YOUTUBE’LERİM

https://www.youtube.com/c/Mehmetözçelik

https://www.youtube.com/channel/UCRO9DPI_B0Xy_ndHw3OsBbA/videos

https://www.youtube.com/channel/UCaUVcgBJw1VGC6v3wpwPjWg

https://www.youtube.com/c/Mehmet%C3%B6z%C3%A7elik/videos

https://www.youtube.com/channel/UCu7pt7C9KjCP0qu-xMpK3nQ/videos

No ResponsesOcak 24th, 2021

ARŞİVİM

https://archive.org/details/@mozcelik02

No ResponsesOcak 1st, 2021

TÜM YOUBE VİDEOLARI TEK BİR LİNKTE

MEHMET ÖZÇELİK- Tüm Eserleri

KUR’AN DENİZİNDEN DAMLALAR-TEFEKKÜR DÜNYASI-SESLİ ESERLER

KURAN DENİZİNDEN DAMLALAR-624 video

TEFEKKÜR –484 video

TEFEKKÜR-TEFSİR-KURAN-ALLAH-AHİRET-MUHTELİF KONULAR

NURLU HAKİKATLAR- 424 video

No ResponsesMayıs 23rd, 2020

YOTUBEDEKİ KONULARINA GÖRE VİDEOLARIM-2-

TESBİTLER

KUR’AN-I KERİM VE TEFSİR

TEFSİR DERSLERİ

TEFEKKÜR DÜNYASI

KUR’AN-I KERİM VE TEFSİR- ARAPÇA CELALEYN ÜZERİNE

HAYATA DAİR-TEFEKKÜR DÜNYAMIZDAN

No ResponsesMayıs 20th, 2020

YOTUBEDEKİ KONULARINA GÖRE VİDEOLARIM

YOTUBEDEKİ KONULARINA GÖRE VİDEOLARIM

KURAN DENİZİNDEN DAMLALAR

TEFEKKÜR DÜNYASI

SESLİ İBRETLİ- DÜŞÜNDÜREN ESERLER

ARAPÇA CELALEYN TEFSİRİ

No ResponsesMayıs 19th, 2020

TELEGRAM ARŞİVİ

ARŞİV-SESLİ ESERLER-MAKALELER
https://t.me/Tesbitler

https://t.me/tesbitler02

https://t.me/tesbitlerpdf

https://t.me/kddtefsir 

https://t.me/kurandenizindendamlalar   

https://t.me/radyosohbetlerimp3

https://t.me/tefekkurdunyasi 

No ResponsesMart 4th, 2020

SESLİ ESERLER BİR ARADA

https://mega.nz/#F!FGwABAia!M1K41aeWjgsfr-hwl-99_Q

No ResponsesŞubat 25th, 2020

SESLİ MEAL-HASAN BASRİ ÇANTAY

SESLİ MEAL-HASAN BASRİ ÇANTAY-OKUYAN MEHMET ÖZÇELİK- www.tesbitler.com   www.mehmetözçelik.com

https://mega.nz/#F!5XhRUb6C!trBVtt-mN2PI3vOrmVATzg

ÜÇ PARÇA HALİNDE:

https://mega.nz/#F!YfBD1YYD!ev42J1uWBBw0sFyMOeo4UA

EKOLU HALİYLE:

https://mega.nz/#F!wGxUQQBR!A6NUDeidu6VdLyWgRlaGPw

https://mega.nz/#F!8TgUEKSb!pVk4PWV-WDHR6jZh9apHAg

EKOLU TEK PARÇA-SESLİ MEAL-HASAN BASRİ ÇANTAY:

https://mega.nz/#F!dDZ0RQ7J!n2nGPPmmKvxkLZSjxX_vlw

No ResponsesŞubat 22nd, 2020

SESLİ RİSALE-İ NURLAR

İsarat-ül İ’caz-KÜÇÜK RİSALELER-10 ADET-LEM’ALAR-MEKTUBAT-Mesnevi-i Nuriye-5 ESER BİR ARADA

https://mega.nz/#F!OqIBmQSQ!3BlOj69t9crBIzCrlmrOVA

İsarat-ül İ’caz-KÜÇÜK RİSALELER-10 ADET-LEM’ALAR-MEKTUBAT-Mesnevi-i Nuriye-5 ESER-KÜÇÜK HALİYLE-AMR

https://mega.nz/#F!WnBBFIIL!jkC0OKEjGUAn-cVAlbS4Fw

SESLİ RİSALE-İ NUR KÜLLİYATI-TEK PARÇA-KÜÇÜK HALİ-AMR

https://mega.nz/#F!anY12CiC!mgs4zlTkNca6W_EGPuSNJw

SESLİ RİSALE-İ NUR KÜLLİYATI-TEK PARÇA-KÜÇÜK HALİ-AMR

https://mega.nz/#F!anY12CiC!mgs4zlTkNca6W_EGPuSNJw

No ResponsesOcak 5th, 2020

MASAÜSTÜ RADYO PLAYER-İNDİR-BİLGİSAYARINDA DİNLE

No ResponsesKasım 12th, 2019

TEFSİR VE SOHBET VİDEOLARI

No ResponsesEkim 2nd, 2019

DEV ARŞİV-1-

No ResponsesAğustos 11th, 2019

TEFSİR KİTAPLARI VE DERSLERİ-İNDİR-25 GB.

https://mega.nz/#F!G2hR2QrK!3c4s7s_RJpG0VNfVKwoCQg

ARAPÇA-TÜRKÇE SÖZLÜKLER-6.14.GB

https://mega.nz/#F!XjJmGQjY!IlUyBonWalC4KoFTbgyNRQ

No ResponsesAğustos 9th, 2019

PLAY STORE- DAKİ UYGULAMAM

https://goo.gl/tbJDWm

No ResponsesAğustos 5th, 2019

TÜM UYGULAMALARIM

TÜM UYGULAMALARIM

Play store uygulaması- NURLU HAKİKATLAR

https://play.google.com/store/apps/details?id=com.Tenvir&hl=tr

No ResponsesTemmuz 28th, 2019

HİSSE-35

HİSSE-35

Birgün resmî elbiseli, iri yarı, heybetli bir adam etrafında onlarca adamla birlikte Bediüzzamanın yanına geldi. Selâm verdi, elini öperek yanına oturdu…

Efendim, arkadaşları dışarı çıkarın, sizinle gizli bir şey görüşmek istiyorum dedi.

Bediüzzaman adama dönerek: Ne söyleyeceksen burada söyle, bunlar yabancı değiller.

Kör Hüseyin Paşa bir aşiret reisiydi ve Bediüzzamanla görüşmek için Patnostan kalkmış gelmişti. Kemerinden iki kese altın çıkardı: Efendim, bu benim malımın zekâtıdır, talebelerinle afiyetle harcarsın dedi…

Bediüzzaman cevaben: Paşa, sen bilmez misin zekâtın başka yere taşınması dinen câiz değildir.

Efendim, çevremdeki fakirlere zekâtımı dağıttım, bu sizin içindir.

Benim zekâta ihtiyacım yok, hem ben zekât ve hediye kabul etmiyorum.

Kör Hüseyin Paşa, mahcup bir şekilde altınları tekrar kemerine soktu ve şöyle dedi:

Efendim, sizden bir ricam olacak. Ben bu devletle savaşmak istiyorum. Beş bin askerimle Vanın etrafını kuşatmaya aldım, emir verdiğin anda hemen vuracağım…

Bediüzzaman celâllendi, yerinden doğruldu, kaşlarını çattı:

Paşa! Aklını başına al, kimi kime vurduracaksın. Hasanı Hüseyine, Ahmedi Mehmede mi kırdıracaksın?

Paşa: Efendim, ben bu konuda kararlıyım. Sizden fetva bekliyorum…

Üstad kızarak:

Paşa Allah’tan korkun, dayıyı yeğene, kardeşi kardeşe öldürtmeyin.

Asırlardır İslamın bayraktarlığını yapan bir milletin torunlarına silah çekilmez, sen buna Şeriat mı diyorsun!..

Eğer Müslüman kanının dökülmesine sebep olursan Allahın huzurunda sorumlu olursun. Düşündüğün şeyden vazgeç.

Paşa Bediüzzamana adeta yalvararak:

Seyda, ben bu kadar hazırlık yaptım, şimdi askerime ne cevap vereceğim?

Bediüzzaman: Aşiretine ve askerine mahcup ol, ama yarın Allahın huzurunda rezil olma…

Kör Hüseyin Paşa, dizüstü oturduğu yerden kalktı, elini dizine vurarak,

Seyda, sen benim evimi yıktın, sen benim evimi yıktın diye söylene söylene gitti.

Ve Vandan asker, top, tüfek neyi varsa alıp gitti…

*************** 

Cibali Baba Kıssası Nedir?

Sultan Mehmed Fatih’in zamanında hikâye edilen meşhûr ve mânidar Cibali Baba kıssası nevinden olarak, bir kısım ehl–i velâyet, zâhiren muhakemeli ve âkıl (akıllı) görünürken, meczupturlar. …Meczup olduklarından, mânen “mübarek mecnun” hükmünde oluyorlar.

Zübeyir Ağabey, İstanbul’un Fethi sırasında meydana gelen Cibali Baba kıssasını, Üstadımız’dan dinlediği şekliyle şöyle anlatmıştır:

“İstanbul’un fethi için muhasara sırasında atılan toplar, bir türlü hedefini bulmuyormuş. Bu sırada büyük maneviyat sahibi, Fatih’in hocası Akşemseddin, bunun sebebini araş­tırıyor ve buluyor. İstanbul surları içinde bulunan meczup ev­li­yadan Cibali Baba Hazretleri, manen Cenab-ı Hakk’ın bir is­mine mazhar olmuş. ‘Ya Rabbi! Gâvurcuklarımı ko­ru.’ diye o isimle dua edince toplar tesir etmiyor…”

“Bunun ü­ze­rine Ak­şemseddin kırk gün çalışıyor. Cibali Baba’nın mazhar olduğu o isme kendi de mazhar oluyor. Hatta onu geçiyor. O isme mazhariyetle gelmiş olduğu makamdan onu az­lediyor. Bundan sonra atılan toplar hedefi vuruyor. Böyle­ce uzun ve yorucu bir muhasaradan sonra İstanbul fethediliyor.”

Zübeyir Ağabey bunu naklettikten sonra şunu ilâve etti:

“Bazen böyle meczup veliler, birçok şuurlu velinin duala­rının önüne geçiyor. Meselâ, Medine’de bulunan Kambur Kutbun, Üstadımız’ın dualarının önüne geçmesi gibi…”

(1) bk. Mektubat, Yirmi Altıncı Mektup, Dördüncü Mebhas. 

************* 

Ağabeylerden biri, bir ara hizmeti gevşetmiş ve bir gün Üstadla karşılaştığında,
Üstad “Hayrola ne bu hâl” gibi soruları sorunca;

“Üstadım borcum harcım oldu, hastam, ölüm v.s. İşte bunları bitirip başlayacağım” diye cevap vermiş.

Bunun üzerine Üstad;

“Sen bunların neden olduğunu biliyor musun? Bunlar hep hizmeti aksattığın için sana musallat olan arızalardır, eğer hizmete başlamadan düzelteyim dersen daha berbat olur, ancak hizmete başlarsan düzelir” diye ikaz eder.

Ben bu hadiseyi öğrendikten sonra “Üstad ezbere bir şey söylemez, bunların âyet-i kerimelerdeki karşılığı nasıldır” diye merak ettim. Baktım ki âyet-i kerimeye tam uygun.

Zira Cenâb-ı Hak âyet-i kerimede mealen:

*“Ahiret yurdu için çalışın, dünyadan da nasibinizi unutmayın”* buyurarak ahireti öne alarak hayatı tanzim ediyor. İşte Bediüzzaman Hazretleri buna dikkat çekiyor.

Ben olsam “Öyle mi kardeşim,yazık üzüldüm, inşaAllah halledersin” derdim. Demek ki âyet-i kerimeye uygun olan Üstadın yaptığıdır.

Bir de konuyla ilgili hadis-i şerif var mı diye araştırdım.

Hadis-i şerifte;
“Kim ahireti öne dünyayı arkaya bırakırsa (âyetin sırası gibi) Allah bütün işlerini derler,toplar önüne koyar.

*Kim de dünyayı öne,ahireti arkaya bırakırsa Allah bütün işlerini darmadağın eder bir türlü toparlayamaz”* buyruluyor.

Bir daha anladım ki, Bediüzzaman Hazretleri’nin hayatındaki ölçüler,aynen böyle birebir naslara uygundur ve o, Hz. Peygamber’in(asm) varisi olarak, delilsiz, rastgele kendi kafasından, heva ve hevesinden bir şey söylemez vesselâm!

Ya islamiyetin dertlerini kendimize dert edeceğiz ya da Allah başka dertler verecek.

(Hekimoğlu İsmail Ağabey) 

**************** 

Yavuz Sultan Selim giyim kuşamına itina etmez, giydiği kaftanı uzun süre sırtından çıkarmazmış
O çıkarmayınca vezir vüzera da yeni elbise yaptıramaz olmuş
İyice kılıksızlaşmışlar
Ne yapsak da padişahı yeni bir giysi diktirmeye ikna etsek diye düşünürken İran elçisi gelmiş.

Bun fırsat bilen paşalar huzura çıkıp,
-Bu İranlılar görünüşe, şatafata fazla ehemmiyet verir, ona göre hazırlanmak icap eder
deyince Yavuz dertlerini anlamış.
-Tamam tamam demiş, yaptırın birer takım elbise.

Zannetmişler ki Sultan da yaptıracak, en güzel giysileri diktirmişler.

Yalnız Yavuz onlara demiş ki
-Ayağımın ucuna güneşin ışıklarını elçinin gözüne yansıtacak şekilde kılıç koyun.

Vezirler yepyeni giysileriyle huzurda yerlerini almış.

Lakin Yavuz içeri girmiş ki eski giysi sırtında!

Paşaların etekleri tutuşmuş, Sultan eski kendileri yeni kıyafetli.

Neyse elçiyi kollarını bükerek içeri almışlar usul gereği, Şahın mesajını iletmiş, cevabını almış, çıkmış

Vezirler Sultanın ne tepki vereceğini korkuyla izliyormuş.

Yavuz onlara demiş ki:

-Gidin sorun bakalım, elbisemin ne renk olduğunu hatırlıyor mu ?

Koşup sormuşlar

Elçi demiş ki;

-Kılıcın korkusundan başımı kaldırıp Sultanın giysisine bakabildim mi ki rengini bileyim?

Dönüp Sultana elçinin sözünü nakletmişler
Yavuz yüzlerine bakmış, bakmış, demiş ki:

-Kılıcınız keskin oldukça hangi elbiseyi giyerseniz giyin düşman cesaret edip yüzünüze bakamaz

Amma kılıcınız keskinliğini yitirirse en göz alıcı giysileri giyseniz de ona tesir edemezsiniz, onun için kılıcınızı keskin tutmaya bakın, kılıcınız keskin olmazsa zillet de başlar

Eyvallah huu erenler! 

*************** 

“BEDİÜZZAMAN FİRAVUN’LARIN MUSA’SIDIR.”

CİZRE MEŞAYİHİNDEN ŞEYH MUHAMMED SAİD EL-CEZERİ (R.H.)…

Nakşibendi tarikatından, binlerce müridi olan, Cizreli büyük alim ve mürsid şeyh Seyda hazretlerinin, halifesi M.Emin Er Hoca anlatıyor…

1954 tarihinde Üstadı ziyaret için Isparta’ya gittim. Sonra Eğirdir’e geldim. Ceylan abiyi gördüm. Beni uzaktan takip eyle dedi, Zira tarassud var, kimseye hissettirme, hafiyeler seni görürlerse tutarlar…

Ben de uzaktan kendisini takip ettim. Bir müddet yürüdükten sonra bir kapı önünde durdu. Etrafa baktıktan sonra içeri girdi. Kapıyı yarım açık bıraktı ve kapının ardında beni bekledi. Beraber yukarıya çıktık, sağımdaki odaya girdi. Zübeyir abide geldi, beni soldaki odaya götürdü…

Hemen yere ve duvarlara nazar ettim. Asılı veya serili hiçbir şey görmedim. Yalnız Hazret-i Üstadı; bir sedir, bir yorgan ve bir de yastığı gördüm. Hazret-i Üstad sedir üstünde oturmuş, yorgan altından ayaklarını uzatmış idi. Yorganı göğsüne çekmişti. Hasta olduğu belli idi. Başında uzunca bir külah, üzerinde de renkli bir kefye kat kat yukarıya doğru sarılmıştı. Gömleğin kollarını yukarıya doğru kaldırmıştı. Sakalı yoktu, parmakları uzun, vücutları iri, fakat zayıftı. Saçı iki üç parmak kadar külahtan dışarı sarkmıştı. Bakışı heybetli, sesi hasta olmakla beraber yüksek ve şiddetli idi…

Bana ‘Nerelisin?’ diye sordu. Diyarbakırlıyım’ dedim. Birçok kişiyi, valiyi ve Mehmet Kayalar’ı sordu. Daha sonra da ‘Niçin geldin?’ dedi. Ziyaret ve bazı soruları sormak için geldim dedim.Üstad, Hastayım, sorulara cevap vermeye vaktim yoktur dedi.

Sonra Zübeyir abiye hitaben ‘Bir minder getir’ dedi. Minderi getirdi, hemen yanına sermesini işaret etti ve bana ‘Otur’ dedi…

Oturdum. Zübeyir abiye, ‘Sen de otur, sesim çıkmazsa sen anlat’ dedi. beraber Üstadın yanında yan yana diz çöküp oturduktan sonra, Üstad, ‘Soruların nedir?’ dedi.

İmamlığı zekâtla yapıyorlar. Bu durum hoşuma gitmiyor. İmamlığı böyle mi yapalım, yoksa ücretle mi yapalım? Veya başka birşeyle mi meşgul olalım?’ dedim…

Üstad, Ücrette minnet vardır. Zekâtsa minnetsizdir, mal ALLAH’ındır, zenginler birer vekildir. Siz zekâtla imamlık yapın. Fakat pazarlık etmeyin. Günlüğünü de onlara bağlamayın, çünkü ihlâsı zedeler, Rızık veren ALLAH’tır, yalnız onların eliyle gönderir. İktisat edin…

Üstad, başka sorularımın neler olduğunu sordu. Nakşi tarikatinin halifesi olayım mı?
Nakşibendi tarikatında beni halife ettiler. Ben kendimi buna layık görmüyorum. Manevî mes’uliyetten korkuyorum. Eğer bunun bana zararı varsa terk edeyim’ dedim.

Üstad, ‘Şeyhin kimdir?’ diye sordu. Şeyh Seyda’dır.Şeyh Seyda Risale-i Nur’u okuyor mu?’

Şeyh Seyda Türkçeyi bilmez. Fakat sizin ne kadar Arapça risaleniz varsa hepsi yanında mevcuttur…Şeyh Seyda irşada çıkıyormu? Evet, irşada çıkıyor…

Ehl-i tarikat daha ziyade imanla alakadardırlar, sen almış olduğun vazifene devam et.Yalnız hediye kabul etme. Hediye hilafü’ş-şer’ değildir. Fakat ihlâs yoktur.
Ben iki cihetle Şeyh Seyda ile alakadarım. Hem selam, hem tebrik ederim.

Zübeyir abi sordu: ‘Alakaları biliyor musun?’ Hayır, bilmiyorum.Zübeyir abi: ‘Alakalar manevîdir dedi…

Üstada tekrar sordum: ‘Ben medrese ilimlerini bitirdim ve icazet aldım. Bundan sonra ne yapayım?

Üstad: ‘Risale-i Nur’u oku, okut. Risale-i Nur bana ihtiyaç bırakmamıştır. Seni on beş gün kadar misafir etmek isterdim, fakat üzerimizde tarassudatlar vardır. Eğer bilseler ki sizin gibi bir âlimin geldiğini, hemen hemen inceden inceye takibat açarlar. Biz yatakta hasta olduğumuz halde bizden korkuyorlar.

Biz ziyaretçileri kabul etmiyoruz. Hatta geçenlerde Menderes Isparta’ya geldi. Vali ile beraber ziyaretimize gelmeleri için müsaade istedi. Ben kabul etmedim. Ben seni talebelerimden kabul ettim. Hemen memlekete avdet et. Giderken ziyaretime geldigini söyleme, sana zarar verirler, Paran yoksa sana vereyim…

Benim param vardır” dedim.

Mübarek elini öptüm. Göz yaşlarımı dökerek ayrıldım. Saatime baktım. Gördüm ki, Üstadla mülakatımız tam 45 dakika olmuş.

Hazret-i Üstadın selâm ve tebriklerini evvela mektupla, sonra Cizre’ye gittiğimde Şeyh Seyda’ya tebliğ ettim…

“Şeyh Seyda: O, Firavunların Musa’sıdır”

Cemaatten birisinin suali dolayısıyla Şeyh Seyda Üstad hakkında şunları söyledi:

Bediüzzaman’ı bu asırda ALLAH Teâla bize göndermiştir. Daha genç yaşlarda iken Cizre’ye gelmiştir.En büyük âlim ve mürşidlerinden sayılan dayılarımız ve ağabeylerimiz onun ilmini, fazlını, büyüklüğünü kabul ve itiraf etmişlerdir.

O inancı olmayanların, Firavunların Musa’sıdır. Onun vazifesi öyledir. Bizimki de böyledir. Eğer bir mani olmasa idi ziyaretine gider, elini öper, dua talep ederdim. Kitapları hakikattırlar. Bizde mevcutturlar. Eğer rast gelse, mani de olmazsa, ben de medreseye gider Risaleleri dinlerdim.”

Ve Şeyh Seyda talebelerine: “Ben bir dua ediyorum, siz amin deyin der ve şöyle dua eder:

“ Bediüzzaman ve talebelerini Cenab-ı Hak muvaffak etsin. Bizi de onlarla beraber haşretsin…” Amin… 

**************  

 

BİR İNGİLİZ AJANININ HATIRALARI..

Önce Türkçe öğrendi, sonra dinini, kılığını ve adını değiştirdi.
Adı Arminius Vambery idi, Türklerin arasına Reşid Paşa adıyla karıştı. Devletin en üst makamlarının arasına karıştı. Sultan Abdulhamidle dostluk kurdu.  Güvenini kazandı.
Anadolu ve Ortaasya seyahatine çıktı.
Artık o bir derviş idi…
Tam 4 yıl Osmanlı topraklarında kaldı. Osmanlıcayı mükemmel denebilecek kadar iyi konuşuyordu.
Hiç kimse ondan kuşkulanmadı.
Herkes tarafından büyük saygı ve ilgi gördü.
Ta ki, yıllar sonra Londra’ya döndükten sonra anılarını yazınca deşifre oldu.
İngiliz casusu idi!…
Anılarında şunları yazıyordu.
“Derviş kimliğiyle aralarına girdim”
– Eğer hakiki hüviyetim meydana çıkmış olsaydı, değil burada, Osmanlı Sefarethanesi’nin has itibarlı misafiri olabilmem, hayatım dahi tehlikede kalırdı.
– Ben Reşid Efendi, sefirin has misafiri ve dostu olarak, bu Türk hacıları nezdinde gün geçtikçe itibar sahibi oluyordum.
– Öyle saf ve mert insanlardı ki, kendi hayatlarında yalan söylemedikleri için, hiç kimsenin, ne sebeple olursa olsun yalan söyleyebileceğine, hele, hakiki hüviyetini saklayacağına asla ihtimal vermiyorlardı.
– Türkler en mert, saf ve güvenilir insanlardır. Muhataplarını da kendileri gibi bilirler ve her söylenene itimat ederler. Bilhassa dini ve manevi bahislerde kimsenin yalan söyleyeceğine asla ihtimal vermezler.
– Benim tam bir derviş hüviyet ve şekli içinde ve alıştıkları üslup ve hususiyetlerle aralarına girdiğim Türkmenler, kısa zamanda öylesine bağlandılar ve inandılar ki, kazancımı tarif edemem.
– Birçok hastalar benden iyi nefes istiyor, bazısı hekim olduğumu zannederek tedavilerinin yollarını araştırıyorlar, bazısı ilaç yapmamı rica ediyorlardı.
– Ve, ancak sorulan suallere cevap verdim.
– Binlerce kadın, çoluk çocuk, kız, ihtiyar, genç etrafımızı aldılar. Birbirinin üstüne yığılmış bizi görmek, sevap olur diye ellerini üstümüze sürmek, ellerindeki testilerinden bizlere birer yudum içirdikten sonra bu suyu her derde şifa olarak saklamak, hayır duamızı almak için rahat nefes aldırmaz olmuşlardı.
– Türkmenlerin hepsi İslam’dır. Yalnız  dinini de hakki manasıyla bilmezler. Birkaç kelime din konuşan başlarına imam olur. Ben de onu yaptım.

Kaynak: İngiliz casusu “Vambery’nin Günlükleri” 

************** 

Bir adam Müslümanları çekiştiriyordu.
Süfyan bin Uyeyne kendisine :
-Doğuda kâfirlerle hiç cihâd ettin mi?
-Hayır
-Batıda?
-Hayır.
-Güneyde?
-Hayır
-Kuzeyde?
-Hayır.
Sufyan bin Uyeyne dedi ki :
Allah düşmanları elinden emin olmuşlar, sus da, Müslümanlar da dilinden emin olsunlar!”Beyhakî, Şuabul Îmân 5/314.

