Öğlen vakti gayri ihtiyari olarak aklıma bir düşünce geldi. Acaba şeytanın vesvesesi mi yoksa meleğin ilhamı mıydı ya da birilerinin fısıltısı mıydı, takdir sizin.
O da şu; depremin dışarıdan tetiklenme ihtimali yani Haarp Teknolojisi olabilir.[1]
Akabinde, seçimlerde hile veya ittifaklarla muhalefeti iktidar yapıp, ihtilafları tetikleyen ve birde Kemal Kılıçtaroğlu’nun yeri ve zamanı değilken ve de şimdiye kadar hiç dillendirmemişken birden bire alevi olduğunu hatırlayıp ki, ne kadar aleviyse, öne çıkarılması ister istemez akla getiriyor;
İkinci bir Suriye mi düşünülüyor.[2]
O ortam mi hazırlanıyor.
Çünkü İsrail’in Adıyaman’a hatta Kayseri’ye kadar uzanan arzı mev’ud yani Allah tarafından vadedilen topraklar inancı hiç sönmedi, hiç dinmedi. Gerçekleştirmek için gerekirse dünyayı ateşe verirler.
Ağzımız yandığından ayranı üfleyerek içiyoruz.
Zihnime açılan pencereden bir pencerede size açtım.
Düşünmek gerek…
Çünkü ben dehşete düştüm ve beni dehşete düşürdü.
Haksız mıyım?
İşte;
ABD Başkanı Woodrow Wilson tarafından hazırlatılan haritaya göre Türkiye bölünmek isteniyor.[3]
24 milyon m2 den 5 milyona, oradan 780 bine ve şimdide Ermenistan Kürdistan diye üç parçaya ayrılmaya çalışılıyor.
15 Temmuz 2016 bunun denemesiydi.
Haarp teknolojisi onu düşündürüyor.
14 Mayıs 2023’ e bu umutlu bakılıyor.
Çünkü İstanbul, İzmir ve Ankara gibi büyük şehirlerin yönetimi birilerinde bir umut ve ümit oluşturdu.
KATRAN
Aslında millet olarak hariçte düşman aramaya gerek yok.
İçimizdeki virüsler fazlasıyla yetiyor.
Ya rabbi. Bunlar nereden çıktı.
Bunlar neyin mahsulü.
Bunlar aynı okulun, aynı toprağın, aynı su ve havanın mahsulleri değil mi?
Aynı tarihi okumadılar mı?
Demek ki değilmiş!
Bu toprakları biz değil de başkaları mi sürdü?
Ekini başkaları mi ekti?
Gübre başkalarına mı ait.
Kimyasal.
Gen ve genetik bozucu.
Kan ve beyin sulandırıcı.
Memleketin gelişimine düşman bile hayretle bakarken, içimizdeki Fransızlar hem basite alıyor, hem de hazımsızlık gösteriyor.
Çıkan gaz onlarda gaz yapıyor, mide bulandırıyor.
İha- Siha- Tiha sanki düşmana değil de, onlara saplanıyor.
Ona batmış gibi çığlık atıyor.
Togg’a karşı midesi açlık hissetmiyor, tok görünüyor.
Geçmişten habersiz, ecdadından kopuk, serseri evlat.
Nankör.
Gözü kör olasıca.
Takdir etmeyen ve etmesini bilmeyen bedbin ve bedbaht.
Boynu kopasıca.
Milletin sevinciyle sevinmeyen, hüznüyle hüzünlenmeyen sevimsiz, hissiz ve duygusuz haylaz çocuk.
Bu milletin sofrasından zıkkımlanıp, yunanın ve ermeninin, ABD’nin ve Avrupa’nın tarlasına yumurtlayan horoz kılıklı.
Belli ki ham ve yetmemiş, yeni yetmelerden.
Bir fincan kahvenin bile kırk yıl hatırı olurken, hadi çayında yirmi yıl hatırı olsa, toplam atmış yıl eder.
Bir kahve ve çayın hatırına bu memlekete ihanet edilir mi?
Sofrasına oturup, tabağından yediğin çanağa tükürülür mü?
Hiç mi nezaket yok sende!
Köpek bile bir dilim ekmek ve kemik vereni unutmuyor?
Bu memlekete ve insanına hiç mi bir minnet borcunuz yok.
Vallahi Allah nankörü, kör eder.
Senin düşmanlığın kime?
Kime kinin, kime?
Hiç mi dinden nasibin yok.
Hiç mi dini terbiye almadın?
Başka dinden ve mezhepten de olsan, çorak yerde mi yetiştin.
Ayrık otu.
Ayrı ot…
Milletin sıkıntıya düşmesinden haz alan ancak ve ancak insan bozması bir canavardır.
İnsan bozuntusu.
Fabrika ayarlarına dönmeli.
Resetlenmeli.
Virüs taraması yapmalı.
Kirden ve virüsten arınmalı.
De ki: Herkes kendi şekline (mizacına) göre hareket eder. Rabbiniz kimin en doğru yolda olduğunu en iyi bilendir. De ki: «Herkes kendi kabiliyetine göre amelde bulunur. Rabbin ise doğru yolu takib edenleri daha ziyâde bilendir.»[4]
Şakul bozuk, yanlış ölçüyor.
Şekil bozuk, kötü görünüyor.
Tinet bozuk, mayalanmaya ihtiyacı var.
Ayar bozuk, ayarı kaçmış, ayar tutmuyor.
Ayarı düzeltilmeli.
Katranı kaynatsan olur mu şeker,
Cinsine yandığım cinsine çeker…
Anlat anlat anlamaz.
Kaynat kaynat kaynamaz.
Kırkına kadar kırklanmayanı kabir paklar, derler.
Toprağı bol olsun.
Zorlamayın ağlayamam ölü benden olmadıkça.
Birer birer tükenir mi, biner biner ölmedikçe .
Kabir nice zalim, gaddar, kindar ve hazımsızlarla dolu.
Toprak şimdi onları hazmediyor.
Kısmetindir gezdiren yer yer seni
Arşa çıksan âkıbet yer, yer seni.
Onun için onun adı yer oldu.
Önce besler sonra kendi yer seni. İbn-i Kemal Paşa.
Eleniyoruz.
Ayrıştırılıyoruz.
Hadiste buyrulur, İnsanlar madenler gibidir.
Kimi kömür, kimi bakır, kimi gümüş, kimi altın, kimi elmas.
Ya biz…
Bütün sıkıntılar; Allah’ın değer vermediğine değer vermektedir.
O halde, ben O’nun değer vermediğine, neden değer vereyim?
Niçin değer vereyim?
Değer vermeye değer mi?
Değersiz ise…
Her şey değerini O’ndan alır.
O’nunla değer alır.
Yoksa değersiz kalır.
O cenneti vadediyor, vereceğini söylüyor.
Biz ise elma şekeri istiyoruz.
Elma şekerine talip oluyoruz.
O ebedi hayatı veriyor.
Biz ise fani olana müşteri oluyoruz.
O ölümsüzü gösteriyor.
Biz ise ölümlünün peşindeyiz.
Ne garip değil mi?
Bizi ebedi evimize davet ediyor.
Biz ise misafirlik peşindeyiz.
“Eğer şu fâni dünyada beka istiyorsan; beka, fenadan çıkıyor. Nefs-i emmâre cihetiyle fena bul ki, baki olasın.”
Geçmişi yansıtıp, geleceğe ışık tutan Eşref Edip’in yazmış olduğu Kara Kitap Derin Tarih dergisinin Nisan. 2016 tarih ve 49.sayısında ek olarak neşredildi.
Buradan bazı yerleri iktibas ettim.
Bazı uzunca ve belge ve bilgileriyle anlatılan yerlerin başlığını alarak iktibasta bulundum.
Kısa ifadelerin daha uzun mesajlar vereceğini düşünüp, araştırıcı ve ilgilenenler bizzat bakarak istifade edebilirler.
-Kara Kitap’ı rahmetli Eşref Edip (1882-1971) şöyle anlatmıştı:
“Milletin en derin ızdırabını, en derin bir derdini teşhir ediyorum. (…) Bizim vazifemiz, hak ve hakikati tebliğden ibarettir. (…) Biz yaşadığımız devri, olduğu gibi tarihe tevdi etmekle mükellefiz. Vazifemizi yapıyoruz. Her halükârda Tevfik ve hidayet yalnız Allah’tandır.”
-“Tanzimat dediler; memleketin temel bünyesini, temel nizamını tahrip ettiler. Islâhat dediler; baştan aşağı bütün millî düzeni ifsâd ettiler. Meşrutiyet dediler; istibdat çetesi kurdular. Lâiklik dediler; din ve vicdan hürriyetini en ağır zincirlerle bağladılar. Demokrasi dediler; en koyu diktatörlük idaresi tatbik ettiler. Medeniyet dediler; vahşet ve rezâ- let getirdiler.
