Alemde
olan ve bulunan her şey madde ve maddeden ibaret değildir.
Ruhani
varlıklar; madde ötesi ve ruhla ilgili manevi varlıklardır.
-Ruhla
bedenin kesiştiği nokta, sidre.
İnsan
ruhundaki beden zahiren bedende görünse ve bulunsa da ancak bedenin üstünde ve
üstünden bedeni control etmektedir.
Alemde
de maddenin ötesinde melekler gibi güç sahibi nurani varlıklar olduğu gibi, ruh
özelliğine sahip varlıklarda vardır.
Bunlar
içerisinde insan gibi ulvi ruhlar olduğu gibi, hayvan ve sair süfli ruh sahibi
varlıklar da vardır.
-Sayısız
haz duyuları ve en az onlar kadar yaratılan ve yaratılacak olan hazlar.
Sayısız
frekanslar ve frekans sesleri.
Sayısız
boyutlar ve boyutlardaki farklı varlıklar.
Sayısız
görme ve görünenler.
Sayısız
his ve mahsuslar yani hissedilenler.
Her
duygu için açılmış sofralar ve o sofralarda bulunan sayısız o duygunun
nimetleri.
Her
şey duygularla bağlantılı kılınmış, o duygularda o duyguların bağlandığı
esmalarla irtibatlandırılmıştır.
-Ruh
göz penceresiyle bu alemi seyretmektedir.
Kulak
ruha ses, dil kelam, akıl düşünce, kalp motor, nefis nefes, burun koku,
organlar destek olmuştur.
Ruh
onlarla alemini genişletmiş, alemlerle irtibatını sağlamıştır.
İnsanı
bir gemiye benzetirsek, ruh kaptan, kalp motor, akıl dümen, nefis buhar kazanı,
organ ve duygular yolcu, Kur’an-ı Kerim rota, İslamiyet deniz, gemi insan
anatomisidir.
Ruh
ilahi nefhadan bir ses, bir nefes, bir eser, bir güç ve enerjidir.
Ruh
tecezzi etmeyen bir bütündür.
***************
Odun ve kömürü niçin yakıyoruz?
Isı ve ışık olsun diye.
Maddenin de 4 hali vardır;
Katı-sıvı-gaz ve nurdur.
İnsanın da bu dünyada –tabiri caizse- yanması ve de
Kafirin cehennemde yanması nura ve ışığa inkılap etmesi, kazuratını atıp,
maddesinin içerisindeki manayı çıkarması içindir.
-Hasta
ruhlar hasta olan duygular ruhu bozuyor, bozulan ruhda duygu ve vücudun
yapısını bozuyor.
Saldırgan
insanların durumu, ruhlarının saldırganlığından kaynaklanmaktadır.
-Beden
için söz konusu olan nezleden kansere ne kadar hastalık varsa, aynı o durum ruh
içinde söz konusudur.
****************
Ruhani
varlıklar ile ilgili olarak Bediüzzaman geniş izahatta bulunur. Hülasa olarak;
-“Elhâsıl: Denilebilir ki, hayat olmazsa, vücud vücud
değildir, ademden farkı olmaz. Hayat, ruhun ziyâsıdır; şuur, hayatın nurudur.
Mâdem ki hayat ve şuur bu kadar ehemmiyetlidirler; ve mâdem şu âlemde
bilmüşâhede bir intizam-ı kâmil-i ekmel vardır; ve şu kâinatta bir itkàn-ı
muhkem, bir insicâm-ı ahkem görünüyor; mâdem şu bîçare perişan küremiz,
sergerdan zeminimiz bu kadar hadd ü hesâba gelmez zevi’l-hayat ile zevi’l-ervâh
ve zevi’l-idrâk ile dolmuştur; elbette sâdık bir hadis ile ve katî bir yakîn
ile hükmolunur ki, şu kusûr-u semâviye ve şu bürûc-u sâmiyenin dahi kendilerine
münâsip zîhayat, zîşuur sekeneleri vardır. Balık suda yaşadığı gibi, güneşin
ateşinde dahi o nurânî sekeneler bulunur. Nâr, nuru yakmaz. Belki ateş ışığa
meded verir.
Mâdem kudret-i ezeliye bilmüşâhede en âdi maddelerden, en kesif unsurlardan
hadsiz zîhayat ve zîrûhu halk eder ve gayet ehemmiyetle madde-i kesîfeyi hayat
vâsıtasıyla madde-i latîfeye çevirir ve nur-u hayatı her şeyde kesretle
serpiyor ve şuur ziyâsıyla ekser şeyleri yaldızlıyor; elbette o Kadîr-i Hakîm,
bu kusursuz kudretiyle, bu noksansız hikmetiyle, nur gibi, esîr gibi ruha yakın
ve münâsip olan sâir seyyâlât-ı latîfe maddeleri ihmâl edip hayatsız bırakmaz,
câmid bırakmaz, şuursuz bırakmaz. Belki, madde-i nurdan, hattâ zulmetten, hattâ
esîr maddesinden, hattâ mânâlardan, hattâ havadan, hattâ kelimelerden zîhayat,
zîşuuru kesretle halk eder ki, hayvanâtın pek çok muhtelif ecnâsları gibi pek
çok muhtelif ruhânî mahlûkları, o seyyâlât-ı latîfe maddelerinden halk eder.
Onların bir kısmı melâike, bir kısmı da ruhânî ve cin ecnâslarıdır.”[1]
-“Hakikat ve hikmet ister ki, zemin gibi, semâvâtın da
kendine münâsip sekeneleri bulunsun. Lisân-ı şer’îde o ecnâs-ı muhtelifeye
“melâike ve ruhâniyât” tesmiye edilir.
Evet, hakikat öyle iktizâ eder. Zîrâ, zemin, küçüklüğü ve hakaretiyle beraber,
zîhayat ve zîşuur mahlûklardan doldurulması ve ara sıra boşaltılıp yeniden
zîşuurlarla şenlendirilmesi işaret eder, belki tasrih eder ki, şu muhteşem
burçlar sahibi müzeyyen kasırlar hükmünde olan semâvât dahi zîşuur ve
zevi’l-idrâk mahlûklarla doludur. Onlar dahi, ins ve cin gibi, şu âlem
sarayının seyircileri ve şu kâinat kitâbının mütâlâacıları ve şu saltanat-ı
Rubûbiyetin dellâllarıdırlar. Çünkü, kâinatı had ve hesâba gelmeyen tezyinât ve
mehâsin ve nukuş ile süslendirip tezyin etmesi, bilbedâhe, mütefekkir istihsan
edici ve mütehayyir takdir edicilerin enzârını ister.
Evet, hüsün elbette bir âşık ister; taam ise, aç olana verilir. Halbuki, ins ve
cin, şu nihayetsiz vazifeye, şu haşmetli nezârete ve şu vüs’atli ubûdiyete
karşı milyondan birisini ancak yapabilir. Demek bu nihayetsiz ve mütenevvi
vezâife ve ibâdâta nihayetsiz melâike envâı ve ruhâniyet ecnâsı lâzımdır.
