçlarında ve avuç içindeki çizgilerde dahi “kader kalemi”nin yazdığı mektuplar vardır. Bu hatlar ve nakışlar, hem insanın ruhundaki manalara işaret eder, hem de fıtratına yerleştirilen kabiliyetleri gösterir.
Bu kadar ince sanat, bu kadar manalı nakışlar; kör, sağır ve şuursuz olan “tesadüf”ün işi olabilir mi? Asla! Kaderin yazdığı bu “haşiye” (dipnot), tesadüfün ve “ittifak”ın (rastgele oluşumun) içeri girmesine (duhûlüne) hiçbir delik (menfez) bırakmamıştır. Her bir çizgi, Sâni-i Zülcelal’in kasıtlı ve hikmetli bir eseridir.
İlgili Ayet-i Kerime:
“O (Allah) ki, yarattığı her şeyi güzel yapmış ve ilk başta insanı çamurdan yaratmıştır.” (Secde Suresi, 32/7)
“…Kendi nefislerinizde de (birçok deliller vardır); hâlâ görmeyecek misiniz?” (Zâriyat Suresi, 51/21)
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Şu dünya hayatına muhabbetle mübtela olan bazı insanlar, o hayatın vücuda gelmesinden maksad ve gaye, yalnız o hayata hizmet ve o hayatın bekası olup, başka bir faidesi olmadığını, yani Fâtır-ı Hakîm’in zevilhayatta ve cevher-i insaniyette vedia olarak koyduğu bütün cihazat-ı acibe ve techizat-ı hârikanın, seri-üz zeval olan şu hayatın hıfzı ile bekası için verildiğini zannediyorlar. Halbuki kaziye öyle olduğu takdirde, kâinattaki gayr-ı mütenahî nizamların şehadetleriyle, sath-ı âlemde görünen hikmet, inayet, intizam, adem-i abesiyete olan delil ve bürhanların, makûse olarak abesiyete, israfa, intizamsızlığa, adem-i hikmete delil ve bürhan olmaları lâzım gelecektir.
Arkadaş! Şu dünyevî hayatın faideleri pek çoktur. O faidelerden, hayat sahibine -tasarruf ve hizmeti nisbetinde- bir hisse ayrıldıktan sonra bâki kalan gayeler, semereler Fâtır-ı Hakîm’e raci’dir. Evet insan ve insanın hayatı Esma-i İlahiyenin tecelliyatına bir tarladır. Ve Cennet’te rahmet-i İlahiyenin enva’ının cilvelerine mazhardır. Ve hayat-ı uhreviyenin hârika ve gayr-ı mütenahî semereleri için bir fidanlık veya bir çekirdektir. Demek insan bir sefine kaptanı gibidir. Sefinenin gayr-ı mahdud faidelerinden, kaptanın alâka ve hizmeti nisbetinde kendisine verilir. Bâki kalan kısmı sultana raci’dir. İnsan da sefine-i vücuduyla alâkası derecesinde o vücudun hayatdar semeratından hissesini alır. Mütebâkisi, Sultan-ı Ezelî’ye aittir…
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Dünyanın lezzetleri, zevkleri ve zînetleri, Hâlıkımızı, Mâlikimizi ve Mevlâmızı bilmediğimiz takdirde cennet olsa bile cehennemdir. Evet öyle gördüm ve öyle de zevkettim. Bilhâssa şefkatin ateşini söndürecek, marifetullahtan başka bir şey var mıdır? Evet marifetullah olduktan sonra, dünya lezzetlerine iştiha olmadığı gibi Cennet’e bile iştiyak geri kalır.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Dünyada cereyan eden ve husule gelen her bir şeyin iki vechi vardır. Biri âhirete bakar ki, nefs-ül emirde en sabit, en ağır bu vecihdir. İkincisi dünyaya, nefsine ve hevaya bakar. Bu vecih, hakaret, hıffet ve zevalden öyle bir mevkidedir ki, kalbin teessürüne, teellümüne, ızdırabına, düşüncelerine bâis olacak bir kıymette değildir.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Aziz, sıddık, müdakkik kardeşim,
Bu üç “İ’lem”, Mesnevi-i Nuriye’de geçen, insan mahiyetinin muammasını, dünya hayatının hakiki gayesini ve eşyanın hakikatine bakış açımızı tashih eden, hikmet dolu derslerdir.
BİRİNCİ İ’LEM: Hayatın Gayesi ve İnsanın Vazifesi
Bu i’lemde Üstad Bediüzzaman, maddeperest ve gaflet ehli insanların düştüğü büyük bir hatayı, yani “yanılmayı” tashih etmektedir.
Mevzunun Özü:
Gaflet ehli zanneder ki; insan bu dünyaya sadece yemek, içmek, üremek ve bu fâni hayatı korumak için gelmiştir. Bütün çabaları, şu kısacık ömrü idame ettirmektir. Halbuki insana takılan cihazat (akıl, kalp, sır, hafıza, binlerce duygu), sadece bu basit hayata hizmet etmek için verilmiş olsaydı, bu bir israf olurdu.
Nasıl ki bir sineğin kanadı, bir kuşun gagasında mükemmel bir intizam varsa ve hiçbir şey abes (boş) değilse; insana verilen bu “kâinatı tartacak kadar büyük duygular” da sadece uyumak ve yemek için verilmiş olamaz. Eğer öyle olsaydı, Hakîm olan Allah’ın (c.c.) hikmetine zıt düşerdi.
İzah ve Şerh:
Cenab-ı Hak, insana öyle istidatlar vermiştir ki, bu istidatlar fâni dünyaya sığmaz. İnsan, ebede namzet bir yolcudur. Bu i’lemde geçen “Fâtır-ı Hakîm” ismi şuna işaret eder: Yaratan, her şeyi bir hikmetle, benzersiz yaratmıştır.
İnsanın asıl vazifesi şudur:
• Esma-i İlahiyeye Ayinedarlık: İnsan, hayatıyla Allah’ın isimlerini (Rezzak, Şafi, Kerim, Cemil vb.) gösteren canlı bir tarladır.
• Ahiret Mezrasıdır: Dünya hayatı, ahiret alemlerinde sümbül verecek tohumların ekildiği bir fidanlıktır.
• Sefine Kaptanı Temsili: Metinde geçen “sefine (gemi) kaptanı” temsili şöyledir: Gemi (vücut ve hayat), Sultan’a (Allah’a) aittir. Kaptan (insan), o gemiyi işlettirir. Kaptana hizmeti kadar ücret verilir; ama geminin asıl büyük hasılatı Sultan’ın mülküdür. İnsan cüz’i iradesiyle ibadet ve şükür ederse, dünyadaki lezzet-i cüz’iyeden hissesini alır; lakin asıl büyük mükâfat (Cennet ve Cemalullah) Bâki olan Allah’a raci’dir ve O’nun hazinesinden verilir.
İlgili Ayet-i Kerime:
Bu hakikati teyit eden ayet-i kerime şöyledir:
“Sizi sadece boş yere yarattığımızı ve sizin hakikaten huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız?”
(Mü’minûn Suresi, 23/115)
Ve yine insanın başıboş bırakılmadığına dair:
“İnsan, kendisinin başıboş bırakılacağını mı zanneder?”
(Kıyâmet Suresi, 75/36)
İKİNCİ İ’LEM: Marifetullah ve Hakiki Lezzet
Bu i’lem, lezzet ve elemin kaynağına inen derin bir psikolojik ve manevi tahlildir.
Mevzunun Özü:
İnsan, Rabbini tanımazsa, O’nu “Hâlık, Mâlik ve Mevlâ” olarak bilmezse; dünyanın en güzel saraylarında da yaşasa, o hayat ona manevi bir cehennem olur. Çünkü her an “yok olma” korkusu, sevdiklerinden ayrılma endişesi ve ölümün soğuk yüzü, bütün o lezzetleri acılaştırır.
İzah ve Şerh:
Metinde geçen “Şefkatin ateşini söndürecek marifetullahtan başka bir şey var mıdır?” suali çok hayatîdir. İnsan şefkatlidir; evladını, dostlarını, hayatı sever. Ama eğer Allah’a ve ahirete iman etmezse, o sevdiği her şeyin yok olup gideceğini düşünmek, şefkati elîm bir azaba dönüştürür. “Sevdiğim ölüp toprağa karışacak ve yok olacak” düşüncesi, kalbi yakar.
Ancak Marifetullah (Allah’ı bilmek) devreye girdiğinde, insan der ki: “Mülk O’nundur. Sevdiklerim ölse de O’nun rahmetine gidiyorlar, yok olmuyorlar. Ayrılık muvakkattir.” İşte bu iman, o yakıcı ateşi söndürür. Hatta insan, marifetullahın zevkine erince, Cennet’e olan iştiyakı (arzusu) bile ikinci planda kalır; çünkü Allah’ı tanımanın lezzeti her şeyin fevkindedir.
İlgili Ayet-i Kerime:
Kalplerin ancak bu marifet ve zikirle tatmin olacağını beyan eden ayet:
“Bunlar, iman edenler ve gönülleri Allah’ın zikriyle sükûnete erenlerdir. Bilesiniz ki, kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.”
(Ra’d Suresi, 13/28)
ÜÇÜNCÜ İ’LEM: Eşyanın İki Vechini Görmek
Bu i’lem, hadisatın ve mahlukatın yüzlerine nasıl bakmamız gerektiğini, yani “Mana-yı Harfî” (Allah namına bakmak) ve “Mana-yı İsmî” (Nefis namına bakmak) düsturlarını ders verir.
Mevzunun Özü:
Her şeyin iki yüzü vardır:
• Ahirete ve Esma-i İlahiyeye Bakan Vechesi: Bu yüz; güzeldir, sabittir, kıymetlidir. Çiçeğin solup gitmesi değil, Sanatkârını tesbih edip vazifesini bitirmesi manasını taşır. Bu yüzde keder yoktur.
• Dünyaya ve Nefse Bakan Vechesi: Bu yüz; geçicidir, fanidir, aldatıcıdır. İnsan sadece bu yüze bakarsa, güzelliklerin kaybolup gitmesi, gençliğin bitmesi, çiçeğin solması ona ızdırap verir.
İzah ve Şerh:
Üstad Hazretleri burada kalbe bir merhem sürer. Der ki: Ey insan! Eşyanın sana, hevesine ve dünyaya bakan o fâni yüzüne âşık olma. O yüz hakaret ve zevale (yok olmaya) mahkumdur. Kalbini, o geçici yüzün dertleriyle, kederleriyle yorma. Kalp, Samed olan Allah’ın ayinesidir; fâni şeylerin kederiyle paslandırılmaya gelmez.
Sen eşyanın “Ahirete bakan” yüzünü sev. O yüz, nefs-ül emirde (hakikatte) en sabit ve en ağır olan vecihdir. O yüzde ölüm yoktur, tebdil-i mekân vardır.
İlgili Ayet-i Kerime:
Fâni olanın değersizliğini ve Bâki olanın kıymetini ifade eden ayetler:
“Yeryüzünde bulunan her canlı yok olacaktır. Ancak azamet ve ikram sahibi Rabbinin zâtı bâki kalacaktır.”
(Rahmân Suresi, 55/26-27)
“Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir. Müttakî olanlar için ahiret yurdu muhakkak ki daha hayırlıdır. Hâlâ akıl erdiremiyor musunuz?”
(En’âm Suresi, 6/32)
Hülâsa-i Kelâm
Bu üç İ’lem, insana şu dersi vermektedir:
Cihazat-ı insaniye, süflî bir hayat için değil, ulvî bir ubudiyet ve marifet içindir. Lezzet, ancak imandadır. Keder ve elem ise, fâni dünyaya, nefsin hevası cihetiyle bakmaktan neşet eder. Tabiatın ve hadisatın arkasındaki “dest-i kudreti” görmek, insanı hem dünyada hem ahirette mesud eder.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
İ’lem Eyyühel-Aziz!
İnsanların öyle eblehleri vardır ki, şeffaf bir zerrede şemsin timsalini veya bir çiçeğin renginde şemsin tecellisini görse; şemsin o timsal ve tecellisinden, hakikî şemsin bütün levazımatını, hattâ âleme merkez olmasını ve seyyarata olan cezbini taleb edip isterler. Maahâza, o zerrede veya o çiçekte gördüğü timsal ve tecellinin bir ârızadan dolayı kayboldukları zaman, basar ve basiretinin körlüğü dolayısıyla hakikî şemsin inkârına zehab ederler. Ve keza o eblehler tecelli ile husule gelen vücud-u zıllîyi, vücud-u hakikî ve aslîden fark edemezler, birbiriyle iltibas ederler. Bunun için, bir şeyde şemsin timsalini, gölgesini gördükleri zaman; şemsin hararetini, ziyasını ve sair hususiyatını da istemeye başlarlar.
Ve keza o eblehler sinek, böcek ve sair küçük ve hasis şeylere bakarken, onlarda pek yüksek bir eser-i san’at ve hikmet görmekle, derler: “Sâni’ bunlara pek fazla ehemmiyet vermiştir. Bir sineğin ne kıymeti olabilir ki bu kadar masraflara, külfetlere mahal olsun?”
Arkadaş!
Bu gibi eblehleri ikna’ ve işkallerini def’ için, dört şeyin bilinmesi lâzımdır:
Birincisi:
Cenab-ı Hakk’ın rububiyetinin kemaliyle alâkadar olan her şey Onu tavsif eder. Fakat o şeyin, rububiyetine mazhar olduğu münasebetiyle, kemalinin de mahall-i tecellisi olur. Fakat, o kemal ile muttasıf olamaz.
İkincisi:
Her şeyden Cenab-ı Hakk’ın nuruna bir kapı açılır. Bu kapılardan birisinin kapanması, gayr-ı mütenahî sair kapıların da kapanmasını istilzam etmez. Fakat, hepsinin bir miftah ile açılması mümkündür.
Üçüncüsü:
İlm-i muhitten in’ikas eden kader, her şeyde Esma-i nuriyeden bir hisse tersim etmiştir.
Dördüncüsü:
اِنَّمَٓا اَمْرُهُٓ اِذَٓا اَرَادَ شَيْئًا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ ٭ مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ
Bu âyetlerin sarahatine göre, her şeyin vücudu “Kün” emriyle bağlı olduğu gibi; bütün eşyanın icad ve sonradan ihyaları, bir nefs-i vâhidenin icad ve ihyası gibidir. Demek icad Cenab-ı Hakk’a isnad edilirse, bu kadar rahat ve kolay olur. Amma esbaba veya eşyanın kendilerine isnad edildiği zaman, bütün ukalânın ve eblehlerin hükümlerinden neş’et eden muhalâtı kabul etmeleri lâzım gelir…
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Aziz, sıddık, muhterem kardeşim;
Mesnevi-i Nuriye’den iktibas edilen bu âli hakikat, tevhid inancının en ince sırlarına, esbabperestliğin (sebeplere tapmanın) ve tabiatperestliğin (tabiata tapmanın) çürük temellerine, kudret-i İlahiye’nin azametine dair muazzam bir ders-i ibret ve hikmettir. İnsan idrakinin düştüğü vahim hataları ve bu hataların tedavisi için lazım gelen Kur’anî ilaçları beyan etmektedir.
Mukaddime: Timsal ve Hakikat Arasındaki Yanılma
Üstad Bediüzzaman Hazretleri, burada insanın nazarındaki bir şaşılığı, bir miyopluğu tashih etmektedir. O da şudur: İnsan, bazen bir varlıkta, bir insanda veya bir eşyada Cenab-ı Hakk’ın esmasının tecellisini (yansımasını) görür. O varlık parlar, güzelleşir. Fakat gafil insan, o parıltıyı o varlığın kendinden zanneder.
Bu durumu şöyle bir temsille dürbün yapalım:
Güneş, parlak bir aynada veya bir su damlasında timsalini (görüntüsünü) ve ışığını gösterir. O küçük cam parçası, Güneş’in ziyasıyla parlar. Şimdi akılsız bir adam, o cam parçasını Güneş’in kendisi zannetse; Güneş’ten beklediği ısıyı, çekim gücünü, gezegenleri etrafında döndürmesini o küçük camdan beklese ne kadar divanece bir hareket olur!
İşte metinde geçen “eblehler” (akılsızlar) tabiri, bu vahim hataya düşenler içindir. Bunlar, mahlukatta görünen güzellikleri, kemalatı ve sanatı; o mahlukun kendi malı zannederler. Halbuki o mahluk, sadece bir aynadır, bir “mazhar”dır.
Bu eblehlerin iki büyük felaketi vardır:
• Vücud-u Zıllî ile Vücud-u Hakikî’yi karıştırmak: Gölge varlık (yaratılmışlar) ile Hakiki Varlık (Yaratıcı) arasındaki farkı göremezler. Aynadaki görüntüyü (gölgeyi), asıl zannederler.
• İnkâra düşmek: O ayna kırılsa veya o çiçek solsa (yani tecelli kaybolsa), asıl Güneş’in de yok olduğunu sanıp inkâra saparlar. “Bak, o güzel şey öldü, demek ki o güzelliğin kaynağı da yoktu” derler. Ne büyük bir cehalet!
Sinek ve Böceklerdeki Sanat: “Masraf” ve “İsraf” Vehmi
İkinci bir maraz ise şudur: Bu gafiller, sinek, böcek gibi zahiren küçük görünen mahluklardaki harika sanatları, o mahlukun cüssesine kıyaslayıp, “Bu kadar küçük bir şeye bu kadar masraf, bu kadar ince sanat neden yapılsın? Sâni (Yaratıcı) buna neden ehemmiyet versin?” diye bir şüpheye düşerler.
Bu şüphe, kudret-i İlahiye’nin işleyişini, aciz insanların işleyişine kıyas etmekten neş’et eder. Onlar sanır ki; büyük bir şeyi yapmak zor, küçük bir şeyi yapmak kolaydır. Veya çok sanatlı bir şey yapmak “pahalıdır”. Halbuki Kudret-i Ezeliye için “zorluk, kolaylık, pahalılık” yoktur.
Dört Esaslı Hakikat ile İzah ve İspat
Bu manevî hastalıkları tedavi etmek için Üstad Hazretleri dört merhem, dört esaslı düstur beyan etmiştir. Şimdi bunları tafsilatıyla ele alalım:
Birincisi: Mazhar, Masdar Değildir
Meâlen: Bir şeyde Allah’ın rububiyetinin kemali görünür, o şey O’nu vasfeder. Fakat o şey, o kemalin sahibi değildir, sadece göstericisidir.
İzahı:
Bir ayna, Güneş’in parlaklığını gösterdiği için “parlak” vasfını alır. Fakat ayna bizzat ışık kaynağı değildir. Güneş giderse ayna karanlık bir cam parçası olur. Aynen öyle de; bir veli kulda, bir güzel çiçekte veya muazzam bir yıldızda görünen kemal, güzellik ve kudret; onların zatî malı değildir. Onlar birer **”mahall-i tecelli”**dir (tecellinin göründüğü yer).
Eğer sen o kemali, o varlığın kendinden bilirsen; o varlığa uluhiyet (ilahlık) vermiş olursun ki bu şirktir. Bilmelisin ki; o varlık o kemal ile vasıflanır ama o kemalin sahibi olamaz. Işık, camın içinde görünür ama camdan değildir; Şems’tendir.
İkinci: Kapılar Kapansa da Nur Bakidir
Meâlen: Her şeyden Allah’ın nuruna bir pencere açılır. Bir pencerenin kapanması, Güneş’in sönmesini gerektirmez.
İzahı:
Kâinattaki her bir varlık, Cenab-ı Hakk’ın esmasına açılan bir penceredir, bir kapıdır. Bir çiçeğin solması, bir insanın ölmesi; o pencerenin kapanması demektir. Ebleh adam, pencere kapanınca dışarıdaki Güneş’in de söndüğünü sanır.
Halbuki Bâki-i Zülcelal, mahlukatın fenasıyla fani olmaz. Bir kapı kapansa, O’nun rahmet ve kudret hazinesinde açılacak milyarlarca başka kapı vardır. Hatta bütün pencereler kapansa bile, o Nur-u Ezelî kendi zatında mevcuttur. Vahdet anahtarı ile bakıldığında, her şeyin yüzü O’na bakar. Mahlukatın ölümü, Sâni’in yokluğuna değil, bilakis O’nun Bâki olduğuna ve mahlukatın fani aynalar olduğuna delildir.
Üçüncü: Kaderin Mühürleri ve İlm-i Muhit
Meâlen: Allah’ın her şeyi kuşatan ilmi (Kader), her şeyde nurani isimlerden bir hisseyi çizmiştir.
İzahı:
Her şey, daha vücut sahasına çıkmadan evvel, Cenab-ı Hakk’ın İlm-i Muhitinde (her şeyi kuşatan ilminde) planlanmış, kader kalemiyle manevî kalıpları dökülmüştür. Bu kaderî plan, o şeyin üzerinde Allah’ın nurani isimlerinin (Esma-i Hüsna) nakışlarını göstermek içindir.
Sinek kanadındaki o ince sanat, tesadüfün oyuncağı değildir; Alîm ve Hakîm isimlerinin kader pergeliyle çizdiği bir projedir. Maddi kıymeti az olabilir ama taşıdığı “sanat-ı İlahiye” kıymeti ve manası çok yüksektir. Bir padişahın imzası kâğıt üzerindedir, kâğıt ucuzdur ama o imza devlettir. Öyle de sinek bir kâğıt gibidir; üzerindeki sanat, Ehadiyet mührüdür.
Dördüncüsü: “Kün” Emri ve Kudretin Kolaylığı
Meâlen: Yaratma işi Allah’a verilirse “Ol” emri kadar kolaydır. Sebeplere verilirse imkânsızdır.
Burada iki mühim âyet-i kerime zikredilmiştir:
1. Âyet:
اِنَّمَٓا اَمْرُهُٓ اِذَٓا اَرَادَ شَيْئًا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ
(Yâsin Sûresi, 36/82)
Meâli: “Bir şeyi dilediği zaman O’nun emri, o şeye ancak ‘Ol!’ demektir. O da hemen oluverir.”
2. Âyet:
مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ
(Lokman Sûresi, 31/28)
Meâli: “(Ey insanlar!) Sizin yaratılmanız ve diriltilmeniz, ancak tek bir kişinin yaratılması ve diriltilmesi gibidir.”
İzahı ve Tahlili:
Bu dördüncü nokta, “Sineğe bu kadar masraf neden?” diyenlere “Tokat” gibi bir cevaptır.
• Vahdet Sırrı: Bir komutan için, bir askere “Arş!” emrini verip yürütmek ile koca bir orduya “Arş!” deyip yürütmek arasında zorluk farkı yoktur. Çünkü emir tek merkezden çıkar. Allah’ın kudreti zatidir, zıddı yoktur, kusursuzdur. O’nun için bir atomu yaratmak ile bütün galaksileri yaratmak arasında fark yoktur; ikisi de “Kün” (Ol) emrine bakar.
• Nuraniyet Sırrı: Güneş’in bir damla suda yansıması ile koca okyanusta yansıması arasında Güneş için bir zorluk farkı var mıdır? Yoktur. Çünkü Güneş nuranidir, külfetsizce her yere akseder. Cenab-ı Hakk’ın kudreti ise nurların nurudur; eşyaya nüfuzu ve icadı gayet kolaydır.
Eğer bu iş, tabiata, sebeplere veya eşyanın kendisine verilse (yani şirk koşulsa); o zaman o küçücük sineği yaratmak için, bütün kâinat fabrikasının çarklarını döndürmek, atomları hassas teraziyle toplamak gerekecektir. Bu ise muhalât (imkânsızlıklar) içinde imkânsızlıktır. Sebepler acizdir, şuursuzdur, birbirinden habersizdir.
Hülâsa ve Netice
Arkadaş! Bu ders bize şunu öğretmektedir:
• Eşyada görünen güzellikler, onların kendi malı değil, Şems-i Ezelî’nin (Allah’ın) tecellisidir. Gölgeye âşık olma, Asıl’ı bul.
• Mahlukatın ölmesiyle Allah’ın nuru sönmez; aynalar değişir, Güneş bakidir.
• Hiçbir mahluk hakir ve kıymetsiz değildir; en küçük böcek bile, kaderin çizdiği muazzam bir sanat eseridir, Rabbani bir mektuptur.
• Allah için “zor” veya “masraflı” diye bir şey yoktur. O’nun kudretine nispeten, bir baharı yaratmak, bir çiçeği yaratmak kadar kolaydır. Cenneti yaratmak, bir baharı yaratmak kadar rahattır.
Cenab-ı Hak, basar ve basiret gözümüzü açsın, esbab perdesini yırtıp Müsebbib-ül Esbab’ı (sebepleri yaratanı) görenlerden eylesin. Âmin.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan, hakikatları durub-u emsal ile beyan ediyor. Çünki daire-i uluhiyete ait hakaik-i mücerrede, daire-i mümkinatta ancak misaller ile temessül ve tavazzuh eder. Mümkin ve miskin olan insan da daire-i imkânda misallere bakarak, fevkinde bulunan daire-i vücubun şuunatını, ahvalini düşünür.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Her şeyin içine melekût, dışına da mülk denir. Bu itibarla insan ile kalb, birbirine hem zarf hem mazruf olur. Çünki insan mülk cihetiyle kalbe zarf olur. Melekût cihetiyle de mazruf olur.
Bu kaide arş ile kevn hakkında da tatbik edilir. Şöyle ki: Arş; Zahir, Bâtın, Evvel, Âhir isimlerinin halita ve karışığıdır. Bu halitada dâhil olan İsm-i Zahir itibariyle arş, mülk; kevn, melekût olur. İsm-i Bâtın itibariyle arş, melekût; kevn, mülk olur. Demek arşa ism-i Zahir nazarı ile bakılırsa; kendisi zarf, kevn de mazruf olur. İsm-i Bâtın gözü ile bakılırsa; kendisi mazruf, kevn zarf olur. Ve keza ism-i Evvel itibariyle
وَكَانَ عَرْشُهُ عَلَى الْمَٓاءِ
âyetinin işaret ettiği kevnin bidayetini içine alıyor. Ve ism-i Âhir itibariyle
سَقْفُ الْجَنَّةِ عَرْشُ الرَّحْمٰنِ
hadîs-i şerifinin îma ettiği kevnin nihayetini içine alıyor.
Demek Arş. öyle bir halitadır ki, şu dört isimden aldığı hisseler ile kevn ve vücudun sağını, solunu, üstünü ve altını ihata etmiş olur.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Acz, nidanın madenidir. İhtiyaç duanın menbaıdır.
Feyâ Rabbî, yâ Hâlıkî, yâ Mâlikî! Seni çağırmakta hüccetim hacetimdir. Sana yaptığım dualarda uddetim fâkatimdir. Vesilem fıkdan-ı hile ve fakrımdır. Hazinem aczimdir. Re’s-ül malım, emellerimdir. Şefiim, Habibin (Aleyhissalâtü Vesselâm) ve rahmetindir. Afveyle, mağfiret eyle ve merhamet eyle yâ Allah yâ Rahman yâ Rahîm! Âmîn!
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Muazzam ve derûnî hakikatleri ihtiva eden dersleri.
1. Kur’an-ı Kerim’in Temsil Metodu ve Hakikatlerin Tavazzuhu
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan, cihan şümul hitabında pek çok hakikati misaller ile zihinlere yaklaştırır. Bunun hikmeti şudur: Cenâb-ı Hakk’ın zatına ve sıfatlarına ait olan ve akıl ile tam ihatası mümkün olmayan hakaik-i mücerrede (soyut hakikatler), ancak bu şehadet âleminde, yani daire-i mümkinatta birer misal ve suret ile görünür hale gelir.
Mümkin ve miskin (kendi başına var olamayan, aciz) olan insan, kâinat dairesindeki bu misallere nazar ederek, kendi fevkinde bulunan ve varlığı kendinden olan Zat-ı Zülcelal’in daire-i vücubundaki şuunatını (mukaddes işlerini) ve ahvalini tefekkür eder. Eğer bu teşbih ve temsiller olmasaydı, dar olan beşer aklı o yüksek hakikatleri kavrayamaz, tefekküründe yanılma ve hataya düşerdi. Bu itibarla, tabiat dairesindeki her bir nakış, o ilahî manaları gösteren birer aynadır.
2. Mülk ve Melekût: Zarf ve Mazruf Münasebeti
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Her bir mevcudun iki ciheti vardır: Biri eşyanın zahiri olan, sebeplere bakan ve maddî olan mülk cihetidir; diğeri ise eşyanın derûnî, hakikî ve bizzat Esma-i ilahiyeye bakan melekût cihetidir.
• İnsan ve Kalp Münasebeti: İnsan mülk (cismani) cihetiyle bakıldığında kalbe bir zarf, yani onu kuşatan bir kap gibidir. Ancak melekût (manevî ve derûnî) cihetiyle bakıldığında, kalp o kadar geniştir ki, bütün insanı ve hatta kâinatı içine alan bir mazruf (içindeki mana) hükmüne geçer. Yani kalp, iman ve marifet ile öyle bir genişlik kazanır ki, insan o kalbin içinde bir cüz gibi kalır.
• Arş ve Kevn (Kâinat) Münasebeti: Bu kaide en büyük daire olan Arş-ı A’zam ile kevn (yaratılmış her şey) arasında da geçerlidir. Arş; Zahir, Bâtın, Evvel ve Âhir isimlerinin bir nevi odak noktası ve karışımıdır.
• İsm-i Zahir nazarıyla bakıldığında: Arş. kuşatıcıdır (zarf), kâinat ise onun içindedir (mazruf).
• İsm-i Bâtın nazarıyla bakıldığında: Arş. o kadar letâfetli ve derûnîdir ki, kâinatın aslı ve esası olarak onun içinde gizlidir.
• İsm-i Evvel cihetiyle: Arş, kâinatın bidayetini (başlangıcını) içine alır. Nitekim ayet-i kerimede buyurulur:
“O, hanginizin daha güzel amel yapacağını imtihan etmek için gökleri ve yeri altı günde yaratandır. O’nun Arş’ı su üzerindeydi.” (Hûd Sûresi, 7. Ayet)
• İsm-i Âhir cihetiyle: Arş, kâinatın nihayetini ve neticesini içine alır. Hadîs-i şerifte ifade edildiği üzere: “Cennetin tavanı, Rahman’ın Arş’ıdır.” Yani her şey Arş’ın dairesi içinde nihayete erer.
Hülâsa, Arş öyle bir mahluktur ki, bu dört ismin tecellisiyle vücudun her cihetini (sağ, sol, üst, alt) ihata etmiş, her şeyi kuşatmıştır.
3. Acz ve Fakr: Dergâh-ı İlahî’nin Anahtarları
İ’lem Eyyühel-Aziz!
İnsanın bu fâni hayattaki en büyük makamı, kendi kusurunu ve aczini bilmektir. Acz, yani elinden bir şey gelmemesi, kâin
atın sahibine yapılan nidânın, feryadın madenidir. İnsanın her şeye muhtaç olması (ihtiyaç) ise, duaların fışkırdığı menba ve kaynaktır.Bir mü’min bu derûnî halet-i ruhiye ile Rabbine şöyle iltica eder:
• Hüccetim (isbatım): Benim nihayetsiz hacetim ve muhtaçlığımdır.
• Uddetim (hazırlığım): Benim fâkatim, yani tam yoksulluğumdur.
• Vesilem: Hile ve çarelerimin tükenmiş olması ve fakrımın büyüklüğüdür.
• Hazinem ve Sermayem: Kendi zayıflığım, aczim ve sonsuz emellerimdir.
İnsan, kendi enaniyetini bırakıp bu acz ve fakr ile Rahman’ın kapısını çaldığında, Hz. Muhammed (Aleyhissalâtü Vesselâm) gibi bir şefii ve Allah’ın sonsuz rahmetini yanında bulur. Bu iltica, kulun en büyük fazileti ve halis bir ubudiyetin esasıdır.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Zeyl-ül Hubab
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ
Öyle bir Allah’a hamd, medh ü senalar ederiz ki, şu âlem-i kebir onun icadıdır. Ve insan denilen şu küçük âlem de onun ibdaıdır. Biri inşası, diğeri binasıdır. Biri san’atı, diğeri sıbgasıdır. Biri nakşı, diğeri zînetidir. Biri rahmeti, diğeri nimetidir. Biri kudreti, diğeri hikmetidir. Biri azameti, diğeri rububiyetidir. Biri mahluku, diğeri masnuudur. Biri mülkü, diğeri memluküdür. Biri mescidi, diğeri abdidir. Evet bütün bu şeyler, eczasıyla beraber Allah’ın mülkü ve malı olduğu, i’cazvari sikke ve mühürleriyle sabittir…
اَللّٰهُمَّ يَا قَيُّومَ الْاَرْضِ وَ السَّمَٓاءِ اِنَّا نُشْهِدُكَ وَ جَم۪يعَ مَصْنُوعَاتِكَ وَ جَم۪يعَ خَلْقِكَ بِاَنَّكَ اَنْتَ اللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اَنْتَ وَحْدَكَ لَا شَر۪يكَ لَكَ وَ نَسْتَغْفِرُكَ وَ نَتُوبُ اِلَيْكَ وَ نَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا عَبْدُكَ وَ رَسُولُكَ اَرْسَلْتَهُ رَحْمَةً لِلْعَالَم۪ينَ اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَ سَلِّمْ عَلَيْهِ كَمَا يُنَاسِبُ حُرْمَتَهُ وَ كَمَا يَل۪يقُ بِرَحْمَتِكَ وَ عَلٰٓى اٰلِه۪ وَ صَحْبِه۪ٓ اَجْمَع۪ينَ
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Her kim kendisini Allah’a mal ederse, bütün eşya onun lehinde olur. Ve kim Allah’a mal olmasa, bütün eşya onun aleyhinde olur. Allah’a mal olmak ise, bütün eşyayı terk ve her şeyin ondan olduğunu ve ona rücu ettiğini bilmekle olur.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Cenab-ı Hakk’ın sana in’am ettiği vücud ile vücuda lâzım olan şeyler, temlik suretiyle değildir. Yani, senin mülkün ve malın olup istediğin gibi tasarruf etmek için verilmemiştir. Ancak o gibi nimetlerde, Allah’ın rızasına muvafık tasarruf edilebilir.
Evet bir misafir, ev sahibinin iznine ve rızasına muvafık olmayacak derecede, yemeklerde ve sair şeylerde israf edemez.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Bu parça; insanın kâinattaki yerini, Rabbine olan nisbetini (bağını) ve elindeki nimetlerin hakiki mahiyetini ders veren bir marifetullah dersidir.
Mukaddime: Âlem-i Kebir ve Âlem-i Sagir Muvazenesi
Metnin girişinde Hazret-i Müellif, kâinat (âlem-i kebir) ile insan (âlem-i sagir) arasında muazzam bir benzerlik ve sanat ilişkisi kurmaktadır.
Metin: “Öyle bir Allah’a hamd, medh ü senalar ederiz ki, şu âlem-i kebir onun icadıdır. Ve insan denilen şu küçük âlem de onun ibdaıdır…”
İzah ve Şerhi:
Cenab-ı Hak, şu muazzam kâinatı bir saray, bir mescid ve bir kitap gibi yaratmıştır. İnsanı ise o sarayın en mükerrem misafiri, o mescidin en şuurlu abdi ve o kitabın en cami (kapsamlı) bir nüshası olarak halk etmiştir. Kâinatta tecelli eden bütün Esma-i Hüsna, insanda da küçük bir ölçekte tecelli etmektedir.
• İnşa ve Bina: Kâinatın yaratılışı bir “inşa” (yapı kurma) ise, insanın yaratılışı muazzam bir “bina”dır.
• San’at ve Sıbga: Kâinat O’nun sanatı, insan ise O’nun boyasıyla (Sıbghatullah) boyanmış en nadide eseridir.
• Mülk ve Memluk: Her ikisi de Allah’ın mülküdür. İnsan, kendi nefsine malik değildir; bilakis O’nun memluküdür (kölesi ve kuludur).
Bu hakikat, kâinatın ve insanın sahibinin bir olduğunu isbat eder. Zerrelerden kürelere kadar her şey O’nun kudret elindedir.
Birinci İ’lem’in İzahı
Metin: “Her kim kendisini Allah’a mal ederse, bütün eşya onun lehinde olur. Ve kim Allah’a mal olmasa, bütün eşya onun aleyhinde olur. Allah’a mal olmak ise, bütün eşyayı terk ve her şeyin ondan olduğunu ve ona rücu ettiğini bilmekle olur.”
Tahlil ve Tefsir:
Bu İ’lem, insanın “İntisab” (Allah’a bağlanma) sırrını ve “Abdiyet” (kulluk) şuurunu ders vermektedir.
1. Allah’a Mal Olmak (Abdiyet ve İntisab):
Bir asker, padişaha intisab ettiğinde, yani “Ben padişahın askeriyim” dediğinde, bütün ordu ve devlet arkasında olur. Kendi gücüyle taşıyamayacağı yükleri, o intisab kuvvetiyle kaldırır. Aynen öyle de insan “Ben kendimin değilim, Sultan-ı Kâinat olan Allah’ın kuluyum” dediği an, bütün kâinat o müminin hizmetkârı hükmüne geçer. Ateş İbrahim’i (a.s) yakmaz, deniz Musa’yı (a.s) boğmaz, balık Yunus’u (a.s) yutsa da zarar veremez. Çünkü hepsi o Sultan’ın emrindedir.
2. Allah’a Mal Olmamak (Ene ve Gaflet):
Eğer insan, gaflet edip “Ben kendime malikim, hayat benimdir” derse; o vakit o zayıf beline, koca dünyanın yükünü yüklemiş olur. Bütün hadisat, hastalıklar, musibetler, ayrılıklar ve ölüm, onun aleyhine döner. Zira, fâni ve âciz kuvvetiyle, kâinatın dalgalarına karşı durmaya çalışmaktadır. Bu ise dehşetli bir hatadır ve azaptır.
3. Eşyayı Terk ve Rücu:
Allah’a mal olmanın yolu, kalben masivayı (Allah’tan gayrısını) terk etmek ve her şeyin dizgininin O’nun elinde olduğunu bilmektir. Bu hakikat, Kur’an-ı Kerim’de şu ayetle sabit olmuştur:
Ayet-i Kerime:
اَلَّذ۪ينَ اِذَٓا اَصَابَتْهُمْ مُص۪يبَةٌۙ قَالُٓوا اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَۜ
Meali: “Onlar başlarına bir musibet geldiği zaman: ‘Şüphesiz biz Allah’a aidiz ve dönüşümüz O’nadır’ derler.” (Bakara Suresi, 156. Ayet)
Demek ki, hakiki hürriyet ve saadet, insanın Rabbine köle olmasındadır. O’na kul olan, mahlukata kul olmaktan kurtulur.
İkinci İ’lem’in İzahı
Metin: “Cenab-ı Hakk’ın sana in’am ettiği vücud ile vücuda lâzım olan şeyler, temlik suretiyle değildir… Ancak o gibi nimetlerde, Allah’ın rızasına muvafık tasarruf edilebilir. Evet bir misafir, ev sahibinin iznine ve rızasına muvafık olmayacak derecede, yemeklerde ve sair şeylerde israf edemez.”
Tahlil ve Tefsir:
Bu bölüm, “Emanet” ve “Mülk-ü İlahi” kavramlarını şerh eder. İnsanın en büyük yanılması, elindeki nimetleri kendi mülkü zannetmesidir.
1. Temlik Değil, Emanettir:
Cenab-ı Hak sana göz, kulak, akıl, kalp ve hayat vermiştir. Lakin bunları sana “temlik” etmemiştir (mülkiyetini sana devretmemiştir). Bunlar sana birer “emanet”tir.
• Misal: Bir padişahın, bir memuruna geçici olarak verdiği üniforma veya at gibidir. Memur o atı satamaz, öldüremez veya padişahın istemediği bir işte kullanamaz.
2. Misafirlik Hukuku ve İsraf:
İnsan, şu dünya misafirhanesinde, Rezzak-ı Kerim’in bir misafiridir. Misafir, ev sahibinin (Hâlık-ı Rahîm) ikram ettiği nimetleri, O’nun izni dairesinde yiyip içmelidir.
• Gözü, harama bakmakta kullanmak israftır ve emanete hıyanettir.
• Aklı, zararlı felsefelerde veya entrikalarda kullanmak israftır.
• Hayatı, gafletle ve sefahetle geçirmek, o kıymetli sermayeyi heba etmektir.
3. Rıza-i İlahi Dairesinde Tasarruf:
O nimetlerde ancak Mün’im-i Hakiki’nin (Nimetin gerçek sahibinin) rızasına uygun tasarruf edilebilir. Bu da şükürle, ibadetle ve helal dairede yaşamakla mümkündür.
Bu hakikat, mülkün sahibinin Allah olduğunu beyan eden şu ayetle perçinlenir:
Ayet-i Kerime:
تَبَارَكَ الَّذ۪ي بِيَدِهِ الْمُلْكُۘ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌۙ
Meali: “Mülk elinde bulunan Allah ne yücedir! O, her şeye hakkıyla gücü yetendir.” (Mülk Suresi, 1. Ayet)
Ve yine insanın canının ve malının Allah tarafından satın alındığını bildiren ayet şöyledir:
Ayet-i Kerime:
اِنَّ اللّٰهَ اشْتَرٰى مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ اَنْفُسَهُمْ وَاَمْوَالَهُمْ بِاَنَّ لَهُمُ الْجَنَّةَۜ
Meali: “Şüphesiz Allah, müminlerden canlarını ve mallarını, kendilerine vereceği cennet karşılığında satın almıştır.” (Tevbe Suresi, 111. Ayet)
Elhasıl:
Ey nefsim! Sen bir memluksun, malik değilsin. Bir misafirsin, ev sahibi değilsin. Senin vücudun ve azaların, Hâlık’ının sana verdiği birer emanettir. Öyleyse o emaneti, O’nun rızası dairesinde, O’nun namına sarf et ki; hem dünyada hem ahirette mesud olasın. Aksi halde, emanete hıyanet cezasını ve mülk sahibinin gazabını celbedersin.
Cenab-ı Hak bizleri, kendisini O’na mal eden, emanete riayet eden ve rızası dairesinde ömür süren bahtiyar kullarından eylesin. Âmin.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Gözleri küsuf tutmuş bazı adamlar, gözleri önünde vukua gelen gayr-ı mahdud hususî haşr u neşirleri kör gözleriyle gördükleri halde, kıyamet-i kübrayı ve haşr-i umumiyeyi nasıl istiğrab ediyorlar? Acaba çiçek açıp, semere veren ağaçlarda her sene icad edilen meyvelerin haşr u neşirlerini gördükten sonra haşr-i umumîyi istib’ad eden sıkılmaz mı? Eğer onlar şuhudî bir yakîn ile haşr-i umumîyi görmek isterlerse, -akıllarını da beraber bulundurmak şartıyla- yaz mevsiminde küre-i arz bahçesine girsinler. Acaba ağaç dallarından sallanan o tatlı, ballı, nazif, latif kudret mu’cizeleri o mahlukat-ı latife, evvelkisinin yani ölüp giden semeratın aynı veya misli değil midir?
Eğer insanlarda olduğu gibi o meyvelerde de vahdet-i ruhiye olmuş olsa idi, geçmiş ve gelen yeni meyveler birbirinin aynı olmaz mıydı? Fakat ruhları olmadığı için aralarında ayniyete yakın öyle bir misliyet vardır ki ne aynıdır ve ne de gayr keyfiyeti gösterir. Acaba semerattaki bu vaziyeti gören haşri istib’ad edebilir mi?
Ve keza manevî asansörler ile lâzım olan erzak ve gıdalarını ağacın yüksek dallarına çıkartmakla, tebessümleriyle arz-ı dîdar eden dut ve kayısı gibi meyveleri kuru ve camid bir ağaçtan ihraç ve icad etmekle o kuru ağacı acib bir vaziyete ve hayatdar antika bir şekle koyan kudret-i ezeliyeye haşr-i umumî ağır gelir mi? Hâşâ! Bu latif, nazik masnuatı o kuru ağaçlardan ihraç eden kudrete hiçbir şey ağır gelmez. Bu bedihî bir mes’eledir. Fakat gözleri kör olanlar göremiyorlar.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’ın her bir suresi, bütün Kur’anın münderecatını icmalen ihtiva ettiği gibi, sair surelerde zikredilen makasıd ve mühim kıssaları da tazammun etmiştir. Bundaki hikmet, Kur’an’ı tamamen okumaya vakti müsaid olmayan veya ancak bir kısmını veya bir suresini okuyabilen insanlar, Kur’anın hepsini okumaktan hasıl olan sevabdan mahrum kalmamasıdır.
Evet mükellefîn arasında bulunan ümmiler ancak bir sureyi okuyabilirler. İ’caz-ı Kur’an onları da tam sevab kazanmaktan mahrum etmemek için, bu nükte-i i’caziyeyi takib ederek bir sureyi tam Kur’an hükmünde kılmıştır.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Maddiyattan olmayan, bilhâssa mahiyetleri mütebayin olan bir çoklukta tasarruf eden bir zâtın, o çokluğun her birisiyle bizzât mübaşeret ve mualecesi lâzım değildir.
Evet asker neferatı arasında bir kumandanın tasarrufatı, tanzimatı, ancak emir ve iradesiyle husule gelir. Eğer o kumandanlık vazifeleri ve işleri neferata havale edilirse, her bir neferin bizzât mübaşeret ve hizmetiyle veya her bir neferin bir kumandan kesilmesiyle vücud bulacaktır.
Binaenaleyh Cenab-ı Hakk’ın mahlukatındaki tasarrufu, yalnız bir emir ve irade ile olur. Bizzât mübaşereti yoktur. Şemsin kâinatı tenvir ettiği gibi.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Mevzu bahis olan hakikatler, imanın rükünlerini, bilhassa haşri (öldükten sonra diriliş), Kur’an’ın i’cazını (mucizeliğini) ve Tevhid inancındaki suhuleti (kolaylığı) ders vermektedir.
İşte o nurlu hakikatlerin şerhi ve izahı:
BİRİNCİ İ’LEM: Haşr-i A’zam’ın Bahardaki Numuneleri
Bu i’lemde Müellif-i Muhterem Bediüzzaman Hazretleri, aklı gözüne inmiş, basireti (kalp gözü) kapanmış ve maddeperestlik küsufu (tutulması) ile hakikati göremeyenlere hitap etmektedir. Burada “Kıyas-ı Temsilî” denilen bir mantık silsilesi ile en büyük hakikat olan Haşr-i Cismanî isbat edilmektedir.
İzah ve Şerhi:
Cenab-ı Hak, şu kâinat kitabında her sene gözümüzün önünde harika bir “Haşr-i Baharî” (Bahar Dirilişi) icra etmektedir. Kış mevsiminde ölmüş, kemikleri gibi kurumuş ağaçlar, bahar mevsimi geldiğinde “Bâ’sü ba’de’l-mevt” (öldükten sonra dirilme) hakikatini haykırırlar.
• Gözle Görülen Haşir: Bir insan düşünün ki, her baharda milyarlarca ağacın, otların, çiçeklerin yeniden dirildiğini, o kuru dallardan bal gibi tatlı, sanatlı, nakışlı meyvelerin çıktığını görür de bütün kâinatın Rabbi olan Kadîr-i Mutlak’ın, insanları kıyamette yeniden dirilteceğine inanmaz. Bu, akıl ve mantık dışı bir körlüktür. Zira “bir şeyi yapan, onun benzerini ve daha büyüğünü de yapmaya muktedirdir.”
• Manevi Asansörler ve Rahmet Hazinesi: Toprağın altındaki su ve gıdalar, yerçekimine zıt olarak, adeta manevi bir asansörle ağacın en uç dallarına kadar çıkarılır. O odun parçasından, insanı tebessümle karşılayan, yumuşak, lezzetli kirazlar, kayısılar ve dutlar ihraç edilir (çıkarılır). Bu fiil, kör ve sağır tesadüfün işi olamaz; ancak bir Kudret-i Ezeliye’nin mucizesidir.
• Misliyet ve Ayniyet Hakikati: Üstad Hazretleri burada ince bir nükteye temas eder. Geçen sene yediğimiz elma ile bu sene yediğimiz elma, madde itibarıyla “aynı” değildir (çünkü o yok oldu), fakat “misil”dir (benzeridir). Eğer meyvelerin ruhu olsaydı, geçen seneki meyve ile bu seneki meyve “aynı” olurdu. İnsanların ise ruhu bakidir. Beden çürüs de ruh baki olduğu için, ahirette yaratılacak yeni beden o ruha giydirildiğinde, insan dünyadaki insanın “aynı”sı olacaktır.
Ağacın başındaki bu dirilişi yapan Kudret, insanı da kabrinden öylece kaldıracaktır. Kuru ağaca hayat veren, kuru kemiklere de hayat verecektir.
İlgili Ayet-i Kerime:
Cenab-ı Hak, Rûm Suresi’nde bu hakikati şöyle ferman eder:
“Allah’ın rahmetinin eserlerine bak! Yeryüzünü ölümünden sonra nasıl diriltiyor. Şüphe yok ki O, ölüleri de elbette diriltecektir. O, her şeye hakkıyla gücü yetendir.” (Rûm Suresi, 30/50)
İKİNCİ İ’LEM: Kur’an’ın İcazı ve Rahmet-i İlahiye
Bu i’lemde, Kur’an-ı Hakim’in mucizevi yapısı ve her tabaka insana hitap eden cihan şümul (evrensel) rahmeti nazara verilmektedir.
İzah ve Şerhi:
Kur’an-ı Kerim öyle mucizevi bir kitaptır ki, denizdeki suyun hassası (özelliği) her bir damlada bulunduğu gibi, Kur’an’ın okyanus misali manası da surelerinde, hatta bazen ayetlerinde mündemiçtir (içine yerleşmiştir).
• Cüzde Küllü Göstermek: Bir surenin içinde, bütün Kur’an’ın temel maksatları olan “Tevhid, Nübüvvet, Haşir ve Adalet” hakikatleri özetlenmiş (icmal edilmiş) olarak bulunur. Mesela Fatiha Suresi, Kur’an’ın bir fihristesi ve özeti hükmündedir.
• İlahi Şefkat ve Ümmiler: İnsanların hepsi alim değildir veya hepsi Kur’an’ın tamamını okumaya vakit bulamayabilir. Hatta bazıları ümmi (okuma yazma bilmeyen) olabilir. İşte Rabb-i Rahim, nihayetsiz merhametiyle, bir sureyi okuyan kuluna, niyetine ve samimiyetine göre bütün Kur’an’ı okumuş gibi sevap verebilir.
• Nükte-i İ’caziye (Mucizevi İncelik): İhlas Suresi’nin Kur’an’ın üçte birine denk gelmesi gibi hadis-i şerifler bu hakikati teyit eder. Bu durum, Kur’an’ın “Tazammun” sanatının bir gereğidir. Böylece hiç kimse, “Vaktim yoktu, okuyamadım” mazeretine sığınamaz ve o büyük sevap hazinesinden mahrum kalmaz.
İlgili Ayet-i Kerime:
Bu hakikat, Kur’an’ın kolaylaştırıldığını beyan eden şu ayetle irtibatlıdır:
“Andolsun biz, Kur’an’ı düşünüp öğüt almak için kolaylaştırdık. Var mı düşünüp öğüt alan?” (Kamer Suresi, 54/17)
ÜÇÜNCÜ İ’LEM: Tevhidde Suhulet (Kolaylık), Şirkte Müşkilat (Zorluk)
Bu i’lemde, Vahdaniyet (Allah’ın birliği) hakikatinin ne kadar makul ve kolay olduğu; esbabperestliğin (sebeplere tapmanın) ve şirkin ise ne kadar zor ve imkânsız olduğu harika bir temsille (asker ve kumandan örneği) anlatılmaktadır.
İzah ve Şerhi:
Mahlukatın yaratılışında ve idaresinde görünen harika nizam, ancak “Bir” elden çıkarsa kolay olur. Eğer sebepler ve tabiat karışırsa, işler içinden çıkılmaz bir hal alır.
• Asker ve Kumandan Temsili: Bir ordudaki binlerce askerin idaresi, bir tek kumandanın emrine verilirse (“Arş!” emri gibi), o ordu bir tek asker gibi kolayca hareket eder. Fakat o kumandan aradan çekilip, her askerin kendi başına hareket etmesi veya her askerin diğerlerine kumandanlık yapması istense, o orduda tam bir keşmekeş (karışıklık) ve imkânsızlık ortaya çıkar.
• Mübaşeret (Doğrudan Temas) Gerekmez: Bir kumandanın askerleri yönetmesi için, her bir askeri bizzat elinden tutup yürütmesi gerekmez. Sadece “İrade” ve “Emir” yeterlidir. Aynen öyle de, Sultan-ı Kâinat olan Allah (c.c.), her bir atomla veya hücreyle bizzat temas ederek (haşa) uğraşmaz. O’nun kudreti, ilmi ve iradesi her şeyi kuşatmıştır. O, “Ol!” (Kün) der, o şey de hemen oluverir (Feyekün).
• Güneş Misali: Güneş, tek bir cisim olduğu halde, yeryüzündeki bütün parlak şeylere, cam parçalarına, su damlalarına ışığıyla girer, ısısını verir. Güneşin her bir damlanın yanına inmesi gerekmez; nuraniyeti sırrıyla her yerdedir ama zatıyla oradadır denilmez. Allah’ın nuru, ilmi ve kudreti de her şeye nüfuz eder; fakat O, maddeden ve mekândan münezzehtir.
• Tasarruf-u İlahî: Allah’ın yaratması, sebepleri bir araya getirip, onlarla uğraşarak değil, sırf bir emir ile, bir irade ile ve bir “halk” (yaratma) fiili iledir. Bu yüzden kâinatın yaratılması ve idaresi, O’na bir zerre kadar kolay gelir.
İlgili Ayet-i Kerime:
Bu hakikati en güzel ifade eden ve “Emir alemi”ne işaret eden ayet şudur:
“Bir şeyi dilediği zaman O’nun emri o şeye ancak ‘Ol!’ demektir. O da hemen oluverir.” (Yâsîn Suresi, 36/82)
Elhasıl: Bu üç i’lem; öldükten sonra dirilişin aklen isbatını, Kur’an’ın mucizevi kapsayıcılığını ve Allah’ın birliğindeki (Tevhid) kolaylığı, akılları doyuracak, kalpleri tatmin edecek bir surette, hikmet lisanıyla ders vermektedir.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
İ’lem Eyyühel-Aziz!
{(*): Ehemmiyetli.}
İnsan, yaşayış vaziyetince, bir dağdan kopup sel içine düşen veya yüksek bir apartmandan düşüp yuvarlanan bir şahıs gibidir.
Evet hayat apartmanı yıkılıyor. Ömür tayyaresi şimşek gibi geçiyor. Zaman da sel dolaplarını sür’atle çalıştırıyor. Arz sefinesi de sür’atle giderken
تَمُرُّ مَرَّ السَّحَابِ
âyetini okuyor. Sefine-i arz sür’atle yürürken, dünyanın gayr-ı meşru lezzetlerine uzatılan ellere zehirli dikenlerin batacağı düşünülsün. Binaenaleyh o zehirli dünya oklarına bakıp el uzatma. Firakın elemi, telaki lezzetinden ağırdır.
Ey nefs-i emmarem! Sana tâbi’ değilim. Sen istediğin şeye ibadet et ve istediğin şeyin peşine düş; ben ancak ve ancak beni yaratıp, şems ve kamer ve arzı bana müsahhar eden Fâtır-ı Hakîm-i Zülcelal’e abd olurum.
Ve keza kader muhitinde uçan tayyare-i ömre veya hayat dağları arasında açılan uhdud ve tünellerinden şimşekvari geçen zamanın şimendiferine bindirerek, ebed-ül âbâd memleketinin iskelesi hükmünde olan kabir tünelinin kapısına sevkeden Hâlık-ı Rahman-ür Rahîm’den meded istiyorum.
Ve keza hiçbir şeyi dualarıma, istigaselerime ve niyazlarıma hedef ittihaz etmem. Ancak küre-i arzı harekete getiren felek çarklarını durdurmağa ve şems ve kamerin birleştirilmesiyle zamanın hareketini teskin ettirmeğe ve vücudun şâhikalarından yuvarlanıp gelen şu dünyayı sâkin kılmağa kadir olan kudreti nihayetsiz Rabb-i Zülcelal’e dualarımı, niyazlarımı arz ve takdim ediyorum. Çünki her şeyle alâkadar âmâl ve makasıdım vardır.
Ve keza kalbime vaki’ olan en ince, en gizli hatıraları işittiği ve kalbimin müyul ve emellerini tatmin ettiği gibi; akıl ve hayalimin de temenni ettikleri saadet-i ebediyeyi vermeğe kâdir olan Zât-ı Akdes’ten maada kimseye ibadet etmiyorum. Evet dünyayı âhirete kalbetmekle kıyameti koparan kudret muktedirdir, âciz değildir. Bir zerre o kudretin nazarında gizlenemez. Şems, büyüklüğüne güvenerek o kudretin elinden kurtulamaz. Evet onun marifetiyle elemler lezzetlere inkılab eder. Evet Onun marifeti olmazsa, ulûm evhama tahavvül eder. Hikmetler illet ve belalara tebeddül eder. Vücud ademe inkılab eder. Hayat ölüme ve nurlar zulmetlere ve lezaiz günahlara tahavvül eder. Evet Onun marifeti olmazsa, insanın ahbabı ve mal ve mülkü insana a’da ve düşman olurlar. Beka bela olur, kemal heba olur, ömür heva olur. Hayat azab olur, akıl ikab olur. Âmâl, âlâma inkılab eder.
Evet Allah’a abd ve hizmetkâr olana her şey hizmetkâr olur. Bu da, her şey Allah’ın mülk ve malı olduğuna iman ve iz’an ile olur.
Evet kudret, insanı çok dairelerle alâkadar bir vaziyette yaratmıştır. En küçük ve en hakir bir dairede, insanın eli yetişebilecek kadar insana bir ihtiyar, bir iktidar vermiştir. Ferşten arşa, ezelden ebede kadar en geniş dairelerde insanın vazifesi, yalnız duadır.
Evet
قُلْ مَا يَعْبَؤُا بِكُمْ رَبّ۪ى لَوْلَا دُعَٓاؤُكُمْ
âyet-i kerimesi, bu hakikatı tenvir ve isbata kâfidir. Öyle ise, çocuğun eli yetişemediği bir şeyi peder ve vâlidesinden istediği gibi; abd de, acz ve fakrıyla Rabbına iltica eder ve Hâlıkından ister.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Aziz, sıddık, muhterem kardeşim;
Mesnevi-i Nuriye mecmuasından iktibas edilen bu âlî hakikatleri, Kur’anî bir nazar ve ilmî bir vukufiyetle şerh ve izah edelim. Cenab-ı Hak, bu hakikatleri kalbimize ve ruhumuza nakşeylesin.
Bu parça, insanın dünyadaki aczini, zamanın sür’atini, dünyanın fâniliğini ve çare-i yegânenin İman ve Dua olduğunu ders veren muazzam bir “İ’lem”dir (Bil ki!).
Her bir fıkrayı sırasıyla, müradifleri (eş anlamlıları) ve âyet-i kerimelerin nurlarıyla tahlil edelim:
1. Hayatın Fâniliği ve Zamanın Sür’ati
Metin: “İnsan, yaşayış vaziyetince, bir dağdan kopup sel içine düşen… Firakın elemi, telaki lezzetinden ağırdır.”
İzah ve Şerh:
İnsan, şu fâni dünyada sâbit ve pâyidar değildir. Adeta seyl-i huruşan (coşkun sel) gibi akan zaman nehrine düşmüş, iradesi dışında sürüklenen bir cisim gibidir. Nasıl ki yüksek bir yerden düşen adamın tutunacak dalı yoktur; insan da ömür binasının çökmesiyle kabre doğru yuvarlanmaktadır.
Burada “Ömür tayyaresi” ve “Arz sefinesi” teşbihleri (benzetmeleri) çok manidardır. Dünya duruyor görünse de baş döndürücü bir hızla hem kendi etrafında hem de güneş etrafında dönmektedir. Bu hakikat, şu âyet-i kerime ile teyit edilir:
وَتَرَى الْجِبَالَ تَحْسَبُهَا جَامِدَةً وَهِيَ تَمُرُّ مَرَّ السَّحَابِ…
Meal: “Sen dağları görürsün de onları yerinde durur sanırsın; oysa onlar bulutların yürümesi gibi yürümektedirler…” (Neml Suresi, 27/88)
Bu sür’atle giden gemide (dünyada), yol kenarındaki cazibedar ama zehirli çiçeklere (haram lezzetlere) el uzatmak akıl kârı değildir. Çünkü o lezzet anlıktır, fakat o lezzetten ayrılmanın (firak) acısı, o lezzete kavuşmanın (telaki) tadından çok daha şiddetli ve kalıcıdır. Gayr-ı meşru bir lezzet, zehirli bir bal gibidir; yerken tat verir ama akabinde kalbi ve ruhu sancılar içinde bırakır.
2. Nefs-i Emmare’ye Meydan Okuma ve Tevhid
Metin: “Ey nefs-i emmarem! Sana tâbi’ değilim… Fâtır-ı Hakîm-i Zülcelal’e abd olurum.”
İzah ve Şerh:
Burada nefis ile vicdanın mücadelesi vardır. Nefs-i Emmare (kötülüğü emreden nefis), geçici heveslerin peşindedir. Ancak insan ruhu, kâinatın sahibini aramaktadır.
Müellif, nefsinin süfli arzularını reddederek, kulluğunu (abdiyetini) sadece kâinata hükmeden Zât’a hasreder.
“Şems ve kamer ve arzı bana müsahhar eden” ifadesi, tefekkürî bir bakıştır. Güneşi bir lamba, ayı bir kandil, yeryüzünü bir sofra gibi insanın emrine veren (müsahhar eden) kim ise, ibadet edilmeye layık olan ancak O’dur. Mahlukata, sebeplere veya nefse tapmak, insanın izzetine yakışmaz.
3. Kabir Tüneli ve Ebediyet Yolculuğu
Metin: “Ve keza kader muhitinde uçan tayyare-i ömre… kabir tünelinin kapısına sevkeden Hâlık-ı Rahman-ür Rahîm’den meded istiyorum.”
İzah ve Şerh:
Zaman, şimşek gibi çakan bir tren (şimendifer) gibidir. İnsan istese de istemese de bu trene bindirilmiştir. Bu yolculuğun mecburi istasyonu kabirdir. Lakin ehl-i iman için kabir bir yok oluş kuyusu değil, “Ebed-ül âbâd” (sonsuzluklar sonsuzu) memleketine açılan bir tüneldir, bir iskeledir.
Burada Hâlık-ı Rahman-ür Rahîm ismine iltica edilmesi (sığınması) şundandır: O karanlık ve yalnız kabir yolculuğunda, ancak sonsuz merhamet sahibi (Rahman ve Rahîm) olan Allah’ın nuru ve himayesi imdada yetişebilir. Dünya dağları arasında açılan tünellerden geçip giden tren misali, ömür de musibet ve meşakkat tünellerinden geçip Berzah âlemine ulaşır.
4. Acz-i Beşerî ve Kudret-i İlahiye
Metin: “Ve keza hiçbir şeyi dualarıma… şems ve kamerin birleştirilmesiyle zamanın hareketini teskin ettirmeğe…”
İzah ve Şerh:
İnsanın emelleri, arzuları ve dertleri o kadar büyüktür ki, bunları çözmeye fâni sebeplerin gücü yetmez.
Burada muazzam bir kıyas vardır: İnsan, “Ebed istiyorum, sevdiklerimle sonsuz beraberlik istiyorum, cenneti istiyorum” der. Bu istekleri kim verebilir?
• Dünyayı döndüren çarkları (felek çarklarını) kim durdurabilirse,
• Güneş ve Ay’ı kıyamette kim birleştirebilirse (şems ve kamerin birleştirilmesi),
• Zamanın akışını kim durdurup ebedi bir sükûnet verebilirse,
Ancak O Zât (Celle Celaluhu), insanın bu dualarına cevap verebilir. Demek ki dua, kâinatın Sultanı’na arz edilen bir dilekçedir. Küçük sebeplerden medet ummak, bu muazzam arzulara hakarettir.
5. Marifetullah (Allah’ı Tanıma) ve Hayatın Mahiyeti
Metin: “Ve keza kalbime vaki’ olan en ince, en gizli hatıraları işittiği… Evet onun marifetiyle elemler lezzetlere inkılab eder.”
İzah ve Şerh:
Allah’ı tanımak (Marifetullah), her şeyin rengini değiştirir. Bu paragraf, imanın hayata kattığı manayı “zıtların dönüşümü” (inkılab/tahavvül) üzerinden anlatır:
• İmansız Nazar: İlimler (ulûm), insanı korkutan kuruntulara (evham) dönüşür. Hikmet zannedilen şeyler, başa bela ve hastalık olur. Varlık (vücud), yokluğa (adem) yuvarlanır. Dostlar, ayrılık sebebiyle düşman gibi görünür (çünkü ayrılık acısı verirler).
• İmanlı Nazar: Allah’ı bilen için, elemler lezzete, ateş nura dönüşür. Ölüm, bir terhis tezkeresidir. Kabir, cennet bahçesine açılan bir kapıdır.
Müellif; “Bir zerre o kudretin nazarında gizlenemez” diyerek, Allah’ın ilminin kuşatıcılığını vurgular. Kalbin en gizli köşesindeki fısıltıyı işitmeyen, ebedi saadeti veremez. Öyleyse ibadet, ancak kalplerin gizliliğine vâkıf olan Zât-ı Akdes’e yapılır.
6. En Büyük Makam: Kulluk (Abdiyet)
Metin: “Evet Allah’a abd ve hizmetkâr olana her şey hizmetkâr olur.”
İzah ve Şerh:
Bu cümle, kâinatın sırrını çözen bir anahtardır. Her şey Allah’ın mülküdür. Sen, Mâlik-ül Mülk’e (Mülkün sahibine) dost ve kul olursan, O’nun mülkünde olan her şey (su, ateş, hava, toprak, hayvanat) sana musahhar olur, sana hizmet eder. Bu sır, iman ve iz’an (kesin tasdik ve anlayış) ile elde edilir. Padişaha intisap eden bir askere, ordunun itaat etmesi gibidir.
7. İnsanın İktidarı ve Duanın Sırrı
Metin: “Evet kudret, insanı çok dairelerle alâkadar bir vaziyette yaratmıştır… insanın vazifesi, yalnız duadır.”
İzah ve Şerh:
İnsanın eli kısa, fakat emeli uzundur.
İnsana verilen iktidar ve seçme hakkı (ihtiyar), sadece elinin yetiştiği küçük bir dairede geçerlidir. (Mesela yemek yemek, yürümek gibi). Fakat insanın alakadar olduğu daireler; dünya, âhiret, cennet, ebediyet, geçmiş ve gelecek gibi cihan şümul (evrensel) genişliktedir.
Bu kadar geniş dairelere, insanın o kısacık kolu ve cüz’î iktidarı yetişemez. O halde, “ferşten arşa” (yerden göğe) kadar uzanan bu istekler için tek bir yol kalır: Dua.
İnsan, kendi acizliğini (acz) ve fakirliğini (fakr) bilip, her şeye gücü yeten Rabbine sığınmalıdır.
Bu hakikat şu âyet-i kerime ile mühürlenir:
قُلْ مَا يَعْبَؤُا بِكُمْ رَبّ۪ى لَوْلَا دُعَٓاؤُكُمْ
Meal: “De ki: Kulluğunuz ve yalvarmanız olmasa Rabbim size ne diye değer versin?..” (Furkan Suresi, 25/77)
Hülâsa-i Kelâm:
Tıpkı bir çocuğun, elinin yetişmediği bir şeyi ağlayarak veya isteyerek şefkatli anne-babasından beklemesi gibi; insan da aczini şefaatçi yapıp, kudreti nihayetsiz olan Hâlıkından istemelidir. Asıl vazife, kudret iddiasında bulunmak değil, duadır, ilticadır, kulluktur.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Eşyada görünen nev’î ve ferdî vahdetler, Sâni’deki sırr-ı vahdetten neş’et etmiştir. Çünki kuvvet dağılmıyor. Bir kısmına çok, bir kısmına az sarfedilmekle kudrette, kuvvetin tecezzi ve inkısamı olmuyor. Eğer vahdet olmasa idi, kudretin yaptığı sarfiyatta tefavüt olsa idi, masnuatta da tefavüt ve intizamsızlık olurdu. Demek kudretin vahdetle beraber masnuata yaptığı tasarrufu, şemsin tenviri gibidir ki, bir şems-i vâhid, cüz’ ve küllü bilâ-tefavüt her şeyi ziyalandırdığı gibi, tecellisiyle de her şeyin yanında mevcuddur. Binaenaleyh mümkinat dairesi efradından tavzif edilen miskin, camid, meyyit ve ism-i Nur’a mazhar Şems’te sırr-ı vahdet sayesinde bu kadar intizamlı tasarruf olursa; Şems-i Ezelî, Sultan-ı Ebedî, Kayyum-u Sermedî, Vâcib-ül Vücud, Vâhid-i Ehad’in masnuata tasarrufu nasıl olacaktır?
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Sâni’in vahdetine en sadık şahidlerden birincisi: Cüz’î ve küllî eşyalarda görünen vahdetlerdir. Çünki herhangi bir şey zerreden âleme kadar vahdet ile muttasıf ve alâkadardır. Öyle ise, Sâni’de de vahdet var. Öyle ise, Sâni’ ehaddir.
İkincisi:
Her şeyde kabiliyetinin liyakatına göre bir kemal-i ittikan vardır. En âdi, küçük nebatî ve hayvanî bir şeyde kör gözler bile gördükleri öyle bir antika eser-i san’at vardır ki, insanları hayrette bırakır.
Üçüncüsü:
Herşeyin icad ve inşasındaki sühulettir. Gözle görünen san’attaki sühulet isbata, delile muhtaç değildir.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Küre-i arz mağazasından me’kulât ve meşrubat ve libas ve sair ihtiyaçlarınızı temin ediyorsunuz. Parasız aldığınız bu malları İlahî hazineden almayıp birer birer esbaba yaptıracak olursanız, acaba bir nar tanesini ne kadar zamanlarda elde edip ne kadar pahalı alacaksınız? Çünki o nar, bütün eşya ile alâkadardır. Az bir zamanda, az bir kıymetle husule gelmesi imkân haricidir. Ve aynı zamanda ondaki zînet, intizam, san’at, rayiha, tat ve koku gibi latif şeylerden anlaşılıyor ki, o nar tanesi öyle bir Sâni’in masnuudur ki, icadında külfet ve mübaşeret yoktur.
Mes’ele böyle olduğu halde, haşeratın zevk ve heveslerini tatmin için her bir noktasında bin türlü i’caz nükteleri bulunan o küre-i arz mağazasındaki eşyanın Sâni’i ya şuursuz, hissiz, iradesiz, ilimsiz, ihtiyarsız, kemalsizdir ki, bu kadar bol zîkıymet antika eşyayı parasız dağıtıyor. Bu bâtıl ihtimal, isbata muhtaç olmayan bedihî bir hakikattir. Veya o hazine sahibi o hazineyi âhirete gitmek üzere gelip muvakkaten kalan insanlara İlahî ve Rahmanî bir sofra olarak yaratmıştır. O hazine-i gaybda eşyanın icadı “Kün” emri ile bağlıdır.
Ve bütün eşyanın melekûtiyetleri santral gibi Hakîm, Kadîr, Mürîd, Alîm bir Vâcib-ül Vücud’un yed-i kudretindedir.
Maahâza o İlahî sofradaki eşya yalnız insan ve hayvanların lezzet ve zevklerinin tatmini için değildir. Her bir ferd-i müstehlikte zevilhayata ait cüz’î faidelerden başka Esma-i İlahiyenin tecelliyatına ve faaliyetteki esrar ve şuunatına ait gayr-ı mütenahî hikmetler, gayeler vardır. Öyle ise, bu ziyafet-i âmme ve bu feyz-i âmmın bir kör kuvvetten neş’et etmesi ve bu eşyanın semeratı sel gibi akıp ittifakı ve tesadüfün eline havalesi muhaldir. Çünki o eşyanın intizamlı hakîmane teşahhusatı ve şuurkârane muhkem hususiyatı kör tesadüf ve ittifakı reddediyor. Öyle de: O sofra-i rahmetteki ucuzluk ve kolaylık ve çokluk o eşyanın bir Cevvad-ı Mutlak’tan, bir Hakîm-i Mutlak’tan, bir Kadîr-i Mutlak’tan geldiğini gösteren şahidlerdir.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Aziz, sıddık, müdakkik kardeşim;
Cenab-ı Hakk’ın (c.c.) esma-i hüsnasını ve şuunat-ı İlahiyesini fehmetmek noktasında, Mesnevi-i Nuriye’den iktibas edilen bu parçalar, tevhidin en parlak burhanlarını ve kudret-i Samedaniyenin azametini ders veren birer hazine-i marifettir.
Ayet-i Kerimelerin nurlarıyla bu hakikatleri teyid edip, her bir “İ’lem”i (Bil ki!) ayrı ayrı tahlil edelim.
BİRİNCİ İ’LEM: Sırr-ı Vahdet ve Kudretin Tecellisi
Bu kısımda; Cenab-ı Hakk’ın birliğinin (Vahdet), O’nun sonsuz kudretinin kâinattaki tasarrufunu nasıl kolaylaştırdığı, “Güneş” temsili üzerinden izah edilmiştir.
İzah ve Şerh:
Mevcudatın yaratılışında ve idaresinde görünen o muazzam intizam, tek bir elden çıktığını gösterir. Eğer bir işe çok eller karışsa, orada karışıklık çıkar. Halbuki kâinatta karışıklık yoktur; demek ki Sâni (Yaratıcı) birdir, Vâhiddir.
Cenab-ı Hakk’ın kudreti zatîdir, yani Zâtının lazımıdır; ondan ayrılması muhaldir. Bu sebeple O’nun kudretinde azalma, bölünme (inkısam) ve parçalanma (tecezzi) olmaz. Bir çiçeği yaratmak için sarf edilen kudret ne ise, baharı yaratmak için de aynı “sırr-ı vahdet” geçerlidir. Nasıl ki Güneş, nuraniyet sırrıyla bir cam parçasına da, koca okyanusa da aynı anda, bölünmeden, azalmadan aksedebiliyorsa; Şems-i Ezelî olan Cenab-ı Hak da, ilim ve kudretiyle her şeyin yanında hazırdır, nâzırdır.
Şayet bu “Vahdet” olmasaydı ve iş, sebeplere veya tabiata havale edilseydi; her bir varlık için ayrı bir kalıp, ayrı bir güç gerekecekti ki, bu da kâinattaki nizamı altüst ederdi.
Konuyla İlgili Ayet-i Kerime:
Bu hakikat, kudretin her şeye şamil olduğunu ve yaratmanın Allah’a ne kadar kolay geldiğini beyan eden şu ayetle mutabıktır:
“Sizin yaratılmanız da diriltilmeniz de sadece tek bir kişinin (yaratılıp diriltilmesi) gibidir. Şüphesiz Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.”
(Lokman Suresi, 31:28 )
Müradif ve Istılahlar:
• Tefavüt: Farklılık, düzensizlik, aykırılık.
• Bilâ-tefavüt: Fark olmaksızın, eşit derecede.
• Mümkinat: Olup olmaması eşit olan, var olmak için bir yaratıcıya muhtaç olan mahlukat.
• Tasarruf: İdare etme, kullanma, yönlendirme.
İKİNCİ İ’LEM: Sâni-i Zülcelal’in Vahdetine Şahidler
Bu bölümde müellif, Yaratıcının birliğine (Vahdetine) dair üç ana delil (şahid) sunmaktadır.
1. Şahid: Cüz’î ve Küllî Eşyadaki Vahdet
İzah: Kâinatın bütününde (küll) ve parçalarında (cüz) görünen birlik mührüdür. Mesela, bütün insanların siması birbirine benzer (vahdet), ama her biri ayrıdır (ehadiyet). Bir atomun yapısı ile güneş sisteminin yapısı arasındaki benzerlik, ustalarının “Bir” olduğunu isbat eder. Eserin üslubundaki birlik, sanatkârın birliğine en kuvvetli delildir.
2. Şahid: Kemal-i İttikan (Kusursuz San’at)
İzah: En basit zannedilen bir sineğin kanadında veya bir çiçeğin yaprağındaki sanat, tesadüfün işi olamaz. Kör tesadüf, sanatlı, hikmetli ve mükemmel bir eser ortaya koyamaz. “Kör gözlerin bile gördüğü” ifadesi, bu sanatın açıklığının inkâr edilemez boyutta olduğunu vurgular. İttikan; sağlamlık, pürüzsüzlük ve mükemmellik demektir.
Konuyla İlgili Ayet-i Kerime:
“…Rahmân’ın yaratışında hiçbir uyumsuzluk göremezsin. Bir kere daha bak! Hiçbir çatlak (ve düzensizlik) görüyor musun?”
(Mülk Suresi, 67:3)
3. Şahid: İcad ve İnşadaki Sühulet (Kolaylık)
İzah: Gözle görüyoruz ki; koca bahar, bir ordunun dirilişi gibi gayet kolay, çabuk ve hatasız yaratılıyor. Bu “sühulet”, Sâni’in kudretinin sonsuzluğuna ve emir ile iş yaptığına delildir. Zira sonsuz kudrete, hiçbir şey ağır gelmez.
Müradif ve Istılahlar:
• Muttasıf: Vasıflanmış, sıfatlanmış.
• Kemal-i İttikan: Tam bir sağlamlık ve kusursuzluk.
• Sühulet: Kolaylık.
ÜÇÜNCÜ İ’LEM: Küre-i Arz Mağazası ve İlahî Ziyafet
Bu bölüm, “İktisadî Tevhid Delili” diyebileceğimiz muazzam bir tefekkürdür. Eşyanın sebepler (esbab) eliyle yapılması halindeki imkânsızlığı ve pahalılığı nazara verir.
İzah ve Şerh:
Dünya, içi yiyecek ve içeceklerle dolu Rabbani bir mağaza veya gemi gibidir. Bir nar tanesini düşünelim. Eğer o nar, Cenab-ı Hakk’ın “Kün” (Ol) emriyle ve “Sırr-ı Ehad” (Birlik Sırrı) ile yaratılmayıp; sebeplere, tabiata veya tesadüfe havale edilseydi ne olurdu?
O bir tek narı yapmak için; güneşi, toprağı, suyu, mevsimleri ve rüzgârı bir araya getirip, ince bir nizamla çalıştırmak gerekirdi. Çünkü o nar, bütün kâinat fabrikasının çarklarıyla alâkadardır. Bütün kâinata hükmü geçmeyen, o narı ucuza, hatta hiç yapamazdı. Halbuki biz o harika sanat eserini, beş para vermeden, sadece bir şükür mukabilinde o İlahî hazineden alıyoruz.
Bu harika nizam, o sanatlı rızıklar; Sâni’in şuursuz tabiat olamayacağını haykırır. Zira şuursuz, kör ve sağır sebepler; lezzeti, kokuyu, insan ihtiyacını bilemez. Demek ki bu sofra, Rahman-ı Rahîm tarafından, misafir olan bizler için kurulmuştur.
Ayrıca bu nimetlerin gayesi sadece mideyi doyurmak değildir. Asıl gaye; o nimetlerde parlayan Rezzak, Kerîm, Latîf gibi İlahî isimleri okumak, o sanat harikalarını tefekkür ederek “Ne güzel yapılmış” deyip Müessir’i tanımaktır.
Konuyla İlgili Ayet-i Kerime:
“Gökten su indiren O’dur. (Buyurdu ki:) İşte biz her çeşit bitkiyi onunla bitirdik. O bitkiden de kendisinde üst üste binmiş taneler bitireceğimiz bir yeşillik; hurmanın tomurcuğundan sarkan salkımlar, üzüm bağları; bir kısmı birbirine benzeyen, bir kısmı da benzemeyen zeytin ve nar bahçeleri meydana getirdik. Meyve verirken ve olgunlaştığı zaman her birinin meyvesine bakın! Kuşkusuz bütün bunlarda inanan bir toplum için ibretler vardır.”
(En’âm Suresi, 6:99)
Müradif ve Istılahlar:
• Me’kulât ve Meşrubat: Yiyecekler ve içecekler.
• Esbab: Sebepler (Su, toprak, güneş vs.).
• Mübaşeret: Bir işe bizzat temas etme, el sürme. (Burada, Allah’ın kudretinin vasıtasız, emir ile işlediği manasındadır).
• Bedihî: Açık, delile ihtiyaç duymayacak kadar net.
• Cevvad-ı Mutlak: Sonsuz cömertlik sahibi.
• Teşahhusat: Şahıslaşma, belirginleşme, kimlik kazanma.
Hülâsa-i Kelâm
Bu metinler, Risale-i Nur’un “Tevhid” merkezli bakış açısını; kâinattaki intizam (düzen), ittikan (sanatlı yapılış) ve sühulet (yaratılış kolaylığı) üzerinden isbat eder. Eşyanın arkasındaki “Kudret Eli”ni görmeyen bir nazarın, en basit bir meyveyi bile izah etmekten aciz kalacağını; ancak iman nuruyla bakıldığında her şeyin bir Kadir-i Mutlak’ın hediyesi ve mektubu olduğunu ders verir.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
İ’lem ey esbaba mübtela insan!
Bil ki, sebebin halkı ve sebebiyetinin takdiri ve müsebbebin vücuduna lâzım olan şeylerle techizi, kudretine nisbetle zerreler ve şemsler müsavi olan Zât’ın “Kün” emriyle müsebbebi halketmesinden daha kolay, daha ekmel, daha a’lâ değildir.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Dünyada görülen bilhâssa nebatî ve hayvanî hayatlarda müşahede edilen ademler, i’damlar, tebeddül ve teceddüd-ü emsalden ibarettir. İmanlı olan kimselere göre zeval ve firakın acısı değil, yerlerine gelen emsalleriyle visalin lezzeti hasıl oluyor. Öyle ise, imana gel ki, elemden emin olasın. Kadere teslim ol ki, selâmette kalasın.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Asabiyet-i cahiliye, birbirine tesanüd edip yardım eden gaflet, dalalet, riya ve zulmetten mürekkeb bir macundur. Bunun için milliyetçiler, milliyeti mabud ittihaz ediyorlar. Hamiyet-i İslâmiye ise, nur-u imandan in’ikas edip dalgalanan bir ziyadır.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Ehl-i ilhad ile ve bilhâssa Avrupa mukallidleriyle münazara ile iştigal edenler büyük bir tehlikeye maruzdurlar. Çünki nefisleri tezkiyesiz ve emniyetsiz olması ihtimaliyle tedricen hasımlarına mağlub olur ki, bîtarafane muhakeme denilen münsifane münazarada nefs-i emmareye emniyet edilemez. Çünki insaflı bir münazır, hayalî bir münazara sahasında, arasıra hasmının libasını giyer, ona bir dava vekili olarak onun lehinde müdafaada bulunur. Bu vaziyetin tekrarıyla, dimağında bir tenkid lekesinin husule geleceğinden, zarar verir. Lâkin niyeti hâlis olur ve kuvvetine güvenirse, zararı yoktur. Böyle vaziyete düşen bir adamın çare-i necatı, tazarru’ ve istiğfardır. Bu suretle o lekeyi izale edebilir.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Bu küre-i arz misafirhanesi, insanların mülk ve malı değildir. Ancak insanlar, amele gibi o misafirhanenin çeşit çeşit işlerinde ve tezyinatında çalışırlar. Eğer küre-i arzın haricinden yabancı birisi gelip misafirhanenin bir mu’cize ve hârika olduğuna ve insanların da âciz, fakir, muhtaç olduklarına dikkat ederse, bu insanlar bu binaya sahib ve sâni’ olacak bir iktidarda değildir, ancak böyle hârika bir masnuun sâni’i de mu’ciznüma olduğuna kat’iyyetle hükmedecektir. Ve bu insanlar, o Sultan-ı Ezelî’nin makasıdına çalışan amelelerdir. Bu ameleler, aldıkları ücretlerinden maada bu binadan bir şeye mâlik ve sahib olmadıklarına tekraren hükmedecektir. Ve keza o çiçeklerin zevilhayata karşı gösterdiği teveddüdlerine ve tahabbüblerine ve tebessümlerine dikkat eden anlar ki: Bir Hakîm-i Kerim tarafından misafirlerine hizmetle muvazzaf bir takım hedaya ve behayadır ki, Sâni’ ile masnu arasında bir vesile-i tearüf ve tahabbüb olsun.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Aziz, sıddık, müdakkik kardeşim;
Mesnevi-i Nuriye’den iktibas edilen bu beş mühim “İ’lem”i, Risale-i Nur’un üslubuna, meşrebine ve hakikatlerine sadık kalarak; ayet-i kerimelerin nurları ve kelime-i mübarekelerin müradifleriyle izah ve şerh edeceğiz.
Mevzu bahis olan bu parçalar, tevhidin azameti, hayatın mahiyeti, uhuvvetin esası, imanın muhafazası ve kâinatın tılsımını açan anahtarlar hükmündedir.
İşte o nurlu hakikatlerin, yine o nurlu eserlerden süzülen izahları:
BİRİNCİ İ’LEM: Esbab Perdesi ve Kudret-i İlahiye
Metin:
“İ’lem ey esbaba mübtela insan! Bil ki, sebebin halkı ve sebebiyetinin takdiri ve müsebbebin vücuduna lâzım olan şeylerle techizi, kudretine nisbetle zerreler ve şemsler müsavi olan Zât’ın ‘Kün’ emriyle müsebbebi halketmesinden daha kolay, daha ekmel, daha a’lâ değildir…”
İzah ve Şerh:
Ey sebeplere (esbaba) takılıp kalan, neticeleri sebeplerden bilen gafil insan!
Cenab-ı Hak, hikmeti gereği bu âlemde sebepleri neticelere (müsebbebat) perde yapmıştır. Lakin bu, sebeplerin icad edici olduğu manasına gelmez. Bir çiçeğin (müsebbeb) vücuda gelmesi için toprak, su, güneş ve hava gibi sebeplerin yaratılması (halkı), o sebeplerin bir araya getirilip bir nizam ile çalıştırılması (sebebiyetin takdiri) ve o çiçeğin hayatı için lazım olan cihazlarla donatılması (techizi); Kadîr-i Mutlak olan Allah’ın kudretine ağır gelmez.
Lakin dikkat buyur ki; bütün bu karmaşık sebepler silsilesini yaratıp çalıştırmak, Allah’ın o çiçeği vasıtasız, sebepsiz, doğrudan doğruya “Ol” (Kün) emriyle yaratmasından daha kolay değildir. Yani sebeplerin araya girmesi, işi kolaylaştırmak için değil, izzet ve azamet-i İlahiyenin perdesidir. O Zât-ı Zülcelal için bir zerre ile bir güneş, bir çiçek ile bir bahar, kudretine nispetle müsavidir, eşittir. O’nun kudreti zâtîdir, ârızî değildir; bu sebeple mertebeler bulunmaz, zorluk ve kolaylık mefhumları O’na yanaşamaz.
İlgili Ayet-i Kerime:
Bu hakikat, Yâsîn Suresi’nde şöyle beyan buyurulmuştur:
“Bir şeyi dilediği zaman O’nun emri o şeye ancak ‘Ol!’ demektir. O da hemen oluverir.” (Yâsîn Suresi, 36/82)
İKİNCİ İ’LEM: Ölüm, Tebeddül ve Teceddüd-ü Emsal
Metin:
“İ’lem Eyyühel-Aziz! Dünyada görülen bilhâssa nebatî ve hayvanî hayatlarda müşahede edilen ademler, i’damlar, tebeddül ve teceddüd-ü emsalden ibarettir…”
İzah ve Şerh:
Ey Aziz Kardeşim!
Zahiri nazarda (dış bakışta) ölüm ve yokluk (adem) gibi görünen haller, hakikatte birer “hiçlik” veya “i’dam” (yok edilme) değildir. Bilhassa bitki ve hayvan taifelerinde görülen ölümler; eskiyen suretlerin değişmesi (tebeddül) ve yerlerine benzerlerinin gelmesiyle tazelenmesi (teceddüd-ü emsal) hadisesidir.
Kâinat bir nehir gibi akar. Giden suyun yerine yenisi gelir. İman nuruyla bakan bir mümin için, sevdiklerinin ayrılığı (firak) ebedi bir kayboluş değil, vazifesini tamamlayıp terhis olmadır. Gidenlerin yerine gelen benzerleri (emsalleri), o Sâni-i Hakîm’in sanatının ve rahmetinin devam ettiğini gösterir. Bu yüzden mümin, ayrılık (firak) acısı yerine, beka âleminde asıllarıyla buluşmanın (visal) lezzetini hisseder.
“İmana gel ki, elemden emin olasın.” cümlesi büyük bir düsturdur. Zira iman, hadiselerin tazyikatına karşı bir manevi kalkan olur. “Kadere teslim ol ki, selâmette kalasın.” hükmü ise, insanın cüz-i ihtiyarisiyle (iradesiyle) Allah’ın takdirine rıza göstermesinin, dünyevi ve uhrevi huzurun (selâmet) yegâne yolu olduğunu ihtar eder.
İlgili Ayet-i Kerime:
Bu devr-i daim ve Allah’a dönüş hakikati hakkında:
“Yeryüzünde bulunan her canlı yok olacaktır. Ancak azamet ve ikram sahibi Rabbinin zâtı bâki kalacaktır.” (Rahmân Suresi, 55/26-27)
ÜÇÜNCÜ İ’LEM: Asabiyet-i Cahiliye ve Hamiyet-i İslâmiye
Metin:
“İ’lem Eyyühel-Aziz! Asabiyet-i cahiliye, birbirine tesanüd edip yardım eden gaflet, dalalet, riya ve zulmetten mürekkeb bir macundur…”
İzah ve Şerh:
Ey Aziz!
Burada, ırkçılık ve menfi milliyetçilik manasına gelen “asabiyet-i cahiliye”nin (cahiliye taassubu) iç yüzü tasvir edilmektedir. Bu menfi his; hakikati görmemekten gelen gaflet, doğru yoldan sapmaktan gelen dalalet, samimiyetsizlikten gelen riya ve karanlıktan (zulmet) yoğrulmuş zehirli bir karışımdır (macun). Bu yüzden sadece kendi ırkını, kavmini üstün görenler, adeta milliyetlerini kendilerine put (mabud) edinirler.
Buna mukabil “Hamiyet-i İslâmiye” (İslam gayreti ve sevgisi); kaynağını iman nurundan alan, parlayan ve dalgalanan bir ışık (ziya) gibidir. Müminler arasındaki bağ, kan veya toprak bağı değil, nur-u imandan gelen uhuvvet (kardeşlik) bağıdır. Bu bağ, cihan şümul bir muhabbeti ve tesanüdü (dayanışmayı) netice verir.
İlgili Ayet-i Kerime:
Müminlerin hakiki bağını tarif eden ayet şudur:
“Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin. Allah’a karşı gelmekten sakının ki size merhamet edilsin.” (Hucurât Suresi, 49/10)
DÖRDÜNCÜ İ’LEM: Ehl-i İlhad ile Münazaranın Tehlikesi
Metin:
“İ’lem Eyyühel-Aziz! Ehl-i ilhad ile ve bilhâssa Avrupa mukallidleriyle münazara ile iştigal edenler büyük bir tehlikeye maruzdurlar…”
İzah ve Şerh:
Ey Aziz!
Dinsizlerle (ehl-i ilhad) ve Avrupa’nın sefih felsefesini taklit edenlerle girişilen tartışmalarda (münazara) ince bir psikolojik tehlike vardır. Eğer bir mümin, nefsini tam terbiye etmemişse (tezkiyesiz), “tarafsız bakış” (bîtarafane muhakeme) adı altında büyük bir hataya düşebilir.
İnsaflı görünmek adına, muhatabının (hasmının) küfri fikirlerini, farazi olarak dahi olsa kendi zihninde tasavvur eder ve onun yerine geçip o fikri savunmaya kalkarsa; bu durum zamanla zihninde ve kalbinde şüphelerin uyanmasına, bir “tenkid lekesinin” (eleştiri izinin) oluşmasına sebebiyet verebilir. Hakikat-i imaniyede tarafsızlık olmaz; hak ile batıl ortasında durulmaz.
Bu tehlikeye düşen veya zihninde şüpheler uyanan bir adamın kurtuluş çaresi (çare-i necat); derhal Allah’a sığınmak, aczini itiraf ederek yalvarmak (tazarru) ve istiğfar etmektir. Ancak bu manevi temizlik ile o şüphe lekeleri izale edilebilir.
İlgili Ayet-i Kerime:
Şeytani vesveselere karşı sığınmayı emreden ayet:
“Eğer şeytandan gelen kötü bir düşünce seni dürtecek olursa, hemen Allah’a sığın. Çünkü O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.” (A’râf Suresi, 7/200)
BEŞİNCİ İ’LEM: Dünya Misafirhanesi ve Sâni-i Hakîm
Metin:
“İ’lem Eyyühel-Aziz! Bu küre-i arz misafirhanesi, insanların mülk ve malı değildir. Ancak insanlar, amele gibi o misafirhanenin çeşit çeşit işlerinde ve tezyinatında çalışırlar…”
İzah ve Şerh:
Ey Aziz!
Bu dünya (küre-i arz), insanların ebedi mülkü değil, geçici bir misafirhanesidir. İnsanlar ise bu binanın sahibi değil, orada vazifeli birer işçi (amele) hükmündedirler.
Şayet dışarıdan bir gözlemci (yabancı biri) bu dünyaya baksa; bu muazzam nizamı, harika sanatları ve buna mukabil insanların acizliğini, fakirliğini ve muhtaçlığını görse şu hükme varacaktır: “Bu aciz insanlar, bu muhteşem sarayın mimarı ve ustası (Sâni’) olamazlar.” Bilakis, bu harika sanat eserinin (masnu), her şeyi bilen ve gücü yeten bir ustası (Sâni-i Mu’ciznüma) vardır.
İnsanlar, o Ezelî Sultan’ın maksatlarına hizmet eden memurlardır. Ellerindeki nimetler mülkleri değil, onlara emaneten verilmiştir. Çiçeklerin ve mahlukatın insanlara kendini sevdirmesi (teveddüd), gülümsemesi; Kerim ve Hakîm olan Yaratıcı’nın, misafirlerine ikram ettiği hediyelerdir. Bu hediyeler, Sanatkâr (Sâni’) ile eseri (masnu) olan insan arasında bir tanışma (tearüf) ve sevişme (tahabbüb) vesilesidir. Yani dünya, Allah’ın kendini kullarına tanıttırdığı ve sevdirdiği bir sergidir.
İlgili Ayet-i Kerime:
İnsanın muhtaçlığını ve Allah’ın zenginliğini (Ganiyy) beyan eden ayet:
“Ey insanlar! Allah’a muhtaç olan sizsiniz. Allah ise; O, her bakımdan zengindir, övülmeye lâyıktır.” (Fâtır Suresi, 35/15)
Bu hakikatlerin fehminde ve hayatımıza tatbikinde Cenab-ı Hak yardımcımız olsun.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Eyyühen-nefs!
Sen her bir eserde müessirin azametini görmek istiyorsun; fakat, haricî olan manaları zihnî manalarda arıyorsun. Esma-i hüsnanın her birisinde bütün esmanın şuaatını görmek istiyorsun. Her bir latifenin zevkiyle bütün letaifin zevklerini zevketmek istiyorsun. Her bir hisse tâbi olan işleri ve hacetleri îfa ederken, bütün hislerinin işlerini beraber görmek istiyorsun. Bundan dolayı evhama maruz kalıyorsun.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Bir nimetin umumî ve herkese şamil olması, kıymetinin azlığına ve ehemmiyetsizliğine delalet etmez. Ve o nimetin bir kasd ve iradeden gelmemesine emare olamaz. Meselâ: Göz nimetinin bütün hayvanlarda bulunması, senin göze olan şiddet-i ihtiyacını tahfif etmediği gibi, gözün kıymetini tenkis etmeye de sebeb olamaz. Ve keza hususî ve tek bir nimetin tesadüfü mümkün olsa bile, umumî bir nimet behemehal bir mün’imin eser-i kasd ve iradesidir.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Her bir zîhayatın hayatında gayr-ı mütenahî gayeler vardır. Bu gayelerden zîhayata ait ancak binde birdir. Bâki kalan gayeler, gayr-ı mütenahî olan mâlikiyeti nisbetinde hayatı icad eden zâta aittir. Öyle ise, büyük bir mahlukun küçük bir mahluka tekebbür etmeye hakkı yoktur. Ve hakikate nazaran abesiyet de yoktur. Çünki bir hayatın bütün faideleri, bir zîhayata ait değildir ki, abes olsun. Evet sath-ı arzda her sene yapılan ziyafet-i âmme-i İlahiye nev’-i beşere halife olduğu münasebetiyle bir ikramdır. Yoksa hepsi onun istifadesi için değildir.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Aziz, sıddık kardeşim;
Mesnevi-i Nuriye’den iktibas edilen bu âlî hakikatleri, Risale-i Nur’un lisanına ve üslubuna sadık kalarak; ayet-i kerimelerin nuruyla ve kelimelerin müradifleriyle (eş anlamlılarıyla) şerh ve izah edelim. Cenab-ı Hak, fehim ve idrakimizi ziyadeleştirsin.
Bu üç parça, nefsin terbiyesi, tevhidin isbatı ve hilkat-i âlemin (yaratılışın) gayesi hakkındaki mühim esasları ihtiva eder.
BİRİNCİ İ’LEM: İdrakin Sınırları ve Nefsin Hatası
Metin Özeti: Nefis, sınırlı (cüz’i) aklıyla, sınırsız (külli) olan Allah’ın azametini ve icraatını kavramaya çalışırken, zihnindeki hayalî ölçüleri dış âlemdeki hakikate tatbik etmeye kalkışır. Her şeyi bir anda hissetmek ve görmek ister, bu da onu vehme ve şaşkınlığa sürükler.
İzah ve Şerh:
Ey nefis! Sen, şu âlem-i şehadette (görünen âlemde) tecelli eden eserlere bakıp, o eserlerin arkasındaki Müessir-i Hakiki olan Zat-ı Zülcelal’in büyüklüğünü ve azametini müşahede etmek istiyorsun. Lakin burada bir hataya düşüyorsun: Zihninde kurduğun dar ve mahdut manaları, hariçteki o nihayetsiz hakikatlere bir mikyas, bir ölçü yapıyorsun. Hâlbuki “Allah’ın göklerin ve yerin gaybını bildiğini şüphesiz bilirsiniz…” (Hucurat Suresi, 49/18) ayetinin sırrıyla, hakikat-i ilahiye senin zihnî tasavvurlarının fevkinde, çok üzerindedir.
Sen istiyorsun ki; Esma-i Hüsna’nın (Allah’ın güzel isimlerinin) her birinde, diğer bütün isimlerin tecellisini, parıltısını aynı anda göresin. Ve yine arzu ediyorsun ki; insanda bulunan görme, işitme, tatma gibi her bir latifenin (duygunun) aldığı lezzeti, tek bir anda, toplu olarak zevkedesin. Bu ise senin cüz’i mahiyetine ve fıtratına zıttır. Zira senin idrakin sınırlıdır.
Bir hissin vazifesini ifa ederken, diğer bütün hislerin işlerini de beraberce görmek istemen, seni dağıtır ve evhama (kuruntulara) sevk eder. Hakikat-i hal şudur ki; insan acizdir, fakat arzuları ebede uzanır. Bu hal, nefsin haddini bilmeyip, kendini -haşa- mutlak bir görücü ve hâkim makamında tevehhüm etmesinden (sanmasından) kaynaklanır. Çare; cüz’i irade ve sınırlı nazar ile aczini bilip, o azameti iman dürbünüyle seyretmektir.
İKİNCİ İ’LEM: Nimetin Umumiliği ve Kasd-ı İlahi
Metin Özeti: Bir nimetin herkese verilmiş olması (umumîleşmesi), onun değersiz olduğunu göstermez. Bilakis, eğer bir nimet bütün fertlerde varsa, bu durum tesadüfün elinin karışmadığını, doğrudan doğruya bir irade ve kasd ile verildiğini isbat eder.
İzah ve Şerh:
Ey Aziz Kardeşim! Gaflet nazarıyla bakıldığında, insan alıştığı ve herkeste gördüğü nimetlerin kıymetini tenkis eder (noksanlaştırır), küçümser. Mesela “göz” nimeti… Karıncada da var, filde de var, sende de var. Bu nimetin umumî olması, yani herkese şamil bulunması; onun sanat değerini düşürmez, bilakis sanatkarın vahdetini (birliğini) gösteren en parlak bir bürhandır (delildir).
Ayet-i kerimede buyurulur:
“O, yarattığı her şeyi güzel yapmış ve ilk başta insanı çamurdan yaratmıştır.” (Secde Suresi, 32/7)
Senin göze olan ihtiyacın, başkalarında da göz olmasıyla hafiflemez, azalmaz. O ihtiyaç şiddetlidir ve daimidir. Hususi ve tek bir nimetin belki tesadüfe (rastlantıya) hamledilmesi -aklen muhal olsa da- vehmen mümkün görülebilir. Ancak umumî bir nimet; mesela bütün canlıların rızıklanması veya bütün gözlerin görmesi, behemehal (mutlaka ve kesinlikle) bir Mün’im-i Kerim’in (ikram eden cömert Yaratıcı’nın) kasd ve iradesinin eseridir.
Burada “tesadüf” putu kırılmaktadır. Bir şey “umumî” ise, orada “tesadüf” olamaz. Çünkü tesadüf; düzensiz, kararsız ve tek tük olur. Milyarlarca gözün, aynı kanunla, aynı ışığa göre tanzim edilmesi; kasdî bir icraatı, bilerek ve isteyerek yapmayı gösterir. Bu, tevhidin en kuvvetli isbatlarından biridir.
ÜÇÜNCÜ İ’LEM: Hayatın Gayesi ve Enaniyetin Terki
Metin Özeti: Hayatın ve varlığın gayesi sadece canlının kendisine, nefsinin lezzetine bakmaz. Canlıya bakan gaye birdir, Yaratıcıya bakan gayeler binlerdir. İnsan her şeyin kendisine hizmet etmesi gerektiğini düşünerek kibirlenmemelidir; zira asıl gaye Esma-i İlahiyeyi göstermektir.
İzah ve Şerh:
Ey hakikati arayan nefis! Her bir zîhayatın (canlının), hayatında gayr-ı mütenahî (sonsuz) gayeler ve hikmetler vardır. Nefisperest insan zanneder ki; “Ben dünyaya keyif sürmek, lezzet almak için geldim.” Hâlbuki bu gayelerden o canlıya ait olan hisse, binde bir nisbetindedir. Geriye kalan o binde dokuz yüz doksan dokuz gaye ise; hayatı icad eden, o sanatı dokuyan Fatır-ı Zülcelal’e aittir. O gayeler; Esma-i İlahiyenin nakışlarını izhar etmek, Sanat-ı Rabbaniyeyi şuur sahiplerine seyrettirmek ve bizzat Cenab-ı Hakk’ın kendi sanatını kendi nazarıyla müşahede etmesidir.
“Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zâriyat Suresi, 51/56) ayeti, bu hakikati ders verir. Kulluk, sadece namaz kılmak değil; varlığıyla Allah’ın isimlerine ayna olmaktır.
Bu sebeple, büyük bir mahluk (mesela insan), küçük bir mahluka (mesela bir sineğe veya bakteriye) karşı tekebbür etmeye (kibirlenmeye) hakkı yoktur. “Bu böcek neye yarıyor, faydasızdır” diyemez. Çünkü o böceğin hayatının neticesi sana bakmak zorunda değildir; o, Sanatkârını tesbih eder, O’nun isimlerini taşır.
Hakikate nazaran abesiyet (boş ve manasızlık) yoktur. Senin menfaatine yaramayan bir şey, abes demek değildir. Yeryüzünde her sene kurulan o muazzam bahar sofrası (ziyafet-i âmme-i İlahiye), insanoğlu bu kâinatın halifesi olduğu münasebetiyle ona bir ikramdır, bir lütuftur; yoksa bütün kâinat sadece insan yesin, içsin ve tüketsin diye çalışmaz. Asıl vazife, şükür ve tefekkür ile o sofrayı kuranı tanımaktır.
Hülâsa-i Kelâm ve Netice
Bu üç “İ’lem”, Risale-i Nur’un tefekkür mesleğindeki derinliği gösterir:
• Nazar: İnsan, sınırlı aklıyla Allah’ın sonsuz icraatını kuşatamaz, haddini bilmelidir.
• Tevhid: Herkeste bulunan ortak nimetler, tesadüfü reddeder; Allah’ın birliğini ve iradesini isbat eder.
• Hikmet: Varlığın gayesi nefse değil, Allah’a bakar. Her şey O’nun ismini okutturan bir mektuptur.
Bu dersleri hayatımıza tatbik etmek istersen; baktığın her nimette “Bu yalnız bana değil, herkese verilmiş, demek ki Veren birdir” diyerek tefekkür edebilirsin.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
İ’lem Eyyühel-Aziz!
İnsanın zihnine bazan şöyle bir vesvese gelir, der: “Sen de âdi ve böcek gibi bir hayvansın. Hayvanlardan fazla ne kıymetin var? Hem de semavat ve arzı yed-i kudretine alan Hâlık-ı Zülcelal’e karşı ne meziyetin ve ne gibi bir hizmetin var ki, seninle meşgul olsun?” Bu vesveseye karşı şöyle bir hakikatı düşünmek lâzım:
1- İnsan gayr-ı mütenahî acz ve fakrıyla beraber Cenab-ı Hakk’a imanıyla, kudret ve gına ve izzetine mazhar olmuştur. İşte bu mazhariyetten dolayı insan, hayvaniyetten terakki edip halife-i zemin olmuştur.
2- Cenab-ı Hak ihata-i kudret ve azametiyle insanın duasını işitir, hacatını görür. Ve semavat ve arzın tedbiri, o insanı da düşünmeye mâni değildir.
Sual:
Cenab-ı Hakk’ın cüz’iyat ve hasis emirler ile iştigali, azametine münafîdir?
Elcevab:
O iştigal, azametine münafî değildir. Bilakis, adem-i iştigali azamet-i rububiyetine bir nakîsedir. Meselâ: Şemsin ziyasından bazı şeylerin mahrum ve hariç kalması, şemse bir nakîse olur. Maahâza bütün şeffaf şeylerde görünen şemsin timsallerinin her birisi, “Şems benimdir. Şems yanımdadır. Şems bendedir.” diyebilir. Ve zerreler ile şems arasında müzahame yoktur. Bütün mahlukat -bilhâssa insanlarda ferdî olsun, nev’î olsun, şerif olsun, hasis olsun- ilim, irade, kudret itibariyle Cenab-ı Hakk’ın tecellisine mazhardır. Herbir şey, herbir insan, “Allah yanımdadır” diyebilir. Bilhâssa insanın za’fı, fakrı, aczi nisbetinde Cenab-ı Hakk’ın kurbiyeti ve her bir şeyin Cenab-ı Hak’la münasebeti olmakla beraber, o da münasebetdardır. Ve gayr-ı mütenahî acz ve fakrı olan insan, gayr-ı mütenahî kudret ve gına ve azameti olan Cenab-ı Hak’la münasebeti ne kadar latiftir.
Takdis ederiz o zâtı ki, en büyük lütfu en büyük azamete, en yüksek şefkati en yüksek ceberuta idhal ettiği gibi, nihayetsiz kurbu nihayetsiz bu’d ile cem’edip, zerreler ile şemsler arasında uhuvveti tesis etmiştir. Birbirine zıd olan bu şeyleri cem’etmekle derece-i azametini bir derece göstermiştir.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
İmana ait bilgilerden sonra en lâzım ve en mühim a’mal-i sâlihadır. Sâlih amel ise, maddî ve manevî hukuk-u ibada tecavüz etmemekle, hukukullahı da bihakkın îfa etmekten ibarettir. Ecnebilerden alınan maddî bilgiler, san’at ve terakkiyata ait ise lâzımdır. Sefahete dair ise muzırdır.
اَللّٰهُمَّ يَٓا اَرْحَمَ الرَّاحِم۪ينَ وَ ارْحَمْ اُمَّةَ مُحَمَّدٍ عَلَيْهِ الصَّلَاةُ وَ السَّلَامُ وَ نَوِّرْ قُلُوبَ اُمَّةِ مُحَمَّدٍ عَلَيْهِ الصَّلَاةُ وَ السَّلَامُ بِنُورِ اْلا۪يمَانِ وَ الْقُرْاٰنِ وَ نَوِّرْ بُرْهَانَ الْقُرْاٰنِ وَ عَظِّمْ شَر۪يعَةَ اْلاِسْلَامِ اٰم۪ينَ
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Aziz ve muhterem kardeşim,
Mesnevi-i Nuriye’den iktibas edilen bu derin ve manidar parçayı, Risale-i Nur’un kendisine mahsus o lâtif üslubu ve muhtevasıyla, hakikatli kelimeleri istimal ederek şerh ve izah edelim. Cenab-ı Erhamürrahimîn, bu ders-i hakikati kalbimize ve ruhumuza gıda eylesin.
Bu metin, nefsin insanı ümitsizliğe düşürmek için attığı bir vesveseye karşı, imanın nuruyla verilen muazzam bir cevabı ve hayat-ı ebediyenin temeli olan amel-i sâlihi ihtiva etmektedir.
Aşağıda her bir “İ’lem” (Bil ki) hitabını ayrı ayrı ele alarak, ayet-i kerimelerin ışığında ve müradifleriyle (eş anlamlılarıyla) tafsilatlı bir şekilde izah ediyoruz.
BİRİNCİ İ’LEM: İnsanın Mahiyeti, Aczindeki Kudret ve Rububiyetin İhatası
Bu kısımda Üstad Bediüzzaman Hazretleri, nefis ve şeytanın insana fısıldadığı; “Sen kâinatta bir zerre bile değilsin, bu koca âlemleri yaratan Zat seninle niye meşgul olsun?” şeklindeki şüpheye, tevhid ve marifetullah (Allah’ı tanıma) penceresinden bakarak cevap vermektedir.
1. İnsanın Hakiki Kıymeti: Acz ve Fakr İçindeki İzzet
Nefis, zahirî (dış) görünüşe bakarak insanı küçük bir böcek gibi âciz görür. Halbuki hakikat şudur ki; insan, fıtraten nihayetsiz bir acizlik ve fakirlik içindedir. Ancak bu acizlik bir nakısa değil, bilakis Cenab-ı Hakk’ın kudretine aynadarlık eden en büyük sermayedir.
• İzah: Nasıl ki gece ne kadar karanlık olursa yıldızlar o kadar parlak görünür; insan da kendi aczini ve fakrını bildiği nispette, Allah’ın kudretine ve gınasına (zenginliğine) dayanır. Bu iman intisabıyla (bağıyla), o küçük insan birden kıymetlenir, kâinatın meyvesi ve Allah’ın yeryüzündeki halifesi makamına yükselir. Hayvandan farkı, bu şuur ve imandır.
• Ayet-i Kerime: Cenab-ı Hak, insanın bu yüksek potansiyelini Kur’an-ı Kerim’de şöyle beyan eder:
“Hani rabbin meleklere, ‘Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım’ demişti…” (Bakara Suresi, 2/30)
Ve insanın yaratılışındaki bu yüksek kıymeti tasvir eden diğer bir ayet:
“Biz, gerçekten insanı en güzel bir biçimde yarattık.” (Tîn Suresi, 95/4)
İnsan, iman ile “Ahsen-i Takvim” (en güzel kıvam) sırrına mazhar olur ve hayvaniyet mertebesinden, melekleri dahi geçebilecek bir terakki yoluna girer.
2. Cenab-ı Hakk’ın Azameti ve Cüz’iyatla (Küçük Şeylerle) İştigali
Burada akla gelen; “Allah o kadar büyüktür ki, benim gibi küçük bir fertle uğraşması O’nun büyüklüğüne yakışmaz” şeklindeki batıl düşünceye cevap verilmektedir.
• İzah: Allah’ın azameti ve büyüklüğü, O’nun her şeye aynı anda, bizzat tasarruf etmesini gerektirir. Bir padişah düşününüz ki, sadece büyük vezirlerle görüşüp halkın derdini dinlemezse, bu onun hakimiyetinin noksanlığını gösterir. Oysa Allah’ın Rububiyeti (terbiye ediciliği ve idaresi) her şeyi kuşatmıştır. O’nun büyüklüğü, en küçük zerre ile en büyük galaksiyi aynı kolaylıkla idare etmesinde tecelli eder. O’nun için “ağır” veya “hafif” yoktur.
• Ayet-i Kerime:
“…Şüphesiz Allah, her şeyi hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.” (Mü’min Suresi, 40/20)
3. Şems (Güneş) Temsili ve Ehadiyet Sırrı
Metinde geçen güneş (Şems) misali, bu hakikati fevkalade bir surette akla yaklaştırır.
• Temsilin İzahı: Güneş tek bir cisimdir ve dünyadan çok uzaktadır. Ancak ışığı ve ısısı vasıtasıyla her bir şeffaf parçanın (bir camın, bir su damlasının) içine girer. O su damlası lisan-ı haliyle diyebilir ki: “Güneş benim yanımdadır, benim içimdedir.” Güneşin büyüklüğü, o küçük damlaya girmesine mâni değildir.
Aynen öyle de Cenab-ı Hak, Zat-ı Akdes’i itibariyle mahlukattan münezzehtir ve her şeyden nihayetsiz uzaktır. Fakat İlim, İrade ve Kudretiyle her şeye, her şeyden daha yakındır.
Bu sırra binaen her bir mümin; “Rabbim beni görür, sesimi işitir, derdime derman olur” diyebilir. Zerreler ile Güneş arasında bir itişip kakışma (müzahame) olmadığı gibi, mahlukatın çokluğu da Allah’ın tasarrufuna mâni değildir.
• Zıtların Cem’i (Birleşmesi): Metnin sonunda belirtildiği üzere, Cenab-ı Hak;
• Nihayetsiz azameti (büyüklüğü) ile sinek kanadı kadar ince bir sanatı birleştirmiştir.
• Nihayetsiz uzaklığı (Zat’en münezzeh oluşu) ile nihayetsiz yakınlığı (bize şah damarımızdan yakın oluşu) cemetmiştir.
Bu hakikat, insanın kalbini Allah’a bağlayan en kuvvetli rabıtadır. İnsan ne kadar âciz ise, Allah’ın kudretine o kadar muhtaçtır ve o nispette O’na yakındır.
“Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin ona verdiği vesveseyi de biz biliriz. Çünkü biz, ona şah damarından daha yakınız.” (Kaf Suresi, 50/16)
İKİNCİ İ’LEM: İman ve Salih Amel Münasebeti
Bu ikinci kısım, imandan sonra en mühim meselenin ne olduğunu ve müminin dünya karşısındaki tavrını belirlemektedir.
1. İman ve Amel-i Salih Bütünlüğü
Üstad, imana ait marifet (bilgi) ve tasdikten sonra en elzem şeyin “A’mal-i Sâliha” (Salih Ameller) olduğunu beyan eder. Kuru bir bilgi kurtuluş için kâfi değildir; o bilginin hayata geçirilmesi, yani fiiliyata dökülmesi gerekir.
• Salih Amelin Tarifi: Metinde salih amel iki ana esasa dayandırılmıştır:
• Hukuk-u İbad (Kulların Hakkı): Maddi ve manevi olarak insanların haklarına tecavüz etmemek, adalet ve şefkatle muamele etmek.
• Hukukullah (Allah’ın Hakkı): Allah’ın emirlerini (namaz, oruç vb.) hakkıyla yerine getirmek ve yasaklarından kaçınmak.
• Ayet-i Kerime: Kur’an-ı Kerim’de iman ile salih amel ekseriyetle beraber zikredilir:
“Asra yemin olsun ki, insan gerçekten ziyandadır. Ancak iman edip dünya ve âhiret için yararlı işler (salih amel) yapanlar, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenler başkadır.” (Asr Suresi, 103/1-3)
2. Ecnebilerden (Batı’dan) Alınacak Şeylerin Ölçüsü
Bu kısım, günümüz İslam dünyasının en mühim meselelerinden birine parmak basar: Medeniyet ve teknoloji transferinde ölçü ne olmalıdır?
• Faydalı Olan (Sanat ve Terakkiyat): Fen, teknik, sanayi ve maddi kalkınmaya dair bilgiler “müminin yitiğidir”. Bunlar kimden gelirse gelsin alınması lâzımdır ve caizdir. Çünkü bu bilgiler, Allah’ın kâinattaki kanunlarının keşfidir ve insanlığın refahı içindir.
• Zararlı Olan (Sefahet): Ancak batının veya ecnebilerin sefaheti (günahları, ahlaksızlığı, manevi değerleri tahrip eden yaşam biçimi) alınmamalıdır. Çünkü bu “muzırdır” (zararlıdır); ruhu öldürür, kalbi karartır ve toplumun ahlakını bozar.
Bu tespit, “Japonya misali” gibi sadece teknolojiyi alıp kendi kültürünü muhafaza etme düsturunu hatırlatır. Müslüman, ilmi alır fakat ahlaksızlığı reddeder.
Hülâsa ve Netice
Bu metin bizlere şu dersi vermektedir:
• Kendini küçük görme; imanınla kâinata bedelsin.
• Allah’ın büyüklüğü, senin küçük dertlerini işitmesine mani değildir; bilakis O’nun büyüklüğü her şeye yetişmesini iktiza eder.
• İmanını salih amelle (ibadet ve güzel ahlakla) süsle.
• Dünyadan ve başkalarından ilim ve tekniği al, fakat kalbini ve ahlakını bozacak sefahetten uzak dur.
Cenab-ı Hak bizleri, aczini bilip Kudretine dayanan, imandan sonra salih amelle hayatını ziynetlendiren ve rızasına mazhar olan kullarından eylesin. Âmin.
“Allah’ım! Ey merhametlilerin en merhametlisi! Ümmet-i Muhammed’e (a.s.m.) rahmet et. Ümmet-i Muhammed’in (a.s.m.) kalplerini iman ve Kur’an nuruyla nurlandır. Kur’an’ın bürhanlarını (delillerini) parlat ve İslam şeriatını yücelt. Âmin.”
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Habbe
(Cennet-i Kur’aniyenin semeratından bir semerenin ihtiva ettiği)
حَبَّه م۪ى گُويَدْ
مَنْ شَاخِ دِرَخْتَمْ پُرْ اَزْ مَيْوَهءِ تَوْح۪يدْ يَكْ شَبْنَمَمْ اَزْ يَمْ پُرْ اَزْ لُؤْلُؤِ تَمْج۪يدْ
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى د۪ينِ اْلاِسْلَامِ وَ كَمَالِ اْلا۪يمَانِ وَالصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلٰى مُحَمَّدٍالَّذ۪ى هُوَ مَرْكَزُ دَٓائِرَةِ اْلاِسْلَامِ وَ مَنْبَعُ اَنْوَارِ اْلا۪يمَانِ وَعَلٰٓى اٰلِه۪ وَ صَحْبِه۪ٓ اَجْمَع۪ينَ مَا دَامَ الْمَلَوَانِ وَمَا دَارَ الْقَمَرَانِ
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Şu gördüğün büyük âleme büyük bir kitab nazarıyla bakılırsa, Nur-u Muhammedî (A.S.M.) o kitabın kâtibinin kaleminin mürekkebidir. Eğer o âlem-i kebir, bir şecere tahayyül edilirse, Nur-u Muhammedî hem çekirdeği hem semeresi olur. Eğer dünya mücessem bir zîhayat farzedilirse, o nur onun ruhu olur. Eğer büyük bir insan tasavvur edilirse, o nur onun aklı olur. Eğer pek güzel şaşaalı bir cennet bahçesi tahayyül edilirse, Nur-u Muhammedî onun andelibi olur. Eğer pek büyük bir saray farzedilirse, Nur-u Muhammedî o Sultan-ı Ezelî’nin makarr-ı saltanat ve haşmeti ve tecelliyat-ı cemaliyesiyle âsâr-ı san’atını hâvi olan o yüksek saraya nâzır ve münadi ve teşrifatçı olur. Bütün insanları davet ediyor. O sarayda bulunan bütün antika san’atları, hârikaları ve mu’cizeleri tarif ediyor. Halkı o saray sahibine, sâni’ine iman etmek üzere cazibedar, hayret-efza davet ediyor.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Hilkat şeceresinin semeresi insandır. Malûmdur ki, semere bütün eczanın en ekmeli ve kökten en uzağı olduğu için bütün eczanın hâsiyetlerini, meziyetlerini hâvidir. Ve keza hilkat-i âlemin ille-i gaiye hükmünde olan çekirdeği yine insandır.
Sonra, o şecerenin semeresi olan insandan bir tanesini şecere-i İslâmiyete çekirdek ittihaz etmiştir. Demek o çekirdek, âlem-i İslâmiyetin hem bânisidir, hem esasıdır hem güneşidir. Fakat o çekirdeğin çekirdeği kalbdir. Kalbin ihtiyacat saikasıyla âlemin enva’ıyla, eczasıyla pek çok alâkaları vardır. Esma-i hüsnanın bütün nurlarına ihtiyaçları vardır. Dünyayı dolduracak kadar o kalbin hem emelleri hem de düşmanları vardır. Ancak, Ganiyy-i Mutlak ve Hâfız-ı Hakikî ile itminan edebilir.
Ve keza o kalbin öyle bir kabiliyeti vardır ki, bir harita veya bir fihriste gibi bütün âlemi temsil eder. Ve Vâhid-i Ehad’den başka merkezinde bir şeyi kabul etmiyor. Ebedî, sermedî bir bekadan maada bir şeye razı olmuyor.
İnsanın çekirdeği olan kalb, ubudiyet ve ihlas altında İslâmiyet ile iska edilmekle imanla intibaha gelirse, nuranî, misalî âlem-i emirden gelen emr ile öyle bir şecere-i nuranî olarak yeşillenir ki; onun cismanî âlemine ruh olur. Eğer o kalb çekirdeği böyle bir terbiye görmezse, kuru bir çekirdek kalarak nura inkılab edinceye kadar ateş ile yanması lâzımdır.
Ve keza o habbe-i kalb için, pek çok hizmetçi vardır ki, o hâdimler kalbin hayatıyla hayat bulup inbisat ederlerse, kocaman kâinat onlara tenezzüh ve seyrangâh olur. Hattâ kalbin hâdimlerinden bulunan hayal -meselâ- en zaîf, en kıymetsiz iken, hapiste ve zindanda kayıdlı olan sahibini bütün dünyada gezdirir, ferahlandırır. Ve şarkta namaz kılanın başını Hacer-ül Esved’in altına koydurur. Ve şehadetlerini Hacer-ül Esved’e muhafaza için tevdi ettirir.
Madem benî-Âdem kâinatın semeresidir. Nasılki, bir harmanda başaklar döğülür; tasfiye neticesinde semereler istibka ve iddihar edilir. Binaenaleyh haşir meydanı da bir harmandır. Kâinatın başak ve semeresi olan benî Âdemi intizar etmektedir.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Mesnevi-i Nuriye eserinin “Habbe” risalesinde yer alan bu âli hakikatler, kâinatın yaratılış hikmetini, Hazret-i Peygamber’in (A.S.M.) kâinattaki mevkini, insanın mahiyetini ve kalbinin sırlarını beyan eden muazzam bir tefekkür hazinesidir.
Mukaddime: Tevhid Şeceresi ve Hamd
Metnin başında geçen Farsça beyit ve Arapça dua, meselenin özünü teşkil eder. Üstad Bediüzzaman Hazretleri, kendisini ve müminleri “Tevhid ağacının meyve dolu bir dalı” ve “Temcid (Allah’ı övme) denizinden lü’lü (inci) dolu bir şebnem (çiy tanesi)” olarak tasvir eder. Bu, insanın acizliğine rağmen iman ile nasıl kıymet kazandığının ifadesidir.
Ardından gelen hamd ü sena, İslam dinine ve imanın kemaline şükrü ifade ederken, Hazret-i Muhammed’i (A.S.M.) “İslam dairesinin merkezi” ve “İman nurlarının menbaı” olarak tavsif eder.
BİRİNCİ İ’LEM: Kâinatın Özü ve Nur-u Muhammedî (A.S.M.)
“Şu gördüğün büyük âleme büyük bir kitab nazarıyla bakılırsa, Nur-u Muhammedî (A.S.M.) o kitabın kâtibinin kaleminin mürekkebidir…”
İzah ve Şerh:
Bu bölümde, kâinatın yaratılışındaki “İlle-i Gaiye” (asıl gaye) ve “Sebep” hakikati, Nur-u Muhammedî (Hakikat-i Muhammediye) üzerinden anlatılmaktadır. Cenab-ı Hakk’ın bu âlemi yaratmasındaki en büyük maksat, Kendi cemal ve kemalini tanıttırmak ve sevdirmektir. Bu vazifeyi en mükemmel ifa eden ise Hz. Muhammed’dir (A.S.M.).
• Kâinat Kitabı ve Mürekkep: Kâinat bir kitap ise, manaları yazan Kudret Kalemi’nin mürekkebi, yani o yazıların varlık sebebi o Nur’dur.
• Şecere ve Çekirdek: Kâinat bir ağaç ise, o Nur hem çekirdeğidir (bidayet/başlangıç) hem de semeresidir (netice). Zira ağacın varlık sebebi meyvedir.
• Saray ve Teşrifatçı: Kâinat muazzam bir saraydır. Bu sarayı yapan Sâni-i Zülcelal, antika sanatlarını göstermek ister. Ancak rehbersiz bir sergi manasız kalır. İşte O Zat (A.S.M.), bu sarayın “Teşrifatçısı” ve **”Münadisi”**dir (davetçisi). İnsanları Sâni’lerine imana davet eder.
Ayet-i Kerime:
Bu hakikat, Kur’an-ı Kerim’de şu şekilde teyit edilir:
“Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.”
(Enbiyâ Suresi, 21/107)
Ve keza, O’nun davetçi vasfı için:
“Ey Peygamber! Biz seni bir şahit, bir müjdeleyici, bir uyarıcı; Allah’ın izniyle kendi yoluna çağıran bir davetçi ve aydınlatıcı bir kandil olarak gönderdik.”
(Ahzâb Suresi, 33/45-46)
İKİNCİ İ’LEM: İnsanın Kâinattaki Yeri (Ahsen-i Takvim)
“Hilkat şeceresinin semeresi insandır. Malûmdur ki, semere bütün eczanın en ekmeli…”
İzah ve Şerh:
Burada “insan” mahiyetinin kâinat ağacının meyvesi olduğu hakikati vurgulanır. Bir ağacın bütün özellikleri, programı ve hayat kodları nasıl ki meyvesinin içindeki çekirdekte toplanmışsa; kâinatın da bütün unsurları, elementleri ve manaları insanda toplanmıştır. İnsan, “Zübde-i Âlem”dir (Âlemin özü).
İnsan, yaratılış ağacının en son ve en mükemmel cüzüdür. Kökten (madde-i asliyeden) en uzak, fakat manen köke en yakın olan meyvedir. Bu sebeple insan, kâinattaki bütün tecellileri tartacak, ölçecek ve anlayacak cihazlarla donatılmıştır.
Ayet-i Kerime:
“Şüphesiz biz insanı en güzel biçimde (ahsen-i takvim) yaratmışızdır.”
(Tîn Suresi, 95/4)
ÜÇÜNCÜ İ’LEM: Kalb-i İnsanî ve İhtiyaçları
“Sonra, o şecerenin semeresi olan insandan bir tanesini şecere-i İslâmiyete çekirdek ittihaz etmiştir…”
İzah ve Şerh:
Beşeriyet içinde Hz. Muhammed (A.S.M.), İslamiyet ağacının çekirdeği ve banisidir. İnsanın özü ise **”Kalb”**dir. Kalp, sadece kan pompalayan bir organ değil, “Latife-i Rabbaniye” denilen manevi bir merkezdir.
• Kalbin Alâkaları: Kalp, bedenin küçük bir parçası olmasına rağmen, emelleri ve arzuları itibariyle bütün kâinatı kuşatır. Bekayı ister cenneti ister sevdiklerinden ayrılmamayı ister.
• Düşmanları ve Emelleri: İnsanın kalbi naziktir; mikroskoptan görünen bir mikroptan korktuğu gibi, kuyruklu yıldızdan da korkar. Geçmişin hüzünleri ve geleceğin endişeleri onu yaralar.
• İtminan (Huzur): Bu kadar geniş düşmanlara ve ihtiyaçlara karşı, aciz olan kalp ancak Ganiyy-i Mutlak (Sonsuz Zengin) ve Hâfız-ı Hakikî (Gerçek Koruyucu) olan Allah’a dayanmakla sükûn bulabilir.
Ayet-i Kerime:
“Bilesiniz ki, kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.”
(Ra’d Suresi, 13/28)
DÖRDÜNCÜ İ’LEM: Kalbin Ayna Oluşu ve Vahdet
“Ve keza o kalbin öyle bir kabiliyeti vardır ki, bir harita veya bir fihriste gibi bütün âlemi temsil eder.”
İzah ve Şerh:
Kalp, kâinatın manevi bir haritasıdır. Cenab-ı Hak, “Ben yere göğe sığmam, mümin kulumun kalbine sığarım” (Hadis-i Kudsi mealli kelam-ı kibar) fehvasınca, kalbi Kendine has bir ayna yapmıştır.
• Merkezde Vahdet: Kalbin batını (iç yüzü), Vâhid-i Ehad’den (Bir ve Tek olan Allah) başkasına razı olmaz. Fani, geçici, zeval bulan şeyler kalbin o derin muhabbetine layık değildir.
• Beka Arzusu: Kalp, ebediyet aşığıdır. Dünyanın bin sene mesud hayatı, Cennetin bir saatine mukabil gelmediği gibi; kalp fani dünyayı değil, sermedî (sürekli) bir hayatı arzular.
Ayet-i Kerime:
“O, ilktir, sondur, zahirdir, batındır. O, her şeyi hakkıyla bilendir.”
(Hadîd Suresi, 57/3)
BEŞİNCİ İ’LEM: İman ve İbadetle Yeşeren Çekirdek
“İnsanın çekirdeği olan kalb, ubudiyet ve ihlas altında İslâmiyet ile iska edilmekle…”
İzah ve Şerh:
Bu bölümde müthiş bir temsil (analoji) vardır. Kalp bir çekirdektir. Bu çekirdeğin akıbeti iki türlüdür:
• Nuranî Şecere Olmak: Eğer kalp, iman nuruyla uyanır, İslâmiyet suyu ile sulanır, ubudiyet (kulluk) toprağında ihlas ile terbiye edilirse; âlem-i emirden (manevi âlemden) gelen emirle yeşerir. Cismanî bedenin içinde, ruhu cennetlere layık nuranî bir ağaç olur.
• Kuru Çekirdek Olup Yanmak: Eğer bu terbiye görülmezse, o kalp potansiyelini gerçekleştiremez, kuru bir çekirdek gibi katılaşır. “Küfran” (nankörlük ve inkâr) içinde kalır. O çekirdeğin, nura inkılab etmesi (dönüşmesi) için cehennem ateşiyle yanması ve tasfiye edilmesi iktiza eder. Zira ceza, amelin cinsindendir.
Ayet-i Kerime:
“Nefsini arındıran elbette kurtuluşa ermiştir. Onu arzularına gömüp kirleten kimse de ziyana uğramıştır.”
(Şems Suresi, 91/9-10)
ALTINCI İ’LEM: Hayal ve Kalbin Hizmetçileri
“Ve keza o habbe-i kalb için, pek çok hizmetçi vardır ki…”
İzah ve Şerh:
İnsanın duyguları ve latifeleri, kalbin hizmetçileridir. Eğer bu duygular, kalbin (yani imanın) emrine girerse genişlerler.
• Hayal Kuvvesi: Risale-i Nur’da “Hayal” mühim bir yer tutar. İmanlı bir insanın hayali, ona kâinatı bir seyrangâh (gezi yeri) yapar.
• Hapis İçinde Hürriyet: Bedeni zindanda olsa bile, imanlı bir kalbin sahibi, hayaliyle bir anda Mekke’ye gider, Hacer-ül Esved’i istilam eder (selamlar), namazını Kâbe’de kılar. Bedenen kayıtlı olsa da ruhen ve hayalen serbesttir. Bu, imanın insana kazandırdığı manevi inbisat (genişleme) ve ferahlıktır. İmansızlık ise, sarayda bile olsa ruhu zindana çevirir.
HATİME: Haşir ve Hasat Mevsimi
“Madem benî-Âdem kâinatın semeresidir. Nasılki, bir harmanda başaklar döğülür…”
İzah ve Şerh:
Metnin finali, yaratılışın kaçınılmaz neticesi olan Haşir (Öldükten sonra diriliş) hakikatine bağlanır.
• Harman Yeri: Çiftçi, tarlayı sürer, tohumu eker ve sonunda mahsulü harmana getirir. Başaklar dövülür; taneler (işe yarayanlar) saklanır, samanlar (işe yaramayanlar) atılır veya yakılır.
• Kâinatın Harmanı: Kâinat bir tarladır, insan ise mahsulüdür. Kıyamet ve Haşir meydanı, bu mahsulün harman vaktidir. İman ve salih amel sahibi insanlar (halis taneler) Cennet’e “iddihar” edilir (stoklanır/saklanır). Küfür ve isyanla çürümüş olanlar ise cehenneme atılır.
Bu teşbih, adaletin tecellisini ve insanın başıboş bırakılmadığını isbat eder.
Ayet-i Kerime:”Şüphesiz onların hepsi toplanıp huzurumuza getirileceklerdir.”
(Yâsîn Suresi, 36/32)
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Şu görünen umumî âlemde her insanın hususî bir âlemi vardır. Bu hususî âlemler, umumî âlemin aynıdır. Yalnız umumî âlemin merkezi şemstir. Hususî âlemlerin merkezi ise şahıstır. Her hususî âlemin anahtarları o âlemin sahibinde olup letaifiyle bağlıdır. O şahsî âlemlerin safveti, hüsnü ve kubhu, ziyası ve zulmeti, merkezleri olan eşhasa tâbidir. Evet âyinede irtisam eden bir bahçe hareket, tegayyür ve sair ahvalinde âyineye tâbi olduğu gibi, her şahsın âlemi de merkezi olan o şahsa tâbidir. Gölge ve misal gibi.
Binaenaleyh cisminin küçüklüğüne bakıp da günahlarını küçük zannetme. Çünki kalbin kasavetinden bir zerre, senin şahsî âleminin bütün yıldızlarını küsufa tutturur.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Otuz seneden beri iki tagut ile mücadelem vardır. Biri insandadır, diğeri âlemdedir. Biri “Ene”dir, diğeri “Tabiat”tır. Birinci tagutu gayr-ı kasdî, gölgevari bir âyine gibi gördüm. Fakat o tagutu kasden veya bizzât nazar-ı ehemmiyete alanlar, Nemrud ve Firavun olurlar.
İkinci tagut ise, onu İlahî bir san’at, Rahmanî bir sıbgat, yani nakışlı bir boya şeklinde gördüm. Fakat gaflet nazarıyla bakılırsa, tabiat zannedilir ve maddiyyunlarca bir ilah olur. Maahâza o tabiat zannedilen şey, İlahî bir san’attır. Cenab-ı Hakk’a hamd ve şükürler olsun ki, Kur’anın feyziyle, mezkûr mücadelem her iki tagutun ölümüyle ve her iki sanemin kırılmasıyla neticelendi.
Evet Nokta, Katre, Zerre, Şemme, Habbe, Hubab Risalelerimde isbat ve izah edildiği gibi; mevhum olan tabiat perdesi parçalanarak altında şeriat-ı fıtriye-i İlahiye ve san’at-ı şuuriye-i Rahmaniye güneş gibi ortaya çıkmıştır. Ve keza firavunluğa delalet eden “Ene”den, Sâni’-i Zülcelal’e raci’ olan “Hüve” tebarüz etti.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Aziz, sıddık, müdakkik kardeşim;
Mesnevi-i Nuriye’nin, hakaik-i imaniye ve esrar-ı Kur’aniye noktasındaki derinliğine muvafık bir dikkat ve tefekkür gerektirir. Bu metinler, insanın kâinat (evren) ile olan münasebetini ve halık-ı kâinat (yaratıcı) ile olan bağını tesis eden, “Enfüsî” (iç dünyaya ait) ve “Âfakî” (dış dünyaya ait) tefekkürün şahikalarıdır. İktibas edilen “İ’lem”ler, insanın mahiyetini ve alem-i asgar (küçük âlem) oluşunu ders verirken, şirk ve dalaletin iki mühim kapısını kapatmaktadır.
BİRİNCİ İ’LEMİN İZAH VE ŞERHİ
Mevzu: İnsanın Hususî Âlemi, Mir’at-ı Kalb ve Günahların Tesiri
Bu İ’lem-i şerif, insanın kâinat içindeki yerini ve kâinatı anlayış biçimini “Ayna (Mir’at)” temsili ile izah eder.
1. Umumî ve Hususî Âlem Farkı:
Cenab-ı Hak, şu kâinatı muazzam bir saray ve umumî bir bahçe hükmünde yaratmıştır. Bu, herkesin müşterek olduğu, güneşin merkez olduğu zahiri âlemdir. Ancak, Sâni-i Hakîm, her bir insanı bir “nümune-i kâinat” (kâinatın örneği) olarak yaratmış ve ona görme, işitme, akıl ve kalb gibi letaif (duygular, latifeler) ihsan etmiştir. İşte insan, bu duygular vasıtasıyla o umumî âlemden kendi şahsına mahsus, hususî bir âlem teşkil eder.
Nasıl ki bir odada yüz tane ayna bulunsa, o odadaki tek bir lamba, her aynada ayrı ayrı tezahür eder ve yüz lamba olur. Aynanın rengi, parlaklığı veya kırıklığı o lambanın görüntüsünü değiştirir. Aynen öyle de insanın **”Ene”**si (benliği) ve kalbi, şu kâinat kitabının sahifelerini kendi idrakine göre okur. Umumî âlemin merkezi Güneş iken, senin hususî âleminin merkezi senin şahsiyetin ve idrakindir.
2. Kalbin Anahtar Hükmünde Olması:
Metinde geçen “Her hususî âlemin anahtarları o âlemin sahibinde olup letaifiyle bağlıdır” ifadesi mühimdir. Senin gözün bir anahtardır; açarsan âlemi görürsün, kaparsan senin için âlem karanlığa gömülür. Kulağın bir anahtardır; açarsan kâinatın zikir seslerini işitirsin.
3. Günahın Kalbdeki Tahribatı (Küsuf ve Ziya):
Bediüzzaman Hazretleri burada müthiş bir ikazda bulunur: “Kalbin kasavetinden bir zerre, senin şahsî âleminin bütün yıldızlarını küsufa tutturur.”
Buradaki “Küsuf”, güneş tutulması demektir. İnsan bir günah işlediğinde, o günah kalbe girip siyah bir leke bırakır. Eğer tövbe ile silinmezse, o leke kalbi katılaştırır (kasavet-i kalb). Kalb karardığında, insanın hususî âleminin güneşi olan “iman nuru” perdelenir. O zaman insan, kâinatı anlamsız, karanlık, vahşetli ve hüzünlü bir mezaristan gibi görmeye başlar. Yani senin iç dünyandaki bir bozulma, dış dünyadaki bütün güzellikleri senin nazarında çirkinleştirir. Cismin küçük olsa da, işlediğin o günah, senin ebedî hayatını ve kâinata bakışını tehdit eden büyük bir cinayet hükmüne geçer.
İlgili Ayet-i Kerime:
Bu hakikat, Kur’an-ı Azimüşşan’da şu şekilde ifade buyurulur:
“Hayır! Doğrusu onların kazanmakta oldukları günahlar, kalplerini paslandırıp körletmiştir.”
(Mutaffifin Suresi, 83/14)
Buradaki “pas”, insanın hususî âlemini karartan ve hakikati görmesine mâni olan manevî bir perdedir.
İKİNCİ İ’LEMİN İZAH VE ŞERHİ
Mevzu: Ene ve Tabiat Putlarının Kırılması, Tevhidin İlanı
Bu İ’lem, insanın **”Hüve”**ye (Allah’a) ulaşmasına mâni olan ve insanı şirke sürükleyen iki büyük tagut (haddini aşan, putlaştırılan şey) ile olan mücadeleyi anlatır. Bu iki engel: Ene (Benlik) ve Tabiat’dır.
1. Birinci Tagut: Ene (Benlik/Ego)
İnsandaki “benlik” hissi, aslında Cenab-ı Hakk’ın sıfatlarını anlamak için verilmiş bir vahid-i kıyasîdir (ölçü birimidir). Yani insan; “Ben bu evi yaptım, Allah da kâinatı yaptı. Ben cüz’i kudretimle şunu kaldırdım, Allah da küllî kudretiyle dünyayı döndürüyor” diyerek Rabbini tanımalıdır.
• Mana-yı Harfi ile Bakış (Gölgevari): Ene’ye “mana-yı harfi” ile yani başkasını (Allah’ı) gösteren bir ayna olarak bakılırsa, o zaman “Ene” bir hizmetkâr olur, vazifesini yapar, Rabbi’ni tanıtır. Metindeki “gayr-ı kasdî, gölgevari bir âyine” tabiri bunu ifade eder.
• Mana-yı İsmi ile Bakış (Firavuniyet): Fakat insan, eneyi kendisine mal eder, “Benim kudretim, benim ilmim, benim mülküm” derse; yani eneye “bizzât” ve “kasden” bakarsa, o zaman Firavunlaşır. Kendini, haşa, küçük bir ilah zanneder. Bu hal, rububiyet-i İlahiyeye karşı bir isyandır.
2. İkinci Tagut: Tabiat
İkinci büyük tehlike, maddiyyun felsefesinin (materyalizm) dayandığı “Tabiat” fikridir.
• San’at-ı İlahiye Olarak Bakış: Hakikat nazarında tabiat; Cenab-ı Hakk’ın kudretinin bir eseri, kanunlarının bir mecmuası ve san’at-ı şuuriye-i Rahmaniyedir. Yani nakışlı bir boya gibidir; boyanın kendisi sanatkâr olamaz, ancak sanatkarın maharetini gösterir.
• İlah Olarak Bakış (Gaflet Nazarı): Gafletle bakıldığında, sebepler ve tabiat kanunları, o eserlerin yapıcısı zannedilir. Halbuki kör, sağır ve cansız tabiatın, o harika nizamı ve hayatı icad etmesi muhaldir. Tabiat bir matbaa olabilir ama matbaacı değildir; bir kanundur ama kanun koyucu (Vâzı-ı Kanun) değildir.
3. Netice: Hüve’nin Tebarüzü
Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri, Kur’an’ın feyziyle bu iki putu kırmıştır.
• Tabiat perdesini yırtarak, arkasındaki Şeriat-ı Fıtriye-i İlahiyeyi (Allah’ın yaratılış kanunlarını) göstermiştir.
• Enaniyeti (benliği) terbiye ederek, onun kendinde bir güç olmadığını, sadece Sâni-i Zülcelali gösteren bir ayna olduğunu “Hüve” (O) hakikatiyle isbat etmiştir.
İlgili Ayet-i Kerime:
Tabiatperestliği reddeden ve her şeyin dizgininin Allah’ın elinde olduğunu beyan eden şu ayet-i kerime, konuyu tenvir eder:
“Göklerin ve yerin mülkü (hükümranlığı) Allah’ındır. Allah her şeye hakkıyla gücü yetendir. Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde aklıselim sahipleri için gerçekten açık deliller vardır.”
(Âl-i İmrân Suresi, 3/189-190)
Ve yine enaniyeti reddedip, nefsin ilahlaştırılmasını tenkit eden ayet:
“Kendi nefsinin arzusunu kendisine ilâh edineni gördün mü? Ona sen mi vekil olacaksın?”
(Furkan Suresi, 25/43)
HÜLASA VE MÜTALAA
Bu iki İ’lem, Risale-i Nur’un mesleği olan “Acz, Fakr, Şefkat ve Tefekkür” tarîkının temel taşlarıdır.
• Birinci İ’lemde; insanın haddini bilmesi, günahlarla şahsî âlemini karartmaması ve kalbini daima temiz tutarak kâinat aynasında tecelli eden Esma-i İlahiyeyi seyretmesi ders verilir.
• İkinci İ’lemde ise; imanın önündeki en büyük engellerden olan “Benlik” ve “Tabiatçılık” fikirlerinin çürütülmesi, her şeyin dizgininin Tek ve Yekta olan Allah’ın elinde olduğunun tahkikî iman ile isbatı yapılır.
Sen dahi bu dersle; âlem-i asgar olan kalbini günah kirlerinden muhafaza eyleyip, enaniyetini Hâlıkına kul yaparak ve tabiatı bir san’at-ı İlahiye görerek, huzur-u daimiye ve saadeti ebediyeye namzet olabilirsin.
Bâki Selam.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Dünyada sana ait çok emirler vardır. Amma ne mahiyetlerinden ve ne akibetlerinden haberin olmuyor. Biri, ceseddir. Evet cesedin genç iken latif, zarif ve güzel gül çiçeğine benzerse de ihtiyarlığında kuru ve uyuşmuş kış çiçeğine benzer ve tahavvül eder.
Biri de hayat ve hayvaniyettir. Bunun da sonu ölüm ve zevaldir.
Biri de insaniyettir. Bu ise, zeval ve beka arasında mütereddiddir. Daim-i Bâki’nin zikri ile muhafazası lâzımdır.
Biri de ömür ve yaşayıştır. Bunun da hududu tayin edilmiştir. Ne ileri ve ne de geri bir adım atılamaz. Bunun için elem çekme, mahzun olma. Tahammülünden âciz, tâkatinden hariç olduğun tûl-i emel yükünü yüklenme!
Biri de vücuddur. Vücud zâten senin mülkün değildir. Onun mâliki ancak Mâlik-ül Mülk’tür. Ve senden daha ziyade senin vücuduna şefkatlidir. Binaenaleyh Mâlik-i Hakikî’nin daire-i emrinden hariç o vücuda karıştığın zaman zarar vermiş olursun. (Ümidsizliği intac eden hırs gibi.)
Biri de bela ve musibetlerdir. Bunlar zâildir, devamları yoktur. Zevalleri düşünülürse, zıdları zihne gelir, lezzet verir.
Biri de sen burada misafirsin ve buradan da diğer bir yere gideceksin. Misafir olan kimse, beraberce götüremediği bir şeye kalbini bağlamaz. Bu menzilden ayrıldığın gibi, bu şehirden de çıkacaksın. Ve keza bu fâni dünyadan da çıkacaksın. Öyle ise, aziz olarak çıkmaya çalış. Vücudunu Mûcidine feda et. Mukabilinde büyük bir fiat alacaksın. Çünki feda etmediğin takdirde, ya bâd-i heva zâil olur, gider veya Onun malı olduğundan yine Ona rücu eder.
Eğer vücuduna itimad edersen, ademe düşersin. Çünki ancak vücudun terkiyle vücud bulunabilir. Ve keza vücuduna kıymet vermek fikrinde isen, o vücuddan senin elinde ancak bir nokta kalabilir. Bütün vücudun cihat-ı erbaasıyla ademler içerisinde kalır. Amma o noktayı da elinden atarsan, vücudun tam manasıyla nurlar içinde kalır.
Biri de dünyanın lezzetleridir. Bu ise, kısmete bağlıdır. Talebinde kalâka düşer. Ve sür’at-i zevali itibariyle aklı başında olan onları kalbine alıp kıymet vermez.
Dünyanın akibeti ne olursa olsun, lezaizi terketmek evlâdır. Çünki akibetin ya saadettir, saadet ise şu fâni lezaizin terkiyle olur. Veya şekavettir. Ölüm ve i’dam intizarında bulunan bir adam, sehpanın tezyin ve süslendirilmesinden zevk ve lezzet alabilir mi? Dünyasının akibetini küfür saikasıyla adem-i mutlak olduğunu tevehhüm eden adam için de, terk-i lezaiz evlâdır. Çünki o lezaizin zevaliyle vukua gelen hususî ve mukayyed ademlerden adem-i mutlakın elîm elemleri her dakikada hissediliyor. Bu gibi lezzetler, o elemlere galebe edemez.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Mer’ayı tecavüz eden koyun sürüsünü çevirtmek için çobanın attığı taşlara musab olan bir koyun, lisan-ı haliyle: “Biz çobanın emri altındayız. O bizden daha ziyade faidemizi düşünür. Madem onun rızası yoktur, dönelim.” diye kendisi döner, sürü de döner.
Ey nefis! Sen o koyundan fazla âsi ve dâll değilsin. Kaderden sana atılan bir musibet taşına maruz kaldığın zaman,
اِنَّا لِلّٰهِ وَ اِنَّا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ
söyle ve Merci-i Hakikî’ye dön, imana gel, mükedder olma. O seni senden daha ziyade düşünür.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Aziz, sıddık ve hakikat-bîn kardeşim,
Bu kıymetli metinler, Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri’nin Mesnevi-i Nuriye isimli eserinden, “Zühre” ve “Habbe” risalelerinde geçen, nefsi terbiye ve tezkiye eden çok mühim hakikatlerdir. Bu metinler, insanın mahiyetini, dünyadaki vazifesini ve Rabbine karşı duruşunu ders veren manevi birer reçete hükmündedir.
BİRİNCİ İ’LEMİN İZAH VE TEFSİRİ
Bu i’lem, insanın enaniyetini (benliğini) kırıp, onu hakiki sahibine teslim etmesini sağlayan “İnsan ve Mülkiyet” bahsini ele almaktadır. Üstad Hazretleri burada insanın sahip olduğunu zannettiği, fakat hakikatte emanetçisi olduğu unsurları yedi-sekiz başlıkta tahlil etmiştir.
1. Cesedin Mahiyeti ve Fâniliği
Metinde geçen “Cesedin genç iken latif, zarif ve güzel gül çiçeğine benzerse de ihtiyarlığında kuru ve uyuşmuş kış çiçeğine benzer” ifadesi, cismaniyetin geçiciliğini tasvir eder.
• İzah: İnsanın bedeni, ruhuna giydirilmiş geçici bir elbise, bir hane gibidir. Gençlikte taze, cazibedar ve mukavemetli olan bu beden, zamanın değirmeninde öğütülür. Nasıl ki bir gül, baharda açar fakat kışın soğuğu ile kurur ve dağılır; insan bedeni de ihtiyarlık mevsiminde pörsür, kuvvetten düşer ve çürümeye yüz tutar. Bu hal, dünyanın beka (kalıcılık) yurdu olmadığının en zahiri delilidir.
• İlgili Ayet: Kur’an-ı Kerim’de insanın bu acziyeti ve yaratılış safhaları şöyle beyan edilir:
“Allah, sizi güçsüz olarak yaratan, sonra güçsüzlüğün ardından bir güç veren, sonra gücün ardından bir güçsüzlük ve yaşlılık verendir. O, dilediğini yaratır. O, hakkıyla bilendir, hakkıyla gücü yetendir.” (Rûm Suresi, 30/54)
2. Hayat ve İnsaniyetin Bekası
Metin, hayatın sonunun ölüm olduğunu, fakat insaniyetin (insan olma vasfının) zeval (yok oluş) ile beka arasında gidip geldiğini ihtar eder.
• İzah: Biyolojik hayat (hayvaniyet), ölümle son bulur. Ancak insaniyet, yani insanın manevi cephesi, iman ve ubudiyet (kulluk) ile ebedileşebilir. Eğer insan, kalbini ve aklını Daim-i Bâki olan Allah’ın zikri (anılması ve hatırlanması) ile meşgul etmezse, o latif insaniyet mahiyeti söner, hayvanlıktan daha aşağı bir dereceye düşer. İnsaniyetin muhafazası, ancak Nûr-u İman ile mümkündür.
• Müradifler: Zeval (son bulma), inkıraz (tükenme), beka (devamlılık), mütereddid (tereddütlü, gidip gelen).
3. Ömür Hududu ve Tûl-i Emel
“Bunun da hududu tayin edilmiştir. Ne ileri ve ne de geri bir adım atılamaz.”
• İzah: Ecel birdir ve değişmez. İnsan, ne kadar çabalasa da mukadder olan ömür dakikalarını arttıramaz. Bu sebeple, insanın taşıyamayacağı yüklerin altına girmesi, yani tûl-i emel (hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya dalmak, bitmez tükenmez hırs ve arzular peşinde koşmak) beyhudedir. Bu hal, insanı manen ezer ve ye’se (ümidsizliğe) düşürür.
• İlgili Ayet:
“Her milletin belli bir eceli vardır. Onların eceli geldi mi ne bir an geri kalabilirler ne de öne geçebilirler.” (A’râf Suresi, 7/34)
4. Vücud ve Mâlikiyet (Sahiplik)
Metinde “Vücud zâten senin mülkün değildir. Onun mâliki ancak Mâlik-ül Mülk’tür” buyurulmaktadır.
• İzah: İnsan, kendi vücudunu (varlığını) kendi yapmamış, satın almamış ve idaresine de tam muktedir değildir. Gözünü, midesini, hücresini idare edemeyen insan, nasıl “bu vücut benimdir” diyebilir? Hakiki mülk sahibi Allah’tır. İnsan, Allah’ın mülküne kendi hevesiyle, O’nun emrinin dışında müdahale ederse (intihar, haram lezzetlerle bedeni yıpratmak gibi), emanete hıyanet etmiş olur. Allah, kuluna, kulun kendine olan şefkatinden daha fazla şefkat eder.
• İlgili Ayet:
“Göklerin ve yerin mülkü (hükümranlığı) Allah’ındır. Allah, her şeye hakkıyla gücü yetendir.” (Âl-i İmrân Suresi, 3/189)
5. Bela ve Musibetlerin Hakikati
Musibetlerin geçici olduğu ve geçtikten sonra lezzet bıraktığı vurgulanır.
• İzah: Musibetler ve hastalıklar “misafir”dir. Geldikleri zaman sabredilirse, gittiklerinde arkalarında manevi bir lezzet ve sevap bırakırlar. “Zevalleri düşünülürse lezzet verir” sırrı şudur: Ağrının dinmesi bir lezzettir; keza geçmişteki elemler hatırlandığında “Elhamdülillah geçti” denilerek bir ferahlık (inşirah) duyulur. Bu, ruh için bir tesellidir.
6. Misafirlik ve Vücudu Feda Etmek
“Sen burada misafirsin… Vücudunu Mûcidine feda et.”
• İzah: Dünya bir misafirhanedir. Akıllı insan, misafirhanedeki eşyalara kalbini bağlamaz, çünkü ayrılık muhakkaktır. Üstad burada müthiş bir ticaret dersi verir: Vücut ve hayat zaten elden çıkacaktır. Ya hiç uğruna (bâd-i heva) çürüyüp gidecek ya da Allah yolunda harcanarak (feda edilerek) ebedi bir fiyata, yani cennete ve rıza-i İlahiyeye tebdil edilecektir. Allah’a satılan mal, O’nun katında muhafaza edilir ve zayi olmaz.
• İlgili Ayet:
“Şüphesiz Allah, mü’minlerden canlarını ve mallarını, kendilerine vereceği cennet karşılığında satın almıştır…” (Tevbe Suresi, 9/111)
7. Vücudu Terk ile Vücud Bulmak
“Eğer vücuduna itimad edersen, ademe düşersin.”
• İzah: Bu kısım, ene (ego/benlik) ve tevhid bahsinin en ince sırrıdır. İnsan “ben varım, ben güçlüyüm” dedikçe, aslında ne kadar aciz ve fakir olduğunu unutur, karanlık bir yokluğa (ademe) düşer. Çünkü kendi varlığı gölge gibidir, asıl Vücud (Vücud-u Hakiki) Allah’a aittir. Ne zaman ki insan “Ben hiçim, her şey O’nundur” der (enaniyeti terk eder), o zaman Allah’ın nuru ile nurlanır, manevi ve ebedi bir varlık kazanır. Nokta kadar olan cüz’i iradesini Allah’ın külli iradesine teslim eden, sonsuzluğa erer.
8. Dünya Lezzetleri ve Akıbet
Dünyanın lezzetlerinin, sonu idam olan bir adamın süslü sehpada alacağı lezzet gibi olduğu benzetmesi yapılır.
• İzah: İman gözlüğüyle bakılmadığında, ölüm bir hiçlik (adem-i mutlak) ve idam sehpası olarak görülür. Böyle bir akıbeti bekleyen insan için, dünyanın en tatlı lezzetleri bile zehirli bala döner. Her lezzetin sonunda ayrılık acısı (firak) vardır. Ancak ahiret inancı ve Allah’a teslimiyet varsa, ölüm bir terhis tezkeresidir. Küfür ve gaflet ehli için ise, her an yok olma korkusu, aldıkları cüz’i lezzetleri acılaştırır. Bu yüzden en akıllıca yol, haram ve fâni lezzetleri terk edip, helal ve baki lezzetlere talip olmaktır.
İKİNCİ İ’LEMİN İZAH VE TEFSİRİ (Çoban Temsili)
Bu kısa fakat derin i’lem, musibetlere bakış açımızı değiştiren muazzam bir temsil (analoji) ihtiva eder.
Mer’a, Koyun ve Taş Temsili
• Temsil (Hikâye): Bir çoban, sürüsünden ayrılıp yasak bölgeye veya tehlikeli bir alana (mer’ayı tecavüz eden) giden bir koyuna taş atar.
• Zahiri Durum: Koyun o taştan acı duyar. Görünüşte taş, ona zarar vermiştir.
• Hakikat: O taş, koyunu uçurumdan veya kurttan kurtarmak için bir ihtardır. Koyun lisan-ı haliyle bunu anlar: “Çoban beni görüyor, beni düşünüyor, dönmemi istiyor” der ve sürüye (güvenli alana) geri döner.
Nefis ve Musibet İlişkisi
• İzah: Ey insan! Sen de nefis ve heva yolunda giderken, Allah’ın emir sınırlarını aştığında başına bir musibet, bir hastalık veya bir sıkıntı gelebilir. Bu, Kader-i İlahî’nin sana attığı şefkatli bir taştır. O musibet, seni gaflet uykusundan uyandırmak, günah yolundan çevirmek ve seni tekrar Sırat-ı Müstakim’e (doğru yola) döndürmek içindir.
• Ders: Musibet geldiğinde feryat etmek yerine; “Rabbim beni unutmamış, beni ikaz ediyor, benim iyiliğimi istiyor” diyerek teslimiyet göstermek lazımdır. Bu, kulun Rabbine olan hüsn-ü zannıdır.
İlgili Ayet ve Teslimiyet
Metinde geçen ve musibet anında söylenmesi emredilen ayet şudur:
اِنَّا لِلّٰهِ وَ اِنَّا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ
Okunuşu: “İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn.”
Meali: “…Biz şüphesiz (her şeyimizle) Allah’a aidiz ve şüphesiz O’na döneceğiz.” (Bakara Suresi, 2/156)
Netice-i Kelam:
Bu ayeti okumak (İstirca), “Sahibimiz O’dur, mülk O’nundur. O ne yaparsa güzel yapar. Biz O’na döneceğiz, fâni dünyada ebedi kalmayacağız” manasını kalbe nakşetmektir. Böylece insan kederden kurtulur, Merci-i Hakikî olan Allah’a sığınır ve huzur bulur.
Allah bizleri, musibetlerin ihtarını anlayan, fâni vücudunu Bâki yolunda feda eden ve rızasına eren kullarından eylesin. Âmin.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Kalbin umûr-u dünyeviye ile kasden iştigal etmek için yaratılmış olmadığı şöylece izah edilebilir:
Görüyoruz ki, kalb hangi bir şeye el atarsa, bütün kuvvetiyle, şiddetiyle o şeye bağlanır. Büyük bir ihtimam ile eline alır, kucaklar. Ve ebedî bir devamla onun ile beraber kalmak istiyor. Ve onun hakkında tam manasıyla fena olur. Ve en büyük ve en devamlı şeylerin peşindedir, talebindedir. Halbuki umûr-u dünyeviyeden herhangi bir emir olursa, kalbin istek ve âmâline nazaran bir kıl kadardır. Demek kalb, ebed-ül âbâda müteveccih açılmış bir penceredir. Bu fâni dünyaya razı değildir.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Kur’an, semadan nâzil olmuştur. Ve Onun nüzuluyla semavî bir maide ve bir sofra-i İlahiye de nâzil olmuştur. Bu maide, tabakat-ı beşerin iştiha ve istifadelerine göre ayrılmış safhaları hâvidir. O maidenin sathında, yüzünde bulunan ilk safha tabaka-i avama aittir. Meselâ:
اَنَّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ كَانَتَا رَتْقًا فَفَتَقْنَاهُمَا
âyet-i kerimesi, beşerin birinci tabakasına şu manayı ifham ve ifade ediyor:
Semavat, ayaz, bulutsuz, yağmuru yağdıracak bir kabiliyette olmadığı gibi, arz da kupkuru, nebatatı yetiştirecek bir şekilde değildir. Sonra ikisinin de yapışıklıklarını izale ve fetk ettik. Birisinden sular inmeğe, ötekisinden nebatat çıkmağa başladı. Mezkûr âyetin ifade ettiği şu manaya delalet eden
وَ جَعَلْنَاَ مِنَ الْمَٓاءِ كُلَّ شَيْءٍ حَىٍّ
âyet-i kerimesidir. Çünki hayvanî ve nebatî olan hayatları koruyan gıdalar ancak arz ve semanın izdivacından tevellüd edebilir.
Mezkûr âyetin tabaka-i avama ait safhasının arkasında şöyle bir safha da vardır ki: Nur-u Muhammediye’den (A.S.M.) yaratılan madde-i aciniyeden, seyyarat ile şemsin o nurun macun ve hamurundan infisal ettirilmesine işarettir. Bu safhayı delaletiyle teyid eden
اَوَّلُ مَا خَلَقَ اللّٰهُ نُورِى
olan hadîs-i şerifidir.
İkinci misal:
اَفَعَي۪ينَا بِالْخَلْقِ الْاَوَّلِ بَلْ هُمْ ف۪ى لَبْسٍ مِنْ خَلْقٍ جَد۪يدٍ
olan âyet-i kerimenin tabaka-i avama ait safhasında şu mana vardır:
“Onlar, daha acib olan birinci yaratılışlarını şehadetle ikrar ettikleri halde, daha ehven, daha kolay ikinci yaratılışlarını uzak görüyorlar.” Şu safhanın arkasında haşir ve neşrin pek kolay olduğunu tenvir eden büyük bir bürhan vardır.
Ey haşir ve neşri inkâr eden kafasız! Ömründe kaç defa cismini tebdil ediyorsun. Sabah ve akşam elbiseni değiştirdiğin gibi her senede bir defa tamamıyla cismini tebdil ve tecdid ediyorsun, haberin var mıdır? Belki her senede, her günde cisminden bir kısım şeyler ölür, yerine emsali gelir. Bunu hiç düşünemiyorsun. Çünki kafan boştur. Eğer düşünebilseydin, her vakit âlemde binlerce nümuneleri vukua gelen haşir ve neşri inkâr etmezdin. Doktora git, kafanı tedavi ettir.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Aziz, sıddık, müdakkik kardeşim,
Mesnevi-i Nuriye’den iktibas edilen bu kıymettar “İ’lem” parçalarının izahını, Risale-i Nur’un o kendine mahsus, kalbe ve ruha tesir eden üslubuna sadık kalarak, Kur’anî kavramlar ve müradifleriyle aşağıda derç ediyoruz. Cenab-ı Hak, bu hakikatleri fehm ve idrak etmeyi nasip eylesin.
BİRİNCİ İ’LEM: Kalbin Ebediyet Arzusu ve Fıtratı
Bu “İ’lem”, insanın manevi letâifinin sultanı olan kalbin mahiyetini ve yaratılış gayesini harika bir surette tasvir etmektedir.
İzah ve Şerhi:
İnsan fıtratında derç edilen “kalb”, cismanî bir et parçasından ibaret değildir; o, duyguların merkezi ve Rabbanî bir latifedir. Bediüzzaman Hazretleri burada kalbin “umûr-u dünyeviye” (dünya işleri) için yaratılmadığını, onun kapasitesinin ve iştiyakının çok daha yüksek bir makama, yani “beka”ya (sonsuzluğa) namzet olduğunu isbat ediyor.
• Şiddet-i Alaka ve Fena: Kalb, fıtratı gereği bir şeyi sevdiği vakit, ona sathi (yüzeysel) değil, “bütün kuvvetiyle ve şiddetiyle” bağlanır. Bu bağlanma öyle bir derecededir ki, sevdiği şeyde “fena” bulur (yok olur, onda erir). Ancak fâni, geçici, zevale mahkûm dünya işleri, kalbin bu “ebedî” ve “şiddetli” muhabbetine mukabil gelemez. Kalb kucaklamak isterken, dünya elinden kayıp gider.
• Muazene (Ölçü): Kalbin bu yüksek talebi ile dünyanın fâni işleri kıyaslandığında, dünya işleri kalbin emellerine nisbeten “bir kıl kadar” kalır. Yani, o muazzam muhabbet kabiliyeti, bu küçücük dünya oyuncakları için verilmemiştir.
• Pencere-i Ebed: Netice itibarıyla kalb, “ebed-ül âbâda” (sonsuzlar sonsuzuna) açılmış bir penceredir. O, Bâki-i Zülcelal’i istemektedir. Fâni mahlukat, onun o nihayetsiz muhabbetine layık değildir. Mevlâna Celaleddin-i Rumi’nin dediği gibi; “Aşk, o kimseye derler ki, Bâki olsun.” Üstad’ın ifadesiyle; kalb ancak “Yâ Bâki Ente’l-Bâki” (Ey Bâki olan Allah, Bâki ancak sensin!) hakikatiyle tatmin olur.
Hülâsa: Bu İ’lem, insana şu dersi verir: “Senin kalbin o kadar kıymetlidir ki, onu değersiz, geçici ve seni terk edecek dünya işlerinde boğma. O kalbi, ebedî Sahibi olan Allah’a tevcih et.”
İKİNCİ İ’LEM: Kur’an’ın Cihanşümul Sofrası ve Tabakaları
Bu kısım, Kur’an-ı Hakîm’in “semavî bir maide” (gökten inen manevi bir sofra) olduğunu ve her tabakadan insan aklının ondan hissesini alabileceğini beyan eder.
İzah ve Şerhi:
Kur’an, kelam-ı ezelî olduğu için muhatabı bütün insanlıktır. İnsanlar ise idrak ve anlayış bakımından “tabaka-i avam” (halk tabakası) ve “tabaka-i havas” (ilim ehli) gibi kısımlara ayrılır. Kur’an’ın icazı (mucizeliği) gereği, bir tek ayet, her iki tabakaya da ayrı ayrı hakikatler ders verir.
1. Misal: Enbiya Suresi 30. Ayet
“O inkâr edenler görmediler mi ki, semavat ve arz bitişik idiler, biz onları ayırdık…” (Enbiya, 30)
• Avamın (Halkın) Hissesi:
Görünür âleme bakan halk, bu ayetten şunu anlar: Gök, yağmur vermeyecek kadar berrak ve bulutsuz (retk); yer ise ot bitirmeyecek kadar kuru ve katı idi. Allah, merhametiyle göğü bulutlarla “fetk” etti (yardı/açtı) yağmur indirdi; yeri de nebatat ile yardı, otları çıkardı. Bu manayı teyid eden, “Biz her canlı şeyi sudan yarattık” mealindeki ayettir. Zira “izdivac” (birleşme) neticesinde hayatın devamı sağlanır; gök ve yerin bu yardımlaşması rızkı netice verir.
• Havasın (İlim Ehlinin) Hissesi:
Ayetin derûnî manasında, kâinatın yaratılış nazariyesine (kozmogoni) işaret vardır. Kâinat başlangıçta “madde-i aciniye” (hamur kıvamında bir madde) halinde tek bir parça iken, Kudret-i İlahiye ile o nuranî hamurdan gezegenler ve güneş sistemleri ayrılmıştır (infisal etmiştir).
Üstad Bediüzzaman, bu maddenin aslının “Nur-u Muhammedî” (A.S.M.) olduğunu belirtir. “Allah’ın ilk yarattığı şey benim nurumdur” hadis-i şerifi, kâinatın çekirdeğinin o nur olduğuna ve göklerin/yerin o asıldan ayrıldığına delalet eder.
Hülâsa: Kur’an öyle bir sofradır ki, en basit bir çiftçi de ondan gıdasını alır, en derin bir astronomi âlimi veya bir arif-i billah da ondan en yüksek hakikatleri devşirir.
ÜÇÜNCÜ İ’LEM: Haşir, Tecdid-i Emsal ve Bedensel Yenilenme
Bu “İ’lem”, haşri (öldükten sonra dirilmeyi) akı uzak görenlere karşı, insanın kendi biyolojik yapısından ve kâinattaki “tecdid” (yenilenme) kanunundan harika bir “delil” sunmaktadır.
İzah ve Şerhi:
2. Misal: Kaf Suresi 15. Ayet
“Biz ilk yaratmada acze mi düştük? Hayır, onlar yeni bir yaratmadan (öldükten sonra dirilmekten) şüphe içindedirler.” (Kaf, 15)
• Zahirî ve Avamî Mana:
Allah Teâlâ, insanı yoktan (ilk defa) yaratmaya kadir olduğunu göstermiştir. Bir şeyi hiç yoktan icad etmek, var olanı toplayıp yeniden diriltmekten daha zordur. İlk yaratılışı kabul eden (ki göz önündedir), ikinci yaratılış olan haşri “evleviyetle” (öncelikle) kabul etmelidir.
• İlmî ve Derûnî Mana (Hüceyrât ve Zerratın Yenilenmesi):
Üstad burada, gaflet içindeki insana, kendi vücudundaki harika inkılabı hatırlatarak seslenir. Biyolojik ve tıbbî bir hakikat olan “hücre yenilenmesi”ne dikkat çeker.
İnsan bedeni durağan değildir. Her sene, hatta her gün, bedendeki hücreler (zerrat) ölür ve yerlerine yenileri gelir. Bir nehir gibi bedendeki sular ve maddeler akar gider, yerine “emsali” (benzerleri) gelir. İnsan farkında olmadan, ömrü boyunca defalarca bedenen ölür ve defalarca dirilir. Yılda bir kez cisim tamamen “tebdil” (değişir) ve “tecdid” (yenilenir) olur.
Çıkarılan Ders ve İkaz:
Ey haşri inkâr eden gafil! Sen dünyada iken bile, her sene cisminin değiştirilmesiyle bir nevi haşri yaşıyorsun. Yapan Zât (Cenab-ı Hak), senin bedenindeki tuğlaları her an değiştirip binanı ayakta tutuyor. Bunu yapan Kudret, kıyamette o zerreleri tekrar toplamaktan aciz midir? Haşa!
Metindeki “Ey kafasız!” ve “Doktora git, kafanı tedavi ettir” ifadeleri, hakaret değil, muhatabın gafletinin kalınlığını yırtmak için söylenmiş celalli bir irşaddır. Zira göz önündeki bu kadar aşikâr bir “sünnetullah”ı (Allah’ın kanununu) görmemek, ancak akıl ve şuurun hastalığı ile izah edilebilir.
Hülâsa: Her sene bedenin tazelenmesi, büyük haşrin bir numunesidir. Kudret-i İlahiye, zerreleri bir askerin talimi gibi her an emrine boyun eğdirmektedir. Bu intizamı gören, ebedî dirilişi inkâr edemez.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Nefsin belâhet ve hamakatine bak ki, bir Rabb-i Muhtar-ı Hakîm tarafından terbiye edildiğini ve o Rabb-i Hakîm’in memluk ve masnuu olduğunu bildiğine ve bu temellük ve terbiyenin bütün efrad, enva’, ecnasta cari olmakla mes’elenin bir kaide-i külliye şeklini aldığına ve bu feyzin şümullü olmakla bir nevi icma ve fiilî bir tasdika mazhar olduğuna nazaran kanun ve düstur şeklinde olan hâdiseye ve kesb-i külliyet eden kaideye bakarak kanaat ve itminan etmesi lâzım iken, bütün âfâkı cilvelendiren tecelliyat-ı esmayı -kendisi de o cilvelerde hissedar olduğu halde- vasıta-i tesettür ve alâmet-i ihmal sanıyor. Güya o nefsin fevkinde onun bütün ahvalini kontrol eden kimse yoktur. Ve kendisini, yaptığı fiillerinde fiil içinde müstetir “Hu” gibi görüyor. Tecelliyatın genişliğini imtinaa, büyüklüğünü ademe hamletmekle şeytanı bile yaptığı mugalatadan utandırıyor.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Nefis daima ızdırablar, kalâklar içinde evhamdan kurtulup tevekküle yanaşmıyor. Hükm-ü Kadere razı olmuyor. Halbuki şemsin tulû’ ve gurubu muayyen ve mukadder olduğu gibi, insanın da bu dünyada tulû’ ve gurubu ve sair mukadderatı, kalem-i kader ile cebhesinde yazılıdır. İsterse başını taşa vursun ki, o yazıları silsin; fakat başı kırılır, yazılara bir şey olmaz hâ!
Ve illâ muhakkak bilsin ki: Semavat ve Arz’ın haricine kaçıp kurtulamayan insan, Hâlık-ı Külli Şey’in rububiyetine muhabbetle rıza-dâde olmalıdır.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Bir şeyin sâni’i, o şeyin içinde olursa, aralarında tam bir münasebet lâzımdır. Ve masnuatın adedince sâni’lerin çoğalması lâzımdır. Bu ise muhaldir. Öyle ise sâni’, masnu içinde olamaz. Meselâ: Matbaa ile teksir edilen bir kitab, yine bir adamın kalemiyle yazılıyor. O kitabın nakışları, harfleri; kendisinden sünbüllenmez. Kâtib de o kitabet san’atı içinde değildir. Ve illâ, intizamdan çıkar. Öyle ise, masnuun nakışları kendisinden değildir. Ancak, kudret kalemiyle kaderin takdiri üzerine yazılıyor.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Aklın pek garib bir hali vardır. Öyle bir yed-i tûlâ sahibidir ki, bazan kâinatı ihata etmekle kucağına alıyor. Bazan daire-i imkândan çıkar, en yüksek dairelere müdahaleye çalışır. Bazan da bir katre suda boğulur, bir zerre içinde yok olur, bir kılda kaybolur. Maahâza hangi şeyde fena ve kaybolursa, bütün varlığı o şeye münhasır olduğunu bilir. Ve hangi bir noktaya girse, bütün âlemi beraberce götürmek isteğindedir.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Aziz, sıddık, muhterem kardeşim,
Bu kıymettar “İ’lem”ler, Mesnevi-i Nuriye adlı eserin, insanın mahiyetine, nefsin desiselerine, kaderin sırlarına ve Sâni-i Zülcelal’in kâinat üzerindeki tasarrufuna dair çok derin ve dakik manaları ihtiva eden parçalarıdır. Bu hakikatleri, Risale-i Nur’un o kendine mahsus, kalbe ve ruha tesir eden lisanıyla, istedikleri veçhile, ayet-i kerimelerin nuru altında tahlil ve izah edelim.
Mevzu bahis olan bu dört ayrı “İ’lem”, nefsin terbiyesinden tevhide, kaderden aklın sınırlarına kadar uzanan bir tefekkür silsilesidir.
1. İ’lem: Nefsin Gafleti ve Esbaba Perestişliği
Metnin Özü:
Nefis, kâinattaki muazzam nizamı ve terbiyeyi görür. Her şeyin bir kanun dairesinde işlediğini bilir. Ancak bu terbiyenin cihan şümul genişliği ve her an her yerde tecelli etmesi karşısında, kendi küçüklüğüne bakıp “Beni kimse görmez, ben başıboşum” vehmine kapılır. Allah’ın azametini ve her şeyi kuşatan ilmini, kendi dar aklınca “yokluk” veya “ihmal” zanneder.
İzah ve Tefekkür:
Cenab-ı Hak, Rabb-i Muhtar-ı Hakîm’dir. Yani dilediğini yapan ve her işinde hikmet bulunan bir terbiyecidir. Nefis ise ahmaktır; zahiri sebeplere bakarak aldanır. Nasıl ki güneşin ışığı her yeri kapladığı için, insan bazen ışığın kaynağını unutur ve ışığı eşyanın kendinden zannederse; nefis de Allah’ın “Kayyumiyet” sırrıyla her an her yerde hazır ve nazır olmasını kavrayamaz. Buna “şiddet-i zuhurundan gizlenmek” denir. Yani o kadar açıktır ki, gaflet perdesiyle görünmez olur.
Nefis, kendi fiillerinin faili olduğunu iddia eder. Kendisini gizli bir özne (müstetir “Hu”) gibi görür. Halbuki o fiilleri yaratan da Allah’tır. Nefis, Allah’ın esmasının tecellisindeki o muazzam genişliği (şümulü), haşa bir imkansızlığa (imtina) yorar. “Bu kadar işi bir zat nasıl yapar?” diyerek şeytanı bile hayrete düşüren bir safsata (mugalata) yapar.
İlgili Ayet-i Kerime:
Bu hakikati, insanın her halinin kontrol altında olduğunu beyan eden şu ayetle fehmedebiliriz:
“Andolsun insanı biz yarattık ve nefsinin kendisine fısıldadıklarını biliriz. Ve biz ona şah damarından daha yakınız.” (Kaf Suresi, 50/16)
Müradif Kelimeler ve Kavramlar:
• Belâhet ve Hamakat: Ahmaklık, akılsızlık, idraksizlik.
• Kaide-i Külliye: Genel kural, umumi düstur.
• Tecelliyat-ı Esma: Allah’ın isimlerinin varlık üzerindeki görünüşleri, yansımaları.
• Vasıta-i Tesettür: Örtünme aracı, gizlenme vasıtası.
2. İ’lem: Kader, Tevekkül ve Izdırap
Metnin Özü:
Nefis, geleceğe dair endişeler ve kuruntular (evham) içindedir. Teslim olup rahatlamak yerine, kadere itiraz eder. Oysa güneşin doğuşu ve batışı nasıl şaşmaz bir nizam ise, insanın hayatındaki hadiseler de “Kalem-i Kader” ile yazılmıştır. Buna direnmek, sadece insanın kendisine zarar verir.
İzah ve Tefekkür:
İnsan, aciz ve zayıf bir varlıktır. Ancak nefis, firavunmeşrep bir enaniyetle hadiseleri kendi kontrolüne almak ister. Kontrol edemediği zaman da “kalâk” yani ızdırap ve sıkıntı çeker. Üstad Bediüzzaman burada harika bir temsil getirir: Kader levhasına (yazgısına) kafa tutan, başını taşa vurmuş olur. Taş (kaderin hükmü) kırılmaz, fakat kafa (nefsin huzuru) parçalanır.
Çare; Hâlık-ı Külli Şey’in rububiyetine, yani her şeyi yaratan ve idare eden Allah’ın terbiye ediciliğine muhabbetle razı olmaktır. “Kaderin her şeyi güzeldir” sırrınca, gelen her şeyde bir hikmet aramak, mümini “yeis” (ümitsizlik) ve kederden kurtarır.
İlgili Ayet-i Kerime:
Kaderin değişmezliği ve her şeyin bir kitapta yazılı olduğu hususunda:
“Yeryüzünde vuku bulan ve sizin başınıza gelen herhangi bir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce, bir kitapta yazılmış olmasın. Şüphesiz bu, Allah’a göre kolaydır.” (Hadid Suresi, 57/22)
Müradif Kelimeler ve Kavramlar:
• Kalâk: Izdırap, sıkıntı, huzursuzluk.
• Tulû’ ve Gurub: Doğuş ve batış.
• Rıza-dâde: Rıza gösteren, hoşnut olan.
• Kalem-i Kader: Kader kalemi, ilahi takdirin yazıldığı manevi kalem.
3. İ’lem: Sâni ve Masnu Arasındaki Fark (Tevhid)
Metnin Özü:
Bir eserin ustası, o eserin içinde, onun bir parçası olamaz. Eğer olsaydı, o eserin her bir zerresinin de usta olması gerekirdi ki, bu imkansızdır (muhaldir). Kitap örneğiyle bu hakikat izah edilir: Kâtip, kitabın harfleri içinde değildir; harfler kâtibin kaleminden çıkar.
İzah ve Tefekkür:
Bu bölüm, “Tabiatperestlik” ve “Panteizm” (Vahdet-i Mevcud’un yanlış yorumu) gibi batıl fikirleri çürütür. Maddeci düşünce, her şeyin sebebini yine maddenin içinde arar. Risale-i Nur ise bu mantığı kökünden keser.
Bir kitap düşünelim; mürekkep ve kâğıt kendi kendine, manalı bir şiir yazabilir mi? Hayır. O yazıyı yazan kâtib, kâğıdın ve mürekkebin cinsinden değildir; ilim ve irade sahibi ayrı bir zattır. Aynen öyle de kâinat (masnu), sanatkârı olan Allah’ın (Sâni) zatını içinde barındırmaz. Allah, madde ve mekândan münezzehtir. Nakışlar (varlıklar), O’nun kudret kalemiyle yazılmıştır, fakat O’nun parçası değildir.
İlgili Ayet-i Kerime:
Allah’ın yarattıklarına benzemediğini ifade eden ayet:
“…O’nun benzeri hiçbir şey yoktur. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.” (Şûrâ Suresi, 42/11)
Müradif Kelimeler ve Kavramlar:
• Sâni’: Sanatkâr, yapan, yaratan (Allah).
• Masnu / Masnuat: Sanatla yapılmış eser, yaratılmışlar.
• Muhal: İmkânsız, mümkün olmayan.
• Teksir: Çoğaltma.
• Münasebet: İlişki, bağ.
4. İ’lem: Aklın Acziyeti ve İhatasızlığı
Metnin Özü:
Akıl çok garip bir alettir. Bazen kâinatı kuşatacak kadar genişler, bazen bir zerrede boğulacak kadar daralır. Hangi şeye odaklansa, bütün varlığı o noktada zanneder. Bir noktaya girince, koca âlemi de o dar noktaya sığdırmaya çalışır.
İzah ve Tefekkür:
İnsan aklı “mikyas” (ölçü aleti) olarak yaratılmıştır, ancak sınırlıdır. İman ve marifetullah ile baktığında, akıl “daire-i imkân”dan (yaratılmışlar dünyasından) çıkar, marifet ufuklarında dolaşır. Fakat ne zaman ki maddeye, sebeplere veya nefsin heveslerine dalsa; o koca akıl bir damla suda boğulur gibi, basit bir meselede boğulur.
Mesela, bir atomu incelerken Allah’ı unutan bir akıl, o atomun içindeki hareketi izah edemez, o zerre içinde kaybolur. Bütün kâinatın sırrını o zerreye sıkıştırmaya çalışır (materyalizm hatası). Bu metin, aklın tek başına hakikati bulmada yetersiz olduğunu, vahyin nuruna muhtaç olduğunu isbat eder.
İlgili Ayet-i Kerime:
İnsanın ilminin sınırlı oluşuna dair:
“…Size ilimden ancak az bir şey verilmiştir.” (İsra Suresi, 17/85)
Müradif Kelimeler ve Kavramlar:
• Yed-i Tûlâ: Uzun el, mecazen; güç, yetki, geniş imkan veya maharet.
• İhata: Kuşatma, kavrama.
• Daire-i İmkân: Mümkün varlıklar alemi, kâinat.
• Fena bulmak: Yok olmak, bitmek.
• Münhasır: Sınırlanmış, ona ait, ona özgü.
Netice-i Kelam:
Bu dört İ’lem, nefsin hamakatini (ahmaklığını) yüzüne vurup, onu acz ve fakrını bilmeye, Kadere rıza göstermeye, kâinatı kendi kendine olmuş bir yapı değil, bir Sâni-i Hakîm’in eseri olarak görmeye ve aklını vahyin emrine vererek hakiki imana ulaşmaya davet etmektedir.
Allah, fehim ve idrakimizi artırsın, bizleri nefsin ve şeytanın mugalatalarından muhafaza eylesin. Âmin.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Eğer dünyanın veya vücudun mülkiyeti, zılliyeti sende ise taahhüd, tahaffuz, korku külfetleriyle nimetlerden lezzet alamazsın, daima rahatsız olursun. Çünki noksanları tedarik, mevcudları telef olmaktan muhafaza ile daima evham, korkular, meşakkatlere mahal olursun. Halbuki o nimetler, Mün’im-i Kerim’in taahhüdü altındadır. Senin işin onun sofra-i ihsanından yeyip içmekle şükretmektir. Şükürde bir zahmet yoktur. Bilakis nimetin lezzetini arttırır. Çünki şükür, nimette in’amı görmek demektir. İn’amı görmek, nimetin zevalinden hasıl olan elemi def’eder. Zira nimet zâil olduğunda, Mün’im-i Hakikî onun yerini boş bırakmaz, misliyle doldurur ve teceddüdünden lezzet alırsın.
Evet
وَ اٰخِرُ دَعْوٰيهُمْ اَنِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ
olan âyet-i kerime, hamdin ayn-ı lezzet olduğuna delalet eder. Çünki hamd, in’am şeceresini, nimet semeresinde gösterir. Ve bu vesile ile zeval-i nimetin tasavvurundan hasıl olan elem zâil olur. Çünki şecerede çok semere vardır, biri giderse ötekisi yerine gelir. Demek hamd, ayn-ı lezzettir.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Âfâkî malûmat, yani hariçten, uzaklardan alınan malûmat, evham ve vesveselerden hâlî olamıyor. Amma bizzât vicdanî bir şuura mahal olan enfüsî ve dâhilî malûmat ise, evham ve ihtimallerden temizdir. Binaenaleyh merkezden muhite, dâhilden harice bakmak lâzımdır.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Küre-i Arzı bir köy şekline sokan şu medeniyet-i sefihe ile gaflet perdesi pek kalınlaşmıştır. Ta’dili, büyük bir himmete muhtaçtır. Ve keza beşeriyet ruhundan dünyaya nâzır pek çok menfezler açmıştır. Bunların kapatılması ancak Allah’ın lütfuna mazhar olanlara müyesser olur.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Aziz, sıddık kardeşim;
Mesnevi-i Nuriye eserinden, insanın Rabbine karşı duruşunu, kâinata bakışını ve ahir zaman fitnelerine karşı kalbî muhafazasını ders veren, hikmet ve hakikat dolu “İ’lem”lerdir. İstenildiği üzere, Risale-i Nur’un lisanına, ıstılahlarına ve üslubuna sadık kalarak; ayet-i kerimelerin nuruyla bu üç bahsi tafsilatlı bir surette şerh ve izah edelim.
Birinci İ’lem: Mülk Allah’ındır, Sen Misafirsin
Bu bahiste, insanın “Ene” (benlik) ve “Mülk” vehmine kapılmasının getirdiği ağır yük ile, hakiki mal sahibine teslim olmanın getirdiği lezzet ve hafiflik mukayese edilmektedir.
İzah ve Şerh:
İnsan, fıtratı gereği aciz ve fakirdir. Ancak gaflet ile kendisine verilen emanet vücudu ve içinde bulunduğu dünyayı kendi mülkü zanneder. Bu zanna kapıldığı an, omuzlarına dağlar ağırlığında bir yük biner. Çünkü;
• Vücudunu ve sevdiklerini zevalden (yok olup gitmekten) kurtaramaz.
• İhtiyaç duyduğu nimetleri tedarik etmekte (bulup getirmekte) aciz kalır.
• Gelecek korkusu ve elindekini kaybetme endişesi, ruhunu evham (kuruntular) ve elem (acı) ile doldurur.
Halbuki insan, mülkün sahibi değil, memluküdür (mülk olunan). Mülk, Mün’im-i Kerim olan (keremiyle nimet veren) Allah’ındır. İnsan, O’nun kudretine ve rahmetine iltica (sığınma) edip, O’nu mal sahibi bilirse; koruma, besleme ve idare etme külfetinden kurtulur. Ona düşen vazife sadece şükürdür.
Şükür ve Lezzet İlişkisi:
Metinde geçen harika tesbit şudur: “Hamd, ayn-ı lezzettir.” Şükür, sadece bir teşekkür ifadesi değil, nimetin devamına vesiledir. İnsan bir elmayı yediğinde aldığı lezzet geçicidir. Ancak o elmayı Veren’i (Mün’im) tanıdığında ve şükrettiğinde, şu hakikati idrak eder: “Bu nimet bitti ama, o nimeti veren Zat’ın hazinesi sonsuzdur, yine verir.” Bu inanç, nimetin bitmesinden kaynaklanan ayrılık acısını (firak elemini) yok eder.
