KUYRUK ACISI Türkiye’de kuyruk acısı olanlar ortak noktada birleşti. Bunlara yeni kuyruklarda eklendi ve eklenmeye de devam edilmektedir. Özellikle bunların en açık olanı ise,fetönün çevresinde yer alanlar. Yani gerek içerde ve dışarda veya mimlenmiş olanların avukatlığını yapan ve onların ağzı olup masum postuna bürünenlerdir. Ya oğlu ya babası, ya damadı ya gelini, bir şekilde yakından acısı kendisine dokunanların gizli ve bazende açık nefret ve muhalefetleri sürmektedir. Mesela eşinden ve eşinin kardeşinden dolayı bu yapının içinde bulunan samimi ve iyi niyetli bir arkadaşı, bu meselelerin olmaya başladığı sırada açık ve samimi sorusundan dolayı uyarmış, eğer elinize silah verip diğer cemaatlarla karşı karşıya getirirlerse şaşmayın demiştim. Nitekim daha ötesine geçip, ordunun kara,hava ve deniz silahlarını bu millete çevirip kullandılar. Bu arkadaşın kendisinin ve eşinin görevden alınıp, kaynınında hapiste olmasını bildiğimden şimdiki durumunu sordum. Aldığım cevap ise, Fetöye kızıyor ancak Erdoğanada kızıyor,dedi. Fetöye kızmasını anladım da, Erdoğan’a neden kızıyor dedim. Şahsi ve fikir olarak Erdoğan’a kızıp tenkid etmesi normalde, hainle beraber aynı kefeye koyup tartması anormal. Demek ki hala bir beklentisi ve samimiyette bir yetersizliği bulunmaktadır. Bir anormallik var. Bu insan samimi değil. Belliki hala tehlikenin ve oyunun farkına varmamış. Buna benzer örnekler o kadar çok ki, mesela yıllarca milliyetçilik iddiasında olup fetöyle ilgisi olmayan bazı milliyetçi kişiler, ya yakınındaki kendisine uzanan zarardan dolayı ya menfaat gibi sebeplerle birden bire fetönün ağzıyla konuşup, onun diyemediğini ve yapamadığını Erdoğan düşmanlığı ile yapabiliyor. Her vesile ile patavatsız çıkışlarda bulunuyor. Bu bir tehlikedir. Bilgisayarı içten tehdit eden bir virüstür. Bugün İstanbul seçimlerinde o kadar başarılı olmasına rağmen, oyları çalarak hırsızlığa soyunup, sayın Binali Yıldırım’a muhalefette bulunanların ve şaibeli bir çok özelliği ortaya çıkan rakibinin öne çıkarılmasının çoğu sebebi işte bu kuyruk acısı içerisindeki insanlardan kaynaklanmaktadır. Kuyruk acısı hakkı setredip göstermemekte ve gözleri kör etmektedir. Oysa hakkın hatırı alidir, hiç bir hatıra feda edilmez. Farklılıklar ve farklı hesaplar farklı insanları maalesef ortak noktada bir araya getirmektedir. 31 Mart’ta Binali Yıldırım’ı biz yenilgiye uğrattık diyerek, yüz yıldır mücadele ettiği ve kendi partisini kapatıp alaşağı eden CHP’ye muhafazakâr olduğunu söyleyen Saadetin adayı gururla desteğini dolaylı ifade etmektedir. Nasıl bir kuyruk acısıysa… Sosyolojik olarak üzerine doktora tezleri yapılması gereken bir husus; Bu derece birbirine zıt olan, ortak noktaları neredeyse olmayan ve hayali oluşturulan bu ortaklık oluşturulabilmektedir? PKK’nın içerisinde yer alınmakta, haçlı zihniyetine ortak olunmakta, düşmanın işini kolaylaştırmaktadır? İmam Şafii’ye sordular: Fitne zamanı hakkı tutanı nasıl anlarız? Dedi ki: Düşman okunu takip edin, o sizi Hak ehline götürür. Mehmet Özçelik- 16.06.2019
KUŞATMA İnsanın ayağı bir kere kaymasın, kaydımı ya tepetaklak gidiyor veya aslına dönüyor. Zira herşey aslına çekiyor. Türkiye’nin nazarı iç kavgalara, başka tarafa çekilmeye çalışılıyor. 15 temmuzda İstanbul’u ikiye bölemeyenler, İstanbul seçimleriyle bölmeye çalışıyorlar. 15 temmuzda Türkiye’yi dıştan kuşatamayanlar, seçimlerle içten kuşatmaya çalışıyor. Ortadoğu’yu yüz yıl önceki gibi 50 küsur parçaya bölenler, şimdide o parçalanmışları iki üçe bölmeye, bunu Türkiye’yi ateş çemberine çekmek ve atmakla sürdürüyorlar. Dün gizlice ve basiretsiz idarecilerin sessizliği ile sürdürülen baskılar, bugün dik duruş ve sert cevaplardan dolayı açıkça tehdit edilmektedir. Dün Madden ve manen Türkiye’yi sıfıra indirenler, fikri ve zikri aynı olmayan insanlar tarafından kırmızı ışıkta duruşuyla alkışlanmakta, kör olup Türkiye’yi uçurumun kenarına getirdiği ahmak dostlar tarafından görülmemektedir. Vah esefa… Gelde bu körlerle iş gör… Dün Türkiye için muhalefetin başına seçilen Kılıçdaroğlu ne ise, bugün İstanbul’un başına seçilecek olan İmamoğlu aynı projedir. Türkiye’yi kuşatmaya çalışan haçlı zihniyeti iç ve dış tüm güçleriyle cepheden ve arkadan, tüm cepheden kuşatmaya çalışıyor. Oyun bitmedi,ağ ilmek ilmek örülüyor. En tehlikelisi ise içte çıkarılan toz dumanları ile perdelenip, yanıltıcı propağandalar ile basiretler bağlanıyor. Dün darbeler ile bu millete darbe vuranlar, bu gün o kolların ve yolların önü kesilince, işgal ve kuşatma ile bunu sürdürüyorlar. Zira Türkiye düşerse İslam dünyası düşer, Türkiye ayağa kalkarsa İslam dünyası ayağa kalkar. Dün Irak’ı, Suriye’yi,libyayı,yemeni yakanlar, bugünlerde İran’da, Suudi Arabistan’da ateş yakanlar, Türkiye’yi ateş çemberine almayı hedeflemektedirler. Türkiye kuşatım altında, müteyakkız oluna… Mehmet Özçelik. 14.06.2019
33 Ya muhavvilel Havli vel Ahval Havvil halena ila ahsenil hal
33 Ya müfettihal ebvab iftah Lena hayral bab
33 Ya mukallibel kulub sebbit kalbi Ala dinik
33 La ilahe illa ente sübhaneke innî küntü minez zalimin.
33 Rabbi innî messeniyed-durru ve ente erhamür-râhimîn.
33 Hasbunallah ve nimel vekil 17. 33 Hasbiyallahü la ilahe illa hu 18. 33 La havle vela kuvvete illa billah
33 Ya baki entel baki
Cuma günleri 100 salavat. 7 Fatiha, Kevserden Nas.a kadar 7 kere okuma.
21 kere “Euzü bi kelimatillahit-tammati min şerri ma haleka ve zerae…”
Her türlü ağrı için 4 veya 7 kere el ağrıyan yere konularak, “Eûzü bi-izzetillahi ve kudretihi min şerri mâ ecidu ve uhâziru”
500 kere,Hasbunallah ve nimel vekil
Korku için Kureyş suresi
Nazar için, Ve in yekadullezîne keferû leyuzlikûneke biebsarihim lemmâ semiu’z-zikre ve yekulûne innehu le mecnûnun ve ma huve illâ zikrun lil âlemîn.”
Büyü gibi kötü etkilere karşı 3 veya 100 kere Felak nas suresi.
İsteklerin husulü için 41 yasin. 28.Kur’an’da geçen Hz. İbrahim’in “Rabbic’alni mukimessalati ve min zürriyeti rabena ve tekabbel dua” duasını çocuklarımızın ıslahı için her namazdan sonraki duada okuyalım. MEHMET ÖZÇELİK
İÇİMİZDEKİ BEYİNSİZLER
Payitaht Abdülhamid Han filminin final bölümünü seyredince hem günümüzü hatırladım ve hem de ihanet içerisine giren ve hainlerle ortak olan bir asır önceki insanların durumunu hatırladım.
Abdülhamidi dış güçler değil, içteki sonradan pişmanlık duyup, onun ruhaniyetinden meded uman beyinsiz insanlar tarafından yıkıldı.
Aynen zamanımızda ki beyinsizler gibi…
Şimdide aynısı yapılmaya çalışılmaktadır.
ABD’li yetkililere soruyorlar;
Sizler ihanet içerisinde olanları ne yaparsınız?
Bizden olursa asarız, başkasından olursa besleriz.
ABDULLAH CEVDET -D.1862 – Ö.1932- namı diğer aduvvullah, Allah düşmanı şöyle diyor.
