KARA KİTAP

KARA KİTAP

Geçmişi yansıtıp, geleceğe ışık tutan Eşref Edip’in yazmış olduğu Kara Kitap Derin Tarih dergisinin Nisan. 2016 tarih ve 49.sayısında ek olarak neşredildi.

Buradan bazı yerleri iktibas ettim.

Bazı uzunca ve belge ve bilgileriyle anlatılan yerlerin başlığını alarak iktibasta bulundum.

Kısa ifadelerin daha uzun mesajlar vereceğini düşünüp, araştırıcı ve ilgilenenler bizzat bakarak istifade edebilirler.

-Kara Kitap’ı rahmetli Eşref Edip (1882-1971) şöyle anlatmıştı:

“Milletin en derin ızdırabını, en derin bir derdini teşhir ediyorum. (…) Bizim vazifemiz, hak ve hakikati tebliğden ibarettir. (…) Biz yaşadığımız devri, olduğu gibi tarihe tevdi etmekle mükellefiz. Vazifemizi yapıyoruz. Her halükârda Tevfik ve hidayet yalnız Allah’tandır.”

-“Tanzimat dediler; memleketin temel bünyesini, temel nizamını tahrip ettiler. Islâhat dediler; baştan aşağı bütün millî düzeni ifsâd ettiler. Meşrutiyet dediler; istibdat çetesi kurdular. Lâiklik dediler; din ve vicdan hürriyetini en ağır zincirlerle bağladılar. Demokrasi dediler; en koyu diktatörlük idaresi tatbik ettiler. Medeniyet dediler; vahşet ve rezâ- let getirdiler.

İttihatçılar aynı zihniyeti tâkib ederek memleketi farmason localarından idareye kalkıştılar. On seneye varmadı; koskoca imparatorluğu inkırâza sürüklediler, devletin temellerini yıktılar. Kıt’alar elden gitti, memleket parçalandı, perişan oldu.

Kalan bir karış toprakta Halkçılar, İttihatçılardan devraldıkları sapık, bozguncu zihniyeti bütün hıziyle yürüttüler. Bütün gayz ve kinleriyle milletin mâneviyâtına saldırdılar. Mukaddesatına hücum ettiler. Din müesseselerini kapattı- lar, mekteplerden din derslerini kaldırdılar. Allah, Peygamber tanımayan derbeder bir nesil yetiştirdiler.”

-““Biz her ne şekil ve surette olursa memleket dahilinde dinî neşriyat yapılarak dinî bir atmosfer yaratılmasına ve gençlik için dinî bir zihniyet fideliği vücuda getirilmesine taraftar değiliz.” (T.C. Dahiliye Vekâleti, Matbuat Umum Müdürlüğü, sayı 658 ve 17 Mayıs 1942)”

-“Cümlece mâlûmdur ki, Halkçılar, evvelâ memlekette din müesseselerini kapatmakla dine karşı, İslâm dinine karşı taarruza başladılar. Din müesseselerinde kırk bin din talebesi, yatakları omuzlarında, sokaklarda perişan bir hâlde, göz yaşları dökerken onlar iyş ü işret sofralarında rakılar, viskiler, şampanyalarla, zevk ve kahkahalarla, sabahlara kadar icrâ-yı şâdumanî eylediler. Maarif Vekillerinin, şampanya kadehini kaldırarak:

– Bugün kırk bin yobazın yuvalarını târumâr ettim, diye attığı nâralar, hâlâ milletin kulağında çınlamakta, kalbini tutuşturmaktadır.”

-“Şayan-ı dikkattir ki, Halkçılar, İslâm dininin tâlim ve tedris müesseselerini böyle büyük bir gayz ve şiddetle yıkarken, Hıristiyan ve Yahudilerin ve diğer bütün gayri müslimlerin din müesseselerine karşı en ufak bir müdahalede bile bulunmadılar. Ezcümle, Heybeliada’daki Papaz Mektebi ferih fahur kemâl-i emniyet ve serbestî ile Hıristiyan din adamı yetiştirmekte devam etti. Dahildeki Hıristiyan mâbedlerinden ve mekteplerinden başka harice de din adamları gönderecek derecede faaliyette bulunurlar. Diğer taraftan, misyonerlerin bütün din müesseseleri de kemâl-i serbestî ile faaliyetlerinde devam ettiler. Halkçılar onların kıllarına bile dokunmadılar. Demek, Halkçıların yegâne hasmı, yegâne taarruz hedefi, Müslüman müesseseleri idi.”

-“Din müesseselerinin kapılarını zincirleyen, kırk bin din talebesini sokağa döken, bütün mekteplerden din derslerini kaldıran Halkçılar, açtıkları Köy Enstitülerinde komünist öğretmenler yetiştiriyor, bunları Rusya’ya gönderiyor, orada tahsilini ikmâl ettiriyor, sonra onları mâsum Türk yavrularının başına geçiriyordu.