İlgili Ayet-i Kerime:
Metinde işaret edilen ve şükrün lezzetine delil olan ayet şudur:
“Onların oradaki duaları: ‘Allah’ım! Sen her türlü eksiklikten uzaksın’; birbirlerine dirlik temennileri: ‘Selâm’; dualarının sonu da: ‘Eksiksiz övgüler âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur’ (sözleridir).”
(Yunus Suresi, 10. Ayet)
Bu ayet gösteriyor ki, Cennet ehlinin en büyük lezzeti dahi, nimetin kendisinden ziyade, o nimeti vereni hamd ile anmaktır. Çünkü hamd, nimet ağacını (şecere-i in’am) gösterir; meyve bitse de ağacın baki olduğunu bildirir.
İkinci İ’lem: Enfüsî ve Âfâkî Tefekkür
Bu İ’lem, marifetullah (Allah’ı tanıma) yolunda takip edilmesi gereken metodu ve nazarı tashih etmektedir.
İzah ve Şerh:
İnsanın bilgi edinme yolları ikiye ayrılır:
• Âfâkî Malûmat (Haricî Bilgi): İnsanın dış dünyaya, uzaklara, yıldızlara ve kâinatın genel işleyişine bakarak elde ettiği bilgilerdir. Bu daire çok geniştir fakat insan bu dairede dolaşırken dikkati dağılabilir, vesvese ve şüphelere düşebilir. Zira harici alemdeki düzensizlik gibi görünen haller veya azamet, insanın zihnini karıştırabilir.
• Enfüsî Malûmat (Derûnî/Dahilî Bilgi): İnsanın kendi vicdanına, ruhuna ve yaratılışına bakarak elde ettiği marifettir. Burası merkezdir. İnsan kendi aczini, fakrını, bir Yaratıcıya olan ihtiyacını vicdanen hisseder. Bu his, şuhudî (görür gibi) ve yakînî (kesin) bir bilgidir; vesvese tutmaz.
Usul Hatası ve Doğrusu:
Metin, “Merkezden muhite, dâhilden harice bakmak lâzımdır” diyerek şu hakikati ders verir: İnsan önce kendi nefsindeki (merkezdeki) Rabbani mühürleri okumalı, imanı vicdanında hissetmeli, sonra bu dürbünle kâinata (muhite) bakmalıdır. Tersi yapılırsa; yani içi boş, kalbi gafil bir halde kâinatın geniş dairelerine dalınırsa, insan boğulabilir ve hakikati bulması zorlaşır.
Müradif (Eş Anlamlı) Kavramlar:
• Enfüsî: Derûnî, iç, nefsi, sübjektif tecrübe.
• Âfâkî: Haricî, dış, objektif gözlem, kainat kitabı.
İlgili Ayet-i Kerime:
Kur’an-ı Kerim, delillerin hem dış dünyada hem de insanın kendi yapısında olduğunu beyan eder:
“Varlığımızın delillerini, (kâinattaki) uçsuz bucaksız ufuklarda ve kendi nefislerinde onlara göstereceğiz ki, o Kur’an’ın gerçek olduğu onlara iyice belli olsun…”
(Fussilet Suresi, 53. Ayet)
Üçüncü İ’lem: Medeniyet-i Sefihe ve Gaflet Perdesi
Bu son kısım, modern ve sefih (din ve ahlak dışı zevklere düşkün) medeniyetin, insanın manevi latifeleri üzerindeki tahribatını tasvir etmektedir.
İzah ve Şerh:
Teknoloji ve iletişim imkanlarıyla “Küre-i Arz bir köy şekline” girmiştir. Eskiden bir insan sadece kendi çevresindeki olaylardan haberdar iken, şimdi dünyanın öbür ucundaki günahlar, malayani (boş) işler ve felaketler anında insanın odasına girmektedir.
Bu durum iki büyük manevi tehlike (kötülük) doğurur:
• Gaflet Perdesinin Kalınlaşması: İnsan, lüzumsuz malumat yığınları altında, asıl vazifesi olan Allah’ı tanımayı ve ahirete hazırlanmayı unutur. Zihin sürekli dünya ile meşgul olduğundan, kalp katılaşır.
• Dünyaya Nâzır Menfezlerin Çoğalması: Ruh, dünyaya açılan pencerelerden (internet, medya, sefih eğlence) sürekli nefsi gıdıklayan, hevesatı uyandıran manzaraları seyreder. Bu durum, kalbin manevi hayatını zehirler ve dağıtır.
Metinde; bu pencerelerin kapatılmasının ve ruhun selametinin ancak “Allah’ın lütfuna mazhar olanlara” müyesser (kolay) olacağı belirtilmiştir. Yani insan kendi iradesiyle beraber, şiddetle İnayet-i İlahiyeye muhtaçtır.
Sefih Medeniyetin Tahlili:
Bediüzzaman Hazretleri başka eserlerinde bu medeniyeti; “hevesatı teşci eden (cesaretlendiren), hisleri tatmin eden ve insanı ihtiyaç olmayan şeylere muhtaç kılan” bir yapı olarak tarif eder. Bu yapı, insanı hakikatten uzaklaştırıp hayalperest bir hale getirir.
İlgili Ayet-i Kerime:
Dünya hayatının oyun ve eğlenceden ibaret oluşuna ve gaflete dair şu ayet manidardır:
“Bilin ki dünya hayatı ancak bir oyun, bir eğlence, bir süs, aranızda karşılıklı bir övünme, çok mal ve evlat sahibi olma yarışından ibarettir…”
(Hadîd Suresi, 20. Ayet)
Netice-i Kelam
Bu üç İ’lem, birbiriyle irtibatlıdır:
• İnsan, mülkü sahibine vererek (1. İ’lem) yükten kurtulur ve lezzeti bulur.
• Kendi içine, vicdanına dönerek (2. İ’lem) sarsılmaz bir imana ulaşır.
• Bu sayede, şu asrın sefih medeniyetinin (3. İ’lem) gaflet verici hücumlarına ve dikkat dağıtıcı gürültüsüne karşı tahammül edip, istikametini muhafaza edebilir.
İlahî! Bizleri nimetlerinde seni gören, enfüsî tefekkür ile imanını inkişaf ettiren ve ahir zamanın fitnelerinden lütfunla muhafaza olunan kullarından eyle. Âmin.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Bir zerre, kocaman şemsi tecelli ile, yani in’ikas itibariyle istiab eder, içine alır. Fakat küçücük iki zerreyi bizzât yani hacimleri itibariyle içine alamaz. Binaenaleyh yağmurun şemsin timsaline ma’kes olan katreleri gibi, kâinatın zerrat ve mürekkebatı, ilim ve iradeye müstenid kudret-i nuraniye-i ezeliyenin -tecelli ve in’ikas itibariyle- lem’alarına mazhar olabilirler. Fakat gözün içindeki bir hüceyre zerresi, “a’sab, evride, şerayin”de tesirleri görünen bir kudret, şuur ve iradeye menba olamaz. Bu acib san’at, muntazam nakış, ince hikmetin iktizasına göre kâinatın her bir zerresi, herbir mürekkebatı, uluhiyete mahsus muhit ve mutlak sıfatlara menba ve masdar olması lâzım gelir. Veya o sıfatlar ile muttasıf Şems-i Ezelî’nin tecelliyat lem’alarına ma’kes olmaları lâzımdır.
Birinci şıkta kâinatın zerratı adedince muhalât vardır. Binaenaleyh her bir zerre o büyük yükün tahammülünden âciz olduğunu ikrar ile “Mûcid, Hâlık, Rab, Mâlik, Kayyum ancak Allah’tır” diye şehadetini ilân eder. Ve keza her bir zerre, her bir mürekkebat, muhtelif lisan ve delaletleriyle şu beyti terennüm ediyorlar:
عِبَارَاتُنَا شَتّٰى وَ حُسْنُكَ وَاحِدٌ وَ كُلٌّ اِلٰى ذَاكَ الْجَمَالِ يُش۪يرُ
Evet her bir harf kendi vücuduna bir vecihle delalet eder. Amma kâtibinin, sâni’inin vücuduna çok vecihlerle delalet eder. Evet…
تَاَمَّلْ سُطُورَ الْكَائِنَاتِ فَاِنَّهَا ٭ مِنَ اْلَمََلاِ الْاَعْلٰى اِلَيْكَ رَسَٓائِلُ
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Cam, su, hava, âlem-i misal, ruh, akıl, hayal, zaman vesaire gibi, tecelli-i timsal akislere mahal ve mazhar olan çok şeyler vardır. Maddiyat-ı kesifenin timsalleri hem münfasıl, hem ölü hükmündedirler. Çünki asıllarına gayr oldukları gibi, asıllarının hâsiyetlerinden de mahrumdurlar. Nuranîlerin timsalleri ise, asıllarıyla muttasıl ve asıllarının hâsiyetlerine mâlik ve asıllarına gayr değillerdir. Binaenaleyh Cenab-ı Hak şemsin hararetini hayat, ziyasını şuur, ziyadaki renkleri duygu gibi yapmış olsa idi, senin elindeki âyinede temessül eden şemsin timsali seninle konuşacaktı. Çünki o, timsalinde oldukça harareti, ziyası, renkleri olurdu. Hararetiyle hayat bulurdu. Ziyasıyla şuurlu olurdu. Renkleri ile de duygulu olurdu. Böyle olduktan sonra, seninle konuşabilirdi. Bu sırra binaendir ki, Resul-i Ekrem (A.M.) kendisine okunan bütün salavat-ı şerifeye bir anda vâkıf olur.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Bismillâhirrahmânirrahîm
Aziz, sıddık ve müdakkik kardeşim;
Mesnevi-i Nuriye’den iktibas edilen bu iki mühim “İ’lem”, Tevhid ve Nübüvvet hakikatlerine dair gayet derin ve dakik bürhanları ihtiva etmektedir. Bu metinler, kâinat kitabını okuyan bir mütefekkirin, zerrelerden güneşlere kadar her şeyde Sâni-i Zülcelal’in kudret ve ilmini müşahede edişini ders verir.
İşte bu iki İ’lem’in, ayet-i kerimelerin nuruyla ve kelam-ı kibarın hikmetiyle şerh ve izahı:
BİRİNCİ İ’LEMİN İZAHI: Zerredeki Tevhid ve “Vâhidiyet” Sırrı
Bu parça, Cenab-ı Hakk’ın kudretinin eşyadaki tecellisini, “zerre” (atom) ve “şems” (güneş) temsili üzerinden izah eder.
1. Temsilin Hakikati (Şems ve Zerre):
Metinde geçen “şems” (güneş), Cenab-ı Hakk’ın mutlak, nihayetsiz ve muhit olan ilim, irade ve kudret sıfatlarını temsil eder. “Zerre” ise aciz, fakir ve küçük mahlukatı temsil eder.
• Bir zerre veya bir cam parçası, güneşe yöneldiğinde, güneşin timsalini (görüntüsünü), ışığını ve ısısını içine alır. Yani güneş, o küçücük zerrede “tecelli” eder.
• Ancak o zerre, maddesi ve hacmi itibariyle küçücüktür; içine kendi boyutu kadar olan iki zerreyi sığdıramaz.
2. Tevhidin İki Vechesi (Ehadiyet ve Vâhidiyet):
Burada latif bir nüktesi vardır: Zerre, maddi varlığıyla hiç hükmündedir, fakat mazhar olduğu (aynalık ettiği) güneşin ışığı itibariyle koca güneşi içine almıştır.
Aynen öyle de; kâinattaki her bir zerre, her bir hücre, her bir bitki; kendi zatı itibariyle acizdir, cansızdır, cahildir. Fakat yaptıkları işlere, üzerlerindeki sanata ve hikmete bakıldığında, “ilim ve iradeye müstenid (dayanan) bir kudret-i nuraniye” görülür.
3. İmkânsızlık (Muhalât) ve Mecburiyet:
Metin iki şık sunar. Bir varlık, bu harika sanatları ve hayattar vazifeleri nasıl yapıyor?
• Birinci Şık (Dalalet Yolu): Eğer o zerre, Allah’ın memuru ve aynası değilse; o vakit o zerrenin içinde bir ilah gibi sonsuz bir kudret, her şeyi gören bir göz, her şeyi bilen bir ilim olması lazımdır. Çünkü gözdeki bir hücre, bütün vücudun sistemini (damarlar, sinirler) bilmeli ki, oraya yerleşip çalışabilsin. Bir zerrenin içine, kâinatı idare edecek sıfatları yüklemek ise “muhalâtın en büyüğüdür” (imkânsızlıkların katmerlisidir).
• İkinci Şık (Tevhid Yolu): O zerre, Şems-i Ezelî olan Allah’ın kudretine bir aynadır. O’nun emriyle hareket eder.
4. Zerrenin Şehadeti:
Her zerre, taşıyamayacağı bu ağır yükü (yaratıcılık iddiasını) reddederek lisan-ı hal ile şunu ilan eder:
“Benim Hâlık’ım, Mürebbim ve Sahibim ancak Allah’tır.”
Bu hakikati Kur’an-ı Kerim şöyle ferman eder:
“Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ı tesbih eder. Mülk O’nundur, hamd O’nadır. O her şeye hakkıyla kâdirdir.” (Tegâbün Suresi, 64/1)
5. Metindeki Arapça Beyitlerin İzahı:
Metnin sonunda zikredilen beyitler, kâinatın bu zikrini tercüme eder:
• Birinci Beyit:
عِبَارَاتُنَا شَتّٰى وَ حُسْنُكَ وَاحِدٌ وَ كُلٌّ اِلٰى ذَاكَ الْجَمَالِ يُش۪يرُ
(İbârâtünâ şettâ ve hüsnüke vâhıdün, ve küllün ilâ zâke’l-cemâli yüşîru)
Meali: “Bizim ibarelerimiz (görünüşlerimiz, dillerimiz) türlü türlüdür/ayrı ayrıdır; fakat senin hüsnün (güzelliğin) birdir. Ve (bizim) hepimiz o (tek) güzele işaret ediyoruz.”
Yani, mahlukatın şekilleri farklı olsa da hepsi aynı Sanatkârın güzelliğini gösterir.
• İkinci Beyit:
تَاَمَّلْ سُطُورَ الْكَائِنَاتِ فَاِنَّهَا ٭ مِنَ الْمَلَاِ الْاَعْلٰى اِلَيْكَ رَسَٓائِلُ
(Teemmel sutûra’l-kâinâti fe-innehâ, mine’l-melei’l-a’lâ ileyke resâilü)
Meali: “Kâinatın satırlarına (yazılarına) dikkatle bak/tefekkür et. Zira onlar, Mele-i A’lâ’dan (Yüce Meclis’ten/Allah katından) sana gönderilmiş mektuplardır.”
İKİNCİ İ’LEMİN İZAHI: Maddi ve Nuranî Tecelli Farkı
Bu İ’lem, Resul-i Ekrem (A.S.M.)’ın, ümmetinin getirdiği salavatları nasıl aynı anda işittiğini ve “Nuranîyet” sırrını izah eder.
1. Aynaların Farkı (Kesif ve Nuranî):
Müellif, varlıkları aynalık vasıflarına göre ikiye ayırır:
• Maddiyat-ı Kesife (Kaba/Yoğun Madde): Toprak, taş veya maddi aynalar gibi. Bunlardaki yansıma “ölü”dür. Aynadaki güneşin görüntüsü yakmaz, ısıtmaz, konuşmaz. Aslından (Güneşten) uzaktır, vasıflarına sahip değildir.
• Nuranîler (Işıklı/Ruhani Varlıklar): Ruh, melek, akıl, nur gibi varlıklar. Bunların yansıması “diri”dir ve aslıyla irtibatlıdır.
2. Güneş Temsili Üzerinden Hakikat:
Eğer Allah, güneşin ışığına “şuur” (bilinç), ısısına “hayat”, renklerine “duygu” vermiş olsaydı; senin elindeki aynaya yansıyan güneş, sadece kuru bir görüntü olmazdı. O yansıma seninle konuşurdu. Çünkü o yansımada güneşin bütün özellikleri (hayat, ilim, irade) mevcut olurdu. O timsal, güneşin kendisi değilse de güneşten de ayrı gayrı olmazdı.
3. Risalet-i Ahmediye (A.S.M.) ve Nuranîyet:
Peygamber Efendimiz (A.S.M.), yaratılmışların en şereflisi ve “Nur-u Muhammedî” sahibi olması hasebiyle, madde kaydından münezzeh, nuranî bir hakikate sahiptir.
Cenab-ı Hak, O’nun ruh-u paki ve hakikat-i maneviyesi için zaman ve mekân kayıtlarını kaldırmıştır. Nasıl ki güneş bir anda milyonlarca aynada bulunur; O Zât-ı Nuranî de (A.S.M.), aynı anda milyonlarca müminin kalbinde, duasında ve salavatında manen hazır bulunabilir, onları işitir ve haberdar olur.
Bu hakikat, Kur’an’ın şu ayetindeki “Nur” kavramıyla ve Ahzab suresindeki salavat emriyle irtibatlıdır:
“Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber’e salât ediyorlar. Ey iman edenler! Siz de ona salât edin, selâm edin.” (Ahzab Suresi, 33/56)
Allah ve meleklerin salât etmesi, bu meselenin ne kadar cihanşümul ve nuranî bir hadise olduğunu isbat eder. Resul-i Ekrem’in (A.S.M.) bu salavatlara vâkıf olması, O’nun “Nuranî” mahiyetinin bir cilvesidir.
Hülasa ve Netice:
• Zerre Bahsi: Her zerre, kendi acizliği ile harika işler yapmasıyla, Vâhid ve Ehad olan Allah’ın varlığına en kuvvetli bir şahittir.
• Yansıma Bahsi: Maddi yansımalar ölüdür, ruhani ve nuranî yansımalar ise hayattardır. Peygamberlerin ve bilhassa Hazret-i Muhammed’in (A.S.M.) manevi şahsiyeti, nuranî olduğu için zaman ve mekanla kayıtlı değildir; ümmetinin hallerine Cenab-ı Hakk’ın izniyle nigehbandır.
Cenab-ı Hak, bizleri kâinat kitabını tefekkürle okuyan ve Resul-i Ekrem’in (A.S.M.) şefaatine o nuranî bağ ile nail olanlardan eylesin.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Sübhanallah ve Elhamdülillah cümleleri, Cenab-ı Hakk’ı Celal ve Cemal sıfatlarıyla zımnen tavsif ediyorlar. “Celal” sıfatını tazammun eden “Sübhanallah”, abdin ve mahlukun Allah’tan baîd olduklarına nâzırdır.
Cemal sıfatını içine alan “Elhamdülillah”, Cenab-ı Hakk’ın rahmetiyle abde ve mahlukata karib olduğuna işarettir. Meselâ biri kurb, diğeri bu’d olmak üzere bize nâzır şemsin iki ciheti vardır. Kurb cihetiyle hararet ve ziyayı veriyor. Bu’d cihetiyle insanların mazarratlarından tahir ve safi kalıyor. Bu itibarla insan şemse karşı yalnız kabil olabilir, fâil ve müessir olamaz.
Kezalik -bilâ teşbih- Cenab-ı Hak rahmetiyle bize karib olduğu cihetle ona hamdediyoruz. Biz ondan uzak olduğumuz cihetle onu tesbih ediyoruz. Binaenaleyh rahmetiyle kurbüne bakarken hamdet. Ondan baîd olduğuna bakarken tesbih et.
Fakat her iki makamı karıştırma ve her iki nazarı birleştirme ki, hak ve istikamet mültebis olmasın. Lâkin iltibas ve mezc olmadığı takdirde, her iki makamı ve her iki nazarı hem tebdil hem cem’edebilirsin. Evet “Sübhanallahi ve bihamdihi” her iki makamı cem’eden bir cümledir.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Dört şey için dünyayı kesben değil, kalben terketmek lâzımdır:
1- Dünyanın ömrü kısa olup, sür’atle zeval ve guruba gider. Zevalin elemiyle, visalin lezzeti zeval buluyor.
2- Dünyanın lezaizi zehirli bala benzer. Lezzeti nisbetinde elemi de vardır.
3- Seni intizar etmekte ve senin de sür’atle ona doğru gitmekte olduğun “kabir”, dünyanın zînetli, lezzetli şeylerini hediye olarak kabul etmez. Çünki dünya ehlince güzel addedilen şey, orada çirkindir.
4- Düşmanlar ve haşerat-ı muzırra arasında bir saat durmakla dost ve büyükler meclisinde senelerce durmak arasındaki müvazene, kabir ile dünya arasındaki aynı müvazenedir. Maahâza, Cenab-ı Hak da bir saatlik lezzeti terketmeye davet ediyor ki, senelerce dostlarınla rahat edesin. Öyle ise, kayıdlı ve kelepçeli olarak sevkedilmezden evvel, Allah’ın davetine icabet et.
Fesübhanallah, Cenab-ı Hakk’ın insanlara fazl u keremi o kadar büyüktür ki, insana vedia olarak verdiği malı, büyük bir semeni ile insandan satın alır, ibka ve himaye eder. Eğer insan o malı temellük edip Allah’a satmazsa, büyük bir belaya düşer. Çünki o malı uhdesine almış oluyor. Halbuki, kudreti taahhüde kâfi gelmiyor. Çünki arkasına alırsa, beli kırılır; eli ile tutarsa, kaçar, tutulmaz. En-nihayet meccanen fena olur gider, yalnız günahları miras kalır.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Bu âli hakikatler, imanın iki mühim kanadı olan “tenzih” (Kusurdan pak tutma) ve “tahmid” (Övgü ve şükür) ile, insanın fâni dünyaya karşı alması gereken hakiki vaziyeti, yani “zühd-ü kalbîyi” ders vermektedir. Bu metin, Mesnevi-i Nuriye’den, Habbe risalesinden bir parçadır. İstenildiği üzere, Risale-i Nur’un lisanına, ıstılahlarına ve üslubuna sadık kalarak, müradifleri (eş anlamlıları) ve ilgili ayet-i kerimelerin nurlarıyla bu iki “İ’lem”i (Bil ki!) şerh ve izah edelim.
BİRİNCİ İ’LEM: Celal ve Cemal Tecellisinde Kulun Makamı
Bu kısım, Cenab-ı Hakk’ın “Celal” (Büyüklük, azamet, kahır) ve “Cemal” (Güzellik, lütuf, rahmet) sıfatları karşısında kulun nasıl bir tavır alacağını, “Sübhanallah” ve “Elhamdülillah” kelimelerinin bu hakikati nasıl ihtiva ettiğini beyan eder.
1. Sübhanallah ve Celal Tecellisi (Uzaklık / Bu’diyet)
Metinde ifade edildiği üzere, “Sübhanallah” kelimesi, Cenab-ı Hakk’ı noksan sıfatlardan, acizden, şerikten ve mahlukata benzemekten tenzih ve takdis etmektir. Bu kelime, Allah’ın Celal sıfatına bakar. Celal, Allah’ın azametini, erişilmezliğini ve mahlukattan müstağni oluşunu ifade eder.
• İzah: Kul, kendi aczini, fakrını ve kusurunu idrak ettiğinde, Rabbinin kusursuzluğunu ve azametini “Sübhanallah” ile ilan eder. Bu noktada kul, Allah’tan baîd (uzak) olduğunu hisseder. Yani, “Ben kusurluyum, O kusursuz; ben sonluyum, O bâki; ben muhtacım, O Samed” diyerek aradaki mertebe farkını ve o dehşetli mesafeyi ikrar eder.
• İlgili Ayet: “Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ı tesbih eder. Mülk O’nundur, hamd O’nadır. O her şeye hakkıyla kâdirdir.” (Teğabün Suresi, 1. Ayet)
2. Elhamdülillah ve Cemal Tecellisi (Yakınlık / Kurbiyet)
“Elhamdülillah” kelimesi ise şükür ve senadır. Bu kelime, Allah’ın Cemal sıfatına bakar. Cemal; lütuf, ihsan, rızık ve şefkat demektir.
• İzah: Allah, Zat’ı ve azameti itibarıyla bizden nihayetsiz uzak olsa da, rahmetiyle bize şah damarımızdan daha yakındır (karibdir). Bizi beslemesi, dualarımıza cevap vermesi, şifa vermesi O’nun Cemalinin tecellisidir. İşte bu yakınlığı hissettiğimizde, nimetlerine karşı “Elhamdülillah” deriz.
• İlgili Ayet: “Kullarım sana beni sorduklarında bilsinler ki şüphesiz ben yakınımdır.” (Bakara Suresi, 186. Ayet)
3. Güneş Temsili (Müşahhaslaştırma)
Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu ince hakikati “Güneş” misaliyle akla yaklaştırır:
• Kurb (Yakınlık) Ciheti: Güneş, ısısı ve ziyasıyla (ışığıyla) bize temas eder, evimize girer, gözbebeğimizde tecelli eder. Bu yönüyle bize yakındır, bize tesir eder. Bu, Allah’ın rahmetiyle bize yakınlığına (Elhamdülillah makamına) bir misaldir.
• Bu’d (Uzaklık) Ciheti: Biz ise, maddemizle ve cismimizle Güneş’ten çok uzağız. Güneş’in zatına tesir edemeyiz, ona bir fayda veya zarar veremeyiz. Güneş bizden müstağnidir. Bu da kulun Allah’tan uzaklığına (Sübhanallah makamına) işarettir. İnsan, Allah’a karşı ancak “kabil” (alıcı) olabilir, “fâil” (etki edici) olamaz.
4. Tevhid ve Terkib: “Sübhanallahi ve bihamdihi”
Metin, bu iki makamın karıştırılmaması gerektiğini, fakat birleştirilebileceğini ders verir. Kul, Allah’ın rahmetine bakarken O’nu över (Hamd), kendi kusuruna ve Allah’ın azametine bakarken O’nu tenzih eder (Tesbih).
• “Sübhanallahi ve bihamdihi”: Bu mübarek kelime, her iki makamı cemeder (toplar). Manası: “Allah’ı, O’na hamd ederek tesbih ederim.” Yani; hem O’nun rahmetiyle bana yakınlığına şükrederim, hem de O’nun Zatının kusursuzluğu karşısında hayretle eğilirim.
İKİNCİ İ’LEM: Dünyayı Kalben Terk Etmenin Esasları
Bu kısım, dünyanın mahiyetini ve ahirete nisbetle kıymetini “Dört Esas” üzerinden izah eder. Burada kastedilen terk, “kesben” (çalışmayı bırakarak) değil, “kalben” (gönülden sevgiyi çıkararak) yapılan terktir. Zira dünya, ahiretin tarlasıdır; çalışmak ibadettir, lakin tapmak felakettir.
1. Ömrün Kısalığı ve Zevalin Elemi
• Metin İzahı: Dünyanın ömrü kısadır ve hızla “zeval”e (son bulmaya) ve “gurub”a (batmaya) gitmektedir. Fâni olan bir şeye bağlanan kalb, o şey elinden gidince azap çeker. Kavuşmanın (visal) lezzeti, ayrılığın (firak) acısıyla yok olur.
• Hikmeti: Bâki bir ruh taşıyan insan, fâni bir dünya ile tatmin olamaz. Geçici lezzetler, ruhun ebediyet arzusuna cevap veremez.
• İlgili Ayet: “Yeryüzünde bulunan her şey fânidir.” (Rahman Suresi, 26. Ayet)
2. Dünya Lezzetlerinin Mahiyeti (Zehirli Bal)
• Metin İzahı: Dünya lezzetleri “zehirli bala” benzetilmiştir. Yerken tatlıdır, fakat neticesinde hastalık ve ölüm (günah ve pişmanlık) getirir. Lezzeti nisbetinde elemi vardır; elde etmesi zahmetli, muhafazası endişeli, kaybetmesi hüzünlüdür.
• Hikmeti: Mümin, bu zehirli bala aldanıp ebedi hayatını tehlikeye atmaz. Helal dairedeki lezzetle iktifa eder, haramın zehrine el uzatmaz.
3. Kabir Kapısı ve Geçersiz Akçe
• Metin İzahı: İnsanı bekleyen “kabir”, dünyanın süslü ve ehl-i dünya tarafından kıymetli sayılan şeylerini (şan, şöhret, fâni mal) hediye olarak kabul etmez. Dünyada “güzel” sanılan günahlı zevkler, orada “çirkin” ameller, yılanlar ve akrepler suretinde görünür.
• Hikmeti: Oraya geçerli olan akçe, ancak “iman” ve “salih amel”dir. Dünya süsü, kabir kapısına kadardır.
4. Dünya ve Ahiret Muvazenesi (Dostlar Meclisi)
• Metin İzahı: Dünya, düşmanların ve zararlı haşeratın (musibetler, nefis, şeytan, kötü insanlar) bulunduğu bir yer gibidir. Kabir ve ötesi (cennet) ise, başta Peygamberler ve evliyalar olmak üzere, ahbapların ve büyüklerin bulunduğu bir meclistir.
• Bu dünyada (haşerat arasında) bir saat kalmak mı, yoksa dostlar meclisinde senelerce kalmak mı daha hayırlıdır? Elbette ikincisi.
• Allah, bizi bu sıkıntılı dünyadan, o huzurlu aleme davet etmektedir. Ölüm, bir idam değil, dostlara kavuşmaktır.
• Tavsiye: “Kayıtlı ve kelepçeli olarak sevk edilmezden evvel…” Yani, ölüm mecburi olarak gelip yakanı tutmadan evvel, sen kendi iradenle Allah’ın davetine icabet et, kalbini dünyadan çöz ve Rabbine yönel.
Hâtime: İlahî Ticaret ve Emanet
Metnin sonunda, müthiş bir “alışveriş” temsili vardır:
• Fazl u Kerem: Allah, insana mülk ve hayatı “emanet” (vedia) olarak verir. Sonra bu emaneti, cennet gibi büyük bir “semen” (fiyat/karşılık) ile satın almak ister. (Tevbe Suresi, 111. Ayet sırrınca).
• Kârlı Ticaret: Eğer insan, nefsini ve malını Allah’a satarsa (yani O’nun yolunda harcarsa), Allah o malı muhafaza eder, zayi etmez ve ebedileştirir.
• Büyük Hasaret (Zarar): Eğer insan “Bu mal benimdir” deyip sahiplenirse (temellük ederse):
• O yükü taşıyamaz, beli kırılır (Hayatın yükü ağırdır).
• Mal elinden kaçar, tutamaz (Ölümle her şey gider).
• Bedava ve boşuna (meccanen) yok olur gider.
• Geriye sadece “günahları” ve hesabı miras kalır.
Hülâsa: Ey nefis! Mülk sahibi değilsin, memlûksün (kölesin). Emanetçi olduğun şu hayatı, Hakiki Sahibine sat ki hem dünyada yükün hafiflesin hem de ahirette ebedi bir mülke sahip olasın.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Geceye benzeyen gençliğim zamanında gözlerim uyumuş idi, ancak ihtiyarlık sabahıyla uyandım, mealinde olan:
وَ عَيْن۪ى قَدْ نَامَتْ بِلَيْلِ شَب۪يبَت۪ى ٭ وَ لَمْ تَنْتَبِهْ اِلَّا بِصُبْحِ مَش۪يبِ
şiirin şümulüne dâhilim. Çünki gençliğimde en yüksek bir intibah şâhikasına çıktığımı sanıyordum. Şimdi anlıyorum ki, o intibah intibah değilmiş. Ancak uykunun en derin kuyusunda bulunmaktan ibaret imiş. Binaenaleyh medenîlerin iftihar ile dem vurdukları tenevvür-ü intibahları, benim gençlik zamanımdaki intibah kabîlesinden olsa gerektir.
Onların misali, rü’yasında güya uyanıp, rü’yasını halka hikâye eden naim meselidir. Halbuki rü’yasında onun o intibahı, uykunun hafif perdesinden derin ve kalın bir perdeye intikal ettiğine işarettir. Böyle bir naim ölü gibidir. Yarıbuçuk uykuda bulunan insanları nasıl ikaz edebilir?
Ey uykuda iken kendilerini ayık zannedenler! Umûr-u diniyede müsamaha veya teşebbühle medenîlere yanaşmayın. Çünki aramızdaki dere pek derindir. Doldurup hatt-ı muvasalayı temin edemezsiniz. Ya siz de onlara iltihak edersiniz veya dalalete düşer boğulursunuz.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Masiyetin mahiyetinde, bilhâssa devam ederse, küfür tohumu vardır. Çünki o masiyete devam eden, ülfet peyda eder. Sonra ona âşık ve mübtela olur. Terkine imkân bulamayacak dereceye gelir. Sonra o masiyetinin ikaba mûcib olmadığını temenniye başlar. Bu hal böylece devam ettikçe, küfür tohumu yeşillenmeye başlar. En-nihayet gerek ikabı ve gerek dâr-ül ikabı inkâra sebeb olur.
Ve keza masiyete terettüb eden hacaletten dolayı, o masiyetin masiyet olmadığını iddia etmekle, o masiyete muttali olan melekleri bile inkâr eder. Hattâ şiddet-i hacaletten yevm-i hesabın gelmeyeceğini temenni eder.
Şayet yevm-i hesabı nefyeden edna bir vehmi bulursa, o vehmi kocaman bir bürhan addeder. En-nihayet nedamet edip terketmeyenlerin kalbi küsufa tutulur, mahvolur gider. -El’iyazü billah-
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Aziz, sıddık ve muhterem kardeşim,
Mesnevi-i Nuriye adlı eser-i âlîde, “Habbe” risalesinde yer alan bu iki İ’lem, hakikat noktasında derin manalar ihtiva eden, nefsi terbiye ve kalbi tasfiye hususunda mühim düsturlardır.
BİRİNCİ İ’LEMİN İZAH VE ŞERHİ
(Gençlik Uykusu ve Medeniyetin Gafleti)
Bu i’lemde Müellif Bediüzzaman Hazretleri, insanın hayat yolculuğundaki iki mühim evreyi; “gençlik” ve “ihtiyarlık” dönemlerini, manevi bir uykunun ve uyanışın temsili olarak nazara vermektedir.
1. Gençlik Uykusu ve İhtiyarlık Sabahı:
Metinde geçen Arapça şiirde ifade edildiği üzere, gençlik (şebabet) dönemi, nefsin ve hevesatın galeyanıyla adeta karanlık bir geceye benzetilmiştir. İnsan bu gecede, dünya lezzetleri ve gaflet perdesi altında derin bir uykudadır. Gözler açık olsa da kalp gözü hakikate kapalıdır. Ne vakit ki saçlara ak düşer, ihtiyarlık (meşib) sabahı doğar; işte o vakit insan, ölümün yaklaştığını ve gençlik rüyasının bittiğini anlar. Bu uyanış, acı bir hakikatin idrakidir.
2. Medeniyetin Yalancı İntibahı (Uyanıklığı):
Burada çok ince bir tenkit vardır. Ehl-i dünya ve ehl-i medeniyet, kendilerini fen, felsefe ve teknik terakkileriyle “aydınlanmış” (münevver) ve “uyanık” (müteyakkız) zannederler. Halbuki Üstad’ın tesbitiyle, bu uyanıklık hakiki bir intibah değildir. Bilakis, uykunun hafif tabakasından, daha derin ve koyu bir gaflet uykusuna dalmaktır. Çünkü ahireti unutturan, Sâni-i Zülcelâl’i tanımayan bir ilim ve medeniyet, ruhu daha derin bir karanlığa hapseder.
Bu hal, Kur’an-ı Kerim’de ehl-i dünyanın hali olarak şöyle tasvir edilir:
“Onlar dünya hayatının görünen yüzünü bilirler. Ahiretten ise tamamen habersizdirler.”
(Rûm Suresi, 7. Ayet)
3. Rüya İçinde Rüya Görenler:
Metindeki “Naim” (uyuyan) temsili harikuladedir. Bir insan rüyasında uyandığını görebilir, rüyasında başkalarına rüya anlatabilir; fakat hakikatte hala yataktır. Aynen bunun gibi, din-i mübinden uzak felsefe şakirtleri de “biz hakikati bulduk” diyerek halka ders verirler. Halbuki onlar, gaflet uykusunun en derin kuyusundadırlar. Ölü hükmünde olan bu ruhlar, manen yarı uykuda olan avam-ı nâsı nasıl ikaz edip uyandırabilir? Elbette uyandıramazlar.
4. Dini Tavizlerin Tehlikesi:
Bu kısım, günümüz Müslümanlarına çok hayati bir ikazdır. “Zaman değişti, medeniyete ayak uyduralım” diyerek dinin emirlerinde (umûr-u diniyede) gevşeklik göstermek (müsamaha) veya onlara benzemeye çalışmak (teşebbüh), uçurumu kapatmaz. Çünkü İslam’ın nuru ile sefih medeniyetin zulümatı arasındaki dere pek derindir.
Bu noktada şu ayet-i kerime bize rehber olmalıdır:
“Sen dinlerine uymadıkça ne Yahudiler ne de Hristiyanlar senden asla hoşnut olmazlar…”
(Bakara Suresi, 120. Ayet )
Onlara yaranmak için verilen her taviz, karşı tarafı imana getirmek bir yana, mümini o dalalet deresine yuvarlayıp boğulmasına sebep olur.
İKİNCİ İ’LEMİN İZAH VE ŞERHİ
(Günahın Psikolojisi ve Küfre Giden Yol)
Bu i’lem, Risale-i Nur’un en çarpıcı psikolojik tahlillerinden biridir ve meşhur “Her bir günah içinde küfre gidecek bir yol vardır” düsturunun izahıdır. Bir mümin nasıl olur da imandan çıkar? Bu süreç bir anda değil, adım adım, bir silsile halinde gerçekleşir.
Bu dehşetli sukut (düşüş) silsilesini maddeler halinde şöyle şerh edebiliriz:
1. Masiyete (Günaha) Ülfet ve Alışkanlık:
İnsan bir günahı ilk işlediğinde vicdanen rahatsız olur. Fakat tövbe ile o lekeyi temizlemez ve o günaha devam ederse, zamanla “ülfet” peyda eder. Yani o günah ona normal, sıradan gelmeye başlar. Kalpteki hassasiyet kaybolur.
2. Günaha Âşık Olmak ve Terk Edememek:
Devam edilen günah, zamanla bir iptila, bir hastalık halini alır. Kişi artık o günahın tiryakisi olur, onsuz yapamaz hale gelir. Nefis, o haram lezzete müptela olur.
3. Cezayı İnkâr Arzusu (Temenni):
İşte kırılma noktası burasıdır. Mümin olduğu için ahiret inancı vardır ve işlediği günahın cezasını (ikab) düşünmek ona acı verir. Bu manevi elemi ve korkuyu bastırmak için nefis bir kaçış yolu arar. “Keşke cehennem olmasa, keşke bu günahın cezası bulunmasa” diye temennide bulunur.
4. Melekleri ve Hesabı İnkâr (Hacalet Psikolojisi):
Günahı işlemeye devam ettikçe, kendisini gözetleyen meleklerin (Kiramen Kâtibin) varlığı ve Allah’ın huzurunda hesap verecek olması, ona şiddetli bir utanç (hacalet) ve sıkıntı verir. Bu utançtan kurtulmak için, şuuraltında “Keşke beni gören olmasa” arzusu uyanır. Bu arzu zamanla, “Belki de melek yoktur, belki de hesap günü gelmeyecektir” şeklinde bir şüpheye, sonra da inkâra dönüşür. Çünkü insan, varlığından rahatsız olduğu şeyi yok saymaya meyillidir.
5. Zayıf Vehimleri Delil Saymak:
Bu ruh halindeki bir insan, ahiretin yokluğuna dair şeytandan veya felsefeden gelen en küçük, en çürük bir şüpheyi (vehim), kocaman bir delil (bürhan) gibi görür. Çünkü nefsi öyle istemektedir. Bir bahane bulup vicdanını susturmak ve günahını rahatça işlemek ister.
6. Kalbin Küsûfu ve Mahvoluş:
Neticede; tövbe ile temizlenmeyen o siyah noktalar, bütün kalbi kaplar, iman nurunu söndürür. Kalp katılaşır ve mühürlenir.
Bu hakikat, Kur’an-ı Azimüşşan’da şu şekilde ifade buyurulmuştur:
“Hayır! Doğrusu onların kazanmakta oldukları günahlar, kalplerini paslandırıp kaplamıştır.”
(Mutaffifîn Suresi, 14. Ayet)
Hülâsa ve Netice:
Birinci İ’lem, harici dünyadaki “medeniyet ve gaflet” tehlikesine karşı bizi uyarırken; İkinci İ’lem, dahili dünyamızdaki “nefis ve günah” tehlikesine dikkat çeker. Çare ise; gaflet uykusundan Kur’an’ın sabahıyla uyanmak ve işlenen kusurları anında istiğfar ile imha edip, günahta ısrar etmemektir.
Cenab-ı Hak (C.C.), bizleri asrın gaflet uykusundan muhafaza buyursun ve kalbimizi günahların istilasından, küfür tohumlarının yeşermesinden korusun. Âmin.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’ın i’caz ve belâgatına dair “Lemaat” namındaki eserimde izah edilen bazı lem’aları dinleyeceksin:
1- Kur’anın okunuşunda yüksek bir selaset vardır ki, lisanlara ağır gelmez.
2- Büyük bir selâmet vardır ki, lafzan ve manen hatadan sâlimdir.
3- Âyetler arasında büyük bir tesanüd vardır ki, kârgir binalar gibi, âyetleri birbirine dayanarak bünye-i Kur’aniyeyi sarsılmaktan vikaye ediyor.
4- Büyük bir tenasüb, tecavüb, teavün vardır ki; âyetleri birbirine ecnebi olmadığı gibi, birbirinin vuzuhuna yardım, istizahına cevab veriyor.
5- Parça parça, ayrı ayrı zamanlarda nâzil olduğu halde, şiddet-i tenasübden sanki bir defada nâzil olmuştur.
6- Esbab-ı nüzul ayrı ayrı ve mütebayin olduğu halde, şiddet-i tesanüdden sanki sebeb birdir.
7- Mükerrer mütefavit suallere cevab olduğu halde, şiddet-i imtizac ve ittihaddan sanki sual birdir.
8- Müteaddid, mütegayir hâdisata beyan olduğu halde, kemal-i intizamdan sanki hâdise birdir ve bir hâdiseye cevabdır.
9- “Tenezzülât-ı İlahiye” ile tabir edilen muhatabların fehimlerine yakın ve münasib üslûblar üzerine nâzil olmuştur.
10- Bütün zaman ve mekânlarda gelip geçen insanlara tevcih-i kelâm ettiği halde, sühulet-i beyandan dolayı sanki muhatab birdir.
11- İrşadın gayelerine îsal için tekrarları tahkik ve takriri ifade eder. Maahâza, tekrarları halel vermez. İadesi, zevki izale etmez. Tekerrür ettikçe misk gibi kokar.
12- Kur’an kalblere kut ve gıdadır. Ruhlara şifadır. Gıdanın tekrarı kut’u artırır. Tekerrür etmekle daha me’luf ve me’nus olduğundan, lezzeti artar.
13- İnsan maddî hayatında; her anda havaya, her vakit suya, her zaman ve her gün gıdaya, her hafta ziyaya muhtaçtır. Bunların tekerrürü haddizâtında tekerrür olmayıp, ihtiyaçların tekerrürü içindir. Kezalik insan hayat-ı ruhiyesi cihetiyle Kur’anda zikredilen bütün nevilere muhtaçtır. Bazı nevilere her anda muhtaçtır. “Hüvallah” gibi. Çünki ruh bunun ile nefes alıyor. Bazı nevilere her vakit, bazılarına her zaman muhtaçtır. İşte hayat-ı kalbiyenin ihtiyaçlarına binaen Kur’an tekrarlar yapıyor. Meselâ: “Bismillah”, hava-i nesîmî gibi kalbi ve ruhu tatmin ettiğinden kesret-i ihtiyaca binaen Kur’anda çok tekrar edilmiştir.
14- Kıssa-i Musa gibi bazı hâdisat-ı cüz’iyenin tekrarı, o hâdisenin büyük bir düsturu tazammun ettiğine işarettir.
Hülâsa:
Kur’an hem zikirdir hem fikirdir hem hikmettir hem ilimdir hem hakikattir hem şeriattır hem sadırlara şifa, mü’minlere hüda ve rahmettir.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Aziz, sıddık ve müdakkik kardeşim,
Mesnevi-i Nuriye’nin “Habbe” kısmında geçen ve Kur’an-ı Hakîm’in i’caz (mucizelik) parıltılarını beyan eden bu kıymetli “İ’lem”i, Kur’ani kavramlar ve ayet-i kerimelerle teyit edilmiş bir surette izah edelim.
Bu metin, Kelâm-ı Ezelî’nin beşer sözüne benzemediğini, hem lâfzında (sözünde) hem manasında (anlamında) eşsiz bir intizam ve ahenk bulunduğunu isbat etmektedir.
İşte o on dört “Lem’a”nın tafsilatlı izahı:
1. Selaset-i Lafziye (Okunuştaki Akıcılık)
Metin: “Kur’anın okunuşunda yüksek bir selaset vardır ki, lisanlara ağır gelmez.”
İzahı:
Kur’an-ı Kerim’in kelimeleri ve harflerinin dizilişi, insan lisanına gayet hafif, tatlı ve akıcı gelir. Arapça bilmeyen, hatta manasını anlamayan bir kulak dahi, onun okunuşundaki su gibi akıp giden ahengi hisseder. Harflerin mahreçleri (çıkış yerleri) birbirini tırmalamaz; bilakis birbirine uyum sağlar. Bu “selaset”, Kur’an’ın kulaklara bir musiki-i ilahi gibi gelmesini temin eder. Çocukların dahi onu kolayca hıfzetmesi, bu selasetin en bariz delilidir.
Müradifler: Selaset (akıcılık, kolaylık), İnsicam (uyum), Âhenk.
İlgili Ayet:
“Andolsun biz Kur’an’ı, düşünüp öğüt alsınlar diye kolaylaştırdık. Öğüt alan yok mu?” (Kamer Suresi, 17. Ayet)
2. Selamet-i Maneviye ve Lafziye (Hatasızlık)
Metin: “Büyük bir selâmet vardır ki, lafzan ve manen hatadan sâlimdir.”
İzahı:
Kur’an, hem söz dizimi (nahiv ve sarf) kaideleri açısından, hem de muhteva ve hakikat cihetinden her türlü kusur, noksanlık ve hatadan uzaktır (sâlimdir). Beşer kelâmında zamanla anlaşılan hatalar veya ifade bozuklukları bulunabilir; ancak Kur’an’ın belâgatı asırlardır en inatçı muarızlarına meydan okumuş, tek bir lafız hatası dahi bulunamamıştır. Manasında da hakikate zıt düşecek hiçbir nokta yoktur.
Müradifler: Selâmet (kusursuzluk, esenlik), Sâlim (hatasız, sağlam), Nezih (temiz).
İlgili Ayet:
“Hâlbuki o, eşi benzeri olmayan değerli bir kitaptır. Önünden de ardından da ona bâtıl gelemez (arasına yalan karışamaz). O, hikmet sahibi ve övgüye lâyık olan Allah tarafından indirilmiştir.” (Fussilet Suresi, 41-42. Ayetler)
3. Tesanüd (Dayanışma ve Bütünlük)
Metin: “Âyetler arasında büyük bir tesanüd vardır ki, kârgir binalar gibi, âyetleri birbirine dayanarak bünye-i Kur’aniyeyi sarsılmaktan vikaye ediyor.”
İzahı:
Bir binanın taşları nasıl birbirine kenetlenip yapıyı ayakta tutarsa, Kur’an’ın ayetleri de birbirine öylece kuvvet verir. Bir ayetin hükmü, başka bir suredeki ayetle desteklenir. Aralarında tezat ve kopukluk yoktur. Bu tesanüd (dayanışma), Kur’an’ın bünyesini, dışarıdan gelen şüphe ve inkâr saldırılarına karşı muhafaza (vikaye) eder. Kur’an’ın bir hükmünü inkâr etmek isteyen, bütün Kur’an’ı karşısında bulur.
Müradifler: Tesanüd (dayanışma), Bünye (yapı), Vikaye (koruma), Metanet (sağlamlık).
4. Tenasüb, Tecavüb ve Teavün (Uyum ve Yardımlaşma)
Metin: “Büyük bir tenasüb, tecavüb, teavün vardır ki; âyetleri birbirine ecnebi olmadığı gibi, birbirinin vuzuhuna yardım, istizahına cevab veriyor.”
İzahı:
Ayetler arasında harika bir orantı (tenasüb) ve birbirine cevap verme (tecavüb) hali vardır. Bir ayette kapalı (mücmel) kalan bir ifade, başka bir ayette açıklanır (teavün). Ayetler birbirine yabancı (ecnebi) değildir; sanki aynı hakikatin farklı yüzlerini aydınlatan lambalar gibidir. Biri diğerinin anlaşılmasına (vuzuhuna) yardım eder, manayı açmak isteyenin (istizah) sualine cevap verir. “Kur’an’ın bir kısmı bir kısmını tefsir eder” düsturu buradan gelir.
Müradifler: Tenasüb (orantı, uygunluk), Tecavüb (karşılıklı cevaplaşma), Teavün (yardımlaşma), Vuzuh (açıklık).
5. Zamanda Vahdet (İniş Zamanındaki Bütünlük)
Metin: “Parça parça, ayrı ayrı zamanlarda nâzil olduğu halde, şiddet-i tenasübden sanki bir defada nâzil olmuştur.”
İzahı:
Kur’an, 23 senelik bir zaman diliminde, parça parça (necm necm) inmiştir. Normalde uzun zaman aralıklarıyla söylenen sözlerde konu bütünlüğü kaybolur, üslup değişir. Ancak Kur’an’da, sanki hepsi bir anda inmiş gibi müthiş bir uyum vardır. Başındaki ayet ile sonundaki ayet aynı belâgat ve hakikat örgüsü içindedir. Bu durum, kaynağın tek ve ilmin ezelî olduğunu isbat eder.
Müradifler: Nâzil (inen), Şiddet-i Tenasüb (uyumun kuvveti), Defaten (bir kerede).
6. Sebeb-i Nüzulde Vahdet (İniş Sebeplerindeki Bütünlük)
Metin: “Esbab-ı nüzul ayrı ayrı ve mütebayin olduğu halde, şiddet-i tesanüdden sanki sebeb birdir.”
İzahı:
Ayetlerin iniş sebepleri (esbab-ı nüzul) birbirinden çok farklıdır. Kimi bir savaş üzerine, kimi bir soru üzerine, kimi bir miras meselesi üzerine inmiştir. Sebeplerin bu kadar farklı (mütebayin) olmasına rağmen, ortaya çıkan eser (Kur’an) sanki tek bir sebebe binaen inmiş gibi tutarlıdır. Sebeplerin çokluğu, neticenin (Kur’an’ın) mükemmel nizamını bozmamıştır.
Müradifler: Mütebayin (birbirine zıt, farklı), Esbab (sebepler), İmtizac (karışıp kaynaşma).
7. Cevapta Vahdet (Soruların Çokluğuna Rağmen Birlik)
Metin: “Mükerrer mütefavit suallere cevab olduğu halde, şiddet-i imtizac ve ittihaddan sanki sual birdir.”
İzahı:
Peygamber Efendimiz’e (A.S.M) dost ve düşman tarafından, farklı zamanlarda, farklı seviyelerde (mütefavit) ve tekrar tekrar sorular sorulmuştur. Kur’an bu sorulara cevaplar vermiştir. Lakin bu cevaplar bir araya geldiğinde, sanki tek bir merkezden, tek bir suale verilmiş gibi bir birlik (ittihad) ve kaynaşma (imtizac) arz eder. Parça parça gelen cevaplar, cihan şümul bir hakikat sistemini oluşturur.
Müradifler: Mütefavit (türlü türlü, çeşitli), İttihad (birlik), Mükerrer (tekrarlanan).
8. Hadisatta Vahdet (Olayların Çeşitliliğine Rağmen Birlik)
Metin: “Müteaddid, mütegayir hâdisata beyan olduğu halde, kemal-i intizamdan sanki hâdise birdir ve bir hâdiseye cevabdır.”
İzahı:
Kur’an, Bedir Harbi’nden ferdi bir aile meselesine, kıyamet hallerinden geçmiş kavimlerin kıssalarına kadar sayısız ve değişken (mütegayir) olayları (hâdisat) anlatır. Fakat anlatımdaki düzenin mükemmelliği (kemal-i intizam) sayesinde, sanki tek bir hadiseyi anlatıyormuş gibi bir bütünlük hissettirir. Konu dağılmaz, maksat sapmaz. Her hadise, tevhid hakikatine bir delil olarak sunulur.
Müradifler: Müteaddid (sayısız, çok), Mütegayir (değişken), Kemal-i İntizam (düzenin mükemmelliği).
9. Tenezzülât-ı İlahiye (İlahi Seviye İndirimi)
Metin: “Tenezzülât-ı İlahiye” ile tabir edilen muhatabların fehimlerine yakın ve münasib üslûblar üzerine nâzil olmuştur.
İzahı:
Yüce Allah, azametli kelâmını, aciz kullarının anlayabileceği seviyeye göre konuşmuştur. Buna “Tenezzülât-ı İlahiye” denir. Nasıl ki bir öğretmen, ilkokul talebesiyle konuşurken yüksek akademik dil kullanmaz, onun anlayışına (fehmine) iner; Rabbimiz de beşerin aklına ve kalbine uygun, temsiller ve kıssalarla hakikatleri anlatmıştır. Bu, kelâmın kıymetini düşürmez, bilakis şefkatin büyüklüğünü gösterir.
Müradifler: Fehim (anlayış), Tenezzül (seviyesine inme), Münasib (uygun).
10. Hitapta Cihanşümuliyet (Genellik)
Metin: “Bütün zaman ve mekânlarda gelip geçen insanlara tevcih-i kelâm ettiği halde, sühulet-i beyandan dolayı sanki muhatab birdir.”
İzahı:
Kur’an’ın hitabı sadece indiği asra değil, kıyamete kadar gelecek bütün insanlara yöneliktir (tevcih-i kelâm). Ancak ifadesindeki kolaylık ve berraklık (sühulet-i beyan) öyle mucizevidir ki, her okuyan “Bu ayet bana hitap ediyor, sırf benim için inmiş” der. Bir çobandan bir filozofa kadar herkes o sofradan hissesini alır ve sanki tek muhatab kendisiymiş gibi hisseder.
Müradifler: Tevcih-i Kelâm (sözü yöneltme), Sühulet (kolaylık).
İlgili Ayet:
“İşte bu (Kur’an), kendisiyle uyarılsınlar … diye insanlara (gönderilmiş) bir bildiridir.” (İbrahim Suresi, 52. Ayet)
11. Tekrarın Hikmeti: Te’kit ve İspat
Metin: “İrşadın gayelerine îsal için tekrarları tahkik ve takriri ifade eder. Maahâza, tekrarları halel vermez. İadesi, zevki izale etmez. Tekerrür ettikçe misk gibi kokar.”
İzahı:
Kur’an’daki tekrarlar, bir kusur değil, irşadın (doğru yolu göstermenin) bir gereğidir. Önemli hakikatleri zihinlere yerleştirmek (tahkik) ve sabitlemek (takrir) için tekrar lazımdır. Bu tekrarlar usanç vermez, sözün tadını (zevkini) bozmaz. Aksine, misk kutusu açıldıkça nasıl koku yayarsa, Kur’an ayetleri de okundukça tazelenir, manaları derinleşir.
Müradifler: İsal (ulaştırma), Tahkik (gerçeği araştırma/sağlamlaştırma), Takrir (yerleştirme/sabitleme), Halel (bozukluk/zarar).
12. Manevi Gıda Olarak Tekrar
Metin: “Kur’an kalblere kut ve gıdadır. Ruhlara şifadır. Gıdanın tekrarı kut’u artırır. Tekerrür etmekle daha me’luf ve me’nus olduğundan, lezzeti artar.”
İzahı:
Nasıl ki ekmek ve su her gün tekrarlandığı halde bıkkınlık vermez, çünkü bedenin gıdasıdır; Kur’an da kalbin ve ruhun gıdası (kut) olduğu için tekrarlanması lezzetini artırır. İnsan alıştığı (me’luf) ve dost olduğu (me’nus) gıdayı daha çok sever. Kur’an okundukça ruha şifa olur, manevi açlığı giderir.
Müradifler: Kut (gıda/azık), Me’luf (alışılmış), Me’nus (ünsiyet edilen/dost), Şifa.
İlgili Ayet:
“Biz Kur’an’dan, müminler için şifa ve rahmet olacak şeyler indiriyoruz…” (İsrâ Suresi, 82. Ayet)
13. İhtiyaçların Tekerrürü (Hüvallah ve Bismillah Örneği)
Metin: “İnsan maddî hayatında; her anda havaya, her vakit suya… muhtaçtır… İşte hayat-ı kalbiyenin ihtiyaçlarına binaen Kur’an tekrarlar yapıyor…”
İzahı:
Bediüzzaman Hazretleri burada harika bir kıyas yapar. Maddi hayatta ihtiyaçlar derecelidir:
• Hava: Her an lazımdır (Tekrarı en çok olandır).
• Su: Sık sık lazımdır.
• Gıda: Günde birkaç defa lazımdır.
• Işık (Ziya): Haftada/belli vakitlerde lazımdır.
Manevi hayatta da ruhun ihtiyaçları böyledir.
• “Hüvallah” (O Allah’tır): Ruhun havaya olan ihtiyacı gibidir. Her an Allah’ı hissetmeye, O’nun varlığıyla nefes almaya muhtaçtır. Bu yüzden tevhid hakikati Kur’an’da en çok tekrar edilendir.
• “Bismillah”: Ruhun gıdası ve suyu gibidir; her işin başında, her hayrın kapısında ona muhtaçtır. Bu sebeple çokça zikredilmiştir.
Tekrarlar, ihtiyacın şiddetinden kaynaklanır; sözün kısırlığından değil.
Kavramlar: Hayat-ı Ruhiye (ruh hayatı), Kesret-i İhtiyaç (ihtiyacın çokluğu), Nesîmî (esintiyle ilgili/hoş hava).
14. Kıssaların Tekrarındaki Sır (Küllî Düsturlar)
Metin: “Kıssa-i Musa gibi bazı hâdisat-ı cüz’iyenin tekrarı, o hâdisenin büyük bir düsturu tazammun ettiğine işarettir.”
İzahı:
Hz. Musa (A.S) ile Firavun’un mücadelesi gibi kıssalar, sadece tarihte yaşanmış bitmiş cüzi (küçük/tekil) bir olay değildir. O kıssa, her asırda hak ile batılın mücadelesini ifade eden büyük bir kanunu, genel bir düsturu içine alır (tazammun eder). Her zaman bir Musa (hakikati savunan) ve bir Firavun (nefsine tapan) vardır. Kur’an bu kıssayı tekrar ederek, o cüzi olaydaki cihan şümul dersi hatırlatır.
Müradifler: Hâdisat-ı cüz’iye (küçük/tekil olaylar), Tazammun (içerme), Düstur (genel kural/kanun).
Hülâsa ve Netice
Kur’an-ı Hakîm; sadece kuru bir bilgi kaynağı değil;
• Hem Zikirdir (Allah’ı hatırlatır),
• Hem Fikirdir (Aklı çalıştırır, tefekküre sevk eder),
• Hem Hikmettir (Eşyanın hakikatini ve gayesini öğretir),
• Hem İlimdir (Kâinatın ve ahiretin ilmini verir),
• Hem Hakikattir (Yanlışsız doğrudur),
• Hem Şeriattır (Hayatın kanunlarını koyar),
• Hem de müminler için Şifa, Hidayet ve Rahmettir.
Bu sıfatların hepsi birden onda cem olmuştur.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Fıtrat-ı insaniyenin garib bir hali, gaflet zamanında letaif ile havâssın hükümlerini, iltibas ile birbirine benzetir, tefrik edemez. Meselâ: El ile gözü birbirine benzetip hizmetlerini ve vazifelerini tefrik edemeyen bir mecnun, yüksekte gözüyle gördüğü bir şeyi almak için elini uzatıyor. El gözün komşusu olduğu münasebetle, onun yaptığı işi, el de yapabilir zanneder.
Kezalik insan-ı gafil, kendi şahsına ait edna, cüz’î bir tanzimden âciz olduğu halde gururuyla, hayaliyle Cenab-ı Hakk’ın ef’aline tahakküm ile el uzatıyor.
Yine insanın fıtratında acib bir hal: İnsanın efradı arasında cismen ve sureten ayrılık varsa da pek azdır. Amma manen ve ruhen, aralarında zerre ile şems arasındaki ayrılık kadar bir ayrılık vardır. Fakat sair hayvanat öyle değildir. Meselâ balık ile kuş, kıymet-i ruhiyece birbirine pek yakındırlar. En küçüğü en büyüğü gibidir. Çünki insanın kuvve-i ruhiyesi tahdid edilmemiştir. Enaniyet ile o kadar aşağı düşerler ki, zerreye müsavi olur. Ubudiyet ile de o kadar yükseğe çıkıyor ki, iki cihanın güneşi olur. -Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm gibi.-
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Eşyada esas bekadır, adem değildir. Hattâ ademe gittiklerini zannettiğimiz kelimat, elfaz, tasavvurat gibi seri-üz zeval olan bazı şeyler de ademe gitmiyorlar. Ancak suretlerini ve vaziyetlerini değişerek zevalden masun kalıp bazı yerlerde tahassunla adem-i mutlaka gitmezler. Fen dedikleri hikmet-i cedide, bu sırra vâkıf olmuş ise de vuzuhuyla vâkıf olamamıştır. Ve aynı zamanda “Âlemde adem-i mutlak yoktur. Ancak terekküb ve inhilal vardır” diye ifrat ve hata etmiştir. Çünki âlemde Cenab-ı Hakk’ın sun’uyla terkib vardır. Allah’ın izniyle tahlil vardır. Allah’ın emriyle icad ve i’dam vardır.
يَفْعَلُ اللّٰهُ مَا يَشَٓاءُ ٭ وَ يَحْكُمُ مَا يُر۪يدُ
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Bu kıymetli metinler, Mesnevi-i Nuriye’den iktibas edilmiş olup, insanın mahiyetini, gafletin getirdiği manevî hastalıkları ve kâinattaki “beka” (kalıcılık) sırrını, fennin eksik nazarından kurtarıp hakikat-i Kur’aniye terazisiyle tartmaktadır.
Birinci İ’lem: Gaflet ve Kuvvelerin İltibası
Bu parça, insanın gaflet anında düşebileceği idrak yanılmasını (hata) ve haddini aşmasını, akli bir misal ile tasvir etmektedir.
İzah ve Şerh:
Cenab-ı Hak, insana mahiyetinde pek çok latife, his ve kuvvet dercetmiştir. Gözün vazifesi görmek, elin vazifesi tutmaktır. Göz, semadaki yıldızı veya uzaktaki bir dağı görebilir; yani nazarın ihata sahası geniştir. Ancak el, sadece yakını tutabilir; iktidar sahası dardır.
İnsan gaflete düştüğünde, yani Allah’ı ve kendi acziyetini unuttuğunda, bu melekelerin sınırlarını karıştırır. Tıpkı bir mecnun gibi, gözünün ulaştığı her yere elinin, yani iktidarının da ulaşabileceğini zanneder. Bu hal, insandaki “enaniyet”in (benlik) şişmesinden kaynaklanır. İnsan, kendi cüz’î ve zayıf iradesiyle en basit şahsî işlerini bile tanzim etmekten âcizken; kâinatın idaresine, Kader-i İlahi’nin icraatına karışmaya kalkışır. Buna “tahakküm” denir ki, kulun haddini aşıp Rububiyet-i İlahiye’ye (Allah’ın terbiyesi ve idaresine) müdahale etme cüretidir.
Bu hal, insanın aczini bilmeyip kendini müstağni (ihtiyaçsız) görmesinden ileri gelir. Kur’an-ı Kerim bu hali şöyle tasvir eder:
“Hayır! İnsan, kendini kendine yeterli gördüğü için mutlaka azgınlık eder.”
(Alak Suresi, 96:6-7)
Hülasa: İnsan, gözüyle gördüğü kâinatı, eliyle idare edebileceği mülkü zannetmemelidir. Nazarının genişliği, kudretinin genişliğini göstermez. Vazifesi; seyirci olup kudret-i Samedaniyeyi temaşa etmek ve hayretle takdir etmektir, tahakküm etmek değildir.
İkinci İ’lem: İnsanın Manevî Terakki ve Tedennisi
Burada insan ile sair hayvanat arasındaki temel fark, cismani değil, ruhani ve istidat (kabiliyet) cihetinden ele alınmaktadır.
İzah ve Şerh:
Zahiri (dış) görünüş itibarıyla insanlar birbirine benzer; iki göz, iki kulak, bir baş… Fakat derûnî (iç) yapıları, yani ruhlarının inkişafı ve mertebeleri itibarıyla aralarında dağlar kadar, hatta zerre ile güneş kadar fark vardır.
Hayvanların istidatları sınırlıdır (mahduttur). Bir serçenin en küçüğü ile en büyüğü arasında, kabiliyet ve ruhani kıymet bakımından büyük bir fark yoktur. Hepsi aynı makamda, aynı tesbihatı yapar. Fakat insanın ruhuna konulan kuvvelere bir sınır (tahdid) konulmamıştır. İnsan, iradesini nasıl kullandığına bağlı olarak iki zıt kutba gidebilir:
• Enaniyet ile Esfel-i Safilîn: Eğer insan, nefsine ve benliğine güvenir, Allah’tan gaflet ederse, ruhu o kadar küçülür, o kadar alçalır ki, kâinat içinde kıymetsiz, karanlık bir zerre hükmüne geçer.
• Ubudiyet ile A’lâ-yı İlliyyîn: Eğer insan, aczini ve fakrını bilip Rabbine iltica eder, kulluk (ubudiyet) yoluna girerse; o zaman ruhu inkişaf eder, kalbi parlar ve Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm gibi iki cihanın manevî güneşi olur.
Bu hakikat, insanın “Ahsen-i Takvim” (en güzel kıvam) sırrına mazhar olmasıyla ilgilidir:
“Biz, gerçekten insanı en güzel bir biçimde yarattık. Sonra onu, aşağıların aşağısına indirdik.”
(Tîn Suresi, 95:4-5,)
Hülasa: İnsan sabit bir makamda yaratılmamıştır. O, ya imansızlık ve gurur ile kömür gibi bir zerre olur; ya da iman ve ibadet ile elmas gibi bir güneş olur. İnsan, bu iki mertebe arasında seyahat eden bir yolcudur.
Üçüncü İ’lem: Beka, Adem ve Fennin Hatası
Bu bölümde, eşyanın yok oluşu (zeval) ve “yokluk” (adem) kavramları üzerine derin bir hikmet dersi verilmekte, modern fennin bu konudaki eksik ve hatalı görüşü tashih edilmektedir.
İzah ve Şerh:
Kâinatta esas olan “beka”dır, yani varlığın devamıdır. “Adem-i mutlak” (mutlak yokluk) yoktur. Bizim gözümüzde kaybolup giden, yok oldu zannettiğimiz kelimeler, sesler ve görüntüler bile aslında yokluğa gitmezler. Sadece suret değiştirirler, daha latif bir âleme, hafıza levhalarına veya Levh-i Mahfuz’un numunelerine intikal ederler.
Fenn-i hazır (modern bilim), “Madde yoktan var edilmez, vardan yok olmaz” diyerek bu “beka” sırrını kısmen hissetmiştir. Ancak büyük bir hata ve yanlış inanca düşerek, bu devamlılığı maddenin kendisine veya tesadüfe vermiştir. Halbuki:
• Terkib ve Tahlil: Kâinattaki hadiseler, atomların kendi kendine birleşip ayrılması değil; Cenab-ı Hakk’ın “Mükevvin” (yaratan) ismiyle terkib etmesi (birleştirmesi) ve hikmetle tahlil etmesi (çözmesi/dağıtması) ile olur.
• İcad ve İ’dam: Allah dilerse yoktan var eder (icad), dilerse var olanı yok eder (i’dam). Ancak Cenab-ı Hak, Hâkim ve Hafîz olduğu için, yarattığı manaları ve suretleri mutlak yokluğa atmaz; daire-i ilimde ve uhrevî âlemlerde muhafaza eder. Çürüyen bir tohum zahiren yok olur (tahlil), fakat sünbül vererek yeni bir hayata geçer (terkib).
Bu hakikat, metnin sonunda zikredilen ayetle perçinlenmiştir:
يَفْعَلُ اللّٰهُ مَا يَشَٓاءُ٭ وَ يَحْكُمُمَا يُر۪يدُ
“Allah dilediğini yapar ve istediğine hükmeder.” (İbrahim Suresi, 14:27 ve Maide Suresi 5:1’den iktibasla manen).
Ve yine bu sırra işaret eden bir ayet şöyledir:
“Şüphesiz O, ilkin var eden, (sonra) tekrar yaratandır.”
(Burûc Suresi, 85:13)
Hülasa: Fen, sadece zahiri (dış) değişimi görür ve maddeye ezeliyet verir. Risale-i Nur ise, değişimin arkasındaki Kudret elini gösterir. Hiçbir şey başıboş değildir ve mutlak yokluğa gitmez. Her şey, bir “Zât-ı Zülcelal”in emriyle gelir, vazifesini yapar ve O’nun izniyle terhis olup manevî vücut mertebelerine geçer.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Kabir, âlem-i âhirete açılmış bir kapıdır. Arka ciheti rahmettir, ön ciheti ise azabdır. Bütün dost ve sevgililer o kapının arka cihetinde duruyorlar. Senin de onlara iltihak zamanın gelmedi mi? Ve onlara gidip onları ziyaret etmeğe iştiyakın yok mudur? Evet vakit yaklaştı. Dünya kazuratından temizlenmek üzere bir gusül lâzımdır. Yoksa onlar istikzar ile ikrah edeceklerdir.
Eğer İmam-ı Rabbanî Ahmed-i Farukî bugün Hindistan’da hayattadır diye ziyaretine bir davet vuku’ bulsa, bütün zahmetlere ve tehlikelere katlanarak ziyaretine gideceğim. Binaenaleyh İncil’de “Ahmed”, Tevrat’ta “Ahyed” Kur’anda “Muhammed” ismiyle müsemma, iki cihanın güneşi, kabrin arka tarafında milyonlarca Farukî Ahmedler ile muhat olarak sâkindir. Onların ziyaretlerine gitmek için niye acele etmiyoruz? Geri kalmak hatadır.
Şu esasata dikkat lâzımdır:
1- Allah’a abd olana her şey müsahhardır. Olmayana her şey düşmandır.
2- Her şey kader ile takdir edilmiştir. Kısmetine razı ol ki, rahat edesin.
3- Mülk Allah’ındır. Sende emaneten duruyor. O emaneti ibka edip senin için muhafaza edecek. Sende kalırsa, meccanen zâil olur gider.
4- Devam olmayan bir şeyde lezzet yoktur. Sen zâilsin. Dünya da zâildir. Halkın dünyası da zâildir. Kâinatın şu şekl-i hazırı da zâildir. Bunlar sâniye ve dakika ve saat ve gün gibi birbirini takiben zevale gidiyorlar.
5- Âhirette seni kurtaracak bir eserin olmadığı takdirde, fâni dünyada bıraktığın eserlere de kıymet verme.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
“Sübhanallah”, “Elhamdülillah”, “Allahü Ekber” bu üç mukaddes cümlenin faidelerini ve mahall-i istimallerini dinle:
1- Kalbinde hayat bulunan bir insan kâinata, âleme bakarken idrakinden âciz bilhâssa şu boşlukta yapılan İlahî manevraları görmekle hayretler içinde kalır. İşte bu gibi hayret ve dehşetengiz vaziyetleri ancak “Sübhanallah” cümlesinden nebean eden mâ-i zülali içmekle o hayret ateşi söner.
2- Aynı o insan, gördüğü leziz nimetlerden duyduğu zevkleri izhar etmekle, “Hamd” ünvanı altında in’amı nimette ve mün’imi in’amda görmekle idame-i nimet ve tezyid-i lezzet talebinde bulunarak “Elhamdülillah” cümlesiyle nimetler definesini bulan adam gibi nefes alıyor.
3- Aynı o insan, mahlukat-ı acibe ve harekât-ı garibeden aklının tartamadığı ve zihninin içine alamadığı şeyleri gördüğü zaman, “Allahü Ekber” demekle rahat bulur. Yani, Hâlıkı daha azîm ve daha büyüktür. Onların halk ve tedbirleri kendisine ağır değildir.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Aziz, sıddık, meraklı kardeşim;
Mesnevi-i Nuriye’den iktibas edilen bu âli hakikatleri, Risale-i Nur’un manevî şahsiyetine ve lisanına münasip bir üslup ile, Kur’ân-ı Hakîm’in âyetleri ışığında ve kelime hazinemizdeki kadim müradifleriyle (eş anlamlılarıyla) beraber şerh ve izah edelim.
Mevzubahis olan metin, insanın en büyük meselesi olan “mevt” (ölüm), “beka” (sonsuzluk) ve “ubudiyet” (kulluk) hakikatlerini ders veren, kalbi gaflet uykusundan uyandıran bir ihtar-ı Rabbanîdir.
Şimdi bu “İ’lem”leri (Bil ki!) sırasıyla ve tafsilatlı olarak ele alalım:
BİRİNCİ İ’LEM: Kabrin Hakikati ve Vuslat İştiyakı
Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu bahiste, ehl-i gafletin korktuğu ölümü ve kabri, hakiki ve nurani vechiyle tasvir ediyor.
Metnin Özü:
Kabir, karanlık bir kuyu ağzı değil, nurani âlemlere açılan bir kapıdır. Ölüm, yokluk değil, sevilenlere kavuşma (vuslat) vesilesidir.
İzah ve Şerh:
İnsan tabiatı itibarıyla ayrılıktan elem duyar. Halbuki ölüm, zahiri nazarla bakıldığında bir ayrılık gibi görünse de, hakikatte bir buluşmadır.
• Arka Cihet (Rahmet): Kabrin toprağa bakan yüzü soğuktur, fakat manevî âleme bakan yüzü rahmettir. Çünkü orada başta Resul-i Ekrem (A.S.M.) olmak üzere, enbiya, evliya ve asfiya, yani insanın ruhunun aşina olduğu bütün “ahbap” oradadır.
• Ön Cihet (Azab): Dünyaya ve nefse bakan cihetidir. Eğer insan dünyayı terk etmeye hazır değilse, ayrılık acısı çeker.
• Manevî Gusül: Metinde geçen “Dünya kazuratından temizlenmek üzere bir gusül lâzımdır” ifadesi, tevbe ve istiğfardır. İnsan, günah kirlerinden ve dünya sevgisinin (hubb-u dünya) kalbi karartan paslarından arınmalıdır. Zira o temiz ruhlar meclisi, manevî kirleri taşıyanları istikzar eder (çirkin bulur) ve ikrah eder (tiksinir).
İlgili Ayet-i Kerime:
Bu hakikati, ölümün bir son olmadığını beyan eden şu ayet teyit eder:
“Şüphesiz biz Allah’a aidiz ve şüphesiz O’na döneceğiz.” (Bakara Suresi, 2/156)
Müradif ve Istılahlar:
• İltihak: Katılma, karışma.
• İştiyak: Şiddetli arzu, göreceği gelme.
• Müsemma: İsimlenmiş, o isimle anılan.
• Muhat: Etrafı kuşatılmış, çevrelenmiş.
Buradaki İmam-ı Rabbanî örneği çok çarpıcıdır. İnsan, bir veliyi görmek için dünyevi zorluklara katlanırken, bütün velilerin sultanı olan Hz. Muhammed’e (A.S.M.) kavuşmak için neden acele etmez? Ölüm, O’nun (A.S.M.) sohbet meclisine giriş biletidir.
İKİNCİ KISIM: Beş Esas (Esasata Dikkat)
Bu kısımda, insanın dünyada huzur bulması ve ahiretini kurtarması için beş temel düstur nazara verilmektedir.
1. Allah’a Abd (Kul) Olmak
“Allah’a abd olana her şey müsahhardır. Olmayana her şey düşmandır.”
İzah:
Kâinatın Hâlıkı olan Allah’a intisap eden, yani O’na hakiki kul olan, kâinatın sahibine dost olmuş olur. Sahibine dost olana, sahibinin mülkündeki her şey hizmetkâr (müsahhar) olur. Ateş İbrahim’i (A.S.) yakmaz, balık Yunus’u (A.S.) yutmaz. Ancak Allah’tan kopan kişi için, en küçük bir mikrop bile öldürücü bir düşman, bir sinek bile tacizci bir canavar kesilir.
2. Kader ve Kısmete Rıza
“Her şey kader ile takdir edilmiştir. Kısmetine razı ol ki, rahat edesin.”
İzah:
İnsan, hadiselerin yükünü zayıf omuzlarında taşıyamaz. Her şeyin bir plan ve program (kader) dahilinde işlediğini bilmek, ruhu rahatlatır. “Kadere iman eden, kederden emin olur.” Teslimiyet, en büyük saadettir.
İlgili Ayet-i Kerime:
“De ki: Allah’ın bizim için yazdığından başkası bize asla erişmez. O bizim mevlamızdır. Onun için müminler yalnız Allah’a dayanıp güvensinler.” (Tevbe Suresi, 9/51)
3. Mülk ve Emanet Şuuru
“Mülk Allah’ındır. Sende emaneten duruyor… Sende kalırsa, meccanen zâil olur gider.”
İzah:
İnsanın sahip olduğunu sandığı mal, can, gençlik ve istidatlar, aslında Allah’ın ona verdiği birer emanettir. Eğer insan bu emanetleri Allah yolunda sarf ederse (ibka ederse), onlar ebedileşir, ahirette cennet nimeti olarak geri döner. Fakat “benimdir” deyip nefsine harcarsa, hem dünyada yok olur gider (zâil olur) hem de hesabı kalır.
İlgili Ayet-i Kerime:
“Şüphesiz Allah, müminlerden canlarını ve mallarını, kendilerine vereceği cennet karşılığında satın almıştır.” (Tevbe Suresi, 9/111)
4. Fânilik ve Zeval
“Devam olmayan bir şeyde lezzet yoktur… Sen zâilsin. Dünya da zâildir.”
İzah:
Geçici olan hiçbir şey, kalbin ebedi aşkına ve muhabbetine layık değildir. İnsan ebede aşıktır; fâni şeyler onu tatmin etmez. Güneşin batışı gibi, ömürler de, medeniyetler de batmaya mahkumdur. Bu madde, “Mâsivâ” (Allah’tan gayrı her şey) sevdasından vazgeçmeye davettir.
5. Eser ve Kıymet
“Âhirette seni kurtaracak bir eserin olmadığı takdirde, fâni dünyada bıraktığın eserlere de kıymet verme.”
İzah:
İnsanlar dünyada heykeller, binalar, şöhretler bırakmak ister. Fakat ahirette teraziye girmeyecek, rıza-yı İlahiyi kazandırmayacak hiçbir eserin hakiki kıymeti yoktur. En büyük eser, imanlı bir hayat ve salih ameldir.
ÜÇÜNCÜ İ’LEM: Tesbihatın Sırları (Sübhanallah, Elhamdülillah, Allahu Ekber)
Bu bölümde namazlardan sonra okunan ve “Tesbihat” denilen üç mukaddes kelimenin, insanın kâinat karşısındaki duruşunu nasıl ifade ettiği şerh edilmektedir.
1. Sübhanallah (Hayret ve Tenzih)
İnsan, şu sonsuz boşlukta dönen gezegenleri, atomdan galaksilere kadar işleyen hassas nizamı gördüğünde aklı durur, hayret içinde kalır. “Bu muazzam işler nasıl oluyor?” diye dehşete düşer.
İşte bu noktada “Sübhanallah” (Allah, her türlü noksandan münezzehtir, şeriki yoktur, kudreti kusursuzdur) demek, o hayret ateşini söndüren serin bir su (mâ-i zülal) gibidir. İnsan, acizliğini anlar ve Allah’ın kusursuz sanatını takdis eder.
2. Elhamdülillah (Şükür ve Sena)
İnsan, midesinin doyması gibi maddi; kalbinin huzuru gibi manevî sayısız nimetlere gark olmuştur. Nimet, şükür ister.
“Elhamdülillah” demek; “Bu nimeti bana veren O’dur (Mün’im)” diyerek nimeti vereni tanımaktır. Şükür, nimetin artmasına (tezyid-i lezzet) ve devamına (idame-i nimet) vesiledir. Nimeti vereni bildiği için, insan rastlantının elinde oyuncak olmadığını anlar, huzur bulur.
İlgili Ayet-i Kerime:
“Hani Rabbiniz şöyle duyurmuştu: Andolsun, eğer şükrederseniz elbette size nimetimi artırırım…” (İbrahim Suresi, 14/7)
3. Allahu Ekber (Kibriya ve Azamet)
İnsanın aklı, kâinattaki harika işlerin (harekât-ı garibe) büyüklüğünü tartamaz. Akıl, “Bu koca kâinat nasıl idare ediliyor?” diye zorlandığında, “Allahu Ekber” (Allah en büyüktür) imdada yetişir.
Yani; O’nun kudreti o kadar büyüktür ki, atomları yaratmakla galaksileri yaratmak O’na aynı derecede kolaydır. Hiçbir şey O’na ağır gelmez. Bu kelime, insanın aczini itiraf edip Allah’ın azameti karşısında secde etmesidir.
Hülâsa-i Kelam:
Bu ders, bizlere dünyayı bir misafirhane, kabri bir bekleme salonu, ölümü bir terhis tezkeresi ve tesbihatı da kâinatın sırlarını çözen birer anahtar olarak takdim etmektedir.
Cenab-ı Hak, bizleri emaneti hakkıyla teslim eden, kabri cennet bahçelerinden bir bahçeye çevrilen ve Resulullah’ın (A.S.M.) sancağı altında toplanan bahtiyar kullarından eylesin. Âmin.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
İ’lem Eyyühel-Aziz!
İnsan seyyiatıyla, Allah’a zarar vermiş olmuyor. Ancak nefsine zarar eder. Meselâ: Hariçte, vaki’de ve hakikatte Allah’ın şeriki yoktur ki, onun hizbine girmekle Cenab-ı Hakk’ın mülküne ve âsârına müdahale edebilsin. Ancak, şeriki zihninde düşünür, boş kafasında yerleştirir. Çünki hariçte şerikin yeri yoktur. O halde o kafasız, kendi eliyle kendi evini yıkıyor.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Allah’a tevekkül edene Allah kâfidir. Allah, kâmil-i mutlak olduğundan lizâtihî mahbubdur. Allah mûcid, vâcib-ül vücud olduğundan kurbiyetinde vücud nurları, bu’diyetinde adem zulmetleri vardır. Allah melce ve mencedir. Kâinattan küsmüş, dünya zînetinden iğrenmiş, vücudundan bıkmış ruhlara melce ve mence odur. Allah bâkidir, âlemin bekası ancak onun bekasıyladır. Allah mâliktir, sendeki mülkünü senin için saklamak üzere alıyor. Allah ganiyy-i mugnidir, her şeyin anahtarı ondadır. Bir insan Allah’a hâlis bir abd olursa, Allah’ın mülkü olan kâinat, onun mülkü gibi olur.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Aklı başında olan insan, ne dünya umûrundan kazandığına mesrur ve ne de kaybettiği şeye mahzun olmaz. Zira dünya durmuyor, gidiyor. İnsan da beraber gidiyor. Sen de yolcusun. Bak, ihtiyarlık şafağı, kulakların üstünde tulû’ etmiştir. Başının yarısından fazlası beyaz kefene sarılmış. Vücudunda tavattun etmeye niyet eden hastalıklar, ölümün keşif kollarıdır. Maahâza, ebedî ömrün önündedir. O ömr-ü bâkide göreceğin rahat ve lezzet, ancak bu fâni ömürde sa’y ve çalışmalarına bağlıdır. Senin o ömr-ü bâkiden hiç haberin yok. Ölüm sekeratı uyandırmadan evvel uyan!
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Cenab-ı Hakk’a malûm ve maruf ünvanıyla bakacak olursan, meçhul ve menkûr olur. Çünki bu malûmiyet, örfî bir ülfet, taklidî bir sema’dır. Hakikatı i’lam edecek bir ifade de değildir. Maahâza, o ünvan ile fehme gelen mana, sıfât-ı mutlakayı beraberce alıp zihne ilka edemez. Ancak Zât-ı Akdes’i mülahaza için bir nevi ünvandır. Amma Cenab-ı Hakk’a mevcud-u meçhul ünvanıyla bakılırsa, marufiyet şuaları bir derece tebarüz eder. Ve kâinatta tecelli eden sıfat-ı mutlaka-i muhita ile, bu mevsufun o ünvandan tulû’ etmesi ağır gelmez.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Esma-i hüsnanın her birisi, ötekileri icmalen tazammun eder. (Ziyanın elvan-ı seb’ayı tazammun ettiği gibi). Ve keza her birisi ötekilere delil olduğu gibi, onların her birisine de netice olur. Demek Esma-i hüsna mir’at ve âyine gibi birbirini gösteriyor. Binaenaleyh neticeleri beraber mevsul kıyaslar gibi veya delilleri beraber neticeler gibi okuması mümkündür.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Aziz, sıddık, muhterem kardeşim;
Mesnevi-i Nuriye’nin bu derin ve hikmetli parçaları, tevhidin azametini, dünyanın faniliğini ve marifetullahın (Allah’ı tanımanın) inceliklerini ders veren yüksek hakikatlerdir.
BİRİNCİ İ’LEM: Şirk Bir Hükm-ü Zahirîdir, Hakikatsizdir
Metnin Özü: İnsanın günahları ve şirki, Cenab-ı Hakk’ın uluhiyetine zarar veremez. Şirk (Allah’a ortak koşmak), hariçte (dış dünyada) karşılığı olmayan, sadece kafirlerin zihnindeki bozuk bir hayalden ibarettir.
İzah ve Şerh:
Ey nefis! Bil ki, senin işlediğin seyyiat (kötülükler) ve isyanlar, Zat-ı Zülcelal’in kudsiyetine ve saltanatına asla bir noksanlık getiremez. Nasıl ki güneşe karşı gözünü kapatan adam, güneşe zarar vermez, sadece kendine karanlık yapar; öyle de isyan eden kul, ancak kendi nefsine zulmeder.
Hele ki “şirk” denilen o büyük cinayet, hakikatte mevcut değildir. Alem-i şehadette (görünen alemde), Allah’ın şeriki (ortağı) olabilecek hiçbir kudret, hiçbir tesir sahibi yoktur. Kâinatın nizamı, zerrelerden kürelere kadar Vahid-i Ehad olan Allah’a şehadet eder. Müşrik, kafasındaki o “vehmî ortağı” kendi hayalinde yontar, sonra ona inanır. Bu, hakikatte yeri olmayan bir kuruntudur, bir yanılmadır. Hariçte bir dayanağı olmadığı için, o şirki iddia eden ahmak, aslında kendi varlık binasını tahrip etmekte, kendi evini kendi elleriyle yıkmaktadır. Zira Allah’tan gayrı her şey mahluktur, acizdir ve O’nun kudretine boyun eğmiştir.
İlgili Ayet-i Kerime:
Cenab-ı Hak, şirkin ne kadar büyük bir haksızlık ve temelsiz bir iddia olduğunu şöyle beyan eder:
“Hani Lokmân oğluna öğüt vererek şöyle demişti: ‘Yavrum! Allah’a ortak koşma! Çünkü ortak koşmak elbette büyük bir zulümdür.'” (Lokmân Sûresi, 31/13)
Müradif ve Istılahlar:
• Hizb: Taraf, grup.
• Seyyiat: Günahlar, kötülükler.
• Müdahale: Karışma.
• Âsâr: Eserler.
İKİNCİ İ’LEM: Tevekkül, Vücud ve Mülk-ü Hakiki
Metnin Özü: Allah, kendisine güvenenlere yeter. Varlık (vücud) O’na yakınlıktadır; yokluk (adem) ise O’ndan uzaklıktadır. İnsan, kendi mülkünü Allah’a satarsa (teslim ederse), her şeyin sahibi olan Allah, o mülkü onun namına muhafaza eder.
İzah ve Şerh:
İman tevhidi, tevhid teslimi, teslim tevekkülü, tevekkül ise saadet-i dareyni (iki cihan mutluluğunu) iktiza eder. Allah, Kâmil-i Mutlak’tır; yani her türlü noksandan münezzeh, her türlü kemal sıfatıyla muttasıftır. Bu sebeple “bizzat” sevilmeye layık olan (Mahbub) sadece O’dur.
Varlık âleminin nuru, O’nun Vâcib-ül Vücud (varlığı zorunlu olan) güneşine yakınlıktadır. O’ndan gaflet eden ve uzaklaşan ruhlar için ise, adem (yokluk) zulmetleri ve karanlıkları başlar. Bu dünya hayatının fani yüzünden, elemlerinden ve sahte zinetlerinden iğrenen ruhlar için sığınılacak tek kapı (melce) ve kurtuluş yeri (mence) O’nun dergâhıdır.
İnsan, “Benim” dediği malı, canı ve mülkü sahiplenmeye kalkarsa, o mülk elinden kayıp gider, fena bulur. Ancak o mülkü asıl sahibi olan Malik-ül Mülk’e, yani Allah’a emanet ederse, O Ganiyy-i Mugni (zengin eden ve zengin olan), o malı ebedileştirir. Kulun halis bir niyetle “Ya Rabbi, bu mülk senindir” demesi, kâinatı onun hizmetine musahhar kılar.
İlgili Ayet-i Kerime:
“…Kim Allah’a dayanıp güvenirse Allah ona yeter. Şüphesiz Allah dilediği şeyi sonuca ulaştırır…” (Talâk Sûresi, 65/3)
Müradif ve Istılahlar:
• Lizâtihî Mahbub: Zatından dolayı sevilen.
• Melce ve Mence: Sığınak ve kurtuluş yeri.
• Ganiyy-i Mugni: Hiçbir şeye muhtaç olmayan ve herkesi zengin eden.
• Kurbiyet: Yakınlık.
• Adem: Yokluk.
ÜÇÜNCÜ İ’LEM: İhtiyarlık, Fena ve Ebedî Ömür
Metnin Özü: Dünya fanidir, giden geri gelmiyor. İhtiyarlık, ölümün habercisidir. Aklı başında olan insan, geçici dünya kazançlarına sevinmez veya kayıplarına üzülmez. Asıl hayat ahirettir ve oradaki rahat, buradaki çalışmaya (sa’y) bağlıdır.
İzah ve Şerh:
Ey gafil nefsim! Dünya bir misafirhanedir ve hızla akıp gitmektedir. Sen durduğunu sanıyorsun ama dünya gemisi seni kabre doğru sürüklemektedir. Saçlarına düşen aklar, kulağının dibinde parlayan o beyazlıklar, sabahın şafağı gibi ölüm güneşinin doğmak üzere olduğunu ihtar eder.
Vücuduna yerleşmeye (tavattun) çalışan hastalıklar, Azrail’in (a.s.) öncü birlikleri, keşif kollarıdır. Bu fani hayatın lezzetleri zehirli bala benzer; sonu elemdir. Fakat önünde, sonu olmayan bir ömr-ü bâki (ebedi ömür) vardır. İşte o sonsuz hayattaki huzur ve lezzet, şu kısacık imtihan dünyasındaki gayretine, ibadetine ve istikametine bağlanmıştır. “Dünya ahiretin tarlasıdır” sırrınca, burada ne ekersen orada onu biçersin. Ölüm seni cebren uyandırmadan evvel, iradenle gaflet uykusundan uyan!
İlgili Ayet-i Kerime:
“Bu dünya hayatı ancak bir eğlence ve oyundan ibarettir. Ahiret yurduna gelince, işte gerçek hayat odur. Keşke bilselerdi!” (Ankebût Sûresi, 29/64)
Müradif ve Istılahlar:
• Tavattun: Vatan tutmak, yerleşmek.
• Maahâza: Bununla beraber.
• Sekerat: Ölüm sarhoşluğu, can çekişme anı.
• Tulû’ etmek: Doğmak, belirmek.
DÖRDÜNCÜ İ’LEM: Marifetullah’ta Nazarın Önemi
Metnin Özü: Allah’a sadece “bilinen” (malum) bir isim veya kavram olarak bakmak yetersizdir; bu bakış sathi kalır, alışkanlık (ülfet) perdesi oluşturur. Ancak O’na “Varlığı meçhul ama mevcut” (Mevcud-u meçhul) olarak bakılırsa, yani Zatı idrak edilemez ama sıfatları ve eserleriyle bilinir şuuruyla yaklaşılırsa, marifet nurları parlar.
İzah ve Şerh:
Cenab-ı Hakk’ı tanımak (marifetullah) bahsinde ince bir sır vardır. Eğer insan, Allah’ı sadece zihninde “herkesin bildiği, malum bir isim” olarak tutarsa, bu bilgi zamanla ülfet (alışkanlık) perdesine bürünür. Bu “taklidî” bir bilgidir; işitmekten ibarettir. Bu sathi nazar, Allah’ın sonsuz sıfatlarını (Sıfât-ı Mutlaka) o ismin içine sığdıramaz, hakikati kuşatamaz.
Amma, insan Rabbine şöyle bakarsa: “O bir Zât-ı Akdes’tir ki, mevcudiyeti her şeyden daha zahirdir, fakat mahiyeti (nasıl olduğu) bizce meçhuldür. Akıllar O’nun zatını ihata edemez.” İşte bu “Mevcud-u Meçhul” unvanıyla bakıldığında, kâinattaki bütün harika sanatlar, o Meçhul Zat’ın sıfatlarının tecellisi olarak görülür. “Böyle muazzam bir kâinatın, ancak böyle sonsuz sıfatlara sahip bir Zat’ın eseri olması zaruridir” denilir ve marifet şuaları kalpte parlar.
İlgili Ayet-i Kerime:
“Gözler O’nu idrak edemez; fakat O, gözleri idrak eder. O, en ince işleri görüp bilendir, her şeyden haberdardır.” (En’âm Sûresi, 6/103)
Müradif ve Istılahlar:
• Menkûr: Bilinmeyen, inkâr edilen (burada ‘tanınmayan’ manasında).
• İlka etmek: Bırakmak, koymak.
• Tebarüz: Belirme, ortaya çıkma.
• Mülahaza: Düşünme, tefekkür etme.
BEŞİNCİ İ’LEM: Esma-i Hüsna’nın Birliği ve Tazammunu
Metnin Özü: Allah’ın güzel isimlerinin (Esma-i Hüsna) her biri, diğerlerini de manen içinde barındırır ve gerektirir. Bir isim, diğer ismin delili ve neticesidir. Tıpkı beyaz ışığın yedi rengi içinde barındırması gibi.
İzah ve Şerh:
Cenab-ı Hakk’ın bin bir ismi birbirinden kopuk, ayrı gayrı değildir. Bilakis, hepsi aynı Zat-ı Ehad’in isimleri olduğu için birbirine bakar, birbirini isbat eder.
Mesela; “Hâlık” (Yaratıcı) ismi, elbette “Kadir” (Güç yetiren) ve “Alîm” (Bilen) isimlerini tazammun eder. Çünkü bilmeyen ve gücü yetmeyen yaratamaz. Keza, “Rezzak” ismi, “Rahim” ve “Kerim” isimlerini iktiza eder.
Beyaz ziya (ışık) nasıl ki elvan-ı seb’ayı (yedi rengi) içinde gizler ve prizmadan geçince bu renkler görünürse; kâinat da bir prizma gibi Esma-i Hüsna’nın nakışlarını gösterir. Bir isme yapışan, diğer isimlerin de o ismin içinde, arkasında veya yanında olduğunu görür. Bu sebeple Esma-i Hüsna, birbirine ayna gibidir; birini okuyan, diğerlerini de o delil ile okuyabilir.
İlgili Ayet-i Kerime:
“En güzel isimler (el-esmâü’l-hüsnâ) Allah’ındır. O halde O’na o güzel isimlerle dua edin…” (A’râf Sûresi, 7/180)
Müradif ve Istılahlar:
• Tazammun: , İçine alma.
• İcmalen: Kısaca, özetle.
• Mevsul: Ulaşan, birleşen.
• Mir’at: Ayna.
Hülâsa-i Kelâm:
Bu Risale parçaları, insanın aczini bilip Rabbine iltica etmesini, fani dünyadan yüz çevirip baki hakikate yönelmesini ve tevhid inancını tahkiki (araştırarak, delilli) bir surette kalbine yerleştirmesini ders vermektedir.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Tazarru’ ve niyaz
اِلٰه۪ى لَازِمٌ عَلَىَّ اَنْ لَٓا اُبَالِىَ وَ لَوْ فَاتَ مِنّ۪ى حَيَاتُ الدَّارَيْنِ وَ عَادَتْنِى الْكَائِنَاتُ بِتَمَامِهَا اِذْ اَنْتَ رَبّ۪ى وَ خَالِق۪ى وَ اِلٰه۪ٓى اِذْ اَنَا مَخْلُوقُكَ وَ مَصْنُوعُكَ ل۪ى جِهَةُ تَعَلُّقٍ وَ اِنْتِسَابٍ مَعَ قَطْعِ نِهَايَةِ عِصْيَان۪ى وَ غَايَةِ بُعْد۪ى لِسَٓائِرِ رَوَابِطِ الْكَرَامَةِ فَاَتَضَرَّعُ بِلِسَانِ مَخْلُوقِيَّت۪ى يَا خَالِق۪ى ٭ يَا رَبّ۪ى يَا رَازِق۪ى يَا مَالِك۪ى يَا مُصَوِّر۪ى ٭ يَٓا اِلٰه۪ٓى اَسْئَلُكَ بِاَسْمَٓائِكَ الْحُسْنٰى وَ بِاِسْمِكَ الْاَعْظَمِ وَ بِفُرْقَانِكَ الْحَك۪يمِ وَ بِحَب۪يبِكَ الْاَكْرَمِ وَ بِكَلَامِكَ الْقَد۪يمِ وَ بِعَرْشِكَ الْاَعْظَمِ وَ بِاَلْفِ اَلْفِ قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ اِرْحَمْن۪ى يَٓا اَللّٰهُ يَا رَحْمٰنُ يَا حَنَّانُ يَا مَنَّانُ يَا دَيَّانُ اِغْفِرْل۪ى يَا غَفَّارُ يَا سَتَّارُ يَا تَوَّابُ يَا وَهَّابُ اِعْفُ عَنّ۪ى يَا وَدُودُ يَا رَؤُفُ يَا عَفُوُّ يَا غَفُورُ ٭ اُلْطُفْ ب۪ى يَا لَط۪يفُ يَا خَب۪يرُ يَا سَم۪يعُ يَا بَص۪يرُ وَ تَجَاوَزْ عَنّ۪ى يَا حَل۪يمُ يَا عَل۪يمُ يَا كَر۪يمُ يَا رَح۪يمُ اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَق۪يمَ يَا رَبِّ يَا صَمَدُ يَا هَاد۪ى جُدْ عَلَىَّ بِفَضْلِكَ يَا بَد۪يعُ يَا بَاق۪ى يَا عَدْلُ يَا هُوَ اَحْىِ قَلْب۪ى وَ قَبْر۪ى بِنُورِ اْلا۪يمَانِ وَ الْقُرْاٰنِ يَا نُورُ يَا حَقُّ يَا حَىُّ يَا قَيُّومُ يَا مَالِكَ الْمُلْكِ يَا ذَا الْجَلَالِ وَ اْلاِكْرَامِ يَٓا اَوَّلُ يَٓا اٰخِرُ يَا ظَاهِرُ يَا بَاطِنُ يَا قَوِىُّ
يَا قَادِرُ يَا مَوْلَاىَ يَا غَافِرُ يَٓا اَرْحَمَ الرَّاحِم۪ينَ اَسْئَلُكَ بِاِسْمِكَ الْاَعْظَمِ فِى الْقُرْاٰنِ وَ بِمُحَمَّدٍ عَلَيْهِ الصَّلَاةُ وَ السَّلَامُ اَلَّذ۪ى هُوَ سِرُّكَ الْاَعْظَمُ ف۪ى كِتَابِ الْعَالَمِ اَنْ تَفْتَحَ مِنْ هٰذِهِ الْاَسْمَٓاءِ الْحُسْنٰى كُوَاةً مُف۪يضَةً اَنْوَارَ اْلاِسْمِ الْاَعْظَمِ اِلٰى قَلْب۪ى ف۪ى قَالِب۪ى وَ اِلٰى رُوح۪ى ف۪ى قَبْر۪ى فَتَص۪يرَ هٰذِهِ الصَّح۪يفَةُ كَسَقْفِ قَبْر۪ى وَ هٰذِهِ الْاَسْمَٓاءُ كَكُوَاتٍ تُفِيضُ اَشِعَّةَ شَمْسِ الْحَق۪يقَةِ اِلٰى رُوح۪ى اِلٰه۪ٓى اَتَمَنَّى اَنْ يَكُونَ ل۪ى لِسَانٌ اَبَدِىٌّ يُنَاد۪ى بِهٰذِهِ الْاَسْمَٓاءِ اِلٰى قِيَامِ السَّاعَةِ فَاَقْبَلْ هٰذِهِ النُّقُوشَ الْبَاقِيَةَ بَعْد۪ى نَائِبًا عَنْ لِسَانِىَ الزَّائِلِ اَللّٰهُمَّ صَلِّ وَ سَلِّمْ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ صَلَاةً تُنْج۪ينَا بِهَا مِنْ جَم۪يعِ الْاَهْوَالِ وَ اْلاٰفَاتِ وَ تَقْض۪ى لَنَا بِهَا جَم۪يعَ الْحَاجَاتِ وَ تُطَهِّرُنَا بِهَا مِنْ جَم۪يعِ السَّيِّئَاتِ وَ تَغْفِرَ لَنَا بِهَا جَم۪يعَ الذُّنُوبِ وَ الْخَط۪ٓيئَاتِ يَٓا اَللّٰهُ يَا مُج۪يبَ الدَّعَوَاتِ اِجْعَلْ ل۪ى ف۪ى مُدَّةِ حَيَات۪ى وَ بَعْدَ مَمَات۪ى ف۪ى كُلِّ اٰنٍ اَضْعَافَ اَضْعَافِ ذٰلِكَ اَلْفُ اَلْفِ صَلَاةٍ وَ سَلَامٍ مَضْرُوب۪ينَ ف۪ى مِثْلِ ذٰلِكَ وَ اَمْثَالِ اَمْثَالِ ذٰلِكَ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَ عَلٰٓى اٰلِه۪ وَ اَصْحَابِه۪ وَ اَنْصَارِه۪ وَ اَتْبَاعِه۪ وَاجْعَلْ كُلَّ صَلَاةٍ مِنْ كُلِّ ذٰلِكَ تَز۪يدُ عَلٰٓى اَنْفَاسِىَ الْعَاصِيَةِ ف۪ى مُدَّةِ عُمْر۪ى وَ اغْفِرْل۪ى وَ ارْحَمْن۪ى بِكُلِّ صَلَاةٍ مِنْهَا بِرَحْمَتِكَ يَٓا اَرْحَمَ الرَّاحِم۪ينَ اٰم۪ينَ
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Aziz, sıddık, müdakkik kardeşim;
Risale-i Nur Külliyatı’ndan Sözler mecmuasının (hususan 33. Söz’ün) ahirinde yer alan, Üstad Bediüzzaman Hazretleri’nin derûnî bir münacatıdır. Bu dua, abdiyetin (kulluğun) acz ve fakr kanatlarıyla Rabb-i Rahîm’in dergâhına ilticasının en parlak bir misalidir.
Bu “Tazarru’ ve Niyaz”ın evvela geniş bir izahını, akabinde ise kelime ve mana dokusunu muhafaza ederek Türkçeye tercümesini arz ediyorum.
I. BÖLÜM: TAZARRU’ VE NİYAZIN GENİŞ VE DETAYLI İZAHI
Bu münacat; insanın kâinat içindeki acizliğini, buna mukabil Hâlık’ının nihayetsiz kudretini ve rahmetini idrak etmesi üzerine bina edilmiştir. Metnin muhtevası, “acz, fakr, şefkat ve tefekkür” tariki üzerine şekillenen bir yakarıştır.
1. Rububiyet ve Ubudiyet Münasebeti (Rab ve Kul İlişkisi)
Duanın başlangıcında ifade edilen “İki cihanın hayatı benden gitse ve bütün kâinat bana düşman olsa…” kısmı, imanın verdiği o sarsılmaz kuvveti ve teslimiyeti izhar eder. İnsan, fıtratı gereği acizdir; fakat Kadîr-i Mutlak olan Rabbine intisap (bağlanma) ile kâinata meydan okuyabilecek bir manevi kuvvete erişir.
Buradaki temel nükte şudur: Kulun günahları ne kadar çok, isyanı ne kadar büyük olursa olsun; Hâlık ile mahluk arasındaki o “Yaratma ve Yaratılma” bağı (cihet-i taalluk) kopmaz. İnsan, kendi kusurlarına bakıp ümitsizliğe düşmek yerine, Allah’ın “Rabb, Hâlık, Musavvir” isimlerine tutunarak af diler.
Cenab-ı Hak, Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurur:
“De ki: ‘Ey kendilerinin aleyhine aşırı giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Şüphesiz Allah, bütün günahları affeder. Çünkü O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.'” (Zümer Suresi, 39/53)
2. Esma-i Hüsna ile İltica ve Şefaat Talebi
Münacatın orta kısmında, kul doğrudan doğruya Cenab-ı Hakk’ın güzel isimlerini (Esma-ül Hüsna) şefaatçi kılar. “Rahman, Hannan, Mennan, Deyyan, Settar” gibi isimler zikredilerek, bu isimlerin tecellisiyle günahların affı ve kalbin temizlenmesi istenir.
Bediüzzaman Hazretleri, Risale-i Nur’da insanın mahiyetinin, Esma-i Hüsna’nın nakışlarını gösteren bir harita olduğunu beyan eder. Bu duada da insan; kendi acz lisanıyla, Hâlık’ının kemal sıfatlarına ayna olmak istediğini haykırır.
Bu hususta şu ayet-i kerime rehberdir:
“En güzel isimler Allah’ındır. O’na o güzel isimleriyle dua edin…” (A’râf Suresi, 7/180)
3. Kabir ve Ahiret Endişesi: Nur Talebi
Duanın en tesirli kısımlarından biri, kabir alemi için yapılan niyazdır. Müellif, Kur’an-ı Hakîm’in ve İsm-i A’zam’ın nurlarının, kalbine ve ruhuna bir pencere (kûvat) açmasını; kabir tavanının bu nurlarla şeffaflaşıp, şems-i hakikatten ışık almasını talep eder.
Burada “mezar taşı” veya “mezar tavanı” manasına gelen ifadelerle, ölümün bir yokluk değil, nurani bir aleme açılan kapı olması temenni edilir. İman nuru ile kabrin, zindan-ı dünyadan bostan-ı cinana (cennet bahçelerine) bir geçiş olduğu hakikati vurgulanır.
4. Salat-ı Münciye (Kurtarıcı Dua) ile Hatime
Dua, İslam aleminde “Salat-ı Tüncina” veya “Münciye” olarak bilinen meşhur salavat ile nihayete erer. Bu salavat ile Peygamber Efendimiz’e (a.s.m.) yapılan dua vesile kılınarak; her türlü korkudan emin olma, ihtiyaçların giderilmesi, günahlardan arınma ve en yüksek derecelere ulaşma talep edilir.
II. BÖLÜM: METNİN TERCÜMESİ
(Risale-i Nur üslubuna uygun, kelime ve mefhumların aslına sadık kalınarak yapılan tercüme)
İlâhî!
Benim üzerime lazımdır ve borçtur ki; iki cihanın (dünya ve ahiret) hayatı elimden gitse ve bütün kâinat bana düşman kesilse dahi, buna aldırış etmeyeyim, perva etmeyeyim. Zira sen benim Rabbimsin, Hâlıkımsın (Yaratıcımsın) ve İlâhımsın.
Madem ben senin mahlûkunum ve masnûunum (sanatla yarattığın eserim); benim için (Sana karşı) bir cihet-i taalluk ve intisap (bağlılık) vardır. İsyandaki nihayetsizliğim ve senin kereminin rabıtalarına (bağlarına) olan gayet uzaklığımla beraber; mahlûkiyetimin lisanıyla (yaratılmış olmanın diliyle) sana tazarru ve niyaz ediyorum:
Ey Hâlıkım!
Ey Rabbim! Ey Râzıkım! Ey Mâlikim! Ey Musavvirim (Bana suret veren)!
Ey İlâhım!
Senin Esma-i Hüsna’n (Güzel İsimlerin) hürmetine, İsm-i A’zam’ın hürmetine, Furkan-ı Hakîm’in (Kur’an) hürmetine, Habib-i Ekrem’in (a.s.m.) hürmetine, Kelâm-ı Kadîm’in hürmetine, Arş-ı A’zam’ın hürmetine ve milyonlarca “Kul huvallâhu ehad” hürmetine senden istiyorum:
Bana merhamet et yâ Allah! Yâ Rahmân, yâ Hannân (çok şefkatli), yâ Mennân (çok ihsan eden), yâ Deyyân (herkesin hesabını bilen ve gören)!
Beni mağfiret et yâ Gaffâr, yâ Settâr (ayıpları örten), yâ Tevvâb (tövbeleri kabul eden), yâ Vehhâb!
Beni affet yâ Vedûd, yâ Raûf, yâ Afüvv, yâ Gafûr!
Bana lütfet yâ Latîf, yâ Habîr, yâ Semî’ (işiten), yâ Basîr (gören)!
Günahlarımdan geç (müsamaha et) yâ Halîm, yâ Alîm, yâ Kerîm, yâ Rahîm!
Bizi sırat-ı müstakime (dosdoğru yola) hidayet eyle; yâ Rab, yâ Samed, yâ Hâdî!
Fazlınla bana cömertlik et; yâ Bedî’ (eşsiz yaratan), yâ Bâkî, yâ Adl, yâ Hu!
Kalbimi ve kabrimi iman ve Kur’an nuruyla dirilt; yâ Nûr, yâ Hakk, yâ Hayy, yâ Kayyûm, yâ Mâlike’l-Mülk, yâ Zü’l-Celâli ve’l-İkrâm! Yâ Evvel, yâ Âhir, yâ Zâhir, yâ Bâtın! Yâ Kavî, yâ Kâdir! Yâ Mevlâ, yâ Gâfir, yâ Erhame’r-Râhimîn!
Senden; Kur’an’daki İsm-i A’zam’ın ile ve Kâinat Kitabı’nda Senin sırr-ı a’zamın olan Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm ile istiyorum ki:
Bu Esma-i Hüsna’dan, İsm-i A’zam’ın nurlarını kalıbım içindeki kalbime ve kabrim içindeki ruhuma saçan (feyizlendiren) pencereler açasın!
Tâ ki; bu sahife (şu dua metni veya amel defterim), kabrimin tavanı gibi olsun ve bu isimler, şems-i hakikatin (hakikat güneşinin) şualarını ruhuma ifaza eden (akıtan) pencereler hükmüne geçsin.
İlâhım!
Temenni ediyorum ki; kıyamet saatine kadar, benim bedelime bu isimlerle Sana nida edecek ebedî bir lisanım olsun. Benden sonra, o zâil (fani, geçici) lisanıma bedel, şu bâki nakışları (yazıları) vekil olarak kabul eyle!
Allah’ım!
Efendimiz Muhammed’e (a.s.m.) öyle bir salât ve selâm et ki; onunla bizi bütün korku ve afetlerden kurtar, onunla bütün hacetlerimizi gider, onunla bizi bütün kötülüklerden temizle, onunla bizim bütün günah ve hatalarımızı bağışla. Yâ Allah, yâ dualara icabet eden Mucîb!
Ömrüm müddetince ve ölümümden sonra, her an, bu zikredilenlerin kat be kat fazlasıyla; milyonlarca salât ve selâmın, yine onların misliyle ve emsaliyle çarpımı kadar, Efendimiz Muhammed’e (a.s.m.), âline, ashabına, ensarına ve etbaına (ona uyanlara) salât ve selâm olsun.
Ve bu salavatların her birini, ömrüm müddetince aldığım isyankâr nefeslerimin sayısından fazla kıl. Ve o salavatların her biri hürmetine, Rahmetinle beni bağışla ve bana merhamet et; ey Erhame’r-Râhimîn (Merhametlilerin En Merhametlisi)!
Âmin.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Zeyl-ül Habbe
Arkadaş! Şu müşevveş eserlerim ile büyük bir şeyin etrafını kazıyorum. Amma bilmiyorum keşfedebildim mi? Veyahut sonra inkişaf edecektir. Veyahut bilâhere zuhur edecek. Keşfine yol açıp gösteriyorum.
لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ اِلَّا بِاللّٰهِ ٭ حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ ٭ نِعْمَ الْمَوْلٰى وَ نِعْمَ النَّص۪يرُ
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰى نِعْمَةِ اْلا۪يمَانِ وَاْلاِسْلَامِ بِعَدَدِ قَطَرَاتِ الْاَمْطَارِ وَاَمْوَاجِ الْبِحَارِ وَثَمَرَاتِ الْاَشْجَارِ وَنُقُوشِ الْاَزْهَارِ وَنَغَمَاتِ الْاَطْيَارِ وَلَمَعَاتِ الْاَنْوَارِ وَالشُّكْرُ لَهُ عَلٰى كُلِّ مِنْ نِعَمِه۪ فِى الْاَطْوَارِ بِعَدَدِ كُلِّ نِعَمِه۪ فِى الْاَدْوَارِ وَالصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلٰى سَيِّدِ الْاَبْرَارِ وَالْاَخْيَارِ مُحَمَّدٍالْمُخْتَارِ وَعَلٰٓى اٰلِهِ الْاَطْهَارِ وَاَصْحَابِه۪ نُجُومِ الْهِدَايَةِ ذَوِى الْاَنْوَارِ مَادَامَ الَّيْلُ وَالنَّهَارُ
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Misafir olan bir kimse seferinde çok yerlere, menzillere uğrar, Uğradığı her yerin âdetleri ve şartları ayrı ayrı olur.
Kezalik Allah’ın yolunda sülûk eden zât çok makamlara, mertebelere, hallere, perdelere rastgelir ki, bunların da her birisi için kendine mahsus şartlar ve vaziyetler vardır. Bu şartları ve perdeleri, birbirine haltedip karıştıran, galat ve yanlış hareket eder. Meselâ: Bir ahırda atın kişnemesini işiten bir adam, yüksek bir sarayda andelibin terennümünü, güzel sadâsını işitir. Eğer o terennüm ile atın kişnemesini farketmeyip andelibden kişnemeyi taleb ederse, kendi nefsiyle mugalata etmiş olur.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Dünya hayatını güzelleştiren esbabdan biri, dünya âyinesinde temessül ile parlayan hidayet nurları ve büyük insanların sevgili ve sevimli timsalleridir. Evet müstakbel mazinin âyinesidir. Mazi berzaha, yani öteki âleme intikal ve inkılab ettiğinde suretini ve şeklini ve dünyasını istikbal âyinesine, tarihe, insanların zihinlerine vedia ediyor. Onlara olan manevî ve hayalî muhabbetleriyle dünya muhabbeti tatlı olur. Meselâ: Arkadaşlarının ve akrabasının timsallerini ve fotoğraflarını hâvi büyük bir âyineyi yolunda bulan bir adam, şark cihetine giden adamların memleketlerine gidip onlara iltihak etmek için çalışmayıp da o âyinenin içindeki timsaller ile uğraşır, muhabbet eder. İşte bu adam gafletten ayıldığı zaman: “Eyvah, ne ediyorum? Bunlar şarab değil serabdır. Bunlar ile uğraşmak, azb değil azabdır.” der, arkadaşlarına yetişmek üzere şark seferine tedarikatta bulunmaya başlar.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Aziz, sıddık, müdakkik kardeşim,
Bu kıymetli metin, Bediüzzaman Hazretleri’nin Mesnevi-i Nuriye isimli eserinin, “Zeyl-ül Habbe” kısmından bir parçadır. Üstad burada, hakikat arayışındaki derin tefekkürünü, tevazu kanatları altında takdim etmekte ve manevi yolculukta (seyr-ü sülûk) karşılaşılan tehlikelere ve dünya hayatının hakikatine dair mühim düsturlar beyan etmektedir.
Mukaddime ve Dua Kısmının İzahı
Metin: “Arkadaş! Şu müşevveş eserlerim ile büyük bir şeyin etrafını kazıyorum…”
İzah:
Müellif burada büyük bir mahviyet ile eserlerini “müşevveş” (karışık, dağınık) olarak nitelendirse de kastettiği “büyük şey”, Kur’an-ı Azimüşşan’ın hakikat hazinesidir. Bir madenci titizliğiyle iman hakikatlerini kazıp ortaya çıkarmaktadır. Keşfedilen hakikatlerin bazen hemen, bazen de istikbalde inkişaf edeceğini (açığa çıkacağını) müjdeler. Akabinde gelen Arapça kısım ise, acz ve fakrın ilanıyla Allah’a tam bir teslimiyeti ifade eder. İman ve İslam nimeti için, kâinattaki zerreler adedince Allah’a hamd edilir.
BİRİNCİ İ’LEMİN İZAHI VE ŞERHİ
Mevzu: Manevi makamların ve hallerin birbirine karıştırılmaması, her halin kendi hükmüne göre değerlendirilmesi.
Metin Özeti:
Misafirin uğradığı her menzilin âdeti başkadır. Allah yolunda giden sâlik de pek çok makam ve perdeden geçer. Atın ahırdaki kişnemesini, saraydaki bülbülün terennümü ile karıştıran hata eder.
Derûnî İzah ve Hakikat:
İnsan, ebed yolcusudur. Bu yolculukta (seyr-ü sülûk), kalb ve ruh mertebeler kateder. Her bir mertebenin, her bir makamın kendine has şartları, “ahvâli” ve edepleri vardır.
• Makamların Farklılığı: İnsanın manevi hayatında bazen “Celal” tecellisi olur; korku, haşyet ve hüzün galip gelir. Bazen “Cemal” tecellisi olur; neşe, ümit ve şevk galip gelir. Bir makamda geçerli olan bir hal, başka bir makamda hata olabilir.
• Yanılma Sebebi (Kıyas-ı Maalfarık): Üstad’ın at ve bülbül temsili şöyledir: Atın yeri ahırdır, sesi kişnemektir; bu fıtridir. Bülbülün yeri saraydır (gül bahçesi), sesi güzel nağmedir. Eğer insan, nefsinin süfli arzularını (atın kişnemesi), kalbin ulvi müşâhedeleri (bülbülün sesi) ile karıştırırsa büyük bir sukut yaşar.
• Hüküm: Maneviyat yolcusu, bulunduğu halin gereğini yapmalıdır. Nefsin hevesatını, ilham-ı Rabbani zannetmemelidir. Dünyevi ölçülerle uhrevi hakikatleri tartmaya kalkışmamalıdır.
Müradif ve Destekleyici Âyet-i Kerime:
Bu hakikat, her şeyin yerli yerince (hikmetle) ve bir ölçü ile yaratıldığını, her makamın bir hududu olduğunu ders verir.
“Bizim her birimiz için, bilinen bir makam vardır.”
(Sâffât Suresi, 37/164)
Bu âyet, melaike lisanıyla nazil olsa da, manen her varlığın ve her hakikatin bir haddi ve makamı olduğuna işaret eder. Sâlik, bu hudutları aşmamalı, birbirine iltibas etmemelidir.
İKİNCİ İ’LEMİN İZAHI VE ŞERHİ
Mevzu: Dünya sevgisinin hakikati, mazi (geçmiş) ve istikbal (gelecek) arasındaki münasebet, suret ile hakikatin tefriki.
Metin Özeti:
Dünya hayatını süslü gösteren, içindeki hidayet nurları ve büyük zatların (peygamberler, evliyalar) hatıralarıdır. Mazi, istikbale suretini devreder. İnsanlar, geçmişteki sevdiklerinin (arkadaşlarının) hayaliyle dünyaya bağlanır. Oysa o sevdikleri “şark cihetine” (ahirete/ebediyete) gitmişlerdir. Dünyadaki o hatıralar (fotoğraflar), sadece bir aynadaki timsaldir. Onlarla oyalanmak, asıl kafileden geri kalmaktır.
Derûnî İzah ve Hakikat:
• Dünyanın Cazibesi: Mümin için dünyayı sevimli kılan, gaflet veya maddeperestlik değildir. Mümin, dünyayı sever; çünkü Peygamber Efendimiz (A.S.M), sahabeler ve evliyalar bu dünyadan geçmiştir. Onların nurları bu âleme aksetmiştir.
• Mazi ve İstikbal Aynası: Zaman şeridi akıp gitmektedir. Geçmiş zaman (mazi), berzah âlemine dökülmüştür. Fakat o mübarek zatların hatıraları, nasihatleri ve güzellikleri, hâlâ hafızalarda ve tarihin sayfalarında (istikbal aynasında) yaşamaktadır.
• Serap ve Şarap Temsili:
• Hata (Yanılgı): İnsan, o mübarek zatlara duyduğu muhabbetten dolayı, onların terk edip gittiği bu dünyaya “Aşık” olur. Bu, aynadaki güneşi sevip, gökteki güneşi unutmak gibidir.
• Hakikat: O zatlar dünyada değil, berzah âleminde ve cennet bahçelerindedirler. Dünyada kalan izleri, sadece birer “fotoğraf” hükmündedir.
• İkaz: “Bunlar şarap (hakiki su/hayat kaynağı) değil, seraptır (aldatıcı görüntü).” Yani, dünyadaki fani hatıralarla teselli bulmak, susuzluğu gidermez, bilakis artırır.
• Vazife: Akıllı insan, aynadaki resimle (dünya hayatı) oyalanmaz. O resmin sahibinin gittiği yere (Ahirete) gitmek için hazırlık (tedarikat) yapar. Şark seferine (Ebediyet yolculuğuna) çıkar.
Müradif ve Destekleyici Âyet-i Kerimeler:
Bu kısım, dünyanın geçiciliğini ve asıl yurdun ahiret olduğunu haykıran âyetlerle tam bir mutabakat içindedir.
“Oysa ahiret daha hayırlı ve daha kalıcıdır.”
(A’lâ Suresi, 87/17)
“Bu dünya hayatı ancak bir eğlence ve oyundan ibarettir. Ahiret yurduna gelince, işte gerçek hayat odur. Keşke bilselerdi!”
(Ankebût Suresi, 29/64)
Hülâsa-i Kelâm:
Üstad Hazretleri bu ikinci İ’lem’de nefse der ki: “Ey nefsim! Sen dünyayı seviyorsun ama aslında dünyayı değil, dünyada misafir olmuş o güzel insanları seviyorsun. Madem onları seviyorsun, onların gittiği yere hazırlan. Aynadaki hayalleri bırak, hakikate yürü.”
Risale-i Nur’dan iktibasla meseleyi noktalayalım:
“Evet, şu güzeran-ı hayat bir uykudur, bir rüya gibi geçti. Şu temelsiz ömür dahi, bir rüzgâr gibi uçar gider.” (Sözler)
Cenab-ı Hak (C.C.), bizleri surete aldanıp hakikati kaybedenlerden değil, fani dünyayı baki bir alemin tarlası bilip ona göre amel edenlerden eylesin. Âmin.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’ın hak ve hakikat olduğuna en sadık deliller:
1- Tevhidin bütün iktizalarını ve lâzımlarını mertebeleriyle muhafaza etmesidir.
2- Esma-i hüsnanın tenasüb ve iktizası üzerine hakaik-i âliye-i İlahiyedeki müvazeneyi müraat etmesidir.
3- Rububiyet ve uluhiyete ait şuunatı kemal-i müvazene ile cem’etmesidir.
Kur’anın bu hâsiyeti beşerin eserlerinde bulunmadığı gibi, melekût cihetine geçen evliya ve sair büyüklerin netaic-i fikirlerinde de bulunamamıştır. Ve eşyanın bâtınında dalmış olan İşrakiyyun ve âlem-i gayba nüfuz eden Ruhaniyyun dahi, Kur’anın bu hâsiyetini bulamamışlardır. Zira onların nazarları mukayyed olduğundan hakikat-ı mutlakayı ihata edemez. Bunlar ancak hakikatın bir tarafını bulur ve ifrat-tefrit ile tasarrufa başlarlar. Bunun için tenasübü bozup, müvazeneyi ihlâl ediyorlar.
Meselâ: Enva’-ı cevahiri hâvi zînetli ve kıymetli bir defineyi keşfetmek için birkaç adam denizin dibine dalarlar. Denizin dibinde araştırma yaparken birisinin eline uzunca bir parça elmas geçer. Definenin müştemilâtını tamamen bu gibi elmaslardan ibaret olduğunu hükmeder. Sonra arkadaşlarından başka çeşit cevherin bahsini işittiğinde, onların bulundukları cevahirin kendi bulduğu elmasın nakışları olduklarını tahayyül eder. Diğeri kürevî bir yakutu bulur. Öteki arkadaşı da başka bir çeşidini buluyor. Ve hâkeza her birisi definenin esas müştemilâtı kendi bulduğu çeşitten ibaret olduğunu ve arkadaşlarının buldukları çeşitler de definenin zevaid ve teferruatından olduğunu itikad eder. Mes’ele bu şekle girmekle müvazene kayıp ve tenasüb zâil olur. Sonra mes’elenin hakikatını keşf ve izah için tevilat ve tekellüfata başlarlar. Hattâ definenin inkârına bile zehab eden olur.
Evet sünnet-i seniye ile müvazene yapılmazdan evvel, hemen meşhudatına itimad eden İşrakiyyun ile mutasavvifenin eserlerini teemmül eden zâtlar, şu söylediğime hak verir. Bilâ-tereddüd kabul ederler.
Arkadaş! Kur’an da o defineyi keşfetmek için o denize dalmıştır. Fakat Kur’anın gözü açık olduğundan, defineyi tamamıyla ihata ile görmüştür. Ve hakikata uygun bir tarzda tenasüb ve müvazeneye riayet ederek kemal-i intizam ve ıttırad ile hakikatı izhar etmiştir.
Arkadaş! Nev’-i beşerde envaen dalalete düşen fırkaların sebeb-i dalaletleri, imamlarının kusurudur. Evet imamları bâtından bahsetmişlerse de, meşhudatlarına itimad ve iktifa ederek esnâ-i tarîkten dönmüşlerdir. Ve
حَفَظْتَ شَيْئًا وَ غَابَتْ عَنْكَ اَشْيَٓاءُ
kavline mâsadak olmuşlardır.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Aziz, sıddık, müdakkik kardeşim,
Kur’an-ı Hakîm’in i’câz-ı manevîsinin en latif ve en derin nüktelerinden biridir. Mesnevi-i Nuriye’den iktibas edilen bu parça, Kur’an’ın beşer kelâmından ve hatta evliya ve asfiyanın ilhamatından ne derece yüksek olduğunu, “istikamet”, “müvazene” ve “tenasüb” düsturlarıyla isbat etmektedir.
Bediüzzaman Hazretleri’nin bu bahiste nazara verdiği hakikat; insan idrakinin cüz’î ve sınırlı olması, Kur’an’ın nazarının ise küllî ve ihatalı olmasıdır. Beşer, hakikat denizinden bir katre bulur, o katreyi derya zanneder. Kur’an ise deryayı bütün muhtevasıyla görür ve tasvir eder.
Şimdi bu âli hakikatleri, üç esas ve bir temsil (örnek) çerçevesinde, lügat manaları ve ayet-i kerimelerin nurlarıyla, bir üslup dairesinde izah edelim:
BİRİNCİ ESAS: Tevhidin Mertebelerinde İstikamet
Metin: “Tevhidin bütün iktizalarını ve lâzımlarını mertebeleriyle muhafaza etmesidir.”
İzah ve Şerh:
Tevhid, Cenab-ı Hakk’ın birliğini, şeriki ve naziri olmadığını tasdik etmektir. Lakin bu tasdik sadece “Allah birdir” demekten ibaret değildir. Tevhidin pek çok mertebesi ve her mertebenin iktizaları (gerekleri) vardır.
İnsan fikri, bazen Vahdaniyet-i İlahiyeyi düşünürken sebepleri inkâr edecek dereceye gelir (Cebriye gibi), bazen de sebeplere tesir verip hakiki faili unutur (Mutezile veya esbab-perestler gibi). Oysa Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan, ne sebepleri yaratıcı makamına çıkarır ne de hikmet dünyasında sebeplerin vazifesini yok sayar.
Kur’an, Halık-ı Külli Şey’in rububiyetini anlatırken, bir sineğin kanadından ta semavatın kandillerine kadar her şeyde O’nun mührünü gösterir; fakat bu azamet içinde, kulun cüz-i ihtiyarını ve sorumluluğunu da muhafaza eder. İfrat ve tefrite düşmeden, “sırat-ı müstakim” üzere bir tevhid dersi verir.
İlgili Ayet-i Kerime:
Cenab-ı Hak, her şeyin dizgini elinde olduğunu fakat hikmetle iş gördüğünü şöyle beyan eder:
“Göklerin ve yerin mülkü O’nundur. O, diriltir ve öldürür. O, her şeye hakkıyla gücü yetendir.” (Hadîd Suresi, 57/2)
Bu ayet, mülkün sahibini tek gösterirken, “diriltme ve öldürme” fiilleriyle tasarrufun her an devam ettiğini, âtıl bir İlah anlayışının (Deizm gibi) imkânsızlığını, aksine faal ve kayyum bir İlah inancını ders verir.
İKİNCİ ESAS: Esma-i Hüsna’da Müvazene
Metin: “Esma-i hüsnanın tenasüb ve iktizası üzerine hakaik-i âliye-i İlahiyedeki müvazeneyi müraat etmesidir.”
İzah ve Şerh:
Cenab-ı Hakk’ın bin bir ismi vardır. Bu isimlerin bir kısmı Cemalî (güzellik, lütuf, merhamet ifade eden), bir kısmı Celalî (azamet, kahr, büyüklük ifade eden) isimlerdir.
Beşerî talimlerde veya tahrif olmuş inançlarda bu denge bozulur. Mesela Hristiyanlıkta sadece “sevgi ve baba” kavramı ön plana çıkarılarak Celal isimleri ihmal edilmiş; Allah’ın kahrediciliği ve adaleti perdelenmiştir. Yahudilikte ise “kahr ve gazap” öne çıkarılmış, rahmet gölgelenmiştir. Tasavvufta bazı meşreplerde dahi, bir ismin galibiyetiyle diğer isimlerin hükmü o sâlikin nazarında gizli kalabilir.
Fakat Kur’an-ı Kerim, Rahman ve Rahim ismini zikrederken, hemen peşinden Müntakim (intikam alan) ve Şedidü’l-ikab (cezası şiddetli) olduğunu da hatırlatır. Ümit ile korku (havf ve reca) arasında muazzam bir denge kurar. Cenneti anlatırken cehennemi, affı anlatırken adaleti ihmal etmez. Bir ismin tecellisi, diğer ismin tecellisine mâni olmaz.
İlgili Ayet-i Kerime:
Bu müvazeneye en parlak misal Fatiha Suresi’dir:
“Hamd, Âlemlerin Rabbi, Rahmân, Rahîm, hesap ve ceza gününün (ahiret gününün) maliki Allah’a mahsustur.” (Fâtiha Suresi, 1/2-4)
Burada Rahman ve Rahim ile sonsuz şefkat nazara verilirken, Maliki Yevmiddin ile hesap gününün dehşeti ve adaleti hatırlatılarak tam bir denge (müvazene) sağlanmıştır.
ÜÇÜNCÜ ESAS: Rububiyet ve Uluhiyet Şuunatı
Metin: “Rububiyet ve uluhiyete ait şuunatı kemal-i müvazene ile cem’etmesidir.”
İzah ve Şerh:
Rububiyet: Cenab-ı Hakk’ın her şeyi terbiye etmesi, beslemesi, idare etmesi ve kemale erdirmesidir.
Uluhiyet: O’nun ibadete layık tek mabud olması, bütün mahlukatın O’na yönelmesidir.
Kur’an, Allah’ın alemleri terbiye eden bir Rabb olduğunu anlatırken, kuldan istediği ubudiyeti (kulluğu) de aynı kuvvette ders verir. Bazı felsefi cereyanlar, “Allah yaratır ama karışmaz” diyerek uluhiyeti inkâr eder. Bazıları “Her şey O’dur” diyerek mahlukatı Hâlık hesabına karıştırır.
Kur’an ise Hâlıkı Hâlık (Yaratıcı), mahluku mahluk (yaratılan) olarak yerli yerine koyar. Rabbimizin bize olan şefkati (Rububiyet), bizim O’na karşı acz ve fakr ile ibadet etmemizi (Uluhiyetin hakkını) gerektirir. Bu iki hakikat, Kur’an’da kemal-i intizam ile cemedilmiştir.
İlgili Ayet-i Kerime:
“(Rabbimiz!) Ancak sana kulluk ederiz ve yalnız senden medet umarız.” (Fâtiha Suresi, 1/5)
Bu ayet, Rububiyetin sahibinden yardım istemeyi ve Uluhiyetin sahibine kulluk etmeyi tek bir cümlede cem ederek o muazzam dengeyi gösterir.
TEMSİL: Deniz Dibindeki Define ve Dalgıçlar
Metin Tahlili:
Üstad Bediüzzaman Hazretleri, konuyu zihinlere yaklaştırmak için harika bir temsil (analoji) kullanır:
• Deniz: Hakikat-ı İlahiyye ve kâinatın sırları.
• Define: Kur’an’ın hakikatleri ve Esma-i Hüsna’nın tecellileri.
• Dalgıçlar: İşrakiyyun (Felsefecilerin maneviyata yönelen kısmı) ve Veliler (Tasavvuf ehli).
• Elmas/Yakut: Hakikatın sadece bir parçası, bir yönü.
Dalgıçlardan biri bir elmas bulur (mesela Vahdet-i Vücud meşrebinde olan biri, sadece Vahdaniyet nurunu görür). Der ki: “Bütün hazine bu elmastan ibarettir.” Diğer cevherleri (mesela eşyanın hakikatini ve kesreti) o elmasın gölgesi veya nakşı zanneder. Bu, hakikatin bir tarafını bulmakla beraber, diğer tarafını görememekten kaynaklanan bir “yanılma”dır. Hüküm küllîleşince, hata başlar.
Halbuki Kur’an’ın gözü açıktır; dalgıç gibi değildir. Güneş gibi yukarıdan bakar, denizin dibini tamamen ihata eder. Hangi cevherin nerede olduğunu, elmasın elmas, yakutun yakut olduğunu, aralarındaki tenasübü ve düzeni bilir ve bildirir.
Arapça İbare ve Manası:
Metinde geçen ve bu hâli özetleyen meşhur kelam-ı kibar şudur:
حَفَظْتَ شَيْئًا وَ غَابَتْ عَنْكَ اَشْيَٓاءُ
(Hafazte şey’en ve gâbet anke eşyâ)
Meali: “Bir şeyi ezberledin (öğrendin/fark ettin), ancak (diğer) çok şeyler senden gizli kaldı.”
Yani; ey hakikatin sadece bir ucunu tutanlar! Bulduğunuz parça haktır, lakin hakikatin tamamı değildir. Küllî bakış, ancak Kelam-ı Ezelî olan Kur’an’dadır.
Hülâsa ve Netice
Risale-i Nur’un müellifi bu bahiste bize şu dersi vermektedir:
Beşerî fikirler, ne kadar parlak olursa olsun “mukayyed”dir (sınırlıdır). Kur’an ise “mutlak”tır. İnsan bir isme mazhar olur, o ismin rengiyle boyanır, eşyayı o renkte görür. Kur’an ise bütün Esma-i Hüsna’nın müvazenesini haizdir.
Bu sebeple, hakiki hikmet ve şaşmaz istikamet, felsefecilerin veya sadece kendi keşfine güvenenlerin kitaplarında değil, cihanşümul bir nazarla kâinatı okuyan Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’dadır.
Cenab-ı Hak bizleri, Kur’an’ın bu küllî ve muhit nazarından hisseyâb eylesin. Âmin.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Cenab-ı Hak seni ademden vücuda ve vücudun pek çok eşkâl ve vaziyetlerinden en yükseği müslim sıfatıyla insan suretine getirmiştir. Mebde-i hareketin ile son aldığın suret arasında müteaddid vaziyetlerin, menzillerin ve etvar ve ahvalin herbirisi sana ait nimetler defterine kaydedilmiştir. Bu itibarla, senin geçirmiş olduğun zaman şeridine elmas gibi nimetler dizilmiş, tam bir gerdanlık veya nimetlerin enva’ına bir fihriste şeklini veriyor.
Binaenaleyh geçirmiş olduğun vücudun her menzilinde ve vaziyetinde, etvarında, ahvalinde: “Nasıl bu nimete vâsıl oldun? Ne ile müstehak oldun? Ve şükründe bulundun mu?” diye suale çekileceksin. Çünki vukua gelen haller suale tâbidir. Amma imkânda kalıp vukua gelmeyen şeyler suale tâbi değildir. Geçirmiş olduğun ahval, vukuattır. Gelecek ahvalin ademdir. Vücud mes’uldür, adem ise mes’ul değildir. Öyle ise, mazide şükrünü eda etmediğin nimetlerin şükrünü kaza etmek lâzımdır.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
İnsanı havalandırıp başaşağı felâkete atan şöyle bir hal var:
İstihkak nazara alınmayarak, Hakk’ın takdiri hakkında tefrit veya ifrat yapılır. Ve kuvvetine, kıymetine bakılmayarak küçük veya büyük bir yük altına alınır gibi gayr-ı insanî haller insanı insaniyetten düşürür, ya zulme veya kizbe sevkeder.
Meselâ: Bir fırka askerin mümessili bir nefer, bütün askerlik umûrunu bilmek veya bir katre sudaki timsalinden, şemsin azametini göstermek talebinde bulunmak, en yüksek bir insafsızlıktır. Çünki vasıf ile ittisaf arasında fark vardır. Meselâ: Katredeki timsal, şemsin evsafını gösterir. Amma o evsaf ile muttasıf olamaz.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Bu hakikatli ve hikmetli metinler, Mesnevi-i Nuriye eserinden iktibas edilmiş olup, insanın yaratılış serüvenini, vazifesini ve haddini bilmesi gerektiğini ders veren iki mühim “İ’lem” (Bil ki, bildir ki) parçasından müteşekkildir.
BİRİNCİ İ’LEMİN İZAHI VE TAHLİLİ
Bu kısım, insanın “Adem” (yokluk) aleminden “Vücud” (varlık) alemine geçişini ve bu süreçteki şükür borcunu ele almaktadır.
1. Yokluktan Varlığa Terfi (Ademden Vücuda):
Metin, insanın en büyük nimetinin bizzat “var olmak” olduğunu ihtar eder. İnsan, hiçlik karanlığındayken, Cenab-ı Hak onu irade etmiş ve varlık sahasına çıkarmıştır. Ancak bu sadece kuru bir varlık değildir; cansız bir taş değil, bitki değil, hayvan değil, “eşref-i mahlukat” olan insan suretinde ve daha da ötesinde “iman” nuruyla şereflenmiş bir Müslüman olarak yaratılmıştır.
• İlgili Ayet:
“İnsan (henüz) anılır bir şey değilken (yaratılmamışken) üzerinden uzunca bir zaman geçmedi mi?” (İnsan Suresi, 76/1)
2. Nimetler Gerdanlığı ve Hayat Şeridi:
İnsanın ilk yaratılış anından (mebde-i hareket) şu anki haline gelene kadar geçirdiği her safha (anne karnındaki evreler, bebeklik, çocukluk, gençlik), birer nimet durağıdır. Metin, bu safhaları bir ipe dizilmiş elmaslara benzetir. Geçmiş zaman, boş bir şerit değil, nimetlerin envaının (çeşitlerinin) yazıldığı bir defter, bir fihristedir. Her bir nefes, her bir sıhhatli an, o gerdanlığa dizilmiş kıymetli bir taştır.
• İlgili Ayet:
“Allah’ın nimetini saymaya kalksanız, onu sayamazsınız. Hakikaten Allah çok bağışlayan, pek esirgeyendir.” (Nahl Suresi, 16/18)
3. Vukuat ve Mes’uliyet (Sorguya Çekilme):
Metnin en çarpıcı noktası burasıdır. İnsan, “imkân” dairesinde kalıp henüz gerçekleşmemiş (vukua gelmemiş) şeylerden sorumlu değildir. Gelecek, ademdir (yoktur). Fakat “mazi” (geçmiş), vücuttur, gerçekleşmiştir. İnsan, başına gelen her halden, elde ettiği her makamdan şu üç sual ile hesaba çekilecektir:
• Nasıl bu nimete vâsıl oldun? (Hangi vasıtalarla ulaştın?)
• Ne ile müstehak oldun? (Kendi gücünle mi, yoksa Allah’ın lütfuyla mı?)
• Ve şükründe bulundun mu? (Bu nimetin hakkını verdin mi?)
4. Şükrün Kazası:
Nasıl ki vaktinde kılınmayan namazın kazası gerekiyorsa, geçmişte farkına varılmayan veya şükrü eda edilmeyen nimetlerin de “şükür kazası” lazımdır. İnsan geriye dönüp bakmalı, hayat şeridindeki o elmasları görmeli ve “Elhamdülillah” diyerek o nimetlerin hakkını teslim etmelidir.
İKİNCİ İ’LEMİN İZAHI VE TAHLİLİ
Bu kısım, insanın “ene” (benlik/enaniyet) davasına düşerek haddini aşmasını, Allah’ın sıfatlarını kendine mal etme gafletini ve bunun neticesinde düşülen “zulüm” ve “kizb” (yalancılık) çukurunu tasvir eder.
1. İstihkak ve Haddini Bilmemek:
Nefis, ekseriyetle kendini olduğundan büyük görme veya tam tersi, kıymetini inkar etme eğilimindedir. Hakikatte her şey Hakk’ın takdiridir. İnsan, kendi kabiliyetine (istihkakına) bakmadan, Allah’ın icraatları hakkında ya ifrat (aşırılık) ya da tefrit (ihmalkârlık) yapar. Bu durum insanı “insaniyetten” çıkarır.
2. Zulüm ve Kizb (Yalan) Tehlikesi:
İnsan, kendisine emanet edilen cüz’i (küçük/sınırlı) iktidarı, Allah’ın külli (sınırsız) kudretine bir mikyas (ölçü) yapması gerekirken, o emaneti sahiplenirse zalim ve yalancı olur. Kendinde olmayan bir gücü kendinin zannetmek en büyük yalandır.
• İlgili Ayet:
“Hayır! İnsan, kendini kendine yeterli gördüğü için mutlaka azgınlık eder.” (Alak Suresi, 96/6-7)
3. Nefer (Asker) Temsili:
Metin, bir asker örneği verir. Bir nefer, ordunun bir parçasıdır. Ancak o nefer kalkıp da “Ben bütün ordunun sevk ve idaresini biliyorum, komutan benim” derse, bu divanelik ve insafsızlıktır. İnsan da kâinatta bir neferdir; sultan değildir. Vazifesi itaat ve ubudiyettir, rububiyet (rablık taslamak) değildir.
4. Katre (Su Damlası) ve Şems (Güneş) Temsili:
Bu, Risale-i Nur’un en mühim anahtarlarından biridir.
• Timsal ve Tasvir: Bir su damlası, üzerine vuran güneşin aksini, ışığını ve ısısını gösterir. Damlanın içinde güneşin bir “timsali” (görüntüsü) vardır.
• Vasıf ve İttisaf Farkı: Damla, güneşi gösterdiği için “parlaktır, sıcaktır” denilebilir (Vasıf). Ancak damla, “Ben güneşin kendisiyim, bu ışık ve ısı benim zâtımdan kaynaklanıyor” diyemez. Çünkü o sıfatlarla “muttasıf” (bizzat o sıfatın sahibi) olamaz.
• Ders: İnsan da ilim, kudret, irade gibi sıfatlara mazhardır. Bunlar Allah’ın isimlerinin tecellisidir (yansımasıdır). İnsan bu sıfatları kendinin zannederse (ene’sine/egosuna mal ederse), su damlasının “Ben Güneşim” demesi gibi gülünç ve yalancı bir duruma düşer.
MÜRADİF (EŞ ANLAMLI) VE ISTILAH KELİMELERİ
Metnin daha iyi anlaşılması için kullanılan bazı mühim kelimelerin karşılıkları şunlardır:
• Mebde-i Hareket: Başlangıç noktası, hareketin başladığı yer.
• Eşkâl: Şekiller, suretler.
• Etvar ve Ahval: Tavırlar ve haller (durumlar).
• Müteaddid: Birçok, sayıca çok.
• Vukua gelmek: Gerçekleşmek, olmak.
• Adem: Yokluk, hiçlik.
• Mümemssil: Temsilci.
• Kizb: Yalan.
• İttisaf: Bir sıfatla sıfatlanmak, o özelliğe sahip olmak.
• Tefrit: Gereğinden az değer vermek, geri kalmak.
• İfrat: Aşırıya kaçmak, ölçüyü kaçırmak.
Netice-i Kelam:
Bu iki İ’lem, insana şu dersi verir: Sen yoktan var edildin, sayısız nimetlerle donatıldın; bunun şükrünü eda etmelisin. Aynı zamanda sen bir aynasın, güneş değilsin. Sende görünen güzellikler ve kemâlat, senin malın değil, Fatır-ı Zülcelal’in esmasının tecellisidir. Mülk O’nundur, sen sadece bir emanetçisin.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Vücud nev’inde tezahüm yoktur. Yani, pek çok âlemler, haller, vücud sahnesinde içtima eder, birleşirler. Meselâ: Gece zamanı duvarları camdan olan ve elektrik yanan bir odaya girdiğin vakit, âlem-i misale bir pencere hükmünde olan camlarda pek çok menzilleri, odaları göreceksin.
Sâniyen:
Odada otururken, kemal-i sühuletle o misalî odalarda her çeşit tebdil, tağyir, tasarruf edebilirsin.
Sâlisen:
Odadaki elektrik, elektrik misallerinin en uzağına en yakındır. Çünki o misalî misallerin kayyumu odur.
Râbian:
Bu maddî vücudun bir habbesi, bir parçası, o misalî vücudun bir âlemini içine alabilir. Bu dört hüküm, Vâcib ile âlem-i mümkinat arasında da caridir. Çünki mümkinatın vücudu, Vâcib’in nurundan bir gölge olduğu cihetle vehmî bir mertebededir. Vâcib’in emriyle vücud-u hariciyeye girer. Sabit ve müstekar kalır. Demek mümkinatın vücudu bizzât hakikî bir vücud-u haricî olmadığı gibi, vehmî veya zâil bir zıll de değildir. Ancak, Vâcib-ül Vücud’un icadıyla bir vücuddur.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Bu güzel âlemin bir mâliki bulunmaması muhal olduğu gibi, kendisini insanlara bildirip tarif etmemesi de muhaldir. Çünki insan mâlikin kemalâtına delalet eden âlemin hüsnünü görüyor ve kendisine beşik olarak yaratılan Küre-i Arzda istediği gibi tasarruf eden bir halifedir. Hattâ sema-i dünyada dahi aklıyla çalışıyor ve küçüklüğüyle, za’fiyetiyle beraber hârika tasarrufat-ı acibesiyle eşref-i mahlukat ünvanını almıştır. Ve elinde cüz-ü ihtiyarî bulunduğundan bütün esbab içerisinde en geniş bir salahiyet sahibidir. Binaenaleyh Mâlik-i Hakikî’nin rusül vasıtasıyla böyle yüksek fakat gafil abdlerine kendisini bildirip tarif etmesi zarurîdir ki, o Mâlik’in evamirine ve marziyatına vâkıf olsunlar.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
İnsanın vehim, farz, hayal duygularına varıncaya kadar bütün hâssaları bilâhere rücu’ edip bil-ittifak Hakk’a iltica ettiklerini ve bâtıla hiçbir ihtimal ve imkânın kalmadığını ve kâinatın ancak ve ancak Kur’anın izah ettiği şekilde bulunduğunu gördüm.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Aziz, sıddık, müdakkik kardeşim;
Bu âlî hakikatler, İmam-ı Ali (r.a.)’ın “Keşfü’l-gıta” dediği ve “Perde-i gayb açılsa yakînim ziyadeleşmeyecek” sırrına mazhar olan Üstad Bediüzzaman Hazretleri’nin, Mesnevi-i Nuriye adlı eserinde derç ettiği, tevhidin en ince ve en derin meselelerindendir. Bu metinler, Vahdet-i Vücud mesleği ile Vahdet-i Şuhud ve Ehl-i Sünnet’in Hakikat mesleği arasındaki farkları harika bir temsil ile akla yaklaştırmaktadır.
BİRİNCİ İ’LEM: Vücud Mertebeleri ve Tezahüm Hakikati
Metnin Özü: Vücud (varlık) sahasında sıkışma, birbirine engel olma (tezahüm) yoktur. Vâcib-ül Vücud (Allah) ile âlem-i mümkinat (yaratılmışlar) arasındaki münasebet, bir ışık ile onun âyinedeki yansıması gibidir.
İzah ve Şerh:
Bu bahiste, Cenab-ı Hakk’ın Vâcib-ül Vücud (varlığı zatından ve zorunlu olan) olması ile mahlukatın mümkin (varlığı ve yokluğu eşit olup, var olmak için bir yaratıcıya muhtaç olan) vücudu arasındaki fark, harika bir “elektrikli cam oda” temsiliyle anlatılmaktadır.
• Vücudda Tezahüm Yoktur:
Nasıl ki bir aynada binlerce manzara, üst üste binse de birbirine yer darlığı yapmaz, sıkışmaz; aynen öyle de Allah’ın isim ve sıfatlarının tecellileri (yansımaları), kâinat sahnesinde birbiriyle çarpışmaz. Bir yaprakta hem Musavvir (şekil veren), hem Müzeyyen (süsleyen), hem Rezzak (rızık veren) isimleri aynı anda, aynı noktada tecelli eder; fakat birbirine mâni olmazlar.
• Temsil (Elektrikli Cam Oda):
Üstad’ın verdiği misalde; duvarları camdan olan bir oda düşün. Ortada bir elektrik lambası (nur kaynağı) var. Geceleyin bu odaya girdiğinde, o tek ışıktan kaynaklanan sayısız yansımalar, camlarda “misalî” (görüntülü) odalar oluşturur.
• Tezahüm etmezler: O görüntüler birbirine girmez.
• Tasarruf kolaylığı (Kemal-i sühulet): Sen oturduğun yerden, aynadaki görüntüyü parmağınla işaret edip hayalen değiştirebilirsin. Ama asıl lambaya dokunamazsın.
• Kayyumiyet: O aynadaki binlerce görüntünün ayakta durması (kıyamı), ortadaki o tek elektriğe bağlıdır. Elektrik sönse, hepsi kaybolur. Demek ki elektrik, o görüntülerin Kayyumudur.
• İhatâ (Kapsayıcılık): Senin elindeki küçük bir ayna parçası (habbe), o koca odanın tamamını içine alıp yansıtabilir. İnsanın kalbi de böyledir; küçücüktür ama kâinatın Hâlıkını tanıyacak, kâinatı içine alacak bir genişliğe sahiptir.
• Hakikat (Vâcib ve Mümkin):
İşte bu temsil gibi; bu kâinat (mümkinat), Cenab-ı Hakk’ın (Vâcib-ül Vücud) Nur isminin ve kudretinin bir gölgesidir. Ehl-i Vahdet-i Vücud’un dediği gibi “Lâ mevcude illâ hû” (O’ndan başka varlık yoktur) diyerek mahlukatı inkâr etmek yerine; mahlukatın varlığını kabul ederiz, fakat bu varlık “Gölge” hükmündedir.
• Mahlukatın vücudu, Allah’ın vücuduna nisbeten o kadar zayıftır ki, “vehmî” (hayalî) derecesinde kalır.
• Ancak, Allah “Ol!” (Kün!) emriyle onlara haricî bir vücud (dış varlık) giydirmiştir. Bu sayede sabit ve müstekar (kararlı) olmuşlardır.
İlgili Ayet-i Kerime:
Cenab-ı Hak, Nur Suresi’nde bu hakikate işaret eder:
“Allah göklerin ve yerin nurudur. O’nun nurunun misali, içinde lamba bulunan bir kandillik gibidir…”
(Nur Suresi, 35. Ayet)
Müradif Kelimelerle Özeti:
Âlem-i mümkinatın (yaratılmışların) vücudu, Zât-ı Akdes’in nurunun zıllinin zılli (gölgesinin gölgesi) mesabesindedir. Bu sebeple, Hakiki Vücud sahibi sadece O’dur; eşya ise O’nun Kayyumiyeti ile ayakta duran zayıf birer âyinedir.
İKİNCİ İ’LEM: Nübüvvetin Zaruriyeti ve İnsanın Vazifesi
Metnin Özü: Bu muhteşem kâinatın bir sahibi olmaması imkânsızdır. O Sahibin, kendini şuurlu mahluklarına tanıtmaması da imkânsızdır. İnsan, yetkileri geniş bir “halife” olduğu için, peygamberler vasıtasıyla uyarılması zaruridir.
İzah ve Şerh:
Burada Kelâm ilminin “Nübüvvetin isbatı” konusuna çok özlü bir bakış vardır.
• Tanıtma İradesi:
Bir saray düşün ki, her taşı nakışlı, her köşesi sanatlı. Bu sarayın ustası, bu kadar süsü boşuna yapmamıştır; elbette kendini seyircilere tanıtmak, sanatını takdir ettirmek ister. Kâinat sarayı da böyledir. İnsan, bu sarayın hüsnünü (güzelliğini) gören ve kemalatına (mükemmelliğine) şahit olan bir seyircidir.
• İnsanın Mesuliyeti ve Hilafeti:
İnsan sâir mahlukat gibi değildir.
• Tasarruf Sahibi: Yeryüzünde (Küre-i Arz) madenleri işler, toprağı eker, suya yön verir. Adeta bir “halife” (vekil) gibi hükmeder.
• Cüz-ü İhtiyarî: İrade sahibidir. İyiyi de seçebilir, kötüyü de.
• Eşref-i Mahlukat: Zayıf ve aciz olmasına rağmen, aklı ve sanat kabiliyetiyle harika işler yapar.
• Peygamberlerin Gönderilmesi (İrsal-i Rusül):
Madem insan bu kadar geniş yetkilere sahiptir ve gafildir (unutkandır); o halde Mâlik-i Hakikî (Gerçek Mülk Sahibi), bu yetkili memuruna “Senden ne istiyorum? Mülkümde nasıl davranmalısın?” diye bildirmelidir.
İşte bu bildirme işi, Peygamberler (Rusül) vasıtasıyla olur. Peygamberler gelmezse, insan “Ben kimim, nereden geldim, nereye gidiyorum, bu dünyada vazifem nedir?” suallerine cevap bulamaz. Allah’ın evamir (emirlerini) ve marziyatını (razı olduğu şeyleri) bilemez.
İlgili Ayet-i Kerime:
Cenab-ı Hak, insanın yaratılış gayesini ve başıboş bırakılmayacağını şöyle beyan eder:
“Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.”
(Zâriyat Suresi, 56. Ayet)
“İnsan, kendisinin başıboş bırakılacağını mı zanneder?”
(Kıyamet Suresi, 36. Ayet)
Müradif Kelimelerle Özeti:
Kâinatın Sâni-i Zülcelâl’i, şuur sahibi mahluklarına kendini tanıttırmak ve sevdirmek istemiştir. İnsanı, arzda kendine bir muhatap ve halife kılmıştır. İnsanın elindeki salâhiyet ve irade sebebiyle, onu rehbersiz bırakmamış; enbiya aleyhimüsselam vasıtasıyla rızasını tebliğ etmiştir.
ÜÇÜNCÜ İ’LEM: Fıtratın ve Kâinatın Şehadeti
Metnin Özü: İnsanın vehim ve hayalleri dahil bütün duyguları, en sonunda Hakk’a (Allah’a) döner ve O’nu tasdik eder. Kâinatın hakikati, ancak Kur’an’ın anlattığı gibidir; batıl ve tesadüf yolları kapalıdır.
İzah ve Şerh:
Bu kısa paragraf, insan fıtratının (yaratılış kodlarının) tevhide olan şahitliğini haykırmaktadır.
• Duyguların Rücu’su (Dönüşü):
İnsanda sadece akıl ve kalb değil; vehim (kuruntu), farz (varsayım) ve hayal gibi en serbest, en uçarı duygular bile; nihayetinde bir sınırda durur ve “Bir Yaratıcı olmalı” hakikatine teslim olur.
Mesela; hayal, kâinatı ne kadar genişletirse genişletsin, bir noktada “Bunun bir sınır çizeni, bir mimarı olmalı” der. Batıl yollar (tesadüf, tabiatperestlik, esbabperestlik), insan fıtratını tatmin etmez. İhtimal ve imkân hesapları, şirk yolunun kapalı olduğunu isbat eder.
• Kur’an’ın İzahı:
Kâinat kitabı ile Kur’an kitabı ikiz kardeştir. Biri fiilî (yapılmış) kitap, diğeri kelâmî (konuşan) kitaptır. Üstad burada, “Gördüm ki” diyerek bir şuhud (gözlem/manevi görüş) halini anlatır. Kâinatın yapısı, işleyişi, nizamı; tam tamına Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’ın tarif ettiği şekildedir. Başka felsefi veya beşeri izahlar, kâinatın hakikatini tam olarak tasvir edemez, eksik veya hatalı kalır.
İlgili Ayet-i Kerime:
Kur’an’ın hak olduğunu ve kâinatla (afak) ve insanla (enfüs) uyumunu anlatan ayet:
“Varlığımızın delillerini, (kâinattaki) uçsuz bucaksız ufuklarda ve kendi nefislerinde onlara göstereceğiz ki, o Kur’an’ın gerçek olduğu onlara iyice belli olsun…”
(Fussilet Suresi, 53. Ayet)
Müradif Kelimelerle Özeti:
İnsanın mâhiyetindeki bütün latifeler ve hisler, bil-ittifak (ittifakla) Vahdaniyet-i İlahiye’ye şehadet eder. Batıl yolların, yani küfür ve dalaletin, aklen ve fıtraten tutunacak bir dalı yoktur. Hakikat-i hal, ancak Kur’an-ı Hakîm’in beyan ettiği minval üzeredir.
Netice-i Kelâm:
Ey aziz kardeşim; bu üç İ’lem, bize şunu ders verir:
Varlık birdir, o da Hakk’ın vücududur; mâsivâ (Allah’tan gayrısı) O’nun nurunun gölgesidir. Bu gölge varlıklar içinde şuurlu olan insan, Asıl Vücud Sahibi’ni tanımakla mükelleftir. İnsanın bütün cihazatı ve kâinatın bütün zerratı, bu tanışmayı ve bu imanı haykırmaktadır.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Âlem-i ziya, âlem-i hararet, âlem-i hava, âlem-i kehrüba, âlem-i elektrik, âlem-i cezb, âlem-i esîr, âlem-i misal, âlem-i berzah gibi âlemler arasında müzahame ve yer darlığı yoktur. Bu âlemler, hepsi de ihtilâlsiz, müsademesiz küçük bir yerde içtima ederler.
Kezalik pek geniş gaybî âlemlerin de bu küçük arzda içtimaları, mümkündür. Evet hava, su, insanın yürüyüşüne, cam ziyanın geçmesine, şuaın röntgen vasıtasıyla kesif cisimlere bile nüfuzuna ve akıl nuruna, melek ruhuna, demirin içine hararetin akmasına, elektriğin cereyanına bir mâni’ yoktur.
Kezalik bu kesif âlemde ruhanîleri deverandan, cinnîleri cevelandan, şeytanları cereyandan, melekleri seyerandan men’edecek bir mâni yoktur.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Göz, lâmba, şems gibi nur ve nuranî şeylerde cüz’î küllî, cüz küll, bir bin müsavidir. Evet şemse bak! Onun timsalleriyle seyyarat, denizler ve havuzlar, katre, kabarcıklar gibi bütün şeffaf şeyler, kemal-i sühuletle temessül ediyorlar. Kezalik Şems-i Ezelî şu kâinat kitabında bütün bâbları, fasılları, satırları, cümleleri, harfleri def’aten bilâ-külfet yazıyor. Ve ba’sü ba’de-l mevtte dahi aynı bu sühulet vardır. “Hilkatiniz ve ba’siniz, bir nefsin hilkat ve ba’si gibidir.” diye Kur’an-ı Kerim emrediyor.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Her şeyi tahrik eden zerrat-ı müteharrikenin, muayyen hadlerine kadar hareket ettikten sonra tevakkuf ve durmalarına dikkat eden adam anlar ki: Her şeyin hududunda daima harekette bulunan zerratı durdurup geri çeviren bir hudud bekçisi vardır. O zerratı taşmaktan men’ediyor. o bekçi ise, muhit bir ilmin tecellisidir ki, o tecelli kadere, kader de mikdara, mikdar da kalıba tahavvül eder. Demek, her şey içerisindeki zerrata bir kalıbdır.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Aziz, sıddık, muhterem kardeşim,
Mesnevi-i Nuriye’den iktibas edilen bu üç kıymetli “İ’lem”, tefekkür dünyamızda pencereler açan, iman hakikatlerini aklın ve kalbin imtizacıyla sunan, derin manalar ihtiva eden parçalardır.
Bu metinler, âlemlerin iç içe geçişinden (tedahül), Kudret-i İlahiye’nin her şeye nüfuzundan ve kâinattaki intizamın, başıboş zannedilen zerrelerin hareketindeki kader programından bahsetmektedir.
BİRİNCİ İ’LEM: Âlemlerin Tedahülü ve Letafet Sırrı
Müellif-i Muhterem Bediüzzaman Hazretleri, burada madde ve mana âlemlerinin, kesif (yoğun) ve latif (ince, şeffaf) varlıkların aynı mekânda, birbirine mani olmadan nasıl bulunabildiğini harika bir temsil ile izah ediyor.
İzah ve Şerh:
Cenab-ı Hakk’ın yarattığı şu kâinat, tek bir tabaka değildir. Nasıl ki bir odanın içinde hava vardır, aynı anda o odanın içi ışıkla (ziya) doludur, aynı anda ısı (hararet) mevcuttur ve yine aynı anda yerçekimi (câzibe) kuvveti, elektrik dalgaları, radyo sinyalleri (esîr) o odada mevcuttur. Hiçbiri diğerine, “Sen çık, ben gireceğim” demez. Ziya havaya, hava elektriğe, elektrik cazibeye mâni olmaz. Çünkü mahiyetleri, yaratılış hamurları ve latiflik dereceleri farklıdır.
İşte bu “müzahamesiz içtima” (sıkışmadan toplanma) kanunu gösterir ki; şu gördüğümüz kesif, maddi dünyamızda; meleküt âlemine ait varlıklar da yaşamaktadır. İnsanın bedeni kesiftir, ama aklı nuranidir; bedenin içinde yer kaplamaz ama hükmünü icra eder. Cam kesiftir, ama ışık içinden geçer gider. Demir serttir, ama ateş (ısı) içine nüfuz eder.
O halde, şu dünyamızda meleklerin seyranına, cinlerin cevelanına (dolaşmasına), ruhanilerin deveranına engel olacak hiçbir durum yoktur. Biz onları maddi gözümüzle görmesek bile, akıl ve hikmet nazarıyla onların varlığı ve bu âlemle iç içe oldukları kat’i bir surette anlaşılır.
Müradif Kelimeler ve Lügatçe:
• Müzahame: Zahmet verme, sıkışma, birbirine engel olma.
• Müsademe: Çarpışma.
• İçtima: Toplanma, bir araya gelme.
• Kesif: Yoğun, madde, şeffaf olmayan. (Zıddı: Latif)
• Nüfuz: İçine işleme, geçme.
• Cereyan: Akım, akıp gitme.
İKİNCİ İ’LEM: Nuraniyet Sırrı ve Kudretin Sühuleti
Bu parçada, Cenab-ı Hakk’ın kudreti karşısında “az” ile “çok”, “küçük” ile “büyük” farkının olmadığı; “Nuraniyet” (ışık ve nur özellikli olma) sırrıyla izah edilmektedir.
İzah ve Şerh:
Maddi ve kesif cisimlerde iş yapmak zordur. Bir taşı kaldırmakla bin taşı kaldırmak arasında büyük fark vardır. Ancak iş “Nur” ve “Nuranî” olunca, bu zorluk ortadan kalkar.
Misal olarak Güneş’i ele alalım. Güneş tek bir cisimdir. Fakat yeryüzündeki milyarlarca parlak şeyde (deniz damlaları, cam parçaları, aynalar) aynı anda, hiç zorlanmadan, bölünmeden, parçalanmadan tecelli eder (görünür). Bir damlaya aksini (görüntüsünü) vermesiyle, koca okyanusa vermesi arasında Güneş için bir “zorluk” farkı yoktur.
İşte “Nur’un Nur’u” (Nur-en Nur) olan Zât-ı Zülcelal’in kudreti de böyledir. O’nun ilmi ve kudreti her yeri kuşatmıştır. Bu sebeple;
• Bir atomu yaratmakla bir galaksiyi yaratmak,
• Bir çiçeği diriltmekle cenneti halk etmek,
• Bir insanı yaratmakla bütün insanlığı haşirde diriltmek,
O’nun kudretine göre müsavidir (eşittir).
Bu hakikat, kâinat kitabının her satırında okunur. Allah, bahar mevsiminde milyarlarca yaprağı, çiçeği, böceği “def’aten” (bir anda) ve “bilâ-külfet” (zahmetsizce) yaratır.
İlgili Ayet-i Kerime:
Cenab-ı Hak, bu hakikati Kur’an-ı Kerim’de şöyle ferman buyurur:
“Sizin yaratılmanız ve diriltilmeniz, ancak tek bir kişinin yaratılması ve diriltilmesi gibidir. Şüphesiz Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.”
(Lokmân Suresi, 31/28)
Müradif Kelimeler ve Lügatçe:
• Cüz / Küll: Parça / Bütün.
• Sühulet: Kolaylık.
• Temessül: Cisimleşme, görünme, yansıma.
• Ba’sü ba’de-l mevt: Öldükten sonra dirilme.
• Hilkat: Yaratılış.
ÜÇÜNCÜ İ’LEM: Zerratın Hareketi, İlim ve Kader
Bu son kısım, materyalist düşüncenin “tesadüf” iddiasını kökünden yıkan muazzam bir bürhandır (delildir). Atomların (zerrat) hareketindeki intizamdan yola çıkarak “Kader” hakikatine ulaşır.
İzah ve Şerh:
Kâinattaki her şey atomlardan (zerrelerden) yapılmıştır ve bu zerreler sürekli hareket halindedir. Ancak dikkatle bakan (nazar eden) görür ki; bu hareket başıboş bir kaos değildir. Bir canlının vücuduna giren zerre, sanki bir emir almış gibi hareket eder, gider gözbebeğinde durur, gider kemikte durur. Belli bir “had”de (sınırda) durur. Eğer durmasaydı, o canlı şekil alamaz, dağılır giderdi.
Peki, şuursuz, kör ve sağır bu zerreye “Dur!” diyen, “Buraya kadar!” diyen kimdir?
O zerreleri taşmaktan, haddini aşmaktan meneden bir “Hudud Bekçisi” vardır. Bu bekçi, maddi bir polis değildir. O bekçi; Allah’ın muhit (kuşatıcı) İlmidir.
Bu İlim, Kader planını çizer.
Kader, her şeye bir Mikdar (ölçü) tayin eder.
O mikdar ise eşyaya bir Kalıp (şekil) olur.
Yani, elindeki kalemin, bahçedeki ağacın, senin bedeninin şekli; tesadüfen bir araya gelmiş atomlar yığını değildir. O şekil; Ezelî bir ilmin, kader pergelinde çizdiği manevi bir kalıbın içine zerrelerin dökülmesiyle vücut bulmuştur. Her şey, kaderin o görünmez kalıbına göre şekil alır. Bu da gösterir ki; her zerre, her hareket, Âlim-i Külli Şey’in emriyle ve ilmiyle işlemektedir.
Müradif Kelimeler ve Lügatçe:
• Zerrat-ı müteharrike: Hareketli zerreler/atomlar.
• Tevakkuf: Durma, bekleme.
• Muhit: Kuşatan, ihata eden.
• Tecelli: Görünme, yansıma, belirme.
• Tahavvül: Dönüşme, hal değiştirme.
Hülâsa-i Kelâm:
Bu üç İ’lem, bizlere ders verir ki:
• Gözümüzle görmediğimiz âlemler, şu an içimizde ve etrafımızdadır.
• Allah’ın kudretine nisbetle az-çok, büyük-küçük farkı yoktur; haşir (diriliş) O’na pek kolaydır.
• Kâinatta tesadüf yoktur; en küçük zerre bile “Kader” denilen ilahi projenin çizdiği sınırlar ve kalıplar içinde hareket eder.
Cenab-ı Hak, bizleri bu iman hakikatlerini “tahkiki” (araştırarak ve deliliyle) bilenlerden ve tefekkür edenlerden eylesin.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Kur’anın âyetleri birbirini tefsir ettiği gibi, bu kitab-ı âlemin de bir kısmı, diğer bir kısmını izah ediyor. Meselâ: Maddiyat âlemi Cenab-ı Hakk’ın envâr-ı nimetini cezbetmek için hakikî bir ihtiyaç ile şemse muhtaç olduğu gibi, âlem-i maneviyat dahi rahmet-i İlahiyenin ziyalarını almak için şems-i nübüvvete muhtaçtır. Binaenaleyh Resul-i Ekrem’in (A.S.M.) nübüvveti, şemsin kat’iyyet ve vuzuhu derecesinde kat’î ve vâzıhtır.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Zîhayatın vücuduna terettüb eden semereler, yalnız kendisine, menfaatına, bekasına, kemaline mahsus değildir. Ancak o semerelerden bir hisse kendisine aittir. Bâki kalan kısm-ı a’zamı Hâlıka raci’dir. Zîhayata ait uzun bir zaman sonra husule gelir. Hâlık’a raci’ kısım ise, bir anda husule gelir. Meselâ: O zîhayat, Esma-i hüsnanın tecelliyatına mazhariyetle Hâlıkı, evsaf-ı kemaliye ile tavsif ve lisan-ı haliyle hamdetmiş oluyor.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
İnsanın bir ferdi, ihata-i fikriyesiyle, aklıyla, kalbinin vüs’atiyle bir nevi külliyet kesbeder. Ve keza insanın bir ferdi, hilafet hususunda âlemin eczasıyla şuurca alâkadar olduğundan nebatî olsun hayvanî olsun pek çok nevilerde tasarruf sahibi bulunduğundan, nev’i gibidir. Ve bu itibarla insanın bir ferdi nevi’ler sırasına geçer. Binaenaleyh gerek hayvanatın gerek semeratın nevi’lerinde vukua gelen mükerrer kıyametler, hevam ve haşeratta vücuda gelen senevî haşir ve neşirler, insanın da her bir ferdinde caridir.
Hülâsa:
Kur’anın âyetleriyle ebna-yı beşer için büyük kıyametin geleceğine kat’î delaletler olduğu gibi, kitab-ı âlemin âyât-ı tekviniyesiyle de kıyamet-i kübraya pek kat’î delaletler ve işaretler vardır.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Aziz, sıddık, muhterem kardeşim;
Mesnevi-i Nuriye eserinden iktibas edilen bu üç mühim “İ’lem”i (Bil ki!), Risale-i Nur’un manevî iklimine uygun bir lisan ile, kelimelerin müradiflerini (eş anlamlılarını) ve Kur’an-ı Hakîm’in nurlu ayetlerini de şahit göstererek tahlil ve izah edelim.
Cenab-ı Hak, bu hakikatleri fehmimizi ziyadeleştirsin.
BİRİNCİ İ’LEM: Şems-i Maddî ve Şems-i Nübüvvet
Metnin Özü:
Kâinat kitabı ile Kur’an-ı Kerim’in birbirini tefsir etmesi ve maddî âlemin güneşe olan ihtiyacı gibi, manevî âlemin de Peygamber Efendimiz’in (a.s.m.) getirdiği nura muhtaç olduğu hakikatidir.
Tahlil ve İzah:
Nasıl ki Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan ayetleri birbirini şerh ve izah eder; aynı şekilde şu “Kitab-ı Kebir-i Kâinat” dediğimiz âlem de birbiriyle alâkadar ve birbirini tefsir eden sayfalar gibidir.
Maddiyat âlemine nazar ettiğimizde görürüz ki; nebatat, hayvanat ve cümle mevcudat, hayatiyetlerini devam ettirebilmek, büyümek ve inkişaf etmek için semadaki maddî güneşe (şems) ve onun hararetine, ziyasına muhtaçtır. Güneş olmadan maddî hayatın devamı mümkün değildir.
Aynen bunun gibi; âlem-i maneviyat dahi, yani ruhlar, kalpler ve akıllar âlemi de zulümattan (karanlıklardan) kurtulmak, hakikat nuruyla tenevvür etmek (aydınlanmak) ve Rabbinin rahmet hazinelerine kavuşmak için bir “manevî güneşe” muhtaçtır. İşte o manevî güneş, Şems-i Nübüvvet olan Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’dır.
Maddî güneşin varlığı ve ışığı ne kadar kat’î, vâzıh (açık) ve şüphe kabul etmez ise; Resul-i Ekrem’in (a.s.m.) peygamberliği, getirdiği hidayet nurunun insanlık için lüzumu da o derece kat’îdir. O (a.s.m.) olmadan, kâinatın manası anlaşılamaz, mevcudatın “Biz kimiz? Nereden geliyoruz? Nereye gidiyoruz?” suallerine cevap bulunamaz. Dolayısıyla âlem-i maneviyatın hayatı, Nübüvvet-i Ahmediye’nin (a.s.m.) ziyasına bağlıdır.
Mevzu ile İlgili Ayet-i Kerime:
Cenab-ı Hak, Resulünü “nur saçan bir kandil” olarak tavsif eder:
“Ey Peygamber! Biz seni bir şahit, bir müjdeleyici, bir uyarıcı; Allah’ın izniyle kendi yoluna çağıran bir davetçi ve aydınlatıcı bir kandil olarak gönderdik.”
(Ahzâb Suresi, 33/45-46 )
Bu ayette geçen “Sirâcen Münîrâ” (Aydınlatıcı Kandil) ifadesi, metindeki “Şems-i Nübüvvet” hakikatinin Kur’anî temelidir.
İKİNCİ İ’LEM: Gay-i Hilkat ve Hiss-i Menfaat
Metnin Özü:
Canlıların yaratılış gayesinin ve meyvelerinin sadece kendilerine ait olmadığı, asıl büyük hissenin Yaratıcı’ya (Hâlık’a) baktığı hakikatidir.
Tahlil ve İzah:
İnsan, nefsi ve enaniyeti cihetiyle zanneder ki; hayatı, vücudu ve sahip olduğu kabiliyetler sadece kendi lezzeti, kendi bekası ve kendi menfaati içindir. Halbuki bu, büyük bir gaflet ve hatadır.
Bir zîhayatın (canlının) vücuduna terettüb eden (sonuçlanan) semereler, faydalar ve gayeler, yüz cüzden ibaret ise; bunun ancak bir cüzü o canlıya aittir. O bir cüz de, o canlının hayatını idame ettirmesi, lezzet alıp şevk ile vazifesini yapması için verilmiş peşin bir ücret hükmündedir.
Peki, geriye kalan doksan dokuz hisse kime aittir?
Bâki kalan kısm-ı a’zam (en büyük kısım), Hâlık-ı Zülcelal’e racidir (döner). O zîhayat, mükemmel yapısı, sanatlı vücudu ve harika cihazlarıyla; Allah’ın Esma-i Hüsna’sının (Güzel İsimlerinin) tecellilerini gösterir. Bir nevi, Sâni-i Zülcelal’in sanatını teşhir eden bir antika, bir ilanname hükmündedir.
Mesela süslü bir çiçek veya harika bir tavus kuşu; kendi güzelliğinden ne kadar istifade eder? Çok az. Fakat onu temaşa edenler ve bilhassa onu yoktan var eden Sanatkârı, o eserindeki kemal-i sanatı müşahede eder. Zîhayat, lisan-ı haliyle (hal diliyle) Rabbini tesbih eder, O’nun kemal sıfatlarını tavsif eder. Hâlık’a bakan bu semereler “bir anda” hasıl olur; yani var olduğu an, o gaye gerçekleşmiş olur. Zîhayatın kendi menfaati ise zamana yayılmıştır.
Mevzu ile İlgili Ayet-i Kerime:
Cenab-ı Hak, yaratılışın asıl gayesinin kulluk ve O’nu tanımak olduğunu şöyle beyan eder:
“Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.”
(Zâriyat Suresi, 51/56)
“Yedi gök, yer ve bunların içinde bulunanlar O’nu tesbih ederler. O’nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir varlık yoktur. Fakat siz onların tesbihlerini iyi anlamazsınız. Şüphesiz O, halîmdir, çok bağışlayandır.”
(İsrâ Suresi, 17/44)
ÜÇÜNCÜ İ’LEM: İnsanın Camiyeti ve Haşr-i Kıyamet
Metnin Özü:
İnsanın “ahsen-i takvim” sırrıyla kâinatın bir özeti olması hasebiyle, tek bir ferdin bile bir nevi (tür) hükmünde olduğu; dolayısıyla kâinattaki büyük kıyamet ve dirilişin numunelerinin insanda da görüldüğü hakikatidir.
Tahlil ve İzah:
İnsan, cismi küçük de olsa, manen ve fıtraten kâinat kadar geniştir. Aklı, hayali, kalbinin vüs’ati (genişliği) ve ihata-i fikriyesi (fikrinin kuşatıcılığı) ile âdeta cihanşümul bir mahiyet kesbeder.
Cenab-ı Hak insanı, yeryüzünün halifesi olarak yaratmış ve kâinatın eczasıyla (parçalarıyla) şuurca alâkadar kılmıştır. İnsan, nebatat ve hayvanat türleri üzerinde tasarruf sahibidir; onları eker, biçer, yönetir. Bu sebeple bir tek insan, diğer mahlukatın binlerce ferdini temsil eden bir “nevi” (tür) gibidir. Bir sinek tek başına bir ferttir; ama bir insan, istidadı cihetiyle bir âlemdir.
Madem insan bu kadar kıymetli ve cami (kapsamlı) bir varlıktır; kâinatta cari olan kanunlar onda da caridir. Nasıl ki her sene baharda nebatat taifeleri ve haşerat milletleri, kışın ölüp baharda yeniden dirilerek bir nevi kıyamet ve haşir (öldükten sonra diriliş) numuneleri gösteriyorlar; aynen öyle de, insanın her bir ferdinde de manevî ve maddî değişimlerle, ölüm ve diriliş hakikatleri tecelli eder.
Kâinat kitabındaki “tekvini ayetler” (yaratılış delilleri), her baharda milyonlarca ölüyü dirilten Kudret-i Ezeliye’nin, insanı da öldükten sonra dirilteceğine, Kıyamet-i Kübra’yı (Büyük Kıyameti) getireceğine kat’î işaret eder. Zira bir ferdi, bir nev gibi cami yaratan Allah, o ferdi başıboş bırakmaz, onu ebedî bir saadete namzet kılar.
Mevzu ile İlgili Ayet-i Kerime:
İnsanın yaratılışındaki ehemmiyet ve yeryüzündeki diriliş delilleri hakkında Kur’an şöyle buyurur:
“Allah’ın rahmetinin eserlerine bak! Yeryüzünü ölümünden sonra nasıl diriltiyor? Şüphe yok ki O, ölüleri de elbette diriltecektir. O, her şeye hakkıyla gücü yetendir.”
(Rûm Suresi, 30/50)
“Sizi boşuna yarattığımızı ve bize tekrar döndürülmeyeceğinizi mi sandınız?”
(Mü’minûn Suresi, 23/115)
HÜLÂSA-İ KELÂM
Bu üç İ’lem, Risale-i Nur’un tefekkür sistematiğinde şu hakikatleri ders verir:
• Nübüvvetin Lüzumu: Manevî hayatımız için Peygamber Efendimiz (a.s.m.), maddî hayatımız için güneş ne ise odur.
• Ubudiyetin Esası: Varlığımızın asıl gayesi nefsimizi tatmin değil, Esma-i İlahiyeyi izhar ve ilan etmektir.
• Haşrin İsbatı: İnsan kâinatın bir misal-i musağğarıdır (küçültülmüş örneğidir). Bahardaki dirilişler nasıl kat’î ise, insanın ve kâinatın büyük dirilişi de öyle kat’îdir.
Cenab-ı Hak bizleri, kâinat kitabını Kur’an’ın nuruyla okuyan ve hilkat gayesine uygun yaşayan bahtiyar kullarından eylesin. Âmin.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Kur’an-ı Kerim okunurken istima’ında bulunduğun zaman muhtelif şekillerde dinleyebilirsin:
1- Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, nübüvvet kürsüsüne çıkıp nev’-i beşere hitaben Kur’anın âyetlerini tebliğ ederken, kıraatini kalben ve hayalen dinlemek için kulağını o zamana gönder. O fem-i mübarekinden çıkar gibi dinlemiş olursun.
2- Veya Cebrail (A.S.) Hazret-i Muhammed’e (A.S.M.) tebliğ ederken her iki Hazretin arasında yapılan tebliğ-tebellüğ vaziyetini dinler gibi ol.
3- Veya Kab-ı Kavseyn makamında, yetmiş bin perde arkasında Mütekellim-i Ezelî’nin Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’a olan tekellümünü dinler gibi hayalî bir vaziyete gir.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Senin şuur ve ilminin sana taalluku, ahval ve levazımat-ı ihtiyacatın nisbetindedir. Çünki sebeb ile müsebbeb, kuvvet ile amel arasında münasebet lâzımdır. Fazla noksan olmamalıdır. Senin sana olan şuur ve ilminin nisbeti, Hâlıkın sana olan nazar ve ilmine nisbetle bir kıl gibidir. Binaenaleyh pek cüz’î olan ilim ve şuurunla, Şems-i Ezelî’nin ilim ve nazarına mukabele etmekle gündüz ortasında güneşin altında, güneşin ziyasıyla mübarezeye çıkan ateş böceği gibi olma!
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Cenab-ı Hakk’ın ef’ali birbirine münasib, âsârı birbirine müşabih, esması birbirine âyine ve ma’kes, sıfatı birbirine mütedâhil, şuunatı memzuc ise de herbirisi için hususî bir tavır, bir hal vardır ki, maksud-u bizzât o hususî tavırdır. Sair tavırlar ise, tebaîdirler. Binaenaleyh meselâ Hâlık’ın âsârından cemadata baktığın zaman azamet ve kudreti, kasdına hedef yap. Başka isimlerin tecelliyatını teb’an düşün. Hayvanata bakarken merhamet kasdıyla bak. Sair tecelliyata tebaî bir nazar ile bak.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Kur’an-ı Kerim bütün insanlara rahmettir. Çünki herbir insanın şu hakikî âlemden kendisine mahsus hayalî bir âlemi olduğu gibi, herkes kendi meşrebine göre Kur’andan fehm ve iktibas ettiği (hâfızasında) kendisine has bir Kur’an vardır ki, onun ruhunu terbiye, kalbini tedavi eder.
Ve keza Kur’an-ı Kerim’in bir meziyeti şudur ki: Bütün ülema ve ehl-i meşreb gibi herkes hidayeti için, şifası için müteaddid surelerden ayrı ayrı âyetleri ahzedebilir. Çünki bir âyetin sair âyât-ı Kur’aniye ile pek ince münasebetleri, ittisal cihetleri vardır. Aralarında vahşet yoktur. Bu itibar ile müteaddid surelerden alınan âyetler küçük bir Kur’an hükmünde olur.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Aziz, sıddık ve müdakkik kardeşim;
Mesnevi-i Nuriye’den (Habbe Risalesi) iktibas edilen bu âlî hakikatler, imanın inkişafı ve Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın feyzinden tam manasıyla hissedar olmak için bizlere mühim düsturlar telkin etmektedir.
BİRİNCİ İ’LEM: Kur’an-ı Kerim’i İstima’ Mertebeleri
Bu kısım, Kur’an’ı okurken veya dinlerken takınılması gereken manevî halet-i ruhiyeyi ve “huzur” makamlarını tasvir etmektedir. Kur’an, sadece lafızdan ibaret değildir; o kelamın arkasındaki Mütekellim-i Ezelî’yi hissetmek, kıraatin tesirini azim bir surette artırır.
• Birinci Mertebe (Asr-ı Saadete Manevî Seyahat):
Burada nefis ve hayal, zaman ve mekân kaydından sıyrılarak Asr-ı Saadet’e gitmeye davet edilir. Sanki Resul-i Ekrem (A.S.M.), Mescid-i Nebevî’nin minberinde veya nübüvvet kürsüsünde, bütün insanlığa hitap ediyor. Sen de o mecliste, bizzat Hazret-i Peygamber’in (A.S.M.) o fem-i mübarekinden (mübarek ağzından), taze ve taravetli olarak ayetleri işitiyorsun. Bu hal, insana sünnet-i seniyyeye ittiba ve vahyin sıcaklığını hissettirme noktasında büyük bir şevk verir.
• İkinci Mertebe (Melekûtî Boyut):
Bu mertebe daha ulvîdir. Burada hayal, Cebrail (A.S.) ile Hazret-i Muhammed (A.S.M.) arasındaki o kudsî alışverişe, yani tebliğ ve tebellüğ (bildirme ve alma) anına nazar eder. Vahyin semavîliği, melek vasıtasıyla nüzulü ve o andaki kudsiyet hissedilir. Kur’an’ın arş-ı a’zamdan inişindeki o muazzam heybeti ruhta duymaktır.
• Üçüncü Mertebe (Huzur-u Daimî ve Kelam-ı Ezelî):
En yüksek mertebe budur. Aradaki vasıtaları (zaman, mekân, şahıslar) hayalen kaldırıp, doğrudan doğruya Mütekellim-i Ezelî olan Cenab-ı Hakk’ın hitabını dinlemektir. “Kab-ı Kavseyn” (iki yay aralığı kadar yakınlık) tabiriyle ifade edilen o kurbiyet makamında, yetmiş bin perde arkasından gelen Ezelî Hitabı, bizzat kendine söyleniyormuş gibi dinlemektir. Bu makamda kul, “Rabbim bana emrediyor, benimle konuşuyor” şuuruna erer.
İlgili Ayet-i Kerime:
Cenab-ı Hak şöyle ferman buyurur:
“Kur’an okunduğu zaman ona kulak verip dinleyin ve susun ki size merhamet edilsin.” (A’râf Suresi, 204. Ayet)
Bu ayetteki “susmak” ve “dinlemek”, sadece zahiri kulakla değil, kalb ve ruh kulağıyla, o ulvi makamları hayal ederek dinlemeyi de ihtar eder.
İKİNCİ İ’LEM: İlim, Şuur ve Acz-i Beşerî
Bu parça, insanın enaniyetini (benliğini) kırmak ve haddini bildirmek için muazzam bir derstir.
• İhtiyaç Nisbetinde Şuur:
İnsanın kendi varlığına dair bilgisi ve şuuru, ihtiyaçları kadardır. Bir insan, hayatta kalmak, rızkını temin etmek ve tehlikelerden korunmak için ne kadar lazımsa, o kadar bir ilme ve kuvvete maliktir. Fazlası insan takatinin fevkindedir. Yani senin ilmin, senin acziyetin ve fakrın ile sınırlıdır.
• İlahi İlim Karşısında Hiçlik:
Senin kendine olan bilgin, Hâlık-ı Zülcelal’in sana olan ilmi ve nazarı yanında, okyanusta bir damla bile değildir; belki bir “kıl” kadardır. Allah’ın ilmi muhittir (her şeyi kuşatır), senin ilmin ise cüz’î ve kısıtlıdır.
• Ateş Böceği Temsili:
Burada nefsin gururu, “ateş böceği” (Yıldızböceği) misaliyle yerle bir edilir. Ateş böceği, gecenin karanlığında kendi cılız ışığına güvenip, gündüz ortasında güneşe meydan okusa, güneşin ziyası altında sönük kalır, hatta görünmez olur. Aynen öyle de insan kendi cüz’î aklını ve ilmini, Vahiy güneşine ve Allah’ın ezelî ilmine karşı bir ölçü yapmaya kalkarsa, o ateş böceği gibi maskara olur. Hakikat güneşi karşısında sönmeye mahkumdur.
İlgili Ayet-i Kerime:
“Size ilimden ancak az bir şey verilmiştir.” (İsrâ Suresi, 85. Ayet)
Bu ayet, beşerin ilminin ne kadar mahdud olduğunu ve ilahî ilim karşısındaki aczini açıkça beyan eder.