Bâzı rivâyâtın işârâtıyla ve intizam-ı âlemin hikmetiyle denilebilir ki, bir
kısım ecsâm-ı seyyâre, seyyârâttan tut, tâ katarâta kadar bir kısım melâikenin
merâkibidirler. Onlar, bunlara izn-i İlâhî ile binerler, âlem-i şehâdeti
seyredip, gezerler.”[2]
-“Hem nasıl Hâlıkımızdan sorduğumuz sualimize, o Rabbimiz
bütün fermanlarıyla ve nazil ettiği bütün kitaplarıyla ve müsemmâ olduğu ekser
isimleriyle bize kudsî ve kat’î cevap veriyor; aynen öyle de, melâikeleriyle ve
onların diliyle daha başka bir tarzda dedirir:
“Sizin zaman-ı âdem’den beri hem ruhanîlerle, hem bizimle görüşmenizin
yüzer tevatür kuvvetinde hadiseleri var. Ve bizim ve ruhanilerin vücutlarına ve
ubudiyetlerine delâlet eden hadsiz emâre ve deliller var.”[3]
-“Ve madem melâikeler âhiretin ve âlem-i bekanın dairelerini
gördüklerini haber veriyorlar; elbette melâike ve ruhların ve ruhaniyetin vücut
ve ubudiyetlerine şehadet eden deliller, dolayısıyla âhiretin vücuduna dahi
delâlet ederler.”[4]
-“Mâneviyat ve ruhâniyat âlemlerinin en mütenevvi çekirdekleri
yine cismaniyettedir.”[5]
-“Kat’iyen bil ki, hilkatin en yüksek gayesi ve fıtratın en yüce
neticesi, iman-ı billâhtır. Ve insaniyetin en âli mertebesi ve beşeriyetin en
büyük makamı, iman-ı billâh içindeki marifetullahtır. Cin ve insin en parlak
saadeti ve en tatlı nimeti, o marifetullah içindeki muhabbetullahtır. Ve ruh-u
beşer için en hâlis sürur ve kalb-i insan için en sâfi sevinç, o muhabbetullah içindeki
lezzet-i ruhaniyedir.”[6]
-“Hazret-i Mevlânâ, zülcenâheyndir. Yani, hem Kadirî, hem Nakşî
tarikat sahibi iken, Nakşîlik tarikatı onda daha galiptir. Üstadım, bilâkis,
Kadirî meşrebi ve ?âzelî mesleği daha ziyade onda hükmediyor. Ben Üstadımdan işittim
ki: Hazret-i Mevlânâ Hindistan’dan tarik-i Nakşîyi getirdiği vakit, Bağdat
dairesi Şâh-ı Geylânî’nin ba’del-memat hayatta olduğu gibi, taht-ı tasarrufunda
idi. Hazret-i Mevlânâ’nın mânen tasarrufu, bidâyeten câ-yı kabul göremedi.
Şâh-ı Nakşibend ile İmam-ı Rabbânî’nin ruhaniyetleri Bağdat’a gelip Şâh-ı
Geylânî’nin ziyaretine giderek rica etmişler ki, “Mevlânâ Hâlid senin
evlâdındır, kabul et.” Şâh-ı Geylânî, onların iltimaslarını kabul ederek
Mevlânâ Hâlid’i kabul etmiş. Ondan sonra Mevlânâ Hâlid birden parlamış. Bu
vakıa, ehl-i keşifçe vâki ve meşhud olmuştur. O hadise-i ruhaniyeyi, o zaman
ehl-i velâyetin bir kısmı müşahede etmiş, bazı da rüyayla görmüşler. Üstadımın
sözü burada hitam buldu.”[7]
-“Gazâlî’nin haşr-i cismaniyle beraber haşr-i ruhânînin dahi vuku
bulmasına, bazı ehl-i bâtına taklit ve mümâşât cihetiyle bir işaretidir.”[8]
-“Hergün ihtiyaç gıdaya hissedildiği gibi, her vakit bu gıdâ-yı
ruhânîye ihtiyaç hissedilir.”[9]
-“Risale-i Nur ahize ve nakile ile mücehhez bir radyo-yu
Kur’âniyedir ki, onun tel ve lambaları, ayna, tel ve bataryaları hükmündeki
satırları, kelimeleri, harfleri öyle intizamkarane ve icazdarane bast
edilmiştir ki, yarın her ilim ve fen adamları ve her meşrep ve meslek
sahipleri, ilim ve iktidarları miktarında alem-i gayb ve alem-i şehadetten ve
ruhaniyat aleminden ve kainattaki cereyan eden her hadisattan haberdar
olabilir.” [10]
-“Celâleddin-i Süyûtî, Celâleddin-i Rumî ve İmam-ı Rabbânî gibi
zatların seyr ü sülûk-u ruhanîleri gibi seyr ü sülûk ile yükselerek o kudsî
zatlara yanaşmak ve istifade etmektir.”[11]
-“Küre-i arza emr-i İlâhî ile nezarete memur “Sevr” ve
“Hût” namlarında iki ruhanî melâikeyi dehşetli cismânî bir öküz, bir
balık tevehhüm edip, ehl-i fen ve felsefe hakikati bilmediklerinden, İslâmiyete
muarız çıkmışlar.”[12]
-“Âlem-i şehâdetteki insanlara inşikàk-ı kamer bir mu’cize-i
Ahmediye (a.s.m.) olduğu gibi, Mi’rac dahi âlem-i melekuttaki melâike ve
rûhâniyâta karşı bir mu’cize-i kübrâ-yı Ahmediyedir ki, nübüvvetinin velâyeti
bu kerâmet-i bâhire ile isbat edilmiştir; ve o parlak zât; berk ve kamer gibi,
melekutta şûle-feşan olmuştur.”[13]
-“İmâm-ı Rabbânî Ahmed-i Fârûkî (r.a.) demiş ki: “Ben seyr-i
ruhanîde kat-ı merâtip ederken, tabakat-ı evliyâ içinde en parlak, en haşmetli,
en letâfetli, en emniyetli, Sünnet-i Seniyyeye ittibâı esas-ı tarikat ittihaz
edenleri gördüm. Hattâ o tabakanın âmi evliyaları, sair tabakâtın has velîlerinden
daha muhteşem görünüyordu.”[14]
-“Mesâil-i şeriatla Sünnet-i Seniyye düsturları, emrâz-ı
ruhaniyede ve akliyede ve kalbiyede, hususan emrâz-ı içtimaiyede gayet nâfi
birer devâdır bildiğimi ve onların yerini başka felsefî ve hikmetli meseleler
tutamadığını, bilmüşahede kendim hissettiğimi ve başkalarına da bir derece
risalelerde ihsas ettiğimi ilân ediyorum.”[15]
-“Kâinattaki ruhanîlerin bir delil-i vücudu ve numunesi, insandaki
kuvvelerdir ve lâtifelerdir.”[16]
-“Âlem-i maddî ile âlem-i ruhanîyi birbirinden fark etmek lâzım
gelir. Birbirine mezc edilse, hükümleri yanlış görünür. Meselâ, senin dar bir
odan var. Fakat dört duvarını kapayacak dört büyük ayna konulmuş. Sen içine
girdiğin vakit, o dar odayı bir meydan kadar geniş görürsün.”[17]
-“Boş ve hÂli tevehhüm edilen semâvat dahi, melâikelerle,
ruhanîlerle doldu, şenlendi.”[18]
-“Âlem-i ziya, âlem-i hararet, âlem-i hava, âlem-i kehrüba, âlem-i
elektrik, âlem-i cezb, âlem-i esir, âlem-i misal, âlem-i berzah gibi âlemler
arasında müzahame ve yer darlığı yoktur. Bu âlemler, hepsi de, ihtilâlsiz,
müsademesiz, küçük bir yerde içtima ederler.
Kezalik, pek geniş gaybî âlemlerin de bu küçük arzda içtimâları mümkündür.
Evet, hava, su, insanın yürüyüşüne, cam ziyanın geçmesine, şuânın röntgen
vasıtasıyla kesif cisimlere bile nüfuzuna ve akıl nuruna, melek ruhuna, demirin
içine hararetin akmasına, elektriğin cereyanına bir mâni yoktur.