O Köy Enstitüleri ki, orada kız ve erkek çocuklar bir arada bulunduruluyor, her türlü rezaletler oluyor, sık sık idarecilere içkili, danslı ziyafetler veriliyor, mumlar söndürülü- yor, diploma yerine kucaklarında bir p.çle evlerine dönenler oluyordu.

O Köy Enstitüleri ki, orada Marks’ın beyannâmesi, komünist eserleri öğretiliyor, Müslüman Türk milletinin dinî örf ve âdetleri tahkir, mukaddesatı tezyif ediliyordu. En rezil hikâyeler okutuluyor, en bî-edebâne (edepsizce) piyesler oynatılıyordu. Bu komünist batakhânelerine oluk oluk devlet parası akıtılıyordu.”

-“Bir aralık Halkçılar, zulüm ve şenâatlerini o derece ileri götürdüler ki, Kur’ân dili ile yazılı namaz sûrelerini ihtiva ettiği için, çocuklara mahsus olmak üzere neşredilen din kitaplarını bütün memleketten kamyonlarla toplattılar. Polis karakollarında ayaklar altında süründürdüler, sonra da mezbelelere attılar, büyük takdirlerle bu şenâati cihâna ilân ettiler. Bu cinâyeti irtikâp eden, kara ve kızıl kalpli bir münâfık idi. Kendisine bizzat:

– Bu yaptığınız hareket lâikliğe, din ve vicdan hürriyetine sığar mı, dediğimiz zaman gülmüş:

– Artık, Türk çocukları Arab’ın dilinden hoşlanmaz, bir şey anlamaz… demişti…”

-“Bir gün Resûl-i Ekrem Efendimiz, ashab-ı kiramın toplu bulundukları bir sırada elini şakağına koyarak düşünceye dalmış ve demiş ki:

-Bir gün gelecek, insanlar sofrada buyurun buyurun diye yemeğe dâvet olunduğu gibi, yabancılar Müslüman memleketlerini birbirine böyle peşkeş çekecekler!

Ashab-ı kiram çok müteessir olmuşlar:

– Aman yâ Resûlallah, demişler; o zaman İslâm ümmeti pek az mı kalacak?

– Bilâkis, pek çok olacak. Fakat, sellerin kenara attığı saman çöpleri gibi olacaklar; kalblerine vehn ârız olacak!..

– Vehn nedir? Yâ Resûlallah!

– Vehn, hayatı sevmek, ölümden korkmak!”

-“Halkçıların müthiş şenâatı da, Kur’an lisanı ile Peygamberimizin dili ile olan Ezan-ı Muhammedî’yi yasak etmiş olmaları idi. Nice zamanlar câmilerde, mescidlerde, minarelerde Allahu ekber diyenleri zindanlara doldurdular. Peygamberimizin dili ile olan Ezan-ı Muhammedî, İslâm vahdetinin muazzam ve muhteşem bir şiarı, bir sembolüdür. Dünyanın neresine gitseniz, minarelerinde Ezan-ı Muhammedî’yi dinlersiniz. “Allahu Ekber” lâfza-i celâlini işitirsiniz. Bunu bozmak, İslâm vahdetini parçalamaktır. “Allahu Ekber” lâfza-i celâlini câmilerde, minarelerde, bütün İslâm mâbedlerinde yasak etmek, Müslümanların kalblerine han- çer sokmaktan, dinin en yüksek bir şiârını yıkmaktan İslâm’ın temeline bomba koymaktan başka bir şey değildir.”

-“Bu şenâatın irtikâp olunduğu sıralarda idi, bir milletvekili Büyük Millet Meclisi kürsüsünde, Müslüman halkın ızdırabını şöyle dile getirmiştir:

“Seçim günlerinde köylüler bize ne dedi, bilir misiniz? Biz açız, sefaletteyiz, çoluğumuz çocuğumuz gıdasızlıktan bitkin bir hâldeyiz. Fakat bunlardan ziyâde bizim gücümü- ze giden, bizi müteessir (üzen) eden şey, câmilerimizden, minarelerimizden, mübarek ezanımızı, “Allahu Ekber” dememizi yasak etmeleridir. Bizi Kur’an dilimizle, Peygamberimizin dili ile ibâdetten menetmeye Allahu Ekber dedi diye, Kur’an dili ile kelime-i şahadet getirdi diye imamlarımızı, müezzinlerimizi zindanlara atmaya ne hakları vardır? Lâiklik bu mudur? Hangi köye gittiysek hangi şehirli ile görüştü isek bunu söylediler.”

-“Müslüman Türk Milletinin câmilerinde, minarelerinde Allahu Ekber demeleri yasak edilirken, hıristiyanların kiliselerindeki çanlar, ferih (ferahlı), fahur (övünen), memleketimizin her tarafında âfâkı (gökleri) inletiyordu. Bu şirk ve küfür çanlarına hiç ilişmeyip de, Tevhidi cihana yayan Müslüman Türk Milletinin mâbedlerinde okunan Ezan-ı Muhammedî’ye karşı taarruzları, küfre karşı muhabbetin, imana karşı husumetin en açık alâmeti, en açık delili değil midir?