************** 

İbni Ebi Şeybe, Musannef isimli kitabında, Ebu Said-il Hudri’den tahric etti, O dedi, Resulullah Efendimiz (s.a.v.) buyurdu: “Benim ümmetimden Mehdi gelecektir. Eğer ömrü uzasa da kısalsa da, yedi, sekiz, yıl veya dokuz yıl, mülk sürecektir. Ve daha önce zulümle dolu olan dünyayı adaletle dolduracaktır. Sema yağmurunu indirecek, yer bereketini çıkaracak, daha önce görülmemiş bir biçimde ümmetim O’nun zamanında rahata erecektir.”

Ebu Naim, Said’den tahric etti, O dedi, Peygamber Efendimiz (s.a.v) buyurdu: “Ümmetim arasında Mehdi gelecektir. Ömrü, kısa olursa yedi, yoksa sekiz, yoksa dokuz sene. Ümmetim Onun zamanında iyi ve kötünün benzeri ile nimetlenmediği bir nimetle nimetlenecek, sema üzerine bol yağmur yağdıracak, arz nebatından hiçbir şey saklamayacaktır.”( İmam Suyuti Hazretlerinin Kitabü’l Bürhan fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Ez-Zaman)
Ahirzaman da Mehdi geldiğinde yer hazinelerini ortaya çıkaracak.

************** 

No ResponsesEkim 1st, 2022

KİLİSE

KİLİSE

Kiliseden bozulmaya başlayan Hristiyanlık, fıtri, gerçek ve hayata ve akla aykırı olduğundan, yine yıkılışı kiliseden olacaktır.

Çünkü temel çürümüş ve çürüktür.[1]

-“Fransız rahiplerden cinsel istismar itirafı!

Fransa’da rahipler çocukların maruz kaldığı cinsel istismar vakalarında “Katolik Kilisesinin kurumsal sorumluluğunu” kabul etti.”[2]

Avrupa ülkeleri ve Hristiyanlık dünyası dünyanın en tehlikelileri arasındadır.[3]

-“Papa: Kilise okullarında yerli çocuklara soykırım yapıldı.

Katoliklerin ruhani lideri Papa Francis “tövbe haccı” olarak tanımladığı Kanada ziyaretinde, geçmişte Katolik Kilisesi’ne bağlı okullarda fiziksel şiddete ve cinsel istismara maruz kalan yerli çocuklara “soykırım” uygulandığını söyledi.”[4]

-“88 papaz hakkında cinsel istismar iddiasıyla toplu dava açıldı.

Kanada’nın Quebec eyaletinde, Katolik kilisesine bağlı 88 papaz hakkında, reşit olmayan çocuklara cinsel tacizde bulundukları iddiasıyla toplu dava açıldı.”[5]

-”Nasrâniyet, ya intifâ veyâ istifâ edip İslâmiyete karşı terk-i silâh edecektir. Nasrâniyet birkaç defa yırtıldı, Protestanlığa geldi. Protestanlık da yırtıldı, Tevhide yaklaştı. Tekrar yırtılmaya hazırlanıyor. Ya intifâ bulup sönecek, veyâ hakikî Nasrâniyetin esâsını câmi’ olan hâkàik-ı İslâmiyeyi karşısındá görecek, teslim olacaktır.
İşte bu sırr-ı azîmè Hz. Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm işâret etmiştir ki: “Hz. İsâ nâzil olup gelecek, ümmetimden olacak, şeriatımla amel edecektir.”[6]

Yani Hristiyanlık akla ve nakle aykırı olan Teslis olan üç ilah inancını ya terk edip Tevhid olan te ilah inancı ile tasaffi ederek safileşip İslamiyete yaklaşacak ya da üç ilah inancını devam ettirip sönüp yok olacaktır.

Bu gün batı dünyasında kiliseler ibadet yeri olma durumundan çıkmıştır.

Ya satılmaktadır ya da uyuşturucu kullanan gençleri kiliseye çekmek için dışarıda yasak olan uyuşturucu kullanmayı kiliselerde meşru hale getirmektedirler.

Gençleri kiliseye bağlama düşüncesiyle… Zira Avrupa gençleri ateist olmaktadır.

-Avrupa tam bir izm-ler çöplüğüdür.

Sosyalizm- müsavat-materyalizm-demokrasi-milliyetçilik- vs..

Çok rahatlıkla bir kişinin ortaya koyduğu görüş ve izm binlerce mensub bulmaktadır.

Yine kendi içinde birçok izm kurduğu gibi ihraçta etmektedir.

Veya bir rakip olmak üzere dış düşman oluşturup o izm-i meşrulaştırıp, genişlemesini sağlamaktadır.

Dost bulmak için, düşman oluşturmaktadır.

Materyalizmin temelini atarken, Rusya’da sosyalizm ve kominizm ile de ona karşı izm-ler cephesini oluşturmakta ve İslam dünyasını da yanına çekmeye çalışmaktadır.

-Teknoloji hayatı kolaylaştırıyor, kişileri medeni yapmıyor.

Avrupa’da teknoloji ne kadar gelişse de insanlık aynı oranda devam etmemektedir.

Çünkü Avrupa ve Hristiyan dünyası menfaat üzerine oturmakta ve sürdürülmektedir.

Menfaatte ortaklık sürmektedir.

Batı ve Abd şimdiye kadar 1. ve 2. Dünya savaşı gibi birçok savaşın fitilini ateşlediği gibi, bugünde aynı fitili ateşlemekte ve kan dökmenin önünü açmaktadır.

-ABD 3. Dünya Savaşı’nı başlatmak ve genişletmek istiyor. 

Dünyanın en çok silah üreten ülkesi olup, adeta bunları pazarlama ortamını hazırlamaktadır.

MEHMET ÖZÇELİK

1-10-2022

 

[1] https://www.yenisafak.com/foto-galeri/dunya/kan-donduran-olay-okul-bahcesinde-yuzlerce-cocuk-cesedi-bulundu-2064643

[2]https://www.haber7.com/dunya/haber/3159069-fransiz-rahiplerden-cinsel-istismar-itirafi#:~:text=Frans%C4%B1z%20rahiplerden%20cinsel,sorumlulu%C4%9Funu%22%20kabul%20etti

[3]https://www.facebook.com/100009924372089/posts/1842484002759061/

[4] https://www.yenisafak.com/dunya/papadan-itiraf-kanadada-yerlilere-soykirim-yaptik-3841054

https://www.haber7.com/dunya/haber/3246092-papa-kilise-okullarinda-yerli-cocuklara-soykirim-yapildi

[5] https://www.yeniakit.com.tr/haber/88-papaz-hakkinda-cinsel-istismar-iddiasiyla-toplu-dava-acildi-1683300.html

[6] Bediüzzaman. Hutbe-i Şamiye.120-121.

 

No ResponsesEkim 1st, 2022

ŞİFRE DEŞİFRE OLDU

ŞİFRE DEŞİFRE OLDU

Evet şifre çözüldü.

Bu durum Türkiye’de olduğu gibi, dünyada da aynı şifrenin çözümü ve maskelerin düşmesi açık oldu.

-Dünyada olduğu gibi Türkiye’de de kaostan beslenenler var. Olumsuzluklardan pirim yapanlar var.

Onun için olumlu çıkışlar onları rahatsız eder.

Sürekli bir şekilde olumsuz havayı üfleyip oluşturarak, göstererek sürekli bir şekilde sıkıntılı ortamı adeta bardağın boş tarafına bakmak suretiyle, tarafını körlükten seçip görmemek, devamlı menfi hareket etmek suretiyle müspet durumlardan rahatsız olan bir zihniyet var. Bunlar siyasi cephede olduğu gibi, ekonomik cephede de kendi içlerindeki ve işlerindeki olumsuzluk duygusunu, karanlık duygusunu topluma yansıtan insanlar var.

Yine doları olan insanlar da aynı şekilde sürekli artmasını ister.var. Faiz düşürme yönünde devletin atacağı her tür adımı olumsuz karşılar, olumsuz olarak cevaplandırılır ve bunun ekonomiye zararı olacağını söyler. Devlet zarar etse de kendisinin ekonomik yönden daha iyi ve başarılı olmak suretiyle sürekli faizi teşvik eder. Enflasyonun yükselmesini eder. Çünkü onu ilgilendirmez, oturduğu yerden günde milyarları kazanan insanlar elbette ki fakirin durumunu pek görmez, düşünmez. Hatta çok rahatlıkla kendi menfaati için devletin zararını arzu eder.  

-Parasını çalıştırmayıp bankaya koyan insanlar hiçbir zaman için faizin düşmesini istemezler.

-”Y.Ç. tarafından hazırlanan “2007-2009-projeleri” isimli excel belge-‘ sinde , TÜBİTAK’ a bağlı birimlerde görevli 1048 şahıs hakkında fiş dosyaları yer alıyordu. Listedeki isimlerin karşısına yazılan fişlerden bazı örnekler şöyledi: “ Merdan’ın ekibinden, işe girmesini biz sağladık.’ ‘Merdan’ın ekibinden, ise girmesine yardım edildi.’

‘Merdan’ın adamı. Güvenilir, Merdan’ın ekibinden, yükseltelim. Aktif görevi var.’ ‘Merdan Serdar A… yerine desteklememizi is­tiyor. Karar verilmedi.’, ‘Merdan’ın ekibinden. Eşcinsel eğilimleri var. elimizde görüntüleri var, gerekirse kullanabilir, korkak, za­afları var. kontrol altında tutulmalı, işimize yarar. “[1]
-İktidarı deviremeyen, sayın Erdoğan’ı indiremeyip öldüremeyen, PKK, Deaş ile önünü tıkayamayan, beş milyona yakın Suriyeliyi memleketimize sürerek yeteri kadar kaos çıkaramayan, ekonomik yaptırımlarla diz çöktüremeyen, muhalefeti destekleyerek hükümeti yıkacağını vadeden ABD, bunları yapamamanın ve neticeye ulaştıramamanın hınç, nefret, kin ve saldırganlığıyla finolarını, mahallenin hırçın ve kabadayı çocuklarını üzerimize saldırtıyor.Tıpkı Ukrayna’yı Rusya’ya, Tayvan’ı Çin’e, Ermenistan’ı Azerbaycan’a saldırttığı gibi..
Allah afetlerle ABD’yi vurduğu gibi, vuruluşu ve yıkılışı içten olacaktır.İnşaallah, çokta uzak değil.

*************

-Yunan, Bizans, İngiliz, ABD, PKK ve Lgbt muhipler koro topluluğu sizlerle.

Bir Bizans ve Yunanı ihya ve diriltme sevdasına girildi.“İBB’nin Bizans’ı diriltme hayali! Sultanahmet Meydanı’nda ihanet projesi.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Sultanahmet Meydanı’nda kalıntıları bulunan Antik Roma Hipodromunu yeniden inşa etmek istiyor. Hipodrom, Sultanahmet Camii avlusu, İbrahim Paşa Sarayı ve Firuz Ağa Camii’ni yıkmayı öngörüyor.”[2]
-İzmir’de İstanbul belediyesinden geri kalmadı.“Osmanlı’ya hakaret eden CHP’li Soyer’in ‘Yunan kralı’na amansız savunması yeniden gündemde”[3]
-“Teröristbaşı Fetullah Gülen, 20 Ağustos’ta yayınlanan sohbetinde “Haçlının ülkenizi işgal etmesi, çok tehlikeli değildir; çünkü sizin ve onların arasında kırmızı çizgiler vardır. Bir kere onlar, sizin kadınlarınıza kızlarınıza ilişmezler, mâbedinize ilişmezler; ilişmemiş Haçlılar.” dedi. “[4]
-Onunla yetinmedi, haçlının kardeşi Yunanı da övdü.“FETÖ elebaşı Gülen’den Yunanistan’a övgü: Yunanistan, kardeş ülkedir.
Darbecilere kucak açan Yunanistan’ın “yiğitlik” gösterdiğini savunan FETÖ elebaşı Fetullah Gülen, Yunanistan’ın yaptıklarının tarihin şanlı sayfalarına süslü altın ve gümüş ile yazılacağını söyledi.”[5]

Bunları söyleyecek kişi ya karakter bozukluğu yaşıyor yada bir zehirlenme söz konusu. 

Kesinlikle bu sözler bu milletin değerlerini ve kanını taşıyan bir kişinin söyleyeceği ve söyleyebileceği sözler değildir.-Ayasofya’nın açılmasıyla büyük kilit kırıldı ancak hadiste de haber verildiği üzere İstanbul’un tamamen kurtulmasını ikinci bir fethin olduğunu müjdelemektedir.[6]
-Ayasofya kilit..

Kudüs kapı.
Kâbe mihraptır.
Kilit açıldı.
Kapı kapalı.
Mihrap ümmetin ittihadını beklemede.
İttihad-ı İslâm.
Farz-ı Ayn…

************  

PKK tekrar aracı ve destekçileriyle şehre indi.Doğu’da ve batıda belediyelere sızan ve özellikle doğuda tesbit edilip yerine kayyum atanan bazı belediyelerdeki kalıntılar şehir savaşını başlatmaya çalışıyor ve de arttırarak devam ettirecektir.
Mersindeki polis evine yapılan saldırıda da görülen destek ve sahiplenme var. 

-Becerememenin ve iş yapmayıp bunu örtmenin ağlama duvarı; iş yaptırılmıyor, engelleniyoruz, mağduriyet bahaneleridir.

Ancak bu iletişim ağında bazı istisnalar olsa da, yırtık yama tutmuyor.

Evvelden yalancının mumu yatsıya kadar yanarken, şimdilerde anında sönüyor.

Mızrak çuvala sığmıyor.

“Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz/ Şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde.” Ziya Paşa

Artık kimin elinin kimin cebinde olduğu çok sürmeyip, ortaya çıkıyor.

-İnsanlık tarihi öyle zannediyorum ki hiç bu kadar Kaht-ı Rical durumuna düşmedi.[7]
-Yaralı asrın hasta insanlarının hastalığı ve kaht-ı rical durumu devam etmektedir.
-Altılı masa aslında birbirlerinin ne olduklarını ve bir gün bir bahane ile bu bağın kopacağının farkında değiller mi?
Eğer değillerse bu ya bir basiret meselesi, ya görmezlikten gelme veya zamana oynamadır.
Ani bir çıkışla seçime kısa süre kalana kadar birbirlerini oyalayıp, kendine mecbur etme çabasıdır.

MEHMET ÖZÇELİK

28-09-2022

 

[1] ASELSAN CİNAYETLERİ-Melik Duvaklı. Sh.111-112.

[2] https://m.haber7.com/guncel/haber/3262937-ibbnin-bizansi-diriltme-hayali-sultanahmet-meydaninda-ihanet-projesi

[3] https://www.google.com/amp/s/www.yenisafak.com/amphtml/gundem/osmanliya-hakaret-eden-chpli-soyerin-yunan-kralina-amansiz-savunmasi-yeniden-gundemde-3857880

https://www.yenisafak.com/gundem/imamoglunun-hipodrom-plani-bizans-lobisinden-cikti-3860886

https://www.facebook.com/100008346600781/posts/pfbid0vYjmCiEKSeNPgcKrCD5e1veN23PFBvXeMZgyev4gLyGwnxVCVHzCJEw3ioEBMpvtl/

[4] https://www.google.com/amp/s/m.yeniakit.com.tr/amp/haber/204887/gulen-haclilarin-ulkenizi-isgal-etmesi-kotu-bir-sey-degildir

[5] https://www.aa.com.tr/tr/15-temmuz-darbe-girisimi/feto-elebasi-gulenden-yunanistana-ovgu-yunanistan-kardes-ulkedir/2174158

https://m.haber7.com/dunya/haber/3263148-feto-lideri-gulen-yunanistana-sahip-cikip-hakaret-etti-bizimkiler-sarhos-gibi-davraniyor

[6] https://tesbitler.com/2016/08/09/istanbulun-ikinci-fethi/

[7]https://www.facebook.com/100001902605648/posts/pfbid0J2S5KE2PHupXizkCLVXaKenHac4QFXsKMtZ9QEVAaeeUZFHKDnpGepXkjywaqQHrl/

 

No ResponsesEylül 28th, 2022

AKİBET ENDİŞESİ

AKİBET ENDİŞESİ

Akibet kelimesi kök olarak; akabe- akabe biatı – akibet- ta’kib [1]– ukubet- topuk manası- arkadan gelen çocuk. Ayın sonu- Geri döndü.- Ökçesi üzerine/ilk haline döndü gibi anlamlara gelmektedir.

“İbrahim bunu, belki dönerler diye, ardından gelecekler arasında kalıcı bir söz yaptı.”[2]

Hadiste:” Ökçelerin ateşte vay haline”

“Allah bizi doğru yola kavuşturduktan sonra ardımıza mı dönelim?”[3]

“Muhammed, ancak bir peygamberdir. Ondan önce de peygamberler gelip geçmiştir. Şimdi o ölür veya öldürülürse gerisingeriye (eski dininize) mi döneceksiniz? Kim gerisingeriye dönerse, Allah’a hiçbir zarar veremez. Allah, şükredenleri mükâfatlandıracaktır.”[4]

-“ Hani şeytan onlara yaptıklarını süslemiş ve, “Bu gün artık insanlardan size galip gelecek (kimse) yok, mutlaka ben de size yardımcıyım.” demişti. Fakat iki taraf (savaş alanında) yüz yüze gelince (şeytan), gerisingeriye dönüp, “Ben sizden uzağım. Çünkü ben sizin görmediğiniz şeyler (melekler) görüyorum. Ben Allah’tan korkarım. Allah, cezası çetin olandır” demişti.”[5]

“Çünkü âyetlerim size okunurdu da, siz, buna karşı kibirlenerek arkanızı döner, geceleyin (Kâbe’nin etrafında toplanarak) hezeyanlar savururdunuz.”[6]

İşte burada yardım ve dostluk, Hak olan Allah’a mahsustur. Mükâfatı en iyi olan O, en güzel âkıbeti veren yine O’dur.”[7]

Yine onlar, Rablerinin rızasını isteyerek sabreden, namazı dosdoğru kılan, kendilerine verdiğimiz rızıklardan gizli ve açık olarak (Allah yolunda) harcayan ve kötülüğü iyilikle savan kimselerdir. İşte onlar var ya, dünya yurdunun (güzel) sonu sadece onlarındır.”[8]

İşte ahiret yurdu! Biz onu yeryüzünde böbürlenmeyi ve bozgunculuğu arzulamayan kimselere veririz. (En güzel) âkıbet, takvâ sahiplerinindir.”[9]

-Akibet kelimesi muzaf geldiğinde, kimi Zaman ceza vermek ile ilgili olur:

Sonunda, Allah’ın âyetlerini yalan sayarak ve onları alaya alarak kötülük yapanların âkıbetleri pek fena oldu.”[10]

Nihayet ikisinin de (azdıranın da azanın da) akıbeti, ebediyen ateşte kalmaları olmuştur. İşte zalimlerin cezası budur.”[11]

-Ukubet ve ikab kelimeleri azap/ceza anlamındadır:

Onların her biri gönderilen peygamberleri yalanladılar da bu yüzden (kendilerine) azabım hak oldu.”[12]

“Bu, onların Allah’a ve Peygamberine karşı gelmelerinden dolayıdır. Kim Allah’a karşı gelirse bilsin ki Allah’ın cezalandırması çetindir.”[13]

Eğer ceza verecekseniz, size yapılan işkencenin misliyle ceza verin. Ama sabrederseniz, elbette o, sabredenler için daha hayırlıdır.  “[14]

(Resûlullah (s.a.), Uhud savaşında amcası Hz. Hamza’yı kâfirler tarafından burnu ve kulakları kesilmiş, ciğeri çıkarılmış bir şekilde görünce: «Allah’a andolsun ki, eğer Allah bana zafer verirse senin yerine yetmiş kişiyi böyle yapacağım!» diye yemin etti. Bunun üzerine 126. âyet indi. Resûlullah (s.a.) yeminine keffâret verdi ve onu uygulamadı.)

İşte böyle. Her kim, kendisine verilen eziyetin dengi ile karşılık verir de, bundan sonra kendisine yine bir tecavüz ve zulüm vaki olursa, emin olmalıdır ki, Allah ona mutlaka yardım edecektir. Hakikaten Allah çok bağışlayıcı ve mağfiret edicidir.  “[15]

(Kur’an-ı Kerim, muhtelif vesilelerle bağışlamanın üstünlüğünü ifade buyurmuş, Âl-i İmrân sûresinin 134. âyetinde de görüldüğü gibi affetmeyi, iman ve ahlâk timsâli olan takvâ sahiplerinin belli başlı sıfatlarından biri olarak kabul etmiştir. Ancak, bu âyet gösteriyor ki, affetmek, uyulması zorunlu bir emir değildir. Böylece Kur’an, zulme uğrayan bir kimsenin, buna karşılık verme hakkını mahfuz tutmuş; bununla beraber, kötülük edene, ettiği kadarıyla karşılık vermek, yani suç ve ceza dengesini muhafaza etmek gerektiğine de özellikle işaret buyurmuştur.)

-”Dalâlette ve küfürde hem adem ve terk var ki, pek kolaydır, hareket istemez. Hem tahrip var ki, çok sehîldir ve âsândır, az bir hareket yeter. Hem tecavüz var ki, az bir amel ile çoklarına zarar verip, ihâfe noktasında ve firavuniyet cihetinden onlara bir makam kazandırır. Hem âkıbeti görmeyen ve hazır zevke müptelâ olan insandaki nebâtî ve hayvânî kuvvelerin tatmini, telezzüzü için hürriyeti vardır ki, akıl ve kalb gibi letâif-i insaniyeyi insaniyetkârâne ve âkıbet-endişâne olan vazifelerinden vazgeçiriyorlar.
Ehl-i hidayet ve başta ehl-i nübüvvet ve başta Habib-i Rabbü’l-Âlemîn olan Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın meslek-i kudsîsi, hem vücudî, hem sübutî, hem tamir, hem hareket, hem hududda istikamet, hem âkıbeti düşünmek, hem ubudiyet, hem nefs-i emmârenin firavuniyetini, serbestliğini kırmak gibi esasat-ı mühimme bulunduğundandır ki, Medine-i Münevverede bulunan o zamanın münafıkları, o parlak güneşe karşı yarasa kuşu gibi gözlerini yumup, o cazibe-i azîmeye karşı şeytanî bir kuvve-i dâfiaya kapılıp dalâlette kalmışlar.”[16]

-“Ehl-i hidayetin rekabetkârâne ihtilâfı, âkıbeti düşünmemekten ve kasr-ı nazardan olmadığı gibi; ehl-i dalâletin samimâne ittifakları, âkıbet-endişlikten ve yüksek nazardan değildir. Belki ehl-i hidayet, hak ve hakikatin tesiriyle, nefsin kör hissiyatına kapılmayarak, kalbin ve aklın dûr-endişâne temayülâtına tâbi olmakla beraber, istikameti ve ihlâsı muhafaza edemediklerinden, o yüksek makamı muhafaza edemeyip ihtilâfa düşüyorlar.

Ehl-i dalâlet ise, nefsin ve hevânın tesiriyle, kör ve âkıbeti görmeyen ve bir dirhem hazır lezzeti bir batman ilerideki lezzete tercih eden hissiyatın mukteziyatıyla, birbirine samimî olarak, muaccel bir menfaat ve hazır bir lezzet için şiddetli ittifak ediyorlar.

Evet, dünyevî ve hazır lezzet ve menfaat etrafında aşağı, kalbsiz nefisperestler samimî ittifak ve ittihad ediyorlar. Ehl-i hidayet, âhirete ait ve ileriye müteallik semerât-ı uhreviyeye ve kemâlâta, kalb ve aklın yüksek düsturlarıyla müteveccih oldukları için, esaslı bir istikamet ve tam bir ihlâs ve gayet fedakârâne bir ittihad ve ittifak olabilirken, enâniyetten tecerrüd edemedikleri için, ifrat ve tefrit yüzünden, ulvî bir menba-ı kuvvet olan ittifakı kaybedip, ihlâs da kırılır. Ve vazife-i uhreviye de zedelenir. Kolayca rıza-yı İlâhî de elde edilmez. Bu mühim marazın merhemi ve ilâcı, “El-hubbu fillâh” sırrıyla, tarik-i hakta gidenlere refakatle iftihar etmek; ve arkalarından gitmek; ve imamlık şerefini onlara bırakmak; ve o hak yolunda kim olursa olsun kendinden daha iyi olduğunun ihtimaliyle enâniyetinden vazgeçip ihlâsı kazanmak; ve ihlâsla bir dirhem amel, ihlâssız batmanlarla amellere râcih olduğunu bilmekle ve tâbiiyeti dahi, sebeb-i mes’uliyet ve hatarlı olan metbûiyete tercih etmekle o marazdan kurtulur ve ihlâsı kazanır, vazife-i uhreviyesini hakkıyla yapabilir.”[17]

MEHMET ÖZÇELİK

20-09-2022

[1] Takib manasına, 13/Ra’d 11,41, 27/Neml. 1O,

[2] Zuhruf 28.

[3] 6/En’am-71.

[4] Âl-i İmrân Suresi 144. Ayet.