“Sultan Hamid Hakkında Yüz Yalan Uydurdum. Bazısına Kendim de İnandım”
Şimdide yapıldığı gibi.
-Mekke dönemiydi hicret oldu. Medine dönemi başladı. Münafıklar türedi. Münafıklar Allah tarafından resulüne bildirildi.
Savaşa katılmayarak ve Mescid-i Dırar’ı yani müminleri birbirinden ayıran Münafıkların mescidini yaparak deşifre oldu.
Mekke’nin fethi gerçekleşti.
Münafıklar safını belli etti.
Şu an ise Mekke fethi sonrası gibi saflar netleşmeye başladı. Mehdiyyet, deccaliyet ve süfyaniyetin dördüncü devresine girildi.
Sırada inşaallah İttihadı İslam var.
-Tohumları bozuk olanların tohumları depreşti. Bak.isra.84.
-Allah’ım. İçimizdeki Münafık beyinsizler yüzünden bizi helak mi edeceksin?
Allah’ım. İçimizdeki nankör beyinsizler yüzünden bizi helak mi edeceksin?
Allah’ım. İçimizde günah işleyen, o günaha sessiz kalıp ortak olan beyinsizler yüzünden bizi helak mi edeceksin?
Allah’ım. Dinini inkar eden, müslümana zulmeden, dininin eserlerini ortadan kaldırmaya çalışan kimselerle aynı safta bulunan beyinsizler yüzünden bizi helak mi edeceksin?
Allah’ım. Senin ismini duyurmak için yapılan cami ve camileri hazmedemeyen, kızımın örtüsü gözüne batan, ezana saygısızlıkta bulunan içimizdeki beyinsizler yüzünden bizi helak mi edeceksin?
Allah’ım. Zalimi alkışlayan, kullarını saptıran, masumları öldüren,vicdanı sızlamayan, içimizdeki duygusuz ve basiretsiz beyinsizler yüzünden bizi helak mi edeceksin?
Allah’ım. Senin rızanı bırakıp dünyalaşan, dünyayı ahirete tercih eden beyinsizler yüzünden bizi helak mi edeceksin?
Allah’ım. Arkasında yirmi küsur devletin olduğu, asker ve polis evlatlarımıza kahpece saldıran PKK’ya maddi manevi destek olan beyinsizler yüzünden bizi helak mi edeceksin?
Bir hizip olarak onu destekleyen ve destekleyenleri meşru görüp onlara meşruiyet kazandıran beyinsizler yüzünden bizi helak mi edeceksin?
Ve Allah’ım. Asırların kirini bir defada kusan bu asrın Firavun, Nemrut,Şeddat,Buhtun Nasır, Deccal, Süfyan ve ortaklarının beyinsizliklerinden dolayı, bizleri helak mi edeceksin?
“Mûsâ tayin ettiğimiz vakit ve yerde bulunmak üzere kavminden yetmiş adam seçti. Onları o müthiş deprem yakalayınca Mûsâ dedi ki: “Ey rabbim! Dileseydin onları ve beni daha önce helâk ederdin. İçimizdeki beyinsizlerin işledikleri yüzünden bizi helâk edecek misin? Bu iş, senin imtihanından başka bir şey değildir; onunla dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola iletirsin. Sen bizim velîmizsin. Artık bizi bağışla ve bize acı! Sen bağışlayanların en iyisisin.”Araf.155.
Mehmet Özçelik – 03-06-2019
Buda
hiçbir varlığın veya varlık mahiyetine sahip eşyanın hariçte kalmayacağını
göstermektedir.
Sadece
bir tertib farkı vardır.
Bize
göre nisbi olan alt ve üst derecelendirme farkı vardır.
Sonuç
itibarıyla aynı kudret elinin ürünüdürler.
******************
Bir
kimse almış olduğu bir telefon veya bir bilgisayarın çalışmadığını gördüğünde,
bütün yöntemleri, yolları dener, bir sonuç elde edemeyince bunları ustasına
götürür. Ustası bilgisayara, bu elektronik eşyaya, başta elektriğin gitmediğini,
programların tamamen çökmüş olduğunu, devrelerinin yanlış olduğunu ve bir türlü
kurtarma imkanının olmadığını görünce, bunu geri dönüşüm kutusuna göndermesini
ve bir hurdacıya satmasını söyler.
Hatta
öyle ki; onda bir ışık görse ümitlenir, bir ses duysa umutlandır, hiç bir umudun
ve ümidin kalmadığı bir durumda artık yapılacak bir şey yoktur. Tıpkı insanda
öyle, tıpkı Ebu Lehep misali artık bütün devrelerini yakmış, ışığı ve nuru
kabul etmeyen bütün programlarıyla çökmüş olan bu insane, Cenab-ı Hak ismi ile
Tebbet Suresi’ni gönderir. Hatta öyle ki bu insan, o surenin gönderilmesinden 8
yıl sonra öldüğü halde, o zaman içerisinde yine ne münafıkça herhangi bir
şekilde de olsa, iman kendisine nasip olmaz, iman etmez çünkü artık o bütün
devrelerini yakmış, bütün yolları kapatmış, tamamen sönmüş ve bitmiştir.
Hareketleri
ile ebedi ahirete gitmemiş olan insanlarda, geri dönüşüm kutusuna atılır ve hurda
fiyatına satılır, artık kıymeti gitmiş, kıymeti Elmas durumundan, antika
durumundan, kıymetsiz bir hurda haline, bir teneke haline dönmüştür.
Böylece
topraktan gelmiş ve insanlığı hak edememiştir. Terakki edip irtifa etmemiş olan
bu insan, tekrar toprak hayatına, maden hayatına dönüş yapar.
Hurdalıktan,
madenden çıkan telefon ve bilgisayarın kullanıma yaramadığında, tekrar dönüşüm
kutusuna ve toprağa gönderilmesi gibi O insan da aslına rücu eder, tekrar maden
hayatına, toprak hayatına, oradan gelmiş, oraya gitmiş ve insaniyete yükselmediği
içindir ki o aşağı durumda kalmış olur.
-Bir Kıssa:” Arıya Hürmet Gösterilir mi?
Arının yaptığı işi yüzlerce fen adamı
yapamadığı hâlde, odamızdan içeriye bir arının girmesi hâlinde ona ne hürmet
gösteriyor ve ne de ayağa kalkıyoruz.
Bal yapmak arıyı hayvanlıktan
kurtaramadığı gibi, maneviyatı unutarak sadece dünyevî bir meslekte terakki
etmek de bir kimsenin insaniyetini tekamül ettirmemektedir.
Madde ile mânâyı, akıl ile kalbi
beraber götüren muhterem zatlar bahsimizden hariçtir.”
– Bunun İçin mi?
Bir kimyager, büyük bir ihtimam ve
çalışma sonucu her yaprağı on bin lira kıymetinde olan gayet güzel ve eşsiz
çiçekler yapsa ve sonra bunları adi bir saman çöpüymüş gibi keçilere yedirse,
ne kadar abes olur!..
O hâlde, her bir azası on milyarla
değişilmeyecek kadar kıymetli olan bu insanları, elbette ki Hakîm-i Zülkemâl
olan Allah (C.C.), sadece ve sadece toprak altındaki kurt ve böceklere
yedirmek için yaratmamıştır…
İşte ahiret olmasa, insanın âkıbeti bu tarzda olur..”(M.Kırkıncı)
Yeryüzünün en önemli iki toprak parçasından
biri olan, bu küçücük arazi üzerinde farklı dinlerin inanışlarına göre neler meydana
gelmiştir neler. . .
– Her
şeyden evvel Allahu Teala yeryüzünü yaratmaya Beytü’l-Makdis’in kalbi olan
Kutsal Kayadan başlamıştır.
– Bir
rivayete göre Hz. Adem’in mezarı Beytü’l-Makdis arazisindedir.
– Nuh
Tufanı sonrasında sular çekilmeye başladığında ilk ortaya çıkan kara parçası
Beytü’l-Makdis arazisidir.
–
Yahudilere göre Hz. İbrahim oğlu Hz. İshak’ı kurban etmek için buraya
getirmiştir.
–
Yıllarca çocuk isteyen Hz. Zekeriyyaya Hz. Yahyanın doğum müjdesi
Beytü’l-Makdis’te verilmiştir.
– Hz.
Meryem küçük bir çocuk olarak Beytü’l-Makdis’teki hücresinde ibadette iken
(Kur’an-ı Kerim’in de tasdiki ile) yazın kış, kışın yaz meyveleri kendisine
burada sunulmuştur.
– Hz. İsa
henüz beşikte bir bebek iken burada konuşmuştur.”[1]
-Kudüs üç büyük din içinde kutsaldır.
Bizler için Kabe ne ise, hristiyan dünyası
içinde Kudüs odur.
Onun içindir ki, kudüsü ziyaret için seferler
düzenlerlerdi.