…İttihatçılar aynı zihniyeti tâkib ederek memleketi farmason localarından idareye kalkıştılar. On seneye varmadı; koskoca imparatorluğu inkırâza sürüklediler, devletin temellerini yıktılar. Kıt’alar elden gitti, memleket parçalandı, perişan oldu.
Kalan bir karış toprakta Halkçılar, İttihatçılardan devraldıkları sapık, bozguncu zihniyeti bütün hıziyle yürüttüler. Bütün gayz ve kinleriyle milletin mâneviyâtına saldırdılar. Mukaddesatına hücum ettiler. Din müesseselerini kapattı- lar, mekteplerden din derslerini kaldırdılar. Allah, Peygamber tanımayan derbeder bir nesil yetiştirdiler.”
-““Biz her ne şekil ve surette olursa memleket dahilinde dinî neşriyat yapılarak dinî bir atmosfer yaratılmasına ve gençlik için dinî bir zihniyet fideliği vücuda getirilmesine taraftar değiliz.” (T.C. Dahiliye Vekâleti, Matbuat Umum Müdürlüğü, sayı 658 ve 17 Mayıs 1942)”
-“Cümlece mâlûmdur ki, Halkçılar, evvelâ memlekette din müesseselerini kapatmakla dine karşı, İslâm dinine karşı taarruza başladılar. Din müesseselerinde kırk bin din talebesi, yatakları omuzlarında, sokaklarda perişan bir hâlde, göz yaşları dökerken onlar iyş ü işret sofralarında rakılar, viskiler, şampanyalarla, zevk ve kahkahalarla, sabahlara kadar icrâ-yı şâdumanî eylediler. Maarif Vekillerinin, şampanya kadehini kaldırarak:
– Bugün kırk bin yobazın yuvalarını târumâr ettim, diye attığı nâralar, hâlâ milletin kulağında çınlamakta, kalbini tutuşturmaktadır.”
-“Şayan-ı dikkattir ki, Halkçılar, İslâm dininin tâlim ve tedris müesseselerini böyle büyük bir gayz ve şiddetle yıkarken, Hıristiyan ve Yahudilerin ve diğer bütün gayri müslimlerin din müesseselerine karşı en ufak bir müdahalede bile bulunmadılar. Ezcümle, Heybeliada’daki Papaz Mektebi ferih fahur kemâl-i emniyet ve serbestî ile Hıristiyan din adamı yetiştirmekte devam etti. Dahildeki Hıristiyan mâbedlerinden ve mekteplerinden başka harice de din adamları gönderecek derecede faaliyette bulunurlar. Diğer taraftan, misyonerlerin bütün din müesseseleri de kemâl-i serbestî ile faaliyetlerinde devam ettiler. Halkçılar onların kıllarına bile dokunmadılar. Demek, Halkçıların yegâne hasmı, yegâne taarruz hedefi, Müslüman müesseseleri idi.”
-“Din müesseselerinin kapılarını zincirleyen, kırk bin din talebesini sokağa döken, bütün mekteplerden din derslerini kaldıran Halkçılar, açtıkları Köy Enstitülerinde komünist öğretmenler yetiştiriyor, bunları Rusya’ya gönderiyor, orada tahsilini ikmâl ettiriyor, sonra onları mâsum Türk yavrularının başına geçiriyordu.
O Köy Enstitüleri ki, orada kız ve erkek çocuklar bir arada bulunduruluyor, her türlü rezaletler oluyor, sık sık idarecilere içkili, danslı ziyafetler veriliyor, mumlar söndürülü- yor, diploma yerine kucaklarında bir p.çle evlerine dönenler oluyordu.
O Köy Enstitüleri ki, orada Marks’ın beyannâmesi, komünist eserleri öğretiliyor, Müslüman Türk milletinin dinî örf ve âdetleri tahkir, mukaddesatı tezyif ediliyordu. En rezil hikâyeler okutuluyor, en bî-edebâne (edepsizce) piyesler oynatılıyordu. Bu komünist batakhânelerine oluk oluk devlet parası akıtılıyordu.”
-“Bir aralık Halkçılar, zulüm ve şenâatlerini o derece ileri götürdüler ki, Kur’ân dili ile yazılı namaz sûrelerini ihtiva ettiği için, çocuklara mahsus olmak üzere neşredilen din kitaplarını bütün memleketten kamyonlarla toplattılar. Polis karakollarında ayaklar altında süründürdüler, sonra da mezbelelere attılar, büyük takdirlerle bu şenâati cihâna ilân ettiler. Bu cinâyeti irtikâp eden, kara ve kızıl kalpli bir münâfık idi. Kendisine bizzat:
– Bu yaptığınız hareket lâikliğe, din ve vicdan hürriyetine sığar mı, dediğimiz zaman gülmüş:
– Artık, Türk çocukları Arab’ın dilinden hoşlanmaz, bir şey anlamaz… demişti…”
-“Bir gün Resûl-i Ekrem Efendimiz, ashab-ı kiramın toplu bulundukları bir sırada elini şakağına koyarak düşünceye dalmış ve demiş ki:
-Bir gün gelecek, insanlar sofrada buyurun buyurun diye yemeğe dâvet olunduğu gibi, yabancılar Müslüman memleketlerini birbirine böyle peşkeş çekecekler!
Ashab-ı kiram çok müteessir olmuşlar:
– Aman yâ Resûlallah, demişler; o zaman İslâm ümmeti pek az mı kalacak?
– Bilâkis, pek çok olacak. Fakat, sellerin kenara attığı saman çöpleri gibi olacaklar; kalblerine vehn ârız olacak!..
– Vehn nedir? Yâ Resûlallah!
– Vehn, hayatı sevmek, ölümden korkmak!”
-“Halkçıların müthiş şenâatı da, Kur’an lisanı ile Peygamberimizin dili ile olan Ezan-ı Muhammedî’yi yasak etmiş olmaları idi. Nice zamanlar câmilerde, mescidlerde, minarelerde Allahu ekber diyenleri zindanlara doldurdular. Peygamberimizin dili ile olan Ezan-ı Muhammedî, İslâm vahdetinin muazzam ve muhteşem bir şiarı, bir sembolüdür. Dünyanın neresine gitseniz, minarelerinde Ezan-ı Muhammedî’yi dinlersiniz. “Allahu Ekber” lâfza-i celâlini işitirsiniz. Bunu bozmak, İslâm vahdetini parçalamaktır. “Allahu Ekber” lâfza-i celâlini câmilerde, minarelerde, bütün İslâm mâbedlerinde yasak etmek, Müslümanların kalblerine han- çer sokmaktan, dinin en yüksek bir şiârını yıkmaktan İslâm’ın temeline bomba koymaktan başka bir şey değildir.”
-“Bu şenâatın irtikâp olunduğu sıralarda idi, bir milletvekili Büyük Millet Meclisi kürsüsünde, Müslüman halkın ızdırabını şöyle dile getirmiştir:
“Seçim günlerinde köylüler bize ne dedi, bilir misiniz? Biz açız, sefaletteyiz, çoluğumuz çocuğumuz gıdasızlıktan bitkin bir hâldeyiz. Fakat bunlardan ziyâde bizim gücümü- ze giden, bizi müteessir (üzen) eden şey, câmilerimizden, minarelerimizden, mübarek ezanımızı, “Allahu Ekber” dememizi yasak etmeleridir. Bizi Kur’an dilimizle, Peygamberimizin dili ile ibâdetten menetmeye Allahu Ekber dedi diye, Kur’an dili ile kelime-i şahadet getirdi diye imamlarımızı, müezzinlerimizi zindanlara atmaya ne hakları vardır? Lâiklik bu mudur? Hangi köye gittiysek hangi şehirli ile görüştü isek bunu söylediler.”
-“Müslüman Türk Milletinin câmilerinde, minarelerinde Allahu Ekber demeleri yasak edilirken, hıristiyanların kiliselerindeki çanlar, ferih (ferahlı), fahur (övünen), memleketimizin her tarafında âfâkı (gökleri) inletiyordu. Bu şirk ve küfür çanlarına hiç ilişmeyip de, Tevhidi cihana yayan Müslüman Türk Milletinin mâbedlerinde okunan Ezan-ı Muhammedî’ye karşı taarruzları, küfre karşı muhabbetin, imana karşı husumetin en açık alâmeti, en açık delili değil midir?
Böyle İslâm’ın mukaddesatına düşman bir komiteyi Müslüman Türk Milleti nasıl sevebilir? Sevmesine, istemesine imkân ve ihtimal var mı?”