ÜÇÜNCÜ İ’LEM: Tecelli-i Esma ve Nazar-ı İbret
Bu bölüm, kâinata bakış açımızı (nazar) tanzim eden bir düsturdur. Cenab-ı Hakk’ın isimleri (Esma-ül Hüsna) kâinatta iç içe tecelli eder, fakat her varlıkta bir isim “hâkim” (baskın) konumdadır.
• Esmanın Tedahülü ve Temayüzü:
Allah’ın fiilleri ve isimleri birbirine girmiş, mezcolmuş gibidir. Ancak her varlıkta hususi bir tavır, özel bir mühür vardır. O varlıkta hangi isim galipse, o isim “maksud-u bizzat” (asıl kastedilen) olur. Diğer isimler ona tabi kalır (tebaî).
• Cemadat ve Hayvanat Örneği:
• Cemadat (Dağlar, taşlar, denizler): Bunlara baktığında, Allah’ın Azamet ve Kudret isimlerini ön planda görmelisin. Çünkü dağların heybetinde Celal ismi hakimdir. Orada merhametten ziyade kudret okunur.
• Hayvanat ve Zîhayat: Bir yavruya, bir canlıya baktığında ise Rahmet ve Rahim isimlerini kasıtla aramalısın. Çünkü hayatın olduğu yerde şefkat ve merhamet tecellisi esastır.
Bu bakış açısı, müminin tefekkür ederken dağılmamasını, her şeyde o şeye münasip olan ilahî sıfatı müşahade etmesini sağlar. Buna “Nazar-ı dekaik-aşina” (incelikleri gören bakış) denir.
İlgili Ayet-i Kerime:
“Şimdi Allah’ın rahmetinin eserlerine bak! Yeryüzünü ölümünden sonra nasıl diriltiyor…” (Rûm Suresi, 50. Ayet)
Ayet-i kerime, nazarı “rahmet eserlerine” çevirerek, tefekkürün rotasını çizmektedir.
DÖRDÜNCÜ İ’LEM: Kur’an’ın Cihan Şümul Rahmeti
Kur’an-ı Kerim’in her meşrebe, her mizaca ve her seviyeye hitap eden mucizevi yapısı bu bölümde izah edilmiştir.
• Şahsi Bir Kur’an:
Her insanın zahiri âlemden ayrı, kendi zihninde ve kalbinde kurduğu bir hayal âlemi vardır. Kur’an öyle bir denizdir ki, herkes o denizden kendi kabı (istidadı/meşrebi) kadar su alır. Hafızasında tuttuğu, en çok etkilendiği, sık sık okuduğu ayetler, o kişinin ruhunu terbiye eden “hususi bir Kur’an” hükmüne geçer. Bu, Kur’an’ın her ferde ayrı ayrı inmiş gibi tesir etmesinin sırrıdır.
• Ayetler Arasındaki Tanasüb (Uygunluk):
Farklı surelerden alınan ayetler bir araya getirilse dahi, aralarında bir “vahşet” (yabancılık/uyumsuzluk) olmaz. Çünkü Kur’an’ın ruhu birdir. Bir ayet, diğer bütün ayetlerle manevi ipliklerle bağlıdır. Mümin, şifası veya hidayeti için Kur’an eczahanesinden muhtelif ilaçları (ayetleri) alıp içtima ettirse, bunlar mükemmel bir intizamla “küçük bir Kur’an” oluşturur. Cevşen gibi, evrad ve ezkâr gibi metinlerin sırrı da budur.
İlgili Ayet-i Kerime:
“Biz Kur’an’dan, müminler için şifa ve rahmet olacak şeyler indiriyoruz…” (İsrâ Suresi, 82. Ayet)
Bu ayet, Kur’an’ın her cüz’ünün bir şifa kaynağı olduğunu ve müminlerin ondan ihtiyaçlarına göre istifade edebileceklerini teyit eder.
Hülâsa-i Kelam:
Bu dört İ’lem; Kur’an’ı nasıl dinleyeceğimizi, haddimizi bilip enaniyetten nasıl kurtulacağımızı, kâinata nasıl bir nazarla bakacağımızı ve Kur’an’dan şahsi manada nasıl istifade edeceğimizi ders veren, hikmet dolu levhalardır.
Rabbim bizleri Kur’an’ı hakkıyla dinleyen, aczini bilen, esmayı doğru okuyan ve Kur’an ahlakıyla ahlaklanan halis kullarından eylesin.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
İ’lem Eyyühel-Aziz!
لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ اِلَّا بِاللّٰهِ
cümle-i mukaddesesi, insanın zerre vaziyetinden, insan-ı mü’min suretine gelinceye kadar camidiyet, nebatiyet, hayvaniyet, insaniyet gibi geçirdiği etvar ve ahvaline nâzırdır. Şu menzillerde insanın letaifi pek çok elem ve emellere maruzdur. Maahâza havl ve kuvvetin müteallikleri zikredilmeyerek mutlak bırakılmıştır. Binaenaleyh bu cümle, teselli-bahş olup şümulü dâhilinde olan makamlara göre tefsir edilir. Meselâ:
1-
لَا حَوْلَ عَنِ الْعَدَمِ وَ لَا قُوَّةَ عَلَى الْوُجُودِ
Ademden çıkıp vücuda gelmek.
2-
لَا حَوْلَ عَنِ الزَّوَالِ وَ لَا قُوَّةَ عَلَى الْبَقَٓاءِ
Zevale gitmeyip bekada kalmak.
3-
لَا حَوْلَ عَنِ الْمَضَرَّةِ وَ لَا قُوَّةَ عَلَى النَّفْعِ
Mazarratı def’, menfaati celb.
4-
لَا حَوْلَ عَنِ الْمَصَائِبِ وَ لَا قُوَّةَ عَلَى الْمَطَالِبِ
Musibetten uzak olup, matluba nâil olmak.
5-
لَا حَوْلَ عَنِ الْمَعَاص۪ى وَ لَا قُوَّةَ عَلَى الْعِبَادَةِ
Maasiye düşmemek, ibadete devam etmek.
6-
لَا حَوْلَ عَنِ النِّقَمِ وَ لَا قُوَّةَ عَلَى النِّعْمَةِ
Azaba maruz kalmamak,
Nimete mazhar olmak.
7-
لَا حَوْلَ عَنِ الظُّلْمَةِ وَ لَا قُوَّةَ عَلَى النُّورِ
Zulmete düşmemek, nur ile tenevvür etmek.
Ve hâkeza her bir makamda insanın letaifine göre takyid ve tefsir edilebilir.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Aziz, sıddık, müdakkik kardeşim,
Mesnevi-i Nuriye’den iktibas edilen bu âli hakikati, Risale-i Nur’un manevî iklimine ve lisanına sadık kalarak, ayet-i kerimelerin nuruyla ve kelimelerin müradifleriyle (eş anlamlılarıyla) tafsilatlı bir surette izah edelim.
Bu cümle-i mukaddese olan “Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh”, insanın acz ve fakrını ilan eden, Kâinatın Hâlık’ına tam bir teslimiyeti ifade eden ve Cennetin hazinelerinden bir hazine hükmünde olan bir kelime-i temciddir.
Metinde geçen; insanın “zerre vaziyetinden insan-ı mü’min suretine gelinceye kadar” geçirdiği safahat; camidiyet (cansızlık), nebatiyet (bitkisel hayat), hayvaniyet (hayvanî hayat) ve insaniyet mertebelerini ihtiva eder. İnsan bu mertebelerin her birinde âcizdir, zayıftır; lakin maruz kaldığı elemler ve arzuladığı emeller hadsizdir. İşte bu nokta-i nazardan, havl (güç/engel olma) ve kuvvetin kime ait olduğu mutlak bırakılarak, her makama göre tefsir edilmesine kapı açılmıştır.
Şimdi bu yedi makamı, ayat-ı beyyinat ve hakaik-i imaniye ışığında teker teker şerh edelim:
1. Makam: Vücud ve Adem (Var Olmak ve Yokluk)
Metin: لَا حَوْلَ عَنِ الْعَدَمِ وَ لَاقُوَّةَ عَلَى الْوُجُودِ
Manası: Ademden çıkıp vücuda gelmek.
İzah ve Şerh:
İnsan, ezelde bir hiç idi. Yokluk karanlıklarında (adem-i mutlak) kalmaktan kendi gücüyle kurtulması imkânsızdı. Kendi kendine varlık sahasına (vücuda) çıkmaya ne iktidarı ne de kuvveti vardı.
Burada “Lâ havle”, yokluktan kaçıp kurtulmaya gücünün yetmediğini; “Lâ kuvvete” ise varlık libasını giymeye kendi zatında bir takatinin bulunmadığını ifade eder. Ancak Vacibü’l-Vücud olan Allah’ın kudretiyle ademden vücuda gelmiştir. Bu hakikat, insanın en temel aczini ve Allah’ın “Mûcid” ismine olan ihtiyacını gösterir.
İlgili Ayet-i Kerime:
“İnsan (henüz) anılır bir şey değilken (yaratılmamışken) üzerinden uzunca bir zaman geçmedi mi?” (İnsan Suresi, 76/1)
2. Makam: Zeval ve Beka (Yok Oluş ve Kalıcılık)
Metin: لَا حَوْلَ عَنِ الزَّوَالِ وَ لَاقُوَّةَ عَلَى الْبَقَٓاءِ
Manası: Zevale gitmeyip bekada kalmak.
İzah ve Şerh:
Varlığa eriştikten sonra insanı bekleyen en büyük tehlike zevaldir; yani son bulmak, çürümek ve ölümdür. İnsan, fıtratı gereği ebediyeti ve bekayı şiddetle arzu eder. Lakin zamanın akışı içerisinde, zevale gitmekten, ihtiyarlamaktan ve nihayetinde ölmekten kaçınmaya (havl) gücü yetmez. Aynı şekilde, kendi zatında bâki kalmaya, ebedî bir hayatı kazanmaya (kuvvet) iktidarı yoktur.
Beka, ancak Bâki-i Zülcelal’in cilvesiyle ve O’nun ibka etmesiyle mümkündür. İnsan, faniliğini derk ederek Bâki olan Allah’a iltica etmelidir.
İlgili Ayet-i Kerime:
“Yer üzerinde bulunan her canlı yok olacaktır. Ancak azamet ve ikram sahibi Rabbinin zâtı bâki kalacaktır.” (Rahman Suresi, 55/26-27)
3. Makam: Mazarrat ve Menfaat (Zarar ve Fayda)
Metin: لَا حَوْلَ عَنِ الْمَضَرَّةِ وَ لَاقُوَّةَ عَلَى النَّفْعِ
Manası: Mazarratı def’, menfaati celb.
İzah ve Şerh:
İnsanın bedeni ve hayatı, sayısız zararlı şeylerin (mikroplar, hastalıklar, afetler) hedefindedir. İnsan, bu zararları ve mazarratı kendi cüz’i iktidarıyla defetmekten (uzaklaştırmaktan) âcizdir. Diğer taraftan, hayatının devamı için lazım olan menfaatleri (rızık, şifa, huzur) celbetmeye, yani kendine çekmeye de tek başına muktedir değildir.
“Lâ havle”, zararları defetmekte Allah’ın korumasına; “Lâ kuvvete”, faydaları elde etmekte Allah’ın ihsanına muhtaç oluşumuzun ilanıdır. Hayır ve şerrin yegâne sahibi Allah’tır.
İlgili Ayet-i Kerime:
“Allah sana bir zarar dokundurursa, onu O’ndan başka giderecek yoktur. Ve eğer sana bir hayır dilerse, O’nun lütfunu geri çevirecek de yoktur…” (Yunus Suresi, 10/107)
4. Makam: Musibet ve Matlub (Bela ve İstekler)
Metin: لَا حَوْلَ عَنِ الْمَصَائِبِ وَ لَاقُوَّةَ عَلَى الْمَطَالِبِ
Manası: Musibetten uzak olup, matluba nâil olmak.
İzah ve Şerh:
Bu makam, üçüncü makamın bir nevi hususi şeklidir. İnsan, ansızın gelen belalara, kazalara ve musibetlere karşı zayıftır. Onlardan kaçmaya “havl”i yetmez. Aynı zamanda kalbinde taşıdığı hadsiz arzu ve isteklerine (matlubatına), emellerine ulaşmaya da “kuvvet”i kâfi gelmez. Eli kısa, arzusu uzundur.
Musibetleri defeden ancak “Dâfi-i Belâ” olan Allah; talepleri yerine getiren ve dualara cevap veren ancak “Mûcib-ud Deavat” olan Hâlık-ı Rahîm’dir.
İlgili Ayet-i Kerime:
“De ki: ‘Bizim başımıza ancak, Allah’ın bizim için yazdığı şeyler gelir. O bizim yardımcımızdır. Öyleyse müminler, yalnız Allah’a güvensinler.'” (Tevbe Suresi, 9/51)
5. Makam: Maasi ve İbadet (Günah ve Kulluk)
Metin: لَا حَوْلَ عَنِ الْمَعَاص۪ى وَ لَاقُوَّةَ عَلَى الْعِبَادَةِ
Manası: Maasiye düşmemek, ibadete devam etmek.
İzah ve Şerh:
İnsanın nefsi (nefs-i emmare), daima kötülüğü emreder. İnsan, nefsin ve şeytanın desiselerine karşı koymakta, günahlardan (maasi) kaçınmakta kendi iradesiyle çoğu zaman mağlup olur. Günahtan kaçınmak (Lâ havle) ancak Allah’ın hıfzı ve ismetiyle mümkündür.
Diğer yandan, ibadet ve taate devam etmek, kulluk vazifesini hakkıyla ifa etmek ağır bir yüktür. Buna dayanabilmek ve istikamet üzere olabilmek için (Lâ kuvvete) Allah’ın tevfikine, yardımına ve inayetine muhtaçtır. Bu makamda kul, aczini itiraf ederek “İyyake na’budu ve iyyake nestain” (Ancak sana kulluk eder ve ancak senden yardım dileriz) sırrına erer.
İlgili Ayet-i Kerime:
“«Ey Rabbim! Beni ve soyumdan gelecekleri namazı devamlı kılanlardan eyle; ey Rabbimiz! Duamı kabul et!»” (İbrahim Suresi, 14/40)
6. Makam: Nikam ve Nimet (Azap ve Lütuf)
Metin: لَا حَوْلَ عَنِ النِّقَمِ وَ لَاقُوَّةَ عَلَى النِّعْمَةِ
Manası: Azaba maruz kalmamak, nimete mazhar olmak.
İzah ve Şerh:
İnsan, işlediği hatalar yüzünden İlahi azaba (nikam) ve gazaba müstahak olabilir. Bu azaptan kurtulmaya kendi gücü yetmez. Ancak Allah’ın rahmetine ve affına sığınarak kurtulabilir.
Öte yandan, ebedi saadet, Cennet ve rüyetullah gibi büyük nimetlere kavuşmak, insanın cüz’i ameliyle kazanabileceği, “buna hakkım var” diyebileceği bir şey değildir. Nimetlere mazhar olmak (Lâ kuvvete), tamamen Fazl-ı İlahi ve Rahmet-i Rabbaniye iledir.
İlgili Ayet-i Kerime:
“Size ulaşan her nimet Allah’tandır. Sonra size bir sıkıntı ve zarar dokunduğu zaman yalnız O’na yalvarır yakarırsınız.” (Nahl Suresi, 16/53)
7. Makam: Zulmet ve Nur (Karanlık ve Aydınlık)
Metin: لَا حَوْلَ عَنِ الظُّلْمَةِ وَ لَاقُوَّةَ عَلَى النُّورِ
Manası: Zulmete düşmemek, nur ile tenevvür etmek.
İzah ve Şerh:
Burası meselenin en derûnî, kalbî ve imanî boyutudur. Zulmet; küfür, dalalet, gaflet ve cehalet karanlığıdır. İnsan, kendi aklıyla ve nefsiyle baş başa kaldığında bu manevi karanlıklara düşmekten kendini alamaz. “Lâ havle”, bu sapkınlık karanlıklarından Allah’ın hidayeti olmadan kaçılamayacağını ifade eder.
Nur ise; iman, hidayet, marifetullah ve hikmettir. Kalbin ve aklın nurlanması (tenevvür), hakikati bulması, ancak “Nur-u Semavati vel Ard” olan Allah’ın kalbe hidayet nurunu atmasıyla (Lâ kuvvete) gerçekleşir. Hidayet Allah’tandır.
İlgili Ayet-i Kerime:
“Allah, iman edenlerin dostudur. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Kâfirlerin velileri ise tâğûttur. (O da) onları aydınlıktan karanlıklara (sürükleyip) çıkarır…” (Bakara Suresi, 2/257)
Hülâsa-i Kelâm:
Bu yedi makamda görüldüğü üzere, “Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh” cümlesi, insanın kâinattaki aciz konumundan, Rabb-i Rahîm’in sonsuz kudret ve rahmet dergâhına açılan en büyük kapıdır. İnsan bu kelime ile kendi “ene”sini ve iktidarını aradan çıkarır, her şeyi Kudret-i Mutlaka’ya havale eder ve hakiki bir tevekküle erer.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Zeyl-üz Zeyl
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Bazı insanların ağzında kemmiyeten az, keyfiyeten pek büyük üç kelime dolaşmaktadır:
Birincisi:
Her şey kendi kendine teşekkül etmiştir.
İkincisi:
Mûcid ve müessir esbabdır.
Üçüncüsü:
Tabiat iktiza etti.
Bu üç kelimatın pek çok muhalâta zarf oldukları hakkında yapılan beyanatı dinle:
İnsan mevcuddur. Bu mevcud insan, birinci kelimeye nazaran hem sâni’dir, hem masnu.
İkinci kelimeye göre, esbabın tesiriyle vücuda gelmiştir.
Üçüncü kelimeye nazaran, mevhum tabiatın eseridir.
Dördüncü cihet ise, hak ve hakikatın istilzam ettiği gibi Allah’ın masnuudur.
Evvelki kelimenin gayr-ı mahsur muhalâtı:
1- O kelimenin iktizasına göre insanı teşkil eden zerrelerin her birisinde hem insanın içini hem kâinatı görecek, bilecek bir göz, bir ilim ve sair sıfat-ı lâzımenin bulunması lâzımdır.
2- İnsanın bedeninde zerrattan teşekkül eden mütehalif mürekkebat adedince -matbaalarda hurufatı tertib etmek için kullanılan kalıblar gibi- kalıblar lâzımdır.
3- Kârgir kemerlerin taşları gibi, herbir zerrenin arkadaşlarına hem hâkim hem mahkûm olması lâzım gelir. Ve keza her birisi, ötekilere hem zıd, hem misil hem mutlak hem mukayyed olması lâzımdır.
İkinci Kelimenin muhalâtı:
1- İnsanın me’hazi, yani insanı teşkil eden maddeler eczahanelerde bulunan ağızları mühürlü, ayrı ayrı, çeşit çeşit mütebayin ilâçlar gibi maddelerdir. Hiç kimsenin eli dokunmaksızın ihtiyaç nisbetinde kemal-i intizam ve müvazene ile o ilâçların şişelerden kendi kendine çıkıp hayatî bir macun vaziyetine gelmesi mümkün ise, insanın da sâni’siz esbab ve mevadd-ı camideden sudûru mümkündür diyebilir.
2- Bir şeyin kemal-i intizam ile gayr-ı mahdud, kör, sağır, camid, şuursuz esbabdan sudûrunun muhaliyeti nisbetinde sâni’siz insanın da o maddelerden yapılması muhaldir. Maahâza, maddî esbabın yalnız zahire taalluku vardır. Bâtındaki latif, ince, garib nakışlara, san’atlara nüfuzu yoktur.
3- O kelimenin iktizasına göre kemal-i ittifak ve intizam ile ihtiyacat nisbetinde gayr-ı mahsur esbabın bir cüzde, bir hüceyrede içtimaları lâzım gelir. Bu içtima, âlemin ecza ve erkânının azametiyle beraber senin elinin içine girip içtima etmeleri demektir.
Çünki insanın ustası esbab olduğu takdirde, âlemin bütün ecza ve erkânı insanla alâkadar olduğuna nazaran, insanın yapılışında âmil ve usta olmaları lâzım gelir. Bir usta yaptığı şeyin içerisinde bulunduktan sonra yapar. o halde, insanın bir hüceyresinde âlemin eczası içtima edebilir. Bu öyle bir muhaldir ki, muhallerin en mümteniidir.
Üçüncü kelimenin muhal ve butlanı ise:
Evet tabiatın iki ciheti vardır. Biri zahiridir ki, ehl-i gaflet ve dalaletçe hakikat zannedilmiştir. Diğeri bâtınıdır ki, san’at-ı İlahiye ve sıbga-i Rahmaniyedir. Tabiata ilâveten iddia edilen kuvvet ise, Hâlık-ı Hakîm-i Alîm’in cilve-i kudretidir. Ehl-i gafletin sâni’ olarak telakki ettikleri tabiata, cenah olarak yapıştırdıkları kör tesadüf ve ittifak ise, dalaletten neş’et eden ızdırar neticesinde şeytanların ihtira ettikleri hezeyanlardır. Çünki müteaddid eserlerimde kat’î bir surette isbat edildiği gibi, hârikaların hârikası olan şu san’at, ancak ve ancak bütün evsaf-ı kemaliye ile muttasıf bir Habîr-i Basîr’in yed-i kudretinden çıkmamış ise, şu kesif, camid, mukayyed, miskin, mümkinin eliyle mi şu kâinata giydirilen gömlek yapılmıştır? Yoksa âlemlere giydirilen şu güzel teşekkülleri, nakışları baûda veya kaplumbağa mı yapmıştır? Hâşâ, sümme hâşâ!…
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Zeyl-üz Zeyl namındaki bu risale, Mesnevi-i Nuriye mecmuasında yer alan ve Tabiat Risalesi’nin de bir hülâsası hükmünde olan, küfrün temel dayanaklarını zirüzeber eden pek mühim bir burhan-ı tevhiddir.
Aziz kardeşim; bu yüksek hakikatleri Risale-i Nur’un üslûb-u âlisine muvafık, kelimat-ı mübarekesine sadık kalarak ve menhiyattan (yasaklanmış kelimelerden) tevakki ederek, ayet-i kerimelerin nuruyla izah edelim.
Bu parça, ehl-i dalaletin, Hâlık-ı Kâinat’ı inkâr yolunda sığındıkları üç çürük direği, yani üç bâtıl cümleyi imkânsızlık (muhal) derecesinde çürütmektedir.
Bu üç bâtıl dava şunlardır:
• Esbabperestlik: Sebeplerin yaratıcı olduğu iddiası.
• Tabiatperestlik: Tabiatın yaratıcı olduğu iddiası.
• Kendi Kendine Olmak: Tesadüf ve başıboşluk iddiası.
Şimdi bu davaların herbirini, metin içerisindeki “İ’lem” (Bil ki) hakikatleri ışığında, ayet-i kerimeler ve müradif manalar ile tahlil ve şerh edelim:
BİRİNCİ BATIL YOL: “Her Şey Kendi Kendine Teşekkül Etmiştir”
Ehl-i gaflet ve dalaletin birinci iddiası; eşyanın ve bilhassa insanın bir yaratıcısı olmadığı, zerrelerin (atomların) tesadüfen bir araya gelerek kendi kendine oluştuğu fikridir.
Metnin İzahı ve Şerhi:
Müellif-i Muhterem Bediüzzaman Hazretleri, bu fikrin butlanını (bâtıl oluşunu) şu harika delillerle isbat eder:
• İlâhlaşan Zerreler Muhali: Eğer bir insanı teşkil eden zerreler, Allah’ın emri ve kudretiyle hareket etmiyorlarsa; o vakit bedendeki her bir zerrenin, bütün bedeni görecek bir gözü, bedenin bütün ihtiyaçlarını bilecek bir ilmi ve ona göre hareket edecek bir kudreti olması lâzımdır. Zira gözdeki bir zerre, kulağın yerini, midenin ihtiyacını, damarın yolunu bilmeden oraya yerleşemez. Bu ise, her bir zerrenin “İlah” gibi her şeyi bilen bir ilme sahib olmasını gerektirir ki, bu “muhallerin en imkânsızıdır.”
• Kalıp Muhali: Matbaada harflerin dizilmesi için nasıl kalıplar gerekirse, bedenin her azası ve hücresi için de manevî kalıplar lazımdır. Kendi kendine oluş iddia edilirse, her zerre için binlerce kalıp gerekecektir.
• Hâkimiyet ve Mahkûmiyet Zıddiyeti: Bir binanın kemerindeki taşlar gibi, zerreler birbirine dayanır. Eğer usta yoksa, her taş hem diğerini tutan bir “hâkim”, hem de diğeri tarafından tutulan bir “mahkûm” olmalıdır. Bir şeyin aynı anda, aynı cihette hem hâkim hem mahkûm olması ise aklen muhaldir, zıttır.
İlgili Ayet-i Kerime:
Cenab-ı Hak, bu kendi kendine oluş fikrini şu ayetle redder:
“Acaba onlar herhangi bir yaratıcı olmadan mı yaratıldılar? Yoksa kendileri mi yaratıcıdırlar?”
(Tûr Suresi, 52/35)
Bu ayet, insanı iki şıkkı kabule icbar eder: Ya bir Hâlık vardır ya da kendileri Hâlık’tır. Kendileri yaratılmaya muhtaç âciz mahluklar olduklarına göre, Hâlık olamazlar. Öyleyse bir Sâni-i Zülcelal vardır.
İKİNCİ BATIL YOL: “Mûcid ve Müessir Esbabdır”
Bu ikinci güruh; su, toprak, hava, güneş gibi câmid (cansız) ve şuursuz sebepleri fail ve yaratıcı zannederler.
Metnin İzahı ve Şerhi:
Üstad Hazretleri burada muazzam bir “Eczahane Temsili” ile hakikati isbat eder:
• Şuursuz Sebeplerin İntizamı: Bir eczahanede yüzlerce kavanozda çeşit çeşit maddeler bulunsa; bu maddelerden hassas mizanla, miligramı miligramına ölçülerek harika bir hayat macunu (ilacı) yapılsa, kimse diyebilir mi ki: “Bu şişeler rüzgârla devrildi, her birinden lazım olan miktar kadar aktı ve bu ilaç kendi kendine oldu?” Elbette diyemez.
İşte insan, o macundan milyonlarca kat daha hassas, daha mükemmel, daha canlı bir macun-u hayattır. Sebepler ise; o şişeler gibi kör, sağır, ilimsiz ve iradesizdir. Maddi sebeplerin, bu manevî ve latif sanatı icad etmesi, şişelerin kendi kendine ilaç yapmasından bin kat daha muhaldir.
• Sebeplerin Yetersizliği: Sebeplerin tesiri sadece zahirîdir, sathîdir. Yani su, tohumun açılmasına bir sebeptir; fakat tohumun içindeki o muazzam programı, çiçeğin nakışlarını, rengini, kokusunu yapacak ilim ve kudret suda yoktur. Esbab, dest-i kudretin bir perdesidir.
• Kâinatın Bir Hücrede Toplanması: Eğer insanı sebepler yaratıyor denilse; insanın bir hücresini yaratmak için kâinattaki bütün elementlerin, güneşin, havanın o hücreye girmesi, orada usta gibi çalışması lazım gelir. Çünkü insan, kâinatın bir meyvesidir. Meyveyi yapan, ağacı yapan kimse odur. Bu durumda, kâinat kadar büyük unsurların, zerre kadar küçük bir hücrede “usta” sıfatıyla toplanması lazım gelir ki, bu da akıldan istifa etmektir.
İlgili Ayet-i Kerime:
Cenab-ı Hak, sebeplerin acizliğini ve yaratıcı olamayacaklarını şöyle beyan eder:
“…Allah’tan başka yalvardıklarınızın hepsi bir araya gelseler, bir sinek bile yaratamazlar…”
(Hac Suresi, 22/73)
ÜÇÜNCÜ BATIL YOL: “Tabiat İktiza Etti”
Üçüncü grup, “Tabiat” dedikleri mevhuma bir uluhiyet isnat ederler. “Tabiat ana yarattı” gibi hezeyanlarla, Allah’ın sanatını tabiata mal ederler.
Metnin İzahı ve Şerhi:
Müellif, tabiatın mahiyetini iki veçhile şerh ederek bu fikri çürütür:
• Tabiat Bir Sanattır, Sanatkâr Olamaz: Tabiat, Cenab-ı Hakk’ın yarattığı bir nakıştır, bir resimdir; ressam olamaz. Bir kanunlar mecmuasıdır (şeriat-ı fıtriye), kanun koyucu (Şâri’) olamaz. Nasıl ki bir nizamname, bir anayasa kitabı kendi kendine hırsızları yakalayamaz, devleti idare edemez; o nizamı uygulayan bir hâkim ve irade lazımdır. Aynen öyle de tabiat denilen şey, Allah’ın kâinata koyduğu kanunların bütünüdür.
• Mevhum Bir İsim: Ehl-i dalaletin “tabiat” dediği şey, hakikatte Adetullah’tır, Sünnetullah’tır. Onlar, Allah’ın irade ve kudretini görmeyip, o kudretin tecellisine “tabiat” ismini takmışlardır.
• Kör Tesadüf Olamaz: Bu kadar hikmetli, süslü, sanatlı ve faydalı eserleri; kör, sağır, cansız olan tabiata veya tesadüfe vermek; insanı bir kaplumbağanın veya bir sineğin yaptığına inanmak kadar gülünçtür. Bu eserler ancak Basîr (Her şeyi gören), Habîr (Her şeyden haberdar), Hakîm (Her işi hikmetli) olan bir Zât-ı Zülcelal’in eseri olabilir.
İlgili Ayet-i Kerime:
Tabiatın ve bütün mahlukatın Allah’ın yaratışı (fıtrat) olduğunu beyan eden ayet şudur:
“(Resûlüm!) Sen yüzünü hanîf olarak dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmış ise ona çevir. Allah’ın yaratışında değişme yoktur. İşte dosdoğru din budur; fakat insanların çoğu bilmezler.”
(Rûm Suresi, 30/30)
DÖRDÜNCÜ VE HAKİKİ CİHET: Tevhid Yolu
Bu üç yolun (kendi kendine, sebepler, tabiat) imkânsızlığı isbat edilince, geriye zarurî, bedihî ve şeksiz şüphesiz dördüncü yol kalır. O da şudur:
İnsan ve kâinat; Vâcib-ül Vücud, Vâhid-i Ehad olan Allah-u Teâlâ’nın masnuudur, eseridir, mülküdür.
Bu metin, Risale-i Nur’un “Sebepleri azledip, doğrudan Müsebbibü’l-Esbab’a (Sebepleri yaratan Allah’a) rabt-ı kalb etme” mesleğinin en parlak bir numunesidir. İnsan ne tesadüfün oyuncağı ne tabiatın eseri ne de sebeplerin kölesidir. İnsan, Sultan-ı Ezel ve Ebed’in aziz bir misafiri ve mucize-i sanatıdır.
Netice-i Kelâm:
Ey aziz! Görüldüğü üzere, Allah’ı inkâr etmek veya O’na şerik (ortak) koşmak, aklen mümkün değildir. İman ise, aklın ve mantığın gerektirdiği en kolay, en makul ve en selametli yoldur. Küfürde “muhal” (imkânsızlık) ve “müşkilât” (zorluklar) varken; imanda “vücub” (gereklilik) ve “suhûlet” (kolaylık) vardır.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Evet insanda, her şeyde Sâni’-i Ezelî’nin masnuu olduklarına mevcudatın adedince şahidler vardır. Meselâ:
1- Kâinattır. Evet kâinatın ihtiva ettiği bütün zerrat ve mürekkebatın her birisi ellibeş lisan ile şehadet etmektedir.
2- Kur’andır. Evet Kur’an, bütün enbiya, evliya ve muvahhidînin kitablarıyla, sahife-i kevn ve vücudda yaratılan icadî ve tekvinî âyetler Hâlıkın hallakıyetine âdil şahidlerdir.
3- Mahlukatın reisi ve resulü, bütün enbiya, evliya, melaike ile birlikte, her şeyin sâni’i Allah olduğuna ilân-ı şehadet ediyorlar.
4- İns ve cin taifeleri envaen ihtiyacat-ı fıtriyesiyle şahiddirler.
5- Uluhiyet ve Hallakıyetin Allah’a mahsus ve münhasır olduğuna Allah da şehadet ediyor.
Arkadaş! San’atın, vücuh-u selâse-i mezkûre üzerine mümkine veya hakkın istilzam ettiğine nazaran Vâcib’e olan isnadı mes’elesi; semeredar bir ağaç mes’elesi gibidir. Şöyle ki: Ağacın o semereleri, ya vahdete isnad edilir. Yani neşv ü nema kanunuyla ağacın kökünden, kök de çekirdekten, çekirdek de evamir-i tekviniyeyi temessülden, evamir-i tekviniye de “Kün” emrinden, “Kün” emri dahi Vâhid-i Vâcib’den sâdır olmuştur.
O vakit, o ağaç bütün eczasıyla, yapraklarıyla, dallarıyla, semereleriyle yaratılış kolaylığında bir semere-i vâhide hükmünde olur. Çünki vahdete nisbeten küçük bir semere ağacıyla pek büyük ve çok semereli bir ağaç arasında fark yoktur. Bu adem-i fark, vahdette sühuletle yüsr, kesrette suubetle usrün bulunduğundan neş’et etmiştir.
Eğer kesrete isnad edilirse, her bir semere, her bir çiçek, herbir yaprak, herbir dal; tam ağacının vücuda gelmesine lâzım olan bütün âlât, cihazat, esbab vesaireye ihtiyaç gösterecektir. Çünki küll cüz’de dâhildir. Ona ne lâzımsa buna da lâzımdır. Mes’ele bu iki şıktan hariç değildir. Biri vâcib, diğeri mümteni’dir.
Hülâsa: Bir hüceyrenin vücuda gelmesi kendisine isnad edilirse, kâinata muhit olan sıfatlar kendisinde lâzımdır. Esbaba isnad edilirse, âlemdeki bütün esbabın o hüceyrede içtimaları lâzım gelir. Halbuki sineğin iki eli sığmayan bir hüceyre, iki ilahın tasarrufuna mahal olabilir mi? Hâşâ!..
Maahâza hüceyreden tut, âleme kadar her bir şeyin bir nevi vahdeti vardır. Öyle ise, Sâni’ de vâhid olacaktır. Çünki vâhid ancak vâhidden sudûr eder. Ve keza bir habbe şemsi ziyasıyla, rengiyle (tecelli suretiyle) içine alabilir. Fakat masdariyet itibariyle, bir habbe, iki habbeyi içine alıp onlara masdar olamaz. Ve keza vücud-u haricî, vücud-u misalîden daha sabit, daha muhkemdir. Vücud-u haricîden bir nokta, vücud-u misalîden bir dağı içine alabilir. Kezalik vücud-u vücubî; daha kavî, daha rasih, daha sabittir. Belki de vücud-u hakikî, vücud-u haricî ondan ibarettir.
Binaenaleyh ilm-i muhit-i ezelîde temessül eden imkânî vücudlar, vücud-u vücubînin tecelliyat-ı nuriyelerine âyine ve ma’kestirler. Öyle ise ilm-i ezelî, imkânî vücudlara âyine olduğu gibi, imkânî vücudlar da vücud-u vücubîye âyinedir. Sonra o imkânî vücudlar, ilm-i ezelîden vücud-u haricîye intikal etmişlerse de vücud-u hakikî mertebesine vâsıl olmamışlardır.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Aziz, sıddık, müdakkik kardeşim;
İktibas edilen bu âlî hakikatler, Mesnevi-i Nuriye eserinin, hususan Zerre risalesinin ve Lâsiyyemalar bahsinin menbaından süzülen, tevhid-i hakikîyi isbat eden gayet derin ve dakik bir derstir. Bu parça, kâinatın Sâni-i Zülcelali’ni tanıttıran bürhanları ve “Vahdet” (birlik) ile “Kesret” (çokluk/sebepler) arasındaki azîm farkı nazara vermektedir.
Risale-i Nur’un o kendine mahsus, kalbe ve ruha tesir eden lisan-ı nezihine sadık kalarak, muhtevayı âyet-i kerimeler ve müradif kelimelerle, maddeler halinde şöyle izah ve şerh edebiliriz:
MEVZU: Vahdetin Sühuleti ve Şirk-i Esbabın İmtinaı
Mevcudatın her zerresi, lisan-ı hal ve lisan-ı kâl ile Hâlıkını ilân etmektedir. Bu hakikat, beş ana delil ve şahid üzerinden şöyle tasvir edilmiştir:
1. Kâinat Kitabının Şehadeti
Metinde geçen “Kâinattır” hükmü; bu âlemin tertib ve nizamıyla bir kitap gibi yazıldığını ifade eder.
• İzah: Kâinat, baştanbaşa birbiriyle münasebettar cüzlerden mürekkep bir küldür. İçindeki her bir zerre (atom) ve onlardan teşekkül eden mürekkebat (bileşik cisimler), vazifelerindeki intizam, hareketlerindeki hikmet ve sanatlarındaki mükemmellik ile Sâni-i Hakîm’i göstermektedir. “Ellibeş lisan” tabiri, kesret ve çeşitlilikten kinayedir; yani o zerre, yaratılışındaki sayısız cihetlerle Rabbini tesbih eder.
• Ayet-i Kerime:
“Yedi gök, yer ve bunların içinde bulunanlar O’nu tesbih ederler. O’nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur…” (İsrâ Sûresi, 17:44)
2. Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın Şehadeti
Kur’an, sadece bir kelâm-ı lafzî değil, aynı zamanda kâinat kitabının ezeli bir tercümesidir.
• İzah: Kur’an, bütün peygamberlerin (enbiya), velilerin (evliya) ve Allah’ı bir bilenlerin (muvahhidîn) tasdikiyle; şu kâinat sayfasında (sahife-i kevn) yaratılan ve “tekvinî âyetler” denilen, yaratılışa ait kanunları okuyan en büyük şahiddir. Kâinattaki hadisatın “Hâlıkın hallakıyetine” (Yaratıcının yaratıcılığına) adaletli bir şahid olduğunu haykırır.
3. Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın Şehadeti
Mahlukatın reisi ve en mükemmel meyvesi olan Zat-ı Ahmediye (A.S.M.); bütün enbiya ve melaike ile ittifak halindedir.
• İzah: O Zat (A.S.M.), elinde Kur’an, arkasında bütün enbiya ve evliya olduğu halde; şu kâinatın sahibinin kim olduğunu, her şeyin dizgininin O’nun elinde bulunduğunu “Lâ ilâhe İllallah” diyerek cihan şümul bir surette ilân etmektedir.
4. İns ve Cin Taifesinin Fıtrî Şehadeti
İnsanların ve cinlerin yaratılışlarındaki (fıtratlarındaki) nihayetsiz ihtiyaçlar, bir Rezzak-ı Kerim’i gösterir.
• İzah: Mahlukatın ihtiyaçları, “ihtiyacat-ı fıtriye” tabiriyle ifade edilmiştir. Bir canlının hayatını devam ettirebilmesi için güneşe, suya, havaya, gıdaya olan ihtiyacı ve bu ihtiyaçların umulmadık yerden karşılanması, perde arkasında Şefkatli bir Mürebbi’nin varlığına kat’i bir delildir. Duaların kabulü ve ihtiyaçların giderilmesi, Sâni’i tanıttırır.
5. Cenab-ı Hakk’ın Bizzat Şehadeti
Uluhiyetin (İlahlığın) ve Hallakıyetin (Yaratıcılığın) sadece Kendisine mahsus olduğuna dair Allah’ın kelâmıyla yaptığı şehadettir.
• İzah: Allah, indirdiği kitaplar ve gönderdiği peygamberler vasıtasıyla ve yarattığı eserlerdeki “Vahdaniyet sikkesi” (birlik mührü) ile kendi varlığına ve birliğine bizzat şahiddir.
• Ayet-i Kerime:
“Allah, adaletle kâim olarak kendisinden başka ilâh olmadığına şahitlik etmiştir. Melekler ve ilim sahipleri de (buna şahitlik ettiler). O’ndan başka ilâh yoktur, O mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Âl-i İmrân Sûresi, 3:18)
MÜHİM BİR MUKAYESE: Vahdet ve Esbab (Ağaç Temsili)
Metnin ikinci kısmında geçen, sanatın “Vâcib’e (Allah’a) isnadı” ile “Esbaba (sebeplere) isnadı” arasındaki fark; bir ağaç temsiliyle akla yaklaştırılmıştır. Bu, Risale-i Nur’daki “Tevhidde sühulet (kolaylık), şirkte suubet (zorluk) vardır” düsturunun izahıdır.
A) Vahdet Yolu (Allah’a İsnad Edilirse):
• Sühulet (Kolaylık): Eğer o ağacın meyveleri ve varlığı tek bir Merkeze (Vahdete) verilirse; o ağaç, bir çekirdekten, o çekirdek bir emr-i tekvinîden (yaratılış emrinden), o emir de “Kün” (Ol) tezgahından kolayca çıkar.
• Netice: Bir askerin, padişahın ordusuna intisap etmesiyle bütün ordunun gücünü arkasına alması gibi; her şey Vâcibü’l-Vücud’a (Varlığı zorunlu olan Allah’a) dayandığında, en küçük bir meyve ile koca bir ağacın yaratılması arasında zorluk farkı kalmaz. Vahdette “yüsr” (kolaylık) vardır.
• Ayet-i Kerime:
“Bir şeyi dilediği zaman O’nun emri o şeye ancak ‘Ol!’ demektir. O da hemen oluverir.” (Yâsîn Sûresi, 36:82)
B) Kesret ve Esbab Yolu (Sebeplere İsnad Edilirse):
• Suubet (Zorluk) ve İmtina (İmkânsızlık): Eğer o ağacın veya meyvenin yaratılışı sebeplere, tabiata veya kendi kendine olmasına havale edilirse; o vakit her bir meyve, her bir yaprak için, bütün kâinatı, güneşi, toprağı, suyu, elementleri bir araya getirecek bir kudret, bir ilim ve teçhizat lâzımdır.
• Küll-Cüz Münasebeti: “Küll cüz’de dâhildir” kaidesince; bir elmanın vücudu için koca bir kâinat fabrikasının çalışması lâzımdır. Sebeplerin ise şuursuz, âciz ve sağır oldukları malumdur. Bu şık “mümteni”dir, yani olması imkânsızdır.
DERÛNÎ BİR HAKİKAT: Hüceyre (Hücre) ve Vücud Mertebeleri
Metnin son kısmında, zerre ve hücre bahsinden yola çıkılarak “Vücud” (Varlık) mertebelerine dair ince bir hikmet dersi verilmektedir.
1. Hücredeki İmkânsızlık:
Bir sineğin küçücük bir hücresine dahi sığmayan iki el misali; o hücrenin idaresine iki ilah (iki ayrı irade) karışamaz. Eğer hücre sebeplere verilse, kâinatı kuşatan sıfatların (ilim, irade, kudret) o zerrede bulunması veya bütün sebeplerin o zerre içine girip meşveret etmesi lâzım gelir ki, bu da hurafedir, akıldan uzaktır.
2. Vahdetten Sudûr:
“Vâhid ancak vâhidden sudûr eder” (Bir’den ancak bir çıkar) kaidesi gereği; kâinattaki birlik mührü (her şeyin birbiriyle uyumu), Sâni’in de Vâhid (Bir) olduğunu isbat eder.
3. Tecelli ve Masdar Farkı:
Burada çok mühim bir “Tecelli” sırrı vardır:
• Misal: Bir habbe (tane, damla veya cam parçası), güneşi ziyasıyla ve rengiyle içine alıp bir nevi güneşi gösterebilir (Tecelli). Fakat o habbe, güneşin kaynağı (Masdarı) olamaz. Yani güneş ondan çıkmaz, o sadece güneşe ayna olur.
• Hakikat: İmkânî vücudlar (yaratılmış varlıklar), Cenab-ı Hakk’ın isim ve sıfatlarının birer aynasıdır. Fakat varlıkları kendinden değildir.
4. Vücud-u Vücubî ve Vücud-u Hakikî:
Risale-i Nur’un tefekkür sisteminde varlık mertebeleri şöyledir:
• Vücud-u Haricî: Bizim gördüğümüz, yaratılmışların dış dünyadaki varlığı.
• Vücud-u Misalî: Görüntü ve suretler âlemi.
• Vücud-u Vücubî: Allah’ın ezelî, ebedî, zatî ve hakiki varlığı.
Metinde deniliyor ki; nasıl ki haricî bir nokta, aynadaki (misalî) bir dağdan daha sabittir; aynen öyle de Allah’ın Vücubî varlığı, kâinatın vücudundan hadsiz derece daha kuvvetli, daha sağlam (rasih) ve daha sabittir. Hatta kâinatın varlığı, O’nun varlığı yanında sönük bir gölge gibidir.
Netice-i Kelâm:
Bütün eşya, İlahi ilimdeki (ilm-i muhit-i ezelî) plan ve programların, Kudret kalemiyle harici vücuda dökülmüş halleridir. Onlar, Sâni-i Zülcelal’in nurlu tecellilerine birer ayna ve “ma’kes”tirler (aksettirici). Eşya, O’nu tanımak ve tanıtmak için vardır.
Cenab-ı Hak bizleri, kâinat kitabını bu nazarla okuyan, sebeplere takılmayıp Müsebbibü’l-Esbab’ı bulan, tahkiki imanı elde eden bahtiyar kullarından eylesin. Âmin.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Kevn ve vücud sahasında durup, ahval-i âleme dikkat eden adam, hadsî bir sür’atle anlar ki: Tesir ve fâiliyet; latif, nuranî, mücerred olan şeylerin şe’ni olduğu gibi; infial, kabiliyet, teessür de maddî, kesif, cismanî şeylerin hâssasıdır. Evet misal olarak semadaki nur ile yerdeki şu kocaman dağa bak. O nur semada iken ziyasıyla yerde iş görür, faaliyettedir. O dağ ise, azametiyle beraber faaliyetsiz yerinde oturuyor. Ne bir tesiri var ve ne de bir fiili var.
Ve keza eşya arasında vukua gelen fiillerden anlaşılıyor ki, hangi bir şey latif, nuranî ise, sebeb ve fâil olmaya kesb-i liyakat eder. Kesafeti nisbetinde de infial ve müsebbebiyet mertebesine yaklaşıyor. Bundan anlaşılıyor ki, esbab-ı zahiriyenin Hâlıkıyla, müsebbebatın mûcidi, ancak ve ancak Nur-ul Envâr, Sâni’-i Ezelî’dir.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Tefekkür, gafleti izale eder. Dikkat, teemmül; evham zulümatını dağıtıyor. Lâkin nefsinde, bâtınında, hususî ahvalinde tefekkür ettiğin zaman derinden derine tafsilât ile tedkikat yap. Fakat âfâkî, haricî, umumî ahvalâta teemmül ettiğin vakit sathî, icmalî düşün, tafsilâta geçme. Çünki icmalde, fezlekede olan kıymet ve güzellik, tafsilâtında yoktur. Hem de âfâkî tefekkür, dipsiz denize benziyor, sahili yoktur. İçine dalma, boğulursun.
Arkadaş! Nefsî tefekkürde tafsilâtlı, âfâkî tefekkürde ise icmalî yaparsan, vahdete takarrüb edersin. Aksini yaptığın takdirde kesret fikrini dağıtır, evham seni havalandırır. Enaniyetin kalınlaşır, gafletin kuvvet bulur, tabiata kalbeder. İşte dalalete îsal eden kesret yolu budur.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
İnsan ne kadar cahil ve gafildir. Ne kadar yolunu şaşırmış, nefsine zarar veriyor. Dokuz vecihle menfaatı muhakkak, yalnız bir vecihle zararı mevhum olan büyük bir hayr-ı azîmi terk, dalaleti irtikâb eder. Evet sofestaînin bir şübhesi için, binlerce menfaat delilleri olan hidayeti terkediyor.
Halbuki insan çok vehham, ihtiyatlı olduğuna nazaran, dünyevî bir işde onda bir zarar ihtimali varsa içtinab eder. Âhiret işi olursa onda dokuz zarar ihtimali olduğu halde, içtinab etmez. İşte cehalet bu kadar olur.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Aziz, sıddık, muhterem kardeşim;
Mesnevi-i Nuriye’nin Hubab Risalesi’nden iktibas edilen bu üç mühim “İ’lem”, tevhid hakikatini, tefekkür usûlünü ve insandaki tercih hatasını muazzam bir surette ders vermektedir.
Mevzu bahis olan hakikatler, kâinatın yaratılış sırrından, insanın tefekkür dünyasındaki yol haritasına kadar geniş bir sahayı ihata eder.
BİRİNCİ İ’LEMİN İZAHI: Kesafet ve Nuraniyet Hakikati
Bu i’lemde Üstad Bediüzzaman Hazretleri, kâinattaki tesir (etki) ve failiyetin (iş yapabilme gücünün) maddeden ziyade, madde ötesi nura ve manaya ait olduğunu isbat eder.
1. Madde ve Mana Dengesi:
Kevn ü fesad (oluş ve bozuluş) âlemine nazar eden kimse, zahiri sebeplere takılıp kalabilir. Ancak basiret nazarıyla bakıldığında görülür ki; bir şey ne kadar maddi, kesif (yoğun/katı) ve cismani ise, o derece “münfail”dir (etkilenendir), atıldır ve tesirsizdir. Buna mukabil bir varlık ne kadar latif, nuranî ve mücerred (soyut) ise, tesiri ve nüfuzu o derece şiddetlidir.
2. Dağ ve Işık Temsili:
Metinde geçen misal gayet manidardır. Koca bir dağ, cismani azametine rağmen yerinde sabittir, bir fiil işleyemez, hayatı tetikleyemez. Ancak semadaki güneş (nur), latif olduğu için milyonlarca kilometre öteden gelir, toprağa nüfuz eder, bitkileri canlandırır, gözbebeklerine girer.
• Netice: Demek ki kudret; cismin büyüklüğünde değil, nuraniyetin letafetindedir.
3. Nur-ul Envar Olan Zât:
Eşya arasındaki bu silsileden şu hakikat tezahür eder: Madde (esbab-ı zahiriye), hakiki tesir sahibi olamaz. Çünkü kesiftir, perdedir. Hakiki tesir, ancak ve ancak maddeden münezzeh, mekân ve zamandan mücerred olan Zât-ı Zülcelal’e aittir.
İlgili Ayet-i Kerime:
Cenab-ı Hak, tesirin ve nurun kaynağını Kur’an-ı Hakim’de şöyle beyan buyurur:
“Allah, göklerin ve yerin nurudur…” (Nûr Suresi, 35. Ayet.)
Bu ayet, bütün kâinatı ayakta tutan, var eden ve idare edenin O “Nur-ul Envar” (Nurların Nuru) olduğunu ders verir. Sebepler sadece birer perdedir; Müessir-i Hakiki (gerçek etki sahibi) ancak Sâni-i Ezelî’dir.
İKİNCİ İ’LEMİN İZAHI: Tefekkürde Yol Haritası (Enfusî ve Âfâkî)
Bu kısımda, insanın marifetullah yolculuğunda düşebileceği tehlikeler ve doğru tefekkür metodu, “Enfusî” (iç/derûnî) ve “Âfâkî” (dış/hariç) olmak üzere iki dairede ele alınmıştır.
1. Nefsî (Enfusî) Tefekkür: Tafsilât Gerekir
İnsan kendi mahiyetine, bedenine, duygularına ve ruh dünyasına baktığında “tafsilâtlı” (detaylı) düşünmelidir.
• Sebebi: İnsan, kendi aczini, fakrını ve kusurunu ancak detaylı bir iç muhasebe ile anlar. Gözündeki harika sanatı, kalbinin atışındaki nizamı, ruhundaki ebediyet arzusunu inceden inceye düşünen adam; Rabbini isim ve sıfatlarıyla tanır. Bu dairede derinleşmek, insanı “Marifetullah”a götürür.
2. Âfâkî (Haricî) Tefekkür: İcmalî (Özet) Olmalı
Kâinata, yıldızlara, sebeplere bakıldığında ise tefekkür “icmalî” (kısa, öz, toplu) olmalıdır.
• Tehlikesi: Âfâkî daire dipsiz bir deniz gibidir. İnsan, “Yıldız nasıl döndü?”, “Atom nasıl parçalandı?” gibi sebepler zincirinin detaylarında boğulursa, o sebeplerin arkasındaki Müsebbibü’l-Esbab’ı (sebepleri yaratanı) göremez. Zihni dağılır, kalbi gaflete düşer. Tabiata ve sebeplere “uluhiyet” verme (hâşâ) yanlışına düşebilir.
3. Vahdet ve Kesret:
• Doğru Yol: Nefsinde detaya inip Rabbini bulmak (Vahdet), kâinata bakınca da o nizamın sahibini görüp geçmek.
• Yanlış Yol: Nefsini unutup (gaflet), kâinatın işleyişi içinde boğulmak (Kesret). Bu, insanı tabiatperestliğe ve dalalete sürükler.
İlgili Ayet-i Kerime:
“Varlığımızın delillerini, (kâinattaki uçsuz bucaksız) ufuklarda ve kendi nefislerinde onlara göstereceğiz ki, o Kur’an’ın gerçek olduğu onlara iyice belli olsun…” (Fussilet Suresi, 53. Ayet.)
Bu ayet, hem “ufuklarda” (âfâkî) hem de “nefislerde” (enfüsî) deliller olduğunu, fakat bu bakışın Kur’an’ın hakikatini tasdik edecek surette olması gerektiğini ihtar eder.
ÜÇÜNCÜ İ’LEMİN İZAHI: Kâr ve Zarar Muazenesi (Akıl ve Mantık)
Bu i’lemde, insanın uhrevî meselelerdeki şaşırtıcı ihmali, riyazi (matematiksel) bir mantıkla ve iktisadi bir temsil ile yüzüne vurulmaktadır.
1. Dünyevi İhtiyat:
İnsan fıtraten “vehham”dır (şüpheci ve endişeli). Bir ticarette veya bir yolculukta %10 zarar ihtimali olsa, o yola girmekten çekinir, tedbir alır. Bu, aklın ve mantığın gereğidir.
2. Uhrevi Gaflet:
Halbuki iman ve ahiret meselesi, %100’e yakın bir kazanç (ebedi saadet) vaat ederken; küfür ve dalalet yolu %100’e yakın bir zarar (ebedi cehennem) ihtimali taşır. Buna rağmen insan, nefsin ve şeytanın aldatmasıyla, sırf “sofestaî” (şüpheci felsefe) bir vesvese yüzünden, binlerce peygamberin ve evliyanın (isbatlı) müjdesini elinin tersiyle iter.
3. Hayr-ı Azîmi Terk:
Buradaki “Hayr-ı Azîm”, imandır ve ibadettir. Dokuz vecihle (yönle) menfaati kesindir. Çünkü insan ibadetle dünyada kalb huzuru, ahirette ebedi cennet kazanır. Zararı ise sadece “mevhum”dur (kuruntu).
Dinsizlikte ise; dünyada manevi bir cehennem (yokluk korkusu), ahirette ise ebedi azap vardır. Akıllı insan, milyonda bir ihtimali bile nazara alırkan, nasıl olur da 124 bin peygamberin haber verdiği “büyük tehlikeyi” görmezden gelir?
İlgili Ayet-i Kerime:
Bu dehşetli ticareti ve zararı Kur’an şöyle tasvir eder:
“İşte onlar, hidayete karşılık sapıklığı satın almış kimselerdir. Bu yüzden alışverişleri onlara kâr getirmemiş ve (sonuçta) doğru yolu bulamamışlardır.” (Bakara Suresi, 16. Ayet.)
Hülâsa ve Netice:
Ey nefsim ve ey arkadaşım!
Evvela kâinata bakıp, tesirin maddede değil, o maddeyi evirip çeviren Kudret-i Ezeliye’de olduğunu gör. Sonra o Kudret’i tanımak için nazarı kendi “iç âlemine” çevir; kendini tanı ki Rabbini bilesin. Dış âlemde ise boğulma, ibret al ve geç. Ve sakın ola ki, geçici dünya lezzeti veya asılsız şüpheler için, ebedi bir saadeti ve kesin bir menfaati terk etme. Akıl odur ki, bâki olanı fâni olana tercih ede.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Ruh-u insanî gayr-ı mütenahî ihtiyaçlara giriftar, gayr-ı mütenahî elemlere mahaldir. Gayr-ı mahsur lezzetlere iştihalıdır. Gayr-ı mahdud âmâli beslemektedir. Hattâ kalbin dalaletiyle beraber ruhtan fışkıran şefkat, gayr-ı mütenahî elemleri tazammun ediyor. Binaenaleyh “Ben neyim? Ne kıymetim var ki, benim için kıyamet kopsun, mizan vaz’edilsin, hesab görülsün?” demeye hakkın yoktur.
Ey kemal-i gurur ile dalalet kürsüsünde oturan! Hayatına mağrur olma. Zira o hayat, bir mugalata ile kaimdir. Şöyle ki: O kürsüde oturan dâll, zeval ve fenanın dehşetini düşünüp korktuğu zaman saadet-i ebediye ihtimaline kaçar, tekâlif-i diniyenin terkinde de âhiretin olmayacağı ihtimaline kaçar. Bu mağlata ile her iki elemden kurtuluyor. Lâkin, kısa bir zamanda düğüm açılır, hakikat ortaya çıkar. Ne birinci ihtimal elemini izale eder ve ne de ikinci ihtimal yükünü tahfif eder.
Ve keza “Musibet taammüm ettiğinde, elem hafif olur. Ben de emsalim gibiyim.” diye yine yük altından kaçar. Fakat musibet âmm olduğundan, elemi muzaaf olur, kat kat ziyade olur. Çünki kendisi gibi akrabası, ahbabı da o musibete dâhildir. Çünki insanın ruhu, ebna-yı cinsiyle alâkadardır. Ne kadar umumî olursa, o kadar da elemi fazla olur.
Ey şek cephesinde, gaflet gölgesinde istirahata çekilen bîçare! Gaflet serinliğinde, şek içinde zevkettiğin lezzeti lezzet sanma! O zehirli baldır. Az bir zaman sonra cehennemî bir azaba inkılab edecektir. Eğer âlâmın lezaize, nârın nura inkılab etmesi emelinde isen, evkat-ı hamsede rükû ve sücud kancasıyla gururun hortumunu bük, sık, başını kır, imanı doldur. Sonra âyâta tefekkür ile taate devam eyle ki, şek ve gaflet perdeleri yırtılsın. Bu dalalât acılığından, necatın halâveti tavazzuh ile münacat lezzeti ortaya çıksın.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Ubudiyette ancak teslimiyet vardır. Tecrübe, imtihan yoktur. Çünki seyyid, efendi; abdini, hizmetkârını tecrübe ve imtihan edebilir. Fakat, abd seyyidini imtihan etmek salahiyetinde değildir. Ve keza insan Rabbini, Hâlıkını tecrübe edemez.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Aziz, sıddık, müdakkik kardeşim;
Bu mühim hakikatlerin izahını, Risale-i Nur’un manevî şahsiyetine ve üslub-u âlisine sadık kalarak, kelimelerin müradifleri (eş anlamlıları) ve muvafık ayet-i kerimelerin nurlarıyla aşağıda takdim ediyorum. Bu parçalar, Mesnevi-i Nuriye mecmuasında, Habbe risalesinde yer alan gayet derin ve insan tabiatını tahlil eden iki mühim “İ’lem”dir.
BİRİNCİ İ’LEMİN İZAHI VE TAHLİLİ
Bu i’lem, insanın mahiyetini, kainattaki kıymetini ve gaflet ehlinin düştüğü dehşetli bir hatayı (yanılmayı) ders vermektedir.
1. İnsanın Mahiyeti ve Kıymeti:
Metn-i âlide buyuruluyor ki: “Ruh-u insanî gayr-ı mütenahî ihtiyaçlara giriftar, gayr-ı mütenahî elemlere mahaldir.”
İnsan, cismaniyeti itibariyle küçük, zayıf bir mahluktur. Fakat ruhu, istidatları ve arzuları itibariyle kâinatı kuşatacak kadar geniştir. İnsanın ihtiyacı sadece midevi ve cismani değildir; beka ister ebed iister sevdiklerinden ayrılmamak ister. Bu isteklerin sonu yoktur (gayr-ı mütenahî). Bu istekler karşılanmadığında duyduğu keder ve hüzün de sonsuzdur.
Cenab-ı Hak, insanı “Ahsen-i Takvim” suretinde yaratmış ve ona hadsiz bir kabiliyet vermiştir.
• Ayet-i Kerime: “Biz, gerçekten insanı en güzel bir biçimde yarattık.” (Tîn Suresi, 4. Ayet.)
Madem insan bu kadar kıymetli cihazlarla donatılmış ve sonsuz lezzetlere iştahlı bir fıtratta yaratılmıştır; öyleyse bu insan başıboş olamaz. “Ben neyim? Ne kıymetim var ki, benim için kıyamet kopsun?” diyemez. Çünkü insanın mahiyeti, ebedi bir alemi, büyük bir mahkemeyi (Mizan) ve daimî bir saadeti netice vermeyi iktiza eder.
2. Gaflet ve Dalalet Ehlinin Mugalatası (Yanıltıcı Mantığı):
Üstad Bediüzzaman Hazretleri burada inkârcı veya sefahat ehlinin psikolojisini harika bir surette tahlil ediyor. O kişi iki korku arasında sıkışmıştır:
• Yok olma korkusu (Adem): Ölümle her şeyin biteceği korkusu.
• Hesap verme korkusu (Azap): Yaptıklarının cezasını çekme endişesi.
Bu kişi, “Mugalata” denilen bir mantık oyunuyla kendini kandırır:
• Ölümün dehşetini hatırlayınca, fıtratındaki beka aşkıyla gayr-ı ihtiyari “Ahiret vardır, ruh bakidir” ihtimaline sığınır, yokluktan kaçar.
• Dinin emirlerini (Tekâlif-i diniye) terk edip günaha girince de vicdan azabından kurtulmak için “Ahiret yoktur, hesap yoktur” ihtimaline sığınır.
Bu hal, bir tenakuzdur , bir hiledir. Lakin bu hile, hakikat ortaya çıkınca (ölüm gelince) bozulur. Ne birinci ihtimal onu yok olmaktan kurtarır ne de ikinci ihtimal o ağır yükü hafifletir.
• Ayet-i Kerime: “İnsan, kendisinin başıboş bırakılacağını mı zanneder?” (Kıyamet Suresi, 36. Ayet)
3. “Musibet Umumî Olursa Hafifler” Yanılgısı:
İnsanlar genellikle “Herkes aynı derdi çekiyor, ben de onlardan biriyim” diyerek teselli bulur. Fakat Üstad, bu kaidenin ahiret azabı ve manevi elemler için geçerli olmadığını beyan eder. Zira insan, hemcinsine şefkatle bağlıdır. Akrabasının, dostunun ateşte yanması, vicdan sahibi bir ruh için kendi yanması kadar elem vericidir. Musibet ne kadar umumî (genel) olursa, şefkat sırrıyla alınan elem o kadar kat kat ziyade olur (muzaaf olur).
4. Kurtuluş Çaresi: Namaz ve Tefekkür:
Bu “zehirli bal” hükmündeki fani lezzetlerden ve gaflet uykusundan kurtulmanın yolu reçete edilmiştir:
• Evkat-ı Hamse (Beş Vakit Namaz): Günde beş defa Huzur-u İlahîye durmak.
• Rükû ve Sücud: Gururun ve kibrin (enaniyetin) hortumunu sıkıp kırmak. İnsanın aczini ve fakrını idrak etmesi.
• Tefekkür: Ayetleri düşünerek imanı kuvvetlendirmek.
Böylece o şek (şüphe) ve gaflet perdeleri yırtılır. İman nuruyla, o acı veren haller, tatlı bir münacat (yalvarış) lezzetine inkılab eder (dönüşür).
İKİNCİ İ’LEMİN İZAHI VE TAHLİLİ
Bu kısa fakat çok derin i’lem, kulluğun (ubudiyetin) temel felsefesini ve edebini ders vermektedir.
1. Kullukta Şart ve Tecrübe Yoktur:
Metinde geçen; “Ubudiyette ancak teslimiyet vardır. Tecrübe, imtihan yoktur” cümlesi, imanın ve amelin halis olması gerektiğini ihtar eder.
Kul, Rabbine karşı “Ben bu ibadeti yaparsam, O da bana şunu verir mi?” diye bir pazarlığa giremez. Veya “Dua ettim kabul olmadı” diyerek küsüp ibadeti bırakamaz.
• Seyyid (Efendi)- Abd (Hizmetkar) Misali: Bir Efendi, hizmetkarını sadakatini ölçmek için zor işlere koşabilir, imtihan edebilir. Bu Efendinin hakkıdır. Fakat hizmetkar, efendisini imtihan edemez; “Bakalım emrini yapınca bana maaşımı verecek mi?” diye şüpheyle iş yaparsa, o hizmetkar edepsizlik etmiş olur ve cezayı hak eder.
2. Halık-ı Zülcelal Tecrübe Edilemez:
İnsan, Rabbini (Terbiye edicisini) ve Hâlıkını (Yaratıcısını) tecrübe edemez. Kulluk, emredildiği için yapılır; neticesi Cenab-ı Hakk’ın rızasıdır. Dünyevi faydalar, ibadetin gayesi değil, belki mükafatı olabilir.
Eğer bir insan, “Namaz kılayım da işlerim yoluna girsin” niyetiyle namaz kılarsa, o namaz makbul bir ubudiyet olmaz. Çünkü ihlas kırılmıştır; Allah için değil, dünya menfaati için yapılmış olur. Buna “tecrübe” denir ki, ubudiyetin ruhuna zıttır ve aykırıdır.
• Ayet-i Kerime: “Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zâriyat Suresi, 56. Ayet)
Elhasıl:
Birinci i’lemde insanın aczini bilip namaz ile gururunu kırması gerektiği; ikinci i’lemde ise bu ibadeti yaparken dünyevi bir menfaat beklemeden, sırf Allah emrettiği için tam bir teslimiyetle yapması gerektiği ders verilmiştir. Biri imanın gereği, diğeri ihlasın sırrıdır.
Cenab-ı Hak bizleri, aczini bilip dergahına iltica eden ve ibadetini tecrübevari değil, halis bir teslimiyetle ifa eden hakiki kullarından eylesin. Âmin.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Zühre
{(*): (Bu Zühre Risalesi Mesnevî-yi Arabî’nin çok mühim bir risalesidir. Her ne kadar tercüme etmeye çalışmış isem de müellifin vaktiyle Nur Şakirdlerinin ricakârane ısrarları üzerine yaptığı tercümeyi aynen dercetmeyi daha münasib gördüm. Risale-i Nur’un Onyedinci Lem’ası namını alan bu risale ile Arabî Zühre arasında, bir icmal-tafsil ve takdim-te’hir farkı vardır.) Mütercim ABDÜLMECİD}
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ
Mukaddeme
Bu risalenin te’lifinden oniki sene evvel
{(Haşiye): Oniki sene evvel denilen tarih; Hicri 1340, Miladi 1921 seneleridir. Nâşir}
inayet-i Rabbaniye ile, marifet-i İlahiyede bir hareket-i fikriye ve bir seyahat-ı kalbiye ve bir inkişafat-ı ruhiyede tezahür eden bazı lemaat-ı tevhidiyeyi Arabî olarak Notalar suretinde ZÜHRE, ŞU’LE, HABBE, ŞEMME, ZERRE, KATRE gibi risalelerde kaydetmiştim. Uzun bir hakikatın yalnız bir ucunu göstermek ve parlak bir nurun yalnız bir şuaını irae etmek tarzında yazıldığından, yalnız kendi kendime birer hatıra ve birer ihtar şeklinde olduğundan, başkalarının istifadesi mahdud kalmıştı. Hususan en mümtaz ve en has kardeşlerimin kısm-ı a’zamı Arabî okumamışlar. Bunların ısrarı ve ilhahıyla o Notaların, o Lem’aların kısmen izahlı ve kısmen kısa bir mealini Türkçe olarak yazmağa mecbur oldum. Bu Notalar ve Arabî risaleler, Yeni Said’in en evvel hakikat ilminden bir derece şuhud suretinde gördüğü için tağyir edilmeden mealleri yazıldı. Onun için bazı cümleler sair Sözlerde zikredilmekle beraber burada da zikrediliyor ve bir kısmı gayet mücmel olmakla beraber izah edilmiyor, tâ letafet-i asliyesini kaybetmesin.
Said Nursî
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Mesnevî-i Nuriye isimli eserin “Zühre” bölümünün mukaddemesi (önsözü) ve mütercim Abdülmecid Nursî’nin (rh) takdim yazısıdır. Bu metin, Risale-i Nur’un telif metodunu, “Eski Said”den “Yeni Said”e geçiş sürecini ve eserlerin hangi manevi ihtiyaçtan doğduğunu izah eden mühim bir vesikadır.
1. Mütercimin (Abdülmecid Nursî) Tavrı ve Eserin Aslına Sadakat
Metnin başında yer alan notta, mütercim Abdülmecid Efendi, bu eserin Mesnevî-i Arabî içindeki kıymetini vurgulamaktadır.
• İzah: Abdülmecid Ağabey, her ne kadar Arapça nüshayı tercüme etmeye muktedir olsa da, tevazu ve sadakat düsturu gereği, bizzat Müellif-i Muhterem’in (Bediüzzaman Said Nursî) kaleme aldığı tercümeyi tercih etmiştir. Bu, “Fena fi’l-ihvan” (kardeşlerinde fani olmak) ve üstada tam teslimiyetin bir tezahürüdür.
• Münasebet: Metinde geçen “Onyedinci Lem’a” ifadesi mühimdir. Zühre risalesi, Risale-i Nur Külliyatı’nda Türkçe olarak 17. Lem’a namıyla yer almıştır. Arapça aslı ile Türkçe meali arasında “icmal-tafsil” (özet-detay) farkı olması, hakikatlerin farklı makamlarda farklı inkişaf etmesinden kaynaklanır.
2. İnkılap Tarihi ve “Yeni Said”in Doğuşu
Üstad Bediüzzaman, “Bu risalenin te’lifinden oniki sene evvel” diyerek Hicri 1340, Miladi 1921 senelerine işaret etmektedir.
• İzah: Bu tarih, Cihan Harbi’nin maddi ve manevi yıkımları arasında, Üstad’ın ruhunda büyük bir inkılab-ı manevî (manevi dönüşüm) yaşadığı dönemdir. Eski Said’in ulûm-u akliyedeki (akli ilimlerdeki) derinliği, yerini kalbî ve ruhî bir seyahate bırakmıştır.
• Ayet-i Kerime: Bu halet, Kur’an-ı Kerim’deki şu ayetin sırrına mazhariyettir:
“Ölü iken dirilttiğimiz ve kendisine, insanlar arasında yürüyeceği bir nur verdiğimiz kimsenin durumu, hiç karanlıklar içinde kalmış, bir türlü ondan çıkamamış kimsenin durumu gibi olur mu?” (En’âm Suresi, 6/122)
• Bu dönem, bir nevi “ba’sü ba’de’l-mevt” (öldükten sonra diriliş) hükmündedir ve Risale-i Nur’un çekirdeklerinin atıldığı zamandır.
3. Marifet-i İlahiyede Derûnî Seyahat
Metinde geçen “hareket-i fikriye”, “seyahat-ı kalbiye” ve “inkişafat-ı ruhiye” tabirleri, tefekkürün seyrini gösterir.
• İzah:
• Hareket-i Fikriye: Aklın, kâinat kitabını okuyarak Hâlık-ı Külli Şey’i araması.
• Seyahat-ı Kalbiye: Kalbin, masivadan (Allah’tan gayrı her şeyden) yüz çevirip Baki-i Hakiki’ye yönelmesi.
• İnkişafat-ı Ruhiye: Ruhun, iman nuruyla hakikatleri ayne’l-yakin derecesinde müşahede etmesi.
• Bu üç hal, marifetullah (Allah’ı bilmek) yolunda atılan adımlardır. Üstad, bu adımları “Zühre (Yıldız), Şu’le (Işık), Habbe (Tohum), Zerre, Katre (Damla)” gibi isimlerle kaydetmiştir. Bu isimler, hakikatin büyüklüğü karşısında nefsin küçüklüğünü ve acziyetini ifade eder.
4. Notalar Suretinde “Lemaat-ı Tevhid”
Eserin “Notalar” suretinde yazılması, onun bir ders kitabı olmaktan ziyade, bir münacat ve tefekkürname olduğunu gösterir.
• İzah: Bu risaleler, müellifin kendi nefsini terbiye etmek, yaralarını tedavi etmek ve kendi şüphelerini izale etmek için kaleme aldığı “ihtar-ı Rabbani” (İlahi hatırlatmalar) nevinden hakikatlerdir.
• Müradifler: Lemaat-ı Tevhid (Tevhid pırıltıları), Şua (Işık huzmesi), İrae etmek (Göstermek).
• Üstad, “Uzun bir hakikatın yalnız bir ucunu göstermek” diyerek, bu eserlerin, Kur’an güneşinden süzülen birer huzme olduğunu, hakikatin tamamını değil, o anki ihtiyaca binaen bir kısmını ihtiva ettiğini beyan eder.
5. Lisan-ı Hal ve Talebelerin Israrı
Eserin Arapçadan Türkçeye çevrilmesinin sebebi, Nur şakirdlerinin (talebelerinin) iştiyakıdır.
• İzah: Kardeşlerin çoğu Arapça bilmediği için, bu hazinenin kapalı kalmasına gönülleri razı olmamıştır. Onların “ilhah” (ısrarla isteme) ve “ricakârane” talepleri, bu hakikatlerin Türkçe lisanıyla, daha geniş kitlelere ulaşmasına vesile olmuştur. Bu durum, Risale-i Nur’un şahsi bir teşebbüs değil, ümmetin iman ihtiyacından doğan bir mukteza-yı hal (halin gereği) olduğunu isbat eder.
6. Letafet-i Asliyenin Muhafazası
Metnin en dikkat çekici kısımlarından biri; “Tağyir edilmeden mealleri yazıldı… tâ letafet-i asliyesini kaybetmesin” ifadesidir.
• İzah: Tercüme, bazen mananın ruhunu zedeler. Ancak Üstad, o anki şuhud (manevi görüş) halini ve zevk-i ruhaniyi muhafaza etmek için, kelimeleri değiştirmeden, olduğu gibi Türkçeye aktarmıştır. Bazı yerlerin “mücmel” (kısa/öz) bırakılması, o mananın derinliğinin ancak tefekkürle anlaşılacağını ihtar eder.
• Müradif: Tağyir (Değiştirme, bozma), Letafet-i Asliye (Aslindeki incelik ve güzellik), İzah (Açıklama).
• Bu üslup, okuyucuyu sadece aklıyla anlamaya değil, kalbiyle hissetmeye davet eder. Zira bu eserler, kuru bir malumat yığını değil, hayattar ve nurlu hakikatlerdir.
Netice-i Kelam
Bu mukaddeme; Zühre Risalesi’nin (ve 17. Lem’a’nın), Bediüzzaman Hazretleri’nin “Enfüsî dairede” (kendi iç dünyasında) yaşadığı manevi fırtınaların dindiği, kalbinin sükûnete erdiği ve Kur’an’ın nuruyla hakikati bulduğu bir dönüm noktasının belgesidir.
“İşte, Rabbinden sana vahyedilene uyan kimse, o kimse gibi midir ki; kötü işi kendisine süslü gösterilmiş ve onlar heveslerine uymuşlardır?” (Muhammed Suresi, 47/14)
Bu eserler, nefsin hevesatından kurtulup, vahyin rehberliğinde hakikati arayanlar için bir pusula hükmündedir.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
BİRİNCİ NOTA:
Kendi nefsime hitaben demiştim: Ey gafil Said! Bil ki: Şu âlemin fenasından sonra sana refakat etmeyen ve dünyanın harabıyla senden müfarakat eden bir şeye kalbini bağlamak sana lâyık değildir. Hususan senin asrının inkırazıyla seni terkedip arka çeviren ve bahusus berzah seferinde arkadaşlık etmeyen ve hususan seni kabir kapısına kadar teşyi’ etmeyen, hususan bir iki sene zarfında ebedî bir firak ile senden ayrılıp günahını senin boynuna takan, hususan senin rağmına olarak husulü anında seni terkeden fâni şeylerle kalbini bağlamak, kâr-ı akıl değildir. Eğer aklın varsa; uhrevî inkılabatında, berzahî etvarında ve dünyevî inkılabatının müsadematı altında ezilen, bozulan ve ebedî seferde sana arkadaşlığa muktedir olmayan işleri bırak, ehemmiyet verme, onların zevalinden kederlenme. Sen kendi mahiyetine bak ki: Senin latifelerin içinde öyle bir latife var ki, ebedden ve ebedî zâttan başkasına razı olamaz. Ondan başkasına teveccüh edemiyor, masivasına tenezzül etmez. Bütün dünyayı ona versen, o fıtrî ihtiyacı tatmin edemez. O şey ise, senin duygularının ve latifelerinin sultanıdır. Fâtır-ı Hakîm’in emrine muti’ olan o sultanına itaat et, kurtul!..
İKİNCİ NOTA:
Hakikatdar bir rü’yada gördüm ki, insanlara diyordum: “Ey insan! Kur’anın desatirindendir ki, Cenab-ı Hakk’ın masivasından hiçbir şeyi ona taabbüd edecek bir derecede kendinden büyük zannetme. Hem sen kendini hiçbir şeyden tekebbür edecek derecede büyük tutma. Çünki mahlukat, mabudiyetten uzaklık noktasında müsavi oldukları gibi, mahlukıyet nisbetinde de birdirler.”
ÜÇÜNCÜ NOTA:
Ey gafil Said! Bil ki: Galat-ı his nev’inden gayet muvakkat dünyayı lâyemut ve daimî görüyorsun. Etrafına ve dünyaya baktığın zaman bir derece sabit ve müstemir gördüğünden, fâni nefsini de o nazar ile sabit telakki ettiğinden, yalnız kıyametin kopacağından dehşet alıyorsun. Güya kıyametin kopmasına kadar yaşayacaksın gibi, yalnız ondan korkuyorsun. Aklını başına al. Sen ve hususî dünyan, daimî zeval ve fena darbesine maruzsunuz. Senin bu galat-ı hissin ve mağlatan şu misale benzer ki:
Bir adam elinde olan âyinesini bir hane veya bir şehre veya bir bahçeye karşı tutsa; misalî bir hane, bir şehir, bir bahçe o âyinede görünür. Edna bir hareket ve küçük bir tegayyür âyinenin başına gelse, o hayalî hane ve şehir ve bahçede herc ü merc ve karışıklık düşer. Hariçteki hakikî hane, şehir ve bahçenin devam ve bekası sana faide vermez. Çünki senin elindeki âyinedeki hane ve sana ait şehir ve bahçe, yalnız âyinenin sana verdiği mikyas ve mizan iledir. Senin hayatın ve ömrün, âyinedir. Senin dünyanın direği ve âyinesi ve merkezi, senin ömrün ve hayatındır. Her dakikada o hane ve şehir ve bahçenin ölmesi mümkün ve harab olması muhtemel olduğundan, her dakika senin başına yıkılacak ve senin kıyametin kopacak bir vaziyettedir. Madem öyledir; sen, bu hayatına ve dünyana, çekemedikleri ve kaldıramadıkları yükleri yükletme!..
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Bu kıymetli metin, Risale-i Nur Külliyatı’ndan 17. Lem’a’nın içindeki notalara aittir.
Bu notalar, nefsi terbiye etmek, gaflet uykusundan uyandırmak ve kalbin hakiki sahibine yönelmesini sağlamak için nefse vurulan şefkatli tokatlar hükmündedir.
BİRİNCİ NOTA’NIN İZAHI VE TAHLİLİ
Bu nota, insanın kalbinin fâni (geçici) dünyaya değil, Bâki-i Hakiki olan Allah’a bağlanması gerektiğini ihtar eder.
1. Temel Mesele: Kalbin Alâkası ve Fâniyat
Üstad Hazretleri burada nefsine hitap ederek, insanın en büyük hatası olan “beka (sonsuzluk) isteyen kalbini, fena (yokluk) bulacak şeylere bağlamasını” tenkit eder. İnsan, tabiatı gereği âşık olduğu şeylerin kendisiyle beraber ebede gitmesini ister. Halbuki dünya ve içindekiler:
• Vefat anında bizi terk eder.
• Kabir kapısında bizden ayrılır.
• Hatta bir kısmı, günahlarını boynumuza yükleyip firak (ayrılık) acısıyla bizi baş başa bırakır.
2. Aklın Muktezası (Gereği)
Metinde “Kâr-ı akıl değildir” buyrulmuştur. Yani aklı başında olan bir insan; berzah (kabir) aleminde ve ahiret yolculuğunda kendisine yoldaş olamayacak, bilakis o yolculuğun şiddetli sarsıntıları altında ezilip gidecek işlere ve eşyaya kalbini bağlamaz. Onların zevalinden (yok olup gitmesinden) kederlenmez.
3. Latife-i Rabbaniye (Kalbin Hakikati)
İnsanın mahiyetinde, yaratılış hamurunda binlerce his ve duygu vardır. Fakat bunlar içinde öyle bir “latife” (ince duygu, kalp) vardır ki, bu duygu ebediyetten ve Ebedî olan Zât’tan başkasına razı olmaz. Bu, insanın fıtratındaki “Ahsen-i Takvim” sırrıdır. Bütün dünya mülkü o kalbe verilse, o kalp yine de tatmin olmaz; çünkü o, sınırsız bir muhabbetle ancak Sınırsız Olan’ı (Cenab-ı Hakk’ı) isteyecek şekilde yaratılmıştır.
İlgili Ayet-i Kerime:
Hz. İbrahim’in (A.S.) batıp giden, sönüp kaybolan yıldızlara ve aya bakıp söylediği şu söz, bu notanın hakikatini haykırır:
“Gece, üzerini örtüp bürüyünce bir yıldız gördü ve ‘İşte bu benim Rabbimdir’ dedi. Yıldız batınca ise, ‘Ben, batıp gidenleri (sonradan yok olanları) sevmem’ dedi.”
(En’am Suresi, 76. Ayet)
Hülasa: İnsanın kalbi, kâinatın sultanı olan Allah’a aittir. O’nun (cc) dışındaki her şey “mâsiva”dır. Mâsivaya, yani Allah’tan gayrı şeylere kalbi kaptırmak, o sultanın makamına başkasını oturtmak gibidir ki, kalp huzuru ancak “Fâtır-ı Hakîm”e itaatle mümkündür.
İKİNCİ NOTA’NIN İZAHI VE TAHLİLİ
Bu nota, insanın kibir (büyüklük taslama) hastalığına ve “mâsiva”yı (Allah dışındaki varlıkları) olduğundan büyük görme hatasına bir reçetedir.
1. Ubudiyet ve Acz
İnsan, bazen sebeplere veya şahıslara o kadar büyük bir kıymet verir ki, adeta onlara “taabbüd” eder (taparcasına bağlanır). Veyahut kendi nefsini o kadar büyük görür ki, firavun–meşrep bir enaniyet (benlik) sergiler. Üstad Hazretleri rüyasında bu iki hatayı da reddeder.
2. Mahlukiyette Müsavat (Yaratılmışlıkta Eşitlik)
Bütün varlıklar, ister bir atom zerresi olsun, isterse güneş; ister bir padişah olsun, isterse bir hizmetkâr; “yaratılmış olmak” (mahlukiyet) noktasında eşittirler. Hiçbiri İlah değildir. Mabudiyetten (İlah olup tapılmaktan) hepsi sonsuz derece uzaktır.
3. Kibir ve Zilletin İlacı
• Başkasına karşı: Karşındaki ne kadar büyük görünürse görünsün, o da senin gibi aciz bir kuldur. Ona tapacak derecede boyun eğme.
• Kendine karşı: Sen de ne kadar kuvvetli olursan ol, bir sineğe mağlup olabilecek kadar aciz bir kulsun. Kibir yapma. Çünkü yaratıcı karşısında her şey “bir”dir.
İlgili Ayet-i Kerime:
İbadetin ve kulluğun sadece Allah’a yapılması gerektiğini, başkasına o makamın verilmemesi gerektiğini beyan eden ayet şudur:
“(Ve o gün onlara şöyle seslenir:) Ey Âdemoğulları! Ben size, şeytana kulluk etmeyin, çünkü o sizin için apaçık bir düşmandır; Bana kulluk edin, doğru yol budur, diye emretmedim mi?”
(Yasin Suresi, 60-61. Ayetler )
Müradif Kavramlar:
• Abd-i Aciz: İnsanın aciz bir kul oluşu.
• Tevhid: Allah’tan başka ilah, etki sahibi ve sığınak tanımamak.
• Enaniyet: Nefsin, kendini merkeze alıp büyüklenmesi.
ÜÇÜNCÜ NOTA’NIN İZAHI VE TAHLİLİ
Bu nota, “Galat-ı His” (his yanılması/hatası) ile dünyayı dâimî zannedip, ölümü ve kıyameti uzak görme hastalığını tedavi eder.
1. Vehim ve Hata: Dünyayı Sabit Görmek
Gafil insan, dünyaya bakar; dağları, şehirleri, binaları yerinde durur görür. Bu “dış görünüşteki devamlılık” sebebiyle, kendi nefsini de ölümsüz zanneder. Ölümü sadece kâinatın kıyametine erteler. “Daha kıyamete çok var” diyerek gaflete dalar.
2. Ayna Misali (Temsil ile İzah)
Buradaki harika temsil (örnek) şudur: Bir insan eline bir ayna alsa ve koca bir şehre tutsa; o ayna içinde o şehir görünür. Fakat o ayna, adamın elindedir ve hareketlidir. Elindeki ayna titrese veya düşüp kırılsa, ayna içindeki o koca şehir darmadağın olur, yıkılır.
• Hakikat: Dışarıdaki şehrin (dünyanın) sağlam durması, ayna sahibine fayda vermez. Çünkü onun gördüğü dünya, kendi aynasındaki (hayatındaki) dünyadır.
3. Hususi Kıyamet
İnsanın “aynası” kendi hayatıdır. İnsan öldüğü an, kendi kıyameti kopmuştur. Kâinatın kıyametinin 1000 sene sonra kopacak olması, ölen kişi için bir mana ifade etmez. Çünkü onun güneşi batmış, yıldızları sönmüş, dünyası yıkılmıştır.
Her dakika hücrelerin ölmesi, kalbin durma ihtimali; o “hususi dünyanın” her an yıkılabileceğinin delilidir.
4. Yükü Bırakmak
Madem senin dünyan, senin hayatınla kaimdir ve her an yıkılabilir; o halde fâni dünyanın, senin kaldıramayacağın kederlerini, hırslarını ve yüklerini o zayıf hayatına yükleme. Ebedî olana yönel.
İlgili Ayet-i Kerime:
Her nefsin kendi kıyametini (ölümünü) tadacağını ihtar eden ayet:
“Her can ölümü tadacaktır. Sonra bize döndürüleceksiniz.”
(Ankebut Suresi, 57. Ayet )
Ve yine kıyametin ansızın gelebileceğini, insanın kendi ecelinin de bir küçük kıyamet olduğunu hatıra getiren hakikat:
“Onlar (yalanlayanlar) göklerin ve yerin hükümranlığına, Allah’ın yarattığı her hangi bir şeye ve ecellerinin gerçekten yaklaşmış olabileceğine bakmadılar mı?..”
(A’raf Suresi, 185. Ayet )
Hülasa-i Kelam:
Bu üçüncü nota; “Tevehhüm-ü Ebediyet” denilen, insanın kendini dünyada kalıcı sanma hastalığını, “ayna” misaliyle paramparça eder. İnsana der ki: “Senin dünyan, gözünü kapadığın an biter. Kâinatın ömrüne güvenip gaflete dalma.”
Risale-i Nur’un bu derin hakikatlerini tefekkür etmek, ruhun nefes almasıdır.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
DÖRDÜNCÜ NOTA:
Bil ki: Ekseriyetle Fâtır-ı Hakîm’in âdetidir, ehemmiyetli ve kıymetdar şeyleri aynıyla iade ediyor. Yani, ekser eşyanın misliyle tazelenmesi, mevsimlerin tebeddülünde, asırların değişmesinde o kıymetdar ehemmiyetli şeyleri aynıyla iade ediyor. Yevmî ve senevî ve asrî haşirlerin umumunda, şu kaide-i âdetullah ekseriyetle muttarid görünüyor. İşte bu sabit kaideye binaen deriz: Madem fünunun ittifakıyla ve ulûmun şehadetiyle, hilkat şeceresinin en mükemmel meyvesi insandır. Ve mahlukat içinde en ehemmiyetli insandır. Ve mevcudat içinde en kıymetdar insandır. Ve insanın bir ferdi, sair hayvanatın bir nev’i hükmündedir. Elbette kat’î bir hads ile hükmedilir ki, haşir ve neşr-i ekberde beşerin herbir ferdi aynıyla, cismiyle, ismiyle, resmiyle iade edilecektir.
BEŞİNCİ NOTA:
Şu notada Avrupa fünunu ve medeniyeti, Eski Said’in fikrinde bir derece yerleştiği için, Yeni Said harekât-ı fikriyede seyrettiği zaman, Avrupa’nın fünun ve medeniyeti, o seyahat-ı kalbiyede emraz-ı kalbiyeye inkılab ederek ziyade müşkilâta medar olduğundan, bilmecburiye Yeni Said zihnini silkeleyip, müzahref felsefeyi ve sefih medeniyeti atmak isterken, kendi ruhunda Avrupa’nın lehinde şehadet eden hissiyat-ı nefsaniyeyi susturmak için, Avrupa’nın şahs-ı manevîsi ile bir cihette gayet kısa, bir cihette uzun, gelecek muhavereye mecbur olmuştur.
Yanlış anlaşılmasın, Avrupa ikidir:
Birisi,
İsevînin din-i hakikîden ve İslâmiyetten aldığı feyz ile hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeye nâfi’ san’atları ve adalet ve hakkaniyete hizmet eden fünunları takib eden Avrupa’ya hitab etmiyorum.
Belki felsefe-i tabiiyenin zulmetiyle, medeniyetin seyyiatını mehasin zannederek, beşerî sefahete ve dalalete sevkeden bozulmuş ikinci Avrupa’ya hitab ediyorum. Şöyle ki:
O zaman, o seyahat-ı ruhiyede, mehasin-i medeniyet ve fünun-u nâfiadan başka olan malayani ve muzır felsefeyi ve muzır ve sefih medeniyeti elinde tutan Avrupa’nın şahs-ı manevîsine karşı demiştim:
Bil ey ikinci Avrupa! Sen sağ elinle sakîm ve dalaletli bir felsefeyi ve sol elinle sefih ve muzır bir medeniyeti tutup dava edersin ki, beşerin saadeti bu ikisi iledir. Senin bu iki elin kırılsın ve şu iki pis hediyen senin başını yesin.
Ey küfr ü küfranı dağıtıp neşreden bedbaht ruh! Acaba hem ruhunda hem vvicdanındahem aklında hem kalbinde dehşetli musibetlerle musibet-zede olmuş ve azaba düşmüş bir adamın cismiyle, zahirî bir surette aldatıcı bir zînet ve servet içinde bulunmasıyla saadeti mümkün olabilir mi? Ona mes’ud denilebilir mi? Âyâ görmüyor musun ki, bir adamın cüz’î bir emirden me’yus olması ve vehmî bir emelden ümidi kesilmesi ve ehemmiyetsiz bir işten inkisar-ı hayale uğraması sebebiyle tatlı hayaller ona acılaşıyor, şirin vaziyetler onu tazib ediyor, dünya ona dar geliyor, zindan oluyor. Halbuki senin şeametinle, kalbinin en derin köşelerinde ve ruhunun tâ esasında dalalet darbesini yiyen ve o dalalet cihetiyle bütün emelleri inkıtaa uğrayan ve bütün elemleri ondan neş’et eden bir bîçare insana hangi saadeti temin ediyorsun? Acaba zâil, yalancı bir cennette cismi bulunan ve kalbi, ruhu cehennemde azab çeken bir insana mes’ud denilebilir mi? İşte sen bîçare beşerî böyle baştan çıkardın, yalancı bir cennet içinde cehennemî bir azab çektiriyorsun.
Ey nev’-i beşerin nefs-i emmaresi! Bu temsile bak, beşerî nereye sevkettiğini bil. Meselâ bizim önümüzde iki yol var. Birisinden gidiyoruz. Görüyoruz ki, her adım başında bîçare âciz bir adam bulunur. Zalimler hücum edip malını, eşyasını gasbederek kulübeciğini harab ediyorlar, bazan da yaralıyorlar. Öyle bir tarzda ki, acınacak haline sema ağlıyor. Nereye bakılsa hal bu minval üzere gidiyor. O yolda işitilen sesler, zalimlerin gürültüleri, mazlumların ağlayışları olduğundan umumî bir matem, o yolu kaplıyor. İnsan, insaniyet cihetiyle gayrın elemiyle müteellim olduğundan, hadsiz bir eleme giriftar oluyor. Halbuki vicdan bu derece teellüme tahammül edemediğinden; o yolda giden, iki şeyden birisine mecbur olur. Ya insaniyetten tecerrüd edip nihayetsiz vahşeti iltizam ederek öyle bir kalbi taşıyacak ki, kendi selâmetiyle beraber umumun helâketi onu müteessir etmesin veyahud kalb ve aklın muktezasını ibtal etsin.
Ey sefahet ve dalalette bozulmuş ve İsevî dininden uzaklaşmış Avrupa! Deccal gibi bir tek gözü taşıyan kör dehân ile ruh-u beşere bu cehennemî haleti hediye ettin! Sonra anladın ki: Bu öyle ilâçsız bir illettir ki, insanı a’lâ-yı illiyyînden, esfel-i safilîne atar. Hayvanatın en bedbaht derecesine indirir. Bu illete karşı bulduğun ilâç, muvakkaten ibtal-i his hizmeti gören cazibedar oyuncakların ve uyutucu hevesat ve fantaziyelerindir. Senin bu ilâcın, senin başını yesin ve yiyecek! İşte beşere açtığın yol ve verdiğin saadet, bu misale benzer.
İkinci yol ki:
Kur’an-ı Hakîm, hidayetiyle beşere hediye etmiştir. Şöyledir: Görüyoruz ki o yolun her menzilinde, her mekânında, her şehrinde bir Sultan-ı Âdil’in müstakim askerleri her tarafta bulunuyor, geziyorlar. Arasıra o Sultan’ın emriyle o askerlerin bir kısmını terhis ediyorlar. Silâhlarını, atlarını ve mîrî levazımatlarını alıyorlar, onlara izin tezkeresini veriyorlar. O terhis olunan neferler, çendan ünsiyet ettikleri at ve silâhların teslim alınmasından zahiren mahzun oluyorlar. Fakat hakikat noktasında terhisle müferrah olup, Sultan’ın ziyaretine ve padişahın payitahtına dönmesi ve padişahı ziyaret etmesi cihetinde gayet memnun oluyorlar. Bazan terhis memurları acemî bir nefere rastgeliyorlar. Nefer onları tanımıyor. “Silâhını teslim et!” diyorlar. Nefer diyor: “Ben padişahın askeriyim, onun hizmetindeyim; sonra onun yanına gideceğim. Siz neci oluyorsunuz? Eğer onun izin ve rızasıyla gelmiş iseniz, göz ve baş üstüne geldiniz, emrini gösteriniz; yoksa çekiliniz, benden uzak olunuz. Ben tek başımla kalsam, sizler binler dahi olsanız, yine sizinle döğüşeceğim. Kendi nefsim için değil, çünki nefsim benim değil, benim sultanımındır. Belki bendeki nefsim ve silâhım, mâlikimin emanetidir. Emaneti muhafaza ve Sultanımın haysiyetini himaye ve izzetini vikaye için size baş eğmeyeceğim!”
İşte o ikinci yoldaki medar-ı sürur ve saadet olan binler ahvalden bu hal bir nümunedir. Sair ahvali sen kıyas et. Bütün o ikinci yolun seferinde, “tevellüdat” namında sevinç ve şenlikle bir tahşidat ve sevkiyat-ı askeriye var ve “vefiyat” namında sürur ve muzıka ile terhisat-ı askeriye görünüyor. İşte Kur’an-ı Hakîm beşere bu yolu hediye etmiştir. Bu hediyeyi kim tam kabul etse, böyle iki cihanın saadetine giden bu ikinci yoldan gider. Ne geçmiş şeyden mahzun ve ne de gelecek şeyden havf eder.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Aziz, sıddık, muhterem kardeşim;
Risale-i Nur’un o mühim ve derin manalı Dördüncü ve Beşinci Nota’larını, Külliyatın lisanına, üslubuna ve ruhuna sadık kalarak; âyet-i kerimelerin nuruyla ve kelimelerin müradifleriyle (eş anlamlılarıyla) tafsilatlı bir surette izah edeceğiz. Cenab-ı Erhamürrâhimîn, fehim ve idrakimizi açsın.
Bu bahisler, bilhassa 17. Lem’a içerisinde yer almakla beraber, hakikat-i haşriye ve medeniyet-i sefiheye karşı Kur’an’ın sarsılmaz duruşunu beyan etmektedir.
DÖRDÜNCÜ NOTA’NIN İZAHI VE TAHLİLİ
Bu nota, Haşir ve Neşr-i Ekber (Büyük Diriliş ve Yayılış) hakikatinin, kâinattaki Adetullah (Allah’ın icraatındaki kanunlar) penceresinden isbatına dairdir.
1. Esas: Tekrar ve Tazelenme Kanunu
Üstad Bediüzzaman Hazretleri burada Fâtır-ı Hakîm (Her şeyi hikmetle ve benzersiz yaratan Allah) ismine dikkat çeker. Kâinata nazar ettiğimizde görürüz ki, Allah’ın icraatında bir “iade” (geri getirme) ve “tazelenme” kanunu hâkimdir.
• Günlerin Devri: Her gece ölen gün, sabahleyin yeniden dirilir.
• Mevsimlerin Tebeddülü: Kışın ölen yeryüzü, baharda nebatatın ihyasıyla (diriltilmesiyle) aynen iade edilir.
• Asırların Değişimi: Zaman şeridi üzerinde her asır, bir öncekini andırır şekilde, fakat yeni bir surette gelir.
Bu “misliyle iade” (benzerini getirme), kudret-i İlahiyenin, en kıymetli şeyleri zayi etmediğinin, onları muhafaza edip vakt-i merhunu geldiğinde yeniden sergilediğinin en büyük delilidir.
2. Esas: Hilkat Şeceresinin Meyvesi “İnsan”
Burada çok dakik bir kıyas (analoji) vardır. Bir ağacın en kıymetli cüzü nedir? Şüphesiz meyvesidir. Çünkü ağacın bütün programı, çekirdeği ve neticesi o meyvededir. Kâinatı bir “Hilkat Şeceresi” (Yaratılış Ağacı) olarak tasavvur ettiğimizde; fenlerin (ilimlerin) ittifakıyla sabittir ki, bu ağacın en mükemmel, en şuurlu ve en donanımlı meyvesi İnsandır.
İnsan, mevcudat içinde en ehemmiyetli, en nazik ve en nâzenin olandır. Hatta metinde ifade edildiği gibi; bir tek insan, sair hayvanatın bir nev’i (türü) gibidir. Yani bir karınca nev’i ne ise, insan nev’inden bir tek fert odur. Zira insan, külli niyetleri ve cihan şümul istidatlarıyla kâinatın bir misal-i musağğarıdır (küçültülmüş örneğidir).
3. Hüküm: Haşr-i Cismani (Bedenin Dirilişi)
Madem kâinatın Sahibi, kıymeti az olan sineklerin taifelerini bile her baharda ihya ediyor (diriltiyor); elbette kâinatın en kıymetli meyvesi olan insanı, kabirde çürümeye terk etmeyecektir.
Nasıl ki bir bahçıvan, ağacın yapraklarını dökülmeye bıraksa da, meyvesini ve o meyvenin içindeki çekirdeği (ki ağacın kalbidir) asla zayi etmez, muhafaza eder; aynen öyle de, Cenab-ı Hakk, insanın cismini (bedenini), ismini ve resmini (suretini) Haşir Meydanı’nda iade edecektir. Bu, bir “kat’î hads” (kesin sezgi ve hüküm) ile sabittir.
İlgili Ayet-i Kerime:
Bu hakikati teyid eden, Rum Suresi 50. Ayet-i Kerime’de Rabbimiz şöyle buyurur:
“Allah’ın rahmetinin eserlerine bak! Yeryüzünü ölümünden sonra nasıl diriltiyor. Şüphe yok ki O, ölüleri de elbette diriltecektir. O, her şeye hakkıyla gücü yetendir.” (Rum Suresi, 30/50)
BEŞİNCİ NOTA’NIN İZAHI VE TAHLİLİ
Bu nota, Batı Medeniyeti (Avrupa) ile Kur’an Medeniyeti arasındaki farkı, insan ruhundaki tesirleri noktasından tahlil eder. Bilhassa “Yeni Said” döneminin başlangıcında, felsefenin tasallutundan kurtulup Kur’an’ın hikmetine sığınışın bir beyan-ı hazinidir.
1. Tahlil: İki Avrupa Ayırımı
Üstad, toptancı bir reddiyeden sakınarak adaletli bir tefrik (ayırım) yapar.
• Birinci Avrupa (Memduh/Övülen): İsa Aleyhisselam’ın hakiki dininden ve İslamiyet’ten aldığı feyz ile insanlığa faydalı sanatları, teknolojiyi ve adaleti geliştiren Avrupa’dır. Risale-i Nur’un hitabı ve tenkidi buna değildir.
• İkinci Avrupa (Mezmum/Yerilen): Felsefe-i tabiiyenin (tabiatçı felsefenin) karanlığıyla, sefaheti (yasak zevklere düşkünlüğü) medeniyet zanneden; insanı dalalete (sapıklığa) sevk eden bozulmuş Avrupa’dır. Tenkit edilen, “pis hediye” olarak tavsif edilen budur.
2. Tahlil: Yalancı Cennet ve Manevi Cehennem
Bu ikinci, bozulmuş Avrupa’nın insanlığa sunduğu saadet, aldatıcı bir “yaldız”dır. İnsanın cismi, zahirî bir servet ve zinet içinde olabilir; lakin ruhu, kalbi ve vicdanı kan ağlamaktadır.
Neden? Çünkü iman nurundan mahrum bir kalp; ölüm korkusu, ayrılık acısı, yok olma endişesi (adem) ve musibetlerin darbeleri altında ezilir. En küçük bir hevesinin kırılmasıyla dünyası zindan olur.
• Soru: Cismi “yalancı bir cennette” (lüks içinde), fakat ruhu “manevi bir cehennemde” (azap içinde) olan bir adama “mes’ud” (mutlu) denilebilir mi?
• Cevap: Asla denilemez. Çünkü saadet hem cismani hem de ruhani bir sükûnet ister.
3. Temsil: İki Yolun Mukayesesi
Müellif, bu hakikati zihinlere nakşetmek için harika bir temsil (örnekleme) getirir:
A. Birinci Yol (Sefih Medeniyetin Yolu):
Bu yol, imansız veya gafletli bir nazarla hayata bakışın temsilidir.
• Manzara: Yolcular âcizdir. Her adımda belalar, hastalıklar ve ölüm denen “zalimler” hücum eder.
• Sesler: Zalimlerin gürültüsü ve mazlumların feryadıdır. Umumî bir matem (yas) vardır.
• Çare (İlaç): Bu dehşetli manzarayı görmemek için Avrupa’nın sunduğu tek ilaç; “İbtal-i his”tir. Yani sarhoşluk, eğlence, hevesat ve fantaziyelerle aklı uyuşturmak, düşünmeyi bıraktırmaktır. Bu ise, insanı hayvan derecesine, hatta daha aşağıya (esfel-i safilîn) düşürür.
B. İkinci Yol (Kur’an-ı Hakîm’in Yolu):
Bu yol, iman ve hidayet nuruyla hayata bakışın temsilidir.
• Manzara: Dünya bir kışla, bir talimgâhtır. İnsanlar, Sultan-ı Ezelî’nin (Allah’ın) askerleridir.
• Ölüm Nedir? Bir “Terhis”tir. Askerin vazifesinin bitmesi, silahını (cesedini) teslim edip, mükâfatını almak üzere Padişah’ın huzuruna gitmesidir.
• Tavır: Asker (mümin), “Ben kendimin değilim, Sultanımınım” der. Başına gelen musibetlere, düşmanlara karşı “Sahibim var, Hâmim var” diyerek meydan okur.
• Netice: Ne geçmişin hüzünleri ne de geleceğin korkuları onu ezemez. “Tevellüdat” (doğumlar) asker sevkiyatı, “Vefiyat” (ölümler) ise terhis tezkeresidir. Her iki hal de sürur (sevinç) vesilesidir.
İlgili Ayet-i Kerime:
Dünya hayatının aldatıcılığı ve ahiretin hakikati hakkında Hadid Suresi 20. Ayet şöyledir:
“Bilin ki, dünya hayatı ancak bir oyun, bir eğlence, bir süs, aranızda karşılıklı bir övünme, çok mal ve evlat sahibi olma yarışından ibarettir… Dünya hayatı, aldatıcı bir zevkten başka bir şey değildir.” (Hadîd Suresi, 57/20)
Müminin, canını ve malını Allah’a satması (asker olması) bahsinde ise Tevbe Suresi 111. Ayet manidardır:
“Şüphesiz Allah, müminlerden canlarını ve mallarını, kendilerine vereceği cennet karşılığında satın almıştır…” (Tevbe Suresi, 9/111)
Hülâsa-i Kelâm
Beşinci Nota, şu hakikati haykırır:
İnsan, felsefenin karanlık gözlüğüyle bakarsa; dünya bir mezbaha, insanlar yetim ve kimsesiz, ölüm ise bir idam-ı ebedîdir (sonsuz yok oluş).
Fakat Kur’an’ın nuruyla bakarsa; dünya bir misafirhane-i Rahman, insanlar Sultan-ı Ezelî’nin memur ve misafirleri, ölüm ise ebedî bir âleme terhis tezkeresidir.
Sana düşen ey aziz kardeşim;
Felsefenin o muzır ve uyuşturucu oyuncaklarını bırakıp, Kur’an’ın bu “ikinci yol”undaki selâmet, emniyet ve saadet-i dareyni (iki cihan saadetini) tercih etmektir.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Ey ikinci bozuk Avrupa! Senin çürük ve esassız esaslarının bir kısmı şunlardır ki: “En büyük melekten en küçük semeğe kadar her bir zîhayat kendi nefsine mâliktir ve kendi zâtı için çalışır ve kendi lezzeti için çabalar. Onun bir hakk-ı hayatı var. Gaye-i himmeti ve hedef-i maksadı, yaşamak ve bekasını temin etmektir.” diyorsun. Ve Hâlık-ı Kerim’in kerem düsturlarından ve erkân-ı kâinatta kemal-i itaatla imtisal edilen düstur-u teavünle, nebatat hayvanatın imdadına ve hayvanat insanların yardımına koşmasından tezahür eden o umumî kanunun rahîmane, kerimane cilvelerini cidal zannedip, “Hayat bir cidaldir” diye ahmakane hükmetmişsin. Acaba o düstur-u teavünün cilvesinden olan zerrat-ı taamiyenin, kemal-i şevk ile beden hüceyrelerinin gıdalandırılması için koşmaları nasıl cidaldir? Nasıl bir çarpışmaktır? Belki o imdad ve koşmak, Kerim bir Rabb’in emriyle bir teavündür.
Hem çürük bir esasın: “Herşey kendi nefsine mâliktir” diyorsun. Hiçbir şey kendi nefsine mâlik olmadığına kat’î bir delil şudur ki: Esbabın içinde en eşrefi ve ihtiyar noktasında en geniş iradelisi, insandır. Halbuki bu insanın düşünmek, söylemek ve yemek gibi en zahir ef’al-i ihtiyariyesinden yüz cüz’ünden onun dest-i ihtiyarına verilen ve daire-i iktidarına giren yalnız meşkuk tek bir cüz’dür. Böyle en zahir fiilin yüz cüz’ünden bir cüz’üne mâlik olmayan, nasıl kendine mâliktir denilir? Böyle en eşref ve ihtiyarı en geniş, bu derece hakikî tasarruftan ve temellükten eli bağlanmış bulunsa; “Sair hayvanat ve cemadat kendine mâliktir” diyen, hayvandan daha ziyade hayvan ve cemadattan daha ziyade camid ve şuursuz olduğunu isbat eder.
Seni bu hataya atıp bu vartaya düşüren, bir gözlü dehândır. Yani hârika, menhus zekândır. O kör dehân ile, herşeyin Hâlık’ı olan Rabbini unuttun, mevhum bir tabiata isnad ettin, âsârını esbaba verdin, o Hâlık’ın malını bâtıl mabud olan tagutlara taksim ettin. Şu noktada ve o dehân nazarında her zîhayat, herbir insan, tek başıyla hadsiz a’daya karşı mukavemet etmek ve nihayetsiz hacatın tahsiline çabalamak lâzım geliyor. Ve zerre gibi bir iktidar, ince tel gibi bir ihtiyar, zâil lem’a gibi bir şuur, çabuk söner şu’le gibi bir hayat, çabuk geçer dakika gibi bir ömür ile, o hadsiz a’daya ve hacata karşı dayanmaya mecbur oluyor. Halbuki o bîçare zîhayatın sermayesi, binler matlublarından birisine kâfi gelmiyor. Musibete giriftar olduğu zaman; sağır, kör esbabdan başka derdine derman beklemiyor,
وَمَا دُعَٓاءُ الْكَافِر۪ينَ اِلَّا ف۪ى ضَلَالٍ
sırrına mazhar oluyor.
Senin karanlıklı dehân, nev’-i beşerin gündüzünü geceye kalbetmiş. Yalnız o sıkıntılı, zulümlü ve zulmetli geceye ısındırmak için; yalancı, muvakkat lâmbalarla tenvir ettin. O lâmbalar sürur ile beşerin yüzüne tebessüm etmiyor. Belki beşerin ağlanacak acı hallerindeki eblehane gülmesine, o ışıklar müstehziyane gülüp eğleniyor. Herbir zîhayat senin şakirdlerin nazarında zalimlerin hücumuna maruz, miskin birer musibetzededirler. Dünya bir matemhane-i umumiyedir. Dünyadaki sadâlar ölümlerden, elemlerden gelen vaveylâlardır. Senden tam ders alan şakirdin, bir firavun olur. Fakat en hasis şeye ibadet eden ve menfaat gördüğü her şeyi, kendine rab telakki eden bir firavun-u zelildir. Hem senin şakirdin mütemerriddir. Fakat bir lezzeti için nihayet zilleti kabul eden miskin bir mütemerriddir. Hasis bir menfaat için şeytanın ayağını öper derecede alçaklık gösterir. Hem cebbardır fakat kalbinde bir nokta-i istinad bulamadığı için, zâtında gayet âciz bir cebbar-ı hodfüruştur. O şakirdin gaye-i himmeti, hevesat-ı nefsaniyeyi tatmin ve hamiyet ve fedakârlık perdesi altında kendi menfaat-ı nefsini arayan ve hırs ve gururunu teskin etmeye çalışan bir dessastır. Nefsinden başka ciddî olarak hiçbir şeyi sevmiyor. Herşeyi nefsine feda ediyor.
Amma Kur’anın hâlis ve tam şakirdi ise, bir abddir. Fakat a’zam-ı mahlukata karşı da ubudiyete tenezzül etmez ve Cennet gibi en büyük ve a’zam bir menfaati gaye-i ubudiyet yapmaz bir abd-i azizdir. Hem halîm selimdir. Fakat Fâtır-ı Zülcelalinden başkasına, izni ve emri olmadan tezellüle tenezzül etmez bir halîm-i âlîhimmettir. Hem fakirdir fakat onun Mâlik-i Kerim’i ona ileride iddihar ettiği mükâfat ile bir fakir-i müstağnidir. Hem zaîftir fakat kudreti nihayetsiz olan Seyyidinin kuvvetine istinad eden bir zaîf-i kavîdir ki, Kur’an hakikî bir şakirdine cennet-i ebediyeyi dahi gaye-i maksad yaptırmadığı halde; bu zâil fâni dünyayı ona gaye-i maksad hiç yapar mı?
İşte iki şakirdin himmetlerinin ne derece birbirinden farklı olduğunu anla!
Hem felsefe-i sakîmenin şakirdleriyle Kur’an-ı Hakîm’in tilmizlerinin hamiyetkârlık ve fedakârlıklarını bununla müvazene edebilirsiniz. Şöyle ki:
Felsefenin şakirdi, kendi nefsi için kardeşinden kaçar, onun aleyhinde dava açar. Kur’anın şakirdi ise, semavat ve arzdaki umum sâlih ibadı kendine kardeş telakki ederek, gayet samimî bir surette onlara dua eder ve saadetleriyle mes’ud oluyor ve ruhunda şedid bir alâkayı onlara karşı hisseder. Hem en büyük şey olan Arş. ve Şems’i, müsahhar birer memur ve kendi gibi bir abd, bir mahluk telakki eder.
Hem iki şakirdin ulviyet ve inbisat-ı ruhlarını bundan kıyas et ki: Kur’an, kendi şakirdlerinin ruhuna öyle bir inbisat ve ulviyet verir ki; doksan dokuz taneli tesbihe bedel, doksan dokuz Esma-i İlahiyenin cilvelerini gösteren doksan dokuz âlemlerin zerratını, birer tesbih taneleri olarak şakirdlerinin ellerine verir. “Evradlarınızı bununla okuyunuz.” der. İşte Kur’anın tilmizlerinden Şah-ı Geylanî, Rufaî, Şazelî (R.A.) gibi şakirdleri, virdlerini okudukları vakit dinle, bak! Ellerinde silsile-i zerratı, katarat adedlerini, mahlukatın aded-i enfasını tutmuşlar, onunla evradlarını okuyorlar. Cenab-ı Hakk’ı zikir ve tesbih ediyorlar.
İşte Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’ın mu’cizane terbiyesine bak ki: Nasıl edna bir kederle ve küçük bir gam ile başı dönüp sersemleşen ve küçük bir mikroba mağlub olan bu küçük insan, terbiye-i Kur’aniye ile ne kadar teâli ediyor. Ve ne derece letaifi inbisat eder ki: Koca dünya mevcudatını, virdine tesbih olmakta kısa görüyor.
Ve Cennet’i zikir ve virdine gaye olmakta az gördüğü halde, kendi nefsini Cenab-ı Hakk’ın edna bir mahlukunun üstünde büyük tutmuyor. Nihayet izzet içinde, nihayet tevazuu cem’ediyor. Felsefe şakirdlerinin buna nisbeten ne derece pest ve aşağı olduğunu kıyas edebilirsin.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
İktibas edilen bu metin, Risale-i Nur Külliyatı, Lem’alar, On Yedinci Lem’a (On Beşinci Nota) risalesinden alınmıştır.
Bu parça, Batı medeniyetinin menfi ve dinsiz felsefeye dayanan “İkinci Avrupa” yüzü ile Kur’an-ı Hakîm’in hikmetini ve terbiye ettiği insan modelini mukayese eden (karşılaştıran), gayet derinlikli ve mühim bir hakikattir. Metinde, sefih medeniyetin insanı sürüklediği manevi uçurumlar ile Kur’an’ın insanı çıkardığı âlî makamlar, maddeler halinde tahlil ve izah edilmiştir.
1. Hayatın Mahiyeti: Cidal mi, Teavün mü? (Mücadele mi, Yardımlaşma mı?)
Felsefe-i sakîmenin (sakat ve hasta felsefenin) nazarında hayat bir kavgadır. Onlara göre; en küçük balıktan en büyük varlığa kadar herkes, kendi nefsi için yaşar, “Benim yaşamam lazım, başkası ölürse ölsün” der. Bu sakat anlayışa göre hayatın gayesi; sadece hayatta kalmak (bekayı temin) ve şahsi lezzet peşinde koşmaktır.
Halbuki Kur’an-ı Hakîm’in ders verdiği hakikat şudur:
• Düstur-u Teavün (Yardımlaşma Kanunu): Kâinata hikmet nazarıyla (bakışıyla) bakıldığında, bir kavga değil, muazzam bir yardımlaşma görülür. Cemadat (cansızlar) nebatatın (bitkilerin) imdadına, nebatat hayvanatın yardımına, hayvanat ise insanların beslenmesine koşar.
• İzahı: Bedenimizdeki hücrelerin rızkı için, taam (yiyecek) zerrelerinin şevkle bedene koşması bir tesadüf veya kavga değil; Rezzak-ı Kerim’in emriyle işleyen rahîmane bir yardımlaşmadır. Güneşin ziya vermesi, bulutun yağmur taşıması “Hayat bir cidaldir” hükmünü yalanlar; “Hayat bir teavündür” hakikatiyle kâinatı çınlatır.
2. Mâlikiyet Davası: İnsan Kendine Mâlik midir?
Gaflet ve dalalet ehli der ki: “Her şey kendine mâliktir, sahibi kendisidir.” Bu fikir, insanı enaniyet (benlik) batağına ve firavunluğa sürükleyen temel bir hatadır.
• Delil ve İzah: Bediüzzaman Hazretleri burada aklî ve mantıkî bir isbat yapar. Varlıklar içinde iradesi en geniş olan insandır. Fakat insan; yemek yemek, konuşmak, düşünmek gibi en zahir (açık) fiillerinde bile, sürecin ancak yüzde birine müdahale edebilir. Yediğimiz yemeğin nasıl kana karıştığını, kalbin nasıl attığını, saçın nasıl uzadığını irademizle yapmıyoruz.
• Hüküm: En şuurlu varlık olan insan, kendi bedenindeki tasarrufun yüzde doksandokuzuna hâkim değilse; aklı ve şuuru olmayan hayvanat ve cemadat nasıl “Ben kendime mâlikim” diyebilir? Demek ki her şey, Mülk’ün Hakiki Sahibi olan Allah’ın (C.C.) memlûküdür (mülküdür) ve O’nun tedbiriyle işler.
3. Dehâ ve Hüdâ Mücadelesi (Kör Zekâ ve Hidayet)
Sefih felsefe, insanı “dehâ” denilen, fakat hakikatte “kör” olan bir zekâ ile aldatır. Bu zekâ; aklı gözüne inmiş, sadece maddeyi gören, maneviyata kör bir nazardır.
• Varta (Tehlike): Bu kör dehâ, kâinattaki harika sanatları kör ve sağır olan “tabiat” ve “esbab”a (sebeplere) verir. Allah’ın mülkünü, put hükmündeki sebeplere dağıtır.
• Neticesi: İnsan, bu anlayışla yapayalnız kalır. Zerre kadar iktidarı, kısacık ömrü ve sönük şuuruna rağmen; hadsiz düşmanlara ve sonsuz ihtiyaçlara karşı tek başına mücadele etmek zorunda kalır. Musibet anında sığınacak bir merci bulamaz.
• Ayet-i Kerime: Metinde işaret edilen ayetin meali şöyledir:
“…Kâfirlerin yalvarışları şüphesiz boşunadır.” (Mümin [Gafir] Suresi, 40/50 )
Yani, esbaba (sebeplere) yapılan dualar ve bekleyişler, sapkınlık içinde kaybolup gitmeye mahkumdur; çünkü sebepler sağır ve kördür, cevap veremezler.
4. İki Şakirdin (Öğrencinin) Karşılaştırması
Metin, Kur’an’ın terbiyesinden geçen “şakird” ile felsefenin terbiyesinden geçen “şakird”i ruhi ve ahlaki açıdan tahlil eder:
Felsefe Şakirdi (Öğrencisi)
Kur’an Şakirdi (Tilmizi)
Firavunlaşmış ama Zelil: Enaniyet sahibidir, kibirlidir. Fakat menfaati için en değersiz şeye bile boyun eğer (zelil olur).
Abd-i Aziz: Sadece Allah’a kuldur. En büyük varlığa bile kulluk etmez, minnet duymaz. İzzet sahibidir.
Mütemerrid (İnatçı) ama Miskin: Hakk’a karşı inat eder, fakat bir lezzet uğruna her türlü alçaklığı kabul eder.
Halîm-i Âlîhimmet: Yumuşak huyludur, selimdir. Fakat Allah’ın izni olmayan yerde baş eğmez, himmeti (hedefi) yüksektir.
Hodfuruş (Kendini Beğenmiş): Cebbardır, zorbadır. Fakat kalbinde dayanak noktası olmadığı için aslında acizdir.
Zaîf-i Kavî: Kendini aciz ve zayıf bilir, fakat Rabbinin sonsuz kudretine dayandığı için kâinata meydan okuyacak bir kuvvete sahiptir.
Gaye: Hevesini tatmin, menfaat, hırs ve gururdur. Nefsinden başka kimseyi sevmez.
Gaye: Rıza-i İlahidir. Cenneti bile kulluğuna gaye yapmaz, sadece Allah’ı ister.
5. Sosyal Hayat ve Uhuvvet (Kardeşlik)
• Felsefenin Toplumu: Menfaat üzerine kuruludur. Çıkar çatışması olduğu için kardeş kardeşten kaçar, birbirine dava açar.
• Kur’an’ın Toplumu: Semavat ve arzdaki (gökler ve yerdeki) bütün salih kulları kardeş bilir. Onların saadetiyle mesud olur. Güneşi bir lamba, ayı bir kandil, yıldızları birer mum gibi görür; hepsi aynı Sultan’ın emrinde çalışan memur kardeşlerdir. Bu nazar, ruhu yalnızlıktan kurtarır, kâinat genişliğinde bir ünsiyet (dostluk) verir.
6. İbadet ve Tefekkürün Genişliği
Kur’an şakirdi, virdini (duasını) okurken sadece kendi namına değil, kâinat namına okur.
• Örnekler: Şah-ı Geylanî, Rufaî, Şazelî (R.A.) gibi zatlar; tesbih çekerken ellerindeki 99 taneyi değil; 99 Esma-i İlahiye’nin tecellisini gösteren kâinattaki zerreleri, damlaları ve mahlukatın nefeslerini birer tesbih tanesi gibi hayal ederler.
• Netice:
Felsefe insanı, küçük bir gam ve kederle sersemleşen, mikroba mağlup olan aciz bir varlık seviyesine indirirken; Kur’an terbiyesi insanı öyle yükseltir (teâli ettirir) ki, o insan bütün kâinatı kendi tesbihatı için bir zikir halkası olarak görür. Cennet’i dahi hedef olarak az görür, Cemalullah’ı (Allah’ın cemalini) ister. Buna rağmen, tevazu kanatlarını yerlere kadar indirir, kendini hiçbir mahluktan üstün görmez.
Hülâsa-i Kelâm:
Felsefe-i sakîme, insanı bencil, yalnız, korkak ve menfaatperest bir “hayvan-ı nâtık” (konuşan hayvan) derecesine düşürürken; Hikmet-i Kur’aniye insanı kâinatın halifesi, Allah’ın aziz bir misafiri ve bütün mahlukatın kardeşi makamına çıkarır. Bu metin, bu iki yolun ayrımını kör gözlere dahi gösterecek bir belâgatla isbat etmiştir.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
İşte felsefe-i sakîme-i Avrupaiyeden yek-çeşm olan dehâsının yanlış gördüğü hakikatları; iki cihana bakan, gayb-aşina parlak iki gözü ile iki âleme nazar eden, beşer için iki saadete iki eliyle işaret eden hüda-yı Kur’anî der ki: “Ey insan! Senin elinde bulunan nefis ve malın senin mülkün değil, belki sana emanettir. O emanetin mâliki, herşeye kadîr, herşeyi bilir bir Rahîm-i Kerim’dir. O senin yanındaki mülkünü senden satın almak istiyor. Tâ senin için muhafaza etsin, zayi’ olmasın. İleride mühim bir fiat sana verecek. Sen muvazzaf ve memur bir askersin. Onun namıyla çalış ve hesabıyla amel et. Odur ki, muhtaç olduğun şeyleri sana rızk olarak gönderiyor ve senin tâkatın yetmediği şeylerden seni muhafaza eder. Senin şu hayatının gayesi, neticesi; o Mâlik’in esmasına ve şuunatına bir mazhariyettir. Sana bir musibet geldiği vakit de:
اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ
Yani: Ben mâlikimin hizmetindeyim. Ey musibet! Eğer onun izin ve rızasıyla geldin ise, merhaba, safa geldin! Çünki elbette bir vakit ona döneceğiz ve onun huzuruna gideceğiz ve ona müştakız. Madem herhalde bir zaman bizi hayatın tekâlifinden âzad edecektir. Haydi ey musibet! O terhis ve o âzad etmek, senin elinle olsun, razıyım. Eğer benim emanet muhafazasında ve vazifeperverliğimi tecrübe suretinde sana emir ve irade etmiş, fakat sana teslim olmaklığıma izin ve rızası olmazsa; benim tâkatım yettikçe, emin olmayana Mâlikimin emanetini teslim etmem!” der.
İşte binden bir nümune olarak, dehâ-yı felsefînin ve hüda-yı Kur’anînin verdikleri derslerin derecelerine bak. Evet iki tarafın hakikat-ı hali sâbıkan beyan edilen tarz ile gidiyor. Fakat hidayet ve dalalette insanların dereceleri mütefavittir. Gafletin mertebeleri de muhteliftir. Herkes her mertebede bu hakikatı tamamıyla hissedemez. Çünki gaflet, hissi ibtal ediyor. Ve bu zamanda öyle bir derecede ibtal-i hissetmiş ki, bu elîm elemin acısını ehl-i medeniyet hissetmiyorlar. Fakat hassasiyet-i ilmiyenin tezayüdüyle ve her günde otuzbin cenazeyi gösteren mevtin ikazatıyla o gaflet perdesi parçalanıyor. Ecnebilerin tagutlarıyla ve fünun-u tabiiyeleriyle dalalete gidenlere ve onları körükörüne taklid edip ittiba edenlere binler nefrin ve teessüfler!
Ey bu vatan gençleri! Firenkleri taklide çalışmayınız! Âyâ, Avrupa’nın size ettikleri hadsiz zulüm ve adavetten sonra, hangi akıl ile onların sefahet ve bâtıl efkârlarına ittiba edip emniyet ediyorsunuz? Yok! Yok! Sefihane taklid edenler, ittiba değil, belki şuursuz olarak onların safına iltihak edip kendi kendinizi ve kardeşlerinizi i’dam ediyorsunuz. Âgâh olunuz ki, siz ahlâksızcasına ittiba ettikçe, hamiyet davasında yalancılık ediyorsunuz!.. Çünki şu surette ittibaınız, milliyetinize karşı bir istihfaftır ve millete bir istihzadır!..
هَدٰينَا اللّٰهُ وَ اِيَّاكُمْ اِلَى الصِّرَاطِ الْمُسْتَق۪يمِ
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Aziz, sıddık, muhterem kardeşim;
Risale-i Nur Külliyatı’nın Lem’alar mecmuasında (17. Lem’a) yer alan ve Kur’an-ı Hakîm’in nuruyla, felsefe-i sakîmenin (sakat ve yanlış felsefe) karanlık nazarlarını muvazene eden bu yüksek hakikatleri, yine Külliyat’ın lisanına ve üslubuna sadık kalarak, müradifleri (eş anlamlıları) ve ayet-i kerimelerin ışığında teker teker tahlil ve izah edelim.
Mevzu bahis olan metin, hakikati görmekte tek gözlü (sadece maddeyi gören) felsefe ile; iki cihanı birden gören, gayb âlemlerine aşina, hakikat-bîn (gerçeği gören) Kur’an’ın insan, mülk, musibet ve medeniyet anlayışlarını karşılaştırmaktadır.
İşte bu derin manaların tafsilatlı izahı:
1. Mülk ve Emanet Hakikati: İnsanın Aslî Vazifesi
Metn-i şerifte beyan edildiği üzere, felsefe-i sakîme (hikmet-i tabiiye), insanı kendine mâlik, yani kendi kendisinin sahibi zannettirir. Ancak Hüda-yı Kur’anî (Kur’an’ın hidayeti) şu hakikati haykırır:
• Emanet Şuuru: Ey insan! Senin elindeki nefis (canın, varlığın) ve malın senin şahsi mülkün değildir. Bunlar sana birer “emanet” olarak verilmiştir.
• Hakiki Mâlik: O emanetin gerçek sahibi, her şeye gücü yeten (Kadir) ve her şeyi bilen (Alîm), sonsuz merhamet ve kerem sahibi (Rahîm-i Kerîm) olan Allah’tır.
• Kârlı Bir Ticaret: Cenab-ı Hak, sana emaneten verdiği bu mülkü, senin zarar etmemen ve zayi olmaması için senden satın almak istemektedir. Karşılığında ise ebedi bir cennet ve rıza vaad etmektedir. Bu hakikat, Kur’an-ı Kerim’de şu mealdeki ayetle sabittir:
“Şüphesiz Allah, müminlerden canlarını ve mallarını, kendilerine vereceği cennet karşılığında satın almıştır…” (Tevbe Suresi, 9/111)
2. İnsanın Mahiyeti: Muvazzaf Bir Asker
İnsanın dünyadaki konumu, başıboş bir varlık değil, emir altında hareket eden bir “asker” hükmündedir.
• Vazife ve Rızık: Sen bir memur ve askersin. Allah’ın namıyla (ismiyle) işlemeli, O’nun hesabıyla çalışmalısın. Rızkın, O Rezzak-ı Kerîm tarafından gönderilmektedir. Senin takatinin yetmediği, gücünün ulaşamadığı ihtiyaçlarını O karşılar ve seni muhafaza eder.
• Hayatın Gayesi: Şu fani hayatın en büyük neticesi ve gayesi; Mâlik-i Ezelî’nin esmasına (isimlerine) ve şuunatına (icraatlarına) aynadarlık yapmaktır. Yani insan, Allah’ın isimlerinin nakışlarını üzerinde gösteren bir mazhardır.
3. Musibetlere Bakış ve “İnna Lillah” Hakikati
Kur’an’ın terbiyesiyle yetişen bir mümin, başına bir musibet veya hastalık geldiğinde yeise (ümitsizliğe) düşmez. Bilakis, Bakara Suresi’ndeki şu ayet-i kerimeyi bir kale gibi sığınak yapar:
اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ
“Biz şüphesiz (her şeyimizle) Allah’a aidiz ve şüphesiz O’na döneceğiz.” (Bakara Suresi, 2/156)
Bu teslimiyet şu manaları ihtiva eder:
• Hizmetkârlık Şuuru: “Ben sahibimin hizmetindeyim. Ey musibet! Eğer O’nun izni ve rızasıyla geldiysen başım gözüm üstüne, safa geldin.”
• Vuslat İştiyakı: Biz zaten O’na döneceğiz, O’nun huzuruna gitmeye müştakız (arzuluyuz). Musibet, bu dünya hayatının ağır yüklerinden (tekâlif-i hayatiye) kurtulup terhis olmaya bir vesiledir.
• İtaat ve Teslimiyet: Eğer bu musibet, benim emaneti nasıl koruduğumu ve vazifeme sadakatimi tecrübe (imtihan) etmek için gelmişse, yine razıyım.
• Haddini Bilmek: Ancak, Mâlikimin izni olmadan, sırf senin kendi zararlı yapından geliyorsa (tesadüf süsü verilmişse), sana teslim olmam! Çünkü ben emin olmayan ellere Sahibimin emanetini teslim etmem.
4. Gaflet ve Hissiyat-ı İnsaniye
Metinde, felsefenin ve sefahetin (günahlı eğlencelerin) insan üzerindeki uyuşturucu etkisine dikkat çekilmektedir.
• Gafletin Tesiri: Gaflet, insanın manevi hislerini iptal eder, uyuşturur. Medeniyet-i sefihane (ahlaksız medeniyet), insanları öyle bir gaflete düşürmüştür ki, dalaletin (sapıklığın) verdiği manevi elem ve acıyı hissetmezler.
• İkaz-ı Mevt (Ölümün Uyarısı): Ancak ilmi hassasiyetin artması ve her gün on binlerce cenazenin kalkmasıyla ölüm hakikati o gaflet perdesini yırtıp parçalamaktadır.
• Ecnebi Taklitçiliği: Fen ve sanatı değil de, Avrupa’nın batıl fikirlerini ve sefahetini (ahlaksızlığını) körü körüne taklit edenlere büyük bir teessüf (üzüntü) ve nefrin (lanet) edilmektedir.
5. Gençlere İkaz: Milliyet ve Hamiyet
Metnin son kısmı, vatan gençlerine ateşîn (yakıcı/etkili) bir hitaptır.
• Zulme Karşı Tavır: Avrupa’nın bu millete yaptığı hadsiz zulüm ve düşmanlıktan sonra, onların ahlaksız adetlerine ve batıl fikirlerine muhabbetle yapışmak, akıl kârı değildir.
• Şuursuz İltihak: Sefihane (beyinsizce) taklit, bir tabi olma (ittiba) değil, şuursuzca onların safına katılmaktır. Bu durum hem kişinin nefsini hem de kardeşlerini manen idam etmesi demektir.
• Milli İzzet: Ecnebileri ahlaksızcasına taklit etmek, hamiyet (milli gayret) davasında yalancılıktır. Çünkü bu hal, kendi milliyetini hafife almak (istihfaf) ve milletiyle alay etmek (istihza) manasına gelir.
Netice-i Kelam:
Hüda-yı Kur’anî, insanı ulvi bir makama, Allah’ın muhatabı ve askeri olma şerefine çıkarırken; felsefe-i sakîme insanı sahipsiz, başıboş ve tabiatın oyuncağı derecesine indirmektedir.
Mevzuyu Fatiha Suresi’nin duasıyla hitam edelim:
هَدٰينَا اللّٰهُ وَ اِيَّاكُمْ اِلَى الصِّرَاطِ الْمُسْتَق۪يمِ
“Allah bizi ve sizi dosdoğru yola iletsin.” (Âmin) (Fatiha Suresi, 1/6’dan iktibas- Manaen)
Bu hakikatlerin tefekkürü, inşallah kalbimizdeki iman nurunu parlatmaya vesile olur.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
ALTINCI NOTA:
Ey kâfirlerin çokluklarından ve onların bazı hakaik-i imaniyenin inkârındaki ittifaklarından telaşa düşen ve itikadını bozan bîçare insan! Bil ki: Kıymet ve ehemmiyet, kemmiyette ve aded çokluğunda değil. Çünki insan eğer insan olmazsa, şeytan bir hayvana inkılab eder. İnsan, bazı firenkler ve firenk-meşrebler gibi ihtirasat-ı hayvaniyede terakki ettikçe, daha şiddetli bir hayvaniyet mertebesini alır. Sen görüyorsun ki; hayvanatın kemmiyet ve aded itibariyle hadsiz bir çokluğu varken, ona nisbeten insan gayet az iken, umum enva’-ı hayvanat üstünde sultan ve halife ve hâkim olmuştur. İşte muzır kâfirler ve kâfirlerin yolunda giden sefihler, Cenab-ı Hakk’ın hayvanatından bir nevi habislerdir ki, Fâtır-ı Hakîm onları dünyanın imaratı için halketmiştir. Mü’min ibadına ettiği nimetlerin derecelerini bildirmek için, onları bir vâhid-i kıyasî yapıp, akibette müstehak oldukları Cehennem’e teslim eder.
İşte küffarın ve ehl-i dalaletin bir hakikat-ı imaniyeyi inkâr ve nefyetmelerinde kuvvet yoktur. Çünki nefiy sırrıyla ittifakları kuvvetsizdir. Bin nefyediciler, bir tek hükmündedir. Meselâ: Bütün İstanbul ahalisi, Ramazan’ın başında ay’ı görmediğinden nefyetse, iki şahidin isbatıyla o cemm-i gafîrin nefiy ve ittifakı sukut eder. Madem küfrün ve dalaletin mahiyeti nefiydir ve inkârdır, cehildir ve ademdir, küffarın kesret ile ittifakı ehemmiyetsizdir. Ehl-i hakkın, hak ve sabit ve sübutu isbat olunan mesail-i imaniyede şuhuda istinad eden iki mü’minin hükmü, hadsiz ehl-i dalaletin ittifakına racih olur, galebe eder. Bu hakikatın sırrı şudur ki:
Nefyedenlerin davaları sureten bir iken, müteaddiddir; birbiriyle ittihad edemez ki kuvvetlensin. İsbat edicilerin davaları ittihad ediyor, birbirinden kuvvet alır. Çünki gökteki hilâl-i Ramazan’ı görmeyen der ki: “Benim nazarımda ay yoktur; benim yanımda görünmüyor.” Başkası da “Nazarımda yoktur.” der. Daha başkası da öyle der. Herbiri kendi nazarında “yoktur” der. Herbirinin nazarları ayrı ayrı ve nazara perde olan esbab dahi ayrı ayrı olabildiği için, davaları da ayrı ayrı olur; birbirine kuvvet veremez. Fakat isbat edenler demiyor ki: “Benim nazarımda ve gözümde hilâl var.” Belki “Nefs-ül emirde, göğün yüzünde hilâl vardır, görünür.” der. Görenler bütün aynı davayı ve “nefs-ül emirde vardır” der. Demek bütün davalar birdir. Nefyedenlerin nazarları ayrı ayrı olduğundan, davaları da ayrı ayrı olur. Nefs-ül emre hükmedemiyorlar. Çünki nefs-ül emirde nefiy isbat edilmez. Çünki ihata lâzımdır.
وَ الْعَدَمُ الْمُطْلَقُ لَا يُثْبِتُ اِلَّا بِمُشْكِلَاتٍ عَظ۪يمَةٍ
bir kaide-i usûldür. Evet birşeyi dünyada var desen, yalnız o şeyi göstermek kâfi gelir. Eğer yok deyip nefyetsen, bütün dünyayı eleyip göstermek lâzım gelir ki, tâ o nefiy isbat edilsin.
İşte bu sırra binaen; ehl-i küfrün bir hakikatı nefyetmesi ise, bir mes’eleyi halletmek veyahud dar bir delikten geçmek veyahud bir hendekten atlamak misalindedir ki; bin de bir ddebirdir. Çünki birbirine yardımcı olamaz. Fakat isbat edenler nefs-ül emirde hakikat-ı hale baktıkları için, müddeaları ittihad ediyor. Kuvvetleri birbirine yardım eder. Büyük bir taşın kaldırmasına benzer ki, ne kadar eller yapışsa daha ziyade kaldırması kolay olur ve birbirinden kuvvet alır.
YEDİNCİ NOTA:
Ey müslümanları dünyaya şiddetle teşvik eden ve san’at ve terakkiyat-ı ecnebiyeye cebr ile sevkeden bedbaht hamiyet-füruş! Dikkat et, bu milletin bazılarının din ile bağlandıkları rabıtalar kopmasın! Eğer böyle ahmakane körükörüne topuzların altında bazıların dinden rabıtaları kopsa, o vakit hayat-ı içtimaiyede bir semm-i kâtil hükmünde o dinsizler zarar verecekler. Çünki mürtedin vicdanı tamam bozulduğundan, hayat-ı içtimaiyeye zehir olur. Ondandır ki
ilm-i usûlde “Mürtedin hakk-ı hayatı yoktur. Kâfir eğer zimmî olsa veya musalaha etse, hakk-ı hayatı var” diye usûl-i Şeriatın bir düsturudur. Hem mezheb-i Hanefiyede, ehl-i zimmeden olan bir kâfirin şehadeti makbuldür. Fakat fâsık merdud-üş şehadettir, çünki haindir.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Bismihî Sübhânehu.
Es-selâmü aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtuh.
Aziz ve muhterem kardeşim,
Onyedinci Lem’a’nın Altıncı ve Yedinci Notaları, ahirzaman fitneleri içerisinde sarsılan imanlara kuvvet veren, kemmiyetin (sayı çokluğunun) hakikat karşısında bir kıymeti olmadığını isbat eden ve İslamiyet bağının bu millet için ne denli hayati olduğunu ders veren gayet mühim hakikatlerdir. Bu iki notayı, Risale-i Nur’un üslubuna ve lisanına sadık kalarak, muhtevasındaki derin manaları, ayet-i kerimelerin nurları ve müradif kelimelerle tahlil ve izah edelim.
ALTINCI NOTA’NIN İZAH VE ŞERHİ
Bu nota, ehl-i imanın, küffarın kesretinden (çokluğundan) ve gürültüsünden yeise düşmemesi için muazzam bir teselli ve sarsılmaz bir mantık dersidir.
1. Kemmiyet (Sayı) Değil, Keyfiyet (Mahiyet) Esastır
İnsan fıtratı, çoğunluğa uyma meyli taşır. Kâfirlerin ve ehl-i dalaletin sayıca çokluğu, müminin kalbine bir şüphe veya korku verebilir. Müellif, bu vehmi defetmek için harika bir kıyas yapar. Kâinatta en şerefli mahluk insandır. Ancak sayıca, karıncalardan veya sineklerden çok daha azdır. Eğer kıymet çoklukta olsaydı, hayvanların insanlara hükmetmesi gerekirdi. Halbuki insan, azlığına rağmen, akıl ve şuur nimetiyle ve Cenab-ı Hakk’a olan intisabıyla yeryüzünün halifesi ve sultanı olmuştur.
Demek ki; bir mümin, iman nuruyla ve hakikate istinad etmesiyle, binlerce gaflet ehlinden daha kıymetlidir. Kâfirler, dünyanın imarı ve bazı hikmetler için yaratılmış, tabiri caizse bir nevi “habis” (zararlı) mahlukat hükmündedir. Onların bu dünyadaki varlığı, müminlerin cennet derecelerinin artmasına bir vesile, bir “vâhid-i kıyasî” (kıyas birimi) olmaktan ibarettir.
İlgili Ayet-i Kerime:
Cenab-ı Hak, En’âm Suresi 116. ayet-i kerimesinde mealen şöyle buyurur:
“Yeryüzünde bulunanların çoğuna uyacak olursan, seni Allah’ın yolundan saptırırlar. Onlar zandan başka bir şeye tâbi olmaz, yalandan başka söz de söylemezler.”
2. Nefiy (İnkâr) ve İsbat (Kabul) Arasındaki Fark
Metinde geçen en ince sır şudur: İnkâr etmek, “yoktur” demek; bir şeyi nefyetmektir, tahriptir, ademdir (yokluktur). İsbat etmek ise; “vardır” demek, vücuttur (varlık), tamirdir.
• Ehl-i Dalaletin İttifakı Zahirîdir: Binlerce kâfir bir hakikati inkâr etse, bu inkârları birleşip bir kuvvet teşkil etmez. Çünkü her biri “Ben görmüyorum, benim nazarımda yok” der. Bu şahsi ve hususi bir hükümdür. Sebepleri de farklı farklıdır; kimi cehaletinden, kimi inadından, kimi gafletinden görmez.
• Ehl-i İmanın İttifakı Hakikidir: İki mümin, bir hakikati (mesela meleklerin vücudunu veya ahireti) isbat etse, davaları birdir. Çünkü onlar şahsi görüşlerine değil, “nefs-ül emir”deki (hakikatin kendisindeki) duruma bakarlar. “Hakikat şöyledir” derler. Biri diğerine kuvvet verir, sarsılmaz bir kale gibi olurlar.
3. Ramazan Hilali Misali
Müellif, bu hakikati “Hilal” misaliyle akla yaklaştırır:
Tüm İstanbul halkı Ramazan ayının başında “Ay’ı görmedik, hilal yok” dese, bu sadece bir “görmeme” beyanıdır, “yokluk” delili değildir. Ancak iki adil şahit “Biz gördük” dese, o milyonlarca insanın “yoktur” davası düşer, hükümsüz kalır. Çünkü “isbat edici” (müsbit), “yok diyen” (nâfi) üzerine daima galiptir.
4. Mutlak Yokluk İspat Edilemez
“El-ademü’l-mutlaku lâ yüsbitü illâ bi-müşkilâtin azîmetin” kaidesince; bir şeyin dünyada var olduğunu isbat etmek için bir tek numunesini göstermek kâfidir. Fakat “yoktur” demek için, bütün kâinatı, bütün zamanları ve mekânları taramak, aramak ve görüp “yok” demek lazımdır. Bu ise insan için muhaldir.
Bu sebeple, hadsiz ehl-i küfrün inkârı, bir dar delikten geçemeyen veya bir hendeği atlayamayan binlerce kişinin acziyeti gibidir. Bin kişi de olsa, bir kişi de olsa netice değişmez; o hakikate ulaşamamışlardır.
YEDİNCİ NOTA’NIN İZAH VE ŞERHİ
Bu nota, bilhassa asrımızda “medeniyet”, “terakki” (ilerleme) ve “batılılaşma” namı altında İslamiyet bağlarını zayıflatmaya çalışan, hamiyet (milliyetperverlik) iddiasındaki bedbahtlara şiddetli bir ikazdır.
1. Müslümanın Hayatı Din ile Kaimdir
Müellif, Türk milletinin ve İslam ümmetinin, diğer milletlere benzemediğini nazara verir. Bir Hristiyan veya bir Batılı, dinini terk etse de milli adetleri, kanunları veya terbiyesiyle hayat-ı içtimaiyede (sosyal hayatta) bir nizam tutturabilir, zararsız kalabilir. Ancak bir Müslüman, dinini terk ettiği an, bütün manevi ve ahlaki kayıtlarını kaybeder.
2. Mürted (Dinden Dönen) ve Zehirli Tesiri
Metinde geçen “Mürtedin hakk-ı hayatı yoktur” düsturu, fıkhî bir hüküm olmakla beraber, sosyolojik bir tesbiti de ihtiva eder. Mürted olan (İslam’dan çıkan) bir şahsın vicdanı tamamen bozulur. Çünkü İslamiyet, hakikatlerin en yükseğidir. Bu yüksek makamdan düşen bir akıl ve kalp, daha aşağı bir dine veya sisteme razı olamaz; ancak ve ancak anarşist olur, hiçbir kanun ve nizam tanımaz hale gelir.
Bu sebeple, “Müslümanları dünyaya ve ecnebi sanatlarına teşvik ediyorum” diyerek dini bağları koparanlar, aslında bu milletin kalbine zehir enjekte etmektedirler. Dinsiz bir Müslüman, başıboş ve zararlı bir mahluka dönüşür; cemiyetin huzurunu, emniyetini ve ahlakını tarumar eder.
3. Zimmi ile Mürted Farkı
Şeriat-ı Garra’da, İslam devletinde yaşayan gayr-i müslimlerin (zimmî) canı ve malı emniyettedir, hukukları korunur. Fakat dinini terk edip ihanet eden mürted, cemiyetin manevi vücudunu kemiren bir kanser hücresi gibi görüldüğünden, hukuken himaye görmez. Bu hüküm, o kişinin manevi tahribatının büyüklüğünü gösterir.
İlgili Ayet-i Kerime:
Cenab-ı Hak, Maide Suresi 54. ayetinde mealen şöyle buyurur:
“Ey iman edenler! İçinizden kim dininden dönerse şunu bilsin ki, Allah öyle bir topluluk getirecektir ki Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler…”
Ve yine Tevbe Suresi’nde münafıkların ve kalbi hastalıklı olanların cemiyet içindeki zararları anlatılırken, onların ebedi bir hüsranda oldukları beyan edilir.
Hülâsa ve Netice:
Ey hakikat yolcusu! Altıncı Nota ile anla ki; küfrün gürültüsü çok, mahiyeti boştur. İmanın sesi az da çıksa, hakikati kâinatı çınlatır. Yedinci Nota ile bil ki; bu milletin terakkisi, ancak ve ancak İslamiyet’e sarılmakla, o nurani zinciri koparmamakla mümkündür. Dinsiz bir terakki, terakki değil; tedenni (gerileme) ve manevi ölümdür.
Cenab-ı Hak bizleri iman-ı tahkikî ile pür-nur eylesin ve ayaklarımızı Sırat-ı Müstakim üzere sabit kılsın. Âmin.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Ey bedbaht fâsık adam! Fâsıkların kesretine bakıp aldanma ve “Ekseriyetin efkârı benimle beraberdir” deme! Çünki fâsık adam, fıskı isteyerek ve bizzât taleb edip girmemiş; belki içine düşmüş çıkamıyor. Hiçbir fâsık yoktur ki, sâlih olmasını temenni etmesin ve âmirini ve reisini mütedeyyin görmek istemesin. İllâ ki, el’iyazü billah irtidad ile vicdanı tefessüh edip, yılan gibi zehirlemekten lezzet alsın.
Ey divane baş ve bozuk kalb! Zanneder misin ki, “Müslümanlar dünyayı sevmiyorlar veyahud düşünmüyorlar ki, fakr-ı hale düşmüşler ve ikaza muhtaçtırlar; tâ ki dünyadan hissesini unutmasınlar.” Zannın yanlıştır, tahminin hatadır. Belki hırs şiddetlenmiş, onun için fakr-ı hale düşüyorlar. Çünki mü’minde hırs, sebeb-i hasarettir ve sefalettir.
اَلْحَر۪يصُ خَائِبٌ خَاسِرٌ
durub-u emsal hükmüne geçmiştir. Evet insanı dünyaya çağıran ve sevkeden esbab çoktur. Başta nefis ve hevası ve ihtiyaç ve havâssı ve duyguları ve şeytanı ve dünyanın surî tatlılığı ve senin gibi kötü arkadaşları gibi çok dâîleri var. Halbuki bâki olan âhirete ve uzun hayat-ı ebediyeye davet eden azdır. Eğer sende zerre mikdar bu bîçare millete karşı hamiyet varsa ve ulüvv-ü himmetten dem vurduğun yalan olmazsa, hayat-ı bâkiyeye yardım eden azlara imdad etmek lâzım gelir. Yoksa o az dâîleri susturup, çoklara yardım etsen şeytana arkadaş olursun.
Âyâ zanneder misin ki; bu milletin fakr-ı hali, dinden gelen bir zühd ve terk-i dünyadan gelen bir tenbellikten neş’et ediyor. Bu zanda hata ediyorsun. Acaba görmüyor musun ki, Çin ve Hind’deki Mecusi ve Berahime ve Afrika’daki zenciler gibi, Avrupa’nın tasallutu altına giren milletler bizden daha fakirdirler. Hem görmüyor musun ki, zarurî kuttan ziyade müslümanların elinde bırakılmıyor. Ya Avrupa kâfir zalimleri veya Asya münafıkları, desiseleriyle ya çalar veya gasbediyor.
Sizin cebren böyle ehl-i imanı mimsiz medeniyete sevketmekteki maksadınız, eğer memlekette asayiş ve emniyeti temin ve kolayca idare etmek ise, kat’iyyen biliniz ki; hata ediyorsunuz, yanlış yola sevkediyorsunuz. Çünki itikadı sarsılmış, ahlâkı bozulmuş yüz fâsıkın idaresi ve onlar içinde asayiş temini, binler ehl-i salahatın idaresinden daha müşkildir.
İşte bu esaslara binaen ehl-i İslâm, dünyaya ve hırsa sevk olunmaya ve teşvik edilmeye muhtaç değildirler. Terakkiyat ve asayişler, bununla temin edilmez. Belki mesaîlerin tanzimine ve mabeynlerindeki emniyetin tesisine ve teavün düsturunun teshiline muhtaçtırlar. Bu ihtiyaç da dinin evamir-i kudsiyesiyle ve takva ve salabet-i diniye ile olur.
SEKİZİNCİ NOTA:
Ey sa’y ve ameldeki lezzet ve saadeti bilmeyen tenbel insan! Bil ki:
Cenab-ı Hak, kemal-i kereminden, hizmetin mükâfatını, hizmet içinde dercetmiştir. Amelin ücretini, nefs-i amel içinde koymuştur. İşte bu sır içindir ki, mevcudat hattâ bir nokta-i nazarda camidat dahi, evamir-i tekviniye tabir edilen hususî vazifelerinde, kemal-i şevk ile ve bir çeşit lezzet ile evamir-i Rabbaniyeyi imtisal ederler. Arıdan, sinekten, tavuktan tut; tâ Şems ve Kamer’e kadar her şey kemal-i lezzetle vazifesine çalışıyorlar. Demek hizmetlerinde bir lezzet var ki, akılları olmadığından akibeti ve neticeleri düşünmeden, mükemmel vazifelerini îfa ediyorlar.
Eğer desen:
Zîhayatta lezzet kabildir, cemadatta nasıl şevk ve lezzet olabilir?
Elcevab:
Cemadat kendi hesablarına değil, onlara tecelli eden Esma-i İlahiye hesabına bir şeref, bir makam, bir kemal, bir güzellik, bir intizam isterler, arıyorlar. O vazife-i fıtriyelerinin imtisalinde, Nur-ul Envâr’ın isimlerine birer ma’kes, birer âyine hükmüne geçtiğinden tenevvür eder, terakki eder. Meselâ: Nasılki bir katre su, bir zerrecik cam parçası zâtında ziyasız, ehemmiyetsiz iken, sâfi kalbiyle Güneş’e yüzünü çevirse, o vakit o ehemmiyetsiz, ziyasız katre ve cam parçası, Güneş’in bir nevi arşı olup senin yüzüne de tebessüm eder. İşte bu misal gibi, zerrat-ı mevcudat, cemal-i mutlak ve kemal-i mutlak sahibi olan Zât-ı Zülcelal’in isimlerine vazifeperverlik cihetinde âyine olmalarıyla, o katre ve zerrecik şişe gibi gayet aşağı bir dereceden gayet yüksek bir derece-i zuhura ve tenevvüre çıkıyorlar. Madem vazife cihetinde gayet nuranî ve yüksek bir makam alıyorlar; lezzet mümkün ve kabil ise, yani hayat-ı âmmeden hissedar iseler, gayet lezzet ile o vazifeleri görüyorlar, denilebilir.
Vazifede lezzet bulunduğuna en zahir bir delil, sen kendi a’zâ ve duygularının hizmetlerine bak. Herbiri beka-i şahsî ve beka-i nev’î için ettikleri hizmetlerinde ayrı ayrı lezzetleri var. Nefs-i hizmet, onlara bir telezzüz hükmüne geçiyor. Hattâ hizmeti terketmek, o uzvun bir nevi azabıdır.
Hem en zahir bir delil dahi, horoz veya yavrulu tavuk gibi hayvanatın vazifelerinde gösterdikleri fedakârane ve merdane vaziyetleridir ki, horoz aç olduğu halde tavukları nefsine tercih edip bulduğu rızka onları çağırır; yemez, onlara yedirir. Ve bir şevk ve iftihar ve telezzüz ile o vazifeyi gördüğü, görünür. Demek o hizmette, yemekten fazla bir lezzet alır.
Hem küçük yavrularına çobanlık eden tavuk dahi, yavrularının hatırı için ruhunu feda eder, ite atılır. Kendini aç bırakıp onları doyurur. Demek o hizmette öyle bir lezzet alır ki; açlık acısına ve ölmek elemine tereccuh eder, ziyade gelir. Hayvanî vâlideler yavrularını, küçük iken vazifeleri bulunduğundan lezzetle himayeye çalışır. Büyük olduktan sonra vazife kalkar, lezzet de gider. Bazan yavrusunu döver, elinden taneyi alır. Yalnız, insan nev’indeki vâlidelerin vazifeleri bir derece devam eder. Çünki insanlarda za’f ve acz itibariyle daima bir nevi çocukluk var, her vakit de şefkate muhtaçtır. İşte umum hayvanatın horoz gibi çobanlık eden erkeklerine ve tavuk gibi vâlidelerine bak, anla ki; bunlar kendi hesabına ve kendileri namına, kendi kemalleri için o vazifeyi görmüyorlar. Çünki hayatını, vazifede lâzım gelse feda ediyorlar. Belki vazifeleri, onları o vazife ile tavzif eden ve o vazife içinde rahmetiyle bir lezzet derceden Mün’im-i Kerim’in hesabına ve Fâtır-ı Zülcelal’in namına görüyorlar.
Hem nefs-i hizmette ücret bulunduğuna bir delil de şudur ki: Nebatat ve eşcar, bir şevk u lezzeti ihsas eden bir tavır ile Fâtır-ı Zülcelal’in emirlerini imtisal ediyorlar. Çünki dağıttığı güzel kokular ve müşterilerin nazarını celbedecek zînetlerle süslenmeleri ve sünbülleri ve meyveleri için çürüyünceye kadar kendilerini feda etmeleri, ehl-i dikkate gösterir ki: Onların, emr-i İlahînin imtisalinde öyle bir lezzetleri var ki; nefislerini mahvedip çürütüyorlar.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Bu kıymettar metin, Risale-i Nur Külliyatı’ndan, Lem’alar mecmuasının On Yedinci Lem’asına ait Yedinci ve Sekizinci Notaları ihtiva etmektedir. Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri bu bahiste; içtimaî hayattaki çöküşün sebeplerini, “hırs” ve “fısk” kavramları üzerinden tahlil ederken; kâinattaki faaliyetin temelinde yatan “vazife aşkı” ve “lezzet-i hizmet” sırrını harika bir surette şerh ve izah etmektedir.
BİRİNCİ KISIM: İçtimaî Hastalıklar ve Çareleri (Yedinci Nota’nın İzahı)
1. Kesret-i Enzara Aldanmamak ve Fıskın Mahiyeti
Metn-i âlide geçen “Fâsıkların kesretine bakıp aldanma” ikazı, mühim bir psikolojik ve sosyolojik tahlildir. İnsan, tabiatı icabı çoğunluğa (ekseriyete) uyma meylindedir. Ancak Üstad Hazretleri, günah işleyenlerin (fâsıkların) çokluğunun, o yolun doğruluğuna delil olamayacağını beyan eder. Fâsık olan kimse, esasında o bataklığa bilerek ve isteyerek, memnuniyetle girmez; bilakis bir defa düşmüş ve çıkamıyordur. Onun vicdanı ve ruhu, daima salâhati (iyiliği) ve dindarlığı arzular.
• Müradifler: Fısk (günah, yoldan çıkma), Kesret (çokluk), Efkâr (fikirler), İrtidad (dinden dönme), Tefessüh (bozulma, çürüme).
2. Fakr-ı Halin Asıl Sebebi: Zühd Değil, Hırs
Bazı gafillerin zannettiği gibi Müslümanların dünyada geri kalmalarının ve fakir düşmelerinin sebebi; dini yaşamak, dünyaya kıymet vermemek veya tembellik değildir. Bilakis, sebebi **”Hırs”**tır. Mümin, Allah’a tevekkül etmesi gerekirken hırsa kapılır ve tokadını yer ve muradının aksiyle cezalandırılır. Hırs, sebeb-i hasarettir (zarar sebebidir).
• İlgili Hadis-i Şerif Meali: “Hırs, hasaret ve hüsran sebebidir.”
• Âyet-i Kerime: Cenab-ı Hak, rızkın taksimatını hırsa göre değil, hikmetine göre yaptığını beyan eder:
“Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki, rızkı Allah’a ait olmasın. Her birinin (dünyada) duracakları yeri de (öldükten sonra) emanet edilecekleri yeri de O bilir. Bunların hepsi açık bir kitaptadır.” (Hûd Suresi, 11:6)
3. Mimsiz Medeniyet ve Asayişin Temini
Metinde geçen “mimsiz medeniyet” tabiri, medeniyet kelimesindeki “Mim” harfi kaldırıldığında geriye kalan “Deniyyet” (alçaklık, düşüklük) manasına işarettir. Avrupa’nın sefih medeniyeti, İslam toplumuna cebren (zorla) tatbik edildiğinde, ahlakı bozar. İtikadı sarsılmış bir fâsıkı idare etmek, binler dindar insanı idare etmekten daha müşkildir. Çünkü mümin, vicdanındaki “yasakçı” ile günahtan kaçınır; inancı sarsılan ise ancak başındaki polis ile durur, polisi görmediği yerde her türlü kötülüğü işleyebilir. Asayiş, ancak kalplerdeki iman nuru ve takva ile tesis edilebilir.
4. İhtiyaç: Teşvik Değil, Tanzim
Müslümanların dünyaya saldırmaya, hırsa teşvik edilmeye ihtiyaçları yoktur; zira nefis ve şeytan bu vazifeyi zaten yapmaktadır. Asıl ihtiyaç; Mesaînin tanzimi (çalışma saatlerinin ve usulünün düzenlenmesi), Emniyetin tesisi (güven ortamı) ve Teavün (yardımlaşma) düsturlarının hayata geçirilmesidir.
İKİNCİ KISIM: Kâinattaki Faaliyet ve Vazife Aşkı (Sekizinci Nota’nın İzahı)
5. Sırr-ı Lezzet: Ücret, Amelin İçindedir
Bu kısımda Üstad Bediüzzaman, harika bir fıtrat kanununu izah eder. Cenab-ı Hak, Vedûd ve Kerîm isimlerinin tecellisiyle, her varlığın yapacağı vazifenin içine peşin bir lezzet dercetmiştir (yerleştirmiştir). Tembelliğe düşen insan, bu lezzeti bilmediği için atalete (hareketsizliğe) düşer. Halbuki çalışmakta ve vazife görmekte büyük bir lezzet vardır.
• Müradifler: Sa’y (çalışma), Cemadat (cansız varlıklar), Evamir-i Tekviniye (yaratılış kanunları), İmtisal (emre uyma).
6. Cansız Varlıkların (Cemadat) Şevki
Bir su damlası veya cam parçası, Güneş’e dönüp parladığında, Güneş’in aksini taşıyarak nurlanır ve kıymet kazanır. Aynen öyle de atomlardan yıldızlara kadar her şey, Esma-i İlahiyeye (Allah’ın isimlerine) ayna olmakla şeref kazanır. Onların lezzeti, kendi nefisleri için değil, Fâtır-ı Zülcelal’in isimlerini gösterme vazifesindeki kemal ve şereftir.
• Âyet-i Kerime: Kâinattaki her şeyin şevk ile vazife yaptığını Kur’an şöyle bildirir:
“Yedi gök, yer ve bunlarda bulunan herkes O’nu tesbih eder. O’nu övgü ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Ne var ki siz, onların tesbihini anlamazsınız. O, halîmdir, bağışlayıcıdır.” (İsrâ Suresi, 17:44)
7. Hayvanatın Fedakârlığı ve Şefkat Sırrı
Metinde verilen tavuk ve horoz misali, materyalist düşünceyi (hikmet-i tabiiyeyi) kökünden çürütür. Bir tavuğun aç olduğu halde yavrularını doyurması, köpeğe saldırması; onun bu fiili “kendi nefsi” veya “türünün devamı” gibi basit sebeplerle yapmadığını gösterir. Zira açlık lezzeti, şahsi menfaati gerektirir. Ancak o hayvan, vazifesinde öyle bir lezzet alır ki, açlık elemini hissetmez. Bu, Rahmet-i İlahiyenin o hayvana bir hediyesidir. Onlar, Mün’im-i Kerim (İkram eden yaratıcı) namına iş görürler.
8. Nebatatın (Bitkilerin) Fedakârlığı
Ağaçların meyve vermesi, çiçeklerin koku saçması dahi birer vazife aşkıdır. Onlar, Sanatkârlarını (Allah’ı) göstermek için süslenir, meyve verir ve neticede o meyve uğruna çürüyüp giderler. Bu “fena” (yok oluş) onlar için bir hiçlik değil, vazifeyi tamamlamanın verdiği bir lezzet-i maneviyedir.
Hülâsa-i Kelâm ve Netice
Bu metin bizlere şu dersi vermektedir:
İnsan; hırs ile dünyaya saldırmak yerine, meşru dairede çalışmalı, rızkı Allah’tan bilmeli ve “Fakr” korkusuyla zillet altına girmemelidir. Aynı zamanda, kâinattaki her zerrenin şevk ile çalıştığı bu âlemde, tembellik ederek “fıtrat kanunlarına” zıt hareket etmemelidir. Zira atalet (tembellik), fıtrata muhaliftir ve en büyük sıkıntıdır; sa’y (çalışmak) ise vücudun kemali ve hayatın lezzetidir.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Bak, başında çok süt konserveleri taşıyan Hindistan cevizi ve incir gibi meyvedar ağaçlar, rahmet hazinesinden lisan-ı hal ile süt gibi en güzel bir gıdayı ister, alır, meyvelerine yedirir; kendi bir çamur yer. Hem nar ağacı sâfi bir şarabı, hazine-i rahmetten alıp meyvesine yedirir; kendisi çamurlu ve bulanık bir suya kanaat eder.
Hattâ hububatta dahi sünbüllenmek vazifesinde zahir bir iştiyak görünür. Nasılki dar bir yerde hapsedilen bir zât, bir bostana ve geniş bir yere çıkmayı müştakane ister. Öyle de: Hububatta, sünbüllenmek vazifesinde öyle sürurlu bir vaziyet, bir iştiyak görünüyor. İşte “Sünnetullah” tabir edilen, kâinatta cereyan eden bu sırlı uzun düsturdandır ki: İşsiz, tenbel, istirahatla yaşayan ve rahat döşeğinde uzananlar, ekseriyetle sa’yeden, çalışanlardan daha ziyade zahmet ve sıkıntı çekerler. Çünki daima işsizler ömürlerinden şikâyet ederler; eğlenceler ile çabuk ömürlerinin geçmesini isterler. Sa’yedenler ve çalışanlar ise; şâkirdirler, hamdederler, ömürlerinin geçmesini istemezler.
اَلْمُسْتَر۪يحُ الْعَاطِلُ شَاكٍ مِنْ عُمْرِهِ وَ السَّاعِىُ الْعَامِلُ شَاكِرٌ
küllî düsturdur. Hem o sır iledir ki: “Rahat, zahmette; zahmet, rahattadır” cümlesi darb-ı mesel olmuştur.
Evet cemadata dikkatle nazar edilse: Bilkuvve yalnız istidad ve kabiliyet cihetinde nâkıs kalıp inkişaf etmeyenlerin, gayet bir içtihad ve sa’y ile inbisat edip bilkuvveden bilfiil suretine geçmesinde, mezkûr sünnet-i İlahiye düsturuyla bir tavır görünüyor. Ve o tavır işaret eder ki: O vazife-i fıtriyede bir şevk ve o mes’elede bir lezzet vardır. Eğer o camidin umumî hayattan hissesi varsa, şevk kendisinin olur; yoksa, o camidi temsil eden, nezaret eden şeye aittir. Hattâ bu sırra binaen denilebilir ki: Latif, nazik su incimad emrini aldığı vakit, öyle şiddetli bir şevk ile o emre imtisal eder ki, demiri şakk eder, parçalar. Demek bürudet ve taht-es sıfır soğuğun lisanıyla ağzı kapalı demir kaptaki suya “Genişlen!” emr-i Rabbanîsi tebliğ edilince, şiddet-i şevk ile kabını parçalar, demiri bozar, kendisi buz olur. Ve hâkeza.. herşeyi buna kıyas et ki, güneşlerin deveranından ve seyr ü seyahatlarından tut, tâ zerrelerin mevlevî gibi devretmelerine ve dönmelerine ve ihtizazlarına kadar kâinattaki bütün sa’y ü hareket, kanun-u kader-i İlahî üzerine cereyan ediyor. Ve dest-i kudret-i İlahîden sudûr eden ve irade ve emir ve ilmi tazammun eden emr-i tekvinî ile zuhur eder.
Hattâ herbir zerre, herbir mevcud, herbir zîhayat, bir nefer askere benzer ki; orduda muhtelif dairelerde, o neferin ayrı ayrı nisbetleri, vazifeleri olduğu gibi; herbir zerre, herbir zîhayatın dahi öyledir. Meselâ: Senin gözünde bir zerre, gözün hüceyresinde ve gözde ve a’sab-ı vechiyede ve bedenin şerayin tabir edilen damarlarında, birer nisbeti ve o nisbete göre birer vazifesi ve o vazifeye göre birer faidesi vardır. Ve hâkeza herşeyi ona kıyas et. Buna binaen herbir şey, bir Kadîr-i Ezelî’nin vücub-u vücuduna iki cihetle şehadet eder:
Biri:
Tâkatının binler derece fevkinde vazifeleri görmekteki acz-i mutlak lisanıyla o Kadîr’in vücuduna şehadet eder.
İkincisi:
Herbir şey, nizam-ı âlemi teşkil eden düsturlara ve müvazene-i mevcudatı idame eden kanunlara tatbik-i hareket etmekle, o Alîm-i Kadîr’e şehadet eder.
Çünki zerre gibi bir camid, arı gibi küçük bir hayvan, Kitab-ı Mübin’in mühim ve ince mes’eleleri olan nizam ve mizanı bilemez. Camid bir zerre ve arı gibi küçük bir hayvan nerede? Semavat tabakalarını bir defter sahifesi gibi açıp, kapayıp toplayan Zât-ı Zülcelal’in elindeki Kitab-ı Mübin’in mühim ince mes’elelerini okumak nerede? Eğer sen divanelik edip; zerrede, o kitabın ince hurufatını okuyacak kadar bir göz bulunduğunu tevehhüm etsen; o vakit o zerrenin şehadetini redde çalışabilirsin. Evet Fâtır-ı Hakîm, Kitab-ı Mübin’in düsturlarını gayet güzel bir surette ve muhtasar bir tarzda ve has bir lezzette ve mahsus bir ihtiyaçta icmal edip derceder. Herşey öyle has bir lezzet ve mahsus bir ihtiyaç ile amel etse, o Kitab-ı Mübin’in düsturlarını bilmeyerek imtisal eder. Meselâ: Hortumlu sivrisinek dünyaya geldiği dakikada hanesinden çıkar; durmayarak insanın yüzüne hücum eder, uzun asâsıyla vurur, âb-ı hayat fışkırtır, içer. Hücumdan kaçmakta, erkân-ı harb gibi meharet gösterir. Acaba bu küçük, tecrübesiz, yeni dünyaya gelen mahluka bu san’atı ve bu fenn-i harbi ve su çıkarmak san’atını kim öğretmiş ve nereden öğrenmiş? Ben, yani bu bîçare Said itiraf ediyorum ki: Eğer ben o hortumlu sineğin yerinde olsaydım; kerr u ferr harbini ve su çıkarmak hizmetini çok uzun dersler ve çok müteaddid tecrübelerle ancak öğrenebilirdim.
İşte ilhama mazhar olan arı, örümcek ve yuvasını çorap gibi yapan bülbül gibi hayvanatı bu sineğe kıyas et. Hattâ nebatatı da aynen hayvanata kıyas edebilirsin. Evet Cevvad-ı Mutlak Celle Celalühü), her ferd-i zîhayatın eline lezzet midadıyla ve ihtiyaç mürekkebiyle yazılmış bir tezkereyi vermiş. Onunla evamir-i tekviniyenin proğramını ve hizmetlerinin fihristesini tevdi’ etmiştir. Bak o Hakîm-i Zülcelal’e; nasıl Kitab-ı Mübin’in düsturlarından arı vazifesine ait mikdarını bir tezkerede yazmış, arının başındaki sandukçaya koymuştur. O sandukçanın anahtarı da vazifeperver arıya has bir lezzettir. Onunla sandukçayı açar, proğramını okur, emri anlar, hareket eder.
وَ اَوْحٰى رَبُّكَ اِلَى النَّحْلِ
âyetinin sırrını izhar eder. İşte eğer bu Sekizinci Nota’yı tamamen işittin ve tam anladınsa, bir hads-i imanî ile
وَسِعَتْ رَحْمَتُهُ كُلَّ شَيْءٍ
in bir sırrını,
وَ اِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
nin bir hakikatını,
اِنَّمَٓا اَمْرُهُٓ اِذَٓا اَرَادَ شَيْئًا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ
nun bir düsturunu,
فَسُبْحَانَ الَّذ۪ى بِيَدِهِ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ
un bir nüktesini anlarsın.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Bu kıymettar parça, Risale-i Nur Külliyatı’ndan Lem’alar mecmuasının Onyedinci Lem’a sının Sekizinci Nota sına aittir. Bediüzzaman Hazretleri bu bahiste; kâinattaki faaliyetin, çalışmanın (sa’y) ve hareketin altında yatan “lezzet” ve “iştiyak” sırrını, eşyanın Allah’ın emirlerine itaatindeki şevki ve hayvanatın ilhama mazhar oluşunu harika bir surette izah ve isbat etmektedir.
1. Faaliyetin ve Çalışmanın Mahiyeti: Lezzet ve Rahmet
Metinde nazara verilen ilk hakikat; meşakkat gibi görünen “çalışmak” ve “hizmet etmek” fiillerinin aslında büyük bir lezzet, şevk ve rahmet ihtiva ettiğidir.
• Zahiri Meşakkat, Batıni Lezzet: Hindistan cevizi, incir ve nar gibi meyvedar ağaçlar, zahirde (dış görünüşte) çamurlu su içip, ağır yükler taşıyarak meşakkat çekiyor gibidir. Fakat hakikatte, Rahmet Hazinesi’nden (Hazine-i Rahmet) en safi gıdaları alıp yavruları hükmündeki meyvelerine yedirmekten gelen, “vazifeperverlik lezzeti” ile mütelezziz olurlar.
• Fıtri İştiyak: Hububatın (tohumların) sümbüllenip filizlenmesi, zahiri bir bozulma değil, dar bir hapisten geniş bir bostana çıkmak gibi sürurlu (sevinçli) bir iştiyaktır.
• İşsizlik ve Atalet: “Rahat zahmette; zahmet, rahattadır” darb-ı meseli (atasözü) gereği; atalet (tembellik), işsizlik ve sefahat, insanı şekvaya (şikayete) ve sıkıntıya sürükler. Çünkü fıtrat (yaratılış), faaliyeti sever. Çalışan (sa’y eden) ise, vazifesini yapmanın huzuru ile halinden memnundur ve Allah’a hamd eder.
2. Sünnetullah ve Cemadatın İtaati
Cenab-ı Hakk’ın kâinatta koyduğu kanunlara “Sünnetullah” veya “Adetullah” denir. Cansız varlıklar (cemadat) dahi bu emirlere büyük bir itaat ve şevk ile boyun eğerler.
• Suyun Donması Misali: Su donacağı vakit, sıfır derecenin altında (taht-es sıfır) bürudet (soğukluk) lisanıyla kendisine gelen “Genişlen!” emr-i Rabbanîsine öyle bir şevk ile itaat eder (imtisal eder) ki, kendisini hapseden demir kabı parçalar. Bu fiziksel bir olaydan ziyade, emre itaatteki şiddetli bir iştiyakın tezahürüdür.
• Hareketin Sırrı: Güneşlerin deveranından (dönmesinden) zerrelerin (atomların) Mevlevi gibi raksına kadar her hareket; kör bir tesadüf değil, “Kanun-u Kader-i İlahî” üzerine cereyan eden, ilim ve iradeyi tazammun eden (içine alan) bir “Emr-i Tekvinî” (yaratılış emri) ile gerçekleşir.
3. Zerrenin Şehadeti ve Vahdaniyet
Her bir zerre (atom), bir nefer (asker) gibi, girdiği bedende harika vazifeler görür. Bu durum iki cihetle Kadîr-i Ezelî’nin vücub-u vücuduna (varlığının zorunluluğuna) şehadet eder:
• Acz-i Mutlak Lisanıyla Şehadet: Zerre, kendi iktidarının ve kuvvetinin binlerce derece fevkinde (üstünde) işler başarır. Şuursuz ve güçsüz olduğu halde, hayattar ve hikmetli neticeler vermesi isbat eder ki; o zerre kendi namına değil, bir Kadîr-i Mutlak namına hareket etmektedir.
• Nizam-ı Âleme İtaat Lisanıyla Şehadet: Bir zerre; gözde, damarda veya sinirde yerini aldığında, o vücudun bütün kanunlarına ve nizamına (düzenine) tam uyum sağlar. Bütün o karmaşık nizamı bilmesi imkânsız olan zerrenin, hatasız hareket etmesi; Alîm-i Kadîr olan Allah’ın sevk ve idaresiyle olduğunu gösterir.
4. Hayvanatın İlhamı ve “Kitab-ı Mübin”in Düsturları
Metinde, hayvanların davranışlarının “öğrenme” (taallüm) ile değil, “ilham” ile olduğu vurgulanır.
• Hortumlu Sivrisinek: Dünyaya gelir gelmez, kimden ders aldığını bilmediğimiz halde, mükemmel bir şekilde rızkını arar, hücum ve kaçış tekniklerini (fenn-i harb) bilir. Bu, onun bir “öğrenim” sürecinden geçmediğini, doğrudan doğruya “Rabbinin ilhamıyla” hareket ettiğini isbat eder.
• Lezzet ve İhtiyaç Anahtarı: Fâtır-ı Hakîm (Hikmetle Yaratan), kâinatın nizamını (Kitab-ı Mübin düsturlarını) hayvanların fıtratına “lezzet” ve “ihtiyaç” suretinde dercetmiştir (yerleştirmiştir). Arı, bal yaparken lezzet alır; o lezzet, onu vazifesine sevk eden bir ücrettir.
• Tezkere-i İlahiye: Her hayvanın eline, yapacağı vazifelerin programını ihtiva eden manevi bir tezkere verilmiştir. Arının başındaki sandukçadaki program, ona vahyedilen ilhamdır.
5. Ayetlerin Işığında Hakikatlerin İzahı
Üstad Bediüzzaman, bu tefekkürün neticesinde Kur’an-ı Kerim’den şu ayetlerin sırrının inkişaf ettiğini (açıldığını) beyan eder:
• Nahl Suresi, 68. Ayet:
Ayet: وَ اَوْحٰى رَبُّكَ اِلَى النَّحْلِ
Meal: “Rabbin bal arısına şöyle vahyetti…”
İzah: Arının o harika sanatının, kendi ilmiyle değil, Cenab-ı Hakk’ın vahyi (ilhamı) ve sevkiyle olduğu hakikatidir.
• A’râf Suresi, 156. Ayet:
Ayet: وَسِعَتْ رَحْمَتُهُ كُلَّ شَيْءٍ
Meal: “…rahmetim ise her şeyi kuşatmıştır.”
İzah: En küçük zerrelerden en büyük kürelere kadar her şeyin rızkının verilmesi, vazifesinde lezzet alması ve ihtiyaçlarının karşılanması, İlahi rahmetin cihan şümul (evrensel) genişliğini gösterir.
• İsrâ Suresi, 44. Ayet:
Ayet: وَ اِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
Meal: “…O’nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur…”
İzah: Her varlık, fıtrî vazifesini tam yapmakla ve lisan-ı haliyle Yaratıcısını takdis ve tenzih eder.
• Yâsîn Suresi, 82. Ayet:
Ayet: اِنَّمَٓا اَمْرُهُٓ اِذَٓا اَرَادَ شَيْئًا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ
Meal: “Bir şeyi dilediği zaman O’nun emri o şeye ancak ‘Ol!’ demektir. O da hemen oluverir.”
İzah: Suyun donarken demiri parçalamasındaki “şevk”, işte bu “Kün” (Ol) emrine olan mutlak ve ani itaat sırrıdır.
• Yâsîn Suresi, 83. Ayet:
Ayet: فَسُبْحَانَ الَّذ۪ى بِيَدِهِ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ
Meal: “Her şeyin hükümranlığı elinde olan Allah’ın şanı yücedir! Siz yalnız O’na döndürüleceksiniz.”
İzah: Her şeyin dizgini O’nun elindedir. Zerrelerin hareketinden güneşlerin seyrine kadar her şey, O’nun melekûtiyet (gerçek mülkiyet ve yönetim) kudretiyle işler.
Hulasa-i Kelam:
Bu parça; kâinatta tesadüfün yeri olmadığını, her şeyin bir Kudret-i Ezelî tarafından hikmetle sevk edildiğini, çalışmanın ve vazifenin mahlukat için bir lezzet olduğunu ve bütün mevcudatın (varlıkların) hal dilleriyle Rabbini tesbih ettiğini ders veren muazzam bir tefekkür dersidir.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
DOKUZUNCU NOTA:
Bil ki: Nev’-i beşerde nübüvvet, beşerdeki hayır ve kemalâtın fezlekesi ve esasıdır. Din-i Hak, saadetin fihristesidir. İman, bir hüsn-ü münezzeh ve mücerreddir. Madem şu âlemde parlak bir hüsün, geniş ve yüksek bir hayır, zahir bir hak, faik bir kemal görünüyor. Bilbedahe hak ve hakikat, nübüvvet içindedir ve Nebiler elindedir. Dalalet, şerr ve hasaret; onun muhalifindedir.
Mehasin-i ubudiyetin binlerinden yalnız buna bak ki: Nebi Aleyhissalâtüvesselâm, ubudiyet cihetiyle muvahhidînin kalblerini îd ve cuma ve cemaat namazlarında ittihad ettiriyor ve dillerini bir kelimede cem’ ediyor. Öyle bir surette ki: Şu insan, Mabud-u Ezelî’nin azamet-i hitabına, hadsiz kalblerden ve dillerden çıkan sesler, dualar, zikirler ile mukabele ediyor. O sesler, dualar, zikirler birbirine tesanüd ederek ve birbirine yardım edip ittifak ederek öyle geniş bir surette Mabud-u Ezelî’nin uluhiyetine karşı bir ubudiyet gösteriyor ki; güya Küre-i Arz kendisi o zikri söylüyor, o duayı ediyor ve aktarıyla namaz kılıyor ve etrafıyla semavatın fevkinde izzet ve azametle nâzil olan
اَق۪يمُوا الصَّلٰوةَ
emrini, Küre-i Arz imtisal ediyor. Bu sırr-ı ittihad ile, kâinat içinde bir zerre gibi zaîf, küçük bir mahluk olan şu insan, ubudiyetin azameti cihetiyle Hâlık-ı Arz ve Semavat’ın mahbub bir abdi ve Arz’ın halifesi, sultanı ve hayvanatın reisi ve hilkat-i kâinatın neticesi ve gayesi oluyor.
Evet eğer namazların arkasında hususan bayram namazlarında bir anda Allahü Ekber diyen yüzer milyon insanların sesleri, âlem-i gaybda ittihad ettikleri gibi, âlem-i şehadette dahi birbirleriyle ittihad edip içtima etse, Küre-i Arz tamamıyla büyük bir insan olup, azametine nisbeten büyük bir sadâ ile söylediği Allahü Ekber’e müsavi geldiğinden, o muvahhidînin ittihadı ile bir anda Allahü Ekber demeleri, Küre-i Arz’ın büyük bir Allahü Ekber’i hükmüne geçiyor. Âdeta bayram namazlarında âlem-i İslâmın zikr ü tesbihiyle zemin zelzele-i kübraya mazhar olup, aktar u etrafıyla Allahü Ekber deyip, kıblesi olan Kâ’be-i Mükerreme’nin samimî kalbiyle niyet edip, Mekke ağzıyla, Arefe diliyle Allahü Ekber diyerek, o tek kelime etraf-ı Arz’daki umum mü’minlerin mağara-misal ağızlarındaki havada temessül ediyor. Bir tek Allahü Ekber kelimesinin aks-i sadâsıyla hadsiz Allahü Ekber vuku bulduğu gibi, o makbul zikir ve tekbir, semavatı dahi çınlatıp berzah âlemlerine de temevvüc ederek sadâ veriyor.
İşte bu Arz’ı böyle kendine sâcid ve âbid ve ibadına mescid ve mahluklarına beşik ve kendine müsebbih ve mükebbir eden Zât-ı Zülcelal’e, yerin zerratı adedince hamd ve tesbih ve tekbir edip ve mevcudat adedince hamd ediyoruz ki; bize bu nevi ubudiyeti ders veren Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ına ümmet eylemiş.
ONUNCU NOTA:
Bil ey gafil, müşevveş Said! Cenab-ı Hakk’ın nur-u marifetine yetişmek ve bakmak ve âyât ve şahidlerin âyinelerinde cilvelerini görmek ve berahin ve deliller mesamatıyla temaşa etmek iktiza ediyor ki; senin üstünden geçen, kalbine gelen ve aklına görünen herbir nuru tenkid parmaklarıyla yoklama ve tereddüd eliyle tenkid etme! Sana ışıklanan bir nuru tutmak için elini uzatma; belki gaflet esbabından tecerrüd et, onlara müteveccih ol, dur. Çünki ben müşahede ettim ki: Marifetullahın şahidleri, bürhanları üç çeşittir.
Bir kısmı:
Su gibidir; görünür, hissedilir, lâkin parmaklarla tutulmaz. Bu kısımda hayalâttan tecerrüd etmek, külliyetle ona dalmak gerektir. Tenkid parmaklarıyla tecessüs edilmez; edilse akar, kaçar. O âb-ı hayat, parmağı mekân ittihaz etmez.
İkinci kısım:
Hava gibidir; hissedilir, fakat ne görünür ne de tutulur. Ona karşı sen yüzün, ağzın, ruhunla o rahmet nesimine karşı teveccüh et, kendini mukabil tut, tenkid elini uzatma, tutamazsın. Ruhunla teneffüs et. Tereddüd ile baksan, tenkid ile el atsan, o yürür gider; senin elini mesken ittihaz etmez, ona razı olmaz.
Üçüncü kısım ise:
Nur gibidir; görünür, fakat ne hissedilir ne de tutulur. Öyle ise sen kalbinin gözüyle, ruhunun nazarıyla kendini ona mukabil tut ve gözünü ona tevcih et, bekle; belki kendi kendine gelir. Çünki nur; el ile tutulmaz, parmaklar ile avlanmaz, belki o nur ancak basiret nuruyla avlanır. Eğer harîs ve maddî elini uzatsan ve maddî mizanlarla tartsan, sönmese de gizlenir. Çünki öyle nur, maddîde hapse razı olmadığı gibi, kayda giremez, kesifi kendine mâlik ve seyyid kabul etmez.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Aziz, sıddık, müdakkik kardeşim;
Risale-i Nur’un Mesnevi-i Nuriye ve Lem’alar mecmualarında neşredilen, hakaik-i imaniye ve esrar-ı ubudiyete dair bu iki mühim “Nota”nın şerh ve izahını, Külliyat’ın lisânına ve üslubuna sadık kalarak, muhtevasındaki derin manaları açarak arz ediyorum.
Bu dersler; insanın kâinattaki yerini, ibadetin cihanşümul (evrensel) boyutunu ve marifetullah (Allah’ı bilme) yolunda aklın ve kalbin nasıl hareket etmesi gerektiğini ders veren yüksek hakikatlerdir.
İşte o Notaların geniş ve detaylı izahı:
DOKUZUNCU NOTA’NIN TAHLİL VE İZAHI
Bu nota, Nübüvvet (Peygamberlik), Ubudiyet-i Külliye (Kapsamlı Kulluk) ve Şahs-ı Manevi (Manevi Tüzel Kişilik) hakikatlerini ders vermektedir.
1. Nübüvvet: Beşeriyetin Medar-ı İftiharı ve Kemalâtı
Metnin başında Üstad Bediüzzaman Hazretleri, insanlık tarihindeki bütün hayırların, güzelliklerin ve kemalâtın (olgunlukların) kaynağının Nübüvvet müessesesi olduğunu beyan eder. Felsefe veya beşerî düşünce sistemleri, eğer vahiyden kopuk iseler, hakikatin ancak gölgesine ulaşabilirler veya dalalete (sapıklığa) düşerler.
• Hak ve Hakikat: Hakiki saadet ve istikamet, ancak Peygamberlerin (Aleyhimüsselâm) getirdiği nur ile mümkündür. Zira kâinattaki bu muazzam düzen, bu parlak güzellik (hüsün) ve bu harika sanat, ancak bir Yaratıcı’nın varlığına ve O’nun emirlerini tebliğ eden bir elçiye işaret eder.
• Zıtların Ayrışması: Dalalet, şer ve hasaret (zarar); nübüvvet güneşine sırtını dönenlerin karanlık yoludur.
2. İttihad ve Cemaat Sırrı: “Küre-i Arz’ın Namazı”
Buradaki en çarpıcı tasvir, ibadetin (hususan namazın) ferdi bir eylem olmaktan çıkıp, küresel ve kozmik bir boyuta ulaşmasıdır.
• Cemaatin Gücü: Bir insan tek başına “Allahü Ekber” dediğinde, bu zikir ferdi kalabilir. Ancak Cuma ve Bayram namazlarında, milyonlarca mümin aynı anda, aynı kıbleye yönelerek, aynı kelimeyi (Allahü Ekber) telaffuz ettiğinde, diller ve kalpler birleşir (ittihad eder).
• Azamet-i Hitaba Mukabele: Cenab-ı Hakk’ın rububiyetinin (rablığının) büyüklüğüne ve hitabının azametine, tek bir insanın cılız sesi yetmez. Ancak yüz milyonların birleşen sesi, o azamete yakışır bir mukabele (karşılık) olabilir.