Kezalik, bu kesif âlemde ruhânîleri deverandan, cinnîleri cevelandan,
şeytanları cereyandan, melekleri seyerandan men edecek bir mâni yoktur.”[19]
-“Evet, nasıl cismâniyâta cam ve su gibi şeyler ayna olur; öyle
de, ruhâniyâta dahi hava ve esîr ve âlem-i misâlin bâzı mevcûdâtı ayna hükmünde
ve berk ve hayal süratinde bir vâsıta-i seyir ve seyahat sûretine geçerler.”[20]
-“Hayvanâtın pek çok muhtelif ecnâsları gibi pek çok muhtelif
ruhânî mahlûkları, o seyyâlât-ı latîfe maddelerinden halk eder. Onların bir
kısmı melâike, bir kısmı da ruhânî ve cin ecnâslarıdır.”[21]
-“Şu nihayetsiz fezâ-i âlem ve şu muhteşem semâvât, burçlarıyla,
yıldızlarıyla, zîşuur, zîhayat, zîruhlarla doludur. Nârdan, nurdan, ateşten,
ışıktan, zulmetten, havadan, savttan, râyihadan kelimâttan, esîrden ve hattâ
elektrikten ve sâir seyyâlât-ı latîfeden halk olunan o zîhayat ve o zîruhlara
ve o zîşuurlara Şeriat-ı Garrâ-i Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm, Kur’ân-ı
Mu’cizü’l-Beyân, “melâike ve cân ve ruhâniyâttır” der, tesmiye eder.”[22]
-“Fezâ-i ulvî, bilittifak esîr ile doludur. Ziyâ, elektrik,
hararet gibi sâir seyyâlât-ı latîfe, o fezâyı dolduran bir maddenin vücuduna
delâlet eder. Meyveler, ağacını; çiçekler, çimenlerini; sümbüller, tarlalarını;
balıklar, denizini bilbedâhe gösterdiği gibi; şu yıldızlar dahi, bizzarûre,
menşe’lerini, tarlasını, denizini, çimengâhının vücudunu aklın gözüne
sokuyorlar.
Mâdem âlem-i ulvîde muhtelif teşkilât var, muhtelif vaziyetlerde muhtelif
ahkâmlar görünüyor; öyle ise, o ahkâmların menşe’leri olan semâvât muhteliftir.
İnsanda, cisimden başka nasıl akıl, kalb, ruh, hayal, hâfıza gibi mânevî
vücudlar da var; elbette, insan-ı ekber olan âlemde ve şu insan meyvesinin
şeceresi olan kâinatta, âlem-i cismâniyetten başka âlemler var. Hem âlem-i
arzdan, tâ Cennet âlemine kadar herbir âlemin, birer semâsı vardır.
Hem melâike için deriz ki: Seyyârât içinde mutavassıt ve yıldızlar içinde küçük
ve kesif olan küre-i arz, mevcudât içinde en kıymettar ve nurânî olan hayat ve
şuur hesabsız bir sûrette onda bulunuyorlar. Elbette, karanlıklı bir hâne
hükmünde olan şu arza nisbeten müzeyyen kasırlar, mükemmel saraylar hükmünde
olan yıldızlar ve yıldızların denizleri olan gökler, zîşuur ve zîhayat ve pek
kesretli ve muhtelifü’l-ecnâs olan melâike ve ruhânîlerin meskenleridir.”[23]
Kendi
çöküşünü bizzat 200 yıl öncesinden hristiyanlığın içindeki adam Gregorius görmüş
ve batıda bunun farkında olup;
Evvela
yıkımını geciktirmek,
Ve
Saniyen, yıkılırken yanında bizi de götürmek için iki asırdır aşağıdaki İHANET
planını uygulamaktadır.
Maalesef
başarılıda olmaktadır.
Ancak
her zaman o ruhun dirileceğinden habersizdir.
Çanakkale
ve 15 Temmuz ruhu gibi…
-Osmanlı
Döneminde iki Patrik, ihanetleri yüzünden asılmıştır. 1. Fener Patriği III.
Pantenios, Eflak ve Boğdan voyvodalarını isyana teşvik ediyor. Sadrazam Köprülü
Mehmet Paşa, Patriğin voyvodalara gönderdiği mektubu ele geçiriyor ve Patriğin
asılmasını emrediyor. Patrik III. Pantenios, 24 Mart 1657 günü Parmakkapı’da
asılıyor… 2. 1820-1821 Mora isyanı, Balkanlar’ın Memâlik-i Osmanî’den
ayrılmasını sağlayan en önemli hareketlerden biri oluyor. Mora’da Binlerce
Müslüman Türk kılıçtan geçirilmişti. Dönemin Padişahı İkinci Mahmut, Sadrazam
Benderli Ali Paşa’yı görevlendirmiş ve bu ayaklanmada parmağı olanların derhal
tespit edilmesini istemiştir. Yapılan tahkikatta ve Patriğin evine düzenlenen
baskında Patrik Beşinci Gregorius’un “ihanet” ettiği tespit edilir.
Ayrıca Osmanlı’nın amansız düşmanı Rus Fener Patriği V. Gregorius’un, Rus
Çarı II. Alexander’a yazdığı bir mektup (ki, Rusya’nın İstanbul Sefiri General
İgnatiyef’in hatıralarında da yer alıyor) Osmanlı hükümetinin eline geçmiş ve
Patrik “ihanet”ten yargılanarak idam edilmişti (22 Nisan 1821).
İnfaz,
Fener Patrikhanesinin kapısı önünde icra edilir. Bunun üzerine Patrikhane
yönetimi, aynı yerde bir Türk büyüğü asılana kadar bu kapının kapalı
tutulmasına karar verir. Mezkûr kapı, “KİN KAPISI” olarak anılır…
Patrikhane
yönetiminin bu kararından haberdar olan Türk devlet yetkilileri, buna bir
misilleme olarak, Patrikhane’nin bulunduğu sokağın adını “Sadrazam Ali
Paşa” koyarlar. Bu kapı hala kapalıdır. Girişler, bu kapının solundaki
küçük kapıdan yapılmaktadır. O ihanet belgesinde şunlar sıralanmaktadır;
“Türkleri
maddeten ezmek ve yıkmak mümkün değildir. Çünkü Türkler çok sabırlı ve
mukavemetli insanlardır. Gayet mağrurdurlar ve izzet-i nefis sahibidir.
Bu
hasletleri de dinlerine bağlılıklarından, kadere rıza göstermelerinden
ananelerinin kuvvetinden, padişahlarına, kumandanlarına, büyüklerine olan
itaatlerinden gelmektedir.
Türkler
zekidirler ve kendilerini müspet yolda sevk ve idare edecek reislere sahip
oldukları müddetçe de çalışkandırlar. Gayet kanaatkârdırlar. Onların bütün
meziyetleri, hatta kahramanlık ve şecaat duyguları da ananelerine olan
bağlılıklarından, ahlaklarının salâbetinden gelmektedir.”
Türk’ler’de
evvela itaat duygusunu kırmak ve manevî rabıtalarını (bağlarını) kesretmek
(parçalamak), dinî metanetlerini zaafa uğratmak icap eder. Bunun da en kısa
yolu, an’ânât-ı milliye ve mâneviyelerine uymayan haricî fikirler ve
hareketlere onları alıştırmaktır.
Türk’ler,
haricî muaveneti (dış yardımı) reddederler, haysiyet hisleri buna manidir.
Velev ki, muvakkat bir zaman için zahirî kuvvet ve kudret verse de, Türk’ler’i
harici muavenete alıştırmalıdır.
Maneviyatları
sarsıldığı gün, Türk’ler’i kendilerinden şeklen çok kuvvetli, kalabalık ve
zahiren hâkim kuvvetler önünde zafere götüren asıl kudretleri sarsılacak ve
maddî vasıtaların üstünlüğü ile yıkmak mümkün olabilecektir. Bu sebeple,
Osmanlı Devleti’ni tasfiye için, mücerred olarak harp meydanındaki zaferler
kâfi değildir. Ve hatta sadece bu yolda yürümek Türk’ler’in haysiyet ve
vakarını tahrik edeceğinden, hakikatlere nüfuz edebilmelerine sebep olabilir.
Yapılacak
olan, Türk’ler’e bir şey hissettirmeden bünyelerindeki bu tahribi
tamamlamaktır!”
******************
Ayrıca,
“Fener Rum Patrikhanesi’nin açtığı okullardan birisi olan İkonomos
akademisinin 1884 yılı ders müfredatında olan Ada belediye başkanı tarafından
ele geçirilen ders müfredatında şunlar yer alıyordu:
1) Türk’ler ezeli bir düşman olarak Rumlara tanıtılacak.
2) Türklerin en küçük hataları büyütülerek Avrupa’ya duyurulacak ve uygar dünya
Türklere düşman edilecek.
3) Türk’ler ekonomik bakımdan çökertilecek. Bu amaçla zengin Türk’ler sakat
ticaret yollarına götürülecek, bol faizli krediler açılacak, ağır şartlarla
rehin kabul edilecek.