-“Diğer taraftan Halkçıların zabıtası, çarşı pazarlarda Kur’an cüzlerini satanları takip ediyor, eline geçirdiklerini mahkemelere sevk ediyordu.
Çocuklara Kur’an okutan hâfızları karşıdan dinlemeyi bile menetmişlerdi. Çocuklar Kur’an sesini işitmeyeceklerdi.
Senirkentte “Halkevleri” kütüphanesi te’sisi bahânesiyle Müslüman halktan toplanan dinî kitaplar, kıymetli yazma Kur’anlar, tefsirler yok edildi. Bu eserlerin bir tanesi bile meydanda kalmadı. Müslümanlar, evlerinde bulunan Kur’an’ları, tefsirleri, dinî eserleri, hakayık-ı Kur’aniye (Kur’an hakikatleri) ve îmaniyeden bahseden risaleleri, polisin eline geçmemek için zahîre anbarlarında, odun depolarında, samanlıklarda saklıyorlardı.
Câmilerde mihrabların etrafındaki mum şamdanları- nın üstünde yazılı “Maşaallah” yazılarını kazımışlardı. Abideler, çeşmeler üzerindeki âyât-ı kerîme yazılı mermerler parçalanmıştı.
Harbiye Nezareti’nin (şimdiki Üniversite’nin) kapısındaki Fetih âyet-i kerîmesi yazılı cihan-değer kıymeti hâiz nefis levha üzerine siyah ve kızıl bir taş perde çekilmişti.
Câmilerde Hulefa-yi Râşidin isimlerini hâvi levhalar indirilmiş, şuraya buraya atılmıştı. Sanki müthiş bir yangın ortalığı kaplamış, sanki bir işgal ordusu memleketi istilâ etmiş gibi Kur’an lisanı ile yazılı ne varsa, hep kırılıyor, parçalanıyordu. Âsâr-ı atika (eski eserler) diye bile bırakılmıyordu.
Ayasofya Câmii’ndeki muazzam ve muhteşem lâfza-i Celâl, Hazreti Muhammed ve Hulefâ-yi Raşidîn levhaları yerlerinden sökülmüş, indirilmiş. Bizans putları meydana çıkarılmış ve bu putlara çeki düzen verilmişti. Muhteşem levhaları yok etmek, parçalamak için meçhul semtlere götürmek istemişlerse de, kapılardan çıkarmak mümkün olmadığı için bu cinâyeti irtikâba yol bulamamışlar, cihan-değer kıymette olan o nâdide eserleri, toz toprak içinde mahvolmak için bir kenara atmışlardı.
Ayasofya’nın minareleri de yıktırılıyordu. Fakat mâbed binasına zarar getireceği için bu şenâati irtikâba yol bulamadılar.
Birçok câmiler câmilikten çıkarılmış, hangâr hâline getirilmiş, ahır olmuş, Yahudilere, Ermenilere satılarak şarap deposu yapılmıştı.
Afyon’da şimdiki Zafer Parkı’nın bulunduğu yerde “Kışla Câmii” vardı. Afyon’un en büyük tarihî câmii idi. Bir gece içinde yıktırıldı.
Böylece memleketin her tarafında yüzlerce, binlerce câmi yıktırıldı, satıldı, depo ve ahır yapıldı.
Merhum Risale-i Nûr müellifi Barla’ya sürüldüğü zaman, orada bir mescidi tâmir ettirmişti; orada namaz kı- lıyordu. Halkçılar bu mâbedi de hâk ile yeksan (yerle bir) ettiler.”
-“Dinî Neşriyata Karşı Resmen Katliâm Emirleri Verdiler, Mâbedlere, İbâdetlere Taarruza Kalkıştılar.”
-“Köy Enstitüleri Diye Komünist Batakhaneleri Açtılar.
-“Köy Enstitülerinin Rezaletleri Ayyuka Çıkmıştı.
Kasd-I Mahsusla (Özel Olarak) İslâm Dini Tezyif Olunuyordu.
-““Senin Karın, Benim Karım Diye Tabiat Bir Şey Ayırt Etmez” Diyecek Kadar Rezil Müesseseler Açtılar”
-“Mâsum Vatan Evlâtlarına Mektep Kitaplarında Müslümanlığı Tezyif Eden Fikirler Aşıladılar.”
-“Bir Tâun (Vebâ) Gibi Milletin Başına Belâ Kesildiler, Milleti Köleleştirdiler.
“Halkçılar, Chp’yi Vatan Ve Millet Yerine Koydular; Partiyi Tenkiti, Devleti Tenkit Gibi Suç Saydılar.”
-“İlericilik, Devrimcilik Safsatalariyle, Bursa Nutku İcadlariyle Cinâyetlerini Meşrulaştırmak Yolunu Tuttular.”
-“Millî Vicdanın Kımıldamasına Karşı Maskeli Oyalama Siyasetleri
1947’de Mecliste kopan fırtınadan sonra matbuat da dinî tedris (öğretim) hürriyetini temin yolunda harekete geçince CHP, artık millî vicdan üzerindeki baskıyı aynı şiddetle daha ziyade devam ettiremeyeceğini anladı. Taşıp kabaran efkâr-ı umumiyeyi (kamuoyunu) yatıştırmak üzere bazı tedbirlere müracaatı zarûrî (mecburî) gördü.”
-“Halkçı Bir Başvekilin Kıpkızıl Din Düşmanlığı
Sene 1948, adresi Millet Gazetesinde mahfuz (saklı) şâyân-ı itimat (hürmet edilen) bir zât, İçel Milletvekili Salih İnankur’dan duyduğu bir hâdiseyi Millet Gazetesinde şöyle naklediyor:
– Okullarda din tedrisâtına yer verilsin mi, verilmesin mi? mevzuu üzerinde CHP grubundaki konuşmalardan hiç- bir vakit müsbet (olumlu) netice çıkmayacağına eminim. Bundan bir buçuk – iki ay kadar önce, Bayar’ın yurt gezilerinde irad ettiği (söylediği) bir nutuk arasında “Mekteplerde” din tedrisatının yapılmasına esas itibariyle taraftarız.”4* meâlindeki sözleri üzerine Demokrat Parti: “Sizde mi bu fikirdesiniz? Hâlbuki ben sizlere güveniyorum.”5* Meclis grubuna gelen Şükrü Saraçoğlu, orada (Bayar’a hitaben): “Şuna emin olunuz ki, memlekete kızıl tehlike bu sefer Muhammed’in bayrağı altında sokulacaktır” demiştir.”
Halkçıların dil bezirgânları, Türkçeyi Arapça ve Farsça istilâsından kurtaracağını, Türk milletinin siyasî istiklâli gibi (!) Türk dilinin de ilmî ve ebedî istiklâlini temin edece- ği dâvâsını ileri sürdüler.”
-“Bolşeviklerden İlham Alan Dil Cellâtlarının Barbarca Saldırıları
Komünizmin kaynağından ilham alan CHP dil bozguncuları, mazi ile hâl ve istikbâl arasında uçurumlar açtılar. Milyonlarca insanın diline tasarruf etmeye (müdahâleye) kalkıştılar. Milleti istibdat baskısı altında tuttular. Dilin ifade kudretini baltaladılar. İnce zevkine ve âhengine barbarca tecâvüz ettiler. Milletin birbirleriyle konuşmasını, anlaş- masını zorlaştırdılar, işkenceye soktular.”
-“Kur’an’ın Aslını Ortadan Kaldırmak En Büyük Gayeleri idi
Dalâlet devrinin, Müslüman halkın vicdanlarını sızlatan baskılarından en ağırı CHP’nin ibâdetlere müdahalesidir. Ezanların, tekbirin Kur’an diliyle okunması memnuiyeti, milletin kalbini en derin ıstıraplara uğratmıştı. Anlaşılıyordu ki, dîn-i mübin-i İslâm’ı can evinden yıkmak istiyorlardı.”
-“İşlenen Cinâyetler, Havsalayı Tutuşturacak Derecede Şen’i idi.”
-“Milliyetçi olduklarını ilân ettiler. Fakat millî an’anelere, millî şeaire aslâ hürmet göstermediler.
*
Türbeleri kapattılar. Fakat, bir taraftan yeni türbeler yaptılar.
*
Dilimizi özleştireceğiz dediler. Fakat, asırlardan beri Türk’ün malı olan kelimeleri attılar, bunların yerine büsbü- tün yalancı, acayip, maskara, uydurma kelimeler koydular…
Cumhuriyetçiyiz dediler, fakat tatbikte mutlakiyet esası olan şef sistemi yürüttüler.
*
Prensiplere tâbi olduklarını iddia ettiler. Fakat, diğer taraftan taparcasına, sımsıkı şahıslara bağlandılar.
*
Halkçı olduğunu söylediler. Fakat, halkı istihfaf ettiler (hafife aldılar), hiçe saydılar.