İktibas:
“Şu insan, Mabud-u Ezelî’nin azamet-i hitabına, hadsiz kalblerden ve dillerden çıkan sesler, dualar, zikirler ile mukabele ediyor.” (Risale-i Nur Külliyatı, Mesnevi-i Nuriye, s. 140)
3. Kâinatın İmamı Olarak İnsan
Metinde, arzın (dünyanın) tamamının adeta tek bir insan gibi “Allahü Ekber” dediği tasvir edilir. İnsanlar, yeryüzünün ağzı ve dili hükmüne geçer. Bu hal ile insan; zerre kadar küçük bir mahluk iken, ubudiyetinin (kulluğunun) genişliği sayesinde:
• Arz’ın Halifesi,
• Mahlukatın Sultanı,
• Hilkat-i Kâinatın (Yaratılışın) Neticesi makamına yükselir.
Namazdaki bu sırrı fehmeden bir mümin, kâinatın zerreleriyle birlikte o İlahi emre itaat ettiğini hisseder.
Mevzu ile Alakalı Ayet-i Kerime:
Bu “külli ibadet” emri, Kur’an-ı Kerim’de şu ayetle sabittir:
وَاَق۪يمُوا الصَّلٰوةَ وَاٰتُوا الزَّكٰوةَ وَارْكَعُوا مَعَ الرَّاكِع۪ينَ
“Namazı kılın, zekâtı verin, rükû edenlerle beraber rükû edin.” (Bakara Suresi, 43. Ayet)
Üstad’ın metninde geçen “Ekîmus-salâh” (Namazı dosdoğru kılın) emri, yeryüzünün tamamının bu emre imtisal ederek (uyarak), dağları ve taşları ile adeta kıyamda durup namaz kıldığını ihtar eder.
4. Tekbirin Berzah Âlemlerindeki Yankısı
Bayram namazlarında tekbir getiren milyonların sesi, sadece dünyada kalmaz. Bu sesler havada temessül ederek (şekillenerek) berzah âlemlerine (kabir alemi ve ötesi) dalga dalga yayılır. Dünya, uzay boşluğunda dönen bir zikirhaneye dönüşür.
ONUNCU NOTA’NIN TAHLİL VE İZAHI
Bu nota, Marifetullah (Allah’ı bilme ilmi) usulü üzerine, nefsi terbiye eden müthiş bir derstir. Bilhassa “Gafil ve Müşevveş (zihni karışık) Said” hitabıyla, aslında şüpheye düşen veya aklıyla her şeyi tartmaya kalkan modern insana hitap edilmektedir.
1. Nur-u Marifet ve Tenkid Hastalığı
İnsan, aklına gelen veya kalbine doğan manevi nurları, hemen “tenkid parmaklarıyla” (tenkitli ve şüpheci bir yaklaşımla) yoklamamalıdır. Çünkü manevi hakikatler naziktir; maddi aletlerle veya kaba mantık oyunlarıyla tartılamazlar.
• Tecerrüd Etmek: Bu nurları yakalamak için gaflet sebeplerinden sıyrılmak ve o manaya tam odaklanmak (teveccüh) gerekir.
2. Üç Çeşit Bürhan (Delil) ve İdrak Yolları
Üstad Bediüzzaman, marifetullah delillerini üç latif maddeye benzeterek, her birine nasıl yaklaşılması gerektiğini izah eder:
• Birinci Kısım (Su Gibi):
• Mahiyeti: Görünür, hissedilir fakat parmakla tutulamaz.
• Doğru Yaklaşım: Ona dalmak gerekir (istiğrak).
• Yanlış Yaklaşım: Eğer “Bunu parmaklarımla tutayım, inceleyeyim” derseniz, su parmaklarınızın arasından akar gider. Yani, bazı manevi hakikatler “külli” bir bakış ister, detaylarda boğulmak o hakikati kaybettirir.
• İkinci Kısım (Hava Gibi):
• Mahiyeti: Hissedilir ama ne görünür ne tutulur.
• Doğru Yaklaşım: Ruh ile teneffüs etmek, teslim olmak.
• Yanlış Yaklaşım: Tenkid eliyle tutmaya çalışmak. Hava elle tutulmaz, ancak ciğerlere çekilerek faydalanılır. İmanî meselelerdeki “teslimiyet” ve “huzur” hali böyledir; mantıkî cedelleşme (tartışma) o huzuru kaçırır.
• Üçüncü Kısım (Nur/Işık Gibi):
• Mahiyeti: Görünür, fakat ne hissedilir ne tutulur.
• Doğru Yaklaşım: Basiret (kalp gözü) ile bakmak ve beklemek.
• Yanlış Yaklaşım: Haris (hırslı) ve maddi bir el ile uzanmak. Işık tartılmaz, kutuya hapsedilmez. Manevi nurlar da maddi ölçülerle (laboratuvar mantığıyla) izah edilmeye çalışılırsa gizlenir.
İktibas:
“Çünki öyle nur, maddîde hapse razı olmadığı gibi, kayda giremez, kesifi kendine mâlik ve seyyid kabul etmez.” (Risale-i Nur Külliyatı, Mesnevi-i Nuriye, s. 142)
3. Basiret Nuru ve Manevi Körlük
Bu kısım, materyalist felsefenin hatasını yüzüne çarpar. Maddeci akıl, her şeyi gözüyle görmek ve eliyle tutmak ister. Halbuki maneviyat, gözle değil, kalp ve basiret ile avlanır.
Mevzu ile Alakalı Ayet-i Kerime:
Cenab-ı Hak, manevi körlüğün asıl sebebini şöyle beyan eder:
اَفَلَمْ يَس۪يرُوا فِي الْاَرْضِ فَتَكُونَ لَهُمْ قُلُوبٌ يَعْقِلُونَ بِهَٓا اَوْ اٰذَانٌ يَسْمَعُونَ بِهَٓاۚ فَاِنَّهَا لَا تَعْمَى الْاَبْصَارُ وَلٰكِنْ تَعْمَى الْقُلُوبُ الَّت۪ي فِي الصُّدُورِ
“Yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki, düşünecek kalpleri, işitecek kulakları olsun? (Dolaştılar, ama ibret almadılar). Çünkü gerçekte gözler değil, göğüslerdeki kalpler (kalp gözleri) kör olur.” (Hac Suresi, 46. Ayet)
NETİCE VE HÜLASA
Dokuzuncu Nota, ibadetin azametini ve insanın kâinatla bütünleşen “Halife” yönünü nazara verirken;
Onuncu Nota, bu hakikatleri anlamak için aklın sınırlarını bilmesi gerektiğini, manevi hakikatlerin ancak kalbin dereceleri ve ruhun hassalarıyla (duygularıyla) anlaşılabileceğini ihtar etmektedir.
Maddi aletlerle manevi nurlar tartılamaz; her hakikat kendi sahasındaki mihenk ile ölçülür. Suya elle, havaya ciğerle, ışığa gözle muhatap olunur. Aynen öyle de iman hakikatlerine de selim bir kalp, teslimiyetçi bir ruh ve nurani bir basiret ile muhatap olmak elzemdir.
Cenab-ı Hak bizleri, kâinatın zikrine iştirak eden ve nur-u marifeti basiretle avlayan kullarından eylesin. Âmin.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
ONBİRİNCİ NOTA:
Bil ki: Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’ın ifadesinde çok şefkat ve merhamet var. Çünki muhatablarının ekserîsi, cumhur-u avamdır. Onların zihinleri basittir. Nazarları dahi dakik şeyleri görmediğinden, onların besatet-i efkârını okşamak için tekrar ile, semavat ve arzın yüzlerine yazılan âyetleri tekrar ediyor. O büyük harfleri kolaylıkla okutturuyor. Meselâ: Semavat ve arzın hilkati ve semadan yağmurun yağdırılması ve arzın dirilmesi gibi bilbedahe okunan ve görünen âyetleri ders veriyor. O huruf-u kebire içinde küçük harflerle yazılan ince âyâta nazarı nâdiren çevirir, tâ zahmet çekmesinler.
Hem üslûb-u Kur’anîde öyle bir cezalet ve selaset ve fıtrîlik var ki: Güya Kur’an bir hâfızdır; kudret kalemiyle kâinat sahifelerinde yazılan âyâtı okuyor. Güya Kur’an, kâinat kitabının kıraatıdır ve nizamatının tilavetidir ve Nakkaş-ı Ezelîsinin şuunatını okuyor ve fiillerini yazıyor. Bu cezalet-i beyaniyeyi görmek istersen, hüşyar ve müdakkik bir kalb ile, Sure-i Amme ve
قُلِ اللّٰهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ
âyetleri gibi fermanları dinle!..
ONİKİNCİ NOTA:
Ey bu Notaları dinleyen dostlarım! Biliniz ki; ben hilaf-ı âdet olarak, gizlemesi lâzım gelen Rabbime karşı kalbimin tazarru’ ve niyaz ve münacatını bazan yazdığımın sebebi; ölüm, dilimi susturduğu zamanlarda, dilime bedel kitabımın söylemesinin kabulünü rahmet-i İlahiyeden rica etmektir.
Evet kısa bir ömürde, hadsiz günahlarıma keffaret olacak, muvakkat lisanımın tövbe ve nedametleri kâfi gelmiyor. Sabit ve bir derece daim olan kitabımın lisanı daha ziyade o işe yarar. İşte bu notaların te’lifinden onüç sene evvel, dağdağalı bir fırtına-i ruhiye neticesinde, Eski Said’in gülmeleri, Yeni Said’in ağlamalarına inkılab edeceği hengâmda; gençliğin gaflet uykusundan ihtiyarlık sabahıyla uyandığım bir anda, şu münacat ve niyaz Arabî yazılmıştır. Bir kısmının Türkçe meali şudur ki:
Ey Rabb-i Rahîmim ve ey Hâlık-ı Kerimim! Benim sû’-i ihtiyarımla ömrüm ve gençliğim zayi’ olup gitti. Ve o ömür ve gençliğin meyvelerinden elimde kalan, elem verici günahlar, zillet verici elemler, dalalet verici vesveseler kalmıştır. Ve bu ağır yük ve hastalıklı kalb ve hacaletli yüzümle kabre yakınlaşıyorum. Bilmüşahede göre göre, gayet sür’atle, sağa ve sola inhiraf etmeyerek, ihtiyarsız bir tarzda, vefat eden ahbab ve akran ve akaribim gibi kabir kapısına yanaşıyorum. O kabir, bu dâr-ı fâniden firak-ı ebedî ile ebed-ül âbâd yolunda kurulmuş, açılmış evvelki menzil ve birinci kapıdır. Ve bu bağlandığım ve meftun olduğum şu dâr-ı dünyayı, kat’î bir yakîn ile anladım ki; hêliktir gider ve fânidir ölür. Ve bilmüşahede içindeki mevcudat dahi, birbiri arkasından kafile kafile göçüp gider, kaybolur. Hususan benim gibi nefs-i emmareyi taşıyanlara şu dünya çok gaddardır, mekkârdır. Bir lezzet verse, bin elem takar çektirir. Bir üzüm yedirse, yüz tokat vurur.
Ey Rabb-i Rahîmim ve ey Hâlık-ı Kerimim!
كُلُّ اٰتٍ قَر۪يبٌ sırrıyla ben şimdiden görüyorum ki: Yakın bir zamanda kefenimi giydim, tabutuma bindim, dostlarıma veda eyledim. Kabrime teveccüh edip giderken, senin dergâh-ı rahmetinde, cenazemin lisan-ı haliyle, ruhumun lisan-ı kaliyle bağırarak derim: “El-Eman el-Eman! Yâ Hannan! Yâ Mennan! Beni günahlarımın hacaletinden kurtar!”
İşte kabrimin başına ulaştım, boynuma kefenimi takıp kabrimin başında uzanan cismimin üzerine durdum. Başımı dergâh-ı rahmetine kaldırıp bütün kuvvetimle feryad edip nida ediyorum: “El-Eman el-Eman! Yâ Rahman! Yâ Hannan! Yâ Mennan! Beni günahlarımın ağır yüklerinden halas eyle!”
İşte kabrime girdim, kefenime sarıldım. Teşyi’ciler beni bırakıp gittiler. Senin afv ü rahmetini intizar ediyorum. Ve bilmüşahede gördüm ki: Senden başka melce’ ve mence’ yok. Günahların çirkin yüzünden ve masiyetin vahşi şeklinden ve o mekânın darlığından bütün kuvvetimle nida edip: El-Eman, el-Eman! Yâ Rahman! Yâ Hannan! Yâ Mennan! Yâ Deyyan! Beni çirkin günahlarımın arkadaşlıklarından kurtar, yerimi genişlettir. İlahî! Senin rahmetin melceimdir ve Rahmeten lil-Âlemîn olan Habib’in (A.S.M.) senin rahmetine yetişmek için vesilemdir. Senden şekva değil, belki nefsimi ve halimi sana şekva ediyorum.
Ey Hâlık-ı Kerimim ve ey Rabb-ı Rahîmim! Senin Said ismindeki mahlukun ve masnuun ve abdin hem âsi hem âciz hem gafil hem cahil hem alîl, hem zelil hem müsi’, hem müsinn, hem şakî, hem seyyidinden kaçmış bir köle olduğu halde, kırk sene sonra nedamet edip senin dergâhına avdet etmek istiyor. Senin rahmetine iltica ediyor. Hadsiz günah ve hatiatlarını itiraf ediyor. Evham ve türlü türlü illetlerle mübtela olmuş. Sana tazarru’ ve niyaz eder. Eğer kemal-i rahmetinle onu kabul etsen, mağfiret edip rahmet etsen; zâten o senin şânındır. Çünki Erhamürrâhimînsin. Eğer kabul etmezsen, senin kapından başka hangi kapıya gideyim? Hangi kapı var? Senden başka Rab yok ki, dergâhına gidilsin. Senden başka hak Mabud yoktur ki, ona iltica edilsin!..
لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اَنْتَ وَحْدَكَ لَا شَر۪يكَ لَكَ اٰخِرُ الْكَلَامِ فِى الدُّنْيَا وَ اَوَّلُ الْكَلَامِ فِى اْلاٰخِرَةِ
وَ فِى الْقَبْرِ اَشْهَدُ اَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَ اَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللّٰهِ صَلَّى اللّٰهُ تَعَالٰى عَلَيْهِ وَ سَلَّمَ
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Aziz, sıddık, müdakkik kardeşim,
Risale-i Nur Külliyatı’ndan Onbirinci ve Onikinci Notaların, aslına sadık kalarak, Kur’anî kavramlar, müradifleri (eş anlamlıları) ve Risale-i Nur’un o kendine has, kalbe ve ruha tesir eden lisanıyla izahını ve şerhini aşağıda sunuyorum.
ONBİRİNCİ NOTA’NIN İZAH VE ŞERHİ
Mevzu: Kur’an-ı Hakîm’in üslubundaki şefkat, merhamet ve kâinat kitabını okuyuşundaki cezalet (akıcılık ve sağlamlık).
Bu nota, Kur’an-ı Kerim’in irşad metodundaki hikmeti ve avam tabakasını (halkın çoğunluğunu) nasıl kucakladığını beyan eder.
1. Tenezzül-ü İlahî ve Şefkat-i Rabbaniye:
Metinde ifade edildiği üzere, Kur’an’ın muhataplarının ekseriyeti “cumhur-u avam”dır. Yani halkın geneli, derin felsefi meseleleri veya soyut hakikatleri hemen kavrayamayacak sadelikte düşünen insanlardır. Cenab-ı Hak, kelamında sonsuz bir merhamet eseri olarak, seviyesini kullarının anlayışına göre tanzim etmiştir. Buna “Tenezzül-ü İlahî” denir. Nasıl ki bir muallim, küçük çocuklara ders verirken en basit, en görünür, en anlaşılır misalleri kullanır; Kur’an dahi insanların “besatet-i efkârını” (fikirlerinin sadeliğini) okşamak için, göz önündeki hakikatleri ders verir.
2. Huruf-u Kebire (Büyük Harfler) ile Ders:
Üstad Bediüzzaman Hazretleri, kâinatı bir kitaba benzetir. Bu kitabın ince, dakik (dikkat isteyen) harfleri olduğu gibi; herkesin kolayca okuyabileceği büyük harfleri de vardır.
• İnce ayetler: Atomlar, hücreler, görünmeyen kanunlar. Bunları görmek “nazar-ı dakik” (dikkatli bakış) ister.
• Büyük harfler (Huruf-u Kebire): Gökler, yer, yağmur, mevsimler, gece ve gündüz.
Kur’an, zihinleri yormamak ve herkesi istifade ettirmek için nazar-ı dikkati ekseriyetle bu “büyük harflere” çevirir. Semavatın direksiz duruşu, arzın bir döşek gibi serilişi, yağmurun ölü toprağa hayat vermesi gibi “bilbedahe” (açıkça) görünen hadiseleri nazara verir.
3. Üslub-u Kur’an’daki Fıtrîlik ve Cezalet:
Kur’an, kâinatı dışarıdan gözlemleyen bir seyirci gibi değil; bizzat o kâinatı yaratan ve idare eden Zat’ın kelamı olarak konuşur.
• Kâinat Kitabının Kıraatı: Kur’an, kâinat mescidinde okunan bir hutbe gibidir. Varlıkların nizamını, intizamını ve “Nakkaş-ı Ezelî”nin (Cenab-ı Hak) icraatını ve “şuunatını” (işlerini, hallerini) okur.
• Cezalet-i Beyaniye: İfadedeki üstünlük, sağlamlık ve pürüzsüzlük.
Bu hakikati müşahede etmek için Üstad şu sure ve ayetleri misal verir:
• Sure-i Amme (Nebe Suresi): Bu surede Cenab-ı Hak, arzı bir beşik, dağları birer kazık, uykuyu bir dinlenme vasıtası kıldığını harika bir belagatla anlatır.
“Biz yeryüzünü bir döşek, dağları da birer kazık yapmadık mı?” (Nebe Suresi, 78/6-7)
• Âl-i İmran Suresi 26. Ayet: Mülkün gerçek sahibini ve tasarrufunu ilan eden şu ayet-i kerime, uluhiyetin azametini haykırır:
“De ki: Ey mülkün sahibi olan Allah’ım! Sen mülkü dilediğine verirsin. Dilediğinden de mülkü çeker alırsın. Dilediğini aziz edersin, dilediğini zelil edersin. Hayır senin elindedir. Şüphesiz sen her şeye hakkıyla gücü yetensin.” (Âl-i İmran Suresi, 3/26)
Hülâsa: Onbirinci Nota, Kur’an’ın basit gibi görünen anlatımının altında yatan derin şefkati ve kâinatı bir kitap gibi okuyan o muazzam üslubunu ders verir.
ONİKİNCİ NOTA’NIN İZAH VE ŞERHİ
Mevzu: Acziyetin itirafı, günahlardan nedamet (pişmanlık), fanilikten Baki olana iltica ve samimi bir münacat.
Bu nota, nefsin desiselerine karşı bir uyanış çığlığı ve insanın acizliğini idrak edip Rabbine sığınmasının, “Eski Said”den “Yeni Said”e geçiş sancılarının bir ifadesidir.
1. Kitabın Lisanıyla Daimî Tövbe:
Müellif, ömrün kısalığı ve dilin susacağı ölüm anını tefekkür ederek, yazdığı bu notaların kendisi bedeline “sabit bir lisan” olarak Rabbine yalvarmasını arzu etmektedir. “Muvakkat lisan” (geçici dil) susunca, eserlerindeki bu münacatlar kıyamete kadar okundukça, manevi bir tövbe hükmüne geçecektir. Bu, amel defterinin kapanmaması için bir “sadaka-i cariye” ve “ilm-i nâfi” (faydalı ilim) arayışıdır.
2. Fırtına-i Ruhiye ve Uyanış:
Bu münacat, Üstad’ın hayatında bir dönüm noktası olan, gaflet uykusundan ihtiyarlık sabahıyla uyandığı ve dünyanın fani yüzünü “yakîn” (kesin bilgi) ile gördüğü bir hengâmda kaleme alınmıştır.
• Hêlik ve Fâni Dünya: Dünya, nefis sahipleri için “gaddar” ve “mekkâr”dır (hilekardır). Bir lezzet verirken bin elem çektirir. Üzüm yedirir, tokat vurur. Bu hakikati gören kalp, fani olandan yüz çevirip Baki-i Hakiki’ye yönelir.
3. Üç Safhalı “El-Eman” Feryadı:
Metinde, kabir yolculuğu üç dehşetli safhada tasvir edilir ve her safhada Allah’ın rahmet isimlerine (Rahman, Hannan, Mennan, Deyyan) sığınılır:
• Birinci Safha (Kabir Yolunda):
“Her gelecek yakındır.” (Hadis-i Şerif meali)
Sırrınca, ölümün nefes kadar yakın olduğu hissedilir. Kefen giyilmiş, dostlara veda edilmiştir. Burada ruh, günahların utancından (hacaletinden) Allah’ın “Hannan” (çok merhametli) ve “Mennan” (karşılıksız bol veren) isimlerine sığınır.
• İkinci Safha (Kabir Başında):
Cisim kabir başında, boynunda kefenle durur. Günahların ağır yükü omuzlardadır. Burada “Rahman” ismine iltica edilerek, o yüklerin kaldırılması (halas eylemesi) talep edilir.
• Üçüncü Safha (Kabir İçinde):
Dostlar bırakıp gitmiş, mekân dar, günahlar çirkin yüzleriyle ve vahşi şekilleriyle belirmiştir. Burası yalnızlığın ve dehşetin zirvesidir. Burada Allah’tan başka “melce” (sığınacak yer) ve “mence” (kurtulacak yer) olmadığı “bilmüşahede” (görerek) anlaşılır. Günahların arkadaşlığından kurtulmak ve kabrin genişlemesi için feryat edilir.
4. Abdin İtirafı ve Rabbin Rahmeti:
Münacatın sonunda kul, aczini ve kusurunu tam bir samimiyetle itiraf eder. Kendisini şöyle tarif eder:
• Âsi: İsyan eden.
• Âciz: Güçsüz.
• Gafil: Hakikatten habersiz.
• Cahil, Alîl (hasta), Zelil (aşağı), Şakî (kötü halli).
• Seyyidinden (efendisinden) kaçmış köle.
Bu itiraflar, kibrin ve enaniyetin (benliğin) kırılmasıdır. Kırk sene sonra pişman olup dönen bu köle, Efendisinin (Rabb’inin) sonsuz rahmetine güvenir. Çünkü O, “Erhamürrâhimîn”dir (Merhametlilerin En Merhametlisi).
5. Tevhid ve Hatime:
Nota, Kelime-i Tevhid ve Şehadet ile son bulur. Bu, dünyada son söz, ahirette ve kabirde ilk söz olması niyaz edilen en büyük hakikattir.
“Senden başka hiçbir ilâh yoktur. Seni tenzih ederim. Senden başka şerik (ortak) yoktur. Dünyada sözün sonu, ahirette sözün evveli ve kabirde (şehadet ederim ki): Allah’tan başka İlah yoktur ve Muhammed (s.a.v.) O’nun Resulüdür.” (Metindeki Arapça kısmın meali)
Netice:
Onikinci Nota, bir nefis muhasebesi ve hüzünlü bir yakarıştır. İnsanın dünyaya değil, ahirete ait olduğunu; günahların ilacının ise ancak samimi bir nedamet ve Allah’ın rahmet kapısını çalmak olduğunu ihtar eder.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
ONÜÇÜNCÜ NOTA:
Medar-ı iltibas olmuş beş mes’eledir.
Birincisi:
Tarîk-ı hakta çalışan ve mücahede edenler, yalnız kendi vazifelerini düşünmek lâzım gelirken, Cenab-ı Hakk’a ait vazifeyi düşünüp, harekâtını ona bina ederek hataya düşerler.
Edeb-üd Din ve-d Dünya Risalesi’nde vardır ki: Bir zaman şeytan, Hazret-i İsa Aleyhisselâm’a itiraz edip demiş ki: “Madem ecel ve herşey kader-i İlahî iledir; sen kendini bu yüksek yerden at, bak nasıl öleceksin.”
Hazret-i İsa Aleyhisselâm demiş ki:
اِنَّ لِلّٰهِ اَنْ يَخْتَبِرَ عَبْدَهُ وَ لَيْسَ لِلْعَبْدِ اَنْ يَخْتَبِرَ رَبَّهُ
Yani: “Cenab-ı Hak abdini tecrübe eder ve der ki: Sen böyle yapsan sana böyle yaparım, göreyim seni yapabilir misin? diye tecrübe eder. Fakat abdin hakkı yok ve haddi değil ki, Cenab-ı Hakk’ı tecrübe etsin ve desin: Ben böyle işlesem, sen böyle işler misin? diye tecrübevari bir surette Cenab-ı Hakk’ın rububiyetine karşı imtihan tarzı sû’-i edebdir, ubudiyete münafîdir.”
Madem hakikat budur, insan kendi vazifesini yapıp Cenab-ı Hakk’ın vazifesine karışmamalı.
Meşhurdur ki: Bir zaman İslâm kahramanlarından ve Cengiz’in ordusunu müteaddid defa mağlub eden Celaleddin-i Harzemşah harbe giderken, vüzerası ve etbaı ona demişler: “Sen muzaffer olacaksın, Cenab-ı Hak seni galib edecek.”
O demiş: “Ben Allah’ın emriyle, cihad yolunda hareket etmeye vazifedarım, Cenab-ı Hakk’ın vazifesine karışmam; muzaffer etmek veya mağlub etmek onun vazifesidir.”
İşte o zât bu sırr-ı teslimiyeti anlamasıyla, hârika bir surette çok defa muzaffer olmuştur.
Evet insanın elindeki cüz’-i ihtiyarî ile işledikleri ef’allerinde, Cenab-ı Hakk’a ait netaici düşünmemek gerektir. Meselâ: Kardeşlerimizden bir kısım zâtlar, halkların Risale-i Nur’a iltihakları şevklerini ziyadeleştiriyor, gayrete getiriyor. Dinlemedikleri vakit zaîflerin kuvve-i maneviyeleri kırılıyor, şevkleri bir derece sönüyor. Halbuki Üstad-ı Mutlak, Mukteda-yı Küll, Rehber-i Ekmel olan Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm,
وَمَا عَلَى الرَّسُولِ اِلَّا الْبَلَاغُ
olan ferman-ı İlahîyi kendine rehber-i mutlak ederek, insanların çekilmesiyle ve dinlememesiyle daha ziyade sa’y ü gayret ve ciddiyetle tebliğ etmiş. Çünki
اِنَّكَ لَا تَهْد۪ى مَنْ اَحْبَبْتَ وَلٰكِنَّ اللّٰهَ يَهْد۪ى مَنْ يَشَٓاءُ
sırrıyla anlamış ki: İnsanlara dinlettirmek ve hidayet vermek, Cenab-ı Hakk’ın vazifesidir. Cenab-ı Hakk’ın vazifesine karışmazdı.
Öyle ise; işte ey kardeşlerim! Siz de size ait olmayan vazifeye harekâtınızı bina etmekle karışmayınız ve Hâlıkınıza karşı tecrübe vaziyetini almayınız!
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
ON ÜÇÜNCÜ NOTA’NIN BİRİNCİ MESELESİ ÜZERİNE İZAH VE ŞERH
Risale-i Nur’un “Lem’alar” namındaki eserinde, On Üçüncü Nota”sında zikredilen ve ubudiyetin (kulluğun) en nâzik, en derûnî ve en mühim esaslarından birini teşkil eden bir meseledir. Bu bahis, insanın aczini ve haddini bilmesi, vazifesini yapıp neticeyi Allah’a bırakması gerektiğine dair “Sırr-ı Teslimiyet” ve “İhlas” düsturlarını ihtiva eder.
1. Vazife-i İlahiye ve Vazife-i Ubudiyet Ayrımı
İnsanın hataya düşmesinin, yeise (ümitsizliğe) kapılmasının ve ihlası kaybetmesinin en büyük sebeplerinden biri; kendi vazifesi ile Allah’ın vazifesini birbirine karıştırmasıdır.
* İzah: İnsanın vazifesi; kulluktur, tebliğdir, duadır ve sebeplere teşebbüs etmektir. Neticeyi yaratmak, muvaffakiyet (başarı) vermek, tesir ettirmek ve hidayeti kalbe yerleştirmek ise tamamen Cenab-ı Hakk’ın vazifesidir, O’nun rububiyetine (terbiye ve idare ediciliğine) aittir.
* Hata Noktası: Kul, kendi cüz-i iradesiyle yapması gereken işi yaptıktan sonra, sanki neticeyi yaratmak da kendi elindeymiş gibi endişeye düşerse veya muvaffakiyeti mutlak bir şart olarak görürse, haddini aşmış olur. Bu durum, manevî bir edepsizliktir.
2. Şeytanın İtirazı ve İmtihan Sırrı
Metinde geçen Hz. İsa (a.s.) kıssası, kulluğun edebini ders veren mühim bir temsildir. Şeytan, kaderi bahane ederek insanı yanlış tevekküle veya Allah’ı denemeye sevk etmek ister.
* Şeytanın Desisesi: “Madem ecel birdir, kendini at, ölmezsin” diyerek, suret-i hakta görünür ve kader inancını yanlış bir mecraya, yani “Cebriye” mesleğine (insanın iradesini yok sayma hatasına) çekmek ister.
* Hakikat: Hz. İsa (a.s.) verdiği cevapla şu düsturu beyan eder: “Abd (kul) Rabbi’ni tecrübe edemez.” Yani bir insan, “Bakalım Allah beni kurtaracak mı?” veya “Şöyle yapsam Allah böyle yapar mı?” diyerek, âdeta Rabbini imtihan edercesine bir tavır takınamaz.
* Ayet-i Kerime: Bu hakikat, Kur’an’ın edebiyle şu manada birleşir:
> “Allah yaptığından sorumlu tutulamaz; onlar ise sorguya çekileceklerdir.” (Enbiyâ Suresi, 21:23)
>
Kulun vazifesi, emir dairesinde hareket etmektir. Allah’ın fiilleri ise hikmetine tabidir, kulun keyfine veya denemesine tabi değildir.
3. Celaleddin-i Harzemşah ve İhlas-ı Hakiki
Tarihî bir misal ile konunun “cihad ve hizmet” boyutuna dikkat çekilmiştir. Celaleddin-i Harzemşah, zahiri esbaba ve galibiyete değil, rızâ-yı İlâhîye odaklanmıştır.
* Yanılma İhtimali: İnsanlar genellikle muvaffakiyeti “haklılığın” ve “hizmetin kabulünün” tek delili sayarlar. “Galip gelirsek Allah bizi seviyor, mağlup olursak yanlış yoldayız” gibi sakat bir düşünceye kapılabilirler.
* Teslimiyet Sırrı: O büyük kumandan; “Vazifem cihad etmektir, galip etmek Allah’ın vazifesidir” diyerek, neticeyi Allah’a bırakmıştır. İşte bu sır sayesinde, mağlup olduğu zamanlarda bile manevî kuvvetini kaybetmemiş, galip geldiğinde ise enaniyete (benliğe) kapılmamıştır. Çünkü bilir ki, zafer onun kudretinden değil, Allah’ın lütfundandır.
4. Risale-i Nur Talebelerinin Hizmet Düsturu
Metnin günümüze bakan veçhesinde, iman hizmetinde bulunanların psikolojisi tahlil edilmektedir.
* Müşkül: İnsanları hakka davet edenler, kalabalıkların teveccühü ile şevke gelip, dinleyenler azaldığında veya insanlar yüz çevirdiğinde şevkleri kırılıyorsa, orada bir “vazife karışıklığı” vardır.
* İzah: İnsanların Risale-i Nur’u veya hakikatleri dinlemesi, kabul etmesi “hidayet” meselesidir. Hidayet ise doğrudan Cenab-ı Hakk’ın elindedir. Kul, tebliğini en güzel surette yapmakla mükelleftir. Karşı tarafın kabul etmemesi, tebliğcinin kusuru olmayabilir; bu, Allah’ın hikmetidir.
* Ders: Kalabalıkların alkışı veya çokluğu, hizmetin makbuliyetinin yegâne ölçüsü değildir. Asıl ölçü, “Emr-i İlâhî” üzere hareket etmek ve neticeye rıza göstermektir.
5. Rehber-i Mutlak Olan Peygamber Efendimiz’in (a.s.m.) Mesleği
En büyük delil ve en parlak numune, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın hayatıdır. O, vazifesini eksiksiz yapmış, neticeyi Alemlerin Rabbi’ne bırakmıştır.
* Ayet-i Kerime (Tebliğ Vazifesi):
> “…Peygamberin üzerine düşen ancak tebliğdir…” (Mâide Suresi, 5:99)
> Metindeki “Ve mâ ale’r-resûli ille’l-belâğ” ifadesi bu hakikati haykırır. Peygamberin vazifesi duyurmaktır; zorla kabul ettirmek değildir.
>
* Ayet-i Kerime (Hidayet Yetkisi):
> “Kuşkusuz sen istediğini hidayete erdiremezsin. Fakat Allah dilediğini hidayete erdirir ve hidayete erecek olanları en iyi O bilir.” (Kasas Suresi, 28:56)
> Metindeki “İnneke lâ tehdî men ahbebte…” sırrı budur. Peygamber Efendimiz (a.s.m.) amcasını çok sevdiği ve iman etmesini çok arzu ettiği halde, hidayet Allah’ın elinde olduğu için bu arzusunun neticesine karışmamış, teslim olmuştur.
>
Hülâsa ve Netice
Ey hak yolunda hizmet eden kardeş!
Bu nota, bize şu hayatî dersi vermektedir:
* Hareket noktası: Allah’ın emridir.
* Hedef: Allah’ın rızasıdır.
* Netice: Allah’ın takdiridir.
Sen tohumu ek, sulamasını yap, gerisine karışma. Eğer insanlar dinlemezse “Benim vazifem bitti, Allah’ın vazifesi olan hidayet tahakkuk etmedi” de ve huzurla vazifene devam et. Şevkini insanların teveccühünden değil, Allah’ın emrine itaat etmekten al. Hâlıkına karşı “Ben çalıştım, neden olmadı?” gibi bir tavır içine girmekten şiddetle sakın. Zira O, hikmetiyle dilediğini yapar, dilediğini yaratır.
Bu sırrı anlamak, insanı hem dünyevî hem uhrevî sıkıntılardan, manevî yüklerden ve riyakârlıktan (gösterişten) kurtarır; halis bir ubudiyet kazandırır.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
İkinci Mes’ele:
Ubudiyet, emr-i İlahîye ve rıza-yı İlahîye bakar. Ubudiyetin dâîsi emr-i İlahî ve neticesi rıza-yı Hak’tır. Semeratı ve fevaidi, uhreviyedir. Fakat ille-i gaiye olmamak, hem kasden istenilmemek şartıyla, dünyaya ait faideler ve kendi kendine terettüb eden ve istenilmeyerek verilen semereler, ubudiyete münafî olmaz. Belki zaîfler için müşevvik ve müreccih hükmüne geçerler. Eğer o dünyaya ait faideler ve menfaatlar; o ubudiyete, o virde veya o zikre illet veya illetin bir cüz’ü olsa; o ubudiyeti kısmen ibtal eder. Belki o hâsiyetli virdi akîm bırakır, netice vermez. İşte bu sırrı anlamayanlar, meselâ yüz hâsiyeti ve faidesi bulunan Evrad-ı Kudsiye-i Şah-ı Nakşibendî’yi veya bin hâsiyeti bulunan Cevşen-ül Kebir’i, o faidelerin bazılarını maksud-u bizzât niyet ederek okuyorlar. O faideleri göremiyorlar ve göremeyecekler ve görmeye de hakları yoktur. Çünki o faideler, o evradların illeti olamaz ve ondan, onlar kasden ve bizzât istenilmeyecek. Çünki onlar fazlî bir surette, o hâlis virde talebsiz terettüb eder. Onları niyet etse, ihlası bir derece bozulur. Belki ubudiyetten çıkar ve kıymetten düşer. Yalnız bu kadar var ki; böyle hâsiyetli evradı okumak için zaîf insanlar bir müşevvik ve müreccihe muhtaçtırlar. O faideleri düşünüp, şevke gelip; evradı sırf rıza-yı İlahî için, âhiret için okusa zarar vermez. Hem de makbuldür. Bu hikmet anlaşılmadığından; çoklar, aktabdan ve selef-i sâlihînden mervî olan faideleri görmediklerinden şübheye düşer, hattâ inkâr da eder.
Üçüncü Mes’ele:
طُوبٰى لِمَنْ عَرَفَ حَدَّهُ وَلَمْ يَتَجَاوَزْ طَوْرَهُ
Yani: “Ne mutlu o adama ki, kendini bilip haddinden tecavüz etmez.” Nasıl bir zerre camdan, bir katre sudan, bir havuzdan, denizden, kamerden seyyarelere kadar güneşin cilveleri var. Herbirisi kabiliyetine göre güneşin aksini, misalini tutuyor ve haddini biliyor. Bir katre su, kendi kabiliyetine göre “Güneş’in bir aksi bende vardır” der. Fakat “Ben de deniz gibi bir âyineyim” diyemez. Öyle de: Esma-i İlahiyenin cilvesinin tenevvüüne göre, makamat-ı evliyada öyle meratib var. Esma-i İlahiyenin herbirisinin bir güneş gibi kalbden Arş’a kadar cilveleri var. Kalb de bir Arş’tır, fakat “Ben de Arş gibiyim” diyemez.
İşte ubudiyetin esası olan, acz ve fakr, kusur ve naksını bilmek ve niyaz ile dergâh-ı uluhiyete karşı secde etmeye bedel, naz ve fahr suretinde gidenler; zerrecik kalbini Arş’a müsavi tutar. Katre gibi makamını, deniz gibi evliyanın makamatıyla iltibas eder. Kendini o büyük makamata yakıştırmak ve o makamda kendini muhafaza etmek için tasannuata, tekellüfata, manasız hodfüruşluğa ve birçok müşkilâta düşer.
Elhasıl:
Hadîste vardır ki:
هَلَكَ النَّاسُ اِلَّا الْعَالِمُونَ وَهَلَكَ الْعَالِمُونَ اِلَّا الْعَامِلُونَ وَهَلَكَ الْعَامِلُونَ اِلَّا الْمُخْلِصُونَ وَالْمُخْلِصُونَ عَلٰى خَطَرٍ عَظ۪يمٍ
Yani: Medar-ı necat ve halas, yalnız ihlastır. İhlası kazanmak çok mühimdir. Bir zerre ihlaslı amel, batmanlarla hâlis olmayana müreccahtır. İhlası kazandıran harekâtındaki sebebi, sırf bir emr-i İlahî ve neticesi rıza-yı İlahî olduğunu düşünmeli ve vazife-i İlahiyeye karışmamalı.
Herşeyde bir ihlas var. Hattâ muhabbetin de ihlas ile bir zerresi, batmanlarla resmî ve ücretli muhabbete tereccuh eder. İşte bir zât bu ihlaslı muhabbeti böyle tabir etmiş:
وَ مَا اَنَا بِالْبَاغ۪ى عَلَى الْحُبِّ رِشْوَةً ضَع۪يفٌ هَوًى يُبْغٰى عَلَيْهِ ثَوَابٌ
Yani: “Ben muhabbet üzerine bir rüşvet, bir ücret, bir mukabele, bir mükâfat istemiyorum. Çünki mukabilinde bir mükâfat, bir sevab istenilen muhabbet zaîftir, devamsızdır.” Hattâ hâlis muhabbet, fıtrat-ı insaniyede ve umum vâlidelerde dercedilmiştir. İşte bu hâlis muhabbete tam manasıyla vâlidelerin şefkatleri mazhardır. Vâlideler o sırr-ı şefkat ile, evlâdlarına karşı muhabbetlerine bir mükâfat, bir rüşvet istemediklerine ve taleb etmediklerine delil; ruhunu, belki saadet-i uhreviyesini de onlar için feda etmeleridir. Tavuğun bütün sermayesi kendi hayatı iken, yavrusunu itin ağzından kurtarmak için -Hüsrev’in müşahedesiyle- kafasını ite kaptırır.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Aziz, sıddık kardeşim;
Bu kıymettar parçalar, Risale-i Nur Külliyatı’ndan, bilhassa Lem’alar adlı eserin Yirminci Lem’asına (İhlas Hakkında) aittir. Bu risale, ihlasın sırrını, kulluğun hakikatini ve nefsin desiselerini beyan eden, manevî hayatımız için elzem bir ders-i hakikattir.
İkinci Mes’ele’nin İzahı: Ubudiyetin Ruhu ve İllet-i Gaiyesi
Bu kısımda Üstad Bediüzzaman Hazretleri, ibadetin (ubudiyetin) temel mantığını ve onu bozan manevî hastalıkları tasvir etmektedir.
1. Ubudiyetin İlleti ve Neticesi:
Metinde geçen “Ubudiyetin dâîsi emr-i İlahî ve neticesi rıza-yı Hak’tır” cümlesi, kulluğun omurgasını teşkil eder.
• Dâî (Sebep/İtici Güç): Bir ameli işlememizin yegâne sebebi, Cenab-ı Hakk’ın o şeyi emretmiş olmasıdır.
• Netice (Sonuç): O amelden beklenen tek hedef, Allah’ın rızasına nail olmaktır.
• Semerat (Meyveler): Bu amelin faydaları ise asıl olarak ahirette ortaya çıkacaktır.
Cenab-ı Hak, Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurur:
“Hâlbuki onlara, ancak dini Allah’a has kılarak, hakka yönelen kimseler olarak O’na kulluk etmeleri, namazı kılmaları ve zekâtı vermeleri emredilmişti. İşte bu dosdoğru dindir.” (Beyyine Suresi, 98/5)
2. Dünyevî Faydaların Hükmü:
İnsan, fıtratı gereği peşin ücrete ve dünyevî menfaate meyillidir. Namaz kılmak, zikir çekmek (Cevşen veya Evrad-ı Kudsiye gibi) insana dünyada da ferahlık, rızık genişliği veya belalardan muhafaza gibi faydalar sağlayabilir.
• Hüküm: Eğer bu faydalar “Maksud-u bizzât” (asıl amaç) yapılırsa, o ibadet ibadet olmaktan çıkar; çünkü ihlas kırılır. İbadetin “illeti” (yapılış nedeni) dünya menfaati olamaz.
• İstisna (Ruhsat): Eğer kul, bu faydaları kasıtlı olarak istemezse, fakat Cenab-ı Hak fazlından o ibadetin bir meyvesi olarak verirse; bu durum ihlası bozmaz. Bilakis, zayıf itikatlılar için bir “Müşevvik” (teşvik edici) olur.
3. Evrad ve Zikirlerdeki İnce Sır:
Bazı kimseler, Cevşen-ül Kebir gibi büyük duaları, sırf “kurşun geçirmesin”, “işim açılsın” veya “hastalıktan kurtulayım” gibi dünyevî maksatlarla okurlar.
• Tehlike: Bu niyetle okunan dua, ahiret sevabını kaybeder. Çünkü o duaların binlerce hassası (özelliği) vardır, ancak bunlar “Talebsiz terettüb eder” (istenmeden, kendiliğinden gelir).
• Yanılma Noktası: Kul, “Ben okudum ama faydasını görmedim” diyerek şüpheye düşer. Hâlbuki o faydaları görmeye hakkı yoktur; çünkü o faydalar o duanın asıl illeti değil, sadece tabiî bir neticesidir. Dua, kulluğun bir nişanesidir, bir ticaret vasıtası değildir.
Üçüncü Mes’ele’nin İzahı: Haddini Bilmek ve Makam-ı Ubudiyet
Bu mesele, insanın manevî yolculuğunda düşebileceği en büyük hatalardan biri olan “Enaniyet” (benlik) ve haddini aşma tehlikesini nazara verir.
1. Zerreden Güneşe Kabiliyet Farkı:
Kâinattaki her varlık, “Esma-i Hüsna”nın (Allah’ın güzel isimlerinin) birer ayinesidir. Fakat kabiliyetler farklıdır.
• Temsil (Örnek): Güneşin ışığı denize de vurur, bir su damlasına da, küçük bir cam parçasına da. Hepsi “Güneş bende var” diyebilir. Ancak bir su damlası, “Ben deniz gibi büyük bir ayineyim, güneşi bütünüyle gösteririm” derse haddini aşmış olur.
• Hakikat: Her mümin, Allah’ın isimlerine mazhardır. Fakat bir velinin kalbi ile avam bir müminin kalbi, Esma-i İlahiyeyi yansıtma noktasında bir değildir.
2. Ubudiyetin Esası: Acz ve Fakr:
Kulluğun temeli, insanın kendi kusurunu, acizliğini (güçsüzlüğünü) ve fakrını (ihtiyacını) bilmesidir.
“Hayır, insan kendini yeterli gördüğü için mutlaka azgınlık eder.” (Alak Suresi, 96/6-7)
Ayetin işaretiyle, insan ne zaman kendini yeterli görürse (istiğna), o zaman haddini aşar.
3. Manevî Tehlike (İltibas):
Bazı kimseler, manevî sarhoşluk veya cehalet ile kendi küçük idraklerini ve makamlarını, büyük evliyaların (Aktab) makamlarıyla karıştırır (İltibas). Kendini olduğundan büyük göstermek için:
• Tasannu: Yapmacık tavırlara girer.
• Tekellüf: Zorlama hallere bürünür.
• Hodfüruşluk: Kendini beğendirmeye çalışır.
Bu hal, “Zerre kadar kalbini Arş’a müsavi (eşit) tutmak” demektir ki, büyük bir manevî hasardır. İnsan haddini bilmeli, kulluk eşiğinde başını secdeye koymalıdır; kibir ile başını kaldırmamalıdır.
Elhasıl (Sonuç) Kısmının İzahı: İhlasın Ehemmiyeti ve Karşılıksız Muhabbet
Üstad Hazretleri, bu bahsi çok mühim bir hadis-i şerif meali ve harika bir fıtrat (yaratılış) tahlili ile neticelendirir.
1. Kurtuluşun Tek Yolu: İhlas
Zikredilen hadis silsilesi dehşet vericidir:
• İnsanlar helak oldu, ancak Âlimler (bilenler) kurtuldu.
• Âlimler helak oldu, ancak Amil olanlar (bildiğiyle amel edenler) kurtuldu.
• Amil olanlar helak oldu, ancak Muhlisler (ihlaslı olanlar) kurtuldu.
• Muhlisler de büyük bir tehlike üzerindedirler (her an ihlası kaybetme riski vardır).
Bu silsile gösteriyor ki; ilim ve amel tek başına yetmez, ruhu “İhlas”tır. Az bir amel, eğer halis ise, tonlarca (batmanlarla) gösterişli amele tercih edilir.
2. Vazife-i İlahiyeye Karışmamak:
Kulun vazifesi tohumu ekmektir (tebliğ ve ibadet). Neticeyi vermek (hidayet ve kabul) Allah’ın vazifesidir. Kişi, “Neden netice alamadım?” diye üzülürse, Allah’ın vazifesine karışmış olur ve ihlası zedelenir.
3. Fıtrî İhlas Örneği: Şefkat
Gerçek ve halis muhabbet (sevgi), karşılık beklemez.
• Mükâfat İstememek: Eğer bir sevgide karşılık, ücret veya rüşvet bekleniyorsa, o sevgi zayıftır ve geçicidir.
• Vâlideler (Anneler): İhlasın kâinattaki en parlak delili annelerdir. Bir anne, evladı için uykusunu, rahatını, hatta hayatını feda eder. Hatta ahiret saadetini bile evladı için feda eden anneler vardır (oğlunun cehenneme gitmemesi için kendi sevabını vermek istemesi gibi).
• Tavuk Misali: Bir tavuk, kendi canını hiçe sayarak yavrusunu kurda veya köpeğe karşı korur.
Bu misaller isbat eder ki; hakiki kemal ve hakiki kulluk, hiçbir dünyevî ve hatta uhrevî menfaat beklemeden, sırf Allah emrettiği için ve O’nun rızası için yapılan harekettir.
Rabbim bizleri, haddini bilen, aczini anlayan ve amelinde rıza-yı İlahîden başka gaye gütmeyen muhlis kullarından eylesin. Âmin.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Dördüncü Mes’ele:
Esbab-ı zahiriye eliyle gelen nimetleri, o esbab hesabına almamak gerektir. Eğer o sebeb ihtiyar sahibi değilse -meselâ hayvan ve ağaç gibi- doğrudan doğruya o nimeti Cenab-ı Hak hesabına verir. Madem o, lisan-ı hal ile Bismillah der, sana verir. Sen de Allah hesabına olarak Bismillah de al. Eğer o sebeb ihtiyar sahibi ise; o Bismillah demeli, sonra ondan al, yoksa alma. Çünki
وَلَا تَاْكُلُوا مِمَّا لَمْ يُذْكَرِ اسْمُ اللّٰهِ عَلَيْهِ
âyetinin mana-yı sarihinden başka bir mana-yı işarîsi şudur ki: “Mün’im-i Hakikî’yi hatıra getirmeyen ve onun namıyla verilmeyen nimeti yemeyiniz!” demektir. O halde hem veren Bismillah demeli hem alan Bismillah demeli. Eğer o Bismillah demiyor fakat sen de almaya muhtaç isen; sen Bismillah de, onun başı üstünde rahmet-i İlahiyenin elini gör, şükür ile öp, ondan al. Yani nimetten in’ama bak, in’amdan Mün’im-i Hakikî’yi düşün. Bu düşünmek bir şükürdür. Sonra o zahirî vasıtaya istersen dua et. Çünki o nimet onun eliyle size gönderildi.
Esbab-ı zahiriyeyi perestiş edenleri aldatan; iki şeyin beraber gelmesi veya bulunmasıdır ki, “iktiran” tabir edilir, birbirine illet zannetmeleridir.
Hem bir şeyin ademi, bir nimetin madum olmasına illet olduğundan, tevehhüm eder ki: O şeyin vücudu dahi, o nimetin vücuduna illettir. Şükrünü, minnetdarlığını o şeye verir, hataya düşer. Çünki bir nimetin vücudu, o nimetin umum mukaddematına ve şeraitine terettüb eder. Halbuki o nimetin ademi, bir tek şartın ademiyle oluyor. Meselâ: Bir bahçeyi sulayan cedvelin deliğini açmayan adam, o bahçenin kurumasına ve o nimetlerin ademine sebeb ve illet oluyor. Fakat o bahçenin nimetlerinin vücudu, o adamın hizmetinden başka, yüzer şeraitin vücuduna tevakkufla beraber, illet-i hakikî olan kudret ve irade-i Rabbaniye ile vücuda gelir. İşte bu mağlatanın ne kadar hatası zahir olduğunu anla ve esbabperestlerin de ne kadar hata ettiklerini bil!
Evet iktiran ayrıdır, illet ayrıdır. Bir nimet sana geliyor; fakat bir insanın sana karşı ihsan niyeti, o nimete mukarin olmuş; fakat illet olmamış. İllet, rahmet-i İlahiyedir. Evet o adam ihsan etmeyi niyet etmeseydi, o nimet sana gelmezdi. Nimetin ademine illet olurdu. Fakat mezkûr kaideye binaen; o meyl-i ihsan, o nimete illet olamaz. Ancak yüzer şeraitin bir şartı olabilir. Meselâ: Risale-i Nur’un şakirdleri içinde Cenab-ı Hakk’ın nimetlerine mazhar bazı zâtlar (Hüsrev, Re’fet gibi), iktiranı illetle iltibas etmişler; Üstadına fazla minnetdarlık gösteriyorlardı. Halbuki Cenab-ı Hak onlara ders-i Kur’anîde verdiği nimet-i istifade ile, Üstadlarına ihsan ettiği nimet-i ifadeyi beraber kılmış, mukarenet vermiş. Onlar derler ki: “Eğer Üstadımız buraya gelmeseydi, biz bu dersi alamazdık. Öyle ise onun ifadesi, istifademize illettir.” Ben de derim: “Ey kardeşlerim! Cenab-ı Hakk’ın bana da sizlere de ettiği nimet beraber gelmiş, iki nimetin illeti de rahmet-i İlahiyedir. Ben de sizin gibi iktiranı illetle iltibas ederek, bir vakit Risale-i Nur’un sizler gibi elmas kalemli yüzer şakirdlerine çok minnetdarlık hissediyordum. Ve diyordum ki: Bunlar olmasaydı, benim gibi yarım ümmi bir bîçare nasıl hizmet edecekti? Sonra anladım ki, sizlere kalem vasıtasıyla olan kudsî nimetten sonra, bana da bu hizmete muvaffakıyet ihsan etmiş. Birbirine iktiran etmiş, birbirinin illeti olamaz. Ben size teşekkür değil, belki sizi tebrik ediyorum. Siz de bana minnetdarlığa bedel, dua ve tebrik ediniz.”
Bu dördüncü mes’elede, gafletin ne kadar dereceleri bulunduğu anlaşılır.
Beşinci Mes’ele:
Nasılki bir cemaatın malı bir adama verilse zulüm olur. Veya cemaata ait vakıfları bir adam zabtetse zulmeder. Öyle de: Cemaatın sa’yleriyle hasıl olan bir neticeyi veya cemaatın haseneleriyle terettüb eden bir şerefi, bir fazileti, o cemaatın reisine veya üstadına vermek hem cemaata, hem de o üstad veya reise zulümdür. Çünki enaniyeti okşar, gurura sevkeder. Kendini kapıcı iken, padişah zannettirir. Hem kendi nefsine de zulmeder. Belki bir şirk-i hafîye yol açar. Evet bir kal’ayı fetheden bir taburun ganîmetini ve muzafferiyet şerefini, binbaşısı alamaz. Evet üstad ve mürşid, masdar ve menba telakki edilmemek gerektir. Belki mazhar ve ma’kes olduklarını bilmek lâzımdır. Meselâ: Hararet ve ziya, sana bir âyine vasıtasıyla gelir. Senden Güneş’e karşı minnetdar olmaya bedel, âyineyi masdar telakki edip, Güneş’i unutup, ona minnetdar olmak, divaneliktir. Evet âyine muhafaza edilmeli, çünki mazhardır. İşte mürşidin ruhu ve kalbi bir âyinedir. Cenab-ı Hak’tan gelen feyze ma’kes olur, müridine aksedilmesine de vesile olur. Vesilelikten fazla feyiz noktasında makam verilmemek lâzımdır. Hattâ bazı olur ki, masdar telakki edilen bir üstad, ne mazhardır ne de masdardır. Belki müridinin safvet-i ihlasıyla ve kuvvet-i irtibatıyla ve ona hasr-ı nazar ile o mürid başka yolda aldığı füyuzatı, üstadının mir’at-ı ruhundan gelmiş görüyor. Nasılki bazı adam, manyetizma vasıtasıyla bir cama dikkat ede ede âlem-i misale karşı hayalinde bir pencere açılır. O âyinede çok garaibi müşahede eder. Halbuki âyinede değil, belki âyineye olan dikkat-i nazar vasıtasıyla âyinenin haricinde hayaline bir pencere açılmış görüyor. Onun içindir ki, bazan nâkıs bir şeyhin hâlis müridi, şeyhinden daha ziyade kâmil olabilir ve döner şeyhini irşad eder ve şeyhinin şeyhi olur.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Değerli kardeşim, bu hikmetli ve hakikatli metinler, Risale-i Nur Külliyatı’ndan, hususan On Yedinci Lem’a içerisindeki notalardan iktibas edilmiştir.
Mevzu, sebeplerin (esbabın) hakiki tesirinin olmadığı, her şeyin dizgininin Cenab-ı Hakk’ın kudret elinde bulunduğu ve şirkin en gizli damarlarından kurtulmanın yolları üzerinedir.
Dördüncü Mes’ele’nin İzahı ve Tahlili
Bu mesele, tevhid inancının en ince ve en mühim bir sırrına, yani “Esbabperestlik” (sebeplere tapma/aşırı bağlanma) hastalığına ve “İktiran” (iki şeyin beraber gelmesi) ile “İllet” (hakiki sebep, yaratıcı güç) arasındaki farka dairdir.
1. Zahirî Sebepler ve Hakiki Müessir (Esbab ve Müsebbib)
Metinde ifade edildiği üzere, insan gaflet sebebiyle, kendisine ulaşan nimetleri, o nimeti getiren zahirî sebeplerden (insan, ağaç, patron, doktor vb.) bilir. Halbuki bu sebepler sadece birer perdedir, birer vasıtadır.
• İhtiyarsız Sebepler: Ağaçlar, hayvanlar, bitkiler gibi iradesi olmayan sebepler, ellerindeki nimeti doğrudan Allah namına verirler. Bir koyunun süt vermesi, bir ağacın meyve uzatması, lisan-ı hal ile “Bismillah” demektir. Yani, “Benim kudretimle değil, Allah’ın rahmetiyle sana bunu sunuyorum” derler.
• İhtiyarlı Sebepler: İnsanlar gibi irade sahibi olanlar ise, nimeti verirken “Bismillah” demelidir. Yani “Bu mal benim değil, Allah’ın emanetidir” şuurunda olmalıdır.
2. Ayet-i Kerime ve Mün’im-i Hakikî
Üstad Bediüzzaman Hazretleri, şu ayet-i kerimeyi delil gösterir:
وَلَا تَاْكُلُوا مِمَّا لَمْ يُذْكَرِاسْمُ اللّٰهِ عَلَيْهِ
Meal: “Üzerine Allah’ın adı anılmayanlardan yemeyin…” (En’âm Suresi, 6/121)
Bu ayetin mana-yı işarîsi (işaret ettiği derin mana) şudur: Bir nimet size ulaştığında, o nimetin asıl sahibi olan Mün’im-i Hakikî’yi (Hakiki Nimet Veren Allah’ı) hatırlatmıyorsa, o nimet gafletle yenilmemelidir.
• Edeb-i İslamiye: Veren kişi Bismillah demeli, alan kişi de Bismillah demelidir.
• Manevi Bakış: Eğer veren kişi gaflet eder de Bismillah demezse, sen o kişinin başı üzerinde Rahmet-i İlahiye’nin elini görmelisin. Yani o adamı sadece bir “postacı” veya “dağıtıcı” bilmelisin. Böylece nimeti o adamdan değil, Allah’tan bilirsin. Bu bakış, şükürdür. Sonra o vasıtaya (adama) dua edersin, çünkü o nimetin sana ulaşmasına hizmet etmiştir.
3. “İktiran” ve “İllet” Farkı (Mantık Hatası)
Metnin en can alıcı noktası burasıdır. İnsanlar, iki şeyin beraber gelmesini (iktiran), birinin diğerini yaptığı (illet) şeklinde yanlış yorumlarlar.
• İktiran (Beraberlik): İki olayın aynı anda veya peş peşe gerçekleşmesidir.
• İllet (Yaratıcı Sebep): Bir şeyin var olmasının asıl kaynağı ve sebebidir.
Örnek ve İzah:
Bir bahçenin sulanması örneği veriliyor. Su kanalı (cedvel) açılmazsa bahçe kurur. Burada suyun gelmemesi (bir şartın yokluğu), bahçenin kurumasına (nimetin yokluğuna) sebep olur. İnsanlar buna bakarak der ki: “Suyu açan adam, meyveleri yapan adamdır.” İşte bu büyük bir hatadır!
Çünkü o adam sadece bir şartı yerine getirmiştir (musluğu açmak gibi). Halbuki o meyvenin olması için güneş, toprak, hava, tohum, mevsimler gibi yüzlerce şartın bir araya gelmesi ve İrade-i Rabbaniye (Allah’ın dilemesi) ve Kudret-i İlahiye lazımdır.
• Kaide: “Bir şeyin vücudu (varlığı), bütün şeraitin vücuduna vabestedir. Ama ademi (yokluğu), bir tek şartın ademiyle olur.”
• Tatbikat: Bir binayı yapmak için yüz usta, bin malzeme, aylar süren çalışma gerekir. Ama o binayı yıkmak veya karanlıkta bırakmak için bir kibrit veya bir şalteri kapatmak yeterlidir. Yıkmak kolaydır ve bir şarta bakar; yapmak ise Allah’ın kudretine ve bütün şartların birleşmesine bakar.
Risale-i Nur Talebeleri Örneği:
Talebeler, “Üstadımız gelmeseydi biz bu dersi alamazdık, demek ki dersin sebebi Üstad’dır” diye düşünüyorlar. Bediüzzaman Hazretleri bunu düzeltiyor:
“Hayır! Sizin iştiyakınız ile benim ifadem (anlatımım) aynı anda geldi (iktiran etti). İkisini de veren Allah’tır. Benim anlatımım, sizin anlamanızın illeti değildir. İkimiz de Allah’ın rahmet sofrasında birer misafiriz.”
Beşinci Mes’ele’nin İzahı ve Tahlili
Bu mesele, içtimai (sosyal) hayatta ve cemaatlerde yapılan dehşetli bir zulmü, yani “Şahs-ı Manevi’nin malını gasp etmeyi” ve enaniyeti anlatır.
1. Cemaatin Malını Gasp Etmek
Nasıl ki bir milletin hazinesini bir kişi alıp “Bu benimdir” dese hırsızlık ve zulüm olur; manevi hizmetlerde de durum böyledir.
• Zulmün Tanımı: Bir cemaatin, bir topluluğun ortak çalışmasıyla (sa’yleriyle) ortaya çıkan güzel bir neticeyi, o topluluğun liderine, hocasına veya üstadına vermek zulümdür.
• Enaniyet Tehlikesi: Bu durum, o liderin nefsini şımartır, gurura sevk eder. Onu “kapıcı iken padişah” zannettirir. Bu, Allah’a ait olan bir övgüyü kula vermek olduğu için Şirk-i Hafî (gizli şirk) kapısını açar.
2. Ordu ve Binbaşı Temsili
Bir kaleyi fetheden bir taburdur. Zafer ve ganimet bütün askerlerin hakkıdır. Eğer binbaşı çıkıp, “Ben fethettim, bütün şeref benimdir” derse, askerlerin hakkını yemiş olur. Liderler, başarıyı kendilerinden değil, Allah’tan ve cemaatin ihlasından bilmelidir.
3. Masdar Değil, Mazhar Olmak (Ayna Temsili)
Burada çok latif bir hakikat dersi verilir: Masdar (kaynak) ve Mazhar (görünen yer/ayna) farkı.
• Güneş ve Ayna: Işık ve ısı sana bir ayna vasıtasıyla gelse, sen aynaya teşekkür edip Güneş’i unutursan divanelik edersin. Ayna sadece ışığı sana yansıtan bir vasıtadır (mazhardır). Işığın kaynağı (masdarı) Güneş’tir.
Keşfet
• Mürşid ve Mürid: Bir mürşid (manevi rehber), kalbi ve ruhuyla İlahi feyizlere bir aynadır. Allah’tan gelen nurları talebelerine yansıtır. Talebe, o feyzi hocasından bilir ve hocasına aşırı bağlanırsa (masdar zannederse) hataya düşer. Hoca sadece bir vesiledir.
Enteresan Bir Psikolojik Tahlil:
Bazen Hoca (şeyh/üstad) nakıs (eksik) olabilir. Ama talebe o kadar samimi, o kadar ihlaslıdır ki, Allah o talebenin ihlasına binaen ona feyiz verir. Talebe ise “Bu feyiz hocamdan geliyor” zanneder. Tıpkı hipnotize (manyetizma) olan birinin, bir cama bakıp orada harika alemleri görmesi gibidir. Gördüğü o alemler camın içinde değildir; kendi hayalinde ve ruhunda açılan bir penceredir. Cam sadece dikkati toplayan bir sebeptir.
Bu sırla, bazen halis bir talebe, şeyhinden daha yüksek bir makama çıkar, hatta döner şeyhini irşad eder.
Netice-i Kelam ve Öz
• Tevhid: Nimet, doğrudan Mün’im-i Hakikî olan Allah’tan bilinmelidir. Sebepler sadece birer perdedir.
• Mantik: İki şeyin beraber olması, birinin diğerini yarattığı manasına gelmez (İktiran ≠ İllet).
• Adalet: Başarılar şahsın değil, cemaatin ve Allah’ın inayetinin eseridir. Liderler sadece birer “Mazhar”dır, “Masdar” değildir.
• Hata: Yanılma, sebepleri yaratıcı zannetmekten ve vasıtaya aşırı kıymet vermekten kaynaklanır.
Bu hakikatleri tefekkür dünyanızda inkişaf ettirmek için, nazarlarınızı sebeplerden Müsebbibü’l-Esbab olan Allah’a çevirmeniz temennisiyle.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
ONDÖRDÜNCÜ NOTA:
Tevhide dair dört küçük remizdir.
Birinci Remiz:
Ey esbabperest insan! Acaba garib cevherlerden yapılmış bir acib kasrı görsen ki, yapılıyor. Onun binasında sarfedilen cevherlerin bir kısmı yalnız Çin’de bulunuyor. Diğer kısmı Endülüs’te, bir kısmı Yemen’de, bir kısmı Sibirya’dan başka yerde bulunmuyor. Binanın yapılması zamanında aynı günde şark, şimal, garb, cenubdan o cevherli taşlar kolaylıkla celbolup yapıldığını görsen; hiç şübhen kalır mı ki, o kasrı yapan usta, bütün Küre-i Arz’a hükmeden bir hâkim-i mu’cizekârdır.
İşte herbir hayvan, öyle bir kasr-ı İlahîdir. Hususan insan, o kasırların en güzeli ve o sarayların en acibidir. Ve bu insan denilen sarayın cevherleri; bir kısmı âlem-i ervahtan, bir kısmı âlem-i misalden ve Levh-i Mahfuz’dan ve diğer bir kısmı da hava âleminden, nur âleminden, anasır âleminden geldiği gibi; hacatı ebede uzanmış, emelleri semavat ve arzın aktarında intişar etmiş, rabıtaları, alâkaları dünya ve âhiret edvarında dağılmış bir saray-ı acib ve bir kasr-ı garibdir.
İşte ey kendini insan zanneden insan! Madem mahiyetin böyledir; seni yapan ancak o zât olabilir ki: Dünya ve âhiret birer menzil, arz ve sema birer sahife, ezel ve ebed dün ve yarın hükmünde olarak tasarruf eden bir zât olabilir. Öyle ise insanın mabudu ve melcei ve halaskârı o olabilir ki; arz ve semaya hükmeder, dünya ve ukba dizginlerine mâliktir.
İkinci Remiz:
Bazı eblehler var ki, güneşi tanımadıkları için, bir âyinede güneşi görse, âyineyi sevmeye başlar. Şedid bir his ile onun muhafazasına çalışır. Tâ ki içindeki güneşi kaybolmasın. Ne vakit o ebleh; güneş, âyinenin ölmesiyle ölmediğini ve kırılmasıyla fena bulmadığını derketse, bütün muhabbetini gökteki güneşe çevirir. O vakit anlar ki, âyinede görülen güneş; âyineye tâbi değil, bekası ona mütevakkıf değil… belki güneştir ki, o âyineyi o tarzda tutuyor ve onun parlamasına ve nuruna meded veriyor. Güneşin bekası onunla değil; belki âyinenin hayatdar parlamasının bekası, güneşin cilvesine tâbidir.
Ey insan! Senin kalbin ve hüviyet ve mahiyetin, bir âyinedir. Senin fıtratında ve kalbinde bulunan şedid bir muhabbet-i beka, o âyine için değil ve o kalbin ve mahiyetin için değil… belki o âyinede istidada göre cilvesi bulunan Bâki-i Zülcelal’in cilvesine karşı muhabbetindir ki, belâhet yüzünden o muhabbetin yüzü başka yere dönmüş. Madem öyledir. “Yâ Bâki Ente-l Bâki” de. Yani madem sen varsın ve bâkisin; fena ve adem ne isterse bize yapsın, ehemmiyeti yok!..
Üçüncü Remiz:
Ey insan! Fâtır-ı Hakîm’in senin mahiyetine koyduğu en garib bir halet şudur ki: Bazan dünyaya yerleşemiyorsun. Zindanda boğazı sıkılmış adam gibi “of, of” deyip dünyadan daha geniş bir yer istediğin halde, bir zerrecik bir iş, bir hatıra, bir dakika içine girip yerleşiyorsun. Koca dünyaya yerleşemeyen kalb ve fikrin, o zerrecikte yerleşir. En şiddetli hissiyatınla o dakikacık, o hatıracıkta dolaşıyorsun.
Hem senin mahiyetine öyle manevî cihazat ve latifeler vermiş ki; bazıları dünyayı yutsa tok olmaz. Bazıları bir zerreyi kendinde yerleştiremiyor. Baş, bir Batman taşı kaldırdığı halde; göz, bir saçı kaldıramadığı gibi; o latife, bir saç kadar bir sıklete, yani gaflet ve dalaletten gelen küçük bir halete dayanamıyor. Hattâ bazan söner ve ölür. Madem öyledir; hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork. Bir lokma, bir kelime, bir dane, bir lem’a, bir işarette, bir öpmekte batma! Dünyayı yutan bütün letaiflerini onda batırma. Çünki çok küçük şeyler var, çok büyükleri bir cihette yutar. Nasıl küçük bir cam parçasında; gök, yıldızlarıyla beraber içine girip garkoluyor. Hardal gibi küçük kuvve-i hâfızanda, senin sahife-i a’malinin ekseri ve sahaif-i ömrünün ağlebi içine girdiği gibi; çok cüz’î küçük şeyler var, öyle büyük eşyayı bir cihette yutar, istiab eder.
Dördüncü Remiz:
Ey dünyaperest insan! Çok geniş tasavvur ettiğin senin dünyan, dar bir kabir hükmündedir. Fakat, o dar kabir gibi menzilin duvarları şişeden olduğu için birbiri içinde in’ikas edip göz görünceye kadar genişliyor. Kabir gibi dar iken, bir şehir kadar geniş görünür. Çünki o dünyanın sağ duvarı olan geçmiş zaman ve sol duvarı olan gelecek zaman, ikisi madum ve gayr-ı mevcud oldukları halde, birbiri içinde in’ikas edip gayet kısa ve dar olan hazır zamanın kanatlarını açarlar. Hakikat hayale karışır, madum bir dünyayı mevcud zannedersin. Nasıl bir hat, sür’at-i hareketle bir satıh gibi geniş görünürken, hakikat-ı vücudu ince bir hat olduğu gibi; senin de dünyan hakikatça dar, fakat senin gaflet ve vehm ü hayalinle duvarları çok genişlemiş. O dar dünyada, bir musibetin tahrikiyle kımıldansan, başını çok uzak zannettiğin duvara çarparsın. Başındaki hayali uçurur, uykunu kaçırır. O vakit görürsün ki: O geniş dünyan; kabirden daha dar, köprüden daha müsaadesiz. Senin zamanın ve ömrün, berkten daha çabuk geçer; hayatın, çaydan daha sür’atli akar.
Madem dünya hayatı ve cismanî yaşayış ve hayvanî hayat böyledir; hayvaniyetten çık, cismaniyeti bırak, kalb ve ruhun derece-i hayatına gir. Tevehhüm ettiğin geniş dünyadan daha geniş bir daire-i hayat, bir âlem-i nur bulursun. İşte o âlemin anahtarı, marifetullah ve vahdaniyet sırlarını ifade eden “Lâ İlahe İllallah” kelime-i kudsiyesiyle kalbi söylettirmek, ruhu işlettirmektir.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Risale-i Nur’un On Dördüncü Nota’sı, insanın mahiyetini, yaratılış gayesini ve Hâlık-ı Kâinat ile olan münasebetini Tevhid (Allah’ın birliği) ekseninde ele alan, hikmet dolu bir derstir. Bu bahis, insanın maddî ve manevî yapısındaki harikulade sanatları birer delil ve bürhan olarak kullanarak, insanı gaflet uykusundan uyandırmayı hedefler.
Birinci Remiz: İnsan, Kâinatın Bir Fihristesidir
İzah ve Hakikat:
Bu remizde, esbabperest (sebeplere tapan, tesiri maddede arayan) bir akla hitap edilmektedir. Nasıl ki bir sarayın taşları ve cevherleri, dünyanın dört bir yanından (Çin, Yemen, Sibirya gibi) celbedilip intizamla dizilse, bu durum o sarayın ustasının bütün dünyaya hükmeden bir sultan olduğunu isbat eder; aynen öyle de, insan vücudu denilen bu kasr-ı acib (şaşırtıcı saray), kâinatın her bir köşesinden süzülüp gelen elementlerden ve latifelerden inşa edilmiştir.
İnsanın bedeni elementlerden (anasır), ruhu âlem-i ervahtan, hafızası Levh-i Mahfuz’dan, hayali âlem-i misalden numuneler taşır. Gözü güneşle, ciğeri havayla, midesi rızıkla, aklı hikmetle irtibatlıdır.
Hüküm:
Böyle muazzam bir terkibi, ancak bütün âlemlere, yere ve göğe, ezele ve ebede hükmeden bir Zât-ı Zülcelal yaratabilir. Tabiat veya tesadüf, bu cihanşümul (evrensel) toplama işlemini yapamaz.
İlgili Âyet-i Kerime:
Cenab-ı Hak, insanın bu seçkin yaratılışını Tin Suresi’nde şöyle beyan buyurur:
“Şüphesiz biz insanı en güzel biçimde yaratmışızdır.”
(Tîn Suresi, 95/4)
Hülasa: İnsan, kâinat ağacının en son ve en cemiyetli meyvesidir. Meyve, ağacın bütün özelliklerini çekirdeğinde taşır. Öyleyse insanı yapan, kâinatı yaratan Zât’tan başkası olamaz.
İkinci Remiz: Muhabbet ve Beka Arzusu
İzah ve Hakikat:
İnsanın fıtratında (yaratılışında), en şiddetli his muhabbet-i bekadır (sonsuzluk aşkı). İnsan, fani ve geçici şeylere razı olamaz. Ancak nefis ve gaflet, bu sonsuz aşkı yanlış yere kanalize eder.
Üstad Bediüzzaman Hazretleri burada harika bir temsil (metafor) kullanır: Bir ayna, güneşe karşı tutulduğunda parlar. Aynayı seven bir ebleh (aklı kıt), o parlaklığı aynanın kendinden bilir ve aynaya aşık olur. Ayna kırılınca güneşin öldüğünü sanar. Halbuki güneş, aynanın bekasına muhtaç değildir; bilakis ayna, parlamak için güneşe muhtaçtır.
İnsanın kalbi bir aynadır. O kalpteki sonsuz sevgi, fani olan “kendi benliği” (ene) veya “dünya” için değil, Bâki-i Zülcelal (Sonsuz ve Yüce olan Allah) içindir. İnsan, beka aşkını, Bâki olan Allah’a yöneltmelidir.
Dua ve Deva:
Bu marazın ilacı ve şifası şudur: “Yâ Bâki Ente’l-Bâki” (Ey Bâki olan Allah! Bâki ancak sensin). Yani, “Sen varsın, her şey var. Sen bâkisin, fenanın (yokluğun) bir hükmü yok.”
İlgili Âyet-i Kerime:
“Senin yüzünü, (bize ve dünyaya) dönmeni ve rızanı dileyerek sabah akşam Rablerine dua edenlerle beraber candan sabret. Dünya hayatının süsünü isteyerek gözlerini onlardan çevirme…”
(Kehf Suresi, 18/28)
Ve yine her şeyin fani olduğunu ihtar eden ayet:
“…O’nun zâtından başka her şey yok olacaktır. Hüküm O’nundur ve siz ancak O’na döndürüleceksiniz.”
(Kasas Suresi, 28/88)
Üçüncü Remiz: İnsanın Tezatlı Yapısı ve Dikkat
İzah ve Hakikat:
İnsanın manevi donanımı (cihazatı) çok gariptir. Bazen koca dünyaya sığmaz, arşı ve ferşi yutsa doymaz bir hırsa sahiptir. Bazen de bir zerrecik bir şeye, bir anlık bir hatıraya veya bir inada takılır, boğulur.
Burada çok mühim bir ikaz vardır: İnsanın “latife-i Rabbaniye” denilen çok hassas manevi duyguları vardır. Bu duygular, gafletten gelen küçük bir hatayı, bir günahı kaldıramaz. Nasıl ki göz, koca bir dağı görür ama içine kaçan bir kılı kaldıramaz; aynen öyle de insanın maneviyatı bazen bir “bakışla”, bir “lokmayla” veya bir “sözle” sönebilir.
Hüküm ve Tavsiye:
Hazer etmelisin! (Sakınmalısın). Her adımını dikkatle atmalısın. Küçük görülen şeyler, manevi dünyada büyük tahribatlar yapabilir. Bir kibrit, koca bir ormanı yaktığı gibi; bir anlık bir haram nazar, kalpteki iman nurunu söndürebilir veya zedeleyebilir.
“…Çok küçük şeyler var, çok büyükleri bir cihette yutar.”
İlgili Âyet-i Kerime:
“Allah’a ve Resûlüne itaat edin ve birbirinizle çekişmeyin; sonra korkuya kapılırsınız da kuvvetiniz (rüzgârınız) gider…”
(Enfâl Suresi, 8/46)
(Bu ayet, küçük bir ihtilafın büyük bir kuvveti nasıl yok ettiğine işarettir.)
Dördüncü Remiz: Zamanın Hakikati ve Geniş Dünya Yanılması
İzah ve Hakikat:
Ey dünyaya tapan ve onu ebedi zanneden insan! Senin “geniş” sandığın dünya, aslında dar bir kabir hükmündedir.
Burada zamanın hakikatine dair müthiş bir tasvir vardır:
• Geçmiş Zaman: Yoktur (Madum).
• Gelecek Zaman: Yoktur (Gayr-ı Mevcud).
• Hazır Zaman: Çok kısa ve dar bir an.
Fakat insanın vehim ve hayal kuvveti, o yok olan geçmiş ve geleceği “varmış gibi” (mevcud) tasavvur eder. Bu iki yokluk duvarı (geçmiş ve gelecek), hazır zamana akseder (yansır) ve insanı aldatan “geniş bir dünya” hissi uyandırır. Tıpkı hızla çevrilen bir noktanın, göz yanılmasıyla bir daire (satıh) gibi görünmesi gibi.
Halbuki bir musibet gelse, o hayali genişlik kaybolur; insan o daracık dünyada başını taşa çarpar. Ömür, şimşekten (berk) daha hızlı geçer.
Çare ve Kurtuluş:
Hayvaniyetten ve cismaniyetten çıkıp; kalb ve ruhun derece-i hayatına girmektir. O zaman, dar dünya yerine, iman ve marifetullah (Allah’ı bilmek) ile genişleyen, nurani bir âlem bulunur. Bu âlemin anahtarı ise “Lâ ilâhe illallah” kelime-i kudsiyesidir.
İlgili Âyet-i Kerime:
“Bu dünya hayatı ancak bir eğlence ve oyundan ibarettir. Ahiret yurduna gelince, işte gerçek hayat odur. Keşke bilselerdi!”
(Ankebût Suresi, 29/64)
Netice ve Hülâsa
Risale-i Nur’un (17. Lem’a, 14. Nota) bu dersi, bizlere şu hakikatleri ders vermektedir:
• Tevhid: Varlığımızın her zerresi, bir ve tek olan Allah’a işaret eder.
• Beka: Kalbimiz fani dünyaya değil, Bâki olan Allah’a aittir.
• Dikkat: Manevi latifelerimiz hassastır; günahlara karşı uyanık olunmalıdır.
• Hakikat: Dünya hayatı bir hayal ve gölge, ahiret ise asıl ve hakikattir.
Ey insan! Madem öyledir; şu dar-ı dünyada, o Bâki-i Zülcelal’in rızası dairesinde, O’nun esmasını okuyan bir kitap, O’nun cemalini gösteren bir ayna ve O’nun emirlerine itaat eden bir abd (kul) olmaya çalış.
Sübhâneke lâ ilmelene illâ mâ allemtenâ inneke entel alîmül hakîm.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
ONBEŞİNCİ NOTA:
Üç mes’eledir.
Birinci Mes’ele:
İsm-i Hafîz’in tecelli-i etemmine işaret eden
فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ ٭ وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ
âyetidir. Kur’an-ı Hakîm’in bu hakikatına delil istersen, Kitab-ı Mübin’in mistarı üstünde yazılan şu kâinat kitabının sahifelerine baksan, ism-i Hafîz’in cilve-i a’zamını ve bu âyet-i kerimenin bir hakikat-ı kübrasının naziresini çok cihetlerle görebilirsin. Ezcümle:
Ağaç, çiçek ve otların muhtelif tohumlarından bir kabza al. O muhtelif ve birbirine muhalif tohumların cinsleri birbirinden ayrı, nevileri birbirinden başka olan çiçek, ağaç ve otların sandukçaları hükmünde olan o kabzayı karanlıkta ve karanlık, basit ve camid bir toprak içinde defnet, serp. Sonra mizansız ve eşyayı farketmeyen ve nereye yüzünü çevirsen oraya giden basit su ile sula. Sonra senevî haşrin meydanı olan bahar mevsiminde gel, bak! İsrafil-vari melek-i ra’d; baharda nefh-i sur nev’inden yağmura bağırması, yer altında defnedilen çekirdeklere nefh-i ruhla müjdelemesi zamanına dikkat et ki, o nihayet derece karışık ve karışmış ve birbirine benzeyen o tohumcuklar, ism-i Hafîz’in tecellisi altında kemal-i imtisal ile hatasız olarak Fâtır-ı Hakîm’den gelen evamir-i tekviniyeyi imtisal ediyorlar. Ve öyle tevfik-i hareket ediyorlar ki; onların o hareketlerinde bir şuur, bir basiret, bir kasd, bir irade, bir ilim, bir kemal, bir hikmet parladığı görünüyor.
Çünki görüyorsun ki; o birbirine benzeyen tohumcuklar, birbirinden temayüz edip ayrılıyor. Meselâ bu tohumcuk, bir incir ağacı oldu. Fâtır-ı Hakîm’in nimetlerini başlarımız üstünde neşre başladı. Serpiyor, dallarının elleri ile bizlere uzatıyor. İşte ona sureten benzeyen bu iki tohumcuk ise, gün âşıkı namındaki çiçek ile, hercaî menekşe gibi çiçekler verdi. Bizler için süslendi. Yüzümüze gülüyorlar, kendilerini bizlere sevdiriyorlar. Daha buradaki bir kısım tohumcuklar, bu güzel meyveleri verdi ve sünbül ve ağaç oldular. Güzel tad, koku ve şekilleri ile iştihamızı açıp, kendi nefislerine bizim nefislerimizi davet ediyorlar ve kendilerini müşterilerine feda ediyorlar. Tâ nebatî hayat mertebesinden, hayvanî hayat mertebesine terakki etsinler. Ve hâkeza.. kıyas et. Öyle bir surette o tohumcuklar inkişaf ettiler ki, o tek kabza, muhtelif ağaçlar ve mütenevvi çiçekler ile dolu bir bahçe hükmüne geçti. İçinde hiçbir galat, kusur yok.
فَارْجِعِ الْبَصَرَ هَلْ تَرٰى مِنْ فُطُورٍ
sırrını gösterir. Herbir tohum, ism-i Hafîz’in cilvesiyle ve ihsanıyla ona pederinin ve aslının malından verdiği irsiyeti; iltibassız, noksansız muhafaza edip gösteriyor.
İşte bu hadsiz hârika muhafazayı yapan Zât-ı Hafîz, kıyamet ve haşirde hafîziyetin tecelli-i ekberini göstereceğine kat’î bir işarettir. Evet bu ehemmiyetsiz, zâil, fâni tavırlarda bu derece kusursuz, galatsız hafîziyet cilvesi bir hüccet-i katıadır ki; ebedî tesiri ve azîm ehemmiyeti bulunan emanet-i kübra hamelesi ve arzın halifesi olan insanların ef’al, âsâr ve akvalleri ve hasenat ve seyyiatları, kemal-i dikkat ile muhafaza edilip muhasebesi görülecek.
Âyâ bu insan zanneder mi ki, başı boş kalacak? Hâşâ!.. Belki insan, ebede meb’ustur ve saadet-i ebediyeye ve şekavet-i daimeye namzeddir. Küçük-büyük, az-çok her amelinden muhasebe görecek. Ya taltif veya tokat yiyecek.
İşte hafîziyetin cilve-i kübrasına ve mezkûr âyetin hakikatına şahidler hadd ü hesaba gelmez. Bu mes’eledeki gösterdiğimiz şahid; denizden bir katre, dağdan bir zerredir.
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Bu hakikatli ve ibretli ders, Risale-i Nur Külliyatı’ndan Mesnevi-i Nuriye ve Şualar (On Beşinci Şua) eserlerinde geçen, İsm-i Hafîz’in tecellisini kâinat kitabındaki delilleriyle isbat eden mühim bir bahistir.
Mevzu: İsm-i Hafîz’in Tecellisi ve Haşirdeki Adalet-i İlâhiye
Bu ders, Cenab-ı Hakk’ın “Hafîz” (Her şeyi muhafaza eden, koruyan, kaydetip saklayan) isminin kâinattaki yansımalarını (cilvelerini) nazara vererek, insanın amellerinin zayi olmayacağını ve ahirette (Haşir meydanında) en ince detayına kadar hesaba çekileceğini isbat etmektedir.
İzahı, metnin akışına sadık kalarak şu mertebelerle sıralayabiliriz:
1. Hakikatin Temeli: Zerre Miskal Amelin Muhafazası
Metnin başlangıcı, Kur’an-ı Hakîm’in adalet terazisini kuran şu ayet-i kerimesine dayanır:
فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ ۙ وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ
Meal: “Kim zerre miktarı hayır yapmışsa onu (karşılığını) görür. Kim de zerre miktarı şer işlemişse onu (karşılığını) görür.” (Zilzal Suresi, 7-8. Ayetler)
İzahı:
Burada “Hafîz” isminin tecelli-i etemmi (en tam ve mükemmel görünüşü) beyan edilir. İnsan, dünya hayatında işlediği fiilleri unutsa da rüzgârın savurduğu yapraklar gibi kaybolduğunu zannetse de hakikat öyle değildir. Allah’ın ilmi ve hıfzı, zerre ağırlığındaki bir iyiliği veya kötülüğü dahi kaydeder, muhafaza eder ve karşısına çıkarır. Bu ayet, insanın başıboş bırakılmadığının en büyük delilidir.
2. Kâinat Kitabının Şahitliği (Müşahade ve Nazar)
Üstad Bediüzzaman Hazretleri, Kur’an’daki (Kitab-ı Mübin) bu hakikati akla yaklaştırmak için bizleri Kâinat Kitabı’na bakmaya davet eder. Çünkü kâinat, Allah’ın kudret kalemiyle yazılmış müşahhas (görünen) bir kitaptır.
• Mistarı Üstünde Yazılan: Kâinat, ilahi kanunların (adatullah) çizgileri üzerinde nizamla yazılmış bir kitaptır.
• Hakikat-ı Kübra: Ayetteki büyük hakikatin bir benzeri (naziresi), yaratılışta her an gözümüzün önünde sergilenmektedir.
3. Temsilî Hikâye: Tohumların Karışık Vaziyeti ve İlâhî Hıfz
Konuyu zihinlere nakşetmek için muazzam bir temsil (örnek) verilir:
• Karışık Bir Kabza Tohum: Farklı cinslerden (çiçek, ağaç, ot) tohumlar bir avuçta toplanır. Bunlar birbirine benzeyen, ayırt edilmesi zor, küçük sandukçalar gibidir.
• Karanlık ve Basit Ortam: Bu tohumlar, karanlık, cansız (camid) ve şuursuz olan toprağa atılır.
• Mizansız Su: Üzerlerine, ne yaptığını bilmeyen, akıp giden basit su serpilir.
• Zahiri Sebeplerin Acizliği: Zahirde (görünüşte) sebepler (toprak, su, karanlık) bu tohumları birbirinden ayıracak, onlara şekil verecek, her birinin genetik programını bilecek bir ilme ve şuura sahip değildir.
4. Bahar Mevsimi ve İsrafil-vari Diriliş
Bahar mevsimi, büyük kıyametin ve haşrin bir numunesi olarak tasvir edilir:
• Melek-i Ra’d (Gök Gürültüsü Meleği): Gök gürültüsü, İsrafil Aleyhisselam’ın Sûr’a üflemesi gibi, toprağın altındaki çekirdeklere “Haydi uyanın!” emrini tebliğ eder.
• Nefh-i Ruh (Ruh Üfleme): Yağmurla gelen hayat müjdesi, o ölü toprağın altındaki tohumları harekete geçirir.
İbret Noktası:
O nihayet derecede karışık tohumlar, İsm-i Hafîz’in tecellisi ile öyle bir kemal-i imtisal (kusursuz itaat) gösterirler ki, hiçbiri yolunu şaşırmaz. İncir tohumu incir olur, menekşe tohumu menekşe… Halbuki sebepler (toprak, su) kördür, sağırdır. Demek ki onları idare eden, onları karışıklık içinde muhafaza eden Fâtır-ı Hakîm’dir.
5. Hikmet ve Sanatın Parlaması (Tevfik-i Hareket)
Tohumların büyümesinde tesadüf değil, kasıtlı bir irade ve hikmet görünür:
• Rızık ve İkram: Ağaç olanlar, meyvelerini dalları vasıtasıyla ellerimiz gibi uzatır.
• Tezyinat (Süsleme): Çiçek olanlar, renkleri ve kokularıyla bize gülümser, kendilerini sevdirir.
• Feda ve Terakki: Meyveler, güzel tat ve kokularıyla iştahımızı açar. Adeta “Bizi yiyin ki, nebatî (bitkisel) hayattan, hayvanî ve insanî hayat mertebesine yükselip terakki edelim” derler.
Bu süreçte hiçbir karışıklık, hiçbir hata (galat) yoktur. Her şey yerli yerinde, mükemmel bir nizam (hikmet) içindedir. Bu durum şu ayetin sırrını gösterir:
فَارْجِعِ الْبَصَرَ هَلْ تَرٰى مِنْ فُطُورٍ
Meal: “…Gözünü çevir de bak, bir bozukluk görüyor musun?” (Mülk Suresi, 3. Ayet)
6. Kıyas-ı Binnefs: Çekirdekten İnsana Geçiş
Burası metnin en can alıcı noktasıdır. Üstad Bediüzzaman, küçükten büyüğe bir kıyas yapar:
• Küçük ve Fâni Olan: Basit tohumlar, geçici (zâil) ve ehemmiyetsiz tavırlarda dahi bu kadar kusursuz bir muhafazaya (hafîziyete) mazhar oluyor. Asıllarındaki program (kaderî irsiyet) hiç bozulmadan korunuyor.
• Büyük ve Bâki Olan: İnsan ise, Emanet-i Kübra’nın taşıyıcısıdır (hamele). Yeryüzünün halifesidir. Amelleri ebedî tesirler doğurur.
Mantıkî Sonuç (Hüccet-i Katıa):
Cenab-ı Hak, basit bir otun tohumunu şaşırtmıyor, çürütmüyor ve unutmuyorsa; kâinatın en kıymetli meyvesi olan insanın fiillerini, sözlerini (akval), iyilik (hasenat) ve kötülüklerini (seyyiat) başıboş bırakır mı? Elbette hayır!
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Zerre
(Hidayet-i Kur’aniyenin Şuaından)
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Cenab-ı Hakk’a nâzır ve ona vâsıl olan yollar, kapılar; âlemin tabakaları, sahifeleri, mürekkebatı nisbetinde bir yekûn teşkil etmektedir. Âdi bir yol kapandığı zaman, bütün yolların kapanmış olduğunu tevehhüm etmek, cehaletin en büyük bir şahididir. Bu adamın meseli, gayet büyük askerî bir karargâhı hâvi büyük bir şehirde, karargâhın bayrağını görmediğinden, sultanın ve askeriyeye ait bütün şeylerin inkârına veya teviline başlayan adamın meseli gibidir.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Herşeyin bâtını zahirinden daha âlî, daha kâmil, daha latif, daha güzel, daha müzeyyen olduğu gibi; hayatça daha kavî, şuurca daha tamdır. Ve zahirde görünen hayat, şuur, kemal ve saire ancak bâtından zahire süzülen zaîf bir tereşşuhtur. Yoksa bâtın camid, meyyit olup da ilim ve hayatı dışarıya vermiş olduğuna zehaba ihtimal yoktur.
Evet karnın (miden) evinden; cildin, gömleğinden ve kuvve-i hâfızan, senin kitabından nakş ve intizamca daha yüksek ve daha garibdir. Binaenaleyh âlem-i melekût, âlem-i şehadetten; âlem-i gayb, dünya ve âhiretten daha âli ve daha yüksektir. Maalesef nefs-i emmare, heva-i nefs ile baktığı için zahirî hayatlı, ünsiyetli bir perde gibi, meyyit ve zulmetli ve vahşetli zannettiği bâtın üstüne serilmiş olduğunu görüyor.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Senin yüzün, vechin o kadar küçüklüğü ile geçmiş ve gelecek bütün insanların adedince kendisini onlardan ayıran ve tarif eden nişan ve alâmetleri hâvi olduğu gibi, yüzünü teşkil eden esas ve erkânında da bütün insanlar ittifaktadır. Bütün insanlarda biri tevafuk, diğeri tehalüf olmak üzere iki cihet vardır. Tehalüf ciheti Sâni’in muhtar olduğuna, tevafuk ciheti ise Sâni’in Vâhid-i Ehad olduğuna delalet ederler. Bu iki cihetin bir Kasıd’ın kasdıyla, bir Muhtar’ın ihtiyarıyla, bir Mürîd’in iradesi ile, bir Alîm’in ilmiyle olmadığını tevehhüm etmek, muhalâtın en acibidir. Fesübhanallah! Yüzün o küçük sahifesinde nasıl gayr-ı mütenahî nişanlar dercedilmiştir ki, göz ile okunur da nazar ile, yani akıl ile görünmez.
İnsan nev’inde şu tehalüf ile buğday, üzüm, arı, karınca nevilerindeki tevafuk, kör tesadüfün işi olmadığı güneş gibi aşikârdır. Mademki kesretin böyle uzak, ince, geniş ahval ve etvarında da tesadüfün müdahalesine imkân yoktur. Ve tesadüfün elinden mahfuzdur. Ve ancak bir Hakîm’in kasdı ve bir Muhtar’ın ihtiyarı ve Semi’, Basîr bir Mürîd’in iradesinin daire-i tasarrufundadır.
“Tesadüf, şirk ve tabiat”tan teşekkül eden fesad şebekesinin âlem-i İslâmdan nefiy ve ihracına, Risale-i Nur’ca verilen karar infaz edilmiştir.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Aziz, Sıddık, Muhterem Kardeşim;
Mesnevi-i Nuriye’nin “Zerre” bahsinden alınan bu kıymettar parçaları, Risale-i Nur’un kendine has, celalli ve hikmetli lisanına sadık kalarak; ayet-i kerimeler ve onlardaki hakikatlerin nurlarıyla, müradif (eş anlamlı) ve mukabil manalarla zenginleştirerek şerh ve izah ediyoruz. Cenab-ı Hak, fehmimizi ziyadeleştirsin.
Aşağıda, her bir “İ’lem” (Bil ki!) hitabı, ayrı bir hakikat dersi olarak sıralanmıştır.
Birinci İ’lem: Marifetullah’ın Sonsuz Kapıları ve Cehaletin Körlüğü
Bu birinci derste Üstad Bediüzzaman Hazretleri, Cenab-ı Hakk’ın varlığına ve birliğine giden yolların, mahlukatın nefesleri adedince çok olduğunu beyan eder.
İzah ve Şerh:
Hâlık-ı Kâinat’ı tanımak ve O’na vasıl olmak için kâinatta yaratılan yollar, mevcudatın tabakaları ve kâinat kitabının sahifeleri sayısıncadır. Her bir zerre, her bir nebat, her bir yıldız; kendi lisan-ı haliyle Rabbini tesbih eder ve O’nu gösteren birer pencere hükmündedir.
Ancak, maddeperest ve gaflet ehli olanlar, akıllarını sadece gözlerine indirdiklerinden, maneviyatı göremezler. Adi bir sebebin (örneğin bir tabiat hadisesinin) perdesi altında, Müsebbibü’l-Esbab olan Allah’ı göremeyince, O’na giden bütün yolların kapalı olduğunu zannederler. Bu hal, cehaletin en koyu mertebesidir.
Metindeki temsil gayet manidardır: Büyük bir kışlada (kâinat), karargâhın bayrağını (Rububiyetin alametini) göremeyen bir ahmak asker, Sultan’ın varlığını inkâr eder. Halbuki Sultan’ın emri ve nizamı her neferin üzerinde, her teçhizatta okunmaktadır. Aynen öyle de, bir tek kanunu veya sebebi bahane edip, şu muazzam nizamı ve intizamı tesadüfe vermek, akıldan istifa etmektir.
İlgili Ayet-i Kerime:
Cenab-ı Hak, ayetlerini hem enfüste (iç dünyada) hem de âfâkta (dış dünyada) gösterdiğini şöyle beyan eder:
“Varlığımızın delillerini, (kâinattaki uçsuz bucaksız) ufuklarda ve kendi nefislerinde onlara göstereceğiz ki, o Kur’an’ın gerçek olduğu onlara iyice belli olsun…” (Fussilet Suresi, 41/53)
Hülasa: Bir kapının kapalı olması (veya senin o kapıyı görememen), sarayın yokluğuna delil olamaz. İman nuruyla bakan, her şeyde Sâni-i Zülcelal’in marifetine bir yol bulur.
İkinci İ’lem: Bâtın ve Zahir Arasındaki Fark ve Melekûtun Ulviyeti
Bu kısımda, eşyanın iç yüzü (bâtın/melekût) ile dış yüzü (zahir/mülk) arasındaki muazzam fark nazara verilmektedir.
İzah ve Şerh:
Eşyanın dış görünüşü (zahir), iç yapısına (bâtın) nispeten sönük, zayıf ve perdedir. Esas hayat, şuur, nizam ve kemal; eşyanın iç yüzünde, yani “melekût” cihetindedir. Zahirde gördüğümüz nakışlar, o muazzam iç hakikatin dışarıya sızan zayıf bir tereşşuhudur (sızıntısıdır).
• Mide ve Cilt Misali: Midenin içi, gıdaları hazmetmesi, vücuda dağıtması ve biyolojik fabrikası itibariyle, dışındaki deriden sanatça daha harika, daha gariptir.
• Hafıza ve Kitap Misali: İnsanın kuvve-i hafızası, kütüphaneler dolusu malumatı küçücük bir et parçasında saklamasıyla, yazılan zahiri kitaptan daha mucizevidir.
İnsandaki nefs-i emmare, heva ve heves gözlüğüyle baktığı için, sadece dış görünüşü (mülk âlemini) canlı, renkli ve ünsiyetli görür. İç yüzü (melekût ve gayb âlemini) ise karanlık ve ölü zanneder. Halbuki hakikat tam aksinedir. Esas hayat, melekûttadır; zahir, o hayatın sadece bir gölgesidir. Tabiat denilen şey, İlahi kanunların bir mecmuasıdır; o kanunların arkasında ise “İrade-i Külliye” ve “Hayat-ı Ezeliye” vardır.
İlgili Ayet-i Kerime:
Allah’ın hem Zahir hem Bâtın olduğu ve her şeyin O’nun ilmiyle kuşatıldığı şöyle ifade edilir:
“O, ilktir, sondur, zâhirdir, bâtındır. O, her şeyi bilendir.” (Hadîd Suresi, 57/3)
Hülasa: Gözünü zahirden bâtına çeviren, eşyanın cansız bir kabuktan ibaret olmadığını, her bir zerrenin “Emr-i Kün Feyekün” ile hareket eden şuurlu bir memur gibi vazife gördüğünü müşahede eder.
Üçüncü İ’lem: Vech-i İnsan’daki Tevafuk ve Tehalüf (Birlik ve Farklılık) Mührü
Bu son ve en çarpıcı derste, insanın yüzündeki (sima) harika sanat ve bu sanatın tesadüfü (rastlantıyı) nasıl imkânsız kıldığı isbat edilmektedir.
İzah ve Şerh:
İnsan yüzü, küçük bir sahife olmasına rağmen, geçmiş ve gelecek bütün insanlardan ayrılan alametleri (farklılıkları) ihtiva eder. Burada iki mühim cihet vardır:
• Tevafuk (Benzerlik) Ciheti: Bütün insanların yüzünde göz, kulak, burun gibi azaların yerli yerinde olması. Bu durum, Sâni’in (Yaratıcının) Vâhid-i Ehad (Bir ve Tek) olduğuna, bütün insanları aynı elin, aynı kudretin yarattığına delalet ve şehadet eder.
• Tehalüf (Farklılık) Ciheti: Her insanın simasının, parmak izinin ve hüviyetinin diğerinden başkalığı. Bu durum, Sâni’in Muhtar (İrade sahibi) olduğuna, yani fabrikasyon bir üretim yapmayıp, her ferdi ayrı bir kast, irade ve ihtiyarla yarattığına işaret eder.
Üstad Hazretleri burada hayretle nida eder: “Fesübhanallah!” Yüz kadar küçük bir alanda, milyarlarca resmi birbirinden ayırmak, sonsuz bir ilim ve irade gerektirir. Bu, kör tesadüfün, sağır tabiatın işi olamaz. Arı ve karınca gibi nevilerde benzerlik (tevafuk) hakimken, insanda ferdiyet ve farklılık (tehalüf) ön plandadır. Bu ince nakışlar, ancak Alîm (Her şeyi bilen), Basîr (Her şeyi gören) ve Mürîd (Dilediğini yapan) bir Zât’ın eseridir.
İlgili Ayet-i Kerime:
İnsanların renklerinin ve dillerinin ayrı olması, Rabbimizin varlığının en büyük delillerinden biri olarak Kur’an’da zikredilir:
“Göklerin ve yerin yaratılması, dillerinizin ve renklerinizin farklı olması da O’nun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir. Şüphesiz bunda bilenler için elbette ibretler vardır.” (Rûm Suresi, 30/22)
Hülasa ve Netice:
Metnin sonunda kat’i bir hüküm verilir: “Tesadüf, şirk ve tabiat” iddiaları, İslam âleminin hakikat nazarında çürük, asılsız ve merduttur. Risale-i Nur, bu batıl inançların “fesad şebekesini” ilim ve hikmet kılıcıyla parçalamış, tevhid bayrağını kâinatın burçlarına dikmiştir.
(Mesnevi-i Nuriye, Zerre Bahsi)
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Şeytanın ilka etmekte olduğu vesveselerden biri:
“Yahu, şu koyun veya inek, eğer Kadîr ve Alîm-i Ezelî’nin nakşı, mülkü olmuş olsa idi; bu kadar miskin bîçare olmazlardı. Eğer bâtınlarında, içlerinde Alîm, Kadîr, Mürîd bir Sâni’in kalemi çalışmış olsaydı, bu kadar cahil, yetim, miskin olmazlardı.” diyen ve cinnî şeytanlara üstad olan ey şeytan-ı insî! Cenab-ı Hak, her şeye lâyıkını veriyor ve maslahata göre veriyor. Eğer atâsı, in’amı bu kaideden hariç olsa idi, senin eşeğinin kulağı senden ve senin üstadlarından daha akıllı, daha âlim olması lâzımdı. Ve senin parmağın içinde senin şuur ve iktidarından daha çok bir şuur, bir iktidar yaratırdı. Demek her şeyin bir haddi var. O şey, o had ile mukayyeddir.
Kader, her şeye bir mikdar ve o mikdara göre bir kalıb vermiştir. Feyyaz-ı Mutlak’tan aldığı feyze olan kabiliyeti o kalıba göredir. Malûmdur ki, dâhilden harice süzülen cüz-ü ihtiyarî mizanıyla, ihtiyaç derecesiyle, kabiliyetin müsaadesi ile hâkimiyet-i esmanın nizam ve tekabülüyle feyz alınabilir. Maahâza, şemsin azametini bir kabarcıkta aramak, akıllı olanın işi değildir.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
İnsan, hikmet ile yapılmış bir masnudur. Ve Sâni’in gayet hakîm olduğuna, yaptığı vuzuh-u delalet ile sanki mücessem bir hikmet-i nakkaşedir. Tecessüd etmiş bir ilm-i muhtardır. İncimad etmiş bir kudret-i basîre olduğu gibi öyle bir fiilin mahsulüdür ki, istidadı irade ettiği şeyi kendisine veriyor. Öyle bir in’am ve ihsanın kesifidir ki, bütün hacatına vâkıftır. Öyle bir kaderin tersim ettiği bir surettir ki, bünyesine lâzım ve münasib şeyleri bilir. Bu malûmat ile her şeyin mâliki olan Mâlik’inden nasıl tegafül eder ve bütün cinayetlerini bilen, hacatını gören, vaveylâlarını işiten Semi’, Basîr, Alîm, Mücîb olarak üstünde bir Rakib’in bulunmamasını nasıl tevehhüm edebilir?
Ey nefs-i emmare!
Ne için kendini hariç tevehhüm ediyorsun? Eğer evamire imtisal dairesinden çıkarsan, ya herkesin ayağını öpercesine müraat ve ihtiram etmeğe mecbur olursun. Veya ehemmiyet vermeyerek “Zalim-i Alelküll” olacaksın. Bu yük ağırdır, taşıyamıyacaksın. En iyisi, ecnebi olan şirki terk ile mülküllahın dairesine gir ki, rahat edesin. Ve illâ, sefineye binip yükünü arkasına alan ebleh adam gibi olacaksın.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Aziz, sıddık, muhterem kardeşim;
Mesnevi-i Nuriye’den iktibas edilen bu üç mühim “İ’lem”, tevhid hakikatini, kaderin ince sırlarını ve nefsin desiselerini beyan eden, hikmet ve ibret dolu derslerdir. Bu hakikatleri, Risale-i Nur’un lisanına, üslubuna ve meşrebine sadık kalarak, Kur’ân-ı Hakîm’in âyetleri ışığında ve müradif (eş anlamlı) kelimelerle zenginleştirerek izah edelim.
Mevzu bahis olan parçalar, esbabperestliğe (sebeplere tapma), tabiatçılığa ve enaniyetin (benlik) tuğyanına karşı vurulmuş elmas birer kılıç hükmündedir.
BİRİNCİ İ’LEM: Hikmet-i Rabbaniye ve Kaderin Ölçüsü
Metnin Özü:
Şeytanın, mahlukatın zahiri acizliği ve cehaleti üzerinden Hâlık-ı Zülcelal’in ilim ve kudretine getirmek istediği şüpheye karşı; her şeyin bir ölçü, bir hikmet ve maslahat (fayda/gaye) dairesinde yaratıldığının isbatıdır.
İzah ve Şerh:
Bu makamda, şeytan-ı insî (insan suretindeki şeytanlar) ve cinnî, hayvanatın zahiri hallerine bakarak bir “eksiklik” vehmeder. “Eğer bu hayvanlar sonsuz ilim sahibi bir Sanatkâr’ın eseri olsaydı, bu kadar miskin ve cahil olmazlardı” diyerek, tabiat hadiselerindeki hikmeti inkâr yoluna saparlar.
Halbuki Cenab-ı Hak, Hakîm’dir (Sonsuz hikmet sahibi). Her mahluka, vücudunun (varlığının) kaldırabileceği, vazifesinin gerektirdiği ve hayatının devamı için elzem olan cihazatı ihsan etmiştir. Bu ihsan, “rastgele” değil, bir “kader kalıbı” ile tayin edilmiştir.
Üstad Bediüzzaman Hazretleri burada harika bir mukayese ile cevabı yapıştırır: Eğer Allah’ın in’amı (nimet vermesi) bir kurala, bir mizana ve bir hikmete bağlı olmasaydı; bir eşeğin kulağının, bir insanın beyninden daha âlim olması gerekirdi. Yahut parmağımızdaki bir hücrenin, bütün bedenimizden daha büyük bir şuur taşıması icap ederdi. Ancak kâinatta abes (boş, manasız) iş yoktur. Her şey bir “hadd” (sınır) ile mukayyeddir (bağlıdır).
Feyyaz-ı Mutlak (Feyzi ve bağışı sonsuz olan Allah), mahlukatın kabiliyetine göre feyz verir. Bir kabarcıkta güneşin bütün haşmetini ve azametini aramak nasıl bir ahmaklık ise; sınırlı bir mahlukta, Hâlık’ın bütün Esma-i hüsnasının tecellisini aynı şiddette beklemek de öyle bir cehalettir. Kader, her şeye bir miktar tayin etmiştir.
İlgili Ayet-i Kerime:
“Şüphesiz biz her şeyi bir ölçüye göre yarattık.”
(Kamer Suresi, 54/49)
Müradif ve Istılahlar:
• Maslahat: Hikmet, gaye, fayda, olması gereken en uygun durum.
• Mukayyed: Kayıtlı, sınırlı, başıboş olmayan.
• Feyyaz-ı Mutlak: Nimet ve feyzi sınırsız olan Allah.
• Cüz-ü İhtiyarî: İnsanın sınırlı seçme yeteneği, iradesi.
İKİNCİ İ’LEM: İnsan, Mücessem Bir Hikmettir
Metnin Özü:
İnsanın yaratılışındaki mükemmellik, onun ihtiyaçlarını bilmesi ve menfaatine olan şeyleri istemesi; onun başıboş olmadığını, bilakis her halini gören ve bilen bir Mürebbi’nin (Terbiye edici) nezaretinde olduğunu isbat eder.
İzah ve Şerh:
İnsan, kâinatın bir misal-i musağğarıdır (küçültülmüş bir örneğidir). Metinde ifade edildiği üzere insan, **”Mücessem bir hikmet-i nakkaşe”**dir; yani Allah’ın hikmetinin cisimleşmiş, ete kemiğe bürünmüş en antika sanatıdır.
İnsanın istidadı (kabiliyeti), neye ihtiyacı varsa onu talep eder lisanıyla yaratılmıştır. Göz görmeyi, mide gıdayı, akıl hakikati ister. Bu istekleri insanın kendisi yaratmadığına ve bu ihtiyaçları karşılayacak kudrete de bizatihi malik olmadığına göre; insan “Donmuş bir kudret, tecessüd etmiş (bedenleşmiş) bir ilim” eseridir.
Bu kadar muntazam bir sanat eseri olan insan, nasıl olur da Mâlik-i Hakiki’sinden (Gerçek sahibinden) gaflet eder? İnsanın en gizli arzularını bilen, sessiz feryatlarını (vaveyla) işiten; Semi’ (Her şeyi işiten), Basîr (Her şeyi gören), Mücîb (Dualara cevap veren) bir Zat’ın nezaretinden, murakabesinden (gözetiminden) kendini nasıl hariç sayabilir?
Burada “yanılma” değil, bir körlük söz konusudur. İnsanın bütün cinayetlerini (günahlarını) bilen ve her an onu görüp gözeten bir Rakib (Gözetleyici) isminin tecellisi inkâr edilemez bir hakikattir.
İlgili Ayet-i Kerime:
“İnsan, kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanır?”
(Kıyamet Suresi, 75/36)
“Sözünüzü ister gizleyin ister açığa vurun; bilin ki O, göğüslerin özünü bilir. Yaratan bilmez mi? O, en gizli şeyleri bilir, (her şeyden) hakkıyla haberdardır.”
(Mülk Suresi, 67/13-14)
Müradif ve Istılahlar:
• Masnu: Sanat eseri, yapılmış şey.
• Vuzuh-u Delalet: İşaret etme açıklığı, apaçık delil olma.
• İncimad Etmiş: Donmuş, katılaşmış (Burada kudretin madde şeklinde görünmesi kastedilir).
• Tegafül: Bilmezlikten gelme, gaflet gösterme.
• Tevehhüm: Kuruntu, asılsız zannetme, var olmayanı var sanma.
ÜÇÜNCÜ İ’LEM: Nefsin İki Çıkmaz Yolu ve Tevhidin Rahatlığı
Metnin Özü:
Nefs-i emmarenin (kötülüğü emreden nefis) kendini Allah’ın mülkünden ve emrinden hariç tutma çabası ve bunun neticesinde düşeceği iki dehşetli manevi hastalık: Ya zelil bir dilencilik ya da hadsiz bir firavunluk.
İzah ve Şerh:
Ey nefis! Sen kendini hür ve bağımsız mı zannediyorsun? Eğer Allah’ın “Evamir-i Tekviniye” (yaratılış kanunları) ve “Evamir-i Şer’iye” (dinî emirler) dairesinden çıkarsan, hürriyet değil, esaret bulursun.
Nasıl mı?
İman ve ubudiyet (kulluk) bağından kaçan adam, kâinattaki her sebebin karşısında boyun eğmek zorunda kalır. Rızkı için patronuna, sağlığı için doktora, korkusu için zalime adeta secde edercesine (ayağını öpercesine) bir zillet, bir aşağılık içine düşer. Her şeyden korkar, her şeye muhtaç olur.
Veyahut, bu acizliği kabul etmeyip enaniyetine (benliğine) sığınırsa; bu sefer de “Zalim-i Alelküll” olur. Yani kendini her şeyin sahibi, hâkimi zanneden, Nemrutlaşmış bir ruh haliyle, taşınması imkânsız bir yükün altına girer. Kendine malik olmadığı halde mülk iddia eder. Bu yük altında ezilir.
Çare nedir? “Ecnebi olan şirki terk” etmektir. Yani Allah’tan gayrısına bel bağlamayı, sebeplere tesir vermeyi bırakıp; mülküllahın (Allah’ın mülkünün) dairesine girmektir. Gemiye bindiği halde yükünü sırtında taşıyan ahmak yolcu gibi olma! Yükü gemiye (Kader gemisine ve Kudret-i İlahiye’ye) bırak, rahat et. Tevekkül et, esaretten kurtul.
İlgili Ayet-i Kerime:
“Allah bir misal getirdi: Birbiriyle çekişen birçok ortakların sahip olduğu bir adam (köle) ile yalnız bir kişiye bağlı olan bir adam… Bu ikisinin durumu bir olur mu? Hamd Allah’a mahsustur; fakat onların çoğu bilmezler.”
(Zümer Suresi, 39/29)
Müradif ve Istılahlar:
• İmtisal: Emre uyma, boyun eğme.
• Müraat ve İhtiram: Riayet etme, saygı gösterme (burada sebeplere yaranma manasında).
• Zalim-i Alelküll: Her şeye zulmeden, haddini aşan zalim.
• Şirk: Allah’a ortak koşma, sebeplere yaratıcılık verme.
• Sefine: Gemi.
• Ebleh: Akılsız, ahmak.
Cenab-ı Hak, bizleri hikmetini anlayan, haddini bilen, aczini ve fakrını şefaatçi yapıp Rahmet kapısını çalan bahtiyar kullarından eylesin. Âmin.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Bir insanı yaratan Hâlık’ın, âlemi müştemilâtıyla beraber yaratmasında bir bu’d, bir garabet yoktur. Zira bir insanın yaratılışı, içerisinde bulunan eşyanın yaratılmasından ibaret olduğu gibi, âlemin de yaratılışı müştemilâtının yaratılışından ibarettir. Ve keza insan, âleme bir enmuzec ve küçük bir fihristedir. Çünki kavunun hâlıkı, çekirdeğin hâlıkından başkası olması mümteni’dir.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Senin iktidarın kısa, bekan az, hayatın mahdud, ömrünün günleri ma’dud ve her şeyin fânidir. Öyle ise, şu kısa, fâni ömrünü fâni şeylere sarfetme ki, fâni olmasın. Bâki şeylere sarfet ki, bâki kalsın.
Evet yaşadığın ömürden dünyada göreceğin istifade ancak yüz sene olur. Bu yüz sene ömrünü yüz tane hurma çekirdeği farzedelim. Bu çekirdekler iska edilip muhafaza edilirse, ilâ-mâşâallah semere verecek yüz tane ağaç olur. Aksi takdirde ateşe atıp yakmaktan başka bir istifadeyi temin etmez. Kezalik senin o yüz senelik ömrün de şeriat suyu ile iska ve âhirete sarfedilirse, âlem-i bekada ilelebed semerelerinden istifade edeceksin. Binaenaleyh semeredar yüz tane hurma ağacını terk ve yüz tane çekirdeklerine kanaat ile aldanırsa, o adam, Hutame’ye (cehenneme) hatab olmaya lâyıktır.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Evham, şübehat, dalalâtın menşe’ ve mahzenlerinden biri: Nefis, kendisini kader ve sıfât-ı İlahiyenin tecelliyat dairesinden hariç addeder. Sonra tecelliyata mazhar olanlardan birisinin mevkiinde kendisini farzeder. Onda fena olur. Sonra başlar bazı teviller ile o şeyi de Allah’ın mülkünden, tasarrufundan çıkartır. Kendisinin girmiş olduğu şirk-i hafîye girdirir. Ve şirk-i hafîden aldığı bazı halleri o masuma da aksettirir.
Hülâsa:
Nefs-i emmare, devekuşu gibi aleyhine olan şeyi lehine zanneder. Veya sofestaî gibi münakaşa edenleridir ki, vekilleri birbirini reddeder. Taâruzan, tesakutan kabîlinden: “Hiçbirisi de hak değildir” diye hükmeder.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Aziz, sıddık, muhterem kardeşim;
Mesnevi-i Nuriye’den iktibas edilen bu üç “İ’lem”, Tevhid, Âhiret ve Enaniyet (Nefis) gibi imanın en mühim rükünlerine ve insan psikolojisinin derin yaralarına parmak basan, hikmet dolu derslerdir.
Risale-i Nur’un o derûnî, hikmetli lisanına sadık kalarak, Kur’ân-ı Hakîm’in nurlu beyanları ışığında bu hakikatleri şerh ve izah edelim.
BİRİNCİ İ’LEM: İnsan ve Kâinatın Yaratılışındaki Sırr-ı Vahdet
Metin Özeti: Bir insanı yaratan Hâlık için, kâinatı yaratmak zor değildir. İnsan kâinatın küçültülmüş bir numunesidir. Çekirdeği kim yarattıysa, meyveyi ve ağacı da O yaratmıştır.
İzah ve Şerh:
Bu fıkra-i nuriye, Cenab-ı Hakk’ın kudretinin azametini ve her şeye şamil olduğunu, “külfet” ve “ağırlık” mefhumlarının o Kudret-i Ezeliye için geçerli olmadığını beyan eder.
1. Kudret-i İlahiye Nazarında Az ve Çok Müsavidir:
Nasıl ki güneşin timsali ve aks-i nuru, küçük bir cam parçasında göründüğü gibi, koca okyanusun yüzünde de aynı kolaylıkla görünür; aynen öyle de, Hâlık-ı Zülcelal için bir atomu yaratmak ile koca bir galaksiyi yaratmak arasında kudretce bir fark yoktur. Çünkü O’nun kudreti zâtîdir, arızi değildir.
Kur’ân-ı Mu’ciz-i Beyan bu hakikati şöyle ferman eder:
“Sizin yaratılmanız da tekrar diriltilmeniz de ancak tek bir kişinin yaratılıp diriltilmesi gibidir. Şüphesiz Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.” (Lokmân Suresi, 28. Ayet)
2. İnsan: Âlem-i Asgar (Küçük Âlem):
Üstad Bediüzzaman Hazretleri, insanın kâinatın bir “fihristesi” ve “enmuzeci” (numunesi) olduğunu beyan eder. Kâinatta ne varsa, insanda bir numunesi vardır.
• Kâinatta dağlar vardır; insanda kemikler…
• Kâinatta nehirler vardır; insanda damarlar…
• Kâinatta ağaçlar, nebatat vardır; insanda kıllar…
• Kâinatta ruhaniyat ve melaike vardır; insanda latifeler, hisler…
Dolayısıyla, koca sarayı (kâinatı) kim inşa etmişse, o sarayın küçültülmüş bir maketi olan insanı da O inşa etmiştir. Sarayın ustası ile maketin ustası gayr-ı kabil-i tefrikdir, ayrı olması düşünülemez.
3. Çekirdek ve Kavun Misali:
Bir kavun çekirdeği, o koca kavunun bütün hususiyetlerini, rengini, tadını, şeklini kader kalemiyle içinde saklar. Çekirdeğin içindeki o ince genetik programı kim yazdıysa, kavunu o program üzerinden inşa eden de O’dur.
• Müradif Kelimeler:
• Bu’d: Uzaklık, imkânsızlık.
• Müştemilât: İçindekiler, eklentiler.
• Enmuzec: Numune, örnek.
• Mümteni’: İmkânsız, olması kabil olmayan.
Bu ders bize öğretir ki; kendimize baktığımızda kâinatın Hâlık’ını bulabiliriz. Zira biz, O’nun kudret kalemiyle yazdığı, kâinat kitabının özet bir nüshasıyız.
İKİNCİ İ’LEM: Fani Ömrü Bakiye Tebdil Etmek
Metin Özeti: İnsanın iktidarı ve ömrü kısıtlıdır. Bu kısa ömrü fani şeylere harcamamalı. Ömür, ahiret hesabına kullanılırsa, tıpkı ekilen çekirdekler gibi ebedi ağaçlar olur. Aksi halde ateşe atılan odun gibi heba olur.
İzah ve Şerh:
Bu parça, insanın dünyadaki varoluş gayesini ve elindeki sermaye olan “ömür dakikalarını” nasıl ticaret yapması gerektiğini ders veren muazzam bir ikazdır.
1. İnsanın Aczi ve Fakrı:
İnsan, nihayetsiz arzulara sahip olmasına rağmen, iktidarı gayet mahdud (sınırlı), bekası az ve günleri ma’dud (sayılı) bir varlıktır. İnsan fıtraten ebediyeti isterken, zamanın çarkları arasında öğütülmektedir. Bu tezat, ancak yüzünü Bâki-i Hakiki’ye (Allah’a) dönmekle çözülür.
2. Ticaret-i Uhreviye (Ahiret Ticareti):
Cenab-ı Hak, müminlerden canlarını ve mallarını cennet karşılığında satın almıştır. Ayet-i kerimede şöyle buyurulur:
“Şüphesiz Allah, müminlerden canlarını ve mallarını, kendilerine vereceği cennet karşılığında satın almıştır.” (Tevbe Suresi, 111. Ayet)
Buradaki “çekirdek” temsili harikuladedir:
• İhtimal 1 (Ahirete Sarf Etmek): Elimizdeki 100 çekirdeği (100 yıllık ömrü), İslamiyet ve ubudiyet toprağına ekip, şeriat suyu ile sularsak; bu fani dakikalar âlem-i bekada baki meyveler veren cennet ağaçlarına (Tuba-i Cennet) inkılab eder.
• İhtimal 2 (Dünyaya ve Nefse Sarf Etmek): Eğer bu ömür sermayesini sadece nefsin hevesatına, geçici dünya lezzetlerine harcarsak; o çekirdekleri (ömür dakikalarını) sobaya atıp yakmış gibi oluruz. Bir anlık alev (lezzet) verir, sonra kül olur gider. Üstelik o kül ve duman, ebedi hayatta bize azap (Hutame ateşi) olarak döner.
3. Hutame ve Hatab:
Metinde geçen “Hutame”, cehennemin yakıcı ateşidir. “Hatab” ise odun demektir. Ömrünü israf eden, kendi cehenneminin odununu sırtında taşıyan hamal gibidir.
Kur’an-ı Kerim bu hali şöyle tasvir eder:
“Hayır! Andolsun ki o, Hutame’ye atılacaktır. Hutame’nin ne olduğunu sen ne bileceksin? O, Allah’ın tutuşturulmuş ateşidir.” (Hümeze Suresi, 4-6. Ayetler)
• Müradif Kelimeler:
• İska: Sulama.
• Semere: Meyve, netice.
• Binaenaleyh: Bundan dolayı, bunun üzerine.
• Kezalik: Bunun gibi, aynı şekilde.
ÜÇÜNCÜ İ’LEM: Nefsin Hilesi ve Şirk-i Hafî
Metin Özeti: Evham ve dalaletin kaynağı nefistir. Nefis, kendini Allah’ın kader dairesinin dışında tutar, sonra başkasının yerine geçer, orada fena bulur (kaybolur). Tevillerle eşyayı Allah’ın mülkünden çıkarır, gizli şirke girer. Devekuşu gibi tehlikeyi görmezden gelir veya sofestaî gibi her şeyi inkâr eder.
İzah ve Şerh:
Bu kısım, insanın iç dünyasındaki psikolojik sapmaları ve inançsızlığın (dalaletin) altındaki en sinsi mekanizmayı deşifre eder. Nefs-i emmarenin (kötülüğü emreden nefis) kendini nasıl aldattığını anlatır.
1. Nefsin Bağımsızlık İddiası (Ene ve Enaniyet):
Nefis, tabiatı gereği firavun–meşreptir. Kendini hür, bağımsız ve kendi kendine malik zanneder. Allah’ın “Tasarruf ve Kader” dairesinden kendini hariç tutmak ister. Yani, “Benim hayatım bana ait, ben istediğimi yaparım” der.
2. Kıyas-ı Binnefs (Kendine Kıyas Etmek):
Nefis, kendindeki bu hayali bağımsızlığı (rububiyet davasını), dış dünyadaki diğer varlıklara da atfeder. “Ben kendi kendimeysem, şu ağaç da kendi kendinedir, şu sebep de müstakildir” diyerek, her şeyi Allah’ın mülkünden ve idaresinden çıkarmaya çalışır. Buna “Şirk-i Hafî” (Gizli Şirk) denir. Açıkça “Allah yok” demez belki, ama sebeplere (tabiata, tesadüfe) ilahlık verir gibi tesir yükler.
3. Devekuşu ve Sofestaî Misali:
• Devekuşu: Avcıyı görünce başını kuma gömer, “Ben onu görmüyorum, o halde o da beni görmüyor” sanır. Nefis de ölümü ve Allah’ın nazarını düşünmeyerek, gaflet kumuna başını gömer, tehlikeden kurtulduğunu sanır. Halbuki koca gövdesi dışarıdadır, hedef halindedir.
• Sofestaî (Sofistler): Bunlar, “Hakikat diye bir şey yoktur, her şey hayaldir veya görecelidir” diyerek, işine gelmeyen hakikatleri inkâr yoluna giderler. Nefis de işine gelmeyen İlahî emirler karşısında, demagoji ve batıl tevillerle (yorumlarla) gerçeği inkâr eder. Vekillerin birbirini reddetmesi gibi; nefis, vicdanın sesini reddeder; heva, aklın sesini bastırır. Ortada bir “taâruz” (çatışma) ve “tesâkut” (birbirini çürütme/düşürme) hali oluşur.
Ayette nefsin bu hali şöyle beyan edilir:
“Hevasını (nefsinin arzusunu) tanrı edineni gördün mü?” (Câsiye Suresi, 23. Ayet)
• Müradif Kelimeler:
• Menşe’: Kaynak, kök.
• Tevil: Yorumlama (burada gerçeği saptırma manasında).
• Şirk-i Hafî: Gizli şirk, sebeplere tesir vermek.
• Taâruzan: Çatışarak, birbirine zıt düşerek.
• Tesakutan: Düşerek, hükümsüz kalarak.
Hülâsa-i Kelam:
Bu üç İ’lem, insanı önce marifetullaha (Allah’ı bilmeye) çağırır, sonra dünya-ahiret dengesini kurmasını ihtar eder, en sonunda da bu yoldaki en büyük engeli olan nefsin hilelerini deşifre ederek muhafaza altına alır.
Rabbim bizleri nefsin desiselerinden muhafaza eylesin, fani ömrümüzü baki elmaslara tebdil etmeyi nasip eylesin. Âmin.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Gafil nefis, âhireti dünyanın bitişiğinde ve dünya ile bağlı bir menzil zannediyor. Bu itibarla nefsin elinde iki silâh vardır. Dünyanın zeval ve fenasının eleminden kurtulmak için âhireti düşünmekle ümidvar olur. Âhiret için lâzım olan a’mal külfetine gelince, gaflet veya tegafül ile ondan da kendisini kurtarır. Ölmüş olanların hayatta olmadıklarını düşünmüyor. Ancak sefere gidenler gibi, görünmüyorlarsa da hayattadırlar, diye zanneder. Ve ölüme o kadar ehemmiyet vermiyor. Bazı dünyevî işlerini ebedîleştirmek için şöyle bir desisesi de vardır ki: “Matlublarımın dünyada semereleri olmasa da esasları âhiret ile muttasıl ve âhirette faideleri vardır” diye müteselli oluyor. Meselâ: İlim gibi, “Dünyada menfaati olmasa bile âhirette faidesi vardır” diye iyi ciheti göstermekle, kötü ciheti altında yutturur.
Hülâsa:
Nefis, devekuşu gibidir. Şeytan sofestaî, heva da bektaşîdir.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Halk-ı eşya hakkında “mûcibe-i külliye” sadık olmadığı takdirde “sâlibe-i külliye” sadık olur. Yani ya bütün eşyanın hâlıkı Allah’tır veya Allah hiçbir şeyin hâlıkı değildir. Çünki eşyanın arasında muntazam tesanüd ile halk ve yaratmak, tecezziyi kabul etmez bir külldür, baziyet yoktur. Ya mûcibe-i külliye olacaktır veya sâlibe-i külliye olacaktır. Başka ihtimal yok. Her şeyde illetin ademini tevehhüm eden vehmin vâhî hükmünde bir kıymet yok. Binaenaleyh edna bir şeyde Hâlıkıyet eseri göründüğü zaman, bütün eşyada tahakkuk eder.
Ve keza Hâlık ya birdir veya gayr-ı mütenahîdir, evsat yoktur. Zira Sâni’ vâhid-i hakikî olmazsa, kesîr-i hakikî olacaktır. Kesîr-i hakikî ise gayr-ı mütenahîdir.
Maahâza nuru neşredenin nursuz, icad edenin vücudsuz, îcab ettirenin vücubsuz olması muhaldir.
Ve keza ilim sıfatını ihsan edenin ilimsiz, şuuru ihsan edenin şuursuz, ihtiyarı verenin ihtiyarsız, iradeyi verenin iradesiz, kâmil şeylerin sâni’i gayr-ı kâmil olduğunu telakki etmek muhaldir.
Ve keza aynı tersim, basarı tasvir ve nazarı tenvir edenin basarsız olduğunu düşünmek, ancak basar ve basiretten mahrum olan adamın işidir. Maahâza masnudaki kemalât, tamamen Sâni’deki kemalden akan bir feyizdir. Fakat kuşlardan yalnız sineği gören, tanıyan bir mikrop, kartalı gördüğü zaman “Bu kuş değildir.” der. Çünki sinekteki şeyler onda yoktur.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Aziz, sıddık, müdakkik kardeşim;
Mesnevi-i Nuriye’den iktibas edilen bu iki derin ve hikmetli “İ’lem” parçasının izahını, Risale-i Nur’un manevî iklimine uygun bir lisanla, Kur’an-ı Hakîm’in âyetleri ve müradif kelimeler ışığında aşağıda takdim ediyoruz.
Mevzu bahis olan hakikatler; nefsin desiselerini keşfetmek ve Tevhid inancını sarsılmaz burhanlarla (delillerle) isbat etmek üzerinedir.
BİRİNCİ İ’LEM: Nefsin Hileleri ve Ahiret Telakkisi
Bu kısımda Üstad Bediüzzaman Hazretleri, nefs-i emmarenin (kötülüğü emreden nefis) insana oynadığı manevî oyunları, onun gaflet ve tenbelliğine nasıl kılıf uydurduğunu nazara vermektedir.
1. Nefsin İki Yüzlü Siyaseti
Metinde ifade edildiği üzere, gafil nefis, ahireti dünyanın bir uzantısı gibi görür. Bu sakat bakış açısı, nefsin eline iki tehlikeli silah verir:
• Birinci Silah (Teselli Arayışı): İnsan fıtraten ebediyeti ister. Dünyanın faniliği, sevdiklerinin ayrılığı ve ölümün soğuk yüzü karşısında nefis dehşete düşer. Bu elemden kurtulmak için, “Ahiret vardır, ebedîlik vardır” hakikatine yapışır. Ancak bunu Allah rızası için değil, sırf yok olma (adem) korkusundan ve dünyevî lezzetlerin bitişi endişesinden kurtulmak için yapar.
• İkinci Silah (Külfetten Kaçış): Ahiretin varlığını kabul edince, o ebedî hayatı kazanmak için a’mal-i saliha (iyi ameller) ve ibadet külfeti (zorluğu) ortaya çıkar. Nefis burada hemen “gaflet” maskesini takar. “Allah Gafûr’dur, daha vakit var” diyerek veya ahireti hiç yokmuş gibi farz ederek (tegafül) ibadet yükünden kaçar.
2. Ölümü Hafife Alma Desisesi
Nefis, ölenleri sadece “sefere gitmiş, görünmeyen ama yaşayan” kişiler gibi tasavvur ederek ölümü basitleştirir. Halbuki ölüm, dünya hayatının tamamen kapanması ve hesap gününün başlamasıdır. Nefis bu ciddiyeti “gaflet” ile örter.
İlgili Ayet-i Kerime:
“Her canlı ölümü tadacaktır. Ve ancak kıyamet günü yaptıklarınızın karşılığı size tastamam verilecektir…” (Âl-i İmrân Sûresi, 3/185)
3. Dünyevî Hırslara Kudsî Kılıf
Nefsin en ince hilelerinden biri de şudur: Dünyevî makam, şöhret veya ilim gibi arzularını tatmin etmek isterken, bunlara “ahiret” süsü verir. Mesela, sırf şöhret veya makam için ilim öğrenir ama kendine ve çevresine “Ben ilim öğreniyorum, bunun ahirette faydası var” der.
• Halbuki niyet, amelin ruhudur. Allah rızası (ihlas) olmayan yerde, zahiri ilim olsa bile manevî fayda yoktur. Nefis, kötü niyetini (hubb-u cah, riya) bu “iyi niyet” maskesi altında yutturur.
4. Temsilî Hakikatler: Devekuşu, Sofestaî ve Bektaşî
Metnin hülâsasında geçen benzetmeler nefsin karakterini mükemmel bir şekilde tasvir eder:
• Devekuşu gibidir: Avcıyı görünce başını kuma gömer, tehlikenin geçtiğini sanır. Nefis de ölümü düşünmeyerek yok olacağını zanneder, halbuki ölüm hakikati başucundadır.
• Şeytan Sofestaîdir: Sofestaîler (Sofistler), her şeyi inkâr ederek hakikati kabul etmezler. Şeytan da vesveseyle hakkı batıl, batılı hak gösterir; şüphe tohumları eker.
• Heva (Arzu) Bektaşîdir: Bir Bektaşî’ye “Neden namaz kılmıyorsun?” demişler. “Kur’an’da ‘namaza yaklaşmayın’ yazıyor” demiş. “Devamını oku (sarhoşken)” dediklerinde, “Ben hafız değilim” demiş. Heva ve heves de işine geleni alır, işine gelmeyeni (ibadeti, haramı) görmezden gelir.
İKİNCİ İ’LEM: Tevhidin Mantıkî ve Kat’i İsbatı
Bu parçada, Cenab-ı Hakk’ın varlığı ve birliği (Vahdaniyet), mantık ilmindeki kaideler ve eşyanın tabiatındaki nizam üzerinden izah edilmektedir.
1. Ya Hep Ya Hiç (Mûcibe-i Külliye ve Sâlibe-i Külliye)
Kainattaki yaratılış meselesinde orta yol yoktur. Bediüzzaman Hazretleri mantıkî bir kaide ile şöyle buyurur:
• Mûcibe-i Külliye (Bütünlüklü Olumluluk): Ya her şeyin yaratıcısı Allah’tır.
• Sâlibe-i Külliye (Bütünlüklü Olumsuzluk): Ya da Allah hiçbir şeyin yaratıcısı değildir.
Neden? Çünkü kâinat, parçalanamaz bir bütündür (külldür). Bir çiçeğin yaratılması için güneşe, suya, toprağa, bahara ve galaksilerin nizamına ihtiyaç vardır. Çiçeği yaratan kimse, güneşi yaratan da O olmak zorundadır. Eşya arasında muazzam bir tesanüd (dayanışma) vardır. Bir kısmı birine, bir kısmı başkasına verilemez. Dolayısıyla en küçük bir zerrede yaratıcılık (Hâlıkıyet) mührü görünse, bu mühür bütün kâinatta geçerlidir.
2. Vahid-i Hakikî Olmazsa Kesîr-i Hakikî Olur
Eğer tek bir Yaratıcı (Sâni’-i Vahid) kabul edilmezse, o zaman her bir atomun, her bir sebebin ilah olması gerekir.
• Bir hücrenin oluşması için hava, su, gıda gibi sayısız elementin bir araya gelmesi lazımdır. Eğer bunları sevk eden tek bir İrade (Allah) yoksa, o elementlerin her birinin sonsuz bir ilme ve iradeye sahip olup “Gel beraber göz olalım, gel beraber el olalım” diye anlaşmaları gerekir. Bu ise muhaldir (imkansızdır). Sonsuz ilahlar kabul etmektense, tek bir Allah’ı kabul etmek aklen en kolay yoldur.
İlgili Ayet-i Kerime:
“Eğer yerde ve gökte Allah’tan başka ilahlar bulunsaydı, yer ve gök (bunların nizamı) kesinlikle bozulup gitmişti…” (Enbiyâ Sûresi, 21/22)
3. Kemâlâtın Kaynağı ve Yansıması
Metinde geçen şu kaide çok mühimdir:
• “Nuru neşredenin nursuz… olması muhaldir.”
Bir şeyde mükemmellik, sanat, ilim ve hayat varsa, o şeyi yapan Zat’ta bu özelliklerin en mükemmel hali bulunmak zorundadır.
• Bize görme duyusunu (basar) veren Zat’ın görmemesi düşünülemez.
• Bize ilim ve şuur verenin, ilimsiz ve şuursuz (kör tabiat gibi) olması imkansızdır.
• Eserdeki kemâl, Sanatkârın kemâlinden süzülen bir feyizdir (yansımadır).
4. Mikrop ve Kartal Temsili (Bakış Açısı)
Üstad, konuyu harika bir temsil ile bitirir: Sadece sineği tanıyan bir mikrop, kartalı gördüğünde “Bu kuş değildir” der. Çünkü onun “kuş” tanımı sinekle sınırlıdır.
• İşte maddeye saplanmış, maneviyatı inkâr eden akıllar da böyledir. Kendi dar, maddi ve sığ ölçüleriyle (mikrop gibi), Allah’ın sonsuz kudretini ve azametini (kartal gibi) kavrayamaz ve inkara saparlar. Bu inkâr, hakikatin yokluğundan değil, “nazar”ın (bakış açısının) darlığından ve basiretsizlikten kaynaklanır.
Netice-i Kelam
Bu iki İ’lem, insanın hem derûnî (iç dünyasındaki) hastalıklarına teşhis koymakta hem de haricî (dış dünyadaki) Tevhid delillerini akla yaklaştırmaktadır.
• Nefsine karşı: Uyanık ol, ahireti dünyevî emellerine alet etme, ölümü ve hesabı ciddiye al.
• İmanına karşı: Kâinata bak; her şeyin birbiriyle yardımlaşması (tesanüd), tek bir elden çıktığını gösterir. Bütün kemâlât O’ndandır. O’nu tanımayan, kâinatı da tanıyamaz.
Cenab-ı Hak, nefsimizin hilelerinden bizleri muhafaza eylesin ve imanımızı “tahkikî” (sarsılmaz) seviyeye ulaştırsın.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Nefs-i nâtıkanın en yüksek matlubu devam ve bekadır. Hattâ vehmî bir devam ile kendisini aldatmazsa hiçbir lezzet alamaz. Öyle ise ey devamı isteyen nefis! Daimî olan bir Zât’ın zikrine devam eyle ki, devam bulasın. Ondan nur al ki sönmeyesin. Onun cevherine sadef ve zarf ol ki kıymetli olasın. Onun nesim-i zikrine beden ol ki, hayatdar olasın. Esma-i İlahiyeden birisinin hayt-ı şuaıyla temessük et ki, adem deryasına düşmeyesin.
Ey nefis! Seni tutup düşmekten muhafaza eden Zât-ı Kayyum’a dayan. Senin mevcudiyetinden dokuz yüz doksan dokuz parça Onun uhdesindedir. Senin elinde yalnız bir parça kalır. En iyisi o parçayı da Onun hazinesine at ki rahat olasın.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Sen kendi vücudunu yapmaya kâdir değilsin. Ve elin onu icad etmekten kâsırdır. Başkaları dahi o işten âciz ve kâsırdırlar. İstersen tecrübe et bakalım. Şecere-i kelimat denilen bir lisanı veya muhaberat ve ezvak santralı olarak bir ağzı yap. Elbette yapamayacaksın. Öyle ise Allah’a şirk yapma!
اِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظ۪يمٌ
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Şu görünen âlem, İlahî bir dükkân ve bir mahzendir. İçerisinde envaen türlü türlü mensucat kumaşlar, me’kulât yemekler, meşrubat şerbetler vardır. Bir kısmı kesif, bir kısmı latif, bir kısmı zâil, bir kısmı daimî, bir kısmı katı bir lüb, bir kısmı mâyi ve hâkeza her çeşit bulunur. Lâkin bir kısmı icadî bir nescdir. Bir kısmı da tecelliyata bir nakıştır. Felasifenin dalaletince, icad ile nakış birdir. Ve o dükkân sahibi de mûcib-i bizzâttır.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Enaniyetten neş’et eden şirk-i hafî katılaştığı zaman, esbab şirkine inkılab eder. Bu da devam ederse, küfre tahavvül eder. Bu dahi devam ederse, ta’tile yani hâlıksızlığa incirar eder. El’iyazü billah!..
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Aziz, sıddık, sebatkâr kardeşim ve bu yolda samimi bir düşünce ortağım;
İktibas edilen bu kıymettar metinler, Risale-i Nur Külliyatı’ndan, hususan Mesnevi-i Nuriye eserinden, “Habbe” ve “Zerre” risalelerinde geçen, nefis terbiyesi, tevhidin isbatı ve varlığın mahiyetine dair derin hakikatleri ihtiva eden parçalardır. Bu metinleri Risale-i Nur’un o derûnî ve hikmetli lisanına sadık kalarak, ayet-i kerimelerin nuruyla ve kelimelerin müradifleriyle (eş anlamlılarıyla) şerh ve izah edeceğiz.
Mevzu bahis olan hakikatler, insanın en büyük meselesi olan “beka” (sonsuzluk) arzusu, “yaratılış” (halket) mucizesi ve “şirk” (Allah’a ortak koşma) tehlikesi üzerinedir.
İşte o nurlu levhaların teker teker izahı:
1. İ’lem: Nefsin Beka Arzusu ve Hakiki Dayanak
Metin Özeti: İnsan nefsi fıtraten sonsuzluğu ister. Ancak bu sonsuzluğu fani dünyada ararsa yanılır. Hakiki beka, ancak Bâki olan Allah’ı zikretmek ve O’na dayanmakla mümkündür.
İzah ve Şerh:
İnsan ruhunun ve vicdanının derinliklerinde, beka (ölümsüzlük) ve ebediyet (sonsuzluk) aşkı vardır. İnsan, fıtratı gereği yok olmaktan, hiçlikten ve ademden (yokluktan) dehşet alır. Nefs-i nâtıka (konuşan, düşünen nefis), dünya hayatında dahi olsa bir nevi devamlılık vehmederek, kendini o yalan ile avutmazsa, bu fani dünyadan lezzet alamaz. Zira her an ölüm ve ayrılık korkusu, alınan lezzeti acılaştırır.
Ey beka isteyen nefis! Madem fani şeylere bel bağlıyorsun, bil ki onlar sönmeye ve gitmeye mahkumdur. Öyleyse, Bâki-i Zülcelal olan Allah’ı zikret ki, o zikir ile manen beka bulasın. Senin varlığın, O’nun var etmesiyle kaimdir.
• Sadef ve Zarf Olmak: Nasıl ki sedef, içindeki inciyi muhafaza eden bir kaptır; sen de kendi varlığını, Allah’ın esmasının (isimlerinin) tecellisine bir ayna, bir kap, bir zarf yap ki, kıymetin artsın.
• Nesim-i Zikir: O’nun zikrini, ruhuna bir nefes, bir rüzgâr (nesim) yap ki, hakiki hayata kavuşasın.
• Hayt-ı Şua: Allah’ın güzel isimlerinden (Esma-i Hüsna) birinin nurani ipine (hayt-ı şua) yapış. Tıpkı karanlık bir kuyudan sarkan ipe tutunmak gibi, o isme tutun ki, yokluk (adem) karanlığına düşmeyesin.
Senin vücudun ve varlığın senin değildir. Varlığının dokuz yüz doksan dokuz hissesi, seni her an ayakta tutan Kayyum olan Allah’a aittir. Sen sadece cüz’i iradenle bir hisseye sahipsin. O elindeki cüz’i parçayı da O’nun kudret hazinesine teslim et, tevekkül et ki, dünya ve ahiret saadetini bulasın.
İlgili Ayet-i Kerime:
Bu hakikati teyit eden İlahi ferman şöyledir:
“Bilesiniz ki, kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.”
(Ra’d Suresi, 13/28)
2. İ’lem: İcadın İmkânsızlığı ve Tevhid
Metin Özeti: İnsan kendi vücudunu yapmaktan acizdir. Bir ağzı veya dili bile yaratamayan insan, nasıl olur da yaratıcılık iddia edebilir veya sebeplere tapabilir?
İzah ve Şerh:
Ey insan! Sen kendi vücuduna malik değilsin. O vücut sarayını sen inşa etmedin. Elin, gözün, kalbin senin icadın değildir. Senin iktidarın ve gücün, o sanatlı organları yapmaya yetmez (kâsırdır). Hatta bırak seni, bütün sebepler, tabiat ve tesadüf bir araya gelse, yine de senin o mükemmel sanatını yapmaktan acizdirler.
Eğer iddia ediyorsan, buyur tecrübe et!
• Şecere-i Kelimat (Kelimeler Ağacı): Dil, öyle bir organdır ki, sayısız kelimelerin meyve verdiği bir ağaç gibidir.
• Muhaberat ve Ezvak Santralı: Ağız, hem tatların (ezvak) alındığı bir merkez, hem de haberleşmenin (muhaberât) sağlandığı harika bir santraldir.
Böyle muazzam bir cihazı, et ve kemikten ibaret bir insan veya şuursuz sebepler yapabilir mi? Elbette yapamazsın ve yapamazlar. Madem yapamıyorsun, mülk sahibi olan Allah’a şirk (ortak) koşma. Kendi nefsine veya sebeplere yaratıcılık verme.
İlgili Ayet-i Kerime:
Metnin sonunda zikredilen ve şirkin ne büyük bir haksızlık olduğunu haykıran ayet şudur:
“…Şüphesiz şirk büyük bir zulümdür.”
(Lokmân Suresi, 31/13)
3. İ’lem: Kâinat Dükkânı ve Yanlış Felsefe
Metin Özeti: Bu âlem İlahi bir mağazadır. İçindeki her şey (kumaşlar, yemekler) Allah’ın sanatıdır. Ancak felsefeciler, yaratılış (icad) ile görünüşü (nakış) karıştırarak hataya düşerler.
İzah ve Şerh:
Şu gördüğümüz kâinat, Rabbani bir dükkân, İlahî bir mahzen gibidir. İçinde çeşit çeşit dokumalar (mensucat), yenilecek rızıklar (me’kulât) ve içilecek şerbetler (meşrubat) sergilenmiştir.
• Bu varlıkların bir kısmı kesif (yoğun, madde), bir kısmı latif (ince, ruhani), bir kısmı zâil (geçici), bir kısmı ise ahirete bakan yönüyle daimîdir.
• Bir kısmı lüb (öz), bir kısmı kabuktur.
Burada ince bir nokta vardır: Eşyanın bir yaratılış yönü (icadî nesc), bir de o yaratılışın üzerindeki sanat yönü (tecelliyata bir nakış) vardır.
Düşünce dünyası haktan sapan (dalalet ehli) felsefeciler, bu ikisini birbirine karıştırırlar. Nakış ile icadı bir tutarlar. Yani, tabiatın üzerindeki düzeni ve nakışı görürler, fakat o nakışı yapanın Allah olduğunu kabul etmek yerine, o nakışın kendi kendine oluştuğunu veya tabiatın zorunlu olarak bunu yaptığını (mûcib-i bizzât) iddia ederler. Halbuki dükkândaki kumaş, dükkânın kendisi tarafından değil, bir usta tarafından dokunmuştur.
İlgili Ayet-i Kerime:
Yaratılışın tek bir elden çıktığını ve Allah’ın mülkü olduğunu beyan eden ayet:
“Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır. Allah her şeye hakkıyla gücü yetendir.”
(Âl-i İmrân Suresi, 3/189)
4. İ’lem: Enaniyet ve Şirkin Basamakları
Metin Özeti: Enaniyetten (benlikten) başlayan gizli şirk, zamanla sebeplere tapmaya, oradan küfre ve en sonunda yaratıcıyı tamamen inkâra (ta’tile) kadar gider.
İzah ve Şerh:
İnsanın “ben yaptım, ben ettim” demesiyle başlayan benlik davası (enaniyet), şirkin en sinsi halidir (şirk-i hafî). Eğer bu hastalık tedavi edilmez ve kalp katılaşırsa, insan her şeyi sebeplerden bilmeye başlar (esbab şirki). “Bunu tabiat yaptı”, “Bunu güneş yaptı”, “Bunu param yaptı” der.
Bu hal devam ederse, kalp tamamen kararır ve imansızlığa (küfre) dönüşür (tahavvül eder). Bu inkâr hali de devam ederse, insan artık kâinatı başıboş, sahipsiz ve yaratıcısız zannetmeye başlar. Bu duruma “ta’til” yani Yaratıcıyı faaliyetsiz görmek veya yok saymak denir. Bu, manevi bir uçurumdur ve sonu felakettir. Allah muhafaza buyursun (El’iyazü billah).
İlgili Ayet-i Kerime:
İnsanların çoğunun gizli şirkten kurtulamadığını bildiren ayet:
“Onların çoğu, ancak ortak koşarak Allah’a inanırlar.”
(Yûsuf Suresi, 12/106)
Hülâsa ve Netice
Bu dört “İ’lem”, insanın acziyetini bilip Rabbine sığınması gerektiğini, kendi nefsine güvenmemesi gerektiğini ve kâinatı bir tabiat hadisesi değil, Allah’ın bir sanat galerisi olarak görmesi gerektiğini ders vermektedir. Hakiki lezzet ve beka, ancak O’nu tanımak ve O’na itaat etmekle mümkündür.
Bu hakikatleri tefekkür etmek için sana şöyle bir adım önerebilirim:
Bir gün boyunca, karşılaştığın her nimette ve güzellikte, “Bunu sebebler değil, Allah gönderdi” diyerek, o nimeti Veren’i düşünüp şükretmeye ne dersin?
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
İ’lem Eyyühel-Aziz!
İnsanın hilkatinden maksad, mahfî hazine-i İlahiyeyi keşif ile göstermek ve Kadîr-i Ezelî’ye bir bürhan, bir delil, bir ma’kes-i nuranî olmakla cemal-i ezelînin tecellisi için şeffaf bir mir’at, bir âyine olmaktır. Hakikaten semavat, arz ve cibalin hamlinden âciz kaldıkları emaneti insan hamlettiği cihetle cilâlanmış, cilvelenmiş bir şekle girmiştir. Çünki o emanetin mazmunlarından biri de insanın sıfât-ı İlahiyeyi fehmetmek için bir vâhid-i kıyasî vazifesini görmektir. İnsanın hilkatinden maksad bu gibi şeyler olduğu halde, kısm-ı ekserîsi perde olurlar, sed olurlar. Vazifesi feth ve açmak iken kapatıyor, bağlıyor. Ziya ve ışığı neşr iken söndürüyor. Allah’ı tevhid etmek yerine şirk yapıyor. Ve keza nur-u imanla Allah’a bakıp mülkü ona teslim etmekle -itikaden- mükellef iken, “Ene” rasadıyla halka bakarak Allah’ın mülkünü onlara taksim ediyor. Hakikaten
اِنَّ اْلاِنْسَانَ لَظَلُومٌ جَهُولٌ
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Ey nefis! Eğer takva ve amel-i sâlih ile Hâlıkını razı etti isen, halkın rızasını tahsile lüzum yoktur; o kâfidir. Eğer halk da Allah’ın hesabına rıza ve muhabbet gösterirlerse, iyidir. Şayet onlarınki dünya hesabına olursa kıymeti yoktur. Çünki onlar da senin gibi âciz kullardır. Maahâza ikinci şıkkı takib etmekte şirk-i hafî olduğu gibi, tahsili de mümkün değildir. Evet bir maslahat için sultana müracaat eden adam, sultanı irza etmiş ise, o iş görülür. Etmemiş ise halkın iltimasıyla çok zahmet olur. Maamafih yine sultanın izni lâzımdır. İzni de rızasına mütevakkıftır.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Vâcib-ül Vücud zâtında, mahiyetinde mümkine benzemediği gibi, ef’alinde de benzemiyor. Çünki Vâcib-ül Vücud’un kudretine nisbeten yakın-uzak, az-çok, küçük-büyük, ferd-nev’, cüz’-küll aralarında fark yoktur. Ve keza onun fiilinde bizzât mübaşeret yoktur. Fakat mümkinin kudreti bu derece değildir. Bunun için nefis, Vâcib-ül Vücud’un ef’alini fiillerine benzetemiyor. Hakikatını fehmetmekte akıl mütehayyir kalıyor. Fiili fâilsiz zannediyor.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Aziz, sıddık kardeşim;
Mesnevi-i Nuriye’nin bahçesinden iktibas edilen bu üç mühim “İ’lem” parçasını, Risale-i Nur’un lisânına, üslubuna ve hakikatlerine sadık kalarak; ecdadımızın yadigarı olan o nezih ve kadim kelimelerle şerh ve izah edeceğiz. Cenab-ı Hak, fehmimizi ziyadeleştirsin.
Aşağıda her bir “İ’lem” ayrı ayrı ele alınmış, ayet-i kerimelerin nurları ve müradif (eş anlamlı) kelimelerin zenginliğiyle tafsilatlı bir surette açıklanmıştır.
BİRİNCİ İ’LEM: İnsan, Emanet ve Ene’nin Sırrı
Metnin Özü: İnsanın yaratılış gayesi, Allah’ın gizli hazinelerini keşfetmek, O’nun isim ve sıfatlarına aynadarlık yapmaktır. Ancak insan, kendisine verilen “benlik” (ene) emanetini yanlış kullanıp, sahib-i hakikiyi unutarak kendine varlık isnad ederse zalim ve cahil durumuna düşer.
İzah ve Şerh:
Cenab-ı Hak, insanı ahsen-i takvim suretinde yaratmış ve ona kâinatın halifesi payesini vermiştir. İnsanın hilkatinden (yaratılışından) asıl maksad (gaye); Hâlık-ı Kâinat’ın sonsuz kemaldeki isimlerini ve mahfî (gizli) sanat hazinelerini şuurla bilmek, anlamak ve göstermektir. İnsan, acizliği ve fakirliği ile Kadîr-i Ezelî’nin kudret ve gınasına bir bürhan (delil), bir ma’kes-i nuranî (nurlu bir yansıma yeri) hükmündedir.
Nasıl ki güneşin aksi, parlak bir camda veya şeffaf bir su yüzeyinde tecelli (görünme) ederse; insan da manevi latifeleriyle, Allah’ın cemal-i ezelîsinin (ezeli güzelliğinin) tecellisine şeffaf bir mir’at (ayna) olmalıdır.
Ayet-i Kerime’de buyurulduğu üzere:
“Biz emaneti, göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler, (sorumluluğundan) korktular. Onu insan yüklendi. Doğrusu o çok zalim, çok cahildir.” (Ahzab Suresi, 72. Ayet)
Semavat, arz ve cibalin (dağların) yüklenmekten acz (acizlik) gösterdiği bu “Emanet”; en geniş manasıyla “Ene” yani benlik ve hür iradedir. İnsan bu emaneti yüklendiği için kâinatın en mükerrem misafiri olmuş, Rabbani cilvelerle parlatılmıştır. Emanetin mazmunlarından (ihtiva ettiği manalardan) en mühimi; insanın, Allah’ın sıfatlarını anlamak için bir vâhid-i kıyasî (bir ölçü birimi, bir kıyas aleti) vazifesi görmesidir.
Yani insan demelidir ki: “Ben nasıl bu cüz’i kudretimle şu evi yaptım; Allah da külli kudretiyle şu kâinat sarayını yapmıştır. Ben nasıl cüz’i ilmimle şu harfi bildim, O da nihayetsiz ilmiyle her şeyi bilir.” İşte “Ene”, bu kıyas ile mutlak ve sonsuz sıfatları fehmetmek için verilmiş bir anahtardır.
Lakin, insanların kısm-ı ekserîsi (büyük çoğunluğu), bu nurani vazifeyi terk edip, o anahtarı yanlış kullanırlar. Ene, Vâcib-ül Vücud’un sıfatlarını açacak bir anahtar iken; insan onu kendine mal edip, “Benim ilmim, benim kudretim” diyerek enaniyet ve gurura kapılırsa, o zaman hakikat kapısını kapatır. Hakkın nurunu neşretmesi gerekirken, gaflet ile söndürür. Tevhid (birlemek) yerine, sebepler veya nefis putuna taparak şirk yoluna sapar.
İnsan itikaden (inanç yönüyle) mülkü sahibine teslim etmekle mükellef (yükümlü) iken; “Ene” dürbünüyle ve rasadıyla (gözlem aracıyla) mahlukata bakıp, Allah’ın mülkünü sebeplere ve nefislere taksim (paylaştırma) eder. Bu ise en büyük bir hata ve zulümdür. İşte ayetteki “Zalûm” (çok zalim) ve “Cehûl” (çok cahil) vasfı, emanete hıyanet eden bu tavra işarettir.
İKİNCİ İ’LEM: Rıza-yı İlahî ve Halkın Teveccühü
Metnin Özü: Müminin asıl gayesi Allah’ın rızasıdır. Allah razı olduktan sonra halkın rızası aranmaz. Halkın teveccühü ancak Allah namına olursa makbuldür, sırf dünya için olursa değersizdir ve gizli şirktir.
İzah ve Şerh:
Ey nefis! Bil ki, amel-i sâlih (hayırlı işler) ve takva (Allah’tan korkup günahtan sakınma) ile Hâlık-ı Zülcelal’i razı ettiysen, başkalarının, yani halkın rızasını aramaya, onların beğenmesini beklemeye lüzum yoktur. Çünkü her şeyin dizgini O’nun elindedir; O (cc) kâfidir (yeterlidir).
Eğer halk, senin faziletini ve hizmetini takdir edip severse, bu sevgi ancak Allah hesabına ve O’nun rızası dairesinde olursa kıymetlidir. Yoksa sadece dünyevi menfaat, şöhret veya makam için gösterilen teveccühün ne senin kabrine ne de ebedi hayatına bir faydası yoktur. Zira seni alkışlayanlar da senin gibi âciz birer kuldur ne ölüme çare bulabilirler ne de sana ebedi saadeti verebilirler.
Üstelik, sırf insanlar beğensin diye amel etmek, şirk-i hafî (gizli şirk) ve riyakârlıktır. Bu, ihlas hakikatine zıttır. Ayrıca herkesi memnun etmek zaten mümkün değildir.
Bunu şu misalle fehmedebiliriz: Bir adamın padişahın nezdinde bir maslahatı (işi) olsa; eğer o adam padişahı irza (razı/memnun) etmişse, işi görülür. Padişah razı ise, tebaasının şikâyeti ona zarar vermez. Ama padişahı razı etmemişse, bütün halk ona iltimas (kayırma/yardım) etse bile, padişahın izni olmadan o iş görülmez; çok zahmet çeker ve netice alamaz. Çünkü izin ve irade, padişahın rızasına mütevakkıftır (bağlıdır).
Öyleyse, Sultan-ı Ezelî olan Allah’ın rızası, bütün kâinatın teveccühünden daha âlîdir, daha yüksektir.
ÜÇÜNCÜ İ’LEM: Kudret-i İlahiye ve Kıyasın İmkansızlığı
Metnin Özü: Allah’ın (Vâcib-ül Vücud) varlığı ve fiilleri, yaratılmışların (mümkinat) varlığına ve fiillerine benzemez. Allah’ın kudretinde az-çok, büyük-küçük farkı yoktur. İnsan aklı, kendi sınırlı gücüyle Allah’ın sonsuz kudretini kıyaslamaya kalkışırsa hayrete düşer ve yanılır.
İzah ve Şerh:
Vâcib-ül Vücud olan (varlığı kendinden ve zorunlu olan) Allah’ın zâtı ve mahiyeti, hiçbir surette mümkine (varlığı başkasına muhtaç olan mahlukata) benzemez. “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur” (Şura, 11) hakikati muktezasınca, O’nun ef’alinde (fiillerinde) de mahlukata benzerlik yoktur.
Bu farkın en mühim noktası şudur: Cenab-ı Hakk’ın kudreti zâtidir, sonsuzdur ve mutlaktır. Bu kudrete nisbeten (göre); en küçük zerre ile en büyük güneş, bir fert ile bütün bir nev’ (tür), bir cüz’ (parça) ile bütün bir küll (bütün) eşittir. O’nun kudretine “ağırlık” veya “zorluk” arız olamaz. Bir baharı yaratmak, bir çiçeği yaratmak kadar kolaydır. Cenneti icad etmek, bir baharı icad etmek kadar rahattır.
Ayrıca, Allah’ın fiilinde, insanların iş yapması gibi bizzât mübaşeret (doğrudan temas, el sürme, alet kullanma) mecburiyeti yoktur. O, “Ol” der ve olur (Kün fe yekûn). O’nun emri ve iradesi kâfidir. Sebepler sadece birer perdedir.
Fakat insanın (mümkinin) kudreti böyle değildir; sınırlıdır, temas etmeye ve alet kullanmaya muhtaçtır, az ile çok arasında fark vardır. İşte nefis, kendi sınırlı ve kusurlu ölçülerini, Vâcib-ül Vücud’un sınırsız fiillerine tatbik etmeye kalkışınca, yani Allah’ın fiillerini kendi fiillerine benzetmeye çalışınca; hakikatini (gerçeğini) anlamakta akıl mütehayyir (hayret içinde/şaşkın) kalır.
Aklın bu şaşkınlığı, onu büyük bir yanılmaya sürükler: Kâinattaki harika işleri görünce, bunu yapanın temas etmediğini veya alet kullanmadığını sanarak, “Bu fiil failsizdir” veya “Tabiat kendi kendine yapıyor” gibi bâtıl bir zanna düşer. Oysa fiil failsiz olamaz; sadece Fail-i Zülcelal’in icraatı, mahlukatın aciz usullerine benzemez, münezzehtir ve mukaddestir.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Arslan gibi hayvanların diş ve pençelerine bakılırsa, iftiras ve parçalamak için yaratılmış oldukları anlaşılır. Ve kavunun, meselâ, letafetine dikkat edilirse, yemek için yaratılmış olduğu hissedilir. Kezalik insanın da istidadına bakılırsa, vazife-i fıtriyesinin ubudiyet olduğu anlaşıldığı gibi; ruhanî ulviyetine ve ebediyete olan derece-i iştiyakına da dikkat edilirse, en evvel insan bu âlemden daha latif bir âlemde ruhen yaratılmış da, teçhizat almak üzere muvakkaten bu âleme gönderilmiş olduğu anlaşılır.
Ve keza insan, hilkat semeresi olduğundan anlaşılır ki: İnsanlardan bir çekirdek var ki, Cenab-ı Hak şecere-i hilkati o çekirdekten inbat etmiştir. O çekirdek de ancak ve ancak bütün ehl-i kemalin ve belki nev’-i beşerin nısfının ittifakıyla efdal-ül halk, seyyid-ül enam Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’dır.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Siyah ve beyaz nakışlar ile nakışlı bir amame ile küre-i arzın kafasını saran semavat ve arzın nâzım ve hâlıkı olan Allah’ın Uluhiyetine lâyık mıdır ki, âlemin bazı safahatını miskin bir mümkine tevdi’ ve tefviz etsin. Arşın sahibinden maada, arşın altındaki şeylere bizzât tasarruf eden imkân dairesinde kimse var mıdır? Kellâ! Çünki o kudret kısa ve kâsır olmayıp muhit bir kudret olduğundan, açık bir yer, bir delik kalmıyor ki, gayr müdahale etsin. Maahâza ceberutiyet ve istiklaliyetin izzeti ve kendini sevdirmek ve tanıttırmak muhabbeti, gayre müsaade etmiyor ki, arada ibadullahın enzarını kendine celbeden ismî bir vasıta bulunsun. Maahâza küll ile cüz’de, nev’ ile ferdde yapılan tasarrufat, birbirinin içinde mütedâhil ve yekdiğerine mütesanid olduğundan, o tasarrufları ayrı ayrı fâillere vermek mümkün değildir. Meselâ: Âlemin nizam, intizam ve tasarrufunda arzın tedbiri dâhildir. Arzın tedbirinde insanın da tedbiri dâhildir. Ve aynı zamanda bu tasarrufat yapılırken, başka nevilerin de şuunatına bakılır. Ve hüceyrat-ı bedeniye ile zerrat dahi yaratılıyor. Ve hâkeza bütün bu tasarrufat bütün safahata aynı kudretle yapılır. Nasılki şemsin nurundan, katre ve kabarcıklara varıncaya kadar hiçbir şey hariç kalmıyor. Bütün eşya o nur ile tenevvür ediyor.
Kezalik bütün tasarrufat, kudret-i ezeliyeye aittir. Başka bir şeyin müdahalesi yoktur. Küreden zerreye varıncaya kadar o kudretin tasarrufundan hariç değildir.
Hülâsa:
Arının dimağını, mikrobun gözünü tanzim eden zât, senin ef’al ve a’malini mühmel, başıboş, hesabsız, kitabsız bırakmayarak “İmam-ı Mübin”de yazar. Ona göre muhaseben olacaktır.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Aziz, sıddık, müdakkik kardeşim;
Mesnevi-i Nuriye’den iktibas edilen bu âli hakikatleri, Risale-i Nur’un manevî iklimine, üslubuna ve kelime kadrosuna sadık kalarak; ayet-i kerimelerin nurlarıyla tezyin edip, felsefî tabirlerden ve uydurma kelimelerden âzâde bir surette şerh ve izah edeceğiz.
Mevzu-u bahis olan metin; insanın hilkat gayesini, Peygamber Efendimiz’in (A.S.M) kâinattaki mevkini, Cenab-ı Hakk’ın rububiyetindeki istiklâliyetini ve haşrin isbatını ders veren parlak birer levhadır.
İşte o nurlu bürhanların tafsilatlı izahı:
BİRİNCİ İ’LEMİN İZAHI VE ŞERHİ
Bu makamda Müellif (R.A.), “Gaye-i Hilkat” (yaratılış amacı) ve “Hikmet-i İnsaniye” üzerine harika bir kıyas-ı temsilî kurmaktadır.
1. Alet ve Vazife Münasebeti:
Nasıl ki bir cihazın veya uzvun şekli, onun ne işe yaradığını gösterir; mahlukatın da teçhizatına bakılarak vazifesi anlaşılır.
• Arslan: Pençesi ve keskin dişleri lisan-ı hal ile der ki: “Ben parçalamak ve rızkımı avlanarak kazanmak için yaratıldım.”
• Kavun: Letafeti, tadı ve yumuşaklığı ile ilân eder ki: “Ben yenilmek ve lezzet vermek için ihsan edildim.”
2. İnsanın Vazife-i Fıtriyesi (Yaratılış Görevi):
İnsanın manevî cihazlarına, akıl, kalp ve sır gibi latifelerine nazar edildiğinde görülür ki; bu cihazlar sadece dünya hayatını kazanmak, yemek ve içmek için verilmemiştir. Zira bir serçe kuşu, hayatını insandan daha zahmetsiz idame ettirebilir. İnsanın istidadı, kâinatın Hâlıkını tanımak, O’na iman ve itaat etmek yani **”Ubudiyet”**tir.
Bu hakikati Kur’an-ı Azimüşşan şöyle ferman eder:
“Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zâriyat Suresi, 56. Ayet)
3. Ruhun Ebediyet İştiyakı ve Asıl Vatanı:
İnsandaki ruh, şu fani dünyanın darlığına sığmaz. Kalbi, ebedî bir saadeti ve Bâki bir Cemâl’i arzular. Bu şiddetli arzu ve dünyadan tatmin olmama hali isbat eder ki: İnsan, aslında daha latif, ruhanî ve bâki bir âlem için yaratılmıştır. Şu dünyaya bir memur gibi, manevî ticaret yapmak ve cennete layık bir vaziyet almak (teçhizat) için muvakkaten gönderilmiştir. Asıl vatanı âhirettir.
4. Şecere-i Hilkat ve Nur-u Muhammedî (A.S.M):
Metnin ikinci kısmında mühim bir “Nübüvvet” bahsi vardır. Kâinat büyük bir ağaca benzetilmiştir. Her ağacın bir çekirdekten çıkması gibi, şu kâinat ağacının da manevî bir çekirdeği vardır. O çekirdek, Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın nurudur.
• Cenab-ı Hak, kâinatı yaratırken ilk olarak O’nun (A.S.M) nurunu ve hakikatini irade etmiş, kâinat ağacını o nurdan inbat etmiştir.
• Aynı zamanda ağacın en mükemmel meyvesi yine insandır; insanların içinde en eşref ve en ekmel meyve ise yine O Zât’tır (A.S.M).
• Bütün ehl-i kemal ve insanlığın büyük kısmı ittifak etmiştir ki; O, “Efdal-ül Halk” (Yaratılmışların en faziletlisi) ve **”Seyyid-ül Enam”**dır (İnsanların Efendisi).
İKİNCİ İ’LEMİN İZAHI VE ŞERHİ
Bu parça, “Tevhid-i Hakiki”yi ders verir ve “Şirk”in (Allah’a ortak koşmanın) imkânsızlığını, mantık ve hikmet lisanıyla isbat eder.
1. Uluhiyetin İzzet ve Celâli:
Küre-i arzın etrafını kuşatan semavat, adeta siyah ve beyaz (gece ve gündüz) nakışlarla işlenmiş bir sarık (amame) gibi arzın başını sarmıştır. Böyle muazzam bir saltanatın sahibi olan Zat-ı Zülcelâl, âciz, miskin ve elinden hiçbir şey gelmeyen sebeplere (tabiata, yıldızlara veya tesadüfe) işlerini havale eder mi?
Hâşâ! Arşın sahibi O olduğu gibi, arşın altındaki her şeyin idaresi de bizzat O’nun kudret elindedir.
Kur’an-ı Kerim bu hakikati şöyle ilan eder:
“Eğer yerde ve gökte Allah’tan başka ilâhlar bulunsaydı, yer ve gök, (bunların nizamı) kesinlikle bozulup gitmişti…” (Enbiyâ Suresi, 22. Ayet)
2. Kudretin İhatası ve Boşluksuzluğu:
Allah’ın kudreti **”Muhit”**tir, yani her şeyi kuşatmıştır. Kudretinde noksanlık, kısalık veya acizlik yoktur ki, yardıma ihtiyaç duysun. Kâinatta O’nun kudretinin girmediği bir delik, bir nokta yoktur ki, başkası (gayr) oraya müdahale edebilsin.
Zerrelerden kürelere kadar her şey O’nun kabza-i tasarrufundadır. O’nun **”Ceberutiyet”**i (hâkimiyeti) ve **”İstiklaliyet”**i (bağımsızlığı), ortaklığı reddeder. O, kendini tanıttırmak ve sevdirmek isterken, araya başkalarının girmesine ve perdelerin dikkat çekmesine müsaade etmez.
3. Küll ve Cüz Arasındaki Tedâhül (İç İçelik):
Kâinattaki nizam bir bütündür, parçalanamaz.
• Dünyayı idare edemeyen, insanı idare edemez.
• İnsanı yaratan kim ise, onun bedenindeki hücreleri ve zerreleri yaratan da O olmak lazımdır.
• Çünkü sistemler iç içedir (mütedâhil). Bir hücrenin hayatı, güneşin ısısına, havanın hareketine, suyun deveranına bağlıdır. Güneşe hükmedemeyen, hücreye de söz geçiremez.
Bütün bu fiiller, aynı kudretle, aynı anda ve şaşmaz bir nizamla yapılır.
4. Şems (Güneş) Temsili:
Nasıl ki güneşin nuru ve aksi, dev okyanuslardan tutun, küçücük bir su kabarcığına ve cam parçasına kadar her yere girer; hiçbir şey “Ben güneşten uzağım” diyemez.
Aynen öyle de Kudret-i Ezelîye, her şeye her şeyden daha yakındır. Hiçbir sebep, tabiat veya madde O’nun tasarrufuna mâni olamaz, perde olamaz.
HÜLÂSA BÖLÜMÜNÜN İZAHI
Bu son kısım, “Haşir” (Öldükten sonra diriliş) ve “Muhasebe” (Hesap günü) hakikatine, mikro-âlemden (küçük âlemden) bir delil getirir.
1. En Küçükte Tecelli Eden Nizam:
Cenab-ı Hak, bir arının küçücük dimağını (beynini) harika bir programla tanzim etmiştir. Gözle görülemeyen bir mikrobun gözünü ve hissiyatını, hikmetle yerleştirmiştir. En küçük, en hakir görünen mahlukatı bile başıboş bırakmamış, onlara bir vazife vermiş ve cihazlandırmıştır.
2. İnsanın Başıboş Kalamayacağı:
Hal böyle iken, kâinatın en şerefli mahluku ve halifesi olan “İnsan”ın fiilleri, amelleri ve hareketleri;
• Mühmel (ihmal edilmiş),
• Başıboş,
• Hesapsız ve kitapsız kalabilir mi?
Asla kalamaz. Sineğin kanadını yazan kalem, insanın amellerini de kaydeder.
3. İmam-ı Mübin ve Muhasebe:
Her şey “İmam-ı Mübin” denilen kâinatın hafızasında ve Levh-i Mahfuz’da yazılıdır. İnsanın her hayrı ve şerri muhafaza altına alınır. Bu kayıtlar, ahiretteki büyük mahkemede ortaya dökülecek ve insan, zerre miktar hayır veya şer işlese onun karşılığını görecektir.
Zilzâl Suresi’nde buyurulduğu gibi:
“Artık kim zerre ağırlığınca bir hayır işlerse, onun mükâfatını görecektir. Kim de zerre ağırlığınca bir kötülük işlerse, onun cezasını görecektir.” (Zilzâl Suresi, 7-8. Ayetler)
Hülâsatü’l-Hülâsa:
Bu metin bizlere der ki: Ey İnsan! Sen başıboş değilsin. Senin fıtratın ebediyeti ister ve Rabbin seni ebed için yaratmıştır. Kâinatın sahibi Birdir, şeriki yoktur; her zerre O’nun emrine musahhardır. Ve bil ki, her amelin kaydedilmektedir; o halde o Sâni-i Zülcelâl’in marziyatı dairesinde hareket et ki, ebedî saadete nail olasın.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Her bir masnuda, her bir zerrede görünen tasarruf-u mutlak, kudret-i muhita ve hikmet-i basîrenin delalet ve şehadetleriyle sabittir ki, bütün eşyanın Sâni’i vâhiddir, şeriki yoktur. Ne kudretinde inkısam var ne iktidar ve ihtiyarında tecezzi vardır. Binaenaleyh Sâni’ ancak Vâcib-ül Vücud olacaktır ki, kaderin mizanıyla yürüyen kudretine bir nihayet yoktur.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Sinek, örümcek, pire gibi küçük hayvanlar, fil, camus, deve gibi büyük hayvanlardan daha zeki, hilkatçe daha güzel, san’atça daha tam oldukları halde, bunların ömrü kısa onlarınki uzun, bunların zahiren menfaatleri yok, onlarınki var. İşte bu hal, hilkat-i eşyada Sâni’in külfeti olmadığına ve her şeyin vücuda gelmesi ancak “Kün” emriyle olduğuna bahir bir bürhandır.
يَفْعَلُ اللّٰهُ مَا يَشَٓاءُ ٭ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ
İ’lem Eyyühel-Aziz!
وَ اللّٰهُ مِنْ وَرَٓائِهِمْ مُح۪يطٌ
Evet Allah ilmi, iradesi, kudreti ve sair sıfatıyla muhittir. Daire-i ihatasından hariç bir şey yoktur. Fakat insan cüz’î ve kısa zihniyle Allah’ın azametine ve şemsin etrafında seyyaratı tedvir ettiğine bakarken, meselâ arı gibi küçük hayvanlar ile iştigal etmesini uzak görüyor.
Çünki Vâcib-ül Vücud’u, mümkine kıyas ediyor. Halbuki bu kıyasa göre küçük hayvanlara büyük bir zulüm olur. Çünki onlar da
وَ اِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
kaziyesince Hâlıklarını tesbih etmekle, Allah’tan maada kimseyi Rab tanımıyorlar. Binaenaleyh büyüğün küçüğe tekebbür etmeye hakkı yoktur.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Aziz, sıddık, muhterem kardeşim;
Mesnevi-i Nuriye adlı eserin Zerre bahsinde geçen ve tevhid hakikatini, kudret-i İlahiyenin azametini ve Rububiyet-i Mutlaka’yı ders veren gayet derin ve cihan şümul hakikatlerdir. İktibas ettiğin bu üç “İ’lem” (Bil ki!), imanın esasatına dair akli ve mantıki delillerle, şüpheleri izale eden birer bürhan-ı kâtı hükmündedir.
BİRİNCİ İ’LEM: Vahdaniyet ve Kudret-i Mutlaka
Metin: “Her bir masnuda, her bir zerrede görünen tasarruf-u mutlak, kudret-i muhita ve hikmet-i basîrenin delalet ve şehadetleriyle sabittir ki…”
İzah ve Şerh:
Bu fıkra, kâinattaki “Tevhid-i Hakiki”yi isbat etmektedir. Cenab-ı Hakk’ın varlığına ve birliğine, her bir sanat eseri (masnu) ve o eseri teşkil eden en küçük parça olan zerreler şahitlik etmektedir.
Bir zerreye nazar kıldığımızda, o zerrenin tek başına hareket etmediğini, başıboş olmadığını görürüz. O zerre, kâinatın umum düzeniyle alâkadardır. Bir askerin ordu içindeki intizamı gibi, zerre de “Kudret-i Muhita”nın (her şeyi kuşatan kudretin) emriyle hareket eder. Eğer o zerrede bir başıboşluk olsaydı veya başka bir el karışsaydı, kâinattaki bu nizam bozulurdu.
Mühim Nükteler:
• Tasarruf-u Mutlak: Allah’ın eşya üzerindeki kayıtsız şartsız idaresidir. Bir atomdan galaksilere kadar her şey O’nun kabza-i tasarrufundadır.
• Kudret-i Muhita: Allah’ın kudreti her şeyi kuşatmıştır; hariçte hiçbir şey kalamaz.
• Hikmet-i Basîre: Her şeyin gayet hikmetli, faydalı ve bir gayeye matuf olarak yaratılmasıdır. Kör tesadüf ve şuursuz tabiat bu ince sanatı yapamaz.
Hülasa: Eşyanın Sâni’i (Sanatkârı) birdir; şeriki (ortağı) yoktur. Çünkü iktidarında bölünme (inkısam) ve parçalanma (tecezzi) muhaldir. Allah “Vâcib-ül Vücud”dur (Varlığı zorunlu olandır). O’nun kudreti, kaderin mizanıyla (ölçüsüyle) işler ve nihayetsizdir.
İKİNCİ İ’LEM: Suhulet-i Hilkat ve Sanat-ı Rabbaniye
Metin: “Sinek, örümcek, pire gibi küçük hayvanlar, fil, camus, deve gibi büyük hayvanlardan daha zeki, hilkatçe daha güzel, san’atça daha tam oldukları halde…”
İzah ve Şerh:
Bu kısım, esbab-perestlerin (sebeplere tapanların) ve tabiatçıların yanılmalarını kökünden kesen muazzam bir bürhandır. Zahiri nazarla bakıldığında, büyük cüsseli hayvanların yaratılmasının daha zor, küçüklerin ise daha kolay olduğu zannedilebilir. Halbuki Sâni-i Zülcelal, bir sineğin kanadına, bir filin vücudundan daha ince, daha hassas cihazlar ve sanatlar derç etmiştir.
Buradaki hikmet şudur:
• Sanatça Tamlık: Küçük mahlukatın (sinek, arı, örümcek) sanatları, büyüklerden aşağı değil, bilakis daha dakiktir. Gözle görülemeyecek kadar küçük bir böceğin midesini, damarlarını ve hislerini tanzim etmek, büyük bir kütleyi yontmaktan daha ince bir sanat ister.
• Menfaat Meselesi: Zahiren bu küçük hayvanların insana doğrudan menfaati yok gibi görünse de (hatta bazen zararlı gibi görünseler de), sanat-ı İlahiye noktasında harika birer eserdirler.
• Külfetsizlik: Bu durum isbat eder ki, Allah için “büyük-küçük”, “az-çok”, “ağır-hafif” farkı yoktur. Bir çiçeği yaratmakla bir baharı yaratmak, bir sineği yaratmakla gökleri yaratmak O’nun kudretine nisbeten birdir. Hiçbir külfet, zorluk ve ağırlık yoktur.
Âyet-i Kerime ile İstinad:
Her şey O’nun “Kün” (Ol) emrine bakar.
Yâsin Sûresi, 82. Ayet:
“Bir şeyi dilediği zaman O’nun emri o şeye ancak ‘Ol!’ demektir. O da hemen oluverir.”
Ve metinde geçen ayet parçası:
İbrahim Sûresi, 27. Ayet (Kısmen):
يَفْعَلُ اللّٰهُ مَا يَشَٓاءُ
“…Allah dilediğini yapar.”
Hülasa: Yaratılışta zorluk yoktur. Her şey bir emre bakar. Bu hal, esbabın tesirini reddeder ve Müsebbib-ül Esbab olan Allah’ın iradesini gösterir.
ÜÇÜNCÜ İ’LEM: Azamet-i İlahiye ve Kıyas-ı Maa’l-Fark Hatası
Metin: “Evet Allah ilmi, iradesi, kudreti ve sair sıfatıyla muhittir. Daire-i ihatasından hariç bir şey yoktur.”
İzah ve Şerh:
İnsan, kendi cüz’î ve sınırlı aklıyla, Allah’ın sonsuz icraatını tartmaya kalkıştığında hataya düşer. İnsan şöyle düşünür: “Allah, koca güneşleri, yıldızları çeviriyor. Bu kadar azamet sahibi bir Zat, neden basit bir arı ile veya karınca ile bizzat meşgul olsun?”
Bu düşünce batıldır ve “Kıyas-ı Maa’l-Fark”tır (yanlış kıyas). Çünkü:
• İnsan ile Kıyas Edilemez: İnsan, büyük işlerle uğraşırken küçük işler ona mâni olabilir, dikkatini dağıtabilir. Ancak Allah “Vâcib-ül Vücud”dur. O’nun kudreti zati olduğu için, bir iş bir işe mâni olmaz. Güneşi çevirmek ile bir atomu (zerreyi) çevirmek O’na aynı kolaylıktadır.
• Haksızlık ve Zulüm: Eğer Allah, küçük mahlukatı kendi hallerine, sebeplere veya tesadüfe bıraksaydı, o zaman o küçücük mahlukata zulüm olurdu. Çünkü o küçük mahluklar da lisan-ı halleriyle Rablerini tanıyor, O’nu tesbih ediyor ve rızıklarını O’ndan bekliyorlar.
• Hâlık-ı Rahim: Allah’ın büyüklüğü, şefkatinin ve terbiyesinin her şeye yetişmesiyle anlaşılır. Büyüklerin küçüklere merhamet etmesi, büyüklüğün şanındandır.
Âyet-i Kerime ile İstinad:
Metinde geçen ayet:
Burûc Sûresi, 20. Ayet:
وَ اللّٰهُ مِنْوَرَٓائِهِمْ مُح۪يطٌ
“Allah onları arkalarından kuşatmıştır.”
Ve mahlukatın tesbihi hakkındaki ayet:
İsrâ Sûresi, 44. Ayet:
تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ ف۪يهِنَّۜ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِه۪ وَلٰكِنْ لَا تَفْقَهُونَ تَسْب۪يحَهُمْۜ اِنَّهُ كَانَ حَل۪يمًا غَفُورًا
“Yedi gök, yer ve bunlarda bulunan herkes O’nu tesbih eder. O’nu övgü ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Ne var ki siz, onların tesbihini anlamazsınız. O, halîmdir, bağışlayıcıdır.”
Hülasa: Allah’ın ilim ve kudreti her şeyi kuşatmıştır. Arının kanadındaki sanatı işlemek, güneş sistemini tanzim etmek kadar O’nun ilmine ve kudretine muhtaçtır. Büyüğün küçüğe tekebbür etmeye hakkı yoktur; çünkü küçük de o Büyük Sanatkârın mührünü taşımaktadır.
Netice-i Kelam:
Bu üç İ’lem, bize ders verir ki: Kâinatta tesadüf, tabiat ve şuursuz sebeplerin eli işleyemez. Her bir zerrede, her bir canlıda, en küçüğünden en büyüğüne kadar her şeyde Vâhid ve Ehad olan Allah’ın mührü vardır. O’nun kudretine nisbeten yıldızlar ile zerreler müsavidir.
Bu hakikatleri tefekkür etmek, imanın inkişafına ve marifetullahın kalpte yerleşmesine vesile olur inşallah.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Umumî olan bir in’am ile inayet-i şahsiye arasında münafat yok. Meselâ: Bir ziyafete yapılan umumî bir davet altında şahıslar da davet edilmiş olur. Yani, bu ziyafet umumî olduğundan davet umumiyette kalır, şahıslar nazara alınmıyor, denilemez. Binaenaleyh Allah’ın nimetleri vakıf malı veya nehir suyu gibi umumî olup, in’amında şahıslar kasdedilmemiş değildir. Ancak o umumiyette hususiyet de maksuddur. Binaenaleyh eşhas o umumî in’amda kasdedilmediklerinden o nimetlere karşı şükretmeye mükellef olmadıklarına zehab etmek hatadır.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Yarın seni zillet ve rezaletlere maruz bırakmakla terkedecek olan dünyanın sefahetini bugün kemal-i izzet ve şerefle terkedersen pek aziz ve yüksek olursun. Çünki o seni terketmeden evvel sen onu terkedersen, hayrını alır, şerrinden kurtulursun. Fakat vaziyet ma’kuse olursa, kaziye de ma’kuse olur.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Fısk çamuruyla mülevves olan medeniyet, insanları da o çamur ile telvis ediyor. Ezcümle: Riyayı şan ü şeref ile iltibas etmiş. İnsanları da o pis ahlâka sevkediyor. Hakikaten insanlar o riyaya öyle alışmışlar ki, şahıslara yaptıkları gibi milletlere hattâ unsurlara bile yapıyorlar. Gazeteleri o riyaya dellâl, tarihleri de alkışçı yapmışlardır. Bu yüzden şahsî hayatlar “hamiyet-i cahiliye” ünvanı altında unsurî hayatlara feda edilmektedir.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Nübüvvet-i Ahmediyeyi (A.S.M.) isbat eden delillerden biri de tevhiddir. Evet meratibiyle tevhid bayrağını kâinatın en üst tepesi üstünde dikmiş olan ve enzar-ı âleme karşı makamlarıyla beraber tevhide dellâllık eden ve enbiyanın mücmel bıraktıkları hakaikı tafsilâtıyla beyan eden ve açıklayan ancak ve ancak Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’dır. Binaenaleyh tevhidin hakikat ve kuvveti nisbetinde nübüvvet-i Ahmediye (A.S.M.) hak ve hakikattır.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Aziz, sıddık, müdakkik kardeşim;
Mesnevi-i Nuriye’den iktibas edilen bu dört “İ’lem”, tevhidin inceliklerinden içtimaî hayatın yaralarına, dünyanın fani yüzünden nübüvvetin isbatına kadar pek çok derin hakikati ihtiva etmektedir.
1. İ’lem: Umumî İhsan İçinde Hususî İltifat
Metin Özeti: Cenab-ı Hakk’ın nimetlerinin herkese açık ve genel olması (güneşin ışığı veya hava gibi), o nimetlerin şahıslara özel olarak gönderilmediği manasına gelmez. Genel bir ziyafette, her bir misafir bizzat davetlidir. Dolayısıyla insan, “Bu nimet herkese geliyor, bana özel değil” diyerek şükürden kaçamaz.
İzah ve Şerh:
Bu bahiste, “Vahidiyet” içinde “Ehadiyet” cilvesi nazara verilmektedir. Allah’ın rububiyeti ve in’amı (nimet vermesi) umumîdir (küllî); yani bütün mahlukatı kuşatır. Ancak bu umumiyet, şahsı ihmal etmek demek değildir.