4) Türklerin ahlak, milliyet, din ve gelenekleri dejenere edilecek. Bu amaçla
küfürler öğretilecek ve bu küfürlerin Türk’ler arasında yayılmasına
çalışılacak. Türk’ler zinaya ve diğer ahlaksızlıklara teşvik edilecek. Türk
gençleri arasında kabadayılık ruhu aşılanarak sevgi ve saygı bağlılıkları
kırılacak. Aralarına ikilik sokulacak.
Argoya benzer bir küfür dili Türk’ler Arasında yayılarak milli dil ve duyguları
bozulacak. Zengin Rum tüccar ve esnafı Türk hocalara bol hediye ve veresiye
vererek onları elde edecek. Hocalar içkiye alıştırılacak. Her türlü uydurma
inanışlarla dini inançları saptırılacak. Onlara yalan yanlış olaylar anlatılıp,
Türk halkı ile hocaların arası açılacak.
5) Türk hükümranlığı baltalanacak. Bu iş yavaş yavaş geliştirilip, Bizans
yeniden kurulacak.
6) Türk halkı arasında sürekli olarak anlaşmazlık tohumları ekilecek.Ayaklanmalar
düzenlenip zamanında aradan çekilerek Türk’ler arasında kardeş kanı akıtılacak.
Komiteler kurulup Türk köyleri basılacak.
7) Bir savaş sırasında Türk halkını sefalete götürecek her yola başvurulacak.
Türk topraklarındaki en önemli gıda maddeleri, halkın elinden hızla ve gizlice
toplanıp adalara gönderilecek. Buradan komşu ülkelere satılacak. Rum
tüccarların uğradığı zarar milli bankalar tarafından para olarak ödenecek.
8- Doktor ve eczacı Rumlar, hastaları özellikle kimsesiz hastaları gizlice
zehirleyip öldürecek. Kör, sağır, sakat edecek. Saf dışı bırakmaya çalışacak.
9) Tarım politikasında Türk çiftçisi ağır faizlerle toprağından mahrum edilecek.
Borçların kolayca çoğalması sağlanacak. Böylece Türk’ler ellerindeki toprakları
Rum tüccarlara satmak zorunda kalacaklar.
10) Yüksek rütbeli devlet memurları rüşvet, ziyafet ve hatta kadın ikramları
ile Etniki Eterya’nın emrine alınacak. Ancak bu işler tamamen okuldan yetişmiş
papazların talimatına ve okulun tayin edeceği kişilerle bunların vereceği
direktiflere göre uygulanacak.
11) Fırsat çıktıkça özellikle resmi binalarda yangın çıkarılacak.,ölümlü
kazalar yaratılacak, savaş gemilerine yangın ve yaralar açılacak.
12) Bir ileri karakol ve gözetleme yeri olan manastırlardaki istekleri hemen
yapılacak, verecekleri mektuplar kendi işlerinden önce yerine götürülüp teslim
edilecek.
13) Bütün Rum ustaları kesinlikle Türk çırakları kullanmayacaktır.Politik
düşüncelerle bir Türk çırak almak gerekirse Rum usta, Türk çırağı bir hizmetçi
gibi kullanacaktır.
14) Bütün bu kurallar gizli olarak yapılacak, kurallara uymayanlar hemen aforoz
edilecek, kredileri kesilecek ve Rum toplumu arasından kovulacaktır.”[1]
Bir
zaman 3 farklı zaman oluyor çünkü zaman sanaldır.
Zaman
girdiği kaba ve kalıba göre şekil alır.
Aynı
zamanda ona asılan ve takılana göre mana kazanmaktadır.
ZAMANA
TAKILANLAR
Zaman
askısına takılıp, önceki geçmiş, sonraki gelecek, an ise şimdiki zaman olan
varlıklar silsilesinin adıdır zaman.
Bir
ayette “Bizim bir günümüz sizin bin yılınıza” (Hac, 22/47 ve Secde,
32/5), başka bir ayette de “Bizim bir günümüz sizin elli bin yılınıza
denktir.” (Mearic, 70/4), buyrulmaktadır.
************
-Kur’ân-ı
Kerîm’de, “Onlar mağaralarında 300 yıl kaldılar, dokuz da ilâve ettiler”[1]
Ashabı
Kehf 309 sene mağarada kaldıkları halde kendilerinin ancak bir gün kadar
kaldıklarını ifade ettiler.
-“
Yahut altı üstüne gelmiş bir kasabaya uğrayan kimseyi görmedin mi? “Allah
burayı ölümünden sonra acaba nasıl diriltecek?” dedi. Bunun üzerine Allah
onu yüz yıl ölü bıraktı, sonra diriltti, “Ne kadar kaldın?” dedi,
“Bir gün veya bir günden az kaldım” dedi, “Hayır yüz yıl kaldın,
yiyeceğine içeceğine bak, bozulmamış; eşeğine bak ve hem seni insanlar için bir
ibret kılacağız, kemiklere bak, onları nasıl birleştirip, sonra onlara et
giydiriyoruz” dedi; bu ona apaçık belli olunca, “Artık Allah’ın her
şeye Kadir olduğuna inanmış bulunuyorum” dedi.”[2]
-“
Milâttan önce 586’da Kudüs’ü işgal eden Buhtunnasr Beytülmakdis’i tahrip etmiş,
halkını da esir ederek Bâbil’e götürmüştü. Hezekiel peygamber bu zalim
hükümdarın, Hz. Mûsâ’dan kalan kutsal emanetleri ve sandığı da alıp
götürmesinden korkmuş, bunları Kudüs’te bir kuyuya atıp üzerine de bir alâmet
koymuştu. Esir olarak Bâbil’e gittikten sonra burada vahye dayalı bazı yazılar
yazmıştı; bunlardan birinde konumuz olan âyette geçen olayın bir benzeri de
vardır. Hezekiel 560 yılında vefat etmiş, Kudüs ise Üzeyir aleyhisselâm
zamanında 458’de yeniden imar edilmiştir. Aradan geçen zaman yaklaşık
yüzyıldır. Anlaşılan vefatından yüzyıl sonra Allah Teâlâ Hezekiel peygamberi
diriltmiş, ona ölü kemiklere nasıl can verdiğini, bozulmamış yiyecek ve
içeceğini, kendine iade ettiği eşeğini göstermiş ve bütün bunları (peygamberine
lutfettiği mûcizeleri), öncelikle orada bulunanlara, sonra da Kur’an’ın
gelişine kadar vahiy yoluyla bu bilgiye ulaşan insanlara ibret kılmıştır. Bu
ibret Allah Teâlâ’nın insanları öldürdükten sonra tekrar diriltmeye kadir
olduğunu göstermektedir ve âhiret inancının bir delilidir.[3]
-Öyleki
esir alındığında çocuğu yeni doğmuş ve kendisi de 20 yaşında iken, esaretten
kurtulunca 20 yaşındaki ve artık 120 yaşında olan hizmetçisiyle buluşmuştur.
Buna
inanmak için hizmetçi; Üzeyrin Zeburu ezbere okuduğunu ve kendisininde
okumasını istemesi üzerine Üzeyir peygamber okumuş ve hizmetçiyle yüz yaşında
olan oğlunun evine gitmiştir.
Kendi
yüz yaşında babası ise yirmi yaşında olan oğlu buna inanmak için annesinden
duymuş olduğu, babasının sırtında bir ben bulunduğunu söylemesi üzerine,
babasında bunun da bulunduğunu görünce ikna olmuştur.