[5] Enfal.48.Bakınız: Enfâl sûresi, âyet, 8-9.

[6] Mü’minûn Suresi 66-67.

[7] Kehf Suresi 44. Ayet.

[8] Ra’d Suresi 22. Ayet.

[9] Kasas Suresi 83. Ayet.

[10] Rûm Suresi 10. Ayet.

[11] Haşr Suresi 17. Ayet.

[12] Sâd Suresi 14. Ayet.

[13] Haşr Suresi 4. Ayet..

[14] Nahl Suresi 126. Ayet.

[15] Hac Suresi 60. Ayet.

[16] Bediüzzaman. Lemalar.84.

[17] Age. 156-157.

No ResponsesEylül 21st, 2022

KÖRELMİŞ BASİRET

KÖRELMİŞ BASİRET

Kör ve körelmiş basiret, dost ve düşmanını görmemek, perdelenen basiretle hak ve hakikati bilmemektir.

Aynı zamanda önünü ve de geleceğini görmemektir.

Basiretlerin bağlandığı kirli ittifaklar maalesef bugün gibi yüz yıl önce de gerçekleşmiştir.

Bir yandan din cephesinde, diğer yönden siyaset arenasında…

-”27 Nisan 1909 tarihinde Şeyhülislam Mehmed Ziyaeddin Efendi’nin fetvasıyla
II. Abdülhamid Han tahttan indirilmiştir. Diğer üyelerle birlikte Mustafa Sabri
Efendi de kararı desteklemiştir. Duygularını, Beyanü’l-Hakk’ın Mesleği adlı makalesinde dile getirmiştir. Bu makalesinde II. Abdülhamid’in istibdat yönetimine son
verdikleri için İttihat ve Terakki Cemiyeti ile orduya teşekkür etmiştir. Ancak zamanla Cemiyet-i İlmiye, İttihatçıların uygulamalarından rahatsız olur. Kuruluşundan üç ay sonra İttihatçılardan ayrılır (22 Kanun-ı evvel 1908). Ümit havası yerini ümitsizliğe bırakır. Beklentiler boşa çıkar. Tenkitler artar. İttihat ve Terakki’nin karşısında güçlü bir parti bulunmamaktadır. Bu yüzden Cemiyet adeta bir muhalefet
gibi çalışır. Bunun üzerine Cemiyet-i İlmiye ulemasının, camilerde vaaz ve nasihat
etmeleri Şeyhülislam tarafından yasaklanır. Bu süreçte zaman zaman dergileri de
kapatılır. II. Abdülhamid’in istibdadını eleştirerek iktidara gelenler, bu defa parti istibdadı uygulamaya başlamıştır.
Ancak Mustafa Sabri Efendi altı ay sonra, İttihat-Terakki’ye ve II. Abdülhamid’in
indirilmesine verdiği destekten pişmanlık duyar. Meclis içinde ve dışında partiye
muhalefet etmeye ve eleştirmeye başlar. Beyanü’l-Hak’ta İttihatçıların idare sistemini tenkit eden sert yazılar yazar. İslami şuranın kaynağına dönmek gerektiğini bildirir. Milliyetçilik ve Turancılık siyasetini eleştirir. Kanun-i Esasi’nin tekrar uygulanmasını ister. 35. maddenin düzenlenmesiyle ilgili, Mecliste yedi saat süren uzun bir konuşma yapar. İttihatçıların meşruiyetini sorgular. Şer’i mahkemelerin1 Meşihat-ı İslamiye’den alınarak, Adliye Nezareti’ne bağlanmak istenmesine karşı çıkar.
İttihatçıların orduyu siyasete sokmalarını eleştirir. Bu arada İttihat ve Terakki’den de hızla kopmalar başlamıştır. Kendisiyle birlikte Elmalılı Hamdi Efendi’nin de dahil olduğu bir grup ulema, İttihat ve Terakki’den istifa eder. Bunlar Ahali Fırkasını
kurarlar (21 Şubat 1910). Bu fırka önemli bir muhalefet partisi olmuştur. Ancak
kısa bir süre sonra Hürriyet ve İtilaf Fırkası’na katılarak siyasi hayattan çekilmiştir..

….Uzak görüşlülüğü sayesinde Mustafa Sabri Efendi, başlarında M. Kemal’in olduğu grubun faaliyetlerinin ümmete büyük yaralar açacağını anlar. Konuya dair kanaatlerini Sultan Vahdeddin)’e de hissettirmiştir. Onun, Sultan üzerinde etkili olduğu
belirtilmektedir. Sultanın huzuruna çıkarak M. Kemal hareketine karşı görüşlerini
arz etmiştir. Bu görüşmede harekete karşı müsamahakar davranılmaması yolundaki
taleplerini iletmiştir. Bundan dolayı Damat Ferid Paşa’yı da eleştirmektedir. Hatta
hareketin silah yoluyla bastırılmasını da savunmuştur. Bu çerçevede 18 Nisan 1920’de Hilafet Ordusu adı altında bir ordu kurulmuştur. Bu ordunun görevi, ayaklanmalara destek olmak ve Ankara Meclisi’ni doğmadan boğmaktır. Ancak Mustafa Sabri Efendi’nin, sert tedbirler alınması yönündeki istekleri kabul edilmemiştir. Bunun üzerine kendisiyle birlikte Ticaret Nazın Cemal Bey istifa etmişlerdir (1920).
Bu olay üzerine meşihatta görevli olan Mustafa Sabri’nin damadı Pehlevan Kadri
Bey de önce Evkaf Müzesi Müdürlüğüne atanmış, oradan da Sinop’a sürgün edilmiştir.
Kemalistlerin iktidarı alması üzerine Mustafa Sabri, ailesi (oğlu, iki kızı ve damatları) ile birlikte bir daha geriye dönmemek üzere İstanbul’dan ayrılır (Şubat 1922). Yine Mısır’a gider.

Mustafa Sabri Efendi’nin Türkiye’deki hayatıyla birlikte aktif siyasi hayatı da artık sona ermiştir. Artık mücadelesine yurtdışında devam edecektir. Böylece bu safhadan sonra sözlü siyasetten yazılı siyasete geçmiştir. Bunu da “Artık kılıçla mücadele edemiyorum. Onun yerine bugün kalemi kılıç olarak kullanıyorum:’ sözleriyle
dile getirmiştir. Bütün dolaştığı yerlerde kitap ve basın yoluyla mücadelesine devam
eder. Özellikle Yunanistan’ın Batı Trakya bölgesinde kaldığı esnada Yarın gazetesini
çıkartır. Burada yazdığı yazılarda Ankara hükümetini çok sert şekilde eleştirir. Mısır’da da gazete köşelerinde tartışmalara katılır. Ayrıca yazdığı kitaplarla da bu mücadelesini sürdürür. Yurt dışında bulunduğu bu süreçte o, Türkiye Büyük Millet
Meclisi tarafından, Lozan Antlaşması gereğince alman bir kararla vatandaşlıktan çıkarılmıştır. 1S0’likler diye bilinen bu listede Mustafa Sabri dokuzuncu sırada, oğlu
İbrahim Sabri ise yüz on üçüncü sırada yer alır. 1 1 Ocak 1924 tarihinden itibaren
Mustafa Sabri Efendi’nin aldığı müderrislik maaşı da kesilmiştir.

….Şerif Hüseyin Vahdeddin’i sürekli ziyaret eder. Ancak bir yatsı namazı sonrası, Vahdeddin’den hilafeti kendisine bırakmasını ister. Bu istek karşısında şaşkına
dönen Vahdeddin düşünmek için mühlet ister. Ertesi gün olanları Mustafa Sabri
Efendi’yle paylaşır. Sonunda sessizce Hicaz’ı terk etme kararı alırlar. Vahdeddin ailesiyle birlikte tekrar İtalya’ya döner.”[1]

Acaba bu yanlışa ve yanlış safta yer almaya bu insanları iten sebep yoksa; “Yoksa hilmleri mi bunu onlara emrediyor:’[2]

Yoksa da akletmemiş olmaları mı?:” “Bizler işiten veya akleden olsaydık (şimdi) ateş ehlinden olmazdık:’[3]

Yoksa;” “Ben ondan hayırlıyım. Beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın”[4] kibri mi?

Yüz yıl önceki hal ve entrikalar çözülmeden, bugünü anlamak mümkün olmaz.

************  

”Bazı arkadaşlar bana Irak’tan gönderilmiş Arapça bir kitap getirdiler. Bu kitaptan yeni bir şeyler öğrendim. Cemaleddin-i Efgani, Efganlı değil, İranlı imiş. Ehl-i Sünnetten değil, Şiilerden ve Şiilerin Caferi kolundan imiş.”[5]

-“CEMALEDDİN’İN MASONLUĞU.
Cemaleddin-i Efgani’nin en büyük hatalarından biri masonluğudur. Hatta yalnız kendisi mason olmakla kalmamış, Mısır’da birçok ulemanın da bu mesleğe girmesine
sebep olmuştur. Masonluğa kabulü için masonluk locasına yazdığı Arapça mektubunu, Afşar İrec ve Usgar Mehdevi Beylerin Farsça cemi ve telif ettikleri “Mecmua-i İsnad ve
Medarik” adlı eserden alarak aşağıya tercüme ettik:
“Mahruse-i Mısır’da felsefi bilgiler müderrisi, ömrünün 37’nci yılına ermiş bulunan Cemaleddin-i Kabili der ki: Ben ihvan-ı Safa’dan reca eder: Hıllan-ı vefadan, yani ayıp ve kusurlardan masun olan mukaddes mason cemiyeti erbabından bu nezih topluluğa kabulüm ve bu şayan-ı iftihar meclisinin sırasına dizilenlerin arasına katılmam suretiyle
bana minnet ve ihsan buyurmalarını istida eylerim.”
Hürmetlerimle, Cemaleddin.
Bu istidaya verilen cevap da şudur:
Şarkın Yıldızı Locası. No: 1355. Kahire, Mısır: 7 1878/5878
Muhterem Cemaleddin Kardeşe,
Zat-ı alinizce malum olsun ki, geçen ayın 38’inci celsesinde , bu yıl bu locaya ihtiram reisi seçilmeniz, oy çokluğu ile vaki olmuştur. Bundan dolayı sizi ve bu büyük bahttan dolayı kendimizi tebrik ederiz. Şimdiki muhterem reisin emri ile siz kardeşimizi bu ayın gelecek cuma günü güneş kavuştuktan sonra Arabi saatle 2’de icap eden mutad tekriz
tamamlandıktan sonra kadumu teslim almanız için bu loca yerinde bulunmağa davet eylerim.
Sonra bu ayın 10’uncu Perşembe günü akşamı alafranga saat 6’da muhterem loca konkordiye reisinin tekrizi olacaktır.
Yapılacak işlere iştirak etmeniz için mezkur günde teşrifiniz rica olunur.
Her iki halde de elbiseniz siyah, boyun bağı ve eldivenleriniz beyaz olacaktır.”[6]

-“ŞEYH MUHAMMED REŞID RIZA-1836-1935.

O da üstadı Şeyh Abduh gibi mucizeleri tevil ve inkar eder.”[7]

-“ŞEYH MUHAMMED MUSTAFA B. ABDILMÜ’MIN EL-MERAĞI-1881-1945.

(Ezher rektörü olan) İmam Meraği ikide birde şu cümleyi tekrarlar dururdu: “Ben Ezher’de öyle alimler görüyorum ki, kendilerine başkasını taklit haramdır…” Bu sözün manası, Ezher’de öyle alimler var ki, her biri müçtehittir; müçtehidin başkasını taklit etmesi, yani başka müçtehidin sözü ile amel etmesi haramdır demektir. Bittabi Ezher hocaları müçtehit olunca, kendisi de haliyle müçtehitler müçtehidi sayılırdı.
Çünkü onların müdürü, üstadı mevkiindeydi. Zaten aradığı da buydu. Kendisine imam, müçtehit denilsin!..

Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi merhum gibi hakiki İslam uleması, Şeyh Muhammed
Abduh’u tenkit ettikleri gibi bunu ve emsalini de haklı olarak tenkit eder; makaleler yazarak hatalarını yüzlerine vururlardı. Lakin Meraği onlara cevap verebilecek kıratta
olmadığı için hiç ses çıkarmaz makamına sığınarak meseleyi zamana hallettirir; güya bu zevatı küçük görürmüş de onlarla münazaraya tenezzül etmezmiş gibi bir tavır takınırdı.

.. Şeyh Meraği üstadı Muhammed Abduh ve üstadının üstadı Cemaleddin Efgani gibi birçok tashihi güç hatalar işlemiştir.
Bunlarda da birkaç misal verelim:
1- Şeyh Meraği dahi üstadı Abduh ve arkadaşı Reşid Rıza gibi maddi mucizelere inanmayanlardandır.

2- Şeyh Meraği’ye göre fıkıh, yani İslam hukuku dinden değildir. Fukahanın delillerden çıkarıp tefri’ ve ihtilaf ettikleri, bazen amel edip bazen etmedikleri şeylere dinin ahkamı demek ve bunları inkar etmeyi dinden bir şeyin inkarı saymak ona göre tabirde israf sayılır.

3(4)- Şeyh Meraği’ye göre Arap olmayan kimseye Kur’an tercümesi ile namaz kılmak caiz, hatta evladır. Velev ki aslını okumağa kudreti olsun![8]

-“Şeyh Mahmud Seltüt de mucizeleri inkar edenlerdendir.

Şeyh Seltüt İngilizlerin orta şark ordusundaki Kadiyanilerden Abdülkerim Han’ın “Hazret-i İsa gökyüzüne kaldırılmış mıdır?” sualine: “Hazret-i İsa yeryüzünde ölmüş; gökyüzüne ruhu kaldırılmıştır” cevabını vermiştir. Ona göre gökyüzüne kaldırıldığına Kur’an-ı Kerim’de delil yoktur. Bittabi kaldırıldığı sabit olmayınca Kıyamete yakın yeryüzüne indirilmesi de bahis mevzuu olamaz. Halbuki İsa -aleyhiselam-‘nın gökyüzüne kaldırılması da indirilmesi de ikişer ayetle sabittir. “Bilakis Allah onu kendi nezdine kaldırdı”(39), “Seni kendi nezdime kaldıracağım” (40) ayetleri Hazret-i İsa -aleyhisselam-‘nın hususi bir şekilde semaya kaldırıldığını bildirir. Çünkü sadece ruhun semaya kaldırılması İsa -aleyhisselam-‘ya mahsus olmayıp, bütün peygamberlere ve bahtiyar mü’minlere am ve şamildir.”[9]

-”Reformcuların bu çılgın cereyanına maalesef en büyük şairimiz Mehmed Akif Bey merhumun da adı karışmıştır.

Şeyh Muhammed Abduh’a olan bağlılığını da mısralarıyla dile getirdi.[10]

-Ahmet Davutoğlu 1977 yıllarında Hayrettin Karamana da bazı yanlış fetvalarına cevap vermektedir. [11]

-Mustafa Sabri Efendi bir ifade ve tesbitinde:“Allah Şeyh Muhammed Abduh’u affetsin. Ezher’i kalkındırmak isterken eski alimlerine savaş açtı ve Müslümanları, özellikle de eğitimli gençleri onların etrafından dağıttı. Öldürünceye kadar yahut ölü gibi unutulmuş hale getirinceye kadar da peşlerini bırakmadı. Şeyh Muhammed Abduh’un bayraktarlığını yaptığı kalkınma sayesinde Dr. Zeki Mübarek gibileri er-Risale’de (sayı: 572) şunu demeye başladı­lar: 1Jslam’ı cahillerin elinden çekip kurtardık. Dinin esaslarını izah, artık bizim kalemlerimize kaldı.”
Muhammed Abduh’un projesi -anlattığımız üzere- yıkım merhalesiyle son bulmadı. Bilakis Üstad Ferid Vecdi Bey çıktı ve ayağa kalkmış el-Ezher’in minberinden Şeyh Abduh’un savaştığı alimlerle savaşıp yok etti. Üstad Ferid öldürülen bu alimlerin -başta “Usuluddin” (akaid, Kelam ilmi) olmak üzere- ilimlerini de öldürdü. Hatta editörlüğünü ve idareciliğini yaptığı el-Ezher Dergisi’nin 12. cildinin 9. Cüzünde şöyle dedi: Şayet yeryüzünde tabiatı1 karakteristik özelliği içinde Kelam ilminin yeşermesine müsait olmayan bir din varsa o din İslam’dır.”[12]

MEHMET ÖZÇELİK

20-09-2022

[1] Mevkıfu’l Akl. CİLT: 01– ŞEYHU’L İSLAM MUSTAFA SABRİ EFENDİ -Sh.16,19-20,54,64,92.

[2] Tur. 32.

[3] Mülk,1O.

[4] A’raf. 12.

[5] DİNİ TAMİR DAVASINDA DİN TAHRİPÇİLERİ. Ahmed Davudoğlu.Sh.14,41,53.

[6] Age.49.

[7] Age.88.

[8] Age.91-93.

[9] Age.95.

[10] Age.111.

[11] Bak. Age.151-157.

[12] Mevkıfu’l Akl. CİLT: 01– ŞEYHU’L İSLAM MUSTAFA SABRİ EFENDİ -Sh.79.

 

No ResponsesEylül 21st, 2022

ÇAP MESELESİ

ÇAP MESELESİ

Mümin bir delikten iki kere ısırılmaz. Eğer bir insan gerçekten iki kere hatta üç dört kere ısırılıyorsa, o kendisini bir sorgulasın.

Gerçekten kim ne kadar samimi veya ne kadar dürüst?

Çapı ne kadar?

Yalan mı konuşuyor, aldatarak iş mi görüyor?
Yüzyıllık bozuk zihniyet bu milleti çok aldattı. Şimdiye kadar hep münafıkane davrandı.

Artık gizlemiyor. Şimdi açıkça gidiyor ve aynı şekilde cephe alarak ve yalanlarla, dolanlarla, tamamen hileler ve samimiyetsizlikle de yine aynı şekilde kandırma yoluna gidiyor. Oysa Ayinesi iştir kişinin, kim ne yaptı ki ne yapacak?

Kırk yıllık kani olur mu yani.

Siyasetin çirkin yüzü.

Hep zaafımızdan ve ihtilafımızdan istifade edildi.

Timsah göz yaşları.
Timsah avını yedikten sonra, gözyaşı dökermiş.
Menderes’i asıp, Özal’ı zehirleyenler kabri başında gözyaşı döküyorlar.

Tevbe edemez mi?
Vazgeçmiş olamaz mı?
O Tevbe edenin samimiyet ve ciddiyetiyle alakalı.
Bir saat sonra tevbesini bozandan bir ümit bekleyenin kendisi tevbeye devam etsin, ciddi ve samimi olarak.
Milyonların hakkını ve hukukunu çiğneyenin ve de aynı hukuksuzluğa devam edip haksızları ve haksız ve hukuksuzlukları destekleyenin psikolojik desteğe ihtiyacı vardır.

-“Bize hep yalan söylediler ve biz inandıkça daha çok söylediler. MalcolmX .

*************  

Yüz yıldır Türkiye’de hala kendisini aşamamış birçok insan var.Deli gömleğinin içerisinde dönüp durmaktadır.Kısır döngü.Gövdesi burada, zihniyet hala yüz yıl öncesinde takılı kalmış.Bozuk plak gibi.Hep aynı şarkı, şeyy yani aynı terane.Anlat anlat anlamaz, kaynat kaynat kaynamaz.Az gitti, uz gitti, dere tepe düz gitti.Bir arpa boyu yol gitti.Kellim kellim, la yenfa’.Anlat anlat fayda etmez.

***********  

Türkiye’deki siyasi cehalet aslında cehalet asrındaki cehalete eş cehalettir.

O gün puta tapanlar bunun sebebinin; atalarından böyle görüp, devam ettirdiklerini söylüyorlardı.

Şimdi de aynı şekilde, neden falan partiye veriyorsunuz, falan yanlışı neden devam ettiriyorsunuz denildiğinde; hiçbir meşru sebep ve başarı örneği gösteremeden bunların da aynı şekilde; Biz atadan böyle gördük, ondan beri aynı şekilde bunu devam ettirmekteyiz, zihniyeti aynı zihniyettir.

Zaman değişse de cehalet asla değişmemektedir. İnsanların cehaleti de aynen devam etmektedir.

************ 

Bediüzzaman 100 yıl önceki tesbitinde doğunun üç hastalığından bahsetmişti. Bunlar; Zaruret, ihtilaf ve cehalettir.

Zaruret yani fakirlik. Bugün çok iyi imkanlar içerisinde bulunurken ancak bir şükürsüzlük durumu devam etmektedir.

İhtilaf az da olsa sürmekte ve o kadar üniversite ve eğitim kurumları ve iletişime rağmen cehalet hala devam etmektedir. 

Pkk doğunun bu cehaletinden istifade etmektedir.

-Evet her şey artık gün yüzüne çıktı.
Ancak basiretsiz olanların hala bunu görmeyip, onlarla beraber hareket etmesi ve de yüz yıl önceki oynanan aynı oyun gibi gözünü kör ettiği Erdoğan düşmanlığından dolayı aynı safta hareket etmeleri affedilecek ve izah edilecek bir durum değildir.
Lut kavmindeki lgbt-liler ile, onlara destekte bulunan Lut’un karısının arasındaki fark nedir?
Neticede her ikisi de helak olmuştur.
Bugünkü lgbt-liler ile, onlarla beraber hareket edip destek olan, en azından ses çıkarmayanlar arasındaki fark nedir?
Zira Lut’un kavminde 33 lgbt-li var iken, rivayete göre 70 binde teheccüt namazı kılan vardı.
Ancak bu sessizlikleri ve gündüz onlarla beraber arkadaşlıklarını sürdürüp sessiz kalmaları onları helak olmaktan kurtarmadı.
Zamanımızda ve memleketimizde de aynı durum yaşanıyor.
Bunda durum böyle olduğu gibi, bugün PKK’ya destek olanların hali de böyledir. Zira onlar zulme ortak olmakta, küfrün yanında durmaktadır.
Bu bir hükümdür; küfre rıza küfürdür, zulme rıza zulümdür.
PKK’ya doğrudan veya dolaylı, maddi veya manevi, fikren veya bedenen ortak ve taraftar olan zulmetmiş ve küfre düşmüştür.
Bunun sayısı altı milyon değil, altı milyar da olsa farketmez.
Ve bunu meşru görüp basite alan kişide, en az tabirle basitlik etmiş olur.
Katille, katile her ne suretle olursa olsun, yardım ve yataklıkta bulunan kişi, aynı cürmü işlemiş olur.
Tıpkı Yunan ve Yunanlı olmak ile, Türkiye’nin karşısında, Türkiye’ye karşı olmak arasında bir farkın olmaması gibi.
Maalesef, Erdoğan düşmanlığı, insanların gözünü kör etmiş, hainlerle ortak etmiş, vatan topraklarını düşmana bile peşkeş çekmiştir.
Hiç bir devirde bu kadar aleni ve açıkça ihanet ve cehalet içinde olunmadı.
Düşmanlıklar bu kadar net görülmedi.
Üç yüz yıllık kriptolar ortaya döküldü.

-Hıyanet ve ihanet hiç bu kadar açık ve net ortaya konulmamıştı.
Hep münafıkane, münafıkça ve iki yüzlü tavırlar sergilenmişti.
Bu da münafık yapının çökmesi, maskelerin düşmesi, mızrakların çuvala sığmaması, hep aynı yalanları söyleyip artık söyleyecek ve söylenecek yalanların kalmaması, yalancının mumunun yatsıya kalmadan sönmesi gibi sebeplerle artık düşmanlık ve oyunlar açıkça ortaya konulmakta, gerçek niyet gizlenmemektedir.
Yüz yıllık kumdan yalan kalesi çöktü. Çökmeye de mahkumdu.

MEHMET ÖZÇELİK

20-09-2022

 

 

 

 

No ResponsesEylül 20th, 2022

HAÇLI MUHİPLER CEMİYETİ

HAÇLI MUHİPLER CEMİYETİ

Filipinlerde uzun süre kalan bir arkadaş oranın yüz yıl önce yüzde doksanının Müslüman, yüzde onunun Hristiyan olduğunu söylerken, bugün bu durum tersine dönmüş ve yüzde doksanı Hristiyan ve yüzde onunun Müslüman olduğunu söylemişti.

70-80 yaşındaki adamların dahi kurban ve kurban etinin ne olduğundan haberlerinin olmadığını söylemişti.

İslam ülkeleri misyonerlerin vaad ve tehditleriyle ve de küçücük bir köye kocaman bir kilise yaparak oraya hakim olmuşlardır.

-“2. Dünya Savaşı sonrasında Türkiye-ABD ilişkileri açısından sembolik öneme sahip Missouri zırhlısı 1946 Nisan’ında İstanbul’a geldiğinde coşkulu törenlerle karşılanır. Basın da bu coşkudan geri kalmayan tezahüratlar eşliğinde buyur eder gemiyi. Ahmet Şükrü Esmer için bu ziyaret “bir dostluk tezahürü” iken, Abidin Daver “Amerika, Ortadoğu’nun koruyucusudur” diye yazar.”[1]

İngiliz muhibler cemiyetinden, Abd muhipler cemiyetine geçilmiştir.