-“İslam’dan önce de kutsal birlikleri Kudüs’e
giderlerken Anadolu’dan geçerken uğradıkları önemli yerlerden birisi de
Kayseri’ydi. Çünkü Kayseri’de Aziz Mamanın doğup yaşamış olduğu bir yerdi.
Kayseri aynı zamanda 1097 yılında haçlılar tarafından
saldırıya uğramış ve 27 yıl boyunca yani 1124 yılına kadar şehrin danışmentler
tarafından kurtarılması ile beraber tekrar eski haline dönmüştür ve Kayseri
birçok defa haçlı saldırılarıyla karşı karşıya kaldı.
Kayseri daha sonra Şah İsmail tarafından da
saldırıya uğramış ancak 1515 yılında Yavuz Sultan Selim’in tekrar ele geçirmesi
ile Kayseri eski haline dönmüştür.”
-İlk sınavı Hz. Musa Sina
Dağı’na çıktığında verecekler ve peygamberlerine oracıkta ihanet edip Eski
Mısır Tanrısı Hator’a (inek-buzağı tanrı) dönüvereceklerdir. Çöl tevekkül
gerektirir. Her gün bıldırcın eti ve kudret helvası gelse de. . . Ama olmuyor,
isyanları, itaatsizlikleri devam ediyor. Onca imtihan ve savaştan sonra Musa(kavmi
artık Kudüs önlerindedir. Alahu Teala onlardan şehre girerken günahlarını itiraf
etmelerini ve tevbe ile içeriye girmelerini
ister. Mabed Tepesi’ni gördüklerinde, “Hethet” (Günah günah) diye
haykırmaları ve
arınma talebi ile girmeleri istenir. Ancak İsrail-İsrailoğullarının Mısır
sonrası güzergahı Beytü’l-Makdis’i görür görmez “Hitta hitta” (Buğday
buğday) diye bağırırlar. Yani günahlarını itiraf etmek, hataları ile yüzleşerek
istemezler. Onların bu itaatsizliği, arkasından gazap getirir.
Kavmin içinde salgın hastalıklar zuhur eder ve itaatsizliğe devam eden niceleri
helak olur. İşte bu hadiselerin yaşandığı yer olması sebebi ile bu kapıya
Babü’l-Heta denir. Tarihte meydana gelmiş bu ibretlik hadise elbette hem
İsrailoğullarının hem de Allah’ın
kulu nice insanın kulağına küpe olmuş olmalıdır ki, İslam sonrasında bu kapı,
içinden geçilirken daima tevbe edilen bir kapı haline gelmiştir. Hıtta
Kapısı’ndan geçerken günahlarından af dileyenlerin affedileceğine inanılmıştır.
Tefsir ilimlerinin ekserisinin tasdiki ile Bakara Suresi’nin 58 ve 59.
ayetlerinde bu kapıdan ve bu kapı civarında İsrailoğullarının başından geçen
hadiselerden bahsedilmektedir..
-“Bir Cezayirli ile bir
Tunuslu’yu konuşurlarken gördüm. Fransızca konuşuyorlardı. Kendilerine şöyle
latife ettim:
‘Yahu ben yanınızda Filistin müftüsüyüm; sizler iki Arapsınız; toplantımız,
Arap devletlerinin meselelerini görüşme toplantısı; ama sizler Fransızca
konuşuyorsunuz. Bu nasıl iş?’
‘Hocam, mazur görün,’ dediler. ‘Bizim kültürümüz Fransızcadır. Arapça avam
lisanını konuşabiliyoruz. Fakat derin mevzuları ifadeye Arapçamız kafi
gelmiyor. Fransızca konuşmaya mecbur oluyoruz. Böyle yetişmişiz.. .’
‘Fransa, sizin ülkelerinizde ne kadar kaldı?’
‘Yüz sene kadar.. .’
‘Peki, Osmanlılar kaç sene kaldı?’
‘Dört yüz seneden fazla.. .’
Acaba sizin dedeleriniz, babalarınız, sizin böyle Fransızca bildiğiniz gibi
Türkçe bilirler miydi?’
‘Hayır.. .’
Onlar böyle cevap verince, ben de artık fırsatı kaçırmadım,
‘Yahu adamlar yüz senede size anadilinizi unutturmuş. Kendi lisanıyla konuşmaya
mecbur hale getirmiş de, Osmanlı dört yüz senede sizi kendi dilini konuşmaya
mecbur etmemiş. Üstelik kendi gençlerine Arapça öğretip sizin beldelerinize
vali, kaymakam, kadı diye göndermiş. Bu devlet mi istilacı?’ dedim. “[2]
Ondandırki
hukuku ve şahitliği yarım sayılmış ve de sorumlulukları hür olanın ki gibi aynı
değerde olmamıştır.
İnsandaki enaniyet, benlik yani kişilik duygusunu yok
etmektedir.
Allahın
varlığını tanıtan hakikatı mahkum etme durumu vardır.
Bediüzzamanın;
Ekmeksiz
yaşarım ama hürriyetsiz yaşayamam, sözünün hakikatı,
hürriyet ve hürriyet içinde abdiyet yani Allaha olan kullukta gizlidir.
Gerçek
hürriyet ve kişilik Allaha kul olmaktan geçer.
İnsanlar
hür oldular ancak yine de Abdullahtırlar yani Allahın kuludurlar.
-Alemin anahtarı
insanda, insanın anahtarı da Kur’an-dadır
-En büyük hizmet, bekaya
hizmettir. En büyük yatırım sonsuza yapılan yatırımdır.
İnsana sınırlı da olsa
bir malikiyet ve sahiplik verilmiştir.
Ölünce Mülkiyeti düşer.
Malikiyeti içinde
Allaha karşı acziyetini anlamaktır.
O aciz bir kuldur
Allaha karşı.
Kölelik ise insandaki
bu duyguyu ortadan kaldırmaktadır.
-İslamiyet köleliğe
karşıdır çünkü eneyi ortadan kaldırıyor.
Kibre de karşıdır. Çünkü
eneyi ilahlaştırıyor.
Bundandır ki, keffaret
ödemelerinde köle azad etmek gelir.
Ahmet Cevdet paşanın
ifadesiyle; Köle almak, köle olmaktır.
Kölenin de bir hakkı ve
hukuku vardır, hür kadar olmasa da.
-Ya hu kölelik hukukunu
yerine getirip zahmete girmektense, onu azad etmek daha kolaydır.
*****************
KÖLELEŞEN
RUHLAR
Insanlik
tarihi boyunca Fir’avn, Nemrut, Şeddat, Buht-un Nasır ve zamanımızdaki
firavunların özellikleri hep aynıdır.
Önce
ruhları köleleştirmek, akabinde bedenleri üst üste koyarak zulüm kaleleri
oluşturmaktır.
Yüz
yıl önce ruhlarımız köleleştirildi, sonra da bedenlere pranga vuruldu.
Kişiliğini
kaybedenler, ruhlarına pranga vurulanlar; başkalarının köleleri olmaya mahkum
edildiler.
Yüz
yıldır kişiliğimizi bulmaya çalışmaktayız.
Ruhları
esir alınanların bedenleri çok kolay kontrol edilebilir.
-Köleleşen
ruhlar hala bu kölelikten kurtulamamış olduklarından dolayı; Cumhurbaşkanlığı
sarayını hazmedememektedirler.
Oysa
kör olup görmediklerinden; ecdadın bin yıl önce yaptığı eserleri, Topkapı Sarayını
ve o ihtişamı kavrayamamakta, kısır düşüncelerin havsalası almamaktadır.
O
pörsümüş ruhdandır ki; Çamlıca camiini zaid görüp, ecdadın bin yıl önce yaptığı
Edirne, Konya, Kayseri, Bursa ve İstanbuldaki yapılan Külliye ve Camii Kebirleri
idrak edememektedirler.
İki
bin yıl öncesine gidip de Ayasofyayı anlayamamaktadırlar.
Geleceği
göremeyenler, günü anlayamaz, zamanının insanlarını geleceğe taşıyamazlar.
Kör
bir taassupla kaybettiği kişiliğini birilerine saldırarak bulmaya
çalışmaktadırlar.
Ruhunu
köleleştirenler kendileri gibileri gütmeye değil, güdülmeye layıktırlar.
Kuzular
içerinde kalıp, kişiliğinden haberdar olmayan aslan misali, ruhun yeniden
dirilip ayağa kalkmasına ve zincirlerini kırmaya ihtiyacı vardır.
Sayın
Erdoğanın farkı, bu milletin bir asırdır kaybettiği kişiliğini bulmaya yönelik
eserler ortaya koymaya çalışmasıdır.
Ancak
hala kişilik kaybı yaşayanlar bu kişiliği hazmedememektedirler.
Ağır
gelmektedir. Çünkü bir asırdır ağır bir baskı altında yaşamışlardır.
Kişilikleri
yara almıştır, eğer ölmemişse…
Sadece
kişilikleri değil, çok değerleri ellerinden alınmıştır.
Manalarını
kaybettikleri içindir ki, maddeleri de kalmadı.