Saçak öpmeyi tard ettiklerini iddia ettiler. Fakat el-etek öpmekte, iki büklüm olarak insana tapmakta devam ettiler.
*
Milletin refah ve saadetinden bahsettiler. Fakat onu ızdı- rap ve sefalet içinde kıvrandırdılar.
*
Vicdan hürriyetinden dem vurdular fakat dinî mahiyette cemiyet teşkilini men ettiler. İbâdetlere müdahale ettiler. Allahu Ekber diyenleri zindanlara attılar.
*
Demokrasiden bahsettiler, fakat, en müthiş istibdat yolunda yürüdüler.
*
Din, siyasete âlet edilmez, dediler. Fakat, dini tahrif için siyaseti âlet yaptılar.
*
Lâikiz dediler. Fakat, milletin dinini, îmanını pençeleri altında ezdiler. Lâikliği dünyanın hiçbir yerinde olmayan din aleyhtarlığı şeklinde tatbik ettiler.
Allah O Günleri Bir Daha Göstermesin.”
-“İnkılâb Diye Mâziyi Ateşe Verdiler.”
-“Göz Göre Göre, Müslüman Türk Çocuklarını Dinden, İmandan Uzaklaştırdılar.”
-“Müthiş Bir Facia Karşısında Millet Kan Ağlarken, Halkçılar Baloda Viskiler, Şampanyalarla
Zevk u Sefa İçinde Yüzdüler.”
-“Lâiklik Maskesi Altında İşlenen Cinâyetler, Maskaralıklar.”
-“Halkçıların En Büyük Cinayeti,Cumhuriyet ve Lâiklik Müesseselerini Kendi Kötü Zihniyetlerine Göre Tahrip Ederek Sû-i İstimalleridir.”
-“Kur’an’a Karşı Halkçıların Korkunç Suikasdları.”
-“Namazlarda Kur’an Lîsanı ile Kıraatı Kaldıracaklardı. Fakat, Milletin Gazablı Sesi Yükseldi:
“Paşam, Her İstediğinizi Yaptık; Fakat Göğsümüzdeki İmanı Veremeyiz” Deyince Durakladılar.
Halkçıların, karşılarında, istediklerini yapmaya mâni olacak hiçbir kuvvet olmadığından, ferman – fermâ (emir buyuran) kesilen şefleri, nihayet namazlarda Kur’an lisaniyle okunan Kur’an sûrelerini kaldırmak teşebbüsüne geçti. Farmason doktor Adnan Adıvar ve Hasan Ali Yücel’in arkadaşları, Şerafettin Yaltkaya’yı bu maksatla Diyanet riyasetine getirdiler. Pervasız şef, Yaltkaya’ya namaz sûrelerini düzme dile çevirtti. Plân şöyle idi:
Farmason Diyanet reisinin düzme ve sapık bir fetvâsı ile namazlarda okunan Kur’an sûrelerinin Kur’an lisanı ile okunması yasak edilecek, düzme dil ile tercümeleri okunacaktı. Bu suretle ibâdette de büyük bir inkılâp, büyük bir devrim yapılmış olacaktı.
Kat’î surette İnönü buna karar vermiş, Yaltkaya da bunu yapacağına söz vermiş, faaliyete geçmişti. Esasen bu me- şum (uğursuz) devrimciliği yapmak için farmason locaları- nın ittifakı ile o, bu makama getirilmişti.”
-“Bekçiler, Omuzlarında Uzun Merdiven, Uzun Sırık, Yanlarında Çöp Arabaları Olduğu Hâlde, Sokak Sokak Dolaşarak Binalarda “Yâ Malik-el Mülk” Levhalarını Düşürüyor, Parçalıyor, Çöp Arabalarını Dolduruyorlardı
Sene 1940. (İzmir Maarif Müdürü) bazı evlerde Kur’an dersi verildiğini haber alınca, derhal polis müdüriyetine bir tezkere yazmış, bunlar hakkında takibat yapılmasını emretmişti.”
-“163. Madde Hakkında Partilerin Telâkkileri ve Halkçı
Farmason Matbuatın İslâma Karşı “Müşterek Ahidnâ-
me” Hazırlıkları
Halkçıların diğer yasak, din hürriyetini müthiş surette tehdid eden 163’ üncü maddeyi koymalarının çok mühim siyasî bir sâiki (sebebi) de vardır ki, bunu Müslüman Türk Milletinin hatırlamasında çok fayda vardır.
Halkçıların karşısında iki muhtelif kuvvet vardı: Biri Demokrat Parti, diğeri de Millet Partisi. Yaklaşan seçimde bu iki kuvvetin anlaşarak Halkçıları yıkması tehlikesi belirmişti. Bunu önlemek lâzımdı. Müslüman halk tereddüt içinde idi: Bu muhtelif kuvvetlerin hangisi din ve vicdan hürriyetini kurtarabileceklerdi?..
…163’ üncü madde mâlûm lâikliğe aykırı olarak devletin içtimaî veya iktisadî veya siyasî veya hukukî temel nizamlarını kısmen de olsa esas ve inançlarına uydurmak amaciyle… propaganda yapanlar 5 – 7 seneye kadar hapis cezası ile mahkûm olur.
…163’ Üncü Madde Hakkında Gizli Anlaşmalar
“Dine karşı tatbik edilecek siyaset hususunda Halk Partisi ile Demokrat Parti liderlerinin tam mutabakat ve ittifak halinde olduklarını, D. P. daha iktidara gelmeden evvel CHP’nin can çekiştiği sırada biz söylemiştik, işin iç yüzünü anlatmıştık. (Sebilürreşad – Haziran 1949, sayı 50).
D.P. büyük kongresinde din hürriyetini tahdit ve tazyik yolunda (yani 163’ üncü maddenin vaz’ ve tesisi hususunda CHP liderleriyle anlaşmış olduklarını, Demokrat liderleri söylemişlerdi. Nitekim Mecliste Fuad Köprülü, kraldan ziyade kral taraftarı olmuş, Halkçıların getirdiği bu ağır ve şiddetli baskı kanununu (yâni 163’ üncü maddeyi) müdafaa etmişti.”
-“Sapıtan Milletlere Azâb-ı İlâhi Haktır
Bir zamanlar, milletin başındaki zât ölünce cemâat toplanır, bir kuş uçururlarmış. Kuş kimin başına konarsa o, reis olurmuş, bir defa reis intihâbında uçurulan kuş, öyle bir adamın başına konmuş ki, onun fenalığı, zulümkârlığı, hak ve hakikate karşı düşmanlığı herkesçe malûm olduğu için, cemâat hep bir ağızdan “Olmadı olmadı!” diye bağırmış, ayaklanmışlar. Kuş, bir daha uçurulmuş, yine o zâtın başına konmuş. Yine itirazlar kavgalar, gürültüler olmuş. Üçüncü defa kuş aynı zâtın başına konunca artık âdetleri mucibince (gereğince) onun devlet reisi olmasını kabule mecbur olmuşlar.
Devletin başına geçen adam, eski huyundan zerre kadar vazgeçmemiş, millete her türlü zulüm ve fenalığı yapmaktan geri durmamış. Millet onun zulümkârlığından bıkmış usanmış. Belki insâfa gelir diye yalvarıp yakarmaya karar vermişler. Saraya bir heyet göndermişler. Âtıfet (şefkat), merhamet ve insaf talebinde bulunmuşlar. O, ne cevap vermiş, bilir misiniz? Demiş ki:
– Eğer Allah size hidâyet bahşetmiş olsaydı, kuş içinizden sâlih bir zâtın başına konardı. Benim huyum, meşrebim mâlûm… Üç defa kuşun benim başıma konması size benim gibi bir adamın baş olması lâzım geldiğine inanmalısınız: Binaenaleyh ben icrâatımda en ufak bir tâdilde bulunamam!…
Ve hakikaten zulümkârlığından en ufak bir tâdilde bile bulunmamış, sonuna kadar zulüm ve şiddetle devam etmiş!…”
-“Tahribatçılar, Hep Islâhatçılık ve Hürriyet Nağmeleri ile İşe Başladılar, Sonra Milletin Canına, İmânına Okudular, Bu Suretle Koca İmparatorluk Yıkıldı, Millet Bu Hâle Geldi
Siyasî cereyanlar böyle dalgalanırken, iktidardaki Halk- çılarla muhalefetteki Demokratlar, din hürriyetine karşı baskı zihniyetinin devamında müşterek ve müttefik bir hâlde hareket ederken, ansızın bir hâdise oldu: Millet Partisinin Fahrî Reisi Mareşal, vefat etti. Halkçılar da, Demokratlar da geniş bir nefes aldılar.”