Böyle İslâm’ın mukaddesatına düşman bir komiteyi Müslüman Türk Milleti nasıl sevebilir? Sevmesine, istemesine imkân ve ihtimal var mı?”

-“Diğer taraftan Halkçıların zabıtası, çarşı pazarlarda Kur’an cüzlerini satanları takip ediyor, eline geçirdiklerini mahkemelere sevk ediyordu.

  • Çocuklara Kur’an okutan hâfızları karşıdan dinlemeyi bile menetmişlerdi. Çocuklar Kur’an sesini işitmeyeceklerdi.
  • Senirkentte “Halkevleri” kütüphanesi te’sisi bahânesiyle Müslüman halktan toplanan dinî kitaplar, kıymetli yazma Kur’anlar, tefsirler yok edildi. Bu eserlerin bir tanesi bile meydanda kalmadı. Müslümanlar, evlerinde bulunan Kur’an’ları, tefsirleri, dinî eserleri, hakayık-ı Kur’aniye (Kur’an hakikatleri) ve îmaniyeden bahseden risaleleri, polisin eline geçmemek için zahîre anbarlarında, odun depolarında, samanlıklarda saklıyorlardı.
  • Câmilerde mihrabların etrafındaki mum şamdanları- nın üstünde yazılı “Maşaallah” yazılarını kazımışlardı. Abideler, çeşmeler üzerindeki âyât-ı kerîme yazılı mermerler parçalanmıştı.
  • Harbiye Nezareti’nin (şimdiki Üniversite’nin) kapısındaki Fetih âyet-i kerîmesi yazılı cihan-değer kıymeti hâiz nefis levha üzerine siyah ve kızıl bir taş perde çekilmişti.
  • Câmilerde Hulefa-yi Râşidin isimlerini hâvi levhalar indirilmiş, şuraya buraya atılmıştı. Sanki müthiş bir yangın ortalığı kaplamış, sanki bir işgal ordusu memleketi istilâ etmiş gibi Kur’an lisanı ile yazılı ne varsa, hep kırılıyor, parçalanıyordu. Âsâr-ı atika (eski eserler) diye bile bırakılmıyordu.
  • Ayasofya Câmii’ndeki muazzam ve muhteşem lâfza-i Celâl, Hazreti Muhammed ve Hulefâ-yi Raşidîn levhaları yerlerinden sökülmüş, indirilmiş. Bizans putları meydana çıkarılmış ve bu putlara çeki düzen verilmişti. Muhteşem levhaları yok etmek, parçalamak için meçhul semtlere götürmek istemişlerse de, kapılardan çıkarmak mümkün olmadığı için bu cinâyeti irtikâba yol bulamamışlar, cihan-değer kıymette olan o nâdide eserleri, toz toprak içinde mahvolmak için bir kenara atmışlardı.
  • Ayasofya’nın minareleri de yıktırılıyordu. Fakat mâbed binasına zarar getireceği için bu şenâati irtikâba yol bulamadılar.
  • Birçok câmiler câmilikten çıkarılmış, hangâr hâline getirilmiş, ahır olmuş, Yahudilere, Ermenilere satılarak şarap deposu yapılmıştı.
  • Afyon’da şimdiki Zafer Parkı’nın bulunduğu yerde “Kışla Câmii” vardı. Afyon’un en büyük tarihî câmii idi. Bir gece içinde yıktırıldı.
  • Böylece memleketin her tarafında yüzlerce, binlerce câmi yıktırıldı, satıldı, depo ve ahır yapıldı.
  • Merhum Risale-i Nûr müellifi Barla’ya sürüldüğü zaman, orada bir mescidi tâmir ettirmişti; orada namaz kı- lıyordu. Halkçılar bu mâbedi de hâk ile yeksan (yerle bir) ettiler.”

-“Dinî Neşriyata Karşı Resmen Katliâm Emirleri Verdiler, Mâbedlere, İbâdetlere Taarruza Kalkıştılar.”

-“Câmileri, Halkevleri Şekline Koymayı Tasarladılar.”

-“Köy Enstitüleri Diye Komünist Batakhaneleri Açtılar.

-“Köy Enstitülerinin Rezaletleri Ayyuka Çıkmıştı.

Kasd-I Mahsusla (Özel Olarak) İslâm Dini Tezyif Olunuyordu.

-““Senin Karın, Benim Karım Diye Tabiat Bir Şey Ayırt Etmez” Diyecek Kadar Rezil Müesseseler Açtılar”

-“Mâsum Vatan Evlâtlarına Mektep Kitaplarında Müslümanlığı Tezyif Eden Fikirler Aşıladılar.”

-“Bir Tâun (Vebâ) Gibi Milletin Başına Belâ Kesildiler, Milleti Köleleştirdiler.

“Halkçılar, Chp’yi Vatan Ve Millet Yerine Koydular; Partiyi Tenkiti, Devleti Tenkit Gibi Suç Saydılar.”