Ruhu
esir alınanlar yaşadıkları esaret hayatını hayat diye sürdürmektedirler.
Mesela;
Dar elbiseler ve kotlar, Köle giysisi kotlar, Yamalı elbiseler, Yırtık
elbiseler hep kendisine bir kişilik kazandırma şaşkınlığının bir eseridir.
Eski
zamanda köle ve hürlerin birbirinden ayrılması ve ayırmak için giydirilen
elbiseler, bu gün esir ruhlara giydirilmektedir.
Köleliği
tercih edenler, şahsiyet kaybı yaşayanlardır.
******************
Asırlardır
doğudan gelenlere kendimizden ve içimizdekilerden daha çok saygı gösterdik.
Saygı
gösterilmesinde bir beis yok ancak kendi değerlerinden habersiz yaşama, değerlerini
ve değerlilerini ortaya koyamama ezikliği yaşadık.
Yüzümüzü
batıya döndük, orada kaybettiğimiz kişiliğimizi aramaya başladık.
Oysa
kişiliğimizi burada kaybetmişken, dışarıda aradık.
Bedirde nişanlı ve nişansız melekler bu amaçla devreye
konuldu.
Şehitlerin ruhu, ruhaniler, maneviyat erleri de bu savaşçılar
arasında devreye girdi.
En büyüğü ve de ilahi tescillisi ise Ebrehe ordusuna
karşı kullanılan Ebabil askerleri olmuştur.
İki metrenin altındaki ve üstündeki canlılar yenilmiş
yaprak haline getirilmiş ve yamyassı olmuşlardır.
Adeta fosfor ve misket bombalarıyla yakıcı asitler ve
delici kurşunlarla dümdüz hale getirilmiş, lime lime olmuşlardır.
Acaba ebabil kuşları yani fil suresi 1400 yıldır
okunmaktadır.
Niçin?
Acaba bu ilahi ordu bir daha mı devreye konulacaktır?
Haçlı zihniyetindeki Ebrehe ordusu Kâbeye doğrudan
veya dolaylı olarak saldırma planı yapmakta ve oyununu da kurmaktadır.
Nitekim aynı tehdidi daha öncede yapmış, bir bomba da
Kâbeye atsak ne olur ki, demişlerdi.
Ayı ve ayılar kuzuları yeme bahanesindeler.
Yoksa Kudüsün haçlı zihniyetince başkent yapılması ve
işgalinden sonra, sıra Kâbede mi?
Suud-i Arabistana olan bu ilgi neyin nesidir?
Trump gelir gelmez Suuslularla ilgilendi.
Onu piyon olarak kullanıp yıkmak veya birilerini onun
eliyle yakarak yıkmak mıdır?
Filleriyle ve de filolarıyla gelsinler.
İmanımız tamdır.
Bize düşen görevle birlikte, bizde Abdulmuttalib gibi
deriz;
Ben develerin sahibiyim. Kâbenin sahibi ise Allahtır.
O kendi beytini, beytullahı yani evini korur.
Kuzuların sahibi Allahtır.
*******************
ABD ve batı haçlı zihniyeti S.400 ile belli ki kuyruğundan
yakalandı.
Ciyaklaması ve hırlaması boşuna değil.
O önemli değil de, içimizdeki beyinler neden
ciyaklamaktadır?
Bundan dolayı ABD senatoda yaptırım kararı almış.
O zaman ikinci aşama, incirliği kapamak. Conileri
geldikleri yere göndermek.
Ta ki ikinci kuyruk acısını tatsınlar.
-S400 ler alınmasın!!!
Bu yamuk ağız müslüman ağzı değil, ülkücü ağzı değil,
vatansever bir insan ağzı değildir.
Belki alınmasın diye kendini yırtan Trump ağzı, haçlı
ağzı, İsrail ağzı, basiretsiz insan ağzıdır. Bu PKK ağzıdır. CHP ağzıdır. Fetö
ağzıdır.
Menfaat ve tarafgirlik sebebiyle PKK ile aynı safta
durmayı, bir asırlık kökü bereketsiz CHP zihniyetini sürdürme sefihliğidir.
O da öyle bir sefihliktir ki, 18 Temmuz 1968’de
Dolmabahçe rıhtımına yanaşan 6. Filo’ ya – Go Home – yani – Evine Git- diyen
sol zihniyet, bugün ABD’ye – Come Here – yani – Buraya Gel- hatta memleketi
işgal et diyor.
-Akdeniz de 200 savaş gemisi ve PKK/PYD -ye 30 bin tır
silah..
Bu neyin mesajıdır?
Abdülhamid ve Menderes döneminde olduğu gibi, her ne
vakit Rusya’ya yüzümüzü dönmüşsek, ABD ve batının saldırısına maruz kalmışız.
*******************
“Dediler: “İttihada şedit bir muarızdın. Neden
şimdi sükût ediyorsun?”
Dedim: “Düşmanların onlara şiddet-i hücumundan.
Düşmanın hedef-i hücumu, onların hasenesi olan azim ve sebattır ve İslâmiyet
düşmanına vasıta-i tesmim olmaktan feragatıdır.
“Bence yol ikidir: mizanın iki kefesi gibi.
Birinin hiffeti, ötekinin sıkletine geçer. Ben tokadımı Antranik ile beraber
Enver’e, Venizelos ile beraber Said Halim’e vurmam. Nazarımda vuran da
sefildir.”Bediüzzaman.
-”Masonluk Siyonizmin bir yan kuruluşudur.
Her mason locasmda bir Yahudi vardir.
Yahudilerin izni olmadan mason olunamaz..
Mesela Fransa’da Cumhurbaşkanı, Basbakan Yahudi ve masondurlar.
Amerika Cumhurbaşkanlarının bir kısmı Yahudidir.
Bugün Amerika’yı Yahudiler idare ediyorlar..
Amerikada bankalar, silah fabrikaları Yahudilerin elindedir.” [1]
-”İlk tahsilini bir yahudi mektebinde yapmış olan”Sadrazam
Talat Paşa, 1907 yılında, yahudilere Filistin’de bir yurt vermeyi vaad etmişti.[2]
-“Bir Fransızca eserde Mithat Paşa’ya ait şu
bilgiler vardır:
«Macaristanlı bir haham’ın oğlu olan Mithat Paşa, Türk devletinde malum
yenilikler yapmaya baslamıştır. Yahudi prensiplerine dayanan mektepler açtırmış
ve o mekteplerde ihtilalci doktrinleri öğretmiştir..
Yazar, bütün bunları Avrupa’da kendi sırdaşı olan
Simon Deutch’un talimati lie yapıldığını, Abdülaziz Han’ın katlinin Mithat Paşa’nın
gözleri onünde yapıldığını yazıyor.”[3]
-”Türkiye‟de ise Masonluğun tarihi 18.yy‟da
III. Ahmet dönemine kadar gitmektedir.
Türkiye tarihinin ilk Masonları İbrahim Müteferrika ve Yirmisekiz Mehmet
Çelebizade Sait Çelebi‟dir. Bu iki şahıs da devşirmedir. Özellikle Tanzimat ve
Meşrutiyet fikirlerini tanzim eden grupta birçok Mason bulunmaktadır. İttihat
ve
Terakki içerisinde Masonluk çok yaygındır. II. Abdülhamit‟in tahttan
indirilmesi
üzerine yönetimi devralan İttihat ve Terakki, başta İtalya Mason locası olmak
üzere
birçok Mason örgütünden tebrik mesajları almıştır.[4]
-“1909 yılında da Türkiye‟de Yüksek ġura ve ilk büyük Mason Locası kurulur.
Cumhuriyet Dönemi‟nde ise 1935 yılında kapatılana kadar Türk Mason Locası,
uluslar arası toplantılarda temsil edilmiĢtir.” [5]
-“Türkiye‟deki Masonluk tarihi dört dönemde
incelenmelidir. Bunlardan ilki
1909 öncesi dönem, ikincisi 1909–1935 yılları arasındaki dönem, üçüncüsü 1935–
1948 yılları arasındaki dönem, dördüncüsü ise 1948 sonrası dönemdir. Fakat şunu
da
belirtmek gerekir ki 1964 yılından sonra AP lideri Süleyman Demirel‟in
Masonluğu
üzerine çıkan tartışmalar da Türkiye‟deki Masonluk tarihinde önemli bir devreyi
temsil etmektedir.”[6]
-“Masonluk Türkiye‟ye başta ecnebilerle sokulmuş daha sonra ise kalıcı
bir örgütlenme halini almış ve devletin üst kademelerinde yer alan üyelere
sahip
olmuştur.
Doğuş yeri Selanik‟tir. Necip Fazıl‟ın Selanik hakkındaki düşünceleri de
farklıdır. Ona göre “Selanik; gerçek Türk birliğine ve İslam mukaddesatına karşı
yapılan suikastların meş’um idare ve tertibat kulesidir ki başımıza ne gelmişse
Selanik yoluyla gelmiştir.”[7]
-“ Memleket içinde de saray düşmanları, Abdülhamit
Han’a karşı birleştiler. Masonların yardımlarıyla kurulup, gelişmis olan
Ittihat ve Terakki, Abdülhamit Han’ı devirmeyi başardığı gibi parçalanan ve yıkılan
imparatorluk toprakları üzerinde kurulan bir sürü devlet gibi Yahudi ideali de
gercekleşti.