-“ İkinci esas: Malûmdur
ki, küre-i arzın mihveri
üstündeki hareketiyle, gece gündüzler ve medâr-ı senevîsi üstündeki
hareketiyle, seneler hâsıl oluyor. Güneşle beraber herbir seyyarenin, belki sevâbitin
ve Şemsü’ş-Şümusun dahi, herbirinin mihveri üstünde eyyam-ı mahsusalarını
gösteren bir hareketi ve medârı üzerinde deveranı dahi, bir nevi
seneleri gösteriyor. Hâlık-ı Arz ve Semâvâtın hitâbât-ı ezeliyesinde, o eyyam ve seneleri dahi irae
ettiğine delili şudur ki: Furkan-ı Hakîmde,
-“Sonra
bütün işler, sizin gününüzle bin sene kadar uzun olan kıyamet gününde Ona arz
edilir.” [4]
-“Melekler ve Cebrâil, elli bin sene uzunluğunda bir gün olan kıyamet gününde,
Allah’ın emrini almak üzere Arşa yükselirler.”[5]
gibi âyetler ispat ediyor.
Evet, kış günlerinde ve şimal taraflarında, gurup ve tulû mâbeyninde dört saat günden ve bu yerlerde kışta sekiz
dokuz saatten ibaret eyyamlardan tut, tâ güneşin mihveri
üstünde bir aya yakın yevminden, hattâ kozmoğrafyanın rivayetine
göre, tâ “Rabbü’ş-Şi’râ” tâbiriyle Kur’ân’da nâmı ilân edilen ve şemsimizden
büyük “Şi’râ” namında diğer bir şemsin, belki bin
seneden ibaret olan gününden, tâ Şemsü’ş-Şümusun mihveri üstündeki elli bin seneden ibaret bir tek yevmine kadar eyyâm-ı Rabbâniye
vardır.
İşte semâvât ve arzın
Rabbi, o Şemsü’ş-Şümus ve Şi’râ’nın
Hâlıkı hitap ettiği vakit, o semâvât ve arzın ecramına ve âlemlerine bakan kudsî
kelâmında o eyyamları zikreder ve zikretmesi gayet yerindedir.
Madem eyyâmın lisan-ı şer’îde
böyle ıtlâkatı vardır. İlmü’t-tabakatü’l-arz ve
coğrafya ve tarih-i beşeriyet ulemasınca, nev-i beşerin
yedi bin sene değil, belki yüz binler sene geçirdiğini teslim de etsek,
“Âdem’den kıyamete kadar ömr-ü beşer yedi bin
senedir”[6] olan rivayet-i meşhurenin sıhhatine ve beyan ettiğimiz altı bin altı yüz altmış
altı sene, Nur-u Kur’ân hükümfermâ olduğuna münâfi olamaz, cerh edemez. Çünkü eyyâm-ı
şer’iyenin, dört saatten elli bin seneye kadar hükmü ve şümulü var. Fakat nefsü’l-emirdeki
eyyâmın hakikati, o rivayet-i meşhurede hangisi olduğu şimdilik bu dakikada
kalbime inkişaf ettirilmedi. Demek o sırrın inkişafı münasip değil.
Şu meselede şimdilik delilini gösteremeyeceğim bir müddeâyı
beyan ediyorum. Şöyle ki:
Şu dünyanın bir ömrü, ve şu dünyadaki küre-i arzın
dahi ondan kısa diğer bir ömrü, ve küre-i arzda
yaşayan nev-i insanın daha kısa bir ömrü vardır.
Bu birbiri içinde üç nevi mahlûkatın
ömürleri, saatin içindeki dakika, saniye, saatleri sayan çarkların nisbeti
gibidir. Nev-i insanın ömrü, küre-i arzın iki hareketiyle hasıl
olan malûm eyyamla olduğu gibi, zîhayatın vücuduna mazhar
olduğu zamandan itibaren, küre-i arzın ömrü ise merkez-i irtibatı olan şemsin
hareket-i mihveriyesiyle hasıl
olan eyyamla olması hikmet-i Rabbâniyeden
uzak değildir. Ve dünyanın ömrü ise Şemsü’ş-Şümusun
hareket-i mihveriyesiyle hasıl
olan eyyâm iledir.
Şu halde nev-i insanın ömrü yedi bin sene eyyam-ı malûme-i arziyeyle olsa, küre-i
arzın hayata menşe olduğu zamandan, harabiyetine kadar, eyyam-ı
şemsiye ile iki yüz bin seneden geçer. Ve Şemsü’ş-Şümusa
tâbi ve âlem-i bekadan
ayrılıp küremize bakan dünyaların ömrü -Şemsü’ş-Şümusun işarât-ı
Kur’âniyeyle herbir günü 50.000 (elli bin) sene olmasıyla- yedi bin
sene, o eyyâmla yüz yirmi altı milyar
(126.000.000.000) sene yaşarlar. Demek, eyyâm-ı şer’iye
tâbir ettiğimiz eyyâm-ı
Kur’âniyede bunlar dahil olabilirler.
Evet, semâvât ve arzın
Hâlıkı, semâvât ve arza bakan bir kelâmıyla semâvât ve arzın sebeb-i hilkati ve çekirdek-i aslîsi
ve en mükemmel âhir meyvesi olan bir zâta hitabında, o eyyamları istimal etmek, Kur’ân’ın
ulviyetine ve muhatabın kemâline yakışır ve ayn-ı belâgattir.”[7]
Yüz yıldır sürdürülen
münafıkane hareketler artık yerini açıktan açığa uygulamaya bırakmıştır.
Önceleri ismi-cismi-resmi
müslüman olarak görülüp aldanılan insanlar, artık gerçek suretlerini gizlemeden
ifade etmekte ve göstermektedirler.
-CHP’li
vekil kürsüde su içti.”Burası Müslüman Türkiye’nin kürsüsü” uyarısına
HDP’li karşı
tepki verdi .
HDP’li
Tuma Çelik:
“Müslüman
Türkiye değil, laik Türkiye burası, ben Müslüman değilim.
-Bu
terbiyesizlik ve saygısızlıktır.
Necdet
Sezer ile başlamıştı bu kabalık.
-Asırlardır
ramazan medeniyeti yaşandı ve yaşatıldı ecdatça.
Bugün
o medeniyetten nasibi olmayan nasibsizler, bu nasibsiz ve densizliklerini
meclis kürsüsünde sergiliyorlar.
-Şaban
ayının sonlarında “Ramazan Tenbihnâmesi” adı altında halka yönelik bir dizi
emir yayınlatılarak halk, dinî ve ahlâkî davranışlarına dikkat etmeleri
hususunda uyarılırmış, padişah tarafından..
Ramazan
tenbihnâmelerinde neler vardı özetle?
Kadınların
edebe aykırı davranışta bulunmamaları, buna karşılık erkeklerin de kadınları
herhangi bir şekilde rahatsız etmemeleri konusunda padişah adına irâde-i
seniyyeler (padişahın emirleri) yayınlanır ve bu ilânnameler basılarak halka
dağıtılırmış. Esnafın Ramazan ayından istifade ederek fiyatları yükseltmeye
kalkışmasını önlemek için özel bir tedbir alınarak, yiyecek, içecek veya giyim,
yakacak gibi ihtiyaç maddelerinin fiyatları bir bir belirlenir, bu fiyatlar
listelenerek Şaban ayının son günlerinde ilân edilirmiş. Ayrıca Ramazan boyunca
askerlere dinî vazifelerini huzur içinde yerine getirmeleri ve aykırı bir
davranışta bulunmamaları hususunda da tenbihnâmeler yayınlanırmış. Mesai
saatlerinin de Ramazan’a göre ayarlanması istenirmiş tenbihnâmelerde. Böylece
Ramazan boyunca devlet memurlarının mesai saatleri Ramazan’a göre yani iftar ve
namaz vakti göz önüne alınarak ayarlama yapılır, toplu taşıma araçları ona göre
hareket edermiş. Bütün bunlar için ayrı ayrı tenbihnâmeler yayınlanıp ilân
edilirmiş.
Tenbihnâmelerde
halkın dinî emirlere daha sıkı sarılıp, ibadetle meşgul olması ve edepli olması
istenirmiş. İkinci Mahmud döneminden itibaren Ramazan Tenbihnâmeleri Osmanlı
Devleti’nin resmi gazetesi olan Takvim-i Vekayi’de ilân edilip ayrıca broşür
olarak bastırılarak halka dağıtılırmış. Ayrıca imam ve vaizler camilerde,
bekçiler ve tellallar mahallelerde, işletmeciler tarafından da hanlarda bu
konuyla ilgili duyuru yapılırmış.