-“Daha evvel Tanzimatçılar da ıslâhat nâmiyle ortaya çıktılar. Fakat çok geçmeden varlığımızın temelini teşkil eden millî müesseselerimize, örf ve âdetlerimize, dinî şeâirimize, millî secâyânımıza karşı cephe aldılar. Farmasonluğu memleketimizde yerleştirdiler, devletin ahengini bozdular. Milletin ruhuna aykırı kanunlar koyarak memleketi tahrib ettiler. Devletin temelini aşındırdılar. Milletin içtimaî ve siyasî hayatını sarstılar. İçtimaî düzenini ifsâd ettiler. Nihayet Moskof ordularını İstanbul kapılarına getirecek kadar memleketi tehlikeye soktular.
Demokratların başkanı da, bir zamanlar başı sarıklı “Galib Hoca” kıyafetiyle kendisini Müslümanlara takdim etti. Sonra bir zaman geldi, başında bir arşın silindir şapka ile Bursa’da kürsüye çıkarak, “Biz, bu memlekette artık şeriatı yaşatmayacağız” dedi.”
-“Bunlar gibi bütün din ve şeriat düşmanları, İslâm kisvesi altında İslâm cemiyetini içinden kemiren hain din düş- manları ilân-ı şadümanî (sevinç gösterisi) eylediler. Yüzleri maskeli, belleri kızıl zünnarlı, göğüsleri Yahudi mason kordonlu hain din düşmanları bu hezeyanı böyle alkışladılar.”
-“Haziran 1950’de Ankara’da toplanan Millet Partisi kongresinde reis olarak seçilen Prof. Vasfi Raşit:
– Biz softa partisi değiliz!..
Gibi yakışıksız sözler söylemiş, Halkçıların zihniyetini müdafaa etmişti. “Alevîlerin, kızılbaşların da dinî bir cemaat teşkil ederek bir Diyanet Reisi intihap edeceklerini” de söylemişti. Murahhaslar da bu farmason profesörün hezeyanları karşısında sâkıt (düşmüş) ve samit (susmuş) kalmış yüzüne tükürmemişlerdi.”
-“Hakka Karşı Gelenlerin,
Hâdiselerden İbret Almayanların Âkıbeti
İşte Halkçıların çok uzun süren mazisinden birkaç sahife! Bunlar, dinî, içtimaî sahadaki icraatından bir nebzedir. Bütün yaptıkları aykırı işleri, İslâm dinine karşı aldıkları tavrı yazmaya kalkışsak, cildler almaz. Bunun gibi siyasî, idarî ve iktisadî bütün icraatları da yürekler acısıdır. Onları da mütehassısları nakletsinler.”
-“Halkçıların uzun seneler böyle milletin diniyle, îmaniyle mukaddes hisleriyle oynamaları, milletin vicdanını çiğ- nemekten, hançerlemekten geri durmamaları yüzünden Halkçılara karşı umumî bir nefret ve infial husule geldi. Mukaddes hislerine karşı mütemadî taarruz ve tecavüzlerden, Müslüman Türk Milleti, Halkçıları milletin maddî varlığı gibi mânevî varlığını da çok edecek dahilî bir düşman olarak telâkki etti. Artık ondan tamamiyle yüz çevirdi.
Müthiş bir fütur (gam) ve ızdırap içinde, meyus (ümitsiz) âvâre olarak Allah’a yalvarıyor, günahının cezası kâfi gö- rülmesini, halâs ve felâh kapılarının açılmasını temenni ve niyaz ediyordu. Başka çaresi, başka ümidi kalmamıştı.
Nihayet bir gün geldi bu zulüm ve zulmet binası paldır küldür yıkıldı. Millet, artık kurtulduk, felâha erdik, diye düğün bayram yapıldı. Memleket yerinden oynadı. (1950)
Halkçıların yıkıldıkları gün biz “Felemmâ nesû…” âyet-i celilesini sanki yeni nâzil olmuş gibi ibret nazarları önüne koyduk. Bu âyet-i kerimenin meâl-i celili şöyledir:
“Vaktaki onlar kendilerine hatırlatılan şeyleri unuttular, Allah’ın emirlerine arka çevirdiler; biz de onlara her şeyin kapılarını açtık. İçlerindekilerini ortaya dökmek için her türlü fırsatı verdik. Onları zevk, sefa, saltanat, debdebe ve dârât (gösteriş) içinde yüzdürdük. O hâle geldiler ki, kendilerine verilen bu şeylerle ne yapacaklarını şaşırdılar. Şaşırdıkça şımardılar. Şımardıkça azgınlaştılar. Allah’a karşı meydan okumağa kalkıştılar… ‘Artık hiçbir kuvvet bizi yıkamaz’ diye gururlandılar. Tam böyle keyf ve gurura düştükleri bir sırada ‘Ahaznahüm bağteten’ ansızın onları enselerinden yakaladık, yerin dibine batırdık. Onlar neye uğradıklarını şaşırdılar. Bir anda ümitsizliğe müthiş bir ye’s ve fütura düştüler. İşte bugün zâlimlerin kökü böyle kurutuldu, arkası böyle kesildi. Hamd, bütün âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur.”
-“Din Hürriyetini Tahdid Hakkında Demokratlar Daha Ağır, Daha Şiddetli Kanun Koydular
Nitekim çok geçmeden her şey anlaşıldı. Vaktiyle Halk Partisinin din propagandasını yasaklayan 163. maddesine ilâve olarak Demokratlar ondan daha çok şiddetli; çok daha şümûllü (kapsamlı)bir madde koydular.
Hakâyık-ı Kur’aniye ve imâniyeyi neşreden vâizleri mahkemeler beraat ettiriyorlardı. 163 üncü madde ile mahkûm edemiyorlardı. Din ve vicdan hürriyetini sımsıkı bağlamak, Müslümanlık nâmına şakk-i şefe etmemek (ağzını açıp konuşmamak), edememek için daha geniş bir maddeye ihtiyaç vardı. Bunun üzerine yeni halâskârlar (!) 6187 numaralı kanunu koydular ki artık hakâyık-ı Kur’aniye ve imâniyeden bahseden eserlerin herhangi bir fıkrası veya cümlesiyle “dinî propaganda” diye Müslümanları mahkûm etmek imkânı hâsıl oluyordu.
Zamanın İstanbul Başsavcısı bize demişti ki:
– Bu kanunlarla Fâtiha sûresini tercümeye kalkışırsanız, sizi mahkemeye sevk edebilirim.
Bunu söyleyen zât bugün hayattadır. Ve doğru söylemiş- tir. 163 üncü madde ve 6187 numaralı kanun böyledir.
Tatbikata gelince, Demokratlar zamanında dinî propagandadan mahkemeye sevk olunanlar on misli artmıştı.
…Halkın Ye’s ü Fütura Düşmesi, Halkçıların Hortlaması ve Tekrar Yıkılışları
Demokratların bu iki yüzlü siyaseti böylece yıllarca devam etti. 1950 iptilâsındaki millî galeyan ve heyecan artık hayatiyetini, canlılığını kaybetmişti. Türlü türlü üzücü hâ- diselerle ruhlarda, gönüllerde o neşe ve şetaret (şenlik) kalmamıştı. Baş farmason, Halkçıların zihniyetini, ideolojisini tıpatıp yürütüyordu. Halkın bütün mukaddes hisleri böyle yuğurula yuğurula dondurulmuş, uyuşturulmuştu.
…1960’da Müslüman halk, 1950’deki şevk ve heyecanı kalblerinde duyamadı. O, bir daha geri gelemezdi. Baş farmason on sene içinde o şevk ve heyecanı kö- künden baltalamıştı. Bu suretle Halkçıların zihniyet ve ideolojisi on sene daha kazanmıştı. Halkçılar, baş farmasonun bu husustaki hizmetini altın kalemle sayfalarına geçirseler yeridir.”
Şeflerinin artık Müslüman halkın itimadına mazhar olacağı ümidi kalmamıştı. Bunun içindir ki, Müslümanlara karşı yumuşak bir lisan kullanmaya hiç de lüzum görmemiş, bilâkis hakayık-ı Kur’aniye ve imâniyeden bahseden risalelere karşı açık ve umumî bir taarruza geçmişti. Her gittiği yerde dinî tehlikeden – Hıristiyanlık, Yahudilik değil – Müslümanlık tehlikesinden bahsetti. Sandalya hasmı olan Adalet Partisini bu tehlikeye karşı sözde “ikaz” bahanesiyle kafese düşürmek istedi. Mütemadiyen:
– Nurculuk suç mudur, değil midir?
Diye A.P. liderini beyana dâvet etti. Maksadı, ya suç oldu- ğunu söylemekle kendi gibi onu da Müslüman halkın nazarından düşürecek, yahut suç olduğunu söylememekle gerici olduğunu solculara, devrimcilere jurnal etmiş olacaktı.