Nitekim, Yahudi Aleksandır Beim, neşrettiği bir
eserde:
«İkinci Sultan Abdülhamit, gerçi Yahudilere Filistin’de ikamet müsaadesi vermemiş
ise de biz, her türlü hile ve desiseye başvurarak onu tahtından indirdik ve
Birinci Diinya Savaşı’nda Filistin cephesinde çarpışan Turk Ordusunun belkemiğini
kırarak, bu Orduyu biz perişan ettik. demek suretiyle bu hususu itiraf
etmiştir.
Sultan Abdulhamid’i tahttan atan «Jön Türkler»in büyük yoğunluğunu
Yahudi masonlar teşkil ediyordu.
Masonlarm «Jön Türkler» ile olan ilgisi, ihtilalden sonra bir Fransız
gazetecinin Refik Bey adındaki bir Jön Türkle yaptığı roportaj üzerine resmi
olarak kabul edildi.
Refik Bey şöyle demekteydi:
“Masonlarm, özellikle italyan Masonlarını bizi manen destekledikleri bir
gerçektir. Macedonia Risorta ve Labort et Lux büyük yardımlarda bulundu,
toplanma yeri sağladılar. Lccalarda Mason olarak toplandık; zaten aramızda
hayli Mason vardı.
Bu sırada, ingiltere’de Türklerin İslam alemindeki yüksek itibarlarını kırmanın
yollarını arıyorlardı.”[8]
-“ Talat Paşa, Rıza Tevfik ve Şeyhulislam
Musa Efendi gibi bazı Jön Türkler hem mason hemde Bektaşi idiler.
Ve Enver Paşa, Türkiye’den ayrılırken Cemal Paşa’ya bıraktığı mektupta şöyle
diyordu:
«Pasam, bütün ef’alimin hesabını vermeğe hazırım. Bizim asıl mesuliyetimiz
Sultan Abdülhamid’i anlamamak ve siyonizme alet olmaklığımızdır. Acıdır. Fakat
hakikat bu!»[9]
-“ Masonluk gibi komünizm de bir Yahudi
oyunudur.
Yahudilerin ve Siyonizm’in Bolşevik Rus ihtilali ile ilgilileri bulunduğu,
Amerikan Genel Kurmayı ikinci Bürosu’nun 1919 yılı başında hazırladığı ve
Amerika’daki Fransız yüksek komiserlerine verdiği muhtırada açıkça anlaşılmıştır.”[10]
-“Komunizmin kurucusu Karl Marks bir Alman
Yahudisi idi. Kendisinin baş yardımcısı Engels de bir Alman Yahudisi idi.
Komunizmin siyasi hayata intikalini sağlamak için Rusya’ya geldiği zaman 244
ihtilalci arkadaşının 177 tanesi Yahudi idi. Lenin’in kendisi de, anası da
Yahudi bir melezdir. 1917’de kurulan ilk komünist hükümetin 22 üyesinin 17
tanesi Yahudi’dir. Lenin Trotsky, Stalin (Gtircu Yahudisi), Kavmahan Smit,
Liline Pigburg Zinovyefa, Kokansky, Valoraski, Radomirslizki, Stayinburg, Leon,
Qigerin, Varasilof – hep Yahudi idi. Ayrıca 554 merkez üyesinin 447’si yine
safkan Yahudi idi.
Çok önemli bir organ olan merkez icra komitesinin 61 üyesinin 42 tanesi Yahudi
idi. O zamanki Rus nüfusunun yüzde biri nisbetinde olan Yahudi azınhğın ihtilalin
hakimi durumunda oldugu böylece daha iyi anlaşılmaktadır.
Bolşevik hükümet makamlarındaki Yahudilerin sayısı hakkında birkaç rakam daha
verelim:
Halk komiseri meclisinin, yani şimdiki Bolşevik hükümetinin 22 üyelerinden
17’si (bu rakamlar en büyük Bolşevik canilerin Stalin tarafından
temizlenmesinden önceki zamana aittir), harp komiserliğinin 43’ünden 33’u, Dışişleri
komiserliğinin 16’sından 13’ü, Maliyede 34’ünün 30’u Adliyede 21’inden 20’si,
Maarifte 52’nin 41’i, Bakanlığında 7’sinden 7’si, vilayetler komiserliginde 23 ten
21’i, Basın bürolarında 41’inden 41’i Yahudiydi.” [11]
-“Lenin’in de muteber ve rütbeli bir Mason
olduğunu ilan eden vesika, Fransa’da 1935 yılında mülteci Beyaz Ruslar tarafından
yayınlanan «Resimli Rusya» isimli mecmuadan alınmıştır.”[12]
-“Dünyanın «Kapitalizm» ve «Komunizm» gibi iki
kampa bölünmesi «Yahudi»nin oyunudur.”[13]
-“1830 – 1848 f ransız, 1917 Rus, Çin ve Küba,
hatta Vietnam ihtilalleri hep Yahudinin eseridir.”[14]
-Masonlar, cumhuriyetin ilk on yılında
Türkiye’de hiçbir baskıyla karşılaşmamış,
her türlü
faaliyetlerini büyük bir serbestiyet içinde icra etmişlerdir.[15]
O döneme dair Cumhurbaşkanlığı Arşivi’nde yer
alan belgeler de Cumhuriyetin
ilk yıllarında masonların Mustafa Kemal Paşa’ya yakın ilgi gösterdiklerini
ortaya
koymaktadır. 28 Temmuz 1932 tarihinde Yeşoua (Yuşa) Elnekave adlı bir mason
tarafından Türkiye Cumhuriyeti’nin Reis-i Cumhuru Atatürk’e hitaben yazılan mektup
ilgi çekicidir. Kendi ifadesine göre, İstanbul Kadıköy’de Yeldeğirmeni semtinde
ikamet eden Elnekave, Dışişleri Bakanlığından emekli bir bürokrattır. Elnekave,
mektubun başında Atatürk’ün bütün Türklerin babası ve velisi olduğu gibi,
Türkiye’de yaşayan masonların da en büyük hamisinin de kendileri olduğunu ifade
ediyor. Türkiye’de yaşayan masonların hükümetin desteği sayesinde hiçbir
baskıya maruz kalmadıklarını belirten Elnekave, kendileri açısından her şeyin
mükemmel olduğunu zikrediyor.
Elnekave, bütün bu mükemmellikler içinde
sadece bir boşluk bulunduğunu, o boşluğu da bizzat “zat-ı devletlerinin imla ve
ikmal buyurabileceklerini”, yani “zat-ı riyaset-penahilerinin
(Cumhurbaşkanının) sinelerinin içinde bulunmasıyla kabil olabileceğini”
belirtiyor. Yani Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusunu ve Cumhurbaşkanını açıkça
masonluğa davet ediyor ve ardından ilave ediyor:
“Muhterem simanızı cemiyet-i insaniyemizde görmek bizim için ve bütün dünya Masonluğu
için pek büyük bir bahtiyarlıktır. Her memlekette devlet ve millet reislerinin
Masonluğa kayd-u iltihak olunmalarıyla Masonlar nasıl şereflenirlerse biz Türk masonları
dahi o şereften mahrum kalmayub iltihakınızla daima şeref üzerine şereflenmek isteriz.”
Türkiye Masonlarının üstad-ı azamı Remzi
Sanver, bir TV programında Atatürk’ün mason olup olmadığı yönündeki soru
üzerine şu cevabı vermişti:
“Gerçekten bilmiyoruz… Birisinin mason
olduğunu söyleyebilmek için ya bir locanın kayıt defterinde ismi olması lazım
ya da localar toplantıların sonunda bir özet yazılır. Bizim elimizdeki
belgelerde Atatürk’e dair böyle bir belge yok. Ama Avrupa’daki bazı mason tarihçileri
mason listeleri yaparken Mustafa Kemal Atatürk’ü de bu masonlara dahil ederler.