Şimdi ise inen perdenin arkasındaki vahşet ve dehşet görüntüsü sırıtıyor.[2]

-“ İnönü’nün, manda ve himayeyi kesinlikle reddeden, milli sınırlar içinde vatanının bütünlüğünü esas alan kararın açıklandığı Erzurum Kongresi’nden (23 Temmuz-7 Ağustos 1919) sonra Kazım Karabekir’e gönderdiği “Bütün memleketi parçalamadan Amerika’nın murakabesine tevdi etmek yaşayabilmek için yegane ehven çare gibidir…” ifadelerinin olduğu mektup hem Falih Rıfkı Atay’ın “Çankaya” adlı eserinde hem de Kazım Karabekir’in “İstiklal Harbimiz” adlı eserinde yer alıyor.[3]

-Dünden bugüne tarih hiç değişmemiş. Oyun hep aynı oyun. Terane aynı terane.

-“ Şair ve kaymakam Eşref aynı zamanda sözünü budaktan sakınmayan bir hiciv ustasıydı. İçkiye düşkünlüğü ve devlet adamlarına yazdığı hicviyeler nedeniyle hayatı zorluklar içinde geçti. Sultan II. Abdülhamid ve istibdat aleyhine giriştiği şiddetli mücadele onu yoldan saptırdı, yurtdışına firara sürükledi. En nihayetinde İngiltere Kralı’na yazdığı mektup ihanetini uluslararası arenada da tescilliyordu.”[4]

-Bu topraklar bizimde, ya üstündekiler?

Yunanı denize mi döktük yoksa toprağa mı gömdük?

-“ 1921 sonlarında İzmir’in Türk bölgesinde Yunanlar tarafından İzmir’i Rumlaştırmak için getirilen Rum göçmenlerin iskân işiyle de uğraştığı bilinir.”[5]

-Bu memlekette 1980-den sonraki solcular gibi, yüz yıl öncesinde misyonerlerde Atatürk adını kullanarak her türlü misyonerliği yapmışlardır. Mesela;

-“ misyonerler Muhit dergisini Kemalizmin yayın organı göstererek Türk milletini İslamdan uzaklaştırıp Batılı hayat tarzının ve Hıristiyanlığın fikrî yapıtaşlarını bu topraklara serpmek amacıyla yaklaşık 5 yıl boyunca sıkı bir yayın faaliyeti sürdürmüş, deyiş yerindeyse bu uğurda kesenin ağzını sonuna kadar açmışlardı.”[6]

1863’te İstanbul’da Bebek sırtlarında kurulmuş olan Robert Kolej kısa sürede misyonerlik faaliyetlerinin
merkez üssü haline geldi. 1971’den bugüne eğitimin devam ettiği Arnavutköy’deki kampüs varlığını sürdürmektedir.

– “TUNÇ SOYER OSMANLI DEVLETİ İLE NE SÖYLEDİ?

TUNÇ SOYER İzmir’in düşman işgalinden kurtuluşunun 100’üncü yıl dönümü etkinliklerinde; işgalci Yunanistan’a tek kelime etmezken, Osmanlı’yı suçladı.

“100 yıl önceydi bu toprakları yönetenler gaflet, delalet ve hatta hıyanet içindeydi.” diyen Soyer, “Gençleri, kadınları, çocukları, geleceği hiç düşünmediler. Sadece saraylarındaki saltanatı korumak için bütün bir milleti ateşe attılar. İnsanlık onurumuzu, bağımsızlık tutkumuzu ve yaşam hakkımızı ayaklar altına aldılar ve teslim oldular.” ifadelerini kullandı.

Tamda Yunanlıların her vesile ile bize yüzlerce defa saldırmasına ragmen.

Maalesef yüz yıldır kutlamalarda uygulanan aynı terane ve hastalıkları yaşadık.

-“Osmanlı ülkesinde “fitnenin ve terakkinin” merkezi olarak değerlendirilen Amerikalı misyonerler49 Anadolu’daki Ermeni isyanlarında tahrikçilik ve teşvikçilik yaparak hem kendi inançlarını yaymışlar, hem de kendilerini himaye eden İngiltere’ye olan borçlarını ödemişlerdi. 1894’te Sason’da çıkan50 ve ardından Anadolu’ya yayılan Ermeni isyanları hakkında çoğu Türkiye’de vazife yapan Amerikalı misyoner papazlar tarafından çok sayıda kitap yazılmıştı. Propagandaya yönelik olarak benzer üsluplarla kaleme alınan bu kitaplar doğrudan doğruya İslâm’ı, Kur’an-ı Kerim’i, Hz. Muhammed’i (sas), Türkleri, Sultan II. Abdülhamid’in şahsiyetini ve politikalarını hedef almıştı.
Bu kitaplardan ilki, 1895’te Frederick D. Greene tarafından Gladstone’a ithaf edilen The Armenian Crisis in Turkey – The Massacre of 1894, Its Antecedents and Significance (Ermeni Krizi ve Türk Yönetimi, 1894 Katliamı, Oluşumu ve Önemi) adıyla New York ve Londra’da aynı zamanda yayınlandı.51 “Memalik-i Şahane’de Ermeni Buhranı ve 1894 Kıtaliyle Vuku’at-ı Mütekaddimesi ve Tafsilatı” adıyla Osmanlı belgelerine de yansıyan, Osmanlı yönetimi tarafından hemen yasaklanan ve tekzip edilen bu kitap, Sason isyanı hakkında Batı kamuoyunu yönlendiren ve kışkırtan, Haçlı seferi benzeri savaş çağrıları yapan 180 sayfalık bir propaganda broşürü idi.52 “Anadolu’daki halkın (Ermenilerin) bu isyanlarının insanlık adına acil müdahale için bir fırsat olarak kullanılması gerektiği” ileri sürülüyordu.”[7]

-” Amerikan misyonerlerinin Osmanlı topraklarındaki ilk faaliyetleri 19. yüzyılın başlarına tekabül eder. İmparatorluk sınırları içinde ilk Amerikan okulu ise 1824’te Beyrut’ta kuruldu. 1910’a gelindiğinde bu okulların sayısı 500’ü geçmiş ve yaklaşık 30 bin öğrenciye eğitim verilmişti. Bu kitlesel eğitimin bölgeye etkisi epeyce düşündürücüydü. Kolejlerin en tehlikeli yönü, imparatorluk topraklarında milliyetçiliği tetiklemeleri olmuştu. İlk Amerikan kolejine ev sahipliği yapan Lübnan aynı zamanda Arap milliyetçiliğinin yeşerdiği yerdi. Araştırmalar göstermektedir ki Osmanlı topraklarındaki Ermeni isyanlarıyla bu okullar arasında ciddi bağlantılar mevcuttu. Hatta bazı okullar Ermeni çetelerine silah ve mühimmat yardımı bile yapmıştır. Yine bu süreçte bölgedeki mezhebî gerilimler de epeyce artmıştı.

Misyoner okullarının bu şaibeli faaliyetleri tabii olarak rahatsızlık uyandırmış ve bazı itirazlara yol açmıştı. Bu yüzden ABD misyoner örgütlerini büyük oranda sahadan çekecek ve 19. asrın sonlarında onların yerini büyük şirketler tarafından kurulan vakıflar alacaktı. Bu değişime öncülük eden Carnegie, Ford ve Rockefeller vakıflarının başarıları yeni bir çığır açtı ve 20. yüzyılda ABD’de benzer amaçlara hizmet eden 40 binden fazla vakıf  kuruldu. Bunların bir kısmı ulusal düzeydeki faaliyetlerle yetinirken, bazıları küresel hayır kurumlarına dönüştü.

Şurası bir gerçekti ki bu süreçte hem ABD hükümetlerinin, hem de Rockefeller ve Ford vakıflarının yaptığı yardımlar Türkiye’nin rahat bir nefes almasını sağlamıştı. Peki, milyonlarca dolarlık bu yardımlar için Türkiye kime minnet duymalıydı? Dünyayı ahtapot gibi saran Amerikan emperyalizmine mi, yoksa sosyalist-komünist komşusu Sovyetler Birliği’ne mi?

… “Rockefeller ve Ford Vakıflarının Yatırımları Amerikan Küresel Hakimiyetinin Yolunu Açtı ve Türk Toplumuna Yeni Bir Şekil Vermeyi Amaçladı.

Amerikan okullarının açılması talebiyle gerilmeye başlayan Türkiye-ABD ilişkileri 1928’de Bursa Amerikan Kız Koleji’nde okuyan üç Türk öğrencinin Hıristiyan olmasıyla ciddi bir krize dönüşmüştü. Buna rağmen Cumhuriyetin kurucu kadroları Rockefeller Vakfının faaliyetlerine müsaade ettiler.
Dahası, Mustafa Kemal manevi kızlarını İstanbul’daki Amerikan kolejlerine göndermekte bir beis görmedi.
[8]

-Yüz yıl önceki hesaplaşma ve ona çanak tutan devlet ricali.
Suriye’den memleketimize gelen, daha doğrusu getirilen 50 Ermeni vatandaşı ve ona hamilik edenlerin ve alet olanların mücadelesi.[9]
PKK meselesi de Ermeni – Müslüman Türk meselesidir.[10]

MEHMET ÖZÇELİK

11-09-2022

[1] Derin Tarih. Nisan. 2021.Sh.68.

[2] https://tesbitler.com/index.php?s=ABD

https://tesbitler.com/index.php?s=M%C4%B0SYONER

[3] https://m.haber7.com/kultur/haber/3258322-sivas-kongresi-oncesi-ismet-inonuden-amerikan-mandasi-talebi

[4] Derin Tarih. Nisan. 2021.Sh.90,95.

[5] Derin Tarih- Kasım. 2018. Sh.20.

[6] Derin Tarih- Kasım. 2018. Sh.23,39.

[7] Derin Tarih- Temmuz. 2021. Sh.32.

[8] Derin Tarih- Mart. 2021. Sh.26,32-34,72.

[9]https://www.facebook.com/100008346600781/posts/pfbid0yK3q2HkMfE3YnhdAufDQXfdPMq8DTxFTF96KmS8JQUi66u1oRujnv5p3nunFeQvAl/

[10]https://www.facebook.com/100003042544804/posts/pfbid0KfW7E9aTqVtuAqmmUe7vn9pMkQgttkzxrS1eAMwXh5t3BgNH3oXQYB8kVipQFXsjl/

No ResponsesEylül 11th, 2022

ATEŞİ BOL OLAN ÜLKE İNGİLTERE

ATEŞİ BOL OLAN ÜLKE İNGİLTERE

Dünyayı ateşiyle, ateş gibi yakıcı hilesiyle yakan tek ülke İngiltere’dir.

Yahudiler karıştırırken, İngilizler yakmaktadır.

Yahudilere İsrail devletini kurduran İngiltere o zamandan bu zamana kadın, çocuk ve yaşlı demeden o yangın hala devam etmektedir.

Afrika ve Osmanlıya bağlı devletler hep İngiliz’in ateşiyle yanıp küle dönmüşlerdir.

-İngiltere yüz yılı aşkındır adeta Türkiye’yi valileri ve vekilleriyle yönetiyor. 

İngiliz ne kadar tehlikeli ise, onlarla iş tutanlarda en az onlar kadar tehlikelidir.

Kraliçenin ölümüyle birlikte yüz sene önce Osmanlıdaki ‘İngiliz Muhipler Cemiyeti’ yani İngilizi sevenler cemiyeti gibi, zamanımızdaki İngiliz muhipleri ve Kraliçenin gülleri vefalarını göstermek üzere uçtular.

İngiliz oyunu adeta ruhumuzda geçmekte, içimizi bilip kontrol etmektedir.[1]

Öyle ki; bir nehirde iki balık birbiriyle kavga ediyorsa, oradan bir İngiliz geçmiştir, denilmektedir.

-“ İngiltere’nin Ermeni meselesi ile ilgilenmesi 1877-78 Osmanlı Rus Savaşı sırasında başlamıştı. İngiliz yazar Dr. Humphrey Sandwith 1878’de kaleme aldığı bir yazıda,
“Bulgaristan’ın Türklerin vahşi ve zalim boyunduruğundan” Avrupalıların müdahalesi ile kurtarıldığını, Ermenilerin de bunu yapabileceklerini ileri sürüyorlardı.1 Ayrıca
savaş sonrasında Osmanlı Devleti’nin Doğu vilayetlerinde dolaşan İngiliz gezgin Fanny Janet Sandison da, “Osmanlı yönetiminden hiç hoşlanmayan Ermeniler kendilerini
koruyacak ve özgürlüğe kavuşmalarını garanti edecek herhangi bir gücün kollarına atılmaya hazırlar” diyerek bölgenin İngiliz entrikaları uygun olduğunu ileri sürüyordu.”[2]

Dünyada bakanlık olarak bakanlık kuran tek devlet, zulmüyle meşhur, dünyayı kendisine köle yapan devlet, İngiliz devletidir.

Müstemlekat nazırlığı yani kölelik bakanlığı adıyla tesis edilmiştir.

-”Han-Azad adlı Hınçak liderinin ifadesiyle 1890’da “Batılı güçleri içinde bulundukları uykudan uyandırmak için padişahın ve büyük güçlerin gözleri önünde, İstanbul’da bir ayaklanma gerçekleştirme” kararı almışlardı.23 Aslında bu aklı onlara İngilizler vermişti. Kumkapı olayının öncülerinden Mihran Damadyan’ın itiraflarına göre bu hadise planlanmadan önce İngiltere’de başbakanlık yapmış olan Gladstone’a yakınlığı ile bilinen ve Ermeni komitacılarla irtibatı Osmanlı istihbaratı tarafından da tesbit edilen Daily News gazetesi muhabirlerinden -muhtemelen İngiliz istihbaratı mensuplarından- Fitzgerald, bu eylemi düzenleyen Hınçak örgütü mensupları ile görüşerek onlara şunu söylemişti: “Ermenilerin dağınık olmalarından dolayı (Anadolu’daki) uzak vilayetlerde isyan çıkarmanız çok da anlamlı ve dikkat çekici
değil. Eğer Avrupa’da dikkat çekmek ve eylemlerinizin Batı’da ses getirmesini istiyorsanız İstanbul’daki asayişi hedef alan eylemler yapmalısınız.”
Bunun sonucunda 27 Temmuz 1890 Pazar günü, Kumkapı Ermeni Kilisesinde Hınçakların kışkırttığı çoğu genç 1500 Ermeni isyan etmişti.”[3]

-“Gladstone bütün politik hayatını “Kur’an-ı Kerim’in yok edilmesine” ve “Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanmasına adamıştı.” O, 19. yüzyılın Haçlı savaşçısıydı ve politika onun için Haçlı seferlerinin yalnızca başka bir boyutu olmuştu. Hükümete
katıldıktan sonra politikasını Hıristiyan-Müslüman çatışması zeminine oturtmuş; Bulgar bağımsızlığında, Ermeni milliyetçilik hareketlerinin gelişiminde, Mısır’ın Osmanlı İmparatorluğu’ndan koparılmasında, Yahudilerin Filistin’e yerleştirilmelerinde, Afganistan’da, Sudan’da ve İslâm dünyasındaki emperyalist
faaliyetlerde adı hep ilk sıralarda yer almıştı.”[4]

*” Bir İngiliz büyükelçisinden dinlemiştim: “Fransız merakı İngiltere’yi sardığı vakit, kendi eşyalarımızı attık ve Paris eşyaları edindik. Şimdi o attığımız eşyaları nerede bulursak altın pahasına geri alıyoruz,” demişti.
Ama İngilizler yemek masalarının üslûbunu değiştirmişlerdi. Biz ise eşya değil, bir hayat tarzı da değiştirdik. Bu değişme yeniden zevk bağlayıncaya kadar, güç ve aynı zamanda iğreti bir şeydir. Çok defa kuklalaştırır. Nitekim alafranga frengin, alaturka Türkün kuklası değil midir?
Sonra buhran evimizin dışına bulaştı. Şahsiyetsiz ve karaktersiz ahşap ve çimento yığınları arasında, minareler ve kubbeler, bir boğuluştan kurtulmak istiyormuşa döndüler.” Falih Rıfkı Atay.

–“ Türk düşmanı İngiliz Başbakanı Lloyd George ile Dışişleri Bakanı Lord Curzon Türkleri Avrupa’dan ve İstanbul’dan çıkarmanın hesaplarını yapıyorlardı. Nitekim Lord Curzon, 4 Ocak 1920’de İngiliz Hükümeti’ne sunduğu “İstanbul’un geleceği”ne ilişkin muhtırasında, Türklerin Avrupa’dan ve İstanbul’dan kesinlikle çıkarılması gerektiğini savunmuş ve yaklaşık 500 yıldır Avrupa’nın siyasî hayatını bozan tek sebep olmasından daha fazla Çanakkale’de geçit vermeyerek I. Dünya Savaşı’nı iki yıl kadar uzattıklarını, bunun da kendilerine milyonlarla ifade edilen maddî zararlara sebep olduğunu dile getirmişti.
Lord Curzon’ın görüşlerine kabineden karşı çıkanlar olduğu gibi (Savunma Bakanı W. Churchill ve Hindistan İşleri Bakanı Montagu) İngiliz iş ve askerî çevreleri de bu fikre karşıydı.
Sonunda İngiliz Hükümeti, başbakan ve dışişleri bakanının karşı oylarına rağmen 12 Ocak 1920’de Osmanlı Hükümeti’nin İstanbul’da kalması kararını aldı. Aynı şekilde Fransızlar da 11 Ocak 1920’de İslam dünyasından gelecek tepkileri gerekçe göstererek Lord Curzon’ın “İstanbul ve Boğazlar Devleti”projesini reddetmeye karar verdiler. Bunun anlamı, Osmanlı Devleti’nin devam edeceğiydi. Ancak Boğazlar deniz trafiğine açık olmalıydı.
Sonunda İtilaf Devletleri Osmanlı Devleti’ne sunulacak barış şartlarını görüşmek üzere 12 Şubat 1920’de I. Londra Konferansı’nda toplandılar. Konferansın 14 Şubat tarihli oturumunda Midye-Enez hattının batısındaki toprakların Yunanistan’a verilmesini ve Boğazların yönetiminin Türklerden alınması şartıyla İstanbul’un Türklere bırakılmasını kararlaştırdılar.

Onlar için yapılacak tek bir iş kalmıştı: İstanbul’un resmen işgali. O da 16 Mart
1920’de gerçekleşti. Öyle ki İstanbul’un işgali, ilk önce Şehzadebaşı karakolunun
basılmasıyla başladı ve burada 5 Türk askeri şehit olurken 9’u da yaralandı.
Ardından Meclis-i Mebusan, İngilizlerce basılarak Rauf (Orbay) Bey başta olmak üzere birçok milletvekili Malta’ya sürüldü ve bunun üzerine Meclis, 18 Mart’ta faaliyetlerini
tatil etti. Resmen bu işgal, başkent İstanbul’da etkin bir işgal yönetiminin kurulmasını sağlarken Osmanlı Devleti’nin de fiilen sona ermesine sebep oldu. Aynı zamanda Ankara’da yeni bir meclisin, TBMM’nin açılmasının önündeki engelleri de kaldırdı”[5]

-Dünkü İngiltere kralları ile bu günkü kraliçe ve kralları arasında fark yoktur. Nitekim;

“İngiltere’nin “Taçsız Kralı” olan ve 88 yaşında ölen Gladstone’un Westminster Abbey’de yapılan cenaze merasimine aralarında Kraliçe Victoria’nın oğlu VII. Edward ile torunu V. George (geleceğin kralları) başta olmak üzere 2500 seçkin davetli katılmış ve Westminster Abbey’nin Devlet Adamları Köşesi’nde toprağa verilmişti. İngiltere’nin en büyük politikacılarından olup siyasî etkisi günümüze kadar uzanmıştı. Nitekim İngiltere eski Başbakanı Tony Blair, bir asır sonra yaptığı bir konuşmada, “Politik ilhamımı Gladstone’dan alıyorum. O benim kahramanım” açıklaması yapacaktı.”[6]

-Ortadoğu üzerinde yapılan her yeni çalışma İngilizlerin bölgedeki karanlık faaliyetlerini bir nebze daha aydınlatıyor. Leyli Sedef Kalaycı’nın Arabistanlı Philby kitabı bunlardan biri. Bir İngiliz Casusunun Vehhâbî Devleti’nin Kuruluşundaki Rolü alt başlığını taşıyan çalışma, bizi adı T. E. Lawrence ve Gertrude Bell kadar duyulmamış,
ancak yürüttüğü çalışmalarla Arabistan tarihinde onlar kadar derin izler  bırakmış bir İngiliz casusundan haberdar ediyor.”[7]

-Bir kıssa Bin hisse.“İnsan onurlu doğar. Ve hiçbir insanın kraliçelerin vereceği onura ihtiyacı yoktu.” SEMBENESembène, 1997 yılında İngiliz Kraliyet Ailesi Özel Onur Ödülü‘ne layık görüldü. 74 yaşındaki yazar, törene katıldı, kürsüden Kraliçe II. Elizabeth’in yüzüne karşı, dünyayı şok eden şu konuşmayı yaptı ve ödülü almadan salonu terk etti:“Konuşmama İngiliz dilinde devam etmeyeceğim için hepinizden özür dilerim. Sizin topraklarınızdayım ve sizin sahibi olduğunuz sistem içinde, sizin tarafınızdan payelendiriliyorum. Ancak asıl konuşmam kendi öz dilimde olacaktır. Merak edenler, konuşmamın İngiliz diline tercümesini koltuklarında bulabilirler…İngilizler geldiklerinde ellerinde İncil, bizim elimizde topraklarımız vardı. Bize, gözlerimizi kapayarak dua etmesini öğrettiler. Gözümüzü açtığımızda ise; bizim elimizde İncil, onların elinde topraklarımız vardı…İngilizlerin dinini, dilini öğrendik. Uzak dünyadan gelen yeni dil ve din bizi hep çalışmak zorunda kalan itaatkâr köleler yaptı. Özgürlük için her karşı geldiğimizde, bizi birbirimizle savaşmak için ikna ettiler ve silah verdiler.İngilizler gelmeden önce topraklarımızda sadece kavga vardı. İngilizlerin kutsal dini bizim kavgacılığımızı kullandı; evlatlarımızı savaşçı yaptı. Hem de sadece kendi kardeşleriyle savaşan, dünyayı İngiliz dilinden ve İncil’den ibaret sanan vahşi savaşçılar…Hastalıklar yaydılar.Ne olduğunu bilmediğimiz içeceklerle bizleri hasta ve zayıf yaptılar. Atalarımızı zincirleyerek büyük şehirlerine köle olarak götürdüler. O büyük binaları, caddeleri, tünelleri ve kiliseleri, insan etinin üzerine inşa ettiler…Kendilerini temizlemek içinse sanatçılarına fikir adamlarına, “sadece kendilerini kapsayan insan tariflerini” yaptırdılar.Her çeşit yiyeceklerin büyüdüğü topraklarımıza ilaçlar döktüler. Toprağın altındaki yanıcı siyah cehennem kanı (petrol) için bizleri öldürdüler. Büyük acılar ve ölümcül işkenceler ördüler…Her gelen gemiden kıyılarımıza hep ikiye bölünmüş tekneler yanaştı. İlk gelenler zulüm ettiler, arkadan gelen arkadaşları zulmü durdurma vaadiyle bizleri ele geçirdiler. Bugün gelenler de aynı sistemle hala işgale devam etmekteler…Yeni ilaçları, biyolojik silahları ve hastalıkları deneyen gönüllü doktorlarınızı istemiyoruz.
Emperyalist sisteminizde geri dönüşüm ekonomisiyle aslında sömürü olan yiyecek yardımlarınızı kabul etmiyoruz
.
Birbirimizi anlamamızı zorlaştıran, şarkılarımızı ve masallarımızı unutturan fakir dilinizi reddediyoruz
.
Çağdaş dünya daveti içindeki, bizi zorla şekillendiren yüzeysel sanat kuramlarınıza karşı çıkıyoruz
.
Özgürlüğümüzü ilan ediyor, Afrikalı insanlar olarak doğduğumuzu ve Afrikalı ölmek için de bütün Avrupa’yı topraklarımızdan kovuyoruz
.
Birbirimizi öldürelim diye bize öğrettiğiniz ırkçılığı, Felsefe adına önümüze sürdüğünüz batının sığ kafalı laflarını, Hukuk adına yaptığınız bütün şovenistliklerinizi ve sanat diye dayattığınız bütün estetik öğretilerinizi Afrika topraklarından silene kadar Afrika sizinle savaşacaktır
.
Siz kabul etmeseniz de bir Afrikalı en az dünyanın herhangi bir yerindeki bir batılı kadar onurludur
.
İnsan onurlu doğar. Ve hiçbir insanın kraliçelerin vereceği onura ihtiyacı yoktur‼️”Sembene 1923’de doğdu, 2007’de öldü.Senegal sanat tarihinin en ünlü yazarı, senaristi ve yönetmenidir.Ancak onu ‘çok özel biri’ yapan şey, bu yeteneklerinden veya yazdığı God’s Bits of World (Tanrı’nın Dünya Bitleri), Xala, Black Docker (Siyahi Liman İşçisi) gibi kitaplardan veya yönettiği onlarca filmden biri değil.Sadece bir tepki, bir protesto eylemi, onu olduğundan daha ünlü ve çok daha özel bir sanatçı yaptı.”