Adalet Partisi lideri ise Nurculuğun suç olup olmadığını beyana davet edilince, hep din ve vicdan hürriyetinden bahsetmiş, her vatandaşın itikadına hürmet lâzım geleceğini ileri sürmüş, bu suretle Hakayık-ı Kur’aniye ve mâneviyeden bahseden risaleleri okuyanların suçlu telâkki edilemeyeceğini anlatmış, İnönü’nün oyununa karşı gelmişti.
Vakıa AP lideri (Demokrat başbakan gibi açıktan açığa) memlekette Müslümanların icapları yerine getirileceğinden bahsetmedi. Fakat her gittiği yerde din ve vicdan hürriyetinden, Allah’tan, Peygamber’den, dinden, diyanetten, komünizmin kötülüğünden, komünizmle mücadele edileceğinden bahsetmişti. Müslüman halk için bu kadarı da kâfi idi. Müslüman halk denize düşmüştü. Sarılacak bir şey arıyordu. Yoksa AP’nin kara gözlerine, kaşlarına âşık değildi. Ona dinini, îmanını tehlikeye düşüren Halkçıların zihniyetinden kurtaracak herhangi bir teşekkül lâzımdı.
1950’de olduğu gibi, 1964’de de, o derece heyecanlı ve galeyanlı olmamakla beraber, aynı hisler, aynı sebeplerle Adalet Partisi mevkii iktidara geldi.
…Bu ümid ile haftalar, aylar geçti. Zafer şenlikleri geride kaldı, normal hayat başladı, fakat halkın beklediği inkişaf ve ferahlık bir türlü husule gelmedi. Ne kanunlarda bir tadil teşebbüsü oldu, ne idarî nizamlarda bir hafifleme. Polis yine hakayık-ı Kur’aniye ve imaniyeden bahseden dinî eserleri toplamaya, okuyanları suçlu olarak mahkemeye sevk etmeye başladı.“
-“Partiden Partiye İntikal Eden Bozuk Zihniyet Devam Ediyor, Dâvâ Halledilmemiştir.”
-“İşte ey, milletin; bu kadar ıstıraplar içinde kıvranan, maddî mânevî varlığı temelinden sarsılan Müslüman Türk halkının candan, gönülden sarılarak mukadderatını tevdi ettiği muhterem kişiler! Size Allah’ın muazzam hitabını bir kere daha tekrar ediyorum:
Zulm edenlerin yerlerine sizi oturttuk. Onlara ne yaptığımızı apaçık gösterdik. Allah aziz ve intikam sahibidir.”
Yani siz de onların yolunu tutarsanız sizin âkıbetiniz de böyle olur…”
Kazanılmadığında suçu kendisinin üzerinden atıp, alevi olmasına mı bağlandırılmaya çalışılıyor?
Alevi vatandaşları kaygan ve kaypak zemine mi çekilmeye çalışılıyor?
Ortada iyi niyet yok.
Niyetler kötü.
Bu milletin ağzı çok yandı, ayranı üfürerek içmeli.
Basiretli olunmalı, oyuna gelinmemeli.
Bu oyun büyük çapta Ortadoğu’da oynanıyor.
İran- Irak- Yemen- Bahreyn- Lübnan- Azerbaycan…
Türkiye’de içe çekilmeye çalışılıyor.
1502 Şeyh iken şah olan Şah İsmail- Yavuz Sultan Selim arasındaki gibi.
-Alevilik sürekli işletilmeye ve kullanılmaya çalışılıyor.
Nisbeten başarılı da oluyor.
Ortadoğu’da ve İslam dünyasında Şiilik, Türkiye’de de Alevilik işleniyor.
Ne gariptir ki, Dersimi şimdiki Tunceli’yi bombalayanlar, en çok Alevileri onlar kullanıyorlar.[3]
– Ne hazin haldir ki, dışarıdakiler buradaki oyunu görürken, buradakiler gözlerinin önündeki oyunu görmemektirler.
İşte Alman siyasetçinin ifadesi; Kılıçdaroğlu seçilirse Türkiye güvenlik sorunu yasayabilir.[4]
İktidar olmak için her şey mübah zihniyeti içerine girilmiş durumda.[3]
Hep vaatler yıkım üzerine, yeni düzen derken düzensizlik üzerine bina edilmektedir.
KİŞİ SEVDİĞİYLE BERABERDİR
Allah herkesi sevdiğiyle beraber etsin.
Zaten öyle de olacaktır.
Hadiste: ”Kişi sevdiğiyle beraberdir.” buyuruyor.
Allah ayı ile olanı ayı ile, domuz ile olanı domuz ile, Arslan ve bülbülle olanı da onlarla, kısaca; insanlar dünyasında olsun, hayvanlar dünyasında olsun, Allah herkesi sevdiğiyle beraber etsin.
Zaten dünyada fikir, zikir ve yaşantı içerisinde olanlar çok rahat birbirlerini bulmaktadırlar.
Gizli dinsiz ve sefih Komiteler bu millete bir yüz yıl daha maddi ve manevi kıtlığı yaşatmak için aktif olarak bütün güçleriyle faaliyet göstermektedirler.
Eski 23 Nisan kutlamaların da küçük kız çocuklarının haya damarını çatlatırcasına soyup çırıl çıplak resmi geçit yaptırıldığını bilen ve düşünen, bin kere, yüz bin kere daha düşünmeli ve kime oy vereceğini ve tekrar geriye gitme isteğinin kararını vermelidir…
Ve yine orta ve lise çağına gelmiş, neredeyse evlenecek kız çocuklarının 19 mayıs kutlamalarında ahlak dışı çırıl çıplak bir vaziyette resmi geçit yaptırıldığını bilen ve düşünen bir insan, sırf böyle bir cehennemi tekrar yaşamamak için dahi olsa bin kere değil, milyon kere tekrar düşünüp kime oy vereceğine karar verir.
İnsan olan bir insan sırf bunun için dahi olsa Allahtan korkar, böyle uygulanacak bir vebalin altına girmez.
Ve yine 1930 yıllarında dinime ve Peygamberimize küfredilen tarih kitabının tekrar okutulması için dahi olsa kime oy vereceğini düşünmek için yeterli bir karardır.
Maalesef bu millete düşmanın dahi yapamadığını hatta yapamayacağı yapılmış ve yaptırılmıştır.
İşte şimdi kim gerçek irticayı istiyor, kim istemiyor ortadadır.
Eski terör, anarşi, rezillikler , kuyruklar gibi sayılamayacak çöküntüleri arzu edenlerle etmeyenlerin mücadelesi sürmektedir.
Heykel dikenlerle, İha- Siha- Tiha- Togg gibi çağ atlatan nice gelişmelere imza atanların mücadelesidir.
Bu millet tekrar eski karanlık günlerine götürülmeye çalışılıyor.
Bu karanlıkla aydınlığın mücadelesidir.
Eski cehalet asrına döndürmek isteyenler her türlü yolu mübah görmektedirler.
Takiye ve nifak perdesi altında işlerini yürütmektedirler.
Allah fırsat vermesin.
Çok rahat yalanlar söylenmekte, çok rahat kandırılmaya çalışılmaktadır.
Maalesef buna meyilli insanlar da bulunmaktadır.
Şu hakikat şu anki halimizi çok öz ve veciz olarak anlatmaktadır;
“Bana ıztırap veren,” dedi “Yalnız İslâmın mâruz kaldığı tehlikelerdir. Eskiden tehlikeler hariçten gelirdi; onun için mukavemet kolaydı. Şimdi tehlike içeriden geliyor. Kurt, gövdenin içine girdi. Şimdi, mukavemet güçleşti. Korkarım ki, cemiyetin bünyesi buna dayanamaz. Çünkü düşmanı sezmez. Can damarını koparan, kanını içen en büyük hasmını dost zanneder. Cemiyetin basiret gözü böyle körleşirse, iman kalesi tehlikededir. İşte benim ıztırabım, yegâne ıztırabım budur. Yoksa şahsımın mâruz kaldığı zahmet ve meşakkatleri düşünmeye bile vaktim yoktur. Keşke bunun bin misli meşakkate mâruz kalsam da iman kalesinin istikbali selâmette olsa!..”
“Bana, “Sen şuna buna niçin sataştın?” diyorlar. Farkında değilim. Karşımda müthiş bir yangın var. Alevleri göklere yükseliyor. İçinde evlâdım yanıyor, imanım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeye, imanımı kurtarmaya koşuyorum. Yolda biri beni kösteklemek istemiş de ayağım ona çarpmış; ne ehemmiyeti var? O müthiş yangın karşısında bu küçük hâdise bir kıymet ifade eder mi? Dar düşünceler, dar görüşler!”