Herhangi
bir sıhhî özrü bulunmayanlar oruç tuta, bulunanlar da alenî bir şekilde oruç
yemeye
“Aleni
oruç yenilmeye” diye tembihlenirmiş vatandaşlar. Gayrimüslimler de uyarılırmış,
meydanlarda, Müslümanların gözü önünde yiyip içmemeleri hususunda. Bunun amacı
kimsenin özgürlüğüne karışmak değil, bilakis huzuru temin etmek, karışıklık ve
çatışmayı önlemek içinmiş.”
Gayrimüslimler
rahatsız olmasın diye.
-Ecdadımız
o kadar nazik, o kadar ince düşünceliymiş ki sahur vakti çalan Ramazan
davulcusunun güzergâhı üzerinde bir gayrimüslim mahallesi varsa oraya
yaklaştığında davulunu çalmaması da emredilirmiş tenbihnâmelerde…
Gayrimüslim teb’a rahatsız olmasın diye. Devlet-i Aliyye’nin farklı inanca
mensup halkının hukukuna karşı gösterdiği bu hassasiyet takdire şayan.
Bunun
karşılığında da gayrimüslim halk, aynen yöneticilerinin bu örnek hareketini
kendilerine model edindikleri için olsa gerek, onlar da yapılan tenbihleri
tutup, oruç tutan Müslüman halka saygıda kusur etmiyorlarmış. Kandillerde ve
Ramazan’da Balat ve Fener gibi gayrimüslimlerin çoğunlukla yaşadığı semtlerdeki
gayrimüslim vatandaşlar, birçoğunu kendilerinin işlettiği meyhaneleri
kapatıyorlarmış. Kepenklerini indirip, üzerine “Ramazan dolayısıyla kapalıyız”
yazan kâğıtlar yapıştırıyorlarmış.”[1]
-Aslında
mecliste büyük harflerle bu tenbihnameler asılmalıdır.
Bazıları
içinde Tedibnameler hazırlanmalıdır.
-Nazım
Hikmet ve Necip Fazıl Ramazan ayında arabayla gidiyorlarmış.
Tabi
Necip Fazıl oruç ama Nazım Hikmet değil….
Nazım
Hikmet, Necip Fazıl ile dalga geçmek için yolun kenarındaki zayıf bir ineği
işaret ederek Necip Fazıl’a demiş ki:
-Şunun
haline bak, oruç tutmaktan ne hale gelmiş.
Üstad;
-Aaa
Nazım sen bilmiyor musun hayvanlar oruç tutmaz!”
******************
Mevlana
kapısından geçip Peygamber aşkıyla yanan ve yakan Yaman dede- Yanan Dede- Yakan
Dede o yanıklığını şöyle dile gerirecektir:
Yak
sînemi ateşlere efganıma bakma;
Ruhumda
yanan ateşe, nîranıma bakma;
Hiç
sönmeyecek aşkıma, îmanıma bakma;
Ağlatma
da yak, hal-i perîşanıma bakma.
***
Ağlatma
ki âlâmımı tahfife de başlar;
Ağlatma,
serinletmededir bağrımı yaşlar;
Rahmetme
sakın, gerçi dayanmaz buna taşlar;
Ağlatma
da yak, hal-i perîşanıma bakma.
***
Yaşlar
akarak belki uçar zerresi aşkın;
Ateşle
yaşar, yaşar değil, yaresi aşkın;
Yanmaktır,
efendim, biricik çaresi aşkın;
Ağlatma
da yak, hal-i perişanıma bakma.
-Bir
bedevînin Peygamber türbesinin önünde hislerine tercümân olan şu şiiri erkekler
bölümünde ziyaret sütununda yazılıdır:
Yâ
hayra men düfinet fi’l-kā’i a’zumuhû /
fe-tâbe
min tîbihinne’l-kā’u ve’l-ekemu
Sen
ey kemikleri bu toprağa gömülenlerin en hayırlısı;
Bunların
hoş kokusundan toprağın ve mekânın mis gibi koktuğu!
İran hiç gündemden düşmedi. Birazda gündemde kalmayı
çok iyi başardı.
-1 milyon İranlı Ali Hameney’in fetvasıyla Mekke
yerine Kerbela’da hac yaptı.
-”Eski İran
Cumhurbaşkanı Ali Ekber Haşimi Rafsancani’nin kızı Faize Haşimi, “İran
devleti, 40 yıldır İslam adına çok hata yaptı ve İslam’a zarar verdi. Ben din
adamı statüsüne karşıyım. Eğer kendilerine sataşılmasın diyorlarsa yönetimden
çekilmelidirler.” ifadelerini kullandı.
Çeşitli sebeplerle ülkeden beyin göçü yaşandığına
dikkati çeken Haşimi, “Liyakate
önem verilmiyor. Ülkede bir ekonomik kriz var. Bunun sebebi sadece yanlış
yönetim değil aynı zamanda uzmanlık ve liyakate önem verilmemesidir.”
dedi.
İnternet üzerinden yayın yapan “Aparat” adlı kanala
konuşan Haşimi, İran’ın “dini esaslara göre yönetilen bir devlet” olduğunu öne
sürerek, “Buna
rağmen alkol tüketimi ve satışı birçok ülkeye göre daha fazladır.” ifadelerinikullandı.”[1]
-30
yıl önce İran’la Irak savaşı savaşlarının zihniyeti, bugün de İran’la Suudi
Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve kısacası ortadoğu’yu kana bulamaya
çalışmaktadır.
Hatta
işin çehresi o kadar büyüktür ki, işin içerisinde İsrail, işin içerisinde Çin,
Rusya, Suriye dahil olmaktadır.
Bir
yandan Çin Amerika’ya öfkeli, Rusya İsrail’e Öfkeli, İran Suudi Arabistan ve
Birleşik Arap Emirlikleri’ne Öfkeli, Ortadoğu’da öfke kazanı kaynatılmaktadır.
-Zaten
İran’a saldırması için getirilen Trump’ın son bir şansI kaldı.
-kesin
olarak İran’a saldırma kararını verirse 2. olarak seçilecektir. Aksi takdirde
kesin olarak seçilmesi imkansız. Hatta seçimden önce bile gidebilir
-Dünyayı
Yıkmak ve de yakmak için çok büyük gayrete gerek yok, bir tane manyak yetiyor.
-”Şiiler
tarihte ve günümüzde hep müslümanların karşısında, Yahudi ve Hıristiyanların
ise yanında yer almışlardır.
-İran
Hz. Ömer-den bu yana hep problem olmuştur.
Aynı
zamanda problemin sebebi yapılmıştır.
Bugünde
islam dünyasına vurmak isteyen İsrail-Abd ve Avrupa ülkeleri hep iran üzerinden
yüklenmekte, İranı bahane edip ve ekonomikmen tehdt etmektedirler.
Geçmişten
günümüze bir kaç yazı ile İranı ele aldım ve yazdım.[2]
-Kurt
kuzuyu yeme bahanesinde.
-ABD
Ortadoğu’yu kana bulamak ve İsrail’in önünü açmak için bahane arıyor.
Lincoln
uçak gemisi ve bombardıman görev grubunun bölgeye sevk edilmesinin CENTCOM
Komutanı Kenneth McKenzie’nin talebi üzerine ABD Savunma Bakan Vekili Patrick
Shanahan’ın onayıyla yapıldığını belirten CENTCOM Sözcüsü Albay Bill
Urban, “Merkez Kuvvetler Komutanlığı, son zamanlarda İran ve
İran destekli güçlerin bölgedeki ABD askerlerine yönelik saldırı hazırlığında
olduğuna dair açık emareler görmesi üzerine kuvvet talebinde
bulundu.”açıklamasında bulundu.[3]
Türkiye
eksenli ortadoğuyu kapsayan Bop projesiyle bir şekillendirme, yıkım hareketi
sürmektedir.
Her
zamankinden büyük bir haçlı saldırısı
ile karşı karşıyayız.
Bizi
ürküten bu değil.