MEHMET ÖZÇELİK

11-09-2022

[1] https://tesbitler.com/index.php?s=ingiliz

https://m.facebook.com/story.php?story_fbid=pfbid034JZioaHqB14SQbEjphRSn63PxhsnTHsHeHYeT773HvhLFSRxKjwjj85gitJtePGrl&id=100000089475595

https://www.facebook.com/100006719822258/posts/3340874659479829/

https://m.facebook.com/story.php?story_fbid=pfbid0rD6ys1DFmhhptebhFvHjx8WJkeKQ5XCqBfJsCNiMaeuKaes52MyfdSqsAHF7aVj4l&id=174306325974642

https://m.facebook.com/story.php?story_fbid=pfbid0r3PTi5oDhoRMoupbhTFG2C2V8ob264ZCjiSwroXNwf8Zz58tqrvcaWPG4ED7ziFFl&id=100001837561240

[2] Derin Tarih. Temmuz.2021.Sh.28.

[3] Derin Tarih. Temmuz.2021.Sh.32.

[4] Derin Tarih. Temmuz.2021.Sh.36,Bak.Haziran.2021.Sh.28.

[5] Derin Tarih- Kasım. 2018. Sh.54.

[6] Derin Tarih- Kasım. 2018. Sh.36.

[7] Derin tarih. Ocak.2021. Sh.93.

No ResponsesEylül 11th, 2022

ASIRLIK FERYADIMIZ

ASIRLIK FERYADIMIZ

Dünya kan ve göz yaşı ile kirlendi, kirletildi.

İlk kan döken Kabil ile birlikte durmayan kan, dinmeyen göz yaşları adeta nehir olup akmaya başladı.

Ancak hiçbiri de 20. ve 21. asırdaki kadar olmadı.

Her şeyde hep böyle birlerin veya birilerinin öncülüğünde akıp geldi.

-“O şehirde dokuz kişi (ya da grup) vardı ki, bunlar yeryüzünde bozgunculuk yapıyorlar iyilik tarafına hiç yanaşmıyorlardı.”[1]

(Buranın, Semûdluların «Hıcr» adlı şehri olduğu belirtilmektedir. Dokuz kişiden maksat dokuz insan olabileceği gibi dokuz gurup da olabilir.)

Ashab-ı Kehf yedi kişi idi.

Peygamber Efendimiz tek, iki, dört ve kırk kişiyle başladı.

Hayırda da şerde de hep birkaç kişinin çıkışıyla toplum gelişmiş, değişip dönüşmüştür.

Ashabı Kehf kendi asrının müsbet sembolü olurken, Ad ve Semud kavmi gibi helak olan toplumlar da şerrin ve helakin sebebi olmuşlardır.

Bugünkü lgbt birkaç kişinin çıkışı ve dengesizliği deyip geçiştirmemek gerektir.

Lut kavminde bunu yapan 33 kişi idi.

Bir rivayete göre bunlara ses çıkarmayıp, gündüzleri bunlarla beraber arkadaşlık yapan yetmiş bin teheccüt namazı kılanların olduğu ifade edilmektedir.

Ancak birkaç kişi hariç, hepsi helak edilmekten kurtulamamıştır.

Pkk’da böyle başladı.

Her şeyde bozulmadan paslanmaya, kokmadan kokuşmaya kadar bir yerde başlayıp da tedbir alınmayan o bozulma tümünü kaplar.

Kanser gibi. Bir yerde başlayan zararlı ur tedbir alınmadığında tüm vücudu sarması gibi.

-“Diri diri gömülen kız çocuğunun, hangi günahtan ötürü öldürüldüğü sorulduğu zaman..”[2]

Kızlarını diri diri gömmek sadece cehalet asrının insanına mahsus değildi.

Sonraki asırlarda da devam etmiş ve hala da devam etmektedir.

Ve bu durum sadece o insanların bedenlerinin toprağa gömülmesinden ibaret değil, onları bir meta gibi kullanmak ve maneviyatlarını dünya ve menfaat toprağına gömerek, ebedi hayatını da bitirmektir.

 

Daha sonraki dönemlerde bu Avrupa ve Hristiyan dünyasında da görülmektedir.

“Michelle T. King’in Between Birth and Death (2014) adlı kitabında, 16. yüzyıldaki bir Çinli kadının yetişkin oğluna, gençken bir bebeği öldürdüğünü anlattığı bir hikâyeye yer verilir:
“Hayatımın büyük bir kısmı boyunca, kalbime bu kadar ağır gelen başka bir sırrım olmadı. 24 yaşında iken bir kız doğurdum ve onu boğdum. Şimdi bile pişmanım. O zamanda o kadar yoksulduk ki, evimizde hiçbir şey yoktu… Bu küçücük köpük parçasını yetiştirmenin ne anlamı vardı? Boşu boşuna olacaktı.
Ne bana, ne de ona yararı olmayacaktı.
O yüzden onu boğmaya karar verdim.

Doğum esnasında çok kan kaybettiğim için bir türlü toparlanamadım. Bu yüzden
dedenlerin evindeki hizmetçi kız Si Xiu’dan onu boğmasını istedim. O da sığ suya attığı için gece boyunca ölmedi. Çok öfkelenmiştim, zorla kalktım ve kapıyı kapatarak boğulmasını bekledim. Kafamı çevirdim, gözlerimi kapattım ve sonra boğuldu. Bakamadım. Eyvahlar olsun!
Böyle zalimce bir şeyi nasıl yapabildim?”
‘Çukur kazıp bebeği gömeceğim’
Yeni doğan bir bebeği öldüren ebeveyn, kendisini onun henüz bir çocuk olmadığına ikna eder bir şekilde. Bazen de bebek, yetersiz kaynaklar için büyük kardeşi ile yarışmaktadır. Bunun olağanüstü derecede çarpıcı bir anlatımını Marjorie Shostak’ın Nisa: Te Life and Words of a Kung Woman (1990) adlı kitabında görüyoruz. Burada Nisa, Kalahari’de kardeşinin doğumunu hatırlamaktadır:
“Doğduktan sonra orada ağlayarak yatıyordu. Ona selam verdim: ‘Hu hu bebek kardeşim! Hu hu! Benim küçük kardeşim var. Günün birinde beraber oynayacağız’.
Ama annem dedi ki: ‘Bunun ne olduğunu sanıyorsun? Neden böyle konuşuyorsun?
Haydi kalk ve köye geri dönüp kazmamı getir.’ Sordum: ‘Neyi kazacaksın?’ Dedi ki: ‘Bir çukur. Bir çukur kazıp bebeği gömeceğim… Onu gömeceğim ki sana bakabileyim. Sen çok zayıfsın!’”
Bu alıntının da gösterdiği gibi, ebeveyn yenidoğan bebeğini, kendisinin onun henüz bir çocuk olmadığına ikna ederek kolaylıkla öldürebilmektedir. Bu insan öncesi bebek fikri, genellikle ritüellerde resmîleştirilir. Mesela antik Atina’da bir bebek, doğumundan bir hafa sonra gerçekleşen isim verme töreni yapıldıktan sonra öldürülemezdi. Erken dönem İskandinavya’sında, bir çocuğu vaftiz edildikten veya yiyecek verildikten sonra öldürmek yasadışıydı. Hıristiyan dünyanın her yerinde vaftiz edilme muhtemelen birçok
ebeveyn için dönüm noktası sayılıyordu.
17. yüzyıl gibi geç bir tarihte vaftiz kayıtları genellikle erkek bebeklerin kuşkulu bir
egemenliğini gösterirken, kızların çoğu ebeveyni tarafından toplumun dikkatine
sunulmadan önce sessizce yok ediliyordu.

1818 yılında Paris’te hastaneye terk edilen yetimlerin sayısı, şehirde doğan bebeklerin üçte birine ulaşmıştı. Maalesef bu yetimlerin çoğu hayatını kaybetti. Aynı yıl Paris’teki yetimhaneye kabul edilen 4 bin 779 bebekten 2 bin 370’i ilk üç ay içinde öldü. Avrupa genelindeki rakamlar yaklaşık olarak bu civardaydı. Olağandışı ölçüde lüks olan ve kontlar Adrey Razumovsky ile Aleksei Bobrinsky’nin eski saraylarında kurulan St. Petersburg Hastanesi, zirvede olduğu dönemde 25 bin çocuğa ev sahipliği yapıyor ve türünün örnek modeli kabul ediliyordu. Burada 600 sütanne ve yakın köylerden sayısız bakıcı anne çalışıyordu. Yine de yetimhaneye kabul edilen bebeklerin yarısı ilk altı hafa
içinde hayatlarını kaybettiler. Ancak üçte birinden azı 6 yaşına ulaşabildi.

-AFYON VERİLEREK ÖLDÜRÜLEN BEBEKLER
19. yüzyılda kreşin (baby farming) gelişmesi, annelere istenmeyen bebeklerinin bakımı için doğrudan bakıcı annelere ücret ödeme imkânı sundu. Annelerin sorunsuz bırakıp
gidebilmeleri için bakıcıların ücreti bir defada toptan ödeniyordu. Ancak kısa süre sonra bu sistem, bakıcıların bebekleri ihmal etmeleri veya afyon vererek öldürmeleri yüzünden kötü bir şöhrete ulaştı. 19. Yüzyıl sonlarında doğum kontrol yöntemlerinin yayılmasına kadar, Avrupa’da bebek cinayetlerinin oranında kayda değer bir gerileme
olmadı. Yani ancak daha az sayıda bebek sahibi olmaya başlayınca bebeklerimizi öldürmeyi bıraktık!”[3]

*************  

İnsanlığın kutsallığı ayaklar altına alındığı gibi, onun kıblesi olan Kabe’de bundan nasibini almıştı.

-“ KÂBE 22 YIL HACERÜLESVEDSIZ KALDI
Abbâsîlerin zayıflamaya başladığı dönemde Karmatîler Mekke’ye baskın yaparak
Hacerülesved’i yerinden söküp Ahsa’ya götürdüler (m. 935). Kâbe yaklaşık 22 yıl
Hacerülesvedsiz kaldı. Ayrıca bu dönemde Karmatîler ve Bedeviler hac yollarını keserek hacıları soydular, esir aldılar ya da öldürdüler.
924 yılındaki baskında 300 kadar hacı açlık ve susuzluktan vefat etti. Hac ibadetinin ifa
edilemediği bu dönemde Hallac-ı Mansur, “Bir kimse haccetmek istediği halde buna
imkân bulamazsa, evinde, hiçbir necasetin bulaşamayacağı ve hiçbir kimsenin
girmeyeceği dört köşeli bir oda ayırsın. Hac günleri gelince, onun etrafında tavaf etsin ve Mekke’de eda edilen bütün menasiki yerine getirsin!” diyecek kadar ileri gitmişti.”
[4]

-“ Türkiye’de hac resmen yasaklanmadı ama 1924- 1947 yılları arasında, yaklaşık bir çeyrek yüzyıl Türk pasaportuyla ve resmî yollarla hacca gitmek mümkün olmadı, fiilen süren bir yasak ve tedbirler manzumesi hep yürürlükte kaldı. Bunun sebeplerinden
biri Cumhuriyet’in ilanı ve Lozan sürecinden sonra Türkiye’nin, İslâm ülkeleriyle arasına mesafe koymak istemesiydi. Ayrıca bu tavır, 1923’ten sonra İslâm’ın
paranteze alınması ya da Müslümanlığın ve dinî hayatın kontrol altında tutulması yönündeki siyasî tercihlerin neticelerinden biriydi.”[5]

Bediüzzaman rüyada bir hitabede başımıza gelen musibetlerin kader cihetini anlatırken;

“Hangi fiilinizle kadere fetvâ verdirdiniz ki, şu musibetle hükmetti? Musibet-i âmme ekseriyetin hatâsına terettüp eder. Hazırda mükâfatınız nedir?”

Dedim: “Mukaddemesi üç mühim erkân-ı İslâmiyedeki ihmalimizdir: salât, savm, zekât.

“Zira, yirmi dört saatten yalnız bir saati, beş namaz için Hâlık Teâlâ bizden istedi. Tembellik ettik; beş sene yirmi dört saat talim, meşakkat, tahrikle bir nev’i namaz kıldırdı. Hem senede yalnız bir ay oruç için nefsimizden istedi. Nefsimize acıdık; kefâreten beş sene oruç tutturdu. Ondan, kırktan yalnız biri, ihsan ettiği maldan zekât istedi. Buhl ettik, zulmettik, O da bizden müterakim zekâtı aldı.” İslamın üç temel esasını terketmemizin sebebini böyle hikmetle açıklarken hac konusunda sükutu tercih etmiştir. Şöyle ki;”

“Rüya hacda sükût etti. Çünkü, haccın ve ondaki hikmetin ihmali, musibeti değil, gazap ve kahrı celb etti. Cezası da keffâretü’z-zünub değil, kessâretü’z-zünub oldu. Haccın bahusus taarrüfle tevhid-i efkârı, teavünle teşrik-i mesaiyi tazammun eden içindeki siyaset-i âliye-i İslâmiye ve maslahat-ı vâsia-i içtimaiyenin ihmalidir ki, düşmana milyonlarla İslâmı, İslâm aleyhinde istihdama zemin ihzar etti.
İşte Hint, düşman zannederek, halbuki pederini öldürmüş, başında oturmuş bağırıyor.
İşte Tatar, Kafkas, öldürülmesine yardım ettiği şahıs, biçare valideleri olduğunu, “ba’de harabi’l-Basra” anlıyor. Ayak ucunda ağlıyorlar.
İşte Arap, yanlışlıkla kahraman kardeşini öldürüp, hayretinden ağlamayı da bilmiyor.

İşte Afrika, biraderini tanımayarak öldürdü, şimdi vâveylâ ediyor.
İşte âlem-i İslâm, bayraktar oğlunu gafletle bilmeyerek öldürmesine yardım etti, valide gibi saçlarını çekip âh ü fîzar ediyor.
Milyonlarla ehl-i İslâm, hayr-ı mahz olan sefer-i hacca şedd-i rahl etmek yerine, şerr-i mahz olan düşman bayrağı altında dünyada uzun seyahatlar ettirildi.”[6]

*************  

DEMOKRASİYİ MÜDAFAAYA 5 YIL KÜREK CEZASI
4 Mart 1925’te Takrir-i Sükûn Kanunu çıkarılarak her türlü muhalefet yasaklandı, basın sansüre sokuldu.
İkinci devrede faaliyet gösteren İstanbul İstiklâl Mahkemesi çok meşhurdur. Halifelik taraftarı muhalif gazeteciler Hüseyin Cahit (Yalçın), Ahmet Emin (Yalman), Velid
(Ebüzziya) ve Ahmet Cevdet Bey ile eski Dersim mebusu ve İstanbul baro reisi Lütfi Fikri (
Düşünsel) Bey’e mahkûmiyet verildi. Lütfi Fikri Bey bir gazeteye verdiği mülakatta meşrutiyeti (demokrasiyi) müdafaa ettiği için 5 yıl kürek cezası aldı.”[7]

-“ İstiklâl Mahkemesi kurulur kurulmaz, azaları bir beyanname neşrederek
“Hiçbir kanun maddesine bağlı olmadan ceza verme salahiyetine sahip
olduklarını” ilan etmişti.”[8]

-“ Kayseri’de halkı şapka kanununa muhalefete teşvik etmek suçundan Şeyh
Hamdi Efendi ve 4 arkadaşı idam edildi. Sivas’ta halkın nümayişlerine liderlik
ettiği ithamıyla ulemadan iki kişi idama mahkûm oldu. Abdurrahman Efendi
kaçtı, fakat İmam-zade Necati Efendi infaz edildi. Aralarında belediye reisinin
bulunduğu 33 kişi de ağır hapse mahkûm oldu. Tokat’ta şapka ve türbeler
kanununu protesto eden Erbaa belediye reisi ağır hapse mahkûm edildi.
Maraş’taki nümayişlerde 39 kişi tevkif edildi. Aralarında Ulu Camii imamı Molla
İbrahim ve müezzin Hafız Mehmed’in de bulunduğu 5 kişi idama ve gerisi ağır
hapse mahkûm oldular. Giresun’da mahkemeye çıkarılan 60 kişiden Nakşi
Şeyhi Muharrem Efendi ve 2 hoca idama, 9 kişi de ağır hapse mahkûm oldu.
Giresun davası çerçevesinde İskilipli Atıf Hoca ve İstanbul ulemasından 27
kişinin muhakemesi Ankara’da yapıldı. Şapka inkılabından evvel yazdığı “Frenk
Mukallidliği ve Şapka” adlı bir risaleden dolayı, hukukun umumi prensibine
aykırı şekilde kanunlar geriye yürütülerek Atıf Efendi’ye ve Babaeski Müftüsü
Ali Rıza Efendi’ye idam cezası verildi. Atıf Efendi 1 Şubat’ta 15 sene küreğe
mahkûm olmuşken hükümet bu cezayı az buldu ve 3 Şubat’ta hüküm idama
çevrildi. Şair İhsan Mahvi, bir mektubundaki “Ne 64 kaldı, ne 102” cümlesinden
dolayı burada muhakeme olunmuştur. Ebced hesabıyla 64 “din”, 102 ise “iman”
demektir. Tahirül-Mevlevi, Ömer Rıza (Doğrul), Ahıskalı Ali Haydar Efendi ve Atıf
Efendi’nin kitabını basan Ermeni Mihran Efendi beraat etti. Tahirü’l-Mevlevi’nin
o günleri anlatan hatıraları matbudur. Mahkeme zabıtları da neşredilmiştir.
Burada zanlılara sorulan sualler, adalet tarihi cihetiyle trajikomikti.

Ankara İstiklâl Mahkemesi muhalefetin sindirilmesinde ve rejimin güçlenmesinde en mühim rolü oynamıştır. En çok idam cezası verip infaz eden İstiklâl Mahkemesi olma unvanına sahiptir. Meclis zabıtları ve Hâkimiyet-i Milliye gazetesinden öğrendiğimize göre, sadece şapka sebebiyle 33 kişi idama mahkûm olmuştur. Mecliste kanun aleyhinde konuştuğu için Nureddin Paşa bile mahkemeye çıkarılmıştır. Ne gariptir ki, kanundan birkaç ay evvel meclis merdivenlerinde başında hasır şapka ile gördüğü genç muhabir Hikmet Şevki’yi “Anandan şapkayla mı doğdun?” diye tokatlayan Kel Ali, şimdi şapka giymeyenlere ceza dağıtmaktadır.”[9]

***************   

-“ Köy Enstitüleri büyük ölçüde komünist Sovyetler Birliği rejiminden aparılmıştı ve rejime sadık kullar yetiştirme yanında Kemalist ideolojinin köylere indirilmesi projesinden başka bir şey değildi.

… Şunu açıkça ifade etmek gerekir ki Enstitülerden mezun olan yazarların birçoğu
Kemalist, milliyetçi, sol-sosyalist-milliyetçi ideolojinin dışına çıkamamışlardır. Bu
konuda Enstitülü yazarların eserlerinden birçok örnek vermek mümkündür.
Köy Enstitülerinden mezun olmuş, öğretmenlik yapmış, bilim insanı unvanını almış,
roman, hikâye, şiir yazmış birçok Enstitülü kendisini sosyalist, devrimci, solcu, demokrat olmanın yanı sıra milliyetçi, Atatürkçü, Kemalist olarak da addeder.

…. Köy Enstitülerinin kuruluş maksadı okuma-yazma öğretmek ve öğretmen yetiştirmek değildi. Cemiyet düzenini bozan hareketlere karşı ihtilal yaparak idareye el koymak, devrim sürecine, Marksizme ve Komünizme bir an önce ulaşmaktı. Müfredatın ideolojik dayatmaları, öğretmenlerin telkinleri, kitap ve konferansların muhtevası bunları yeterince çıplak bir şekilde ortaya koyuyordu.

Daha sonraki yıllarda yapılan şikâyetler üzerine tutulan müfettiş raporlarında
belirtildiği gibi, enstitülere davet edilen misafir öğretmenler, köy çocuklarına
“Allah’a inanıyor musun?” diye soruyor, inananları küçümsüyorlardı. Ayrıca:
1. “Aile kutsiyeti saçma sapan bir inanıştır. Tabiat, senin karın, benim karım diye bir ayırım yapmamıştır.
Bu, insan egoizmasının meydana çıkardığı bir şeydir. Bunları ortadan kaldıracak olan bizleriz” diyorlardı.
2. “Bugün biz hâlâ komünizmi kabul etmiyorsak bu o rejimin kötülüğünden değil, bizim kafamızın geriliğindendir” diye konuşuyorlardı.
3. Enstitülerde Marx ve Engels’in yazdığı Komünist Beyannamesi teksir edilmek suretiyle dağıtılıyordu.
4. Rus eğitim sistemi övülüyor, eğitimin ona göre yapılması telkin ediliyordu.
5. Düziçi Köy Enstitüsünde bayrağımızdan ayyıldız çıkartılarak onun yerine orak-çekiç çiziliyordu.

  1. Köy Enstitülerine davet edilen diğer öğretmenler: “Arkadaşlar! Köle olarak yaşayan köylüyü kurtarmak bize kalmıştır. Bunun için hükümeti devirmek, yerine geçmek, şehrin apartman sahibi ile köyde nemli toprak altında yaşayanın hakkını eşit etmeye
    çalışmalıyız. Bunun için yegâne çare Komünistliğin ilan edilmesidir” diye konuşuyorlardı. Öğrencilere Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) Maarifi, Karl Marx, hayatı ve eserleri konulu konferanslar veriliyordu.
    7. Öğrencilere Komünist yazarların eserleriyle Yurt ve Dünya, Adımlar, Ant, Pınar, Gün, Ses gibi komünist dergiler dağıtılıyordu. Köy Enstitülerinde bu komünist telkinlere karşı çıkan öğrencilerle kendilerini Komünizme kaptıran öğrenciler arasında
    zaman zaman kavgalar çıkıyordu.

Özetle:” “Bu memleketi yirmi beş yılda kızıllaştırmak isteyen bir komünist kundağı kurulmuştur.

…. Pulur Köy Enstitüsünde “rejim aleyhi telkinler yapmak ve sosyalist fikirleri geniş
ölçüde yaymak için çok sistemli bir metot takip edildiğini” belirten Müfettiş F. İsfendiyaroğlu’nun raporu, Pulur Köy Enstitüsü özelinde Köy Enstitülerinin komünizm propagandasının gerçekleştirildiği yapılanmalar haline geldiğini gösteren en sarsıcı örneklerden biri.”[10]

-Bende buna şahidim.

İlk açılan köy enstitülerinden biri olan Kırşehir/Çiçekdağı ilçesine 24-Ocak-1986 yılında Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Öğretmeni olarak atandım.

Daha göreve başlamam bile problem oldu. Okul müdürü parmağımda bulunan gümüş yüzüğün çıkarılmasını istedi yoksa göreve başlama kağıdını imzalamama müsaade etmedi.

 Kendisiyle üç saate yakın mücadele ettim.

Çiçekdağı Lisesinde 370 öğrenci kalıyordu. Bende bekar olduğumdan onların başlarında eğitmen olarak 1,5 yıl kaldım.

Özellikle doğudan gelen son sınıf Öğrencileri pansiyona Cumhuriyet gazetesi getiriyordu.

Mani oldum ve bana şu itirafta bulundular;

-Hocam geçen sene Fen Bilgisi öğretmenimiz sınıfta Allah diye bir şey yok, diyordu.

Bu günlere kolay gelinmedi.

-Cemal Kutay:” 1923’te benimsenen bir Türkiye Türkçülüğü masalı ile koskoca bir imparatorluğun kalıntısı olduğumuz hakikatine göz kapatılmış, tarihî gerçekler kaskatı bir mantığın insafsız ve merhametsiz kabuğuna sarılmıştır.”

-Bugün azımsanmayacak derecede büyük bir güruh kendi celladına adeta aşık olmuştur.

O da aile boyu.