“Ey bu vatan gençleri! Frenkleri taklide çalışmayınız. Âyâ, Avrupa’nın size ettikleri hadsiz zulüm ve adâvetten sonra, hangi akılla onların sefahet ve bâtıl efkârlarına ittibâ edip emniyet ediyorsunuz? Yok, yok! Sefihâne taklit edenler, ittibâ değil, belki şuursuz olarak onların safına iltihak edip kendi kendinizi ve kardeşlerinizi idam ediyorsunuz. Âgâh olunuz ki, siz ahlâksızcasına ittibâ ettikçe, hamiyet dâvâsında yalancılık ediyorsunuz. Çünkü şu surette ittibâınız, milliyetinize karşı bir istihfaftır ve millete bir istihzâdır.”
“Zındıka komitesi de; dinsizliği, inkârcılığı insanlar arasında yaymayı gaye edinen ve zındıklardan oluşan gizli bir örgüttür. Bu örgütün üyeleri sûret-i haktan görünerek, kendilerini en halis, ülkenin ve insanlarının hayrı için çalışan seçkin kişiler olarak gösterirler. “Halka rağmen halk için” anlayışıyla hareket ederek inkârcı, yıkıcı, bozguncu fikirlerini eylemeye dönüştürürler.”
“Otuz sene evvel Darü’l-Hikmet a’zası iken, bir gün arkadaşımızdan ve Darü’l-Hikmet a’zasından Seyyid Sadeddin Paşa dedi ki:
‘Kat’i bir vasıta ile haber aldım; kökü ecnebide ve kendisi burada bulunan bir zındıka komitesi, senin bir eserini okumuş. Demişler ki, bu eser sahibi dünyada kalsa, biz mesleğimizi (yani zındıkayı, dinsizliği) bu millete kabul ettiremeyeceğiz. Bunun vücudunu kaldırmalıyız’ diye senin idamına hükmetmişler. Kendini muhafaza et.’
Ben de ‘Tevekkeltü alallah, ecel birdir, tegayyür etmez’ dedim.”
“Mısır Hahambaşısı Haim Naum’un Türkiye’ye gelerek yetkililerle görüşmesi ve onlara akıl hocalığı yaparak “Lâdinî” bir yapının ülkede tesis edilmesinde mühim bir rol oynadığı bilinmektedir.”
“Zındıka komitesi, acımasız ve merhametsizdir. Emellerini gerçekleştirmek için her yola baş vurur. Yolunda engel olarak gördüğü kişi veya kişileri değişik şekillerle imha etmekten çekinmez. Lozan kararlarına karşı çıkan Trabzon Mebusu Ali Şükrü Beyin alçakça öldürülmesi, İskilipli Atıf Bey ve benzeri değerli hocaların idam edilmesi, Menemen ve Dersim gibi sayısız cinayet ve katliâmlarda bu menhus örgütün rolu olduğu aşikârdır.”
“Bu zamanda zındıka dalâleti, İslamiyete karşı muharebesinde nefs-i emmarenin planıyla Şeytan kumandasına verilen fırkalardan en dehşetlisi yarım çıplak hanımlardır ki, açık bacağıyla dehşetli bıçaklarla ehl-i imana taarruz edip saldırıyorlar. Nikâh yolunu kapamağa, fuhuşhane yolunu genişletmeğe çalışarak; çokların nefislerini birden esir edip, kalp ve ruhlarını kebair ile yaralıyorlar. Belki o kalplerden bir kısmını öldürüyorlar.”
Bu mübarekleri ifsad eden komiteler kahrolsunlar!
Dünyanın bin yıllık ömrü olsaydı bin yıllık boyunca tarihin o karanlık günlerini ve onu geri getirme çabalarını yazacaktır.
SULTAN ABDÜLHAMİD HAN’IN RÛHÂNİYETİNDEN İSTİMDÂD
Nerdesin şevketlim, Sultan Hamid Han?
Feryâdım varır mı bârigâhına?
Ölüm uykusundan bir lâhza uyan,
Şu nankör milletin bak günâhına.
Târihler ismini andığı zaman,
Sana hak verecek, ey koca Sultan;
Bizdik utanmadan iftira atan,
Asrın en siyâsî Padişâhına.
‘Pâdişah hem zâlim, hem deli’ dedik,
İhtilâle kıyam etmeli dedik;
Şeytan ne dediyse, biz ‘beli’ dedik;
Çalıştık fitnenin intibahına.
Dîvâne sen değil, meğer bizmişiz,
Bir çürük ipliğe hülyâ dizmişiz.
Sade deli değil, edepsizmişiz.
Tükürdük atalar kıblegâhına.
Sonra cinsi bozuk, ahlâkı fena,
Bir sürü türedi, girdi meydana.
Nerden çıktı bunca veled-i zinâ?
Yuh olsun bunların ham ervâhına!
Bunlar halkı didik didik ettiler,
Katliâma kadar sürüp gittiler.
Saçak öpmeyenler, secde ettiler. Bir asi zabitin pis külâhına.
Haddi yok, açlıkla derde girenin,
Sehpâ-yı kazâya boyun verenin.
Lânetle anılan cebâbirenin
Bu, rahmet okuttu en küstâhına.
Çok kişiye şimdi vatan mezardır,
Herkesin belâdan nasîbi vardır,
Selâmetle eren pek bahtiyardır,
Harab büldânın şen sabahına.
Milliyet dâvâsı fıska büründü,
Ridâ-yı diyânet yerde süründü,
Türkün ruhu zorla âsi göründü,
Hem Peygamberine, hem Allâh’ına.
Lâkin sen sultânım gavs-ı ekbersin
Âhiretten bile himmet eylersin,
Çok çekti şu millet murada ersin
Şefâat kıl şâhım mededhâhına.
” II. Abdülhamit, Şerif Hüseyin’i isyan eder ve Hicaz’da karışıklık çıkarır düşüncesiyle İstanbul’da tutmuştu. İttihatçılar, yönetimde etkili olmaya başlayınca Şerif Hüseyin’i Hicaz’a emir olarak gönderdiler. Şerif Hüseyin I. Dünya Savaşı esnasında, II. Abdülhamid’in tahmin ettiği gibi isyan çıkarır. İşin ilginç tarafı, isyan üzerine basın bildirisi yayınlayan İttihatçı hükümet, “Biz, onun isyan çıkaracağını zaten biliyorduk.” türünden bir açıklama yapar.”[1]
Meğer kimmiş Osmanlıyı arkadan vuran!
Benzeri bugün yapılmıyor mu?
Teröristleri besleyen ve onları hapisten çıkarma vaadinde bulunulmuyor mu?
“İktidar olma hırsına kapılan İttihatçılar yabancı güçlerin, Ermenilerin, Yahudilerin ve masonların oyuncağı hâline gelmişler; siyasi ihtirasları uğruna milleti ve orduyu bölmekten bile çekinmemişler, darbeyle ele geçirdikleri iktidarı entrika, kan ve rüşvetle elde tutmaya çalışıyorlardı. Devletin savaşa girmesi hâlinde içteki ve dıştaki düşmanların hemen harekete geçeceği ve yıllardır Türklerle iç içe yaşayan Ermeni ve Arapları kullanacağı muhakkaktı”[2]
“Balkan Harbi’nin başladığı dönemde İttihatçıların hariciye nazırı, Ermeni Gabriel Noradungiyan Efendi idi. İttihatçılar, iktidar yolunda yürürken Ermenileri, Yahudileri ve masonları kullandıklarını zannediyorlar, hâlbuki kendileri kullanılıyorlardı.” Age.16.
““Abdülhamit’e tahttan inme kararını bildirenlerden birisi olan Emanuel Carasso, İtalya’dan para alan bir casustu.”
1909’da iktisat nazırı olan, savaş başlarken istifa eden ve 1917’de tekrar iktisat nazırı olan Cavit, Selanikli bir dönme idi. Lozan’da Ankara hükümetine danışmanlık yaptı.
Talat ve Cemal mason idiler, ayrıca Cemal Paşa aşırı Türkçülüğü ile de tanınıyordu. Arap ayrılıkçı hareketlerine karşı aldığı önlemlerle de bunu açıkça ortaya koymuştur. Ayrıca, İttihat ve Terakki’nin kurucularından olan Talat Paşa masonlardan para da almaktaydı.
Cavit, Mithat Şükrü ve İsmail Canbolat’ın da mason olduğu biliniyor.
İttihatçılarla masonlar arasındaki bağlantıları Carosso yapıyordu.”
“İttihatçıların, ilk yapılandıkları ve faaliyet gösterdikleri yer Selanik idi. Selanik nüfusunun yarısından çoğunu Yahudiler ve dönmeler oluşturuyordu.
yüzyılın sonlarında Selanik’te dönmelerin sayısı on bin civarındaydı. Bu insanlar kendilerini Müslüman olarak göstererek devletin en üst kademelerini işgal eder hâle gelmişti.