Ama böyle bir belge yok, olmadıkça da “Bilmiyoruz” demek zorundayız”[16]
-1920 yılında Londra’da yayınlanan Morning
Post gazetesi de; “Kesin olarak söyleyebiliriz
ki, Türk İhtilali hemen hemen tümüyle bir Mason-Musevi komplosudur.”[17]
-“Atatürk çevresindeki, hem ittihatçı, hem
mason olan asker ve sivil arkadaşlarının etkisiyle, `önce mason, sonra
ittihatçı´ kuralına uygun olarak önce `Macedonia Risorta´ locasında mason olmuş
ve bunu takiben de İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne 1907 yılında 322 numara ile
üye yapılmıştır.”[18]
-Araştırmacı Bilal Şimşir, Türk Tarih Kurumu tarafından yayınlanan, “İngiliz
Gizli Belgeleri’nde Atatürk” adlı çalışmasında, 29 Ocak 1921 tarih ve sayı 35, İstanbul
Genel Karargahı’ndaki General Harington’dan Ingiltere Savunma Bakanlığı’na
gönderilen “Şifre Tel No:1,9821-Gizli” kayıtlı evrakta, M. Kemal hakkında
derlenen bilgilerde;
“Selanik ve Manastır’daki okullarda çalışkandı. Harbiye’de hararetli
milliyetçi oldu. Arkadaşları arasında âsi yaratılışıyla sivrildi. Suriye’den
Selanik’e atanınca, 1907’de İttihat ve Terakki ve İtalyan mason
locasına girdi. Yetenekli bir kurmay subay ve yurtseverdi. Çanakkale
savaşında Liman von Sanders’e itaatsizlik, Enver Paşayla kavga etti, bir gözünü
kaybetti. Veliaht Vahidettin’le Avrupa’ya gitti. Mayıs 1919’da Anadolu’ya
gönderilirken kendisine 40.000 lira verildi.”denildiğini aktarmaktadır.[19]
-1931 yılında devlet eliyle bastırılıp
okullarda okutulan 4 Ciltlik Tarih ve İslam Tarihi kitabı bir müslüman kitabı
olmayıp, onun içerisinde hezeyanların bir kısmına bakın neler yazıyor:
“Muhammedin çocukluğuna ve gençliğine ait malumata saradan katılmış çok
uydurma şeyler vardır ; onun vatandaş larını dine davete başladıktan soraki
hayatı daha çok malumdur.”[20]
-“Muhammedin koyduğu esasların toplu olduğu
kitaba Kuran denir . Bu esasları ihtiva eden cümlelere Ayet, Ayetlerden mürekkep parçalara da Sure derler. İslam an’anesinde bu ayetlerin
Muhammede Cebrail adında bir melek vasıtasile Allah tarafından vahiy, yani ilham edildiği kabul olunur:
Tarihi
nokta-i nazardan da mütalea edildiği zaman görülüyor ki: Muhammet birdenbire
Allahın Resulüyüm diyerek ortaya çıkmamıştır. O, Arapların ahlak ve adetlerinin
pek fena ve pek iptidai ve ıslaha muhtaç olduğunu anlamış, bunları ıslah için
tenha yerlere çekilerek senelerce düşünmüş ve yıllarca tefekkürden sora
kendisinde vahiy ve ilham fikri doğmuştur. Vahiy, ilham fikri Muhammetten evel
de Araplarca meçhul değildi.”[21]
-“Muhammet te diğer peygamberler gibi
kendisine ilham eden kuvvetin insanları iğfal eden bir kuvvet olmayıp, onları
hayır ve saadete irşat eden ilahi bir kuvvet olduğuna samimi olarak inandı .”[22]
****************
Her şey lozan anlaşması ile başladı.
24 Temmuz 1923‘te Lozan Barış Antlaşmasının imzalanmasıyla
birlikte inkilaplar başlamış, geçmişe aid olan her şeyin üzerine sünger
çekilmiştir.
Her şey Büyük
Doğu’nun yirmi dokuzuncu sayısında; “Lozan’ın İçyüzü” diye yazılan
makalede açıkça görülmektedir.[23]
Birbirimizle bir asırdır düşmanı bırakıp
kendimizle kavgalı olmamız bu anlaşma, sözleşme ve verilen sözlerde
yatmaktadır.
-”İsminin Rasim Ferit olduğunu öğrendiğim şaşı
gözlü bir doktor gelerek Atatürkün elini öptü ve işaret edilen yere oturdu,
konuşmağa başladı. Kendisi Mason imiş, sözleri de masonluk hikâyeleri. Atatürk
bir zamanlar kendisini de mason yapmak istediklerini fakat Kabul etmediğini
söyledi. İstanbulda mason üstadı azamı temyiz azasından Servet Bey isminde bir
zatmış istifa ettirmiş.”[24]
******************
-Atatürkün
yaşantısı mı? İşte; “Gazi
konuşuyor sanattan bahşediyor, herkes dinliyor. Bir ara kalktı müziğe vals çaldırdı. Refet
Süreyya Hanımı dansa kaldırdı. Bu dün akşam bahsi geçen artistmiş. Danstan sonra
biraz oturulup içildi, artist bayan bir paravananın arkasında soyundu çıplak denecek
bir halde ortaya çıktı, açık sarı ince ipekli bir mayo ve tül bir gömlekle serpanten
danslar hindistan oyunları yaptı. Almanya da 9 sene bulunmuş bu marifetleri öğrenmiş.
30 yaşlarında dolgunca etli, bacaklarındaki mor mor lekeler morfinman olmak
ihtimalini gösteriyor. Yemek
neşeli geçiyor, içiliyor, konuşuluyor, alkışlar yapılıyor, arada bir hepbirden dansediliyor.
Atatürk Afet Hanımla da dans etti. Bu zarif genç, pembe ipekli dekolte tuvaleti
ve güzel endamı ile göze çarpıyordu. Atatürk bu gece pek neşeli, kimseye laf vermiyor
hep kendisi anlatıyor, bazan sazendelerle beraber şarkı söylüyor ve onları kendisi
sürüklüyordu. Şarkı söylerken bile hanendelerin kendisine takaddüm etmesine meydan
vermiyor. Rumeli
havalarından pek hoşlanıyor «şahane gözler» türküsü tekrar tekrar söyleniyor, bununla
beraber bu eğlenceler arasında kendi kibarlığından, vekarından birşey kaybetmiyor,
arada bir misafirlerimin neşesi benim de neşemdir diyor. Bir ara eskiden yazdığı
bir hatıra defterini getirtti. 1918 de Karlsbat ta Fransızca yazmış. Bundan birkaç
sayfayı Ruşen Eşrefe okuttu, türkçeye çevirtti. Bir şatoda güzel bir dansözle
nasıl görüştüğünü,
onunla çeşitli danslarını açık açık yazmış. Ruşen de uzun boyu gibi yüksek sesi
ile bunları ballandıra ballandıra şairane bir eda ile okudu. İlk gördüğüm bu
genç ve güçlü
şairden pek hoşlandım. İnönü
az içiyor, kendisini güzel idare ediyor, Atatürk bir ara çıplak dansözle dansetmesini
İnönüye teklif etti, o kendisine, mahsus bir incelikle işi geçiştirdi. Misafirlerden
birisi kadının o incecik parçaları da üzerinden atmasına emir vermesini rica
etti. Atatürk «Olmaz öyle şey herşeyin bir hududu var» dedi. Sofraya oturulduğu zaman
maariften bahsedildi. Misafir hanımların maarifte işleri yürüyormuş, bilmem hangi
müfettiş arzusuna nail olamadığı için işlerini baltalıyormuş, Atatürk Başbakana dedi
ki : Sen bu maarifi İslah etmelisin hem de baştan başlayarak.”[25] -“Atanın
kızları ile Salih, Kılıç Ali, Tevfik ve Mustafa Beylerden ibaretti. Yemek arasında
az içildi, gece yarısına doğru gazinoya, baloya gidilecekmiş, küçük kızların baloya
götürülüp götürülmemesi münakaşa olundu, götürülmeye karar verildi, giyindiler,
hep beraber çıktık. Atatürk Afet Hanımla, madam Baver öteki kızları ve maiyeti
başka otomobillerle kafile halinde Fresko gazinosuna gittik. Çok kalabalık vardı,
Türk hanımlar pek az idi, ecnebi bayanlar da çok değildi. Zeki Beyin orkestrası çalıyordu. Milletvekilleri,
elçiler yüksek memur ve askerler Atatürkü şiddetle alkışladılar. İlk dansı
Atatürk Fransa Elçisinin kızı ile açtı. (Madam yoktu). Kızın güzelliği herkesin dikkatini
çekti, pist dans edenlerle bir anda doldu. Atatürk,
kızlarından birisi ile dansetmemi söyledi, danstan sonra artist Refet Süreyya çıplak
hali ile numaralar yapmaya başladı. Bu Ankara için bir yenilik idi. İnönü de Rus
elçisinin ak saçlı madamı ile dans ederken gülümsedim, yanımdan geçerken «Ne yapalım
politika ediyoruz» dedi.”[26] -“Atatürkle
beraber İstanbulda gezerken Suadiye plajına gittik. Orası daha yeni yapılmış
güzelce bir yerdi. Deniz
kenarında boylu boslu genç ve güzel bir kadın mayo ile dikilmiş duruyordu, kendisine
yaklaşıldığı sırada güzel bir atlayışla denize daldı yüzmeye başladı. Kadınlarımız
henüz erkeklerle bir arada denize girmeye yeni başlamışlardı. Bunun bir türk
kızı olduğunu öğrenen Şah Atatürke; «—
Maşallah ne güzel yüzüyor, hanımlarınız yeniliği çok çabuk kabullenmiş görünüyor…»
gibi ifadelerde bulundu. Dönüşümüzde
Atatürk beni çağırıp; «—
Bu gece Beylerbeyi Sarayında Şeyhinşaha hususi bir ziyafet veriyoruz, hariçten kimse
bulunmayacaktır, kendileri mihmandarlardan yalnız senden başka kimsenin bulunmasını
istemiyorlar. O da yalnız bir nedimini getirecektir. Ali Sait Paşaya haber gönderdim.