Asıl
ürküten islam dünyası ve Türkiye-deki iç meseleler, iç kavgalar, ortak
noktalarda ve vatan konusunda ittifak edememektedir.
Yani
15 Temmuzda canını veren ve verebilenlerin, bir soğan ve patatese vatanı
kolayca değişebilme zafiyetleri…
-Bülent
Arınç’ı askerlerin takip etmesi bahane edilerek Türkiye’nin kozmik odasına
girildi ve haftalarca kayıtlar ve gizli bilgi ve belgeler incelendi.
Ve
özellikle PKK’nın içerisinde bulunan gizli mit elemanları Ekrem Dumanlı
tarafından Diyarbakır belediye başkanı Gultan kışanaka ve oradan da dağa bu
bilgiler verilmek suretiyle, bir rivayete göre 50 kadar dağda gizli görevde
bulunan mit elemanı deşifre edilerek infaz edildi.[1]
-Daha
belediye başkanlığı kesinleşmemiş olan Ekrem İmamoğlu adeta çocuk gibi ve
kesinleşmiş gibi illa mazbatamı isterim hevesiyle mazbatasını almış, ilk iş
olarak görevlendirdiği üç iletişim elemanını İstanbul büyükşehir belediyesinin
kozmik odasında görevlendirerek tüm bilgileri yedeklemeye başlamıştır.
Ancak
ikinci gün şikayet üzerine cumhuriyet savcılığının yasaklaması ile
durdurulmuştur.
Zira
o kozmik odada da tüm İstanbul’da oturan mit, asker, polisin adresleri ve
bilgilerine kolaylıkla ulaşılabilmektedir.
Buda
bir projeydi. Tıpkı;
“15
Temmuz’da İstanbul’u Anadolu’dan ayırma planı yapanlar bu sefer yeniden İstanbul
üzerinden bir proje uyguladı. Başarılı olursa ardından Anadolu gelecekti,
ikinci adım başlayacaktı.”[2]
-İmamoğlu
projesinin bir kolu olan Abdullah Gül, hukuki kararı yok sayarak adeta
boşluktan istifade ile kendisine yer açmaya çalışmış, kardeşim deyip
cumhurbaşkanlığını kendisine altın tepside sunan Erdoğan’a bir kere daha
vefasızlık göstermiştir.
Hazret
şöyle buyurmuşlar;
“Abdullah
Gül, “Anayasa Mahkemesi’nin 2007 yılındaki haksız “367 Kararı”
karşısında ne hissettiysem, başka bir yüksek mahkeme olan Yüksek Seçim
Kurulu’nun dün aldığı kararı duyunca aynı duyguları yaşadım. Yazık, bir arpa
boyu yol alamamışız.” ifadelerini kullandı.”[3]
-Yatta
gizli görüşmede, acaba YSK.nin seçimleri iptal kararının sonucunu
etkileyebilirmiyiz diyerek, Gül’ün ysk-ya atamış olduğu hakimlerden medet
umuldu.
Buda
ancak 4 hakim üzerinde etkili oldu.
Gerçekten
bu insanlar ya Türkiye üzerinde oynanan oyunların bilincinde değiller, yada
bilerek ve bilmeyerek oyuna ortak olmaktadır.
Veya
koltuk sevdası ve maddi menfaatler bunları sarıp sarmalamış, bir türlü düşmüş
kurtulamıyorlar.
-Kendisiyle
konuştuğum eski kayserililer Gül’ün bu vefasızlığı için; üç günlük dünya için
bu vefasızlık değmez dlyorlar.
Küllü
şey’in yerciu ila aslihi. Herşey aslına döner, demek ki damarda varmış,
diyorlar.
-Türkiye’nin Sisi-si Abdullah Gül mü olacak?
Türkiye’ye yeni Sisiler mi aranıyor?
Kimi isterdiniz?
En çok oy koparacak ve en fazla milletvekili
çalacaklardan mı olsun?
Orası önemli değil, önemli olan en çok gücü bölecek ve
birliği parçalayacak kişi olsun.
Gül’ün kaybettirme riski olmakla beraber, bölme gücüde
var.[4]
-Araştırmacı-Yazar Aytunç
Altındal, “Türk İmparatorluğu’nun Yıkılışına Dair Kehanetler” adlı kitapta yer
alan “Türkiye’nin 11’inci liderinin adı 11 harfli” cümlesinin Abdullah Gül’e
işaret ettiğini belirtti ve ekledi: “Kehanetlere göre bu cumhurbaşkanı
döneminde Türkiye devasa bir sarsıntı geçirecek”[5]
*****************
KURTLARIN
ADALETİ ADALET DEĞİLDİR.
ŞAİBEDE
ADALET ARANMAZ.
-İstanbul
seçimlerinin yenilenmesinin büyük maliyet getireceğini söyleyip bu haliyle
olmasını düşünen saftirikler, belliki beş yıllık kaybın ve zararın hesabını
yapamamaktadırlar.
Böyle
durumlarda azami şer gelmemesi için, ehveni şer iltizam olunur, Mecelle kuralı
geçerlidir.
-GÜL
VE DAVUTOĞLU’NA BÜYÜK TEPKİ.
Gül
ve Davutoğlu’nun YSK’nın seçiminin iptaline ve yenilenmesine yönelik verdiği
hukuki kararı eleştirmesi büyük tepki çekti.”[6]
-Gerçekten
60 ve öncesi, 70 ve 80 leri ve hatta 90 ları bilmeyen çoğu gençlik işin ve
oynanan oyunun bilincinde degil.
Onlarda
dünya ve rahatlık ağır basıyor.
******************
Yıpranan Atatürk’ün yerine yeni bir Atatürk’mü
aranıyor.
Athena’nın solisti Gökhan Özoğuz, yaptığı konuşma
sonrasında sosyal medya hesabından Ekrem İmamoğlu’na destek mesajı verdi.
Özoğuz, İmamoğlu için “Bugünün Atatürk’üdür” dedi.[7]
Bu adam İmamoğlunu mu büyütüyor yoksa Atatürk’ümü
küçültüyor?
Belki de her ikisi…
-Cumhurbaşkanlığı’ndan
Orhan Bozkurt, Gökhan Özoğuz’un Ekrem İmamoğlu için sosyal platform
aracılığıyla ‘’Atatürk’’ ifadesini kullanması üzerine; “Şaka mısın
oğlum sen. Bir konser kaparım diye yaptığın yalamalığı anlarız da. Atatürk’ü bu
kadar fütursuz kullanma edepsizliğini anlayamıyoruz. Bırakın artık bu ülkenin
değerlerini üç kuruş menfaatiniz için kullanmayı Biraz edepli olun yeter
artık.” şeklinde sözlerde bulunarak tepkisini sert bir şekilde ortaya
koydu.”[8]
“Mustafa
Kemal’e zerre muhabbeti olan cenazeme gelmesin.”
Atatürkçülüğun
karşısında kale gibi durdu. Yıkılışını ve 5816 sayılı Atatürk’ü koruma
kanununun kalkmasını ve de Ayasofya’nın açılışını çok arzuluyordu.
Türkiye’nin
kangrenleşmis olan atatürkçülüğun karşısında cesurca durdu ve haykırdı.
Türkiye’nin
gerçek probleminin karşısında durdu. Belge sundu, belgeyle konuştu.
Selanik,
Sultan Bayezid’in İspanya’dan katliamdan kaçan Yahudileri yerleştirdiği
yerdir!..
Devlet-i
Aliyye’yi batıran İttihat ve Terakki Selanik’te kuruldu !
Niye
?
Çıfıt
muhit onun için…
Nerde
Emmanuel Karaso ? Nerde İbrahim Temo ?
İttihat
ve Terakki’yi kurdum diye övünen adam,
(
İbrahim Temo’yu kastediyor ) 1936′ da İstanbul’da Tabipler Kongresine Romanya
delegesi olarak geldi.
Ulan
sen Türk değilmiydin it oğlu it !
Madem
Türkiye’yi kurtarmak için uğraştın, İstibdat’tan, Padişahtan, Hilâfet’ten
kurtarmak için.