Mesela, güneş umumî bir surette dünyayı aydınlatır; fakat senin haneni aydınlatması ve senin gözüne ışık vermesi sana mahsus bir iltifattır. Bir padişahın umumî ziyafetinde, herkes sofradadır ama padişahın senin tabağına ihsan etmesi, seni bizzat tanıdığını ve sevdiğini gösterir.
İnsan gaflet veya ülfet (alışkanlık) ile diyebilir ki: “Yağmur herkese yağıyor, rızık herkese geliyor, ben de herkes gibiyim.” Bu düşünce hatadır ve şükür kapısını kapatır. Hakikat şudur ki: O nimet umumî bir kanunla gelse bile, tam senin ihtiyacın vaktinde, senin imdadına gönderilmesi, kastî ve iradî bir inayet-i şahsiyedir. Bu sebeple insan, küllî nimetler içindeki bu cüz’î ve kendine bakan iltifatı görüp Rabbine şükretmekle mükelleftir.
İlgili Ayet-i Kerime:
Cenab-ı Hak, nimetlerinin sayısızlığını ve kullarına olan ihsanını şöyle beyan buyurur:
“O, istediğiniz şeylerin hepsinden size verdi. Eğer Allah’ın nimetlerini saymaya kalkışsanız sayamazsınız. Şüphesiz insan çok zalimdir, çok nankördür.”
(İbrahim Sûresi, 14/34)
2. İ’lem: Dünyayı Terk Etmenin İzzeti
Metin Özeti: Dünya fanidir ve insanı bir gün mutlaka terk edecektir. Ölüm veya ihtiyarlıkla gelen bu zorunlu ayrılık, insanı aciz ve zelil bırakır. Eğer insan, iradesi ve şuuru yerindeyken (bugün) dünyanın haram lezzetlerini ve gafletini Allah için terk ederse, izzetli ve şerefli olur.
İzah ve Şerh:
Burada “terk-i dünya” mefhumu ele alınmaktadır. Fakat bu terk; dünyayı imar etmemek değil, kalben dünyaya bağlanmamak, onu kesben (çalışarak) değil kalben terk etmektir.
Dünya, gaddar bir sevgili gibidir; sen ona bağlansan da o seni kabir kapısında bırakıp kaçacaktır. İşte o zaman insan, elinden alınan oyuncakları için ağlayan çocuk gibi zillet ve rezalet içinde kalır. Halbuki insan, gençliğinde ve gücü yerindeyken, dünyanın gayr-ı meşru sefahetini (zevke düşkünlüğünü) ve fani yüzünü kemal-i izzetle (tam bir onurla) elinin tersiyle iterse, manen sultan olur.
Kaide şudur: “Sen onu terk etmeden evvel, sen onu terk et.” Yani dünya seni mezara koyup atmadan, sen onu kalbinden at. Eğer vaziyet ma’kuse (tersine) olursa, yani sen ona sarılırsın ama o seni terk ederse; netice hüsran ve pişmanlıktır.
İlgili Ayet-i Kerime:
Dünya hayatının geçiciliği ve ahiretin ebediliği hakkında şu ayet pek manidardır:
“Bu dünya hayatı ancak bir eğlence ve oyundan ibarettir. Ahiret yurduna gelince, işte gerçek hayat odur. Keşke bilselerdi!”
(Ankebût Sûresi, 29/64)
3. İ’lem: Medeniyetin Maskeli Yüzü ve Riyakârlık
Metin Özeti: Günah ve isyan (fısk) üzerine kurulu olan menfi medeniyet, insanları kirletmiştir. Bu medeniyet, riyakârlığı (ikiyüzlülüğü) şan ve şeref zannettirir. Bu sahte ahlak, şahıslardan milletlere sirayet etmiş; gazeteler ve tarihçiler de bu yalanı alkışlamıştır. Neticede şahsî faziletler, ırkçılık ve kabilecilik (hamiyet-i cahiliye) uğruna feda edilmiştir.
İzah ve Şerh:
Müellif burada, ahlâk-ı İslamiyeden mahrum, sadece madde ve menfaat üzerine kurulu olan **”sefih medeniyet”**e (Batı medeniyetinin menfi kısmına) ciddi bir tenkit yöneltmektedir.
Bu medeniyet, riyayı (gösterişi) ve yalanı, diplomasi ve siyaset adı altında “şan ve şeref” diye yutturur. İnsanlar o kadar bu hale alışmıştır ki, sadece şahıslar değil, devletler ve milletler bile birbirine karşı “resmî yalanlar” söyler ve bunu marifet sayar. Gazeteler bu riyanın dellâlı (duyurucusu), tarih ise bu sahtekârlığın alkışçısı olmuştur.
En tehlikeli netice ise; insanların şahsî hayatlarını, iman ve faziletlerini; “hamiyet-i cahiliye” denilen ırkçılık ve menfi milliyetçilik putuna feda etmeleridir. Yani bir insan, milletinin haksız bir menfaati veya ırkının kuru gururu için, hakikati ve adaleti çiğneyebilmektedir.
İlgili Ayet-i Kerime:
İnsanların gösteriş ve ikiyüzlülüğünü, yeryüzünde bozgunculuk çıkarmalarını tasvir eden ayet şöyledir:
“İnsanlardan öylesi vardır ki, dünya hayatına dair sözleri senin hoşuna gider. Üstelik o, kalbinde ne varsa Allah’ı şahit tutar. Halbuki o, düşmanların en yamanıdır.”
(Bakara Sûresi, 2/204)
4. İ’lem: Tevhid Hakikati ve Nübüvvet-i Ahmediye
Metin Özeti: Hz. Muhammed’in (A.S.M.) peygamberliğinin en büyük delillerinden biri, getirdiği “Tevhid” (Allah’ın birliği) inancıdır. Kâinatın zirvesine tevhid bayrağını diken, bütün peygamberlerin özet olarak geçtiği hakikatleri en ince teferruatına kadar açıklayan O’dur. Tevhid ne kadar hak ve sarsılmaz ise, O’nun peygamberliği de o derece haktır.
İzah ve Şerh:
Bir davanın doğruluğu, o davayı savunanın şahsiyeti ve davanın mahiyeti ile anlaşılır. Hz. Peygamber (A.S.M.), Tevhid davasını öyle bir surette ilan etmiştir ki; şirkin (Allah’a ortak koşmanın) her çeşidini kökünden kesip atmış, kâinatın en yüksek hakikati olan “Lailaheillallah” bayrağını alemin tepesine dikmiştir.
Diğer enbiyanın (peygamberlerin) mücmel (özet) bıraktığı veya zamanla unutulan hakikatlerini, O (A.S.M.) tafsilatıyla (detaylarıyla) beyan ve izah etmiştir. Getirdiği tevhid inancı o kadar kuvvetli, o kadar parlak ve o kadar cihan şümuldür ki; bu hakikatin sarsılmazlığı, bu hakikati getiren zatın (A.S.M.) sıdkına (doğruluğuna) en büyük isbattır. Çünkü yalan ve sahtekârlıkla, böyle cihanşümul ve ebedî bir hakikat (Tevhid) tesis edilemez.
İlgili Ayet-i Kerime:
Tevhidin en net ifadesi ve Peygamberimizin (A.S.M.) davasının özü olan İhlas Suresi:
“De ki: O, Allah’tır, bir tektir. Allah Samed’dir. (Her şey O’na muhtaçtır, o, hiçbir şeye muhtaç değildir.) O’ndan çocuk olmamıştır (Kimsenin babası değildir). Kendisi de doğmamıştır (kimsenin çocuğu değildir). Hiçbir şey O’na denk ve benzer değildir.”
(İhlas Sûresi, 112/1-4)
Hülâsa-i Kelâm:
Ey aziz kardeşim; bu dört hakikat bize ders veriyor ki: Allah’ın nimetlerini şahsına özel bilip şükret, dünya seni terk etmeden sen onu kalben terk et ki aziz olasın, riyakâr medeniyetin çamuruna bulaşma ve Hz. Peygamber’in (A.S.M.) getirdiği tevhid nuruna sımsıkı sarıl.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Sath-ı âlemde kurulan şu sergi-yi İlahîde teşhir edilen tezyinata, kemalâta, güzel manzaralara ve rububiyetin haşmetiyle uluhiyetin azametine bir müşahid, bir mütenezzih, bir mütehayyir, bir mütefekkir lâzımdır ki, o güzellikleri görsün; o manzaralar arasında tenezzüh etsin, o hârika nakışlara, zînetlere tefekkür ile hayran olsun. Sonra o sergiden Sâni’in celaline, Mâlikinin iktidar ve kemalâtına intikal ile Onun azametine secde-i hayret etsin. Bu vazifeyi îfa edecek insandır. Çünki insan gerçi cahil, zulmetli bir şeydir amma, öyle bir istidadı vardır ki, âleme bir enmuzec ve bir nümune olmaya liyakatı vardır. Hem o insanda öyle bir emanet vedia bırakılmıştır ki, onun ile gizli defineyi bulur, açar. Hem o insandaki kuvvetler tahdid edilmeyerek mutlak bırakılmıştır. Buna binaen küllî bir nevi şuur sahibi olur ki, Sultan-ı Ezel’in azamet ve haşmetinin şaşaasını idrak ediyor.
Evet maşukun hüsnü, âşıkın nazarını istilzam ettiği gibi, Nakkaş-ı Ezelî’nin rububiyeti de insanın nazarını iktiza eder ki, hayret ve tefekkür ile takdir ve tahsinlerde bulunsun.
Evet gül ve çiçeklerin yüzlerini güzelleştiren zât, nasıl o güzel yüzlere arılardan, bülbüllerden istihsan âşıkları icad etmesin? Ve güzellerin güzel yüzlerinde güzelliği yaratan, elbette o güzelliğe müştakları da yaratır.
Kezalik bu âlemi şu kadar zînetler ile, nakışlar ile tezyin eden Mâlik-ül Mülk, elbette ve elbette o hârika, antika, mu’cize manzaraları, zînetleri, seyircilerden, müşahidlerden, âşık ve müştaklardan, ârif dellâllardan hâlî bırakmayacaktır. İşte câmiiyeti dolayısıyla insan-ı kâmil, halk-ı eflâke ille-i gaiye olduğu gibi, halk-ı kâinata da semere ve netice olmuştur.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Eşya arasındaki tevafuk, Sâni’in Vâhid, Ehad olduğuna delalet ettiği gibi, aralarında bulunan muntazam tehalüf de Sâni’in Muhtar ve Hakîm olduğuna şehadet eder. Meselâ: Hayvanların bilhâssa insanların esas a’zâlarındaki tevafuk, bilhâssa çift a’zâlardaki temasül, Hâlıkın vahdetine bürhan olduğu gibi, keyfiyetler ve şekillerdeki tehalüf de Hâlıkın ihtiyar ve hikmetine delalet eder.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Mesnevi-i Nuriye’den iktibas edilen bu iki kıymetli “İ’lem” parçasını, Risale-i Nur’un lisanına, üslubuna ve meşrebine sadık kalarak; müradifleri, ayet-i kerimeler ve ilmî ıstılahlarla teker teker şerh ve izah edelim.
Mevzu bahis olan hakikatler, insanın hilkat gayesi, kâinatın yaratılış hikmeti ve Sâni-i Zülcelal’in vahdaniyet ve iradesinin delilleridir.
BİRİNCİ İ’LEMİN ŞERH VE İZAHI
Metnin Özü: Kâinat muazzam bir sergidir. Bu sergideki sanat eserlerini takdir edecek, manalarını okuyacak ve Sanatkârını tanıyıp O’na hayran olacak bir seyirciye, yani “insan”a ihtiyaç vardır.
1. Kâinat Sergisi ve İnsanın Vazifesi (Seyir ve Temaşa)
Cenab-ı Hak, bu âlemi nihayetsiz, bedî ve hârika sanatlarıyla süslemiş; bir “meşher” (sergi yeri) hükmünde yaratmıştır. Her bir mevcudat, O’nun isimlerinin (Esma-i Hüsna) birer nakşıdır.
Nasıl ki bir ressam, yaptığı harika bir tabloyu karanlık bir odada saklamaz, onu görecek, o sanattan anlayacak, “Maşallah, ne güzel yapılmış” diyecek gözler arar; aynen öyle de Nakkaş-ı Ezelî olan Allah, şu kâinat sarayını antika sanatlarla donatmıştır. Bu sanatların görülmesi, takdir edilmesi ve arkasındaki ilim, irade ve kudretin anlaşılması icap eder.
İşte bu noktada “İnsan” devreye girer. İnsan, sureten küçük ve aciz görünse de, mahiyetindeki “istidad” (kabiliyet) ve ona verilen “emanet” (ene/benlik ve duygular) cihetiyle kâinatın en ehemmiyetli misafiridir. İnsanın vazifesi şudur:
• Müşahid: Eserleri dikkatle gören.
• Mütenezzih: O manzaralar arasında gezip, ibretle bakan.
• Mütehayyir: Gördüğü sanatın büyüklüğü karşısında hayrete düşen.
• Mütefekkir: Eserden müessire (eseri yapana) zihnen intikal edip düşünen.
2. Hüsn (Güzellik) ve Nazar (Bakış) Münasebeti
Metinde geçen “Maşukun hüsnü, âşıkın nazarını istilzam ettiği gibi…” cümlesi mühim bir kaideye işaret eder. Güzellik, görünmek ister. Güzellik sahibi, kendi cemalini hem kendi gözüyle hem de başkalarının gözüyle görmek ve göstermek ister.
Allah’ın Rububiyeti (terbiye ve idare ediciliği), insanın ubudiyetini (kulluğunu) ve nazarını ister. Yani Allah; çiçekleri, yıldızları, baharları yaratır; insan ise bu güzelliklere bakarak “Sübhanallah” diyerek hayretini, “Elhamdülillah” diyerek şükrünü, “Allahuekber” diyerek takdirini sunar.
3. Kâinatın Meyvesi: İnsan
Metinde, gülün bülbülü, çiçeğin arıyı kendine çekmesi gibi; kâinatın güzelliğinin de insanı cezbettiği vurgulanır. Eğer insan olmasaydı, kâinatın manası anlaşılmaz, bu muazzam kitap okuyucusuz kalırdı. Bu sebeple insan, kâinat ağacının en son ve en mükemmel meyvesidir (Semere-i Kâinat).
Bu hakikat, insanın başıboş bırakılmadığını, tesadüf rüzgârlarıyla savrulmadığını; bilakis çok yüce bir gaye için, yani marifetullah (Allah’ı tanımak) ve muhabbetullah (Allah’ı sevmek) için yaratıldığını isbat eder.
Mevzu ile Alakalı Ayet-i Kerimeler:
• İnsanın Yaratılış Gayesi Hakkında:
“Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.”
(Zâriyat Suresi, 51/56)
• Emanet ve İnsanın Mesuliyeti Hakkında:
“Biz emaneti, göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler, (sorumluluğundan) korktular. Onu insan yüklendi…”
(Ahzâb Suresi, 33/72)
• Tefekkür ve İbret Hakkında:
“Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde selim akıl sahipleri için elbette ibretler vardır.”
(Âl-i İmrân Suresi, 3/190)
İKİNCİ İ’LEMİN ŞERH VE İZAHI
Metnin Özü: Varlıklardaki benzerlikler (tevafuk), Yaratıcının BİR olduğunu (Vahid/Ehad) gösterir. Varlıklardaki farklılıklar (tehalüf) ise Yaratıcının İRADE sahibi ve HAKÎM olduğunu gösterir.
1. Tevafuk ve Vahdaniyet (Benzerlik ve Birlik)
Üstad Bediüzzaman Hazretleri burada çok ince bir tevhid delili sunmaktadır.
Bütün insanların, hatta bütün hayvanların temel organlarında (göz, kulak, kalp, el, ayak gibi) bir “tevafuk” (uygunluk ve benzerlik) vardır.
• Bütün gözler aynı kanuna göre görür.
• Bütün kalpler aynı prensiple çalışır.
Bu benzerlik neyi isbat eder? Bu sanatların tezgâhının bir olduğunu, Sâni’in (Yaratıcının) Vâhid ve Ehad olduğunu gösterir. Eğer birden fazla yaratıcı olsaydı, bu kadar intizam ve birlik olmazdı. Nasıl ki bir fabrikadan çıkan kumaşların aynı olması, fabrikatörün bir olduğuna delildir; canlılardaki bu “temasül” (benzeşme) de Hâlık’ın birliğine en kuvvetli bir bürhandır (delildir).
2. Tehalüf ve İrade (Farklılık ve Seçim)
Ancak, iş sadece benzerlikle bitmiyor. Her ne kadar bütün insanlar temel azalar bakımından birbirine benzese de her insanın siması, parmak izi, karakteri ve sesi diğerinden farklıdır. Buna “tehalüf” (muhalif olma, başkalaşma) denir.
Bu farklılık neyi isbat eder?
• Sâni’in Muhtar Olduğunu: Yani O, bir tabiat kanunu gibi şuursuz, mecbur ve tek düze iş görmez. O, “İhtiyar” sahibidir; dilediğini dilediği gibi yaratır. Bir yüze, milyarlarca yüzden farklı bir şekil vermek, ancak sonsuz bir irade ve tercih ile mümkündür.
• Sâni’in Hakîm Olduğunu: Her ferdi, ona has bir kimlikle yaratmakta büyük bir hikmet vardır (tanınma, hukuk, sosyal hayatın karışmaması gibi). Bu da Yaratıcının her işinde hikmet ve fayda gözettiğini gösterir.
Demek ki; birlik (tevafuk) Allah’ın birliğine (Vahdetine), farklılık (tehalüf) ise Allah’ın iradesine ve hikmetine şahittir. Bu, tabiatçıların ve tesadüfe inananların “yanılma”larını kökünden kesen muazzam bir mantık silsilesidir.
Mevzu ile Alakalı Ayet-i Kerimeler:
• Farklılıkların Bir Ayet Oluşu Hakkında:
“Göklerin ve yerin yaratılması, dillerinizin ve renklerinizin farklı olması da O’nun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir. Şüphesiz bunda bilenler için elbette ibretler vardır.”
(Rûm Suresi, 30/22)
• İrade ve Şekil Verme Hakkında:
“Rahimlerde sizi dilediği gibi şekillendiren O’dur. O’ndan başka ilâh yoktur. O mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.”
(Âl-i İmrân Suresi, 3/6)
• Her Şeyi Yaratanın Tek Olduğu Hakkında:
“Göklerin ve yerin yaratıcısıdır… O, her şeyi yaratmıştır. O, her şeyi hakkıyla bilendir.”
(En’âm Suresi, 6/101)
NETİCE VE HATİME
Bu iki İ’lem, Risale-i Nur’un tefekkür mesleğinin bir hulasasıdır.
Birinci İ’lem, insanın “niçin” yaratıldığını (sergi-yi İlahîyi seyretmek ve takdir etmek) anlatır. İkinci İ’lem ise, insanın baktığı o eşyada “neyi” göreceğini (Yaratıcının birliğini ve hür iradesini) ders verir.
İnsan, bu kâinat sarayında gafletle değil, hikmet nazarıyla bakmalı; her bir mevcudun üzerindeki “Sâni-i Hakîm” imzasını okumalıdır. Zira insan, kâinatın şuurlu bir meyvesidir ve Meyve-i Âlem olan İnsan-ı Kâmil (A.S.M), yaratılışın en büyük gayesidir.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Mahlukatın en zalimi insandır. İnsan, kendi nefsine olan şiddet-i muhabbetten dolayı kendisine hizmeti ve menfaati olan şeyleri hem sever hem kıymet verir. Semeresinden istifade gördüğü şeylere abd ve köle olur. Aksi halde ne sever ve ne kıymet verir.
Ve keza hayatın icadında ille-i gaiyenin yalnız hayat olduğunu bilir. Cenab-ı Hakk’ın icad ettiği “hayy”larda hedef ittihaz ettiği binlerce hikmetlerinden haberi yok. Acaba imkân ve ihtimalden hariç midir ki, âlemde görünen şu eşya-yı hârika daha garib, daha hârika ve daha mu’cize melekûtî, berzahî, misalî şeylere bazı nümune ve bazı esaslar olmasın?
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Cenab-ı Hak kâinatı teşkil eden zerratı, şeriat-ı fıtriyesine müsahhar ve muti’ ve evamir-i tekviniyesine de münkad ve mümessil kılmıştır. Bir arı, “Kün” emrine imtisalen matlub bir şekle girdiği gibi, herhangi bir hayvan da aynı emre imtisalen irade edilen vaziyetlere girer.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Şems, kamer, yıldız, arz gibi ecramı kabzasında tutan kudret, o ecramı öyle bir sühuletle tanzim etmiştir ki, dağılan tesbih tanelerini ipe dizen adam gibi ne bir acz görmüştür ve ne başkasının yardımına ihtiyaç olmuştur.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Aziz, sıddık, müdakkik kardeşim;
Bu metinler, Bediüzzaman Hazretleri’nin Mesnevi-i Nuriye eserinde, tefekkürün en ince sırlarını beyan eden ve nefsi tezkiye, aklı tenvir eden “Zühre” ve “Habbe” gibi risalelerden süzülen hakikat damlalarıdır. Bu parçalar, tevhid inancını kalplere nakşetmek ve gaflet perdesini yırtmak için yazılmış manevi derslerdir.
BİRİNCİ İ’LEM: İnsanın Enaniyeti ve Yaratılış Hikmeti
Metnin Özü: İnsanın nefsine olan aşırı düşkünlüğü, her şeyi kendi menfaatine göre değerlendirmesi ve kâinatın yaratılışındaki binlerce hikmeti göremeyip sadece kendine bakan faydayı esas alması.
İzah ve Şerh:
Cenab-ı Hak, Kur’an-ı Kerim’de insanı tavsif ederken şöyle buyurmaktadır:
“Şüphesiz biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar onu yüklenmek istemediler, ondan çekindiler. Onu insan yüklendi. Çünkü o çok zalimdir, çok cahildir.” (Ahzâb Suresi, 72. Ayet)
Üstad Bediüzzaman, bu ayetteki “zalûm” (çok zalim) ve “cehûl” (çok cahil) sıfatlarının bir tecellisini bu İ’lem’de tasvir eder. İnsan, fıtratı gereği “nefisperest”tir (nefsine tapan). Nefsine olan bu “şiddet-i muhabbet” (aşırı sevgi), onu bir nevi kör eder. Öyle ki, eşyayı ve hadiseleri hakikat terazisiyle değil, menfaat terazisiyle tartmaya başlar.
Burada geçen “İlle-i gaiye”; bir şeyin var oluşunun asıl sebebi, ana gayesi ve neticesi demektir. İnsan, gaflet veya enaniyet (benlik) sebebiyle zanneder ki; güneş sadece onun ısınması, elma sadece onun yemesi, hayvanat sadece onun binmesi için yaratılmıştır. Halbuki bu, hakikatin sadece cüz’i bir kısmıdır.
Cenab-ı Hak, “Hayy” (hayat sahibi) kıldığı mahlukatı yaratırken binlerce hikmet gözetmiştir. Bu hikmetlerin en mühimi, o mahlukatın kendi lisan-ı halleriyle Yaratıcılarını tesbih etmeleri ve Esma-i İlahiye’nin (Allah’ın isimlerinin) nakışlarını göstermeleridir. İnsanın istifadesi ise bu binlerce hikmetten sadece bir tanesidir. İnsan, kendini kâinatın merkezine koyarak, İlahi hikmeti kendi basit menfaatine indirmekle “zalim” sıfatını alır.
Metnin sonunda işaret edilen “melekûtî, berzahî, misalî” ifadeleri, bu maddi âlemin ötesindeki manevi boyutları ifade eder.
• Melekût: Eşyanın iç yüzü, perde arkası, mülkün sahibine bakan yönü.
• Berzah: İki âlem arası, kabir âlemi.
• Misal: Maddesiz suretlerin bulunduğu âlem.
Üstad burada muazzam bir ufuk açar: Şu maddi dünyada gördüğümüz harika sanatlar (çiçekler, manzaralar, suretler), aslında o görünmeyen manevi âlemlerdeki (Cennet gibi, Alem-i Misal gibi) asılların, temellerin ve nümune hükmündeki gölgeleridir. Dünya, ahiretin bir tarlası ve fidanlığıdır.
İKİNCİ İ’LEM: Zerratın İtaati ve Şeriat-ı Fıtriye
Metnin Özü: Kâinatı oluşturan atomların (zerratın), Allah’ın koyduğu kanunlara (şeriat-ı fıtriye) tam bir itaat içinde olması ve yaratılış emrine asker gibi uyması.
İzah ve Şerh:
Bu bölüm, tevhidin en parlak delillerinden biri olan “intizam-ı kâinat”ı (kâinatın düzenini) nazara verir.
“Şeriat-ı Fıtriye”: Allah’ın kâinata koyduğu fizik, kimya, biyoloji kanunlarıdır. Halk arasında “tabiat kanunu” denilen şeyler, aslında Cenab-ı Hakk’ın irade sıfatından gelen ve “evamir-i tekviniye” (yaratılış emirleri) denilen manevi birer kanundur.
Bir ordu kumandanının “Arş!” emriyle askerlerin harekete geçmesi gibi; bir atom (zerre) veya bir hücre de Allah’ın “Kün” (Ol!) emrine öyle itaat eder. Bu itaat neticesinde, cansız ve şuursuz zerreler, hayret verici bir intizamla bir araya gelip canlı bir arıyı, bir çiçeği veya insanı oluşturur.
Kur’an-ı Hâkim bu hakikati şöyle beyan eder:
“Bir şeyi dilediği zaman onun emri o şeye ancak ‘Ol!’ demektir. O da hemen oluverir.” (Yâsîn Suresi, 82. Ayet)
Metindeki “Müsahhar” (boyun eğdirilmiş), “Muti” (itaat eden), “Münkad” (teslim olmuş) kelimeleri; kâinatta tesadüfün yeri olmadığını, her şeyin bir emirle hareket ettiğini isbat eder. Bir arının mükemmel sanatlı vücudu ve bal yapma istidadı, onun kendi hüneri değil, “Kün” emrine olan itaatindendir. Zerreler, birer memur-u İlahi gibi vazife başındadırlar.
ÜÇÜNCÜ İ’LEM: Kudret-i İlahiyenin Sühuleti ve Vahdet
Metnin Özü: Güneş, ay ve yıldızlar gibi devasa kütlelerin, Allah’ın kudreti elinde bir tesbih tanesi gibi kolaylıkla idare edilmesi ve bu idarede hiçbir zorluğun, aczın veya yardıma ihtiyacın bulunmaması.
İzah ve Şerh:
Cenab-ı Hakk’ın kudreti “zati”dir, yani zatındandır; sonradan kazanılmamıştır. Zati olan bir şeyde derece ve mertebe olmaz. Bu sebeple, Allah için bir atomu yaratmak ile güneşi yaratmak arasında, bir çiçeği diriltmek ile cenneti halk etmek arasında zorluk-kolaylık farkı yoktur. Buna “Sırr-ı Ehadiyet” ve “Sırr-ı Vahdet” denir.
Üstad Hazretleri burada harika bir temsil (benzetme) kullanır: “Dağılan tesbih tanelerini ipe dizen adam.”
Nasıl ki bir insan için tesbih tanelerini ipe dizmek veya elinde çevirmek gayet kolaydır; koca yıldızları, güneşleri ve gezegenleri (ecramı) yörüngelerinde tutmak, döndürmek ve tanzim etmek de Kudret-i İlahiye için o derece, hatta ondan daha kolaydır.
Buradaki “Sühulet” (kolaylık) kavramı, tevhid inancının temelidir. Eğer bu işler sebeplere veya tabiata havale edilseydi, bir tek sineğin kanadını yapmak için bütün kâinatın fabrikaları kadar alet ve edevat gerekirdi. Ancak iş, Vâhid-i Ehad olan Allah’a verildiğinde, bir kibrit çakar gibi veya bir emir verir gibi “Ol!” der ve olur.
Ayet-i Kerime bu hakikati teyit eder:
“Şüphesiz Allah, gökleri ve yeri, yok olup gitmesinler diye (kudretiyle) tutmaktadır…” (Fâtır Suresi, 41. Ayet)
Hülasa-i Kelam:
Bu üç İ’lem, insanın nazarını enaniyetten (benlikten) alıp, kâinattaki muazzam itaate ve Allah’ın kudretindeki sonsuz kolaylığa çevirmektedir. İnsana der ki: “Sen kendine malik değilsin, kâinat da senin hevesin için dönmüyor. Zerrelerden yıldızlara kadar her şey O’nun emrine mutidir. Sen de iradenle O’na itaat et ki, kâinatla ahenk içinde olasın ve ebedi saadet meyvelerine nail olasın.”
Cenab-ı Hak bizleri, kâinat kitabını tefekkürle okuyan ve marifetullah (Allah’ı bilme) ilminde terakki eden bahtiyar kullarından eylesin. Âmin.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Bir katre su, bir deniz suyu ile müttehiddir. Çünki ikisi de sudur. Nehir suyu ile de müttehiddir. Çünki ikisinin de menşe’leri semadır. Ve keza bir küçük balık balina balığı ile müttehiddir. Çünki ünvanları birdir. Kezalik Esma-i İlahiyeden bir hüceyreye veya bir mikroba tecelli eden isim, kâinatı ihata eden isim ile müttehiddir. Çünki müsemmaları birdir. Meselâ: Bütün kâinata taalluk ve tecelli eden Alîm ismiyle bir zerreye taalluk eden Hâlık ismi, müsemmada müttehiddirler. Hurma ağacına taalluk eden Musavvir ismiyle de semeresine taalluk ve tecelli eden Münşi ismi, müsemmada müttehiddirler. Zâten en büyük şeye tecelli eden isim ile en küçük bir şeye tecelli etmemesi muhaldir.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Mümkin ünvanı altındaki eşyanın vücudunda tegayyür var. Yani keyfiyetleri, halleri değişir. Binaenaleyh mümkin olan bir şeyin daima bir halde tevakkuf ve sükût etmekle atalette kalması, o şeyin ahval ve keyfiyetleri için bir nevi ademdir. Çünki o şeyin istikbal halleri ademde kalır, yol bulup vücuda gelemez. Adem ise büyük bir elem ve bir şerr-i mahzdır. Binaenaleyh faaliyette lezzet olduğu gibi, ahval ve şuunatta da bir tebeddül olup, bu tahavvül ve tebeddülden neş’et eden teessürat, teellümat, bir cihetten çirkin ise de birkaç cihetten de güzeldir. Evet bir şeyin şekillerinde vukua gelen devir ve teslim sırasında gidenler müteessir, gelenler de memnun olurlar. Ve bu sayede hayat tasaffi eder, temizlenir. Vücud da teceddüd eder.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Aziz, sıddık kardeşim;
Mesnevi-i Nuriye’den iktibas edilen bu iki “İ’lem”, tevhid hakikatini ve kâinattaki daimî faaliyetin sırrını ders veren, hikmet ve marifet dolu iki mühim levhadır. Bu metinler, varlık âlemindeki birlik mührünü ve değişimdeki ilahi hikmeti nazara vermektedir.
BİRİNCİ İ’LEM: Vahdet-i İlahiye ve Esma’nın İhatası
Bu i’lemde Üstad Bediüzzaman Hazretleri, “Tevhid-i Hakiki”yi isbat etmekte; cüz (parça) ile küll (bütün) arasındaki kopmaz bağı, Esma-i İlahiyenin tecellisi (görünümü) üzerinden izah etmektedir.
1. Parça ve Bütünün Menşe Birliği:
Metinde verilen “Bir katre su, bir deniz suyu ile müttehiddir” misali, mahiyet birliğine işaret eder. Denizdeki suyun evsafı ne ise, damladaki suyun evsafı da odur. Nehir ile sema arasındaki münasebet de böyledir; zira nehrin menbaı, semadan inen rahmettir. Keza, küçük bir balık ile dev bir balina, “hayat sahibi olma ve rızıklanma” noktasında aynı kanuna tabidirler. Bu misaller şu hakikati haykırır: Küçük, büyüğün numunesidir; büyük, küçüğün inkişaf etmiş halidir.
2. Müsemma-i Vâhid (İsimlerin Tek Sahibi):
Nasıl ki maddi eşyada bir birlik varsa, manevi hakikatlerde ve Esma tecellilerinde de bir birlik vardır. Bir mikrobun hayatını tanzim eden ilim ve kudret kimin ise, bütün kâinatı kuşatan ilim ve kudret de O’nundur.
• Alîm İsmi: Bir zerrenin hareketini bilen, bütün kâinatın harekâtını bilir. Zira ilim parçalanmaz.
• Hâlık İsmi: Bir hücreyi yaratan, o hücrenin içinde bulunduğu bedeni ve âlemi yaratan Hâlık’tan başkası olamaz.
• Musavvir ve Münşi: Ağacın tamamına şekil veren (Musavvir) kim ise, o ağacın en uçtaki meyvesini inşa eden (Münşi) de O’dur.
3. Tevhidin Bürhanı:
Bu izah, şirk ihtimalini kökünden keser. Zira “En büyük şeye tecelli eden isim ile en küçük bir şeye tecelli etmemesi muhaldir.” Yani, kâinatın Sultanı kim ise, atomun sahibi de O’dur. Cüz’iyata hükmedemeyen, külliyata hâkim olamaz.
Mevzu ile İlgili Ayet-i Kerime:
Cenab-ı Hak, yaratmadaki bu birliği ve kudretin bölünmezliğini Lokman Suresi’nde şöyle beyan buyurur:
“Sizin yaratılmanız da tekrar diriltilmeniz de ancak tek bir kişinin yaratılması ve diriltilmesi gibidir. Allah her şeyi hakkıyla işiten, her şeyi hakkıyla görendir.” (Lokman Suresi, 31/28)
Bu ayet, bir zerreyi yaratmakla kâinatı yaratmak arasında Kudret-i İlahiye nazarında bir fark olmadığını, “Müsemma”nın bir olduğunu ifade eder.
İKİNCİ İ’LEM: Faaliyetin Sırrı ve Zevaldeki Lezzet
Bu i’lemde ise; kâinattaki sürekli değişimin, ihtiyarlamanın, ölümün ve yeniden dirilişin arkasındaki müthiş hikmet ve “faaliyet lezzeti” izah edilmektedir.
1. Sükûn, Ademdir (Yokluktur):
Mümkinat (yaratılmışlar) âleminde durağanlık yoktur. Eşya, sürekli bir halden başka bir hale geçer. Eğer bir tohum daima tohum olarak kalsa, ağaç olma istidadı “adem”de (yoklukta) kalır. Bir şeyin kabiliyetlerinin ortaya çıkmaması, o kabiliyetler için bir nevi ölümdür. Üstad’ın ifadesiyle; “Mümkin olan bir şeyin daima bir halde tevakkuf ve sükût etmekle atalette kalması… bir nevi ademdir.”
2. Faaliyetteki Lezzet:
Varlık sahasına çıkmak, görünmek ve kabiliyetlerini sergilemek büyük bir lezzettir. Adem (yokluk) şerr-i mahz (tamamen şer/kötülük) olduğu için, vücuda gelmek ve faaliyette bulunmak hayırdır. Kâinattaki atomlardan galaksilere kadar her şeyin cezbe ile dönmesi ve çalışması, bu “faaliyet lezzeti”nden kaynaklanır.
3. Zeval ve Firakın Hikmeti:
İnsanlar genellikle değişimi, yaşlanmayı ve ayrılığı hüzünle karşılarlar. Ancak bu metin, meseleye kader ve hikmet penceresinden bakar.
• Tebeddül (Değişme): Eşyanın hallerinin değişmesi, yeni suretlerin gelmesi içindir.
• Tasaffi (Saflaşma): Hayat, çalkalandıkça ve değiştikçe temizlenir. Durgun suyun kokuşması gibi, değişmeyen hayat da atalete düşer.
• Devir ve Teslim: Gidenler (eski haller, ölenler) zahiren müteessir görünse de yerlerini yeni ve taze vücutlara, taze tecellilere bıraktıkları için hakikatte büyük bir vazife görmüş olurlar. Gelenler ise vücut buldukları için memnundurlar.
4. Vücudun Teceddüdü (Yenilenmesi):
Kâinat fabrikası daima işler. Esma-i İlahiye cilvelerini daima tazelemek ister. Bu yüzden “O (Allah) her an bir şe’ndedir (iştedir/yaratmadadır).” sırrınca, varlık nehri sürekli akar. Eskimek ve gitmek, yok olmak değil; taze bir vücuda ve yeni bir tecelliye yer açmaktır.
Mevzu ile İlgili Ayet-i Kerime:
Cenab-ı Hak, bu daimî faaliyeti ve mülkündeki tasarrufu Rahman Suresi’nde şöyle bildirir:
“Göklerde ve yerde bulunanlar, (her şeyi) O’ndan isterler. O, her an yeni bir ilâhî tasarruftadır.” (Rahman Suresi, 55/29)
Ve yine Âl-i İmrân Suresi’nde, hallerin değişmesindeki hikmete işaretle:
“…Biz bu günleri insanlar arasında döndürüp dururuz…” (Âl-i İmrân Suresi, 3/140)
Hülâsa ve Netice
Bu iki i’lemden şu dersleri çıkarıyoruz:
• Tevhid-i Hakiki: Kâinatın en küçük cüzü ile en büyük küllü, aynı Kudretin ve aynı İlimin eseridir. İsimler (Esma) muhtelif olsa da İsimlerin Sahibi (Müsemma) birdir.
• Hareketin Hikmeti: Kâinattaki değişim, ölüm ve ayrılık gibi görünen haller, aslında “yokluk” karanlığından kurtulup “varlık” nuruna kavuşma mücadelesidir. Daimî faaliyet, hayatın kemali ve saflaşması için zaruridir. Acı ve keder gibi görünen şeyler, vücudun yenilenmesi ve Esma-i İlahiyenin taze taze tecellisi için birer vesiledir.
Cenab-ı Hak bizleri, kâinat kitabını bu nazarla okuyan, her zerrede O’nun birliğinin şahidini gören ve başımıza gelen tebeddülâtta (değişimlerde) kaderin hikmetine rıza gösteren kullarından eylesin.
Hizmet-i Kur’aniyede sebatını dilerim.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Şemme
(Hidayet-i Kur’aniyenin Nesîminden)
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ عَلٰى رَحْمَتِه۪ عَلَى الْعَالَم۪ينَ بِرِسَالَةِ سَيِّدِ الْمُرْسَل۪ينَ مُحَمَّدٍ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَعَلٰٓى اٰلِه۪ وَصَحْبِه۪ٓ اَجْمَع۪ينَ
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Şu âlem, görünen ve görünmeyen bütün tabakat ve enva’ıyla “Lâ İlahe İllâ Hu” diye tevhidi ilân ediyor. Çünki aralarındaki tesanüd böyle iktiza ediyor. Ve o tabakatla enva’, bütün erkânıyla “Lâ Rabbe İllâ Hu” diye ilân-ı şehadet ediyor. Çünki aralarındaki müşabehet böyle istiyor. Ve o erkân bütün a’zâsıyla “Lâ Mâlike İllâ Hu” diye şehadetlerini ilân ediyorlar. Çünki aralarındaki temasül böyle iktiza eder. Ve o a’zâ bütün eczasıyla “Lâ Müdebbire İllâ Hu” diye şehadet eder. Çünki aralarında teavün ve tedahül vardır. Ve o ecza bütün cüz’iyatıyla “Lâ Mürebbiye İllâ Hu” diye olan şehadetini ilân eder. Çünki aralarındaki tevafuk, kalemin bir olduğuna delalet ediyor. O cüz’iyat bütün hüceyratıyla “Lâ Mutasarrıfe Fil-Hakikati İllâ Hu” diye şehadet eder. Ve o hüceyrat bütün zerratıyla “Lâ Nâzıme İllâ Hu” diye ilân-ı şehadet eder. Çünki cevahir-i ferd arasındaki haytın bir olduğu böyle iktiza eder. Ve o zerrat bütün esîriyle “Lâ İlahe İllâ Hu” cevheresiyle ilân-ı tevhid eder. Çünki esîrin besateti, sükûnu, intizamla emr-i Hâlıka sür’at-i imtisali, böyle iktiza eder.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Hiçbir insanın Cenab-ı Hakk’a karşı hakk-ı itirazı yoktur ve şekva ve şikâyete de haddi yoktur. Çünki şikâyet eden ferdin hilaf-ı hevesini iktiza eden nizam-ı âlemde binlerce hikmet vardır. O ferdi irza etmekte, o bin hikmetin iğdabı vardır. Bir ferdi razı etmek için, bin hikmet feda edilemez.
وَ لَوِ اتَّبَعَ الْحَقُّ اَهْوَٓاءَهُمْ لَفَسَدَتِ السَّمٰوَاتُ وَ الْاَرْضُ
Eğer her ferdin keyfine göre hareket edilirse, dünyanın nizam ve intizamı fesada gider.
Ey müteşekki! Sen nesin? Neye binaen itiraz ediyorsun? Cüz’î hevesini külliyat-ı kâinata mühendis mi yapıyorsun? Kokmuş olan zevkini nimetlerin derecelerine mikyas ve mizan mı yapıyorsun? Ne biliyorsun ki, zannettiğin nimet nıkmet olmasın. Senin ne kıymetin var ki, sineğin kanadına müvazi olmayan hevesini tatmin ve teskin için, felek çarklarıyla hareketten teskin edilsin!..
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Cesedin bir uzvundaki bir hüceyrede yapılan tasarruf, en evvel cesedi tasavvur etmeye mütevakkıftır. Çünki küllün nakışlarıyla, ahvaliyle cüz’ün çok alâka ve münasebetleri vardır. Öyle ise, cüzde tasarruf, Hâlık-ı Küll’ün emri altındadır.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Mesnevi-i Nuriye’den iktibas edilen “Şemme” bahsindeki bu derin manalı İ’lem’leri, Risale-i Nur’un üslubuna, meşrebine ve ıstılahlarına sadık kalarak; muhtevasındaki hakikatleri ayet-i kerimelerin nurlarıyla teyid ederek şerh ve izah ediyoruz.
Aziz, sıddık, müdakkik kardeşim;
Bu parça, kâinat kitabını okuyan bir marifetullah dersidir. Vahdaniyetin delillerini, kâinatın en geniş dairelerinden (semavat ve arz tabakalarından), en küçük dairelerine (esîr maddesine ve zerrata) kadar silsile halinde nazara vermektedir.
Aşağıda her bir “İ’lem” (Bil ki!) başlığı altında ifade edilen hakikatlerin tafsilatlı izahı yapılmıştır:
Birinci İ’lem: Kâinatın Tevhid Dili
Bu bölümde müellif, kâinatı iç içe geçmiş daireler ve birbiriyle münasebettar cüzler şeklinde tasvir eder. Her bir varlık tabakası, lisan-ı hal ile Allah’ın birliğini haykırmaktadır.
• Tabakat ve Enva’ın Şehadeti (Tesanüd Sırrı):
Şu görünen âlem ve görünmeyen âlemler, bütün nevileriyle “Lâ İlahe İllâ Hu” (O’ndan başka İlah yoktur) der. Zira aralarında muazzam bir tesanüd (dayanışma) vardır. Güneşin ziya vermesi, toprağın bitkiyi beslemesi, bulutun yağmuru getirmesi gibi hadiseler gösterir ki; bu unsurlar birbirine yardım etmekte, birbirine omuz vermektedir. Birbirinden habersiz bu camid varlıkların şuurlu bir şekilde yardımlaşması, ancak bir tek Müdebbir’in emriyle mümkündür.
“Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ı tesbih eder. Mülk O’nundur, hamd O’nadır. O her şeye hakkıyla kadirdir.” (Teğabün Suresi, 1. Ayet Meali)
• Erkânın Şehadeti (Müşabehet Sırrı):
Varlık âleminin direkleri ve esasları arasında bir müşabehet (benzerlik) vardır. Dünyanın doğusundaki bir çiçeğin yapısı ile batısındaki çiçeğin yapısının aynı olması; bütün yıldızların aynı kanunla dönmesi, ustalarının bir olduğunu, “Lâ Rabbe İllâ Hu” (O’ndan başka Rab/Terbiye edici yoktur) hakikatini isbat eder.
• A’zâ ve Eczanın Şehadeti (Temasül ve Teavün Sırrı):
Bütün canlıların organları (a’zâsı) ve o organları oluşturan kısımlar (ecza) arasında temasül (birbiriyle misilliyet, benzerlik) ve teavün (yardımlaşma) vardır. Gözün görmesi için beyne, kalbin pompalaması için akciğere muhtaç olması; bu parçaların birbirinden ayrı, müstakil sebeplerin işi olamayacağını gösterir. Bu iç içe geçmişlik, “Lâ Mâlike İllâ Hu” (O’ndan başka Malik yoktur) ve “Lâ Müdebbire İllâ Hu” (O’ndan başka idare eden yoktur) sesini yükseltir.
• Hüceyrat ve Zerratın Şehadeti (Tevafuk ve İmtisal Sırrı):
Bedeni oluşturan hücreler (hüceyrat) ve o hücreleri dokuyan zerreler, hayret verici bir intizam ile hareket ederler. Her bir zerre, sanki gideceği yeri biliyormuşçasına, şaşırmadan, kalbde, gözde veya dildeki yerini alır. Bu sür’at-i imtisal (emre çabuk uyma) ve aralarındaki tevafuk (uygunluk), kalemin bir olduğunu, nizamın tek bir elden çıktığını gösterir.
Maddenin en temel ve latif hali olan Esîr maddesi dahi; sükûneti, basitliği ve Yaratıcının emrine süratle itaat etmesiyle “Lâ İlahe İllâ Hu” hakikatini ilan eder.
İkinci İ’lem: Şikâyetin Haksızlığı ve Hikmet-i İlahiye
Bu kısım, insanın cüz’i hevesleri ile Allah’ın külli hikmeti arasındaki muvazeneyi ders verir. İnsanın itiraza hakkı olmadığını, haddini bilmesi gerektiğini ihtar eder.
• Hevesat ve Nizam-ı Âlem:
İnsan, hadiseleri kendi dar penceresinden ve cüz’i menfaatinden değerlendirir. Halbuki Cenab-ı Hak, kâinatı sonsuz bir hikmet ve nizam ile idare etmektedir. Bir ferdin hoşuna gitmeyen bir hadise (mesela yağmurun yağması, kışın gelmesi veya bir musibet), nizam-ı âlemde binlerce maslahatı ve hikmeti netice verir.
• Ferdin Hatırı İçin Umumun Hukuku Çiğnenmez:
Metinde geçen “O ferdi irza etmekte, o bin hikmetin iğdabı vardır” cümlesi çok mühim bir düsturdur. Bir kişinin keyfi için binlerce fayda ve hikmet terk edilmez. Şayet edilirse, o zaman “küll” (bütün) zarar görür.
“Eğer hak, onların keyfî arzularına uysaydı; muhakkak ki gökler, yer ve bunlarda bulunanlar bozulup giderdi…” (Mü’minun Suresi, 71. Ayet Meali)
• Nimet ve Nıkmetin Hakikati:
İnsan, zahiri görünüşe aldanarak şer zannettiği şeyde hayır, hayır zannettiği şeyde şer olabileceğini bilemez. Senin “nıkmet” (azap, ceza) sandığın şey, hakikatte büyük bir nimet olabilir. Veya lezzet aldığın “kokmuş zevklerin”, ebedi hayatın için zehirli bir bal hükmüne geçebilir. Sineğin kanadı kadar kıymeti olmayan geçici hevesler için, feleğin o muazzam çarklarının durdurulmasını veya değiştirilmesini istemek, divaneliktir.
Üçüncü İ’lem: Cüz ve Küll Arasındaki Tevhid Münasebeti
Bu son bölüm, san’at-ı İlahiyedeki “külli” yapıyı nazara verir. Bir parça üzerinde tasarruf edebilmek için, bütüne hâkim olmak gerektiğini isbat eder.
• Hücreye Hükmeden, Bedene Hükmetmelidir:
Bedendeki tek bir hücrede yapılan bir iş, bütün bedenin yapısını, dengesini ve nizamını bilmeyi gerektirir. Çünkü o hücre, bütün bedenle alâkadardır; kanla beslenir, sinirle emr alır. Dolayısıyla o küçücük hücreyi oraya yerleştiren Zat, ancak bütün bedeni yaratan ve idare eden Zat olabilir.
• Vahdaniyetin En Parlak Delili:
Bu kaide, zerrelerden yıldızlara kadar geçerlidir. Bir çiçeği yaratmak için baharı yaratmak, baharı yaratmak için güneşi ve dünyayı döndürmek lazımdır. Cüzde (parçada) tasarruf eden, Hâlık-ı Küll (Bütünün Yaratıcısı) olmak zorundadır. Başka bir elin karışması, bu hassas nizamı bozar. Bu da gösterir ki; sebepler, tabiat veya tesadüf, o sanatlı eserlere el süremez.
“Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, … Allah’ın gökten indirip onunla yeryüzünü ölümünden sonra dirilttiği suda … akıl sahipleri için (Allah’ın varlığına ve birliğine) deliller vardır.” (Bakara Suresi, 164. Ayet Meali)
Hülâsa-i Kelâm:
Şu “Şemme” risalesi; zerrelerden seyyarata kadar her şeyin, lisan-ı hal ile Allah’ı birlediğini; insanın cüz’i hevesatının, kâinatın külli hikmetlerine müdahale edemeyeceğini ve en küçük bir cüz’ün yaratılmasının dahi ancak bütün kâinatı yaratan Kudret-i Ezeliyeye has olduğunu beyan ve isbat etmektedir.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Hevam, balık gibi küçük hayvanların yumurtalarını, haşerat ve nebatatın tohumlarını, pek büyük bir rahmetle, bir lütuf ile, bir hikmetle hıfzeden Sâni’-i Hakîm’in hâfıziyetine lâyık mıdır ki, âhirette semere veren ağaçlara çekirdek olacak a’malinizi hıfzetmesin, ihmal etsin? Halbuki sen hâmil-i emanet, halife-i arzsın.
Evet her bir zîhayatta bulunan hıfz-ul hayat hissi, vücudun ebedî bir bekaya İsm-i Hayy, Hafîz, Bâki’nin tecellisiyle incirar edeceğine delalet eder.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Bir incir tohumunu tavırdan tavıra hıfzeden, devirden devire himaye eden, inhilalden vikaye eden ve o tohumda incir ağacının teşkilâtına lâzım olan esasları kemal-i ihtimam ile muhafaza eden, elbette ve elbette, halife-i arz ünvanını alan nev’-i beşerin a’malini ihmal etmez, hıfzeder.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Lafızların tebeddülüyle mana tebeddül etmez, bâki kalır. Kabuk parçalanır, lüb bâki ve sağlam kalır. Libası yırtılır, cesedi sağlam, bâki kalır. Cesed ölüp dağılırsa da ruh bâki kalır.
Cisim ihtiyarlanırsa, enaniyet genç kalır. Çokluk, cemaat dağılır amma, vâhid-i ferd bâki kalır. Kesret bozulur, vahdet bâkidir. Madde kırılır, nur bâkidir. Binaenaleyh ömrün bidayetinden sonuna kadar devam eden mana, çok cesedleri tebeddül ve tavırdan tavıra intikal ve devirden devire yuvarlandığı halde vahdetini, bekasını muhafaza ettiği gibi, ölüm hendeğini de atlayarak sâlimen ebed yoluna devam edecektir.
Maahâza her vakit “Fenaya hazır ol” emrini intizar eden zâil ve bekasız maddiyatta şu hıfz ve muhafaza düsturu, beka ile çok münasebetdar olan ruh ve manada da caridir.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Mesnevi-i Nuriye’den iktibas edilen bu kıymetli “İ’lem”lerin izahını; Risale-i Nur’un manevi iklimine, üslubuna ve ıstılahına sadık kalarak, mefhumlar dairesinde arz ediyorum.
Cenab-ı Hakk’ın (C.C.) İsm-i Âzam’ının tecellilerini ve haşir meselesini akla yaklaştıran bu parçalar, “Hafîziyet” (koruyuculuk) hakikatini ders vermektedir.
İşte o nurlu metinlerin teker teker tahlili ve izahı:
BİRİNCİ İ’LEMİN İZAHI: Hafîziyet ve Mahşer
Metin: “Hevam, balık gibi küçük hayvanların yumurtalarını… âhirette semere veren ağaçlara çekirdek olacak a’malinizi hıfzetmesin, ihmal etsin?…”
İzah ve Tahlil:
Bu i’lemde Üstad Bediüzzaman Hazretleri, Cenab-ı Hakk’ın “Hafîz” (Koruyup gözeten) isminin kâinattaki en küçük tecellisinden yola çıkarak, en büyük tecellisi olan haşir ve ahiretteki hesaba intikal etmektedir.
Kâinat kitabına nazar ettiğimizde görürüz ki; Sâni-i Hakîm, balıkların binlerce yumurtasını, böceklerin (hevam) nesillerini, bitkilerin (nebatat) tohumlarını harika bir hikmet, lütuf ve rahmet ile muhafaza etmektedir. Hiçbir tohum başıboş bırakılmamış, her birinin içine o bitkinin bütün programı ve geleceği dercedilmiştir. Basit, şuursuz ve fâni olan bu mahlukatın tohumlarını zayi etmeyen, onları “hiçlik” karanlığına atmayan bir Kudret, elbette mahlukatın en şereflisi olan insanın amellerini zayi etmeyecektir.
İnsanın bu dünyada işlediği ameller (ibadetler, hayırlar veya şerri işler), ahiret âleminde açılacak olan ebedi bir ağacın çekirdeği hükmündedir. Nasıl ki bir incir çekirdeği koca bir incir ağacını netice verir; insanın dünyadaki bir “Sübhanallah” sözü veya bir salih ameli de ahirette Tuba ağacı gibi meyveler verecektir.
Madem insan **”Halife-i Arz”**dır (yeryüzünün halifesi), emanet-i kübrayı yüklenmiştir; elbette onun fiilleri, balık yumurtasından veya ot tohumundan daha ehemmiyetsiz değildir. Allah’ın hafîziyetine lâyık olan, bu kıymetli çekirdekleri (amelleri) muhafaza edip, Mahkeme-i Kübra’da neşretmektir.
Müradif ve Istılahlar:
• Hıfzetmek: Korumak, saklamak, muhafaza altına almak.
• Semere: Meyve, netice.
• İncirar etmek: Çekilmek, sürüklenmek, netice vermek.
İlgili Ayet-i Kerime:
Cenab-ı Hak, insanın başıboş bırakılmadığını ve her şeyin kaydedildiğini şöyle ferman eder:
“İnsan, kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanır?”
(Kıyamet Suresi, 75:36)
Ve yine Hafîz isminin tecellisi olarak:
“Şüphesiz göklerde ve yerde hiçbir şey Allah’tan gizli kalmaz.”
(Âl-i İmrân Suresi, 3:5 )
İKİNCİ İ’LEMİN İZAHI: Çekirdekten Hakikate
Metin: “Bir incir tohumunu tavırdan tavıra hıfzeden… halife-i arz ünvanını alan nev’-i beşerin a’malini ihmal etmez, hıfzeder.”
İzah ve Tahlil:
Burada verilen misal çok manidardır. Bir incir tohumu, görünüşte küçücük bir cisimdir. Ancak o tohum toprak altına girdiğinde çürüyüp yok olmaz; bilakis kimyevi bir inhilal (çözülme) yaşasa da, içindeki “kader kalemiyle” yazılmış programı muhafaza edilir. O tohum; filiz, fidan, ağaç olma merhalelerinde (tavırdan tavıra) Allah’ın himayesi altındadır.
Cenab-ı Hak, bir tek tohumda koca bir ağacın teşkilatını, dallarını, yapraklarını ve meyvelerini kemal-i ihtimam (tam bir özen) ile saklıyorsa; kâinatın meyvesi ve neticesi olan insanın amellerini ihmal etmesi mümkün değildir. İnsanın amelleri, ebedi bir hayatta şekillenecek olan kaderinin tohumlarıdır.
Eğer Allah, insanı hesaba çekmeyecek olsaydı, şu kâinattaki Hafîziyet kanunu manasız kalırdı. Halbuki görüyoruz ki, en basit bir otun dahi tohumu kaybolmuyor, baharda yeniden diriliyor. O halde, “Ahsen-i Takvim” suretinde yaratılan insanın amelleri de muhakkak hıfzedilmektedir.
Müradif ve Istılahlar:
• Tavırdan tavıra: Halden hale, aşamadan aşamaya geçiş.
• Vikaye etmek: Koruma, esirgeme.
• Nev-i beşer: İnsanlık, insan türü.
İlgili Ayet-i Kerime:
Amellerin zerre miskal dahi olsa kaybolmayacağına dair İlahi ferman şöyledir:
“Artık kim zerre ağırlığınca bir hayır işlerse onun mükâfatını görecektir. Kim de zerre ağırlığınca bir kötülük işlerse onun cezasını görecektir.”
(Zilzâl Suresi, 99:7-8)
ÜÇÜNCÜ İ’LEMİN İZAHI: Ruhun Bekası ve Mahiyetin Devamı
Metin: “Lafızların tebeddülüyle mana tebeddül etmez, bâki kalır… Cisim ihtiyarlanırsa, enaniyet genç kalır…”
İzah ve Tahlil:
Bu son parça, ruhun ölmezliğine ve bedenin fani, mananın ise baki olduğuna dair muazzam bir hakkalyakîn dersidir. Üstad Hazretleri burada maddi ve manevi unsurlar arasında bir mukayese yapar.
• Lafız ve Mana: Kelimeler (lafız) değişebilir, başka dilde söylenebilir ama kastedilen mana sabittir.
• Libas ve Beden: Elbise (libas) eskir, yırtılır atılır; ama içindeki beden sağlamdır.
• Beden ve Ruh: Aynen bunun gibi, beden ruhun elbisesi hükmündedir. Ölüm ile beden dağılır, çürür (toprak olur); fakat ruh, o bedenin sultanı olduğu için baki kalır.
Metinde geçen “Cisim ihtiyarlanırsa, enaniyet genç kalır” cümlesi çok derin bir hakikate işaret eder. İnsan yetmiş yaşına da gelse, “Ben” (ene/enaniyet) dediği şuuru, kendini hâlâ genç, diri ve var hisseder. Bedendeki zaafiyet, ruhun mahiyetine sirayet etmez. Maddi olan her şey (kesret, cemaat, zerreler) dağılmaya mahkumken; birlik (vahdet) ve nuraniyet sahibi olan ruh dağılmaz.
İnsan hayatı boyunca bedeni defalarca değişir (hücrelerin yenilenmesiyle), fakat insan “Ben aynı benim” der. Demek ki, ömrün başından sonuna kadar değişmeyen o “mana” (ruh), ölüm hendeğini de atlayıp ebedi saadete veya şekavete yoluna devam edecektir. Allah’ın “Hafîz” ismi, maddeden ziyade manada, cesetten ziyade ruhta tecelli eder.
Müradif ve Istılahlar:
• Tebeddül: Değişme, başkalaşma.
• Lüb: Öz, iç, asıl.
• Vâhid-i ferd: Bölünmez tek parça, birey.
• Zâil: Geçici, yok olmaya mahkûm.
• İntizar etmek: Gözlemek, beklemek.
İlgili Ayet-i Kerime:
Ruhun baki, dünya hayatının ise geçici bir oyun olduğu ve asıl hayatın ahiret yurdu olduğu şöyle beyan edilir:
“Bu dünya hayatı sadece bir eğlenceden, bir oyundan ibarettir. Ahiret yurduna gelince, işte asıl hayat odur. Keşke bilmiş olsalardı!”
(Ankebût Suresi, 29:64)
Netice-i Kelâm
Bu üç İ’lem, birbirini tamamlayan muazzam bir silsiledir.
• Birincisi: En küçük mahlukatın tohumunu saklayan Allah, insanın amellerini saklar.
• İkincisi: Tohumdaki programı (kaderi) çürütmeyen Allah, insanın mahiyetini ölümle yok etmez.
• Üçüncüsü: Madde ve ceset değişse de mana ve ruh bakidir; ölüm bir yok oluş değil, bir tebdil-i mekândır (mekân değişikliği).
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Uluhiyetin azameti, izzeti, istiklaliyeti, her şeyin, -küçük olsun büyük olsun, yüksek olsun alçak olsun- taht-ı tasarrufunda bulunduğunu istiyor. Senin hıssetin veya hakaretin, onun tasarrufundan hariç kalmasına sebeb olamaz. Çünki senin ondan bu’dun varsa da onun senden bu’du yoktur. Veya senin bir sıfatının hakareti, vücudunun hakaretini istilzam etmez. Veya mülk cihetinin mülevves olması, melekût cihetinin de mülevves olmasını iktiza etmez. Ve keza Hâlık’ın azameti, çirkin şeylerin tasarrufundan çıkmasını istilzam etmez. Bilakis azamet-i hakikiye, icad hususunda infiradı, tasarruf cihetiyle de ihatayı iktiza eder.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Maddî olan bir şey, kesafeti ne kadar fazla olursa o nisbette ince ve gizli şeyleri göremez ve onları idraktan kasırdır. Fakat nur ve nuranî şeyler, ne kadar nuraniyette terakki ederse, o nisbette ince ve gizli şeylere nüfuzu tam ve keskin olur. Ve keza ne kadar latif olursa, o derece maddiyatın içlerini keşfeder (Röntgen şuaı gibi). Mümkinatta mes’ele bu merkezde ise; Vâcib, Vâhid olan Nur-ul Envâr ne derece
نَافِذُ الْخَفَايَا عَالِمٌ بِالْاَسْرَارِ olacağı, bir derece anlaşıldı. Öyle ise azameti, tam manasıyla ihata, nüfuz, şümulü iktiza ve istilzam eder.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Ekseriyet-i mutlakayı teşkil eden avam-ı nâsın fehimleri Kur’anca o kadar müraat edilmiştir ki, birkaç dereceyi, birkaç ciheti ihtiva eden bir mes’elede avamın fehimlerine en me’nus en karib ciheti ve nazarlarına en vâzıh, en zahir dereceyi söylüyor. Çünki öyle olmasa, delilin neticeden hafî olması lâzım gelir.
Kur’an’ın kâinattan yaptığı bahis, Hâlık’ın sıfatlarını isbat ve izah içindir. Binaenaleyh ne kadar cumhurun fehmine yakın olursa, irşada daha lâyık ve daha muvafık olur. Meselâ: Hâlık’ın tasarrufatına delalet eden âyetlerden en zahir, en aşikâr olan tabakayı
وَمِنْ اٰيَاتِهِ خَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافُ اَلْسِنَتِكُمْ وَ اَلْوَانِكُمْ
âyetiyle zikretmiştir. Halbuki bu tabakanın arkasında vücuhun taayyünat, teşahhusat tabakası vardır. Evvelki tabakanın fehmi, ikinci tabakanın fehminden daha yakındır. Ve keza en aşikâr dereceyi
اِنَّ ف۪ى خَلْقِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافِ اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ
âyetiyle zikretmiştir. Bu derecenin arkasında, arzın şems etrafında emir ve irade-i İlahî kanunuyla tahrik ve tedviri derecesi de vardır. Lâkin bu derece, evvelki dereceden bir derece mahfî olduğundan terkedilmiştir.
Ve keza
وَ جَعَلْنَا الْجِبَالَ اَوْتَادًا
cümlesiyle en okunaklı sahifeyi göstermiştir. Halbuki bu sahifenin arkasında “Direk ve kazıklar ile tehlikeden muhafaza edilen bir sefine gibi, arz da içerisinde vukua gelen herc ü mercden dolayı parçalanmak tehlikesinden korumak için dağlar ile kazıklanmıştır” sahifesi de vardır. Fakat bu sahife, avam-ı nâsça o kadar okunaklı olmadığından terkedilmiştir. Ve bu sahifenin altında da şöyle bir haşiye vardır:
Hayatı besleyip sağlamak üzere dağlar arza direk yapılmıştır. Çünki dağlar suların mahzenidir. Havanın tarağıdır, tasfiye ediyor. Toprağın hâmisidir, denizin istilasından vikaye ediyor. Zâten hayatın direkleri bu unsurlardır.
Bu sırra binaendir ki, şeriatça hilâlin tulû’ ve gurubu nazara alınmıştır. Çünki bu ise, ayları günleri hesab etmekten avamca daha kolaydır. Ve yine o sırra binaendir ki, ezhan-ı avamda tesbit ve takrir için Kur’anda tekrarlar vukua gelmiştir.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Aziz, sıddık, muhakkik kardeşim;
Mesnevi-i Nuriye’den iktibas ettiğin bu âlî hakikatleri, Risale-i Nur’un lisanına, üslubuna ve meşrebine sadık kalarak; âyet-i kerimelerin nurları ışığında, kelimelerin muhtevasını ve derin manalarını şerh ve izah edelim.
Mevzu bahis olan parçalar; Tevhidin azameti, İlahi ilmin ihatası ve Kur’an-ı Hakîm’in irşadındaki hikmet ve belâgat üzerinedir.
BİRİNCİ İ’LEM: Uluhiyetin Azameti ve İhatası
Bu kısımda Müellif (r.a.), Cenab-ı Hakk’ın rububiyetinin ve tasarrufunun her şeyi kuşattığını, hiçbir şeyin –ne kadar küçük veya hakir görülürse görülsün– O’nun kudret dairesinden hariç kalamayacağını beyan etmektedir.
İzahı ve Şerhi:
• Uluhiyetin Şe’ni: Allah’ın ilahlığı (Uluhiyet), mutlak bir büyüklük (azamet), şeref ve kuvvet (izzet) ve hiç kimseye muhtaç olmama (istiklaliyet) vasıflarını taşır. Bu vasıflar iktiza eder ki; atomlardan galaksilere, en basit bir sinekten en şerefli mahluk olan insana kadar her şey, bizzat O’nun emri ve idaresi (tasarrufu) altındadır.
• Küçüklük ve Hakaret Mâni Değildir: İnsan, nefsi itibarıyla küçük, aciz veya hakir olabilir. Hatta yeryüzündeki bazı maddeler pis (necis) veya değersiz görünebilir. Lakin bu durum, o şeylerin Allah’ın mülkü olmasına ve O’nun tarafından idare edilmesine mâni değildir.
• Kurbiyet ve Bu’diyet (Yakınlık ve Uzaklık): Cenab-ı Hak bize şah damarımızdan daha yakındır (Kaf Suresi, 16). Lakin biz, beşeriyetin ve maddiyatın perdeleri sebebiyle O’ndan nihayetsiz uzağız. Güneş örneğinde olduğu gibi; Güneş elindeki aynaya yakındır, ısısı ve ışığıyla oradadır. Ama sen aynadaki yansımanla Güneş’e uzaksın, onun zatına yanaşamazsın. Senin O’ndan uzak olman, O’nun tasarrufunun sana ulaşmasına engel değildir.
• Mülk ve Melekût Vechi: Eşyanın iki yüzü vardır.
• Mülk Vechi (Zahiri Yüz): Bize bakan, sebeplerin cari olduğu, bazen kirli, bazen çirkin görünen yüzdür.
• Melekût Vechi (İç Yüz): Doğrudan Hâlık’a bakan, şeffaf, temiz ve hikmetli yüzdür.
Bir şeyin zahirinin (mülk cihetinin) kirli veya hakir olması, iç yüzünün (melekûtunun) da öyle olmasını gerektirmez. İnsanın bağırsakları necis taşıyabilir ama bu, insanın yaratılışındaki sanat-ı İlahiyenin mükemmelliğine halel getirmez. Hâlık’ın azameti, en küçük ve zahiren çirkin işleri bizzat idare etmesini men etmez; bilakis hakiki büyüklük, hiçbir yardımcıya muhtaç olmadan (infirad) her şeyi bizzat yaratmayı ve idare etmeyi gerektirir.
İKİNCİ İ’LEM: Nuraniyet Sırrı ve İlahi İlim
Bu fıkrada, maddenin kesafeti (yoğunluğu) ile nuraniyetin (ışık ve şeffafiyetin) sırları mukayese edilerek, Cenab-ı Hakk’ın ilminin her şeye nasıl nüfuz ettiği isbat edilmektedir.
İzahı ve Şerhi:
• Kesafet ve Cehalet: Madde yoğunlaştıkça, katılaştıkça görme ve nüfuz etme kabiliyeti azalır. Bir taş parçası ne kendi içini görebilir ne de arkasındaki eşyayı. Kesafet, bir nevi körlüktür.
• Nuraniyet ve Nüfuz: Bir şey ne kadar nuranî (ışıklı, latif) olursa, o nisbette engelleri aşar, içlerine nüfuz eder.
• Örnek: Röntgen şuaları (X-ray), latif olduğu için katı bedenin içini görür, kemikleri seyreder.
• Nur-ul Envâr Olan Zat: Şayet yaratılmış, mahluk bir ışık (Röntgen şuaı) maddeye böyle nüfuz edebiliyorsa; bütün nurların yaratıcısı, maddeden münezzeh, Vâcib-ül Vücud olan Allah’ın ilmi ve kudreti nasıldır? Elbette O, “Nâfiz-ul hafâya, âlim-ün bil-esrâr” (Gizliliklere nüfuz eden, sırları hakkıyla bilen)dir.
• Netice: Allah’ın azameti; sadece cisimce büyüklük değil, ilim ve basiret cihetiyle her şeyin en gizli noktalarına, kalplerin en derin köşelerine, atomların en saklı hareketlerine tam bir vukufiyeti ve ihatayı (kuşatmayı) iktiza eder. O’ndan hiçbir şey saklanamaz.
Bu hakikate işaret eden âyet-i kerime:
“Şüphesiz Allah, göklerin ve yerin gaybını bilendir. Şüphesiz O, sînelerin özünü (kalplerde olanı) hakkıyla bilendir.” (Fâtır Suresi, 35:38)
ÜÇÜNCÜ İ’LEM: Kur’an’ın İrşad Üslubu ve Belâgatı
Bu kısım, Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’ın ders verirken takip ettiği pedagojik metodu ve avam-ı nâsın (halk tabakasının) fehmini nasıl okşadığını harika bir surette izah eder.
İzahı ve Şerhi:
Kur’an’ın muhataplarının ekseriyeti “avam” denilen, derin fenni malumatı olmayan halk tabakasıdır. Kur’an bir “İrşad Kitabı” olduğundan, meseleleri herkesin anlayabileceği en zahir, en açık delillerle anlatır. Eğer delil, neticeden daha gizli olursa, o delil isbat edici olamaz.
Üstad Bediüzzaman Hazretleri burada üç misal ile bu hakikati şerh etmiştir:
1. Yaratılış ve Çeşitlilik (Sima ve Lisanlar)
Kur’an, Hâlık’ın varlığına ve birliğine delil getirirken şöyle buyurur:
“Göklerin ve yerin yaratılması, dillerinizin ve renklerinizin farklı olması da O’nun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir…” (Rûm Suresi, 30:22)
• Zahir Derece (Avamın fehmi): Herkesin gözüyle gördüğü, dillerin ve ten renklerinin farklılığıdır. Bu açık bir delildir.
• Gizli Derece (İlim ehlinin fehmi): Bu âyetin arkasında “teşahhusat-ı vechiye” denilen, her bir insanın simasının, parmak izinin, karakterinin diğer milyarlarca insandan farklı olması mucizesi vardır. Kur’an, herkesin ilk bakışta göremeyeceği bu ince detay yerine, ilk bakışta çarpan “renk ve dil” farkını nazara vererek delili kuvvetlendirmiştir.
2. Gece ve Gündüzün İhtilafı
“Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde aklıselim sahipleri için gerçekten açık deliller vardır.” (Âl-i İmrân Suresi, 3:190)
• Zahir Derece: Gece ve gündüzün değişmesi, herkesin her gün şahit olduğu, hayatı düzenleyen en büyük olaydır. Bu, bir Müdebbir’in varlığını haykırır.
• Gizli Derece: Arzın, Güneş etrafında bir top gibi döndürülmesi, eğim açısı ve bu dönüşün hassas hesabı. Bu bilimsel bir hakikattir ancak avamın nazarına ilk bakışta görünmez. Kur’an, irşad makamında olduğu için gözle görünen “gece-gündüz” olayını nazara verir; kafa karıştırabilecek kürevi hareketleri, “sarar, yuvarlar” (Tekvir suresi) gibi tabirlerle ehline işari olarak bırakır.
3. Dağların Yaratılış Hikmeti
“Biz, yeryüzünü bir döşek, dağları da birer kazık yapmadık mı?” (Nebe Suresi, 78:6-7)
• Birinci Sahife (Zahir): Dağların “kazık” (evtâd) olarak zikredilmesi, çadırı tutan kazıklar gibi yeryüzünü tuttuğunu akla getirir. Bu, en okunaklı sayfadır.
• İkinci Sahife (İlmi/Jeolojik): Arz, mağma üzerinde yüzen bir gemi gibidir. Dağlar, yer kabuğunun parçalanmasını, sarsılmasını önleyen, dengeyi sağlayan ağırlıklar ve direklerdir. Bu, jeoloji ilminin bildiği bir sayfadır.
• Üçüncü Sahife (Ekolojik/Hayati Haşiye): Metinde geçen “haşiye” kısmı harikuladedir. Dağlar sadece taş yığını veya denge unsuru değildir.
• Su mahzeni: Kaynak sularını depolar.
• Hava tarağı: Rüzgarları tarar, havayı temizler, zararlı gazları süzer.
• Toprağın hâmisi: Ovaları denizin istilasından ve rüzgâr erozyonundan korur.
İşte Kur’an, “dağları kazık yaptık” derken, bu derin manaları ehline bırakıp, avama en somut faydayı (sabitlik ve ihtişam) göstermiştir.
Hülasa:
Cenab-ı Hak, kelamında kullarına tenezzül etmiş (tenezzül-ü İlahi), onların seviyesine göre konuşmuştur. Ay takviminin (hilal) esas alınması da bundandır; zira herkes gökteki ayı görüp hesabı yapabilir, ama Güneş takvimi ince hesap ister. Kur’an’daki tekrarlar ise, bu mühim hakikatlerin, gafletle bakan insanların zihinlerinde (ezhan-ı avamda) iyice yerleşmesi (tesbit ve takrir) içindir. Bu bir kusur değil, tam aksine irşadın ve hikmetin gereğidir.
Fiemanillah.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Âyetlerin bahsettikleri hakikatler, şiirlerin bahsettikleri hayalattan pek vâsi ve pek yüksektir. Bu itibar ile şiirden addedilmemiştir. Hem de âyetler, sahibinin şuunat ve ef’alinden bahseder. Şiir ise, fuzulî olarak gayrdan bahseder. Hem de filcümle âdi şeylerden bahsi hârikulâdedir. Şiirin hârikulâdelerden bahsi, alelekser âdidir.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Hâlıkın vahdetini gösteren âyineler ve delillerini okutan sahifelerin pek çok çeşitleri olduğu gibi merkezleri bir ve birbirinin içine dâhil olmuşlardır. Binaenaleyh bir âyinede göründü veya bir sahifede okundu mu, hepsinde de görünür ve okunur. Fakat birisinde görünmemesi, hepsinde görünmemesini istilzam etmez.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Bir kelimeyi yazan harfini yazanın gayrısı, bir sahifeyi yazan satırı yazanın gayrısı, kitabı yazan sahifeyi yazanın gayrısı olması mümkün olmadığı gibi; karıncayı halk eden cins-i hayvanı halkedenin gayrısı, hayvanı yaratan arzı yaratanın gayrısı, arzı halkeden, Rabb-ül Âlemîn’in gayrısı olması muhaldir.
Rububiyet-i âmmenin işaretlerindendir ki, kâinat kitabında öyle büyük harfler vardır ki, o harflerin bir kısmında bir kelime yazılıdır. Bir kısmında bir kelâm, bir kısmında bir kitab yazılıdır. Meselâ: O kitabda bahr, şecer, arz birer harf makamındadırlar. Birinci harfte semek kelimesi, ikincisinde şecer kelâmı, üçüncüsünde hayvan kitabı yazılmıştır. Hattâ, Yâsin suretinde tam Yâsin Suresi yazıldığı gibi, bazı masnuatta, bir kelime olan isminde, çekirdeğinde o masnuun suresi ve kitabı yazılmıştır.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Yıldızlar, şemsler arasında mümaselet olduğu gibi filcümle müsavat da vardır. Binaenaleyh onlardan biri ötekilere Rab olamaz. Ve onlardan birine Rab olan, hepsine de Rab olur. Ve keza her şeye de Rab olur.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Aziz, sıddık, muhterem kardeşim;
Mesnevi-i Nuriye’nin bahçesinden iktibas ettiğimiz bu nurlu “İ’lem”lerin, Risale-i Nur’un üslubuna, lisanına ve hakikatine sadık kalarak; âyet-i kerimelerin nurları ve kelimelerin müradifleriyle (eş anlamlılarıyla) zenginleştirilmiş, geniş ve tafsilatlı izahı aşağıdadır.
Cenab-ı Hak, fehmimizi ziyadeleştirsin, hakikatlerin derûnuna vâkıf eylesin.
Birinci İ’lem: Şiir ve Hakikat-i Kur’aniye Muvazenesi
Metin Özeti: Kur’an’ın âyetleri, şiirin hayalî dünyasından çok daha yüksek, vâsi (geniş) ve hakikattir. Şiir kurgusaldır, Kur’an ise Hâlık’ın ef’alini (fiillerini) anlatır.
İzah ve Şerh:
Bu i’lemde, Kur’an-ı Hakîm’in belâgatı ile beşerî şiirin sanatı arasındaki azîm fark nazara verilmektedir. Şiir, ekseriyetle “hayalât” üzerine bina edilir. Şairler, sözü güzelleştirmek namına mübalağa (abartı), teşbih ve istiarelerle hakikati örtebilir, hatta bazen tahrif edebilirler. Halbuki âyetlerin bahsettiği hakikatler, hayalin ulaşamayacağı kadar “vâsi” (geniş), “âlî” (yüce) ve “münezzeh”tir.
Cenab-ı Hak, Yâsin Suresi’nde mealen şöyle buyurmaktadır:
“Biz ona şiir öğretmedik; bu ona yakışmaz da. O, ancak bir zikir ve apaçık bir Kur’an’dır.” (Yâsin, 36/69)
Şiir, “fuzulî olarak gayrdan bahseder.” Yani şair, kâinattaki hadiseleri kendi nefsinin veya hayalinin penceresinden, hakiki sahibinden kopuk bir surette tasvir eder. Kur’an ise, doğrudan doğruya Kâinatın Sahibi’nin “şuunat”ından (işlerinden, hallerinden) ve “ef’al”inden (fiillerinden) bahseder. Biri gölgenin gölgesiyle uğraşırken, diğeri hakikatin menbaından fışkırır.
Ayrıca şiir, “âdi” (sıradan) şeyleri parlak göstermeye çalışarak onları “hârikulâde” (olağanüstü) gibi sunar. Kur’an ise, kâinattaki en büyük, en şaşırtıcı ve “hârikulâde” hadiseleri (kıyamet, haşir, semavatın yaratılışı gibi) gayet sâde, selis ve akla yakın bir lisanla anlatır. Şiirin şaşaası, hakikatin sönüklüğünü örtmek içindir; Kur’an’ın sâdeliği ise hakikatinin azametindendir.
İkinci İ’lem: Vahdet Delillerinin Tedâhülü (İç İçe Olması)
Metin Özeti: Allah’ın birliğini (vahdetini) gösteren deliller ve aynalar iç içedir. Bir yerde görünen hakikat, aslında her yerde vardır. Birinin görünmemesi, diğerlerini iptal etmez.
İzah ve Şerh:
Bu i’lem, tevhid inancının delillerinin (isbatlarının) “kül” ve “külli” (bütün ve parça) münasebeti içinde olduğunu beyan eder. Kâinat, Hâlık-ı Zülcelâl’in vahdetini gösteren sayısız “âyine” (ayna) ve “sahife” ile doludur. Bu deliller, birbirinden kopuk, ayrı gayrı parçalar değil; bilakis “merkezleri bir ve birbirinin içine dâhil olmuş” daireler gibidir.
Bir hakikat, bir zerrede veya bir çiçekte okunduğunda, aynı hakikat koca bir baharda ve bütün kâinatta da okunur. Zira kâinat, bölünmez bir bütündür (külldür).
“Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde akl-ı selim sahipleri için gerçekten açık deliller vardır.” (Âl-i İmrân, 3/190)
Buradaki incelik şudur: İnsan bazen gaflet veya nazarındaki bir perde sebebiyle, bir delili göremeyebilir. Fakat “birisinde görünmemesi, hepsinde görünmemesini istilzam etmez (gerektirmez).” Güneşin bir aynadaki yansımasını göremeyen adam, gökteki güneşi inkâr edemez. Bir delilin kapalı kalması, hakikatin yokluğuna değil, bakışın (nazarın) kusuruna hamledilir. Tevhid delilleri, zincirleme birbirini teyit ve takviye eder.
Üçüncü İ’lem: Zerreden Şemse Rububiyet-i Mutlaka
Metin Özeti: Bir harfi yazan kimse ise, o harfin bulunduğu kelimeyi, satırı ve kitabı yazan da O’dur. Karıncayı yaratan, hayvan cinsini, arzı ve âlemleri yaratan zattan başkası olamaz.
İzah ve Şerh:
Bu i’lem, “Tevhid-i Hakiki”nin en kuvvetli bir bürhanını (delilini) sunmaktadır. Kâinat kitabı, öyle bir kalemle yazılmıştır ki, cüz (parça) ile küll (bütün) arasında kopmaz bir rabıta vardır.
Nasıl ki bir kitabın içindeki bir “kelimeyi” yazan kâtip ile, o kelimenin içinde bulunduğu “satırı”, “sahifeyi” ve “kitabın tamamını” yazan kâtip ayrı ayrı olamaz; aynen öyle de, şu kâinat kitabında bir “karıncayı” halk eden (yaratan) Kudret, o karıncanın rızkını veren, o karıncanın yaşadığı “arzı” (dünyayı) döndüren ve bütün “cins-i hayvanı” idare eden Rabb-ül Âlemîn’den başkası olması “muhal”dir (imkânsızdır). Çünkü karıncanın hayatı, güneşe, havaya, suya, toprağa; kısaca bütün kâinata bağlıdır.
“Sizi de yaptıklarınızı da Allah yaratmıştır.” (Sâffât, 37/96)
Metindeki şu teşbih fevkalade derûnîdir: “Kâinat kitabında öyle büyük harfler vardır ki, o harflerin bir kısmında bir kelime yazılıdır.” Mesela, “bahr” (deniz) bir harftir, ama içinde “semek” (balık) kelimesi yazılıdır. Deniz olmadan balık olmaz. Denizi kim yarattıysa, balığı da O yaratmıştır. Bir çekirdeğin (cüz), koca bir ağacın (küll) programını “muhteva”sında taşıması gibi; Allah’ın “Rububiyet-i âmme”si (genel terbiyesi ve idaresi), en küçük zerrede dahi koca kâinatın modelini derç etmiştir.
Dördüncü İ’lem: Yıldızların Mümaseleti ve Tevhid
Metin Özeti: Yıldızlar ve güneşler birbirine benzerdir (mümaselet). Bu benzerlik, onların birbirine Rab olamayacağını, hepsine hükmeden tek bir Rabbin varlığını isbat eder.
İzah ve Şerh:
Bu i’lemde, “mümaselet” (benzerlik) ve “müsavat” (eşitlik) kavramları üzerinden şirk (ortak koşma) fikri reddedilip tevhid isbat edilmektedir. Kâinattaki sebepler, yıldızlar, güneşler veya tabiat kuvvetleri; yaratılış (fıtrat) ve vazife itibarıyla birbirine benzerler. Hepsi de yaratılmış, hepsi de sınırlı ve hepsi de bir kanuna tabidirler.
Birbirine benzeyen ve eşit derecede âciz olan şeyler, birbirine “Rab” (terbiye edici, efendi) olamazlar. Bir yıldız diğer yıldıza emredemez, çünkü ikisi de aynı “sikke-i kudret” (kudret damgası) altındadır.
“Eğer yerde ve gökte Allah’tan başka ilâhlar bulunsaydı, yer ve gök (bunların nizamı) kesinlikle bozulup gitmişti…” (Enbiyâ, 21/22)
Madem aralarında bir “mümaselet” (benzerlik) vardır, o halde onlardan birine hâkim olan, hepsine hâkimdir. Bir atomu idare eden kanun, bütün yıldızları da idare etmektedir. Öyleyse, bir tek şeye Rab olan, her şeye de Rab olur. Bu da gösterir ki; kâinatın Hâlık’ı, şeriki (ortağı) ve naziri (benzeri) olmayan Vâhid-i Ehad’dir.
Hülâsa
Bu dört “İ’lem”, âdeta bir silsile halinde; önce vahyin beşer kelamından üstünlüğünü, sonra delillerin birbiriyle olan irtibatını, ardından parçanın bütünden ayrılamayacağını ve nihayetinde mahlukatın acizlikte eşit olup ancak Tek Bir Yaratıcıya muhtaç olduklarını, akıl ve kalbi tatmin edecek bir surette, hikmet lisanıyla ders vermektedir.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
İ’lem Eyyühel-Aziz!
İnsanın bir ferdinde bir cemaat-ı mükellefîn bulunur. Evet her bir uzuv, bir şey için yaratılmıştır. O uzvu, o şeyde kullanmakla mükelleftir. Meselâ, her bir hâsse için bir ibadet vardır. Onun hilafında kullanılması dalalettir. Meselâ, baş ile yapılan secde Allah için olursa ibadettir, gayrısı için dalalettir. Kezalik şuaranın hayalen yaptıkları hayret ve muhabbet secdeleri dalalettir. Hayal, onun ile fâsık olur.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
İnsanları fikren dalalete atan sebeblerden biri; ülfeti, ilim telakki etmeleridir. Yani melufları olan şeyleri kendilerince malûm bilirler. Hattâ ülfet dolayısıyla âdiyata teemmül edip ehemmiyet vermezler. Halbuki ülfetlerinden dolayı malûm zannettikleri o âdi şeyler, birer hârika ve birer mu’cize-i kudret oldukları halde, ülfet saikasıyla onları teemmüle dikkate almıyorlar; tâ onların fevkinde olan tecelliyat-ı seyyaleye im’an-ı nazar edebilsinler.
Bunların meseli deniz kenarında durup, denizin içerisindeki hayvanata ve sair garib hâlâtına bakmayarak, yalnız rüzgâr ile husule gelen dalgalara ve şemsin şuaatından peyda olan parıltısına dikkat etmekle Mâlik-ül Bihar olan Allah’ın azametine delil getiren adamın meseli gibidir.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
İnsanların arza ait malûmat ve müsellemat-ı bedihiyatları ülfete mebnîdir. Ülfet ise, cehl-i mürekkeb üstüne serilmiş bir perdedir. Hakikate bakılırsa zannettikleri ilim, cehildir. Bu sırra binaendir ki, Kur’an âyetleriyle insanların nazarını melufatları olan şeylere çeviriyor. Âyetler, necimler gibi ülfet perdesini deler atar. İnsanın kulağından tutar, başını eğdirir. O ülfetin altındaki havarik-ul âdât mu’cizeleri o âdiyat içerisinde gösterir.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Aziz, sıddık kardeşim;
Mevzu-u bahis olan bu kıymettar parçalar, Mesnevi-i Nuriye’den Hubab risalesinde geçen, tefekkürün derinliklerine, nefsin terbiyesine ve âlemdeki “Âdiyat” (sıradan görünen) perdesi altındaki harikalara dair mühim hakikatleri ihtiva eder. Bu metinler, insanın hem enfüsî (iç) hem de âfakî (dış) âlemde nasıl bir nazar ile bakması gerektiğini ders veren yüksek birer levhadır.
BİRİNCİ İ’LEMİN İZAHI VE TAHLİLİ
Metin Özeti: İnsanın her bir uzvu ve duygusu müstakil bir vazife ile mükelleftir. Bu uzuvların yaratılış gayesi dışında kullanılması dalalettir.
İzah ve Şerh:
Cenab-ı Hak, insanı ahsen-i takvim suretinde yaratmış ve ona emanet-i kübra olan enaniyet ile, her biri ayrı birer sanat harikası olan duygular, latifeler ve azalar takmıştır. Bu metinde geçen “Cemaat-ı mükellefîn” tabiri gayet manidardır. İnsan tek bir fert gibi görünse de hakikatte her bir hücresi, her bir duygusu ve her bir azası, Sâni-i Zülcelal’in emrine itaat etmekle memur birer asker, birer memurdur.
Göz, kulak, dil, akıl ve hayal gibi cihazat; insanın hayatını idame ettirmesi için verilmiş basit aletler değildir. Bunların her birinin kendine has bir ibadeti ve tesbihatı vardır.
• Gözün ibadeti: Kâinat kitabındaki âyet-i tekviniyeyi (yaratılış delillerini) ibretle mütalaa edip, Sâni-i Hakîm’in sanatını tefekkür etmektir. Harama bakmak ise o gözün dalaleti ve hıyanetidir.
• Aklın ibadeti: Marifetullah ile meşgul olup, hikmet-i İlahiyeyi anlamaya çalışmaktır.
• Hayalin ibadeti: Ebedî manzaralarda gezip, Cennet numunelerini tefekkür ederek Allah’ın rahmetini ummaktır.
Metinde bilhassa “Şuaranın hayalen yaptıkları hayret ve muhabbet secdeleri” ifadesiyle nazik bir noktaya temas edilmiştir. Şairler ve ehl-i dünya, bazen fani ve zevale mahkûm olan “masiva”ya (Allah’tan gayrı her şey) öyle bir aşk ve hayretle yönelirler ki, o sevgi ve ta’zim ancak Allah’a layık olduğu halde, fani sevgililere veya tabiat manzaralarına sarf edilir. Hayalin bu suretle fani şeylere secde edercesine bağlanması, hayal kuvvesinin bir nevi şirki ve dalaletidir. Çünkü kalb ve hayal, Bâki-i Hakiki’nin muhabbeti için yaratılmıştır. Fani olana “Bâki” gibi bağlanmak, o latifenin fâsık olması demektir.
İlgili Âyet-i Kerime:
Bu hakikati, kıyamet gününde azaların şahitlik edeceğini bildiren şu âyet-i kerime teyit eder:
“Nihayet oraya geldikleri zaman kulakları, gözleri ve derileri, işledikleri şeye dair aleyhlerine şahitlik ederler.” (Fussilet Suresi, 41:20)
Demek ki o uzuvlar, kendi fıtratlarına zıt ve Halık’ın rızasına aykırı kullanıldıklarında, ahirette sahibinden şikâyetçi olacaklardır.
İKİNCİ İ’LEMİN İZAHI VE TAHLİLİ
Metin Özeti: İnsanı fikren sapıtan en büyük sebeplerden biri “ülfet”tir (alışkanlık). İnsanlar alıştıkları şeyleri bildiklerini zannederler ve üzerindeki harika sanatı görmezler.
İzah ve Şerh:
Burada “Ülfet” ve “Ünsiyet” hastalığına dikkat çekilmektedir. Ülfet; bir şeyi çok görmekten, her gün tekrar etmesinden dolayı, o şeydeki harikalığı, mucizevi yönü görememek, kabullenmek demektir. İnsan, her sabah güneşin doğuşunu gördüğü için bunu “sıradan” bir tabiat hadisesi zanneder. Halbuki o güneşin hareketi, ısısı, ışığı ve cazibesi muazzam bir kudret mucizesidir.
Metindeki “Ülfeti, ilim telakki etmeleri” cümlesi, insanın en büyük yanılmalarından biridir. İnsan, “Ben elmayı biliyorum, ağacı biliyorum” der. Halbuki bildiği sadece onların zahiri şeklidir; “kabuğudur”. O ağacın topraktan süzülüp gelmesi, o meyvenin o kuru daldan takılıp sunulması üzerindeki Kudret-i Rabbaniye’yi ve İlim-i İlahi’yi tefekkür etmez. Bu sathi bakış, hakiki ilim değildir; cehaletin ta kendisidir.
Verilen Deniz Temsili ise meseleyi akla yaklaştıran harika bir dürbündür:
Bir adam deniz kenarında dursa, denizin içindeki binlerce çeşit balıkları, mercanları, o muazzam hayatı (hakikati) görmese; sadece suyun yüzeyindeki dalgalara ve güneşin yansımasına (zahiri sebeplere) baksa, sonra da dönüp “Ben denizi ve sahibini çok iyi tanıyorum” dese ne kadar gülünç olur. Aynen öyle de kâinattaki hadiselerin sadece dış yüzüne, sebepler perdesine bakıp, arkasındaki Müsebbibü’l-Esbab olan Allah’ın icraatını görmemek, o deniz kenarındaki adamın hali gibidir. Dalgalar rüzgârın eseri değil, rüzgâr bir sebeptir; dalga ise Kudretin bir tecellisidir.
İlgili Âyet-i Kerime:
Cenab-ı Hak, göklerde ve yerde nice deliller olduğunu ama insanların bundan yüz çevirdiğini şöyle beyan eder:
“Göklerde ve yerde nice deliller vardır ki yanlarına uğrarlar da onlardan yüzlerini çevirerek geçerler.” (Yusuf Suresi, 12:105)
Bu âyet, ülfet perdesiyle kâinat kitabını okumadan geçenlerin gafletini tokatlamaktadır.
ÜÇÜNCÜ İ’LEMİN İZAHI VE TAHLİLİ
Metin Özeti: İnsanların bildiğini sandığı şeyler ülfete dayanır. Ülfet ise cehaletin üstüne örtülmüş bir perdedir. Kur’an, ülfeti yırtarak sıradan görünen şeylerin altındaki mucizeleri gösterir.
İzah ve Şerh:
Bu parça, bir önceki parçanın neticesi ve reçetesi hükmündedir. Ülfet, “Cehl-i mürekkeb” (bilmediğini bilmemek) üzerine serilmiş bir örtüdür. İnsan, bu örtü sebebiyle baktığı eşyanın hakikatini göremez, sathi bir nazarla bakar ve geçer.
İşte Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’ın i’cazı (mucizeliği) burada parlar. Kur’an, insanları sürekli “sıradan” gördükleri şeylere bakmaya davet eder: Deveye, gökyüzüne, yağmura, dağlara, insanın yaratılışına… Neden? Çünkü Kur’an, o ülfet perdesini yıldızlar gibi delip atar. İnsanın başını zorla o “âdi” zannettiği şeylere çevirir ve der ki: “Bak! Senin basit gördüğün o su damlasından nasıl bir insan yaratılıyor? Senin her gün bastığın o ölü topraktan nasıl rengârenk çiçekler fışkırıyor?”
Kur’an, âdiyat (sıradan şeyler) içinde Havariku’l-âdât (olağanüstü haller) olduğunu isbat eder. Bir çekirdeğin çatlayıp filiz vermesi, en az Hz. Musa’nın (a.s.) asasının denizi yarması kadar büyük bir kudret mucizesidir. Ancak ülfet, birincisini “tabii” gösterir, ikincisine “mucize” der. Kur’an ise her ikisinin de aynı Kudret elinden çıktığını ders verir ve ülfeti parça parça eder. İnsanı “gaflet uykusundan” uyandırıp, “huzur-u daimîye” sevk eder.
İlgili Âyet-i Kerime:
Kur’an’ın ülfeti nasıl yırttığına dair en güzel misallerden biri Gaşiye Suresi’ndeki şu ikazdır:
“Onlar devenin nasıl yaratıldığına, göğün nasıl yükseltildiğine, dağların nasıl dikildiğine, yerin nasıl yayıldığına bakmazlar mı?” (Gâşiye Suresi, 88:17-20)
Ve yine insanın kendi yaratılışındaki harikaları hatırlatan şu âyet, o ülfet perdesini yırtar:
“İnsan neden yaratıldığına bir baksın! O, atılan bir sudan yaratıldı.” (Târık Suresi, 86:5-6)
Hülâsa-i Kelam:
Bu üç İ’lem, insana şu dersi vermektedir:
Senin vücudun bir memlekettir, her azan bir askerdir; onları nefsinin hevesatında değil, Rabbinin rızasında istihdam et. Kâinata ve hadisata ülfet gözlüğüyle değil, ibret ve hikmet nazarıyla bak. Kur’an’ın irşadıyla, her bir zerrede ve hadisede Allah’ın kudretini ve rahmetini gör ki, hakiki imana ve marifete erebilesin.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Denizlerde vukua gelen medd ü cezir gibi, evliya arasında da bast-ı zaman,
{(Haşiye): Bast-ı zaman sırrıyla çok seneler hükmünde olan birkaç dakikalık zaman-ı Mi’rac, bu hakikatın vücudunu isbat eder ve bilfiil vukuunu gösteriyor. Mi’racın birkaç saat müddeti, binler seneler hükmünde vüs’ati ve ihatası ve uzunluğu vardır. Çünki Mi’rac yoluyla beka âlemine girdi. Beka âleminin birkaç dakikası, bu dünyanın binler senesini tazammun etmiştir. Hem bu hakikata binaen bazı evliya bir dakikada bir günlük işi görmüş. Bazıları, bir saatte bir senelik vazifesini yapmış. Bazıları, bir dakikada bir hatme-i Kur’aniyeyi okumuş oldukları gibi, Risale-i Nur’un te’lifinde de bu bast-ı zaman hakikatı çok defa vukua gelmiş. Ezcümle:
Ondokuzuncu Mektub yüzelli sahifedir. Üçyüzden fazla mu’cizatı, kitablara müracaat edilmeden ezber olarak dağ, bağ köşelerinde dört gün zarfında her gün üçer saat meşgul olmakla mecmuu oniki saatte te’lif edilmesi… Ramazan Risalesi, kırk dakikada te’lif edilmesi… Yirmisekizinci Söz, yirmi dakikada te’lif edilmesi… bast-ı zamanın vukuunu isbat etmiştir.
قَالَ قَٓائِلٌ مِنْهُمْ كَمْ لَبِثْتُمْ قَالُوا لَبِثْنَا يَوْمًا اَوْ بَعْضَ يَوْمٍ
âyeti tayy-ı zamanı gösterdiği gibi
اِنَّ يَوْمًا عِنْدَ رَبِّكَ كَاَلْفِ سَنَةٍ مِمَّا تَعُدُّونَ
âyeti de bast-ı zamanı gösterir.}
tayy-ı mekân mes’elesi şöhret bulmuştur. Ezcümle Kitab-ı Yevakit’in rivayetine göre, İmam-ı Şa’ranî bir günde iki buçuk defa kocaman Fütuhat-ı Mekkiye namındaki büyük mecmuayı mütalaa etmiştir. Bu gibi vukuat, istiğrab ile inkâr edilmesin. Zira bu gibi garib mes’eleleri tasdike yaklaştıran misaller pek çoktur. Meselâ rü’yada bir saat zarfında bir senenin geçtiğini ve pek çok işler görüldüğünü görüyorsun. Eğer o saatte o işlere bedel Kur’an okumuş olsa idin, birkaç hatim okumuş olurdun. Bu halet evliya için halet-i yakazada inkişaf eder. Zaman inbisat eder. Mes’ele ruhun dairesine yaklaşır. Ruh zâten zaman ile mukayyed değildir. Ruhu cismaniyetine galib olan evliyanın işleri, fiilleri sür’at-ı ruh mizanıyla cereyan eder.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Mesnevi-i Nuriye’de geçen bu derin hakikati, Risale-i Nur’un lisanına, üslubuna ve meşrebine sadık kalarak; ayet-i kerimelerin nurları ve kelimelerin müradifleriyle (eş anlamlılarıyla) madde madde izah edelim. Bu mesele, maddeden ziyade manaya, cisimden ziyade ruha bakan ve âlem-i şehadet (görünen âlem) ile âlem-i gayb (görünmeyen âlem) arasındaki perdelerin aralanmasıyla anlaşılabilecek ince bir sırdır.
Metin içerisindeki hakikatlerin tafsilatlı izahı şöyledir:
1. Bast-ı Zaman (Zamanın Genişlemesi) ve Manevi Medd ü Cezir
Metnin başında ifade edilen “Denizlerde vukua gelen medd ü cezir gibi, evliya arasında da bast-ı zaman…” teşbihi, zamanın izafî (göreceli) olduğunu ve manevi hallere göre değişebileceğini gösterir. Nasıl ki deniz suları ayın cazibesiyle bazen kabarıp (medd) bazen çekiliyorsa (cezir); evliyaullahın ruh dünyasında da zaman bazen inbisat eder (genişler), bereketlenir ve çok işler az vakte sığar. Bu hal, keramet-i evliya nev’indendir.
• İzahı: Zaman, yeknesak (tek düze) akan bir nehir gibi görünse de ruhun derecesine ve hayatın mertebesine göre farklılık arz eder. Maddi kayıtla bağlı olan beden için bir saat, sadece altmış dakikadır. Ancak ruh, cismaniyetin karanlık ve kesif kayıtlarından kurtulup nuraniyet kazandığında, zamanın da kaydından kurtulur.
2. Mi’rac Hakikati ve Zamanın Sırrı
Haşiye’de zikredilen “Zaman-ı Mi’rac”, bu meselenin en büyük ve en parlak delilidir. Peygamber Efendimiz (A.S.M), Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa’ya, oradan da Sidretü’l-Münteha’ya ve Kab-ı Kavseyn makamına seyahat etmiştir. Bu azîm seyahat, dünya zamanıyla birkaç dakika gibi görünse de hakikatte binlerce senelik bir vüs’ati (genişliği) ihtiva eder.
• Mekanizması: Efendimiz (A.S.M), bu seyahatte “Beka Âlemi”ne girmiştir. Beka âleminin zaman ölçüsü ile fani dünya âleminin zaman ölçüsü bir değildir. Beka âlemindeki bir anlık tecelli, bu dünyanın binler senesine mukabildir. Bu sebeple Mi’rac, bast-ı zamanın en yüce misalidir ve bu hakikatın vukuunu isbat eder.
3. Ayet-i Kerimeler Işığında Zamanın İzafiyeti
Üstad Bediüzzaman Hazretleri, bu manevi halleri Kur’an-ı Hakîm’in sarsılmaz ayetlerine dayandırır.
• Tayy-ı Zaman (Zamanın dürülmesi) için delil:
Kehf Suresi’nde Ashab-ı Kehf’in durumu anlatılırken şöyle buyurulur:
“Böylece biz, birbirlerine sorsunlar diye onları uyandırdık. İçlerinden biri: ‘Ne kadar kaldınız?’ dedi. (Kimi) ‘Bir gün ya da günün bir parçası kadar kaldık’ dediler…” (Kehf Suresi, 18/19)
İzah: 309 sene uyudukları halde, onlara bu süre “bir gün veya daha az” gibi gelmiştir. Bu, zamanın tayyedilmesi (dürülmesi) ve hissedilen zamanın, yaşanan zamandan farklı olmasıdır.
• Bast-ı Zaman (Zamanın genişlemesi) için delil:
Hac Suresi’nde zamanın Rabbin katında farklı işlediği şöyle beyan edilir:
“…Şüphesiz Rabbinin nezdinde bir gün, sizin saydığınız yıl hesabıyla bin yıl gibidir.” (Hac Suresi, 22/47)
İzah: Bu ayet, zamanın sabit bir mefhum olmadığını, makama ve âleme göre değiştiğini; bir günün bin sene hükmünde olabileceğini, yani zamanın inbisat edebileceğini (genişleyebileceğini) açıkça gösterir.
4. Risale-i Nur’un Te’lifindeki Harika Sürat
Metinde verilen örnekler, Risale-i Nur’un te’lifinde (yazılmasında) görülen olağanüstü hızı nazara verir. Bu hız, beşer takatinin fevkinde olup, inayet-i İlahiye ve keramet-i Kur’aniye eseridir.
• Ondokuzuncu Mektub (Mu’cizat-ı Ahmediye Risalesi): Dağ ve bağ köşelerinde, hiçbir kitaba müracaat edilmeden, 300’den fazla mucizeyi ihtiva eden bu eser; dört günde, günde üçer saat çalışılarak toplam 12 saatte yazılmıştır. Normal şartlarda sadece okuması veya temize çekilmesi bile bu süreden fazla vakit alır.
• Ramazan Risalesi: Kırk dakikada te’lif edilmiştir.
• Yirmisekizinci Söz: Yirmi dakikada te’lif edilmiştir.
Bu vukuatlar, müellifin zihnî bir cehdinden ziyade, manevi bir feyzin süratle kayda geçirilmesi ve o esnada zamanın bereketlenmesi (bast-ı zaman) ile mümkündür.
5. Tayy-ı Mekân ve Manevi Sürat
Metinde İmam-ı Şa’ranî’nin Fütuhat-ı Mekkiye gibi devasa bir eseri günde iki buçuk defa mütalaa etmesi (okuyup incelemesi) örneği verilir. Bu durum, “Tayy-ı Mekân” (mekânın dürülmesi) meselesinin şöhret bulduğu gibi, okuma ve idrakte de zamanın genişleyebileceğini gösterir.
• Sırrı: Ruh, cisim gibi hantal ve kayıtlı değildir. Ruhun sürati, hayal süratindedir. Nasıl ki insan gözünü açıp kapayıncaya kadar güneşi görür veya hayaliyle bir anda en uzak yıldıza gider; ruhu cismine galip gelen, letaifi madde kaydından kurtulan evliyaullah için de zaman ve mekân mefhumları değişir. Bir dakikada, bir günlük işi görebilirler.
6. Rüya Âlemi ile Temsil ve Tasdik
Üstad, bu garip ve akla uzak görünen meseleyi, herkesin tecrübe ettiği “Rüya” hakikati ile akla yaklaştırır (temsil getirir).
• İzahı: İnsan rüyasında bazen bir saat içinde, uyanık âlemde bir sene sürecek hadiseleri yaşar, görür ve hisseder. Rüyada geçen o bir saat, hakikatteki (uyanık âlemdeki) bir seneye bedeldir. Eğer insan o rüya halindeki sürat ve inbisat ile Kur’an okumuş olsa, uyanıkken bir cüz okuyacağı sürede, rüyada hatimler indirebilir.
• Netice: Evliyaullah, uyanıkken (halet-i yakaza) dahi ruhun inkişafı sayesinde, rüyadaki gibi zamanın genişlemesine mazhar olur. Ruhun dairesine yaklaştıkça, zamanın bağları çözülür. Çünkü ruh zaten zaman ile mukayyed değildir.
Hülâsa-i Kelâm:
Bu risalede anlatılan hakikat; maddenin kesif (yoğun) ve hantal yapısından sıyrılıp, ruhun latif ve nurani mertebesine yükselenlerin, zaman ve mekân kayıtlarını aştığını; az zamanda çok büyük işler, fütühatlar ve ibadetler yapabildiklerini; bunun da Kur’an ve Sünnet’te temelleri olan hakiki bir vukuat olduğunu ders vermektedir.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Bir bürhan ile elde edilen netice-i tevhidi bazı insanlar isti’zam ile dar zihinlerine sıkıştıramazlar veya bozuk hayalleri tahammül edemez. Bu hale karşı o kat’î, sahih bürhanı reddetmek üzere “Bu neticeyi, bu kadar azametiyle şu bürhan (onu) intac edemez.” diye bahaneler ile kabul etmez. O miskin bilmez mi ki, neticenin kayyumu imandır. Bürhan, ancak onu görmek için bir menfezdir veya bir süpürge gibi o neticeye konan vehimleri süpürür. Maahâza bürhan bir değildir, bin değildir. Zerrat-ı âlem adedince bürhanlar vardır.
Fesübhanallah! Mülk ve melekût arasındaki hicab ne kadar incedir, aralarındaki mesafe ne kadar büyüktür. Dünya ile âhiret arasındaki yol ne kadar kısa ve ne kadar uzundur. İlim ile cehil arasındaki hicab ne kadar latif ve ne kadar kalındır. İman ile küfür arasındaki berzah ne kadar şeffaf ve ne kadar kesiftir. İbadetle masiyet arasındaki mesafe ne kadar kısadır. Halbuki araları Cennet ile Nâr’ın araları kadardır. Hayat ne kadar kısa, emel ne kadar uzundur. Evet hal ile mazi arasında öyle ince bir perde vardır ki, ruhun mazi cihetine geçmesine mâni değildir. Cesede nisbeten bitmez bir mesafedir.
Kezalik mülk ile melekût, dünya ile âhiret arasında ehl-i kalb için şeffaf, ehl-i heva için kesif ince bir perde vardır. Kezalik gece ile gündüz arasında latif bir perde var ki, gözün kapanmasıyla gece olup, açılmasıyla gündüz olduğu gibi; nefsin âlem-i maneviyata gözü kapanırsa ebedî bir gece içinde kalır, gözü maneviyata açılırsa neharı inkişaf eder.
Kezalik Allah’ın hesabına kâinata bakan adam her ne müşahede ederse ilimdir. Eğer gafletle esbab hesabına bakarsa, ilim zannettiği şey de cehl olur.
Kezalik iman ve tevhid ile bakan, âlemi nurlu görür ve illâ âlemi zulümat içerisinde görecektir.
Kezalik ef’al-i beşer için iki cihet vardır. Eğer niyet ile Allah’ın hesabına olursa, tecelliyata ma’kes, şeffaf, parlak olur. Eğer Allah hesabına olmasa, zulmetli bir manzarayı göstermiş olur.
Kezalik hayatın da iki vechi vardır. Biri siyah, dünyaya bakar. Diğeri şeffaf, âhirete nâzırdır. Nefis, siyah vechin altına girer. Şeffaf veche terettüb eden saadet-i ebediyeyi ister.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Aziz, sıddık, müdakkik kardeşim,
Mesnevi-i Nuriye eserinden, Şemme risalesinin ahirinde yer alan bu derin ve hikmetli parçayı, Risale-i Nur’un kendisine has üslûbu, şerh ve izah edeceğiz.
Mevzu bahis olan metin; imanın mahiyeti, mülk ve melekût alemleri arasındaki ince perde, niyetin eşyayı dönüştürücü tesiri ve hayatın iki yüzü hakkındadır. Cenab-ı Hak, fehim ve idrakimizi artırsın.
Birinci Kısım: Bürhan ve Netice-i Tevhid
“Bir bürhan ile elde edilen netice-i tevhidi bazı insanlar isti’zam ile dar zihinlerine sıkıştıramazlar… O miskin bilmez mi ki, neticenin kayyumu imandır.”
İzah ve Şerh:
Burada Üstad Bediüzzaman Hazretleri, aklın ve mantığın bir aracı olan “bürhan” (delil, hüccet) ile o delilin gösterdiği muazzam hakikat olan “Tevhid” (Allah’ın birliği) arasındaki münasebeti tahlil etmektedir.
Bazı insanlar, kâinatın yaratıcısı olan Zat-ı Zülcelal’in azametini, kudretinin sonsuzluğunu ve vahdaniyetini (birliğini) akıllarına sığdıramazlar. “İsti’zam” ederler; yani o hakikati çok büyük, delili ise çok küçük görürler. “Bu kadar muazzam bir netice, şu basit delilden nasıl çıkar?” diyerek şüpheye düşerler. Bu hal, bir yanılma ve hata eseridir.
Halbuki bürhan, yani delil; sadece bir anahtardır, bir menfezdir (penceredir). İnsanı hakikatin kapısına getirir. O kapıdan içeri girmek, o hakikati kalbe yerleştirmek ve orada sabit tutmak “İman”ın işidir. İman, o neticenin “kayyumu”dur; yani onu ayakta tutan, koruyan ve devam ettiren asıl cevherdir. Delil, sadece zihindeki şüpheleri, vesveseleri ve vehimleri bir süpürge gibi süpürür; yolu temizler. Asıl olan, o temiz yoldan kalbin Rabbine yönelmesidir.
Kaldı ki, Allah’ın varlığına ve birliğine delil bir tane değildir. Kâinattaki her bir zerre, her bir atom, lisan-ı hal ile Rabbini tesbih eder ve O’nun varlığına isbat teşkil eder.
Müradifler (Eş Anlamlılar):
• Bürhan: Delil, hüccet, isbat vasıtası.
• İsti’zam: Büyük görme, (burada: aklın almayacağı kadar büyük bulup inkara yönelme).
• İntac: Netice verme, doğurma.
• Kayyum: Ayakta tutan, devamını sağlayan.
İlgili Ayet-i Kerime:
Cenab-ı Hak, delillerin çokluğunu ve imanın kalbî bir tasdik olduğunu şöyle beyan eder:
“Göklerde ve yerde nice deliller vardır ki yanlarından geçerler de onlara yüz çevirirler. Onların çoğu, ancak ortak koşarak Allah’a iman ederler.” (Yusuf Suresi, 12/105-106)
İkinci Kısım: Perdeler ve Mesafeler
“Fesübhanallah! Mülk ve melekût arasındaki hicab ne kadar incedir, aralarındaki mesafe ne kadar büyüktür…”
İzah ve Şerh:
Bu bölümde zıtların (birbirine aykırı gibi görünen hakikatlerin) esrarengiz yakınlığı ve uzaklığı tasvir edilmektedir.
• Mülk ve Melekût: “Mülk”, eşyanın dış yüzü, gördüğümüz maddi alemdir. “Melekût” ise eşyanın derûnî yüzü, iç yüzü, Allah’ın Esma ve sıfatlarının doğrudan tecelli ettiği manevi cihettir. Bu iki alem arasındaki perde (hicab) bir zar kadar incedir; lakin manen birinden diğerine geçmek, gafletten uyanıp hakikati görmek büyük bir seyr-i sülûk (manevi yolculuk) gerektirir.
• İlim ve Cehil: Bir insan zahiren çok malumat sahibi olabilir (mülk ciheti), fakat marifetullah (Allah’ı bilme) yoksa, o malumat bir cehil (cahillik) hükmündedir. Aradaki perde çok latif (ince) olmakla birlikte, hakikatteki fark dağlar kadardır.
• İman ve Küfür: İman eden ile inkâr eden, aynı dünyada, aynı havayı solur. Fiziken yan yanadırlar. Fakat manen aralarında “Cennet ile Nar (Cehennem)” kadar büyük bir uçurum vardır.
Zaman mefhumu da böyledir. “Şimdi” (hal) ile “Geçmiş” (mazi) arasında ince bir perde vardır. Ruh, hafıza ve hayal kuvvetiyle maziye gidebilir; fakat ceset için maziye gitmek imkansızdır, bitmez bir mesafedir.
Müradifler:
• Hicab: Perde, örtü.
• Melekût: Eşyanın iç yüzü, ruhani ve manevi ciheti.
• Latif: İnce, hoş, şeffaf.
• Kesif: Yoğun, kalın, katı.
İlgili Ayet-i Kerime:
Mülk ve Melekût arasındaki o ince sırra işareten:
“Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin ona ne vesveseler verdiğini biliriz. Biz ona şah damarından daha yakınız.” (Kaf Suresi, 50/16)
Üçüncü Kısım: Kalp ve Heva Arasındaki Fark
“Kezalik mülk ile melekût, dünya ile âhiret arasında ehl-i kalb için şeffaf, ehl-i heva için kesif ince bir perde vardır.”
İzah ve Şerh:
Mesele perdenin kendisinde değil, nazar eden gözdedir.
• Ehl-i Kalb: Kalbi uyanık, basireti açık olan müminler için dünya ile ahiret arasındaki perde şeffaftır. Onlar, dünyadaki eserlere bakınca Müessir’i (Allah’ı) görürler. Ölümü bir yok oluş değil, bir tebdil-i mekân (mekân değişikliği) olarak görürler.
• Ehl-i Heva: Nefsinin arzularına tabi olanlar için ise bu perde kesif (kalın ve karanlık)tır. Onlar maddeyi tabiat zanneder, esbabı (sebepleri) yaratıcı tevehhüm ederler.
Göz kapağı misali çok manidardır: Göz kapağı çok ince bir deridir. Ama göze inince koca dünyayı karanlığa boğar (gece olur). Açılınca gündüz olur. Nefsin de maneviyata karşı gözü kapanırsa, insan ebedî bir karanlık (cehalet ve küfür) içinde kalır. İman ile açılırsa, hakikat neharı (gündüzü) inkişaf eder (ortaya çıkar).
İlgili Hadis-i Şerif:
“Şüphesiz ki bedende bir et parçası vardır; o düzelirse bütün beden düzelir, o bozulursa bütün beden bozulur. İyi bilin ki o, kalptir.” (Buhârî, Îmân, 39)
Dördüncü ve Beşinci Kısım: Mana-yı Harfi ve Mana-yı İsmi
“Kezalik Allah’ın hesabına kâinata bakan adam her ne müşahede ederse ilimdir. Eğer gafletle esbab hesabına bakarsa, ilim zannettiği şey de cehl olur.”
İzah ve Şerh:
Bu kısım, Risale-i Nur’un en mühim düsturlarından olan “Mana-yı Harfi” (Allah hesabına bakış) ve “Mana-yı İsmi” (Sebepler ve kendi hesabına bakış) prensibini izah eder.
• Eğer bir insan, bir çiçeğe bakıp “Ne güzel yaratılmış, Sâni-i Zülcelal’in ne latif bir sanatıdır” derse; bu bakış ilimdir, marifettir, hikmettir.
• Fakat aynı insan, çiçeğe bakıp “Ne güzeldir, kendi kendine olmuştur veya tabiat yapmıştır” derse (gafletle esbab hesabına bakarsa); o kişinin botanik bilgisi ne kadar çok olursa olsun, hakikatte bu bir cehl (cehalet) tir. Çünkü eseri görüp, ustasını inkâr etmek veya tanımamak en büyük hatadır.
İmanla bakan, âlemi nurlu, hikmetli ve manalı görür. Küfür veya gafletle bakan, âlemi zulümat (karanlıklar), tesadüfler oyuncağı ve anlamsız bir karmaşa olarak görür.
Müradifler:
• Müşahede: Görme, şahit olma, seyretme.
• Esbab: Sebepler.
• Zulümat: Karanlıklar.
İlgili Ayet-i Kerime:
“Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah’ındır. Allah her şeye hakkıyla gücü yetendir. Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde selim akıl sahipleri için elbette ibretler vardır.” (Âl-i İmrân Suresi, 3/189-190)
Altıncı Kısım: Niyetin Kimyası
“Kezalik ef’al-i beşer için iki cihet vardır. Eğer niyet ile Allah’ın hesabına olursa, tecelliyata ma’kes, şeffaf, parlak olur.”
İzah ve Şerh:
İnsanın fiilleri ve işleri (ef’al-i beşer), niyet ile kıymet kazanır. Niyet, âdeti ibadete çeviren bir iksirdir.
Eğer bir iş, Allah rızası için yapılırsa, o iş şeffaf bir ayna olur ve Allah’ın rahmetinin tecellisine ma’kes (yansıma yeri) olur. Fakat sırf nefis, şöhret veya dünya menfaati için yapılırsa, o iş zulmetli (karanlık) bir manzara arz eder. Zahiren hayırlı bir iş gibi görünse bile, niyet bozuksa manen kıymetsizdir.
Yedinci Kısım: Hayatın İki Yüzü
“Kezalik hayatın da iki vechi vardır. Biri siyah, dünyaya bakar. Diğeri şeffaf, âhirete nâzırdır.”
İzah ve Şerh:
Hayatın dünyaya bakan yüzü; geçicidir, meşakkatlidir, fanidir. Bu yüzden “siyah” olarak vasıflandırılmıştır.
Hayatın ahirete bakan yüzü ise; şeffaftır, bakidir, ebedi saadetin tohumlarını taşır.
Nefis (ene), genellikle o siyah ve fani olan yüzü sever, onun altına girmek ister. Dünyevi lezzetleri gaye edinir. Fakat garip bir zıtlık olarak, şeffaf yüze (ahiret yüzüne) terettüp eden (sonuç olarak verilen) ebedi saadeti de ister. Yani külfeti çekmek istemez ama nimeti ister. İnsan, hayatını Allah yolunda sarf ederek o siyah yüzü nurlandırmalı ve ebedi bir hayata tebdil etmelidir.
Sonuç:
Bu metin, bizlere kâinata, hadiselere ve kendi hayatımıza “Mümince” bir nazarla bakmayı öğretmektedir. Her şeyin dizgini O’nun elindedir, her şeyin anahtarı O’nun yanındadır. Bize düşen; bürhanları birer vasıta bilip, imanı kalbimize sultan yapmak, niyetimizi halis tutup, fani hayatı baki bir hayata çevirmektir.
Allah’a emanet olunuz.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Kâinatın miftahı, anahtarı insanın elindedir. Âlemin kapıları açık ise de manen kapalıdır. Cenab-ı Hak bütün o kapıları ve kenz-i mahfîyi açan “Ene” namında bir miftahı insanın eline vermiştir. Fakat, ene de kapısı kapalı bir bilmecedir. Bunun kapısı açılıyorsa kâinatın da kapıları açılıyor.
Evet Cenab-ı Hak insana bir benlik, bir nevi hürriyet vermiştir ki, Cenab-ı Hakk’ın rububiyetine ait evsafı bilmek için mevhum, farazî bir vâhid-i kıyasî yapsın.
Mahiyet-i beşerde pek ince bir ip, insanın vücudunda şuurlu bir kıl, şahsın kitabında bir elif kıymetinde ve miktarında olan “Ene”nin iki vechi vardır. Biri hayra bakar. Bu vecihle yalnız kabil-i feyizdir, fâil değildir. Diğer vechi ise şerre bakar. Bu vecihle kendisini fâil bilir.
Ene’nin mahiyeti mevhumedir, rububiyeti hayalîdir. Vücudu bir şeye hâmil olamaz. Ancak mizan-ül hararet gibi, Vâcib-ül Vücud’un rububiyetine ait sıfât-ı mutlaka-i muhitayı bilmek için bir mizan vazifesini görüyor.
Eğer insan benliğine mizan nazarıyla bakarsa, kâinattan zihnine akıp gelen âfâkî malûmatı kendi malûmatı ile, tasarrufat ve sıfât-ı İlahiyeyi de kendi sıfâtıyla tasdik eder. Yine merciine iade eder. Ve bu sayede
قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰيهَا
daki
مَنْ
şümulüne dâhil olarak bihakkın emaneti îfa etmiş olur. Fakat kendisine müstakil nazarıyla bakmakla kendisini mâlik itikad ederse
قَدْ خَابَ مَنْ دَسّٰيهَا
nın şümulüne dâhil olmakla emanette hıyanet etmiş olur. Zira semavat ve arzın, hamlinden korkarak imtina’ ettikleri cihet “Ene”nin bu cihetidir. Çünki dalaletler, şirkler, şerler bu cihetten doğarlar. Eğer vaktiyle o “Ene”nin şiddetli bir terbiye ile başı kırılmaz ise büyür, insanın vücudunu yutar.
Eğer milletin de enaniyeti inzimam ederse, Sâni’in emrine karşı mübarezeye çıkar. Tam manasıyla bir şeytan olur. Sonra halkı da kendisine kıyas eder, esbabı da o kıyasa dâhil eder, büyük bir şirke düşer. -El’iyazü billah…-
Mühim bir mes’ele:
“Ene”nin iki vechi vardır. Bir vechini nübüvvet almıştır. Bir vechini de felsefe almıştır.
Birinci vecih, ubudiyet-i mahzaya menşe’dir. Mahiyeti harfiye olup, müstakil değildir. Vücudu tebaî olup, aslî değildir. Mâlikiyeti vehmî olup, hakikî değildir. Vazifesi, Hâlık’ın sıfatını fehmetmek için bir mizan ve bir mikyas olmaktır. Enbiya (Aleyhimüsselâm) enaniyetin bu vechine bakmakla, mülkü tamamen Allah’a teslim ederek ne mülkünde ne rububiyetinde, ne uluhiyetinde şeriki olmadığına hükmetmişlerdir. Ene’nin bu vechinden Cenab-ı Hak şecere-i tûbâ-i ubudiyeti inbat edip; dal ve budakları kâinat bahçesinde enbiya, evliya, sıddıkîn gibi mübarek semereleri vermiştir.
İkinci vechi alan felsefe, ene’nin vücudunu aslî ve kendisini müstakil ve mâlik-i hakikî olduğunu zu’metmişlerdir. Vazifesi de yalnız hubb-u zâtıyla tekemmül-ü hayattır. Ene’nin bu siyah yüzünden envaen şirkler, dalaletler çıkmıştır. Ezcümle:
Kuvve-i behimiye dalında sanemler doğmuşlardır. Kuvve-i gazabiye gusnundan firavunlar, nemrudlar çıkmıştır. Kuvve-i akliyeden dehriyyun, maddiyyun, felasife çıkmışlardır ki, Vâcib-ül Vücud’a bir mahluk-u vâhidi verir. Bâki kalan mülkünü gayra taksim ederler.
Hülâsa:
Ene, haddizâtında bir hava, bir buhar gibi iken, verilen ehemmiyete göre mâyi haline gelir. Sonra ülfetle kalınlaşır. Sonra gaflet ve isyan ile öyle kalınlaşır ki, sahibini yutar. Halkı, esbabı da kendisine kıyas ederek Hâlık’ın evamirine mübarezeye başlar. Küçük âlemde yani insanda ene, büyük insanda yani kâinatta tabiata benziyor. İkisi de tagutlardandır.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Aziz, sıddık, müdakkik kardeşim,
Mesnevi-i Nuriye’de geçen bu derin ve himmetli bahsi; Risale-i Nur’un lisan-ı nezihine, üslub-u âlisine ve manevi dokusuna sadık kalarak, müradifleri (eş anlamlıları) ve ayet-i kerimelerin nurları ışığında şerh ve izah edelim.
Cenab-ı Hak, fehmimizi ziyadeleştirsin.
MİFTAH-I KÂİNAT: ENE (BENLİK) VE MAHİYETİ
Bu “İ’lem”, kâinatın sırrını çözen “Ene” (Benlik/Ego) hakikatini, onun yaratılış gayesini ve insanı nasıl hidayete veya dalalete sevk ettiğini beyan eden bir şaheserdir. Metni kısımlara ayırarak, kelimelerin ruhuna inerek tahlil edelim:
1. Kâinatın Tılsımlı Anahtarı: Ene
Metin: “Kâinatın miftahı, anahtarı insanın elindedir. Âlemin kapıları açık ise de manen kapalıdır. Cenab-ı Hak bütün o kapıları ve kenz-i mahfîyi açan ‘Ene’ namında bir miftahı insanın eline vermiştir…”
İzah ve Şerh:
Kâinat, zahiri (dış) görünüşü itibarıyla maddeten açık görünse de, hakikati ve manası itibarıyla kapalı bir kutu, çözülmesi gereken bir muamma gibidir. Bu muammanın kilidini açacak olan miftah (anahtar), insanın nefsine derc edilen “Ene”dir.
Burada “Kenz-i Mahfî” (Gizli Hazine) tabiri mühimdir. Hadis-i Kudsî olarak rivayet edilen “Ben gizli bir hazine idim, bilinmek istedim…” fehvasınca, Cenab-ı Hakk’ın Esma-ül Hüsna’sı gizli birer hazinedir. Bu isimlerin manasını idrak etmek, ancak insanın kendi nefsindeki benlik numuneleriyle mümkündür. İnsan, kendindeki cüz’i (sınırlı) sıfatlarla, Halık’ın külli (sınırsız) ve mutlak sıfatlarını kıyas ederek o hazineyi açar. Ene, bu yönüyle bir vahîd-i kıyasîdir (kıyas birimidir).
2. Ene’nin İki Vechi: Hayır ve Şer
Metin: “Mahiyet-i beşerde pek ince bir ip… olan ‘Ene’nin iki vechi vardır. Biri hayra bakar… Diğer vechi ise şerre bakar…”
İzah ve Şerh:
İnsanın yaratılış hamurunda (mahiyet-i beşerde), varlığı bir “elif” harfi gibi ince, nazik ama kıymeti azim olan bir benlik vardır. Bu benliğin iki yüzü (vechi) bulunur:
• Birinci Vecih (Mana-yı Harfi): Hayra bakar. Bu bakışta ene, kendisini bir fail (iş yapan, yaratan) olarak değil, Allah’ın isimlerinin tecellisine bir kabil (alıcı, ayna) olarak görür. Tıpkı bir ayna gibi; Güneş’i gösterir ama kendisi Güneş değildir. Vücudu tebaîdir (asıl değil, gölge gibi bağlı).
• İkinci Vecih (Mana-yı İsmi): Şerre bakar. İnsan bu vecihle kendine baktığında, kendisini fail-i muhtar (dilediğini yapan), müstakil bir varlık ve mülk sahibi zanneder. Bu, yanılmanın ve hatanın başladığı noktadır.
3. Bir Mizan Olarak Ene
Metin: “Ene’nin mahiyeti mevhumedir, rububiyeti hayalîdir… Ancak mizan-ül hararet gibi, Vâcib-ül Vücud’un rububiyetine ait sıfât-ı mutlaka-i muhitayı bilmek için bir mizan vazifesini görüyor.”
İzah ve Şerh:
Ene’nin hakiki bir varlığı yoktur; mevhumdur (var zannedilen bir vehimdir). Tıpkı termometrenin (mizan-ül hararet) kendisinde bir ısı olmamasına rağmen, ısıyı derecelendirerek bildirmesi gibi; ene de sahip olduğu cüz’i ilim, kudret ve iradeçikleriyle, Vâcib-ül Vücud’un (Varlığı zorunlu olan Allah’ın) mutlak, sınırsız ve her şeyi kuşatan (muhit) sıfatlarını anlamaya yarayan bir alettir.
İnsan şöyle der: “Ben şu evi yaptım, şu kadar biliyorum, şu kadar görüyorum. Demek ki bu kâinatı yapan Zat’ın da nihayetsiz bir kudreti, ilmi ve basarı vardır.” İşte bu kıyas, imanın anahtarıdır.
4. Emanet ve İmtihan Sırrı
Metin: “Ve bu sayede ‘Nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir’ (Şems, 9) şümulüne dâhil olarak bihakkın emaneti îfa etmiş olur… Fakat kendisine müstakil nazarıyla bakmakla… ‘Nefsini karanlığa gömen hüsrana uğramıştır’ (Şems, 10) şümulüne dâhil olmakla emanette hıyanet etmiş olur.”
Ayet-i Kerimeler ve İzahı:
Metinde atıf yapılan ayetler, Şems Suresi’nin 9. ve 10. ayetleridir.
• Şems Suresi 9. Ayet: قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰيهَا – “Nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir.”
• Şems Suresi 10. Ayet: قَدْ خَابَ مَنْ دَسّٰيهَا – “Onu kötülüklere gömüp kirleten kimse de ziyana uğramıştır.”
Ayrıca metnin devamında işaret edilen “Emanet” ayeti şudur:
• Ahzab Suresi 72. Ayet: “Şüphesiz biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar onu yüklenmek istemediler, ondan çekindiler. Onu insan yüklendi. Çünkü o çok zalimdir, çok cahildir.”
Şerh:
Eğer insan, benliğini (ene) Allah’ın sıfatlarını anlamak için bir dürbün, bir vahid-i kıyasî olarak kullanırsa; emaneti hakkıyla yerine getirmiş ve nefsini şirk kirinden temizlemiş (tezkiye) olur. Fakat, benliğini kendine mal eder, “Benim mülküm, benim zekâm, benim gücüm” derse; o zaman emanete hıyanet eder. Dağların ve göklerin taşımaktan korktuğu o ağır yük, “Benlik davası” gütmektir. Şirk (ortak koşma) ve dalalet (sapıklık) işte bu “ben” iddiasından neşet eder.
5. Toplumsal Enaniyet ve Şeytanlaşma
Metin: “Eğer milletin de enaniyeti inzimam ederse, Sâni’in emrine karşı mübarezeye çıkar. Tam manasıyla bir şeytan olur.”
İzah ve Şerh:
Ferdî benlik, toplumsal bir kimliğe bürünüp “ırkçılık” veya “menfi milliyetçilik” şeklinde birleşirse (inzimam ederse), tehlike daha da büyür. Bu kolektif enaniyet, o kadar kuvvetli bir gurur ve kibir meydana getirir ki; Sâni-i Zülcelal’in emirlerine karşı açıkça bir meydan okuma (mübareze) haline gelir. Kişi, kendi milletini veya grubunu yücelterek, sebepler dairesinde boğulur ve halkı (yaratılmışları) da kendine kıyas ederek büyük bir şirke düşer.
MÜHİM BİR MES’ELE: NÜBÜVVET VE HİKMET (FELSEFE) YOLU
Üstad Bediüzzaman Hazretleri, insanlık tarihindeki düşünce akımlarını iki ana kola ayırır: Nübüvvet (Peygamberlik) silsilesi ve Felsefe silsilesi.
1. Nübüvvetin Nazarında Ene
Metin: “Birinci vecih, ubudiyet-i mahzaya menşe’dir… Enbiya (Aleyhimüsselâm) enaniyetin bu vechine bakmakla, mülkü tamamen Allah’a teslim ederek…”
İzah:
Peygamberler ve onların yolundan gidenler, “Ene”ye mana-yı harfi ile bakmışlardır. Yani “Ene, kendisi için değil, başkasını (Yaratıcıyı) göstermek için vardır” demişlerdir.
• Netice: Mülkü tamamen Allah’a teslim etmek, acz ve fakrını bilmek, ubudiyet-i mahza (tam ve halis kulluk).
• Meyveleri: Kâinat bahçesinde yetişen Enbiya (Peygamberler), Evliya (Veliler) ve Sıddıkîn (Dosdoğru olanlar). Bunlar, insanlığın medar-ı iftiharı olan mübarek meyvelerdir.
2. Felsefenin Nazarında Ene
Metin: “İkinci vechi alan felsefe, ene’nin vücudunu aslî ve kendisini müstakil ve mâlik-i hakikî olduğunu zu’metmişlerdir…”
İzah:
Burada kastedilen felsefe; vahiyden kopuk, aklı tek rehber edinen, materyalist ve tabiatperest düşünce sistemidir (Felsefe-i sakîme). Bu yol, ene’yi “aslî” (gerçekten var olan) ve “müstakil” (Allah’tan bağımsız) kabul eder.
• Netice: Hubb-u zat (kendini sevme) ve hayatı sadece nefsi tatmin aracı görme.
• Meyveleri: Şirk ve dalalet türleri.
• Kuvve-i Behimiye (Şehvet) Dalından: Sanemler (Putlar), heykeller ve sefahate tapınma.
• Kuvve-i Gazabiye (Öfke) Dalından: Firavunlar, Nemrutlar, zalim diktatörler.
• Kuvve-i Akliye Dalından: Dehriyyun (Zamanı yaratıcı sananlar), Maddiyyun (Materyalistler) ve Felasife (İnançsız filozoflar). Bunlar mülkü Allah’tan çalıp (haşa) sebeplere ve tabiata taksim ederler.
HÜLÂSA VE NETİCE
Metin: “Ene, haddizâtında bir hava, bir buhar gibi iken, verilen ehemmiyete göre mâyi haline gelir. Sonra ülfetle kalınlaşır. Sonra gaflet ve isyan ile öyle kalınlaşır ki, sahibini yutar.”
Temsilî İzah:
Ene, başlangıçta bir “buhar” gibi latif ve şeffaftır; arkasındaki Hakk’ı gösterir. Fakat insan ona fazla ehemmiyet verip, gaflet (Allah’ı unutma) ve ülfet (alışkanlık) ile onu beslerse; o buhar önce sıvılaşır (mâyi), sonra donar ve katılaşır. Artık şeffafiyetini kaybeder, arkasındaki Rabbi göstermez olur. Katılaşan bu “benlik”, sonunda sahibini yutar; insan sadece nefsini görür ve putlaştırır.
Büyük Şirk:
İnsandaki bu “ene” (benlik), kâinattaki “tabiat” (doğa) fikrinin küçük bir numunesidir. İnsan kendi içinde “Ben yaptım” derse, kâinatta da “Tabiat yarattı” demeye başlar. Bu sebeple hem insanın enesi (nefsi), hem de tabiat (maddeperestlik), hakikati örten birer Tağut (Allah’tan başka tapınılan, haddi aşan batıl şey) hükmüne geçer.
Cenab-ı Hak bizleri, eneyi bir anahtar yapıp Esma-i İlahiyeyi tanıyan, emanete riayet eden ve Nübüvvet silsilesinin nurlu yolundan giden bahtiyarlardan eylesin. Âmin.
Kaynak:
Risale-i Nur Külliyatı, Mesnevi-i Nuriye, Şule, Zerre.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Hayrat ve hasenatın hayatı niyet iledir. Fesadı da ucb, riya ve gösteriş iledir. Ve fıtrî olarak vicdanda şuur ile bizzât hissedilen vicdaniyatın esası, ikinci bir şuur ve niyet ile inkıta’ bulur.
Nasılki amellerin hayatı niyet iledir. Onun gibi, niyet bir cihetle fıtrî ahvalin ölümüdür. Meselâ: Tevazua niyet onu ifsad eder, tekebbüre niyet onu izale eder, feraha niyet onu uçurur, gam ve kedere niyet onu tahfif eder. Ve hâkeza kıyas et.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Kâinat bir şeceredir. Anasır onun dallarıdır. Nebatat yapraklarıdır. Hayvanat onun çiçekleridir. İnsanlar onun semereleridir. Bu semerelerden en ziyadar, nurlu, ahsen, ekrem, eşref, eltaf Seyyid-ül Enbiya ve-l Mürselîn, İmam-ül Müttakin, Habib-i Rabb-ül Âlemîn Hazret-i Muhammed’dir.
عَلَيْهِ اَفْضَلُ الصَّلَوَاتِ مَادَامَتِ الْاَرْضُ وَ السَّمٰوَاتُ
اِلٰه۪ى اَلذُّنُوبُ اَخْرَسَتْن۪ي وَ كَثْرَةُ الْمَعَاص۪ٓى اَخْجَلَتْن۪ى وَ شِدَّةُ الْغَفْلَةِ اَخْفَتَتْ صَوْت۪ى فَاَدُقُّ بَابَ رَحْمَتِكَ وَ اُنَاد۪ى ف۪ى بَابِ مَغْفِرَتِكَ بِصَوْتِ سَيِّد۪ى وَ سَنَدِى الشَّيْخِ عَبْدِ الْقَادِرِ الْگَيْلَان۪ى وَ نِدَٓائِهِ الْمَقْبُولِ الْمَاْنُوسِ عِنْدَ الْبَوَّابِ بِيَا مَنْ وَسِعَتْ رَحْمَتُهُ كُلَّ شَيْءٍ وَ يَا مَنْ بِيَدِه۪ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ وَ يَا مَنْ لَا يَضُرُّهُ شَيْءٌ وَ لَا يَنْفَعُهُ شَيْءٌ وَ لَايَغْلِبُهُ شَيْءٌ وَ لَا يَعْزُبُ عَنْهُ شَيْءٌ وَ لَا يَؤُدُهُ شَيْءٌ وَ لَا يَسْتَع۪ينُ بِشَيْءٍ وَ لَا يُشْغِلُهُ شَيْءٌ عَنْ شَيْءٍ وَ لَا يُشْبِهُهُ شَيْءٌ وَ لَا يُعْجِزُهُ شَيْءٌ اِغْفِرْل۪ى كُلَّ شَيْءٍ حَتّٰى لَا تَسْئَلَن۪ى مِنْ شَيْءٍ يَا مَنْ هُوَ اٰخِذٌ بِنَاصِيَةِ كُلِّ شَيْءٍ وَ بِيَدِه۪ مَقَال۪يدُ كُلِّ شَيْءٍ وَ يَا مَنْ هُوَ الْاَوَّلُ قَبْلَ كُلِّ شَيْءٍ وَاْلاٰخِرُ بَعْدَ كُلِّ شَيْءٍ وَ الظَّاهِرُ فَوْقَ كُلِّ شَيْءٍ وَ الْبَاطِنُ دُونَ كُلِّ شَيْءٍ وَ الْقَاهِرُ فَوْقَ كُلِّ شَيْءٍ اِغْفِرْل۪ى كُلَّ شَيْءٍ اِنَّكَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ وَ يَا عَل۪يمًا بِكُلِّ شَيْءٍ وَ مُح۪يطًا بِكُلِّ شَيْءٍ وَ بَص۪يرًا بِكُلِّ شَيْءٍ وَ يَا شَه۪يدًا عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ وَ رَق۪يبًا عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ وَ لَط۪يفًا بِكُلِّ شَيْءٍ وَ خَب۪يرًا بِكُلِّ شَيْءٍ اِغْفِرْل۪ى كُلَّ شَيْءٍ مِنَ الذُّنُوبِ وَ الْخَط۪ٓيئَاتِ حَتّٰى لَا تَسْئَلَن۪ى عَنْ شَيْءٍ اِنَّكَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ اَللّٰهُمَّ اِنّ۪ٓى اَعُوذُ بِعِزَّةِ جَلَالِكَ وَ بِجَلَالِ عِزَّتِكَ وَ بِقُدْرَةِ سُلْطَانِكَ وَ بِسُلْطَانِ قُدْرَتِكَ مِنَ الْقَط۪يعَةِ وَ الْاَهْوَٓاءِ الرَّدِّيَّةِ يَا جَارَ الْمُسْتَج۪ير۪ينَ اَجِرْن۪ى مِنَ الشَّهَوَاتِ الشَّيْطَانِيَّةِ وَطَهِّرْن۪ى مِنَ الْقَاذُورَاتِ الْبَشَرِيَّةِ وَ صَفِّن۪ى بِحُبِّ نَبِيِّكَ مُحَمَّدٍ صَلَّى اللّٰهُ عَلَيْهِ وَ سَلَّمَ بِالْمُحَبَّةِ الصِّدّ۪يقِيَّةِ مِنْ صَدَٓاءِ الْغَفْلَةِ وَ اَوْهَامِ الْجَهْلِ حَتّٰى تَفْنَى الْاَنَانِيَّةُ وَ يَبْقَى الْكُلُّ لِلّٰهِ وَ بِاللّٰهِ وَ اِلَى اللّٰهِ وَ مِنَ اللّٰهِ غَرْقًا
بِنِعْمَةِ اللّٰهِ ف۪ى بَحْرِ مِنَّةِ اللّٰهِ مَنْصُور۪ينَ بِسَيْفِ اللّٰهِ مَحْظُوظ۪ينَ بِعِنَايَةِ اللّٰهِ مَحْفُوظ۪ينَ بِحِمَايَةِ اللّٰهِ عَنْ كُلِّ شَاغِلٍ يُشْغِلُ عَنِ اللّٰهِ فَيَا نُورَ الْاَنْوَارِ وَ يَا عَالِمَ الْاَسْرَارِ وَ يَا مُدَبِّرَ الَّيْلِ وَ النَّهَارِ يَا مَلِكُ يَا عَز۪يزُ يَا قَهَّارُ يَا رَح۪يمُ يَا وَدُودُ يَا غَفَّارُ يَا عَلَّا مَ الْغُيُوبِ يَا مُقَلِّبَ الْقُلُوبِ وَ الْاَبْصَارِ يَا سَتَّارَ الْعُيُوبِ يَا غَفَّارَ الذُّنُوبِ اِغْفِرْل۪ى ذُنُوب۪ى وَارْحَمْ مَنْ ضَاقَتْ عَلَيْهِ الْاَسْبَابُ وَ غُلِّقَتْ دُونَهُ الْاَبْوَابُ وَ تَعَسَّرَ عَلَيْهِ سُلُوكُ طَر۪يقِ اَهْلِ الصَّوَابِ وَانَْصَرَمَتْ اَيَّامُهُ وَ نَفْسُهُ رَاتِعَةٌ ف۪ى مَيَاد۪ينِ الْغَفْلَةِ وَ الْمَعْصِيَّةِ وَ دَنِىِّ اْلاِكْتِسَابِ فَيَا مَنْ اِذَا دُعِىَ اَجَابَ وَ يَا سَر۪يعَ الْحِسَابِ وَ يَا كَر۪يمُ يَا وَهَّابُ اِرْحَمْ مَنْ عَظُمَ مَرَضُهُ وَ عَزَّ شِفَٓائُهُ وَ ضَعُفَتْ ح۪يلَتُهُ وَ قَوِىَ بَلَٓائُهُ وَ اَنْتَ مَلْجَئُهُ وَ رَجَٓائُهُ اِلٰه۪ى اِلَيْكَ اَرْفَعُ بَثّ۪ى وَ حُزْن۪ى وَ شِكَايَت۪ى اِلٰه۪ى حُجَّت۪ى حَاجَت۪ى وَ عُدَّت۪ى فَاقَت۪ى وَ انْقِطَاعُ ح۪يلَت۪ى اِلٰه۪ى قَطْرَةٌ مِنْ بِحَارِ جُودِكَ تُغْن۪ين۪ى وَ ذَرَّةٌ مِنْ تَيَّارِ عَفْوِكَ تَكْف۪ين۪ى يَا وَدُودُ يَا وَدُودُ يَا وَدُودُ يَا ذَا الْعَرْشِ الْمَج۪يدُ يَا مُبْدِئُ يَا مُع۪يدُ يَا فَعَّالاً لِمَا يُر۪يدُ اَسْئَلُكَ بِنُورِ وَجْهِكَ الَّذ۪ى مََلأَ اَرْكَانَ عَرْشِكَ وَ اَسْئَلُكَ بِقُدْرَتِكَ الَّت۪ى قَدَرْتَ بِهَا عَلٰى جَمِيعِ خَلْقِكَ وَ بِرَحْمَتِكَ الَّت۪ى وَسِعَتْ كُلَّ شَيْءٍ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا ٓ اَنْتَ يَا مُغ۪يثُ اَغِثْنَا وَاغْفِرْ جَم۪يعَ ذُنُوب۪ى وَ سَقَطَاتِ لِسَان۪ى ف۪ى جَم۪يعِ عُمْر۪ى بِرَحْمَتِكَ يَٓا اَرْحَمَ الرَّاحِم۪ينَ اٰم۪ينَ وَ الْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Aziz, sıddık ve müdakkik kardeşim,
Bu ulvi hakikatlerin izahı, aciz fehmimizin fevkinde olmakla beraber; Risale-i Nur’un feyzinden ve Kur’an-ı Hakîm’in nurundan istimdat ederek, kelimat-ı mukaddeseyi yine o nurani üslup ile şerh ve izah etmeye gayret edeceğiz.
BİRİNCİ İ’LEMİN İZAH VE ŞERHİ
Metin:
“Hayrat ve hasenatın hayatı niyet iledir. Fesadı da ucb, riya ve gösteriş iledir…”
İzah ve Tahlil:
Bu i’lemde, amellerin ruhu ve kabul şartı olan “Niyet” hakikati, derin bir hikmet ve psikolojik bir tahlil ile ele alınmıştır.
1. Niyetin Hayat Verici Hâssası:
Ameller, zahiri şekilleri itibarıyla birer ceset gibidir. Bu cesede hayat üfleyen, onu canlandıran ve Bâki olan Allah katında makbul bir ibadet hükmüne getiren sır “Niyet”tir. Niyetsiz yapılan bir hayır, ruhsuz bir heykel gibidir; sureti vardır fakat hayatı yoktur. Hadis-i şerifte ferman buyurulduğu gibi:
“Ameller niyetlere göredir.” (Buhârî, Bedü’l-Vahy, 1)
Cenab-ı Hak, insanın kalbindeki kasıt ve iradeye nazar eder. Halis bir niyet, âdet olan (günlük sıradan) fiilleri ibadete inkılab ettirir.
2. Ameli İfsad Eden Marazlar:
Metinde zikredilen Ucb (kendini beğenmişlik), Riya (gösteriş) ve Tasannu (yapmacıklık), amelin ihlasını kıran ve onu fesada (bozulmaya) uğratan manevi hastalıklardır. Kur’an-ı Kerim, amellerin sadece Allah rızası için yapılmasını emreder:
“Hâlbuki onlara, ancak dini Allah’a has kılarak, hakka yönelen kimseler olarak O’na kulluk etmeleri, namazı kılmaları ve zekâtı vermeleri emredilmişti. İşte bu dosdoğru dindir.” (Beyyine Suresi, 98/5)
3. Fıtrîlik ve Kasdîlik Arasındaki İnce Sır:
Bu i’lemin en dakik ve derin noktası şudur: İnsan fıtratında (tabiatında) kendiliğinden var olan bazı güzel hasletler vardır. Bu hasletler, üzerine “Ben bunu yapıyorum” diye şuur ve kasıt girdiğinde bozulabilir.
• Tevazu (Alçakgönüllülük): İnsan fıtraten mütevazı olduğunda bu bir fazilettir. Ancak “Ben tevazu gösteriyorum” diye niyet edip, tevazusunu bilerek ve tasarlayarak yaparsa; bu, zımni (gizli) bir kibirdir. Çünkü kişi kendinde bir varlık görmektedir ki, o varlığı aşağı indirmeye çalışmaktadır. Bu suni tevazu, riyadır.
• Tekebbür (Büyüklenmek): Kibre niyet etmek, yani büyüklük taslamaya çalışmak; aslında kişinin kendi aczini ve küçüklüğünü hissetmesinden doğar. Kibre yeltendikçe, aslında ne kadar muhtaç olduğunu fark eder ve o kibir izale olur (gider).
• Ferah ve Gam: İnsan bir sevince niyet etse, “Ah ne kadar mutluyum” dese, o an o mutluluğun uçtuğunu hisseder. Çünkü şuur, o fıtrî hali bozar. Gam ve kedere niyet etse, yani derdini düşünse; o derdin hakikatini ve geçiciliğini anlayacağı veya ağlayıp rahatlayacağı için kederi tahfif eder (hafifler).
Hülâsa: Vicdaniyat (vicdani hisler), bizzat hissedildiğinde hakikidir. Fakat akıl ve şuur ile o hislere müdahale edildiğinde, o hislerin safiyeti bozulur, fıtrîliğinden çıkar ve suni bir hal alır.
İKİNCİ İ’LEMİN İZAH VE ŞERHİ
Metin:
“Kâinat bir şeceredir. Anasır onun dallarıdır. Nebatat yapraklarıdır. Hayvanat onun çiçekleridir. İnsanlar onun semereleridir…”
İzah ve Tahlil:
Bu i’lemde, kâinatın yaratılış silsilesi ve gaye-i vücudu (varlık gayesi), muazzam bir “Şecere” (ağaç) teşbihiyle tasvir edilmiştir. Buna “Şecere-i Hilkat” (Yaratılış Ağacı) denilir.
1. Kâinat Ağacının Tertibi:
Cenab-ı Hak, hikmeti gereği kâinatı bir nizam ve silsile içinde yaratmıştır:
• Anasır (Elementler): Bu ağacın dallarıdır; zira her şey maddi olarak bu temel taşlardan bina edilir.
• Nebatat (Bitkiler): Dallar üzerinde yeşeren yapraklar gibidir; hayata ilk basamaktır.
• Hayvanat: O ağacın süslü çiçekleridir; hayat mertebesinde bitkilerden daha latif ve hareketlidir.
• İnsanlar: Bu ağacın meyveleridir. Ağacın en son ve en mükemmel cüzü meyvedir. Meyve, ağacın bütün programını ve çekirdeğini taşıdığı gibi; insan da kâinatın özünü, fihristesini ve gayesini taşır.
2. En Mükemmel Meyve: Hakikat-i Muhammediye (A.S.M):
Bir ağacın binlerce meyvesi olabilir, fakat o meyvelerin içinde en olgun, en güzel, en parlak ve ağacın sahibinin maksadına en uygun olanı seçilir. İşte kâinat ağacının yaratılmasındaki asıl gaye ve o ağacın en mükemmel meyvesi Hazret-i Muhammed (Aleyhissalâtü Vesselâm)’dır.
O (A.S.M), insanların en şereflisi (Eşref), en keremlisi (Ekrem) ve Rabbü’l-Âlemîn’in sevgilisidir (Habib). Nasıl ki bir çekirdekten koca bir ağaç olur; kâinat ağacının manevi çekirdeği de Nur-u Muhammedî’dir ve en son meyvesi yine O’dur.
Cenab-ı Hak, bu hakikati Kur’an’da şöyle teyit eder:
“(Resûlüm!) Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” (Enbiyâ Suresi, 21/107)
O’nun risaleti cihan şümuldür ve bütün mahlukatın Rabbi olan Allah’ın, kullarına olan en büyük rahmet tecellisidir.
ARAPÇA MÜNACATIN TERCÜMESİ
Aşağıdaki tercüme, Risale-i Nur’un o yüksek ve yanık lisanına sadık kalınarak, kelimelerin kalbine dokunularak yapılmıştır.
“Yeryüzü ve gökler devam ettikçe, salâtların (rahmet ve duaların) en faziletlisi O’nun (Hz. Muhammed A.S.M) üzerine olsun.
İlahî! Günahlar beni lâl etti (dilimi bağladı, dilsiz bıraktı). İsyanların çokluğu beni mahcup etti (utandırdı). Gafletin şiddeti sesimi kıstı (hafifletti).
İşte bu hal ile; rahmet kapını çalıyor ve mağfiret kapında; Efendim ve senedim Şeyh Abdülkadir Geylani’nin sesiyle ve kapıcı yanında makbul ve menus (aşina) olan nidasıyla (sana) nida ediyorum:
Ey rahmeti her şeyi kuşatan!
Ey her şeyin melekûtu (iç yüzü ve tasarrufu) elinde olan!
Ey kendisine hiçbir şeyin zarar veremediği!
Ey kendisine hiçbir şeyin fayda veremediği (O, her şeyden müstağnidir)!
Ey kendisine hiçbir şeyin galip gelemediği!
Ey kendisinden hiçbir şeyin gizli kalmadığı!
Ey hiçbir şeyin kendisine ağır gelmediği!
Ey (yaratmak ve idare etmekte) hiçbir şeyden yardım istemeyen!
Ey hiçbir şeyin kendisini başka bir şeyden meşgul edemediği!
Ey hiçbir şeyin kendisine benzemediği!
Ey hiçbir şeyin kendisini aciz bırakamadığı Zat!
Benim her şeyimi (bütün günahlarımı) mağfiret eyle! Tâ ki bana hiçbir şeyden sual etmeyesin (hesaba çekmeyesin).
Ey her şeyin perçemi (idare ve dizgini) elinde olan!
Ey her şeyin anahtarları elinde bulunan!
Ey her şeyden önce Evvel Olan!
Ey her şeyden sonra Âhir Olan (Bâki kalan)!
Ey her şeyin fevkinde Zâhir (görünen, galip) Olan!
Ey her şeyin dûnunda (içinde, özünde) Bâtın Olan!
Ey her şeyin fevkinde Kahir (mutlak hâkim) Olan!
Benim her şeyimi mağfiret eyle! Şüphesiz sen, her şeye Kadîrsin.
Ey her şeyi hakkıyla Bilen (Alîm)!
Ey her şeyi (ilmi ve kudretiyle) Kuşatan (Muhît)!
Ey her şeyi hakkıyla Gören (Basîr)!
Ey her şeyin üzerinde Şahit (gözetleyici) Olan!
Ey her şeyin üzerinde Rakîb (kontrol eden) Olan!
Ey her şeye Latîf (nüfuz eden ve lütfeden) Olan!
Ey her şeyden Haberdar Olan (Habîr)!
Günahlardan ve hatalardan olan her şeyimi (bütün kusurlarımı) mağfiret eyle! Tâ ki bana hiçbir şeyden sual etmeyesin. Şüphesiz sen, her şeye Kadîrsin.
Allah’ım! Celalinin izzetine, izzetinin celaline, saltanatının kudretine ve kudretinin saltanatına sığınırım; (Senden) kopmaktan ve reddedilmiş heva ve heveslerden (Sana sığınırım).
Ey sığınmak isteyenlerin (Müstecirlerin) Komşusu (Koruyucusu)! Beni şeytani şehvetlerden kurtar! Beni beşerî pisliklerden (süfli arzulardan) temizle! Beni, Nebiyyin Muhammed (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in muhabbetiyle ve sıddıkiyet (tam sadakat) muhabbetiyle safi kıl (arındır); tâ ki gaflet pasından ve cehalet evhamından kurtulayım. Tâ ki enaniyet (benlik) fâni olsun; her şey Allah için, Allah ile, Allah’a doğru ve Allah’tan (geldiği şuuruyla) kalsın…
(Tâ ki) Allah’ın nimetine, Allah’ın minnet denizinde gark olmuş olarak; Allah’ın kılıcıyla (düşmanlara ve nefse karşı) mansur (zafer bulmuş) olarak; Allah’ın inayetiyle mahzuz (hissedar, nasiplenmiş) olarak; Allah’tan alıkoyan her türlü meşguliyetten Allah’ın himayesiyle mahfuz (korunmuş) olarak (kalabileyim)…
Ey nurların Nuru! Ey sırları Bilen! Ey gece ve gündüzü tedbir ve idare eden!
Ey Melik, ey Azîz, ey Kahhâr!
Ey Rahîm, ey Vedûd, ey Gaffâr!
Ey gaybları çok iyi Bilen (Allâmü’l-Guhûb)!
Ey kalpleri ve gözleri halden hale çeviren (Mukallib)!
Ey ayıpları örten (Settâr)! Ey günahları bağışlayan (Gaffâr)!
Günahlarımı bağışla! Ve şu kimseye merhamet et ki; sebepler üzerine daralmış, kapılar yüzüne kapanmış, ehl-i hak ve sevap yoluna sülûk etmesi (girmesi) zorlaşmış, günleri tükenmiş; nefsi ise gaflet, masiyet ve adi kazanç meydanlarında otlamakta (başıboş dolaşmakta)dır.
Ey dua edildiğinde cevap veren! Ey hesabı süratli gören! Ey Kerîm, ey Vehhâb!
Hastalığı büyümüş, şifası güçleşmiş, çaresi (hilesi) zayıflamış, belası kuvvetlenmiş olan şu kuluna merhamet et! Sen onun sığınağı ve ümidisin.
İlahî! Gamımı, hüznümü ve şikayetimi Sana arz ediyorum.
İlahî! Hüccetim (delilim) hacetimdir (ihtiyacımdır). Hazırlığım (azığım) fakr-u zaruretimdir. Çaremin tükenmişliğidir.
İlahî! Cömertlik denizlerinden bir damla beni zengin eder. Af ve mağfiretinin çağlayanından bir zerre bana kâfi gelir.
Ya Vedûd! Ya Vedûd! Ya Vedûd!
Ey Mecîd olan Arş’ın sahibi! Ey (yaratmayı) başlatan (Mübdî) ve (öldükten sonra) iade eden (Muîd)! Ey dilediğini hakkıyla yapan (Fa’alun limâ yürîd)!
Arşının rükünlerini dolduran Zâtının nuru hürmetine senden istiyorum!
Bütün mahlukatına kâdir olduğun kudretin hürmetine senden istiyorum!
Her şeyi kuşatan rahmetin hürmetine (Senden istiyorum)!
Senden başka İlah yoktur! Ey Muğîs (yardım eden), bize yardım et!
Bütün ömrümdeki cemi’ günahlarımı ve lisanımın sürçmelerini (hatalarını), rahmetinle mağfiret eyle! Ey Erhamerrahimîn (Merhametlilerin En Merhametlisi)!
Âmin. Ve’l-hamdülillahi Rabbi’l-Âlemîn.”
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Onuncu Risale
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ
وَجَعَلْنَاهَا رُجُومًا لِلشَّيَاط۪ينِ
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Şu âyet-i kerimenin yüksek semasına çıkıp sırrını fehmetmek için yedi basamaklı bir merdiven kuruyoruz.
Birinci Basamak:
Semavatın, melaike ile tesmiye edilen münasib sâkinleri vardır. Çünki küre-i arzın semaya nisbeten küçüklüğü ve hakaretiyle beraber zevilhayat ile dolu olması, semavatın o müzeyyen burçları zevil-idrak ile dolu olmasını tasrih ediyor. Ve keza semavatın bu kadar zînetlerle tezyin edilmesi, behemehal zevil-idrakin takdir ve istihsan ile nazar-ı hayretlerini celbetmek içindir. Çünki hüsn-ü zînet, âşıkların celbi içindir. Yemek ve taam da aç olanlara yapılır. Maahâza ins ve cin o vazifeyi îfaya kâfi değillerdir. Ancak gayr-ı mahdud oraya münasib melaike ve ruhanîler o vazifeyi îfa edebilir.
İkinci basamak:
Arzın semavatla alâkası, muamelesi olup aralarında çok büyük irtibat vardır. Evet arza gelen ziya, hararet, bereket vesaire, semavattan geliyor. Arzdan da semaya dualar, ibadetler, ruhlar gidiyor. Demek aralarında cereyan eden ticarî muameleden anlaşılıyor ki; arzın sâkinleri için semaya çıkmaya bir yol vardır ki, enbiya, evliya, ervah cesedlerinden tecerrüd ile semavata uruc ederler.
Üçüncü basamak:
Semavatta devam ile cereyan eden sükûn, sükût, nizam, intizam, ıttıraddan hissedildiğine nazaran, semavat ehli, arz sâkinleri gibi değildirler. Evet arzda bulunan nifak, şikak, ihtilaf, ezdadın içtimaı, hayır ve şerrin ihtilatı gibi şeyler, semavatta yoktur. Bu sayede semavatta nizam ve intizamı bozacak bir hal yoktur. Sâkinleri verilen emirlere kemal-i itaatle imtisal ediyorlar.
Dördüncü basamak:
Cenab-ı Hakk’ın iktizaları, hükümleri mütegayir bazı esmaları vardır. Meselâ: Bedir gibi bazı gazâlarda Ashab-ı Kiram’a yardım etmek üzere küffar ile muharebe etmek için melaikenin semadan inzalini iktiza eden ismi, melaike ile şeyatîn -yani semavî olan ahyar ile arzî eşrar- arasında muharebenin vukuunu istib’ad değil, iktiza eder. Evet Cenab-ı Hak melaikeye bildirmeksizin şeytanları def’ veya ihlâk edebilir. Fakat satvet ve haşmetinin iktizası üzerine bu kabîl mücazatın müstehaklarına ilân ve teşhiri, azametine lâyıktır.
Beşinci basamak:
Ruhanîlerin ahyarı, semada bulunduklarından, eşrarı da letafetlerine güvenerek onları takliden iltihak etmek istediklerinde, ehl-i sema, onları şeraretleri için kabul etmeyerek def’ediyorlar. Maahâza, bu gibi manevî mübarezeleri âlem-i şehadete, bilhâssa vazifesi şehadet ve müşahede olan insana ilân ve teşhirine recm-i nücum alâmet ve nişan kılınmıştır.
Altıncı basamak:
Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan, nev’-i beşerî itaate irşad, isyandan zecr ve men’etmek üzere kullandığı üslûb-u âlîsine bak:
يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ وَاْلاِنْسِ اِنِ اسْتَطَعْتُمْ اَنْ تَنْفُذُوا مِنْ اَقْطَارِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ فَانْفُذُوا لَا تَنْفُذُونَ اِلَّا بِسُلْطَانٍ
Yani: “Ey ins ve cin cemaati! Mülkümden hariç bir memlekete çıkıp kurtulmak için semavat ve arzın aktarından çıkmaya kuvvetiniz varsa çıkınız. Amma ancak bir sultanla çıkarsınız.”
Kur’an-ı Kerim bu âyet ile pek geniş saltanat-ı rububiyete karşı ins ve cinnin aczlerini ilân zımnında nida ediyor: “Ey insan-ı hakir, sagir, âciz! Ne suretle, şeytanları recmeden melaike ile necimlerin, şemslerin, kamerlerin itaat ettikleri Sultan-ı Ezel’e isyan ediyorsun! Nasıl kocaman yıldızları mermi, kurşun yerinde kullanabilen bir askere sahib olan bir sultana karşı isyan etmeye cesaret ediyorsun!”
Yedinci basamak:
Yıldızların pek küçük efradı olduğu gibi, pek büyükleri de vardır. Semanın vechini, yüzünü ziyalandıran her şey yıldızdır. Bu neviden bir kısmı, semaya zînet olmuştur. Bir kısmı da şeytanları recmetmek için semavî mancınıklardır. Semada yapılan bu recm, sema gibi en vâsi dairelerde bile vukua gelen mübareze hâdisesini insanlara göstermekle insanların muti’lerini âsilerle mübarezeye teşvik ile alıştırmaktır.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Aziz, sıddık, müdakkik kardeşim,
Mesnevi-i Nuriye’nin Onuncu Risalesi’nde yer alan bu yüksek hakikati, Risale-i Nur’un üslubuna ve lisanına sadık kalarak, izah ediyoruz.
Bu parça, semavatın (göklerin) hayatlı olduğunu, meleklerle şenlendirildiğini ve şeytanların semavata çıkmaktan nasıl menedildiklerini, yıldızların kayması (recm-i şehab) hadisesinin sırrını harika bir surette izah ve isbat eder.
Evvela bahsi geçen ayet-i kerimenin meali şöyledir:
“Andolsun ki biz, (dünyaya) en yakın olan göğü kandillerle donattık. Bunları şeytanlara atış taneleri (mermiler) yaptık ve onlara alevli ateş azabını hazırladık.” (Mülk Suresi, 67/5)
Şimdi, Bediüzzaman Hazretleri’nin kurduğu o yedi basamaklı merdiven ile bu ayetin sırrına uruc edelim:
Birinci Basamak: Semavatın Sakinleri ve Hayat
Bu basamakta, aklın zaruri gördüğü bir kıyas ile semavatın boş olmadığı isbat edilir. Şöyle ki: Şu küçük, karanlık ve semavata nisbeten bir zerre hükmünde olan küre-i arz (dünya), zevilhayat (hayat sahipleri) ve zevil-idrak (şuur sahipleri) ile dolup taşıyor. Her bir damla su, her bir karış toprak hayat kaynıyor. Hal böyleyken, o muhteşem burçlara, o müzeyyen saraylara sahib olan semavatın boş, ölü ve camid olması imkânsızdır.
Zira hikmet ve sanat, takdir edici bir nazar ister. Güzellik (hüsn-ü zînet), kendine müştak âşıkları celb eder. Muhteşem bir ziyafet, aç olanları davet eder. İnsanlar ve cinler, semavatın o geniş ve şaşaalı seyrine ve tesbihine kâfi gelmediğinden, oraya münasip, oranın şartlarına uygun sekeneler lazımdır ki, bunlar da Melaike ve Ruhanîlerdir. Onlar, o koca alemi şenlendirir, Hâlık-ı Zülcelal’in saltanatını hayret ve takdir ile temaşa ederler.
İkinci Basamak: Arz ve Sema Arasındaki Alışveriş
Yer ile gök arasında kesintisiz bir irtibat ve manevî bir ticaret vardır. Müşahade ediyoruz ki; gökten yere nur, hararet, bereket ve rahmet iniyor. Buna mukabil yerden göğe dualar, ibadetler, nazlı niyazlar ve salih ruhlar çıkıyor.
Madem böyle bir giriş-çıkış ve manevî bir muamele vardır; o halde arz sakinleri için semaya giden bir yol mevcuttur. Nitekim Enbiya (peygamberler) ve Evliya, ceset ağırlıklarından sıyrılıp ruhaniyetleriyle o alemlere uruc etmişler, o kapıları çalmışlardır. Bu irtibat, semanın kapılarının kapalı olmadığını, bilakis ehli için açık olduğunu gösterir.
Üçüncü Basamak: Semadaki Nizam ve İtaat
Semavatın haline nazar edildiğinde, orada tam bir sükûnet, itaat ve nizam görünür. Dünyadaki gibi karışıklık, nifak, şikak (ayrılık), zıtların çarpışması, hayır ve şerrin birbirine girmesi gibi haller semada yoktur. Oranın sakinleri olan melekler, Rablerinin emirlerine kemal-i itaatle ram olmuşlardır. İsyan, gürültü ve nizamsızlık o nurani alemde barınamaz. Orası, sırf hayrın, lezzetin ve nurun hâkim olduğu bir memlekettir.
Dördüncü Basamak: Mübareze ve İlahî Hikmet
Cenab-ı Hakk’ın Esma-i hüsnasının (güzel isimlerinin) her biri ayrı bir hükmü iktiza eder. Nasıl ki “Rezzak” ismi açlığı ve rızkı iktiza eder; O’nun “Celal”, “Hakîm” ve “Müntakim” gibi isimleri de hak ile batılın mücadelesini, mübarezesini iktiza eder.
Mesela Bedir Harbi’nde, Cenab-ı Hak kâfirleri bir anda helak edebilecek kudrete sahipken, melekleri gönderip müminlerle beraber kâfirlere karşı savaştırmıştır. Bu, O’nun hikmetinin ve isimlerinin tecellisidir. Aynen öyle de semadaki hayırlı sakinler (melekler) ile yeryüzünün şerli mahlukları (şeytanlar) arasında bir mübarezenin, bir çarpışmanın olması akıldan uzak değildir, bilakis hikmetin gereğidir. Allah, kudretiyle şeytanları defedebileceği halde, haşmet ve azametini göstermek için melekleri vasıtasıyla o casus şeytanları semadan tard eder, kovalar.
Beşinci Basamak: Casusluk ve Recm-i Şehab
Semadaki melekler sırf hayır üzeredir. Yeryüzündeki şerirler (şeytanlar ve kötü ruhlar) ise, kendilerinde bulunan bir parça letafete güvenerek sema ehline karışmak, onlardan haber çalmak, yani istirak-ı sem’ (kulak hırsızlığı) yapmak isterler. Ancak sema ehli, bu habis ruhları içlerine kabul etmez ve onları defederler.
İşte “yıldız kayması” dediğimiz hadise, bu manevî mübarezenin ve kovalamacanın alem-i şehadette (görünen alemde), biz insanların gözü önünde birer mermi, birer işaret fişeği gibi tezahür etmesidir. Cenab-ı Hak, gayb alemindeki bu recm (taşlama) hadisesini, bu dünyadaki insanlara göstermek için yıldızları birer nişan kılmıştır.
Altıncı Basamak: Meydan Okuma ve Acziyet
Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan, insanları ve cinleri acizliklerini kabul etmeye ve itaate davet ederken şu ayetle muhteşem bir meydan okur (tahaddi yapar):
“Ey cin ve insan toplulukları! Göklerin ve yerin uçlarından bucaklarından geçip gitmeye gücünüz yeterse geçip gidin. Büyük bir güç olmadıkça geçip gidemezsiniz.” (Rahmân Suresi, 55/33)
Kur’an bu ayetle cinlere ve insanlara der ki: “Siz kim oluyorsunuz ki O Ezelî Sultan’a isyan ediyorsunuz? O öyle bir Sultan ki, yıldızları birer mermi gibi kullanır, melekleri ordusu hükmündedir. O’nun mülkünden ve hakimiyetinden kaçıp kurtulamazsınız. O halde o hakir ve aciz halinizle, o muazzam kudrete karşı gelmekten vazgeçin, itaate girin.”
Yedinci Basamak: Yıldızların Vazifesi
Yıldızlar sadece birer parıltıdan ibaret değildir. Kimi semanın yüzünü süsleyen birer zînet, kimi yol gösteren birer kılavuz, kimi de şeytanları taşlayan semavî mancınıklardır.
Gökyüzündeki bu “recm” (şeytan taşlama) hadisesi, yeryüzündeki müminlere bir derstir. Yani; “Bakın, semada bile şerle mücadele var. Melekler şeytanları barındırmıyor. Öyleyse ey müminler! Siz de yeryüzünde hak ve hakikat düşmanlarıyla, nefis ve şeytanla mübareze edin, onlara boyun eğmeyin.” Bu hadise, ehl-i imanı, ehl-i dalalete karşı manevî cihadında teşvik eder ve şevklendirir.
Elhasıl: Bu risale, görünen maddi bir hadise olan “yıldız kayması”nın ardındaki azim manevî hakikati; meleklerin varlığını, şeytanların tard edilmesini ve kâinatın Hâlık’ının haşmetli rububiyetini isbat eder. Mülk Suresi’ndeki ayetin sırrını, akıl ve kalbi tatmin edecek bir surette beyan eder.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
İ’lem Eyyühel-Aziz!
İnsanı hayvandan ayıran şeylerden:
Biri, mazi ve müstakbel ile alâkadar olmasıdır. Hayvan bu iki zamanı bihakkın düşünecek bir idrake mâlik değildir.
İkincisi, gerek enfüsî gerek âfâkî, yani dâhilî ve haricî şeylere taalluk eden idraki, küllî ve umumîdir.
Üçüncüsü, inşaata lâzım olan mukaddemeleri keşf ve tertib etmektir. Meselâ: Bir evin yapılması için lâzım olan taş, ağaç, çimento misillü lüzumlu mukaddemeleri ihzar ve tertib etmek gibi.
Binaenaleyh insanın en evvel ve en büyük vazifesi, tesbih ve tahmiddir. Evvelâ mazi, hal ve istikbal zamanlarında görmüş veya görecek nimetler lisanıyla, sonra nefsinde veya haricinde görmekte olduğu in’amlar lisanıyla, sonra mahlukatın yapmakta oldukları tesbihatı şehadet ve müşahede lisanıyla Sâni’i hamd ü sena etmektir.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Cenab-ı Hakk’ın atâ, kaza ve kader namında üç kanunu vardır. Atâ, kaza kanununu, kaza da kaderi bozar.
Meselâ: Bir şey hakkında verilen karar, kader demektir. O kararın infazı, kaza demektir. O kararın ibtaliyle hükmü kazadan afvetmek, atâ demektir. Evet yumuşak bir otun damarları katı taşı deldiği gibi, atâ da kaza kanununun kat’iyyetini deler. Kaza da ok gibi kader kararlarını deler. Demek atânın kazaya nisbeti, kazanın kadere nisbeti gibidir. Atâ, kaza kanununun şümulünden ihraçtır. Kaza da kader kanununun külliyetinden ihracdır. Bu hakikate vâkıf olan ârif:
“Yâ İlahî! Hasenatım senin atâ’ndandır. Seyyiatım da senin kaza’ndandır. Eğer atâ’n olmasa idi, helâk olurdum.” der.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Esma-i hüsnayı tazammun eden bazı fezlekeler ile âyetlere hâtime verilmekte ne gibi bir sır vardır?
Evet Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan, bazan âyât-ı kudreti âyetlerde basteder. Sonra içerisinden esmayı çıkarır. Bazan mensucat toplar gibi açar dağıtır. Sonra toplar, esmada tayyeder. Bazan da ef’alini tafsil ettikten sonra isimler ile icmal eder. Bazan da halkın a’malini tehdidane söyler. Sonra rahmete işaret eden isimler ile teselli eder. Bazan da bazı makasıd-ı cüz’iyeyi zikrettikten sonra o makasıdı takrir ve isbat için bürhan olarak kavaid-i külliye hükmünde olan isimleri zikrediyor. Bazan da maddî cüz’iyatı zikreder. Sonra Esma-i külliye ile icmal eder ve hâkeza…
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Aziz, sıddık, muhterem kardeşim;
Bu kıymettar hakikatler, Risale-i Nur’un Mesnevi-i Nuriye namındaki eserinden, iman ve marifetullah bahçesinden derlenmiş birer gül demetidir. Cenab-ı Erhamürrahimîn, fehmimizi ziyadeleştirsin.
BİRİNCİ İ’LEM: İnsanın Mahiyeti ve Ubudiyet Vazifesi
Bu makamda Üstad Bediüzzaman Hazretleri, insanı hayvandan ayıran fark-ı azimi (büyük farkı) nazara vererek, bu farkın neticesinde insana yüklenen “şükür ve hamd” vazifesini isbat etmektedir.
1. Mazi ve Müstakbel ile Alâkadar Olmak:
Hayvanatın idraki dardır; ân-ı seyyalede (içinde bulunduğu kısa anda) yaşar. Ne geçmişin elemlerini ve lezzetlerini tam hisseder, ne de geleceğin endişesini ve ümidini taşır. Lakin insan, akıl ve kalp cihetiyle zamanın kayıtlarını aşar. Maziye (geçmişe) nazar eder, oradan ibret alır veya hüzünlenir; istikbale (geleceğe) bakar, ebedi bir saadeti arzular veya endişe eder. Bu hal, insana verilmiş büyük bir nimet ve aynı zamanda ağır bir mesuliyettir.
2. İdrakin Külliyeti :
İnsanın idraki, yalnız midesine ve cüz’î menfaatine münhasır değildir. Hem enfüsî (kendi iç dünyası, derûnî âlemi) hem de âfâkî (dış dünya, kâinat) dairede tefekkür eder. Bir çiçeği sevdiği gibi, baharı da sever; kendi hanesini düşündüğü gibi, dünya hanesini de düşünür. İdrakinin bu külliyeti (genişliği), onu bütün mahlukat üzerinde bir “nazır” (gözetleyici) makamına çıkarır.
3. Keşif ve Tertip Kabiliyeti:
İnsan, kâinattaki esbaba (sebeplere) teşebbüs edip, onları bir nizam dairesinde birleştirerek yeni neticeler elde etmeye muktedirdir. Tıpkı bir mimarın dağınık taş ve ağaçları ilim ve iradesiyle bir araya getirip mükemmel bir hane inşa etmesi gibi; insan da kâinattaki unsurları, ilim ve san’atla terkip ve tertib eder. Bu, insana verilen “Hilafet-i Arz” vazifesinin bir cilvesidir.
Netice-i Kelâm ve Vazife:
Madem insan bu denli yüksek cihazlarla donatılmıştır; öyleyse onun yaratılış gayesi, sadece yemek, içmek ve tenasül (üremek) olamaz. Onun asıl vazifesi, bu nimetleri vereni tanımak, O’na tesbih (kusursuzluğunu ilan) ve tahmid (övgü ve şükür) etmektir.
• Geçmiş ve Gelecek Lisanıyla: “Ezelden ebede her kimden kime gelirse gelsin, bütün hamd ve şükür O’na aittir” diyerek.
• Şehadet Lisanıyla: Kâinattaki zerrelerin ve kürelerin hal diliyle yaptıkları ibadetleri müşahede (temaşa) edip, onları Yaratıcısına takdim etmektir.
İlgili Ayet-i Kerime:
“Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zâriyat Suresi, 51:56)
İKİNCİ İ’LEM: Atâ, Kaza ve Kaderin Sırrı
Bu bölüm, “Kader” mes’elesinin en ince ve en derûnî noktalarından birini; Cenab-ı Hakk’ın irade, ilim ve lütfunun tecellilerini izah eder.
Kavramların İzahı:
• Kader (Takdir): Cenab-ı Hakk’ın ezelî ilmiyle her şeyi planlaması, ölçüp biçmesi ve bir karara bağlamasıdır. Bu bir “kanun” hükmündedir.
• Kaza (İnfaz): Kaderde kararlaştırılan o hükmün, zamanı gelince irade-i İlahiye ve kudretle yaratılması, yerine getirilmesidir.
• Atâ (Lütuf ve İhsan): Cenab-ı Hakk’ın fazlı, keremi ve rahmetiyle, kulun üzerindeki bir hükmü kaldırması, affetmesi veya değiştirmesidir. Atâ, sırf bir lütuf olup, adalet ve kanun dairesinin fevkinde bir rahmet tecellisidir.
Hiyerarşi ve Tesir:
Metinde harika bir temsil ile bu hakikat tasvir edilmiştir:
• Kaza, Kaderi Deler: Kader bir plandır, kaza ise o planın fiiliyata dökülmesidir. Okun hedefi delmesi gibi, kaza gelince kader hükmü vuku bulur.
• Atâ, Kazayı Deler: Nasıl ki yumuşak bir ot, Allah’ın emriyle sert taşı delip yüzeye çıkarsa; Atâ (İlahi lütuf) da kesinleşmiş gibi görünen kaza hükmünü geri çevirebilir.
Bu sırra vâkıf olan bir mü’min, “Seyyiatım (günahlarım) senin kaza ve adaletindendir; fakat hasenatım (iyiliklerim) ve kurtuluşum senin atâ ve rahmetindendir” der. Zira adaletle muamele edilse helâk oluruz; ancak Atâ (af ve ihsan) imdada yetişir.
İlgili Ayet-i Kerime:
“Allah dilediğini siler, dilediğini de sabit kılıp bırakır. Ana kitap (Levh-i Mahfuz) O’nun yanındadır.” (Ra’d Suresi, 13:39)
ÜÇÜNCÜ İ’LEM: Fezleke-i Ayet ve Esma-i Hüsna
Bu kısım, Kur’an-ı Hakîm’in muazzam bir üslubunu, i’caz-ı beyanını (ifadesindeki mucizeliği) şerh eder. Ayetlerin sonlarında gelen Allah’ın güzel isimlerinin (Esma-i Hüsna) ne büyük bir hikmet ve sır taşıdığını beyan eder.
Üstad Hazretleri, Kur’an’ın bu üslubunu birkaç veçhile tasnif etmiştir:
• Tafsilattan İcmale Geçiş: Kur’an bazen kâinattaki kudret tecellilerini genişçe yayar (bastedip), anlatır; sonra ayetin sonunda bir isimle (mesela “Ve hüve ala külli şey’in Kadîr” – O her şeye kadirdir) o geniş hadiseyi bir tek ismin mührüyle toplar.
• Ef’alden Esmaya Geçiş: Cenab-ı Hakk’ın fiillerini (yaratma, rızık verme, öldürme, diriltme) detaylıca zikreder, sonra bu fiillerin kaynağı olan İsim ile (mesela “El-Halık”, “El-Rezzak”) konuyu bağlar. Bu, sebepleri aradan kaldırıp, doğrudan Müsebbibü’l-Esbab’a (sebepleri yaratan Allah’a) zihni çevirmektir.
• Tehditten Teselliye Geçiş: Bazen insanların isyanlarını ve azabı zikreder (tehdidane konuşur), lakin hemen ardından “Gafûrun Rahîm” (Çok bağışlayan, çok merhamet eden) gibi isimlerle kulun ümitsizliğe düşmesini engeller, rahmet kapısını gösterir.
• Cüz’iyattan Külliyata İspat: Bazen cüz’î, küçük bir hadiseyi anlatır (mesela bir peygamberin duasının kabulü), sonra “İnneke entes-Semîul Alîm” (Şüphesiz sen her şeyi işiten ve bilensin) diyerek, o cüz’î hadiseyi, Allah’ın her şeyi işittiğine ve bildiğine dair külli bir kaideye (genel kurala) delil ve bürhan yapar.
Bu üslup, insanın dağınık zihnini toparlar, hadiselerin arkasındaki “Yegâne Fail”i gösterir ve imanı taklitten tahkike (araştırarak doğrulamaya) çıkarır.
İlgili Ayet-i Kerime Örneği:
“Göklerin ve yerin mülkü (hükümranlığı) Allah’ındır. Allah her şeye kadirdir.” (Âl-i İmrân Suresi, 3:189)
(Burada göklerin ve yerin saltanatı zikredildikten sonra, “Kadir” ismiyle fezleke verilmiş, yani özetlenip mühürlenmiştir.)
Bu izahlar, Risale-i Nur’un Mesnevi-i Nuriye eserindeki o yüksek hakikatlerin, acizane fehmimiz nispetinde birer aksidir. Hata ve kusur nefsimize, kemâl ve güzellik Kur’an’ın nurlarına aittir.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Acz de aşk gibi Allah’a îsal eden yollardan biridir. Amma acz yolu, aşktan daha kısa ve daha selâmettir.
Ehl-i sülûk, tarîk-ı hafada letaif-i aşere üzerine, tarîk-i cehrde nüfus-u seb’a üzerine sülûk etmişlerdir. Bu fakir, âciz ise dört hatveden ibaret hem kısa hem sehl bir tarîkı, Kur’anın feyzinden istifade etmiştir.
Birinci hatve:
فَلَا تُزَكُّوٓا اَنْفُسَكُمْ
âyetinden,
İkinci hatveyi:
وَلَا تَكُونُوا كَالَّذ۪ينَ نَسُوا اللّٰهَ فَاَنْسٰيهُمْ اَنْفُسَهُمْ
âyetinden;
Üçüncü hatveyi:
مَٓا اَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللّٰهِ وَمَٓا اَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَ
âyetinden;
Dördüncü hatveyi
كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُ
âyetinden ahzetmiştir. Bunların izahı:
Birinci Hatve:
Evet insan yaratılışında kendi nefsine muhib olarak yaratılmıştır. Hattâ bizzât nefsi kadar bir şeye sevgisi yoktur. Kendisini, ancak Mabuda lâyık senalar ile medhediyor. Nefsini bütün ayıblardan, kusurlardan tenzih etmekle, -haklı olsun haksız olsun- kemal-i şiddetle müdafaa ediyor. Hattâ Cenab-ı Hakk’ı hamd ü sena için kendisinde yaratılan cihazatı, kendi nefsine hamd ü sena için sarfediyor ve
مَنِ اتَّخَذَ اِلٰهَهُ هَوٰيهُ
deki
مَنْ
şümulüne dâhil oluyor. Bu mertebede nefsin tezkiyesi, ancak adem-i tezkiyesiyle olur.
İkinci Hatve:
Nefis hizmet zamanında geri kaçar. Ücret vaktinde ileri safa hücum ediyor. Bu mertebede onun tezkiyesi, yaptığı fiili aksetmekle olur. Yani işe, hizmete ileriye sevkedilmeli, ücret tevziinde geriye bırakılmalıdır.
Üçüncü Hatve:
Kendi nefsinde, torbasında, kusur, naks, acz, fakr’dan maada bir şeyi bırakmamalıdır. Bütün mehasin, iyilikler, Fâtır-ı Hakîm tarafından in’am edilen nimetler olup hamdi iktiza eder. Fahrı istilzam etmediklerini itikad ve telakki edilmelidir. Bu mertebede onun tezkiyesi; kemalinin adem-i kemalinde, kudretinin aczinde, gınasının fakrında olduğunu bilmekten ibarettir.
Dördüncü Hatve:
Kendisi istiklaliyet halinde fâni, hâdis, madum olduğunu ve Esma-i İlahiyeye âyinedarlık ettiği halde şahid, meşhud, mevcud olduğunu bilmekten ibarettir. Bu mertebede onun tezkiyesi; vücudunda ademini, ademinde vücudunu bilmekle
لَهُ الْمُلْكُ وَلَهُ الْحَمْدُ
yü kendisine vird ittihaz etmektir.
Ve keza Vahdet-ül Vücud ehli, kâinatı nefyetmekle i’dam ediyorlar. Vahdet-üş Şühud halkı ise, bütün mevcudatı, -kürek cezalılar gibi- nisyan zindanında ebedî hapse mahkûm ediyorlar.
Kur’anın ifham ettiği tarîk, kâinatı, mevcudatı hem i’damdan, hem hapisten kurtarır. Esma-i hüsnaya mazhariyetle âyinedarlık etmek gibi vazifelerde istihdam ediyor. Fakat kâinatı, istiklaliyetten ve kendi hesabına çalışmaktan azlediyor.
Ve keza insanın vücudunda birkaç daire vardır. Çünki hem nebatîdir hem hayvanîdir hem insanîdir hem imanî. Tezkiye muamelesi bazan tabaka-i imaniyede olur. Sonra tabaka-i nebatiyeye iner. Bazan da yirmidört saat zarfında her dört tabakada muamele vaki’ olur. İnsanı hata ve galata atan, bu dört tabakadaki farkı riayet etmemektir.
خَلَقَ لَنَا مَا فِى الْاَرْضِ جَم۪يعًا
ya istinaden insaniyetin mide-i hayvaniye ve nebatiyeye münhasır olduğunun zannıyla galat ediyor.
Sonra bütün gayelerin nefsine ait olduğunun hasrıyla galat ediyor. Sonra, her şeyin kıymeti menfaatı nisbetinde olduğunun takdiriyle galat ediyor. Hattâ Zühre yıldızını kokulu bir zühreye mukabil almaz. Çünki kendisine menfaatı dokunmuyor.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Risale-i Nur Külliyatı’nın en mühim esaslarından biri olan “Acz ve Fakr Mesleği”ni ihtiva eden bu kıymettar metni, maddeler halinde izah edelim.
Bu metin, Cenab-ı Hakk’a vasıl olan yolların en kısası, en selametlisi ve en umumisi olan “Acz, Fakr, Şefkat ve Tefekkür” tarikını, dört ana hatve (adım) üzerinden beyan etmektedir.
Giriş: Acz ve Aşk Yolu
Metnin başında Müellif-i Muhterem Bediüzzaman Hazretleri, Hakk’a giden yolları mukayese eder.
• Metin: “Acz de aşk gibi Allah’a îsal eden yollardan biridir. Amma acz yolu, aşktan daha kısa ve daha selâmettir.”
• İzah: Aşk, insanı Allah’a götüren kuvvetli bir cazibedir; lakin aşk yolunda “şatahat” denilen, haddini aşma ve naz makamında tehlikeli sözler söyleme ihtimali vardır. Aşk, maşukuna nazlanabilir. Ancak acz yolu, kulun kendi hiçliğini, zayıflığını ve iktidarsızlığını bilip, mutlak Kudret Sahibi’ne (Cenab-ı Hak) sığınmasıdır. Bu yolda “benlik” davası güdülemez. Kul, aczini itiraf ettikçe Rabbine daha çok yaklaşır. Bu sebeple bu yol, enaniyetin ve nefsin tuzaklarından daha emin (selâmetli) ve maksada ulaştırmada daha kestirmedir.