-“İlericilik, Devrimcilik Safsatalariyle, Bursa Nutku İcadlariyle Cinâyetlerini Meşrulaştırmak Yolunu Tuttular.”

-“Millî Vicdanın Kımıldamasına Karşı Maskeli Oyalama Siyasetleri

1947’de Mecliste kopan fırtınadan sonra matbuat da dinî tedris (öğretim) hürriyetini temin yolunda harekete geçince CHP, artık millî vicdan üzerindeki baskıyı aynı şiddetle daha ziyade devam ettiremeyeceğini anladı. Taşıp kabaran efkâr-ı umumiyeyi (kamuoyunu) yatıştırmak üzere bazı tedbirlere müracaatı zarûrî (mecburî) gördü.”

-“Halkçı Bir Başvekilin Kıpkızıl Din Düşmanlığı

Sene 1948, adresi Millet Gazetesinde mahfuz (saklı) şâyân-ı itimat (hürmet edilen) bir zât, İçel Milletvekili Salih İnankur’dan duyduğu bir hâdiseyi Millet Gazetesinde şöyle naklediyor:

– Okullarda din tedrisâtına yer verilsin mi, verilmesin mi? mevzuu üzerinde CHP grubundaki konuşmalardan hiç- bir vakit müsbet (olumlu) netice çıkmayacağına eminim. Bundan bir buçuk – iki ay kadar önce, Bayar’ın yurt gezilerinde irad ettiği (söylediği) bir nutuk arasında “Mekteplerde” din tedrisatının yapılmasına esas itibariyle taraftarız.”4* meâlindeki sözleri üzerine Demokrat Parti: “Sizde mi bu fikirdesiniz? Hâlbuki ben sizlere güveniyorum.”5* Meclis grubuna gelen Şükrü Saraçoğlu, orada (Bayar’a hitaben): “Şuna emin olunuz ki, memlekete kızıl tehlike bu sefer Muhammed’in bayrağı altında sokulacaktır” demiştir.”

-“Dil Bezirgânları (Tüccarları), Mektep Kaçkını Kiralık Âlimleri, Jandarma Süngüsü İle Dilimize Saldırdılar

Halkçıların dil bezirgânları, Türkçeyi Arapça ve Farsça istilâsından kurtaracağını, Türk milletinin siyasî istiklâli gibi (!) Türk dilinin de ilmî ve ebedî istiklâlini temin edece- ği dâvâsını ileri sürdüler.”

-“Bolşeviklerden İlham Alan Dil Cellâtlarının Barbarca Saldırıları

Komünizmin kaynağından ilham alan CHP dil bozguncuları, mazi ile hâl ve istikbâl arasında uçurumlar açtılar. Milyonlarca insanın diline tasarruf etmeye (müdahâleye) kalkıştılar. Milleti istibdat baskısı altında tuttular. Dilin ifade kudretini baltaladılar. İnce zevkine ve âhengine barbarca tecâvüz ettiler. Milletin birbirleriyle konuşmasını, anlaş- masını zorlaştırdılar, işkenceye soktular.”

-“Kur’an’ın Aslını Ortadan Kaldırmak En Büyük Gayeleri idi

Dalâlet devrinin, Müslüman halkın vicdanlarını sızlatan baskılarından en ağırı CHP’nin ibâdetlere müdahalesidir. Ezanların, tekbirin Kur’an diliyle okunması memnuiyeti, milletin kalbini en derin ıstıraplara uğratmıştı. Anlaşılıyordu ki, dîn-i mübin-i İslâm’ı can evinden yıkmak istiyorlardı.”

-“İşlenen Cinâyetler, Havsalayı Tutuşturacak Derecede Şen’i idi.”

-“Milliyetçi olduklarını ilân ettiler. Fakat millî an’anelere, millî şeaire aslâ hürmet göstermediler.

*

Türbeleri kapattılar. Fakat, bir taraftan yeni türbeler yaptılar.

*

Dilimizi özleştireceğiz dediler. Fakat, asırlardan beri Türk’ün malı olan kelimeleri attılar, bunların yerine büsbü- tün yalancı, acayip, maskara, uydurma kelimeler koydular…

İbâdet serbesttir dediler. Fakat, Allahu Ekber diyenleri zindana attılar.

*

Cumhuriyetçiyiz dediler, fakat tatbikte mutlakiyet esası olan şef sistemi yürüttüler.

*

Prensiplere tâbi olduklarını iddia ettiler. Fakat, diğer taraftan taparcasına, sımsıkı şahıslara bağlandılar.

*

Halkçı olduğunu söylediler. Fakat, halkı istihfaf ettiler (hafife aldılar), hiçe saydılar.

Saçak öpmeyi tard ettiklerini iddia ettiler. Fakat el-etek öpmekte, iki büklüm olarak insana tapmakta devam ettiler.

*

Milletin refah ve saadetinden bahsettiler. Fakat onu ızdı- rap ve sefalet içinde kıvrandırdılar.

*

Vicdan hürriyetinden dem vurdular fakat dinî mahiyette cemiyet teşkilini men ettiler. İbâdetlere müdahale ettiler. Allahu Ekber diyenleri zindanlara attılar.