Aha
kurtuldu. ” Niye Bükreş’te yaşıyorsun ” diye bir Türk yakasına
yapışmadı…”
-Kadir
Mısıroğlu, “Putların devrildiği gün kabrimin taşını kıble istikametinde
devirin, şükür secdesine varsın” diye vasiyet etmişti.
-Yalan
söyleyen tarihi ve tarihçiyi anlattı, tarihin çöplüğüne süpürttü.
Resmi
tarihi değil, bu milletin geçmişteki tarihini anlattı.
Lozanı
ve kirli yüzünü ondan öğrendik.
Tarihi
sevdirdi. Gerçek tarihi gösterdi.
Tarihi
alanda güvenle yeri doldurulamayan bir tarihçiydi.
Aslında
o bir avukat iken, tarihçi olarak bilindi.
Tarihi
gerçekleri avukat gibi savundu.
Cesur,
dik, hakperest, hakkı haykıran, bir
tarihçiydi o.
Yüzlerce
videosunu ve cumartesi sohbetlerini izledim, takip ettim.
Artık
bundan sonra kimi izleyeceğim?
Zorlukların,
zorların ve zor dönemin zorlu insanı idi o.
-“Ben
ölünce ”bir OSMANLI öldü” deyin. Vallahi hayatım boyunca böyle yaşadım ve
yaşamaya gayret ettim. Mücadelem dinime ve ecdadıma düşman olanlarladır.”
O
adeta Osmanlı’nın son temsilcisi ve avukatı idi.
Hayır
ve rahmetle yad edilecek bir insan.
-Bazı
tashih edilecek noktaları olsa da insanlar hasenat ve seyyiatlarına göre
değerlendirilir.
-Bediüzzamanın
talebesi olan Hüsrev Altınbaşakla aynı hapishanede kalmış ve onu haklı olarak
yere göğe sığdıramamaktadır. Onun üstadı olan Bediüzzaman hakkında ise tashih
edilecek hususları vardır.
Onun
hasenatı seyyiatından çok biridir.
-KEŞKE
YUNAN GALİP GELSEYDİ ne demektir?
Yunan
galip gelseydi, senin dilini değiştirebilir miydi ?
Yunan
galip gelseydi, senin yazını değiştirebilir miydi ?
Yunan
galip gelseydi, halifeliği kaldırabilir miydi ?
Hiç
birini yapamazdı… Çünkü halk, Yunan düşmandır diye mukavemet eder, gerekirse
Çanakkale ruhu ile tekrar savaşır, karşı koyardı.
Fakat
tüm bunları yapan, kendi içerisinden çıkan kurtuluş savaşının kumandanlarından
bir Osmanlı askeri (Mustafa Kemal) olunca, aynı tepkiyi gösteremedi.
Keşke
Yunan galip gelseydi; o zaman halk direnir ve ne dil ne din değişirdi. halk
düşmanla savaşır ve onu kovardı.”
-“Sri
Lanka’nın başkenti Colombo, Negombo ve Batticaloa kentlerindeki 3 otel ve 3
kiliseye yerel saatle 08:45’te eş zamanlı bombalı saldırı düzenlendi. Sabahki
saldırıların ardından ülkede 2 saldırı daha meydana geldi. Saldırılar sebebiyle
207 kişi yaşamını yitirdi, 500’den fazla kişi yaralandı.[1]
-Bir
yandan camilere, diğer yandan kliselere, bir yandan ortadoğunun tamamen ateş
topu haline gelip, binlerce ve milyonlarcasını öldüren terör, Peygamber
efendimizin 1400 sene önce, kıyametin on büyük alametlerinden biri dediği
Yecüc- Mecüc yani terör- anarşi faaliyeti , mensupları ve finansörleridir.
-Yecüc
mecüc devrede.. kol geziyor.
-Abd
yecüc mecüclere destek oluyor. İsrail ev sahipliği yapıyor. Maalesef Arabistan,
Birleşik Arap Emirlikleri, vs islam ülkeleri bilinçli bilinçsiz bunun
finansörlüğünü yapıyor.
Abd
burada öncülük yaparak tüm devletleri içine çekiyor. İçine girmeyenlere savaş
açıyor.
İşte
üst üste Türkiyeye yapılan tehdit ve saldırılar bunun tezahürüdür.
Bizde bir söz vardır it ürür kervan yürür diye…
İçteki birlik ve beraberlik bunun üstesinden
gelecektir.
-Yecüc-
mecüc her ne kadar insanlığı hedef alsa da ancak asıl hedefte olan
müslümanlardır.
-Zulüm ve kan dökme Kabille ferdi olarak başladı.
Bugün devlet halinde sürdürülmektedir.
Bu asrın en büyük vahşeti, toplu katliamların gerçekleştirilmesidir.
**************
Bir devleti yıkmak için önce o devletin liderlerine
diktatör dediler ve yıktılar.
Onların bir kısmını kendileri getirmişti.
Yıktılar, eskisinden bin beter oldular.
Diktatör sloganı o şahsı değil, o devleti yıkma
planıdır.
Yüz sene önce Abdulhamid-e yapılanla bu gün Erdoğan-a
yapılan ihanet hepsi de aynı devleti yıkmada birleşmektedirler.
-Fransa sarı yeleklilerin yangınıyla yanıyor.
Yaktığı Cezayir’in ahı onları yakıyor ve yıkıyor.
Yıktığı devletlerin yıkımı altında eziliyor ve
yanıyor.
– Ahmet Davudoğlu Abd-nin bir kanadı, Abdullah Gül
İngiliz kanadını oluşturmaktadır.
Gelde milli bir siyaset yap!
Chp Pkk-nın sol kanadı ve Abd ile avrupanın tüm
kanadı.
**************
Tunceli Fatih Mehmet Maçoğlu seçilen kominist başkan
ilk icraat olarak mescidi ve aşevini kapatmış.
Bu insanlarda büyük bir şaşkınlık uyandırdı. Bazı uygulamalarından
dolayı ilk günlerde alkışlanmıştı.
Herkes kendi tinetinin gereğini yapacaktır.
Kurt kurtluğunu, aslan aslanlığını ve tilki tilkiliğini
yapacaktır.
Ayette:” De ki: Her insan kendi seciye, tinet ve
karakterine göre davranır. Kimin daha doğru yolda olduğunu Rabbin daha iyi
bilir.[2]
Bu hikaye tam da kominist başkana göre;
Tilki ile Yılanın hikayesi:
Tilkiyle yılan arkadaş olur ve birlikte yolculuğa
çıkarlar.
Bir ırmağın kenarına geldiklerinde yılan tilkiye
“Tilki kardeş! Ben yüzme bilmem. Beni sırtına al da karşı kıyıya beraber
geçelim!” der. Tilki, arkadaşının teklifini kabul eder. Yılan tilkinin
beline sarılır, o da ırmağa girip yüzmeye başlar.
Karşı kıyıya vardıklarında yılan “Tilki kardeş!
Ben seni sokacağım!” deyiverir. Neye uğradığını şaşıran tilki “Yılan
kardeş! Biz seninle arkadaş değil miyiz? Bak, ben sana bunca iyilik ettim. Seni
sırtıma almasam ırmağı geçemezdin!” diye ne kadar dil dökmeye çalıştıysa
da yılan hiç oralı olmaz ve “Bu benim huyum. Sokmak benim yapımda
var!” der. Bunun üzerine tilki bir an durur, sonra yılana “Peki yılan
kardeş! Sok, ne yapalım? Bu benim kaderimmiş. Yalnız yüzüme bir defacık bak
ki, ölmeden önce o güzel gözlerini son bir defa göreyim!” Bu sözlere
aldanan yılan, başını uzattığı an, tetikte duran tilki derhal atılıp başını
kapıverir. Sonra da ölen yılanı ırmağın kenarında, kumların üzerine boylu
boyunca uzatır ve kendi hilesine kurban giden arkadaşına şöyle der: “Yoook
yılan kardeş! Ben öyle eğri büğrü arkadaş istemem! Benimle arkadaş olacaksan,
böyle dosdoğru olacaksın!”