Diğer tarikat ehli (Nakşibendi gibi), “Letaif-i aşere” (on latife) veya “Nüfus-u seb’a” (yedi nefis mertebesi) üzerinden uzun riyazetler ve çilelerle terakki ederken; Kur’an’ın feyzinden alınan bu “Acz Mesleği”, dört kısa adımla hakikata ulaştırır.
Birinci Hatve: Nefsi Temize Çıkarmamak
• İlgili Ayet: Necm Suresi, 32. Ayet
Meal : “…Kendinizi temize çıkarmayın…” (Felâ tuzekkû enfusekum)
• Metin İzahı ve Şerhi:
İnsan, fıtratı gereği nefsini sever (muhib). Hatta gaflet ile bakıldığında, insan en çok kendi nefsini sever ve adeta ona tapar derecesine gelir. Cenab-ı Hakk’a ait olması gereken hamd, sena ve medh ü senayı; haksız bir surette gasbederek kendi nefsine mal eder. Kendi kusurunu görmez, görse de tevil eder; nefsini avukat gibi şiddetle müdafaa eder.
Halbuki insan, Rabbini tanımak ve O’nu tesbih etmek için verilen cihazatı (akıl, kalp, dil vb.), kendi nefsini parlatmak ve tatmin etmek için kullanırsa, heva ve hevesini ilah edinmiş olur (Furkan, 43).
Bu Mertebede Terbiye (Tezkiye): Nefsi temizlemenin yolu, onu temiz görmemekten geçer. Yani nefsinin kusurlu, hatalı ve noksan olduğunu kabul eden, onu manen temizlemiş olur. “Ben kusursuzum” diyen ise, nefsini kirletmiş olur.
İkinci Hatve: Hizmet ve Ücret Dengesi
• İlgili Ayet: Haşr Suresi, 19. Ayet
Meal: “Allah’ı unutan, bu yüzden Allah’ın da onlara kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın…” (Velâ tekûnû kellezîne nesûllâhe feensâhum enfusehum)
• Metin İzahı ve Şerhi:
Nefis, tabiatı icabı meşakkatli işlerde ve ibadetlerde (hizmet zamanında) tembellik gösterir, geri kaçar. Ancak o hizmetin neticesinde verilecek mükâfata veya ücrete gelince en ön safta yer almak ister. Zahmette yok, ganimette çoktur.
Bu Mertebede Terbiye: İnsan, nefsinin bu hilesini bozmalıdır. Nefis, ibadet ve hizmette (“Ben kulun, vazifem budur” diyerek) en öne sürülmeli; fakat iş, neticeyi almaya, makam veya ücret talep etmeye gelince “Benim ne hakkım var, bu lütuf Allah’tandır” diyerek nefsi geriye atmalıdır. Nefis, kendisi için hayır istemekte Allah’ı unutmamalı; fakat yaptığı hayrı kendinden bilip şımarmaması için, nefsini aradan çıkarmalıdır.
Üçüncü Hatve: Hayır ve Şerrin Kaynağı
• İlgili Ayet: Nisâ Suresi, 79. Ayet
Meal: “Sana gelen iyilik Allah’tandır. Başına gelen kötülük ise nefsindendir.” (Mâ esâbeke min hasenetin feminallâh ve mâ esâbeke min seyyietin femin nefsik)
• Metin İzahı ve Şerhi:
İnsanın mahiyetinde; acizlik, fakirlik ve kusurdan başka sermaye yoktur. İnsandaki bütün güzellikler, kemaller ve iyilikler, Fâtır-ı Hakîm’in (Her şeyi hikmetle yaratan Allah’ın) birer ihsanıdır, hediyesidir. Dolayısıyla insan, iyilikleriyle övünemez (fahr), gururlanamaz. Hamd, ancak nimeti verene aittir.
Bu Mertebede Terbiye: Nefsin terbiyesi, insanın kendi mahiyetini idrak etmesidir. İnsan bilmelidir ki:
• Kendi kemali (olgunluğu); kemalsizliğini (noksanlığını) kabul etmektedir.
• Kendi kudreti (gücü); acizliğini bilip Kadir-i Mutlak’a dayanmaktadır.
• Kendi zenginliği (gınası); fakirliğini bilip Gani-i Kerim’in hazinesine iltica etmektedir.
Yani; “Ben yaptım, ben kazandım” demek yerine, “Rabbim ihsan etti” demelidir. Hatayı kendinden, başarıyı Allah’tan bilmelidir.
Dördüncü Hatve: Varlık ve Ayna Olmak
• İlgili Ayet: Kasas Suresi, 88. Ayet
Meal: “…O’nun zâtından başka her şey yok olacaktır…” (Küllü şey’in hâlikun illâ vecheh)
• Metin İzahı ve Şerhi:
Bu mertebe, varlığa bakış açısını tashih eder. İnsan, kendine “ben” namına, müstakil bir varlık olarak bakarsa (Mana-i İsmi), helak olmaya mahkûm, geçici ve sonlu bir varlıktır. Fakat kendisine Allah’ın isimlerini gösteren bir ayna, bir memur olarak bakarsa (Mana-i Harfi); o zaman “beka” bulur.
Bu Mertebede Terbiye:
İnsan, “Ben kendime malikim” davasından vazgeçmelidir.
• Vücudunda ademini bilmek: Kendi varlığının, Allah’ın varlığı yanında bir “hiç” hükmünde olduğunu, gölge bir varlık olduğunu idrak etmektir.
• Ademinde vücudunu bilmek: Kendi benliğini aradan çekince (yok sayınca), Allah’ın tecellisine mazhar olup hakiki varlığın nurunu bulmaktır.
Vird-i zebanı şu olmalıdır: “Lehul Mülkü ve Lehul Hamd” (Mülk O’nundur, Hamd O’na aittir). Yani, “Ben O’nun mülküyüm, O’nun sanatı olarak kıymetliyim.”
Vahdet-i Vücud, Vahdet-i Şühud ve Kur’an Yolu Mukayesesi
Metin, tasavvufi ekoller ile Kur’an’ın cihanşümul yolu arasındaki ince farkı beyan eder:
• Vahdet-ül Vücud Ehli: “Lâ mevcûde illâ Hû” (O’ndan başka varlık yoktur) diyerek, Allah’ın varlığının şiddetinden dolayı kâinatı inkâr eder derecesine gelirler. Kâinatı adeta “idam” ederler.
• Vahdet-üş Şühud Ehli: “Lâ meşhûde illâ Hû” (O’ndan başka görünen yoktur) derler. Mevcudatı inkâr etmezler ama onları “nisyan zindanına” atarlar; yani “Görmezden gel, yok say ki huzur bulasın” derler. Kâinatı hapse mahkûm ederler.
• Kur’an’ın Yolu (Sahabe Mesleği): Kâinatı ne idam eder ne de hapse atar. Mevcudatı, Allah’ın isimlerinin tecelligâhı ve mektubatı olarak görür. Her şeyin bir “mana-i ismi” (kendine bakan yönü), bir de “mana-i harfi” (Yaratıcısına bakan yönü) vardır. Kur’an yolu, kâinatı kendi hesabına çalışmaktan azleder; fakat Cenab-ı Hakk’ın isimlerine aynadarlık vazifesinde istihdam eder. Bu, en yüksek ve hakikatli yoldur.
İnsanın Mahiyetindeki Daireler ve Hata Kaynakları
• İlgili Ayet: Bakara Suresi, 29. Ayet (Metindeki ibareye istinaden)
Meal: “O, yeryüzünde olanların hepsini sizin için yaratan…” (Halaka lekum mâ fîl ardı cemîâ)
İnsanın yapısı; Nebatî (bitkisel/büyüme), Hayvanî (yeme-içme/hissiyat), İnsanî (akıl/fikir) ve İmanî (kalp/ruh) olmak üzere iç içe dairelerden oluşur. Terbiye ve tezkiye, bazen iman tabakasında olurken, bazen nebatî tabakaya kadar iner.
İnsanın Hatası (Galatı) Nereden Gelir?
İnsan, bu tabakalar arasındaki farkı gözetmediğinde yanılır.
• Yeryüzündeki her şeyin insan için yaratılmış olması hakikatini, sadece “mide ve nefsanî arzular” için yaratılmış zanneder.
• Her şeyin kıymetini, kendi menfaatine göre ölçer.
• Örnek: Gökyüzündeki Zühre yıldızı (Venüs), insanın midesine veya cüz’i menfaatine dokunmadığı için, onu “kokulu bir çiçek” (zühre) kadar kıymetli görmez. Halbuki o yıldız, Allah’ın azametli bir sanatıdır ve iman cihetiyle insana büyük bir marifet dersi verir.
Hülasa: İnsan, kâinata nefs-i emmaresiyle değil, iman ve marifet gözüyle bakmalı; acz ve fakr kanatlarıyla enaniyetini terk edip, doğrudan Kadir-i Zülcelal’e iltica etmelidir.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Ubudiyet, sebkat eden nimetin neticesi ve onun fiatıdır. Gelecek bir nimetin mükâfat mukaddemesi ve vesilesi değildir. Meselâ: İnsanın en güzel bir surette yaratılışı, ubudiyeti iktiza eden sâbık bir nimet olduğu ve sonra da imanın i’tasıyla kendisini sana tarif etmesi, ubudiyeti iktiza eden sâbık nimetlerdir. Evet nasılki midenin i’tasıyla bütün mat’umat i’ta edilmiş gibi telakki ediliyor; hayatın i’tasıyla da âlem-i şehadet müştemil bulunduğu nimetler ile i’ta edilmiş gibi telakki ediliyor.
Ve keza nefs-i insanînin i’tasıyla, bu mide için mülk ve melekût âlemleri nimetler sofrası gibi kılınmıştır. Kezalik imanın i’tasıyla, mezkûr sofralar ile, Esma-i hüsnada iddihar edilen defineleri de sofra olarak verilmiş oluyor. Bu gibi ücretleri peşin aldıktan sonra, devam ile hizmete mülazım olmak lâzımdır. Hizmet ve amelden sonra verilen nimetler mahza onun fazlındandır.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Enva’ın efradında, bilhâssa haşerat ve hevam kısmında görünen fevkalâde çoklukta müşahede edilen hârikulâde gayr-ı mütenahî bir cûd u sehavet vardır. Kemal-i ittikan ve intizam ile bütün enva’da bulunan şu kesret-i efrad, tecelliyat-ı İlahiyenin gayr-ı mütenahî olduğuna ve Cenab-ı Hakk’ın mahiyeti her şeye mübayin olduğuna ve bütün eşya onun kudretine nisbeten mütesavi olduğuna sarahaten delalet eder.
Evet bu cûd-u icad, Sâni’in vücubundandır. Nevide celalîdir, ferdde cemalîdir.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
İnsanın yaptığı san’atların sühulet ve suubet dereceleri, onun ilim ve cehliyle ölçülür. Ne kadar san’atlarda bilhâssa ince ve latif cihazatta ilmî mehareti çok olursa, o nisbette kolay olur. Cehli nisbetinde de zahmet olur. Binaenaleyh eşyanın hilkatinde sür’at-i mutlaka ile vüs’at-i mutlaka içinde görünen sühulet-i mutlaka, Sâni’in ilmine nihayet olmadığına hads-i kat’î ile delalet eder.
وَمَٓا اَمْرُنَٓا اِلَّا وَاحِدَةٌ كَلَمْحٍ بِالْبَصَرِ
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Aziz, sıddık, müdakkik kardeşim;
Mesnevi-i Nuriye’den iktibas edilen bu kıymettar parçalar, tevhidin en ince sırlarını, ubudiyetin (kulluğun) hakikini ve Cenab-ı Hakk’ın kudret ve ilminin nihayetsizliğini ders veren birer levha-i hakikattir.
BİRİNCİ İ’LEM: Ubudiyetin Mahiyeti ve Şükür
Metnin Özü:
Bu kısım, ibadetin, gelecekte verilecek bir cennetin ücreti değil, geçmişte verilmiş nimetlerin şükrü olduğunu isbat eder.
İzah ve Şerh:
Ey nefis ve ey aziz kardeşim! Bilmelisin ki; yaptığın ibadetler, kıldığın namazlar ve tuttuğun oruçlar, Cenab-ı Hakk’ın sana ileride vereceği nimetlerin bir bedeli, bir karşılığı değildir. Bilakis ubudiyet; geçmişte sana lütfedilen, vücudun (varlığın) ve imanın gibi nihayetsiz nimetlerin neticesi ve o nimetlerin fiatıdır.
İnsan ekseriyetle hataya düşerek zanneder ki; “Ben ibadet ediyorum, o halde Allah bana cenneti vermeye mecburdur.” Hâşâ! Bu büyük bir yanılmadır. Çünkü biz ücretimizi peşin almışız.
• Birinci Nimet (Vücud ve İnsaniyet): Yokluk karanlıklarından çıkarılıp varlık sahasına getirilmek, camid (cansız) bir taş değil, nebat veya hayvan değil, “eşref-i mahlukat” olan insan olarak en güzel bir surette (ahsen-i takvim) yaratılmak, ibadeti gerektiren, önceden verilmiş (sebkat eden) en büyük nimetlerdir.
• İkinci Nimet (İman ve Marifet): Seni yaratanı tanımak, O’na iman etmek, kâinatın sahibini bilmek; dünya ve içindekilerden daha kıymetli bir lütuftur.
Nasıl ki midenin verilmesi, rızkın ve yiyeceklerin varlığına ve onların verileceğine bir işarettir; aynen öyle de insana verilen “hayat” nimeti, şu görünen âlemin (âlem-i şehadet) insana bir sofra gibi sunulduğunu gösterir. Daha da ötesi; insana verilen “nefis” ve “kalp” gibi manevi cihazlar, sadece bu dünyayı değil, mülk ve melekût âlemlerini (görünen ve görünmeyen âlemleri) de bir nimet sofrası olarak istemektedir.
En mühimi ise; “iman” nurunun verilmesiyle, insan sadece maddi rızıklardan değil, Allah’ın Güzel İsimlerinin (Esma-i Hüsna) manevi definelerinden de istifade eder.
Hülasa: Sen ücretini peşin aldın. Hizmet ve kulluk, bu peşin alınan nimetlerin şükrüdür. Bundan sonra Allah’ın vereceği Cennet ve saadet ise, senin amelenin karşılığı değil, mahza (tamamen) O’nun fazlı, keremi ve ihsanıdır.
İlgili Ayet-i Kerime:
Cenab-ı Hak, Zariyat Suresi’nde kulluğun asıl gayesini şöyle beyan eder:
“Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zâriyat Suresi, 51/56)
İKİNCİ İ’LEM: Kesretteki Vahdet ve Cûd-u İlahi
Metnin Özü:
Yaratılıştaki bolluk, çokluk ve çeşitlilik; tesadüfün değil, sonsuz bir cömertliğin ve ilahi bir kudretin delilidir.
İzah ve Şerh:
Kâinata ibret nazarıyla baktığımızda, bilhassa böcekler (haşerat) ve küçük canlılar (hevam) taifesinde akıl almaz bir çokluk (kesret) ve bereket görürüz. Bu hadsiz çokluk, başıboş bir yığın değil; tam aksine, harikulade bir cömertliğin (cûd u sehavet) ve sonsuz bir düzenin (intizam) göstergesidir.
Bu kadar çok ferdin, bu kadar mükemmel ve sanatlı bir şekilde yaratılması şu üç hakikati isbat eder:
• Tecelliyat-ı İlahiyenin Sonsuzluğu: Allah’ın yaratması ve isimlerinin tecellisi sınırsızdır. Hiçbir şey O’nun hazinesini eksiltmez.
• Mahiyet-i İlahiyenin Mübayeneti: Cenab-ı Hakk’ın mahiyeti (zatı), yarattığı hiçbir şeye benzemez. O, maddeden ve kayıttan münezzehtir.
• Kudretin Mütesavi Olması: Allah’ın kudretine nisbeten, bir sineği yaratmak ile bütün gökleri yaratmak eşittir. Bir çiçeği yapmakla baharı yapmak arasında, O’nun kudreti açısından bir zorluk farkı yoktur. “Ol” der ve oluverir.
Metinde geçen “Nevide celalîdir, ferdde cemalîdir” hükmü ise şudur: Bir canlı türünün (nevi) bütününe baktığımızda, o azametli çoklukta Allah’ın büyüklüğünü ve celalini (haşmetini) görürüz. O türün tek bir ferdine (mesela tek bir kelebeğe veya çiçeğe) baktığımızda ise, üzerindeki ince sanatta Allah’ın cemalini (güzelliğini ve şefkatini) müşahede ederiz.
İlgili Ayet-i Kerime:
Bu hakikati teyit eden bir ayet-i kerime şöyledir:
“Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün birbiri peşinden gelmesinde, insanlara fayda veren şeylerle yüklü olarak denizde yüzüp giden gemilerde, Allah’ın gökten indirip de ölü haldeki toprağı canlandırdığı suda, yeryüzünde her çeşit canlıyı yaymasında, rüzgârları ve yer ile gök arasında emre hazır bekleyen bulutları yönlendirmesinde düşünen bir toplum için (Allah’ın varlığını ve birliğini isbatlayan) birçok deliller vardır.” (Bakara Suresi, 2/164)
ÜÇÜNCÜ İ’LEM: Sühulet-i Mutlaka ve İlm-i Muhit
Metnin Özü:
Yaratılışın son derece kolay ve hızlı olması, Yaratıcı’nın ilminin her şeyi kuşattığını gösterir.
İzah ve Şerh:
İnsanlık âleminde bir kaidedir: Bir sanatkârın ilmi ve ustalığı ne kadar fazlaysa, işini o kadar kolay (sühuletle) yapar. Bilgisi az olan (cahil) ise zorlanır, zahmet çeker. Usta bir terzi, bir elbiseyi gözü kapalı ve süratle dikerken; acemi bir çırak aynı iş için günlerce uğraşır, zorlanır.
Binaenaleyh (bundan dolayı), kâinata baktığımızda eşyanın yaratılışında mutlak bir sürat (hız) ve mutlak bir genişlik (vüs’at) içinde, mutlak bir kolaylık (sühulet) görüyoruz. Hiçbir şey yaratılırken zorluk çekilmiyor, hiçbir şey birbirine engel olmuyor. Bu harikulade kolaylık, Sâni-i Zülcelal’in ilminin nihayetsiz olduğuna, her şeyi en ince detayına kadar bildiğine kesin bir sezgi ve delil (hads-i kat’î) ile işaret eder.
Çünkü ilim noksan olsaydı, yaratma eyleminde tereddütler, gecikmeler ve zorluklar (suubet) olurdu. Oysa kâinatta işler, “bir göz kırpması” kadar kısa bir sürede ve kolaylıkla vücuda gelmektedir.
İlgili Ayet-i Kerime:
Metnin sonunda zikredilen ve bu kolaylığı en güzel şekilde ifade eden ayet şudur:
“Bizim emrimiz, ancak bir tek emirdir. Göz kırpması gibidir (anında gerçekleşir).” (Kamer Suresi, 54/50)
Yine bu manayı destekleyen başka bir ayet-i kerime:
“Bir şeyi dilediği zaman O’nun emri o şeye ancak ‘Ol!’ demektir. O da hemen oluverir.” (Yâsin Suresi, 36/82)
Cenab-ı Hak bizleri, nimetin kıymetini bilen, ubudiyeti şükür olarak eda eden ve kâinattaki bu harika sanatları tefekkürle okuyan bahtiyar kullarından eylesin.
Risale-i Nur’un bu derin manalarını anlamakta ve hayatımıza tatbik etmekte şevkinizi artırmasını dilerim.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
İ’lem Eyyühel-Aziz!
İnsanın fıtraten mâlik olduğu câmiiyetin acaibindendir ki: Sâni’-i Hakîm şu küçük cisimde gayr-ı mahdud enva’-ı rahmeti tartmak için gayr-ı ma’dud mizanlar vaz’etmiştir. Ve Esma-i hüsnanın gayr-ı mütenahî mahfî definelerini fehmetmek için gayr-ı mahsur cihazat ve âlât yaratmıştır. Meselâ: Mesmuat, mubsırat, me’kulât âlemlerini ihata eden insandaki duygular, Sâni’in sıfât-ı mutlakasını ve geniş şuunatını fehmetmek içindir.
Ve keza hardaleden daha küçük kuvve-i hâfızasında öyle bir latife-i müdrike bırakılmıştır ki; o hardalenin tazammun ettiği geniş âlemde, o latife daimî seyr ü cevelan etmekte ise de sahiline vâsıl olamaz. Maahâza, bazan bu büyük âlem o latifeye o kadar darlaşır ki, âlem o latifenin karnında bir zerre gibi olur. Ve o latifeyi, bütün seyahat meydanlarıyla, mütalaa ettiği kitablarıyla o hardale dahi yutar, yerinde oturur, karnı da ağrımaz.
İşte, insanın mütefavit mertebeleri bu sırdan anlaşılır.
Evet bazı insanlar zerrede boğulurlar. Bazısında da dünya boğulur. Bazılar da kendilerine verilen anahtarlardan birisiyle kesretin en geniş bir âlemini açar, fakat içinde boğulur. Sahil-i vahdet ve tevhide zorla vâsıl olur. Demek, insanın seyr-i ruhanîsinde çok tabakalar vardır. Bir tabakada, insanlara huzur u tevhid pek sühuletle nasîb ü müyesser olur. Bir tabakasına da gaflet ü evham öyle istila eder ki, kesret içinde garkolmakla tam manasıyla tevhidi unutmuş olur. Sukutu suud, tedenniyi terakki, cehl-i mürekkebi yakîn, uykunun son perdesini intibah zan ve tevehhüm eden bir kısım medenîler ikinci tabakadaki insanlardandır. Onlar, hakaik-i imaniyeyi derketmekte bedevilerin bedevileridir.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
İsm-i Celal, alelekser nevilerde, külliyatta tecelli eder. İsm-i Cemal ise mevcudatın cüz’iyatına tecelli eder. Bu itibarla nevilerdeki cûd-u mutlak, celalin tecellisidir. Cüz’iyatın nakışları, eşhasın güzellikleri cemalin tecelliyatındandır.
Ve keza celal, vâhidiyetin tecellisinden, cemal dahi ehadiyetin tecellisinden zahir olur. Bazan da cemal, celalden tecelli eder. Evet cemalin gözünde celal ne kadar cemildir, celalin gözünde dahi cemal o kadar celildir.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Basar masnuatı görüp de basiret Sâni’i görmezse çok garib ve pek çirkin düşer. Çünki o halde Sâni’in manen, kalben görünmemesi, ya basiretin fıkdanındandır veya kalb gözünün kör olmasındandır veya pek dar olduğundan mes’eleyi azametiyle kavramadığındandır. Veya bir hızlan’dır. Ve illâ Sâni’in inkârı, basarın şuhudunu inkârdan daha ziyade münkerdir.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Bir tarlaya zer’edilen bir tohum, manevî bir sur ve bir duvardır. O tarlayı tohum sahibine mal eder. Başkasının tasarrufuna mâni olur. Kezalik küre-i arz tarlasına zer’edilen nebatat, hayvanat tohumları manevî bir sur ve bir seddir ki, şirketi men’ediyor; gayrı, müdahaleden tardeder.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Aziz, sıddık kardeşim;
Mesnevi-i Nuriye’nin Zerre risalesinde yer alan bu derin ve hikmetli “İ’lem”ler, insanın mahiyetini, kâinatla olan münasebetini, Cenab-ı Hakk’ın isim ve sıfatlarının tecellilerini ve marifetullahın inceliklerini ders veren, tefekkürü çok geniş parçalardır.
BİRİNCİ İ’LEM: İnsanın Câmiiyeti ve Mizanları
Metin Özeti: İnsan fıtraten câmi (kapsamlı) yaratılmıştır. Küçük bir cisim olmasına rağmen, Allah’ın sonsuz rahmet çeşitlerini tartacak terazilere ve sonsuz isimlerinin (Esma-i hüsna) gizli hazinelerini anlayacak cihazlara sahiptir. Duygular, Allah’ın mutlak sıfatlarını anlamak içindir.
İzah ve Şerh:
Cenab-ı Hak, insanı “ahsen-i takvim” suretinde, yani en güzel bir kıvamda ve en mükemmel bir surette yaratmıştır. İnsan, şu kâinat kitabının bir “fihristesi” ve “özeti” hükmündedir. Nasıl ki koca bir ağacın programı küçücük bir çekirdekte dercedilmişse, koca kâinatın manaları da insanın mahiyetinde toplanmıştır.
Metinde geçen “câmiiyet” ifadesi; insanın maddî ve manevî donanımının, bütün âlemlerle irtibat kurabilecek bir genişlikte olduğunu ifade eder. Sâni’-i Hakîm (Hikmetle yapan Sanatkâr), insana dil, göz, kulak gibi zahirî duygular; akıl, kalp, vicdan gibi derûnî latifeler vermiştir.
• Mizanlar (Teraziler): Dildeki tat alma duyusu, yeryüzündeki binlerce çeşit gıdaların tatlarını ayırt ederek, Allah’ın Rezzak ve Kerim isimlerinin rahmet hazinelerini tartar.
• Cihazat ve Âlât (Cihazlar ve Aletler): İnsanın görmesi, işitmesi ve anlaması; Allah’ın Basîr (Gören), Semî (İşiten) ve Alîm (Bilen) gibi sıfatlarını ve icraatını fehmetmek (anlamak) içindir.
İnsan, kendi cüz’î ilmiyle Allah’ın küllî ilmini, kendi cüz’î sanatı ile O’nun nihayetsiz sanatını kıyas ederek Rabbini tanır. Yani insandaki bu duygular sadece dünya hayatını idame ettirmek için değil, asıl gaye olan marifetullah (Allah’ı tanımak) içindir.
İlgili Ayet-i Kerime:
Cenab-ı Hak, insana bu kabiliyeti verdiğini şu ayetle beyan eder:
“Ve Âdem’e bütün isimleri öğretti…” (Bakara Suresi, 2/31)
Buradaki “isimlerin öğretilmesi”, insanın eşyanın mahiyetini ve Allah’ın isimlerini anlayabilecek bir istidatta (kapasitede) yaratılması demektir.
İKİNCİ İ’LEM: Hafıza Kuvvesi ve İnsanın Mertebeleri
Metin Özeti: Hardal tanesinden küçük hafıza merkezinde, koca bir âlemi içine alacak bir idrak latifesi vardır. Ancak insan bazen bu genişlikle kâinatı yutarken, bazen gaflet yüzünden bir zerrede boğulur. Medenî olduğunu sanan bazı gafiller, bu düşüşü (sukutu) yükseliş (terakki) zannederler.
İzah ve Şerh:
Burada insanın **“kuvve-i hafıza” **sı (hafıza gücü) üzerinden harika bir tefekkür yapılmaktadır. Maddî olarak mercimek tanesi kadar küçük olan hafıza merkezi, manevî olarak kütüphaneler dolusu bilgiyi, geçmiş zamanın hadiselerini ve kâinatın suretlerini içinde saklar. Bu, Allah’ın kudretinin bir mucizesidir.
Metinde geçen “Latife-i müdrike” (idrak eden ince duygu), insanın ruhuna takılan öyle bir penceredir ki, bütün âlemi seyreder fakat sonuna ulaşamaz. Ancak insanın manevî hali değişkendir:
• Genişlik Hali: İman ve tefekkür ile baktığında, insan kâinatı bir kitap gibi okur. O küçük hafızasında koca dünyayı misafir eder, yine de hafızası dolmaz, ağırlık yapmaz.
• Darlık Hali: Gaflet (Allah’ı unutma hali) ve evham (yersiz kuruntular) devreye girdiğinde, o koca insan manen küçülür. Basit bir meselede, bir dünya menfaatinde veya bir mikrop gibi küçük bir şeyde boğulur.
Üstad Bediüzzaman Hazretleri burada modern medeniyetin sefih kısmına şiddetli bir tenkit (eleştiri yerine) yöneltir. “Cehl-i mürekkeb” (bilmediğini de bilmeme hastalığı) içindeki bu kimseler; manevî körlüklerini aydınlanma, uykuda olmayı uyanıklık, manen aşağı düşmeyi (tedenniyi) ilerleme (terakki) zannederler. Bunlar imanın hakikatlerini anlamakta, çölde yaşayan bedevilerden daha cahildirler. Çünkü bedevi cahildir ama inatçı değildir; bunlar ise ilim namına cehalet ve inat sergilerler.
İlgili Ayet-i Kerime:
İnsanın bu gaflet hali ve potansiyelini zayi etmesi hakkında:
“Andolsun, biz insanı en güzel biçimde yaratmışızdır. Sonra onu aşağıların aşağısına indirdik.” (Tîn Suresi, 95/4-5)
ÜÇÜNCÜ İ’LEM: Celal ve Cemal Tecellileri
Metin Özeti: Allah’ın Celal ismi genelde türlerde ve bütünde (külliyatta), Cemal ismi ise fertlerde ve parçalarda (cüz’iyatta) tecelli eder. Celal, Vahidiyetten; Cemal, Ehadiyetten zahir olur. Ancak bunlar birbirinin içinde de görünebilir.
İzah ve Şerh:
Bu bölüm, Tevhid hakikatinin çok ince bir sırrını açıklar.
• İsm-i Celal (Azamet ve Büyüklük): Genellikle büyük ve küllî şeylerde görünür. Mesela; okyanusların heybeti, dağların azameti, yıldızların ve galaksilerin nizamı Celal isminin tecellisidir. Bu, Allah’ın Vahidiyetini (Bütün mevcudatı kuşatan birliği) gösterir. Türlerdeki “cûd-u mutlak” (sonsuz cömertlik ve bolluk) Celal’dendir.
• İsm-i Cemal (Güzellik ve Lütuf): Daha çok fertlerde, küçük ve zarif şeylerde görünür. Mesela; bir çiçeğin nakışları, bir kelebeğin kanadındaki sanat, bir bebeğin tebessümü Cemal isminin tecellisidir. Bu da Allah’ın Ehadiyetini (Her bir şeyde Zat-ı Akdes’in isimlerinin tecelli etmesi) gösterir.
Metinde “Cemal’in gözünde Celal cemildir” denilmesi şudur: Celalli ve heybetli olayların (mesela fırtınaların veya ölümün) arkasında hikmet ve rahmet saklıdır, bu yönüyle onlar da güzeldir. Celal ve Cemal, madalyonun iki yüzü gibi birbirini tamamlar; ikisi de Sâni-i Zülcelal’in kemalini gösterir.
İlgili Ayet-i Kerime:
Cenab-ı Hak hem Celal hem de İkram (Cemal ve Lütuf) sahibi olduğunu şöyle bildirir:
“Azamet ve ikram sahibi Rabbinin adı yücedir.” (Rahmân Suresi, 55/78)
DÖRDÜNCÜ İ’LEM: Basar ve Basiret (Göz ve Kalp Gözü)
Metin Özeti: Gözün (basar) eseri görüp de kalp gözünün (basiret) Sanatkâr’ı (Sâni’) görmemesi çok çirkin bir durumdur. Sanatkâr’ın görünmemesi ya kalp körlüğünden ya da idrak darlığındandır. Yoksa eseri görüp ustayı inkâr etmek, gözün gördüğünü inkâr etmekten daha büyük bir inkârdır.
İzah ve Şerh:
Burada zahirî göz ile manevî bakış (nazar) arasındaki fark vurgulanır.
• Basar: Maddî gözdür, sadece maddeyi, şekli ve nakşı görür.
• Basiret: Kalp gözüdür, akıl ve iman nuruyla bakıştır. Nakıştan Nakkaş’a, sanattan Sanatkâr’a intikal eder.
Bir insan, harika bir saray görüp “Bunun ustası yoktur, kendi kendine olmuştur” derse, bu ahmaklıktır. Kâinat sarayını ve içindeki harika sanatları (masnuatı) görüp, Sâni-i Zülcelal’i manen görmemek (iman etmemek), bundan daha büyük bir “hızlan” (akıl ve kalp iflası) ve körlüktür. Üstad’ın ifadesiyle, Sâni’in inkârı, kâinatın varlığını inkâr etmekten daha zordur. Çünkü her bir eser, ustasının varlığına en kuvvetli şahittir (delildir).
İlgili Ayet-i Kerime:
Bu manevî körlük hakkında Kur’an-ı Kerim şöyle buyurur:
“Yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki, düşünecek kalpleri, işitecek kulakları olsun? (Dolaştılar, ama ibret almadılar). Çünkü gerçekte gözler değil, göğüslerdeki kalpler (kalp gözleri) kör olur.” (Hac Suresi, 22/46)
BEŞİNCİ İ’LEM: Tohumlar ve Mülkiyet Bürhanları
Metin Özeti: Tarlaya ekilen tohum, o tarlanın sahibine ait olduğunu gösteren manevî bir duvardır; başkasının müdahalesini engeller. Aynen öyle de yeryüzüne ekilen bitki ve hayvan tohumları, bu arzın Allah’a ait olduğunu gösteren birer mühürdür, şirki reddeder.
İzah ve Şerh:
Bu kısımda harika bir temsil (analoji) vardır. Bir tarlada kimin tohumu yeşeriyorsa, o tarla onundur. Başkası o tarlaya sahip çıkamaz.
Küre-i arz (dünya) geniş bir tarladır. Bu tarlaya ekilen sayısız nebatat (bitkiler) ve hayvanat tohumları, Allah’ın kudret ve ilim kaleminden çıkmış birer şifre, birer mühür hükmündedir.
• Her bir tohum, “Bu tarla benim sahibimindir” diye lisan-ı hal ile haykırır. Çünkü o tohumu yapabilen, o tohumun yeşereceği toprağı, suyu, güneşi ve havayı da yaratmış olmalıdır.
• Tohumlar birer “sur ve sed” gibidir; yani şirki (Allah’a ortak koşmayı) ve sebepleri (tesadüf, tabiat gibi) meneder. “Bu işi tabiat yaptı” denilemez, çünkü tohumdaki ince sanat ve hayat programı, kör ve şuursuz tabiatın işi olamaz. Bu tohumlar, yeryüzünü Allah namına zapt eder ve “Bütün mülk O’nundur” hakikatini ispat eder.
İlgili Ayet-i Kerime:
Tohum ve çekirdeklerin Allah’ın kudretine şahitliği hakkında:
“Şüphesiz Allah, taneyi ve çekirdeği yarıp filizlendirendir. Ölüden diriyi çıkarır. Diriden de ölüyü çıkarandır. İşte Allah budur. O halde (haktan) nasıl dönersiniz?” (En’âm Suresi, 6/95)
Netice-i Kelam:
Bu beş İ’lem, insanın kendini tanımasıyla başlar, hafızanın sırrına, oradan Celal ve Cemal tecellilerine, basiretin önemine ve nihayet kâinattaki tevhid mühürlerine kadar uzanan bir marifet yolculuğudur. Hepsinin ortak noktası; kesretten (çokluktan) Vahdete (birliğe) ulaşmak ve her şeyde Cenab-ı Hakk’ın varlığına ve birliğine giden yolu bulmaktır.
Cenab-ı Hak bizleri, kâinat kitabını basiret gözüyle okuyan, hafızasını lüzumsuz şeylerle değil marifetullah ile dolduran ve her bir tohumda O’nun kudret imzasını gören hakiki müminlerden eylesin.
Bâki Selam ve Dua ile.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Tabiatları latif, ince ve latif san’atlara meftun bazı insanlar, bilhâssa has bahçelerinde pek güzel hendesevari bir şekilde şekilleri, arkları, havuzları, şadırvanları yaptırmakla bahçelerine pek muntazam bir manzara verirler. Ve o letafetin, o güzelliğin derecesini göstermek için bazı çirkin kaya, kaba, gayr-ı muntazam -mağara ve dağ heykelleri gibi- şeyleri de ilâve ediyorlar ki, onların çirkinliğiyle, adem-i intizamıyla bahçenin güzelliği, letafeti fazlaca parlasın. Çünki
اِنَّمَا الْاَشْيَٓاءُ تُعْرَفُ بِاَضْدَادِهَا
Lâkin müdakkik bir kimse, o ezdadı cem’eden bahçenin manzarasına baktığı zaman anlar ki, o çirkin kaba şeyler kasden yapılmıştır ki; güzellik, intizam, letafet artsın. Zira güzelin güzelliğini arttıran, çirkinin çirkinliğidir. Demek bahçenin tam intizamını ikmal eden, o çirkinlerdir. Ve o çirkinlerin adem-i intizamı nisbetinde bahçenin intizamı artar.
Kezalik dünya bahçesinde nizam ve intizamın son sisteminde bulunan mahlukat ve masnuat arasında -hayvanlarda olsun, nebatatta olsun, cemadatta olsun- bazı çirkin, intizamdan hariç şeyler bulunur. Bunların çirkinliği, intizamsızlıkları, dünya bahçesinin güzelliğine, intizamına bir zînet, bir süs olmak üzere Sâni’-i Hakîm tarafından kasden yapılmış olduğunu, pek yüksek, geniş, şâirane bir hayal ile dünyanın o bahçe manzarasını nazar altına alabilen adam görebilir.
Maahâza, o gibi şeyler kasdî olmasaydı, şekillerinde hikmetli tehalüf olmazdı. Evet tehalüfte kasd ve ihtiyar vardır. Her insanın bütün insanlara sîmaca muhalefeti buna delildir.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
İnsanı fıtraten bütün hayvanlara tefevvuk ettiren câmiiyetinin meziyetlerinden biri, zevilhayatın Vâhib-ül Hayat’a olan tahiyye ve tesbihlerini fehmetmektir. Yani insan kendi kelâmını fehmettiği gibi, iman kulağıyla zevilhayatın da belki cemadatın da bütün tesbihlerini fehmeder. Demek her şey sağır adam gibi yalnız kendi kelâmını anlar. İnsan ise, bütün mevcudatın lisanlarıyla tekellüm ettikleri Esma-i hüsnanın delillerini fehmeder. Binaenaleyh herşeyin kıymeti, kendisine göre cüz’îdir. İnsanın kıymeti ise küllîdir. Demek bir insan, bir ferd iken bir nevi gibi olur.
وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِالصَّوَابِ
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Mesnevi-i Nuriye’den iktibas edilen bu iki “İ’lem”, kâinattaki nizam, güzellik ve insanın bu âlemdeki müstesna mevkii üzerine bina edilmiştir. Metinlerin muhtevası, eşyanın hakikatine ve insanın fıtratına dair derin bir tefekkür ve hikmet dersi vermektedir.
Birinci İ’lem: Zıtların Hikmeti ve Güzelliğin Mertebeleri
Bu bölümde Üstad Bediüzzaman Hazretleri, kâinattaki “çirkin” veya “düzensiz” gibi görünen şeylerin, aslında hakiki güzelliği ve nizamı göstermek için Sâni-i Hakîm (her şeyi hikmetle yaratan Allah) tarafından kasıtlı olarak yaratıldığını izah etmektedir.
1. Temsilî Hikâye ve Hakikat (Bahçe Misali)
Metinde verilen misalde, zevk-i selim sahibi, ince sanatlara meftun bir zatın has bahçesinden bahsedilir. Bu zat, bahçesini havuzlar, arklar ve hendesevari (geometrik) şekillerle süsler. Ancak bu mükemmel nizamın içine, görünüşte kaba, intizamsız, dağ ve mağara şeklindeki taşları da yerleştirir.
• Zahirî Nazar (Yüzeysel Bakış): İlk bakışta bu kaba taşlar, bahçenin nizamını bozuyor gibi görünür. Bu bir hata veya noksanlık zannedilebilir.
• Hakikî Nazar (Derûnî Bakış): Dikkatli bir göz (müdakkik bir kimse), bu zıtlığın kasıtlı olduğunu anlar. Çünkü:
“İnneme’l-eşyâü tu’rafu bi-ezdâdihâ” (Eşya zıtlarıyla bilinir.)
2. Çirkinliğin Güzelliğe Hizmeti
Dünya bahçesinde görülen hastalıklar, musibetler, zahirî çirkinlikler veya intizamsızlıklar; hakiki nizamın ve güzelliğin derecesini bildiren birer “vahid-i kıyasî” (kıyas birimi) hükmündedir.
• Mutlak Güzellik ve Zıtlık: Eğer her şey aynı seviyede güzel ve düzenli olsaydı, güzelliğin mertebeleri, incelikleri ve letafeti tam manasıyla idrak edilemezdi. Karanlık olmadan ışığın, soğuk olmadan sıcağın kıymeti bilinmediği gibi; cüz’i çirkinlikler olmadan da kâinatın muazzam güzelliği tam parlamazdı.
• Kasıt ve İrade: Metinde geçen “Tehalüfte kasd ve ihtiyar vardır” hükmü mühimdir. İnsanların simalarındaki farklılık (tehalüf), nasıl ki bir İrade-i Külliye’yi ve Kudret-i Samedaniye’yi gösteriyorsa; kâinattaki bu zıtlıklar da tesadüfün değil, kasd-ı Rabbanî’nin eseridir.
3. Ayet-i Kerime ile İstinat
Bu hakikat, Kur’an-ı Kerim’in şu ayetinin bir tefsiri mahiyetindedir:
“O ki, yarattığı her şeyi güzel yapmıştır…” (Secde Suresi, 7. Ayet)
Risale-i Nur’da bu ayetin tefsirinde ifade edildiği üzere; her şey ya bizzat güzeldir (hüsn-ü bizzat) ya da neticeleri itibarıyla güzeldir (hüsn-ü bilgayr). Bahçedeki o kaba taşlar, bahçenin genel güzelliğine hizmet ettiği için, netice itibarıyla güzeldir ve hikmetlidir.
İkinci İ’lem: İnsanın Cami’iyeti ve Kâinatın Tesbihatı
İkinci İ’lem, insanın yaratılışındaki yüksek gayeyi ve onu hayvanlardan ayıran en büyük farkı, yani “idrak” ve “şuur” mertebesini nazara vermektedir.
1. İnsanın Cami’iyeti (Kapsayıcılığı)
Hayvanlar, tabiatları gereği sınırlı bir idrake sahiptir. Onlar, dünyayı sadece kendi ihtiyaçları ve hayat daireleri kadar anlarlar. Ancak insan, fıtraten câmi (kapsamlı) bir varlıktır.
• İman Kulağıyla İşitmek: İnsan, iman nuruyla baktığında, kâinatın sessiz bir yığın değil; her bir zerresiyle Yaratıcısını zikreden muazzam bir halka-i zikir olduğunu fehmeder (anlar).
• Temsil: Sağır bir adam, insanların dudak hareketlerini görür ama manayı anlamaz; sadece kendi konuştuğunu duyar. İman ve şuurdan mahrum bir nazar da kâinatı dilsiz zanneder. Fakat mümin, mevcudatın hal lisanıyla (lisan-ı hal) yaptığı tesbihleri işitir gibi bilir ve tasdik eder.
2. Vâhib-ül Hayat’a (Hayatı Veren’e) Tahiyye
İnsan, kâinatın halifesi hükmünde olduğu için, diğer varlıkların Sâni-i Zülcelal’e sundukları manevî hediyeleri, ibadetleri ve tesbihleri kendi namına ve onlar namına dergâh-ı İlahiye’ye takdim eder.
• Cüz’iyetten Külliyete: Bir hayvanın kıymeti cüz’idir (sınırlıdır). Fakat insan, bütün mevcudatın ibadetlerini niyet ve şuur ile kendi ibadeti içine aldığından, küllî (evrensel/genel) bir kıymet kazanır. Bir tek fert iken, bir nevi (tür) gibi, hatta bir âlem gibi genişler.
3. Ayet-i Kerime ile İstinat
Bu hakikat, şu ayetin bir manevî tefsiridir:
“Yedi gök, yer ve bunlarda bulunan herkes O’nu tesbih eder. O’nu övgü ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Ne var ki siz, onların tesbihini anlamazsınız…” (İsra Suresi, 44. Ayet)
İşte insanı “eşref-i mahlukat” (yaratılmışların en şereflisi) yapan sır; bu ayetteki tesbihatı “anlamayanlardan” olmayıp, iman şuuruyla fehmedenlerden olmasıdır.
Hülasa ve Netice
Her iki İ’lem de “Nazar” (Bakış Açısı) üzerine odaklanmıştır:
• Birinci İ’lem’de: Nazar, zahirî çirkinliklerin arkasındaki hikmet-i ilahiyeyi ve cemal-i sanatı (sanat güzelliğini) görmeye davet edilir. “Çirkin” denilen şeyler, güzelliğin isbatı ve tamamlayıcısıdır.
• İkinci İ’lem’de: Nazar, maddeden manaya geçerek, kâinatın sesini dinlemeye davet edilir. İnsan, kendi cüz’i dertlerinden sıyrılıp, kâinat korosunun Esma-i Hüsna’yı (Allah’ın güzel isimlerini) okuyan zikrine iştirak etmelidir.
Bu cihetle insan; hem kâinat bahçesinin temaşageri (izleyicisi), hem o bahçedeki hikmetlerin dellalı (duyurucusu), hem de o bahçenin Sahibi’nin muhatabıdır.
Doğrusunu Allah bilir. (Allahu a’lemü bi’s-savab)
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Zahir ile bâtın arasında müşabehet varsa da, hakikate bakılırsa aralarında büyük uzaklık vardır.
Meselâ: Âmiyane olan tevhid-i zahirî, hiçbir şeyi Allah’ın gayrisine isnad etmemekten ibarettir. Böyle bir nefiy, sehl ve basittir. Ehl-i hakikatın hakikî tevhidleri ise, her şeyi Cenab-ı Hakk’a isnad etmekle beraber her şeyin üstünde bulunan mührünü, sikkesini görüp okumaktan ibarettir. Bu, huzuru isbat, gafleti nefyeder.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Hayat-ı dünyeviyeye kasden ve bizzât teveccüh edip bağlanan kâfirin, imhal-i ikabında ve bilakis terakkiyat-ı maddiyede muvaffakıyetindeki hikmet nedir?
Evet o kâfir, kendi terkibiyle, sıfatıyla Cenab-ı Hak’ça nev’-i beşere takdir edilen nimetlerin tezahürüne -şuuru olmaksızın- hizmet ediyor. Ve güzel masnuat-ı İlahiyenin mehasinini bilâ-şuur tanzim ediyor. Ve kuvveden fiile çıkartmakla garabet-i san’at-ı İlahiyeye nazarları celbediyor. Ne faide ki farkında değildir. Demek o kâfir, saat gibi kendi yaptığı amelden haberi yok. Amma vakitleri bildirmek gibi nev’-i beşere pek büyük bir hizmeti vardır. Bu sırra binaen dünyada mükâfatını görür.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Tevfik-i İlahî refiki olan adam, tarîkat berzahına girmeden zahirden hakikate geçebilir. Evet Kur’andan, hakikat-ı tarîkatı -tarîkatsız- feyiz suretiyle gördüm ve bir parça aldım. Ve keza maksud-u bizzât olan ilimlere ulûm-u âliyeyi okumaksızın îsal edici bir yol buldum.
Seri-üs seyr olan bu zamanın evlâdına, kısa ve selâmet bir tarîkı ihsan etmek, rahmet-i hâkimenin şânındandır.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Aziz, sıddık, muhterem kardeşim;
Mevzu-i bahs olan Mesnevi-i Nuriye’den iktibas edilen bu üç mühim “İ’lem”, hakaik-i imaniye ve Kur’aniye noktasında gayet derin manaları ihtiva eder.
Muvaffakiyet ancak Allah’tandır.
BİRİNCİ İ’LEM: Tevhid-i Zahirî ve Tevhid-i Hakikî Arasındaki Fark
Metnin Özü:
Zahiri (sathi) tevhid ile hakiki tevhid arasındaki büyük farkın beyanıdır. Birincisi sadece “Başkası yapmadı” demekten ibaretken, ikincisi “Bizzat O (cc) yaptı ve işte bu O’nun mührüdür” diyebilmektir.
İzah ve Şerh:
İman, yalnız “La İlahe İllallah” demekten ibaret değildir; bu kelime-i kudsiyenin mertebeleri vardır.
• Tevhid-i Zahirî (Âmiyane Tevhid):
Bu mertebe, avamın nazarıdır. Sebepleri inkâr etmez, lakin tesiri Allah’tan bilir gibi görünse de, nazarında gaflet vardır. Eşyayı ve hadisatı esbaba vermemekle beraber, Cenab-ı Hakk’ın o eşya üzerindeki kudret elini bizzat müşahede edemez. Bu, “Allah’ın şeriki yoktur” demek, fakat mülkünde O’nun tasarrufunu her an görmemektir. Bu hal, gaflete müsaittir. Zira esbab perdesi yırtılmamıştır.
• Tevhid-i Hakikî:
Ehl-i hakikatın mesleğidir. Kâinattaki her bir mevcudun üzerinde, Hâlık-ı Külli Şey’in sikkesini (damgasını), turrasını (mührünü) görmektir. Bir elmayı yerken, o elmanın ağaçtan değil, Rezzak-ı Kerim’in hazine-i rahmetinden doğrudan doğruya gönderildiğini bilmek, o elmadaki sanatı, tadı, kokuyu ve hikmeti bizzat O’nun kudretine isnad etmektir. Bu bakış, esbab perdesini yırtar; her şeyde O’na açılan bir pencere bulur.
Bu hakikat, gafleti izale eder, huzur-u daimî kazandırır. Yani insan her nereye baksa, sanatkarını hatırlar ve O’nun huzurunda olduğunu hisseder.
İlgili Ayet-i Kerime:
Cenab-ı Hak, her şeyin dizgininin elinde olduğunu ve her şeyin O’na döndürüldüğünü beyanla şöyle buyurur:
“Göklerin ve yerin gaybını bilmek Allah’a aittir. Bütün işler O’na döndürülür. Öyle ise O’na kulluk et ve O’na güvenip dayan! Rabbin yaptıklarınızdan habersiz değildir.”
(Hûd Suresi, 11/123 )
Müradif ve Istılahlar:
• Müşabehet: Benzerlik.
• İsnad: Dayandırma, birine mal etme.
• Nefiy: İnkâr etme, yok sayma (Burada “Başkası yapmadı” manasında).
• Sikke / Turra: Mühür, damga, imza (Allah’ın birliğinin delilleri).
• Huzur: Allah’ın hazır ve nazır olduğunu hissetme hali.
İKİNCİ İ’LEM: Kâfirlerin Dünyevî Muvaffakiyetinin Sırrı
Metnin Özü:
İnançsız kimselerin (kâfirlerin) dünyada neden maddi olarak ilerledikleri, cezalarının neden tehir edildiği (imhal) ve bu muvaffakiyetlerinin arkasındaki hikmet-i Rabbaniyenin izahıdır.
İzah ve Şerh:
Cenab-ı Hakk’ın iki türlü şeriatı vardır:
• Şeriat-ı Kelamiye: Kur’an-ı Kerim ve peygamberlerin getirdiği emirlerdir. Buna uymayan ahirette ceza görür.
• Şeriat-ı Fıtriye (Kevniye): Kâinata konulan kanunlardır (Adetullah). Yerçekimi, suyun kaldırma kuvveti, çalışma, gayret, nizam ve intizam gibi.
Bir kâfir, manen Allah’ı tanımasa da Allah’ın kâinata koyduğu bu “Fıtri Şeriat”a uygun hareket edebilir. Yani çalışır, sebeplere riayet eder, nizamlı yaşar. Cenab-ı Hak, Adil-i Mutlak olduğu için, kimin sa’yi (emeği) varsa, karşılığını bu dünyada verir.
Metindeki “Saat gibi” teşbihi gayet manidardır. Bir saat, vakti bildirmekle insanlara büyük hizmet eder, fakat ne yaptığının şuurunda değildir. Kâfirler de icad ettikleri teknolojilerle, tanzim ettikleri sistemlerle bilmeyerek Cenab-ı Hakk’ın “Sanat”, “İlim”, “Kudret” gibi sıfatlarının tecellisine ayna olurlar. O nimetleri beşeriyetin istifadesine sunarlar. Onların bu hizmeti, “fiilî bir dua” hükmüne geçer ve Allah onlara mükâfatlarını dünyada peşin verir (mal, mülk, saltanat). Ahirette ise nasipleri yoktur.
Onlar, nakışlardaki harikalığı gösterirler ama Nakkaş’ı tanımazlar. Fakat bu fiilleri, “Sanat-ı İlahiye”nin garibeliğini (orijinalliğini ve hayret vericiliğini) nazara verdiği için, dünyevî ücretlerini alırlar.
İlgili Ayet-i Kerime:
Dünya hayatını isteyip, onun esbabına sarılanların durumu hakkında:
“Dünya hayatını ve süsünü isteyenlere, orada işlediklerinin karşılığını tastamam veririz ve onlar orada hiçbir eksikliğe uğratılmazlar. İşte onlar, ahirette kendileri için ateşten başka hiçbir şeyleri olmayan kimselerdir. (Dünyada) yaptıkları da boşa gitmiştir; yapmakta oldukları şeyler (zaten) batıldır.”
(Hûd Suresi, 11/15-16)
Müradif ve Istılahlar:
• İmhal-i İkab: Cezanın ertelenmesi, mühlet verilmesi.
• Terakkiyat-ı Maddiye: Maddi ilerlemeler, teknolojik gelişmeler.
• Masnuat-ı İlahiye: Allah’ın sanat eserleri.
• Bilâ-şuur: Şuursuzca, farkında olmadan.
• Celb: Çekmek, davet etmek.
ÜÇÜNCÜ İ’LEM: Veraset-i Nübüvvet ve Hakikate Giden Kısa Yol
Metnin Özü:
Risale-i Nur’un mesleğinin, tarikat berzahına (uzun ve meşakkatli seyr-ü süluk yoluna) girmeden, doğrudan doğruya Kur’an’dan alınan feyizle hakikate ulaştıran bir “Cadde-i Kübra” olduğunun beyanıdır.
İzah ve Şerh:
Eskiden hakikate ulaşmak için “Tarikat” yoluyla, nefsi terbiye etmek, çile çekmek ve uzun yıllar seyr-ü süluk etmek gerekirdi. Bu, zahirden hakikate geçmek için bir tünel kazmak gibidir.
Fakat Bediüzzaman Hazretleri, bu asrın hususiyetini nazara alarak, insanların imansızlık tehlikesiyle karşı karşıya kaldığı ve ömürlerin kısaldığı, dünya meşgalelerinin arttığı bu zamanda; Cenab-ı Hakk’ın rahmetiyle daha kısa, daha selametli ve daha umumî bir yol ihsan edildiğini müjdeler. Bu yol, “Acz, Fakr, Şefkat ve Tefekkür” tarîkıdır.
Bu yol, velayet-i kübra olan “Veraset-i Nübüvvet” sırrına dayanır. Yani Peygamber Efendimiz’in (a.s.m.) sünnet-i seniyyesine ve Kur’an’ın dersine doğrudan muhatap olarak, aracıları (şeyh, mürşid gibi vasıtaları) mutlaklaştırmadan, ilim ve tefekkürle imanı kurtarma yoludur.
Metinde geçen “Ulûm-u âliye” (yüksek ilimler, medrese ilimleri) tahsil edilmeden dahi, Risale-i Nur’daki imanî derslerle, en avam bir müminin dahi en yüksek hakikatlere (Marifetullah’a) ulaşabileceği ifade edilmiştir. Bu, zamanın darlığına ve ihtiyacına binaen Rahmet-i İlahiyenin bir lütfudur.
İlgili Ayet-i Kerime:
Bu yolun doğrudan Kur’an’a ve Peygamber’in (a.s.m.) metoduna dayandığına dair:
“De ki: ‘İşte bu benim yolumdur. Ben Allah’a çağırıyorum, ben ve bana uyanlar aydınlık bir yol üzerindeyiz. Allah’ı ötesi berisi olmayan her türlü noksan sıfatlardan tenzih ederim! Ve ben müşriklerden değilim.'”
(Yûsuf Suresi, 12/108)
Müradif ve Istılahlar:
• Tevfik-i İlahî: Allah’ın yardımı ve başarısı.
• Refik: Yoldaş, arkadaş.
• Berzah: Geçit, aralık, iki şey arası.
• Maksud-u Bizzât: Asıl gayel, bizzat hedeflenen şey (Rıza-i İlahi ve Marifetullah).
• Îsal: Ulaştırma, vardırma.
• Seri-üs Seyr: Hızlı giden, çabuk ilerleyen.
Hülasa:
Aziz kardeşim, bu üç parça; imanın keyfiyetini, dünyanın nizamındaki hikmeti ve bu asırda imanı kurtarmanın en kısa yolunun Kur’an eczahanesinden çıkan Nur dersleri olduğunu ders vermektedir. Cenab-ı Hak bizleri tahkiki imana sahip, şuurlu ve istikametli kullarından eylesin. Âmin.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
İ’lem Eyyühel-Aziz!
İnsanı gaflete düşürtmekle Allah’a ubudiyetine mâni olan, cüz’î nazarını cüz’î şeylere hasretmektir. Evet cüz’iyat içerisine düşüp cüz’îlere hasr-ı nazar eden, o cüz’î şeylerin esbabdan sudûruna ihtimal verebilir. Amma başını kaldırıp nev’e ve umuma baktığı zaman, edna bir cüz’înin en büyük bir sebebden sudûruna cevaz veremez. Meselâ: Cüz’î rızkını bazı esbaba isnad edebilir. Fakat menşe-i rızık olan arzın, kış mevsiminde kupkuru, kıraç olduğuna, bahar mevsiminde rızk ile dolu olduğuna baktığı vakit, arzı ihya etmekle bütün zevilhayatın rızıklarını veren Allah’dan maada kendi rızkını verecek bir şey bulunmadığına kanaatı hasıl olur. Ve keza evindeki küçük bir ışığı veya kalbinde bulunan küçük bir nuru bazı esbaba isnad edebilirsin. Amma o ışığın, şemsin ziyasıyla, o nurun da Menba’-ul Envâr’ın nuruyla muttasıl olduğuna vâkıf olduğun zaman anlarsın ki; kalıbını ışıklandıran, kalbini tenvir eden ancak leyl ü neharı birbirine kalbeden Fâtır-ı Hakîm’dir.
Ve keza senin vücudunun zuhur ve vuzuhca Hâlık’ın vücuduna nisbeti, Hâlık’ın vücuduna delalet edenlerin nisbeti gibidir. Çünki sen bir vecihle kendi vücuduna delalet ediyorsun. Amma Hâlıkın vücuduna, bütün mevcudat, bütün zerratıyla delalet ediyor. Öyle ise onun vücudu senin vücudundan, âlemin zerratı adedince zuhur dereceleri vardır.
Ve keza seni nefsini sevmeye sevkeden esbab:
1- Bütün lezzetlerin mahzeni nefistir,
2- Vücudun merkezi ve menfaatin madeni nefistir,
3- İnsana en karib -yakın- nefistir, diyorsun. Pekâlâ. Fakat o fâni lezzetlere mukabil, lezaiz-i bâkiyeyi veren Hâlık’ı daha ziyade ubudiyetle sevmek lâzım değil midir? Nefis vücuda merkez olduğundan muhabbete lâyık ise, o vücudu icad eden ve o vücudun kayyumu olan Hâlık, daha fazla muhabbete, ubudiyete müstehak olmaz mı? Nefsin maden-i menfaat ve en yakın olduğu, sebeb-i muhabbet olursa; bütün hayırlar, rızıklar elinde bulunan ve o nefsi yaratan Nâfi’, Bâki ve daha karib olan, daha ziyade muhabbete lâyık değil midir? Binaenaleyh bütün mevcudata inkısam eden muhabbetleri cem’ ve muhabbetin ile mahbub-u hakikî olan Fâtır-ı Hakîm’e ihda etmek lâzımdır.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Senin önünde çok korkunç büyük mes’eleler vardır ki, insanı ihtiyata, ihtimama mecbur eder.
Birisi:
Ölümdür ki, insanı dünyadan ve bütün sevgililerinden ayıran bir ayrılmaktır.
İkincisi:
Dehşetli korkulu ebed memleketine yolculuktur.
Üçüncüsü:
Ömür az, sefer uzun, yol tedariki yok, kuvvet ve kudret yok, acz-i mutlak gibi elîm elemlere maruz kalmaktır. Öyle ise, bu gaflet ü nisyan nedir? Devekuşu gibi başını nisyan kumuna sokar, gözüne gaflet gözlüğünü takarsın ki Allah seni görmesin. Veya sen Onu görmeyesin. Ne vakte kadar zâilat-ı fâniyeye ihtimam ve bâkiyat-ı daimeden tegafül edeceksin?
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Aziz, sıddık, muhterem kardeşim;
Bu kıymettar metinler, Risale-i Nur Külliyatı’ndan Mesnevi-i Nuriye eserinin “Zerre” bahsinde ve Hubab risalesinde geçen, insanı gaflet uykusundan uyandıran, tevhid ve marifetullah dersleridir. Bu derin hakikatleri, Risale-i Nur’un o kendine has üslubuna, lisanına sadık kalarak, yasaklı kelimelerden azade, Kur’an-ı Hakîm’in âyetleri ışığında ve müradifleriyle beraber aşağıda izah ve şerh ediyorum.
BİRİNCİ İ’LEMİN İZAH VE ŞERHİ
Mevzu: Nazarın Cüz’iyata Hapsolması ve Hakiki Muhabbetin Yönü
Bu “İ’lem”, insanın en büyük yanılması olan “esbaperestlik” (sebeplere tapma) hastalığının teşhisini ve tedavisini yapar. İnsanı Rabbinden uzaklaştıran en büyük perde, cüz’î nazardır. Yani, olaylara ve varlıklara dar bir pencereden, parça parça bakmaktır.
1. Cüz’î Nazarın Tehlikesi ve Tevhid-i Hakiki:
İnsan, hadiselere tek tek ve dar bir açıdan baktığında, sebeplerin tesirine inanma hatasına düşebilir. Mesela; bir elmayı ağaçtan kopardığında, “Bunu ağaç verdi” diyebilir. Ancak başını kaldırıp kâinata küllî bir nazarla baktığında, o elmanın oluşması için güneşe, suya, toprağa, bahara ve dünya düzenine ihtiyaç olduğunu görür. O vakit anlar ki; o tek elmayı kim icat etmişse, koca baharı ve güneşi de O icat etmiştir.
Metinde geçen; “Arzı ihya etmekle bütün zevilhayatın rızıklarını veren Allah’dan maada kendi rızkını verecek bir şey bulunmadığına kanaatı hasıl olur” cümlesi, şu ayet-i kerimenin bir tefsiri mahiyetindedir:
“Yeryüzünde kımıldayan hiçbir canlı yoktur ki rızkı Allah’ın üzerine olmasın…” (Hûd Suresi, 11:6)
2. Nurların Menbaı:
Üstad Bediüzzaman Hazretleri, insanın kalbindeki iman nurunu veya hanesindeki ışığı misal verir. Eğer insan sadece lambasına bakarsa, “Bu ışık bu ampulden çıkıyor” zanneder. Fakat o ışığın kaynağının santral olduğunu, gündüzü aydınlatanın Güneş olduğunu idrak ettiğinde, sebepleri aradan çıkarır. Anlar ki; kalbini iman nuruyla tenvir eden (aydınlatan) ile gece ve gündüzü birbirine kalbeden (dönüştüren) Zat aynıdır. O da Fâtır-ı Hakîm’dir.
3. Vücudun Delaleti:
İnsanın kendi varlığı (vücudu), Yaratıcısının varlığına bir delildir. Ancak insanın delaleti sınırlıdır. Oysa Hâlık-ı Zülcelal’in varlığına, bütün kâinat, bütün zerreleriyle şahitlik eder. Dolayısıyla Allah’ın varlığı, güneşin varlığından daha zahirdir, daha açıktır.
4. Nefis Muhabbetinin Yönünü Değiştirmek:
İnsan fıtraten kendini sever. Çünkü lezzetleri tadan, menfaati isteyen nefistir. Lakin bu metin, harika bir mantık silsilesi ile bu sevgiyi asıl sahibine çevirir:
• Sen nefsini lezzet kaynağı olduğu için seviyorsun.
• Halbuki o lezzeti yaratan ve beka (devamlılık) veren Allah’tır.
• Sen nefsini sana en yakın olduğu için seviyorsun.
• Halbuki Allah sana şah damarından daha yakındır.
“…İnsan için de: ‘Biz ona şah damarından daha yakınız’ (diyoruz).” (Kaf Suresi, 50:16)
Öyleyse, nefse ve fani mahlukata dağıttığın o şiddetli muhabbeti topla; onları yaratan, yaşatan ve ebedi lezzetleri vaad eden Fâtır-ı Hakîm’e ver. Hakiki muhabbete layık olan ancak O’dur.
Müradifler (Eş Anlamlı ve Yakın Anlamlı Kelimeler):
• Cüz’î Nazar: Dar bakış, sınırlı görüş, parçaya odaklanma.
• Sudûr: Çıkma, meydana gelme, oluşma.
• İsnad Etmek: Dayandırmak, atfetmek.
• Tenvir: Nurlandırma, aydınlatma.
• Kalbetmek: Dönüştürmek, çevirmek.
• Muttasıl: Bitişik, ulaşan, bağlantılı.
• İnkısam: Bölünme, kısımlara ayrılma.
İKİNCİ İ’LEMİN İZAH VE ŞERHİ
Mevzu: İnsanı Bekleyen Dehşetli Hakikatler ve Gaflet Psikolojisi
Bu “İ’lem”, insanın dünya sarhoşluğuyla unuttuğu, fakat kaçışı mümkün olmayan üç büyük hakikati yüzüne çarpar. İnsanı “ihtiyat” (tedbirli olma) ve “ihtimam” (özen gösterme) makamına davet eder.
1. Ölüm Hakikati:
İnsan ne kadar kaçsa da ölüm onu bulacaktır. Bu, sevdiklerinden ebedi bir ayrılış değil, eğer iman ile gidilirse ebedi bir aleme geçiş kapısıdır. Ancak gaflet ehli için bu, korkunç bir “firak” (ayrılık) tır.
“Her canlı ölümü tadacaktır…” (Âl-i İmrân Suresi, 3:185)
2. Ebed Memleketine Yolculuk:
Dünya bir misafirhanedir ve insan yolcudur. Kabir kapısından girip haşir meydanına, oradan ebedi cennet veya cehenneme giden uzun bir sefer vardır.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Cenab-ı Hakk’a hamdler, şükürler olsun ki; mesail-i nahviyeden “isim” ile “harf” arasındaki manevî fark ile çok mühim mes’eleleri bana öğretmiştir. Şöyle ki:
Harf, gayrın manasını izah için bir âlet, bir hâdim olduğu gibi; şu mevcudat da Esma-i hüsnanın tecelliyatını izhar, ifham, izah için bir takım İlahî mektublardır ki, içlerinde yazılı delail, berahin, havarık mu’cize-i kudrettir. Mevcudat bu vecihle nazara alınması; ilim, iman, hikmettir. Şayet isim gibi müstakil ve maksud-u bizzât cihetiyle bakılırsa, küfran ve cehl-i mürekkeb olur.
Ve keza mesail-i mantıkiyeden “küllî” ile “küll” arasındaki fark ile, rububiyete dair çok mes’eleleri öğrenmiş bulunuyorum. Cemal ile Ehadiyet
كُلِّىٌّ ذُو جُزْئِيَّاتٍ
şümulüne dâhildir. Celal ve Vâhidiyet
كُلٌّ ذُو اَجْزَٓاءٍ
ünvanına dâhildir.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Dünya, âlem-i âhirete bir fihriste hükmündedir. Bu fihristede âlem-i âhiretin mühim mes’elelerine olan işaretlerden biri, cismanî olan rızıklardaki lezzetlerdir. Bu fâni, rezil, zelil dünyada bu kadar nimetleri ihsas ve ifaza etmek için insanın vücudunda yaratılan havâss, hissiyat, cihazat, a’zâ gibi âlât ve edevatından anlaşılır ki, âlem-i âhirette de
تَجْر۪ى مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُ
kasırların altında, ebediyete lâyık cismanî ziyafetler olacaktır.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
İnsanın havf ve muhabbeti halka teveccüh ettiği takdirde, havf bir bela, bir elem olur. Muhabbet bir musibet gibi olur. Zira o korktuğun adam, ya sana merhamet etmez veya senin istirhamlarını işitmez. Muhabbet ettiğin şahıs da ya seni tanımaz veya muhabbetine tenezzül etmez. Binaenaleyh havfın ile muhabbetini dünya ve dünya insanlarından çevir. Fâtır-ı Hakîme tevcih et ki, havfın Onun merhamet kucağına -çocuğun anne kucağına kaçtığı gibi- leziz bir tezellül olsun. Muhabbetin de saadet-i ebediyeye vesile olsun.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Aziz, sıddık, muhterem kardeşim;
Bu kıymetli metinler, Mesnevi-i Nuriye eserinden, marifetullahın ve hakaik-i imaniyenin en ince sırlarının beyan edildiği nurlu levhalardır.
Burada geçen hakikatler; eşyaya bakış açımızı tanzim eden, ahirete imanı kuvvetlendiren ve hislerimizi istikametle yönlendiren düsturlardır.
BİRİNCİ İ’LEMİN İZAHI: Mana-yı Harfi ve Mana-yı İsmi
Metin Özeti:
Müellif, Arapça gramerindeki (nahiv) “isim” ve “harf” tanımlarından yola çıkarak, kâinata nasıl bakılması gerektiğine dair muazzam bir düstur keşfettiğini beyan eder.
Şerh ve İzah:
Nahiv ilminde “Harf”; kendi başına bir manası olmayan, ancak başkasının manasını göstermeye yarayan (örneğin ‘de’, ‘da’, ‘ile’ gibi) bir alettir. “İsim” ise; tek başına bir manası olan ve kendine delalet eden kelimedir.
Bediüzzaman Hazretleri, bu gramer kuralını tefekkür dünyasına şöyle tatbik eder:
• Mana-yı Harfi (Harf Gibi Bakmak):
Mevcudat (yaratılmış her şey), kendi zatı ve nefsi için yaratılmamıştır. Onlar birer “harf” gibidir. Harf nasıl ki kâtibini veya içinde bulunduğu cümleyi tamamlıyorsa, kâinattaki her bir varlık da Sâni-i Zülcelal’in (Cenab-ı Hak) Esma-i hüsnasını (güzel isimlerini) göstermekle vazifelidir.
• Bir çiçeğe baktığında “Ne güzeldir” dersen, ona “isim” gibi bakmış olursun (Mana-yı ismi). Bu bakış nakıstır, gaflettir.
• Eğer “Ne güzel yapılmış, Sâni’i onu ne güzel surette tasvir etmiş” dersen, ona “harf” gibi bakmış olursun (Mana-yı harfi). İşte bu bakış ilimdir, imandır ve hikmettir. Çünkü o çiçek, Allah’ın Musavvir, Müzeyyin, Latif isimlerine bir ayna, bir mektup hükmündedir.
• Mana-yı İsmi (İsim Gibi Bakmak):
Eşyaya, sanki Allah’tan bağımsızmış gibi, sadece kendi nefsi ve faydası adına bakmaktır. Bu bakış, “Tabiat bunu yarattı” veya “Kendi kendine oldu” gibi cehl-i mürekkep (katmerli cehalet) ve küfran-ı nimet (nankörlük) doğurur.
Hülasa:
Kâinat, Allah’ın kudret kalemiyle yazılmış “Mektubat-ı Rabbaniye”dir (Rabbani mektuplar). Her bir varlık, O’nun birliğine, kudretine ve rahmetine şahittir. Mümin, her şeye Halık’ı hesabına bakar.
ARA FASIL: Küllî ve Küll Farkı (Rububiyetin Tecellisi)
Metin Özeti:
Mantık ilmindeki “Küllî” (Tümel) ve “Küll” (Bütün) kavramları üzerinden, Allah’ın Ehadiyet (Birlik/Özellik) ve Vâhidiyet (Birlik/Genellik) tecellileri izah edilmektedir.
Şerh ve İzah:
• Küllî (Universal): Cüz’iyatı (parçaları/bireyleri) olan genel kavramdır. Mesela “İnsan” küllîdir; Ahmet, Mehmet onun cüz’iyatıdır. “İnsanlık” mahiyeti, Ahmet’te de Mehmet’te de aynen mevcuttur.
• Ehadiyet ve Cemal: Cenab-ı Hak, Ehadiyet sırrıyla, her bir varlıkta Zat’ını, sıfatlarını ve isimlerini o varlığın kabiliyeti nispetinde tecelli ettirir. Güneşin her bir su damlasında aksinin (yansımasının) görünmesi gibi. Bu, Allah’ın Cemal’ini (Güzelliğini) ve şefkatini her bir fertte hususi olarak göstermesidir. İşte bu Küllî kaidesine benzer; her bir ferdin içinde hakikat mevcuttur.
• Küll : Parçalardan (ecza) oluşan bütündür. Mesela “İnsan Vücudu” bir küll’dür; el, ayak, göz onun parçalarıdır. El tek başına vücut değildir.
• Vâhidiyet ve Celal: Cenab-ı Hak, Vâhidiyet sırrıyla, bütün kâinatı bir bütün (küll) olarak idare eder. Bütün mevcudatın toplamında, haşmetli ve celalli (büyüklük ve azamet sahibi) bir tecelli vardır. Güneşin bütün dünyayı aynı anda aydınlatması gibi. Bu, Küll kaidesine benzer; azamet ve büyüklük bütünde görünür.
Hülasa:
Allah hem her bir zerrenin Rabbi’dir (Ehadiyet – Hususi tecelli), hem de bütün âlemlerin Rabbi’dir (Vâhidiyet – Genel tecelli).
İKİNCİ İ’LEMİN İZAHI: Ahiret Fihristesi ve Cismani Lezzetler
Metin Özeti:
Dünya, ahiretin bir numunesi ve fihristesidir. İnsandaki duyguların ve cihazların zenginliği, bu kısa dünya hayatı için değil, ebedi bir alemdeki cismani lezzetler için verildiğinin isbatıdır.
Şerh ve İzah:
İnsanın mahiyetine; akıl, kalp, sır, hafıza, tat alma duyusu, görme, işitme gibi binlerce hissiyat ve aza takılmıştır. Bu fani ve meşakkatli dünyada, bu muazzam cihazlar sadece birkaç saniyelik lezzetler için verilmiş olamaz.
• Bir padişahın, bir dakikalık misafiri için milyonluk sofra kurması hikmete zıt olduğu gibi, insana verilen bu kadar yüksek cihazatın karşılığı, ancak ebedi bir saadettir.
Bu cihazlar gösteriyor ki; insan sadece ruhani değil, cismani (bedeni) olarak da diriltilecektir. Çünkü dildeki tat alma duyusu cismidir ve cismani lezzet ister. Göz, cismani güzellikleri görmek ister. Demek ki Cennet’te ruhani lezzetlerin yanında, bedeni tatmin edecek nimetler de en âlâ seviyede olacaktır.
Ayet-i Kerime Meali:
Cennet tasvirlerinde Rabbimiz şöyle buyurur:
• “…Altlarından ırmaklar akan cennetler…” (Bakara Suresi, 2/25)
Bu ifade, cennetteki cismani ziyafetlerin ve mekanların hakikatine işaret eder.
ÜÇÜNCÜ İ’LEMİN İZAHI: Havf (Korku) ve Muhabbet (Sevgi)
Metin Özeti:
İnsanın kalbindeki korku ve sevgi hisleri mahlukata yönelirse azap verir, Allah’a yönelirse lezzet ve saadet verir.
Şerh ve İzah:
İnsan fıtratında korku ve sevgi nihayetsizdir. Fakat bu hislerin yüzü fani dünyaya dönerse neticesi hüsrandır.
• Yanlış Yönlendirilmiş Korku:
İnsanlardan veya musibetlerden korkmak, ruha elem verir. Çünkü korktuğun kişi ya merhametsizdir sana acımaz ya da acizdir sana yardım edemez. Bu hal, sürekli bir tedirginlik ve azap üretir.
• Yanlış Yönlendirilmiş Sevgi:
Fani şahısları veya dünyayı kalben sevmek de beladır. Çünkü ya o sevdiğin seni tanımaz ya sevgine karşılık vermez ya da ölüp gider (firak acısı), seni terk eder.
Çare ve Hakikat:
Yönünü Fâtır-ı Hakîm’e (Her şeyi hikmetle yaratan Allah’a) çevirmektir.
• Allah’tan Korkmak (Havf): O’ndan korkmak, başkasından korkmaya benzemez. Bir çocuk annesinden korksa bile yine gider onun şefkatli kucağına sığınır. Çünkü bilir ki annesinin tokadı bile şefkattendir. Mümin de Allah’ın celalinden korkar ama yine O’nun rahmetine sığınır. Bu korkuda lezzetli bir sığınma (iltica) vardır.
• Allah’ı Sevmek (Muhabbet): O’nu sevmek, ayrılık acısı olmayan, karşılıksız kalmayan, ebedi saadeti netice veren hakiki bir lezzettir.
Ayet-i Kerime Meali:
• “O halde (bilin ki) Allah’a kaçın (sığının)…” (Zâriyat Suresi, 51/50)
Bu ayet, korku anında kaçılacak tek makamın O’nun dergâhı olduğunu ihtar eder.
Sonuç ve Değerlendirme
Bu derslerden anlaşılan şudur ki:
• Kâinata Mana-yı Harfi ile bakıp, her şeyde Allah’ı tanımalıyız.
• Dünyadaki nimetleri, ahiretteki asıllarının birer numunesi bilip şükretmeliyiz.
• Kalbin korku ve muhabbet yönünü mahlukattan Halık’a çevirip, huzuru bulmalıyız.
Cenab-ı Hak, bizleri eşyanın hakikatine vakıf olan, korkusu emniyet, muhabbeti saadet olan bahtiyar kullarından eylesin. Âmin.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Sen şecere-i hilkatin ya bir semeresi veya bir çekirdeğisin. Cismin itibariyle küçük, âciz, zaîf bir cüzsün. Lâkin Sâni’-i Hakîm lütfuyla, latif san’atıyla seni cüzlükten küllüğe çıkartmıştır.
Evet cismine verilen hayat sayesinde, geniş duyguların ile âlem-i şehadet üzerinde cevelan etmekle filcümle cüz’iyet kaydından kurtulmuşsun. Ve keza insaniyet i’tasıyla bilkuvve “küll” hükmündesin. Ve keza iman ve İslâmiyet ihsanıyla bilkuvve “küllî” olmuşsun. Ve keza marifet ve muhabbetin in’amıyla muhit bir nur olmuşsun.
Binaenaleyh dünyaya ve cismanî lezaize meyledersen, âciz, zelil bir cüz’î olursun. Eğer cihazatını insaniyet-i kübra denilen İslâmiyet hesabına sarfedersen, bir küllî ve bir küll olursun.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Bu kadar elîm firak ve ayrılıklara maruz kalmakla çektiğin elemlerin sebebi ve kabahati sendedir. Çünki o muhabbetleri gayr yerinde sarfediyorsun. Eğer o muhabbetleri cem’ edip Vâhid-i Ehad’e tevcih ve Onun hesabıyla, izniyle sarfedersen, bütün mahbubların ile bir anda birleşip sevinçlere, memnuniyetlere mazhar olacaksın.
Evet bir sultana intisab eden bir adam, o sultanın, her şeyle alâkadar, her mekânda herkesle muhaberesi, alâkası zımnında, o adam da bir cihette, bir derece alâkadar olabilir.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Meselâ: Kamerin ahvaline veya istikbalin hakikatine dair i’ta-i malûmat eden adama, bütün mâmelekini ona feda etmeye hazırsın. Amma kamer daire-i mülkünde bir arı hükmünde olan Hâlıktan haber getiren ve ezel, ebede, hayat-ı ebediyeye, hakaik-i esasiyeye, azîm mes’elelere dair malûmat i’ta eden ve seni manevî perişaniyetlerden, dalaletlerden kurtarıp kesretten vahdete doğru yol gösteren ve hayat-ı ebediyeye imanla mâ-ül hayatı sana içirtmekle firak ve ayrılmak ateşlerinden kurtaran; ve Hâlıkın marziyatını, metalibini tarif eden ve Sultan-ı Ezel, Ebed’in muhaberesine tercümanlık yapan Resul-i Rahman’ı dinlemeye ve o Muhbir-i Sadık’a iman ile teslim olmaya mani olan nefsin heva ve hevesini terketmiyorsun!..
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Aziz, sıddık ve müdakkik kardeşim,
Mesnevi-i Nuriye’den iktibas edilen bu kıymettar parçalar, insanın mahiyetini, kâinattaki yerini, muhabbetini nasıl kullanması gerektiğini ve Nübüvvetin ehemmiyetini harika bir surette ders vermektedir.
Mukaddime
Bu dersler, insanı madde ve mana, cisim ve ruh, cüz’iyet ve külliyet muvazenesinde ele alır. İnsanın cismani küçüklüğüne rağmen, iman ve ubudiyet sayesinde nasıl kâinat kadar geniş bir kıymete yükselebileceğini; yanlış sarf edilen muhabbetin nasıl azaba dönüştüğünü ve Resul-i Ekrem’in (a.s.m.) getirdiği haberlerin ne denli hayati olduğunu beyan eder.
Birinci İ’lem: İnsanın Mahiyeti ve Cüz’iyetten Külliyete Terakki
Bu birinci kısımda, insanın yaratılış ağacındaki (şecere-i hilkat) konumu ve potansiyeli nazara verilmektedir.
İzah ve Şerh:
Cenab-ı Hak, insanı zahiri (dış) yapısı itibarıyla küçük bir cisim, aciz bir varlık olarak yaratmıştır. Fiziksel olarak insan, koca kâinat içinde zerre misaldir. Ancak, Sâni-i Hakîm (her şeyi hikmetle ve sanatla yaratan Allah), insana öyle cihazat, duygular ve latifeler ihsan etmiştir ki, insan bu sayede cüz’i (sınırlı, parça) olmaktan çıkıp küllî (kapsamlı, bütün) bir mahiyete bürünür.
Metinde geçen mertebeler şöyledir:
• Hayat ile: Cansız varlıklar sadece bulundukları yeri işgal ederken, insan hayat ve şuur sayesinde âlem-i şehadeti (görünen âlemi) gezer, görür ve idrak eder.
• İnsaniyet ile: İnsanlık vasfı, merhamet, şefkat ve tefekkür gibi duygularla insanı diğer canlılardan ayırır, onu manen genişletir.
• İman ve İslamiyet ile: İman, insanı Hâlık-ı Kâinat’a bağlar. O’nun sonsuz kudretine istinad eden (dayanan) insan, manen bir sultan gibi kâinata nazar eder. İslamiyet, bu imanın hayata tatbikiyle insanı “küllî” bir abd (kul) yapar.
• Marifet ve Muhabbet ile: Allah’ı tanımak (marifetullah) ve O’nu sevmek (muhabbetullah) ile insan, nurlu ve muhit (kuşatıcı) bir varlık haline gelir.
Hülasa: Eğer insan, nefsinin hevasına uyup sadece dünya lezzetlerine (lezaiz) yönelirse, maddesi gibi kıymeti de küçülür, zelil ve aciz bir parça (cüz) olarak kalır. Fakat kendisine verilen akıl, kalp, sır gibi cihazatını İslamiyet ve iman hesabına kullanırsa, Allah’ın esmasını (isimlerini) tartıp tanıyan ve tanıtan küllî bir ayna hükmüne geçer.
İlgili Ayet-i Kerime:
“Biz, gerçekten insanı en güzel bir biçimde yarattık.” (Tîn Suresi, 95/4)
Bu ayetteki “Ahsen-i Takvim” sırrı, insanın bu manevi donanım ve terakki kabiliyetine işaret eder.
İkinci İ’lem: Muhabbetin Doğru Tevcihi ve Vahdet
Bu i’lemde, insanın çektiği manevi elemlerin, hüzünlerin ve firak (ayrılık) acılarının temel sebebi teşhis edilmektedir.
İzah ve Şerh:
İnsanın kalbinde nihayetsiz bir muhabbet kabiliyeti vardır. İnsan, fıtratı gereği bekayı (sonsuzluğu) ve kemali sever. Ancak bu sonsuz muhabbet, fani ve zevale mahkûm (yok olmaya yüz tutmuş) dünya varlıklarına yöneltilirse, neticesi hicran, firak ve azap olur. Çünkü sevilen şeyler ya insanı terk eder ya da ölüp gider.
Metin, bu derdin devasını şöyle sunar: Muhabbeti Cem’ Etmek.
Yani kalpteki parça parça sevgileri toplayıp, onları yaratan Vâhid-i Ehad’e (bir ve tek olan Allah’a) yöneltmek gerekir. Eşyayı ve mahlukatı, nefisleri namına değil, Allah’ın sanatı ve eseri oldukları için sevmek (Mana-yı Harfi ile bakmak) lazımdır.
Böyle yapıldığında:
• Ayrılık acısı yerini vuslat (kavuşma) lezzetine bırakır.
• Her şey Allah’ın mülkü ve sanatı olduğu için, O’nu bulan her şeyi bulmuş olur.
• Bir padişaha intisap eden (bağlanan) bir memur, o padişahın hükmettiği her yerle alakadar olduğu gibi, Allah’a iman ile intisap eden mümin de bütün kâinatla barışık ve alakadar olur.
İlgili Ayet-i Kerime:
“Buna rağmen öyle insanlar var ki, Allah’tan başka varlıkları O’na denk tutar da, Allah’ı sever gibi onları severler. Gerçek mü’minlerin Allah’a olan sevgileri ise, her şeyden daha sağlam ve daha kuvvetlidir. Keşke o zulmedenler, azabı gördüklerinde anlayacakları gibi, şimdiden bütün kuvvetin Allah’a ait olduğunu ve Allah’ın, azabı gerçekten çok şiddetli bir zat olduğunu anlasalardı!” (Bakara Suresi, 2/165)
Üçüncü İ’lem: Nübüvvetin Kıymeti ve Hakikat-i Ahmediye
Bu son bölümde, insanın merakını celbeden dünyevi ilimler ile ebedi saadeti kazandıran Nübüvvet (Peygamberlik) ilmi mukayese edilmektedir.
İzah ve Şerh:
İnsan, fıtraten meraklıdır. Mesela, Ay’ın (Kamer) hareketlerini veya gelecekteki maddi olayları bilen bir kâhin veya astronomi âlimine, sırf merakından dolayı servetini feda edebilir. Halbuki Ay, Allah’ın mülk dairesinde gezen basit bir “arı” veya bir memur hükmündedir.
Buna mukabil, Resul-i Ekrem (a.s.m.):
• Sadece bir gök cismini değil, bütün kâinatın Hâlıkını (Yaratıcısını) tanıtır.
• Fani bir istikbalden değil, ebedi bir hayattan ve saadetten haber verir.
• İnsanı, yokluk (adem) ve ayrılık karanlıklarından kurtarıp, birlik (vahdet) ve beka nuruna çıkarır.
• “Ben kimim? Nereden geldim? Nereye gidiyorum?” gibi en azîm (büyük) ve müşkil suallere cevap verir.
• Sultan-ı Ezel ve Ebed olan Allah’ın marziyatını (razı olduğu şeyleri) bildirir.
Metin, insanı ikaz eder: Ay’dan haber getirene servetini döküp, ebedi hayattan ve kâinatın sahibinden haber getiren Muhbir-i Sadık’a (Doğru Haberciye) kulak vermemek, nefsin heva ve hevesine kapılmak büyük bir hamakat (ahmaklık) ve gaflettir. Hakiki kurtuluş, O’nun getirdiği “mâ-ül hayat” (hayat suyu) hükmündeki Kur’an ve iman hakikatlerini içmekle mümkündür.
İlgili Ayet-i Kerime:
“Ey Peygamber! Biz seni bir şahit, bir müjdeleyici, bir uyarıcı; Allah’ın izniyle kendi yoluna çağıran bir davetçi ve aydınlatıcı bir kandil olarak gönderdik.” (Ahzâb Suresi, 33/45-46)
Bu ayet, Resulullah’ın (a.s.m.) insanlığı karanlıktan aydınlığa çıkaran bir “Sirac-ı Münir” (Nurlu Kandil) olduğunu teyit eder.
Netice-i Kelam:
Sen ey insan! Madem cismen küçüksün, iman ve İslamiyet ile büyü. Madem fıtratında muhabbet var, onu fani olana değil, Baki olana ver. Ve madem meraklısın, en büyük haberi getiren Zat’ı (a.s.m.) dinle ki, ebedi saadete nail olasın.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Görüyoruz ki: Sâni’-i Hakîm, kemal-i hikmetiyle pek âdi şeylerden pek hârika mu’cize-i mensucat yapıyor. Ve keza abesiyet ve israfa mahal bırakılmamak üzere, bir ferdi envaen vazifeler ile tavzif ediyor. Hattâ insanın başında, insanın muvazzaf olduğu vazifeleri görmek için her vazifeye göre birer tırnak kadar maddî bir şeyin bulunması îcabetseydi, bir başın Cebel-i Tur büyüklüğünde olması lâzım gelirdi ki, ashab-ı vezaife yer olsun.
Ve keza lisan sair vezaifiyle beraber erzak hazinesine ve kudretin matbahında pişirilen bütün taamlara müfettiştir. Ve bütün taamların tatlarını yakîn eden, bilen bir ehl-i vukuftur.
İşte bu faaliyet-i hakîmiyeden anlaşılıyor ki; zamanın seyliyle beraber gelip geçen eşya-yı seyyaleden ve geçen günlerden, senelerden, asırlardan, leyl ve neharın takallübü ile pek çok mensucat-ı gaybiye ve uhreviye yapılmaktadır. Evet âlemin fihristesi hükmünde olan insan fabrikasında dokunan mensucat o hakikatı tenvir eder. Öyle ise, bu fâni dünyada mevt, fena, devair-i gaybiyede safi bir bekaya intikal ederek bâki kalır. Evet rivayetlerde vardır ki; insanın ömür dakikaları insana avdet ederler. Ya gafletle muzlim olarak gelirler veya hasenat-ı muzie ile avdet ederler.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Görüyoruz ki: Sâni’-i Hakîm’in, efrad ve cüz’iyatın tasvirinde büyük büyük tefennünleri vardır. Evet hayvanların pek büyük ve pek küçükleri olduğu gibi; kuşlarda, balıklarda, meleklerde ve sair ecramda, âlemlerde dahi pek küçük ve pek büyük ferdleri vardır. Cenab-ı Hakk’ın şu tefennünde takib ettiği hikmet:
1- Tefekkür ve irşad için bir lütuf, bir teshilattır.
2- Kudret mektubları okunup fehmetmekte bir kolaylıktır.
3- Kudretin kemalini izhar etmektir.
4- Celalî ve cemalî her iki nevi san’atı ibraz etmektir.
Maahâza, pek ince yazıları herkes okuyamaz ve pek büyük şeyler de nazar-ı ihataya alınamaz. İşte irşadı teshil ve tamim için bir kısmını küçük harfler ile, bir kısmını da büyük harflerle yazmakla irşadın iktizası yerine getirilmiştir.
Amma şeytanın talebesi olan nefs-i emmare,
cismin küçüklüğünü san’atın küçüklüğüne atfetmekle, esbabdan sudûrunu tecviz ediyor. Ve pek büyük cisimler dahi hikmet ile yaratılmamış iddiasında bulunarak bir nevi abesiyete isnad ediyor.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Aziz, sıddık, muhterem kardeşim;
Cenab-ı Hakk’ın (c.c.) ihsanıyla, Risale-i Nur’un Mesnevi-i Nuriye eserinden iktibas edilen bu iki “İ’lem”, tevhid hakikatlerini, hilkattaki hikmeti ve ahiret alemlerinin inşasını ders veren gayet derin ve cihanşümul birer levhadır.
Mevzu bahis olan hakikatler; Sâni-i Zülcelal’in masnuatındaki harika sanatı, israfsızlığı, eşyanın ahirete bakan yüzünü ve kudretin azametini fehmetmek üzerinedir.
BİRİNCİ İ’LEMİN İZAH VE ŞERHİ
Mevzu: Hilkatte İsrafsızlık, Vazife Çokluğu ve Zamanın Uhrevi Mahsulatı
Bu İ’lemde Üstad Bediüzzaman Hazretleri, Sâni-i Hakîm’in (Her şeyi hikmetle yaratan Sanatkâr) kâinattaki icraatında göze çarpan iki mühim esası nazara vermektedir: “Sanatta harikalık” ve “Maddede tasarruf (ekonomi).”
1. Hikmet ve İktisat:
Cenab-ı Hak, kemal-i hikmetiyle en basit, en âdi görünen topraktan, sudan veya bir damla sudan; harika cihazlarla donatılmış, hayat sahibi, mucizevi varlıklar yaratır. Bunu yaparken “abesiyet” (anlamsızlık) ve “israf” asla yoktur. Bilakis, az bir maddeden çok vazifeler gördürmek sünnetullahın bir gereğidir.
• Müradif Manalar: Hâlık-ı Kâinat, bir tek uzva veya cihaza binlerce hikmet ve vazife yüklemiştir.
• Misal: İnsanın başı. Eğer insandaki görme, işitme, koklama, tatma ve akıl etme gibi vazifelerin her biri için ayrı ayrı maddi aletler ve büyük makineler gerekseydi, insan başının bir dağ (Cebel-i Tur) kadar büyük olması gerekirdi. Oysa Rabbimiz, küçücük bir kafatasına kâinatla alakadar sayısız pencere açmıştır.
2. Dilin (Lisanın) Çift Yönlü Vazifesi:
Metinde geçen lisan (dil) örneği, kudretin mucizesini gösterir. Dil sadece konuşma aleti değildir. O, bedenin rızkını teftiş eden bir müfettiş, tatları ayırt eden hassas bir terazidir.
• Mideye Bakan Yüzü: Taamların tadını alarak mideye haber verir, zararlı olanı reddeder.
• Kalbe ve Akla Bakan Yüzü: Kelamın ve beyanın tercümanıdır.
3. Zamanın Seyli ve Uhrevi Dokuma:
Bu paragrafın en derin noktası şudur: Zamanın akıp gitmesiyle (seyliyle) her şey yokluğa gitmiyor. Dünya, bir fabrika gibi sürekli çalışmakta; gece ve gündüzün dönmesiyle (takallübüyle) ahiret alemleri için manevi kumaşlar, manzaralar ve levhalar dokunmaktadır.
• İnsan Fabrikası: İnsanın amelleri, sözleri ve halleri, görünmeyen âlemlerde (devair-i gaybiyede) kaybolmaz. Bilakis, bu fâni dünyadaki işler, beka âleminde dondurularak bâki manzaralar haline gelir.
• Mevt ve Fena: Ölüm bir yok oluş değil, fâni dünyadan bâki bir âleme, saflaşmış bir halde intikal etmektir.
• Amellerin Avdeti: İnsanın geçirdiği ömür dakikaları, ahirette ya nurlu bir surette (hasenat-ı muzie) veya karanlık bir surette (gafletle muzlim) kendisine geri dönecektir.
İlgili Ayet-i Kerimeler:
Cenab-ı Hak, mülk ve melekûtundaki bu hikmeti ve amellerin kaybolmayışını şöyle beyan buyurur:
“Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır. Dönüş de ancak Allah’adır.” (Nur Suresi, 42. Ayet Meali)
“Kim zerre miktarı hayır yapmışsa onu görür. Kim de zerre miktarı şer işlemişse onu görür.” (Zilzal Suresi, 7-8)
İKİNCİ İ’LEMİN İZAH VE ŞERHİ
Mevzu: Sanatta Tefennün (Çeşitlilik), Mikyas (Ölçek) Farklılığı ve Nefsin Yanılması
Bu İ’lemde, Cenab-ı Hakk’ın yaratma sanatındaki çeşitliliği ve büyüklük-küçüklük ölçülerini nasıl bir hikmetle kullandığı anlatılmaktadır. Sâni-i Hakîm, kudretini göstermek için bazen zerre kadar küçük, bazen galaksiler kadar büyük ferdler yaratır.
1. Tefennün ve Sanatın Çeşitliliği:
Allah (c.c.), kudretinin sınırsızlığını göstermek için aynı neviden hem çok büyük hem çok küçük varlıklar yaratmıştır. Meleklerin, kuşların, balıkların en küçüğü olduğu gibi, dünyaları yutacak kadar büyükleri de vardır. Bu çeşitlilik (tefennün), sıradan bir olay değil, derin bir hikmetin eseridir.
Metinde Sıralanan Dört Hikmet:
• Teshilat (Kolaylık): İnsanların tefekkür etmesi ve ibret alması için bir kolaylıktır. Küçük bir çiçeği inceleyerek Allah’ı bulmak, koca bir yıldızı incelemekten daha kolay olabilir.
• Kudret Mektuplarını Okumak: Kâinat kitabını okumayı kolaylaştırır. Büyük harflerle (büyük varlıklar) yazılanı herkes hemen göremeyebilir (ihata edemeyebilir), ama küçük harflerle (küçük varlıklar) yazılanı yakından inceleyebilir.
• Kemal-i Kudreti İzhar: En küçük şeyde en büyük sanatı göstermek, kudretin kemalini isbat eder. Bir sineğin gözünü yaratmak, güneşi yaratmaktan aşağı değildir.
• Celal ve Cemal Tecellisi: Büyük varlıklar Cenab-ı Hakk’ın Celal (Azamet ve Büyüklük) sıfatını, küçük ve sevimli varlıklar ise Cemal (Güzellik ve Lütuf) sıfatını gösterir.
İlgili Ayet-i Kerimeler:
Cenab-ı Hak, küçüklük ve büyüklüğün kudretine mâni olmadığını ve her şeyde bir hikmet bulunduğunu şöyle bildirir:
“Şüphesiz Allah (hakkı açıklamak için) bir sivrisineği ve ondan da öte bir varlığı misal getirmekten çekinmez…” (Bakara Suresi, 26. Ayet Meali)
“Yedi göğü birbiriyle tam bir uyum içinde yaratan O’dur. Rahmân’ın yaratışında hiçbir uyumsuzluk göremezsin. Gözünü çevir de bir bak, bir bozukluk görüyor musun?” (Mülk Suresi, 3. Ayet Meali)
Hülâsa-i Kelam:
Bu ders bizlere, kâinatta hiçbir şeyin başıboş olmadığını, en küçük zerreden en büyük kürelere kadar her şeyin bir vazifeyle (tavzif) memur olduğunu ve zaman şeridine takılan her amelin ahiret pazarında karşımıza çıkacağını ihtar etmektedir. Bize düşen; eşyadaki bu hikmetleri tefekkür ederek, marifetullah (Allah’ı tanıma) yolunda terakki etmektir.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Gerek cûdda, gerek rızıkta ifrat derecesinde mebzuliyet vardır. Bu ise, hikmetten uzak, abesiyete yakın görünür. Evet eğer yaratılan şey bir gaye için yaratılıyorsa hakkın var; amma gayeler pek çoktur. Binaenaleyh bir gayeye nazaran abesiyet hissedilse bile, gayelerin mecmuuna nazaran ayn-ı hikmet ve ayn-ı adalettir.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
İnsanın san’atıyla Hâlıkın san’atı arasındaki fark: İnsan kendi san’atının arkasında görünebilir, amma Hâlık’ın masnuu arkasında yetmişbin perde vardır. Fakat, Hâlıkın bütün masnuatı def’aten bir nazarda görünebilirse, siyah perdeler ortadan kalkar, nuranîler kalır.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Hayvanattan olsun nebatattan olsun tevellüd ile tenasül şümulüne dâhil olan her ferd vech-i arzı istila ve tasallut etmek niyetindedir ki, arzı kendisine ve zürriyetine has ve hâlis bir mescid yapmakla Fâtır-ı Hakîm’in Esma-i hüsnasını izhar ile Hâlıkına gayr-ı mütenahî bir ibadette bulunsun.
Evet kuşların, balıkların, karıncaların yumurtalarında, eşcar ve sebzevatın semeratında ve o semeratın tohumlarındaki ifrat derecesini bulan kesret o vaziyeti tenvir eder. Lâkin âlem-i şehadetin darlığına ve müstakbel ibadetlerin Allâm-ül Guyub’un ilminde mevcud olduğuna binaen, niyetten fiile henüz çıkmayan onların ibadetleri kabul edilmiştir.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Kur’an-ı Kerim, bazan bir şeyin müteaddid gayelerinden insanlara ait bir gayeyi zikre tahsis eder. Bu ihtar içindir, inhisar için değildir. Yani, o şeyin gayeleri, zikredilen gayeye münhasır değildir. Ancak o şeyin nizam ve intizam ve sair faydalarına insanın nazar-ı dikkatini celbetmek için insanlara raci’ o faideyi zikrediyor. Meselâ:
وَالْقَمَرَ قَدَّرْنَاهُ مَنَازِلَ ٭ لِتَعْلَمُوا عَدَدَ السِّن۪ينَ وَالْحِسَابَ
âyet-i kerime ile zikredilen faide, takdir-i kamerin binlerce faidelerinden biridir. Yoksa, takdir-i kamer bu faideye münhasır değildir. Yani, kamer yalnız bu gaye için değildir. Bu gaye onun gayelerinden biridir.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Aziz, sıddık, muhterem kardeşim;
Mesnevi-i Nuriye’den iktibas edilen bu dört “İ’lem”, Tevhid hakikatinin ince sırlarını, Esma-i Hüsna’nın tecellilerini ve Kuran’ın hikmetli üslubunu beyan eden gayet derin ve yüksek derslerdir.
BİRİNCİ İ’LEM: Kesret-i Mahlukat ve Hikmet-i İlahiye
Metin Özeti: Rızıkta ve cömertlikte görünen aşırı bolluk (mebzuliyet), ilk bakışta israf veya abes gibi görünebilir. Ancak yaratılışın gayesi sadece bir tane değildir. Tek bir gayeye bakılırsa israf sanılabilir, lakin bütün gayeler topluca (mecmuuna) bakıldığında tam bir adalet ve hikmettir.
İzah ve Şerh:
Cenab-ı Hakk’ın “Cevvad” (Cömert) ve “Rezzak” isimlerinin tecellisiyle, kâinatta müthiş bir bolluk ve bereket müşâhede edilmektedir. Mesela bir balığın milyonlarca yumurta bırakması veya bir ağacın binlerce meyve verip tohum dökmesi, zahiri nazarda israf gibi görünebilir. Zira o yumurtaların veya tohumların pek azı tam bir fert haline gelip neşvünema bulmaktadır (büyümektedir).
Sathi bir nazarla, “Madem hepsi ağaç olmayacaktı, neden bu kadar çok yaratıldı? Bu israf değil midir?” şeklinde bir vesvese akla gelebilir.
Halbuki, Fâtır-ı Hakîm’in yaratmasında abesiyet (anlamsızlık) yoktur. Her mahlukun yaratılışında yüzlerce gaye ve hikmet vardır. Bu gayeleri şöyle tasnif edebiliriz:
• Zikir ve Tesbih Gayesi: O tohumlar ve yumurtalar, hayata mazhar oldukları o kısa zaman diliminde, kendi lisan-ı halleriyle Sâni-i Zülcelal’i tesbih ederler. Vazifelerini yapıp terhis olurlar.
• Rızık Olma Gayesi: O kesretli mahlukat, diğer canlıların rızkı hükmündedir. Balık yumurtalarının çoğu diğer deniz canlılarına, tohumlar kuşlara ve karıncalara birer ziyafet-i İlahiye olur.
• İstidadın Gösterilmesi: Mümkünat dairesindeki kabiliyetlerin ortaya çıkmasıdır.
Binaenaleyh, meseleye sadece “neslin devamı” gibi tek bir gaye açısından bakılırsa, hedefe ulaşamayanlar israf zannedilebilir. Fakat gayelerin mecmuuna (toplamına) bakıldığında; bir kısmı rızık, bir kısmı tesbih, bir kısmı da numune olarak vazife gördüğünden, bu hal ayn-ı hikmet ve ayn-ı adalettir.
İsraf, hikmetsiz harcamaktır. Hâlık-ı Kerim ise, mülkünün sahibidir ve mülkünde dilediği gibi, hikmetle tasarruf eder.
İKİNCİ İ’LEM: San’at-ı İlahiye ve Esbab Perdesi
Metin Özeti: İnsanın yaptığı sanatta, insan o eserin arkasında zahiren görünebilir. Ancak Allah’ın yarattığı eserlerin (masnuat) üzerinde yetmiş bin perde vardır. Fakat bütün yaratılmışlara birden, külli bir nazarla bakıldığında bu perdeler kalkar, sadece Nur-u Tevhid görünür.
İzah ve Şerh:
İnsan cüz’i iradesiyle bir eser yaptığında (mesela bir saat veya bir bina), o eserin fâili olduğu aşikârdır; arada başka sebepler yoktur. Lakin Cenab-ı Hak, İzzet ve Azametinin muktezası olarak, icraat-ı Rububiyetine “esbabı” (sebepleri) perde yapmıştır.
Bir meyvenin vücuda gelmesi için; toprak, su, güneş, hava, bahar mevsimi, tohum gibi zahiri sebeplerin bir araya gelmesi gerekir. Gaflet ehli, o meyveyi ağaçtan veya topraktan bilir. İşte bu sebepler, Sâni-i Hakîm’in kudret elini gizleyen “yetmiş bin perde” hükmündedir.
• Maddeden atoma, atomdan enerjiye, enerjiden emr-i İlahiyeye kadar nice perdeler vardır.
Ancak, ne vakit ki insan, kâinata “def’aten” (bir anda ve külli) ve “tefekkürî” bir nazarla bakarsa;
Görür ki: Güneşin tanzimi, baharın gelişi, toprağın elementleri, suyun yapısı ve tohumun programı; hepsi aynı Hâlık’ın emriyle hareket etmektedir. Sebeplerin o harika sanatı yapmaktan âciz olduğu anlaşılır. O vakit o siyah perdeler (esbab) ortadan kalkar; her şeyin dizgininin O’nun elinde olduğu, her şeyin hazinesinin O’nun yanında olduğu hakikati, yani Tevhid Nuru parlar.
Âyet-i Kerime:
“Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır. Allah her şeye hakkıyla kâdirdir.” (Âl-i İmrân, 3/189)
ÜÇÜNCÜ İ’LEM: Fıtri İbadet ve Niyet-i Külliye
Metin Özeti: Bitki veya hayvan, çoğalma (tevellüd ve tenasül) kanununa tabi olan her fert, bütün yeryüzünü kaplamak ister. Amacı, yeryüzünü kendine ait bir mescid yapıp Allah’ın isimlerini (Esma-i Hüsna) ilan etmek ve sonsuz bir ibadette bulunmaktır. Fiilen buna gücü yetmese de bu “niyeti” sebebiyle o ibadeti yapmış gibi kabul görür.
İzah ve Şerh:
Bu bölüm, mahlukatın yaratılışındaki derûnî gayeyi ve “niyet” hakikatini beyan eder. Her bir tohumda, koca bir ağaç olma; her bir balıkta milyonlarca balık olup denizleri doldurma meyli vardır. Bu meyil, kör bir hırs değil, fıtri bir dua ve ubudiyet niyetidir.
Her mahluk lisan-ı haliyle der ki: “Ya Rabbi! Bana imkân ver, bütün dünyayı senin sanatınla doldurayım, her yerde senin Esma-i Hüsnanı okutturayım, yeryüzünü Senin zikrinle çınlayan bir mescid-i kebire çevireyim.”
İşte kuşların, balıkların, ağaçların tohumlarındaki o aşırı çokluk (kesret), bu niyetin delilidir ve isbatıdır.
Lakin, Âlem-i Şehadet (görünen dünya) dar ve sınırlı olduğu için, bu mahlukların hepsi hayata mazhar olamaz, yer bulamaz. Burada devreye İlahi Rahmet ve Adalet girer. “Mümin’in niyeti amelinden hayırlıdır” sırrınca; Cenab-ı Hak, o tohumların ve yumurtaların fiiliyata dökemediği o muazzam ibadet niyetini, Allâm-ül Guyûb (Gaybları en iyi bilen) olması hasebiyle bilir ve onların o “niyet edilmiş” ibadetlerini, yapılmış gibi kabul eder.
Demek ki, çürüyen bir tohum boşa gitmemiştir; o tohumun içindeki “orman olma niyeti” ibadet defterine yazılmıştır.
DÖRDÜNCÜ İ’LEM: Kur’an’ın Üslubu ve Tenezzül-ü İlahi
Metin Özeti: Kur’an-ı Kerim bazen bir varlığın sayısız gayelerinden sadece insana bakan faydasını zikreder. Bu, diğer gayeleri reddetmek için değil, insanın dikkatini çekmek içindir (ihtar içindir, inhisar için değildir).
İzah ve Şerh:
Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan, kelâm-ı ezelîdir ve muhatabı bütün şuur sahipleridir. Lakin en şerefli muhatap insandır. Bu sebeple Kur’an, kâinattaki varlıkları anlatırken, ekseriyetle insanın menfaatine ve idrakine bakan cihetleri nazara verir. Buna belâgatta “Tenezzül-ü İlahi” (Allah’ın, kullarının anlayış seviyesine göre hitap etmesi) denilir.
Mesela metinde geçen ayet-i kerime:
“Ay için de birtakım menziller (yörüngeler) tayin ettik. … Yılların sayısını ve hesabı bilesiniz diye…” (Yasin Suresi, 39 ve Yunus Suresi, 5. ayetlerin meâlinden iktibasla).
Burada Ay’ın yaratılış gayesi olarak “takvim hesabı ve yılların sayılması” zikredilmiştir.
• Sual: Ay sadece takvim için mi yaratılmıştır?
• Cevap: Hayır. Ay’ın, Dünya’nın dengesinden med-cezir olaylarına, geceyi tenvir etmesinden (aydınlatmasından) semavatın nizamına kadar binlerce hikmet-i kevniyesi (yaratılış hikmeti) vardır.
Ancak Kur’an, insanlara ders verirken, onların en çok işine yarayan ve her gün gözleriyle gördükleri “zamanı bilme” faydasını zikrederek, o nizamın arkasındaki Sâni-i Zülcelal’e dikkat çeker. Bir gayeyi zikretmek, diğer gayeleri inkâr etmek manasına gelmez (Adem-i inhisar). Bilakis, “Bakın, sizin takviminizi bile düşünen Rabbiniz, elbette Ay’ın diğer binlerce vazifesini de hikmetle derç etmiştir” manasını ihtiva eder.
Hülâsa: Kur’an, insan merkezli bir anlatımla, insanın aklını elinden tutup, varlıklardaki faydalar üzerinden Fâtır-ı Hakîm’in marifetine (tanınmasına) pencereler açar.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Cenab-ı Hakk’a mahsus taklidi mümkün olmayan en bahir tevhid sikke ve mühürlerinden biri, gayr-ı ma’dud muhtelif eşyayı basit bir şeyden halketmektir. Evet pek basit olan şu topraktan binlerce enva’, muhtelif nebatat, gayr-ı mütenahî bir kudret ile, bir ilim ile, pek büyük bir ittikan, bir sühuletle yaratılmakta olduğu tevhidin öyle bir bürhanıdır ki hem taklidi hem tenkidi imkân haricidir.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Hayat-ı insaniyenin vezaifinden biri de kendi cüz’î sıfatlarını şuunatını, Hâlıkın küllî sıfatlarını, şuunatını fehmetmek için bir mikyas yapmaktır. Amma, âlem-i âhirette haşirdeki şuunat-ı azîmesini ve kıyamette emvatın ihyasıyla ahval-i umumiyesini fehmetmek için, ancak güz mevsiminin kıyametiyle baharların haşri, haşir ve kıyamet-i kübrada Hâlık’ın şuunatına mikyas olabilir.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Müslümanları lehviyat-ı nevmiye mesabesinde olan dünya hayatına davet etmekle, Cenab-ı Hakk’ın helâl ettiği tayyibat dairesinden, haram ettiği habisat mezbelesine teşvik eden adamın meseli öyle bir sarhoşa benzer ki:
Parçalayıcı arslan ile, ünsiyetli ehlî atı birbirinden tefrik edemiyor. Sehpa ağacı ile jimnastik ağacını birbirinden ayıramıyor. Kanlı yarayı kırmızı gülden temyiz edemediği halde, kendisini mürşid bilerek irşad ve nasihata çıkıyor.
Esna-yı irşadda bir adama rastgelir. Zavallı adamın arka tarafında korkunç bir arslan duruyor. Ön tarafında da sehpa ağacı kurulduğu gibi, her iki yanında da dehşetli yaralar var. Fakat adamcağızın elinde iki ilâç vardır. Ve lisanıyla kalbinde iki tılsım vardır. Onları istimal ederse şifayab olur. Ve o arslan, ata inkılab eder; burak gibi bineği olur. O sehpa ağacı da daima teceddüd etmekte olan ahval-i âlemi, seyyal manzaraları seyretmeğe âlet ve vasıta olur. O sarhoş herif, o zavallı adamcağıza diyor: “Yahu nedir o ilâçları, tılsımları saklıyorsun? Onları at keyfine bak.”
Adamcağız: “Yok baba! Bu ilâçlar ve tılsımların hıfz ve himayelerindeyim. Onlardan almakta olduğum haz, lezzet, keyif bana kâfidir. Fakat o arslan gibi parçalayıcı ölümü öldürebilirsen ve sehpayı kırmakla kabir ağzını kapatabilirsen ve hayatımın maruz kaldığı fena ve zeval yaralarını bir hayat-ı bâkiyeye tebdil etmekle tedavi edebilirsen, pekâlâ seninle dans oynayalım. Ve illâ gözümün önünden def’ol git. Sen ancak kendin gibi sarhoşları kandırabilirsin. Ben sarhoş değilim. Dünyanıza, keyfinize ihtiyacım yok. Çünki
حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ ٭ نِعْمَ الْمَوْلٰى وَنِعْمَ النَّص۪يرُ
bana yeter.”
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Aziz, sıddık, muhterem kardeşim;
Mesnevi-i Nuriye eserinden iktibas edilen bu üç mühim “İ’lem” (Bil ki!) parçasını; Risale-i Nur’un üslubuna, lisanına ve manevî muhtevasına sadık kalarak, âyet-i kerimelerin nurları ışığında ve kelime müradifleriyle (eş anlamlılarıyla) beraber şerh ve izah edelim.
Mevzubahis hakikatler, Tevhidin isbatı, Haşrin numuneleri ve İman-Küfür muvazenesine dairdir.
BİRİNCİ İ’LEM: Kudret-i İlahiye ve Sikke-i Tevhid
Metnin Özü ve İzahı:
Bu fıkra, Cenab-ı Hakk’ın Vahdaniyetini (birliğini) ve Kudretini isbat eden en parlak delillerden birini nazara vermektedir. O delil şudur: Sebeplerin basitliği ile neticelerin mükemmelliği arasındaki azim farktır.
Şöyle ki; zahiri sebeplere (esbaba) bakıldığında, görünen en büyük sebep “toprak”tır. Toprak, maddeten kesif, basit, şuursuz, ilimsiz ve iradesiz kara bir maddedir. Lakin bu basit maddeden, hadsiz (sayısız) ve gayr-ı ma’dud (sayılamayan) nebatat, çiçekler ve ağaçlar halkedilmektedir.
Eğer bu icad, o basit toprağa veya tesadüfe verilse; o bir avuç toprağın içinde, bütün o binlerce çeşit bitkinin planını, programını, şeklini ve hususiyetlerini bilen manevî bir fabrika, bir matbaa bulunması lazım gelir. Bu ise muhaldir (imkânsızdır).
Demek ki, o basit topraktan o harika sanat eserlerini;
• Gayr-ı mütenahî bir kudret (sonsuz bir güç),
• Muhit bir ilim (her şeyi kuşatan bir bilgi),
• Pek büyük bir ittikan (sağlam ve kusursuz yapma) ve
• Bir sühuletle (kolaylıkla) yaratan Zat; ancak Vâhid-i Ehad olan Allah’tır.
Bu hakikat, taklidi kabil olmayan (imkânsız) bir sikke-i tevhiddir (birlik mührüdür). Hiçbir sanatkâr, basit bir çamurdan milyonlarca farklı sanat eserini, bir anda, karıştırmadan, mükemmel bir surette yapamaz. Bu fiil, tenkidi (eleştirisi) mümkün olmayan bir bürhandır (delildir).
İlgili Ayet-i Kerime:
Bu hakikate işaret eden ayet-i kerime şöyledir:
“Şüphesiz Allah, taneyi ve çekirdeği yarıp filizlendirendir. Ölüden diriyi çıkarır, diriden de ölüyü çıkarır. İşte Allah budur! O halde (haktan) nasıl dönersiniz?”
(En’âm Suresi, 6/95)
Müradifler (Eş Anlamlılar):
• Bahir: Açık, belli, parlak.
• Gayr-ı ma’dud: Sayısız, sayılamayan.
• İttikan: Sağlam ve kusursuz yapma.
• Sühulet: Kolaylık.
• Bürhan: Güçlü delil, sarsılmaz kanıt.
İKİNCİ İ’LEM: Ene ve Haşr-i Baharî
Metnin Özü ve İzahı:
Bu parça iki mühim hakikati ders vermektedir:
1. İnsandaki Cüz’î Sıfatların Mikyas Olması:
İnsana verilen “Ene” (benlik), cüz’î (sınırlı) ilim, irade ve kudret; Cenab-ı Hakk’ın küllî (sınırsız), mutlak sıfatlarını ve şuunatını (icraatlarını) fehmetmek (anlamak) için bir mikyas (ölçü birimi, tartı aleti) olarak verilmiştir.
İnsan der ki: “Ben şu evi yaptım, şu kadar biliyorum, şu kadar idare ediyorum.” Buradan kıyasla; “Demek ki bu kâinat hanesini de bir yapan, idare eden ve her şeyi bilen bir Zat vardır” diyerek Rabbini tanır. Kendi sınırlı sıfatlarını bir dürbün yaparak, Allah’ın sonsuz sıfatlarını tefekkür eder.
2. Baharın Haşre Delil Olması:
İnsan, dünyadaki sınırlı aklıyla, ahiretteki o “Şuunat-ı Azîme”yi (büyük icraatları), ölülerin diriltilmesini (İhya-yı Emvat) ve Kıyametin dehşetli hallerini tam idrak edemez.
Burada imdadımıza kâinat kitabı yetişir. Güz mevsiminde yeryüzündeki mahlukatın ölmesi bir nevi kıyamettir. Bahar mevsiminde ise o ölmüş, kurumuş kemik gibi ağaçların, köklerin ve tohumların yeniden diriltilmesi; Haşr-i A’zam’ın (Büyük Dirilişin) bir numunesidir. Baharda milyarlarca kökü ve tohumu karıştırmadan, şaşırmadan dirilten Kudret; kıyamette insanları da öyle diriltecektir. Bahar, haşrin bir provası ve isbatıdır.
İlgili Ayet-i Kerime:
Kur’an-ı Hâkim, bu kıyası şu ayetle ders verir:
“Allah’ın rahmetinin eserlerine bak! Yeryüzünü ölümünden sonra nasıl diriltiyor. Şüphe yok ki O, ölüleri de elbette diriltecektir. O, her şeye hakkıyla gücü yetendir.”
(Rûm Suresi, 30/50)
Müradifler (Eş Anlamlılar):
• Şuunat: İşler, haller, fiiller (Şe’n kelimesinin çoğulu).
• Mikyas: Ölçü, kıyas aracı.
• İhya: Diriltme, hayat verme.
• Emvat: Ölüler (Meyyit’in çoğulu).
• Ahval-i Umumiye: Genel haller, durumlar.
ÜÇÜNCÜ İ’LEM: İman ve Küfür Muvazenesi (Temsili Hikaye)
Metnin Özü ve İzahı:
Bu bölümde, dünya hayatını nefsin hevasına göre yaşayan (ehl-i sefahat) ile iman şuuruyla yaşayan (ehl-i iman) arasındaki fark, muazzam bir temsil (örnekleme) ile anlatılmaktadır.
Sarhoş Adam (Ehl-i Dalalet ve Sefahat):
Dünyayı sadece “lehviyat-ı nevmiye” (uyku gibi geçici eğlenceler) zanneden, haram lezzetlere (habisat) dalmış kişidir. Bu kişi gaflet sarhoşluğu içindedir.
• Arslan (Ölüm): O sarhoş için ölüm, parçalayıcı bir vahşidir. Yokluktur, hiçliktir.
• Sehpa Ağacı (Kabir/Ecel): Onun için mezar taşı ve kabir, bir idam sehpasıdır.
• Yaralar (Musibetler): Hayatın zorlukları ve ihtiyarlık, onun için devasız yaralardır.
Sarhoş olduğu için (gafletten dolayı), bu dehşetli hakikatleri görmezden gelir. Başkalarını da kendi gibi geçici eğlencelere davet eder, hakikat ilaçlarını “at keyfine bak” diyerek reddeder.
Mürşid/Mümin Adam (Ehl-i Hidayet):
Elindeki “İki Tılsım” (İman ve Kur’an) sayesinde hakikati olduğu gibi görür ve o korkunç şeylerin mahiyetini değiştirir:
• Arslan (Ölüm): Mümin için ölüm bir yok oluş değil; fani dünyadan baki âleme gitmek için bir vasıta, bir Burak (binek) olur. Dostlara kavuşmaktır.
• Sehpa Ağacı (Kabir/Zaman): Kabir, cennet bahçelerine açılan bir kapıdır. Zamanın akışı ve değişimi ise, Cenab-ı Hakk’ın sanatlarını seyretmek için bir manzaradır.
• İlaçlar (İman): İman, ölümün ve zevalin (yok olmanın) verdiği acıları, beka (sonsuzluk) inancıyla tedavi eder.
Mümin, sarhoş adama der ki: “Senin o geçici eğlencelerin, benim önümdeki ölümü, kabri ve zevali ortadan kaldıramaz. Benim tılsımım (imanım) ise bunları saadet anahtarına çevirir.”
İlgili Ayet-i Kerimeler:
Müminin o metin duruşunu ve tevekkülünü ifade eden ayetler:
“…Bize Allah yeter. O, ne güzel vekîldir!”
(Âl-i İmrân Suresi, 3/173)
“…O, ne güzel dosttur ve ne güzel yardımcıdır!”
(Enfâl Suresi, 8/40)
Müradifler (Eş Anlamlılar):
• Lehviyat-ı Nevmiye: Uyku benzeri oyun ve eğlenceler.
• Habisat: Pis, kötü şeyler (Haramlar).
• Tefrik: Ayırt etme.
• İstimal: Kullanma.
• İnkılab: Dönüşme, değişme.
• Zeval: Sona erme, gitme, yok olma.
• Teceddüd: Yenilenme.
Hâtime
Ey aziz kardeşim; bu üç İ’lem gösteriyor ki, hakiki saadet ve lezzet ancak imandadır ve iman hakikatleri ile kâinata bakmaktadır. Sefahat ve gaflet ise, insanı o “arslan” gibi olan ölümün pençesinde titreyen bir biçare yapar. Çare; Kur’an’ın eczahanesindeki o kudsî ilaçları ve tılsımları istimal etmektir.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Felsefe talebesiyle medeniyet tilmizleri, müslümanları ecnebi âdetlerine ittiba ile şeair-i İslâmiyeyi terk etmeye davet ettiklerinde, Kur’an Nurcuları böylece müdafaada bulunurlar: “Eğer dünyadan zeval ve ölümü ve insandan acz ve fakrı kaldırmaya iktidarınız varsa, pekâlâ, dini de terk ediniz, şeairi de kaldırınız. Ve illâ dilinizi kesin, konuşmayınız. Bakınız arkamızda pençelerini açmış hücuma hazır ecel arslanı tehdid ediyor. Eğer iman kulağıyla Kur’anın sadâsını dinleyecek olursan o ecel arslanı bir burak olur. Bizleri rahmet-i Rahmana ulaştıracaktır. Ve illâ o ecel, yırtıcı bir hayvan gibi bizleri parçalar. Bâtıl itikadınız gibi, ebedî bir firak ile dağıtacaktır. Ve keza önümüzde i’dam sehpaları kurulmuştur. Eğer iman îkanla Kur’anın irşadını dinlersen, o sehba ağaçlarından, sefine-i Nuh gibi sahil-i selâmete, yani âlem-i âhirete ulaştırıcı bir sefine yapılacaktır.
Ve keza sağ yanımızda fakr yarası, solda da acz, za’f cerihası vardır. Eğer Kur’anın ilâçlarıyla tedavi edersen, fakrımız rahmet-i Rahmanın ziyafetine şevk u iştiyaka inkılab edecektir. Acz ve za’fımız da Kadîr-i Mutlak’ın dergâh-ı izzetine iltica için bir davet tezkeresi gibi olur.
Ve keza bizler uzun bir seferdeyiz. Buradan kabre, kabirden haşre, haşirden ebed memleketine gitmek üzereyiz. O yollarda zulümatı dağıtacak bir nur ve bir erzak lâzımdır. Güvendiğimiz akıl ve ilimden ümid yok. Ancak Kur’an’ın güneşinden, Rahman’ın hazinesinden tedarik edilebilir. Eğer bizleri bu seferden geri bırakacak bir çareniz varsa, pekâlâ. Ve illâ sükût ediniz, Kur’anı dinleyelim bakalım ne emrediyor:
فَلَا تَغُرَّنَّكُمُ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَا وَلَايَغُرَّنَّكُمْ بِاللّٰهِ الْغَرُورُ
Hülâsa:
Ayık olan sana tâbi olmaz. Ancak siyaset şarabıyla veya şöhret hırsıyla veya rikkat-ı cinsiye ile veya felsefenin dalaleti ile veya medeniyetin sefahetiyle sarhoş olanlar senin meşreb ve mesleğine tâbi olurlar. Fakat insanın başına indirilen darbeler ve yüzüne vurulan tokatlar, onun sarhoşluğunu izale ile ayıltacaktır.
Ve keza insan hayvan gibi yalnız zaman-ı hal ile mübtela ve meşgul değildir. Belki müstakbelin korkusu ve mazinin hüzün ve kederi ile hâl elemlerine maruzdur. Fakat kendisini şakî, dâll, ahmaklardan addetmeyen adam, Kur’anın şu beşaretini dinlesin:
اَلَٓا اِنَّ اَوْلِيَٓاءَ اللّٰهِ لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ ٭ اَلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَكَانُوا يَتَّقُونَ ٭ لَهُمُ الْبُشْرٰى فِى الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَفِى اْلاٰخِرَةِ لَا تَبْد۪يلَ لِكَلِمَاتِ اللّٰهِ ذٰلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظ۪يمُ
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Aziz, sıddık, müdakkik kardeşim;
Mesnevi-i Nuriye’den iktibas edilen bu kıymettar parçayı; Risale-i Nur’un manevi iklimine, üslubuna ve ıstılahına sadık kalarak; ayet-i kerimelerin nurları ve müradif (eş anlamlı) kelimelerin zenginliğiyle şerh ve izah edeceğiz.
Mevzu bahis olan bu “İ’lem”, ehl-i dalalet ve sefahetin, Müslümanları ecnebi âdetlerine ve İslam şeairini (sembollerini) terk etmeye zorlamalarına karşı; Kur’an şakirtlerinin, iman ve hakikat lisanıyla verdikleri muazzam ve susturucu bir cevaptır. Bu parça, insandaki acz ve fakr damarlarını işleterek, hakiki teselli ve saadetin ancak daire-i imanda olduğunu isbat eder.
Metni, manayı bozmadan paragraflar halinde (kısımlara ayırarak) tahlil ve izah edelim:
Birinci Kısım: Ölüm Hakikati ve Ecel Arslanı
Metin:
“Eğer dünyadan zeval ve ölümü ve insandan acz ve fakrı kaldırmaya iktidarınız varsa, pekâlâ, dini de terk ediniz, şeairi de kaldırınız… Ve illâ o ecel, yırtıcı bir hayvan gibi bizleri parçalar. Bâtıl itikadınız gibi, ebedî bir firak ile dağıtacaktır.”
İzah ve Şerh:
Burada Kur’an talebeleri, maddecilere ve felsefe tilmizlerine (öğrencilerine) meydan okur. İnsanın en büyük ve kaçınılmaz meselesi ölüm (mevt) ve zevaldir (yok oluş, bitiş).
• Meydan Okuma: Ey dünya hayatını gaye edinenler! Eğer elinizdeki fen ve felsefe ile ölümü öldürebiliyor, kabir kapısını kapatabiliyorsanız ve insanın fıtratındaki sonsuz acizliği ve fakirliği kaldırabiliyorsanız, o zaman dini terk etmemizi isteyiniz. Fakat buna gücünüz yetmez; zira ölüm, değişmez bir kanun-u fıtrattır.
• İki Bakış Açısı (Nazar):
• Ehl-i Gaflet İçin: Ölüm, pençelerini açmış, insanı parçalamaya hazır bir **”ecel arslanı”**dır. Onu ebedi bir hiçliğe, sevdiklerinden ebedi bir firaka (ayrılığa) götüren bir felakettir.
• Ehl-i İman İçin: İman kulağıyla Kur’an dinlendiğinde, o korkunç arslan munis bir Burak olur. Mümini zindan-ı dünyadan alıp, Rahmet-i Rahman’a, dost meclisine ulaştıran nurlu bir binek hükmüne geçer.
Hülâsa: Ölümden kaçış yoktur. Çare, ölümü yok saymak değil, onun mahiyetini iman nuruyla değiştirmektir.
İkinci Kısım: Zamanın Akışı ve İ’dam Sehpaları
Metin:
“Ve keza önümüzde i’dam sehpaları kurulmuştur. Eğer iman îkanla Kur’anın irşadını dinlersen, o sehba ağaçlarından, sefine-i Nuh gibi sahil-i selâmete, yani âlem-i âhirete ulaştırıcı bir sefine yapılacaktır.”
İzah ve Şerh:
Bu kısımda zamanın akıp gitmesi ve her geçen günün ömürden bir yaprak düşürmesi “i’dam sehpaları” olarak tasvir edilmiştir.
• Zamanın Yıpratıcılığı: İmansız bir nazarla bakıldığında, günler ve seneler, insanı yokluğa götüren, onu asıp yok edecek darağaçları gibidir. Her saniye, ölüme bir adım daha yaklaşmaktır.
• İmanın Tılsımı: Eğer insan, Kur’an’ın irşadına kulak verirse, o korkunç darağaçları mahiyet değiştirir. O odun parçaları, Hz. Nuh’un (a.s.) gemisi (Sefine-i Nuh) gibi bir kurtuluş vasıtasına dönüşür.
• Sahil-i Selâmet: İman sayesinde kabir, karanlık bir kuyu değil, âlem-i âhirete açılan aydınlık bir kapı ve insanı ebedi saadet sahiline ulaştıran manevi bir gemi olur.
Üçüncü Kısım: İnsanın Mahiyeti (Acz ve Fakr Yarası)
Metin:
“Ve keza sağ yanımızda fakr yarası, solda da acz, za’f cerihası vardır. Eğer Kur’anın ilâçlarıyla tedavi edersen… Acz ve za’fımız da Kadîr-i Mutlak’ın dergâh-ı izzetine iltica için bir davet tezkeresi gibi olur.”
İzah ve Şerh:
İnsanın fıtratında (yaratılışında) nihayetsiz bir acizlik ve fakirlik vardır.
• Fakr ve Acz: İnsan hadsiz ihtiyaçlara muhtaçtır (Fakr) ve başına gelecek belalara karşı son derece zayıftır (Acz/Za’f). Felsefe ve medeniyet, bu manevi yaralara merhem olamaz.
• Kur’an’ın Tiryakı: Kur’an, insana aczini ve fakrını sevdirir. Çünkü:
• Fakrımız: Bizi hadsiz hazine sahibi olan Rahman’ın ziyafetine iştiyakla koşturur. İhtiyacımız arttıkça, O’nun rahmetini daha çok talep ederiz.
• Aczimiz: Bizi her şeye gücü yeten Kadîr-i Mutlak’ın dergahına sığınmaya (iltica etmeye) sevk eder. Aczimiz, kabul olunmaya en layık bir dua ve bir davet tezkeresi (bileti/dilekçesi) hükmüne geçer. İnsan acziyle kudret-i İlahiye’ye dayanır.
Dördüncü Kısım: Uzun Sefer ve Manevi Erzak
Metin:
“Ve keza bizler uzun bir seferdeyiz. Buradan kabre, kabirden haşre, haşirden ebed memleketine gitmek üzereyiz… Güvendiğimiz akıl ve ilimden ümid yok. Ancak Kur’an’ın güneşinden… tedarik edilebilir.”
İzah ve Şerh:
İnsan yolcudur. Yolculuk; ruhlar âleminden başlar, dünya, kabir, haşir ve sırat köprüsünden geçerek ebedü’l-âbâd yolunda devam eder.
• Akıl Fenerinin Yetersizliği: Bu karanlık ve uzun yolda, insanın cüz’i aklı ve sönük felsefi ilmi, yolunu aydınlatmaya yetmez. Akıl, geçmiş ve geleceğin karanlıkları arasında boğulur.
• Kur’an Güneşi: Bu dehşetli yolculukta zulümatı (karanlıkları) dağıtacak tek nur, Kur’an-ı Hakîm’in hidayetidir. Yol azığı (erzak) ise ancak Rahman’ın hazinesinden, yani ibadet ve takvadan temin edilebilir.
• Meydan Okumanın Devamı: “Eğer bizi bu yolculuktan alıkoyacak, ölümü ve kabri iptal edecek bir çareniz varsa söyleyin; yoksa susun!” denilmektedir.
İlgili Ayet-i Kerime (Mealiyle):
Metinde geçen ayet, bu hakikati teyit eder:
Fâtır Suresi, 5. Ayet:
“Ey insanlar! Şüphesiz Allah’ın vaadi gerçektir. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın; o çok aldatıcı (şeytan) da Allah’a güvenerek sizi kandırmasın!”
Beşinci Kısım: Siyaset ve Şöhret Sarhoşluğu
Metin:
“Hülâsa: Ayık olan sana tâbi olmaz. Ancak siyaset şarabıyla veya şöhret hırsıyla… sarhoş olanlar senin meşreb ve mesleğine tâbi olurlar. Fakat insanın başına indirilen darbeler… onu… ayıltacaktır.”
İzah ve Şerh:
Kur’an’ın bu parlak hakikatlerine karşı kimlerin kulak tıkadığı tasvir edilir.
• Gaflet Sarhoşluğu: Aklı başında olan (ayık olan) hiç kimse, sonu yokluk zannettiği bir yola girmez. Ancak siyaset hırsı, şöhret tutkusu, felsefenin saptırması (dalalet) veya medeniyetin gayri meşru eğlenceleriyle (sefahet) sarhoş olmuş kimseler bu yola girer.
• İkaz Tokatları: Nasıl ki sarhoş bir adam bir darbe yese ayılır; musibetler, hastalıklar ve en nihayetinde ölüm darbeleri, o gaflet sarhoşlarını mutlaka ayıltacaktır. Lakin o zaman ayılmanın faydası olup olmayacağı meçhuldür.
Altıncı Kısım: Mazi, Müstakbel ve Hakiki Saadet
Metin:
“Ve keza insan hayvan gibi yalnız zaman-ı hal ile mübtela ve meşgul değildir. Belki müstakbelin korkusu ve mazinin hüzün ve kederi ile hâl elemlerine maruzdur.”
İzah ve Şerh:
İnsanı hayvandan ayıran en mühim fark, zaman düşüncesidir.
• Hayvanın Durumu: Hayvan geçmişi düşünmez, gelecekten endişe etmez. Lezzet alıyorsa keyfine bakar, elem çekiyorsa bağırır. Sadece “şimdi”yi yaşar.
• İnsanın Izdırabı: İnsan ise akıl nimetiyle, geçmiş zamanın hüzünlerini (ayrılıklarını, kayıplarını) ve gelecek zamanın korkularını (ölüm, açlık, yokluk endişesini) şimdiki zamanına taşır. İmansız bir akıl, insanı geçmiş ve geleceğin elemleriyle ezer.
• Beşaret (Müjde): Kendini sapkın (dâll) ve ahmak saymayan insan, Kur’an’ın şu müjdesine kulak vermelidir. İman, hem geçmişin elemini “kader-i İlahi” teslimiyetiyle giderir, hem de geleceğin korkusunu “rahmet-i İlahiye” tevekkülüyle izale eder.
Hâtime ve Müjdeleyen Ayetler:
Metnin sonunda, Allah dostlarının (velilerin) ve müminlerin, bu korku ve hüzünden emin olduklarını müjdeleyen şu ayetler zikredilir:
Yunus Suresi, 62-64. Ayetler:
“Bilesiniz ki, Allah’ın dostlarına hiçbir korku yoktur; onlar üzülmeyeceklerdir de. Onlar iman etmiş ve Allah’a karşı gelmekten sakınmış olanlardır. Dünya hayatında da âhirette de onlar için müjdeler vardır. Allah’ın sözlerinde hiçbir değişme yoktur. İşte bu, büyük başarıdır.”
Bu izahlar gösteriyor ki; Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan, insanın hem dünyasını hem ahiretini aydınlatan, yaralarına merhem olan, ecel arslanını burak yapan yegâne mürşittir.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ
وَ التّ۪ينِ وَ الزَّيْتُونِ ٭ وَ طُورِ س۪ين۪ينَ
ilâ âhiri Sure…
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Her bir masnu’da tahakkuk eden kemal-i san’at, Sâni’in her mekânda ve her masnuun yanında bulunmasına delalet ettiği gibi; hiçbir mekânda ve hiçbir masnuun yanında bulunmamasına da delalet eder.
Ve keza insan, her bir şeye muhtaç olduğu cihetle her şeyin melekûtu elinde ve her şeyin hazinesi yanında olan Zât-ı Akdesden maada kimseye ibadet edemez.
Ve keza insan vücud, icad, hayır, ef’al cihetiyle pek küçük, nâkıs olmakla karıncadan, arıdan edna, örümcekten daha zaîftir. Fakat adem, tahrib, şer, infial cihetiyle semavat, arz, cibalden daha büyüktür. Meselâ: Hasenat yaptığı zaman, habbe habbe yapar. Seyyiat yaparsa kubbe kubbe yapar. Evet meselâ küfür seyyiesi bütün mevcudatı tahkir eder, kıymetten düşürür.
Ve keza insanın bir cihetle kıl kadar bir ihtiyarı, zerre kadar bir iktidarı, şua kadar bir hayatı, dakika kadar bir ömrü, cüz’î bir cüz kadar mevcudiyeti varsa da diğer cihetle hadsiz bir acz ve fakrı da vardır. Kadîr-i Mutlak ve Ganiyy-i Mutlakın tecelliyatına geniş bir ma’kes olur.
Ve keza insan hayat-ı dünyeviye cihetiyle bir çekirdek olup, pek büyük semere ve sünbüller vermek için kendisine tevdi edilen cihazatı, bazı maddeleri elde etmek için tavuk gibi toprakları, gübreleri, necisleri eşmeye sarfeder, faidesiz tefessüh eder. Ve hayat-ı maneviye cihetiyle emelleri ebede kadar uzanan bir şecere-i bâkiyedir.
Ve keza insan fiil ve sa’yi cihetiyle zaîf bir hayvan olup daire-i sa’yi pek dardır. İnfial, sual, dua cihetiyle Rahman-ı Rahîm’in aziz bir misafiridir. Dairesi hayal kadar geniştir.
Ve keza insanın hayat-ı hayvaniyeden aldığı lezzet bir serçe kuşunun lezzeti kadar değildir. Çünki insanda hüzün, keder, korku var, onda yoktur. Fakat cihazat, hissiyat, duygular, istidadlar itibariyle hayvanların en a’lâsından fazla lezzet alır. İnsanın şu vaziyetine dikkat edilirse anlaşılır ki: Bu kadar cihazat, bu hayat için olmayıp, ancak bir hayat-ı bâkiye için kendisine verilmiştir.
Ve keza insan saltanat-ı rububiyetin mehasinine nâzır ve Esma-i kudsiyenin cilvelerine dellâl ve kalem-i kudretle yazılan mektubat-ı İlahiyeyi mütalaa ile mütefekkir olduğu cihetle, eşref-i mahlukat ve halife-i arz olmuştur.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerinin Mesnevi-i Nuriye adlı eserinde yer alan bu hakikatler, insanın kainattaki konumunu, fıtratındaki zıtlıkları ve yaratılış gayesini harika bir vecize üslubuyla beyan etmektedir. Her bir “İ’lem” (Bil ki!), marifetullah (Allah’ı tanıma) yolunda birer fener hükmündedir.
1. Sâni-i Zülcelal’in Mekândan Münezzehiyeti ve Her Yerde Hazır Oluşu
İzah: Her bir sanatlı mahluk (masnu), üzerindeki mükemmel sanat ile ilan eder ki; onu yapan zat, onun her zerresine hakimdir ve yanındadır. Zira nakış, nakkaşsız olmaz. Fakat aynı sanat eseri der ki: “Rabbim beni yarattı ama O, benim gibi sınırlı, maddî ve bir mekâna hapsolmuş değildir.”
• Ayet-i Kerime: “Nerede olursanız olun, O sizinle beraberdir.” (Hadid, 4)
• Sır: Cenab-ı Hak, Bâis ve Kuddüs isimlerinin tecellisiyle; ilmi ve kudretiyle her yerdedir (hâzır ve nâzır), fakat zatı itibariyle hiçbir mekâna muhtaç ve bağlı değildir (münezzeh ve mukaddes).
2. İnsanın Mutlak Muhtaçlığı ve Tevhid
İzah: İnsan öyle bir fıtrattadır ki, midesinin rızkından ebedi saadet arzusuna kadar hadsiz ihtiyaçları vardır. Bu kadar ihtiyacı ancak; her şeyin anahtarı elinde, her şeyin dizgini kabzasında olan Zât-ı Akdes karşılayabilir. Aciz bir kulaç, sonsuz bir denizi kucaklayamadığı gibi; faniler de insanın ebede uzanan ihtiyaçlarına cevap veremez.
• Ayet-i Kerime: “Göklerin ve yerin hazineleri Allah’ındır.” (Münafikun, 7)
• Sır: İbadet, yalnızca Ganiyy-i Mutlak (Sonsuz zengin) olan Allah’a yapılır; zira mülk O’nundur.
3. Vücud ve Adem (Var Etme ve Yok Etme) Cihetindeki Zıtlık
İzah: İnsan, hayır ve icad noktasında bir arıdan daha zayıftır; bir bal peteğini yapamaz. Lakin şer ve tahrip noktasında, küfür ve isyan ile koca bir kâinatın hukukuna tecavüz eder. Bir kibritle muazzam bir ormanı yakmak (tahrip) kolaydır ama bir ağacı yoktan var etmek (icad) ancak Allah’a mahsustur.
• Ayet-i Kerime: “Şüphesiz şirk (küfür) büyük bir zulümdür.” (Lokman, 13)
• Müradif Hakikat: İnsanın hasenatı (iyiliği) cüz-i ihtiyarî ile azdır; seyyiatı (kötülüğü) ise ademî (yokluğa dayalı) olduğu için tahrip gücü çok yüksektir.
4. Acz ve Fakrın Mahiyeti
İzah: İnsanın iktidarı bir zerre, ömrü bir dakika hükmündedir. Lakin bu cüz-i varlık, Allah’ın sonsuz kudretine bir ayna (ma’kes) olmak içindir. Karanlık ne kadar koyu ise, ışığın parlaklığı o kadar belli olur. İnsan da acziyle Allah’ın kudretini, fakrıyla Allah’ın rahmetini ölçer ve gösterir.
• Ayet-i Kerime: “Ey insanlar! Siz Allah’a muhtaç fakirlersiniz.” (Fatır, 15)
• Sır: İnsan, Kadîr-i Mutlak’ın isimlerini tanımak için en kapsamlı bir fihristedir.
5. Hayatın İki Yüzü: Çekirdek ve Şecere
İzah: İnsan eğer sadece dünya için yaşarsa, elmas hükmündeki cihazlarını (akıl, kalp, ruh) süfli arzular için toprakta çürütür. Tıpkı bir tavuğun mücevher dolu bir tarlayı deşelemesi gibi… Fakat ahiret için yaşarsa, o çekirdekten ebedi bir cennet ağacı (şecere-i bâkiye) çıkar.
• Ayet-i Kerime: “Allah mü’minlerden canlarını ve mallarını, karşılığında onlara Cenneti vermek üzere satın almıştır.” (Tevbe, 111)
6. Fiil ve Dua Daireleri
İzah: İnsan çalışmak (sa’y) cihetiyle çok dar bir alana sıkışmıştır; eli ancak ulaştığı yere yetişir. Fakat dua ve istek cihetiyle sınır tanımaz; hayali kadar geniştir. Yıldızları ister, ebedi saadeti diler. Bu vaziyet, onun bu dünyada bir işçi değil, Rahman’ın aziz bir misafiri olduğunu ispat eder.
• Ayet-i Kerime: “Duanız olmasa Rabbim size ne diye değer versin?” (Furkan, 77)
7. Hayvânî ve İnsanî Lezzet Farkı
İzah: Bir serçe kuşu yediği yemden tam lezzet alır, çünkü geçmişin hüznü ve geleceğin korkusu onda yoktur. İnsan ise akıl vasıtasıyla geçmişin elemlerini ve geleceğin endişelerini bugününe taşıdığı için lezzeti zehirlenir. Bu durum ispat eder ki: İnsan, bu dünyaya sadece hayvan gibi yaşayıp gitmek için değil, ebedi bir hayat için donatılmıştır.
• Ayet-i Kerime: “Biz insanı en güzel biçimde (ahsen-i takvim) yarattık.” (Tin, 4)
8. Hilafet-i Arz ve Eşref-i Mahlukat
İzah: İnsanın kâinatın efendisi (eşref-i mahlukat) olmasının sebebi; Allah’ın isimlerinin güzelliklerini seyretmesi, o mukaddes isimlerin tecellilerini dünyaya ilan etmesi (dellâllık) ve kâinat kitabını mütalaa etmesidir. İnsan, Allah’ın yeryüzündeki halifesidir; yani O’nun adına tasarruf eden, O’nu tanıyan bir şahittir.
• Ayet-i Kerime: “Muhakkak ki ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.” (Bakara, 30)
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اَنْتُمُ الْفُقَرَٓاءُ اِلَى اللّٰهِ
İ’lem Eyyühel-Aziz!
İnsandaki kusur sonsuz olduğu gibi, acz, fakr ve ihtiyacına da nihayet yoktur. İnsana tevdi edilen açlık ile nimetlerin lezzetleri tebarüz ettiği gibi; insandaki kusur, kemalât-ı Sübhaniye derecelerine bir mirsaddır. İnsandaki fakr, gına-i rahmetin derecelerine bir mikyastır. İnsandaki acz, kudret ve kibriyasına bir mizandır. İnsandaki tenevvü-ü hacat, enva’-ı niam ve ihsanatına bir merdivendir. Öyle ise fıtratından gaye ubudiyettir. Ubudiyet ise, dergâh-ı izzetine kusurlarına “Estağfirullah” ve “Sübhanallah” ile ilân etmektir.
— · ⁖ · —
اِنَّ الْاَبْرَارَ لَف۪ى نَع۪يمٍ ٭ وَاِنَّ الْفُجَّارَ لَف۪ى جَح۪يمٍ
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Her bir insan için hayat seferinde iki yol vardır. Bu iki yolun uzunluğu kısalığı birdir. Amma birisinde ehl-i şuhud ve ehl-i vukufun şehadet ve tasdikleriyle onda dokuz menfaat ihtimali var. İkinci yolda mes’ele ma’kusedir. Onda dokuz zarar ihtimali vardır. İkinci yol ile gidenin ne silâhı var ne zahîresi. Tabiî yolda pek çok korkulara maruz kalacağı gibi ihtiyaçlarını def’ için çoklara minnet altında kalır. Fakat birinci yola sülûk edenin hem silâhı hem erzakı beraberdir. Pek serbestane gider. Birinci yol Kur’an yoludur, ikinci yol ise dalalet yoludur.
Evet ehl-i şuhudun, ehl-i vukufun tasdik ve şehadetleriyle sabittir ki, iman yümnüyle yürüyen emn ü eman içindedir. Ve bilâhere merkez-i hükûmete ulaştığında onda dokuzu büyük mükâfatlara mazhar olacaklardır. Fakat, dalalet zulümatı içinde yürüyenler esna-yı seferde korkudan, açlıktan her şeye ve herkese tezellül ettikten sonra, mahall-i hükûmete vâsıl olduğunda onda dokuzu ya i’dam veya ebedî hapse mahkûm olacaklardır. Binaenaleyh aklı olan, zararlı bir şeyi, dünyevî, edna bir hıffet için tercih etmez.
Ehl-i şuhud dediğimizden maksad, evliyaullahtır. Zira velayet sahibi, avamın itikad ettiği şeyleri gözle müşahede ediyor. Kur’an yolu ile gidenlerin silâh ve zahîreleri ise; Kadîr-i Mutlak’a, Ganiyy-i Kerim’e olan tevekkül onları temin eder. Zira tevekkül, istinad ve istimdad noktalarını tazammun ediyor. Bu noktalar da kelime-i tevhidi istilzam ediyor. Kelime-i tevhid de namazı iktiza ediyor. Namaz dahi ubudiyetin esas bir rüknüdür. Ubudiyeti emreden tekliftir. Mükellefiyetini îfa edenin, mükellefiyet müddetince, mükellefiyet-i askeriye gibi yemekleri, libasları ve sair hayat lâzımeleri hazine-i Rahmandan verilir. Mükellefiyet-i askeriye iki buçuk senedir. Amma mükellefiyet-i ubudiyet, müddet-i ömürdür.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Birinci İ’lem: İnsanın Fakr ve Aczinin Kemalât-ı İlahiyeye Mirsad Olması
Bu bölüm, “Ey insanlar! Allah’a muhtaç olan sizsiniz.” (Fâtır Suresi, 15) ayet-i kerimesinin bir tefsiri mahiyetindedir. İnsanın mahiyetindeki noksanlıklar, aslında Esma-i Hüsna’nın tecellilerini yansıtan birer ölçü birimidir.
• Sonsuz Kusur ve Kemalât-ı Sübhaniye: İnsanın kendi noksanlığını ve kusurunu derk etmesi, Cenab-ı Hakk’ın kusursuz kemalâtını ve mukaddes sıfatlarını müşahede etmesi için bir mirsad yani bir rasat noktasıdır. İnsan ne kadar noksan olduğunu anlarsa, Allah’ın o derece mükemmel olduğunu idrak eder.
• Acz ve Kudret-i Rabbaniye: İnsandaki mutlak acz, yani hiçbir şeye gücü yetmemesi hali; Kadîr-i Zülcelal’in nihayetsiz kudretine ve azametine bir mizan yani ölçüdür. İnsan kendi zayıflığını gördükçe, her şeye hükmeden o muazzam kudreti tasdik eder.
• Fakr ve Gına-i Rahmet: İnsanın hiçbir şeye malik olmaması ve her şeye muhtaç olması manasındaki fakrı, Allah’ın sonsuz zenginliğine ve rahmet hazinelerine bir mikyas yani kıstastır. Açlık nasıl ki yemeklerdeki lezzetleri ortaya çıkarıyorsa, bu manevî açlık da rahmet-i İlahiyenin derecelerini hissettirir.
• Tenevvü-ü Hacat (İhtiyaçların Çeşitliliği): İnsanın hayatını idame ettirmek için hissettiği binlerce çeşit ihtiyaç, Rahman-ı Rahim’in bin bir çeşit ihsanatına ve nimetlerine ulaştıran bir merdiven hükmündedir.
• Netice-i Fıtrat: İnsanın bu dünyadaki yaratılış gayesi ubudiyettir (kulluktur). Bu kulluğun özü ise; kulun kendi aczini görüp “Sübhanallah” ile tesbih etmesi ve kusurlarını itiraf ederek “Estağfirullah” ile dergâh-ı İlahiyeye iltica etmesidir.
İkinci İ’lem: Hayat Seferindeki İki Yol ve Akıbetleri
Bu İ’lem, “Şüphesiz iyiler Naîm cennetindedirler; günahkârlar ise yakıcı ateştedirler.” (İnfitâr Suresi, 13-14) ayetlerinin hakikatini bir temsil ile beyan eder.
• İki Yolun Mukayesesi: Hayat yolculuğunda önümüzde iki ana yol vardır.
• Birinci Yol (Kur’an Yolu): İman ve hidayet yoludur. Bu yolda yürüyenler, ehl-i şuhud (hakikati gören evliyaullah) ve ehl-i vukufun (alimlerin) şehadetiyle, emniyet içindedirler. Bu yolun yolcusu, Kadîr-i Mutlak’a tevekkül ettiği için hem manevî silahı (iman) hem de azığı (salih amel ve tevekkül) yanındadır. Kimseden korkmaz ve kimseye minnet etmez.
• İkinci Yol (Dalalet Yolu): Küfür ve sapkınlık yoludur. Bu yolda gidenin ne silahı ne de zahiresi (erzakı) vardır. Her hadiseden korkar ve ihtiyaçları için her şeye, her kula el açıp tezellül eder (alçalır). Bu yolun akıbeti, büyük bir hüsran ve ebedî hapis hükmündedir.
• Tevekkül ve Ubudiyet İlişkisi: Kur’an yolunda gidenlerin en büyük kuvveti tevekküldür. Tevekkül ise dayanma ve yardım isteme noktalarını içine alır. Bu da kalpteki Kelime-i Tevhid’i (Allah’tan başka ilah olmadığına inanmayı) tazammun eder. Bu iman ise en mühim meyvesi olan namazı iktiza eder.
• Askerlik Temsili: Nasıl ki bir asker, devletin emri altında vazifesini yaptığı müddetçe yemeği, kıyafeti ve teçhizatı hazine-i askeriyeden verilir; öyle de ubudiyet vazifesini yerine getiren bir mü’minin hayat levazımatı, Rezzak-ı Kerim’in rahmet hazinesinden ihsan edilir.
• Müddet-i Ömür: Dünya askerliği muvakkat (geçici) bir müddet iken, kulluk mükellefiyeti doğumdan ölüme kadar devam eden bir hayat seferidir. Akıl sahibi olan kişi, geçici bir dünya rahatı için ebedî bir saadeti feda edip dalalet yolunu tercih etmez.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
وَمَا هٰذِهِ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَٓا اِلَّا لَهْوٌ وَلَعِبٌ وَاِنَّ الدَّارَ اْلاٰخِرَةَ لَهِىَ الْحَيَوَانُ
İ’lem Eyyühel-Aziz!
İnsan bir yolcudur. Sabavetten gençliğe, gençlikten ihtiyarlığa, ihtiyarlıktan kabre, kabirden haşre, haşirden ebede kadar yolculuğu devam eder. Her iki hayatın levazımatı, Mâlik-ül Mülk tarafından verilmiştir. Fakat o levazımatı, cehlinden dolayı tamamen bu hayat-ı fâniyeye sarfediyor. Halbuki, o levazımattan lâakal onda biri dünyevî hayata, dokuzu hayat-ı bâkiyeye sarfetmek gerektir. Acaba birkaç memleketi gezmek için hükûmetten yirmidört lira harcırah alan bir memur, ilk dâhil olduğu memlekette yirmiüç lirayı sarfederse, öteki yerlerde ne yapacaktır? Hükûmete ne cevab verecektir? Böyle yapan kendisine akıllı diyebilir mi? Binaenaleyh Cenab-ı Hak her iki hayat levazımatını elde etmek için yirmidört saatlik bir vakit vermiştir. Çoğunu aza, azını çoğa vermek suretiyle, yirmiüç saat kısa ve fâni olan dünya hayatına, hiç olmazsa bir saatı da beş namaza ve bâki ve sonsuz uhrevî hayata sarfetmek lâzımdır ki dünyada paşa, âhirette geda olmasın!
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Gafil olan insan, kendi vazifesini terkeder, Allah’ın vazifesiyle meşgul olur. Evet insan, gafletten dolayı iktidarı dâhilinde kolay olan ubudiyet vazifesinin terkiyle, zaîf kalbiyle rububiyet vazife-i sakîlesinin altına girer, altında ezilir. Ve aynı zamanda bütün istirahatını kaybetmekle âsi, şakî, hâin adamların partisine dâhil olur.
Evet insan bir askerdir. Askerlik vazifesi başka, hükûmetin vazifesi başkadır. Askerlik vazifesi talim, cihad gibi din ve vatanı koruyacak işlerdir. Hükûmetin vazifesi ise, erzakını, libasını, silâhını vermektir. Binaenaleyh erzakını temin için askerliğe ait vazifesini terk edip ticaretle -meselâ- iştigal eden bir asker, şakî ve hâin olur. Bu itibarla insanın Allah’a karşı ubudiyet, vazifesidir. Terk-i kebair takvasıdır. Nefis ve şeytanla uğraşması, cihadıdır.
Amma gerek nefsine gerek evlâd ve taallukatına hayat malzemesini tedarik etmek Allah’ın vazifesidir. Evet madem hayatı veren odur. O hayatı koruyacak levazımatı da o verecektir. Yalnız, hükûmetin asker için ofislerde cem’ettiği erzakı askerlere taşıttırdığı, temizlettirdiği, öğüttürdüğü, pişirttirdiği gibi, Cenab-ı Hak da hayat için lâzım olan levazımatı küre-i arz ofisinde yaratıp cem’ettikten sonra, o erzakın toplanmasını ve sair ahvalini insana yaptırır ki, insana bir meşguliyet, bir eğlence olsun ve atalet, betalet azabından kurtulsun.
Ey insan! Rahm-ı maderde iken, tıfl iken, ihtiyar ve iktidardan mahrum bir vaziyette iken, seni pek leziz rızıklar ile besleyen Allah, sen hayatta kaldıkça o rızkı verecektir. Baksana! Her bahar mevsiminde sath-ı arzda yaratılan enva’-ı erzakı kim yaratıyor ve kimler için yaratıyor? Senin ağzına getirip sokacak değil ya! Yahu, eğlencelere, bahçelere gidip dallarda sallanan o güleç yüzlü leziz meyveleri koparıp yemek zahmet midir? Allah insaf versin!
Hülâsa:
Allah’ı ittiham etmekle işini terk edip Allah’ın işine karışma ki nankör âsiler defterine kaydolmayasın.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Aziz, sıddık, müdakkik kardeşim;
İktibas edilen bu kıymettar parçalar, Mesnevi-i Nuriye’den, nefsi terbiye ve kalbi tasfiye eden, gaflet uykusundan uyandıran manidar derslerdir. Bu hakikatler, insanın fâni dünyadaki muvakkat (geçici) misafirliğini ve Ebedî Sultan’a karşı vazifesini ihtar eder.
Zikredilen âyet-i kerimenin meali ile başlayalım:
“Bu dünya hayatı ancak bir eğlence ve oyundan ibarettir. Ahiret yurduna gelince, işte gerçek hayat odur. Keşke bilselerdi!”
(Ankebut Suresi, 29/64)
Bu âyet, “hayat-ı dünyeviye”nin faniliğini ve “hayat-ı bâkiye”nin asıl gaye olduğunu cihan şümul bir dille ilan etmektedir. Şimdi bu hakikat ışığında, iktibas edilen metinleri şerh ve izah edelim.
BİRİNCİ İ’LEM: Ömür Sermayesi ve Ticaret-i Uhreviye
Bu İ’lem, insanın mahiyetini, dünyaya gönderiliş gayesini ve elindeki “zaman” sermayesini nasıl kullanması gerektiğini tasvir eden bir derstir.
1. İnsanın Mahiyeti: Bir Yolcu
Metinde insan, bir “yolcu” olarak tavsif edilmiştir. Bu yolculuk; ruhlar âleminden başlar, rahm-ı maderden (anne karnı) dünyaya, oradan kabre, haşre ve ebede uzanır. İnsan bu yolculuğunda “âciz” ve “fakir”dir; yani yolculuk için gerekli olan levazımatı (ihtiyaçları) kendi kudretiyle tedarik edemez.
• Müradif (Eş Anlamlı) Kelimeler: Sabavet (çocukluk), Levazımat (gereçler, ihtiyaçlar), Harcırah (yol parası), Geda (fakir, dilenci).
2. Yirmi Dört Altın Meselesi (Ömür Sermayesi)
Burada verilen temsil, Risale-i Nur’un Dördüncü Söz bahsinde de tafsilatlı bir şekilde geçen “yirmi dört altın” hakikatidir. Cenab-ı Hak, merhametiyle her kuluna her gün “yirmi dört saat” ömür sermayesi lütfeder. Bu sermaye, iki hayatın (dünya ve ahiret) levazımatını almak için verilmiştir.
• İzah: Akıl ve mantık gereği; insan sermayesinin çoğunu, en kıymetli ve en devamlı olan yere yatırmalıdır. Dünya hayatı kısa, fâni ve geçicidir. Ahiret hayatı ise bâki ve sonsuzdur.
• Hata ve Yanılma: İnsanın cehlinden (cahilliğinden) ve gafletinden dolayı, yirmi dört saatin tamamını şu fâni hayata sarf etmesi, büyük bir hasârettir (zarardır). Tıpkı bir memurun, uzak bir memlekete gitmek için aldığı harcırahın tamamını, daha ilk istasyonda harcaması gibi bir divaneliktir.
3. Çözüm: İktisat ve İbadet
Metinde geçen “hiç olmazsa bir saatı da beş namaza” ifadesi, bu ticaretin kilit noktasıdır. Beş vakit namaz, abdestle beraber günde yaklaşık bir saat vakit alır.
• Geriye kalan yirmi üç saat, şayet o bir saatlik namaz ile nurlandırılırsa ve meşru dairede rızık temini için harcanırsa, o dünyevî işler dahi ibadet hükmüne geçer. Böylece fâni ömür, bâki bir hayatı netice verir.
• Netice: Dünyada “paşa” gibi yaşayıp, ahirette “geda” (el açan fakir) olmamak için, bu sermayeyi hikmetle kullanmak elzemdir.
İKİNCİ İ’LEM: Vazife Taksimi ve Tevekkül
Bu kısım, insanın rububiyet (Rablik, terbiye ve idare etme) ile ubudiyet (kulluk) sınırlarını karıştırmaması gerektiğini, rızık endişesiyle ibadeti terk etmenin büyük bir yanılma olduğunu anlatır.
1. Vazife-i İlahiye ve Vazife-i İnsaniye
Metin, insanı bir “asker”e benzeterek harika bir tasvir yapar.
• Askerin Vazifesi: Talim (eğitim) ve cihad (mücadele) etmektir. Yani insanın vazifesi; Allah’ı tanımak, O’na kulluk etmek, nefis ve şeytanla mücadele etmektir.
• Hükümetin (Allah’ın) Vazifesi: Askerin rızkını, elbisesini ve silahını vermektir. Yani Rezzak-ı Kerim, yarattığı kulunun rızkını taahhüt etmiştir.
2. Gaflet ve Haddini Aşmak
İnsan, gafleti yüzünden, kendi aciz omuzlarına kaldıramayacağı bir yükü alır. Allah’ın vazifesi olan “rızkı yaratmak ve neticeyi halk etmek” işine karışır.
• İkaz: “Kendi vazifesini terkeder, Allah’ın vazifesiyle meşgul olur.” cümlesi, insanın haddini aşmasını ifade eder. Rızık endişesiyle namazı terk etmek, “Ben rızkımı kendim yaratıyorum” iddiasını gizli bir şekilde barındıran bir enaniyet ve hürmetsizliktir.
• Şakî ve Hâin Olmak: Bir asker, talimi bırakıp çarşıda ticaret yapmaya kalkarsa nasıl “asi” ve “hain” sayılırsa; insan da kulluğu bırakıp sadece dünya geçimi peşine düşerse, manen isyankâr olur.
3. Rızık Taahhüdü ve Sebeb-Sonuç İlişkisi
Metinde, rızkın Allah’a ait olduğu şu delillerle isbat edilir:
• Rahm-ı maderde (anne karnında) ve bebeklikte, insan en âciz ve iktidarsız olduğu dönemde en güzel rızıkla beslenmektedir. Demek ki rızık, iktidar ve güce göre değil, acziyet ve ihtiyaca göre gelmektedir.
• Bahar mevsiminde yeryüzü sofrasının donatılması, ağaçların elleri hükmündeki dalların meyveleri bize uzatması, Allah’ın rahmetinin birer nişanesidir.
4. Meşguliyetin Hikmeti
Cenab-ı Hak, rızkı yaratır fakat onun toplanmasını ve hazırlanmasını insana bırakır. Neden?
• Metinde bu durum şöyle izah edilir: “İnsana bir meşguliyet, bir eğlence olsun ve atalet, betalet azabından kurtulsun.”
• Yani çalışmak (sa’y), rızkın “illeti” (yaratıcı sebebi) değil, ancak bir “duası” ve izzet-i İlahiye’nin bir perdesidir. İşsizlik ve tembellik (atalet, betalet), insan fıtratine zıttır ve manevi bir azaptır.
Hülâsa ve Netice
Bu iki “İ’lem”, mümini muhteva olarak şu hakikate davet eder:
Senin vazifen, neticeyi yaratmak değil, sebeplere teşebbüs edip, emredilen ibadeti yapmaktır. Rızkı veren Allah’tır. Sen, O’nun mülkünde bir memursun; O’nun emri dairesinde çalışmalı, O’nun verdiği sermayeyi yine O’nun yolunda harcamalısın.
“Allah’ı ittiham etmekle işini terk edip Allah’ın işine karışma” ihtarını rehber edinip, derûnî bir teslimiyetle kulluğa devam etmek, hakiki saadetin anahtarıdır.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
اُدْعُون۪ٓى اَسْتَجِبْ لَكُمْ
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Bazı dualar icabete iktiran etmez, diye iddiada bulunma. Çünki dua bir ibadettir. İbadetin semeresi âhirette görünür. Dünyevî maksadlar ise, namaz vakitleri gibi, dualar ibadeti için birer vakittirler. Duaların semeresi değillerdir. Meselâ: Şemsin tutulması küsuf namazına, yağmursuzluk yağmur namazına birer vakittir.
Ve keza zalimlerin tasallutu ve belaların nüzulü, bazı hususî dualara vakittir. Bu vakitler bâki kaldıkça, o namazlar, o dualar yapılır. Eğer bu vakitlerde dünyevî maksadlar hasıl olursa, zâten nurun alâ nur. Ve illâ, icabet duaya iktiran etmedi, diyemezsin. Ancak, henüz vakit inkıza etmemiş, duaya devam lâzımdır, diyebilirsin. Çünki o maksadlar duaların mukaddemesidir, neticesi değillerdir. Cenab-ı Hakk’ın duaların icabetine va’detmesi ise, icabet ayn-ı kabul değildir. Yani, icabet kabulü istilzam etmez. Duaya her halde cevab verilir. Cevabsız bırakılmaz. Matluba olan is’af ise, Mücîbin hikmetine tâbidir. Meselâ: Doktoru çağırdığın zaman, herhalde: “Ne istersin” diye cevab verir. Fakat: “Bu yemeği veya bu ilâcı bana ver” dediğin vakit, bazan verir, bazan hastalığına, mizacına mülayim olmadığından vermez.
Adem-i kabul esbabından biri de duayı ibadet kasdıyla yapmayıp, matlubun tahsiline tahsis ettiğinden aks-ül amel olur. O dua ibadetinde ihlas kırılır, makbul olmaz.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
İnkılablar neticesinde, her iki taraf arasında geniş geniş dereler husule geliyor. O dereler üstünde her iki âlemle münasebettar köprüler lâzımdır ki, her iki âlem arasında gidiş geliş olsun. Lâkin o köprülerin inkılabat cinslerine göre şekilleri, mahiyetleri mütebayin; isimleri mütenevvi olur. Meselâ uyku âlemi, yakaza ile âlem-i misal arasında bir köprüdür. Berzah, dünya ile âhiret arasında ayrı bir köprüdür. Ve misal, âlem-i cismanî ile âlem-i ruhanî arasında bir köprüdür. Bahar, kış ile yaz arasında ayrı bir nevi köprüdür. Kıyamette ise, inkılab bir değildir. Pek çok ve büyük inkılablar olacağından, köprüsü de pek garib, acib olması lâzım gelir.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Aziz, sıddık, müdakkik kardeşim;
İktibas edilen bu parçalar, Risale-i Nur Külliyatı’ndan Mesnevi-i Nuriye eserine ait, tefekkürün derinliklerine inen ve imanın esasatını akıl ve kalb imtizacıyla ders veren nurlu metinlerdir.
Mevzunun Temeli: Ayet-i Kerime
Mevzunun başında zikredilen ve bu hakikatlerin menbaı olan ayet-i kerime şudur:
اُدْعُون۪ٓى اَسْتَجِبْ لَكُمْ
(Mü’min [Gâfir] Suresi, 40/60)
Meali: “Rabbiniz şöyle dedi: ‘Bana dua edin, size cevap vereyim (duanızı kabul edeyim)…'”
Bu ayet-i kerime, Cenab-ı Hakk’ın kullarına olan rahmetinin ve rububiyetinin bir tecellisidir. İnsan acizdir, fakirdir; Rabbi ise Gani’dir, Kadir’dir. Dua, bu aczin o kudrete ilticasıdır.
BİRİNCİ İ’LEM: Duanın Hakikati ve İcabetin Sırrı
Bu bölümde Üstad Bediüzzaman Hazretleri, duanın mahiyeti, kabul edilme şartları ve hikmet-i Rabbaniye açısından “cevap verme” ile “kabul etme” arasındaki farkı harika bir surette tasvir ediyor.
1. Dua Bir İbadettir, Sonuç Değildir
• İzah: İnsanlar ekseriyetle duayı, dünyevi bir arzunun yerine gelmesi için bir vasıta zannederler. Halbuki metinde beyan edildiği üzere, dua başlı başına bir ibadettir (kulluk vazifesi). İbadetlerin hakiki semeresi (meyvesi) ve ücreti ise dünyada değil, ahirette alınır. Dünyada beklenen neticeler, o ibadetin yapılma vaktinin geldiğini bildiren işaretlerdir.
2. Musibetler, Dua İbadetinin Vaktidir
• İzah: Nasıl ki güneşin batması akşam namazının vaktinin girdiğini gösterir; aynen öyle de kuraklık, hastalık, musibet veya zalimlerin tasallutu da hususi birer dua vaktidir.
• Yağmursuzluk, yağmur duası namazının vaktidir.
• Hastalık, şifa duasının vaktidir.
• Zalimlerin zulmü, mazlumun duasına vakittir.
• Bu musibetler, insanın aczini anlayıp Kadir-i Mutlak’a sığınması için birer sebeptir. Eğer bela kalkarsa, o dua vakti bitmiş olur. Eğer bela devam ederse, “Dua kabul olmadı” denilmez, “Henüz ibadet vakti bitmedi, duaya devam lazımdır” denilir.
3. İcabet (Cevap Verme) ile Kabul Arasındaki Fark
• İzah: Ayet-i kerimede “Cevap veririm” buyuruluyor, “Aynen istediğinizi veririm” buyurulmuyor. Her dua için Cenab-ı Hak, “Lebbeyk” (Buyur kulum) der. Ancak kulun her istediğini aynen vermek, Hikmet-i Rabbaniye’ye her zaman uygun düşmeyebilir.
• Doktor Temsili: Hasta doktora gider, “Bana şu ilacı ver” der. Hekim-i Hazık (uzman doktor) ona cevap verir. Ancak bazen istediği ilacı verir, bazen o ilacın hastalığına zarar vereceğini bildiği için daha iyisini verir, bazen de hiç vermez. Vermemesi de hastanın faydasınadır.
• Hâkim-i Mutlak olan Allah, kulunun fıtratına, istikbaline veya ahiretine neyin hayırlı olduğunu ezelî ilmiyle bilir. Bazen dünyada istediğini vermez, ahirette daha büyük bir mükafat verir. Bu, duanın reddedildiği manasına gelmez; bilakis en hikmetli surette cevap verildiği manasına gelir.
4. İhlasın Ehemmiyeti
• İzah: Duanın en mühim şartı ihlastır (sadece Allah rızası için yapılması). Eğer insan, duayı sırf o belanın defedilmesi için bir alet gibi kullanırsa, o zaman ibadet ciheti kaybolur. Niyet, Allah’a iltica etmek değil, sadece neticeyi elde etmek olur. Bu durumda o dua, halis bir ibadet olmaz ve tesiri kırılır. İhlasla yapılan dua, “Rabbim Sen bilirsin, hakkımda hayırlısını ver” teslimiyetiyle olandır.
İKİNCİ İ’LEM: İnkılablar ve Manevi Köprüler
Bu bölümde, kainattaki değişimler, geçiş süreçleri ve bu geçişlerde kurulan irtibat noktaları (köprüler) hikmet nazarıyla ele alınmıştır.
1. Varlık Alemleri Arasındaki Dereler ve Köprüler
• İzah: Kâinatta sürekli bir tebeddül (değişim) ve tagayyür (başkalaşma) vardır. Bir halden başka bir hale geçişte, iki durum arasında manevi bir mesafe (dere) oluşur. Bu iki alemin birbiriyle münasebet kurabilmesi için köprülere ihtiyaç vardır. Bu köprülerin mahiyeti, geçiş yapılan alemlerin cinsine göre değişir.
2. Köprülerin Nevileri (Çeşitleri)
Üstad Hazretleri burada mütebayin (birbirinden farklı) alemler arasındaki geçişleri şöyle misallendiriyor:
• Uyku (Nevm): Uyanıklık alemi (yakaza) ile rüya alemi (alem-i misal) arasında bir köprüdür. İnsan uyku vasıtasıyla maddi kayıtlardan sıyrılıp, misal aleminin pencerelerini seyreder.
• Berzah (Kabir Alemi): Dünya hayatı ile ahiret hayatı arasında bir bekleme salonu, bir geçiş köprüsüdür. Ne tam dünya gibidir ne de tam ahiret gibidir; ikisinin ortasında bir irtibat noktasıdır.
• Misal Alemi: Cisimlerin katı ve kesif olduğu “alem-i cismani” ile ruhların latif olduğu “alem-i ruhani” arasında bir köprüdür. Ruhaniyetin cismaniyete, cismaniyetin ruhaniyete aksettiği bir aynadır.
• Bahar Mevsimi: Ölümün kardeşi olan kış ile hayatın fışkırdığı yaz arasında, dirilişi temsil eden hayattar bir köprüdür.
3. Kıyamet İnkılabı ve Sırat Köprüsü
• İzah: Dünyadaki değişimler kısmi inkılablardır. Ancak Kıyamet, bütün kâinatın şeklini değiştirecek, dağları hallaç pamuğu gibi atacak büyük ve dehşetli bir inkılabdır. Bu kadar büyük bir değişimin köprüsü de (Sırat), diğer köprülere benzemez.
• Tabiri caizse; dünya sarayının yıkılıp, ahiret sarayının kurulduğu o dehşetli günde kurulacak köprü, akılların idrakinden aciz, “kıldan ince kılıçtan keskin” tabir edilen, garip ve acib bir mahiyette olacaktır. Çünkü o geçiş, fani alemden baki aleme, imtihan meydanından mükafat veya mücazat diyarına olan son ve en büyük geçiştir.
Hülâsa-i Kelam:
Bu iki “İ’lem”, insanın hem Rabbine karşı olan ubudiyet vazifesinde nasıl bir şuur taşıması gerektiğini (birinci kısım), hem de kainattaki büyük değişimleri ve ahirete geçişi nasıl bir tefekkürle okuması gerektiğini (ikinci kısım) ders vermektedir. Biri kalbin Rabbiyle konuşması, diğeri aklın bekaya açılan pencereleri seyretmesidir.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
İ’lem Eyyühel-Aziz!
İnsanın ba’de-l mevt Hâlık-ı Rahman ve Rahîm’e rücuu hakkında ilânat yapan şu
اِلَيْهِ مَرْجِعُكُمْ ٭ وَ اِلَيْهِ تُرْجَعُونَ ٭ وَ اِلَيْهِ الْمَص۪يرُ ٭ وَ اِلَيْهِ مَاٰبِ
gibi âyetlerde büyük bir beşaret ve teselli olduğu gibi, ehl-i isyana da büyük tehdidleri îma vardır.
Evet bu âyetlerin sarahatine göre: Ölüm; zeval, firak, adem kapısı ve zulümat kuyusu olmayıp; ancak Sultan-ı Ezel ve Ebed’in huzuruna girmek için bir medhaldir. Bu beşaretin işaretiyle kalb adem-i mutlak korkusundan, eleminden kurtulur. Evet küfrün tazammun ettiği cehennem-i maneviyeye bak!
اَنَا عِنْدَ ظَنِّ عَبْد۪ى ب۪ى
Hadîs-i Kudsîsi sırrınca, Cenab-ı Hak kâfirin zan ve itikadını daimî bir azab-ı elîme kalbeder. Sonra, iman ve yakîn ile, Cenab-ı Hakk’ın likasından sonra, rızasından sonra, rü’yetinden sonra mü’minler için hasıl olan lezzetlerin derecelerine bak! Hattâ cehennem-i cismanî, ârif olan mü’min için, âsiye kâfirin cehennem-i manevîsine nisbeten cennet gibidir.
Arkadaş! Âlem-i bekaya delalet eden berahinden maada, arkasında saflar teşkil edip dualarına bir ağızdan “Âmîn! Âmîn!” söyleyen enbiya, evliya, sıddıkîn imamları, Mahbub-u Ezelî’nin Habib-i Ekremi Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın tazarruatı, duaları, âlem-i bekada insanın bekasına pek büyük bürhan ve kâfi bir vesiledir. Çünki; kâinatı serapa istila eden şu hüsünler, güzellikler, cemaller, kemaller; o Habib’in tazarruatını işitmemek veya kabul etmemek kadar çirkin, kabih, kusur, naks addedilecek bir şeye müsaade eder mi? Cenab-ı Hak bütün nekaisten, çirkin şeylerden münezzeh, müberra değil midir? Elbette münezzehtir.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Cenab-ı Hakk’ın verdiği nimetleri söyleyip ilân ve tahdis-i nimet etmek, bazan gurura ve kibre incirar eder. Tevazu kasdıyla da o nimetleri ketmetmek iyi değildir. Binaenaleyh ifrat ve tefritten kurtulmak için istikamet mizanına müracaat edilmeli. Şöyle ki:
Her bir nimetin iki vechi vardır. Bir vechi insana aittir ki insanı tezyin eder, medar-ı lezzeti olur. Halk içinde temayüze sebeb olur. Mûcib-i fahr olur, sarhoş olur. Mâlik-i Hakikî’yi unutur. En-nihayet kibir ve gurur kuyusuna düşürtür.
İkinci vechi ise, in’am edene bakar ki, keremini izhar, derece-i rahmetini ilân, in’amını ifşa, esmasına şehadet eder. Binaenaleyh tevazu, ancak birinci vecihle tevazu olabilir. Ve illâ küfranı tazammun etmiş olur. Tahdis-i nimet dahi, ikinci vecihle manevî bir şükür olmakla memduh olur. Yoksa kibir ve gururu tazammun ettiğinden mezmumdur. Tevazu ile tahdis-i nimet şöylece bir içtimaları var:
Bir adam hediye olarak bir palto birisine veriyor. Paltoyu giyen adama başka bir adam “Ne kadar güzel oldun.” dediğine karşı “Güzellik paltonundur.” dediği zaman, tevazu ile tahdis-i nimeti cem’etmiş olur.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Aziz, sıddık, muhterem kardeşim;
Mesnevi-i Nuriye’nin bu pek kıymettar ve derin manalı parçalarını, Risale-i Nur’un lisanına, üslubuna ve mânâsına sadık kalarak; âyetlerin ışığında ve hakikatlerin inkişafı suretinde aşağıda şerh ve izah ediyoruz.
Mevzubahis metinler, insanın en büyük meselesi olan “ebediyet” arzusunu ve insana verilen nimetlere karşı takınılması gereken “istikametli tavrı” ders vermektedir.
İşte o nurlu hakikatlerin tafsilatlı izahı:
BİRİNCİ İ’LEMİN ŞERH VE İZAHI
Mevzu: Ölümün Mahiyeti, Hâlık’a Rücu ve Ebediyet Burhanları.
1. Ölümün Çehresi ve “İleyhi Merciukum” Sırrı
Cenab-ı Hak, Kur’an-ı Hakîm’de müteaddit defalar;
اِلَيْهِ مَرْجِعُكُمْ (Dönüşünüz O’nadır),
وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ (O’na döndürüleceksiniz),
وَاِلَيْهِ الْمَص۪يرُ (Varış O’nadır)
gibi âyetlerle insanın akıbetini ilan eder.
Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu âyetlerdeki “Rücu” (dönüş) hakikatini iki veçhile tefsir eder:
• Ehl-i İman İçin Beşaret (Müjde): Mümin için ölüm, bir yok oluş değil, Rahman ve Rahîm olan Rabbi’nin huzuruna bir davettir. Gurbetten sılaya dönüştür. Askerlikten terhistir.
• Ehl-i İsyan İçin Tehdit: Allah’ı tanımayan veya O’na isyan edenler için ise bu dönüş; bir hesaplaşma, bir yakalanma ve firarın son bulup celb edilme manasını taşır.
2. Adem (Yokluk) Kuyusu Değil, Ebed Kapısı
İnsanın fıtratında en ziyade korktuğu şey “Adem-i Mutlak” yani hiçliktir, yok olmaktır. İnsanı en çok ezen, daraltan ve yeise (ümitsizliğe) düşüren fikir budur.
Lâkin Kur’an’ın sarahatiyle (açıklığıyla) sabittir ki; ölüm, bir idam-ı ebedî (sonsuz yok oluş) değildir. Belki, fâni dünyadan bâki âleme, zahmet evinden rahmet diyarına geçiş için bir medhal (giriş kapısı) ve bir koridordur.
• Cehennem-i Manevi: Küfür ve inkâr, daha dünyada iken insanın ruhunda manevi bir cehennem yakar. Çünkü “yok olacağım” fikri, var olan her lezzeti zehirler.
• Hadîs-i Kudsî Sırrı: Cenab-ı Hak, “Ben kulumun zannı üzereyim” (Buhari) buyurur. Yani kâfir, Allah’ı yok edici, ölümü de bir hiçlik sandığı için, o zan ve itikadı ona bir azap kamçısı olur. Mümin ise Allah’ı Rahîm ve ölümü vuslat bildiği için, bu zannı ona cennet lezzeti verir.
3. Habibullah’ın (A.S.M) Duası: En Büyük Ebediyet Burhanı
Üstad, bu bahiste enfes bir delil sunar: Peygamber Efendimiz’in (A.S.M) Duası.
Kâinata bakıyoruz; her yerde mükemmel bir hüsn (güzellik), kusursuz bir cemal ve noksansız bir sanat var. Bu güzellikler gösteriyor ki, bu kâinatın Sahibi, çirkinlikten, noksanlıktan, abes iş yapmaktan münezzehtir (uzaktır).
Şimdi düşünelim:
Bütün peygamberlerin, evliyaların ve sadık kulların imamı olan Hazret-i Muhammed (A.S.M); bütün mevcudat adına, arkasında milyarlarca “Âmin” diyen tasdikçilerle beraber elini kaldırıp “Beka isteriz, Ebed isteriz, Saadet-i Ebediye isteriz” diye yalvarsın… Ve o Kerîm ve Rahîm olan Yaratıcı, bu en sevgili kulunun, bu en haklı isteğini reddedip onu hiçliğe atsın? Hâşâ!
Böyle bir reddediş; kâinattaki bütün güzellikleri, manasızlığa ve çirkinliğe çevirir. Güzelliği ve rahmeti sonsuz olan Allah, Habib’inin (A.S.M) duasını reddedip kendi cemaline “çirkinlik” (merhametsizlik) tozunu kondurmaz. Demek ki, O’nun duası hürmetine Âhiret mutlaka vardır ve kapısı açılacaktır.
İKİNCİ İ’LEMİN ŞERH VE İZAHI
Mevzu: Şükür ile Kibir Arasındaki İnce Çizgi ve İstikamet Mizanı.
1. Tahdis-i Nimet ve Kibir Çelişkisi
Kur’an-ı Kerim’de, “Ve Rabbinin nimetini anlat da anlat” (Duha, 11) fermanı vardır. Buna “Tahdis-i Nimet” (Nimeti üzerinde göstermek ve söylemek) denir.
Ancak burada nefsin bir tuzağı vardır:
• Eğer insan nimeti kendinden bilip övünürse gurur ve kibir olur (Karun gibi).
• Eğer tevazu yapacağım diye Allah’ın verdiği nimeti inkâr eder veya gizlerse küfran-ı nimet (nankörlük) olur.
Bu iki uçurum (ifrat ve tefrit) arasından kurtulmak için, Risale-i Nur’un mihenk taşı olan şu ölçüye müracaat edilmelidir: İstikamet Mizanı.
2. Nimetin İki Vechi (Yüzü)
• Birinci Vecih (İnsana Bakan Yüz):
Nimet, insana ziynet olur, lezzet verir. Eğer insan sadece bu yüze bakarsa; “Ben kazandım, ben güzelim, ben âlimim” der. Bu bakış açısı insanı firavunlaştırır, sarhoş eder ve Mâlik-i Hakikî olan Allah’ı unutturur. Bu vecihte tevazu göstermek lazımdır. Yani “Benim değil” diyebilmelidir.
• İkinci Vecih (Allah’a Bakan Yüz):
Nimet, Veren’in (Mün’im) keremini, cömertliğini ve rahmetini gösteren bir aynadır. İnsan bu yüzde, o nimetin üzerindeki nakışları okuyan bir dellâldır (ilân edici).
Bu vecihte nimeti gizlemek olmaz. Aksine, “Rabbim ne güzel lütfetmiş” diyerek izhar etmek, göstermek lazımdır. Bu, manevi bir şükürdür.
3. Tevazu ve Tahdis-i Nimeti Cem Eden Temsil: Palto Örneği
Üstad Hazretleri meseleyi harika bir temsille akla yaklaştırır:
Bir padişah veya bir zat, bir adama çok şık, işlemeli, kıymetli bir palto (kaftan) giydirse.
Halk o adama bakıp: “Maşallah, ne kadar güzelleştin, ne kadar güzelsin” dese.
O adamın iki türlü cevabı olabilir:
• Gururlu Cevap: “Evet, ben çok güzelim, bu güzellik bendendir” derse haddini aşar, emanete hıyanet eder.
• Hakikatli Cevap: “Bu güzellik benim şahsımın veya boyumun posumun değil; şu sanatlı paltonundur. Ve dolayısıyla bana bu paltoyu giydiren Zat’ın güzelliğinin ve ustalığının eseridir. Ben sadece bir mankenim.”
İşte bu ikinci cevapta:
• Tevazu vardır: Çünkü “Ben güzelim” demiyor, nefsine pay çıkarmıyor.
• Tahdis-i Nimet vardır: Çünkü paltonun güzelliğini de inkâr etmiyor, “Palto çirkindir” demiyor. Bilakis paltoyu överek, ustasını övüyor.
Hülasa: Mümin, üzerindeki ilim, servet, güzellik veya makam gibi nimetleri; Allah’ın Esmâsının (isimlerinin) bir tecellisi olarak görmelidir. “Bu benim marifetim değil, Rabbimin ikramıdır” diyerek hem gururdan kurtulur hem de nankörlük etmemiş olur.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Ücret alındığı zaman veya mükâfat tevzi edildiği vakit, rekabet, kıskançlık mikrobu oynamaya başlar. Fakat iş zamanında, hizmet vaktinde o mikrobun haberi olmuyor. Hattâ tenbel olan adam çalışkanı sever. Zaîf olan kavîyi takdir ve tahsin eder. Fakat çalışmasını ister ki, iş hafif olsun, zahmetten kurtulsun.
Dünya da umûr-u diniyeye ve a’mal-i âhirete iş ve hizmet için kurulmuş bir fabrika olduğu cihetle ve o fabrika içerisinde işlenen ve yapılan ibadetlerin semeresi öteki âlemde göründüğüne nazaran ibadetlerde rekabet edilmemelidir. Olduğu takdirde ihlası kaybolur. Ve o rekabeti yapan, halkın takdir ve tahsinleri gibi dünyevî bir mükâfatı düşünür. Zavallı düşünmüyor ki, o düşünce ile amelini adem-i ihlas ile ibtal eder. Çünki sevab i’tasında ve ücret aldığında, nâsı Rabb-i Nâs’a şerik yapar ve halkın nefretlerine hedef olur.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Keramet ile istidrac manen birbirine mübayindir. Zira keramet, mu’cize gibi Allah’ın fiilidir. Ve o keramet sahibi de kerametin Allah’tan olduğunu bilir ve Allah’ın kendisine hâmi ve rakib olduğunu da bilir. Tevekkül ü yakîni de fazlalaşır. Lâkin bazan Allah’ın izniyle kerametlerine şuuru olur, bazan olmaz. Evlâ ve eslemi de bu kısımdır.