*

Demokrasiden bahsettiler, fakat, en müthiş istibdat yolunda yürüdüler.

*

Din, siyasete âlet edilmez, dediler. Fakat, dini tahrif için siyaseti âlet yaptılar.

*

Lâikiz dediler. Fakat, milletin dinini, îmanını pençeleri altında ezdiler. Lâikliği dünyanın hiçbir yerinde olmayan din aleyhtarlığı şeklinde tatbik ettiler.

Allah O Günleri Bir Daha Göstermesin.”

-“İnkılâb Diye Mâziyi Ateşe Verdiler.”

-“Göz Göre Göre, Müslüman Türk Çocuklarını Dinden, İmandan Uzaklaştırdılar.”

-“Müthiş Bir Facia Karşısında Millet Kan Ağlarken, Halkçılar Baloda Viskiler, Şampanyalarla

Zevk u Sefa İçinde Yüzdüler.”

-“Lâiklik Maskesi Altında İşlenen Cinâyetler, Maskaralıklar.”

-“Halkçıların En Büyük Cinayeti,Cumhuriyet ve Lâiklik Müesseselerini Kendi Kötü Zihniyetlerine Göre Tahrip Ederek Sû-i İstimalleridir.”

-“Kur’an’a Karşı Halkçıların Korkunç Suikasdları.”

-“Namazlarda Kur’an Lîsanı ile Kıraatı Kaldıracaklardı. Fakat, Milletin Gazablı Sesi Yükseldi:

“Paşam, Her İstediğinizi Yaptık; Fakat Göğsümüzdeki İmanı Veremeyiz” Deyince Durakladılar.

Halkçıların, karşılarında, istediklerini yapmaya mâni olacak hiçbir kuvvet olmadığından, ferman – fermâ (emir buyuran) kesilen şefleri, nihayet namazlarda Kur’an lisaniyle okunan Kur’an sûrelerini kaldırmak teşebbüsüne geçti. Farmason doktor Adnan Adıvar ve Hasan Ali Yücel’in arkadaşları, Şerafettin Yaltkaya’yı bu maksatla Diyanet riyasetine getirdiler. Pervasız şef, Yaltkaya’ya namaz sûrelerini düzme dile çevirtti. Plân şöyle idi:

Farmason Diyanet reisinin düzme ve sapık bir fetvâsı ile namazlarda okunan Kur’an sûrelerinin Kur’an lisanı ile okunması yasak edilecek, düzme dil ile tercümeleri okunacaktı. Bu suretle ibâdette de büyük bir inkılâp, büyük bir devrim yapılmış olacaktı.

Kat’î surette İnönü buna karar vermiş, Yaltkaya da bunu yapacağına söz vermiş, faaliyete geçmişti. Esasen bu me- şum (uğursuz) devrimciliği yapmak için farmason locaları- nın ittifakı ile o, bu makama getirilmişti.

-“Bekçiler, Omuzlarında Uzun Merdiven, Uzun Sırık, Yanlarında Çöp Arabaları Olduğu Hâlde, Sokak Sokak Dolaşarak Binalarda “Yâ Malik-el Mülk” Levhalarını Düşürüyor, Parçalıyor, Çöp Arabalarını Dolduruyorlardı

  • Sene 1940. (İzmir Maarif Müdürü) bazı evlerde Kur’an dersi verildiğini haber alınca, derhal polis müdüriyetine bir tezkere yazmış, bunlar hakkında takibat yapılmasını emretmişti.”

-“163. Madde Hakkında Partilerin Telâkkileri ve Halkçı

Farmason Matbuatın İslâma Karşı “Müşterek Ahidnâ-

me” Hazırlıkları

Halkçıların diğer yasak, din hürriyetini müthiş surette tehdid eden 163’ üncü maddeyi koymalarının çok mühim siyasî bir sâiki (sebebi) de vardır ki, bunu Müslüman Türk Milletinin hatırlamasında çok fayda vardır.

Halkçıların karşısında iki muhtelif kuvvet vardı: Biri Demokrat Parti, diğeri de Millet Partisi. Yaklaşan seçimde bu iki kuvvetin anlaşarak Halkçıları yıkması tehlikesi belirmişti. Bunu önlemek lâzımdı. Müslüman halk tereddüt içinde idi: Bu muhtelif kuvvetlerin hangisi din ve vicdan hürriyetini kurtarabileceklerdi?..

163’ üncü madde mâlûm lâikliğe aykırı olarak devletin içtimaî veya iktisadî veya siyasî veya hukukî temel nizamlarını kısmen de olsa esas ve inançlarına uydurmak amaciyle… propaganda yapanlar 5 – 7 seneye kadar hapis cezası ile mahkûm olur.

163’ Üncü Madde Hakkında Gizli Anlaşmalar

“Dine karşı tatbik edilecek siyaset hususunda Halk Partisi ile Demokrat Parti liderlerinin tam mutabakat ve ittifak halinde olduklarını, D. P. daha iktidara gelmeden evvel CHP’nin can çekiştiği sırada biz söylemiştik, işin iç yüzünü anlatmıştık. (Sebilürreşad – Haziran 1949, sayı 50).