“Celladına aşık olmuşsa bir millet,ister ezan ister çan dinlet.itiraz etmiyorsa sürü gibi illet,müstehaktır ona her türlü zillet. “Ömer Hayyam

-” Kendi kendime diyorum ki: Şişli, Kadıköy, Moda gibi semtlerde doğan, büyüyen, oynayan Türk çocukları milliyetlerinden tam bir derecede nasip alabiliyorlar mı? O semtlerdeki minareler görülmez, ezanlar işitilmez, Ramazan ve Kandil günleri hissedilmez. Çocuklar Müslümanlığın çocukluk rüyasını nasıl görürler?
İşte bu rüya, çocukluk dediğimiz bu Müslüman rüyasıdır ki bizi henüz bir millet halinde tutuyor. Bugünkü Türk babaları havası ve toprağı Müslümanlık rüyası ile dolu semtlerde doğdular; doğarken kulaklarına ezan okundu, evlerinin odalarında namaza durmuş ihtiyar nineler gördüler, mübarek günlerin akşamları bir minderin köşesinden
okunan Kur’an’ın sesini işittiler; bir raf üzerinde duran Kitabullah’ı indirdiler, küçücük elleriyle açtılar, gülyağı gibi bir ruh olan sarı sahifelerini kokladılar. İlk ders olarak besmeleyi öğrendiler; kandil günlerinin kandilleri yanarken, Ramazanların, bayramların topları atılırken sevindiler. Bayram namazlarına babalarının yanında gittiler, camiler içinde şafak sökerken tekbirleri dinlediler, dinin böyle bir merhalesinden geçtiler, hayata girdiler. Türk oldular.
Bugünün çocukları büyük bir ekseriyetle yine Müslüman semtlerde doğuyorlar, büyüyorlar, eskisi kadar derin bir tahassüs ile değilse bile yine Müslümanlığı hissediyorlar. Fakat fazla medenileşen üst tabakanın çocukları ezansız semtlerde, yani alafranga terbiye ile yetişirken, Türk çocukluğunun en güzel rüyasını göremiyorlar. Bu çocukların sütü çok temiz, hilkatleri çok metin olmalı ki ileride alafranga hayat Türklüğü büsbütün sardıktan sonra milliyetlerine bağlı kalabilsinler; yoksa ne muhit, ne yaşayış, ne semt hiçbir şey bu yavrulara Türklüğü hissettiremez.
Ah! Büyük cedlerimiz! Onlar da Galata, Beyoğlu gibi Frenk semtlerine yerleşirlerdi; fakat yerleştikleri mahallede Müslümanlığın nuru belirir, beş vakitte ezan işitilir, asmalı minare, gölgeli mescid peyda olur; sokak köşesinde bir türbenin kandili uyanır, hâsılı o toprağın o köşesi imana gelirdi. Beyoğlu’nu ve Galata’yı saran yeni yapıların yığını
arasında o mescidlerden, o türbelerden bir ikisi kaldı da gördük ki cedlerimiz kefere (kâfirler) Frenk mahallelerinin toprağına böyle nüfuz ederlerdi. Biz bugünün Türkleri bilakis Şişli, Nişantaşı, Kadıköy, Moda gibi küçücük bir şehri andıran yerlere yerleştik, fakat o yerler Müslüman ruhundan ari, çorak ve kurudur. Bir Üsküdar’a bakınız, bir de Kadıköyü’ne. Üsküdar’ın yanında Kadıköy Tatavla (Kurtuluş)’yı andırır. Eski Türklerin ruhları ile yeni Türklerin ruhları arasındaki farkı anlamak isterseniz, bu son asırda peyda olan semtlerle, İstanbul içlerini mukayese ediniz.

…Biz ki minareler ve ağaçlar arasında ezan seslerini işiterek büyüdük.
O mübarek muhitten çok sonra ayrıldık. Biz böyle bir sabah namazında anne millete dönebiliriz. Fakat minaresiz ve ezansız semtlerde doğan, Frenk terbiyesiyle yetişen Türk çocukları dönecekleri yeri hatırlayamayacaklar!” Yahya Kemal Beyatlı.

-” Osmanlı, yâd elleri kanıyla vatanlaştırmıştı, kanıyla ve adaletiyle.
Kâfir çocuklarına kucağını açmış, onlara kendi ruhunu nefhetmişti. [üflemişti]. Mağlupların evlatları birer cihan pehlivanı oldular: “Ruy-i zemine şemşir gibi” saldığımız “demir kuşaklı” birer “cihan pehlivanı”.
Yeniçeri, hidayete eren küfür, dost olan düşmandır. Damarlarında yabancı kanı taşıyan yüzbinlerce insan, küfrü yok etmek için kanlarını sebil ederler.
Yeniçeri, Osmanlı’nın en büyük mucizesi. Avrupa’yı Avrupa’ya, kâfiri kâfire kırdırmak. Evet ama, zulmeti nura kalbetmek [dönüştürmek] için.. O zafer şahinleri, birer sulh güverciniydiler. Ülkelere sefalet değil, hakikat ve medeniyet götürüyorlardı. Bir davettiler, kardeşliğe, adalete, saadete davet.

….. İstikbâlimizi kendimize karşı kazanmak zorundayız önce. En büyük tehlike: Bu tefekkür ataleti, bu zillete rıza, bu gururundan soyunuş.
İnsanın tek izzeti: Tefekkür. İnsan, “hayvan-ı natık” [konuşan hayvan] olduğu için, “ahsen-i takvim” dir [yaratılmışların en güzelidir]. Beni hayvan-ı nâtık olmaktan men ediyorsunuz, ne haddiniz diyemiyorum size. Esaretimden memnunum demek. Ama ben vicdanınızım, vicdanınız ve şuurunuz. Uçuruma koşuyorsunuz, durun diyemiyorum.
Bu teslimiyet bir idrakin intiharıdır, bir idrakin, yani bir milletin. Korkunuz…”Cemil Meriç.

-“ Ramazan bir ay, bazan 29, bazan 30 gün sürer. 29 gün Ramazanlarında, “bizim bir günümüzü çaldılar” diye alakalarıyla serzenişlerde bulunurlar. 30 gün oruç tutanlar Bayramın birinci günü oruç tutmadığından birşey yemeğe utanır ve bir nevi gündüz yemenin acemiliği ve mahcupluğu içindedir. Adeta giden Ramazandan sıkılır. Ramazan gidiyor, acaba bir daha seneye çıkacak mıyım diye ağlayanları bilirim ben.” Süheyl Ünver.

-“ Şehrin, Batı Avrupa an’anesinden tamamen farklı bir biçimde oluşumunun en belirgin örnekleri İslam şehirleridir. En parlak ve İslamî özelliği en üst düzeyde yansıtan şehirlerin de Osmanlı şehirleri olduğu söylenebilir.” Turgut Cansever.

-“ Sultan Abdülhamid ne derecelerde âdil veya i’tisâfâr idi? Onu burada teşrîh etmek nâ-be-mevki’ ve nâ-be-hengâmdır. Fakat gözlerini müebbeden kapamadan gördü ve kâni’ oldu ki pek ziyâde aranıyor. Ve Sultân Hamid’i arayan gözlerde hem telehhüf, hem nedâmet yaşları aynen görünüyordu.
Tabutu Topkapı Sarayı Hümâyûn’unun Hırka-i Saâdet dairesinden çıkarılırken bendegânı ağlıyor, düşmanları ağlıyordu. Ayân ağlıyor, meb’ûsân ağlıyor, hatta en büyük sitem-dîdelerinden olan Müşir Fuâd Paşa Hazretleri bile ağlıyordu. (…)
Ahmed Celâleddin Paşa’nın Hırka-i Saâdet dâiresi önünde bana söylediği sözleri mâdeme’l-hayât unutamam. Bu merdoğlu merd Çerkes, “Benim Allâh’a ve ahirete i’tikâdım vardır. Eğer velînimetim, bazı ef ’âlinden dolayı itâb-ı İlâhîye dûçâr olacaksa Allâh onun yerine beni cehenneme koysun!..” diyor ve hüngür hüngür ağlıyordu.

Daha ötede Sultân Abdülaziz’i hal’inden sonra kayığında Topkapı Sarayı’na kadar takîb etmiş olan Ser-esvâbı vefâkâr İlyas Bey ağlıyor, bütün cemâat, bütün ümmet ağlıyordu. Ayasofya’nın Sultân Mahmud Türbesi’ne kadar biriken binlerce halk ağlıyor, kadınlar “vâh vâh!..
Babamızdın, bizden büsbütün ayrıldın!.. Bizi kimlere bırakıyorsun!..” nevhalarıyla ağlıyordu. Milleti onu cân u dilden affetmişti. İnşâallâh onun da rûhu milleti affeder”
Süleyman Nazif.

Dünya bizi beklemektedir.

Bizde bir asırdır kırılacak zincirlerin son bulmasını bekliyorduk.

*TÜRKLER YENIDEN GELECEK!Dr. Hüseyin Kansu anlatıyor:“1 Eylül 1996’da Aliya İzetbegoviç’e Saraybosna’da uluslararası bir ödül verilecekti. Bu ödül törenine biz de katılmıştık. Aynı zamanda Emin Saraç Hocaefendi de katıldı. Emin Saraç Hoca, “Hüseyin! Senin burada çok tanıdığın var. Bizi böyle bir âlim, bir abid, birAllah dostu ile buluştur; ziyaret edelim kendisini.” dedi. “Peki efendim.” dedim.Sabah namazını kılmıştık. Daha sonra Emin Saraç Hoca, Mustafa Ataş, Ekrem Kızıltaş ve daha birkaç arkadaşla birlikte Hacimuliç Efendi’nin evine gittik. Bizi sokak kapısında karşıladı.Kollarını açtı. Emin Saraç Hoca’ya yaklaştı ve dedi ki: “ 120 senedir yolunuzu bekliyorum. Hep diyorlardı ki ‘Türkler bir daha gelmeyecek!’ Bense diyordum ki hayır, Türkler mutlaka gelecekler ve bir daha gitmemek üzere gelecekler. İşte geldiniz.”Sarıldılar, başladılar ağlamaya. Hepimiz onlara sarıldık. Böyle kaç dakika ayakta kaldık bilmiyorum. Sonra “Buyurun efendim!” dedi. İçeriye girdik. Evi iki katlı, bahçe içerisindeydi. Dedelerinden kalma iki yüz elli yıllık bir ev olduğu söyleniyor.Yukarı katta oturuldu, sohbet edildi. Emin Saraç Hoca, beni gördüğünde her zaman ‘Hüseyin, Halid Efendi’yi gördüğünde benim selamımı söyle!’ diye sitayişle bahsederdi ve başkalarına da anlatırdı.Vefatından dört gün önce Saraybosna’ya gitmiştim. Büyük oğlumun kızı dünyaya gelmişti. İsim koymaya beni çağırdılar. Döneceğim gün, karlı da bir gündü. Sabahsekizde telefon geldi.Telefondaki ses “Hacimuliç Efendi’yi kaybettik!” dedi. Hemen oğluma “Benim dönüşümü iki gün öteye erteleyelim.” dedim. Cenazesinde bulundum. Bana nasip oldu.”[11]
                                                                                                                MEHMET ÖZÇELİK

11-09-2022

[1] NEML SÜRESİ- 48. AYET.

[2] Tekvir-8-9.

[3] Derin Tarih.Ocak.2020.Sh.38-41.

[4] Derin Tarih. Temmuz.2021.Sh.47.

[5] Derin Tarih. Temmuz.2021.Sh.82.

[6] Sünuhat.71.72.

[7] Derin tarih. Şubat.2021. Sh.29.

[8] Derin tarih. Şubat.2021. Sh.31.

[9]  (Şevket Süreyya Aydemir, Suyu Arayan Adam)” Derin tarih. Şubat.2021. Sh.32.

[10] (Bir Başka Açıdan Köy Enstitüleri, s. 20).” Derin tarih. Ocak.2021. Sh.3,36,42,44-46,55,62.

[11] (Mesnevîhan – Saraybosna’da Mevlevîlik ve Mesnevîhan Hacı Hafız Halid EfendiHacımuliç, Mikail Türker Bal, Erdem, s. 97-98)

No ResponsesEylül 11th, 2022

KAYIP NESİL-KAYIP NESLİN ÇOCUKLARI

KAYIP NESİL-KAYIP NESLİN ÇOCUKLARI

Bu asrın çocukları, asrın kayıp çocuklarıdır.

Madden ve manen defolu, yaralı, özürlü hale getirilen çocuklarıdır.

Başarılı ve sağlıklı olanlar ise gayret, niyet, samimiyet ve iradesiyle kurtulmuş olanlardır.

Bir şekilde aslına, nesline, kök ve değerlerine bağlı kalanlardır.

Bu asrın insanı her kanaldan vuruldu, beslendiği damarlar tıkandı.

Bunların başında önce maneviyat kanalları tıkandı ve yok edilmeye çalışıldı. [1]

Daha sonra ise zehirler enjekte edilmeye çalışıldı.

Üç yüz yıllık bir hesap ve sürekli yenilgilerin neticesinde ortaya konulan planlarla ve planlı olarak.

“Bize bir nazar oldu / Cumamız Pazar oldu.
Ne olduysa hep / bize azar, azar oldu.”

1970 yılları inancımıza, ana trafomuza ilk açıktan saldırı oldu. Dinsiz bir nesil oluşturulmaya çalışıldı.

Zaten yüz yıllık maddi ve manevi kıtlıkla yetişen bu nesil büyük bir şok geçirmeye başladı.

Bu nesil şoklu bir nesildir.

1980 yıllarıyla başlayan görmemişlik, geçmişten gelen açlık ve susuzluk neticesinde zenginlik ve ölçüsüzlük ilk kırılan kapımız oldu.

Görünen o ki; şu anda milletin sıkıntısı darlıktan değil, bolluktan.

-Tek Tv-nin ve arkasından tv-lerin dünyamıza girmesiyle adeta kanalizasyonlara akmayan kanallar, evlerimize akar oldu.

Nesiller kirlenmeye başladı.

“Yeşilçam’ın ‘çirkin’ yılları: Bu tarz filmlerde oynamama imkân yoktu.

Usta oyuncu Ediz Hun’un hayatını anlatan “Film Gibi Geçti” kitabı Yeşilçam’ın kamera arkasına da yıllar sonra ışık tutuyor. 1965’ten 1970’e kadar ortalama yılda 8-9 filmde oynayan Hun, ilerleyen yıllarda ortalıktan kayboldu. Nedeni sektördeki erotik film furyasıydı. Ediz Hun, “Benim bu tarz filmlerde oynamama imkan yoktu” diye açıklıyor.”[2]
Üçüncü bir nesil oluşturulmaya çalışıldı.

Doğumunda ezanla ismi konulan, ölünce cenazesi camiye getirilerek cenaze namazı kılınan ve isterse cumadan cumaya, bayramdan bayrama giderken, akşamdan akşama her haltı yapan bir güruh oluştu. Yani;

Birilerinin Türkiye’de istediği Müslümanlık, istediği zaman içip istediği günahı işleyecek, istediği zamanda bayram namazına gidip, gerekirse kurban kesecek, ömrünün sonuna doğru elden ayaktan düşünce, evde kabul edilmeyince, bir statü kazanmak ve aklanmak içi hacca gidip, gerekirse de namaza başlayacak.
Allah merhametlidir.
Cehennemde yakmaz, nasıl olsa.
O kadar kâfir içinde benimi yakacak.
Ne kadar müslümansa?!
“İman edenlerle karşılaştıkları zaman, “İnandık” derler. Fakat şeytanlarıyla (münafık dostlarıyla) yalnız kaldıkları zaman, “Şüphesiz, biz sizinle beraberiz. Biz ancak onlarla alay ediyoruz” derler.”[3]

İki bin yılından itibaren kontrolsüz bir internet nesli çıktı.

Bu büyük nimete kontrolsüz dalındı.

Kayıplar verildi.

İnsanların interneti, bilgisayarı ve telefonu kontrol etmesi gerekirken, onlar insanları kontrol edip, yönlendirmeye başladı.

Üçüncü bir cinsiyetin kapıları açılmaya başladı.

Eşcinsel, lgbt ile zaten ateşin düştüğü evler, yakılmaya çalışıldı. Birde kılıf bulunmaya çalışıldı.

Eskiden bir şey bozulunca tamir edilir. Yırtılınca dikilir. Kırılınca yapıştırıldı.
Şimdilerde ise otomatikman atılıyor. Değiştirme yoluna gidiliyor. Ailelerde öyle olmuş. Boşanmaların sebebi de bu.

Kullan, at…

Beğenmedin, değiştir.

Elektrik almadın, düğme bozuk, şartel kapalı.

-Eşcinsellik doğuştan mıdır?

Allah yaratışı mükemmel yapmaktadır.

Fabrika çıkışı maddi ve manevi gelişmeye müsait, nihayet Kemal ve Cemalde yaratılmaktadır.

Beşerin eli karışmadıkça.

Tinet ve karakter bozulmadıkça.

-“Dünya hayatına dair konuşması senin hoşuna giden, pek azılı düşman iken, kalbinde olana Allah’ı şahid tutan, işbaşına geçince, yeryüzünde bozgunculuk yapmaya, ekin ve nesli yok etmeğe çabalayan insanlar vardır. Allah bozgunculuğu sevmez.”[4]

İnsan erkek ve dişi olarak yaratılmıştır.

-“Düşünüp ibret alasınız diye her şeyden (erkekli dişili) iki eş yarattık.”[5]

Bu insanlarda olduğu gibi, hayvan ve bitkilerde de söz konusudur.

Çift cinsliyetli olanlarda zaten iki cinsten biri olmayı seçebilmektedir.

Nitekim bizde iki sanatçı bu özellikte idi.

Toplumun bu noktada zihnini bulandıranlar lgbt propagandası yapıp, gençleri Lut kavminin ahlaksızlığına sevk etmek içindir.[6]

Yoksa böyle bir gen meselesi yok.

Tinet ve karakter meselesi var.

Ehl-i irfân arasında aradım kıldım talep.
Her hüner makbûl imiş, illâ edep, illâ edep.

MEHMET ÖZÇELİK

10-09-2022

 

[1]https://www.facebook.com/100004347071175/posts/pfbid01BpYHVFF2ejcJPk3PoSXDCYaWSht8yLMtaCLGAapJDM7oR5BEHu45typYpXMwegYl/

[2] https://www.yenisafak.com/hayat/yesilcamin-cirkin-yillari-bu-tarz-filmlerde-oynamama-imkn-yoktu-3836361

https://youtu.be/hESIVQdibMo

[3] Bakara 14.

[4] Bakara-204-205.

[5] Zariyat.48.

[6] http://www.tesbitler.com/2015/07/01/lut-kavmi-geri-geliyortarih-tekerrur-ediyor/

https://www.haber7.com/foto-galeri/74685-lgbt-propagandalari-lut-kavmini-akillara-getirdi-iste-o-kuran-ayetleri

 

No ResponsesEylül 10th, 2022

HİSSE-34

HİSSE-34

Güneşi testiciye sordum, hayattır dedi…Dönüp buzcuya sordum, felakettir dedi…. 

**************** 

İBRİK MENKIBESİ…

 

Muhyiddin-i Arabi Hazretleri gençlik yıllarında iken, Bağdat’ta bir işi olması sebebiyle uzun bir yolculuğa çıkar… Bu yolculuk esnasında bir dere kenarında balık tutmaya çalışan derviş kılıklı bir adama rastlar,adama yaklaşır ve selam verir! Ne yaptığını sorar!

Adam: ben gördüğün şu sazdan yapılmış kulubede yaşıyorum,geçimim içinde her gün iki balık tutarım, biri kendim için biriside sizin gibi yolu düşenlere ikram etmek için der.

Muhyiddin-i Arabi Hazretleri adama misafir olur…adam ne tarafa yolculuk yaptığını sorar…mübarek: Bağdat’a doğru gidiyorum deyince adam çok sevinir ve “benim orada çok sevdiğim bir ALLAH adamı vardır.. O nun yanına uğrayıp benim için nasihat etmesini rica edermisin.” der..

Muhyiddin-i Arabi Hazretleri : tabi zaten gidiyorum.orayada uğrarım der..neyse yolculuk devam eder..

Bağdat”a varır.. kendi işlerini gördükten, sonra! “şu dervişin dediği zata bir uğrayayım diye düşünür… ve o adrese uğrar..

bir de bakarki, kapıda nöbetçiler ve bir sürü hizmetlileri olan ulu bir konak!

Derdini anlatır, o zatın kendisini kabul edeceği haber verilir…içeri girer,O zatla tanışır.! sohbet ederler,dervişten bahseder, O zat dervişi tanır..

Muhyiddin-i Arabi Hazretleri müsaade istemeden önce dervişin nasihat istediğini söyler…

O mübarek zat bir süre gönlüne eğildikten sonra başını kaldırır ve “söyle ona dünyayı gönlünden çıkarsın” deyince

Muhyiddin-i Arabi Hazretleri şaşırır ama bir şey söylemez….ve oradan ayrılır…

Günlerce süren yolculuktan sonra tekrar o dervişin oturduğu sazdan kulubeye varır..

Onunla hoş beşten sonra,derviş O mübarek zat bana nasihat ettimi diye heyecanla sorar!

Muhyiddin-i Arabi Hazretleri:”Evet sana nasihat etti…” dedi ki “söyle ona dünyayı gönlünden çıkarsın” deyince.. derviş bir nara atar ve bayılır!..

Ayıldıktan sonra Muhyiddin-i Arabi Hazretleri onun bu haline hayret ederek derki! “ben bu işten bir şey anlamadım..Sana dünyayı gönlünden çıkartsın diyen zat ihtişam içerisinde nöbetçileri, hizmetçileri olan ulu bir konak ta yaşıyor…

Ve senin gibi hiç bir şeyi olmayan bir dervişe “dünyayı gönlünden çıkartsın” diyor..

sende bu hale düşünüyorsun bu işteki sır nedir? bana da söyle…

Derviş derin bir ah çektikten sonra “benim” diyor “işte sende gördün dünya adına neredeyse hiç bir şeyim yok geçimimi dereden balık tutarak temin ediyorum, sazdan yapılmış kulübemde ise abdest almak için kullandığım bir İBRİĞİM var, lakin ben ne zaman namaza dursam zikre, ibadete yönelsem bütün varlığım olan o İBRİK kaybolurmu? yoldan geçen birisi alırmı? düşüncesi benim kalbimi sürekli meşgul eder!

“O” zat bir sürü dünya malına sahip iken hiç bir malı “O” nunla ALLAH arasına girmezken benim üç kuruşluk “ibriğim” bana perde olur, ALLAH”la arama girer….onun için “O” mübarek bana bu nasihatte bulunmuş deyince,

Muhyiddin-i Arabi Hazretlerinin gönlünde büyük fırtınalar kopmasına sebep olur….

 

************** 

 

Nasreddin Hoca’nın Evliliği
Nasreddin Hoca’ya sormuşlar:
– Hocam, evliliğiniz nasıl geçti?
Hoca da anlatmış:
– Evliliğimizin ilk senesi çok güzel geçti… Ben söyledim, hanım dinledi,
ben söyledim hanım dinledi… İkinci sene, bizim hanım işi anladı… O
söylemeye başladı… O söyledi ben dinledim, o söyledi ben dinledim…
– Peki, hocam, sonra nasıl oldu, diyenlere de,
– Hiç sormayın, demiş, sonraki yıllarda da, ikimiz birlikte söyledik,
komşular dinledi…

 

İmam-ı Azam ve yaşlı annesi
Bir gün İmam-ı Azam Ebû Hanife’nin yaşlı annesi, oğlundan kadı
efendiye yeminle ilgili bir soru sormasını ister. Ebû Hanife, Bağdat’ın en
büyük âlimi olmasına rağmen annesinin gönlünü hoş etmek için kadıyla
görüşür ve ona annesinin sorusunu sorar. Kadı efendi de sorunun cevabını
Ebû Hanife’den öğrenir. Sonra da “Bu cevabı annenize aynen söyleyin.”
der. Ebû Hanife annesine gider ve sorusunun cevabını verir. Böylece
gönlünü hoş etmiş olur. Ebû Hanife cevabı kadı efendiden daha iyi bildiği
halde annesine “Ben kadıdan daha iyi bilirim.” vb. bir ifade kullanmaz..

 

Âlimlerin rivâyetlerdeki titizliği:
Suriyeli merhum âlim Abdülfettâh Ebû Gudde Hoca Efendi, Safahât min
Sabri’l-Ulemâ alâ Şedâidi’l-İlm ve’t-Tahsîl
isimli eserinde hadis âlimlerinin
bir hadisi, hatta bazen hadisteki bir kelimeyi doğru bir şekilde yazmak için
ne zorluklara katlandıklarına dâir birçok örnek verir. Bunlardan bazıları
şöyledir:
[160]
Tâbiîn âlimlerinden Ebu’l-Âliye (rh) şöyle demiştir:
“Biz Basra’da Resûlullah (sav)’ın ashâbından rivâyet edilen bir hadis
duyardık. Fakat içimiz rahat etmez, onların ağzından duymak için
bineğimize atlar, tâ Medine’ye giderdik.”
Yine tâbiîn âlimlerinden Saîd b. Müseyyeb (rh) şöyle demiştir:
“Ben tek bir hadisi öğrenmek için günlerce yolculuk yapardım.”
Başka bir tâbiîn âlimi, ilim ve takvâsıyla meşhur İmam Şa‘bî (rh) üç hadis
duymuş, belki Resûlullah (sav)’la görüşmüş birisini görür de bu hadisleri
sorarım ümidiyle Kufe’den kalkıp Mekke’ye seyahat etmiştir.
Yine tâbiîn âlimlerinden Hasan el-Basrî ve Mesrûk’un bir hadis değil
sadece bir kelimenin doğru şeklini öğrenmek için seyahat ettikleri rivâyet
edilmiştir.