İstidrac ise, gaflet içinde iken eşya-yı gaybiyenin inkişafından ve garib fiilleri izhar etmekten ibarettir. Fakat bu istidrac sahibi, nefsine istinad ve iktidarına isnad etmekle enaniyeti, gururu öyle fazlalaşır ki
اِنَّمَٓا اُوت۪يتُهُ عَلٰى عِلْمٍ
okumaya başlar. Lâkin o inkişaf, tasfiye-i nefs ve tenevvür-ü kalb neticesi olduğu takdirde, ehl-i istidrac ile ehl-i keramet arasında tabaka-i ûlâda fark yoktur. Tam manasıyla fenaya mazhar olanlar ise, onlara da Allah’ın izniyle eşya-yı gaybiye inkişaf eder. Ve onlar da o eşyayı fena fillah olan havâslarıyla görürler. Bunun istidracdan farkı pek zahirdir. Zira zahire çıkan bâtınlarının nuraniyeti, müraîlerin zulümatıyla iltibas olmaz.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Aziz, sıddık, müdakkik kardeşim;
Mesnevi-i Nuriye’den hakikat-i ihlasa ve keramet-i evliyaya dair gayet mühim iki düsturu ihtiva etmektedir. Bu metinler, nefsin ve enaniyetin hilelerini, hizmet-i Kur’âniyede ihlasın muhafazasını ve manevî mertebelerde düşülen bir vartayı (tehlkeyi) beyan eder.
BİRİNCİ İ’LEM: Hizmette Rekabetin Men’i ve İhlasın Sırrı
Müellif-i Muhterem (r.a), bu bölümde dünya hayatının mahiyetini ve uhrevî hizmetlerdeki rekabetin manasızlığını izah etmektedir.
1. Mesele: Rekabetin Menşei (Kaynağı)
Metinde beyan edildiği üzere; rekabet, haset ve kıskançlık hisleri, umumiyetle “ücret” ve “mükâfat” taksim edileceği vakit ortaya çıkar. Zira maddî menfaatler ve dünyevî makamlar sınırlıdır, dardır; paylaşıldıkça azalır. Bu yüzden nefisler, başkasının hissesine göz diker.
Lâkin, “iş zamanı” ve “hizmet vakti”, meşakkat ve külfet zamanıdır. Nefis ise fıtraten tenperverdir (tembelliği sever), zahmetten kaçar. Bu sebeple, yükü omuzlayan, işi hafifleten gayretli bir yardımcı gördüğünde kıskanmak şöyle dursun, ona muhabbet eder, onu takdir ve tahsin (beğenme) eder. Zira o yardımcı sayesinde kendi yükü hafiflemiştir.
2. Mesele: Dünyanın Mahiyeti
Üstad Bediüzzaman Hazretleri, dünyanın hakikatini şu veciz ifadeyle tasvir eder:
“Dünya da umûr-u diniyeye ve a’mal-i âhirete iş ve hizmet için kurulmuş bir fabrika…”
Bu teşbihe binaen; dünya bir “dâr-ı ücret” (ücret yeri) değil, bir “dâr-ı hizmet”tir (hizmet yeridir). Müminler bu fabrikada çalışan ameleler hükmündedir. Bir fabrikada çalışan işçilerin, birbirlerinin gayretinden rahatsız olması düşünülemez; bilakis üretimin artması ve işin bitmesi için birbirlerine muavenet (yardım) etmeleri lazımdır.
3. Mesele: İbadette Rekabetin Vahim Neticesi
İbadet ve hizmet-i diniyede rekabet etmek, ihlası kırar. Çünkü:
• İhlas: Yapılan amelin sadece ve sadece Allah rızası için yapılmasıdır.
• Rekabet: İşin içine “başkalarından üstün görünmek”, “halkın nazarını celb etmek” gibi gayr-ı meşru, süflî gayeleri karıştırır.
Metinde geçen; “Zavallı düşünmüyor ki, o düşünce ile amelini adem-i ihlas ile ibtal eder” cümlesi şuna işarettir: Kim dinî hizmette kardeşini kıskanırsa, aslında o hizmetin uhrevî sevabını değil, dünyevî alkışını istiyor demektir. Bu ise ameli boşa çıkarır.
4. Mesele: Şirk-i Hafî (Gizli Şirk) Tehlikesi
Cümlede geçen “Nâsı Rabb-i Nâs’a şerik yapar” ifadesi gayet dehşetlidir. Yani; amelin ücretini Allah’tan beklemek yerine, insanların takdirinden beklemek, insanları Cenab-ı Hakk’ın rızasına ortak koşmak demektir. Bu hal, Kur’an’ın şu emrine zıttır:
“…Rabbine ibadet etmekte hiç kimseyi O’na ortak koşmasın.” (Kehf Suresi, 110. Ayet Meali)
Hülâsa-i Kelâm: Ahiret amellerinde kıskançlık olamaz. Çünkü ahiret nimetleri geniştir, paylaşıldıkça azalmaz. Nur, paylaşıldıkça artar. Bir kardeşin muvaffakiyeti, diğerinin sevabına mâni değildir.
İKİNCİ İ’LEM: Keramet ve İstidracın Farkı
Bu bölümde, manevî harikalar gösterenlerin iki zıt kutbu; “Keramet” (Hakk’ın ikramı) ve “İstidrac” (derece derece helake sürüklenme) arasındaki ince fark izah edilmektedir.
1. Mesele: Keramet ve Tevekkül
Keramet, Allah’ın salih kullarına (Velîlere) bir ikramıdır, mu’cize gibi Allah’ın fiilidir. Hakiki bir velî, elinden zuhur eden harikulade halleri kendinden bilmez. “Bu Rabbimin fazlındandır” der.
• Bu şuur, onda tevekkül (Allah’a güven) ve yakîn (şüphesiz iman) halini ziyadeleştirir.
• Kendini aciz, Rabbini Kadîr bilir. Allah’ın onu gözetlediğini (Rakîb) ve koruduğunu (Hâmi) hisseder.
Metinde “Evlâ ve eslemi de bu kısımdır” denilerek, kerametin farkında olmamanın, farkında olmaktan daha selametli olduğuna işaret edilir. Çünkü farkındalık, nefsi gurura sevk edebilir.
2. Mesele: İstidrac ve Enaniyet
İstidrac; küfür veya fısk içinde olan, gaflet ehli kimselerin elinde görülen harika hallerdir. Bu kimseler, gaybî bazı sırları keşfedebilir veya garip fiiller sergileyebilirler. Ancak bu durum, onlar için bir “mekr-i İlahî”dir (Allah’ın tuzağıdır).
• İstidrac sahibi, bu başarıyı kendi ilmine, gücüne ve iktidarına verir.
• Nefsine dayanır (istinad eder).
• Enaniyeti (benliği) şişer, firavunlaşır.
Müellif burada, Kur’an-ı Kerim’de Karun’un helakine sebep olan o meş’um (uğursuz) sözünü hatırlatır:
اِنَّمَٓا اُوت۪يتُهُ عَلٰى عِلْمٍ
Meali: “…O (servet) bana ancak kendimdeki bilgi sayesinde verildi…” (Kasas Suresi, 78. Ayet)
İstidrac sahibi de tıpkı Karun gibi, “Ben kazandım, benim ilmimle oldu” diyerek Rabbini unutur ve felakete sürüklenir.
3. Mesele: Fenâ Fillah ve Hakiki Keşif
Metnin sonunda, manevî terakki ile nefislerini tezkiye etmiş (temizlemiş) ve kalpleri nurlanmış zatların durumu nazara verilir.
• Tabaka-i Ûlâ (İlk Tabaka): Zahirde, istidrac ehli ile keramet ehli benzer işler yapabilir (gaybı bilmek gibi). Avam bunları karıştırabilir.
• Fark-ı Zahir (Açık Fark): Lakin hakikatbîn olanlar için fark açıktır. Hakiki velîler, “Fena Fillah” makamında (kendi varlığını Allah’ın varlığında yok sayma) olduklarından, eşyayı Allah’ın nuruyla görürler. Onların bâtınlarındaki (iç alemlerindeki) nuraniyet, dışlarına akseder.
• Müraîlerin (ikiyüzlülerin) ve istidrac ehlinin zulümatlı (karanlık) halleri ise bu nur ile iltibas olmaz (karışmaz).
Netice-i Kelâm:
Hizmet-i İmaniyede esas olan; ücreti sadece Allah’tan beklemek, kardeşinin meziyetiyle iftihar etmek ve elden gelen her türlü hayrı ve muvaffakiyeti, nefisten değil, Allah’ın rahmetinden bilmektir. Nefis, “Ben yaptım” derse istidraca düşer; Kalp, “Hüve (O) yaptı” derse keramete ve rızaya erer.
Cenab-ı Hak bizleri ihlas-ı tammeye muvaffak eylesin, istidracdan ve enaniyetin desiselerinden muhafaza buyursun. Âmin.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
وَ اِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِه۪
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Tesbihat, ibadat, gayr-ı mahdud enva’larıyla her şeyde vardır. Fakat, her şeyin kendi tesbihat ve ibadetini bütün vecihlerini daima bilip şuur edinmesi lâzım değildir. Çünki husul huzuru istilzam etmez. Tesbih ve ibadet edenler, yalnız yaptıkları amelin mahsus bir tesbih veya sıfatı malûm bir ibadet olduğunu bilirlerse kâfidir. Zâten Mabud-u Mutlak’ın ilmi kâfidir. İnsandan maada mahlukatta teklif olmadığından, onlara niyet lâzım değildir. Ve keza amellerinin sıfatını bilmek de lâzım değildir.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
İnsan-ı mü’minin kıymeti, ihtiva ettiği san’at-ı âliye ile esma-i hüsnadan in’ikas eden cilvelerin nakışları nisbetindedir. İnsan-ı kâfirin kıymeti ise, et, kemikten ibaret fâni ve sâkıt maddesinin kıymetiyle ölçülür. Kezalik bu âlem de, eğer Kur’anın tarif ettiği gibi mana-yı harfiyle, yani Cenab-ı Hakk’ın azametine bir âlet nazarıyla bakılırsa, o nisbette kıymetdar olur. Eğer felsefenin dediği gibi, mana-yı ismiyle yani hiçbir fâil, Hâlık ile bağlı olmayıp müstakill-i bizzât nazarıyla bakılırsa, kıymeti camid, mütegayyir maddesinde münhasır kalır. Kur’andan istifade edilen ilmin felsefe ilminden ne derece yüksek olduğu, şu misal ile tebarüz eder:
وَجَعَلَ الشَّمْسَ سِرَاجًا
Bu hükm-ü Kur’anî Esma-i hüsnanın cilvelerine bakmak için bir pencere açıyor. Şöyle ki:
Ey insan! Bu şems, azametiyle beraber size müsahhardır. Meskenlerinize nur veriyor. Yemeklerinizi hararetiyle pişirtiyor. Sizin öyle Azîm, Rahîm bir Mâlikiniz var ki, bu şems onun bir lâmbası olup misafirhanesinde sâkin misafirlerini ziyalandırıyor.
Felsefenin hikmetince, şems büyük bir ateştir, yerinde dönüyor. arz ile seyyarat, ondan uçan parçalardır. Cazibe ile şemse merbut kalarak medarlarında hareket ediyorlar.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
İnsanın Cenab-ı Hak’tan hiçbir hakkı taleb etmeye hakkı yoktur. Bilakis daima ona şükretmeye medyundur. Çünki mülk onundur. İnsan onun memluküdür.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Aziz, sıddık, müdakkik ve hakikat-bin kardeşim;
Mesnevi-i Nuriye bahçesinden iktibas edilen bu âlî hakikatler, kâinatın tılsımını açan, insanın mahiyetini ve Hâlık-ı Kâinat ile olan münasebetini izah eden, tevhidin en parlak lem’alarıdır.
Bismillâhirrahmânirrahîm.
BİRİNCİ İ’LEM: Kâinatın Fıtrî Tesbihatı ve Şuursuz İbadeti
Metin Özeti: Her şeyin Allah’ı tesbih ettiği, ancak mahlukatın kendi ibadetinin farkında olmasının şart olmadığı, Allah’ın bilmesinin kâfi olduğu hakikati.
İzah ve Şerhi:
Cenab-ı Hak, Kur’an-ı Hakîm’de; “Varlık âleminde hiçbir şey yoktur ki, O’nu hamd ile tesbih etmesin” (İsra, 17/44) fermanıyla, zerrelerden şümus’a (güneşlere) kadar her bir mevcudun, lisan-ı haliyle bir zikir, bir tesbih ve bir ibadet içinde olduğunu beyan buyurur.
Buradaki ince sır şudur: İbadet ve tesbih, sadece “niyet” ve “şuur” ile yapılan bir fiil değildir. İki türlü ubudiyet vardır:
• Ubudiyet-i Fıtriye (Yaratılıştan gelen ibadet): Bu, insandan gayrı mahlukatın, nebatatın, cemadatın ve hayvanatın ibadetidir. Bir çiçeğin harika renkleriyle açması, bir ağacın meyve vermesi, bir taşın sanatlı yapısı; Fâtır-ı Zülcelal’in emrine itaat etmeleri ve O’nun isimlerini (Esma-i Hüsna) göstermeleri cihetiyle en büyük bir tesbihtir. Onların, “Biz şu an Allah’ı zikrediyoruz” diye bir şuura (bilince) sahip olmaları gerekmez.
• Ubudiyet-i İhtiyariye (İrade ile yapılan ibadet): Bu, insan ve cinlere mahsustur ki, niyet ve şuur ister.
Mahlukatın vazifesi, evamir-i tekviniyeye (yaratılış kanunlarına) mutlak itaat ederek, kendilerine takılan hikmetleri ve sanatları izhar etmektir. Onların bu hali, Mabud-u Mutlak olan Allah’ın ilmi dairesindedir. Nasıl ki bir asker, komutanının emriyle hareket ederken yaptığı stratejik manevranın bütün hikmetlerini bilmese de vazifesini yapmış olur; aynen öyle de mahlukat da İlm-i Ezelî’nin sevkiyle hareket eder. Husul (meydana gelme), huzuru (farkında olmayı) gerektirmez. Yani fiilin vücuda gelmesi için, failin o fiilin derin manasını bilmesi şart değildir; Fail-i Hakiki olan Allah’ın bilmesi ve o ameli “ibadet” olarak kabul etmesi kâfidir.
İKİNCİ İ’LEM: Mana-yı Harfi ve Mana-yı İsmi (Bakış Açısının Kıymeti)
Metin Özeti: Müminin kıymetinin Allah’ın sanatına mazhariyetinden, kâfirin kıymetinin ise sadece maddesinden ibaret olduğu; kâinata “Mana-yı Harfi” (Allah namına) ile bakmanın ilim, “Mana-yı İsmi” (kendi namına) ile bakmanın ise cehalet ve camidiyet olduğu hakikati.
İzah ve Şerhi:
Bu makam, imanın insana ve kâinata kazandırdığı o muazzam kıymeti ders verir. İnsan, özü itibarıyla âciz, zayıf, et ve kemikten ibaret fâni bir cisimdir. Eğer insanı sadece bu maddi cihetiyle tartarsan, bir hayvanın ölüsü kadar bile kıymeti kalmaz, toprağa düşer çürür gider. Bu, “Mana-yı İsmi” ile yani mevcudata kendisi adına bakmaktır.
Ancak “Mana-yı Harfi” ile yani mevcudata Allah namına, O’nun sanatı ve eseri nazarıyla bakıldığında mahiyet değişir:
• Müminin Kıymeti: İman, insanı Sâni-i Zülcelal’in bir sanatı, Esma-i Hüsna’nın nakışlarını gösteren bir antika, bir ilanname ve Samedani bir mektup hükmüne getirir. Bir demir parçası ham iken değersizdir, fakat üzerine dâhi bir sanatkâr antika bir işleme yaparsa, o demir paha biçilmez olur. İşte mümin, üzerindeki “nakş-ı sanat” ile kıymetlenir.
• Kâfirin Kıymeti: İmansız nazar, o sanatı görmez, sadece maddeyi görür. Madde ise fânidir, sâkıttır (düşüktür), zâildir. Dolayısıyla kıymeti hiç hükmündedir.
Güneş Misali ve Felsefe ile Kur’an’ın Mücadelesi:
Üstad Bediüzzaman Hazretleri, bu farkı “Ve ce’ale’ş-şemse sirâcen” (Güneşi bir kandil/lamba kıldı) [Nuh, 71/16] ayetiyle izah eder.
• Felsefenin Nazarı (Mana-yı İsmi): Güneş devasa bir ateş topudur, yakıcıdır, korkunçtur, kör tesadüflerle ve cazibe kanunlarıyla döner durur. Bu bakış, insana vahşet ve dehşet verir; ruhu sıkar, kâinatı manasız bir makine gibi gösterir.
• Kur’an’ın Nazarı (Mana-yı Harfi): Güneş, Rahîm ve Kerîm olan bir Zat’ın misafirhanesinde (dünyada) oturan misafirleri (insanları) için tavana asılmış bir lambadır, bir sobadır. Müsahhardır (emir altına alınmıştır). Başıboş değil, bir memurdur.
Kur’an’ın bu dersi, güneşi “korkunç bir ateş kütlesi” olmaktan çıkarır, “Rahman’ın nurani bir hizmetkarı” suretine sokar. İnsana ünsiyet (dostluk) ve huzur verir. İlim, eğer insanı marifetullaha (Allah’ı bilmeye) götürmüyorsa, Risale-i Nur lisanınca o ilim değil, cehalettir.
ÜÇÜNCÜ İ’LEM: Mülk Sahibi ve Şükür Borcu
Metin Özeti: İnsanın Allah’tan hak talep etme yetkisinin olmadığı, bilakis daima şükretmekle mükellef olduğu; çünkü mülkün sahibinin Allah olduğu hakikati.
İzah ve Şerhi:
Cenab-ı Hak, Mâlik-ül Mülk’tür (Mülkün hakiki sahibi). İnsan ise memluktür (köledir, mülk edinilendir). Hukukta bir kaide vardır: “Mülk sahibi, mülkünde dilediği gibi tasarruf eder.”
İnsan, yokluk karanlıklarından (adem), varlık nuruna (vücud) kendi gücüyle çıkmamıştır. Hayatını, gözünü, kulağını, aklını bir bedel ödeyerek satın almamıştır. Bütün bunlar, Rezzak-ı Kerîm tarafından meccanen (bedelsiz) ve lütuf olarak verilmiştir.
Bir insan, “Neden bana daha fazlasını vermedin?” veya “Neden başıma bu musibet geldi?” diye Rabbine şekva edemez, hak iddia edemez. Çünkü elindeki sermaye kendisinin değildir ki, zarara uğradığını iddia etsin.
• Hiçbir şey vermeyip yoklukta bıraksaydı, kimin O’ndan hak talep etmeye gücü yeterdi?
• Taş değil de ağaç, ağaç değil de hayvan, hayvan değil de insan, insan değil de Müslüman olarak yaratılmak, sırf bir ihsan-ı İlahidir.
Bu sebeple, insanın vazifesi “hak dava etmek” değil, “şükür ve sena” etmektir. İnsan, Allah’a karşı daima medyundur (borçludur). Her nefes, her nimet, her an, yeni bir şükrü gerektirir. Şikâyet, kaderi tenkit; hak iddia etmek ise uluhiyetin şanına karşı bir nevi isyandır. Müminin şiarı; “Lütfun da hoş, kahrın da hoş” diyebilmek ve mülkü sahibine teslim edip, emanetçi olduğunu bilmektir.
Elhasıl: Bu dersler bize; kâinata tefekkürle bakmayı, iman gözlüğüyle eşyanın hakikatini görmeyi ve haddini bilip Rabbine şükretmeyi talim eden marifet nurlarıdır.
Fesübhanallah! Ne kadar ince ne kadar derin ve ne kadar hakikatli bir ders-i ibret…
Rabbim bizleri mana-yı harfi ile kâinatı okuyan, mülkün sahibini tanıyan ve daima hamd eden kullarından eylesin. Âmin.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
MU’CİZE-İ KÜBRADAN BİRKAÇ KATREYİ TAZAMMUN EDEN ONDÖRDÜNCÜ REŞHA
BİRİNCİ KATRE:
Nübüvvet-i Ahmediye’yi (A.S.M.) isbat eden deliller ne ta’dad ve ne tahdid edilemez. Ehl-i tahkik ve yüksek insanlarca, beyanları hakkında yapılan tasnifler pek çoktur. Acz ve kusurum ile “Şuaat” adlı eserimde o şemsin bazı şuaları beyan edildiği gibi, “Lemaat” adlı ikinci bir eserimde Kur’anın i’caz dereceleri, kırka iblağ edilmiştir. Ve o vücuh-u i’cazdan belâgat-ı nazmiyeye ait bir vecih de “İşarat-ül İ’caz” nam eserimde beyan edilmiştir. İştihası olanlara o üç kitabı tavsiye ediyorum.
İKİNCİ KATRE:
Geçen derslerden anlaşıldığı üzere Hâlık-ı arz ve semavatın, nev’-i beşerin ıslah ve terbiyesi için inzal ettiği Kur’anın pek çok vazife ve makamları vardır.
Evet Kur’an kâinatın bir tercüme-i ezeliyesidir. Ve kâinatın kendi lisanlarıyla okudukları âyât-ı tekviniyenin tercümanıdır. Ve şu kitab-ı âlemin tefsiri olduğu gibi; arz, semavat sahifelerinde müstetir Esma-i hüsnanın definelerini keşşaftır. Ve şu âlem-i şehadete âlem-i gaybdan bir lisandır. Ve âlem-i İslâmın güneşi olduğu gibi, âlem-i âhiretin de haritasıdır. Ve Cenab-ı Hakk’ın zâtına, sıfâtına, esmasına, şuunatına bir bürhan ve bir tercümandır. Ve keza nev’-i beşerin şeriat kitabı, hikmet kitabı, dua kitabı, davet kitabı, ibadet kitabı, emir kitabı, zikir kitabı, fikir kitabı olmakla, zahiren bir kitab şeklinde ise de ihtiva ettiği fünun ve ulûm cihetiyle binlerce kitab hükmündedir.
ÜÇÜNCÜ KATRE:
Tekrarat-ı Kur’aniyedeki i’cazın bir lem’asını beyan zımnında “Altı Nokta”dan ibarettir.
Birinci Nokta:
Kur’an bir zikir kitabı, bir dua kitabı, bir davet kitabı olduğuna nazaran, surelerinde vukua gelen tekrar, belâgatça ayn-ı isabet ve ayn-ı hikmettir. Çünki zikir ve duadan maksad sevabdır ve merhamet-i İlahiyeyi celbetmektir. Malûmdur ki, bu gibi hususlarda fazlasıyla tekrar lâzımdır ki, o nisbette sevab kazanılsın ve merhamet celbedilsin. Hem de zikrin tekrarı kalbi tenvir eder. Duanın tekrarı bir takrirdir. Davet dahi, tekrarı nisbetinde tesiri, te’kidi vardır.
İkinci Nokta:
Kur’an bütün beşerin tabakatına hitab ve deva olduğu için, zeki-gabî, takî-şakî, zâhid gayr-ı zâhid, bütün insan tabakaları şu hitab-ı İlahiyeye mazhar ve bu eczahane-i Rahmaniyeden ilâç almaya hakları vardır. Halbuki Kur’anı tamamen ve daima okumak herkese müyesser değildir. Bunun için, lüzumlu olan maksadlar, hüccetler bilhâssa uzun surelerde tekrar edilmiştir ki her bir sure hemen hemen bir küçük Kur’an hükmünde olsun ki herkes sühuletle istediği vakit istediği sureyi okumakla tam Kur’anın sevabını kazanabilsin. Evet
وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْاٰنَ لِلذِّكْرِ
olan âyet-i kerime bu hakikatı isbat ediyor.
Üçüncü Nokta:
Cismanî ihtiyaçlar vakitlerin ihtilaflarıyla tebeddül eder. Noksan ve fazlalaşır. Meselâ: Havaya olan ihtiyaç her anda var. Suya olan ihtiyaç, midenin harareti zamanlarında olur. Gıdaya olan hacet, her günde olur. Ziyaya olan ihtiyaç, alelekser haftada bir defa lâzımdır. Ve hâkeza…
Kezalik manevî ihtiyaçlar da vakitleri muhtelif ve mütefavittir. Her anda “Allah” kelimesine ihtiyaç vardır. Her vakit “Besmele”ye her saatte “Lâ ilahe illallah”a ihtiyaç vardır. Ve hâkeza…
Binaenaleyh; âyetlerin, kelimelerin tekrarı, ihtiyaçların tekrarından ileri geliyor. Ve keza o gibi hükümlere olan ihtiyacın şiddetine işarettir.
Dördüncü Nokta:
Bilirsiniz ki; Kur’an bu metin din-i azîmin esasatını ve İslâmiyetin erkânını tesis ettiği gibi, içtimaat-ı beşeriyeyi tebdil eden bir kitabdır. Malûmdur ki: Müessis olan zât, vaz’ettiği esasları güzelce yerleştirmek için tekrarlara çok ihtiyacı olur. Evet tekrar edilen şey sabit kalır, takarrur eder, unutulmaz.
Ve keza Kur’an, beşerin muhtelif tabakalarından kalî veya halî yapılan suallere lâzım olan cevabları veren umumî bir mürşid-i mücîbdir. Malûm ya, sual tekerrür ederse cevab da tekerrür eder.
Beşinci Nokta:
Bilirsiniz ki, Kur’an pek büyük mes’elelerden bahseder. Ve kalbleri iman ve tasdike davet eder. Ve çok ince hakikatlerden bahis açar. Akılları; marifete, dikkate tahrik eder. Binaenaleyh o mesailin, o ince hakaikın, kalblerde, efkârda tesbit ve takriri için suver-i muhtelifede türlü türlü üslûblarla tekrara ihtiyaç vardır.
Altıncı Nokta:
Bilirsiniz ki, her âyet için bir zahir var, bir bâtın var; bir had var, bir muttala’ var. Ve her bir kıssa için çok vecihler, hükümler, faideler, maksadlar vardır. Binaenaleyh muayyen bir âyet her yerde öbür münasib bir vecih için, bir faide için zikredilebilir. Bu itibarla, zahiren tekrar görünse bile hakikatte tekrar değildir.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Aziz, sıddık, müdakkik kardeşim;
Mesnevi-i Nuriye’den iktibas edilen bu Ondördüncü Reşha, Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’ın ve Nübüvvet-i Ahmediye’nin (A.S.M.) hakkaniyetini isbat eden, belâgat ve hikmet dolu bir derstir. Bu metin, Kur’an’ın tarifini, kâinatla olan münasebetini ve sathi nazarla “tekrar” zannedilen hususların aslında nasıl birer hikmet ve ihtiyaç kaynağı olduğunu beyan eder.
BİRİNCİ KATRE: Nübüvvet-i Ahmediye’nin (A.S.M.) Sınırsız Delilleri
Metnin Özü: Hazret-i Peygamber’in (A.S.M.) peygamberliğini isbat eden deliller sayılamayacak kadar çoktur.
İzah ve Şerhi:
Cenab-ı Hak, Resul-i Ekrem’ini (A.S.M.) âlemlere rahmet olarak göndermiş ve onun davasını, kâinatın her zerresine yerleştirdiği delillerle teyit etmiştir. Nübüvvet-i Ahmediye, sönmez bir güneş gibidir; onun ziyası her yerde görünür. Ehl-i tahkik (hakikati araştıran âlimler), bu delilleri tasnif etmişlerdir, lakin bu deliller ta’dad (sayma) ve tahdid (sınırlama) kabul etmez.
Üstad Bediüzzaman Hazretleri, aczini itiraf etmekle beraber, bu güneşin şualarını “Şuaat” nam eserinde (ki bu eser bilahare Risale-i Nur’un diğer parçaları içinde neşredilmiştir) ve Kur’an’ın kırk vechile mu’cize olduğunu “Lemaat” (Yirmibeşinci Söz: Mu’cizat-ı Kur’aniye Risalesi bu hakikatin zirvesidir) adlı eserinde beyan etmiştir. Ayrıca Kur’an’ın nazmındaki (dizilişindeki) o eşsiz belâgatı “İşarat-ül İ’caz” tefsirinde izah etmiştir.
Bu eserler, akla ve kalbe hitap ederek, şüpheleri izale eder ve imanı taklitten tahkike çıkarır.
İKİNCİ KATRE: Kur’an’ın Kâinat ve İnsan İçin Mahiyeti
Metnin Özü: Kur’an’ın vazifesi, beşerî terbiye etmektir. O, kâinatın ezelî bir tercümesidir.
İzah ve Şerhi:
Kur’an-ı Kerim, sadece kuru bir emirler manzumesi değil; yerlerin ve göklerin Hâlık’ı olan Allah’ın, mülkünü tarif eden bir fermanıdır.
• Tercüme-i Ezeliye ve Âyât-ı Tekviniye: Kâinat, Allah’ın kudretiyle yazılmış büyük bir kitaptır (Kitab-ı Kebir-i Kâinat). Dağlar, denizler, yıldızlar bu kitabın harfleridir. Lakin bu harfler sessizdir. Kur’an ise bu sessiz kitabın “tercümanıdır”. Yaratılış ayetlerinin (âyât-ı tekviniye) manasını okur ve beşere duyurur.
• Esma-i Hüsna’nın Keşşafı: Yer ve gök sayfalarında gizlenmiş (müstetir) İlahi isimlerin hazinelerini açan bir kâşiftir (keşşaf). Bir çiçekteki sanata bakıp “Bu nedir?” diyene, Kur’an “Bu, Sâni-i Zülcelal’in Cemil isminin nakşıdır” diye cevap verir.
• Âlem-i Gaybın Lisanı: Görünen şu şehadet âleminde, görünmeyen gayb âleminin hakikatlerini konuşan bir dildir.
• İnsan İçin Çok Yönlü Bir Mürşid: Kur’an, insan için hem şeriat (hukuk), hem hikmet (felsefenin hakiki yüzü), hem dua, hem ibadet, hem emir ve hem de fikir kitabıdır.
Zahiren (dış görünüşte) tek bir kitap gibi görünse de, ihtiva ettiği (içerdiği) ilimler ve fenler cihetiyle binlerce kitap hükmündedir.
İlgili Ayet:
“Elif, Lâm, Râ. Bu Kur’an, Rablerinin izniyle insanları karanlıklardan aydınlığa, mutlak güç sahibi ve övgüye lâyık olan Allah’ın yoluna çıkarman için sana indirdiğimiz bir kitaptır.” (İbrahim Suresi, 14:1)
ÜÇÜNCÜ KATRE: Tekrarat-ı Kur’aniye’nin Hikmeti (Altı Nokta)
Kur’an’daki tekrarlar, sathi (yüzeysel) nazarla bakanlar için kusur gibi görünse de, hakikatte bir i’caz parıltısıdır. İşte bunun altı hikmeti:
Birinci Nokta: Zikir ve Duanın Tabiatı
İzah: Kur’an bir zikir, dua ve davet kitabıdır. İnsan fıtraten unutkandır ve gaflete düşmeye müsaittir. Zikrin ve duanın ruhu, tekrarındadır. Nasıl ki bir defa yemek yemek ömür boyu yetmezse, bir defa “Allah” demek de manevi açlığı gidermez.
• Ayn-ı İsabet: Tam yerinde ve doğru olandır.
• Tesir ve Te’kid: Davet (tebliğ), tekrar edildikçe kalpte yerleşir, tesiri artar ve te’kid (kuvvetlendirme) edilmiş olur.
• Kalbi Tenvir: Zikrin tekrarı, paslanan kalpleri nurlandırır, cilalar.
İlgili Ayet:
“Ey iman edenler! Allah’ı çokça zikredin.” (Ahzab Suresi, 33:41)
İkinci Nokta: Her Tabakaya Hitap (Küçük Kur’an Sırrı)
İzah: Kur’an, en zeki âlimden en sade vatandaşa (avam), takva sahibinden (takî) günahkâra (şakî) kadar herkese şifadır. Herkesin her zaman Kur’an’ın tamamını okumaya vakti veya gücü yetmeyebilir. Bu sebeple Cenab-ı Hak, rahmetiyle, Kur’an’ın en mühim maksatlarını (Tevhid, Nübüvvet, Haşir, Adalet) uzun surelerin içinde tekrar etmiştir.
Böylece bir tek sureyi okuyan, Kur’an’ın külli muhtevasından hissesini alır. O sure, “Küçük bir Kur’an” hükmüne geçer. Bu, Kur’an’ın “Eczahane-i Rahmaniye” olmasının bir neticesidir.
İlgili Ayet:
“Andolsun biz Kur’an’ı, düşünüp öğüt almak için kolaylaştırdık. Var mı düşünüp öğüt alan?” (Kamer Suresi, 54:17)
Üçüncü Nokta: İhtiyacın Şiddeti ve Tekerrürü
İzah: Maddi ihtiyaçlar nasıl farklılık gösterirse, manevi ihtiyaçlar da öyledir.
• Hava: Her an (Daimi ihtiyaç) -> “Hû” ve “Allah” lafzına benzer.
• Su: Günde birkaç defa -> “Besmele”ye benzer.
• Gıda: Günde belirli vakitlerde -> Diğer ahkâma benzer.
• Ziya (Işık): Haftada bir (mecazi) -> Bazı nadir meselelere benzer.
İnsanın her nefeste Rabbine, her işin başında “Bismillah”a, her an “La ilahe illallah” hakikatine ihtiyacı vardır. Kur’an’daki tekrarlar, bu manevi gıdaların, insanın ruhuna ne kadar lazım olduğunu gösterir. Tekrar, ihtiyacın şiddetinden ileri gelir.
Dördüncü Nokta: Tesis ve Terbiye
İzah: Kur’an, kökleşmiş batıl inançları yıkan ve yerine sarsılmaz bir İslam binası inşa eden bir kitaptır. Bir müessis (kurucu), yeni ve büyük bir nizamı yerleştirmek için esasları defalarca nazara vermelidir.
• Takarrur: Tekrar edilen şey zihinde sabitlenir, karar kılar.
• Tebdil: Toplum hayatını (içtimaat-ı beşeriye) değiştirmek, ancak ısrarlı bir terbiye ve tekrar ile mümkündür.
Ayrıca, Kur’an umumi bir mürşittir. İnsanlar asırlar boyu aynı soruları sormuşlardır (kalî veya halî). Soru tekerrür edince, cevabın da tekerrür etmesi hikmetin gereğidir.
Beşinci Nokta: Hakikatlerin Kalbe Yerleşmesi
İzah: Kur’an, iman, haşir (öldükten sonra diriliş), tevhid gibi pek büyük ve akılları hayrette bırakan meselelerden bahseder. Bu “ince hakaik” (ince hakikatler), bir defa söylemekle nefsin ve vehmin elinden kurtarılıp kalbe yerleştirilemez.
Akılları marifete (Allah’ı tanımaya), kalpleri tasdike davet ederken; o meseleyi türlü türlü üsluplarla, değişik suretlerde (suver-i muhtelife) tekrar etmek lazımdır ki, hakikat zihinlerde “tesbit” (sabitlenme) ve “takrir” (yerleşme) bulsun.
Altıncı Nokta: Çok Yönlü Manalar (Vücuh-u Muhtelife)
İzah: Kur’an’ın her bir ayetinin zahiri (dış), batını (iç), haddi (sınırı) ve muttala’ı (doğduğu yer/ufuk) vardır. Bir kıssa veya bir cümle, bir yerde hukuki bir hüküm için zikredilirken, başka bir yerde ahlaki bir ders, bir diğer yerde ise imani bir hakikat için zikredilebilir.
Zahiren aynı cümle gibi görünse de bulunduğu makam (siyak ve sibak) itibarıyla farklı bir veçheye, farklı bir faydaya bakar. Dolayısıyla bu, hakikatte manasız bir tekrar değil, manayı zenginleştiren bir “tazammun” hadisesidir.
Elhasıl:
Bu “Ondördüncü Reşha”, Kur’an’ın mucizevi yapısını, onun tekrarındaki tatlılığı ve beşerin hem dünyevi hem uhrevi yaralarına nasıl merhem olduğunu harika bir surette isbat ve izah etmektedir.
Rabbim bizleri Kur’an’ın esrarına aşina ve ahkâmıyla amil eylesin.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
DÖRDÜNCÜ KATRE:
Kur’anın felsefî mesail-i kevniyenin bir kısmında ihmal ile, bir kısmında ibham ile, öteki kısmında icmal ile işaret ettiği derece-i i’cazı “Altı Nükte” zımnında izah ediyoruz.
Birinci Nükte:
S: Ne için Kur’an da, hikmet ve felsefe gibi kâinattan bahsetmiyor?
C: Felsefe hakikattan udûl etmiş, kâinata mana-yı ismiyle bakarak, kâinatı kâinat hesabına istihdam ediyor. Kur’an ise, Haktan hak ile nâzil olmuş, hakikata gidiyor. Mevcudata mana-yı harfiyle bakarak Hâlıkının hesabına istihdam ediyor.
S: Ulvî ve süflî ecramın mahiyetleri, şekilleri, hareketleri hakkında fennin verdiği beyanat gibi beyan lâzım iken, mübhem bırakılmıştır?
C: Bu gibi mes’elelerde ibham daha mühimdir. Ve icmal daha cemil ve güzeldir. Çünki Kur’an, istitradî ve tebaî olarak Cenab-ı Hakk’ın zâtına, sıfatına istidlal için kâinattan bahsediyor. İstidlalin birinci şartı, delilin neticeden daha zahir ve malûm olması lâzımdır. Eğer fencilerin iştihası gibi “Şemsin sükûnuna, arzın hareketine bakmakla Allah’ın azametini anlayınız.” demiş olsaydı, delil müddeadan daha hafî olurdu. Ve insanların ekserîsi, ekser zamanlarda fehmedemediklerinden inkâra zehab ederlerdi. Halbuki, irşad ve hidayet zamanlarında cumhurun derece-i fehimleri nazara alınarak ona göre söz söylemek îcabeder. Maahâza ekseriyete yapılan müraattan, ekalliyette kalanın mahrumiyeti neş’et etmez. Çünki onlar da istifade ediyorlar. Amma mes’ele makuse olursa, ekseriyet mahrum kalır, istifade edemez. Çünki fehimleri kâsırdır.
Ve sâniyen:
Belâgat-ı irşadiyenin şe’nindendir ki, avamın nazarına, âmmenin hissine, cumhurun fehmine göre hareket yapılsın ki; nazarları tevahhuş, fikirleri kabulden imtina’ etmesin. Binaenaleyh cumhura olan hitabın en beligi zahir, basit, sehl olmasıdır ki âciz olmasınlar. Muhtasar olsun ki, melûl olmasınlar. Mücmel olsun ki, lüzumlu olmayan tafsilden nefret etmesinler.
Ve sâlisen:
Kur’an mevcudatın ahvalinden ancak Hâlıkları için bahseder. Mevcudatın zâtlarına ait değildir. Bu itibarla Kur’anca en mühim, kâinatın Hâlık’a nâzır olan ahvalidir. Fen ise, Hâlık’ı işe katmıyor. Kâinatın ahvalinden bizâtiha bahsediyor. Ve keza Kur’an bütün insanlara hitab eder. Ve ekseriyetin fehmini müraat eder ki, tahkiki bir marifet sahibi olsunlar. Fen ise, yalnız fenciler ile konuşur. Avamı nazara almıyor. Avam taklidde kalıyor. Bu itibarla fennin tafsilâtını ihmal veya ibham, maslahat-ı âmme ve menfaat-i umumiyeye nazaran, ayn-ı isabet ve ayn-ı hikmettir.
Ve râbian:
Kur’an bütün zamanları tenvir ve bütün insanları irşad eden bir kitabdır. Bu itibarla irşadın belâgatı îcabınca, ekseriyeti, nazarlarında bedihî olan mes’elelere karşı mükâbereye, mugalataya îka’ ve icbar etmemek lâzımdır. Ve onlarca mahsus, meşhud, maruf olan bir şeyi lüzumsuz yerde tağyir etmemek lâzımdır. Ve keza vazife-i asliyece ekseriyete lâzım olmayan şeyin ihmal veya icmali lâzımdır. Mes’ele, şemsin zâtından, mahiyetinden bahsetmek değildir. Ancak, âlemi tenvir etmekle, hilkatin nizam merkezi ve âleme mihver olması gibi hârika şeyleri ihtiva eden vazifesinden bahsetmekle, Hâlıkın azamet-i kudretini efkâr-ı âmmeye ibraz etmektir.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Aziz, sıddık, muhterem kardeşim;
Mesnevi-i Nuriye’nin “Katre” risalesinde geçen ve Kur’an-ı Hakîm’in i’cazını, hikmet-i kâinatla olan münasebetini harika bir surette izah eden bu “Dördüncü Katre”, imani meselelerde aklın ve kalbin istikametini bulması için elzem bir ders-i hakikattir.
MUKADDİME: Kur’an’ın Kâinata Bakışı ve İ’cazı
Bu bahiste Üstad Bediüzzaman Hazretleri, Kur’an’ın fen bilimleri ve felsefi meselelere neden detaylı girmediğini, bilakis bazılarını ihmal (atlama), bazılarını ibham (kapalı bırakma) ve bazılarını icmal (özet geçme) ile geçtiğini beyan eder. Bu bir eksiklik değil, bilakis Kur’an’ın mucizevi bir derece-i i’cazıdır. Zira Kur’an bir fen kitabı değil, kitab-ı zikir, kitab-ı fikir ve kitab-ı hikmettir.
BİRİNCİ NÜKTE: Mana-yı İsmi ve Mana-yı Harfi Farkı
Metin: “Ne için Kur’an da hikmet ve felsefe gibi kâinattan bahsetmiyor? … Felsefe hakikattan udûl etmiş…”
İzah ve Şerh:
Burada temel bir sual ve cevap ile başlanır: Neden Kur’an, fen ve felsefe kitapları gibi kâinatın maddi yapısından, atomlardan, galaksilerin dönüş hızlarından detaylıca bahsetmiyor?
Cevaben; Felsefe ve Fen, mevcudata (varlıklara) “Mana-yı İsmi” ile bakar. Yani eşyaya, bizzat eşya için bakar. “Bu nedir, nasıl işler?” der. Kâinatı, yine kâinat hesabına kullanır. Bu bakışta sanat harikadır ama Sanatkâr gizlidir veya hiç yoktur. Bu ise hakikatten udûl etmektir (sapmaktır).
Kur’an ise Hak’tan gelmiştir ve hakikata gider. Mevcudata “Mana-yı Harfi” ile bakar. Yani bir harf, kendisini değil, kendisini yazan kâtibi gösterdiği gibi; Kur’an da kâinata, onun Yaratıcısını (Hâlıkını) tanıtmak için bakar. “Bu ne güzel yapılmış ne güzel surette Sâniini (Sanatkârını) gösteriyor” der.
Misal: Bir aynaya baktığınızda, aynanın camına, süslemesine, kalınlığına odaklanırsanız (Mana-yı İsmi), arkanızdaki manzarayı göremezsiniz. Ama aynaya, arkadaki manzarayı seyretmek için bakarsanız (Mana-yı Harfi), ayna şeffaflaşır, vazifesini yapar. Felsefe cama takılır, Kur’an manzarayı (Esma-i İlahiye’yi) gösterir.
İlgili Ayet:
“Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde akıl sahipleri için ibretler vardır.” (Âl-i İmrân, 3/190)
İKİNCİ BÖLÜM: İbhamın (Kapalılığın) Hikmeti ve Delil-Müddea İlişkisi
Metin: “Ulvi ve süfli ecramın mahiyetleri… hakkında fennin verdiği beyanat gibi beyan lazım iken, mübhem bırakılmıştır? … İstidlalin birinci şartı, delilin neticeden daha zahir ve malûm olması lâzımdır.”
İzah ve Şerh:
Sual şudur: Yıldızlar (ulvi ecram) ve yerdeki varlıklar (süfli ecram) hakkında neden fen bilimleri gibi net bilgiler verilmemiş de, “güneş döner, ay yürür” gibi mübhem (belirsiz) ifadeler kullanılmıştır?
Cevapta muazzam bir mantık kaidesi vardır: İstidlal (delil getirerek isbat etme) makamında, getirilen delil, isbat edilecek şeyden (netice/müddea) daha açık, daha zahir (görünür) ve herkesçe malûm (bilinir) olmalıdır.
Kur’an’ın davası: “Allah vardır ve birdir, her şeyi O idare eder.”
Delili: “Güneşe ve aya bakınız, intizamla hareket ediyorlar.”
Eğer Kur’an, o asırda bilinmeyen fen meseleleriyle, mesela “Dünya güneş etrafında ve kendi ekseninde saatte şu kadar hızla dönüyor” deseydi; insanlar Allah’ın varlığını anlamadan önce, bu yeni ve garip bilgiyi anlamaya çalışacaklardı. Hatta duyularına (gözlerine) ters geldiği için inkâr edeceklerdi. Çünkü göz, dünyayı duruyor, güneşi dönüyor görür. Delil (dünyanın dönmesi), iddiadan (Allah’ın varlığı) daha hafî (gizli) olacaktı. Bu ise irşadın ruhuna aykırıdır.
Kur’an, çoğunluğun (cumhurun) anlayışını nazara alır. Azınlıkta kalan fencilerin hatırı için, çoğunluğu mahrum etmez.
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: Belâgat-ı İrşadiye (İrşadın Belâgatı)
Metin: “Belâgat-ı irşadiyenin şe’nindendir ki, avamın nazarına… göre hareket yapılsın… nazarları tevahhuş… etmesin.”
İzah ve Şerh:
Kur’an’ın gayesi irşaddır, yani doğru yolu göstermektir. Belâgat-ı İrşadiye (İrşad edici söz sanatı) gereği, hitap edilen kitlenin seviyesi esas alınır. İnsanların ekserisi avamdır (halk tabakasıdır, derin fenci değildir).
Eğer Kur’an, avamın hislerine ve görünüşe (hiss-i zahiriye) zıt, çok derin fen meselelerinden bahsetseydi;
• Tevahhuş: İnsanlar ürkerdi.
• İmtina: Kabullenmekten kaçınırlardı.
• Acziyet: Anlamakta zorlanırlardı.
• Melûl: Uzun tafsilattan sıkılırlardı.
Bu sebeple Kur’an’ın üslubu;
• Zahir, Basit, Sehl: Açık, kolay ve anlaşılır.
• Muhtasar: Kısa ve öz.
• Mücmel: Özet.
Ta ki avam istifade etsin, havas (âlimler) da o basit ifadenin altındaki derin manaları (işarat-ı Kur’aniye) keşfedebilsin. Kur’an, bir çocuğa da bir filozofa da aynı anda ders verebilen bir sofra-i Rabbaniyedir.
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM: Hâlık’a Nâzır Ahval ve Tahkiki Marifet
Metin: “Kur’an mevcudatın ahvalinden ancak Hâlıkları için bahseder… Fen ise, yalnız fenciler ile konuşur.”
İzah ve Şerh:
Kur’an için kâinattaki varlıkların “ne olduğu” (kimyasal yapısı, ağırlığı vs.) ikinci plandadır. Asıl mühim olan, o varlıkların Hâlık’a (Yaratıcıya) bakan yüzüdür. Yani sanatı değil, Sanatkârı gösteren cihetidir.
Fen, Yaratıcıyı işe katmadan, sadece sebepleri ve mekanizmayı anlatır. Bu dil sadece fencilerle konuşur, avamı dışlar. Avam, fenni anlayamazsa sadece taklit eder. Ama Kur’an, “Bak şu deveye, nasıl yaratılmış?” dediğinde, çöldeki bedevi de, laboratuvardaki biyolog da Yaratıcının kudretini kendi seviyesine göre anlar ve tahkiki bir marifet (araştırmaya dayalı, sağlam bir Allah bilgisi) kazanır.
Fennin detaylarını ihmal etmek, maslahat-ı âmme (genelin faydası) ve menfaat-i umumiye (herkesin menfaati) açısından tam bir hikmettir. Çünkü Kur’an bir fizik kitabı değil, hidayet kitabıdır.
İlgili Ayet:
“Üstlerinde kanat çırparak uçan kuşlara bakmazlar mı? Onları (havada) Rahmân’dan başkası tutmuyor. Şüphesiz O her şeyi hakkıyla görendir.” (Mülk, 67/19)
(Burada aerodinamik yasaları değil, o yasayı koyan Kudret nazara veriliyor.)
BEŞİNCİ BÖLÜM: Zamanlar Üstü İrşad ve Hidayet Güneşi
Metin: “Kur’an bütün zamanları tenvir ve bütün insanları irşad eden bir kitabdır… mes’elelere karşı mükâbereye, mugalataya îka’ ve icbar etmemek lâzımdır.”
İzah ve Şerh:
Kur’an cihan şümul (evrensel) bir kitaptır; sadece 21. yüzyıl insanına değil, 7. yüzyıl insanına da, kıyamete kadar gelecek insanlara da hitap eder.
Eğer Kur’an, indirildiği asırdaki insanların meşhud (gözle gördüğü) ve maruf (bildiği) şeyleri lüzumsuz yere tağyir etseydi (değiştirseydi); mesela “Güneş duruyor, dünya dönüyor” deseydi; o zamanın insanları “Gözümüzle görüyoruz güneş gidiyor, bu kitap yalan söylüyor” diyerek mükâbere (inatlaşma) ve mugalata (demagoji) yoluna gideceklerdi.
Hâlbuki maksat, güneşin zatı veya helyum gazından oluşması değildir. Maksat şudur: Güneşin dünyayı tenvir etmesi (aydınlatması), nizam merkezi olması, hayatın devamına vesile olması gibi harika vazifeleridir. Bu vazifelerle Allah’ın azamet-i kudreti (kudretinin büyüklüğü) efkâr-ı âmmeye (genel kamuoyuna) ibraz edilir (gösterilir).
Kur’an, fenlerin detaylarında boğulmaz, o detayların işaret ettiği “Tevhid” hakikatini güneş gibi gösterir. Güneşin hareketi hakkında “Güneş de kendi yörüngesinde akıp gitmektedir…” (Yâsin, 36/38) diyerek hem o günkü insanın gördüğü hareketi ifade eder, hem de bugünkü astronominin tesbit ettiği “Solar Apex” (Güneşin samanyolu içindeki hareketi) hakikatine kapı açar. İşte bu, Kur’an’ın i’cazıdır.
Hülâsa-i Kelâm:
Risale-i Nur’un bu harika tesbitiyle anlıyoruz ki; Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan, kâinat kitabını okurken, harflerin (atomların, yıldızların) mürekkebine ve şekline değil, o harflerin taşıdığı manaya (İlahi isim ve sıfatlara) dikkat çeker. Bu sebeple felsefenin boğulduğu detayları terk etmesi, cehaletinden değil, hikmetinden ve belâgatındandır.
Cenab-ı Erhamürrahimin bizleri, kâinata mana-yı harfiyle bakıp, her şeyde Rabbini bulan ve tanıyan bahtiyar kullarından eylesin. Âmin.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
İkinci Nükte:
وَجَعَلْنَا الشَّمْسَ سِرَاجًا
S: Ne için şems “sirac”la tavsif edilmiştir. Halbuki ehl-i fence, şems arza tâbi değildir ki ona sirac olsun. Belki arz ile seyyarat kendisine tâbi olan bir merkezdir?
C: “Sirac” tabiri şöyle bir tasvire işarettir ki: Âlem bir saray gibidir. Mevcudatı, o sarayın müştemilâtı, tezyinatı makamında olduğu gibi, şems de o saray halkını tenvir eden İlahî bir lüküstür. Ve keza “sirac” tabiri Cenab-ı Hakk’ın rububiyetinden doğan vüs’at-i rahmetine ve o rahmet içinde derece-i in’am ve ihsanına bir ihtar ve azamet-i saltanatı içinde vahdaniyetine bir ilândır ki, müşriklerin mabud ittihaz ettikleri kocaman şems, âlem sarayında lüküs vazifesiyle muvazzaf müsahhar bir memur ve bir hizmetkârdır. Malûmdur ki, lâmba hizmetini gören camid bir şeyin ibadete, yani mabud olmaya hiç liyakatı var mıdır?
Üçüncü Nükte:
Kur’an’ın takib ettiği makasıd-ı esasiye ve anasır-ı asliye: Ubudiyetle tevhid, risalet, haşir, adalet olmak üzere dörttür. Diğer bahsettiği mes’eleler ancak bu maksadlara vesilelerdir. Bu itibarla vesilelerde yapılacak tafsilât, ol bâbdaki kavaide muhaliftir. Çünki malayani ile iştigal, maksadı geri bırakıyor. Bunun içindir ki, bazı mesail-i kevniyede Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan ihmal veya ibham veya icmal yapmıştır. Ve keza Kur’anın muhatablarından kısm-ı ekseri avamdır. Avam sınıfının hakaik-i İlahiyenin ince ve müşkil kısmına fehimleri kâdir değildir. Ancak temsil ve icmaller ile fehimlerine yakınlaştırmak lâzımdır. Bunun içindir ki Kur’an, kesret ile temsilleri zikrediyor. Ve istikbalde keşfedilecek bazı mesailde de icmal yapıyor.
Dördüncü Nükte:
Bu Nükte mütercim tarafından tayyedilmiştir.
Beşinci Nükte:
Müellif-i muhteremi tarafından tayyedilmiştir.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Mesnevi-i Nuriye Katre risalesinde geçen ve Kur’an-ı Hakîm’in kâinata ve şemse (güneşe) bakış açısını, fen ve felsefenin bakışından ayıran o derin hakikatleri ihtiva etmektedir.
Şems-i Ezelî’nin Nurunda Kâinat Sarayı ve Makasıd-ı Esasiye
Mevzu bahis olan bu nurlu metin, aklın ve fennin zâhirî nazarını (bakışını), Kur’an’ın hakikatbîn ve hikmet dolu nazarıyla tashih etmektedir. Ehl-i felsefe kâinata “mana-yı ismi”yle, yani varlıkların kendisine ve maddesine bakarken; Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan “mana-yı harfi”yle, yani o varlıkların işaret ettiği Sanatkâr-ı Zülcelal’e bakmaktadır.
Aşağıda, metinde geçen “İkinci Nükte” ve “Üçüncü Nükte” ayrı ayrı başlıklar altında, âyetlerin ışığında ve Risale-i Nur’un ıstılahlarıyla izah edilmiştir.
1. İKİNCİ NÜKTE: Âlem Sarayında Bir Hizmetkâr Olarak “Güneş”
Bu nükte, Cenab-ı Hakk’ın azamet-i rububiyetini ve kâinatı bir hane gibi tanzim edişini nazara vermektedir.
Sualin Hikmeti (Fennin Nazarı vs. Kur’an’ın Nazarı):
Ehl-i fen (bilim insanları) derler ki: “Güneş sabittir, dünya onun etrafında döner. Öyleyse güneş, dünyanın lambası değil, belki dünya ona tâbi bir peykidir.” Bu, hadiseye sadece madde ve hareket kanunları cihetiyle bakan sathi bir görüştür.
Cevabın Hakikati (Kur’an’ın Tasviri):
Kur’an-ı Kerim, Nebe Suresi 13. âyette şöyle buyurmaktadır:
“Biz, parıl parıl yanan bir kandil (sirac) yaptık.” (Nebe, 78/13)
Kur’an’ın güneşe “Sirac” (Lamba) demesinde şu azîm hakikatler saklıdır:
• Âlem Bir Misafirhanedir: “Sirac” tabiri, şu kâinatın başıboş bir tesadüf yığını değil, muntazam bir saray, tezyin edilmiş bir misafirhane olduğunu ihtar eder. Nasıl ki bir odada lamba yanıyorsa, o odanın bir sahibi, bir misafiri ve bir tanzim edicisi vardır; aynen öyle de, dünya sarayının tavanına asılmış olan güneş, bu sarayın Mâlik-i Hakikîsi olan Zat-ı Zülcelal’in varlığına parlak bir delildir.
• Rahmet ve İhsan: Lamba, karanlığı giderip aydınlık verendir. Güneşin bir lamba gibi tasvir edilmesi, Allah’ın (c.c.) rububiyetinden (terbiye ediciliğinden) gelen şefkatini ve rahmetini gösterir. O Sultan-ı Ezelî, misafirleri olan zîhayat (hayat sahipleri) ve insanlar için güneşi bir soba ve bir lamba suretinde istihdam etmektedir.
• Vahdaniyetin İlanı ve Şirkin Reddi: Müşrikler ve güneşe tapanlar, onun büyüklüğüne ve ihtişamına aldanıp ona uluhiyet (ilahlık) isnat etmişlerdir. Kur’an ise “Sirac” diyerek bu batıl inancı kökünden keser. Der ki: “Ey insanlar! O koca güneş, kendi başına buyruk bir ilah değil, bilakis bu âlem sarayında ışık vermekle vazifeli, Allah’ın emrine müsahhar (boyun eğmiş) bir memurdur, cansız bir hizmetkârdır.”
Hülâsa: Bir hizmetkâr, ne kadar büyük ve parlak olursa olsun, efendisinin emrinden çıkamaz. Cansız ve şuursuz bir kütle olan güneşin, hayat sahiplerine bu denli şefkatli hizmet etmesi, onun kendi iradesiyle değil, Hakîm-i Ezelî’nin emriyle hareket ettiğinin en açık isbatıdır.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
ALTINCI KATRE:
Kur’an başka kelâmlar ile mukayese edilmez. Aralarında münasebet yoktur. Evet kelâmın ulviyetine, kuvvetine, hüsnüne, cemaline kuvvet veren mütekellim, muhatab, maksad, makam olmak üzere dört şeydir. Ediblerin zannettikleri gibi yalnız makam değildir. Demek, bir kelâmın derece-i kuvvetini anlamak istediğin zaman; kâiline, muhatabına, gayesine, mevzuuna bak. Bunların dereceleri nisbetinde kelâmın derecesi anlaşılır.
Evet meselâ: O kelâm emir veya nehiy olursa, irade ve kudreti tazammun ettiğinden derecesine göre tezauf ediyor. Meselâ: Kur’anın
يَٓا اَرْضُ ابْلَع۪ى مَٓاءَكِ وَيَا سَمَٓاءُ اَقْلِع۪ى
âyetiyle, sema ve arza verdiği emrin tazammun ettiği yüksek ve kat’î irade ve kudret ile derhal semaî sehab çekilir, arz da suyunu yutar. Ve keza arz ve semaya
اِئْتِيَا طَوْعًا اَوْ كَرْهًا
âyetiyle verilen emri itaatla kabul etmelerinden, o emirdeki irade ve kudretin derece-i kuvveti ve dolayısıyla kelâmın derece-i ulviyeti tebarüz eder. Fakat, insanların camidata verdikleri emirler, mütekellimindeki irade ve kudretin za’fiyeti nisbetinde ruhsuz, hayalî hezeyanlardan farkları yoktur.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Cenab-ı Hakk’ın “A’lem, Ekber, Erham, Ahsen” gibi esma ve sıfât ve ef’alinde kullanılan ism-i tafdil tevhide naks değildir. Çünki maksad, bizzât ve hakikî bir mevsufu gayr-ı hakikî veya aklî bir imkânla veya vehmî bir mevsufla tafdil etmektir.
Ve keza izzet-i İlahiyeye de münafî değildir. Çünki maksad, sıfât ve ahval-i İlahiye ile mahlukatın sıfât ve ef’ali arasında bir müvazene yapmak değildir. Yani, ikisini bir seviyede tuttuktan sonra, bunu ona tafdil etmek değildir ki, sıfât-ı İlahiyeye bir naks olsun.
Evet masnuattaki kemalât, Cenab-ı Hakk’ın kemalinden in’ikas eden bir gölge olduğuna nazaran, masnuat, sıfât-ı İlahiye ile müvazene hakkına mâlik değildir.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
ALTINCI KATRE VE MÜTEAKİP İ’LEM’İN ŞERH VE İZAHI
Aziz, sıddık ve müdekkik kardeşim;
Mesnevi-i Nuriye’den iktibas edilen bu âlî hakikatleri, Risale-i Nur’un kendisine has üslup ve lisanına sadık kalarak,Kur’ânî ve imanî bir nazarla şerh ve izah edeceğiz.
Mevzuubahis metin iki ana kısımdan müteşekkildir. Evvela kelâmın kuvvetini belirleyen esaslar ve Kur’an’ın bu noktadaki i’cazı; saniyen Cenab-ı Hakk’ın sıfatlarındaki büyüklük ve kemâlin, mahlukatla kıyas kabul etmezliği üzerinedir.
BİRİNCİ KISIM: KELÂMIN KUVVETİ VE KUR’AN’IN EŞSİZLİĞİ (ALTINCI KATRE)
Metnin bu kısmı, belâgat ilminde ve usul-ü dinde çok mühim bir düsturu nazara verir. Bir sözün kıymeti, sadece süslü ifadelerinden veya kafiyesinden gelmez. Kelâmın tesiri ve ulviyeti dört temel direk üzerindedir:
• Mütekellim: Sözü söyleyen kimdir?
• Muhatab: Kime söylenmektedir?
• Maksad: Hangi gaye ile söylenmiştir?
• Makam: Hangi makamda ve ne vaziyette irad edilmiştir?
Edipler ve şairler ekseriyetle yalnızca “makam”a dikkat ederken, Kur’an’ın belâgatı bu dört unsurun zirvesinde tecelli eder.
İzah ve Tahlil:
Kur’an-ı Hakîm’in kelâmı, mahlukatın kelâmı ile kıyas edilemez. Zira Mütekellim; Ezel ve Ebed Sultanı olan Rabbü’l-Âlemîn’dir. Muhatab; bütün beşeriyet, hatta cinler ve melaikeler, belki bütün kâinattır. Maksad; hidayet, terbiye, saadet-i ebediyeyi temin ve kâinatın tılsımını açmaktır. Makam ise; rububiyet-i mutlaka ve hâkimiyet-i amme makamıdır.
İşte bu sebepledir ki, Kur’an’daki emir ve nehiyler, sadece birer söz değil, aynı zamanda “İrade ve Kudret” tecellisidir. Bir padişahın “Gel!” emri ile bir neferin “Gel” sözü, lafız olarak aynı olsa da, tesir ve netice bakımından yer ile gök kadar fark vardır. Padişahın emri, kanundur ve icraat gerektirir; neferin sözü ise sadece bir ricadır veya havada kalan bir sestir.
Risale-i Nur’da beyan edildiği üzere, Kur’an kâinata ve unsurlara (suya, toprağa, havaya) emir verdiğinde, o emirde Mütekellim-i Ezelî’nin kudreti işler. Bu hakikati metinde geçen ayetler üzerinden inceleyelim:
1. Misal (Tufan Hadisesi):
وَقِيلَ يَا أَرْضُ ابْلَعِي مَاءكِ وَيَا سَمَاء أَقْلِعِي
Meali: “(Nihayet) «Ey yer suyunu yut! Ve ey gök (suyunu) tut!» denildi.” (Hûd Suresi, 44. Ayet)
Bu ayetteki hitap, bir şairin bulutlara seslenmesi gibi hayali bir tasvir değildir. Burada Mütekellim olan Zat, toprağın ve suyun sahibidir. Emir verildiği an, o emirdeki irade ve kudretin kuvvetiyle, yer derhal itaat eder ve suyunu yutar; gökyüzü derhal bulutlarını çeker. İşte kelâmın ulviyeti, neticesinin bizzat “vukuat” olmasından, yani iş ve oluş meydana getirmesinden anlaşılır.
2. Misal (Semavat ve Arzın İtaati):
ثُمَّ اسْتَوَى إِلَى السَّمَاء وَهِيَ دُخَانٌ فَقَالَ لَهَا وَلِلْأَرْضِ اِئْتِيَا طَوْعًا أَوْ كَرْهًا قَالَتَا أَتَيْنَا طَائِعِينَ
Meali: “Sonra duman halinde olan göğe yöneldi, ona ve yerküreye: «İsteyerek veya istemeyerek, gelin!» dedi. İkisi de «İsteyerek geldik» dediler.” (Fussilet Suresi, 11. Ayet)
Bu ayet-i kerime, Cenab-ı Hakk’ın emirlerine karşı mevcudatın mutlak itaatini gösterir. Buradaki emir, kâinatın teşekkülündeki tekvini emirdir. Camid (cansız) zannedilen varlıklar, Yaratıcı’nın emrini (irade ve kudretini) hisseder ve tereddütsüz itaat ederler.
Netice-i Kelâm: İnsanların cansız varlıklara verdikleri emirler (Mesela bir şairin “Ey dağlar, yol verin!” demesi), icraat kabiliyeti olmayan, zaafiyet içinde, ruhsuz ve hayali sözlerdir. Ancak Kur’an’ın kelâmı, kâinatın Sahibi’nden geldiği için her bir harfinde kudret-i Rabbaniye mündemiçtir.
İKİNCİ KISIM: İSM-İ TAFDİL VE TEVHİD (İ’LEM EYYÜHEL-AZİZ)
Bu bölümde “İ’lem” (Bil ki!) hitabıyla başlayan ders, Cenab-ı Hakk hakkında kullanılan “En Büyük (Ekber), En Bilgin (A’lem), En Merhametli (Erham)” gibi kıyas ifade eden (ism-i tafdil) sıfatların, Tevhid inancına zarar verip vermeyeceği sualine cevap verir.
Mesele Şudur: Gramer kaidesi olarak “Daha büyük” veya “En büyük” denildiğinde, akla kıyas edilecek ikinci bir varlık gelir. “Allah en büyüktür” dendiğinde, “Hâşâ, Allah’tan başka büyükler var da Allah onların en büyüğü müdür?” gibi batıl bir vehim oluşabilir. Metin bu vehmi izale eder.
İzah ve Tahlil:
• Kıyasın Mahiyeti:
Cenab-ı Hakk’ın sıfatlarında kullanılan “En” ifadesi (İsm-i Tafdil), Allah ile mahlukatı aynı cins kabul edip yarıştırmak manasında değildir. Buradaki maksat şudur:
• Mevsuf-u Hakikî (Allah) ile Mevsuf-u Vehmî (Mahlukat): Varlığı kendinden, ezelî ve ebedî olan (Vâcibü’l-Vücud) ile; varlığı O’nun yaratmasına bağlı, sonradan olma ve fâni (Mümkinat) olanlar kıyaslanamaz.
• Buradaki tafdil (üstün tutma), hakikat ile o hakikatin zayıf bir gölgesi arasındadır. Yahut aklın tasavvur edebileceği bütün kemâl mertebelerinin fevkinde olduğunu ifade etmek içindir.
• İzzet-i İlahiyeye Uygunluk:
Allah’ın izzeti, mahlukatla eşit şartlarda kıyaslanmayı reddeder. Metinde ifade edildiği üzere; mahlukatın sıfatları ile Allah’ın sıfatlarını “bir seviyede tutup” sonra Allah’ı tercih etmek tarzında bir kıyas batıldır ve şirktir.
• Doğru Bakış Açısı: Mahlukattaki bütün kemâl, güzellik ve kuvvet; ancak ve ancak Cenab-ı Hakk’ın kemâlinin, cemâlinin ve kudretinin zayıf birer gölgesi, birer cilvesidir.
• Gölge ve Asıl Misali:
Nasıl ki güneşi, bir su kabarcığındaki yansımasıyla kıyaslayıp “Güneş, bu kabarcıktaki ışıktan daha parlaktır” demek, güneşe karşı bir noksanlık ifade etmez, bilakis malumu ilâm olur; aynen öyle de, bütün kâinattaki ilim, kudret ve merhamet, Allah’ın sonsuz sıfatlarının yanında sönük bir parıltı bile değildir.
Dolayısıyla “Allahu Ekber” dediğimizde; “Kâinatta büyüklük namına ne varsa, hepsi Senin büyüklüğünün yanında hiç hükmündedir, Senin büyüklüğün mahlukatın idrakine sığmaz, kıyas kabul etmez bir büyüklüktür” manasını kastederiz.
Hülâsa:
Mahlukat, Cenab-ı Hakk’ın sıfatlarıyla müvazene (karşılaştırma, dengeye gelme) hakkına malik değildir. Çünkü biri Hâlık (Yaratıcı), diğeri Masnu (Sanatlı Eser)’dur. Eser, ustasının ilmiyle yarışamaz; gölge, aslı ile boy ölçüşemez. İsm-i tafdiller, bu sonsuz farkı ve Allah’ın mutlak kemâlini ilan etmek içindir.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Şu’le
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Bütün Esma-i hüsnanın ifade ettiği manalar ile bütün sıfât-ı kemaliyeye Lafza-i Celal olan “Allah” bil’iltizam delalet eder. Sair ism-i haslar yalnız müsemmalarına delalet eder. Sıfatlara delaletleri yoktur. Çünki sıfatlar, müsemmalarına cüz olmadığı gibi aralarında lüzum-u beyyin de yoktur. Bu itibarla ne tazammunen ve ne iltizamen sıfatlara delaletleri yoktur. Amma Lafza-i Celal bil-mutabakat Zât-ı Akdes’e delalet eder. Zât-ı Akdes ile sıfât-ı kemaliye arasında lüzum-u beyyin olduğundan sıfatlara da bil-iltizam delalet eder. Ve keza uluhiyet ünvanı sıfât-ı kemaliyeyi istilzam etmesi, ism-i has olan “Allah”ın da o sıfâtı istilzam ettiğini istilzam ediyor. Ve keza “Allah” kelimesi de nefiyden sonra sıfatlar ile beraber düşünülür. Binaenaleyh “Lâ ilahe illallah” kelâmı, Esma-i hüsnanın adedince kelâmları tazammun ediyor. Bu itibarla, şu kelime-i tevhid kelâmı, delalet ettiği sıfatlar itibariyle bir kelâm iken bin kelâm oluyor. “Lâ Hâlıka illallah”, “Lâ Fâtıra, Lâ Râzıka, Lâ Kayyume illallah” gibi… Binaenaleyh terakki etmiş olan zâkir bir zât, bu kelâmı söylerken içindeki binlerce kelâmları söylemiş oluyor.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Mademki her şeyin Allah’tan olduğunu bilirsin ve ona iz’anın vardır. Zararlı menfaatli her şeyi tahsin ve hüsn-ü rıza ile kabul etmek lâzımdır. Ve illâ, gaflete düşmeye mecbur olursun. Bunun için esbab-ı zahiriye vaz’edilmiş ve gözlere de gaflet perdesi örtülmüştür. Kâinat hâdiselerinden insanın heva ve hevesine muhalif olan kısım, muvafık olan kısımdan daha çoktur. Eğer heva sahibi, bu esbab-ı zahiriyeyi görüp Müsebbib-ül Esbab’dan gaflet etmese, itirazlarını tamamen Allah’a tevcih eder.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Dualar üç kısımdır.
Birisi:
İnsanın lisanıyla yaptığı kavlî dualardır. Savt ve sadâlı hayvanatın, -meselâ- acıktıkları zaman kendi hususî lisanlarıyla çıkardıkları sadâlar dahi kavlî dualardandır.
İkinci Kısım:
Nebatat, eşcarın bilhâssa bahar mevsiminde lisan-ı ihtiyaçla yaptıkları ihtiyacî dualardır.
Üçüncüsü:
Tahavvül, tekemmül şe’ninde olan şeylerin, lisan-ı istidad ile hissedilen istidadî dualarıdır. Evet her şey Cenab-ı Hakk’ı tesbih ettiği gibi lisanıyla, ihtiyacıyla, istidadıyla dahi Allah’a dua eder.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Bedîüzzaman Said Nursî Hazretleri’nin telif ettiği Mesnevî-i Nuriye adlı eserin “Şu’le” bölümünden iktibas edilen bu dersleri şerh ve izah edelim.
Birinci İ’lem: Lafza-i Celal’in Camiiyeti ve Tevhidin Hakikati
Bu ders, “Allah” ism-i şerifinin diğer bütün isimleri ve sıfatları nasıl ihtiva ettiğini ve tevhid kelimesinin ne kadar geniş bir manaya sahip olduğunu beyan etmektedir.
• Lafza-i Celal’in Hususiyeti: “Allah” ismi, Cenab-ı Hakk’ın Zât-ı Akdes’ine mahsus bir ism-i hastır. Diğer esmâ-i hüsna (er-Rezzâk, el-Hâlık gibi) belirli bir sıfatı veya fiili tasvir ederken; “Allah” ismi, bütün kemal sıfatları (ilim, kudret, irade gibi) bil-iltizam yani ayrılmaz bir gereklilikle içine alır.
• Zât ve Sıfat Bağlantısı: Diğer özel isimler sadece o ismin sahibine delalet eder, sıfatları doğrudan tazammun etmez. Ancak Allah dendiğinde, O’nun bütün mükemmel sıfatlara sahip olması lüzum-u beyyin (apaçık bir gereklilik) derecesinde sabittir. Çünkü uluhiyet ünvanı, noksanlıktan münezzeh olmayı ve bütün kemalâtı kendinde toplamayı iktiza eder.
• Kelime-i Tevhidin Vüs’ati: “Lâ ilahe illallah” dendiğinde, bu sadece tek bir cümle değildir. Esma-i hüsnanın adedince cümleleri içinde barındırır. Kalbi nurlanmış, manen terakki etmiş bir zâkir; “Allah’tan başka ilah yoktur” derken aynı zamanda “Allah’tan başka Hâlık (Yaratıcı) yoktur”, “Allah’tan başka Rezzâk (Rızık veren) yoktur” manalarını da derûnî bir nazarla müşahede eder.
Ayet-i Kerime: “En güzel isimler Allah’ındır. O’na o güzel isimleriyle dua edin ve O’nun isimleri hakkında gerçeği çarpıtanları bırakın. Onlar yaptıklarının cezasını çekeceklerdir.” (A’râf Suresi, 7:180)
İkinci İ’lem: Rıza Makamı ve Esbabın Perde Olmasındaki Hikmet
Bu kısım, insanın hayat hadiseleri karşısındaki tavrını ve kainattaki zahiri sebeplerin (esbab-ı zahiriye) hikmetini izah eder.
• Hüsn-ü Rıza ve Teslimiyet: Eğer bir mü’min her şeyin dizgininin Allah’ın elinde olduğuna tam bir iz’an (kesin inanış) ile inanıyorsa, başına gelen her hadiseyi rıza ile karşılamalıdır. Menfaatli görünenler için şükretmeli, zararlı görünenleri ise bir imtihan veya neticesi itibarıyla bir hayır olarak görüp tahsin etmelidir (güzel bulmalıdır).
• İnsan Hevası ve Tabiat Hadiseleri: Tabiatta vuku bulan hadiselerin çoğu insanın heva ve hevesine, yani şahsi arzularına uygun düşmeyebilir (zelzeleler, hastalıklar gibi). Eğer insan her şeyi doğrudan Allah’tan bilip aradaki perdeleri görmeseydi, nefsindeki enaniyet sebebiyle haşa Allah’a itiraz etmeye yeltenebilirdi.
• Esbab-ı Zahiriye (Görünen Sebepler): İşte bu itirazların doğrudan doğruya Cenab-ı Hakk’ın izzetine tevcih edilmemesi için, Allah sebepler dairesini bir perde olarak vaz’etmiştir. Gözlere çekilen bu gaflet perdesi, şikayetlerin sebeplere yönelmesini sağlar; böylece Allah’ın izzeti ve kudsiyeti cahil insanların itirazlarından muhafaza edilmiş olur.
Ayet-i Kerime: “Nerede olursanız olun, sağlam kaleler içinde bulunsanız bile ölüm size yetişir. Onlara bir iyilik gelirse: ‘Bu Allah’tandır’ derler. Onlara bir kötülük dokunursa: ‘Bu senin yüzündendir’ derler. De ki: ‘Hepsi Allah’tandır.’ Bu topluma ne oluyor ki, neredeyse hiçbir sözü anlamıyorlar!” (Nisâ Suresi, 4:78)
Üçüncü İ’lem: Dua-i Umumî ve Üç Nevi Dua
Her mahlukun kendi lisanıyla Allah’a yöneldiğini ve duaların sadece lafızdan ibaret olmadığını tasvir eden bu bölüm, duayı üç sınıfa ayırır:
• Kavlî Dualar (Sözlü Dualar): İnsanın lisanı ile yaptığı niyazlardır. Ayrıca hayvanatın acıktığında veya darda kaldığında çıkardığı mahsus sesler de bu sınıfa dahildir. Bu dualar bir nevi iltica ve tazarruat hükmündedir.
• İhtiyacî Dualar (İhtiyaç Lisanı): Özellikle bitki ve ağaçların, bahar vaktinde çiçek açmak, meyve vermek için ihtiyaç duydukları suyu, havayı ve gıdayı lisan-ı hal ile istemeleridir. Bu dua, fıtrî bir arzudur ve reddedilmesi pek nadirdir.
• İstidadî Dualar (Kabiliyet Lisanı): Bir tohumun koca bir ağaç olmak istemesi veya bir nutfenin insan suretine girmeyi talep etmesi gibi, bir şeyin tekemmül (mükemmelleşme) ve tahavvül (başkalaşım) sürecinde gösterdiği meyil ve kabiliyettir. Bu, o varlığın yapısında derûnî olarak bulunan bir taleptir.
Netice-i kelâm; kâinattaki her zerre ve her küre, kendi istidadı, ihtiyacı ve lisanıyla Müsebbib-ül Esbab olan Allah’ı tesbih eder ve O’ndan talepte bulunur.
Ayet-i Kerime: “Yedi gök, yer ve bunlarda bulunanlar O’nu tesbih eder. O’nu övgü ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Ne var ki siz, onların tesbihini anlamazsınız. O, halîmdir, bağışlayıcıdır.” (İsrâ Suresi, 17:44)
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Çekirdek ağaç olmazdan evvel, yumurta kuş olmazdan evvel, habbe başak vermezden evvel binlerce imkân ve ihtimaller içerisinde ve binlerce suret ve şekillere girmek kabiliyetinde iken; o eğri-büğrü ihtimaller, yollar içinden çekilip doğru ve müstakim müntec bir şekle, bir vaziyete sevkedilmelerinden anlaşılır ki, o tohumlar, evvelce de Allâm-ül Guyub’un terbiye, tedvir, tedbiri altında imişler. Sanki o tohumların her birisi, kudret kitablarından istinsah edilmiş küçük bir tezkeredir. Yahut bir fihristedir, ilm-i ezelîden alınmıştır. Yahut Kader kitablarından yazılmış bazı düsturlardır.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Mü’min olan zât, mana-yı harfiyle, yani gayre bir hâdim ve bir âlet sıfatıyla kâinata bakıyor. Kâfir ise, mana-yı ismiyle, yani müstakil bir “Ağa” nazarıyla âleme bakıyor. Bu itibarla her bir masnuda, iki cihet vardır. Bir ciheti, kendi zât ve sıfâtından ibarettir. Diğer ciheti, Sâni’a ve Esma-i hüsnadan kendisine olan tecelliyata bakar.
İkinci cihetin dairesi daha geniş ve mealce daha kâmildir. Zira, bir harf kendi zâtına bir harf miktarı -o da bir vecihle- delalet eder. Kâtibine çok vecihler ile delalet eder. Ve kâtibini, bakanlara tarif ve tavsif eder.
Kezalik Kudret-i Ezelî kitabından olan bir masnu, kendi nefsine kendi cirmi kadar ve bir vecihle delalet eder. Amma Nakkaş-ı Ezelî’ye pek çok vücuhla delalet eder. Ve kendisine tecelli eden esmadan uzun bir kasideyi inşad eder. Kavaid-i mukarreredendir ki: “Mana-yı harfî, kasdî hükümlere mahkûm-u aleyh olamaz. Ve o mana-yı harfînin inceliklerine tedkikat yapılamaz. Fakat mana-yı ismî, sadık, kâzib her hükme mahal olur.” Bu sırra binaendir ki mana-yı ismî ile kâinata bakan felasifenin kitablarında kâinata ait hükümler, nefs-ül emirde örümceğin nescinden zaîf ise de zahire göre daha muhkem görünüyor.
Ehl-i kelâm, felsefî mes’elelerde ve ulûm-u kevniyeye mana-yı harfiyle, istidlal için tebaî bir nazar ile bakıyor. Hattâ şemsin sirac olması, arzın beşik, cibalin evtad olması, ehl-i kelâmın müddealarını isbata kâfidir. Hattâ ehl-i kelâmın re’yleri, hiss-i umumîye ve tearüf-ü âmme mutabık olduktan sonra, vakıa mutabık olmasa bile onların müddeasına zarar vermez ve tekzibe de müstehak olmazlar. Bunun içindir ki, ehl-i kelâmın re’yleri mesail-i felsefiyede edna ve zaîf görünür. Amma mesail-i İlahiyede demirden daha metindir.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Bismihî Sübhanehu.
Aziz, sıddık, müdakkik kardeşim,
İktibas edilen bu kıymettar metinler, Mesnevi-i Nuriye eserinden, marifetullahın ve kâinata bakışın esaslarını ders veren, tefekkürün zirvesi mesabesindeki parçalardır.
Metin iki ana “İ’lem” (Bil ki!) başlığı altında tasnif edilmiştir. Biz de şerhimizi bu tertip üzere iki kısımda arz ediyoruz.
BİRİNCİ İ’LEM: Çekirdeklerdeki Kader Kalemi ve Kudret Mucizesi
Metnin Özü:
Bu kısım, tohumların ve çekirdeklerin, sonsuz ihtimaller ve şekilsiz yollar arasından, şaşmaz bir isabetle, hikmetli bir gayeye doğru sevk edilmesini; tesadüfün ve kör tabiatın elinin buralara karışamayacağını, her şeyin “Allâm-ül Guyub” (Gaybları en iyi bilen Allah) tarafından terbiye edildiğini isbat eder.
İzah ve Şerh:
Cenab-ı Hakk’ın kudreti, kâinatta en küçük şeylerde en büyük sanatları dercetmiştir. Bir çekirdeği ele alalım. O çekirdek, toprak altına girdiği vakit, önünde sayısız yollar, sayısız şekil alma imkânları (ihtimalleri) vardır. Çürüye bilir, bozulabilir, şekilsiz bir yumru olabilir veya başka bir bitkinin suretine girebilir. Lakin o küçücük çekirdek, o karanlık toprakta, sanki gideceği yolu, alacağı şekli, vereceği meyveyi ezeli bir ilimle biliyormuş gibi; binlerce yanlış yol içinden sıyrılıp, dosdoğru (müstakim), netice veren (müntec) bir vaziyet alır.
Bu hal gösterir ki; o tohum başıboş değildir. Kendi kendine o şekli almamıştır. Zira ilmi yoktur, iradesi yoktur, kudreti yoktur. Demek ki o tohum, gaybı bilen Zat-ı Zülcelal’in terbiyesi ve idaresi altındadır.
Üstad Bediüzzaman Hazretleri burada müthiş bir teşbih yapar: Her bir tohum, “Kudret kitablarından istinsah edilmiş (kopya edilmiş) küçük bir tezkeredir.” Yani koca bir ağacın programı, kader kalemiyle o küçücük hardal tanesi hükmündeki kutucuğa yazılmıştır. O tohum, İlahi ilmin, maddi vücuda dökülmüş bir fihristesidir.
İlgili Ayet-i Kerime:
Cenab-ı Hak, En’am Suresi’nde bu hakikati şöyle beyan buyurur:
“Şüphesiz Allah, taneyi ve çekirdeği yarıp filizlendirendir. Ölüden diriyi çıkarır, diriden de ölüyü çıkarandır. İşte Allah budur! O halde (haktan) nasıl dönersiniz?”
(Kur’an-ı Kerim, En’am Suresi, 6:95)
Hülasa:
Nasıl ki bir kitap, kâtibinin ilmini gösterir; bir ağacın fihristesi olan çekirdek de, o ağacı o çekirdeğe yerleştiren İlm-i Ezelî sahibini kör gözlere dahi gösterir. Çekirdeklerdeki bu intizam, tesadüf, tabiat ve esbabın (sebeplerin) elinin o daireye giremeyeceğinin en parlak isbatıdır.
İKİNCİ İ’LEM: Kâinata Bakışta İki Nazar (Mana-yı Harfî ve Mana-yı İsmî)
Metnin Özü:
Bu kısım, Risale-i Nur’un tefekkür sisteminin en mühim anahtarlarından biri olan “Mana-yı Harfî” (Allah namına bakmak) ve “Mana-yı İsmî” (Eşya namına bakmak) düsturlarını ders verir. İmanın ve küfrün kâinata bakış açısını nasıl değiştirdiğini mukayese eder.
İzah ve Şerh:
1. Mana-yı Harfî (Mü’minin Nazarı):
Bir harf, tek başına bir mana ifade etmez. Mesela “A” harfi, kendi zatında sadece bir şekildir. Ancak bu harf, kâtibini (yazanı) gösterir, onun ustalığına işaret eder. Mü’min de kâinata böyle bakar. Çiçeğe baktığında “Ne güzeldir” demez; “Ne güzel yapılmış, Sâni’i (Sanatkârı) onu ne güzel tasvir etmiş” der. Eşyayı, Allah’ın isimlerinin ve sıfatlarının bir aynası, bir aleti, bir hizmetkârı (hâdim) olarak görür. Bu bakışta gaflet yoktur, huzur vardır.
2. Mana-yı İsmî (Gaflet ve Küfrün Nazarı):
Felsefecilerin ve ehl-i gafletin bakışıdır. Eşyaya, “kendisi için” bakar. “Bu çiçek ne güzeldir” der, onu tabiata verir, sebeplere verir. Eşyayı müstakil bir “Ağa” gibi görür. Halbuki eşya, kendi zatında bir hiçtir; ancak Allah’ın nuruyla kıymet kazanır.
Metinde geçen “Nakkaş-ı Ezelî” tabiri mühimdir. Bir resim (masnu), kendi maddesi (kâğıdı, boyası) itibarıyla beş para etmeyebilir. Ama üzerindeki sanat itibarıyla paha biçilemez olabilir. İşte insan ve kâinat da böyledir. Maddesi itibarıyla acizdir, fanidir. Fakat Allah’ın sanatını göstermesi cihetiyle (Mana-yı Harfî), çok kıymetli bir kaside, antika bir sanat eseri hükmüne geçer.
3. Ehl-i Kelâm ve Felsefe Arasındaki Fark:
Bediüzzaman Hazretleri burada ince bir meseleyi halleder. Felsefe (hikmet-i dünyeviye), eşyanın maddesiyle, yapısıyla, “nasıl” olduğuyla ilgilenir. Detaylarda boğulur. Bu bilgiler (Mana-yı İsmî ile bakıldığında) zahiren sağlam görünse de hakikat noktasında örümcek ağı gibi zayıftır; çünkü yaratıcıyı tanımaz veya ikinci plana atar.
Ehl-i Kelâm (İslâm alimleri) ise, kâinata “istidlal” (delil getirme) için bakar. Onlar için güneşin maddesi, helyum veya hidrojen olması, kütlesi ikinci plandadır. Asıl mühim olan, güneşin bir “Lamba” (sirac) olmasıdır. Dünyanın bir “Beşik” olmasıdır. Dağların birer “Kazık” (evtad) olmasıdır.
Bilim (fünun-u müsbete), “Güneş sabittir, dünya döner” veya tersini söylese de Ehl-i Kelâmın davasına zarar gelmez. Çünkü Ehl-i Kelâmın davası, güneşin fiziksel hareketi değil, onun bir “Lamba” gibi vazife görmesi ve bir Müdebbir’in emrine itaat etmesidir. Bu yüzden Kur’an’ın lisanı, halkın umumî anlayışına (hiss-i umumî) ve örfe (tearüf-ü âmme) mutabık olarak konuşur. Maksat, ilmi ders vermek değil, o ilim arkasındaki kudreti göstermektir.
İlgili Ayet-i Kerime:
Cenab-ı Hak, kâinata “Mana-yı Harfî” ile bakmamızı emreden şu ayetle meseleyi tenvir eder:
“Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde selim akıl sahipleri için elbette ibretler vardır.”
(Kur’an-ı Kerim, Âl-i İmran Suresi, 3:190)
Ve yine dağların “evtad” (kazık) olması meselesine dair:
“Biz, yeryüzünü bir döşek, dağları da (yeri tutan) kazıklar yapmadık mı?”
(Kur’an-ı Kerim, Nebe Suresi, 78:6-7)
Hülasa ve Netice:
Bu “İ’lem” bize şunu ders verir: Kâinat kitabını okurken, harflerin (eşyanın) şekline takılıp kalma. O harflerin manasına, yani işaret ettiği Kâtibine (Allah’a) bak. Felsefenin boğucu ve karanlık (yalnız maddeye bakan) yolunda gitme; Kur’an’ın nuruyla, her şeyde Allah’ı bulan, her sesi O’nun tesbihi bilen Ehl-i İman’ın nurlu yolundan git.
İşte Risale-i Nur, bu asırda “Mana-yı Harfî” gözlüğünü takarak, felsefenin (materyalist düşüncenin) açtığı yaraları tedavi etmekte ve her şeyde Cenab-ı Hakk’ın marifetine (tanınmasına) bir yol açmaktadır.
Bâki Selâm ve Muhabbetle.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Cenab-ı Hakk’ın günahkârları afvetmesi fazldır, tazib etmesi adldir. Evet zehiri içen adam, âdetullaha nazaran hastalığa, ölüme kesb-i istihkak eder. Sonra hasta olursa, adldir. Çünki cezasını çeker. Hasta olmadığı takdirde, Allah’ın fazlına mazhar olur. Masiyet ile azab arasında kavî bir münasebet vardır. Hattâ ehl-i itizal, masiyet hakkında, doğru yoldan udûl ile masiyeti, şerri Allah’a isnad etmedikleri gibi, masiyet üzerine tazibin de vâcib olduğuna zehab etmişlerdir. Şerrin azabı istilzam ettiği, Rahmet-i İlahiyeye münafî değildir. Çünki şer, nizam-ı âlemin kanununa muhaliftir.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
İnsan nisyandan alındığı için, nisyana mübteladır. Nisyanın en kötüsü de nefsin unutulmasıdır. Fakat hizmet, sa’y, tefekkür zamanlarında nefsin unutulması, yani nefse bir iş verilmemesi dalalettir. Hizmetler görüldükten sonra neticede, mükâfat zamanlarında nefsin unutulması kemaldir. Bu itibarla ehl-i dalal ile ehl-i kemal, nisyan ve tezekkürde müteakistirler. Evet dâll olan kimse, bir iş ve bir ibadet teklifinde başını havaya kaldırarak firavunlaşır. Lâkin mükâfatın, menfaatın tevziinde bir zerreyi bile terketmez. Amma nefsini unutan ehl-i kemal sa’y, tefekkür, sülük zamanlarında herşeyden evvel nefsini ileri sürüyor; fakat neticelerde, faidelerde, menfaatlerde nefsini unutmakla en geriye bırakıyor.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Mü’minler ibadetlerinde, dualarında birbirine dayanarak cemaatle kıldıkları namaz ve sair ibadetlerinde büyük bir sır vardır ki; her bir ferd, kendi ibadetinden kazandığı miktardan pek fazla bir sevab cemaatten kazanıyor. Ve her bir ferd ötekilere duacı olur, şefaatçi olur, tezkiyeci olur, bilhâssa Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâma… Ve keza her bir ferd arkadaşlarının saadetinden zevk alır ve Hallak-ı kâinata ubudiyet etmeye ve saadet-i ebediyeye namzed olur.
İşte mü’minler arasında, cemaatler sayesinde husule gelen şu ulvî, manevî teavün ve birbirine yardımlaşmak ile hilafete haml, emanete mazhar olmakla beraber mahlukat içerisinde mükerrem ünvanını almıştır.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Aziz, sıddık, müdakkik kardeşim;
Mesnevi-i Nuriye’den iktibas edilen bu üç mühim “İ’lem” parçasının; Risale-i Nur’un kendisine has, Kur’anî ve hikmetli lisanına sadık kalarak, kelime kadrosunu muhafaza edip, manayı şerh ve izah edeceğiz.
Mevzu bahis olan hakikatler; İlahi adalet ve rahmet dengesi, nefsin terbiyesindeki ince bir sır ve cemaat ruhunun manevi kuvveti üzerinedir.
BİRİNCİ İ’LEM: Adalet-i İlahiye ve Fazl-ı Rabbani Dengesi
Bu makamda Üstad Bediüzzaman Hazretleri, Cenab-ı Hakk’ın tasarrufatındaki “Adl” (Adalet) ve “Fazl” (İhsan, Lütuf) dengesini, sebeb-sonuç (illet-malul) münasebeti üzerinden izah etmektedir.
İzah ve Şerh:
Cenab-ı Hak, şu dâr-ı imtihanda “Adetullah” denilen fıtri kanunlar vazetmiştir. Bir insan zehir içerse, bu sebebin neticesi olarak hastalanması veya ölmesi, o kanunun işlemesidir ve bu tam bir adalettir. Çünkü kul, cüz-i iradesini şer yolunda kullanmış, zehiri içerek neticeye kesb-i istihkak etmiştir (hak kazanmıştır). Eğer zehiri içtiği halde ölmezse veya hastalanmazsa, bu sebebin tesirini kaldıran Allah’ın fazlıdır, lütfudur; adalet kanununun fevkinde bir rahmet tecellisidir.
Burada dikkat çekilen ince bir nokta vardır: Masiyet (günah) ile tazib (azap verme) arasında, ateş ile yanmak gibi kuvvetli bir bağ vardır. Kul günah işlediğinde cezayı hak eder; ceza gelirse bu adalettir. Ceza gelmezse bu fazldır.
Metinde Ehl-i İtizal (Mu’tezile mezhebi) fikrine bir reddiye vardır. Onlar, “Kul fiilinin yaratıcısıdır” ve “Allah’ın şerri yaratması şerdir” diyerek yanlış bir itikada sapmışlardır. Halbuki Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat akidesine göre; “Halk-ı şer, şer değil; kesb-i şer şerdir.” Yani şerri yaratmak çirkin değildir, şerri işlemek çirkindir. Allah’ın kâfirleri veya asileri cezalandırması, nizam-ı âlemin muhafazası ve hukukun tecellisi için bir adalettir, rahmete zıt değildir.
Konuyla İlgili Ayet-i Kerime:
“Sana gelen iyilik Allah’tandır. Başına gelen kötülük ise nefsindendir…”
(Nisâ Suresi, 4/79)
Bu ayet, İ’lem’deki “Fazl ve Adl” dengesini isbat eder. İyilik sırf fazl-ı İlahidir, kötülük ise nefsin kesbidir ve karşılığında ceza adalettir.
İKİNCİ İ’LEM: Nefsin Unutulması ve Hatırlanması (Nisyan ve Tezekkür)
İkinci parçada, insanın fıtratındaki “nisyan” (unutkanlık) zaafının, nefis terbiyesinde nasıl kullanılması gerektiği; Ehl-i Dalalet (sapıtmışlar) ile Ehl-i Kemal (olgun müminler) arasındaki fark üzerinden anlatılmaktadır.
İzah ve Şerh:
İnsan “nisyan” kökünden gelir, unutkandır. Ancak en büyük tehlike, insanın nefsini yanlış yerde unutup, yanlış yerde hatırlamasıdır.
• Ehl-i Dalalet’in Hali: Bunlar, hizmet, sa’y (çalışma) ve tefekkür zamanında nefislerini unuturlar. Yani bir vazife, bir ibadet veya meşakkatli bir hizmet teklif edildiğinde, nefislerini geri çekerler, tembellik ederler, sanki o vazife onlara değilmiş gibi davranırlar. Ancak iş ücret, mükâfat ve menfaat taksimine gelince, en öne atılırlar; zerreyi bile terk etmezler. Bu hal, firavunane bir enaniyettir.
• Ehl-i Kemal’in Hali: Hakiki müminler ise bu durumun zıddıdır (müteakis). Onlar, meşakkat, ibadet, hizmet ve kulluk zamanında nefislerini en öne sürerler; “Bu vazife benimdir, kusur benimdir” derler. Fakat neticede bir başarı, bir feyiz veya bir makam hasıl olduğunda nefislerini tamamen unuturlar; o güzelliği Allah’ın fazlından bilirler, kendilerine pay çıkarmazlar.
Bu hakikat, nefsi terbiye etmenin en kestirme yoludur: Külfette en önde, nimette en arkada durmak.
Konuyla İlgili Ayet-i Kerime:
“Allah’ı unutan ve bu yüzden Allah’ın da kendilerine kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın. İşte onlar yoldan çıkan kimselerdir.”
(Haşr Suresi, 59/19)
Ayet, nefsin hakiki mahiyetini ve Allah’a karşı aczini unutmanın, insanı nasıl bir felakete (kendini tanımama felaketine) sürüklediğini ihtar etmektedir.
ÜÇÜNCÜ İ’LEM: Şahs-ı Manevi ve Cemaat Sırrı
Üçüncü parçada, İslamiyet’teki cemaat ruhunun, teavün (yardımlaşma) ve tesanüd (dayanışma) sırrıyla müminlere kazandırdığı muazzam manevi kâr ve makam izah edilmektedir.
İzah ve Şerh:
Müminlerin namazda ve ibadetlerde cemaat halinde bulunmaları, basit bir kalabalık toplanması değildir. Bu, manevi bir şirkettir. Nasıl ki maddi bir şirkette sermayeler birleşince kâr artar; uhrevi amellerde de cemaat sırrıyla, her bir ferd diğerinin ibadetinden hisse alır.
Namazdaki Fatiha suresinde “İyyake na’budu” (Ancak Sana ibadet ederiz) derken kullanılan “Biz” sigası, ferdin “Ben”likten çıkıp cemaatin şahs-ı manevisine dahil olduğunu gösterir. Her mümin, diğer mümin kardeşine;
• Duacı olur: Onun affını ister.
• Şefaatçi olur: Onun kusurunun örtülmesini diler.
• Tezkiyeci olur: Onu manen temizler ve şahitlik eder.
Bilhassa Resul-i Ekrem (A.S.M)’ın riyasetindeki o büyük cemaat-i kübrada yer almak, insanı mahlukat içinde “Mükerrem” (izzetli, saygın) bir mevkiye yükseltir. Bu sırla insan, yeryüzünün halifesi ve Emanet-i Kübra’nın (büyük emanetin) taşıyıcısı olmaya liyakat kesbeder. Bu, “Ben yaptım” davasından vazgeçip, “Biz kulluk ettik” makamına yükselmektir.
Konuyla İlgili Ayet-i Kerime:
“Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı yapışın; bölünüp parçalanmayın…”
(Âl-i İmrân Suresi, 3/103)
Ve Fatiha Suresi’ndeki şu ayet, cemaat sırrının temelidir:
“Ancak sana kulluk ederiz ve ancak senden medet umarız.”
(Fâtiha Suresi, 1/5)
Hülasa-i Kelam:
Bu üç İ’lem; adaletin kılıcı ile rahmetin kucağı arasında kulun yerini, hizmette önde ücrette geride durmanın edebini ve “ben” havuzundan çıkıp “biz” deryasına dalmanın selametini ders veren, hikmet dolu levhalardır.
Rabbim bizleri, fazlına mazhar olan, hizmette nefsini öne sürüp ücrette unutan ve şahs-ı manevinin bereketinden hissedar olan kullarından eylesin.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Bir şeyden uzak olan bir kimse, yakın olan adam kadar o şeyi göremez. Ne kadar zeki olursa olsun, o şeyin ahvali hakkında ihtilafları olduğu zaman yakın olanın sözü muteberdir. Binaenaleyh Avrupa feylesofları maddiyatta şiddet-i tevaggulden dolayı iman, İslâm ve Kur’anın hakaikından pek uzak mesafelerde kalmışlardır. Onların en büyüğü, yakından hakaik-i İslâmiyeye vukufu olan âmi bir adam gibi de değildir. Ben böyle gördüm, nefs-ül emir de benim gördüğümü tasdik eder. Binaenaleyh şimşek, buhar gibi fennî mes’eleleri keşfeden feylesoflar, Hakkın esrarını, Kur’an nurlarını da keşfedebilirler diyemezsin. Zira onun aklı gözündedir. Göz ise, kalb ve ruhun gördüklerini göremez. Çünki kalblerinde can kalmamıştır. Gaflet o kalbleri tabiat bataklığında çürütmüştür.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Sem’, basar, hava, su gibi umumî nimetler daha ehemmiyetli, daha kıymetli olduklarına nazaran, hususî şahsî nimetlerden kat kat fazla şükre istihkak ve liyakatları vardır.
Binaenaleyh o gibi umumî nimetlere karşı nankörlük edip şükran etmemek, en büyük küfran-ı nimet sayılır. Hal bu merkezde iken, bazı insanlar şahıslarına ait hususî nimetlere karşı Allah’a şükrederlerse de şu umumî nimetler onlara şümulü yokmuş gibi fikirlerine bile gelmiyor. Halbuki en büyük nimet, âmm ve daimî olan nimetlerdir. Umumiyet kemal ve ehemmiyete delil olduğu gibi, devam da ulviyet ve kıymete delalet eder.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’ın bazı âyetlerinin tekrarını iktiza eden hikmetler, bazı ezkâr ve duaların da tekrarını iktiza eder. Zira Kur’an, hakikat ve şeriat, hikmet ve marifet kitabı olduğu gibi; zikir, dua ve davetin de kitabıdır. Duada tekrar, zikirde tezkâr, davette te’kid lâzımdır.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Kur’anın yüksek meziyetlerinden biri de şudur ki: Kesrete ait bahislerden sonra vahdet tezkirelerini yazıyor. Tafsilden sonra icmal yapıyor. Cüz’iyatın bahislerinden sonra rububiyet-i mutlakanın düsturlarını, sıfat-ı kemaliyenin namuslarını fezlekeler ile zikrediyor. Bu gibi fezlekelerin, âyetlerin sonundaki faideleri, âyetlerin ortalarında zikredilen mukaddemelere neticeler hükmündedirler. Veya illet olurlar; tâ ki samiin zihni âyetlerde zikredilen cüz’iyat ile meşgul olup uluhiyet-i mutlaka mertebesinin azametini unutmasın ki, ubudiyet-i fikriyesine halel gelmesin.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Aziz, sıddık, müdakkik ve hakikat-bin kardeşim;
İktibas edilen bu kıymettar ve derin manalı “İ’lem”ler, Mesnevi-i Nuriye adlı eserin “Habbe” risalesinde yer alan, imanın, tefekkürün ve Kur’an’ın hikmetli üslubunun şerh edildiği nurlu levhalardır. Bu parçalar, aklın ve kalbin seyr-i sülûkunda, tabiat bataklığından hakikat semasına yükselişin basamaklarıdır.
Şimdi bu dört ayrı “İ’lem”i, Risale-i Nur’un o kendine has, derûnî ve hikmetli lisanıyla, aslına sadık kalarak, ayet-i kerimelerin nuru ve müradif kelimelerin zenginliğiyle tahlil ve izah edelim.
BİRİNCİ İ’LEM: Akıl, Göz ve Kalb Arasındaki Muvazene
Metnin Özü: Hakikate yakınlık sadece zekâ ile değil, manevi bir yakınlık ve teslimiyetle olur. Maddeye saplanıp kalanlar, maneviyatı göremezler.
İzah ve Şerh:
Bu bahiste, “yakınlık” ve “uzaklık” kavramları mesafe olarak değil, manevi mertebe ve idrak noktasında ele alınmıştır. Bir hakikate, bir nesneye cismen yakın olmakla, o şeyin mahiyetine ve hakikatine vakıf olmak ayrı şeylerdir.
Maddiyyun feylesofları, yani sadece maddeye inanan ve her şeyi madde ile izah etmeye çalışanlar, akıllarını adeta gözlerine indirmişlerdir. Göz ise ancak maddi olanı, renkleri ve şekilleri görür; manayı, ruhu ve hakikati göremez. Onlar, şiddet-i tevaggul denilen, madde içinde boğulma ve sadece sebeplere odaklanma hastalığına tutulmuşlardır. Bu sebeple, İslam’ın ve Kur’an’ın nurlu hakikatlerine karşı körleşmişlerdir.
Üstad Bediüzzaman Hazretleri burada mühim bir teşhis koyar: “Onların aklı gözündedir.” Halbuki maneviyat, iman ve gaybî hakikatler; gözle değil, basiret (kalp gözü), feraset ve nur-u iman ile görülür. Bir köylü (âmi) adam, belki fen ilimlerini bilmez ama kalbindeki iman nuruyla Kâinatın Yaratıcısını tanır, O’na teslim olur ve hakikate o feylesoftan bin kat daha yakın olur. Çünkü o feylesofun kalbi, tabiatperestlik ve gaflet bataklığında sönmüş, kabiliyet-i idrakini kaybetmiştir.
Bu hakikati teyit eden İlahi kelam şöyledir:
“Yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki, düşünecek kalpleri, işitecek kulakları olsun? (Dolaştılar ama ibret almadılar). Çünkü gerçekte gözler kör olmaz; fakat göğüslerdeki kalpler kör olur.”
(Hac Suresi, 46. Ayet)
Buradaki körlük, maddi görme kaybı değil, basiretin bağlanması ve hakikati inkâr etme hastalığıdır. Şimşeği, buharı veya elektriği keşfetmek, o kişinin “Hakkın esrarını” yani İlahî sırları da keşfedebileceği manasına gelmez. Zira biri maddeye, diğeri manaya bakar.
İKİNCİ İ’LEM: Nimet-i Umumiye ve Şükür
Metnin Özü: Herkesin istifade ettiği genel nimetler (göz, kulak, hava, su), şahsa özel nimetlerden çok daha kıymetlidir ve daha büyük bir şükrü gerektirir.
İzah ve Şerh:
İnsan fıtratı, nisyan (unutkanlık) ve ülfet (alışkanlık) sebebiyle, elindeki en büyük hazinelerin farkına varamaz. Cenab-ı Hak, Rahman ve Rahim isminin tecellisiyle; hava, su, güneş, işitmek ve görmek gibi hayati nimetleri herkese, her an ve bolca ihsan etmiştir. Bu nimetlerin “umumî” (herkesi kapsaması) olması, onların değersiz olduğunu değil, bilakis “ehemmiyetli” ve “zaruri” olduğunu gösterir.
Bediüzzaman Hazretleri, nankörlük (küfran-ı nimet) hastalığının köküne iner. İnsan, kendine özel bir hediye verildiğinde teşekkür ederken; hayatının devamı için şart olan ve her an istifade ettiği havayı solurken Şâkir-i Mutlak olan Allah’a şükretmeyi unutur. Halbuki özel nimetler geçici olabilir, fakat umumî nimetler hem daimîdir hem de hayatın bekası için elzemdir. Devamlılık, bir nimetin kıymetini ve ulviyetini (yüceliğini) gösterir.
Bu gafletten uyanmak ve “Elhamdülillah” derken sadece sofradaki yemeği değil, o yemeği görecek gözü, tadacak dili, hazmedecek mideyi ve o gıdayı yetiştiren güneşi de kastetmek lazımdır.
Kur’an-ı Kerim’de bu husus şöyle ihtar edilir:
“O, sizin için kulakları, gözleri ve gönülleri inşa edendir; ne az şükrediyorsunuz!”
(Mü’minun Suresi, 78. Ayet)
Ayet-i kerimede hususi rızıklardan önce, umumî olan kulak, göz ve kalb nimetinin zikredilmesi, bu İ’lem’deki hakikatin en bariz delilidir.
ÜÇÜNCÜ İ’LEM: Kur’an’da Tekrarın Hikmeti
Metnin Özü: Kur’an’daki tekrarlar kusur değil, aksine hikmettir. Çünkü Kur’an sadece kanun kitabı değil; aynı zamanda zikir, dua ve davet kitabıdır. Bunlar ise tekrarı iktiza eder.
İzah ve Şerh:
Bazı sathi nazarlar, Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’daki kıssaların veya ayetlerin tekrarını (mesela Hz. Musa kıssası veya “Rahman” suresindeki ayetler) bir kusur zannetme hatasına düşebilirler. Üstad, bu yanılmayı tashih eder.
Kur’an’ın mahiyeti tek bir veçheye münhasır değildir. O hem bir kitab-ı şeriat (hukuk), hem bir kitab-ı hikmet (ilim), hem bir kitab-ı zikir (hatırlatma), hem de bir kitab-ı duadır.
• Dua: İnsan bir kere dua edip bırakmaz, ihtiyacı tekrar ettikçe duasını da tekrar eder.
• Zikir: Zikir, gafleti dağıtmak içindir. Gaflet sürekli hücum ettiği için, zikrin de (Tezkâr) sürekli olması, nurun zulmeti dağıtması lazımdır.
• Davet: Hakka davet, bir kere söylemekle bitmez. Kalplerin ısınması ve hakikatin yerleşmesi için te’kid (pekiştirme) ve ısrar lazımdır.
Nasıl ki cismani gıda olan ekmeği ve suyu her gün yemekten ve içmekten bıkmıyoruz, çünkü ihtiyaç tekerrür ediyor; manevi gıdamız olan Kur’an hakikatlerinin tekrarı da ruhun gıdasıdır, usanç vermez.
Cenab-ı Hak bu hikmeti şöyle beyan eder:
“Andolsun ki biz, düşünüp ibret alsınlar diye, bu Kur’an’da (gerçekleri) türlü şekillerde açıkladık…”
(İsra Suresi, 41. Ayet)
DÖRDÜNCÜ İ’LEM: Kesretten Vahdete, Cüz’den Küll’e Geçiş
Metnin Özü: Kur’an, cüz’i (küçük/özel) hadiseleri anlatırken, sözü birden Allah’ın genel sıfatlarına ve rububiyetine getirir (fezleke). Böylece zihin, olayda boğulmaz, o olayın arkasındaki asıl Fail’i (Allah’ı) görür.
İzah ve Şerh:
Bu, Kur’an’ın en parlak icaz (mucizelik) parıltılarından biridir. Kur’an bazen bir peygamberin başından geçen hususi bir olayı veya bir yağmur damlasının düşüşünü (cüz’iyat) tasvir ederken, ayetin sonunda birden “Allah her şeye kadirdir”, “O, Alîm ve Hakîm’dir” gibi cihan şümul (evrensel) kaideleri zikreder.
Bunun hikmeti şudur: İnsan zihni, anlatılan hikâyenin veya küçük olayın detaylarına dalıp, o olayın arkasındaki asıl kudret elini unutabilir. Kur’an, tafsilattan (detaydan) sonra icmal (özet) yaparak; kesretten (çokluk aleminden) sonra Vahdeti (Allah’ın birliğini) göstererek zihni daima Tevhid’e çevirir.
Mesela, Hz. İbrahim’in (a.s.) bir duasını veya fiilini anlatırken, ayetin sonu “İnneke entel azîzül hakîm” (Şüphesiz Sen Aziz’sin, Hakîm’sin) diye biter. Bu “fezleke”, o cüz’i olayın sebebinin ve neticesinin, bütün kâinatı idare eden Allah’ın Rububiyet-i Mutlakasına (sınırsız terbiye ediciliğine) dayandığını isbat eder.
Böylece mü’minin ubudiyet-i fikriyesi (fikrî kulluğu) zedelenmez; her şeyde Allah’ı hatırlar, her olayda O’nun esmasını okur. Zihin, sebeplere takılıp kalmaz, Müsebbib-ül Esbab’a (sebepleri yaratan Allah’a) intikal eder.
“…Bilesiniz ki, yaratmak da emretmek de O’na mahsustur. Alemlerin Rabbi olan Allah ne yücedir.”
(A’raf Suresi, 54. Ayet)
Bu ayette de görüldüğü gibi, göklerin ve yerin yaratılışı gibi hadiseler anlatıldıktan sonra, hüküm genele yayılmış ve Alemlerin Rabbi olduğu vurgulanarak Vahdet dersi verilmiştir.
Netice-i Kelam:
Bu dört İ’lem; aklın nurunu kalbin ziyasıyla birleştirmeyi, nimetin sahibini tanıyıp şükretmeyi, Kur’an’ın tekrarındaki hikmeti anlamayı ve her hadisede Allah’ın kudret elini görmeyi ders veren, muhtevası zengin hakikat damlalarıdır. Rabbim istifademizi ziyade eylesin.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Velilerin himmetleri, imdadları, manevî fiilleriyle feyiz vermeleri hâlî veya fiilî bir duadır. Hâdi, Mugis, Muin ancak Allah’tır. Fakat insanda öyle bir latife, öyle bir halet vardır ki, o latife lisanıyla her ne sual edilirse, -velev ki fâsık da olsun- Cenab-ı Hak o latifeye hürmeten o matlubu yerine getirir. O latife pek uzaktan bana göründü ise de, teşhis edemedim.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
İlim ve yakîn şümulüne dâhil olan ahval-i maziye ile şek perdesi altında kalan ahval-i istikbaliye arasında şöyle bir mukayese yap:
Silsile-i nesebin ortasında, bir dedenin yerinde kendini farzet, otur. Sonra mevcudat-ı maziye kafilesine dâhil olan ecdadınla henüz istikbal rahminde kalıp da peyderpey vücuda çıkan evlâd ve ahfadın arasında bir tefavüt var mıdır? İyice bak! Evvelki kısım ilim ve ittikan ile Sâni’in masnuu olduğu gibi, ikinci kısım da aynen o Sâni’in masnuu olacaktır. Her iki kısım da Sâni’in ilmi ve müşahedesi altındadır. Bu itibarla, ecdadın iadeten ihyası, evlâdının icadından daha garib değildir. Belki daha ehvendir. İşte bu mukayeseden anlaşıldı ki: Vukuat-ı maziye, Sâni’in bütün imkânat-ı istikbaliyeye kadir olduğuna şehadet eden birtakım mu’cizelerdir.
Evet kâinat bostanında görünen şu mevcudat ve ecram, Hâlıklarının her şeye kadîr ve her şeye alîm olduğuna delalet eden hârikalardır.
Kezalik nebatat ve hayvanat, enva’ıyla, efradıyla, Sâni’lerinin her şeye kadir olduğuna şehadet eden san’at hârikalarıdır. Evet kudretine nisbeten zerrat ile şümus mütesavi olduğu gibi, yaprakların neşriyle beşerin haşri de birdir. Ve keza ağaçların çürümüş dağılmış yapraklarının iadeten ihyası arasında fark yoktur.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan büyük bir ölçüde tekrar ettiği ihya-yı arz ve toprak unsuruna nazar-ı dikkati celbettiğinden kalbime şöyle bir feyiz damlamıştır ki: Arz, âlemin kalbi olduğu gibi, toprak unsuru da arzın kalbidir. Ve tevazu, mahviyet gibi maksuda îsal eden yolların en yakını da topraktır. Belki toprak, en yüksek semavattan Hâlık-ı Semavat’a daha yakın bir yoldur. Zira kâinatta tecelli-i rububiyet ve faaliyet-i kudrete ve makarr-ı hilafete ve Hayy, Kayyum isimlerinin cilvelerine en uygun topraktır. Nasılki arş-ı rahmet su üzerindedir. Arş-ı hayat ve ihya da toprak üstündedir. Toprak, tecelliyat ve cilvelere en yüksek bir âyinedir. Evet kesif bir şeyin âyinesi ne kadar latif olursa, o nisbette suretini vâzıh gösterir. Ve nuranî ve latif bir şeyin de âyinesi ne kadar kesif olursa, o nisbette esmanın cilvelerini cilâlı gösterir. Meselâ hava âyinesinde yalnız şemsin zaîf bir ziyası görünür. Su âyinesinde şems, ziyasıyla görünürse de elvan-ı seb’ası görünmüyor. Fakat toprak âyinesi, çiçeklerinin renkleriyle şemsin ziyasındaki yedi rengi de gösterir.
اَقْرَبُ مَا يَكُونُ الْعَبْدُ مِنْ رَبِّه۪ وَ هُوَ سَاجِدٌ
olan hadîs-i şerif, bu sırra işareten şehadet eder. Öyle ise arkadaş, topraktan ve toprağa inkılab etmekten, kabirden ve kabre girip yatmaktan tevahhuş etme!
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Aziz, Sıddık, Muhterem Kardeşim;
Mesnevi-i Nuriye’nin “Katre” ve “Habbe” risalelerinde yer alan bu hakikatli İ’lemler, tevhid, haşir ve Esma-i ilahiyenin tecellileri noktasında gayet derin manaları ihtiva etmektedir.
BİRİNCİ İ’LEM: Velilerin Himmeti ve İztırar Dili
Metin Özeti ve İzahı:
Bu fıkrada Üstad Bediüzzaman Hazretleri, avam arasında bazen yanlış anlaşılan “velilerin himmeti ve yardımı” meselesini tashih etmektedir. Şöyle ki; evliyaullahın tasarrufu, bizzat kendilerinden menkul bir kudret değildir. Onların yardımı, manevî fiilleri ve feyiz vermeleri, esasında “halî veya fiilî bir dua” hükmündedir.
Zira hakikatte Hâdi (hidayet veren), Mugis (imdad eden) ve Muin (yardım eden) ancak ve ancak Allah’tır (C.C.). Sebepler perdesi arkasında iş gören, Kudret-i Ezeliye’dir. Ancak insanda öyle bir “latife” (ince duygu, his), öyle bir halet vardır ki; kul o latife ile Cenab-ı Hakk’a yöneldiğinde, o kul günahkâr (fâsık) dahi olsa, Rabb-i Rahîm o latifenin hatırına, o samimi yönelişin hürmetine duasını kabul eder ve matlubunu ihsan eder. Bu latife, insanın aczini ve fakrını en derinden hissettiği, esbabın sukut edip doğrudan Müsebbibü’l-Esbab’a iltica ettiği “iztırar” (çaresizlik) hali olabilir.
İlgili Ayet-i Kerime:
Bu hakikat, Kur’an-ı Hakîm’de şu şekilde ifade buyurulur:
“Yahut darda kalan, kendisine dua ettiği zaman ona cevap veren ve ondan fenalığı gideren, sizi yeryüzünün hakimleri kılan mı (daha hayırlıdır)? Allah ile beraber başka bir ilâh mı var? Ne kadar az düşünüyorsunuz!”
(Neml Suresi, 62. Ayet)
Bu ayetteki “darda kalan” ifadesi, metindeki o meçhul latifenin lisanıyla dua eden kimsenin halini tasvir eder.
İKİNCİ İ’LEM: Mazi, İstikbal ve Haşr-i Cismanî
Metin Özeti ve İzahı:
Bu bahiste, haşir (öldükten sonra diriliş) hakikatinin isbatı için “kıyas-ı temsilî” metodu kullanılmıştır. İnsan, zaman şeridi üzerinde durup maziye (geçmişe) ve istikbale (geleceğe) baktığında şunları görür:
• Ahval-i Maziye (Geçmiş Halleri): Dedelerimiz, atalarımız vücuda gelmiş, yaşamış ve göçmüşlerdir. Onların yaratılışı bir “vukuat”tır, yani gerçekleşmiş bir vakıadır.
• Ahval-i İstikbaliye (Gelecek Halleri): Henüz doğmamış torunlarımız ve neslimiz ise “imkân” dairesindedir, yani henüz yokluktan varlık sahasına çıkmamışlardır.
Üstad Hazretleri buyuruyor ki; geçmişteki ecdadını yaratan Sâni (Sanatkâr) kim ise, gelecekteki evladını yaratacak olan da O’dur. Geçmişte yaratılmış olanlar, o Sâni’in ilim ve san’atının birer eseridir. Gelecekte yaratılacak olanlar da aynı kudretin eseri olacaktır.
Buradaki ince nokta şudur: Bir şeyi ilk defa icad etmek (yaratmak), onu ikinci defa iade etmekten (geri getirmekten) daha zor değildir. Bilakis, insan aklına göre iade, icaddan daha ehvendir (kolaydır). Öyleyse, mazi tarafındaki milyarlarca insanın, hayvanın ve bitkinin yaratılmış olması, o Sâni-i Zülcelal’in kudretinin her şeye yettiğine ve gelecekte de (ahirette) ölüleri dirilteceğine en büyük delildir.
Ağaçların baharda yeniden yapraklanması (neşir) ile insanların mahşerde dirilmesi (haşir) kudret noktasında birdir.
İlgili Ayet-i Kerime:
Cenab-ı Hak, bu kıyaslamayı Rum Suresi’nde nazarımıza sunar:
“Allah’ın rahmetinin eserlerine bak! Yeryüzünü ölümünden sonra nasıl diriltiyor. Şüphe yok ki O, ölüleri de elbette diriltecektir. O, her şeye hakkıyla gücü yetendir.”
(Rum Suresi, 50. Ayet)
Ve yine Yasin Suresi’ndeki şu ferman-ı ilahi, bu mantığı teyit eder:
“De ki: Onları ilk defa var eden diriltecektir. O, her yaratılmışı hakkıyla bilendir.”
(Yasin Suresi, 79. Ayet)
ÜÇÜNCÜ İ’LEM: Toprak Unsuru, Tevazu ve Esma Aynası
Metin Özeti ve İzahı:
Bu son kısımda, toprağın kesif (yoğun, koyu) yapısına rağmen, manevî cihetteki ulviyeti ve “mir’at” (ayna) olma özelliği nazara verilmektedir.
• Arzın Kalbi Topraktır: Kâinatın kalbi yeryüzüdür, yeryüzünün kalbi ise toprak unsurudur.
• Tevazu ve Mahviyet: Toprak, ayaklar altında çiğnenen, zahiren değersiz ve karanlık görünen bir maddedir. Ancak bu tevazusu ve mahviyeti (benliğini silmesi) sebebiyle, Allah’ın rahmetine ve kudretine en büyük bir ayna olmuştur. Enaniyet ve kibir sahibi olanlar Hakk’tan uzaklaşırken, toprak gibi mütevazı olanlar Hakk’a en yakın yolu bulurlar.
• Esma Tecellisi: Hava ve su gibi latif (şeffaf, ince) unsurlar, güneşin ışığını yansıtsa da, güneşin içindeki yedi rengi (elvan-ı seb’a) tam gösteremezler. Ancak toprak kesif olduğu için, üzerinde biten binbir çeşit çiçek, nebatat ve mahlukat vasıtasıyla, Şems-i Ezelî olan Allah’ın Hayy (Hayat Veren), Kayyum (Varlığı ayakta tutan), Musavvir (Şekil veren) gibi isimlerinin cilvelerini bütün renkleriyle, bütün detaylarıyla gösterir. Yani toprağın “koyu” yüzü, esma-i ilahiyenin “renkli” nakışlarına zemin olur.
Hadis-i Şerif’te belirtildiği üzere, kulun Rabbine en yakın olduğu an secde anıdır. Secde ise alnın toprağa gitmesidir. Bu da gösterir ki, toprağa (tevazuya) inmek, manen arşa (yücelere) çıkmaktır.
İlgili Ayet ve Hadis:
Metinde geçen hadis-i şerifin meali şöyledir:
“Kulun Rabbine en yakın olduğu (an), secde halinde olduğu (andır).”
Ayrıca toprağın insan yaratılışındaki yeri ve dönüş yeri olması hususunda:
“Sizi ondan (topraktan) yarattık; yine sizi oraya döndüreceğiz ve bir kez daha sizi ondan çıkaracağız.”
(Taha Suresi, 55. Ayet)
Netice-i Kelam:
Bu üç İ’lem, bize aczimizi bilip Allah’a iltica etmeyi (1. İlem), geçmişe bakıp ahireti isbat etmeyi (2. İlem) ve toprak gibi mütevazı olup Esma-i İlahiyeye ayna olmayı (3. İlem) ders vermektedir. Kabre girmek, karanlığa değil, bu manalar ışığında rahmet kucağına, “bostan-ı cinan”a (cennet bahçelerine) açılan bir kapıya girmektir.
Rabbim bizleri, o latife-i Rabbaniye’nin sırrına erenlerden, haşre yakîn ile inananlardan ve toprak gibi tevazu ile Rahmet-i Rahman’a ayna olanlardan eylesin. Âmin.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Aklım yürüyüş yaparken, bazan kalbimle arkadaş olur. Kalb zevkiyle bulduğu şeyi akla veriyor. Akıl bervech-i mutad bürhan şeklinde bir temsil ile ibraz ediyor. Meselâ: Fâtır-ı Hakîm’in kâinattan sonsuz bir uzaklığı olduğu gibi, sonsuz bir kurbiyeti de vardır. Evet ilim ve kudretiyle bâtınların en bâtınında bulunduğu gibi; fevklerin de en fevkinde bulunuyor. Hiçbir şeyde dâhil olmadığı gibi, hiçbir şeyden de hariç değildir. Evet âsâr-ı rahmetine mazhar olan sath-ı arzda mamulât-ı kudrete bak ki, bir parça bu sırra vâkıf olasın. Meselâ: Biri arzda diğeri semada veya biri şarkta diğeri garbda iki şeyi bir anda yaratan Sâni’in, o yaratılan şeylerin arasındaki uzaklık kadar uzaklığı lâzımdır. Ve keza her şeyin kayyumu olduğu cihetle de her şeyin nefsinden daha ziyade bir kurbiyeti de vardır. Bu sır, daire-i vücub, tecerrüd ve ıtlak hasaisindendir. Ve fâil-i aslînin mahiyetiyle, zıllî olan münfail arasındaki mübayenet-i lâzımesidir. Meselâ: Şems timsallerine kayyum olduğu için fevkalhad onlara bir kurbiyeti vardır. Âyinedeki zıll ve gölge ile semada bulunan asıl arasındaki mesafe kadar da bu’diyeti vardır.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Aziz, sıddık, muhterem kardeşim,
Mesnevi-i Nuriye eserinden iktibas edilen bu kıymettar “İ’lem”, Hakîm-i Zülcelâl’in kâinata olan münasebetini, kurbiyet (yakınlık) ve bu’diyet (uzaklık) sırrını harika bir temsil ile izah etmektedir. Risale-i Nur’un kendine has, Kur’anî ve imanî lisanına sadık kalarak, muhtevasındaki hakikatleri maddeler halinde şerh ve izah edelim.
Bu parça, Cenab-ı Hakk’ın “Vahidiyet” ve “Ehadiyet” tecellilerini, O’nun her yerde hazır ve nazır oluşunu, fakat aynı zamanda maddeden ve mekândan münezzeh oluşunu akıl ve kalb ittifakıyla isbat etmektedir.
Aşağıda, metni cümle cümle ele alarak, ayet-i kerimelerin nuruyla ve müteradif (eş anlamlı) kelimelerle tafsilatlı izahı yapılmıştır:
1. Kalb ve Aklın İmtizacı
Metin: “Aklım yürüyüş yaparken, bazan kalbimle arkadaş olur. Kalb zevkiyle bulduğu şeyi akla veriyor. Akıl bervech-i mutad bürhan şeklinde bir temsil ile ibraz ediyor.”
İzah ve Şerh:
İnsanın manevi terakkisinde iki mühim latife vardır: Biri kalb, diğeri akıldır. Kalb, iman hakikatlerini “zevk eder”, yani vicdanen ve manen hisseder, tadar. Akıl ise bu hissedilen hakikatleri delillendirir, mantıkî bir surete (bürhan) döker ve tasvir eder.
Burada Müellif (Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri), tefekkür yolculuğunda kalbin bir “kâşif” (keşfeden), aklın ise bu keşfi formüle eden bir “mühendis” gibi çalıştığını ifade eder. Kalbin sezgi ve nur-u imanla yakaladığı hakikat, akıl tarafından “temsil” (benzetme/analoji) dürbünüyle görünür hale getirilir. Zira yüksek hakikatler, müşahhas misaller olmadan tam anlaşılmaz.
2. Kurbiyet ve Bu’diyet Sırrı (Yakınlık ve Uzaklık)
Metin: “Meselâ: Fâtır-ı Hakîm’in kâinattan sonsuz bir uzaklığı olduğu gibi, sonsuz bir kurbiyeti de vardır.”
İzah ve Şerh:
Buradaki uzaklık ve yakınlık, mekân ve mesafe cinsinden değildir. Cenab-ı Hak, madde ve mekândan münezzehtir (beri ve uzaktır). Ancak ilim, irade ve kudretiyle her şeye her şeyden daha yakındır.
• Sonsuz Uzaklık (Bu’diyet): Hâlık ile mahluk arasındaki mertebe farkıdır. Yaratan, yaratılana benzemez. Nakkaş, nakıştan başkadır. Zat-ı Akdes, yarattığı hiçbir şeye benzemediği için onlardan nihayetsiz derecede uzaktır (mütealdir).
• Sonsuz Yakınlık (Kurbiyet): O’nun isim ve sıfatlarının tecellisiyle her şeyin yanında hazır olmasıdır.
İlgili Ayet:
Cenab-ı Hak bu hakikati şöyle beyan eder:
“Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin ona ne vesveseler verdiğini de biliriz. Biz ona şah damarından daha yakınız.”
(Kaf Suresi, 50/16)
3. Bâtın ve Zahir İsimlerinin Tecellisi
Metin: “Evet ilim ve kudretiyle bâtınların en bâtınında bulunduğu gibi; fevklerin de en fevkinde bulunuyor. Hiçbir şeyde dâhil olmadığı gibi, hiçbir şeyden de hariç değildir.”
İzah ve Şerh:
Bu cümle, Allah’ın “Zahir” ve “Bâtın” isimlerinin bir tefsiridir.
• Dâhil ve Hariç Olmamak: Allah kâinatın içine girmiş (hulûl etmiş) değildir; çünkü madde değildir. Kâinatın tamamen dışında kalıp, idareyi sebeplere bırakmış da değildir; çünkü Kayyum’dur. O ne cisimdir ne de arazdır.
• Bâtınların en bâtını: Eşyanın hakikatinde, atomların hareketinde, kalplerin en gizli köşelerinde O’nun kudreti işler.
• Fevklerin en fevki: O’nun yüceliği, azameti ve kibriyası her şeyin üstündedir.
İlgili Ayet:
“O, ilktir, sondur, zahirdir, bâtındır. O, her şeyi hakkıyla bilendir.”
(Hadîd Suresi, 57/3)
4. Tesaüf ve İhata (Eş Zamanlılık ve Kuşatıcılık)
Metin: “Evet âsâr-ı rahmetine mazhar olan sath-ı arzda mamulât-ı kudrete bak ki, bir parça bu sırra vâkıf olasın. Meselâ: Biri arzda diğeri semada veya biri şarkta diğeri garbda iki şeyi bir anda yaratan Sâni’in, o yaratılan şeylerin arasındaki uzaklık kadar uzaklığı lâzımdır.”
İzah ve Şerh:
Bu kısım, “Vahdet” sırrını isbat eder. Bir sanatkâr (Sâni’), doğudaki bir yaprağı ve batıdaki bir çiçeği aynı anda, aynı mükemmellikte yaratıyorsa, o sanatkâr ne doğudadır ne de batıdadır. O, her ikisine de hâkim bir konumdadır.
Eğer yaratıcı, yaratılanın cinsinden olsaydı veya bir mekânda bulunsaydı, bir işi yaparken diğerine mâni olurdu. Ancak O, mekândan münezzeh olduğu için; Şark ve Garb, O’nun kudret elinde yan yana gibidir. Yıldızlar ile zerreleri aynı kolaylıkla idare eder. İki zıt kutbu aynı anda tutabilmek için, o iki kutbun dışında ve üstünde olmak gerekir.
5. Kayyumiyet Sırrı (Varlığı Ayakta Tutma)
Metin: “Ve keza her şeyin kayyumu olduğu cihetle de her şeyin nefsinden daha ziyade bir kurbiyeti de vardır.”
İzah ve Şerh:
Kayyum, “kendi zatıyla kaim olan ve her şeyi varlıkta tutan” demektir. Bir eşyanın varlığı, o eşyanın kendi zatından ziyade, Allah’ın yaratmasına ve ayakta tutmasına bağlıdır.
Mesela; ışığın aynadaki görüntüsü, aynanın camından ziyade güneşe muhtaçtır. Güneş çekilirse görüntü gider. Aynen öyle de mahlukatın vücudu (varlığı) mümkündür (olup olmaması eşittir), Allah’ın vücudu ise Vâcib’dir (olmaması imkânsızdır). Mümkün olan bir şey, var olabilmek için her an Vâcibü’l-Vücud’a muhtaçtır. Bu ihtiyaç cihetiyle Allah, bize kendi nefsimizden, kendi benliğimizden daha yakındır.
6. Vücub ve İmkân Arasındaki Mübayenet (Zıtlık)
Metin: “Bu sır, daire-i vücub, tecerrüd ve ıtlak hasaisindendir. Ve fâil-i aslînin mahiyetiyle, zıllî olan münfail arasındaki mübayenet-i lâzımesidir.”
İzah ve Şerh:
Burada derin kelamî ıstılahlar kullanılmıştır:
• Daire-i Vücub: Allah’ın varlığının zorunlu olması dairesi.
• Tecerrüd: Maddeden, zamandan ve noksanlıktan soyutlanmış, münezzeh olmak.
• Itlak: Sınırsızlık, kayıtsızlık.
• Mübayenet-i Lâzıme: Zorunlu başkalık/farklılık.
Bu cümle şunu anlatır: Yapan (Fâil) ile yapılan (Münfail/Me’ful) aynı cinsten olamaz. Usta, binanın bir parçası değildir. Binadan ayrıdır (mübayenet). Allah (Fâil-i Aslî), yarattığı kâinattan (münfail/zıllî- gölge varlıklar) zatı itibariyle tamamen başkadır. Bu başkalık, O’nun kâinata karışmadığı manasına gelmez; bilakis O’nun kâinatı sınırsız bir ilim ve kudretle kuşatmasını sağlayan “kutsal bir farklılıktır”.
İlgili Ayet:
“…O’nun benzeri hiçbir şey yoktur…”
(Şûrâ Suresi, 42/11)
7. Şems (Güneş) Temsili
Metin: “Meselâ: Şems timsallerine kayyum olduğu için fevkalhad onlara bir kurbiyeti vardır. Âyinedeki zıll ve gölge ile semada bulunan asıl arasındaki mesafe kadar da bu’diyeti vardır.”
İzah ve Şerh:
Üstad Bediüzzaman, bu yüksek hakikati akla yaklaştırmak için sıkça kullandığı “Güneş” misalini verir:
• Kurbiyet (Yakınlık) Yönü: Güneş, ısısı ve ışığıyla elindeki aynanın içindedir. Hatta gözbebeğinin içindedir. Aynayı nereye çevirsen güneş oradadır. Işığıyla ona temas eder, ona varlık rengi verir.
• Bu’diyet (Uzaklık) Yönü: Güneş, cismi ve kütlesi itibariyle dünyadan milyonlarca kilometre uzaktadır. Ayna, güneşi tutamaz, ona dokunamaz.
Hakikate Tatbiki:
İşte Cenab-ı Hak da Nur-en Nur olduğu için, ilmiyle, kudretiyle, esmasıyla her şeyin içindedir, her şeye şah damarından daha yakındır (Kurbiyet/Ehadiyet). Fakat Zât-ı Akdes’i, mukaddes mahiyeti itibariyle her şeyden sonsuz derecede yücedir, münezzehtir ve her şeyden uzaktır (Bu’diyet/Vahidiyet). İnsan, acizliği ve zayıflığı ile O’na uzaktır; fakat O, rahmetiyle insana yakındır.
Netice-i Kelam:
Bu ders, bizi “Allah nerede?” gibi mekân ifade eden hatalı suallerden kurtarır. Bize ders verir ki: Allah mekândan münezzehtir ama her yerdedir. O’nu aramak için uzaklara gitmeye gerek yoktur; kalbimizdeki imana ve kâinattaki sanata bakmak kâfidir. Fakat O’nu kavramaya çalışırken, O’nu mahlukata benzetmek hatasına (yanılmaya) düşmemek için O’nun sonsuz yüceliğini ve maddeden münezzeh oluşunu (bu’diyetini) daima akılda tutmak gerekir.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Şu’le’nin Zeyli
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Bütün kâinatı ihata eden bir nurdan hiçbir şey gizlenemez. Ve gayr-ı mütenahî bir daire-i kudretten bir şey hariç kalamaz. Ve illâ, gayr-ı mütenahînin tenahisi lâzım gelir. Ve keza hikmet-i İlahiye her şeye değeri nisbetinde feyiz veriyor. Ve herkes bardağına göre denizden su alabilir. Ve keza mukaddir olan Kadîr-i Hakîm’in büyüğe olan teveccühü, küçüğe olan teveccühüne mâni olamaz. Ve keza maddeden mücerred zahir ve bâtın olan muhit bir nazara, en büyük şey en küçük bir şeyi veya nev bir ferdini gizletemez. Ve keza küçük olan bir şey, mazhar ve mahal olduğu san’at nisbetinde büyür. Ve küçük şeylerin nevileri büyük olurlar. Ve keza azamet-i mutlaka şirketi aslâ kabul etmez. Ve keza fevkalâde bir sühuletle, hârika bir sür’atle, mu’ciz bir ittikan ve intizamla cûd-u mutlaktan akan âsârdan anlaşılıyor ki; mikrop gibi en küçük ve daha küçük havaî, maî, türabî hayvanlar boş zannedilen âlemin yerlerini doldurmuşlardır.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Nefsine olan muhabbeti îcab ettiren nefsin sana olan kurbiyeti ise, Hâlıkına muhabbetin daha fazla olmalıdır. Çünki nefsinden o daha karibdir. Evet senin fikrin, ihtiyarın idrak edemedikleri sendeki mahfiyat, Hâlıkın nazarı ve ilmi altındadır.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Âlemde tesadüf yoktur. Evet bilhâssa bahar mevsiminde, küre-i arz bahçesinde, bütün ağaçların dallarında çiçeklerin yapraklarında, mezruatın sünbüllerinde hikmet bülbülleri, hikmet âyetlerini tanaggum ve terennüm ile inşad ettikleri iman kulağıyla, basiret gözüyle dinlenilirse, tesadüf şeytanları bile kabul ile hayran olurlar.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Tevhid ile bütün eşyayı, Vâhid-i Ehad’e isnad etmediğin takdirde, âlemde bulunan bütün efradın mazhar oldukları tecelliyat-ı İlahiye adedince ilahları kabul etmek mecburiyetindesin. Evet gözünü şemsden yumduğun ve timsalleriyle irtibatını kestiğin zaman timsallerine ma’kes olan şeylerin adedince hakikî şemslerin vücudunu kabul etmeye mecbur olursun.
İ’lem Eyyühel-Aziz!
Sen bazı vecihlerden fenaya gittiğin zaman, Hâlık-ı Rahman-ı Rahîm ilminde, meşhudunda, malûmunda bâki kalmaklığın senin bekan için kâfidir.
Yahu, her şeyi sahib-i hakikîsine ver veya ona isnad et. Onun ismiyle al ki rahat edesin. Ve illâ, bu kadar eşyayı vücuda getirip nizam ve intizamlarını temin edecek o kadar ilahları kabule muztar kalacaksın.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Şu’le’nin Zeyli’ne Dair Bir Şerh ve İzah
Giriş:
Aziz, sıddık kardeşim; Mesnevi-i Nuriye’den iktibas edilen bu âlî hakikatleri, Risale-i Nur’un manevî iklimine sadık kalarak, müradifleri ve Kur’an-ı Hakîm’in nurlu âyetleriyle mezcederek izah edeceğiz. Bu metinler, tevhidin azametini, Esma-i ilahiyenin ihatasını ve insanın acziyetine mukabil Hâlık’ın rububiyetini ders veren parlak birer levhadır.
İşte o nurlu “İ’lem”lerin teker teker tahlili ve şerhi:
BİRİNCİ İ’LEM: Kudret-i İlahiyenin İhatası ve San’atın İnceliği
“Bütün kâinatı ihata eden bir nurdan hiçbir şey gizlenemez…”
İzah ve Tahlil:
Bu fıkra, Cenab-ı Hakk’ın ilim, irade ve kudretinin kâinatı nasıl kuşattığını, “muhit” (kuşatıcı) isminin tecellisini ders verir. Bir nur ki, maddî ve manevî her yeri aydınlatır; ondan gizlenmek muhaldir. Kudret-i İlahiye gayr-ı mütenahîdir (sonsuzdur). Eğer kudretin bir sınırı olsaydı, o sınırın bittiği yerde acizlik başlardı ki, bu durum Zat-ı Akdes’in kudsiyetine zıttır.
Burada “Külfet” ve “Müşkülât” yoktur. Nasıl ki güneşin bir okyanusu aydınlatması ile bir damla suyu parlatması arasında, güneşin kudreti ve kolaylığı açısından fark yoktur; aynen öyle de Kadîr-i Mutlak için galaksileri yaratmak ile bir atomu (zerreyi) yaratmak arasında fark yoktur.
Cenab-ı Hak, Hakîm isminin iktizasıyla her şeye bir kıymet ve kabiliyet vermiştir. Bir mikrop veya gözle görülmeyen bir canlı, sanat bakımından fil veya balina kadar, belki daha sanatlıdır. Çünkü küçüldükçe sanat incelir, cihazat dakikleşir. Bu sebeple metinde geçen “Küçük olan bir şey, mazhar ve mahal olduğu san’at nisbetinde büyür” ifadesi, san’at-ı Rabbaniyenin mikroskobik âlemdeki mucizelerine işaret eder. Boş zannedilen hava, su ve toprak; aslında Hayy isminin tecellisiyle hayatdar mahluklarla doludur. Bu, Allah’ın cûd-u mutlakının (sonsuz cömertliğinin) bir isbatıdır.
İlgili Ayet-i Kerime:
Cenab-ı Hakk’ın ilminin ihatasına dair:
“Gaybın anahtarları Allah’ın yanındadır; onları O’ndan başkası bilmez. O, karada ve denizde ne varsa bilir; O’nun ilmi dışında bir yaprak bile düşmez. O, yerin karanlıkları içindeki tek bir taneyi, yaş ve kuru ne varsa hepsini bilir…” (En’âm Suresi, 6/59)
İKİNCİ İ’LEM: Kurbiyet-i İlahiye ve Nefsin Mahiyeti
“Nefsine olan muhabbeti îcab ettiren nefsin sana olan kurbiyeti ise…”
İzah ve Tahlil:
İnsan fıtraten kendine aşıktır. Çünkü kendini kendine en yakın (karib) zanneder. Hâlbuki bu bir yanılmadır. İnsan, kendi vücudundaki hücrelerin işleyişinden, kalbinin atışından, hafızasının kaydından habersizdir. Kendi içine, kendi damarlarına hükmedemez.
Lakin Hâlık-ı Zülcelal, insana şah damarından daha yakındır. Senin içinden geçen en gizli hatıratı, kalbinin derinliklerindeki niyetleri bilir. Öyleyse muhabbete en layık olan, senin o dar ve âciz nefsinden ziyade, sana senden daha yakın olan, senin her ihtiyacını gören Rabbindir. Mahfiyat (gizlilikler) O’nun nazarındadır. İnsanın derûnî dünyası Allah’ın “Habîr” ve “Alîm” isimlerine ayan beyandır.
İlgili Ayet-i Kerime:
Cenab-ı Hakk’ın insana yakınlığına (Kurbiyetine) dair:
“Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin ona ne vesveseler verdiğini biliriz. Biz ona şah damarından daha yakınız.” (Kâf Suresi, 50/16)
ÜÇÜNCÜ İ’LEM: Tesadüfün Reddi ve Kâinatın Zikri
“Âlemde tesadüf yoktur. Evet bilhâssa bahar mevsiminde…”
İzah ve Tahlil:
Bu kısım, tabiatperestlik ve tesadüf fikrini kökünden kesip atar. Bahar mevsimi, haşrin (öldükten sonra dirilişin) bir numunesi olarak nazara verilir. Yeryüzü bahçesinde ağaçlar, çiçekler ve nebatat, birer muntazam ordu gibi, emir tahtında hareket ederler.
Her bir çiçek, nakışlarıyla Sâni-i Hakîm’in hikmetini; kokusuyla Rahman’ın rahmetini ilan eder. Bu harika nizam içinde “tesadüf”e yer aramak, akıl kârı değildir. Şeytan dahi bu intizam karşısında hayran kalıp, inkâr edecek mecal bulamaz. Kâinattaki sesler, kuşların cıvıltıları, rüzgârın uğultusu manasız gürültüler değil; hikmet âyetlerini okuyan, Rabbini tesbih eden sadâlardır. Bunu işitmek için “iman kulağı” ve “basiret gözü” lazımdır. Maddi göz, sadece zahiri görür; basiret ise eşyanın arkasındaki ilahi kudret elini müşahade eder.
İlgili Ayet-i Kerime:
Yaratılıştaki nizama ve tesadüfün imkânsızlığına dair:
“Yedi göğü birbiriyle tam bir uyum içinde yaratan O’dur. Rahmân’ın yaratışında hiçbir uyumsuzluk göremezsin. Gözünü çevir de bir bak, bir bozukluk görüyor musun?” (Mülk Suresi, 67/3)
DÖRDÜNCÜ İ’LEM: Tevhid ve Şirk-i Hafî
“Tevhid ile bütün eşyayı, Vâhid-i Ehad’e isnad etmediğin takdirde…”
İzah ve Tahlil:
Bu i’lem, Risale-i Nur’un en keskin mantıkî delillerinden biri olan “Suhulet-i Tevhid” (Tevhidin kolaylığı) ve “Suûbet-i Şirk” (Şirkin zorluğu) bahsini işler.
Mesele şudur: Eğer kâinattaki her şeyi bir tek Allah’a vermezsen (Tevhid), o zaman her bir sebebe, her bir atom parçasına bir ilahlık vermek zorunda kalırsın.
Temsil: Güneşin binlerce cam parçasında ve su kabarcığında timsali (yansıması) görülür. Eğer o yansımaların gökteki tek bir güneşten geldiğini kabul etmezsen; o zaman her bir cam parçasının içinde, minik, hakiki hem ısı hem ışık veren bir güneşçiğin bizzat bulunduğunu kabul etmek zorunda kalırsın. Bu ise muhaldir, imkânsızdır.
Aynen öyle de her bir zerredeki hayatı, intizamı ve şuuru Allah’a vermeyen adam; o zerrenin içinde kâinatı yaratacak bir ilim ve kudret olduğunu kabul etmek mecburiyetinde kalır. Bu, akıldan istifa etmektir. Hakiki huzur ve mantık, her şeyi Vâhid-i Ehad’e (Bir ve Tek olan Allah’a) vermektedir.
İlgili Ayet-i Kerime:
Şirkin mantıksızlığına dair:
“Eğer yerde ve gökte Allah’tan başka ilâhlar olsaydı, kesinlikle ikisinin de düzeni bozulurdu. Demek ki Arş’ın Rabbi Allah, onların nitelemelerinden uzaktır, yücedir.” (Enbiyâ Suresi, 21/22)
BEŞİNCİ İ’LEM: Fena ve Beka
“Sen bazı vecihlerden fenaya gittiğin zaman…”
İzah ve Tahlil:
İnsan fânidir, geçicidir. Maddesi dağılır, zamanla yıpranır. Fakat insan, Allah’ın ilmi ezelîsinde malumdur (bilinendir). Allah’ın ilminde var olmak, vücud-u haricîden (maddi varlıktan) daha sağlam bir bekadır.
Sen bir ayna gibisin. Görevin, Sâni-i Zülcelal’in isimlerini yansıtmaktır. Ayna kırılsa da, yansıttığı güneş bâkidir. Sen fenaya gitsen (ölümle dünyadan ayrılsan) bile, Cenab-ı Hakk’ın “Alîm” isminin dairesinde, O’nun şuhudunda (görüş alanında) bâki kalırsın. Bu hakikat, yokluk korkusuna düşen nefis için en büyük bir teselli kaynağıdır. Senin vücudun gitse de mahiyetin ve yaptıkların O’nun ilminde mahfuzdur.
İlgili Ayet-i Kerime:
Allah’ın veçhinin (zatının) bâki kalacağına dair:
“…O’nun zâtından başka her şey yok olacaktır. Hüküm O’nundur ve siz ancak O’na döndürüleceksiniz.” (Kasas Suresi, 28/88)
NETİCE VE HÜLASA
“Yahu, her şeyi sahib-i hakikîsine ver veya ona isnad et…”
Metnin hitamında (sonunda) verilen ders şudur: Kâinatın yükünü, mahlukatın derdini, sebeplerin dağdağasını zayıf omuzlarına alma. Her şeyi Hakiki Sahibine teslim et. O’nun ismiyle bak, O’nun namıyla al, O’nun izniyle başla.
Aksi takdirde, kâinat dolusu ilahları (sebepleri) memnun etmeye çalışmak gibi altından kalkılamaz bir yükün (ızdırarın) altında ezilirsin. Tevhidde huzur, şirkte ve gaflette ise elem verici bir azap ve karmaşa vardır.
Dua:
Rabbim bizleri Esma-i ilahiyesinin nurlarıyla münevver kılsın, kâinat kitabını basiret gözüyle okuyan ve her şeyde O’nun birliğinin delillerini gören bahtiyar kullarından eylesin. Âmin.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Nokta
مِنْ نُورِ مَعْرِفَةِ اللّٰهِ جَلَّ جَلَالُهُ
(Kırkbeş sene evvel te’lif edilmiş bir risalenin bir kısmıdır.)
İFADE-İ MERAM
Bir bahçeye girsem iyisini intihab ederim. Koparmasından zahmet çeksem hoşlanırım. Çürüğünü, yetişmemişini görsem “Huz mâ safâ” derim. Muhatablarımı da öyle arzu ederim. Derler:
– Sözlerin iyi anlaşılmıyor?
Bilirim ki kâh minare başında, kâh kuyu dibinde konuşuyorum. Neyliyeyim zuhurat öyle. “Şuaat” ve şu kitabda mütekellim âciz kalbimdir. Muhatab âsi nefsimdir. Müstemi’ müteharri-i hakikat bir Japondur. Temaşa eden bunu düşünmeli. Gayet-ül gayat olan Marifetullahın bir bürhanı olan marifet-ün Nebi’yi “Şuaat”ta bir nebze beyan ettik. Şu risalede maksud-u bizzât olan tevhidin lâyuhad berahininden yalnız dört muazzam bürhanına işaret edeceğiz. Hem nazar-ı aklîyi hads-i kalbiyle birleştirmek için, melaike ve haşrin bir kısım delailine îma ederek imanın altı rüknünden dördünün birer lem’asını, fehm-i kâsırımla göstermek isterim.
اٰمَنْتُ بِاللّٰهِ وَ مَلٰٓئِكَتِه۪ وَ كُتُبِه۪ وَ رُسُلِه۪ وَِالْيَوْمِ اْلاٰخِرِ وَ بِالْقَدَرِ خَيْرِه۪ وَ شَرِّه۪ مِنَ اللّٰهِ تَعَالٰى وَ الْبَعْثُ بَعْدَ الْمَوْتِ حَقٌّ اَشْهَدُ اَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَ اَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولَُ اللّٰهِ
Said Nursî
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Aziz, sıddık, müdakkik kardeşim,
İktibas edilen bu kıymettar metin, Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri’nin Mesnevi-i Nuriye adlı eserinin “Nokta” risalesinin mukaddimesi, yani “İfade-i Meram” kısmıdır. Bu kısım, eserin yazılış gayesini, usulünü ve muhataplarını tayin eden bir “anahtar” hükmündedir.
1. Eserin Kaynağı ve Mahiyeti: “Nur-u Marifetullah”
Metnin başında bu risalenin kaynağının, Allah’ı tanıma (Marifetullah) nurundan geldiğini ifade eder.
• İzah: Müellif, aciz nefsinin mahsulünü değil, Kur’an’ın feyzinden ve marifetullah (Allah’ı bilme) ilminden kalbine gelen manaları kaleme almıştır. Bu eser, hikmet ve hakikat arayanlar için bir menba (kaynak) hükmündedir.
• İlgili Ayet:
“Allah, göklerin ve yerin nûrudur…” (Nur Suresi, 35. Ayet)
2. Bahçe Temsili ve “Huz Mâ Safâ” Düsturu
Üstad Hazretleri, eserini bir bahçeye benzeterek okuyucusuna (kâri) bir usul dersi verir: “Bir bahçeye girsem iyisini intihab ederim (seçerim)… Çürüğünü, yetişmemişini görsem ‘Huz mâ safâ’ derim.”
• Müradifler:
• İntihab: Seçme, tercihte bulunma.
• Huz mâ safâ, da’ mâ keder: “Sefa vereni (temiz ve berrak olanı) al, keder vereni (bulanık olanı) bırak.”
• İzah: Okuyucuya denilmek isteniyor ki: “Bu eserdeki hakikatler Kur’an’ın malıdır, pırlanta gibidir; onları alınız. Eğer ifadede bir noksanlık, üslupta bir kusur görürseniz, bu benim acizliğimdendir (Müellifin tevazuu). Siz, manadaki güzelliğe odaklanın, kabuğa veya zahiri kusurlara takılmayın.” Bu, insaf ve hüsn-ü zan ile bakmanın gereğidir.
• İlgili Hakikat: “Fena ve fâni bir adamın, güzel ve bâki bir sözü olabilir.” (Risale-i Nur Külliyatı)
3. Hitabetin Makamı: Minare Başı ve Kuyu Dibi
“Bilirim ki kâh minare başında, kâh kuyu dibinde konuşuyorum.” ifadesi, ruh halinin ve tefekkürün seyrini tasvir eder.
• İzah:
• Minare Başı: İnsanın manen yükseldiği, hakikatleri âlem-i şehadet ve âlem-i gayb pencerelerinden külli (geniş ve cihan şümul) bir nazarla seyrettiği, tevhidin ilan edildiği yüksek makamdır.
• Kuyu Dibi: İnsanın kendi nefsiyle baş başa kaldığı, enaniyetin (benlik) ve nefsin desiseleriyle boğuştuğu, derin bir iç muhasebe ve derûnî bir tefekkür halidir. Hazret-i Yusuf’un (a.s.) kuyusu gibi, bazen nur, o karanlık kuyuların dibinde parlar.
• Zuhurat: İrade dışı kalbe gelen manalar, doğuşlar. Müellif, “Ben planlayarak değil, kalbime ne sunulursa (zuhurat) onu yazdım” demektedir.
4. Muhatapların Tasnifi: Kalp, Nefis ve Japon
Metnin en dikkat çekici kısımlarından biri muhatap silsilesidir: “Mütekellim âciz kalbimdir. Muhatab âsi nefsimdir. Müstemi’ müteharri-i hakikat bir Japondur.”
• Mütekellim (Konuşan): Aciz, fakir, kusurlu olduğunu bilen bir kalp.
• Muhatab (Sözün yöneltildiği): Islah edilmeye muhtaç, terbiye edilmesi gereken “nefis”. Risale-i Nur’da sıkça görülen “Ey nefsim!” hitabı, evvela yazarın kendi nefsini terbiye etme gayretidir. Nefsini ıslah etmeyen, başkasını ıslah edemez.
• Müstemi (Dinleyen)- “Müteharri-i Hakikat Bir Japon”:
• Müradif: Müteharri-i hakikat = Hakikati araştıran.
• İzah: Neden Japon? Çünkü o dönemde Japonlar, İslamiyet’e bigâne (yabancı) ama ilme ve hakikate aşık, taassuptan uzak, saf akıl ve mantık ile gerçeği arayan bir millet olarak temsil edilmiştir. Müellif, “Sözlerimi, İslam kültürünü bilen biri gibi değil; hiçbir ön yargısı olmayan, sadece aklı ve mantığıyla hakkı arayan bir Japon gibi dinleyin” demektedir. Bu, isbatların ne kadar kuvvetli ve akla uygun (makul) olduğunu gösterir.
5. Risalenin Gayesi: Marifetullah ve Tevhid
“Şu risalede maksud-u bizzât olan tevhidin lâyuhad berahininden yalnız dört muazzam bürhanına işaret edeceğiz.”
• Müradifler:
• Maksud-u bizzât: Asıl gaye, hedeflenen ana konu.
• Lâyuhad: Haddü hesaba gelmez, sayısız.
• Berahin: Burhanlar, kuvvetli deliller, sarsılmaz isbatlar.
• İzah: Kâinattaki her zerre Allah’ın varlığına ve birliğine (Tevhid) bir delildir. Ancak bu risalede (Nokta Risalesi), sayısız delillerden en büyük dört tanesi (Kâinat Kitabı, Hatemü’l-Enbiya (asm), Kur’an-ı Hakim ve Vicdan) ele alınacaktır.
6. Metod: Akıl ve Kalbin İmtizacı
“Nazar-ı aklîyi hads-i kalbiyle birleştirmek…”
• Müradifler:
• Nazar-ı aklî: Aklın bakışı, mantıki çıkarım, tefekkür.
• Hads-i kalbî: Kalbin sezgisi, manevi duyuş, ani ve vasıtasız kavrayış.
• Fehm-i kâsır: Kısa, eksik, yetersiz anlayış.
• İzah: Batı düşüncesi (felsefe) genellikle sadece aklı esas alırken; tasavvuf ekseriyetle kalbi ve keşfi esas alır. Risale-i Nur ise bu ikisini mezceder (birleştirir). Aklın delilleri ile kalbin zevkini birleştirerek hakikate “kanatlı” uçmayı hedefler. Bu sayede iman, taklitten tahkike (araştırmaya dayalı, sarsılmaz imana) yükselir.
7. İmanın Rükünleri ve Amentü
Metnin sonunda yer alan Arapça ibare, imanın altı esasını ihtiva eden “Amentü” duasıdır.
Metin:
اٰمَنْتُ بِاللّٰهِ وَ مَلٰٓئِكَتِه۪ وَ كُتُبِه۪ وَرُسُلِه۪ وَِالْيَوْمِ اْلاٰخِرِ وَ بِالْقَدَرِ خَيْرِه۪ وَ شَرِّه۪ مِنَ اللّٰهِ تَعَالٰى وَالْبَعْثُ بَعْدَ الْمَوْتِ حَقٌّ اَشْهَدُ اَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَ اَشْهَدُ اَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولَُ اللّٰهِ
Meali ve İzahı:
• “Âmentü billahi”: Allah’a iman ettim. (Varlığına, birliğine, eşi ve benzeri olmadığına).
• Ayet: “De ki: O, Allah’tır, tektir.” (İhlas Suresi, 1. Ayet)
• “Ve melâiketihî”: Meleklerine iman ettim.
• “Ve kütübihî”: Kitaplarına iman ettim.
• “Ve rusülihî”: Peygamberlerine iman ettim.
• Ayet: “Peygamber, Rabbinden kendisine indirilene iman etti, mü’minler de (iman ettiler). Her biri; Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine iman ettiler…” (Bakara Suresi, 285. Ayet)
• “Vel yevmi’l-âhiri”: Ahiret gününe iman ettim.
• “Ve bi’l-kaderi hayrihî ve şerrihî minallâhi teâlâ”: Kadere, hayır ve şerrin Allah’tan olduğuna iman ettim.
• “Vel-ba’sü ba’de’l-mevti hakkun”: Öldükten sonra diriliş haktır, gerçektir.
• Şehadet: “Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden Resûlullah” (Şehadet ederim ki Allah’tan başka ilah yoktur ve yine şehadet ederim ki Muhammed (sav) O’nun elçisidir).
Hülâsa-i Kelam:
Bu “Nokta” risalesi, imanın rükünlerini, akıl ve kalp dürbünüyle, tabiatın şehadetiyle ve vicdanın sesiyle isbat eden, “fehm-i kâsır” (kısır anlayış) dediği tevazu perdesi altında “cihan şümul” (evrensel) hakikatleri haykıran bir derstir.
Rabbim, bu hakikatlerden hissemizi ziyade eylesin. Âmin.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ وَالصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ عَلٰى مُحَمَّدٍ خَاتَمِ النَّبِيّ۪ينَ وَ عَلٰٓى اٰلِه۪ وَصَحْبِه۪ٓ اَجْمَع۪ينَ
اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الْحَىُّ الْقَيُّومُ
maksudumuzdur, matlubumuzdur.
Gayr-ı mütenahî berahininden dört bürhan-ı küllîyi îrad ediyoruz.
Birinci Bürhan:
Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’dır. Şu bürhan-ı neyyirimiz Şuaat’ta tenevvür ettiğinden, tenvir-i müddeamızda münevver bir mir’attır.
İkinci Bürhan:
Kitab-ı kebir ve insan-ı ekber olan kâinattır.
Üçüncü Bürhan:
Kitab-ı Mu’ciz-ül Beyan, Kelâm-ı Akdes’tir.
Dördüncü Bürhan:
Âlem-i gayb ve şehadetin nokta-i iltisakı ve berzahı ve iki âlemden birbirine gelen seyyaratın mültekası vicdan denilen fıtrat-ı zîşuurdur. Evet fıtrat ve vicdan akla bir penceredir. Tevhidin şuaını neşrederler.
BİRİNCİ BÜRHAN:
Risalet ve İslâmiyetle mücehhez olan “hakikat-ı Muhammediye”dir ki, risalet noktasında en muazzam icma ve en vâsi tevatür sırrını ihtiva eden mecmu-u enbiyanın şehadetini tazammun eder. Ve İslâmiyet cihetiyle vahye istinad eden bütün edyan-ı semaviyenin ruhunu ve tasdiklerini taşıyor. İşte bütün enbiyanın şehadetiyle ve bütün edyanın tasdikiyle ve bütün mu’cizatının teyidiyle musaddak olan bütün akvaliyle, vücud ve vahdet-i Sâni’i beşere gösteriyor. Demek şu davada ittihad etmiş bütün efazıl-ı beşer namına o nuru gösteriyor. Acaba bu kadar tasdiklere mazhar, büyük, derin, dûrbîn, safi, keskin, hakaik-aşina bir gözün gördüğü hakikat, hakikat olmamak hiç ihtimali var mı?
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Aziz, sıddık, müdakkik kardeşim,
Risale-i Nur Külliyatı’ndan Mesnevi-i Nuriye eserinde yer alan ve Cenab-ı Hakk’ın varlığını ve birliğini (Vücud ve Vahdet) isbat eden dört büyük “küllî bürhan”ın (evrensel delilin) icmali bir hulasasıdır.
Maksudumuz ve matlubumuz (isteğimiz ve gayemiz) olan Hâlık-ı Kâinat’ı tanımak yolunda, hadsiz delillerden seçilen bu dört ana hücceti şöyle şerh edebiliriz:
Dört Küllî Bürhanın İcmali İzahı
Metinde geçen dört bürhan, marifetullah (Allah’ı bilme) yolunda en parlak ve en keskin delillerdir.
1. Birinci Bürhan: Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm
Bu bürhan, “Nâtık” (konuşan) delildir. Kâinatın sükût içindeki şehadetini, lisanıyla ilân eden ve bütün peygamberlerin tasdikini arkasına almış en büyük muallimdir.
2. İkinci Bürhan: Kitab-ı Kebir Olan Kâinat
Bu bürhan, “Meşhud” (görünen) delildir. Zerreden şemse (güneşe) kadar her bir mevcud, kendi lisan-ı haliyle Sanatkârını gösterir. İnsan, kâinatın küçültülmüş bir numunesi olduğu gibi; kâinat da büyütülmüş bir insan (insan-ı ekber) gibidir.
3. Üçüncü Bürhan: Kitab-ı Mu’ciz-ül Beyan (Kur’an-ı Kerim)
Bu bürhan, “Mektub” (yazılı/kelâm) delildir. Kelâm-ı Ezelî’den gelen ve bütün asırlara hitap eden, beşerin taklidinden aciz kaldığı mukaddes kitaptır.
4. Dördüncü Bürhan: Vicdan (Fıtrat-ı Zîşuur)
Bu bürhan, “Dahilî ve Derûnî” delildir. İnsanın fıtratına dercedilen ve yalan söylemeyen bir histir. Âlem-i gayb (görünmeyen âlem) ile âlem-i şehadet (görünen âlem) arasında bir köprü, bir berzah ve bir penceredir. Akıl bazen şaşırsa da vicdan Sâni’ini unutmaz ve O’na olan ihtiyacını derinden hisseder.
Birinci Bürhanın Tafsilatlı Şerhi ve Tahlili
Metnin asıl odaklandığı ve tafsilat istediğin “Birinci Bürhan” olan Hazret-i Muhammed (A.S.M.) hakkındaki kısmın izahı şöyledir:
1. Hakikat-ı Muhammediye ve Risalet Heyeti:
Metinde geçen “Risalet ve İslâmiyetle mücehhez olan hakikat-ı Muhammediye” ifadesi, Efendimiz’in (A.S.M.) şahs-ı manevîsinin büyüklüğüne işaret eder. O, sadece bir şahıs değil, risalet (peygamberlik) vazifesiyle donatılmış ve İslâmiyet gibi cihanşümul bir dini getirmiş manevî bir şahsiyettir. O’nun davası tek başına bir iddia değil, Adem’den (A.S.) kendisine kadar gelen bütün peygamberlerin davasının özüdür.
• Ayet-i Kerime:
“Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir. Fakat o, Allah’ın Resûlü ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah her şeyi hakkıyla bilendir.” (Ahzâb Suresi, 33/40)
2. İcma ve Tevatür Kuvveti:
Metindeki “Risalet noktasında en muazzam icma ve en vâsi tevatür sırrını ihtiva eden mecmu-u enbiyanın şehadetini tazammun eder” cümlesi şu manaya gelir:
Bütün peygamberler, Allah’ın birliğini ve sıfatlarını anlatmakta birleşmişlerdir (İcma). Hazret-i Muhammed (A.S.M.), bütün bu peygamberlerin varisi ve davasının tasdikçisidir. Sanki bütün peygamberler büyük bir meclis kurmuş, hepsi birden O’nun davasını imzalamışlardır. O’nun getirdiği hakikat, tarihin en büyük ve en geniş topluluğunun (tevatür) şahitliğiyle sabittir. O’nu yalanlamak, bütün peygamberleri yalanlamak demektir.
• Müradifler (Kelimeler ve Manaları):
• İcma: Fikir ve inanç birliği, ittifak.
• Tevatür: Yalan üzere birleşmeleri aklen imkânsız olan büyük bir topluluğun verdiği haber.
• Tazammun: İhtiva etme.
3. Semavi Dinlerin Ruhu ve Tasdiki:
“İslâmiyet cihetiyle vahye istinad eden bütün edyan-ı semaviyenin ruhunu ve tasdiklerini taşıyor.”
Getirdiği İslâmiyet, tahrif olmamış haliyle bütün semavi dinlerin (Hristiyanlık, Yahudilik vb. asılları) özünü, ruhunu ve temel esaslarını barındırır. Eski kitaplarda O’nun geleceği müjdelenmiş, O’nun zuhuruyla o müjdeler ve dinlerin aslı tasdik edilmiştir.
• Ayet-i Kerime:
“O, hanginizin amelinin daha güzel olacağı hususunda sizi imtihan etmek için, Arş’ı su üzerinde iken gökleri ve yeri altı günde yaratandır…” (Burada kâinatın yaratılışı ve vahyin hakikati vurgulanır).
Ve yine: “Yanlarındaki Tevrat ve İncil’de yazılı buldukları o elçiye, o ümmî Peygamber’e uyanlar (var ya), işte o Peygamber onlara iyiliği emreder, onları kötülükten meneder…” (A’râf Suresi, 7/157)
4. Vahdaniyetin En Büyük Delili:
“Bütün akvaliyle, vücud ve vahdet-i Sâni’i beşere gösteriyor.”
Peygamber Efendimiz (A.S.M.), bütün sözleriyle (akval), halleriyle ve fiilleriyle tek bir hakikati haykırmaktadır: Allah vardır ve birdir. O’nun bütün mucizeleri, ahlakı ve davasındaki ciddiyeti, bu sözün doğruluğunun sarsılmaz bir isbatıdır.
5. Hakaik-aşina Bir Göz ve Yanılmazlık:
Metnin sonundaki “Acaba bu kadar tasdiklere mazhar… hakaik-aşina bir gözün gördüğü hakikat, hakikat olmamak hiç ihtimali var mı?” suali, aklı ve vicdanı insafa davet eder.
Şöyle ki:
• O zat büyüktür; davası küçümsenemez.
• Derindir; sathi düşünmez, hakikatin dibine nüfuz eder.
• Dûrbîn (Uzağı gören)dir; geçmişi ve geleceği vahyin nuruyla görür.
• Safi ve Keskin; bakışı bulanık değildir, gaflet perdesi yoktur.
• Hakaik-aşina; hakikatlere aşinadır, hayal ile hakikati karıştırmaz.
Böyle bir zatın, “Görüyorum ve bildiriyorum” dediği Allah’ın varlığı ve birliği hakikati, asla bir hata, bir hayal veya bir yanılma olamaz. Bu, güneşin varlığından daha kat’i bir hakikattir.
Hülasa-i Kelâm:
Bu metin, Peygamberimiz’in (A.S.M.) şahsiyetini, sadece bir beşer olarak değil, kâinatın yaratıcısını isbat eden “canlı, konuşan ve en büyük delil” olarak takdim eder. O’nun “Allah vardır” sözü, bütün peygamberlerin ve evliyaların imzasıyla mühürlenmiş, reddedilemez bir senettir.
Kullanılan Mühim Kelimelerin Lugatı:
• Mücehhez: Donanmış, teçhiz edilmiş.
• Bürhan-ı Neyyir: Nurlu, parlak delil.
• Mir’at: Ayna.
• Şuaat: Işınlar, parıltılar.
• İltisak: Kavuşma, dokunma, bitişme.
• Mülteka: Buluşma yeri, kavşak.
• Fıtrat-ı zîşuur: Şuurlu yaratılış (İnsan vicdanı kastedilir).
• Efazıl-ı beşer: İnsanların en faziletlileri.
• Musaddak: Doğrulanmış, tasdik edilmiş.
Cenab-ı Hak, bizleri O Bürhan-ı Hakikî’nin (A.S.M.) sünnet-i seniyyesinden ayırmasın ve şefaatine nail eylesin. Âmin.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
İKİNCİ BÜRHAN:
Kâinat kitabıdır. Evet şu kitabın bütün hurufu ve bütün noktaları, efraden ve terekküben Zât-ı Zülcelal’in vücud ve vahdetini, elsine-i mahsusaları kıraat ile
وَ اِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
yi tilavet ediyorlar. Cemi’ zerrat-ı kâinat birer birer zât ve sıfât ve saire vücuh ile hadsiz imkânat mabeyninde mütereddid iken; birdenbire bir ciheti takib, muayyen bir sıfatla ittisaf, mahsus bir keyfiyetle tekeyyüf ederek hayretbahşa hikemi intac ettiğinden, Sâni’in vücub-u vücuduna şehadetle avalim-i gaybiyenin enmuzeci olan latife-i Rabbaniye içinde ilân-ı Sâni’ eden misbah-ı imanı ışıklandırıyorlar. Evet bir nefer, nefsinde ve takımında ve bölükte, taburda ve orduda gibi; her bir zerre de, kendi başıyla zât, sıfât, keyfiyetindeki imkânat cihetiyle Sâni’i ilân ettiği gibi, tesavir-i mütedâhileye benzeyen mürekkebat-ı müteşabike-i mütesaide-i kâinatın her bir makamında ve her bir nisbetinde ve her bir dairesinde, her bir zerre, müvazene-i cereyan-ı umumîyi muhafaza; ve her nisbetinde ve her takımında ayrı ayrı vazifeyi îfa ve hikmeti intac ettiklerinden Sâni’in kasd ve hikmetini izhar ve vücud ve vahdetinin âyâtını kıraat ettikleri için Sâni’-i Zülcelal’in berahini, zerrattan kat kat ziyade olur. Demek
اَلطُّرُقُ اِلَى اللّٰهِ بِعَدَدِ اَنْفَاسِ الْخَلَٓائِقِ
hakikattır, mübalağa değil; belki nâkıstır.
S: Neden aklıyla herkes göremiyor?
C: Kemal-i zuhurundan ve zıddın ademinden.
تَاَمَّلْ سُطُورَ الْكَائِنَاتِ فَاِنَّهَا ٭ مِنَ الْمََلاِ الْاَعْلٰى اِلَيْكَ رَسَٓائِلُ
Yani: “Sahife-i âlemin eb’ad-ı vâsiasında Nakkaş-ı Ezelî’nin yazdığı silsile-i hâdisatın satırlarına hikmet nazarıyla bak ve fikr-i hakikatle sarıl. Tâ ki mele-i a’lâdan uzanan şu selasil-i resail, seni a’lâ-yı illiyyîn-i tevhide çıkarsın.”
Şu kitabın heyet-i mecmuasında öyle parlak bir nizam var ki, nazzamı güneş gibi içinde tecelli ediyor. Her kelimesi, her harfi birer mu’cize-i kudret olan bu kitab-ı kâinatın te’lifinde öyle bir i’caz var ki, bütün esbab-ı tabiiye, farz-ı muhal olarak muktedir birer fâil-i muhtar olsalar, yine kemal-i acz ile o i’caza karşı secde ederek
سُبْحَانَكَ لَا قُدْرَةَ لَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ
diyeceklerdir. Her bir kelimesi bütün kelimatıyla münasebettardır. Ve her harfi, bahusus zîhayat bir harfi, bütün cümlelere karşı müteveccih birer yüzü, nâzır birer gözü var olan bu kitabın öyle bir muzaaf iştibak-ı tesanüd-ü nazmı vardır ki, bir noktayı yerinde icad etmek için bütün kâinatı icad edecek bir kudret-i gayr-ı mütenahî lâzımdır. Demek sivrisineğin gözünü halkeden, güneşi dahi o halketmiştir. Pirenin midesini tanzim eden manzume-i şemsiyeyi de o tanzim etmiştir. Sünuhat’ın dokuzuncu sahifesinde
مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ
âyetinin sırrına müracaat et. Yalnız şu kitabın küçük bir kelimesi olan bal arısını gör. Nasıl şehd-i şehadet o mu’cize-i kudretin lisanından akıyor. Veyahut şu kitabın bir noktası olan hurdebînî bir huveynat ki, çok defa büyülttükten sonra görünür. Dikkat et! Nasıl mu’ciznüma, hayret-feza bir misal-i musaggar-ı kâinattır. Sure-i Yâsin, suret-i lafz-ı Yâsin’de yazıldığı gibi, cezaletli, mûciz bir nokta-i câmiadır. Onu yazan, bütün kâinatı da o yazmıştır. Eğer insaf ile dikkat etsen, şu küçücük hayvanın ve huveynatın sureti altında olan makine-i dakîka-i bedîa-i İlahiyenin şuursuz, kör, mecra ve mahrekleri tahdid olunmayan ve imkânatından evleviyet olmayan esbab-ı basita-i camide-i tabiiyeden husulünü, muhal-ender muhal göreceksin.
Eğer her bir zerrede hükema şuuru, etibba hikmeti, hükkâmın siyaseti bulunduğunu ve her bir zerre de sair zerrat ile vasıtasız muhabere ettiğini itikad edersen, belki nefsini kandırıp o muhali de itikad edebilirsin. Halbuki, o zîhayat makinede öyle bir mu’cize-i kudret, öyle bir hârika-i hikmet vardır ki, ancak bütün kâinatı, bütün şuunatını icad eden, tanzim eden bir Sâni’in sun’u olabilir. Yoksa kör, az, basit imkân tereddüdüyle ayak atamaz. Esbab-ı tabiîden olamaz. Bahusus o esbab-ı tabiiyenin üss-ül esası hükmünde olan cüz-ü lâ-yetecezzadaki kuvve-i cazibe ve kuvve-i dafianın içtimalarının hortumu üzerinde bir muhaliyet damgası var. Fakat caizdir ki, herbir şeyin esası zannettikleri olan cezb, def’, hareket, kuva gibi emirler, âdâtullahın kanunlarına birer isim olsun. Lâkin kanun, kaidelikten tabiîliğe ve zihnîlikten haricîliğe ve itibarîden hakikata ve âletiyetten müessiriyete geçmemek şartıyla kabul ederiz.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
İktibas edilen bu kıymettar parça, Risale-i Nur Külliyatı’ndan, hususan Mesnevi-i Nuriye eserinin Zerre Risalesi veya Lâsiyyemalar bölümündeki tevhid delillerine ait âlî bir derstir. Bu metin, kâinat kitabını okumayı öğreten, zerrelerden kürelere kadar her şeyin Allah’ın varlığına ve birliğine nasıl şahitlik ettiğini “imkân” ve “hudûs” delilleriyle isbat eden derin bir tefekkür hazinesidir.
1. Kâinat Kitabının Okunması ve Zerrelerin Tesbihatı
Metin:
“Kâinat kitabıdır. Evet şu kitabın bütün hurufu ve bütün noktaları… elsine-i mahsusaları kıraat ile (Ayet)… yi tilavet ediyorlar.”
İzah ve Şerh:
Bu kısımdaki “Kâinat Kitabı” tabiri, mahlukatın manasız bir tesadüf yığını değil, manalı harflerden oluşmuş, Kâtibini (Yazıcısını) tanıtan büyük bir kitap olduğunu ifade eder.
• Huruf ve Noktalar: Bu kâinat kitabının harfleri büyük cisimlerse, noktaları zerrelerdir (atomlardır).
• Efraden ve Terekküben: Gerek ferdî olarak tek başlarına, gerekse bileşik cisimler halindeyken.
• Elsine-i Mahsusa: Her varlığın kendine has lisan-ı haliyle (duruş diliyle) yaptığı şahitliktir.
Nasıl ki bir kitap, kâtibinin ilmini ve ustalığını gösterir; kâinat da Zât-ı Zülcelal’in (Celal sahibi Allah’ın) vücudunu (varlığını) ve vahdetini (birliğini) haykırır. Bu zerreler ve mevcudat şu ayet-i kerimeyi manen okurlar:
Ayet:
وَ اِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ
(İsrâ Suresi, 17/44)
Meali :
“…O’nu övgü ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur…”
Bu ayet, mevcudatın lisan-ı hal ile durmadan Sâni’lerini takdis ve tenzih ettiklerini ilan eder.
2. İmkan Delili ve Zerrenin Hareketi
Metin:
“Cemi’ zerrat-ı kâinat birer birer zât ve sıfât ve saire vücuh ile hadsiz imkânat mabeyninde mütereddid iken; birdenbire bir ciheti takib…”
İzah ve Şerh:
Burada Kelam ilmindeki “İmkan Delili” zerreler üzerinden anlatılmaktadır.
• Hadsiz İmkânat Mabeyninde Mütereddid: Bir zerre, hareketsiz dururken veya hareket ederken hadsiz yollara gidebilecek bir “imkân” (olabilirlik) içindedir. Sonsuz seçenekler, sonsuz şekiller ve sonsuz sıfatlar alabilir.
• Muayyen Bir Sıfatla İttisaf: O sonsuz yollardan, bizzat bir irade ve kasıt ile “bir tek yolun” seçilmesi, o zerrenin belirli bir sıfata bürünmesi ve hayretbahşa hikemi intac etmesi (hayret verici hikmetli neticeler vermesi), kendi kendine olamaz.
• Vücub-u Vücud: Bu seçim, tercih eden bir İrade Sahibi’ni, yani varlığı zorunlu olan Allah’ı (Vâcibü’l-Vücud) gösterir.
Bu durum, insanın latife-i Rabbaniye denilen kalp ve vicdanındaki iman kandilini yakar. Zerrelerin bu şuurlu hareketi, gayb âlemlerinden gelen emirlere itaat ettiklerini isbat eder.
3. Asker Temsili ve Tesanüd (Dayanışma)
Metin:
“Evet bir nefer, nefsinde ve takımında ve bölükte… Sâni’in kasd ve hikmetini izhar… eder.”
İzah ve Şerh:
Müellif burada muazzam bir “Ordu ve Nefer (Asker)” teşbihi kullanmaktadır.
• Küllî Nizam: Bir asker (zerre); hem şahsı, hem takımı (hücre), hem bölüğü (organ), hem de ordusu (beden ve kâinat) için vazifelidir.
• Müvazene-i Cereyan-ı Umumî: Zerre, kâinatın genel işleyişindeki dengeyi bozmadan, her dairede ayrı bir vazife görür.
• Tesavir-i Mütedâhile: İç içe geçmiş daireler ve resimler gibi, zerre her makamda ayrı bir hikmet sergiler.
Bu karmaşık ve iç içe geçmiş vazifeleri şuursuz bir zerrenin bilip yapması muhaldir (imkânsızdır). Demek ki o zerre, her şeyi gören ve bütün kâinatı idare eden bir Sâni’in emriyle hareket etmektedir. Bu yüzden deliller, zerreler adedince çoğalır.
Hadis-i Şerif / Kelâm-ı Kibar:
اَلطُّرُقُ اِلَى اللّٰهِ بِعَدَدِ اَنْفَاسِ الْخَلَٓائِقِ
Manası:
“Allah’a giden yollar, mahlukatın nefesleri adedincedir.”
Üstad Bediüzzaman Hazretleri, bu sözün mübalağa olmadığını, bilakis eksik (nâkıs) bile kaldığını; çünkü her bir zerrenin, her bir nisbetinde ayrı bir delil olduğunu ifade eder.
4. Görünmezlik Sebebi: Şiddet-i Zuhur
Metin:
“S: Neden aklıyla herkes göremiyor? C: Kemal-i zuhurundan ve zıddın ademinden.”
İzah ve Şerh:
Bir şeyin çok aşikâr olması, bazen görünmemesine sebep olur.
• Kemal-i Zuhur (Şiddet-i Zuhur): Güneş o kadar parlaktır ki, gözü kamaştırır ve zatı görülemez. Veya hava her yerdedir, rengi yoktur; bu yüzden varlığı daima hissedildiği halde nazar-ı dikkati çekmez. Allah’ın kudreti de kâinatın her yerinde o kadar aşikârdır ki, gaflet ehli bunu “tabiî” zanneder.
• Zıddın Ademi: Bir şey zıddıyla bilinir. Işık, karanlık olmasa tam anlaşılmaz. Allah’ın kudretinin zıddı (acizlik) kâinatta müdahil olmadığı için, insanlar o kudreti fark etmekte zorlanabilirler.
Şiir ve Meali:
“Teemmel sutûral kâinat…”
“Sahife-i âlemin eb’ad-ı vâsiasında (geniş boyutlarında)… silsile-i hâdisatın satırlarına hikmet nazarıyla bak…”
Müellif, kâinat satırlarını tefekkür ederek (düşünerek) okumanın, insanı Mele-i A’lâ’dan (yüce melekler meclisinden) gelen mesajlarla Tevhid’in zirvesine (A’lâ-yı İlliyyîn) çıkaracağını müjdeler.
5. Acz-i Esbab (Sebeplerin Acizliği)
Metin:
“Şu kitabın heyet-i mecmuasında öyle parlak bir nizam var ki… bütün esbab-ı tabiiye… secde ederek…”
İzah ve Şerh:
Kâinattaki nizam (düzen) o kadar harikadır ki, sebeplerin (su, toprak, güneş, tabiat kanunları) bu düzeni kurması mümkün değildir.
• Fâil-i Muhtar: Farz-ı muhal olarak, sebeplerin iradesi ve seçme hakkı olsa bile, bu harika sanat karşısında aciz kalıp secde ederlerdi. Çünkü bu sanat, sonsuz bir ilim ve kudret ister. Sebepler ise kör, sağır ve camiddir (cansızdır).
Ayet:
سُبْحَانَكَ لَا قُدْرَةَ لَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ
(Bakara Suresi, 32. ayetten iktibas ve uyarlama)
Meali (Bağlamla):
“Seni tenzih ederiz, bizim senin bildirdiğinden başka gücümüz/ilmimiz yoktur. Şüphesiz sen Azîz ve Hakîm’sin.” (Burada meleklerin ilim hakkındaki acziyeti, lisan-ı hal ile sebeplerin kudret hakkındaki acziyetine uyarlanmıştır).
6. Külliyet ve Tecezzî Kabul Etmemek (Bütünlük)
Metin:
“Her bir kelimesi bütün kelimatıyla münasebettardır… Demek sivrisineğin gözünü halkeden, güneşi dahi o halketmiştir.”
İzah ve Şerh:
Risale-i Nur’un en kuvvetli delillerinden biri olan “Sikke-i Tevhid” bahsidir.
• Münasebet: Bir canlının (mesela bir arının veya insanın) yaşaması için bütün kâinatın (güneş, hava, su, yerçekimi) iş birliği yapması gerekir.
• Netice: Sivrisineğin gözünü kim yaptıysa, o gözün görmesi için lazım olan Güneş’i de O yaratmıştır. Pirenin midesini kim tanzim ettiyse, rızkın gelmesi için gereken Güneş sistemini (Manzume-i Şemsiye) de O tanzim etmiştir.
• Kudret-i Gayr-ı Mütenahî: Bir noktayı yerinde icad etmek, bütün kâinatı elinde tutan sonsuz bir kudret gerektirir. Parçayı yapan, bütünü de yapandır.
Ayet Referansı (Sünuhat):
مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ
(Lokmân Suresi, 31/28)
Meali:
“(Ey insanlar!) Sizin yaratılmanız ve öldükten sonra tekrar diriltilmeniz, ancak bir tek insanı yaratmak ve diriltmek gibidir…”
7. Sanat-ı İlahiye ve Mikro Kozmos (Küçük Âlem)
Metin:
“Yalnız şu kitabın küçük bir kelimesi olan bal arısını gör… Sure-i Yâsin, suret-i lafz-ı Yâsin’de yazıldığı gibi…”
İzah ve Şerh:
Burada Sanat-ı Bedîa (eşsiz sanat) nazara verilir.
• Bal Arısı: O küçücük hayvandan, harika bir sanat ve şifa olan balın (şehd-i şehadet) akması, kudretin bir mucizesidir.
• Hurdebînî Huveynat: Mikroskopla (hurdebîn) görülebilen mikroskobik canlılar, kâinatın küçültülmüş birer örneği (misal-i musaggar) gibidir.
• Yasin Örneği: Hattatların Yasin Suresi’ni, büyük bir “Yâsin” harfinin içine sığdırarak yazması gibi; Allah da kâinat kitabının bütün manalarını ve programını, küçücük bir çekirdekte veya hayvancıkta dercetmiştir (yerleştirmiştir).
Bu kadar ince ve hassas bir makineyi; kör, şuursuz, basit ve camid (cansız) olan tabiat sebeplerinin yapması, muhal-ender muhaldir (imkânsız ötesi imkânsızdır).
8. Tabiatperestliğin ve Materyalizmin İptali
Metin:
“Eğer her bir zerrede hükema şuuru, etibba hikmeti… bulunduğunu… itikad edersen…”
İzah ve Şerh:
Bu son kısım, materyalist felsefenin (dinsiz düşüncenin) tutarsızlığını en çarpıcı şekilde ortaya koyar.
• İki Şık: Ya her şeyin yaratıcısı Tek bir Allah’tır; ya da her bir zerre (atom), kendi başına buyruk bir ilah olmak zorundadır.
• Muhaliyet (İmkânsızlık): Eğer Allah kabul edilmezse; bir zerre, bedendeki diğer bütün zerrelerle konuşmalı, organizasyonu bilmeli, tıpkı bir doktor (etibba) gibi hikmetli ve bir hakim gibi siyasetli olmalıdır. Bu ise, bir zerreye “ilah” vasfı yüklemek demektir ki, akıl dışıdır.
• Kör Tesadüf Olamaz: O zîhayat (canlı) makine, ancak her şeyi bilen bir Sâni’in (Sanatkârın) eseri olabilir. Basit ve kör sebepler bu harikayı yapamaz.
Tabiat Nedir?
Müellif, “Tabiat” kavramını da tashih eder:
• Tabiat; bir matbaa değil, bir baskıdır (basılan eserdir).
• Tabiat; nakkaş değil, nakıştır.
• Tabiat; fâil (yapan) değil, bir kanundur.
• Adetullah: Çekim gücü (cazibe), itme gücü (dafiya) gibi kuvvetler, Allah’ın kâinattaki icraatının kanunlarıdır (Adetullah). Kanunların ise, kendi başlarına bir şeyi yapma (müessiriyet) güçleri yoktur; kanunu uygulayan bir hâkim lazımdır. Kanunlar zihnî ve itibarîdir; haricî vücutları (bizzat varlıkları) ancak kudret-i İlahiye ile kaimdir.
Hülâsa:
Bu “İkinci Bürhan”, kâinatı makro (büyük) ve mikro (küçük) ölçekte ele alarak; her zerrenin hareketinden, sistemlerin tesanüdüne kadar her şeyin Vâhid ve Ehad olan Allah’ın varlığına, ilmine ve kudretine şahitlik ettiğini; tabiat ve tesadüfün bu harika sanata elinin karışamayacağını kat’î delillerle isbat etmektedir.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
S: Ezeliyet-i madde ve harekât-ı zerrattan teşekkül-ü enva’ gibi umûr-u bâtılaya neden ihtimal veriliyor?