Şeyhinşahın bütün maiyeti ile mihmandarlara ve hariciye memurlarına Park
Otelde bir yemek verecektir, sen oraya gitme, bizimle gel ve kimseye de birşey söyleme..»buyurdular. Gece
motorla Dolmabahçe Sarayından Beylerbeyi Sarayına geçtik. Başbakan ile Meclis Reisi
de vardı. Sarayın kapısında gayet güzel ve ağır giyinmiş onbeş kadar kadın bizi karşılıyordu
ki, bunlar o zaman İstanbulun saz şarkı ve dans artistleri idi, başlarında da SUADÎYE
DE plajda gördüğümüz C. hanım bulunuyordu. Hepsi diz çökerek hükümdarları
selâmladılar ve Şaha takdim olundular. Ö da gülerek iltifatlarda bulundu. Saray
içinde güzel bir mermer havuz vardır. Sular şıkırdıyor, gerilerde bir orkestra
ve mükemmel
bir büfe.. Saray kısaca gezildi, üst kat tamir ediliyor ve Şehin Şahın geceyi orada
geçirmeleri ihtimaline karşı fevkalâde yatak odaları hazırlanmış bulunuyordu. Havuzun
başına bir masa ve koltuklar o şekilde konulmuşlardı ki büfe ve orkestra burayı
göremiyordu. Şaha ikramlarda bulunuldu, kendisi bir kadeh şarap alarak önüne koydu
bu sırada artistler güzel şarkılar okumaya ve gösteriler yapmaya koyuldular.
Şah meclisin
sıcaklığını bozmamak için arada bir yudum alıyordu. Numaralar gittikçe açılıyor
ve serbestleşiyor, Şah bunları gülümseyerek seyrediyor fakat ciddiyetini hiçbir şekilde
bozmuyor, iki genç kız havuza atladılar, sularla oynamaya ve dans etmeye başladılar.
Bu sırada «Ş» adındaki çıplak genç artist Şahın önüne yaklaştı, elleri önünde,
başı eğik havuzun kenarında ve ayakta dikildi. Şehinşah kızın başını okşayarak, «—
Çok maharetlisiniz, genç ve güzelsiniz, Allah bağışlasın, haydi kızım içeri
girin de giyinin
üşürsünüz…» Şehinşahın
o geceki durumu, ağırlığı, meclisin neşesini bozmaksızın hiçbir hafiflik göstermemesi
dikkati çekiyordu. Gece yarısına doğru Dolmabahçeye dönmek arzusunda
bulundular, hep birlikte kalktık gene motora binerek saraya gittik. Binbir gece
masallarını bin ikinci gece yapamadık vesselam… Ne
güzel tesadüftür ki bu olaydan 22 yıl sonra 1956 da İstanbula gelen merhumun
oğlu şimdiki
Şah ile aynı Beylerbeyi Sarayının o havuz başında Kraliçe SÜREYYA da beraber
olduğu halde oturarak Türk musiki sanatkârlarını, artistleri dinlemiş ve kendilerine
pederleri merhum ile de bu yerde bu surette oturmuş olduğumuzu söylemiş- tim.”[27] -Atatürk
muhalefete tahammül edemiyordu; -“ATATÜRK
yakın arkadaşlarının Demokrasi idare tutumunda kendisinden ayrılmağa başladıklarını
ve muhalif bir partide görünmelerini hoş görmüyor, ALÎ FUAT PAŞA esasta
bir ayrılık olmadığını, meclislerin tek partili olmayacağını, kendilerinin de
tasdik edeceklerini
ve ATATÜRK-ün PARTİLER ÜSTÜ kalmasının arzu edildiğini cevaplıyordu.
ATATÜRK buna karşı: «—
Buna şüphe yok ama iş Cumhuriyetin ilânı ile bitmemiştir. Dünya medeniyet alemine
katılmak için bazı mühim inkılaplar yapılması lâzım gelmektedir. Bunun içinde geçici
bir müddet muhalif bir cephe yaratılmaması zaruridir» mukabelesinde bulunuyordu.”[28] -“4
Haziran akşamı Atatürkün sofrasında toplandık. Biraz neşeli idi, muhtelif
bahisler, tarihten
misaller konuşuldu. Başvekile biraz fazlaca iltifatta bulundu ve şunları
söyledi: «—
ÇOCUKLAR BEN ÖLÜRSEM İSMETİN ETRAFINDA TOPLANMALISINIZ HAA..
FEVZİ PAŞANIN ANCAK REYİNDEN İSTİFADE EDERSİNİZ…»[29]
-İNKILAPLAR
UĞRUNA ÖLEN SAYISI !!! Şimdi sizlere, Kemalistliğinden zerre şüphe edilemeyecek
bir kalem olan Falih Rıfkı Atay’dan bir iktibas yapacağız! İnkılâplar uğruna
katledilen 500.000 insan!! Bu millet Çanakkale’de 400bin, Yunan harbinde ise 10
bin şehid vermiştir! Ama inkılâplar için tamı tamına 500.000! “İrtica ile
boğuşmanın istilayı söküp atmaktan daha lâzım ve zor olduğunu belirtmek
isteriz. Onun içindir ki, Kurtuluş savaşındaki(10bin) can kaybının 50 kat
fazlasını irtica ile savaşta verildiğini hatırlatmak gerekir. (..) ”[30]
[3]Age.66-67.Bak. Simon Deutch,
Nihilist Partisi’nin önemli şeflerinden olup, ihtilal tertiplemek suçundan 13
yıl ağır sürgün cezasına
çarptırılmıştır.
[15]Mason Mahfili, t. y., Türkiye’de
Masonluk Tarihi.
[16]Habertürk,
2010. Atatürk Döneminde Masonluk ve Masonlarla İlişkilere Dair Bazı Arşiv
Belgeleri Kemal
Özcan, Prof.Dr., NEÜ SBBF Tarih Bölümü, Prof., N.E.Univ. Historical
Department.Sh.3.
https://www.youtube.com/watch?v=PQNzn734i-U
https://www.youtube.com/watch?v=_UfCBG-TZb0
[17]Morning
Post gazetesi, 1920. Aktaran: Tamer Ayan, Atatürk ve Masonluk, Istanbul, 2008,
sayfa 127.
[18]
Tamer Ayan, Atatürk ve Masonluk, Istanbul, 2008, sayfa 159-161.
[19]
İlgili cümlenin ingilizcesi aynen şöyle: “In 1907, General Staff Salonika,
where he became member of C.U.P.* and initiated into Free Masonry in the Italian Lodge.”
Bilal Şimşir, İngiliz Belgelerinde
Atatürk, Türk Tarih Kurumu Yayını, 1979, cild 3, sayfa 96. (2. Baskı, cild 3,
Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara 2000, sayfa 96, 97.) Ingiliz Arsivi. Foreign
Office 371/6465/E.1473.
Bütün
belgeleriyle Atatürkün mason olduğu isbat edilmektedir.
-Unsur dört tanedir ve ikisi hafif diğer ikisi ağırdır.
Hafif olanlar; ateş ve hava
Ağır olanlar; su ve toprak.
-Su ve toprak daha ağırdır, böylelikle organların oluşumuna yardımcı olur.
Ateş ve hava daha hafif olması sebebiyle de organların hareketlenmesine yardımcı
olur. Gerçi ilk hareket Allah’ın talimatıyla gelen; candır.
-Kadınların mizacı erkeklere göre daha soğuktur ve
bundan ötürü de yaratılışta erkeklere oranla daha zayıftır.
-Temel organlar şunlar; kalp, beyin ve karaciğer.
-Mevsimlerin de kendine göre mizaçları var, mesela yaz
mevsimi kuru ve sıcaktır.
-Bebek bakımını da ele almış İbni Sina. Emziren anne
iyi ahlaklı olmalı.
Olumsuz etkiler karşısında öfke, kızgınlık, hüzün gibi tepkiler vermekten kaçınmalı.
Çünkü bu tür durumların mizaç üzerinde etkisi vardır ve doğal olarak da süt
içen bebeğe de yansıyor.
-Çocuk altı yaşına eriştiğinde onu öğretmene yollayın.
-Her organın da kendine ait sporu var. Mesela gözün
sporu, küçük cisimlere bakmak ve bazen de küçük cisimden büyük cisme bakarak
yavaş yavaş geçiş.
Mevsimlere ait spor vakitleri de fark ediyor. Kış ayında sporun ikindiden sonra
akşam vakti olması daha iyi.