 

*Şair Nâbî
Osmanlı Devleti’nin büyük şâirlerinden Urfalı Yusuf Nâbî 1678 senesinde
bir kafile ile hac yolculuğuna çıkar. Kafilede bazı devlet adamları ve paşalar
da vardır. Hicaz bölgesine giren kafile gece yarısı Medine-i Münevvere’ye

yaklaşmış ve bir yerde konaklamıştı. Nâbî bakar ki kafilede bulunan bir
paşa ki rivâyetlere göre bu kişi Râmi Mehmed Paşa’dır, muhtemelen
farkında olmadan ayaklarını kıble tarafına doğru uzatmış yatıyordu.
Mübarek topraklarda gördüğü bu manzara Nâbî’nin canını sıkar, bu duruma
üzülür. Hemen paşanın duyacağı bir şekilde içinde şu beyitlerin yer aldığı
meşhur şiirini okumaya başlar:
Sakın terk-i edepten, kûy-i mahbûb-ı Hüdâdır bu!
Nazargâh-i ilahîdir, Makâm-ı Mustafâ’dır bu.
Mürâât-ı edep şartıyla gir Nabî bu dergâha,
Metâf-ı kudsiyâdır, bûsegâh-ı enbiyâdır bu.
Bu beyitlerin günümüz Türkçesi şöyledir:
Edebi terketmekten sakın! Zira burası Allah’ın Habibi’nin beldesidir.
Burası, Allahu Teâlâ’nın devamlı nazar kıldığı bir yerdir; Muhammed
Mustafâ’nın makamıdır.
Ey Nâbî, bu dergâha edep şartlarını gözeterek gir.
Burası, meleklerin tavaf ettiği ve peygamberlerin (toprağını, eşiğini)
öptüğü bir yerdir.
Bu beyitleri işiten paşa hemen toparlanır. Nâbî’ye dönerek:
– Ne zaman yazdın bunları? Senden başka duyan oldu mu onları? diye
sorar. Nâbî şöyle der:
– Sizi bu halde görünce içime gelen ilhamla şimdi yazdım ve okudum.
İkimizden başka bilen yok!
Paşa şöyle der:
– Öyleyse aramızda kalsın.
Kafile, sabah ezanına yakın Mescid-i Nebevî’ye yaklaşır. Bir de bakarlar
ki mescidin minârelerinden müezzinler, ezandan önce, Nâbî’nin paşayı
uyardığı şiirini okuyorlar. Nâbî ve paşa şaşırırlar. Hemen müezzinin yanına
giderler. Nâbî büyük bir heyacanla sorar:
– Allah aşkına söyle, ezandan önce okuduğun o kasideyi kimden
öğrendin?
Müezzin der ki:
– Bu gece Peygamber Efendimiz (sav)’i rüyamda gördüm. Bana şöyle
buyurdular:
– Ümmetimden Nâbî adında bir şair beni ziyarete geliyor. Onu, ezandan
önce, benim için yazdığı kasideyi okuyarak karşıla!
– Ben de Efendimiz (sav)’in emrini yerine getirdim.
Müezzinin bu müjdeli sözlerini duyan Nâbî sevincinden gözyaşları döker.
Karahan, Nâbî, s. 10

 

*Kusurlu Mal
İmam-ı Âzam Ebû Hanîfe (rh), ticaretle uğraşan varlıklı bir ailenin
çocuğu olarak Kûfe’de dünyaya gelmiştir. Kendisi de ilim öğrenmeye
başlamadan önce kumaş ticaretiyle uğraşmış, ilim hayatına atılınca da
ticaret işini ortakları aracılığıyla sürdürmüştür.
İmam-ı Âzam’ın Hafs adında bir ortağı vardı. Onu kumaş satması için
zaman zaman komşu şehirlere gönderirdi. Yine bir gün onu şehir dışına
gönderirken:
– Şu şu mallar kusurlu. Bunları satacağın zaman alıcıya söyle, diye uyarır.
Hafs bütün malları satarak Kufe’ye geri döner. Kusurlu elbiseleri de
kusurlarını söylemeden satmıştır. Ve bu elbiseleri kimlere sattığını
hatırlamaz.
Ebû Hanîfe bu durumu öğrenince içi rahat etmez ve bu kusurlu malların
tamamının parasını ihtiyaç sahiplerine dağıtır.
Ebû Hanîfe insanların sevgisini kazanmaya çok düşkündü, dostlukları
sürdürmeye özen gösterirdi. Herhangi birisi yanına oturup da kalktıktan
sonra onu tanıyanlara durumunu sorardı. İhtiyaç sahibiyse ihtiyacını giderir,
hastaysa ziyaretine giderdi. Bu yolla insanların gönlüne girer, sevgilerini
kazanırdı.
(Abdurrahman Ra’fet el-Bâşâ, Suver min Hayâti’t-Tâbiîn, I, 489-490; Ebû
Zehra, Ebû Hanîfe, s. 34.)

*********** 

Mübârek bir cum’a günü sevgili Peygamberimiz, mescidde hutbeye çıktılar.

 

Hazret-i Abdullah da telâşla, cum’aya yetişmeye çalışıyordu. Henüz epeyce ilerde, “Beni Ganm”de bulunuyordu. Tam o sırada, Peygamber efendimizin:

– Oturun! buyurduklarını işitti.

 

Derhal bulunduğu yere oturdu. İki Cihân Güneşi’nin hutbeleri bitinceye kadar da, yerinden kalkmadı. Bu hâli gören Müslümanlar, durumu Peygamber efendimize arz ettiler:

 

Resûlullaha itâ’at

– Yâ Resûlallah! Revâha oğlunun, nerede oturduğunu görüyor musunuz?

 

Sevgili Peygamberimiz o tarafa doğru baktılar.

– Çünkü sizin “oturun” emrinizi, orada duydu ve hemen oturdu!.. dediler.

 

Peygamber efendimiz bu hareketten çok hoşlanıp, Hazret-i Abdullah’a:

– Cenâbı Hak senin, yüce Allaha ve Resûlüne olan itâatte hırsını arttırsın, diye dua buyurdu.

 

******”

No ResponsesEylül 7th, 2022

CİHAT RUHU

CİHAT RUHU

Sözde değil, özde.

Öz benliğinde.

Öz-lemle.

Öz-üyle.

Özünü katarak.

Öz-den..

Tarihi filimler bu özü tetikledi.

Öz benlik kazandırdı.

“Derken, Allah’ın izniyle onları bozguna uğrattılar. Davud, Câlût’u öldürdü. Allah, ona (Davud’a) hükümdarlık ve hikmet verdi ve ona dilediğini öğretti. Eğer Allah’ın; insanların bir kısmıyla diğerlerini savması olmasaydı, yeryüzü bozulurdu. Ancak Allah, bütün âlemlere karşı lütuf sahibidir.”[1]

**************  

Yunanın Helenizm hayal ve heyulası, Ermenistan’ın büyük Ermenistan kuruntusu, İsrail’in büyük İsrail hırçınlığı, İran’ın Sasani İmparatorluğu düşüncesi hiç bitmeyecek ve sürekli canlı tutularak yaşatılacaktır.
Biz istisna tutulduk.
Neredeyse yüz yıla yakın bizdeki Osmanlı hayali sadece küllenip tozlanmadı, paslanıp yok edilmeye çalışıldı.
Çünkü Osmanlı’nın altında ve arkasında İslam’ın evrenselliği ve İ’la-i Kelimetullah vardı.
Bizdeki o ruh yok edilmek üzere hapsedildi.
Ordu’da bulunan o ruh yeni yeni uyku sersemliği içerisinde kendine gelmektedir.
Geldikçe hem kendi din kardeşlerine ve de insanlığın imdat ve yardımına koşmaktadır.
Bizdeki cihat ruhu öldürülmeye ve söndürülmeye çalışıldı.
Cihatta iki hedef bulunmaktadır;
Biri, düşmanın tehdit ve tehlikesini defetmek. Tıpkı PKK ve Deaş veya terörü besleyen unsurlara karşı mücadele etmek. Bu ise silahla ve askerle olur. Buda kılıçların kınından çıkarılmasını gerektirir.
Diğeri ise, manevi mücadele ile kılıçların kınına girmesiyle, medenice ve ikna yoluyla tebliğ faaliyetinde bulunmaktır.
Hristiyanlık dünyası ve batı birinci yolu tercih edip, ikinci yolu istemiyor. Kaostan besleniyor. Sonucu ve bitişini şimdiden görüyor. Sulh anında insanlığın nazarının İslamiyet’e ve düşünüp sorgulamaya varacağını siyaseten biliyor.
Kur’an’ı Kerim[2] ve hadisi şerifler[3] cihadı emreder.
Bu zamandaki en büyük cihat, manevi cihattır.
Daha açık ifadeyle, marifet cehenneme göndermek değil, cennete yönlendirmektir.
Kaybetmek değil, kazanmaktır.
Şehitlik mi daha üstün yoksa gazilik mi diye sorsam, haklı ve doğru olarak şehitlik diyeceksiniz.
Oysa şehit ölen, gazi ise öldürendir.

Bizde öldüren değil, sulhu sağlamak amacıyla ölen üstündür.
Böylece öldürmek esas ve üstünlük sebebi değildir.
Batı bu noktada öldürme hırsını ve saldırganlık hırçınlığını hiç değiştirmedi. Artarak sürdürüyor. Sulh ortamı istemiyor.
Geriye ise şu kalıyor;
Batı bunların bedelini ya hastalıklarla, ya ekonomik kayıplarla veya deprem, sel, yangın gibi kayıplarla ödeyecektir.
Aklını başına alana kadar.
Alemde esas olan sulhtur.
Sulhta hayır vardır.
Bu dünya herkese yeter.
Paylaşıldıkça artar.
Öldürmeye yönelik yapılan yatırımların onda biri dahi, hayata döndürmeye yatırılsa, dünya çok daha iyi yaşanılacak bir yer olur.
“Biz “KaIu Belâ”dan Cemiyet-i Muhammedîde (a.s.m.) dâhiliz. Cihetü’l-vahdet-i ittihadımız, Tevhiddir. Peyman ve yeminimiz, îmandır. Mâdem ki muvahhidiz, müttehidiz. Her bir mü’min, İlâ-yı Kelimetullah ile mükelleftir. Bu zamanda en büyük sebebi, maddeten terakkî etmektir. Zira, ecnebiler, fünun ve sanayi silâhiyle bizi istibdad-ı mânevîleri altında eziyorlar. Biz de fen ve sanat silâhiyle, Îlâ-yı Kelimetullahın en müthiş düşmanı olan cehil ve fakr ve ihtilâf-ı efkâra cihad edeceğiz. Ama, cihad-ı hâricîyi, Şeriat-ı Garranın berâhin-i katıasının elmas kılınçlarına havâle edeceğiz. Zîra, medenîlere galebe çalmak iknâ iledir. Söz anlamayan vahşiler gibi icbar ile değildir. Biz muhabbet fedâileriyiz. Husumete vaktimiz yoktur.”[4]

”Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, daha adil ve demokratik bir dünya düzeni inşa etme çabasında, bölgesel ve küresel gündemdeki birçok güncel sorunu çözmede İslam dünyası devletlerinin geleneksel ortakları olduğunu söyledi.”[5]

”Rus da dinsiz kalamaz. Geri dönüp Hıristiyan da olamaz. Olsa olsa, küfr-ü mutlakı kıran ve hak ve hakikate dayanan ve hüccet ve delile istinad eden ve aklı ve kalbi ikna eden Kur’ân ile bir musalâha veya tâbi olabilir.
İki dehşetli Harb-i Umumînin neticesinde beşerde hasıl olan bir intibah-ı kavî ve beşerin tam uyanması cihetiyle, kat’iyen dinsiz bir millet yaşamaz. Rus da dinsiz kalamaz. Geri dönüp Hıristiyan da olamaz. Olsa olsa, küfr-ü mutlakı kıran ve hak ve hakikate dayanan ve hüccet ve delile istinad eden ve aklı ve kalbi ikna eden Kur’ân ile bir musalâha veya tâbi olabilir. O vakit dört yüz milyon ehl-i Kur’ân’a kılıç çekemez.”
[6]

*************

Yunanın memleketimize gelmesine veya saldırmasına gerek yok ki, buradaki temsiliyetlerle bu işi çok daha iyi yürütürler.

Kendisini tanıtmaktan, Ayasofya’yı müzeye çevirmeye kadar avukatlık yapacaklar fazlasıyla mevcut.

“CHP’li Uzunköprü Belediyesi, Şubat ayında tahrip edilen ve Uzunköprü Adalet Meydanı’nda bulunan Adalet Anıtı’nın yerine yenisi yerleştirdi. Adalet Tanrıçası Themis anıtının açılışı için tören düzenlendi. Törene Edirne Belediye Başkanı Recep Gürkan ve çok sayıda CHP’li katıldı.”[7]

Zira Yunan sevdalıları Yunan’a parmak ısırttıracak derecede sevdalı!

-Sayın Cumhurbaşkanının mesajı açık ve netti:

“Ey Yunan tarihe bak. Çok daha fazla ileri gidersen bunu bedeli ağır olur. Yunanistan’a tek cümlemiz var: İzmir’i unutma. Adalar’ı filan işgal etmeniz bizi bağlamaz. Vakti saati geldiğinde gereğini yaparız. Bir gece ansızın gelebiliriz”.

-İktidar uğruna her şey meşru görülüyor.
İktidar olma uğruna her gayri meşru yol deneniyor.
İktidar uğruna hukuken gayri meşru sayılanlar, hukukun gayri meşru sayılmasıyla hukukileştiriliyor.
İktidar uğruna vatan, namus ve din gibi değerler, teferruat kabul ediliyor.
İktidar hırsı, gözleri kör etmiş.
Körlerin iktidarına oynanıyor.

-Yönetici veya lider olarak seçtiklerimizi ve kim olduklarını hatta soylarını ve bu milleti temsil edecek bir kimse olup olmadığını biliyor muyuz?

Bilmiyoruz değil mi?

Soyadı kanunu boşuna çıkmadı ve çıkarılmadı..

Parti hastalığı ve körlüğü ile kim olursa olsun demeyip, ne olduğuna bakmayıp körlemesine ve kör-cesine değerlendirip, oy veriyoruz.

Suriye bu hale nasıl geldi?
Esat, Şiiliğin kolu olan
Nusayri’dir.
Bunlarda Suriye’de yüzde sekizdir.
Ancak yönetim ve özellikle askeri hakimiyetle, yüzde doksan ikiye hakim pozisyonundadır.
Yüzde sekiz yüzde doksan ikiyi Suriye’den sürmüş ve yüzde onunu da öldürmüştür.
ABD, İngiltere, İsrail ve batı yüz yıl önce uyguladığı azınlıkları çoğunluklara hakim kılma politikasını bugün Şii ve kolları üzerinde ve de Ortadoğu çapında bunu tesis edip, sürdürmeye çalışmaktadır.
Zira onlar için en iyi kontrol edilecek devlet, içinde birbirleriyle kavgalı olan devletlerdir.
Aynı sıkıntıyı Mısırda yaşadı ve hala Sisinin kim olduğunu ve kimi temsil ettiğini bilmiyor.

Ba’de harabil Basra, olmasın.

MEHMET ÖZÇELİK

05-09-2022

 

 

[1] Bakara.251.

[2] https://www.kurandaara.com/?act=ara&keyword=Cihat&meal=1

https://www.kuranmeali.com/Mucem.php?harf=%D8%AC

[3] https://www.google.com/amp/s/sorularlaislamiyet.com/bazilari-cihadin-sadece-savastan-ibaret-oldugunu-soyluyor-ayet-ve-hadislerin-isiginda-cihadi-anlatir%3famp
https://islamansiklopedisi.org.tr/cihad

[4] Hutbe-i Şamiye. Bediüzzaman. Sh.92. 

[5] https://www.yenisafak.com/dunya/putin-daha-adil-bir-dunya-icin-ortagimiz-islam-ulkeleri-3855601

[6] Emirdağ Lâhikası, s. 604.

[7] https://m.aksam.com.tr/guncel/chpden-dev-hizmet-uzunkopru-belediyesi-yunan-adalet-tanricasinin-heykelini-dikti/haber-1300846

https://www.yenisafak.com/gundem/chpli-mersin-buyuksehir-belediyesi-pkk-yuvasina-dondu-teror-baglantili-33-kisi-hal-gorevde-3855630

https://www.google.com/search?q=ayasofyayi%20tekrar%20muze%20yapaca%C4%9F%C4%B1z%20dedi

 

No ResponsesEylül 5th, 2022

ZULÜM DEVAM ETMEZ

ZULÜM DEVAM ETMEZ

Hadiste; “Küfür devam eder, zulüm devam etmez.”

Zulm ile abâd olanın, âhiri berbad olur.

Yapılan inkilaplar ve onların zorla yerleştirilmesinde gösterilen zulümler elbette adaleti ve toplum birliğini tesis etmez ve de edemez.

Yüz yıllık kavga işte akıtılan bu kanların bir tezahürüdür.

-”Diyarbakır eski Milletvekili Tarık Ziya Ekinci, Hasan Cemal’in Kürtler kitabında yayınlanan açıklamasında, Lice’deki mahkemenin ilk kurbanının babasının amca oğlu Ömer olduğunu açıklıyordu. Ekinci şöyle diyordu:
“O yıllar, 1924-1925. Lice’de, Şapka inkılabının sonrası.
Şapka satan tek dükkân var Lice’de: Hikmet Çetin’in amcası Tahir. Ucuza getirip bayağı pahalıya satıyorlar. Ömer de tel çekiyor Ankara’ya, Mustafa Kemale: ‘Sıkıyönetim komutanı, falancada şapka ticareti yapıyorlar; 50 kuruşa alıp 5 liraya satıyorlar.’ Bu ihbar geri dönüyor, isyan sonrası Lice’den ilk idam edilen babamın amca oğlu Ömer oluyor.”
[1]

-“Necip Fazıl Kısakürek, “Kürt Feryadı” adındaki yazısında, İstiklal Mahkemeleri’nin dehşetini, “Beraber mahkûm olmuşsa, önce oğulu idam edip babaya seyrettiriyor, sonra babayı asıyorlardı” diye anlatıyordu.”[2]

-“Rejim tarafından beğenilmesi nedeniyle, 1950’ye kadar aralıksız milletvekili atanan Vanlı ibrahim Arvasi, 1964 yılında yayınlanan “hatıra”larında, İstiklal Mahkemeleri’nin öteki yüzünü şöyle anlatıyordu:
“Savcı Süreyya Örgeevren, Şeyh Said İsyanından sonra, ne kadar baba-oğul varsa, evvela babanın gözü önünde oğlunu, sonra babayı asardı. Bu hususta feryadı figanlar zerre kadar kan kalbine tesir etmezdi.
Şark mebuslarından, İsmet Paşa’ya güvenenlerle güvenmeyenler ve korkudan kaçıp da oy vermeyenlerin hepsinin akraba-ı talukatı sürgüne gönderilip uzaklaştırıldı. Bir kısmını da İstiklal Mahkemesi’ne gönderdiler. Yalan ve yakıştırma kampanyası makineleri çalıştırılıyor, dünyada görülmemiş kötülükler, fenalıklar isnat ediliyor, gerçekmiş gibi işleme tabi tutuluyor ve kişiler cezalandırılıyordu. Hele İstiklal Mahkemesi’nde, Elazığ’da kelle müzayedesi (pazan, açık artırması) yapılıyordu. 500 altına bir kelle alınıp satılıyordu. Jurnali (ihban) hazıriayan başkomiser ile İstiklal Mahkemesi üyesi Ali Saib’in çete arkadaşı Aşkotanlı Paşo’nun da, fazla olarak 50 bin ahım vardı. Bu surede Ali Saib, Şark İstiklal Mahkemesi Başkanlığı’ndan Ankara’ya 60 bin altınla geldi. Ve netice olarak Doğu illerinde kulplu ve kulpsuz altının kökü kesildi. Şark istiklal Mahkemesi Savcısı Süreyya Örgeevren ise, Büyükada’da merhum bir mareşalin muhteşem köşkünü satın almıştı.”
Bu heyet. Şeyh Said ve arkadaşlarını yargılamış, haklarında hüküm vermişti.”
[3]

-“İsmet Paşa’nın deyimiyle, amacı “isyanın yarattığı şartlardan faydalanmak” olan “ıslahat programı” 1925 Haziranında Van, Mardin, Siirt, Diyarbakır, Muş, Bingöl, Erzurum, Elazığ, Hakkari ve Bitlis bölgelerinde aynı anda yürürlüğe konuyordu. Ayrıntılar hariç her yerde aynı şiddet ve yöntemle uygulanıyordu.
Yıllar boyu süren “ıslahat”ın tanıklarından biri de Feyzullah Koç’tu. 2002 yıhnda hâlâ yaşayan Feyzullah Koç, “babamı diri diri yaktılar” diyor ve devam ediyordu.

..Yakın köylerde olaylar yaşanmaya, kaçıp kurtulabilenler, olanları anlatmaya başlayınca haberler doğrulandı. Toplu yok etmeler, ırza geçme, yakıp yıkma, soygun ve talan olayları artık konuşulan tek konuydu. Korku hakimdi ama, kimse ne yapacağını, kurtulmak için kaçıp nereye sığınacağını bilmiyordu. İnsanlar toplanıyor, ‘ne yapalım’ diye birbirine soruyor, kimse bir çıkış bulamıyordu.
Korku içinde beklerken, bir olay da yakınımızda patlak verdi.

Askerler, Palu’nun Karaman köyünü basıyor, rastgele 30 kişiyi katlediyor. Aynı müfreze, aynı gün Bahçacık köyüne geçiyor.
Orada da 40 kadar insanı katlediyor. Neleri var, neleri yoksa her şeylerine el konuyor; köyleri de ateşe veriyorlar.
Halbuki bu iki köy de ayaklanmaya karışmamış, isyana destek vermemişti. Tarafsız kalmış ama, gönülleriyle de devleti desteklemişlerdi.

Hatta, Bahçacık’ta şöyle bir olay da yaşanıyor:
Bahçacıklılar, Karaman’da olanlardan habersizler. Askerlerin köye doğru geldiğini görünce, susamışlardır diye soğuk su ve ayran hazırlıyorlar. Ellerinde su ve ayran bakraçlarıyla askerleri karşılıyorlar. İkramda bulunuyorlar. Askerler, sunulan su ve ayranı içtikten sonra harekete geçiyorlar. Köyü yakıp yıkıyor, değerli eşya ve kesilmek üzere hayvanlara el koyuyor, 40 kadar insanı da katlediyorlar.

…Babam, açlık ve sefalet içinde ölmektense, köye dönmenin daha iyi olacağı kararına vardı.
Toparlanıp Erdürük’e (Gökdere) döndük. Köyümüzde henüz bir şey yoktu. Ama korku hakimdi.
Varışımızdan birkaç gün sonra, 9. Alay köyümüze geldi. Yanlarında, hayvan gibi birbirine urganla bağlanmış 100-150 kadar insan vardı. Hepsi perişan haldeydi. Üsleri başları toz toprak, çamur içindeydi.
Askerler çok ani gelmişlerdi. Kimsenin saklanacak, kaçacak zamanı olmamıştı. Babam ve köyün öteki ileri gelenleri, onları beyaz bayrakla karşılamaya karar vermişlerdi. Bir beyaz bezi, ‘teslim olduk’ anlamında sopaya bağlayıp karşılamaya gittiler. Geldiler, beyaz beze bakmadılar bile. Köye yayılıp evleri sardılar. Silah istiyorlardı. Kimde ne varsa teslim edildi. Bıçak ve baltalar bile.
Sonra köyün erkeklerini bir araya topladılar, içlerinden bazılarını seçip, urganlarla birbirine bağladılar. Bağladıkları insan sayısı 50 kadardı. Babam ve amcam da aralarındaydı. Bizimkileri de yanlarında getirdiklerine katdılar. Esirlerin sayısı 200 dolayına çıkmışdı. Önlerine katıp, köyden ayrıldılar. Geride, ağlayan kadınlar, çocuklar, ihtiyarlar kaldı.
Ağlayarak arkalarından bakarken, yavaş yavaş cesaretlendik.
Onlara ne yapacaklar diye uzaktan uzağa takibe başladık. Bitişiğimizdeki Hor köyüne gittiler. Tepelik bir yerde köyü seyretmeye başladık. Götürdüklerinden bazılarım, orada serbest bıraktılar. Onlar koşarak köyden ayrıldılar. Geri kalanları büyük bir ahıra doldurdular. Askerler, tüfeklerinin namlularına süngü takıp içeriye daldılar. Onca insanı süngülemeye başladılar.

İçerden yükselen feryat, figan, yalvarma ve inleme sesleri ta bize kadar geliyordu. Sonra askerler içerden çıktılar. Ahırın kapısına kuru ot ve saman yığıp ateşe verdiler. Bir feryat da o zaman başladı.
Süngüleme sırasında, insanlardan bazıları hemen ölmüştü.
Bazıları ise yaralıydı. Ahır tutuşturulduktan sonra, diri diri yakılan insanlar feryat ediyordu. Olanları uzaktan seyrediyor ve ağlıyorduk. Askerler, işlerini bitirip herkesin öldüğüne kanaat getirince gittiler. O zaman köye koştuk.
Köy, yanmış et kokuyordu. Ahıra kapatılan insanların çoğu yanmış, kömür olmuştu. Bazıları elleri, tırnaklarıyla duvarı delmiş, sürünüp dışarıya çıkmıştı. Onların içinde hâlâ nefes alanlar vardı.
Babam da sürünerek çıkmışdı. Ama uzaklaşamamış, duvarın dibinde ölmüştü.
Ölülerimizi toplayıp köyümüze götürdük, gömdük.”