D.P. büyük kongresinde din hürriyetini tahdit ve tazyik yolunda (yani 163’ üncü maddenin vaz’ ve tesisi hususunda CHP liderleriyle anlaşmış olduklarını, Demokrat liderleri söylemişlerdi. Nitekim Mecliste Fuad Köprülü, kraldan ziyade kral taraftarı olmuş, Halkçıların getirdiği bu ağır ve şiddetli baskı kanununu (yâni 163’ üncü maddeyi) müdafaa etmişti.

-“Sapıtan Milletlere Azâb-ı İlâhi Haktır

Bir zamanlar, milletin başındaki zât ölünce cemâat toplanır, bir kuş uçururlarmış. Kuş kimin başına konarsa o, reis olurmuş, bir defa reis intihâbında uçurulan kuş, öyle bir adamın başına konmuş ki, onun fenalığı, zulümkârlığı, hak ve hakikate karşı düşmanlığı herkesçe malûm olduğu için, cemâat hep bir ağızdan “Olmadı olmadı!” diye bağırmış, ayaklanmışlar. Kuş, bir daha uçurulmuş, yine o zâtın başına konmuş. Yine itirazlar kavgalar, gürültüler olmuş. Üçüncü defa kuş aynı zâtın başına konunca artık âdetleri mucibince (gereğince) onun devlet reisi olmasını kabule mecbur olmuşlar.

Devletin başına geçen adam, eski huyundan zerre kadar vazgeçmemiş, millete her türlü zulüm ve fenalığı yapmaktan geri durmamış. Millet onun zulümkârlığından bıkmış usanmış. Belki insâfa gelir diye yalvarıp yakarmaya karar vermişler. Saraya bir heyet göndermişler. Âtıfet (şefkat), merhamet ve insaf talebinde bulunmuşlar. O, ne cevap vermiş, bilir misiniz? Demiş ki:

– Eğer Allah size hidâyet bahşetmiş olsaydı, kuş içinizden sâlih bir zâtın başına konardı. Benim huyum, meşrebim mâlûm… Üç defa kuşun benim başıma konması size benim gibi bir adamın baş olması lâzım geldiğine inanmalısınız: Binaenaleyh ben icrâatımda en ufak bir tâdilde bulunamam!…

Ve hakikaten zulümkârlığından en ufak bir tâdilde bile bulunmamış, sonuna kadar zulüm ve şiddetle devam etmiş!…”

-“Tahribatçılar, Hep Islâhatçılık ve Hürriyet Nağmeleri ile İşe Başladılar, Sonra Milletin Canına, İmânına Okudular, Bu Suretle Koca İmparatorluk Yıkıldı, Millet Bu Hâle Geldi

Siyasî cereyanlar böyle dalgalanırken, iktidardaki Halk- çılarla muhalefetteki Demokratlar, din hürriyetine karşı baskı zihniyetinin devamında müşterek ve müttefik bir hâlde hareket ederken, ansızın bir hâdise oldu: Millet Partisinin Fahrî Reisi Mareşal, vefat etti. Halkçılar da, Demokratlar da geniş bir nefes aldılar.”

-“Daha evvel Tanzimatçılar da ıslâhat nâmiyle ortaya çıktılar. Fakat çok geçmeden varlığımızın temelini teşkil eden millî müesseselerimize, örf ve âdetlerimize, dinî şeâirimize, millî secâyânımıza karşı cephe aldılar. Farmasonluğu memleketimizde yerleştirdiler, devletin ahengini bozdular. Milletin ruhuna aykırı kanunlar koyarak memleketi tahrib ettiler. Devletin temelini aşındırdılar. Milletin içtimaî ve siyasî hayatını sarstılar. İçtimaî düzenini ifsâd ettiler. Nihayet Moskof ordularını İstanbul kapılarına getirecek kadar memleketi tehlikeye soktular.

Demokratların başkanı da, bir zamanlar başı sarıklı “Galib Hoca” kıyafetiyle kendisini Müslümanlara takdim etti. Sonra bir zaman geldi, başında bir arşın silindir şapka ile Bursa’da kürsüye çıkarak, “Biz, bu memlekette artık şeriatı yaşatmayacağız” dedi.”

-“Bunlar gibi bütün din ve şeriat düşmanları, İslâm kisvesi altında İslâm cemiyetini içinden kemiren hain din düş- manları ilân-ı şadümanî (sevinç gösterisi) eylediler. Yüzleri maskeli, belleri kızıl zünnarlı, göğüsleri Yahudi mason kordonlu hain din düşmanları bu hezeyanı böyle alkışladılar.”

-“Haziran 1950’de Ankara’da toplanan Millet Partisi kongresinde reis olarak seçilen Prof. Vasfi Raşit:

– Biz softa partisi değiliz!..