-Yaşlılar sıcak ve rutubet içeren gıdalara daha çok
gereksinim duyarlar.
Uykuları
gençlere göre daha çok olmalı.
-İbni
Sina ebced harflerine göre ilaçların adlarını ve özelliklerini birer birer ele
alıyor. Elif harfiyle başlamış. Mesela anason, İranlılar enison diyormuş.
Öncelikle bu anasonun mizacı nedir; sıcak ve kuru. Sonra solunumdan tutun
sindirim organlarına kadar, kozmetiğinden tutun baş bölgesi faydalarına kadar
hepsini ayrı ayrı ele alıyor. Absinte – Afsentin – Pelin otu göz altı
morluklarına iyi geliyormuş. Bazı bitkiler tenya gidericiyken bazısı eklem
ağrılarını gideriyor. Toplamda Elif harfiyle başlayan 77 adet bitkiyi
inceliyor İbni Sina. Sonra be harfinden
devam ediyor ve derken cim ve tamam.
-Gül
yağı, beyni güçlendirir ve zekayı artırır, mizacı mutedile yakındır.
-Akciğer,
kalbin komşusudur ve kolaylıkla komşu aracılığıyla komşunun halini
öğrenebilirsin.
-İbn
Sina veremli bir kadının durumunu şöyle anlatır:
Bir kadın vereme yakalanmıştı. Hastalık
uzun sürmüş ve öyle bir dereceye varmıştı ki kadın yataklara düşmüş ve artık
vasiyetini yazdıracak birini aramaktaydı. O kadının erkek kardeşleri, kadının
hastalığını tedavi etmek için azmettiler. Kadın, uzun süre Cülnecebin ilacını
kullandı ve hayata döndü. Tamamen iyileşti ve kilolandı. Cülnecebin’i ne
miktarda tüketildiği aklımda değil şu an.
Verem hastalığı tedavisinde sütün ayrı bir
yeri var. İbn Sina Tıp Bilimleri Okulu-nun bir öğrencisi diye bahsettiği bir
şahsın bu tedavide sütün nasıl tüketilmesi gerektiği hakkında araştırmasının
olduğunu söylüyor ve kısaca o araştırmadan bahsediyor.
Veremliler için en iyi sütün dişi eşek
sütü olduğunu söylüyor.
Yağmur suyu da veremliler için iyidir.
-Karaciğer
öyle bir organdır ki onun için, kan üretim fabrikası, kan rafinesi ve kanda
bulunan maddeleri taşıyıcı organ diyebiliriz.
İnsan karaciğeri, sahip olunan cüsseye
göre, tüm hayvanlar arasında en büyük olanıdır. Denilene göre, canlı ne kadar
çok yerse ve bununla kalbi zayıf olursa, karaciğer daha büyük olur.
Karaciğerin sağlıklı olup olmadığını, ne
durumda olduğunu birkaç yöntemle anlayabiliriz. İbn Sina bu konuyu on bir maddede ele almış,
biri şöyle;
insanın yüz rengi, siması, şekli, derisi
bize karaciğerin durumundan bilgi verebilir.
Hıçkırık, hastanın iştahı, yiyeceğin
midede sindirilmesi, bizi karaciğerin durumundan haberdar eder.
Nefes darlığı (ya da Dispne) her ne kadar
akciğerden kaynaklanmış olsa da, asıl sebebin karaciğer olması muhtemeldir.
-Kuş
üzümü karaciğerin dostudur.
-Öfke karaciğeri, keder akciğeri, üzüntü mideyi,
stress kalp ve beyni, korku böbrekleri yorar. Bunlar vücutta artınca ve sürekli
ise o organ hasta olur…İbn-i Sina.El-Kanun
Fi’t-tıb Özetin özeti..
“Hayvaniyetten çık, cismâniyeti bırak, kalb ve
ruhun derece-i hayatına gir.
Tevehhüm ettiğin geniş dünyadan daha geniş bir
daire-i hayat, bir âlem-i nûr bulursun.
İşte o âlemin anahtarı, ‘ma’rifetullah’ ve ‘vahdaniyet’ sırlarını
ifade eden ‘lâ
ilahe illallah’ kelime-i kudsiyesiyle kalbi söyletmek ve ruhu
işletmektir”Bediüzzaman.
AYRILAN YOLLAR Allah’a giden yollar mahlukatın nefesleri sayısıncadır. Her yol Allah’a çıkar. Bir ömür, bazen yarım asır arkadaşlık yaptığımız yol arkadaşlarıyla yollarımız ayrılmaktadır. Bir damla gözyaşı ile de olsa bu durum insana hüzün veriyor. Bazen çocuklukta, okulda, meslek hayatında beraber olup,belki de uzun yıllar ayrı olduğunuz insanların dünyadan ayrılışı, insanın üzerine hüzün bulutları kaplıyor. Yollar ayrılıyor.. Hayatlar ayrılıyor.. Rahmetli babamla evden çıkmış sanayiye gidiyorduk. Ben şoför mahallindeydim. Babam ise yanımda oturuyordu. Aradan birkaç sene sonra babam vefat etmiş oğlum da büyümüştü Yine sanayiye gitmekteydik. Ancak bu sefer şoför mahallinde oğlum oturmuş, ben de babamın yerinde oturuyordum. Benim yerimi oğlum, babamın yerini de ben almıştım. Yine bu durum sanayi yolunda, yokuştan inerken aklıma gelmiş ve oğluma şunu hatırlatmıştım; Bir müddet sonra sen de benim yerimde olacaksın, senin çocuğun da senin yerinde olacak, demiştim. Bu durum onun çok ilgisini çekmiş ve düşündürmüştü. Her gün dünyadan 300 binden fazla insan terhis oluyor, yerini yenileri alıyordu. Sâniyen, rahmetli babam vefat etmeden önce arkadaşlarının durumunu öğrenmek için bazılarını arar, sorar, vefat edenleri de duyunca üzülürdü. Bunu bizimle de paylaşır, şu gitti, şu da gitti derdi. Vefatından 3 ay önce Hasan diye bir arkadaşını aradı, o kişi çok kötü olduğunu, yatağa bağımlı bulunduğunu hüzünle kendisine anlatmıştı. Tüm arkadaşları gitmiş, Hasan kalmıştı, o da ağır hastaydı. Babam ise gayet rahat ve sağlıklı idi. Sabahları erken saatte geceden camiye gider, daha imam ve müezzin bile camiyi açmadığı olurdu. Bu durumlarda seher kahvesine giderek bir çay içer ve camiye geçerdi. Vefatına 3 gün kala nefes alamaz olmuştu, acile kaldırdık ve 3 gün sonra vefat etti. Kaderin bir cilvesidir ki aynı gün, yatalak olan arkadaşı Hasan da vefat etmişti. Hasan kabristanda 1923 nolu kabirde, babam ise 1924 nolu kabirde yapmaktadır. Ruhları şad olsun. Sıra bendeydi. Yaşıtım olan ve muhabbet ettiğimiz meslektaşım Hacı osman Yetiş’in vefatı ben de bir hüzün oluşturdu.Allah kendisine rahmet etsin. Babamın durumunu hatırladım. Acaba bu durumlar da bizi ölüme hazırlamak için miydi? Birden gitmesi ağır mı oluyordu? Bizden küçük ve büyük olanların değil de, aynı yaşıt ve yol arkadaşların gitmesi daha ağır geliyordu. Yol arkadaşları ayrılıyor.. Yollar ve Hayatlar ayrılıyordu. Bir gün bize de haydi diyecekler. “Biz gidiyoruz, aldanmakta fayda yok. Gözümüzü kapamakla bizi burada durdurmazlar, sevkiyat var. …Bir zaman gençlik gecesinin uykusundan ihtiyarlık sabahıyla uyandığım vakit kendime baktım, vücudum kabir tarafına bir inişten koşar gibi gidiyor. Niyazi-i Mısrî’nin Günde bir taşı bina-yı ömrümün düştü yere Can yatar gafil, binası oldu viran bîhaber dediği gibi ruhumun hanesi olan cismimin de her gün bir taşı düşmekle yıpranıyor ve dünya ile beni kuvvetli bağlayan ümitlerim, emellerim kopmaya başladılar. Hadsiz dostlarımdan ve sevdiklerimden müfarakat zamanının yakınlaştığını hissettim. O manevî ve çok derin ve devasız görünen yaranın merhemini aradım, bulamadım. Yine Niyazi-i Mısrî gibi dedim ki: Dil bekası, Hak fenası istedi mülk-ü tenim Bir devasız derde düştüm, âh ki Lokman bîhaber. O vakit birden merhamet-i İlahiyenin lisanı, misali, timsali, dellâlı, mümessili olan Peygamber-i Zîşan aleyhissalâtü vesselâmın nuru ve şefaati ve beşere getirdiği hediye-i hidayeti; o dermansız, hadsiz zannettiğim yaraya güzel bir merhem ve tiryak oldu. Karanlıklı yeisimi, nurlu bir ricaya çevirdi.” MEHMET ÖZÇELİK