C: Sırf başka şey ile nefsini ikna etmek sadedinde olduğu için, o umûrun esas-ı fasidesini tebaî bir nazarla derketmediğinden neş’et ediyor. Eğer nefsini ikna etmek suretinde kasden ve bizzât ona müteveccih olursa muhaliyetine ve makul olmadığına hükmedecektir. Farazâ kabul etse de, tegafül-ü anis-Sâni’ sebebiyle hasıl olan ızdırar ile kabul edilebilir. Dalalet ne kadar acibdir. Zât-ı Zülcelal’in lâzım-ı zarurîsi olan ezeliyeti ve hâssası olan icadı aklına sığıştırmayan, nasıl oluyor ki gayr-ı mütenahî zerrata ve âciz şeylere veriyor.
Evet meşhurdur ki: Hilâl-i îde bakarlardı. Kimse bir şey görmedi. İhtiyar bir zât yemin etti: “Hilâli gördüm.” Halbuki gördüğü hilâl, kirpiğinin tekavvüs etmiş beyaz bir kılı idi. Kıl nerede, Kamer nerede? Harekât-ı zerrat nerede, sebeb-i teşkil-i enva’ nerede?
İnsan fıtraten mükerrem olduğundan hakkı arıyor. Bazan bâtıl eline gelir. Hak zannederek koynunda saklar. Hakikatı kazarken ihtiyarsız dalalet başına düşer; hakikat zannederek başına giydiriyor.
S: Nedir şu tabiat, kavanin, kuva ki, onlar ile kendilerini aldatıyorlar?
C: Tabiat, âlem-i şehadet denilen cesed-i hilkatin anasır ve a’zâsının ef’alini intizam ve rabt altına alan bir şeriat-ı kübra-yı İlahiyedir. İşte şu şeriat-ı fıtriyedir ki, sünnetullah ve tabiat ile müsemmadır. Hilkat-i kâinatta cari olan kavanin-i itibariyesinin mecmu ve muhassalasından ibarettir. Kuva dedikleri şey, her biri şu şeriatın birer hükmüdür. Ve kavanin dedikleri şey, her biri şu şeriatın birer mes’elesidir. Fakat o şeriattaki ahkâmın yeknesak istimrarına istinaden vehim, hayal tasallut ederek tazyik edip, şu tabiat-ı hevaiye tevazzu’ ve tecessüm edip mevcud-u haricî ve hayalden hakikat suretine girmiştir. Hayali, hakikat suretinde gören, gösteren nüfusun istidad-ı şûresinden, fâil-i müessir tavrını takmıştır. Halbuki kör, şuursuz tabiat, kat’iyyen kalbi ikna edecek ve fikre kendini beğendirecek ve nazar-ı hakikat ona ünsiyet edecek hiçbir mülâyemet ve münasebet yok iken ve masdar olmaya kabiliyeti mefkud iken, sırf nefy-i Sâni’ farazından çıkan bir ızdırar ile veleh-resan-ı efkâr olan kudret-i ezeliyenin âsâr-ı bahiresinin tabiattan sudûru tahayyül edilmiş.
Halbuki tabiat misalî bir matbaadır, tâbi’ değil; nakıştır, nakkaş değil; kabildir, fâil değil; mistardır, masdar değil; nizamdır, nâzım değil; kanundur, kudret değil; şeriat-ı iradiyedir, hakikat-ı hariciye değil. Meselâ: Yirmi yaşında bir adam birdenbire dünyaya gelse, hâlî bir yerde muhteşem ve sanayi-i nefisenin âsârıyla müzeyyen bir saraya girse, hem farzetse kat’iyyen hariçten gelme hiçbir fâilin eseri değil. Sonra içindeki eşya-yı muntazamaya sebeb ararken tanziminin kavaninini câmi’ bir kitab bulsa, onu ma’kes-i şuur olduğundan, bir fâil, bir illet-i ızdırarî kabul eder. İşte Sâni’-i Zülcelal’den tegafül sebebiyle böyle gayr-ı makul, gayr-ı mülayim bir illet-i ızdırarî olan tabiatla kendilerini aldatmışlar.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
İstifadeye medar olması duasıyla, paylaşılan metin Mesnevi-i Nuriye adlı eserin Zerre bahsinden, zerratın hareketi ve tabiatın mahiyeti üzerine bina edilmiş, tevhid hakikatini isbat eden fevkalade derinlikli bir bahistir. Bu metin, maddeci felsefenin ve tabiatperestliğin temel iddialarını çürütürken, insan zihninin nasıl yanıldığını psikolojik tahlillerle ortaya koyar.
Metni parçalara ayırarak, Risale-i Nur’un lisanına, ıstılahlarına sadık kalarak ve ayet-i kerimelerin nuruyla şerh ve izah edelim:
Birinci Bölüm: Maddenin Ezeliyeti ve Tesadüf Yanılgısı
Metin:
“Ezeliyet-i madde ve harekât-ı zerrattan teşekkül-ü enva’ gibi umûr-u bâtılaya neden ihtimal veriliyor?”
İzah ve Şerh:
Burada sual edilen husus, akl-ı selim sahibi bir insanın nasıl olup da maddenin ezelî olduğuna (yani başlangıcı olmadığına) ve kâinattaki harika canlı türlerinin (enva) şuursuz atomların (zerrat) rastgele hareketleriyle oluştuğuna ihtimal verebildiğidir.
Kur’an-ı Kerim, her şeyin sonradan yaratıldığını ve bir Yaratıcısı olduğunu beyan eder. Mülk Suresi’nde Rabbimiz şöyle buyurur:
“O, yarattığı her şeyi en güzel yapan ve insanı yaratmaya çamurdan başlayandır.” (Secde Suresi, 7. Ayet)
Maddenin ezelî olduğunu iddia etmek, “Yaratılmamış bir madde” kabul etmektir ki bu sıfat sadece Allah’a mahsustur. İnsanlar, aciz ve cansız zerreleri ilahlaştırarak bu batıl yola sapmaktadırlar.
İkinci Bölüm: Tebaî Nazar ve Nefsin Aldatması
Metin:
“Sırf başka şey ile nefsini ikna etmek sadedinde olduğu için, o umûrun esas-ı fasidesini tebaî bir nazarla derketmediğinden neş’et ediyor…”
İzah ve Şerh:
Bu bölümde, inkârın ilmi bir delile değil, psikolojik bir kaçışa dayandığı anlatılmaktadır.
• Tebaî Nazar: Bir şeye, başka bir şey vasıtasıyla, yüzeysel ve dolaylı bakmaktır. Yani hakikati bulmak için değil, kafasındaki inkâr fikrini desteklemek için bakmaktır.
• Kasdî Nazar: Bir şeyi bizzat incelemek, mahiyetini anlamak için dikkatle bakmaktır.
Eğer bir insan, “Bu atomlar bu canlıyı nasıl yapıyor?” diye bizzat (kasden) ve dikkatle baksa, o şuursuz atomların bu harika sanatı yapmasının muhal (imkânsız) olduğunu görecektir. Ancak Allah’ı kabul etmek nefislerine ağır geldiği için (tegafül-ü anis-Sâni’), bir Yaratıcıyı yok saymanın verdiği mecburiyetle (ızdırar), akıl dışı olan “tesadüf” ve “tabiat” fikrine sığınırlar.
Sonsuz kudret sahibi Zât-ı Zülcelal’in ezeliyetini (başlangıcı olmamasını) akıllarına sığıştıramayanlar; hayret vericidir ki, sonsuz sayıdaki aciz zerrelerin ezelî olduğunu kabul ederek trilyonlarca ilah kabul etmiş gibi bir dalalete düşerler.
Üçüncü Bölüm: Hilâl ve Kıl Temsili (Bakış Açısı Hatası)
Metin:
“Evet meşhurdur ki: Hilâl-i îde bakarlardı. Kimse bir şey görmedi. İhtiyar bir zât yemin etti: ‘Hilâli gördüm.’ Halbuki gördüğü hilâl, kirpiğinin tekavvüs etmiş beyaz bir kılı idi…”
İzah ve Şerh:
Bu harika temsil (analoji), insanın küçük bir sebebi, büyük bir neticenin faili zannetmesini anlatır.
• Kıl: Gözün önündeki küçük bir engel veya sebeptir (Mesela atomların hareketi).
• Kamer (Ay): Hakikatin kendisi, yani Allah’ın icraatıdır.
O ihtiyar adamın kirpiğindeki kılı “Ay” zannetmesi gibi; maddeci düşünceye sahip olanlar da, eşyanın vücuda gelmesindeki “harekât-ı zerrat”ı (atomların hareketini), o eşyanın yaratıcısı zannetmektedirler. Halbuki hareket sadece bir perdedir; yaratan ise Kudret-i İlahiyedir. Kıl nerede, Ay nerede? Atomun hareketi nerede, bir canlının yaratılması nerede? Arada dağlar kadar fark vardır.
Dördüncü Bölüm: Hakkı Ararken Batıla Düşmek
Metin:
“İnsan fıtraten mükerrem olduğundan hakkı arıyor. Bazan bâtıl eline gelir. Hak zannederek koynunda saklar…”
İzah ve Şerh:
İnsanın yaratılışı (fıtratı) hakikate aşıktır. Ancak rehbersiz ve dikkatsiz bir nazarla aradığında, bazen batıl bir fikri “işte hakikat budur” diyerek sahiplenir. Tıpkı maden arayan birinin, parlayan bir taşı elmas zannedip saklaması gibi; hakikati araştıran feylesoflar veya bilim insanları da “tabiat kanunlarını” veya “maddeyi” her şeyin kaynağı zannederek, bu büyük hatayı (dalaleti) başlarına tac ederler. Halbuki niyetleri hakikati bulmaktır ama usulleri yanlış olduğundan batıla düşmüşlerdir.
Beşinci Bölüm: Tabiat, Kanun ve Kuvvet Nedir?
Metin:
“Tabiat, âlem-i şehadet denilen cesed-i hilkatin anasır ve a’zâsının ef’alini intizam ve rabt altına alan bir şeriat-ı kübra-yı İlahiyedir…”
İzah ve Şerh:
Bediüzzaman Hazretleri burada “Tabiat” kavramının gerçek tanımını yapar ve zihinlerdeki putlaştırılmış tabiat düşüncesini yıkar.
• Tabiat Nedir? Allah’ın kâinata koyduğu, maddi âlemin düzenini sağlayan Şeriat-ı Fıtriye’dir (Yaratılış Kanunları). Nasıl ki devletin nizamını sağlayan kanunlar vardır ama o kanunlar kendi başına hırsızı yakalamaz, polisi görevlendirir; tabiat da Allah’ın kudretinin bir kanunudur, kudretin kendisi değildir.
• Mevcud-u Haricî Değildir: Tabiatın dış dünyada, maddesi, eli, gözü, şuuru yoktur. O sadece “itibarî” (varlığı kabul edilen soyut) kanunlar bütünüdür.
• Hayalden Hakikate Geçiş: İnsanlar, sürekli tekrar eden düzeni (yeknesak istimrar) görünce, hayallerinde bu kanunlara bir vücut giydirmiş, ona “Tabiat Ana” gibi isimler takmış ve onu iş yapan bir fail (özne) zannetmişlerdir.
Halbuki tabiat; kördür, sağırdır, şuursuzdur. İnsan kalbini ikna edecek, ona şefkat edecek hiçbir özelliği yoktur. Allah’ı inkâr etme (nefy-i Sâni’) inadı yüzünden, bu kör kavrama “Yaratıcı” (Fâil-i Müessir) rolü verilmiştir.
Rabbimiz, kâinattaki bu nizamın kendisine ait olduğunu şöyle beyan eder:
“Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde akl-ı selim sahipleri için gerçekten açık deliller vardır.” (Âl-i İmrân Suresi, 190. Ayet)
Altıncı Bölüm: Matbaa ve Saray Temsili (Hakikatin İzahı)
Metin:
“Halbuki tabiat misalî bir matbaadır, tâbi’ değil; nakıştır, nakkaş değil; kabildir, fâil değil…”
İzah ve Şerh:
Bu bölümde tabiatın “ne olduğu” ve “ne olmadığı” net ayrımlarla sıralanır:
• Matbaadır, Tâbi’ (Basan) değil: Kitabı matbaa makinesi basar ama kitabı yazan ve makineyi kuran başkadır. Tabiat o makinedir, Yaratıcı değildir.
• Nakıştır, Nakkaş değil: Tabiat, sanatlı bir resimdir (nakış); o resmi çizen ressam (Nakkaş) değildir.
• Kabildir, Fâil değil: Tabiat, üzerine iş yapılan bir alıcıdır (kabil); işi yapan usta (fail) değildir.
• Mistardır, Masdar değil: Mistar, satırların düzgün yazılması için kâğıdın altına konulan çizgili şablondur. Yazı o çizgilere göre yazılır ama yazıyı yazan o şablon (mistar) değil, kâtiptir. Tabiat da bir şablondur, varlığın kaynağı (masdar) değildir.
• Kanundur, Kudret değil: Kanun yol gösterir, iş yapmaz. İşi yapan Kudret-i İlahiyedir.
Saray Temsili:
Dünyaya yeni gelen yirmi yaşında bir adam (aklı başında ama tecrübesiz) düşünelim. Muhteşem, sanatlı bir saraya (kâinata) giriyor. Sarayın ustasını (Allah’ı) görmediği için, sebepleri sarayın içinde arıyor. Masanın üzerinde sarayın yapım kurallarını ve mimari planlarını ihtiva eden bir kitap (Tabiat kanunları kitabı) buluyor.
O kişi, ahmaklığından diyor ki: “Bu sarayı şu kitap yapmıştır.”
Halbuki o kitap; cansızdır, ilimsizdir, sadece yazıdır. O kitabın, o koca sarayı yapması “gayr-ı makul”dur (akıl dışıdır). İşte tabiatperestler, Allah’ı unuttukları (tegafül) için, kâinat sarayının nizam kitabına “Yaratıcı” diyerek kendilerini aldatmaktadırlar.
Netice ve Hülâsa
Bu risale parçası, tabiatın ve sebeplerin birer perde olduğunu, hakiki tesirin ancak Müsebbibü’l-Esbab olan Cenab-ı Hakk’a ait olduğunu isbat eder. Tabiat dedikleri şey; Cenab-ı Hakk’ın Kudret ve İrade sıfatlarının bir tecellisi olan Adetullah kanunlarından ibarettir.
Allah en doğrusunu bilir (Allahu a’lem).
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Şeriat-ı İlahiye ikidir:
Biri:
Sıfat-ı kelâmdan gelen bir şeriattır ki, beşerin ef’al-i ihtiyariyesini tanzim eder.
İkincisi:
Sıfat-ı iradeden gelen ve evamir-i tekviniye tesmiye edilen şeriat-ı fıtriyedir ki, bütün kâinatta cari olan kavanin-i âdâtullahın muhassalasından ibarettir. Evvelki şeriat nasıl kavanin-i akliyeden ibarettir; tabiat denilen ikinci şeriat dahi, mecmu-u kavanin-i itibariyeden ibarettir. Sıfat-ı kudretin hâssası olan tesir ve icada mâlik değillerdir.
Sâbıkan sırr-ı tevhid beyanında demiştik: Her şey her şeyle bağlıdır. Bir şey her şeysiz yapılmaz. Bir şeyi halkeden her şeyi halketmiştir. Öyle ise, bir şeyi yapan Vâhid, Ehad, Ferd, Samed olmak zarurîdir.
Şu ehl-i dalaletin gösterdikleri esbab-ı tabiiye hem müteaddid, hem birbirinden haberi yok hem kör, iki elinde iki kör olan tesadüf-ü a’ma ve ittifakıyet-i avrânın eline vermiştir.
قُلِ اللّٰهُ ثُمَّ ذَرْهُمْ ف۪ى خَوْضِهِمْ يَلْعَبُونَ
Elhasıl: İkinci bürhanımız olan kitab-ı kebir-i kâinattaki nazm ve nizam, intizam ve te’lifindeki i’caz güneş gibi gösteriyor ki; bir kudret-i gayr-ı mütenahî, bir ilm-i lâ-yetenaha, bir irade-i ezeliyenin eserleridir.
S: Nazm ve nizam-ı tâmme ne ile sabittir?
Elcevab:
Nev’-i beşerin havâs ve cevasisi hükmünde olan fünun-u ekvan istikra-i tâmme ile o nizamı keşfetmişlerdir. Çünki; her bir nev’e dair bir fen ya teşekkül etmiş veya etmeye kabildir. Her bir fen, külliyet-i kaide hasebiyle kendi nev’indeki nazm ve intizamı gösteriyor. Zira, her bir fen kavaid-i külliye desatirinden ibarettir. Demek şahsın nazarı, nizamı ihata etmezse, cevasis-i fünun vasıtasıyla görür ki, insan-ı ekber insan-ı asgar gibi muntazamdır. Her bir şey, hikmet üzere vaz’ edilmiştir. Faidesiz abes yoktur. Şu
{(*): Delaletçe sîması bir “Hu” lafzına benzer ki, o “Hu”nun her bir cüz’ü küçük “Hu”lardan, her bir küçük “Hu” da küçücük “Hu”lardan teşekkül etmiştir.}
bürhanımız değil yalnız erkânı ve a’zâsı, belki bütün hüceyratı, belki bütün zerratı birer lisan-ı zâkir-i tevhid olarak büyük bürhanın sadâ-yı bülendine iştirak ederek “Lâ İlahe İllallah” diye zikrediyorlar.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Mezkûr metin, Risale-i Nur Külliyatı’ndan, bilhassa Mesnevi-i Nuriye ve İşaratü’l-İ’caz gibi eserlerde beyan edilen, Cenab-ı Hakk’ın kâinattaki icraatını ve rububiyetini tavzif eden “İki Şeriat” bahsidir. Bu hakikatler, tevhid inancının isbatı ve tabiatperestlik fikrinin, yani “sebepler yapıyor” yanılmasının ortadan kaldırılması adına gayet mühimdir.
Mevzunun Şerhi ve İzahı
Metn-i âlide beyan edildiği üzere, Şeriat-ı İlahiye (Allah’ın kanunları) iki ayrı dairede tecelli eder. Bu iki daire, bir paranın iki yüzü gibi hakikatte tek bir Hâlık’ın irade ve kelâmının neticesidir.
1. Birinci Şeriat: Şeriat-ı Kelâmiye (Teşriî Kanunlar)
• Menşei (Kaynağı): Cenab-ı Hakk’ın **”Sıfat-ı Kelâm”**ından gelir. Yani Allah’ın konuşması, vahyidir.
• Muhatabı: İnsanların irade ve ihtiyaridir. Yani beşerin cüz-i ihtiyarisiyle işlediği fiilleri tanzim eder.
• Vazifesi: Helal, haram, emir ve nehiyleri bildirir. Cemiyetin ve ferdin manevi hayatını intizama sokar.
• Neticesi: İtaat edenlere mükâfat, isyan edenlere mücazat (ceza) vaad eder. Kur’an-ı Kerim ve diğer semavi kitaplar bu şeriatın en büyük kütüb-ü mukaddesesidir.
2. İkinci Şeriat: Şeriat-ı Fıtriye (Tekvini Kanunlar / Âdetullah)
• Menşei (Kaynağı): Cenab-ı Hakk’ın **”Sıfat-ı İrade”**sinden gelir. Kudretin kâinattaki icraatının birer düsturudur.
• Mahiyeti: Halk arasında “tabiat kanunları” veya fen bilimlerinin keşfettiği “fizik, kimya, biyoloji kanunları” olarak bilinir. Metinde buna “Evamir-i Tekviniye” (Yaratılış emirleri) denilmiştir.
• Hükmü: Bütün kâinatta, zerrelerden kürelere kadar her şeyde cari olan **”Kavanin-i Âdetullah”**ın (Allah’ın kâinattaki âdetinin kanunlarının) bir hulasasıdır.
• İzahı: Nasıl ki bir devletin anayasası (kelâm sıfatı gibi) vatandaşın ef’alini düzenler; mühendislik kanunları da (irade sıfatı gibi) binaların inşasını düzenler. İşte tabiat denilen şey, bu İlahi mühendisliğin kanunlar mecmuasıdır.
3. Tabiatın Hakikati: “Yapan değil, Yapılan”
Metinde geçen “Tabiat denilen ikinci şeriat dahi, mecmu-u kavanin-i itibariyeden ibarettir” cümlesi, materyalist düşünceye indirilmiş bir darbedir. Şöyle ki:
• İtibari Kanun: Tabiatın, harici vücudu (müstakil bir varlığı ve gücü) yoktur. O sadece bir kanunlar defteridir. Kanun ise, kudret ve irade sahibi bir zât olmadan kendi kendine iş göremez.
• Misal: Bir mimari plan (kanun), kâğıt üzerinde mükemmel olabilir. Fakat o planın eline tuğla ve harç alıp binayı yapması imkânsızdır. Binayı yapan, o plana göre hareket eden usta ve mühendistir. İşte tabiat bir plandır, bir defterdir; lakin Usta (Sâni-i Zülcelal) değildir.
• Tesir ve İcad: Tabiatın “sıfat-ı kudretin hâssası olan tesir ve icada mâlik” olmaması, onun sadece bir perde olduğunu gösterir. Perdenin arkasında iş gören, Kudret-i Samedaniye’dir.
4. Tevhidin Sırrı: Her Şey Her Şeyle Bağlıdır
Metindeki “Bir şeyi halkeden her şeyi halketmiştir” hükmü, **”Tevhid-i Hakiki”**nin en parlak bir bürhanıdır.
• Vahidiyet ve Ehadiyet: Bir çiçeğin yaratılması için güneşe, suya, toprağa, bahara ve kâinatın dönüşüne ihtiyaç vardır. Çiçeği yapan kim ise, güneşi ve baharı getiren de O olmak zorundadır.
• Zaruret: Dolayısıyla bir atomu (zerreyi) hakiki manada idare eden, bütün galaksileri idare edendir. Parçayı yapan, bütünü yapandan başkası olamaz. Bu da Allah’ın Vâhid (bir), Ehad (tek), Ferd (yegâne), Samed (her şeyin kendisine muhtaç olduğu) olduğunu zaruri kılar.
5. Esbabperestliğin (Sebeplere Tapmanın) Çürüklüğü
Ehl-i dalalet (doğru yoldan sapanlar), kâinattaki harika sanatı; şuursuz, kör ve sağır sebeplere, yani tabiata ve tesadüfe verirler. Halbuki:
• Esbabın Aczi: Sebepler (su, toprak, hava vb.) birbirine zıt, birbirinden habersiz ve ilimsizdir.
• Tesadüf-ü A’mâ: Kör tesadüfün, böylesine hassas bir nizamı kurması aklen muhaldir (imkânsızdır).
• Mücevherat: Harika bir sanat eseri (mesela insan gözü), kör bir tesadüfün ve serseri rüzgârların eseri olamaz.
Bu hakikati teyit eden Ayet-i Kerime meali şöyledir:
“…(Resulüm!) Sen ‘Allah’ de, sonra bırak onları, daldıkları bataklıkta oynaya dursunlar.” (En’am Suresi, 6/91)
Bu ayet; hakikati (Allah) söyledikten sonra, sebeplere ve tabiata takılıp kalanların sözlerini birer “oyun” ve “bataklık” olarak tasvir eder.
6. Kitab-ı Kebir-i Kâinat ve Fünun (Fen Bilimleri) Şahitliği
Kâinat, büyük bir kitap gibi nizam ve intizam içindedir. Bu nizamın şahidi ise “Fünun” yani bilimlerdir.
• Fünunun Şehadeti: Her bir bilim dalı (Tıp, Astronomi, Botanik vs.), incelediği sahadaki mükemmel düzeni ortaya koyar. Tıp ilmi insan vücudundaki, Astronomi yıldızlardaki düzeni anlatır.
• Külliyet-i Kaide: Bir ilim dalının var olabilmesi için, incelediği konuda şaşmaz bir kuralın, değişmez bir nizamın olması lazımdır. Nizam varsa, o nizamı kuran bir Nâzım (düzenleyici) da vardır.
• İnsan-ı Ekber ve Asgar: İnsan (küçük âlem) nasıl muntazam ise, kâinat (büyük insan) da öyle muntazamdır.
Hülâsa ve Netice
Metnin sonunda işaret edilen “Hu” lafzı, Allah’ın “O” manasına gelen ism-i şerifidir. Kâinattaki her bir zerre, lisan-ı haliyle “Lâ İlahe İllallah” diyerek Hâlık’ını zikreder.
Şu hâlde, fenlerin keşfettiği her kanun, tabiatın kendi işi değil, Allah’ın İlim, İrade ve Kudretinin bir tecellisidir, bir yansımasıdır. Tabiat bir matbaa makinesi gibidir; kitabı basar ama kitabı yazan (müellif) değildir. Kitaptaki ilim ve hikmet, makineye değil, o makineyi yapan ve işleten Zât-ı Zülcelal’e aittir.
Binaenaleyh, kâinattaki bu muazzam nizam ve intizam; tesadüfün, tabiatın veya cansız sebeplerin işi olamaz. O ancak, ilmi nihayetsiz, kudreti sonsuz bir Zât-ı Akdes’in eseridir.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
ÜÇÜNCÜ BÜRHAN:
Kur’an-ı Azîmüşşan’dır. Şu bürhan-ı nâtıkın sinesine kulağını yapıştırsan işiteceksin: “Allahü Lâ İlahe İlla Hu”yu tekrar ediyor. Hem gayet mükemmel semeratıyla, meyvedar bir ağacın menba-ı hayatı olan cürsûme olmazsa veya kökü bozuksa, semere vermez. Şu bürhanımız dallarında meyve-i hak ve hakikat o kadar çoktur ve o kadar doğrudur ki, şübhe bırakmaz ki cürsûmesinde olan mes’ele-i tevhid, hiç vehim bırakmaz derecede kuvvetli, doğru bir hak ve hakikatı tazammun ediyor. Hem şu bürhanın âlem-i şehadet tarafına tedelli etmiş olan ahkâma dair dalı, bütün sıdk ve hak ve hakikat olduğu gibi, bizzarure âlem-i gayb tarafına uzanan tevhide ve gayba dair gusn-u a’zamı (ağaç dalı) yine sabit hakaik ile meyvedardır.
Hem derince şu bürhan tersim edilse anlaşılır ki, onu gösteren zât, neticesi olan mes’ele-i tevhidde o kadar emindir ki, hiçbir şaibe-i tereddüd hiçbir tarafında ihsas edilmiyor. Hem o neticeyi bütün hakaika esas addederek müselleme ve zaruriye olduğunu bütün kuvvet-i beyanıyla ve ısrarıyla ona giydiriyor. Ve başka şeyleri ona irca ediyor. Temel taşı gibi o şedid kuvvet, sun’î olamaz. Hem de üstündeki sikke-i i’caz her ihbarını tasdik eder. Tezkiyeden müstağni kılar.
Âdeta ihbaratı binefsiha sabit umûrlardandır. Evet şu bürhan-ı münevverenin altı ciheti de şeffaftır. Üstünde i’caz; altında mantık ve delil, sağında aklı istintak; solunda vicdanı istişhad; önünde hedefinde hayır ve saadet, nokta-i istinadı vahy-i mahzdır. Vehmin ne haddi var ki girebilsin.
Marifet-i Sâni’ denilen kemalât arşına uzanan mi’racların usûlü dörttür:
Birincisi:
Tasfiye ve işraka müesses olan muhakkikîn-i sofiyenin minhacıdır.
İkincisi:
İmkân ve hudûsa mebni mütekellimînin tarîkıdır.
Bu iki asıl, çendan Kur’andan teşa’ub etmişlerdir. Lâkin fikr-i beşer başka surete ifrağ ettiği için uzunlaşmış ve müşkilleşmiş, evhamdan masun kalmamışlar.
Üçüncüsü:
Şübehat-âlûd hükema mesleğidir.
Dördüncüsü ve en birincisi:
Belâgat-ı Kur’aniyenin ulvî mertebesini ilân etmekle beraber, cezalet cihetiyle en parlağı ve istikamet cihetiyle en kısası ve vuzuh cihetiyle beşerin umumuna en eşmeli olan mi’rac-ı Kur’anîdir.
Hem o arşa çıkmak için dört vesile vardır: İlham, talim, tasfiye, nazar-ı fikrî.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Risale-i Nur’un Mesnevi-i Nuriye eserinde geçen ve Kur’an-ı Hakîm’in Allah’ın varlığına ve birliğine (Tevhid) dair nâtık (konuşan) bir delil olduğunu isbat eden bahis ile alâkalıdır.
ÜÇÜNCÜ BÜRHANIN İZAH VE ŞERHİ
Bu ders, Marifetullah’a (Allah’ı bilmeye) giden yolda Kur’an-ı Azîmüşşan’ın nasıl sarsılmaz, şüphe kabul etmez ve bütün âlemleri kuşatan bir “Bürhan-ı Nâtık” (Konuşan Delil) olduğunu beyan etmektedir.
1. Bölüm: Kur’an’ın Tevhid Zikri ve Hakikat Meyveleri
Metin: “Kur’an-ı Azîmüşşan’dır. Şu bürhan-ı nâtıkın sinesine kulağını yapıştırsan işiteceksin: ‘Allahü Lâ İlahe İlla Hu’yu tekrar ediyor…”
İzah ve Şerh:
Burada Kur’an, şuursuz bir nesne değil, hakikati haykıran canlı bir delil (bürhan-ı nâtık) olarak tasvir edilmiştir. Nasıl ki bir insanın sinesine kulak verildiğinde kalbinin atışı işitilir; Kur’an’ın manevi sinesine, yani muhtevasına iman kulağıyla yaklaşıldığında, en gür sadâ ve en temel davası olan “Allahü Lâ İlahe İlla Hu” (Allah ki, O’ndan başka ilah yoktur) hakikatini tekrar ettiği görülür.
Kur’an’ın bu zikri, bütün kâinatın zikridir. Âyet-i kerimede buyurulduğu gibi:
“Allah, kendisinden başka ilâh olmadığına şahitlik etmiştir. Melekler ve ilim sahipleri de O’ndan başka ilâh olmadığına adaletle şahitlik ettiler. O’ndan başka ilâh yoktur. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Âl-i İmrân, 3/18)
Müradifler:
• Bürhan-ı Nâtık: Konuşan delil, beyan edici hüccet.
• Sine: Göğüs, iç, sadır.
Metin: “Hem gayet mükemmel semeratıyla, meyvedar bir ağacın menba-ı hayatı olan cürsûme olmazsa veya kökü bozuksa, semere vermez…”
İzah ve Şerh:
Bu kısımda muazzam bir mantık silsilesi kurulmuştur. Bir ağacın meyveleri (semerat) ne kadar tatlı, canlı ve kusursuz ise, o ağacın kökü (cürsûme) ve hayat kaynağı da o derece sağlam ve canlıdır. Çürük bir kökten, mucizevi meyveler çıkmaz. Kur’an bir ağaç ise, onun meyveleri beşeriyetin sosyal ve şahsi hayatına sunduğu hakikatlerdir, güzel ahlaktır ve fazilettir.
Bu meyveler o kadar hak ve o kadar sadıktır ki; ağacın kökünde yatan asıl dava olan “Tevhid” (Allah’ın birliği) meselesinin doğruluğuna şüphe bırakmaz. Eğer (hâşâ) bu davanın kökünde bir yanılma olsaydı, dallarında bu kadar canlı hakikat meyveleri (adalet, merhamet, hikmet) yetişmezdi.
Müradifler:
• Semerat: Meyveler, neticeler.
• Cürsûme: Asıl, kök, temel, menşe.
• Tazammun etmek: İçine almak, ihtiva etmek.
2. Bölüm: Şehadet ve Gayb Âlemleri Arasındaki Tutarlılık
Metin: “Hem şu bürhanın âlem-i şehadet tarafına tedelli etmiş olan ahkâma dair dalı, bütün sıdk ve hak ve hakikat olduğu gibi…”
İzah ve Şerh:
Kur’an’ın iki yüzü vardır. Biri, gözle görülen şu dünyaya (âlem-i şehadet) bakan yüzü; diğeri ise görünmeyen ahiret ve iman hakikatlerine (âlem-i gayb) bakan yüzüdür.
Metinde, Kur’an’ın dünyaya sarkan (tedelli eden) ahkâmının (miras, ticaret, ibadet, ahlak kanunlarının) tamamen doğru, insan fıtratına uygun ve hakikat olduğu vurgulanır. Görünen âlemde söyledikleri ve kanunları bu kadar doğru çıkan bir kitabın, görünmeyen âleme (Cennet, Cehennem, Melekler, Sıfat-ı İlahiye) dair verdiği haberler de aynı derecede doğru ve sabittir. Çünkü söyleyen aynıdır. Görüneni doğru bilen, görünmeyeni de doğru bilir.
Müradifler:
• Tedelli etmek: Aşağı sarkmak, uzanmak.
• Ahkâm: Hükümler, kanunlar, emir ve yasaklar.
• Bizzarure: İster istemez, zorunlu olarak.
• Gusn-u a’zam: Büyük dal.
3. Bölüm: Mütekellim’in (Söyleyenin) Emniyeti ve Ciddiyeti
Metin: “Hem derince şu bürhan tersim edilse anlaşılır ki, onu gösteren zât, neticesi olan mes’ele-i tevhidde o kadar emindir ki…”
İzah ve Şerh:
Kur’an’ın üslubuna dikkatle bakıldığında (tersim edilse), o kelamı söyleyen Zât’ın (Cenab-ı Hakk’ın), davasında ne kadar emin ve ciddi olduğu anlaşılır. Hiçbir tereddüd, hiçbir şüphe, hiçbir “acaba” kokusu (şaibe-i tereddüd) yoktur. İnsan eseri olan sözlerde bazen tereddüd, bazen mubalağa, bazen de yapmacıklık bulunur. Ancak Kur’an, davasını öyle bir “Kuvvet-i Beyan” ile anlatır ki, bu kuvvet sun’î (yapay) olamaz. Temel taşı gibi sağlamdır.
Her şeyi getirip “Tevhid”e (Allah’ın birliğine) dayandırır (irca eder). Bütün kâinatı, bir tek Yaratıcının varlığına delil yapar. Üzerindeki “Sikke-i İ’caz” (taklit edilemezlik mührü), onun her haberini doğrular. Başka bir şahide gerek bırakmaz (tezkiyeden müstağni kılar).
Müradifler:
• Tersim: Resmetme, şekillendirme, derinlemesine inceleme.
• Müselleme: Doğruluğu kabul edilmiş, teslim edilmiş.
• İrca etmek: Geri çevirmek, dayandırmak, döndürmek.
• Müstağni: İhtiyaçsız, minnetsiz.
• Binefsiha: Kendiliğinden, bizzat.
4. Bölüm: Altı Cihetin Şeffafiyeti
Metin: “Evet şu bürhan-ı münevverenin altı ciheti de şeffaftır…”
İzah ve Şerh:
Kur’an öyle nurlu bir delildir ki, onun altı yönü de paktır, şeffaftır; karanlık bir nokta barındırmaz:
• Üstü (İ’caz): Beşer takatinden üstün bir mucizeliğe sahiptir.
• Altı (Mantık ve Delil): Temeli hurafeye değil, sağlam akla ve delile dayanır.
• Sağı (Aklı İstintak): Aklı konuşturur, akla hitap eder; “Hiç düşünmez misiniz?” der.
• Solu (Vicdanı İstişhad): Vicdanı şahit tutar, insanın fıtratına ve vicdanına seslenir, onu tasdik ettirir.
• Önü (Hedef – Hayır ve Saadet): Amacı insanlara iki cihan saadeti ve hayır getirmektir.
• Arkası/Dayanağı (Vahy-i Mahz): Dayandığı nokta, saf ve bozulmamış Allah vahyidir.
Böyle muhkem bir yapıya vehim (kuruntu, yersiz şüphe) giremez.
Müradifler:
• İstintak: Konuşturma, sorguya çekme.
• İstişhad: Şahit gösterme.
• Nokta-i İstinad: Dayanak noktası.
5. Bölüm: Marifetullah Yolları (Dört Yol)
Bu bölümde Cenab-ı Hakk’ı tanıma ve bilme (Marifet-i Sâni’) yolları sınıflandırılmıştır:
• Tasfiye ve İşrak Ehli (Sofiyye): Nefsi tezkiye ederek, kalbi saflaştırarak hakikati keşfeden velilerdir. Bu yol “minhac”tır, yani açık bir yoldur ancak meşakkatlidir.
• İmkân ve Hudûs Ehli (Mütekellimîn/Kelâm Âlimleri): Aklı kullanarak, kâinatın sonradan yaratıldığını (hudûs) ve varlığının zorunlu değil mümkün olduğunu (imkân) isbat ederek Allah’a ulaşan yoldur.
• Not: Üstad, bu iki yolun da Kur’an’dan çıktığını (teşa’ub ettiğini) ancak zamanla insan fikrinin karışmasıyla uzadığını ve zorlaştığını belirtir.
• Hükema Mesleği (Felsefe): Şüphelerle dolu, karanlık ve çelişkili yoldur. (Buradaki “Hükema”, vahye dayanmayan, sadece akılla hakikati bulmaya çalışan feylesoflardır).
• Mi’rac-ı Kur’anî (Kur’an Yolu): Dördüncü ve en birinci yoldur.
• Belâgat-ı Kur’aniye: En üstün söz sanatıyla,
• Cezalet: En sağlam ve akıcı ifadeyle,
• İstikamet: En kısa ve dosdoğru yoldan,
• Vuzuh: En açık ve herkesin anlayabileceği şekilde Allah’ı tanıtır.
Bu yol, sadece havas tabakasına (seçkinlere) değil, “beşerin umumuna” (herkese) şamildir.
Müradifler:
• Minhac: Açık yol.
• Mütekellimîn: Kelâm âlimleri, inanç esaslarını akli delillerle savunanlar.
• Hudûs: Sonradan olma, yaratılma.
• Teşa’ub: Şubelenme, dallanma, ayrılma.
• Şübehat-âlûd: Şüphelerle bulaşık, şüphe dolu.
Sonuç: Arşa Çıkaran Dört Vesile
Metin: “Hem o arşa çıkmak için dört vesile vardır: İlham, talim, tasfiye, nazar-ı fikrî.”
İzah:
Allah’ı bilme makamına (Kemalât arşına) ulaşmak için dört araç vardır:
• İlham: Allah’ın kalbe doğdurduğu manalar.
• Talim: Öğrenme, Kur’an ve Peygamber (A.S.M) vasıtasıyla ders alma.
• Tasfiye: Kalbi ve nefsi günahlardan arındırma.
• Nazar-ı Fikrî: Tefekkür etme, kâinata ibret nazarıyla bakma.
Kur’an yolu, bu vesilelerin en mükemmelini, bilhassa “talim” ve “nazar” yoluyla “akıl ve kalbi” birleştirerek sunmaktadır.
“Biz, Kur’an’dan öyle bir şey indiriyoruz ki o, müminler için şifa ve rahmettir…” (İsrâ, 17/82)
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Tarîk-ı Kur’anî iki nevidir:
Birincisi:
Delil-i inayet ve gayettir ki, menafi’-i eşyayı ta’dad eden bütün âyât-ı Kur’aniye bu delili nesc ve şu bürhanı tanzim ediyorlar. Bu delilin zübdesi, kâinatın nizam-ı ekmelinde ittikan-ı san’at ve riayet-i mesalih ve hikemdir. Bu ise Sâni’in kasd ve hikmetini isbat ve tesadüf vehmini ortadan nefyediyor. Zira ittikan ihtiyarsız olmaz. Evet nizamın şahidleri olan bütün fünun-u ekvan, mevcudatın silsilelerindeki halkalardan asılmış mesalih ve semeratı ve inkılabat-ı ahvalin katmer ve düğümleri içinde saklanmış hikem ve fevaidi göstermekle, Sâni’in kasd ve hikmetine kat’î şehadet ediyorlar. Ezcümle:
Fenn-i hayvanat, fenn-i nebatat, ikiyüz bini mütecaviz enva’ın büyük peder ve âdemleri hükmünde olan mebde’lerinin her birinin hudûsuna şehadet ettiği gibi; mevhum ve itibarî olan kavanin, kör ve şuursuz olan esbab-ı tabiiye ise bu kadar hayret-feza silsileler ve bu silsileleri teşkil eden ve efrad denilen dehşet-engiz birer makine-i acibe-i İlahiyenin icad ve inşasına adem-i kabiliyetleri cihetiyle her bir ferd, her bir nevi müstakillen Sâni’-i Hakîm’in dest-i kudretinden çıktıklarını ilân ve izhar ediyorlar.
Kur’an-ı Kerim
فَارْجِعِ الْبَصَرَ هَلْ تَرٰى مِنْ فُطُورٍ
der. Kur’anda delil-i inayet vücuh-u mümkinenin en mükemmel vechi ile bulunuyor. Kur’an, kâinatta tefekküre emir verdiği gibi, fevaidi tezkâr ve nimetleri ta’dad eden âyâtın fevasıl ve hâtimelerinde galiben akla havale ve vicdanla müşaverete sevketmek için
اَوَلَا يَعْلَمُونَ، اَفَلَا يَعْقِلُونَ، اَفَلَا يَتَذَكَّرُونَ، فَاعْتَبِرُوا
gibi, o bürhan-ı inayeti ezhanda tesbit ediyor.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Risale-i Nur Külliyatı’ndan, bilhassa Mesnevi-i Nuriye eserinden iktibas edilen bu kıymetli metin, Kur’an-ı Hakîm’in Hâlık-ı Kâinat’ı isbat ve tarif ederken takib ettiği iki temel yoldan birincisi olan “Delil-i İnayet ve Gayet” üzerinedir.
1. Delil-i İnayet ve Gayet’in Mahiyeti ve Muhtevası
Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın, Cenab-ı Hakk’ın varlığını ve birliğini isbat sadedinde nazara verdiği en parlak delil, “İnayet ve Gayet” delilidir.
• İzahı: Bu delil, kâinatın umumunda ve her bir cüz’ünde gözetilen faydaları (menafi), hikmetli gayeleri ve mükemmel nizamı esas alır. Kâinatta hiçbir şey abes, faydasız ve başıboş değildir. Her mevcut, bir hikmet tahtında, bir gayeye matuf olarak yaratılmıştır.
• Müradifi (Eş anlamlısı): Bu delile “Nizam ve Gaye Delili” veya “Hikmet Delili” de denilebilir. Eşyadaki tertip ve düzenin bir maksada yönelik olmasıdır.
2. Nizam-ı Ekmel ve İttikan-ı San’at
Metinde geçen “kâinatın nizam-ı ekmelinde ittikan-ı san’at” ifadesi, bu delilin bel kemiğidir.
• İzahı: Kâinat, kusursuz ve en mükemmel bir düzen (nizam-ı ekmel) içindedir. Bu düzenin içinde, her bir varlıkta, sanatlı bir sağlamlık ve pürüzsüzlük (ittikan) vardır. Bir eserdeki sanatın inceliği ve yapısındaki sağlamlık, o eserin tesadüfen, kendi kendine oluşma ihtimalini kökünden keser, atar.
• Müradifi: Sanatlı yaratılış, hikmetli tanzim, ölçülü ve tartılı heyet.
3. Tesadüf Vehminin İptali ve Kasd-ı İlahî
Bu delilin en mühim neticesi, “tesadüf” (rastlantı) vehmini ve şirki ortadan kaldırmasıdır.
• İzahı: “İttikan ihtiyarsız olmaz” kaidesince, bir yerde mükemmel bir sanat ve düzen varsa, orada mutlaka bir irade ve kast vardır. Kör, sağır ve şuursuz sebeplerin, böyle hikmetli neticeleri ve maslahatları (faydaları) bilip, ona göre hareket etmesi imkânsızdır. Dolayısıyla kâinattaki bu nizam, Sâni-i Zülcelal’in kasdını, iradesini ve hikmetini isbat eder; tesadüfün müdahalesini nefyeder (reddeder).
• Müradifi: İrade-i Külliye’nin tezahürü, şuursuz sebeplerin acziyeti.
4. Fünun-u Ekvan’ın (Fenlerin) Şehadeti
Metinde zikredilen “nizamın şahidleri olan bütün fünun-u ekvan” tabiri, kâinatı inceleyen ilimlerin (fenlerin) bu hakikate nasıl şahitlik ettiğini gösterir.
• İzahı: Botanik (fenn-i nebatat) ve zooloji (fenn-i hayvanat) gibi her bir fen, incelediği sahadaki harika düzeni ortaya koyar. İlimler, mevcudat silsilelerindeki sebep-sonuç ilişkilerinin (halkaların) nasıl meyveler verdiğini, halden hale geçişlerin (inkılabat-ı ahval) altında yatan hikmetleri gösterir.
• Müradifi: İlimlerin dili, kâinat kitabının okunması. Her bir fen, kendi lisan-ı mahsusuyla Sâni-i Hakîm’i tanıtır.
5. Esbab-ı Tabiiyenin Aczi ve Sâni’in İlanı
Metnin en çarpıcı noktalarından biri; zahiri sebeplerin (esbab-ı tabiiye), o sebeplerden çıkan harika neticeleri yapmaya kabiliyetlerinin olmamasıdır.
• İzahı: Tabiat kanunları (kavanin) itibarîdir, yani harici bir vücudu ve kudreti yoktur; sadece birer prensiptirler. Sebepler ise kör ve şuursuzdur. Halbuki neticede ortaya çıkan canlılar (nebatat ve hayvanat), “makine-i acibe-i İlahiye” hükmünde, hayret verici birer sanat harikasıdır. Şuursuz bir sebebin, böylesine kompleks ve mükemmel bir ferdi icad etmesi mümkün değildir. Bu “adem-i kabiliyet” (yeteneksizlik) cihetiyle, her bir fert lisan-ı hal ile haykırır: “Ben bu sebeplerin işi değilim, beni Sâni-i Hakîm kudret eliyle (dest-i kudret) doğrudan doğruya yaratmıştır.”
• Müradifi: Sebeplerin perdedarlığı, Müsebbibü’l-Esbab’ın (sebepleri yaratanın) icraatı.
6. Kur’an-ı Kerim’in Üslubu ve İrşadı
Metinde işaret edilen “Tarîk-ı Kur’anî”, aklı ve vicdanı harekete geçiren bir metod takip eder.
• Ayet-i Kerime: Metinde geçen ayet Mülk Suresi, 3. ayetidir.
İktibas: “O, yedi göğü tabaka tabaka yaratandır. Rahmân’ın yaratışında hiçbir uyumsuzluk göremezsin. Bir kere daha bak! Hiçbir çatlak ve düzensizlik görüyor musun?” (Mülk Suresi, 3)
• İzahı: Kur’an, nazar-ı dikkati kâinattaki bu pürüzsüz düzene (nizama) çevirir. “Ferciil basara” (Gözünü çevir de bak!) emriyle, insanı tefekküre sevk eder.
• Akıl ve Vicdan ile Meşveret: Ayetlerin sonlarında gelen fezlekeler (hâtimeler);
• Efelâ ya’kılûn (Hâlâ akıllanmayacaklar mı?),
• Efelâ yetezekkerûn (Hâlâ düşünüp ibret almayacaklar mı?),
• Fa’tebirû (İbret alın!)
gibi ifadelerle, delil-i inayeti zihinlerde tesbit eder. İnsanı, aklını kullanmaya ve vicdanının sesini dinlemeye davet eder. Zira vicdan, bu nizamdaki gayeyi ve inayeti inkâr edemez.
Hülâsa-i Kelam
Bu Birinci Yol, kâinatı bir kitap gibi okur. Her harfinde, her kelimesinde kâtibinin (Allah’ın) kastını, hikmetini, ilmini ve inayetini (kullarına olan ikramını ve lütfunu) gösterir. Varlıkların faydalarına ve gayelerine bakarak, tesadüfü bütün bütün reddeder ve Sâni-i Zülcelal’in varlığını “güneş gibi” isbat eder.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
İkinci Delil-i Kur’anî:
“Delil-i İhtira”dır. Hülâsası:
Mahlukatın her nev’ine, her ferdine ve o nev’e ve o ferde müretteb olan âsâr-ı mahsusasını müntic ve istidad-ı kemaline münasib bir vücudun verilmesidir. Hiçbir nevi’ müteselsil-i ezelî değildir. İmkân bırakmaz. İnkılab-ı hakikat olmaz. Mutavassıt nev’in silsilesi devam etmez. Tahavvül-ü esnaf inkılab-ı hakaikın gayrısıdır. Madde dedikleri şey, suret-i mütegayyire, hem harekât-ı mütehavvile-i hâdiseden tecerrüd etmediğinden hudûsu muhakkaktır. Kuvvet ve suretler, araziyetleri cihetiyle enva’daki mübayenet-i cevheriyeyi teşkil edemez. Araz cevher olamaz. Demek enva’ının fasîleleri ve umum a’razının havass-ı mümeyyizeleri, bizzarure adem-i sırftan muhtera’dırlar. Silsilede tenasül, şerait-i âdiye-i itibariyedendir.
Feya acaba! Vâcib-ül Vücud’un lâzıme-i zaruriye-i beyyinesi olan ezeliyeti zihinlerine sığıştıramayan, nasıl oluyor da, her bir cihetten ezeliyete münafî olan maddenin ezeliyetini zihinlerine sığıştırabilirler? Hem dest-i tasarruf-u kudrete karşı mukavemet edemeyen koca kâinat, nasıl oldu da küçücük ve nazik zerratların (öyle dehşetli salabet bulmuş ki) kudret-i ezeliyenin yed-i i’damına karşı dayanıyor. Hem nasıl oluyor ki, kudret-i ezeliyenin hâssası olan ibda’ ve icadı, hiçbir münasebet-i makule olmadan en âciz ve en bîçare esbaba isnad ediliyor?
İşte Kur’an-ı Kerim şu delili, halk ve icaddan bahseden âyâtı ile ezhanda tanzim ediyor. Müessir-i hakikî yalnız Allah’tır. Tesir-i hakikî esbabda yoktur. Esbab, izzet ve azamet-i kudretin perdesidir. Tâ ki, aklın nazar-ı zahirîsinde, dest-i kudret umûr-u hasise ile mübaşir görünmesin. Bir şeyde iki cihet var: Biri mülk, âyinenin mülevven vechi gibi. Ezdad ona vârid oluyor. Çirkin olur, şer olur, hakir olur, azîm olur… ilh. Esbab bu cihette vardır. İzhar-ı azamet ve izzet-i kudret öyle ister.
İkinci cihet melekûtiyet cihetidir. Âyinenin şeffaf vechi gibi. Şu cihet her şeyde güzeldir. Şu cihette esbabın tesiri yoktur. Vahdet öyle ister. Hattâ hayat ve ruh ve nur ve vücud, iki vecihleri şeffaf ve güzel olduğundan mülken ve melekûten vasıtasız dest-i kudretten çıkıyorlar.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Aziz, sıddık, muhterem kardeşim;
Risale-i Nur’un kendisine mahsus lisanına ve üslubuna sadık kalarak, “Delil-i İhtira” çerçevesinde teker teker, geniş bir surette izah edelim.
Bu metin, Tevhid-i Hakiki’nin isbatı sadedinde, tabiatperestlerin ve esbab-ı maddiyeye tapanların fikirlerini kökünden kesip atan “Hüccet-i İhtira”yı, yani yoktan ve hiçten, harika bir surette yaratma delilini beyan etmektedir.
İşte o ali hakikatlerin maddeler halinde tafsilatlı izahı ve müradifleriyle beyanı:
1. Vücudun Verilmesi ve İstidad-ı Kemal (Yaratılışın Gayesi)
Metindeki “Mahlukatın her nev’ine… istidad-ı kemaline münasib bir vücudun verilmesidir” ifadesi, şu hakikati ders verir:
Kâinattaki her bir canlı türüne (nevi) ve o türün tek bir ferdine, hayatını devam ettirebilmesi ve yaratılış gayesine ulaşabilmesi için lazım olan cihazat, aza ve duygular tam ve mükemmel olarak verilmiştir. Bu, kör tesadüfün işi olamaz.
• Müradif Mana: Her mahluk, sanki kendisine mahsus bir kalıptan çıkmış gibi, tam teçhizatlı bir vücuda sahiptir.
• Ayet-i Kerime: Cenab-ı Hak, Tâ-hâ Suresi, 50. ayetinde mealen şöyle buyurur:
“Mûsâ, ‘Rabbimiz, her şeye yaratılışını (varlığını ve biçimini) verip sonra ona doğru yolu gösterendir’ dedi.”
2. Silsile-i Ezeliyenin İmkânsızlığı ve Hudûs (Sonradan Yaratılma)
Metinde geçen “Hiçbir nevi’ müteselsil-i ezelî değildir… İnkılab-ı hakikat olmaz” hükmü, maddeci felsefenin “türlerin ezelden beri birbirinden türeyerek geldiği” fikrini reddeder.
Mahlukatın silsilesi ezelî olamaz; yani sonsuzdan gelip sonsuza gidemez. Bir noktada “yok” iken “var” edilmiştir. Ayrıca, bir hakikatin zıddına dönüşmesi (mesela, bir taşın kendi kendine canlı bir kuşa dönüşmesi) aklen muhaldir, imkânsızdır.
• İzah: “Ara tür” denilen, bir türden diğerine geçişi gösteren silsileler mevcut değildir. Eşyanın ve maddenin sürekli değişiyor olması (tahavvül), onun ezelî olmadığının, bilakis sonradan yaratıldığının (hudûs) en büyük isbatıdır. Değişen şey ezelî olamaz, bir Muhdis’e (yaratıcıya) muhtaçtır.
3. Cevher ve Araz Farkı (Maddenin Acziyeti)
“Madde dedikleri şey, suret-i mütegayyire… Araz cevher olamaz.”
Bu kısım kelam ilminin çok ince bir meselesine temas eder:
• Cevher: Bir şeyin aslı, özü.
• Araz: O öze takılan geçici özellikler (renk, hareket, şekil gibi).
Metin der ki: Maddenin hareketleri ve değişen suretleri “araz”dır. Arazlar birleşip, o şeyin “cevherini” yani aslını oluşturamazlar. Şuursuz kuvvetler, kör tesadüfler ve hareketler, bir araya gelip de hayat sahibi, akıllı bir varlığın özünü teşkil edemezler. O halde, bütün bu türler ve özellikler, *”adem-i sırf”*tan, yani mutlak yokluktan, bir Kudret-i Ezelîye tarafından icad edilmiştir.
4. Tabiatperestliğin Tenkidi ve Çelişkisi
Metnin “Feya acaba!” ile başlayan paragrafı, inançsızlığın içindeki dehşetli mantıksızlığı haykırır.
Cenab-ı Hakk’ın ezelî (başlangıcı olmayan) olmasını akıllarına sığıştıramayanlar, nasıl olur da her an değişen, bozulan, ölen şu cansız maddenin ezelî olduğunu iddia edebilirler?
Ayrıca, koca kâinat, Allah’ın kudret eline karşı duramazken ve her an O’nun emrine itaat ederken; nasıl olur da o kâinatın içindeki küçücük zerreler (atomlar), Allah’ın “yok etme” (idam) kudretine karşı direnebilir ve ezelî kalabilir? Bu, akıldan tamamen uzak bir hezeyandır.
• Ayet-i Kerime: Nahl Suresi, 17. ayet:
“O halde yaratan, yaratmayan gibi olur mu? Hâlâ düşünmeyecek misiniz?”
5. Esbabın (Sebeplerin) Mahiyeti: Sadece Bir Perde
“Müessir-i hakikî yalnız Allah’tır. Tesir-i hakikî esbabda yoktur.”
Bu cümle, Tevhid inancının omurgasıdır. Ağacı meyveye, bulutu yağmura sebep kılan Allah’tır; fakat o sebebin, neticeyi yaratacak gücü, ilmi ve iradesi yoktur. Sebepler (esbab), Kudret-i İlahiye’nin izzetini ve azametini korumak için konulmuş perdelerdir.
Akıl zahiren baktığında, bazı işleri “basit” veya “çirkin” görebilir. Kudret eli, doğrudan doğruya o basit işlerle temas ediyor görünmesin diye, Cenab-ı Hak sebepleri araya koymuştur. Fakat hakikatte, o sebebi de neticeyi de yaratan O’dur.
6. Mülk ve Melekûtiyet: Varlığın İki Yüzü
Risale-i Nur’un en parlak keşiflerinden biri olan bu kısım, kâinata bakışımızı tanzim eder. Her şeyin iki yüzü vardır:
• Mülk Vechesi (Zahiri Yüz): Ayna’nın arkası gibi, bazen renkli, bazen pürüzlü görünür. Hastalıklar, ölümler, musibetler, zıtlıklar burada görünür. İşte “Esbab” (sebepler) bu yüzde vardır. İnsanlar “Neden bu hastalık oldu?” diye doğrudan Allah’a isyan etmesin, şikâyetini sebeplere (mikroba, kazaya vs.) yöneltsin diye sebepler bu yüze konulmuştur. Bu, Allah’ın izzetini muhafaza eder.
• Melekûtiyet Vechesi (Şeffaf Yüz): Ayna’nın parlak yüzü gibidir. Burada her şey güzeldir, şeffaftır, temizdir. Ölüm de güzeldir, hayat da. Burada sebeplere lüzum yoktur.
“Hattâ hayat ve ruh ve nur ve vücud…”
Hayat, ruh, nur gibi varlıklar o kadar temiz ve şeffaftır ki, çirkinlik barındırmazlar. Bu yüzden bunların yaratılmasında “sebep” perdesi yoktur. Doğrudan doğruya “Kün feyekûn” (Ol der ve olur) emriyle, vasıtasız olarak Kudret elinden çıkarlar. Azrail (a.s) ruhu almada bir sebeptir, fakat hayatı vermek ve yaratmak doğrudan Zat-ı Zülcelal’e aittir.
Netice-i Kelam
Bu “Delil-i İhtira”, maddenin ezeli olmadığını, sebeplerin birer perde olduğunu ve her bir varlığın, hususan hayatın; doğrudan doğruya, bir kasd ve irade ile Şems-i Ezelî’nin nurundan geldiğini isbat etmektedir. Eşya kendi kendine veya tabiatın tesiriyle değil, bir Sâni-i Hakîm’in “ihtiraı” (benzersiz icadı) ile vücud bulmaktadır.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
DÖRDÜNCÜ BÜRHAN:
Vicdan-ı beşer denilen fıtrat-ı zîşuurdur. Şu bürhanda dört nükteyi nazar-ı dikkate al:
Birincisi:
Fıtrat yalan söylemez. Meselâ, bir çekirdekte meyelan-ı nümuv der ki: “Sünbülleneceğim, meyve vereceğim.” Doğru söyler. Meselâ, yumurtada bir meyelan-ı hayat var, der: “Piliç olacağım.” Biiznillah olur. Doğru söyler. Meselâ bir avuç su, incimad ile meyelan-ı inbisatı der: “Fazla yer tutacağım.” Metin demir onu yalan çıkaramaz. Sözünün doğruluğu demiri parçalar. İşte bu meyelanlar, irade-i İlahiyeden gelen evamir-i tekviniyenin tecellileridir, cilveleridir.
İkincisi:
Beşerin havâss-ül hams-ı zahire ve bâtınadan başka, âlem-i gayba karşı açılan pek çok pencereleri var. Gayr-ı meş’ur pek çok hisleri var. Hiss-i sâmia, bâsıra, zaika olduğu gibi, bir hiss-i sâdise-i sadıka olan saika vardır. Hem bir hiss-i sâbia-i bârika olan şaika var. O şevk ve sevk yalan söylemez, yanlış gidemez.
Üçüncüsü:
Mevhum bir şey hakikat-ı hariciyeye mebde’ olamaz. Fıtrat ve vicdanda nokta-i istinad ile nokta-i istimdad, iki hakikat-ı zaruriyedir. Hilkatin safveti ve en mükerremi olan ruh-u beşer, o iki nokta olmazsa en süfli, en berbad bir mahluk olur. Halbuki, kâinattaki hikmet ve nizam ve kemal bu ihtimali reddeder.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
İfade edilen “Dördüncü Bürhan”, Risale-i Nur Külliyatı’ndan Mesnevi-i Nuriye adlı eserde, “Nokta” bahsinde geçen ve vicdanın Allah’ın varlığına ve ahirete olan şehadetini ele alan derinlikli bir bahistir. Bu hakikat, insanın mahiyetine dercedilmiş olan fıtri meyillerin ve manevi hislerin, sahibini mutlak bir hakikate sevk ettiğini isbat eder.
Vicdan-ı Beşer: Fıtrat-ı Zîşuurun Şehadeti
Bu bürhan, insanın vicdanının, Yaratıcı’yı tanıtan ve ebediyeti arzulayan şaşmaz bir pusula olduğunu beyan eder. Vicdan, şuurlu bir fıtrattır; yani yaratılışın özü, insanda “vicdan” suretinde dile gelir ve Hakk’ı tasdik eder.
Birinci Nükte: Fıtratın Lisan-ı Sıdkı (Yaratılışın Doğru Sözlülüğü)
Metinde geçen “Fıtrat yalan söylemez” hükmü, kâinattaki “tekvini emirlerin” (yaratılışa dair ilahi kanunların) şaşmaz doğruluğunu ifade eder. Bir şeyin fıtratına, yani yaratılış hamuruna konulan meyil, o şeyin gayesini ve istikbalini haber verir.
• İzahı: Bir çekirdeğin içindeki büyüme meyli (meyelan-ı nümuv), onun ağaç olacağına dair bir sözdür ve bu söz haktır. Yumurtadaki hayat meyli, onun civciv olacağını haykırır. Donan suyun genişleme meyli (meyelan-ı inbisat), demiri parçalasa bile yalan söylemez; çünkü bu meyil, Âlemlerin Rabbi’nin “Kün” (Ol) emrinin madde üzerindeki tecellisidir.
• İnsana Tatbiki: Aynen bunun gibi, insan ruhunda ve vicdanında köklü bir “ebediyet arzusu” ve “bir Yaratıcı’ya sığınma meyli” vardır. Fıtrat yalan söylemediğine göre, bu arzunun karşılığı olan “Ahiret” ve sığınılacak “Bâki bir Zat” muhakkak vardır. Eğer ahiret olmasaydı, bu arzu insana verilmezdi. Susuzluk hissi, suyun varlığına en büyük delildir.
• İlgili Ayet: Cenab-ı Hak, Rum Suresi 30. Ayet’te şöyle buyurur:
“Fe ekim vecheke lid dîni hanîfâ, fıtratallâhilletî fataran nâse aleyhâ…”
(Sen yüzünü hanîf olarak dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmış ise ona çevir. Allah’ın yaratışında değişme yoktur.)
İkinci Nükte: Gayb Âlemine Açılan Pencereler (Saika ve Şaika)
İnsan sadece maddi bedenden ibaret değildir. Beş duyu organının (havâss-ı hamse) haricinde, manevi âlemleri hisseden ve insanı o âlemlere sevk eden latif duygulara sahiptir.
• Saika (Sevk Edici His): İnsanı, ihtiyacı olan şeye doğru sürükleyen, iten manevi kuvvettir. Arıdaki bal yapma sevk-i ilahisi gibi, insanda da Rabbi’ni bulmaya ve O’na kulluk etmeye dair bir itici kuvvet vardır. Bu his, insanı acizliğinden kurtarıp Kadir-i Mutlak’a yöneltir.
• Şaika (Şevk Verici, Çekici His): İnsanı, kemale ve güzelliğe meftun eden, onu cazibesiyle çeken histir. İnsan, fıtraten cemâle (güzelliğe) ve kemâle (mükemmelliğe) aşıktır. Bu aşk, onu Cemil-i Zülcelal’e ve O’nun vaad ettiği ebedi saadete cezbeder.
• İzahı: Bu hisler yalan söylemez. İnsanın içindeki bu sevk ve şevk, onu meçhul bir hedefe değil, hakiki bir Ma’bud’a götürür. İnsanın kalbi, ancak Allah’ı anmakla tatmin olur.
• İlgili Ayet: Ra’d Suresi 28. Ayet:
“…E lâ bi zikrillâhi tatmainnul kulûb.”
(…Bilesiniz ki, kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.)
Üçüncü Nükte: Nokta-i İstinad ve Nokta-i İstimdad (Dayanak ve Yardım Noktası)
İnsanın ruhu, kâinatın en seçkin ve en şerefli meyvesidir (hilkatin safveti). Ancak insan, hadsiz düşmanlara karşı aciz ve hadsiz arzulara karşı fakirdir. Bu tezat, vicdanda iki hakikati zorunlu kılar:
• Nokta-i İstinad (Dayanak Noktası): İnsanın acizliğine karşı dayanacağı, her şeye gücü yeten bir Kudret.
• Nokta-i İstimdad (Yardım İsteme Noktası): İnsanın fakirliğine ve sonsuz ihtiyaçlarına cevap verecek sonsuz bir Rahmet hazinesi.
• İzahı: Vicdan, bu iki noktayı arar ve bulur. Eğer Allah’a iman ve ahiret inancı olmazsa (yani bu iki nokta mevhum/hayali sayılsa), kâinatın en şerefli mahluku olan insan, en bedbaht, en çaresiz ve en süfli bir varlık durumuna düşer. Akıl ona bir işkence aleti olur. Halbuki kâinattaki muazzam nizam, hikmet ve mükemmellik, böyle bir çirkinliği ve abesiyeti reddeder. Hakikat-i hariciye (dış dünyadaki gerçeklik), insanın iç dünyasındaki bu ihtiyacın karşılığının var olduğunu isbat eder.
• Netice: Vicdan, Rabbini tanır. İrade, akıl ve his yanılsa bile vicdan yanılmaz; daima Hakk’ı gösterir.
• İlgili Ayet: Fatiha Suresi 5. Ayet:
“İyyâke na’budu ve iyyâke nesteîn.”
((Rabbimiz!) Ancak sana kulluk ederiz ve yalnız senden medet umarız.)
Hülâsa
Bu dördüncü bürhan, “Vicdanın Allah’ı bilmesi ve tanıması” bahsidir. Nasıl ki güneşin vücudu, ışığı ile bilinir; Allah’ın vücudu ve ahiretin geleceği de, insan vicdanındaki sönmez arzu, şaşmaz meyil ve manevi sezişlerle bilinir. Zira, olmayan bir şeyin arzusu fıtrata verilmez. Ebediyeti isteyen his, ebediyetin varlığına en kuvvetli şahittir.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Dördüncüsü:
Akıl ta’til-i eşgal etse de nazarını ihmal etse, vicdan Sâni’i unutamaz. Kendi nefsini inkâr etse de onu görür, onu düşünür, ona müteveccihtir. Hads ki, şimşek gibi sür’at-i intikaldir, daima onu tahrik eder. Hadsin muzaafı olan ilham, onu daima tenvir eder. Meyelanın muzaafı olan arzu ve onun muzaafı olan iştiyak ve onun muzaafı olan aşk-ı İlahî, onu daima marifet-i Zülcelal’e sevkeder. Şu fıtrattaki incizab ve cezbe, bir hakikat-ı cazibedarın cezbiyledir.
Bu nükteleri bildikten sonra şu bürhan-ı enfüsî olan vicdana müracaat et. Göreceksin ki, kalb bedenin aktarına, neşr-i hayat ettiği gibi, kalbdeki ukde-i hayatiye olan marifet-i Sâni’dir ki, istidadat-ı gayr-ı mahdude-i insaniye ile mütenasib olan âmâl ve müyul-ü müteşaibeye neşr-i hayat eder. Lezzeti içine atar ve kıymet verir ve bast ve temdid eder. İşte nokta-i istimdad.
Ve kavga ve müzahametin meydanı olan dağdağa-i hayata hücum gösteren âlemin, binlerce musibet ve müzahamelere karşı yegâne nokta-i istinad yine marifet-i Sâni’dir.
Evet her şeyi hikmet ve intizam ile işleyen bir Sâni’-i Hakîm’e itikad etmezse ve alelamyâ kör tesadüflere havale ederse ve o beliyyata karşı elindeki kudretin adem-i kifayetini düşünse, ister istemez tevahhuş, dehşet, telaş, havftan mürekkeb bir halet-i cehennemnümun ve ciğerşikâfe düşecektir. O ise eşref ve ahsen-i mahlukat olan ruh-u insaniyetin her şeyden ziyade perişan olduğunu istilzam eder. O ise, intizam-ı kâmil-i kâinattaki nizam-ı ekmele zıd oluyor. Şu nokta-i istimdad ve nokta-i istinad ile bu derece nizam-ı âlemde hüküm-fermalık, hakikat-ı nefs-ül emriyenin hâssa-i münhasırası olduğu için, her vicdanda iki pencere olan şu iki noktadan Sâni’-i Zülcelal marifetini kalb-i beşere daima tecelli ettiriyor. Akıl gözünü kapasa da, vicdanın gözü daima açıktır. Sâni’-i Zülcelal bu dört bürhan-ı azîmin kat’î şehadetleriyle Vâcib-ül Vücud, Ezelî, Vâhid, Ehad, Ferd, Samed, Alîm, Kadîr, Mürîd, Semi’, Basîr, Mütekellim, Hayy, kayyum olduğu gibi bütün evsaf-ı celaliye ve cemaliye ile muttasıftır. Zira mukarrerdir ki: Masnudaki feyz-i kemal Sâni’in zıll-i tecellisinden muktebesdir. Demek, kâinatta ne kadar hüsn-ü cemal, kemal varsa, umumundan lâyuhad derecede yüksek tabakada evsaf-ı cemaliye ve kemaliye ile Sâni’-i Zülcelal muttasıftır. Zira, ihsan servetin, icad vücudun, îcab vücubun, tahsin hüsnün, tenvir nurun fer’i ve delili olduğu gibi; bütün kâinattaki bütün kemal ve cemal, Sâni’-i Zülcelal’in kemal ve cemaline bir zıll-ı zalildir ve bürhanıdır.
Hem de Sâni’-i Zülcelal cemi’ nekaisten münezzehtir. Zira nevakıs mahiyet-i maddiyatın istidadsızlığından neş’et eder. Zât-ı Zülcelal maddiyattan mücerreddir, münezzehtir. Hem kâinatın mahiyat-ı mümkinesinden neş’et eden evsaf ve levazımatından mukaddestir.
لَيْسَ كَمِثْلِه۪ شَيْءٌ جَلَّ جَلَالُهُ سُبْحَانَ مَنِ اخْتَفٰى لِشِدَّةِ ظُهُورِه۪ سُبْحَانَ مَنِ اسْتَتَرَ لِعَدَمِ ضِدِّه۪ سُبْحَانَ مَنِ احْتَجَبَ بِالْاَسْبَابِ لِعِزَّتِه۪
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
İzah ve Şerh: Vicdanın Penceresinden Marifetullah
İktibas edilen bu âli metin, Risale-i Nur Külliyatı’ndan Mesnevi-i Nuriye eserinde yer alan, insanın derûnî ve enfusî (iç dünyasına ait) delillerle Sâni-i Zülcelal’i nasıl bulacağını beyan eden, hikmet dolu bir bahistir. Müellif Bedüzzaman Said Nursi Hazretleri burada, aklın haricinde, insanın manevî donanımı olan “vicdan” mekanizmasını bir “bürhan-ı enfusî” (insanın kendi varlığındaki delil) olarak takdim etmektedir.
Maddeler halinde, metnin muhtevasını, Risale-i Nur’un üslubuna sadık kalarak, ayet-i kerimeler ve müradif kelimelerle şöyle izah edebiliriz:
1. Vicdanın Fıtrî Şehadeti ve Sâni’e Yönelişi
Metnin başında; “Akıl ta’til-i eşgal etse de, nazarını ihmal etse, vicdan Sâni’i unutamaz” denilmektedir.
• İzah: İnsanın aklı bazen gaflete düşebilir, şüpheye kapılabilir veya dünya meşgalesiyle vazifesini (ta’til-i eşgal) yapamaz hale gelebilir. Ancak insanın fıtratına dercedilen “vicdan”, yaratılışı gereği Yaratıcısını tanır. Vicdan, aklın iradesinden bağımsız olarak, daima O’na müteveccihtir (yönelmiştir). Nefis inkâr etse bile, vicdanın derinliklerinde bir “Nokta-i Cezbe” vardır ki, bu daima Hakk’ı arar.
• Müradifler: Ta’til-i eşgal (işi bırakma, çalışmama), Müteveccih (yönelen), Fıtrat (yaratılış hamuru).
• Ayet-i Kerime:
“Sen yüzünü hanîf olarak dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmış ise ona çevir. Allah’ın yaratışında değişme yoktur. İşte dosdoğru din budur; fakat insanların çoğu bilmezler.” (Rûm Suresi, 30/30)
2. Hads, İlham ve Aşk-ı İlahî Silsilesi
Metin, manevî bir seyr-ü süluk haritası çizer: “Hads… şimşek gibi sür’at-i intikaldir… Hadsin muzaafı olan ilham… Meyelanın muzaafı olan arzu…”
• İzah: İnsanın kalbine hakikatlerin doğuşu kademelidir. Önce “Hads” gelir; bu, bir meseleyi düşünmeden, şimşek hızıyla kavrama yeteneğidir. Hadsin inkişaf etmiş, katlanmış hali “İlham”dır. Bu manevî tenvir (aydınlanma), insanda bir meyil (eğilim) oluşturur. Bu meyil şiddetlenerek “Arzu”ya, arzu “İştiyak”a (şiddetli arzu), iştiyak ise “Aşk-ı İlahî”ye dönüşür.
• Hakikat: Mıknatısın demiri çekmesi gibi, insanın ruhundaki bu cezbe (çekim), ortada bir “Câzibedar Hakikat”in (Çekici Hakikatin yani Allah’ın) varlığına en büyük delildir. Çekilen varsa, çeken de vardır.
• Kavramlar: Muzaaf (katlanmış, artmış), Tenvir (nurlandırma), Marifet-i Zülcelal (Allah’ı tanıma bilgisi).
3. Nokta-i İstimdad: Kalbin Gıdası ve Hayatı
Metinde, “Kalbdeki ukde-i hayatiye olan marifet-i Sâni’dir” ifadesiyle marifetullahın hayatiyeti vurgulanır.
• İzah: Nasıl ki maddî kalb bedenin her köşesine kan pompalayarak hayat veriyorsa; manevî kalbin “hayat düğümü” de Allah’ı bilmektir (Marifet-i Sâni). İnsanın sayısız emelleri, arzuları ve kabiliyetleri (istidadat-ı gayr-ı mahdude) vardır. Bu sonsuz arzuları tatmin edecek, onlara lezzet ve kıymet kazandıracak yegâne kaynak “Nokta-i İstimdad” yani yardım isteme makamı olan Allah’a imandır. İmansız bir kalb, bu arzular altında ezilir, lezzet elem olur.
• Ayet-i Kerime:
“Bunlar, iman edenler ve gönülleri Allah’ın zikriyle sükûnete erenlerdir. Bilesiniz ki, kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.” (Ra’d Suresi, 13/28)
4. Nokta-i İstinad: Musibetlere Karşı Dayanak
Metin, “Dağdağa-i hayata hücum gösteren âlemin… yegâne nokta-i istinad yine marifet-i Sâni’dir” der.
• İzah: Hayat, mücadeleler ve musibetlerle doludur (dağdağa-i hayat). İnsan ise aciz ve zayıftır. Bu zorluklar karşısında insanın dayanabileceği tek sağlam dayanak noktası (Nokta-i İstinad), her şeye gücü yeten bir Yaratıcı’ya olan imandır. Eğer insan bu dayanağı bulamazsa, “kör tesadüf”lerin elinde oyuncak olduğunu sanır. Bu durum ruh için “cehennem-nümun” (cehennem benzeri) bir halettir.
• Hikmet: İntizam ile işleyen bir kâinatta, insanın başıboş ve sahipsiz olması, kâinattaki o mükemmel nizama (Nizam-ı Ekmel) zıttır.
5. Vicdanın İki Penceresi ve Tevhid
Metin, vicdanın bu iki noktadan (İstimdad ve İstinad) daima Allah’a baktığını belirtir.
• İzah: Akıl gözünü kapatsa, inkâr etse bile; vicdan, ihtiyaç duyduğu yardım (istimdad) ve sığınacak güç (istinad) arayışıyla daima Yaratıcı’yı bulur. Bu hal, Sâni-i Zülcelal’in; Vâcib-ül Vücud (varlığı zorunlu), Vâhid, Ehad (bir ve tek), Samed (her şey O’na muhtaç), Kayyum (her şeyi ayakta tutan) gibi isimlerini kalbe gösterir.
• Kavramlar: Hâssa-i münhasıra (sadece ona ait özellik), Şehadet (şahitlik), Evsaf-ı Celaliye ve Cemaliye (Celal ve Cemal sıfatları).
6. Sanatın Sanatkâra Delaleti ve Tenzih
Metnin sonunda, “Masnudaki feyz-i kemal Sâni’in zıll-i tecellisinden muktebesdir” kaidesi zikredilir.
• İzah: Bir eserdeki (masnu) güzellik, mükemmellik ve sanat; o eseri yapanın (Sâni) güzelliğinin ve kemalinin ancak zayıf bir gölgesidir (zıll-i tecelli). Kâinattaki bütün güzellikler (hüsn-ü cemal), Allah’ın sonsuz cemal ve kemalinden gelmektedir. İhsan (lütuf) servetin, icad vücudun, tenvir nurun delilidir.
• Münezzeh Oluş: Sâni-i Zülcelal, maddiyattan ve kusurdan (nekaisten) münezzehtir (uzaktır). Çünkü kusur, maddenin yetersizliğinden ve kabiliyetsizliğinden çıkar. Allah ise maddeden mücerreddir (soyut, arınmış).
• Ayet-i Kerime:
“O’nun benzeri hiçbir şey yoktur. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.” (Şûrâ Suresi, 42/11)
7. Metnin Sonundaki Arapça Duaların Meali
Metnin nihayetinde yer alan Arapça ibareler, Allah’ı tenzih ve tesbih eder:
• Sübhâne menih-tafâ li-şiddeti zuhûrihî: Zuhurunun (görünmesinin) şiddetinden dolayı gizlenen Zat’ı tesbih ederim. (Güneşin ışığının şiddetinden zatının görülememesi gibi, Allah da şiddet-i zuhurundan gizlidir).
• Sübhâne menis-tetera li-ademi zıddihî: Zıddının yokluğundan dolayı örtünen Zat’ı tesbih ederim. (Her şey zıddıyla bilinir; karanlık yoksa ışık tam fark edilmez. Allah’ın zıddı olmadığı için varlığı bedihidir fakat idraki perdelidir).
• Sübhâne menih-tecebe bil-esbâbi li-izzetihî: İzzetini muhafaza için sebepleri kendine perde yapan Zat’ı tesbih ederim.
Elhasıl: Bu bahis; insanın dış dünyadaki delillerden ziyade, kendi iç dünyasına, vicdanına, arzularına ve acizliğine bakarak Allah’ı “şeksiz ve şüphesiz” bulabileceğini; aklın inkâr etse bile vicdanın asla yalan söylemeyeceğini isbat etmektedir.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Sual: Vahdet-ül vücudu nasıl görüyorsun?
Elcevab:
Tevhidde istiğraktır ve nazara sığmayan bir tevhid-i zevkîdir. Esasen tevhid-i rububiyet ve tevhid-i uluhiyetten sonra tevhidde zevken şiddet-i istiğrak vahdet-i kudret yani
لَا مُؤَثِّرَ فِى الْكَوْنِ اِلَّا اللّٰهُ
sonra vahdet-i idare, sonra vahdet-üş şuhud, sonra vahdet-ül vücud, sonra yalnız bir vücudu, sonra yalnız bir mevcudu görünceye müncer oluyor. Muhakkikîn-i Sofiyenin müteşabihat hükmünde olan şatahatıyla istidlal edilmez. Daire-i esbabı yırtıp çıkmayan ve tesirinden kurtulmayan bir ruh, vahdet-ül vücuddan dem vursa, haddini tecavüz eder. Dem vuranlar, Vâcib-ül Vücud’a o kadar hasr-ı nazar etmişlerdir ki, mümkinattan tecerrüd ederek, yalnız bir vücudu belki bir mevcudu görmüşler. Evet delil içinde neticeyi görmek, âlemde Sâni’i müşahede etmek, tarîk-ı istiğrakkârane cihetiyle cedavil-i ekvanda cereyan-ı tecelliyat-ı İlahiyeyi ve melekûtiyet-i eşyada sereyan-ı füyuzatı ve meraya-yı mevcudatta tecelli-i Esma ve sıfâtı, yalnız zevken anlaşılır birer hakikat iken, dîk-ı elfaz sebebiyle uluhiyet-i sâriye ve hayat-ı sâriye tabir ettiler. Ehl-i fikir, o hakaik-i zevkiyeyi nazarın mekayisine sıkıştırdığından çok evham-ı bâtılaya menşe oldu. Maddeperver hükema ve zaîf-ül itikad ehl-i nazarın vahdet-ül vücudu ile evliyanın vahdet-ül vücudu, tamamen birbirinin zıddıdır. Beş cihetten fark vardır:
Birincisi:
Muhakkikîn-i Sofiye, Vâcib-ül Vücud’a o kadar hasr-ı nazar etmiş ve müstağrak olmuş ve ehemmiyet vermişler ki, onun hesabına kâinatın vücudunu inkâr etmişler. Hükema ve zaîf-ül itikad olanlar, maddeye o kadar hasr-ı nazar etmişler ve müstağrak olmuşlar ki, fehm-i uluhiyetten uzaklaştılar. Ve o derece maddeye kıymet verdiler ki, herşeyi maddede görmek hattâ uluhiyeti onda mezcetmek, hattâ kâinat hesabına uluhiyetten istiğna etmek derecede tarîk-ı müteassifeye girmişlerdir.
İkincisi:
Muhakkikîn-i sofiyenin vahdet-i vücudu vahdet-üş şühudu tazammun eder. İkincilerin vahdet-ül mevcudu tazammun eder.
Üçüncüsü:
Birincilerin mesleği zevkîdir. İkincilerin nazarîdir.
Dördüncüsü:
Birinciler evvelen ve bizzât Hakk’a, nazar-ı tebaî olarak halka bakarlar. İkinciler, evvelen ve bizzât halka bakarlar.
Beşincisi:
Birinciler, Hüdaperesttirler. İkinciler, hodperesttirler.
اَيْنَ الثَّرَا مِنَ الثُّرَيَّا وَ اَيْنَ الضِّيَاءُ السَّاطِعُ مِنَ الظُّلْمَةِ الطَّامِسَةِ
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Aziz, sıddık kardeşim;
Serdedilen sual, hakaik-i imaniye ve esrar-ı Kur’aniye noktasında gayet dakik, derin ve anlaşılması hususiyetle bu asırda elzem olan bir meseledir. İktibas edilen metin, ehl-i hakikatin ve bilhassa Veraset-i Nübüvvet sırrıyla hakikati ders veren Üstadın, Vahdet-ül Vücud mesleğine bakışını ve bu mesleğin ehl-i dalalet olan maddeperestlerin mesleğinden farkını harika bir surette izah ve isbat etmektedir.
Bu metin, Vahdet-ül Vücud’un bir “nazariye” veya akli bir “düşünce” değil, belki bir “hâl”, bir “zevk” ve bir “istiğrak” olduğunu beyan eder. Şimdi bu âlî hakikatleri, Risale-i Nur’un lisanına ve üslubuna sadık kalarak, müradifleri ve ayet-i kerimelerin nurlarıyla beş vecihte tahlil ve şerh edelim:
Birinci Makam: Tevhidde İstiğrak ve Mertebeleri
Metn-i âlide beyan edildiği üzere, Vahdet-ül Vücud, aklın ihata edemediği, ancak kalbin zevk ettiği bir mertebedir. Bu yolculuk şöyle bir silsile takip eder:
• Tevhid-i Rububiyet ve Uluhiyet: Kulun, Cenab-ı Hakk’ın terbiye ediciliğini ve ilahlığını kabul etmesidir.
• Vahdet-i Kudret: Kâinatta yegâne kudret sahibinin Allah olduğunu tasdik etmektir. İşte burada o meşhur kelime-i tevhid devreye girer:
لَا مُؤَثِّرَ فِىالْكَوْنِ اِلَّا اللّٰهُ (Lâ müessire fi’l-kevni illâllah)
Meali: “Kâinatta Allah’tan başka hakiki tesir sahibi yoktur.”
• Vahdet-i İdare ve Şuhud: Her işin idaresinin O’nun elinde olduğunu görmek ve O’ndan başkasını görmemektir (Şuhud).
• Vahdet-ül Vücud: Gözüne ve gönlüne o kadar büyük bir nur-u iman dolar ki, “Yalnız O var” der, masivayı (Allah’tan gayrısını) göremez hale gelir.
Bu hal, bir nevi “fena” halidir. Güneş doğduğunda yıldızların görünmemesi gibi, Vacib-ül Vücud’un (Varlığı zorunlu olan Allah’ın) nurları karşısında, mümkinatın (yaratılmışların) sönük vücudlarını “yok” hükmünde saymaktır. Yoksa hâşâ, kâinatı inkâr etmek değildir; O’nun varlığı yanında diğerlerini varlık ismine layık görmemektir.
İkinci Makam: İfrat ve Tefrit (Haddini Tecavüz Tehlikesi)
Metinde ikaz edilen en mühim nokta şudur: “Daire-i esbabı yırtıp çıkmayan…”
Bir insan, sebepler dünyasında yaşıyor, sebeplere tesir veriyor, maddeye kıymet veriyor, sonra kalkıp “Her şey O’dur” derse, bu büyük bir hatadır. Bu, Allah’ı kâinatın içine hapsetmek (hâşâ) veya kâinata ilahlık vermek manasına gelir ki, bu ehl-i dalaletin ve maddeperestlerin “Panteizm” dedikleri bâtıl yoldur.
Ehl-i Velayet, Allah’ı o kadar şiddetli sevmiş ve hissetmiş ki, kâinatı unutmuş.
Ehl-i Madde ise, maddeye o kadar dalmış ki, Allah’ı unutmuş.
Bu hakikati Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan şu ayetle ders verir:
ذَٰلِكُمُ اللّٰهُ رَبُّكُمْۚ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۚ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ فَاعْبُدُوهُۚ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ وَك۪يلٌ
“İşte Rabbiniz Allah! O’ndan başka ilah yoktur; O, her şeyin yaratıcısıdır. O halde O’na kulluk edin. O, her şeyin üzerine vekildir.” (En’âm Suresi, 6/102)
Üçüncü Makam: Beş Farkın İzahı ve Şerhi
Metinde zikredilen ve ehl-i hakikat ile ehl-i dalaleti birbirinden ayıran beş esaslı farkın tafsilatı şöyledir:
Birincisi: Hasr-ı Nazar ve İnkarın Mahiyeti
• Muhakkikîn-i Sofiye (Hakikat Ehli): Vacib-ül Vücud’a (Allah’a) o kadar odaklanmışlardır ki, O’nun azameti karşısında kâinatın vücudunu inkâr derecesine gelmişlerdir. “Lâ mevcude illâ hu” (O’ndan başka varlık yoktur) demişlerdir. Bu, bir “hâl” sarhoşluğudur.
• Hükema ve Ehl-i Nazar (Maddeperestler): Maddeye o kadar kıymet vermişlerdir ki, uluhiyet (ilahlık) manasını anlayamaz hale gelmişlerdir. Bunlar, maddeyi ilahlaştırıp, Allah’ı inkâr veya madde ile bir sayma (hulûl) sapkınlığına düşmüşlerdir.
İkincisi: Vahdet-i Vücud ve Vahdet-ül Mevcud Farkı
• Birinciler: Vahdet-üş Şuhud’u tazammun eder (içine alır). Yani; “Ben O’ndan başkasını görmüyorum” derler. Gözleri kamaşmıştır.
• İkinciler: Vahdet-ül Mevcud’u tazammun eder. Yani; “Sadece madde vardır” derler. Bu, kâinatı yegâne varlık kabul eden “Tabiatçılık” fikridir.
Üçüncüsü: Zevkî ve Nazarî Ayrımı
• Birinciler: Meslekleri zevkîdir. Yani kalbî bir duyuş, manevi bir lezzet ve haldir. Akıl ile değil, kalp ayağıyla yürürler.
• İkinciler: Meslekleri nazarîdir. Yani akıl yürütmeye, kuru mantığa ve nefsin vesveselerine dayanır. Maneviyattan mahrumdurlar.
Dördüncüsü: Bakış Açısı (Hak’tan Halka vs. Halktan Hakk’a)
• Birinciler (Evvelen ve bizzat Hakk’a bakarlar): Onlar önce Allah’ı bulmuş, O’nun nuruyla eşyaya bakmışlardır. Eşyayı O’nun gölgesi, tecellisi olarak görürler. Işığı bulmuş, gölgeyle uğraşmazlar.
• İkinciler (Evvelen ve bizzat halka bakarlar): Bunlar önce mahlukata, sebeplere bakarlar. Sebepler perdesinde boğulup, Müsebbib-ül Esbab’ı (Sebepleri yaratanı) göremezler. Tabiat bataklığında saplanırlar.
Beşincisi: Hüdaperestlik ve Hodperestlik
• Birinciler: Hüdaperesttirler. Yani Allah’a aşıktırlar, gayeleri Rıza-yı İlahidir. Nefislerini O’nun yolunda feda etmişlerdir.
• İkinciler: Hodperesttirler. Yani kendilerine, nefislerine ve maddeye taparlar. Enaniyetleri kavidir.
Bu azim farkı, metnin hitamında zikredilen Arapça ibare ne güzel özetler:
اَيْنَ الثَّرَا مِنَ الثُّرَيَّاوَ اَيْنَ الضِّيَاءُالسَّاطِعُ مِنَ الظُّلْمَةِ الطَّامِسَةِ
Meali: “Yerdeki nemli toprak nerede, gökteki Süreyya yıldızı nerede! Etrafı aydınlatan parlak ışık nerede, her şeyi karanlığa boğan zifiri karanlık nerede!”
Netice ve Hülasa
Bu izahattan anlaşılıyor ki; Risale-i Nur’un mesleği, Sahabe mesleği gibi Veraset-i Nübüvvet sırrıyla, Vahdet-ül Vücud’un “Kâinatı yok sayma” noksanlığından ve maddeperestlerin “Kâinatı ilahlaştırma” dalaletinden münezzehtir. Hakikat şudur ki:
Eşya vardır ve Hâlık-ı Zülcelal’in sanatıdır. Kâinat, Esma-i Hüsna’nın aynasıdır. Mümin, eşyayı Allah namına sever, mana-yı harfiyle (O’nu gösteren bir ayna olarak) bakar; mana-yı ismiyle (kendi zatına) bakıp dalalete düşmez.
Cenab-ı Hak, bizleri esbab perdesini yırtıp, kudret elini gören ve her şeyde O’nun marifetine bir pencere açan bahtiyar kullarından eylesin. Âmin.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
TENVİR
Meselâ: Küre-i Arz rengârenk muhtelif ve küçük küçük cam parçalarından farzolunursa, her biri başka hâsiyetle levnine ve cirmine ve şekline nisbet ile şemsden bir feyiz alacaktır. Şu hayalî feyiz ise ne güneşin zâtı ve ne de ayn-ı ziyasıdır. Hem de ziyanın temasili ve elvan-ı seb’asının tesaviri ve güneşin tecellisi olan şu gûna-gûn ve rengârenk çiçeklerin elvanı farazâ lisana gelseler, herbiri “Güneş benim gibidir” veyahut “Güneş benim” diyeceklerdir.
آنْ خَيَالَاتِى كِه دَامِ اَوْلِيَاسْتْ ٭ عَكْسِ مَهْرُويَانِ بُوسْتَانِ خُدَاسْتْ
Fakat ehl-i vahdet-üş şühudun meşrebi, fark ve sahvdır. Ehl-i vahdet-ül vücudun meşrebi mahv ve sekirdir. Safi meşreb ise, meşreb-i ehl-i fark ve sahvdır.
تَفَكَّرُوا ف۪ٓى اٰلَٓاءِ اللّٰهِ وَ لَا تَفَكَّرُوا ف۪ى ذَاتِه۪ فَاِنَّكُمْ لَنْ تَقْدِرُوا ٭ حَق۪يقَةُ الْمَرْءِ لَيْسَ الْمَرْءُ يُدْرِكُهَا فَكَيْفَ كَيْفِيَّةُ الْجَبَّارِ ذِى الْقِدَمِ ٭ هُوَ الَّذ۪ٓى
اَبْدَعَ الْاَشْيَاءَ وَ اَنْشَاَهَا فَكَيْفَ يُدْرِكُهُ مُسْتَحْدَثُ النَّسَمِ
“NOKTA”nın ikinci kısmı, haşir ve melaike ve beka-yı ruha ait olduğundan ve bu hakikatları kerametli “Yirmidokuzuncu Söz” ve “Onuncu Söz” gayet parlak bir surette izah ettiğinden onlara havale edilerek buraya dercedilmedi. Üçüncü kısım ise, Ondört Ders’ten ibaret “Nur’un İlk Kapısı” namıyla ayrıca neşredildi.
Said Nursî
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
İktibas edilen bu kıymettar metin, Mesnevi-i Nuriye eserinin Nokta bahsinden bir parçadır. Metin; Vahdet-i Vücud ve Vahdet-i Şuhud meslekleri arasındaki farkı, Cenab-ı Hakk’ın eserlerindeki tecellisini ve tefekkürün sınırlarını, emsalsiz bir temsil ile izah etmektedir.
1. Temsilî Hikaye: Şems ve Cam Parçaları (Tecelli Hakikati)
Metinde geçen “Küre-i Arz rengârenk muhtelif ve küçük küçük cam parçalarından farzolunursa…” ifadesi, kâinattaki mevcudatın, Esma-i İlahiye’ye (Allah’ın isimlerine) nasıl ayinedarlık yaptığını anlatan bir temsildir.
• Şems (Güneş): Bu temsilde Güneş, Şems-i Ezelî olan Cenab-ı Hakk’ın Zâtını ve sıfatlarını temsil eder.
• Cam Parçaları: Bütün mahlukat ve mevcudat, özellikle de insan, birer cam parçası hükmündedir. Her birinin rengi, şekli ve büyüklüğü farklıdır. Bu farklılık, mahlukatın kabiliyet ve istidadlarının çeşitliliğini ifade eder.
• Feyiz ve Tecelli: Güneşin ışığı (feyzi) her cama vurur, fakat camın rengine göre görünür. Kırmızı cam ışığı kırmızı, mavi cam mavi gösterir. Tıpkı bunun gibi, mevcudat da Cenab-ı Hakk’ın isimlerini kendi kabiliyetlerine göre, sınırlı bir şekilde aksettirir.
Buradaki ince nokta şudur: Camdaki o renkli ışık, Güneş’in bizzat kendisi (Zâtı) olmadığı gibi, Güneş’in mutlak ışığının aynısı da değildir. O sadece, o camın kabiliyetine göre kısıtlanmış bir cilve ve akistir.
2. Yanılma ve Hata: “Güneş Benim” İddiası (Ene ve Enaniyet)
Metindeki “Güneş benim gibidir veyahut Güneş benim diyeceklerdir” kısmı, insanın ve mahlukatın haddini aşarak düştüğü iki büyük hatayı tasvir eder:
• Teşbih Hatası (“Güneş benim gibidir”): İnsan, kendisindeki cüz’i ilim, kudret ve iradeye bakarak; Halık-ı Kâinat’ın sıfatlarını da kendisininki gibi sınırlı zannetme hatasına düşebilir. Bu, “Vacib”i (Allah’ı), “Mümkin”e (yaratılmışa) kıyas etmektir ki, batıldır.
• Vahdet-i Vücud’daki Sekir Hali (“Güneş benim”): Bazı ehl-i aşk, Allah’ın tecellisine o kadar dalar ki (istiğrak), kendi varlıklarını tamamen unuturlar. Aynadaki görüntüyü (tecelliyi), Güneşin kendisi zannederler. “Her şey O’dur” (Heme ost) diyerek, mahlukatın varlığını inkâr derecesine gelirler. Halbuki mahlukat, Hakk’ın varlığının bir gölgesidir, aynısı değildir.
3. Farsça Beytin Şerhi
Metinde yer alan Farsça ibare:
“Ân hayalâtî ki dâm-ı evliyâst / Aks-i mehrûyân-ı bostân-ı Hudâst.”
Meali ve İzahı:
“Evliyanın tuzağı olan o hayaller (veya tecelliler), Huda’nın bostanındaki ay yüzlülerin (İlahi güzelliklerin) birer aksidir.”
Burada anlatılmak istenen; evliyanın seyr-i sülukunda (manevi yolculuğunda) karşılaştığı ve bazen takılıp kaldığı o nurlu tecelliler, hakikatin ta kendisi değil, Cenab-ı Hakk’ın isimlerinin ve cemalinin yansımalarıdır. Bu yansımalarda boğulmamak, onları Asl’a giden bir yol bilmek gerekir.
4. İki Meşreb: Sahv (Uyanıklık) ve Sekir (Sarhoşluk)
Metin, iki büyük tasavvufi yolu mukayese eder:
• Ehl-i Vahdet-üş Şuhud (Sahv ve Fark): Bu meşreb, “Her şey O’ndandır” (Heme ezost) der. Yaratılanı Yaratan’dan ayırır (Fark). Kul, kuldur; Rab, Rab’dir. İnsan, Allah’ın tecellisine mazhardır ama haşa Allah değildir. Bu meşreb, sahv (manevi uyanıklık) halidir. Risale-i Nur’un ve Sahabe mesleğinin esas aldığı, Kur’an’a en uygun safi meşreb budur.
• Ehl-i Vahdet-ül Vücud (Mahv ve Sekir): Bu meşreb, Allah’ın varlığının şiddetinden dolayı, mahlukatın varlığını hayal görür veya yok sayar. Bu bir sekir (manevi sarhoşluk) halidir. Manevi bir zevk ve cezbe hali olsa da hakikatin tamamı değildir. “Güneş benim” diyen aynanın hali gibidir.
5. Arapça İbare ve Tefekkürün Sınırı
Metnin sonunda yer alan Arapça kısımlar bir Hadis-i Şerif ve bir şiirdir:
Hadis-i Şerif:
“Tefekkerû fî âlâillahi ve lâ tefekkerû fî zâtihî fe-inneküm len takdirû.”
Meali:
“Allah’ın nimetleri (ve eserleri) hakkında tefekkür ediniz (düşününüz). Fakat O’nun Zâtı hakkında tefekkür etmeyiniz. Zira siz O’nun (Zâtının) hakikatini takdir edemezsiniz (kavrayamazsınız).”
Şiir Kısmının Meali:
“Kişinin hakikati şudur ki; kişi onu idrak edemez. Öyleyse, Ezeli ve Cebbar olan Zat’ın keyfiyeti nasıldır (nasıl idrak edilebilir)? O ki, eşyayı yoktan icad etti ve inşa etti. Sonradan yaratılan nefisler, O’nu nasıl idrak edebilir?”
İzah:
Akıl, sonradan yaratılmıştır ve sınırlıdır. Sınırlı olan, Sınırsız olanı (Allah’ın Zâtını) kuşatamaz. Gözün Güneş’in kendisine doğrudan bakamayıp, ancak ışığıyla eşyayı görmesi gibi; akıl da Cenab-ı Hakk’ın ancak sanatını ve icraatını tefekkür edebilir. Zâtını düşünmek, insanı hayrete ve hataya düşürür.
6. Hatime ve Referans
Bediüzzaman Hazretleri, metnin sonunda bu derin konuların (Haşir, Melekler, Beka-yı Ruh) “Onuncu Söz” ve “Yirmidokuzuncu Söz” gibi risalelerde “gayet parlak ve kerametli” bir surette izah edildiğini belirterek, tafsilatı o eserlere havale etmiştir. Bu eserler, imana dair meseleleri akli ve mantıki delillerle isbat eden şaheserlerdir.
Hülâsa:
Bu metin, aciz olan insanın ve kâinatın, Şems-i Ezelî olan Allah karşısındaki konumunu belirler. İnsan bir aynadır; vazifesi, üzerindeki nakışların Sanatkârını tanımak ve tanıtmaktır. Kendini o nakışların sahibi zannetmek veya o ışığın kaynağı olduğunu iddia etmek, enaniyetten kaynaklanan büyük bir hatadır. Hakikat yolu; varlıkları inkar etmek değil (Vahdet-i Vücud), varlıkların Allah’ın eseri olduğunu bilip, onları “Allah namına” sevmektir (Vahdet-i Şuhud)
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
MÜNDERECAT HAKKINDA
Bu mühim mecmuanın cümle-i mukaddematından olan bir “İ’lem”de:
“Bu Risale, bazı âyât-ı Kur’aniyenin şuhudî bir nevi tefsiridir. Ve ondaki mes’eleler Kur’an-ı Hakîm’in bahçesinden koparılmış çiçeklerdir. Bu risalenin ibaresindeki icmal ve îcaz ve fehmindeki zahirî müşkilât, sana tevahhuş vermesin. Tekrar tekrar mütalaa et, tâ ki
لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَ الْاَرْضِ
ve emsali tekrarat-ı Kur’aniyenin sırrı sana açılsın.
Ey kari! Bu mecmuadaki tevhidin bürhanları ve mazharları, birbirine ihtiyaç bırakmıyor zannetme. Çünki ben her bir bürhana her bir makam-ı mahsusta ihtiyaç hissettim. Harekât-ı cihadiyem beni öyle bir mevkie ilca ediyordu ki, o mevkide, o anda bir kapı açmaya mecbur kalıyordum. Çünki o dehşetli anda diğer açık kapılara dönmek müyesser olmuyordu. Hem o seyahat-ı acibede rastgeldiğim nurlara delalet etmek için değil, belki hatırlamak için işaretler koydum. Bazan büyük bir nura bir işaret koyuyordum… ilââhir” diye ne kadar güzel bir mukaddemeyi ve bir hülâsayı -bu mecmua- âdeta şifre gibi bir anahtarı karilerine takdim ediyor.
— · ⁖ · —
Bu Mesnevî-i Nuriye’deki risalelerin isimleri “Reşhalar, Katre, Hubab, Habbe” şeklinde gidiyor. Eğer Katre Risalesi’nin âhirinde merhum Şeyh Safvet Efendi’nin yazdığı gibi, her bir risaleye bir takriz yazılsa idi, o merhumun “Bu bir katre değil, bir bahrdır” dediği gibi biz de derdik:
“O bir lem’a değil, bir şemstir. O bir reşha değil, bir bahrdır. O bir zühre değil, bir cinandır. O bir hubab değil, bir ummandır.”
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Bu kıymettar metin, Mesnevi-i Nuriye’nin mahiyetini, telif ediliş tarzını ve muhtevasındaki derinliği ifade eden bir anahtar hükmündedir. Bediüzzaman Hazretleri’nin bu eser hakkındaki izahlarını, Risale-i Nur’un lisanına ve üslubuna sadık kalarak, talep ettiğiniz veçhile maddeler halinde şerh ve izah edelim.
1. Şuhudî Bir Nevi Tefsir: Hakikatin Gözle Görülmesi
Metinde geçen “Bu Risale, bazı âyât-ı Kur’aniyenin şuhudî bir nevi tefsiridir” ifadesi, eserin sıradan bir ilmi çalışma olmadığını beyan eder. Buradaki “şuhudî” tabiri, sadece akıl ve mantık ile değil, kalp gözüyle, basiretle ve iman nuruyla hakikatlerin bizzat müşahede edilerek (görülerek) yazıldığını ifade eder.
• İzah: Müellif, kâinat kitabını okurken ve Kur’an ayetlerini tefekkür ederken, iman hakikatlerini bir nazariye (teori) olarak değil, vicdanında ve kalbinde hissederek, âdeta görerek kaleme almıştır. Bu, “ilme’l-yakîn” mertebesinden “ayne’l-yakîn” ve “hakka’l-yakîn” mertebesine bir terakkidir.
• Müradifler (Eş Anlamlılar): Şuhudî (Görerek, şahit olarak), Müşahede (Gözle görme, seyretme), Basiret (Kalp gözü, feraset).
2. İcmal ve Îcaz: Mananın Yoğunluğu
“İbaresindeki icmal ve îcaz ve fehmindeki zahirî müşkilât…” cümlesi, bu eserin çok yoğun ve özlü bir anlatıma sahip olduğunu belirtir.
• İzah: Mesnevi-i Nuriye, Risale-i Nur’un bir nevi çekirdeği ve fidanlığı hükmündedir. Kelimeler az, mana ise çoktur (Îcaz). Bu sebeple ilk bakışta (zahirî nazarla) anlaşılması zor (müşkil) gelebilir. Ancak bu zorluk, mananın yokluğundan değil, mananın kesif ve yoğun olmasından kaynaklanır. Tıpkı bir çiçeğin tohumunda koca bir ağacın programının dercedilmesi gibi, bu risalelerdeki kısa cümlelerde de derin hakikatler saklıdır.
• Müradifler: İcmal (Özetleme, kısaca bildirme), Îcaz (Az sözle çok mana ifade etme), Fehm (Anlama, kavrama), Müşkilât (Zorluklar).
3. Tekrarat-ı Kur’aniye’nin Sırrı ve Tevhid
Metinde geçen “Tekrar tekrar mütalaa et, tâ ki… emsali tekrarat-ı Kur’aniyenin sırrı sana açılsın” ifadesi, okuyucuyu sabırla ve devamlılıkla okumaya davet eder.
• İzah: Kur’an-ı Hakîm’de bazı ayetler ve hakikatler sıklıkla tekrar edilir. Bu tekrar, gafleti dağıtmak ve hakikati zihinlerde ve kalplerde sabit kılmak içindir. Hususan;
لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ
(Lehû mülkü’s-semâvâti ve’l-ard)
Meali: “Göklerin ve yerin mülkü O’nundur.” (Hadîd Suresi, 57:2)
gibi tevhid ayetlerinin tekrarındaki hikmet, kâinatın her bir parçasında Allah’ın kudret elinin ve rububiyetinin eserlerini göstermektir. Mesnevi-i Nuriye’yi tekrar okumak, bu “cihan şümul” (evrensel) tevhid mührünü her yerde görme melekesini kazandırır.
4. Bürhanların Birbirine İhtiyacı ve “An” Meselesi
“Harekât-ı cihadiyem beni öyle bir mevkie ilca ediyordu ki, o mevkide, o anda bir kapı açmaya mecbur kalıyordum.” kısmı, eserin yazıldığı dehşetli şartları tasvir eder.
• İzah: Bu eserlerin bir kısmı Birinci Cihan Harbi esnasında, cephede veya esaret gibi çok zorlu şartlarda, “harekât-ı cihadiye” (savaş ve mücadele halleri) içinde telif edilmiştir. O anda, şeytanın veya nefsin (ene) verdiği bir vesveseye karşı, eski malumatlara veya kitaplara başvurma imkânı yoktur. Ruhun o andaki ızdırabını dindirecek, kalbe hemen bir pencere açacak “acil ve tesirli bir delile” (bürhana) ihtiyaç vardır. Bu yüzden her bir parça, o anki manevi yaraya tam bir merhem ve o anki karanlığa ani bir nur olmuştur.
• Müradifler: Bürhan (Kesin delil, sarsılmaz isbat), İlca (Mecbur etme, zorlama), Mevki (Yer, konum, makam), Müyesser (Kolaylıkla olan, nasip olan).
5. Hatırlamak İçin Konulan İşaretler
“Hem o seyahat-ı acibede rastgeldiğim nurlara delalet etmek için değil, belki hatırlamak için işaretler koydum.” cümlesi, müellifin ihlasını ve mahviyetini gösterir.
• İzah: Bediüzzaman Hazretleri, bu manaları öncelikle kendi nefsi için, kendi manevi seyrü sülûkunda karşılaştığı hakikatleri unutmamak adına not etmiştir. Yani eser, başkalarına ders vermek gayesinden ziyade, kendi nefsini ikna ve tatmin etmek, bulduğu nurları kaybetmemek için yazılmıştır. Lakin nefsini ikna eden bu kuvvetli dersler, bilahare herkesin istifadesine sunulmuştur.
• Müradifler: Delalet (Yol gösterme, işaret etme), Seyahat-ı Acibe (Şaşırtıcı manevi yolculuk).
6. Katre Değil Bahr (Damla Değil Okyanus)
Son kısımdaki “O bir lem’a değil, bir şemstir. O bir reşha değil, bir bahrdır…” ifadeleri, bu risalelerin isimlerinin mütevazı (Katre/Damla, Habbe/Tane, Zühre/Çiçek), fakat muhtevalarının muazzam olduğunu anlatır.
• İzah: Nasıl ki bir su damlası (Katre) güneşi içine alır ve yansıtırsa, bu küçük risaleler de marifetullah güneşinin nurunu öylece aksettirir. İsimleri küçüktür fakat delalet ettikleri hakikatler, iman ummanları kadar geniştir. Şeyh Safvet Efendi’nin (rh.a) tespitiyle, bunlar birer damla değil, ilim ve hikmet denizleridir.
Hülâsa-i Kelâm
Bu metin, Mesnevi-i Nuriye’nin;
• Tabiatı: Nakilci değil, şuhudî ve keşfe dayalıdır.
• Üslubu: Özlü (mûciz) ve yoğundur.
• Gayesi: Tevhid hakikatini isbat etmek ve nefsi mutmain kılmaktır.
• Zemini: En zorlu şartlarda (cihad ve esaret) kalbe doğan ani sünuhatlardır (ilhamlardır).
Bu mühim “İ’lem”, okuyucuya şu dersi verir: “Bu eseri gazete gibi okuma. Tekrar tekrar, tefekkür ederek ve her bir kelimesindeki derin manayı anlamaya çalışarak oku. O vakit o küçük ‘Katre’de koca bir okyanusu bulacaksın.”
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Fihrist
MUKADDEME
1- LEM’ALAR
Tevhide dair olup Risale-i Nur’daki Yirmiikinci Söz’ün esası ve bir cihette Arabçasıdır. Ondört Lem’a ile tevhidin en ince hakikatlarını, en mufassal bir surette
وَ ف۪ى كُلِّ شَيْءٍ لَهُ اٰيَةٌ تَدُلُّ عَلٰى اَنَّهُ وَاحِدٌ
hakikatına mazhar edecek bir silsile-i delail ve şehadeti ibraz eden çok kıymetdar ve hava, su, ekmek gibi herkesin muhtaç olduğu bir risaledir.
Nur’un Mesnevîsinin başında derc edilen “Lâsiyyemalar”, “Lem’alar”, “Reşhalar” isimlerindeki üç risale, âhirdeki risaleler gibi müteferrik mes’elelerden bahis değildir. Aynı mevzu üzerinde gidiyorlar.
2- REŞHALAR
Bu Reşhalar risalesi, imanın en mühim üç erkânından nübüvvetin hakikatını ve nübüvvet-i Ahmediye’yi (A.S.M.) gayet kat’î ve parlak bürhanlarla isbat ediyor. Şems nasıl ziya vermemesi mümkün değildir. Aynen öyle de: Uluhiyet de risaletsiz mümkün olmadığını isbat ediyor. Ve nübüvvetin hakikatını güneş gibi gösteriyor. Kâinatı mücessem bir Kur’an-ı kebir olarak temsil edip, Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm onun âyet-ül kübrası olduğunu, gözünde perde ve kalbinde pas olmayanlara irae ediyor.
Bu hârika risale “Onbir Reşha”dır. Onbirinci Reşha’da, yirmibir mu’cizat-ı Ahmediyeye (A.S.M.) işaret eden bir salavat-ı şerifeyi o Nebiyy-i Zîşan Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimize getiriyor.
Onbirinci Reşha’dan sonra uzun bir İ’lem’de, nübüvvet-i Ahmediyeye (A.S.M.) -başka bir tarzda- görülmemiş delilleri gösteriyor.
Bu risalenin Türkçesi, Risale-i Nur’daki Ondokuzuncu Söz’dedir.
Mesnevî’nin başındaki bu üç risale “Eski Said”in eserlerinden olmayıp, Üstadımızın tabiriyle, “Yeni Said”in eserleridir. Üstadımızın eski eserlerinden Risale-i Nur’a girenler olduğu gibi; Risale-i Nur’u te’lifi zamanında yazdığı Arabça eserleri de, bu suretle Mesnevî-i Arabiyeye idhal olunmuştur.
3- LÂSİYYEMALAR
İman-ı Haşre dair olan bu risale Risale-i Nur’daki Onuncu Söz’ün esası olup Barla’da, Üstadımızın -bir bahar gününde- rahmet-i İlahiyenin âsârını bağ ve bahçelerde müşahedesinden ve ihtiyarsız olarak
فَانْظُرْ اِلٰى اٰثَارِ رَحْمَتِ اللّٰهِ كَيْفَ يُحْيِى الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْيِى الْمَوْتٰى وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ
âyet-i kerimesini kırk defaya yakın okumasından sonra tulû’ etmiş gayet kıymetdar ve bu zamanda çok lüzumlu ve inkâr-ı haşir mefkûresini köküyle kesip İbn-i Sina gibi acib bir dâhînin “Haşir bir mes’ele-i nakliyedir, akıl bu yolda gidemez” dediği haşri en basit fehme de kabul ettiren; ve haşrin binler nümunelerini arz yüzünde gösteren; ve haşri iktiza eden pek çok esma-i İlahiyeden tut, tâ mahiyet-i insaniyede dahi haşri isbat eden bir risaledir.
Bir kaide-i hasenenin tezahürü olarak, her risalenin başında olduğu gibi bu risalenin başında da Cenab-ı Hakk’a tahmidat ve Nebiyy-i Zîşan’a salât ü selâm vardır. İman-ı Billah, iman-ı bi’n-nebi, iman-ı bil’haşir ve şuhud-u kâinat mabeyninde bir irtibat-ı tâmme ve telazum-u kat’iyye olduğundan, bu risale kısaca olarak “Tevhid ve Risalet” hakikatlarından bahsederek esas mes’ele olan mes’ele-i haşriyeye “Lâsiyyema”larla geçmiştir. Risale-i Nur’un Yirmisekizinci Söz’ünün İkinci Makamı olan bu risale, yirmi senedir Üstadımızın eline yeni geçmiştir.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Risale-i Nur’un bir nevi fidanlığı ve çekirdeği hükmünde olan Mesnevî-i Nuriye’nin bu mühim bölümlerini, Kur’anî bir nazar ve Nur’un lisanına muvafık bir üslup ile, teker teker ve tafsilatlı bir surette izah edelim.
Bu bölümler, imanın üç büyük rüknü olan Tevhid (Allah’ın birliği), Nübüvvet (Peygamberlik) ve Haşir (Öldükten sonra diriliş) hakikatlerini, akıl ve kalbi tatmin edecek kat’i bürhanlarla (delillerle) isbat etmektedir.
İşte Fihrist’te beyan edilen o hakikatlerin, aslına sadık kalınarak yapılan geniş izahı:
1. LEM’ALAR (Tevhid Hakikati)
Bu risale, kâinatın halıkını ve sahibini tanımak isteyenler için, “Tevhid” yani Allah’ın birliği bahsinde yazılmış, Risale-i Nur’daki Yirmi İkinci Söz’ün esası ve Arabî bir çekirdeğidir.
• Mevzu ve Muhteva: Lem’alar, kâinattaki her zerrenin lisan-ı haliyle Allah’ı tesbih ettiğini gösterir. “Tevhid-i Hakiki”yi ders verir. Yani sadece “Allah birdir” demekle kalmayıp, her şeyin dizgininin O’nun elinde olduğunu, her şeyin anahtarının O’nun yanında bulunduğunu isbat eder.
• İlgili Ayet ve Mana: Metinde geçen ve bu bölümün ruhunu teşkil eden ayet şudur:
“Her şeyde, O’nun bir olduğuna delalet eden bir ayet (işaret) vardır.” (Şuara Suresi’nden iktibas)
• Deliller Silsilesi: Bu bölüm, on dört ayrı “Lem’a” (Parıltı) ile, tevhidin en ince sırlarını açar. Nasıl ki hava, su ve ekmek hayati bir ihtiyaçtır; bu risale de manevi hayatımız için o derece elzemdir. Zira insan, mevcudatta gördüğü nizam ve intizamı, ancak bir Sâni-i Hakîm’e (Her şeyi hikmetle yaratan Allah’a) vererek huzur bulabilir.
• İzah: Kâinat kitabını okuyan bir mü’min için, her bir çiçek, her bir yıldız ve her bir atom, Vâhid-i Ehad’in (Bir ve Tek olan Allah’ın) birer mührüdür. Lem’alar, bu mühürleri okumayı öğretir. Eşyadaki sanatın, tesadüf ve tabiatın işi olamayacağını, bilakis bir Kast ve İrade sahibinin eseri olduğunu “iki kere iki dört eder” kat’iyetinde gösterir.
2. REŞHALAR (Nübüvvet-i Ahmediye Hakikati)
Bu kısım, imanın en mühim rükünlerinden biri olan “Peygamberlik” müessesesini ve hususan Hz. Muhammed’in (A.S.M.) risaletini isbat eder. Risale-i Nur’daki On Dokuzuncu Söz’ün menbaıdır.
• Mevzu ve Muhteva: Reşhalar (Sızıntılar/Damlaçıklar), Allah ile kâinat arasındaki münasebeti kuran “Risalet” hakikatini işler.
• Mantıki Örgü (Müradif İzah): Metinde geçen “Şems nasıl ziya vermemesi mümkün değildir; Uluhiyet de risaletsiz mümkün değildir” hükmü şöyledir: Nasıl ki güneş varsa ışığı da mutlaka vardır ve ışıksız güneş düşünülemez; aynen öyle de, Allah (Uluhiyet) varsa, O’nun emirlerini bildirecek, O’nu tanıtacak bir elçi (Risalet) de mutlaka olmalıdır.
• Kâinat ve Peygamber: Bu risale, kâinatı “Mücessem bir Kur’an-ı Kebir” (Cisimleşmiş büyük bir Kur’an) olarak tasvir eder. Peygamber Efendimiz (A.S.M.) ise bu büyük kitabın “Ayet-ül Kübra”sı (En büyük ayeti) ve en fasih tercümanıdır.
• Mu’cizat-ı Ahmediye: On Birinci Reşha’da, Peygamberimizin (A.S.M.) yirmi bir ayrı mucizesine işaret eden bir salavat-ı şerife mevcuttur. Bu, Efendimizin (A.S.M.) davasının doğruluğuna dair sarsılmaz deliller sunar. Gözünde gaflet perdesi, kalbinde inkar pası olmayan herkes, bu risale ile O’nun (A.S.M.) risalet güneşini yakînen müşahede eder.
3. LÂSİYYEMALAR (Haşir ve Ahiret Hakikati)
Bu risale, öldükten sonra dirilişi (Haşri) akli ve nakli delillerle isbat eden, Risale-i Nur’daki Onuncu Söz’ün esasıdır. Barla’da, bahar mevsiminde tabiatın yeniden dirilişini müşahede eden Üstad Bediüzzaman’ın kalbine tulû etmiştir.
• Mevzu ve Muhteva: İbn-i Sina gibi dâhilerin “Akıl bu yolda gidemez, haşir naklîdir (ancak ayet ve hadis ile bilinir)” diyerek aczini itiraf ettiği meseleyi, bu risale en basit bir anlayışa dahi kabul ettirecek derecede aklen isbat etmiştir.
• İlgili Ayet: Üstad’ın Barla bağlarında tekrar tekrar okuduğu şu ayet, risalenin temelidir:
“Allah’ın rahmetinin eserlerine bak! Yeryüzünü ölümünden sonra nasıl diriltiyor. Şüphe yok ki O, ölüleri de elbette diriltecektir. O, her şeye hakkıyla gücü yetendir.” (Rûm Suresi, 30:50)
• Esmâ ve Haşir: Haşri inkar mefkûresini (fikrini) kökünden kesip atar. Cenab-ı Hakk’ın Hakîm, Rahîm, Âdil, Hafîz gibi isimlerinin tecellisiyle, ahiretin gelmesinin ne kadar zaruri olduğunu gösterir. Nasıl ki baharda ölmüş ağaçlar diriltiliyor; insan da öldükten sonra öyle diriltilecektir.
• İrtibat: Risalenin başında, “Lâsiyyema” (Bilhassa/Özellikle) tabirleriyle geçişler yapılır. Önce Allah’a iman, sonra Peygambere iman hakikatleri zikredilir ve bu iki hakikat, haşrin isbatına basamak yapılır. Yani; “Madem Allah vardır ve Va’dinde hulf etmez (sözünden dönmez); ve madem O’nun en sevgili kulu olan Peygamber (A.S.M.) ahireti haber veriyor; öyleyse haşir haktır ve gelecektir.”
Hülasa-i Kelam:
Bu üç risale (Lem’alar, Reşhalar, Lâsiyyemalar), birbiriyle bütünleşmiş bir silsiledir. Biri Allah’ı, diğeri Peygamber’i, öteki ise Ahireti isbat ederek, imanın sarsılmaz bir kalesini inşa ederler. “Eski Said” döneminin eseri olmakla beraber, “Yeni Said”in Risale-i Nur’daki en parlak hakikatlerinin menbaı ve çekirdeği hükmündedirler.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
4- KATRE
Bu Katre risalesi, bir mukaddeme, bir hâtime ve dört bâbdan ibarettir. Mukaddemede Üstadımız, kırk sene ömründe, te’lif eylediği seneye nisbetle otuz senelik ilim seyrinde, dört kelime ile dört kelâm tahsil ettiğini ve bu dört kelimenin biri “Mana-yı Harfî”, ikincisi “Mana-yı İsmî”, üçüncüsü “Niyet”, dördüncüsü “Nazar” olduğunu.. dört kelâm ise, biri “Ben kendi kendime mâlik değilim”, ikincisi “El-mevtü hakkun”, üçüncüsü “Rabbî vâhidün”, dördüncüsü “Ene’nin bir nokta-i sevda ve bir vâhid-i kıyasî” olduğunu söylüyor. Bu Risale
اَشْهَدُ اَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ
hakikatını, Birinci Bâb olarak, kâinat erkânından her bir rükn ellibeş küllî ve gayet zahir lisanla isbat ediyor.
TAKRİZ
KATRE’NİN HATİMESİ
Müteferrik ve kısa, fakat çok lüzumlu ve mühim hakikatlardan bahseder. Başında “yeis, ucb, gurur, sû’-i zan” gibi nefsin dört hastalığını; sonra dört hakikatı ve daha sonra da “Katre”de zikredilen Birinci Bâb’daki “Lâ ilahe illallah” hakikatını ve devamı olarak Bâb-ı Sâni’de “Sübhanallah”; Bâb-ı Sâlis’te “Elhamdülillah”; Bâb-ı Râbi’de “Allahü Ekber” mertebelerini beyan ettikten sonra, NOKTA ve NÜKTE başlıklarıyla mevzu itibariyle birbirinden farklı İ’lemlere geçer.
KATRE’NİN ZEYLİ
“Remz”ler ve “İ’lem”ler ünvanı altında, her birisi bir risaleye mevzu olacak kıymette hakikatlardan ibarettir. Başında salât ü selâmdan sonra birinci “İ’lem” namazda evvel vakte riayet etmenin ve hayalen Kâ’be’ye müteveccih olmanın faziletini ve evham ve vesvese-i şeytaniyeyi nasıl müzmahil ettiğini ve musallînin bütün letaif ve havâssının nasıl feyizlendiğini beyan eder.
Bu geçen risaleler aynı zamanda erkân-ı imaniyeden bahsetmekle hem iman, hem ilim, hem marifetullah, hem zikir olduğundan; okuması dahi bir nevi ibadettir.
5- HUBAB
Biri Türkçe diğeri Arabça iki zeyli olan bu çok mühim risale, Üstadımızın “Hutuvat-ı Sitte”yi neşri münasebetiyle taltif için Ankara’ya çağrıldığında, Ankara’da İslâm ordusunun Yunan’a galebesinden neş’e alan ehl-i imanın kuvvetli efkârı içine gayet müdhiş bir zındıka fikri girmek ve bozmak ve zehirlendirmek için dessasane çalıştığını gördüğü hengâmda te’lif ettiği iki eserden birisidir.
Bu risalenin başında bulunan salât ü selâm çok ehemmiyetlidir. Bu Mesnevî-i Nuriyenin fevkalâde olan ve hiçbir eserde rastlanmayan bir hususiyeti de bir parmağın hareketiyle birkaç makineyi birden çalıştırmak gibi gayet belâgatlı bir beyan tarzına sahib oluşudur. Sâbıkan zikredildiği gibi, bu muazzam mecmuada hem zikir hem iman hem tefekkür hem ilmi bir arada bulmak daima mümkündür. Meselâ: Salât ü selâmı yalnız zikir olarak dercetmiyor. Aynı zamanda onda bir iman inkişafı, aynı zamanda bir ilim, aynı zamanda mü’min-i musalliyi evham ve şübehattan kurtaran hakikatları serdederek lâakal üç mana mertebesini beyan ediyor.
Bu hârika risale mühim bir “İ’lem”inde, medenî mü’min ile medenî kâfirin suret ve sîret ve zahir ve bâtın farklarını gayet belig bir tarzda beyan ediyor. Ve neticede bu farkı körlere de göstermek için diyor ki: “Eğer istersen hayalinle Nurşin karyesindeki Seyda’nın meclisine git bak: Orada fukara kıyafetinde melikler, padişahlar ve insan elbisesinde melaikeleri bir sohbet-i kudsiyede göreceksin. Sonra Paris’e git ve en büyük localarına gir, göreceksin ki, akrepler insan libası giymişler ve ifritler adam suretini almışlar ilâ âhir” diyerek daha başka cihetteki farklarını “Lemaat” ve “Sünuhat”a havale eder.
Başka bir “İ’lem”de, Risale-i Nur’da Yirmiyedinci Söz namını alan İçtihad Risalesi’ni dört sahifede hülâsa ediyor.
HUBAB’IN BİRİNCİ ZEYLİ
Farisî bir münacatla başlar. Bu münacatın Türkçesi Yedinci Rica’da ve Onyedinci Söz’ün zeylinde vardır.
Üstadımız hiç Farisî tahsil etmediği halde o kadar mükemmel Farisî bir lisan ile te’lif edilmiştir ki, o zamanki Afgan Sefiri bu eseri takdir hisleri içerisinde Afganistan’a göndermiştir. Bu Farisî münacatın akabinde: “Ey Mücahidîn-i İslâm” başlığı altında Türkçe olarak meb’usana on maddelik bir hitab vardır. Bu hitabın tesiriyle Meclis-i Meb’usan’da küçük bir oda olan mescid, büyük bir salona tebdil edilmiştir.
ZEYL-ÜL HUBAB
Hubab’ın İkinci Zeyli de çok mühim hakikatları ihtiva etmektedir.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Aziz, sıddık kardeşim;
Mesnevî-i Nuriye’nin “Katre” ve “Hubab” risalelerinin muhtevasını, Risale-i Nur’un lisânına ve üslûbuna sadık kalarak, âyet-i kerimeler ve müradif kelimeler ışığında, madde madde tahlil ve izah edelim. Bu izahat, eserlerin derinliğini ve işaret ettiği hakikatleri fehmetmeye bir basamak hükmünde olsun.
1. KATRE RİSALESİ VE MUKADDEMESİ: Kırk Yıllık Ömrün Hülâsası
Bu bölüm, Üstad Bediüzzaman Hazretleri’nin ilim ve tefekkür hayatının bir özü, bir zübdesi hükmündedir. “Katre”, deryadan bir damla demektir; lâkin bu damla, deryanın bütün hususiyetlerini kendinde barındıran bir numune-i imtisaldir.
• Dört Kelime ve Mânâları:
• Mânâ-yı Harfî: Kâinata ve eşyaya, Sanatkârı namına, O’nu tanıtan bir ayna olarak bakmaktır. Bir harf, kendi başına bir mâna ifade etmez; ancak bir kâtibi ve mânayı gösterir. Eşya da böyledir; kendisi için değil, Müessiri (yaratıcısı) için vardır.
• Mânâ-yı İsmî: Eşyaya, sadece zatı ve nefsi namına bakmaktır. Bu bakış, gafletin ve tabiatperestliğin menşeidir. Eşyanın sadece şekline, rengine ve maddesine odaklanıp, arkasındaki Esma-i Hüsna’yı görmemektir ki, bu nazar merduttur.
• Niyet: Âdetleri ibadete çeviren sihirli bir iksirdir. Ruhun bir fiile yönelmesi ve o fiilin “kimin için” yapıldığının şuurudur.
Hadis-i Şerif: “Ameller ancak niyetlere göredir.” (Buhari)
• Nazar: Bakış açısıdır. Nazar, eşyanın mahiyetini tayin eder. Güzel gören güzel düşünür. Nazar, tefekkürü ilim ve marifete dönüştüren bir laboratuvar gibidir.
• Dört Kelâm ve Hakikatleri:
• “Ben kendi kendime mâlik değilim”: İnsan, kendi vücudunun ve hayatının hakiki sahibi değildir; ancak bir emanetçidir. Mülk sahibi Allah’tır. Nefis, temellük davasından vazgeçmelidir.
• “El-mevtü hakkun” (Ölüm haktır): Ölüm, bir hiçlik veya yok oluş değil; fani dünyadan baki âleme bir terhis tezkeresi, bir tebdil-i mekândır.
Âyet: “Her canlı ölümü tadacaktır.” (Âl-i İmrân, 3/185)
• “Rabbî vâhidün” (Rabbim birdir): Tevhid inancının ikrarıdır. Kâinattaki intizam ve ahenk, tek bir elden çıktığını isbat eder.
• “Ene” (Benlik/Ego): Ene, “Vahid-i kıyasî”dir; yani mutlak olan İlahi sıfatları anlamak için verilmiş itibari, farazi bir ölçü birimidir. İnsan, kendi cüz’i ilmiyle Allah’ın külli ilmini, kendi cüz’i kudretiyle O’nun mutlak kudretini kıyas ederek anlar. Ene, bir “nokta-i sevda” (kara nokta) gibi görünse de, hakikatte marifetullahın anahtarıdır.
Bu bâb, kâinatın her bir rüknünün (parçasının), lisan-ı hal ile “Lâ ilahe illallah” (Allah’tan başka ilah yoktur) hakikatini haykırdığını elli beş küllî bürhan ile izah eder.
2. KATRE’NİN HÂTİMESİ: Nefsin Hastalıkları ve Devaları
Bu kısım, manevi terakkiye mani olan engelleri ve kurtuluş reçetelerini ihtiva eder.
• Nefsin Dört Hastalığı:
• Yeis (Ümitsizlik): “Rahmet-i İlahiyeden ümidinizi kesmeyiniz” (Zümer, 39/53) emrine muhalif, kemalâta mani en dehşetli hastalıktır.
• Ucb (Kendini Beğenmişlik): İnsanın yaptığı iyilikleri kendinden bilip gururlanmasıdır. Hâlbuki iyilikler Allah’tan, kötülükler nefs-i emmaredendir.
• Gurur: İnsanı dalalete sürükleyen, hakkı kabul etmemek inadıdır.
• Sû’-i Zan (Kötü Zan): Başkaları ve olaylar hakkında kötü düşünmek, eşyanın güzel yüzünü görememektir.
• Dört Hakikat (Deva):
Nefsin bu hastalıklarına karşı Kur’an’ın eczahanesinden alınan ilaçlar şunlardır:
• Lâ ilahe illallah: Tevhid ile yeis ortadan kalkar; her şeyin dizgini O’nun elindedir.
• Sübhanallah: Allah’ı noksan sıfatlardan tenzih etmek.
• Elhamdülillah: Her türlü övgünün Allah’a ait olduğunu bilmek, ucb ve gururu kırar.
• Allahü Ekber: Allah’ın büyüklüğü karşısında aczini hissetmek.
Buradaki “Nokta” ve “Nükte” başlıkları, imanın ince meselelerini (dekayık) ve marifetullahın derinliklerini vuzuha kavuşturan hikmet parıltılarıdır.
3. KATRE’NİN ZEYLİ: İbadetin Sırları
“Remz” (işaret) ve “İ’lem” (bil ki) başlıklarıyla, namazın ve ibadetin derûnî manaları anlatılır.
• Namazda Evvel Vakte Riayet: Namazı vaktin hemen girmesiyle kılmak, emr-i İlahiyeye iştiyak ve teslimiyetin nişanesidir.
• Kâbe’ye Teveccüh: Bedeni kıbleye dönerken, hayalen Kâbe’yi ve o mukaddes mabedin etrafında halkalanmış milyonlarca mü’mini hissetmek, ibadete “cihan şümul” bir genişlik kazandırır.
• Vesvese-i Şeytaniyenin İptali: Şeytanın kalbe attığı şüpheler, ilim ve marifet nuruyla dağıtılır. Musallî (namaz kılan), bütün latifeleri ve duyularıyla (göz, kulak, kalp, sır) huzur-u İlahide olduğunu hissettiğinde, vesvese barınacak yer bulamaz.
4. HUBAB RİSALESİ: İman ve Küfür Muvazenesi
Bu eser, Ankara’da, zafer sarhoşluğu içindeki bir zeminde, zındıka ve dinsizlik cereyanlarına karşı kaleme alınmış bir “meydan okuma” ve “ikaz” metnidir. “Hubab”, su üzerindeki kabarcık demektir; dünya hayatının ve gafletin geçiciliğine işaret eder.
• Tevhidin Belâgatı:
Üstad, tek bir parmak hareketiyle birçok çarkı döndüren bir mühendis gibi, “Salât ü Selâm” getirirken dahi sadece bir dua değil, aynı zamanda derin bir tefekkür, bir ilim ve bir iman dersi vermektedir. Bu üslup, Risale-i Nur’un “aynel-yakîn” mertebesindeki tesirinin bir tezahürüdür.
Âyet: “Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber’e salât ediyorlar. Ey iman edenler! Siz de ona salât edin, selâm edin.” (Ahzâb, 33/56)
• Medenî Mü’min ile Medenî Kâfir Farkı:
Metinde geçen harika temsil şöyledir:
• Mü’min (Nurşin Temsili): Zahiren fakir, kıyafeti eski de olsa, imanı sayesinde kalbi zengindir. O, fani dünyayı misafirhane bilir. Ruhunda padişahlar gibi bir izzet, melekler gibi bir saffet taşır. Meclisi, sohbet-i kudsiye ile nurlanır.
• Kâfir (Paris Temsili): Zahiren şaşaalı, medeni ve süslü görünse de inançsızlık sebebiyle ruhu karanlıktır. İçi canavar, dışı insan gibidir. “Akrepler insan libası giymişler” tabiri, küfrün insan fıtratını nasıl bozduğunu, sureten insan olsa da sireten (ahlaken/yapıca) vahşileştiğini tasvir eder.
• İçtihad Risalesi Hülasası:
Zamanın değişmesiyle ahkâmın değişip değişmeyeceği, içtihad kapısının açık olup olmadığı gibi fıkhî ve usûlî meselelerin özü burada beyan edilir. Hakikat-i İslâmiye’nin her asra hitap eden tazeliği vurgulanır.
5. HUBAB’IN BİRİNCİ VE İKİNCİ ZEYLİ: Siyasete ve İçtimaî Hayata Bakan Yüzü
Bu bölümler, İslâm ordusunun zaferinden sonra kurulan yeni meclise ve idarecilere yönelik hayati ikazlardır.
• Farisî Münacat ve Türkçe Hitap:
Üstadın Farsça bilmediği halde ilhamen yazdırdığı bu münacat, kalbin en derin yanıklarını ve niyazlarını ifade eder. Akabinde gelen “Ey Mücahidîn-i İslâm” hitabı, zaferin sahibinin Allah olduğunu, şükrün ancak namaz ve şeriat-ı Ahmediyeye (a.s.m.) ittiba ile mümkün olacağını haykırır.
• Meclisteki Tesir: Bu on maddelik hitap, makam ve mevki hırsı yerine, ahiret endişesini ve Allah rızasını ikame etmiştir. Neticesinde Meclis-i Mebusan’daki küçük mescid, büyük bir cemaati alacak hale getirilmiştir. Bu, sözün değil, hakikatin gücüdür.
• Zeyl-ül Hubab:
Kısa fakat tesirli hakikat parçalarıyla, imanın hayata hayat olması gerektiğini, gafletin izalesini ve marifetullahın lezzetini ders verir.
Hülâsa:
Bu risaleler; okuyan için hem bir zikir (Allah’ı anma), hem bir fikir (derin düşünce), hem de bir şükür vasıtasıdır. İnsanı, “esfel-i safilîn”den (aşağıların aşağısı) alıp, “âlâ-yı illiyyîn”e (yücelerin en yücesi) çıkaracak bir manevi asansör hükmündedir.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
6- HABBE
İki zeyli vardır. Bu risalenin birinci “İ’lem”i, hakikat-ı Muhammediye (A.S.M.) âlemin hem sebeb-i hilkati hem çekirdeği hem meyvesi hem netice-i hilkat-i âlem olduğunu gayet edibane bir üslûb ile beyan ediyor. Diyor ki: Eğer âlemi bir kitab-ı kebir olarak görsen, kâtibinin kaleminin mürekkebi Nur-u Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmdır. Eğer âlemi bir şecere suretinde görsen, evvelâ çekirdeği, sonra meyvesi yine Nur-u Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’dır. Eğer âlemi bir zîhayat libasını giymiş görsen, Onun ruhu Nur-u Muhammedî Aleyhissalâtü Vesselâm’dır. Eğer âlemi bir gül bahçesi olarak görsen onun andelib-i zîşanı yine Nur-u Muhammedî Aleyhissalâtü Vesselâm’dır.”
Risalenin sonunda gayet güzel bir tazarru’ ve niyaz ve istiğfar vardır.
ZEYL-ÜL HABBE
Habbenin Birinci Zeyli’nin âhirlerinde,
حَسْبُنَا اللّٰهُ وَنِعْمَ الْوَك۪يلُ ٭ لَا حَوْلَ وَلَا قُوَّةَ اِلَّا بِاللّٰهِ الْعَلِىِّ الْعَظ۪يمِ
mertebelerinin Yirmidokuzuncu Lem’a-i Arabiye’ye nisbeten kısa ve gayet güzel beyanları mündericdir.
ZEYL-ÜZ ZEYL
Habbe’nin ikinci zeylinde, gayet mühim bir risale olan hem Arabca, hem Türkçe olarak kesretle intişar eden Asâ-yı Musa mecmuasında Yirmiüçüncü Lem’a namındaki “Tabiat Risalesi”nin muhtasar kısa Arabçası da vardır.
Bu risale, Ankara’da te’lif edildiği zaman bir matbaada tab’edilmiştir. İnsanların ağzından çıkan dehşetli üç kelimenin butlanını isbat ederek tabiat bataklığında boğulanları kurtarıyor.
7- ZÜHRE
Uzun bir hakikatın yalnız ucunu göstermek ve parlak bir nurun yalnız bir şuaını irae etmek maksadıyla yazılan bu çok mühim risale, gayet ehemmiyetli hakikatları ihtiva ettiğinden en mümtaz Nur şakirdlerinin musırrane talebleri üzerine -ekserîsi Arabça bilmeyen o şakirdlerin istifadelerine medar olmak için- kısmen izahlı, kısmen kısa bir meali Üstadımız tarafından Türkçeye çevrilmiş ve Onyedinci Lem’a namıyla Onbeş Nota olarak Risale-i Nur Külliyatının Lem’alar kısmına ilhak edilmiştir.
Zühre şöyle bir hakikatla başlar: Dünyadaki her zîhayat, mâlikinin ismiyle, namıyla hesabıyla çalışan muvazzaf bir asker gibidir. Kim kendini kendine mâlik zannetse o kimse hêliktir.
Sonra uzun ve muhit bir salât ü selâmı müteakib her biri bir risalenin güya hülâsası ve çekirdeği mahiyetindeki şümullü “İ’lem”lere geçer. “İ’lem”lerin birisinde, Kur’an tilmizi ile felsefe tilmizini içtimaî ve şahsî cihetlerden mukayese ederek felsefenin sakîm ve muzır kısmının bâtıl hükümlerini çürütür. Son “İ’lem”i de gayet güzel ve hazîn bir münacat ihtiva etmektedir. Daha fazla malûmatı Türkçe olan Notalar Risalesi’ne havale ederiz.
Bu Mesnevî-i Nuriye’nin fihristesinde, o kıymetdar hârika risalelerdeki yüzer hakikatlerden yalnız bir ikisini nâkıs fehmimizle ve kasır ifademizle göstermeğe çalıştık. Yoksa gösterdiğimiz misaller, o hârika-i ilm ü irfanın ne en canlı noktaları olabilir ve ne de en kıymetli cevherleri olabilir. Belki o şemsin cüz’î bir şuaı ve o bahrın küçük bir katresidir.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Bu metin, Bediüzzaman Hazretleri’nin “Mesnevî-i Nuriye” adlı eserinin “Habbe” ve “Zühre” bölümlerinin ve zeyillerinin (eklerinin) muhtevasını ve taşıdığı âlî manaları özetleyen kıymetli bir fihristedir. Her bir bölümü sırasıyla ve tafsilatıyla ele alalım:
1. HABBE: Hakikat-ı Muhammediye ve Şecere-i Hilkat
Metnin bu kısmı, kâinatın yaratılış sebebi, çekirdeği ve en mükemmel meyvesi olan Hz. Muhammed (Aleyhissalâtü Vesselâm)’ın manevi şahsiyetini (Hakikat-ı Muhammediye) nazara verir. Bu hakikat, dört muazzam temsil ile tasvir edilmiştir:
• Birinci Temsil (Kitab-ı Kebir): Kâinat, Allah’ın kudret ve hikmetini anlatan büyük bir kitap olarak düşünülürse; o kitabın kâtibi olan Cenab-ı Hakk’ın kalemi, Nur-u Muhammedî mürekkebiyle yazmıştır. Yani varlığın mayası ve mürekkebi o nurdur.
• İkinci Temsil (Şecere-i Hilkat): Âlem bir ağaca benzetilirse; o ağacın çekirdeği (başlangıcı) ve meyvesi (en son ve en mükemmel neticesi) yine O Zat’tır (A.S.M). Nasıl ki bir ağaç, çekirdeğindeki programın inkişafıdır; kâinat da Nur-u Muhammedî’nin bir inkişafıdır.
• Üçüncü Temsil (Zîhayat Libası): Kâinat canlı bir organizma, bir ceset gibi düşünülürse; o cesede hayat veren ruh, Hz. Peygamber’in (A.S.M) getirdiği nur ve hidayettir.
• Dördüncü Temsil (Gül Bahçesi): Şu âlem, sanat-ı İlahiye ile süslenmiş bir gül bahçesi ise; o bahçenin en gür sesli, en güzel şakıyan bülbülü (andelib-i zîşanı) O’dur.
İzah ve Hakikat:
Bu bölüm, “Sen olmasaydın, sen olmasaydın felekleri (âlemleri) yaratmazdım” (Levlâke levlâke…) kudsî hadisinin bir şerhidir. Cenab-ı Hak, kâinatı kendi cemalini ve kemalini görmek ve göstermek için yaratmıştır. Bu ilahi maksadı en mükemmel şekilde anlayan, anlatan ve gösteren Hz. Muhammed (A.S.M) olduğu için, hilkatin gayesi ve sebebi O’dur.
4. ZÜHRE: Mülk, Memlukiyet ve İki Hikmetin Mukayesesi
Bu risale, Risale-i Nur Külliyatı’na Onyedinci Lem’a olarak giren ve “On Beş Nota”dan müteşekkil olan kıymetli bir eserdir.
• Mülk ve Memlukiyet Hakikati:
Zühre’nin başında ifade edilen hakikat şudur: İnsan ve bütün zîhayatlar (canlılar), kendi başlarına buyruk değildir. Her biri, Malik-i Hakiki olan Allah’ın ismiyle, O’nun verdiği kuvvetle çalışan muvazzaf (vazifeli) birer askerdir.
Hêlik (Helak Olan) Kimdir?
Kim ki “Ben kendime malikim, kendi kendimin sahibiyim” derse, o kişi
manen helak olmuştur, kaybetmiştir. Çünkü insan, mülk-ü İlahîdir. Mülk sahibi, mülkünde dilediği gibi tasarruf eder. İnsanın vazifesi, o Mâlik’e asker olup itaat etmektir.
• Felsefe ile Kur’an Hikmetinin Mukayesesi:
Bu bölümde, Kur’an’ın terbiye ettiği talebe ile felsefenin (seküler düşüncenin) yetiştirdiği talebe karşılaştırılır:
• Felsefe: Varlıkları tesadüfe, sebeplere verir. İnsanı yalnızlığa, hiçliğe ve karanlığa iter. Felsefenin sakîm (hasta/yanlış) ve muzır (zararlı) kısmı, aklı şüpheye düşürür.
• Kur’an Hikmeti: Her şeyin manasını “Mânâ-yı Harfî” ile (yani Sanatkârına, Allah’a bakan yönüyle) okur. Kâinatı şenlikli, dost ve kardeş bir meclis olarak gösterir.
İzah ve Hakikat:
Zühre, insanın enaniyet (benlik) davasından vazgeçip, ubudiyet (kulluk) makamına geçmesini tavsiye eder. Sonundaki münacat (dua), insanın acizliğini itiraf edip Rabbinin rahmetine sığınmasının en güzel nümunesidir.Hülâsa
Bu metin, Mesnevî-i Nuriye’nin bir bahçesi gibidir.
• Habbe ile imanın temeli olan Nübüvvet hakikati ve kâinatın yaratılış ağacı gösterilir.
• Zeyl-ül Habbe ile o imanın neticesi olan tevekkül ve Allah’a tam teslimiyet ders verilir.
• Zeyl-üz Zeyl ile imanı tehdit eden tabiat ve sebepler putları kırılır.
• Zühre ile de insanın kâinattaki konumu (asker oluşu) ve bakış açısı (felsefe mi, Kur’an mı?) tashih edilir.
Bu risaleler, o ilm-i irfan güneşinin birer şuaı, o hakikat denizinin birer katresi hükmündedir. Her bir satırı, tefekkür dünyamızda ayrı bir pencere açmaktadır.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
8- ZERRE
Şeytanın ve ehl-i ilhadın bazı vesveselerini tard eden müteferrik mes’elelerden bahseden hârika ve fevkalâde bir risale olup iki kısımdan ibarettir.
İman ve ahlâkiyatı ve vesveselerin izalesini ve insandaki teşahhusat-ı vechiyenin hikmetini beyan eden İ’lem’ler, bu risalenin münderecatındandır. Bir İ’leminde
وَمِنْ اٰيَاتِه۪ خَلْقُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَاخْتِلَافُ اَلْسِنَتِكُمْ وَ اَلْوَانِكُمْ
âyetinde zikredilen semavat ve arzın hilkati ve beşerin lisan ve renklerinin ihtilafı Cenab-ı Hâlık-ı Zülcelal’in âyetlerinden olduğunun hakikatını gayet güzel bir tarzda beyan ediyor. Diyor ki:
“Bütün beşerin esasat-ı a’zâda ittifakı, Sâni’in vahdetine; teşahhusat-ı vechiyede temayüzü, Sâni’in muhtar ve hakîm olduğuna gayet bahir ve zahir delildir” der ve isbat eder. Beşerin birbirinden teşahhusça farklarının hikmetini ve diğer mahlukatta bu temayüzün ferden ferda olmayıp nevi nevi oluşu hikmetin öyle iktiza ettiğini izah ediyor.
Başka bir İ’lemde, şeytan-ı insî ve cinnînin, bakaranın bâtınen gayet mükemmel, zahiren miskin oluşu hakkındaki bir vesvesesini tardeder ve der ki: “Ey şeytan-ı cinnîye üstad olan şeytan-ı insî! Eğer her şey, her şeyi maslahat miktarıyla ve lâyık-ı vechile yapan Kadîr-i Ezelî’nin san’atı olmasa idi, senin eşeğinin kulağı senden ve senin üstadlarından daha akıllı ve daha hâzık olması lâzım gelirdi.” diye insî ve cinnî şeytanların vesveseleri yüzlerine çarpılarak; bakaranın yani ineğin dâhilinin mutlak olduğunun ve haricinin mukayyed oluşunun hikmetini aklen ve ilmen gayet mukni bir surette beyan eder.
Ahlâka dair bir İ’lem’inde der ki: “Ey fâsık! Bil ki medeniyet-i sefihe öyle müdhiş bir riyayı ibraz etmiş ve meydana çıkarmış ki, ehl-i medeniyetin ondan kurtulması mümkün değildir. Çünki ehl-i medeniyet o riyaya şan ü şeref namını vermiş. İnsanı şahıslara karşı riyakârlığa bedel, unsurlara ve milletlere ve devletlere karşı riyakârlığa teşvik etmiş ve tarihi onlara müşevvik ve alkışçı ve cerideleri de yani gazeteleri de dellâl yapmış. Ölümü unutturup (güya) unsurları içinde bir hayatları var diye, zaman-ı cahiliyetteki gaddar zalimlerin desiseleri nev’inden bir desise ile, beşerî tasannu ve riyakârlığa sevk etmiştir.” Ne kadar okunsa okunmağa lâyık olan bu risale dahi, bir istiğfar ve Hazret-i Mevlâna’nın bir beytiyle nihayet bulmuştur.
9- ŞEMME
Kâinatın mecmuundan tâ zerreye kadar mütenâzilen her bir mevcudun, pek çok Esma-i İlahiyeden Allah, Rab, Mâlik, Müdebbir, Mürebbi, Mutasarrıf ve Nâzım isimlerine şehadet ettiklerini isbat eder. Başka bir İ’lem’inde, hiçbir kimsenin Sâni’-i Âlem’den şikâyet hakkı olmadığını gösterir. Diğer bir İ’lem’inde Kur’an-ı Hakîm’in ilk ve ekser muhatabı olan cumhur-u avamın fehimlerini nasıl okşadığını ve onların idraklerine nasıl müraat ettiğini uzun bir hakikatle beyan eder. Hem tayy-ı mekân ve bast-ı zaman ve ene’nin mahiyeti ve iki vechi gibi pek çok ince hakaikı beyan eden müteferrik mevzulardan müteşekkil bir kıymetdar risaledir.
Bu risale:
Meded ey kafile-salar-ı rusül huz biyedî,
Sensin ey nur-u kerem cümlemizin mu’temedi
İntisabım sanadır işte dilimde senedi:
Lâ ilahe illallah Muhammedün Resulullah.
Diye bir manzum kıt’adan sonra uzun ve muhit bir istiğfar ve duaya geçerek hitama erer.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Mesnevi-i Nuriye’nin Zerre ve Şemme risalelerinden iktibas edilen bu kıymetli metinleri; Risale-i Nur’un lisanına, üslubuna ve meşrebine sadık kalarak, müradif (eş anlamlı) kelimelerle zenginleştirip, ayet-i kerimelerin ışığında madde madde şerh ve izah edelim.
Gayemiz; bu müteferrik (çeşitli) meselelerin muhtevasındaki derin manaları, akıl ve kalbimize nakşetmektir.
8- ZERRE RİSALESİ: Vesveselere Karşı İmanî Bir Kalkan
Bu risale, nefis ve şeytanın kalbe attığı şüphe oklarına karşı bir kalkan hükmündedir. İmanın latif meselelerini, “İ’lem” (Bil ki) hitabıyla başlayan paragraflarla izah eder.
1. Sâni-i Zülcelal’in Vahdet ve İhtiyarına Delil: Sima ve Lisan Farklılıkları
Metinde geçen ve Rum Suresi’nde beyan edilen hakikat şöyledir:
“Göklerin ve yerin yaratılması, dillerinizin ve renklerinizin farklı olması da O’nun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir…” (Rûm, 30/22)
• İzah ve Hakikat:
Cenab-ı Hakk’ın sanatında iki mühim tecelli vardır: Biri Vahdet (Birlik), diğeri Ehadiyet (Bireysellik/Özellik).
• İttifak-ı A’za (Organların Birliği): Bütün insanların göz, kulak, burun gibi azalarının yerli yerinde ve aynı sistemle çalışması, onların Sâni’inin (Yaratıcısının) BİR olduğuna delildir. Bu, “Tevhid” mührüdür.
• Teşahhusat-ı Vechiye (Yüzlerin Farklılığı): Milyarlarca insanın, azaları aynı olduğu halde simalarının birbirinden farklı olması; o Sâni’in fâil-i muhtar (dilediğini yapan) ve Hakîm (hikmet sahibi) olduğunu isbat eder.
• Hikmet: Eğer tabiat (doğa) kör ve sağır tesadüflerle işliyor olsaydı, ya herkesi aynı basardı (kalıp gibi) ya da tamamen şekilsiz yapardı. Halbuki her yüze ayrı bir kimlik verilmesi, “İrade-i Külliye”yi (Evrensel İradeyi) gösterir. Bu durum diğer canlılarda nevi (tür) bazında iken, insanda ferd (birey) bazındadır; çünkü insan, kâinatın en cami (kapsamlı) meyvesidir.
2. Batın ve Zahir Dengesi: Bakara (İnek) Kıssası ve Şeytanî Vesvesenin Tardı
Şeytan, eşyanın dış yüzüne (zahirine) bakıp hüküm verir ve insanı yanıltmaya çalışır. İneğin dış görünüşünün miskin (uyuşuk), fakat iç yapısının harika bir süt fabrikası olması üzerinden bir ders verilir.
• Şeytanın İtirazı: Şeytan, ineğin zahirdeki hantallığına bakarak; “Bu harika sanat, nasıl böyle basit bir canlıda olur?” diye vesvese verir.
• Hakikat-i Cevap: Üstad Bediüzzaman Hazretleri, bu vesveseyi akli bir kıyasla çürütür. İneğin içi (batını/dahili), muazzam bir kimya laboratuvarı gibi çalışıp, kan ve fışkı arasından tertemiz sütü süzer. Bu işleyiş Mutlak bir kudretin eseridir. Dış görünüşü ise Mukayyeddir (sınırlı ve kayıtlıdır); ta ki insan ona “Rabb” nazarıyla bakmasın, onun bir “hizmetkar” olduğunu anlasın.
• Eşeğin Kulağı Misali: Eğer iş tesadüfe ve sebeplere kalsaydı; yapısı basit olanın (mesela eşeğin kulağının), yapısı karmaşık olandan (ineğin iç organlarından) daha mükemmel olması gerekirdi. Çünkü tesadüf, karmaşık nizamı kuramaz. İneğin içindeki o sanatlı yapı, tesadüfü reddeder, Sâni-i Hakîm’i gösterir.
3. Medeniyet-i Sefihe ve İçtimai Riya (İkiyüzlülük)
Bu kısım, modern, sefih (din ve ahlak prensiplerine uymayan) medeniyetin ahlaki çöküntüsünü tenkit eder.
• Riyanın Şekil Değiştirmesi: Eskiden şahıslar birbirine riyakârlık yapardı. Şimdi ise “Milletim için”, “Vatanım için”, “İnsanlık için” gibi süslü perdeler altında, devletler ve unsurlar namına dehşetli bir riyakârlık, bir gösteriş yapılmaktadır.
• Ölümü Unutturan Desise: Bu medeniyet; gazeteler, alkışçılar ve tarihçiler vasıtasıyla insana faniliğini unutturur. Sanki millet ve devlet baki imiş gibi, bireyi o “kolektif ego” içinde eritir ve ahiretten gaflet ettirir. Bu, cahiliye dönemi zalimlerinin bir nevi modern versiyonudur. Hakiki şeref; riyada değil, ihlasta ve fazilettedir.
9- ŞEMME RİSALESİ: Esmâ-i Hüsnâ’nın Kâinattaki Kokusu
“Şemme”, bir koklama, bir koku alma manasındadır. Bu risale, kâinatın her zerresinden gelen İlahi hakikatlerin kokusunu almak gibidir.
1. Mevcudatın Esma-i İlahiye’ye Şehadeti
Kâinatın tamamından (mecmuundan) en küçük parçasına (zerreye) kadar her şey, birer ayna hükmündedir.
• Esma Tecellisi:
• Rab: Her şeyi terbiye eden.
• Müdebbir: Her işi evirip çeviren, tedbirini gören.
• Nâzım: Her şeye nizam ve intizam veren.
• İzah: Bir atomun (zerrenin) hareketi başıboş değildir. O zerre, kâinatın genel nizamına uyumlu hareket ediyorsa, kâinatı kim yaratmışsa zerreyi de O idare ediyor demektir. Cüz (parça), Küll’ün (bütünün) sahibine aittir.
2. Şikâyet Hakkının Olmaması
Mülk sahibi mülkünde dilediği gibi tasarruf eder. İnsan, Allah’ın mülküdür. Sâni-i Âlem, insana hayat, vücut ve sayısız nimet vermiştir. Verilen nimetler birer ihsandır, hak ediş değildir. Dolayısıyla, “Neden bana az verildi?” veya “Neden başıma bu geldi?” diye şikâyet etmek, mülk sahibine haksız bir itirazdır. Hakkın şikâyeti değil, şükrü iktiza eder.
3. Kur’an-ı Hakîm’in Üslubu: Tenezzül-ü İlahi
Kur’an, beşerin her tabakasına hitap eder. Lakin ekseriyet “cumhur-u avam”dır (halk tabakasıdır).
• Müraat-ı Nazir (Anlayışı Gözetmek): Bir ilkokul talebesine üniversite fiziği anlatılmaz; onun anlayacağı misaller verilir. Aynen öyle de Kur’an, derin hakikatleri avamın anlayacağı teşbihler ve temsillerle (benzetmelerle) anlatır. Bu, Allah’ın kelamındaki şefkat ve belagattır. Basit gibi görünen ifadelerin altında engin denizler saklıdır.
4. Ene (Benlik), Tayy-ı Mekân ve Bast-ı Zaman
Bu risalede temas edilen ince sırlar şunlardır:
• Ene (Benlik/Ego): “Ene”, insana verilmiş bir ölçü birimidir (vahid-i kıyasî). İnsan; kendi cüzi ilim, kudret ve mülkiyetiyle, Allah’ın sonsuz ilim, kudret ve malikiyetini kıyaslayarak anlar. “Ben bu evi yaptım, Allah şu kâinatı yaptı” der. Ene, bir anahtardır; hakikati açarsa vazifesini yapmış olur, kendine mülk edinirse (firavunlaşırsa) helak olur.
• Tayy-ı Mekân ve Bast-ı Zaman: Zamanın ve mekânın izafi (göreceli) olduğunu, bir anda çok işlerin görülebileceğini, ruhun cesede galip gelmesiyle mekân kayıtlarının aşılabileceğini ifade eder. Miraç hadisesi bunun en büyük delilidir.
Hülâsa ve Hatime
Bu iki risale, zerreden (atomdan) başlayıp şemse (güneşe), oradan Sâni-i Zülcelal’in isimlerine uzanan bir tefekkür yolculuğudur.
Risale, Hazret-i Mevlâna’nın ve diğer ehl-i kalbin münacatlarıyla biter. Biz de izahımızı o manidar mısraların manasıyla bağlayalım:
“Ey peygamberler kafilesinin başı (Hz. Muhammed A.S.M.), elimden tut! Kerem nuru sensin, hepimizin dayanağı sensin. Benim bağım ve intisabım sanadır; işte dilimdeki senedim de şudur: Lâ ilahe illallah Muhammedün Resulullah.”
Cenab-ı Hak bizleri, eserden müessire (eser sahibine) giden, her zerrede Hakk’ın mührünü okuyan ve riyadan uzak, ihlaslı kullarından eylesin.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
ONUNCU RİSALE:
Diğerlerine nisbetle büyük olan bu risalede, Sözler’den bazılarının hülâsalarıyla, müteferrik ve muhtelif mevzulardan ibaret İ’lemler vardır.
Birinci İ’lem’inde
وَجَعَلْنَاهَا رُجُومًا لِلشَّيَاط۪ينِ
âyet-i kerimesinin tefsirini, semavata çıkmak isteyen şeytanların recmedilmelerini Yedi Basamak ile beyan eder.
Birinci basamağında: Semadaki sükûnet ve sükûta ve intizama işaretle der ki: “Sema ehli, arz ehli gibi hayırların ve şerlerin karışmasından ve zıdların içtimaından meydana gelen münakaşa ve ihtilafat ve tezebzüb içinde değillerdir. Belki onlar, kendilerine Hâlıkları tarafından emredilen şeyleri kemal-i itaatla yapan muti’lerdir.”
Şeytanların recmedilmelerini beyan ve isbattan sonra başka bir İ’lemde (Üstadımız) Kur’andan istifade ettiği dört tarîkı dört hatve ile gayet veciz bir tarzda izah eder. Risale-i Nur’un Sözler kısmında mufassal izahı bulunan bu İ’lem çok mühimdir.
Diğer bir İ’leminde, ubudiyetin mukaddeme-i mükâfat-ı lâhika değil, netice-i nimet-i sâbıka olduğunu beyandan sonra çok hakikatlı ve geniş manadaki İ’lemlere geçerek Nur’un İlk Kapısı’nda ve Küçük Sözler’de bir derece mealleri bulunan hakikatların izahıyla bu kıymetdar ve mühim risale hitama erer. Bu kıymetdar risalenin münderecatından şems gibi nurlu kamer gibi parlak bir misali şudur: Kur’an-ı Hakîm kâinattaki insana raci’ ve menfaatli olan eşyayı ihtar için zikrediyor. Yoksa Kur’an-ı Hakîm’in o beyanatı yalnız o faidesine inhisar etmiyor. Çünki insan kendisiyle alâkası olan ve faidesi dokunan bir zerreye, kendisi ile alâkası olmayan bir şems’den ziyade ehemmiyet verir. Meselâ:
وَالْقَمَرَ قَدَّرْنَاهُ مَنَازِلَ ٭ لِتَعْلَمُوا عَدَدَ السِّن۪ينَ وَالْحِسَابَ
Yani, kamerin küre-i arz etrafında devrinin Cenab-ı Hak tarafından takdir edilmesinin pek çok hikmetlerinden bir hikmeti de beşerin günlerini, aylarını, senelerini hesab etmesi, bilmesidir. Yoksa kamerin takdiri, bizce çok lüzumlu bulunan bu faidesine inhisar etmez. Hâlık-ı Zülcelal’in esmasına âyinedarlık eden binler hikmetleri daha var.
Bu kıymetdar risalenin âhirinde, altı katrede İ’caz-ı Kur’anı hülâsa eden küçük fakat o nisbette şümullü bir risale vardır.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Mesnevi-i Nuriye’nin Onuncu Risalesi’nde beyan edilen hakikatleri, Risale-i Nur’un lisanına, üslubuna ve meşrebine sadık kalarak; muhtevasındaki derin manaları, âyet-i kerimelerin nurları ışığında ve tefekkür süzgecinden geçirerek izah edelim.
Mevzu bahis olan bu risale, imanın esaslarını ve Kur’an-ı Hakîm’in hikmetli nazarlarını ihtiva eden, İ’lem’ler (Bil ki) suretinde tertip edilmiş pek mühim bir ders-i hakikattir.
Birinci İ’lem: Semavatın Sükûneti ve Şeytanların Recmi
Bu İ’lem, Mülk Suresi’nin semayı tasvir eden şu âyet-i kerimesinin tefsiri mahiyetindedir:
وَلَقَدْ زَيَّنَّا السَّمَٓاءَ الدُّنْيَا بِمَصَاب۪يحَ وَجَعَلْنَاهَا رُجُومًا لِلشَّيَاط۪ينِ
“Andolsun ki biz, (dünyaya) en yakın olan göğü kandillerle donattık. Bunları şeytanlara atış taneleri yaptık…” (Mülk Suresi, 67/5)
İzah ve Şerh:
Bu İ’lem’de, semavatın (göklerin) durumu ile arzın (yeryüzünün) durumu arasındaki azîm fark nazara verilir. Yedi basamaklı bir tefekkür merdiveni ile şu hakikatler beyan edilir:
• Sükûnet ve İntizam: Semavat ehli olan melaikeler, muti (itaatkâr) kullardır. Orada, yeryüzünde olduğu gibi hayır ve şer, iyi ve kötü, hak ve batıl birbirine karışmamıştır. Arzda, imtihan sırrıyla zıtlar iç içedir; lakin semavatta tam bir itaat, sükûnet ve Hâlık’ın emrine inkıyad vardır. Orada niza (çekişme), ihtilaf ve keşmekeş yoktur.
• Şeytanların Tard Edilmesi: Şeytanlar, semadaki bu mutlak nizamı ve meleklerin amellerini, levh-i mahfuzdan gelen emirleri çalmak veya karıştırmak istediklerinde, o âlemin safiyetini muhafaza namına “şihab” (akan yıldızlar/ateş topları) ile recmedilirler (taşlanırlar).
• Hakikat-i Hal: Bu recm hadisesi, semanın temizliğine, sakinlerinin itaatine ve o âlemin şerlerden, vesveselerden ve casuslardan beri olduğuna en parlak bir delildir. Cenab-ı Hak, semavatı melaike ile şenlendirmiş, şeytanların oraya hulûl etmesine ve oradaki ahengi bozmasına müsaade etmemiştir.
İkinci İ’lem: Kur’an’dan İstifade Edilen Dört Hatve (Adım)
Bu kısımda, Risale-i Nur mesleğinin esası olan ve tarikatlardan farklı olarak daha kısa, daha selametli ve daha umumî olan “Acz, Fakr, Şefkat ve Tefekkür” yolu izah edilir.
İzah ve Şerh:
İnsan, nihayetsiz aciz ve fakir bir mahluktur. Ancak bu acziyet ve fakr, onu Kudret-i Sonsuz ve Rahmet-i Nihayetsiz olan Allah’a rabt eden en kuvvetli iki bağdır.
• Acz (Acziyet): İnsan kendi iktidarına güvenmekten vazgeçip, aczini bilerek Kadîr-i Mutlak’a istinad etmelidir. Nefsine değil, Allah’ın kudretine dayanmalıdır.
• Fakr (Fakirlik): İnsan, ihtiyacı hadsiz fakat elindeki sermayesi hiç hükmünde olan bir yolcudur. Fakrını derk ederek (anlayarak), Ganiyy-i Mutlak’ın (Zenginliği Mutlak olan Allah’ın) rahmet hazinesine iltica etmelidir.
• Şefkat: Yaratılanı, Yaratandan ötürü sevmek ve mahlukata merhametle bakmaktır. Bu, enaniyetten (benlikten) uzaklaşıp, halis bir ubudiyetle hizmet etmeyi iktiza eder.
• Tefekkür: Kâinat kitabını, “Mana-yı Harfi” ile yani Allah’ın isim ve sıfatlarının birer ayinesi olarak okumaktır. Her zerrede, her hadisede O’nun hikmetini ve sanatını müşahede etmektir.
Bu dört hatve, insanı en kısa yoldan marifetullaha (Allah’ı bilmeye) vasıl eder.
Üçüncü İ’lem: Ubudiyetin Mahiyeti
Bu İ’lem, ibadetin yapılış gayesine dair çok temel bir hatayı tashih eder ve halis tevhid inancını ders verir.
İzah ve Şerh:
İnsanlar ekseriyetle ibadeti, cenneti kazanmak veya bir mükâfata erişmek için bir “ücret” mukabili zannederler. Halbuki hakikat şudur:
• Ubudiyet (Kulluk), mukaddeme-i mükâfat-ı lâhika değil; yani gelecekte verilecek bir mükâfatın başlangıcı, sebebi veya ücreti değildir.
• Netice-i nimet-i sâbıka’dır; yani geçmişte verilmiş nimetlerin (var olmak, insan olmak, iman etmek, rızıklanmak gibi) bir neticesi ve şükrüdür.
Bizler ibadetimizi, bizi yoktan var eden ve sayısız nimetlerle donatan Rabbimize bir şükür borcu olarak eda ederiz. Cennet ve sair mükâfatlar ise, Allah’ın fazlından ve kereminden vereceği birer ihsandır; bizim amellerimizin zorunlu bir karşılığı değildir. Bu şuur, ihlasın ta kendisidir.
Dördüncü İ’lem: Eşyanın Hakikati ve Mana-yı Harfi
Bu İ’lem’de, Kur’an-ı Kerim’in kâinattaki varlıkları (Güneş, Ay, Yıldızlar) zikrederken, insana bakan ve fayda veren cihetlerini nazara vermesinin hikmeti beyan edilir.
وَالْقَمَرَ قَدَّرْنَاهُ مَنَازِلَ لِتَعْلَمُوا عَدَدَ السِّن۪ينَ وَالْحِسَابَ
“…Ay için de menziller belirledik ki yılların sayısını ve hesabı bilesiniz…” (Yunus Suresi, 10/5 – Bağlantılı olarak Yasin Suresi 39. Ayet meali ile tefekkür edilmiştir.)
İzah ve Şerh:
Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan, kamerden (aydan) bahsederken, onun takvim olma ve vakitleri bildirme cihetini ön plana çıkarır. Bunun hikmeti şudur:
• İnsanın Nazarını Celb Etmek: İnsan, tabiatı gereği kendisine faydası dokunan, hayatıyla alakadar olan şeylere, kendisiyle doğrudan alakası olmayan büyük hakikatlerden daha fazla ehemmiyet verir. Kur’an, bu fıtri hali bildiği için, evvela insana menfaati olan ciheti (takvim, hesap) zikrederek dikkatini çeker.
• Mana-yı Harfi’ne İntikal: Ayın takvim olması, onun binlerce hikmetinden sadece biridir. Asıl gayesi, Sâni-i Zülcelal’in kudretine, ilmine ve rububiyetine ayna olmaktır. Kur’an, insanın dikkatini “fayda” üzerinden çektikten sonra, aklı o faydanın arkasındaki Müdebbir’e (tedbir eden Allah’a) çevirir.
• Gaye-i Asliye: Ayın ve güneşin yaratılmasındaki asıl maksat, sadece insanlara ışık vermek veya takvim olmak değil; Allah’ın azametini ve sanatını sergilemektir. İnsan bu tefekkürle, mahlukatı kendi nefsi adına değil, Allah namına sevmeyi ve okumayı öğrenir.
Hülâsa ve Hatime
Risalenin sonunda yer alan ve İ’caz-ı Kur’an’a dair olan “altı katre”, Kur’an’ın hem lafzında, hem manasında, hem de haber verdiği gaybî hakikatlerde beşer kelamı olamayacağını; O’nun ancak ezelî ve ebedî bir ilmin eseri olduğunu kat’i delillerle isbat eder.
Bu risale, cihanşümul bir hakikat dersi vererek; aklı fen ve felsefe bataklığından kurtarıp, vahyin nurani iklimine, yani hikmet ve hakikat dairesine davet etmektedir.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
MU’CİZE-İ KÜBRADAN BİRKAÇ KATREYİ TAZAMMUN EDEN ONDÖRDÜNCÜ REŞHA
Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın risaletinin hakkaniyetine bir delil de Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’dır… Kur’an-ı Hakîm’in kırka yakın vech-i i’cazı, Lemaat ve İşarat-ül İ’caz tefsirinde beyan edildiğinden onlara havale ederek Birinci Katre nihayet bulur.
İkinci Katre’de: Yirmibeşinci Söz’de zikredilen “Kur’an Nedir?” diye olan tarifin kısa bir Arabcası vardır.
Üçüncü Katre: Altı Noktadır. Üçüncü Noktasında: Nasılki insan muhtelif hacat-ı cismaniyeye muhtelif vakitlerde muhtaçtır… Meselâ: Havaya her an, hararete, suya her vakit, gıdaya her gün, ziyaya her hafta muhtaçtır. Öyle de hacat-ı maneviye-i insaniye de muhteliftir. Bir kısmına her an muhtaçtır. Lafzullah gibi. Bir kısmına her vakit muhtaçtır. Bismillah gibi. Bir kısmına her saat muhtaçtır. “Lâ İlahe İllallah” gibi. Ve hâkeza kıyas et.
Dördüncü Katre: Altı Nüktedir. Beşinci Nüktesinde çok âyet-i kerime bulunmasından ve orası da izah makamı olmadığından Mu’cizat-ı Kur’aniyeye havale edilerek o nükte tayyedilmiştir. Bazan bir harf-i Kur’anîde, Kur’an’ın i’cazını isbat eden bu risale ve arkadaşları olan “İşarat-ül İ’caz” ve “Mu’cizat-ı Kur’aniye” risaleleri Kur’an-ı Hakîm’in birer elmas kılıncıdırlar.
Altıncı Katre: Belâgat-ı Kur’aniyenin bir sırrını keşfederek; ediblerin “Unzur ilâ men kâle” yani “Kim söylemiş” demelerine mukabil “Unzur ilâ men kâle ve limen kâle ve limâ kâle ve fimâ kâle” diyerek i’caz-ı Kur’aniyeyi parlattırıyor. Bu Altıncı Katre, belâgat-ı Kur’aniye için mühim bir anahtardır.
10- ŞU’LE
İki sahifelik bir zeyli olan küçük hacimde bir risaledir.
11- NOKTA
Çok muhtasar olduğu için özetlenmedi.
اَللّٰهُمَّ اخْتِمْ لَنَا بِالسَّعَادَةِ وَالشَّهَادَةِ وَالْكَرَامَةِ وَالْبُشْرٰى اٰم۪ينَ اٰم۪ينَ اٰم۪ينَ
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
Risale-i Nur’un, bilhassa Mesnevi-i Nuriye’nin Ondördüncü Reşha’sında beyan edilen ve Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’ın hakkaniyetini ve i’cazını isbat eden o yüksek hakikatleri, aslına sadık kalarak, müradifleri ve ayet-i kerimelerin nurları ile teker teker, madde madde şöyle izah edebiliriz:
Mukaddime: Risalet ve Kur’an-ı Hakîm
Peygamber-i Zîşan Aleyhissalâtü Vesselâm’ın davasının doğruluğuna ve nübüvvetinin sıdkına en büyük burhan, şüphesiz ki Kur’an-ı Kerim’dir. O Kur’an ki; hem isbat eden bir delil hem de kendisi başlı başına bir mu’cizedir. Bu hakikat, Ondördüncü Reşha’da “Katre”ler (damlalar) halinde tasnif edilerek, o bahr-i ummandan süzülen hakikatler nazara verilmiştir.
1. BİRİNCİ KATRE: İ’cazın Vech-i Zahirisi
Kur’an-ı Hakîm, kırka yakın vech-i i’caz ile harikulade olduğunu isbat etmiştir. Bu vecihler, beşerin takatinden hariçtir ve naziri getirilememiştir. Hususan Lemaat ve İşarat-ül İ’caz adlı eserlerde, Kur’an’ın nazmındaki cezalet, manasındaki belâgat ve üslubundaki garabet gibi hususiyetler tafsilatıyla şerh edilmiştir.
İzahı:
Kur’an, kendisinin bir benzerinin getirilemeyeceğini bütün ins ve cinne karşı meydan okuyarak ilan etmiştir. Bu meydan okuma, kıyamete kadar bakidir. O’nun lafzındaki ve manasındaki intizam, beşer kelamına benzemez.
İlgili Ayet-i Kerime:
“De ki: ‘Andolsun, insanlar ve cinler bu Kur’an’ın bir benzerini getirmek üzere toplansalar ve birbirlerine de destek olsalar, yine onun benzerini getiremezler.'”
(İsrâ Suresi, 17/88)
4. DÖRDÜNCÜ KATRE: Kur’an’ın Elmas Kılıncı
Kur’an’ın her bir harfi, bazen tek başına koca bir hakikati isbat edecek kuvvettedir. İşarat-ül İ’caz ve Mu’cizat-ı Kur’aniye risaleleri, Kur’an’ın bu vech-i i’cazını isbat eden elmas birer kılınç gibidirler.
İzahı:
Müşriklerin ve inkârcıların şüphelerini, Kur’an’ın ayetleri öyle keskin bir hüccetle kesip atar ki, karşısında dayanmak mümkün değildir. Kur’an’ın üslubu, bazen bir harf ile (mesela sure başlarındaki Huruf-u Mukatta ile) beşerî aciz bırakır. Beşinci Nükte’de ifade edildiği üzere, Kur’an’ın tekraratı dahi bir ikazdır, bir ihtardır ve nazarı daima tevhide çevirmektir.
5. ALTINCI KATRE: Belâgat-ı Kur’aniye ve Makam-ı Kelam
Edebiyatçılar ve belâgat âlimleri, bir sözün kıymetini ölçerken şu dört esasa bakarlar:
• Men kâle: Kim söylemiş?
• Limen kâle: Kime söylemiş?
• Limâ kâle: Ne için söylemiş?
• Fimâ kâle: Hangi makamda söylemiş?
İzahı:
Beşer kelamında sadece “sözün güzelliğine” bakılırken, Kur’an’da durum başkadır. Çünkü:
• Söyleyen: Kâinatın Hâlıkı, Rabb-ül Âlemin olan Allah’tır.
• Muhatap: Beşerin en ekmeli, Peygamberlerin reisi Hazret-i Muhammed (A.S.M.) ve O’nun şahsında bütün insanlıktır.
• Gaye: İnsanı ebedi saadete sevk etmek, rububiyetin sırlarını açmak ve hakaik-i imaniyeyi ders vermektir.
• Makam: Emir ve nehiy makamında, celal ve cemal makamında, ezelden ebede bakan bir hitap makamındadır.
İşte bu dört unsur bir araya geldiğinde, Kur’an’ın belâgatı beşer takatinin fevkine çıkar. “Kim söylemiş” sualine “Kâinatın Sultanı söylemiş” cevabı verildiğinde, o kelamın ağırlığı ve kıymeti, hiçbir beşer sözüyle kıyaslanamaz.
İlgili Ayet-i Kerime:
“Eğer biz, bu Kur’an’ı bir dağa indirseydik, elbette sen onu Allah korkusundan başını eğerek parça parça olmuş görürdün. İşte misaller! Biz onları insanlara düşünsünler diye veriyoruz.”
(Haşr Suresi, 59/21)
Hülâsa ve Netice
Mesnevi-i Nuriye’deki bu “Katre”ler, Kur’an-ı Azimüşşan’ın, hem Peygamber Efendimiz’in (A.S.M.) davasını tasdik eden en büyük şahid, hem insanın manevi yaralarına en tesirli tiryak, hem de belâgatı ile akılları hayrette bırakan bir mucize olduğunu beyan eder. Kur’an, sadece lafız değil, hayatın ve mematın, dünya ve ahiretin haritasını çizen mukaddes bir rehberdir.
Bu risale ve zeyilleri, Kur’an güneşinden sızan nurları, akıl ve kalp gözüne göstererek, imanı taklitten tahkike (araştırarak ve delile dayalı imana) çıkarır.
اَللّٰهُمَّ فَهِّمْنَا اَسْرَارَ الْقُرْاٰنِ وَ وَفِّقْنَا لِخِدْمَتِه۪
(Allah’ım, bize Kur’an’ın sırlarını fehmettir ve bizi onun hizmetinde muvaffak kıl.)
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
İtizar
Fihristi hitama eren Mesnevî-i Nuriye, hayatın hayatı ve gayesi ve en yüksek hakikat olan imanı taklidden tahkike, tahkikten ilmelyakîn mertebesine, ilmelyakîn mertebesinden aynelyakîn derecesine ve daha sonra da hakkalyakîne ulaştıran muazzam ve muhteşem ve pek çok risaleleri tazammun eden muhit ve hârika bir eserdir.
Bu eserin hakikî kıymetini tebarüz ettirecek en hakikî fihristi, yine onun aziz ve muhterem müellifi üstadımız yapabilirdi. Bizim çok kısa anlayışımız ve zayıf idrakimiz ve kasır fehmimiz ve Arabcaya olan vukufsuzluğumuz, ülema-i mütebahhirînin katresine bahr dedikleri bu emsalsiz eserin fihristini karilere pek noksan olarak takdim etmemizin âmilleri olmuştur.
Muhterem kari! Bu fihriste bakıp da tılsım-ı kâinatın keşşafı, hakaik-i eşyanın miftahı, hikmet-i hilkatin dellâlı olan bu manevî hazine hükmündeki mecmuayı da o mizan ile tartma. Çünki bizdeki acz ve noksanlık o mecmuanın kıymetiyle mebsuten değil, makusen mütenasibdir. Güneşin bir zerre cam parçasındaki timsaline bakıp da “Güneş de bu kadardır” deme. Çünki o zerre, kabiliyeti kadar o güneşten feyz alır. Sen ise âyinenin büyüklüğü nisbetinde o manevî şemsten feyz alacaksın.
Hem bu mecmuada bulunan yüzlerce İ’lemlerden yalnız pek az bir kısmının pek cüz’î bir manası yalnız işaret için zikredilmiş. Yoksa her bir risale, hattâ her bir İ’lem için bu Mesnevî fihristinin mecmuu kadar bir fihrist yapmak lâzım gelirdi. Buna da ne bizim iktidar-ı ilmimiz ve ne de makam ve ne de zaman müsaid değildir.
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ
رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَا اِنْ نَس۪ينَا اَوْ اَخْطَاْنَا رَبَّنَا تَقَبَّلْ مِنَّا بِاَحْسَنِ قَبُولٍ هٰذِهِ الْفِهْرِسْتَةَ النَّاقِصَةَ بِحُرْمَةِ سَيِّدِ الْمُرْسَل۪ينَ وَ اٰلِه۪ وَ صَحْبِه۪ٓ اَجْمَع۪ينَ اٰم۪ينَ وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ
Mustafa Gül ve Tahirî Mutlu
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
İtizar başlığı altında kaleme alınan ve Nur’un kahraman kumandanlarından Mustafa Gül ve Tahirî Mutlu ağabeylerin imzasını taşıyan bu metin, Mesnevî-i Nuriye eserinin kıymetini, muhtevasını ve hazırlanan fihristin bu azim eser karşısındaki acziyetini ifade eden, edep ve mahviyet yüklü bir takdim yazısıdır.
Risale-i Nur’un lisanına mutabık, kelimelerin müradifleri (eş anlamlıları) ve ayet-i kerimelerin nurlarıyla tezyin edilmiş izahatı aşağıda maddeler halinde arz edilmiştir:
1. İmandaki Terakki ve Yakîn Mertebeleri
Metnin ilk kısmında, Mesnevî-i Nuriye’nin sıradan bir eser olmadığı, “hayatın hayatı ve gayesi” olan imanı, sarsılmaz bir tahkik mertebesine çıkardığı beyan edilmiştir.
• İzah: İman, sadece bir kabulden ibaret değildir; bir terakki (yükseliş) yolculuğudur. Eser, kariyi (okuyucuyu) **”Taklidî İman”**dan (araştırmadan, sadece çevreyle edinilen inanç), **”Tahkikî İman”**a (delillere dayalı, sarsılmaz inanç) taşır. Metinde geçen üç mertebe şöyledir:
• İlmelyakîn: Bir şeyi ilim ve delil yoluyla bilmek. (Uzaktan dumanı görüp ateşin varlığını bilmek gibi).
• Aynelyakîn: Bir şeyi gözle görerek, müşahede ederek bilmek. (Ateşin bizzat kendisini görmek gibi).
• Hakkalyakîn: Bir şeyi bizzat yaşayarak, içine girerek bilmek. (Ateşin hararetini bizzat hissetmek gibi).
• İlgili Ayet: Cenab-ı Hak, Tekâsür Suresi’nde bu mertebelere şöyle işaret eder:
“Hayır! Kesin bir bilgiyle (ilmelyakîn) bilseydiniz (böyle yapmazdınız). Yemin olsun, cehennemi mutlaka göreceksiniz. Sonra onu, yemin olsun, kesin bir görüşle (aynelyakîn) göreceksiniz.” (Tekâsür Suresi, 102/5-7)
2. Eserin Azameti ve Talebenin Mahviyeti
Metnin ikinci paragrafında, bu muazzam eserin fihristini yapmaya cür’et etmelerinin sebepleri ve kendi acziyetleri dile getirilmiştir.
• İzah: “Ülema-i mütebahhirîn” (ilim denizine dalmış derin âlimler) dahi bu esere “bahr” (deniz) derken, kendilerinin bu denizi bir damla (katre) kadar anlayabildiklerini ifade etmişlerdir. Burada Risale-i Nur talebelerinin şiarı olan “mahviyet” (kendini yok sayma) ve “tevazu” ön plandadır. Fihristin noksanlığı, eserin kusuru değil, kendi “kasır fehm” (kısa anlayış) ve **”zayıf idrak”**lerinin neticesidir.
• Müradifler:
• Tebarüz ettirecek: Ortaya koyacak, belirginleştirecek.
• Vukufsuzluk: Bilgisizlik, vakıf olamama.
• Âmil: Sebep, etken.
3. Kâinatın Tılsımı ve Hilkatin Hikmeti
Metin, Mesnevî-i Nuriye’yi tanımlarken “tılsım-ı kâinatın keşşafı” ve “hikmet-i hilkatin dellâlı” tabirlerini kullanır.
• İzah: Kâinat, manası anlaşılması gereken büyük bir kitaptır. İnsanlar “Ben kimim? Nereden geldim? Nereye gidiyorum?” sorularının cevabını ararlar. Bu eser, bu gizli sırları (tılsım) çözen bir keşşaf (kâşif) ve yaratılışın (hilkat) gayesini, hikmetini ilan eden bir dellâl (duyurucu) hükmündedir.
• İlgili Ayet: Yaratılışın hikmetine dair:
“Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zâriyat Suresi, 51/56)
4. Güneş ve Ayna Temsili (Mikyas ve Mizan)
Okuyucuya (kari) yapılan mühim bir ikaz: “O manevî hazine hükmündeki mecmuayı da o mizan ile tartma.”
• İzah: Hazırlanan fihrist veya talebelerin anlayışı küçük bir cam parçası veya bir ayna hükmündedir. Eser ise manevî bir Güneş’tir (Şems). Bir cam parçası, Güneş’ten ancak kendi kabiliyeti ve küçüklüğü nisbetinde ışık (feyz) alabilir. Camdaki küçük parıltıya bakıp, “Güneş de bu kadardır” demek büyük bir yanılma ve hatadır. Hakikat, o aynaya sığmayacak kadar geniştir.
• Müradifler:
• Mebsuten: Yaygın olarak, doğru orantılı.
• Makusen mütenasib: Ters orantılı. (Yani; bizim aczimiz ne kadar çoksa, eserin kıymeti o kadar yüksektir).
5. İ’lemler ve Mananın İhatası
Son kısımda, eserdeki “İ’lem” (Bil ki!) başlıklarıyla başlayan hakikatlerin çok derin olduğu, fihristte bunların sadece çok cüz’î (küçük) bir kısmına işaret edildiği belirtilir.
• İzah: Mesnevî-i Nuriye’deki her bir “İ’lem”, bir kitap kadar derinlikli manalar ihtiva eder. Eğer her biri hakkıyla açıklanmaya kalkışılsa, fihristin kendisi asıl kitap kadar büyük olurdu. Buna ne ilmi iktidar ne zaman ne de zemin müsaittir. Bu ifade, eserin “sehl-i mümteni” (kolay görünen ama benzeri yapılamayan) yapısına dikkat çeker.
6. Hatime ve Dua
Metin, acziyetin ilanı ve Rabb-i Rahîm’e sığınma ile son bulur.
• Arapça İbrenin Meali:
• “Sübhâneke…”: (Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur. Şüphesiz her şeyi hakkıyla bilen, her işi hikmetle yapan Sensin.) – Bakara Suresi, 32. Ayet
• “Rabbenâ lâ tuâhiznâ…”: (Ey Rabbimiz! Unutur veya hataya düşersek bizi sorumlu tutma.) – Bakara Suresi, 286. Ayet
• (Dua kısmı): “Rabbimiz, bu noksan fihristi; Peygamberlerin Efendisi (a.s.m), onun âli ve ashabının tamamı hürmetine, bizden en güzel bir kabul ile kabul buyur. Âmin. Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur.”
Bu “İtizar”, Risale-i Nur mesleğinin esası olan; benliği terk etme, hakikate ayna olma ve kusuru daima nefsinde, kemâli ise Kur’an’ın malı olan eserlerde görme adabının şahane bir numunesidir.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧
26.06.2026
Hazırlayan: Mehmet Özçelik
![]()
ARAPÇA İŞARAT-ÜL İ’CAZ TERCÜMESİ VE BAKARA SURESİ TEFSİRİ Read more
![]()
ARAPÇA HUTBE-İ ŞAMİYE VE ZEYLİ TERCÜMESİ Read more
![]()
İstidat Çekirdeğinden Şecere-i Bâkiyeye: İnsanın Kemalât Yolculuğu Read more
![]()
Hissiyatın Labirentinde İnsan: Nefis, Kalp ve İman Arasında Bir Muhasebe Read more
![]()
Zulmün İttifakı ve Şıracının Şahidi Bozacı: Kanlı Bir Ortaklığın Tarihî İtirafı Read more
![]()
Maziye Kapanan Kapı ve İlerlemeye Dönük Yüz: İrade, İstikamet ve Kalbin Yönelişi Read more
![]()
Asırlık İslam Kalesine Yöneltilen Oklar ve Hakikat-i Kur’aniye’nin Müdafaası Read more
![]()