Gibi yakışıksız sözler söylemiş, Halkçıların zihniyetini müdafaa etmişti. “Alevîlerin, kızılbaşların da dinî bir cemaat teşkil ederek bir Diyanet Reisi intihap edeceklerini” de söylemişti. Murahhaslar da bu farmason profesörün hezeyanları karşısında sâkıt (düşmüş) ve samit (susmuş) kalmış yüzüne tükürmemişlerdi.”

-“Hakka Karşı Gelenlerin,

Hâdiselerden İbret Almayanların Âkıbeti

İşte Halkçıların çok uzun süren mazisinden birkaç sahife! Bunlar, dinî, içtimaî sahadaki icraatından bir nebzedir. Bütün yaptıkları aykırı işleri, İslâm dinine karşı aldıkları tavrı yazmaya kalkışsak, cildler almaz. Bunun gibi siyasî, idarî ve iktisadî bütün icraatları da yürekler acısıdır. Onları da mütehassısları nakletsinler.”

-“Halkçıların uzun seneler böyle milletin diniyle, îmaniyle mukaddes hisleriyle oynamaları, milletin vicdanını çiğ- nemekten, hançerlemekten geri durmamaları yüzünden Halkçılara karşı umumî bir nefret ve infial husule geldi. Mukaddes hislerine karşı mütemadî taarruz ve tecavüzlerden, Müslüman Türk Milleti, Halkçıları milletin maddî varlığı gibi mânevî varlığını da çok edecek dahilî bir düşman olarak telâkki etti. Artık ondan tamamiyle yüz çevirdi.

Müthiş bir fütur (gam) ve ızdırap içinde, meyus (ümitsiz) âvâre olarak Allah’a yalvarıyor, günahının cezası kâfi gö- rülmesini, halâs ve felâh kapılarının açılmasını temenni ve niyaz ediyordu. Başka çaresi, başka ümidi kalmamıştı.

Nihayet bir gün geldi bu zulüm ve zulmet binası paldır küldür yıkıldı. Millet, artık kurtulduk, felâha erdik, diye düğün bayram yapıldı. Memleket yerinden oynadı. (1950)

Halkçıların yıkıldıkları gün biz “Felemmâ nesû…” âyet-i celilesini sanki yeni nâzil olmuş gibi ibret nazarları önüne koyduk. Bu âyet-i kerimenin meâl-i celili şöyledir:

“Vaktaki onlar kendilerine hatırlatılan şeyleri unuttular, Allah’ın emirlerine arka çevirdiler; biz de onlara her şeyin kapılarını açtık. İçlerindekilerini ortaya dökmek için her türlü fırsatı verdik. Onları zevk, sefa, saltanat, debdebe ve dârât (gösteriş) içinde yüzdürdük. O hâle geldiler ki, kendilerine verilen bu şeylerle ne yapacaklarını şaşırdılar. Şaşırdıkça şımardılar. Şımardıkça azgınlaştılar. Allah’a karşı meydan okumağa kalkıştılar… ‘Artık hiçbir kuvvet bizi yıkamaz’ diye gururlandılar. Tam böyle keyf ve gurura düştükleri bir sırada ‘Ahaznahüm bağteten’ ansızın onları enselerinden yakaladık, yerin dibine batırdık. Onlar neye uğradıklarını şaşırdılar. Bir anda ümitsizliğe müthiş bir ye’s ve fütura düştüler. İşte bugün zâlimlerin kökü böyle kurutuldu, arkası böyle kesildi. Hamd, bütün âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur.”

-“Din Hürriyetini Tahdid Hakkında Demokratlar Daha Ağır, Daha Şiddetli Kanun Koydular

Nitekim çok geçmeden her şey anlaşıldı. Vaktiyle Halk Partisinin din propagandasını yasaklayan 163. maddesine ilâve olarak Demokratlar ondan daha çok şiddetli; çok daha şümûllü (kapsamlı)bir madde koydular.

Hakâyık-ı Kur’aniye ve imâniyeyi neşreden vâizleri mahkemeler beraat ettiriyorlardı. 163 üncü madde ile mahkûm edemiyorlardı. Din ve vicdan hürriyetini sımsıkı bağlamak, Müslümanlık nâmına şakk-i şefe etmemek (ağzını açıp konuşmamak), edememek için daha geniş bir maddeye ihtiyaç vardı. Bunun üzerine yeni halâskârlar (!) 6187 numaralı kanunu koydular ki artık hakâyık-ı Kur’aniye ve imâniyeden bahseden eserlerin herhangi bir fıkrası veya cümlesiyle “dinî propaganda” diye Müslümanları mahkûm etmek imkânı hâsıl oluyordu.

Zamanın İstanbul Başsavcısı bize demişti ki:

– Bu kanunlarla Fâtiha sûresini tercümeye kalkışırsanız, sizi mahkemeye sevk edebilirim.

Bunu söyleyen zât bugün hayattadır. Ve doğru söylemiş- tir. 163 üncü madde ve 6187 numaralı kanun böyledir.