…1925-1940 yıllan arasında, “hayali isyan”lar gerekçe gösterilerek tedip ve tenkiller yapıldı. “Islahat program”ından kaçış ve takip sırasında meydana gelen çatışmalar da “isyan” olarak adlandırılıyordu.
Bazen, “hayali isyanları” bastırmak için birilerinin tüfek patlatması da gerekmiyordu. Bu Kürt’ün ırza tecavüz girişimlerine tepki göstermesi de “isyan”dı.
Hiçbir şey olmasa, hayali olaylar yaratılıp Ankara’ya rapor ediliyor, oradan gelen emirle “tedip ve tenkil’e girişiliyordu.
“Ağrı İsyanı “ndan sonra en çok adı geçen, 1935’teki “Sason İsyanı” bu “hayali isyan”lardan biriydi.
Her yaştan binlerce kişinin öldürülmesi, köylerin yakıp yıkılmasıyla sonuçlanan bu “isyan”ın nedeni, bir yüzbaşının bir kadına tecavüz girişimine gösterilen tepkiydi.
Yüzbaşının ırza geçme girişimine tepki, Ankara’ya “isyanvar!” diye bildiriliyor, “tenkil” emri çıkarılıyordu.”
[4]

Oysa Rahmetli babamın babasından naklettiği 14 yıllık savaş ve esaret hatıralarında Ermeniler’in yakma ve yıkma, öldürüp kan akıtma durumlarını anlatmıştı.

Bunların onlardan farkı nedir?

-Atatürk’ün bursa nutkunda söylediği; bu işin kansız olmayacağı sözü gerçek oluyordu.

-Mehmet Akif’te bu zulümden dolayı Mısıra kaçmıştı.

“Mehmed Akif’in mukavelesini niçin feshettiğine dair bizzat kendisinden aktarılan şu ifade yeterince açıklayıcı mahiyettedir:

“Tercüme güzel oldu, hatta umduğumdan daha iyi. Lâkin onu verirsem, namazda
okutmaya kalkacaklar. Ben o vakit Allahımın huzuruna çıkamam ve Peygamberimin
yüzüne bakamam.”
[5]

 

-Mustafa Kemal döneminde Ayasofya’nın diskotek olması kararlaştırılmış, caz kulübü olması için çalışma başlatılmıştı. (Tarihçi Murat Bardakçı )

-Latife Hanımın 95 yıldır Gizlenen Mektubu
Latife Hanım sonradan devlet baskısına maruz kalan, bir zamanların önde gelen bir İstanbul gazetesinin editörü ve sahibine hitaben yazdığı aşağıdaki mektupta, kocasının Şer’i hukuka dayanarak kendisinden boşanma kararı almasına itiraz edip etmeme konusundaki fikrini neden değiştirdiğini anlatıyor.
Latife Hanım Mektup’unda bazı bölümlerinde diyor ki;
“Sevgili Dostum ve Yoldaşım…
Eski kocamın bana karşı sevgisinde ve hareketlerinde gördüğüm ani değişimlerin yarattığı şaşkınlıkla, bir süre kendi kabuğuma çekildim. Aslında bir süredir bugünün geleceğini, dikkatlice planlanmış bu darbeyle yüzleşeceğimi hissediyordum. O zaman kendi kendime, kaderin karşısında boynum kıldan ince dedim; bana düşen, başıma geleni dik durarak kabullenmekti. Hâlâ da dik durmaya devam ediyorum. Ama çocuksu hayallerle, içim içime sığmayarak gelin gittiğim Ankara’daki evimden, çıkarıldığım o kara günden beri ben de değiştim. Gazi, ağzımı açmamam ve kendisi aleyhinde hareket etmemem karşılığında bana verdiği sözleri tutmadı. Doğrudan kendi değil ama başkalarının ağzından, korkakça ve üstü kapalı olarak beni neden boşadığıyla ilgili malum sebepleri sıraladı.
…..Artık bu çakma Napolyon’un bir asker, devlet adamı ve eş olarak sahip olduğu namı sorgulamak boynumun borcudur.
Bana kalırsa Gazi’nin Napolyon’a duyduğu hayranlık, yüzeysel bir hayranlıktan öteye gitmiyor. Onun tek yaptığı, Napolyon gibi tarihe adını yazdırmış bir fatih ve kanun koyucu liderin sözlerini taklit etmekten ibarettir. İşin özünde ise Gazi neyse odur: yani şans ve talihle bir yerlere gelmiş bir çocuk.
Gazi’nin hayallerimdeki o bilge, kahraman ve varlığını (milletine) feda etmiş adam olmadığını anlamam için birkaç hafta yetti de arttı bile. Aradan birkaç hafta daha geçtikten sonra ise her insanda bulunacak kusurların ötesinde, karşımdaki adamın bırakın büyük bir adam olmayı, bu payenin yanından bile geçemeyecek biri olduğuna dair hissiyatım yavaş yavaş pekişti.

Evliliğimizin üzerinden altı ay geçtikten sonra, evimizde baş başa olduğumuz bir sırada kendisine dair analizlerimi kabul etmesi için ona yalvardım ve çok çalışarak kaderin ona altın tepside sunmuş olduğu şöhrete layık hâle gelebileceğini söyledim. Başlangıçta söylediklerime çok öfkelendi, fakat sonra kızgınlığını şefkate dönüştürmeyi başardım. Ardından bana, askeri anlamda Yunan ordularını Anadolu’dan çıkarmanın, Anadolu’nun o dönem içinde bulunduğu şartlardan bihaber olan dünya kamuoyunun zannettiği kadar büyük bir zafer olmadığını söyledi.

Daha sonra bir adım daha ileri gitti ve Türk ordusu olmasa bile Yunanların Anadolu’da altı ay daha kalmaları durumunda muhtemelen açlıktan ölecek hâle geleceğini; çünkü ne yeterli mühimmata, ne gıdaya, ne de giyecek kıyafete sahip olduklarını söyledi. Fakat bu itiraflardan birkaç hafta sonra kocam bir grup Türk gencinin, histerik ve içi boş galeyanıyla yarattığı megalomanlıkla mücadele edemez hâle geldi. Sonrasında ikimizin de tanıdığı o becerikli kadının etkisi altına girdi.

Ona Milletin Kılık Kıyafetiyle Uğraşma Dedim.
O andan itibaren Gazi artık bambaşka bir adam oldu. Küstah, fütursuz ve hatta zalim birine dönüşmüştü. Ama ben hâlâ onu seviyor, ona yardım etmeye çalışıyordum. Gazi tam bir şovenizm timsali olan bu dişi Mussolini’nin söylediklerini ciddiye almaya başladığı işte o andan itibaren iyi hesap edilmemiş, bazıları gülünç ve saçma, bazıları işleri daha da berbat hâle getiren kararların altına imzasını atmaya başladı.

Tekke ve zaviyelerin kapatılması, bazı kılık ve kıyafetlerin yasaklanması, bazılarını giymenin zorunlu kılınması gibi pek çok karar böyle alındı. Çeşitli vesilelerle kendisine, bir ülkenin kanunlarının orada yaşayan milletin tecrübelerinin toplamı olduğunu, bazı şartlar altında reformların yukarıdan dayatılabileceğini fakat insanların geleneklerini hedef alan bu tür değişikliklerin zorla hayata geçirilemeyeceğini anlattım.

Bu konudaki fikrim, kadınların çarşaf giyip giymemesi, dinî törenlere bir erkeğin nezaretinde veya tek başlarına katılmaları veya belli kıyafetleri giymelerinin yasak olması ve benzeri konuların -kamu ahlakını tehdit etmediği müddetçe- yukarıdan dayatılan kurallarla şekillendirilebilecek konular olmadığı ve olmaması gerektiğiydi.

Kocamla bu çerçevede tartıştığımızda yapmaya kalkıştığı işlerin saçmalığını kabul eder, bundan sonra daha âkil ve insanî adımlar atacağına söz verirdi. Fakat ertesi gün başka biri kendisine başka bir tavsiyede bulunduğunda hemen fikrini değiştirirdi. Bir meselede çok sert bir tavır takınıp daha sonra bunun tam tersi şeyleri savunduğuna en az altı farklı konuda şahit oldum.

Bunları duyduğunuzda belki şaşıracaksınız fakat mahkemeye çıktığımda, yalnızca eski kocama karşı şahsî olarak kendi davamın savunmasını yapmayacağım.

Mahkemeye Çarşafla Çıkacağım.

Kadınların çarşaf giymesini yasaklayan kanunun -tıpkı erkekleri batı tipi şapka giymeye zorlaması gibi ki, buna riayet etmeyen 52 dindar vatandaşı idam ettirmiştir- sınırlarını denemek üzere mahkemeye çarşaflı olarak çıkacağım ve bir devlet başkanının insanların ne giyip ne giymeyeceğine karar vermesinin akla ve anayasaya ne kadar uygun olduğunu sorgulayacağım.

Bildiğim, tanıdığım kadarıyla Gazi bana karşı bu kanunu işletip herkesin önünde beni idam ettirecek kadar cesur değildir. Bununla birlikte ben dâhil hiç kimsenin istisna sayılamayacağını ona söyleyecek akıl hocalarına karşı koyamayacağını da gayet iyi biliyorum.

Bu büyük insanı böylesine bir ikilemle baş başa görmek, bana tarifsiz bir haz verecek.”[6]

MEHMET ÖZÇELİK

04-09-2022

[1] Ahmet Kahraman-Kürt isyanları-(Tedip ve Tenkil) Sh.142.

[2] Age.146.

[3] Age.147.

[4] Age.198-204.

[5] D ü c a n e C ü n d i o ğ l u , Bir Kuran Şâiri (İstanbul, 2 0 0 4 ) , s. 143. Sık sık referans yapacağımız Bir Kur an Şâiri adlı eser, A k i f ‘ i n Kuran Meali’nin bütün safahatını anlatan kapsamlı bir çalışma olması b a k ı m ı n d a n fevkalade mühimdir. Ayrıca M. Ertuğrul D ü z d a ğ ‘ ı n Mehmed Akif: Mısır Hayatı ve Kuran Meali (İstanbul, 2 0 0 3 )adlı eseri de bu k o n u d a zikredilmesi gereken bir çalışmadır,

KUR’AN MEALİ-FATİHA SÛRESİ – BERÂE SÛRESİ-MEHMED ÂKİF ERSOY-Yayına Hazırlayanlar: Prof. Dr. Recep Ş E N T Ü R K-Yrd. D o ç . Dr. A s ı m C ü n e y d K O K S A L-Sh.10.

[6] Derin Tarih Dergisi, Mayıs 2017, Sayı:62, Sayfa: 42-53.
https://www.facebook.com/100001968883193/posts/pfbid034bVFMQEnqL9YYKWBVxpyCvZ7c9rj4y1GQZJ9qR1cuVYurk4FPhn5bTRTq9Ltf5N7l/

No ResponsesEylül 4th, 2022

YUNAN MEZALİMİ

YUNAN MEZALİMİ

Batının şımarık çocuğu Yunanistan’ın saldırgan tavrı, bir it dalaşının üzerinde haddini aşmaktır.

Belli ki ipin ucu başkalarının elindedir.

Kendisinin çocukça davranışı, arkasında başta Abd ve Avrupa’nın onu oyuna getirmesi ve üzerimize sürmesi faaliyetidir.

Mesela; Bir bahçeye gittiğinizde üzerinize saldıran itle uğraşmanın gereği yok. Sahibine söylemeli ve şu itine sahip ol demelidir. Çünkü o itin ipi sahibinin elindedir? Ona göre hareket etmektedir.

Nitekim Hz Musa’ya saldıran bir ite Hz Musa sorar; Sen benim Musa olduğumu bilmiyor musun? Ben bir Peygamberim.

O sırada o it; Elbette ya Musa, ben senin Peygamber olduğunu biliyorum, ısıracakta değilim. Fakat sana havlamak mecburiyetindeyim. Havlamazsam sahibim bana yiyecek vermez.

-Savaş sonrası Osmanlı Padişahı ölen düşman askerleri içerisinde dolaşırken veziri şu ibretli tesbiti yapar;

Padişahım, ölenlerin hepsi de gençmiş, der.

Bunun üzerine Padişah; Zaten eğer içlerinde akil, aklı başında tecrübeli biri olsaydı, bu başlarına gelmezdi.

Belli ki başta Yunan Başbakanı Miçatokis olmak üzere, Yunanlıların içinde pek bir akil adam bulunmamaktadır.

-15 Temmuz’da vatandaşlara bomba yağdıranlar helikopterle Yunanistan’a kaçıyor.PKK’yı içinde barındırıyor.Yunanistan babası ABD gibi teröre yataklık yapıyor.O terör eni sonu kendisini yer, bitirir.Keser döndü sap döndü.
Birgün geldi hesap döndü, misali. 

*************  

                                                            YUNAN MEZALİMİ

Suriyelileri Yunan adalarına mı yerleştirsek?Yunanla savaşırsak içimizdeki Yunanlılar ne der?

Mesela PKK’nın arkasında fikren ve siyaseten duranlar acaba her yönüyle kimi destekleyeceklerdir?Makaryos hayranları, heykelini dikenler kimin arkasında duracaklardır?İçteki tehdit, dıştaki tehlikeden dahada tehlikeli durumdadır!Ukrayna’yı Rusya’ya av yapan ABD ve Batı,  Çin’e Tayvan’ı, Ermenistan’ı Azerbaycan’a, Türkiye’ye de Yunanı av yapma peşindedir.Amaç av oyun ve hilesiyle, avcıyı avlamak.Yıpratıp, yormak.Vekalet savaşlarını dünyada yaymayı hedeflemektedir.Suriye, Libya, Irak, İran, Mısır, Arabistan ve Türk Cumhuriyetleri de heybede, sıra beklemektedir.-Yunanistanla ilgili bir haberde:” Sivrisineklerden bulaşan Batı Nil Virüsü nedeniyle Yunanistan’da 11 kişi hayatını kaybetti. Son 24 saat içinde 123 vaka görüldü. Yakalanan her 10 kişiden biri ölüyor. “[1]

Bu haberi göründe aklıma şu geldi ve elimi açtım;

-Allah’ım senin yerde ve gökte askerlerin çoktur.

“Göklerin ve yerin orduları Allah’ındır. Allah azîzdir, hakîmdir.”(Fetih-7)
Yüz sene önce Venizelos’a gönderdiğin mübarek maymunlarından bir tanesini gönderdiğin gibi bugünde bir mübarek hayvanını, askerini veya virüsler ordusunu gönder Allah’ım!!![2]
-Avrupa ve ABD gibi, Yunan mezalimiyle anılmaktadır.[3]

-“Son iki yaz döneminde Türkiye, çıkan orman yangınlarıyla oldukça meşgul oluyor… Yunan Özel Kuvvetlerinin terör kamplarında kundaklama-sabotaj eğitimi verdiği PKK ve DHKP-C militanları Türkiye’ye sızarak ‘ciğerlerimizi’ yakıyor.”[4]

Yunanistan abileri batı ve babası Abd gibi,[5] Sicili kirli bir devletciktir.

MEHMET ÖZÇELİK

04-09-2022

[1] https://www.ntv.com.tr/galeri/saglik/yunanistanda-bati-nil-virusu-alarmi-turkiye-acisindan-da-risk-artti,IchJY5q2y0WDZ0gJlxe3bw

[2] https://tesbitler.com/2021/11/21/yuz-yil-sonra-ikinci-uyari-abd-ye/

[3]https://www.google.com/search?q=Yunan+Mezalimi+PDF&sxsrf=ALiCzsYIL580LNdWFK5bIHADUE_4a3Bagg%3A1662232041069&ei=6aUTY9bdA76Wxc8P0vKPSA&oq=yunan+mezalimi&gs_lcp=ChNtb2JpbGUtZ3dzLXdpei1zZXJwEAEYADIHCAAQRxCwAzIHCAAQRxCwAzIHCAAQRxCwAzIHCAAQRxCwAzIHCAAQRxCwAzIHCAAQRxCwAzIHCAAQRxCwAzIHCAAQRxCwAzIHCAAQsAMQQzIHCAAQsAMQQzIHCAAQsAMQQzIHCAAQsAMQQzIHCAAQsAMQQzIHCAAQsAMQQ0oECEEYAFAAWABghQ9oAXABeACAAQCIAQCSAQCYAQDIAQ7AAQE&sclient=mobile-gws-wiz-serp

https://turuz.com/az/book/title/Turkun+Siyah+Kitabi-Yunan+Mezalimi-Qadir+Misiroghlu-1976-415s

[4] https://www.haber7.com/guncel/haber/3241922-ozel-birim-kurdular-yunan-28-yildir-ormanlarimizi-yakiyor

[5] https://tesbitler.com/index.php?s=sicili

No ResponsesEylül 4th, 2022

HİSSE-33

HİSSE-33

ÖLÜM NEDİR HOCAM?⁉️


Bir gün öğrencileri İmam’ı Gazâli Hazretlerine:
📌– “Hocam! Ölüm nedir? Bize özel olarak anlatır mısın?” demişler.
Velâyet nûru ile ölümünün çok yakın olduğunu anlayan İmam’ı Gazâli Hazretleri “Men lem yezuk, lem ya’rif” yani:
📌– “Tatmayan bilmez ki! Önce kendim tadayım, sonra size anlatırım” demiş.
Öğrencileri:
📌– “Aman hocam! Öldükten sonra sizinle nasıl bağlantı kurarız” dediklerinde gülümseyerek, yalnızca “İnşâAllah” diye cevap vermiş.
📌Gerçekten aradan çok geçmeden İmam’ı Gazâli Hazretleri ölümü tatmış ve öldüğü gece öğrencilerinin rüyâlarına gelerek:
📌– “Allah dostları sözünü tutar. İşte, bugün ölümü tattım ve sözümü tutmak için rüyânıza geldim” demiş. “Abdestimi tazeleyip, sabah namazını kıldıktan sonra, yalnızca odama çekildim ve ölüm meleğini beklemeğe başladım.
Lâilahe illallah diye zikir ederken, bir anda odamı nur kapladı ve bütün hücrelerim nur oldu. Başımı kaldırıp yukarı baktım. O nur’un etkisi ile evimin tavanı cam gibi şeffaf olmuştu.
Yattığım yerden yedi kat gökleri, melekleri, Cennet’i gördüm ve Cennet’teki bir melek bana, ya imam! İşte köşklerin, işte makamın diye Cennet’teki yerimi gösterdi. Cennet’e bakarken, sevgili Rabbim’in İrci’ıy ilâ Rabbik (Rabbine dön) hitabını duydum. O anda ruhum Allah aşkı ile cezbeye gelip, beden kafesinden fırladı ve ben kendimi başka âlemlerde buldum.
Tekrar dünyaya döndüğümde, evimin çevresinde aşırı bir kalabalık gördüm. Onlara, ne var? Ne oldu? Niçin toplandınız? diye ısrarla sorduğum halde hiçbiri ne yüzüme baktı ne de bana bir cevap verdi. İçeri girdim, hanımım ağlıyordu. Ona da aynı şeyleri sordum ama o da cevap vermeyince, az önce yatmakta olduğum odama girdim ve yerde yatan bedenimi görünce, hem öldüğümü, hem de insanların niçin benimle konuşmadığını anladım”.
Bazı öğrencileri:
📌– “Hocam, yerde yatan bedenimi görünce öldüğümü anladım diyorsun. Peki sen başka, bedenin başka bir şey mi?”
İmam-ı Gazâli Hazretleri gülümseyerek:
📌– “İnsanın aslı, özü, gerçek ve kalıcı kişiliği Ruh’tur. Ruhsuz beden, kesilen kol, bacak gibi cansız bilinçsiz et, kemik yığınıdır”.
Yine bazı öğrencileri:
📌– “Hocam, o daracık, karanlık kabirde Kıyâmete kadar nasıl yatacaksın?”
📌– “Ah yavrum!” demiş. “Eğer kabirler dışarıdan göründüğü gibi dar, karanlık ve sıkıcı olsaydı, Allah dostları birer zindan mahkûmu gibi oraya atılır mıydı? Ana karnına göre dünya ne kadar geniş, güzel ve aydınlık ise, dünyaya göre kabirlerimiz de çok daha geniş, güzel ve aydınlık” demiş ve sonra:
📌– “Yakınlarım beni kabrimde bekliyor” diye ayrılıp gitmiş.

*************  

Dişi aslan avladığı ceylanı yemeye başlarken karnında yavrusu olduğunu fark eder.

Yavruyu ölmüş ceylanın karnından çekip çıkarır lakin iş işten geçmiş, yavru çoktan ölmüştür.

Aslan, annesi ölmüş yavruyu yere koyar ve ağır adımlarla bir kenara çekilip yere uzanır.

Bu fotoğrafları çeken fotoğrafçı uzun süre aslanın hareketsiz kalmasından şüphelenir ve cesaretini toplayarak aslanın yanına yaklaştığında onun öldüğünü görür.

Aslanını ölüm nedenini öğrenmek için götürdüğü veteriner karnını yarar ve kalbinin patlayarak parçalandığını tespit eder.

Bu fotoğrafı gördükten ve altındaki bu bu yazıyı okuduktan sonra anladım ki; “Aslan yürekli” olmak, gücüne dayanarak senden zayıfların hayatına kast etmek değil; masum bir annenin ya da bir yavrunun ölümüne sebebiyet vermiş olmanın üzüntüsüne yüreğinin dayanamaması demekmiş.

 

*********** 

Cemil Meriç anlatıyor:

“Said Nursî`yi çok geç tanıdım.
Şayet kendisini önceden tanıyıp eserlerini tetkik etme imkânını bulsaydım, hayatımın akışı, yaşayış tarzım bambaşka olurdu.

Üstad Bediüzzaman`ın eserlerini şayet ilk gençlik yıllarımda tanımış, okumuş olsaydım, büyük ihtimalle gözlerimi bu kadar erken yaşlarda kaybetmezdim…

Önce Batı`ya yönelerek peşine düştüğüm hakikati, yine Doğu`da buldum. Doğu`da ise, en parlak yıldız olarak Said Nursî`yi tanıdım.

Tanzimat`tan bu yana,
İslâm tefekkürünü temsil makamında, bir tek onu tanıdım.
Başka hiçbir şahsiyet, bu makamı dolduramıyor, hakkını veremiyor..

Said Nursî, İslâm irfanının, cihanşümûl hakikatlerini küçük bir risâlede toplamış.
Üstâd  şimşek pırıltıları ile aydınlanan bu karanlık bölgelerde büyük bir
güvenle dolaşıyor.
Üslûb kesif ve izahlar inandırıcı.

Asırları kucaklayan bir tefekkürün çağdaş idrâke seslenişi, yaralanan bir idrâke, yabancılaşmış bir idrâke…

İslâm tefekkürünü temsil eden Bediüzzaman`ın celâdeti, taşıdığı sağlam îmanın tezahürüdür.
Vak`a–yı Hayriye`den (Tanzimat`tan) beri (1839) bizde İslâm tefekkürünün büyük isimleri çıkmamıştır. Sadece Said Nursî var. Hürmete lâyık başka bir adam tanımıyorum.
Ben onu tanıdım…

Ben, Müslüman mütefekkir deyince, celâdetiyle, cihadetiyle onu tanıdım, başka tanımadım.

Ülkede zoru, baskıyı, zulmü görünce hepsi `Pırt!` deyince kaçan, firar eden insanlar vardı.
Bir tane başka göremedim ki…

Evet, Tanzimat`tan sonra büyük İslâm mütefekkiri yok. Olsaydı, zaten bu hale gelmezdik. Yani olsaydı,
bir mücadele olurdu…
Hiçbir mücadele olmadı. Giyin dediklerini giydik,
atın dediklerini attık.
Dili de mahvettik…

Bütün bu cinayetler olurken, herkes pustu, sindi…
Tek sesini çıkaran Said Nursî oldu, o kadar…

Said, dağbaşında vaaz eden bir mürşid. Hor görülenler, her şeyini kaybedenler, mukaddesleri çiğnenenler ona koştu akın akın… Nass’ların yalçın duvarları arkasından geliyordu bu ses, târihin içinden geliyordu:

Kabuğuna çekilmiş yüz binlerce insanı uyandırdı.
Bu hayalî insanlar o konuştukça gerçekleşti…

O konuştukça, laikliğin kartondan setleri yıkıldı birer birer. Kentle köy, çağdaş uygarlık düzeyi  ile Anadolu, tereddütle inanç karşı karşıya geldi…

Nurculuk, bir tepkidir.
Kısır ve yapma bir üniversiteye karşı medresenin, küfre karşı îmanın, Batı’ya karşı Doğu’nun isyanı. Her risâle bir çığlık, şuuraltının çığlığı. Zulmün ahmakça taarruzu olmasa, bu münzevi ses böyle sayhalaşır mıydı?

Tanzimattan beri her hisarı deviren teceddüt dalgası ilk defa olarak Nur kalesi önünde geriler.
Bu emekleyen, bu kekeleyen yığın, devrim yobazları için bir yüz karasıdır. Düşünmezler ki kendi yüz karaları bu. Nurcuları yok farz etmek, gaflet.
Nurcular adalarında kendi hayatlarına devam edebilirler.
Ama kökünden kopmak kimseye mutluluk getirmez.
Aydının görevi fildişi kulesini yıkarak bu mazlum kitleyi muhabbetle bağrına basmak, acısını anlamaya çalışmak…

Said-i Nursî, Yalçın bir irade, taviz vermeyen bir mizaç, tefekkürden çok iman…

Deccal karşısında imanın remzi, işareti; mü’minin duruşunu temsil eden asil
bir sembol…

Cemil Meriç 

No ResponsesAğustos 29th, 2022