Tatbikata gelince, Demokratlar zamanında dinî propagandadan mahkemeye sevk olunanlar on misli artmıştı.

…Halkın Ye’s ü Fütura Düşmesi, Halkçıların Hortlaması ve Tekrar Yıkılışları

Demokratların bu iki yüzlü siyaseti böylece yıllarca devam etti. 1950 iptilâsındaki millî galeyan ve heyecan artık hayatiyetini, canlılığını kaybetmişti. Türlü türlü üzücü hâ- diselerle ruhlarda, gönüllerde o neşe ve şetaret (şenlik) kalmamıştı. Baş farmason, Halkçıların zihniyetini, ideolojisini tıpatıp yürütüyordu. Halkın bütün mukaddes hisleri böyle yuğurula yuğurula dondurulmuş, uyuşturulmuştu.

1960’da Müslüman halk, 1950’deki şevk ve heyecanı kalblerinde duyamadı. O, bir daha geri gelemezdi. Baş farmason on sene içinde o şevk ve heyecanı kö- künden baltalamıştı. Bu suretle Halkçıların zihniyet ve ideolojisi on sene daha kazanmıştı. Halkçılar, baş farmasonun bu husustaki hizmetini altın kalemle sayfalarına geçirseler yeridir.

Şeflerinin artık Müslüman halkın itimadına mazhar olacağı ümidi kalmamıştı. Bunun içindir ki, Müslümanlara karşı yumuşak bir lisan kullanmaya hiç de lüzum görmemiş, bilâkis hakayık-ı Kur’aniye ve imâniyeden bahseden risalelere karşı açık ve umumî bir taarruza geçmişti. Her gittiği yerde dinî tehlikeden – Hıristiyanlık, Yahudilik değil – Müslümanlık tehlikesinden bahsetti. Sandalya hasmı olan Adalet Partisini bu tehlikeye karşı sözde “ikaz” bahanesiyle kafese düşürmek istedi. Mütemadiyen:

– Nurculuk suç mudur, değil midir?

Diye A.P. liderini beyana dâvet etti. Maksadı, ya suç oldu- ğunu söylemekle kendi gibi onu da Müslüman halkın nazarından düşürecek, yahut suç olduğunu söylememekle gerici olduğunu solculara, devrimcilere jurnal etmiş olacaktı.

Adalet Partisi lideri ise Nurculuğun suç olup olmadığını beyana davet edilince, hep din ve vicdan hürriyetinden bahsetmiş, her vatandaşın itikadına hürmet lâzım geleceğini ileri sürmüş, bu suretle Hakayık-ı Kur’aniye ve mâneviyeden bahseden risaleleri okuyanların suçlu telâkki edilemeyeceğini anlatmış, İnönü’nün oyununa karşı gelmişti.

Vakıa AP lideri (Demokrat başbakan gibi açıktan açığa) memlekette Müslümanların icapları yerine getirileceğinden bahsetmedi. Fakat her gittiği yerde din ve vicdan hürriyetinden, Allah’tan, Peygamber’den, dinden, diyanetten, komünizmin kötülüğünden, komünizmle mücadele edileceğinden bahsetmişti. Müslüman halk için bu kadarı da kâfi idi. Müslüman halk denize düşmüştü. Sarılacak bir şey arıyordu. Yoksa AP’nin kara gözlerine, kaşlarına âşık değildi. Ona dinini, îmanını tehlikeye düşüren Halkçıların zihniyetinden kurtaracak herhangi bir teşekkül lâzımdı.

1950’de olduğu gibi, 1964’de de, o derece heyecanlı ve galeyanlı olmamakla beraber, aynı hisler, aynı sebeplerle Adalet Partisi mevkii iktidara geldi.

Bu ümid ile haftalar, aylar geçti. Zafer şenlikleri geride kaldı, normal hayat başladı, fakat halkın beklediği inkişaf ve ferahlık bir türlü husule gelmedi. Ne kanunlarda bir tadil teşebbüsü oldu, ne idarî nizamlarda bir hafifleme. Polis yine hakayık-ı Kur’aniye ve imaniyeden bahseden dinî eserleri toplamaya, okuyanları suçlu olarak mahkemeye sevk etmeye başladı.

-“Partiden Partiye İntikal Eden Bozuk Zihniyet Devam Ediyor, Dâvâ Halledilmemiştir.”

-“İşte ey, milletin; bu kadar ıstıraplar içinde kıvranan, maddî mânevî varlığı temelinden sarsılan Müslüman Türk halkının candan, gönülden sarılarak mukadderatını tevdi ettiği muhterem kişiler! Size Allah’ın muazzam hitabını bir kere daha tekrar ediyorum:

Zulm edenlerin yerlerine sizi oturttuk. Onlara ne yaptığımızı apaçık gösterdik. Allah aziz ve intikam sahibidir.”

Yani siz de onların yolunu tutarsanız sizin âkıbetiniz de böyle olur…”

 

MEHMET ÖZÇELİK

20-04-2023

Loading

No ResponsesNisan 21st, 2023