İttihat ve Terakki Partisi halk tarafından masonlarla iş birliği yapan ve laikliğe eğilimi olan bir parti olarak biliniyordu.”[3]
O dönemde Masonların hâkim olduğu İttihatçıların her şeyden öte kör olup görmeyerek tek hedefi vardı, o da II. Abdülhamid’i devirmekti.
Bugün de bunun arkasında kimler ve kimler tarafından beslenmektedirler.
Bugün Erdoğan’ı devirmek körlüğüyle önünü ve etrafı görmeyip, her yolu mübah görenler gibi.
14 Mayıs 2023 seçimlerinde her kese vaatlerde bulunulmakla, zamanımızdaki oyunlara ne kadar benziyor değil mi?
O günkü İttihatçılar ile mason ortaklığı, bugün de İttihat ve Terakki zihniyetindekilerle masonlar ittifak yapmaktadır.
Tarih hiç değişmiyor, hep tekerrür ediyor.
Tıpkı aldatanlarla beraber, aldananların da olması gibi.
“I. Dünya Savaşının yaklaştığı dönemde Osmanlı hâkimiyeti altındaki Arap topraklarında İngiliz ajanları cirit atıyordu. Oysaki Osmanlı Devleti’nin Arap Yarımadası’na gönderdiği vali ve hâkimlerin bir kısmı Arapça bilmiyor, hâkimler ve valiler tercümanlar vasıtasıyla halkla irtibat sağlıyorlardı. Hâlbuki Avrupalı devletlerin ajanları Arapçayı bir Arap gibi konuşabiliyordu. Daha da ilginç olanı, I. Dünya Savaşı esnasında Arap birliklerinin başına geçirilebilecek Arapça bilen subayımız bile yeterli değildi. Bu konuda çok eksiktik. Yıllardır birlikte yaşadığımız insanların dilini bile bilmiyorduk. İngiliz casusları ise kendilerini ne yapıp edip çöldeki bedevilere sevdirmeyi başarıyor, onlarla yatıp onlarla kalkıyorlardı.”[4]
Bugün ise inşallah bu yetersizlik ve eksiklik olmasa da ancak düşmanın oyunun eskisinden daha haince olduğu unutulmamalıdır.
-O gün;” I. Dünya Savaşı’nın devam ettiği günlerde Hüseyin Cahit Yalçın, maarif nazırı yapılmak istenir. O ise bu bakanlığı ancak Latin harflerinin kabulü şartıyla üstlenebileceğini bildirir. Talat Paşa ise savaş anında böyle bir dönüşümden yana değildir.
Hüseyin Cahit, Talat Paşaya, “Latin harflerini kabul ettirmek için maarif nazırlığını istiyorum, ancak siz bu düşüncede değilsiniz.” demiştir. Olağanüstü bir zaman diliminde H. Cahit’in böyle davranması ilginçtir. Araplarla Türkler arasında gerginliğin arttığı bir an… Bu kişi İttihatçıların sözcülüğünü yapanlardan biriydi. Lozan görüşmeleri esnasında Fransızlar lehine hareket ettiği için Rıza Nur tarafından kovulan bir kişi H. Cahit Yalçın… Savaşın tam ortasında Arap harflerini bırakıp Latin harflerini kabul edelim, diyor. Arapların küsmesini bir tarafa bırakacak olsak bile, savaş esnasında böyle bir değişikliğin sonuçları nasıl olurdu, harf değişikliğine gitmenin devam etmekte olan savaşa ne katkısı olacaktı?”[5]
-Bugünde birileri devlet mansıp ve makam sevdalarıyla yapılan saldırıları görmemeleri gibi.
-Ve yine bugün bazı şeylere zam yapanlar gibi, Abdülhamid döneminde de ekmeğe zam yapanlara II. Abdülhamid şu uyarıda bulunmuştur;
“Okkası 30 paraya satılan ekmeğin fiyatına 10 paralık bir zam yapmak isteyen fırıncıları huzuruna çağıran Sultan II. Abdülhamit, onlara: “Siz yine ekmeği 30 paraya satmaya devam edin. Sattığınız her ekmek için istediğiniz 10 parayı ben vereceğim. Çünkü memlekette ekmek fiyatına zam yapılırsa bunu bütün zaruri ihtiyaçların pahalılaşması gibi bir hareket kovalar ki halkımız bundan büyük ıstırap çeker.” demiştir. Halkın onunla bir sorunu yoktu. Onunla sorunu olanlar yönetime gelme hırsına kapılmış ve sömürgeci devletlerin maşası hâline gelmiş olan Jön Türkler idi.”[6]
Bilinmelidir ki mesele ne soğandır ne de patates.
Bütün mesele bu milleti bir yüz yıl daha boyunduruk altına almaktır.
Bunlarla beraber Abdülhamid’in devrilmesi için en önemli amillerden biri bugün de birçok noktada benzerlik gösteren hususlarda yapıldığı gibi;
“Onun hakkında olumsuz bir kamuoyu oluşturma için kullanılan casusların etkisi de vardı. II. Abdülhamid’in ilk yıllarında etkili olan Ali Suavi’nin hanımı Mary İngiliz casusudur. Ve daha nice casuslar devlet adamlarının etrafında pervane gibidir. Devletin önemli kadrolarında görev alan Ermenilerin, üst kadronun çocuklarını eğitmekle görevli olan yabancı uyruklu mürebbiyelerin bir kısmı da yabancı devletler adına casusluk yapıyordu. Bunlar gerektiğinde bilgi aktarıyor, gerektiğinde havayı yabancıların isteği doğrultusunda değiştiriyordu. Ekonomi piyasasını altüst etmeleri bile devrin padişahının eleştirilmesi için ortam oluşturuyordu.
Bazıları onun, özgürlükleri kısıtladığını savunuyordu. Hem de Ermenilerin, Bulgarların, Yahudilerin fırsat kolladıkları bir anda alabildiğince özgürlük isteniyordu. Onu suçlayanlar ondan sonra özgürlükleri daha da kıstı. Politikasını beğenmeyenler devleti birkaç yılda perişan etti.”[7]
O gün memlekette entrikaları çeviren devletlerin başında İngiliz, Fransız ve Alman bulunuyordu.
Bugün ise pek değişmemekle beraber ek olarak haçlı orduları yani yedi düvel hücum etmektedir.
Bugün dost görünen devletlerin gerçek yüzlerini ortaya koymak ve samimi olarak yanımızda durduklarını pek de düşünmemek gerekir.
Nitekim Abdülhamid döneminde beraber savaşa girdiğimiz ve dost görünen ve bugün de Pkk’ya hamilik yapan Alman, Fransız, İsrail ve yirmiden fazla Avrupa ülkesinin olduğu unutulmamalıdır.
Nitekim;” Binbaşı Vecihi Bey, anılarında: “Alman askerler, I. Dünya Savaşı esnasında Toros civarından geçen gıda, giyecek ve mühimmat vagonlarına değişik tekniklerle müdahale edip Türk birliklerine giden malzemeleri çalıyorlardı. Bazen üstü açık vagonlara çengel atıyorlar, bazen durmakta olan vagonların altını deliyorlardı. Sabunları çalıp, çuvalların içine taş doldurmak, gaz ve benzin tenekelerini boşaltıp içine su doldurmak onların işiydi.
Şam elden çıkarken, Almanlar arkalarına bile bakmadan Türkleri geride bırakıp kaçmışlardı.” diyor.”[8]
O gün başındaki gailelerle bir derece kendisiyle uğraşıp ihmal edilen Araplar, (ki, bunlar İslam’ın intibahında önemli eksendirler.) bugün ihmal edilmemeli, düşmanın eline koz verilmemelidir.
“Mehmet Akif, Arabistan’da halktan bir kısmının yoksul hâlini görünce: “Ne yapabildik bu masum insanlara? Doktor yok, ilaç yok, ilim yok, irfan yok, medeniyet yok, huzur yok, kanun yok, devlet yok… Sonra da neden İngiliz altını, neden Fransız kültürü, neden Alman ilgisi onları cezbediyor diyoruz.” demiştir. Teşkilat-ı Mahsusa Reisi Eşref Bey ise: “Bu insanlara ne verdik ki ne istiyoruz?” demiştir.
Akif, yine bir yoksulluk manzarası karşısında: “Bu adamdan, bu hayat içinde sadakat beklemeye hakkımız var mı?” demektedir. Yoksulluk içindeki bu insanların, İttihatçı yöneticilerin İstanbul’daki içkili-kadınlı âlemlerden haberdar olmaması mümkün değil. Arap ayrılıkçılığını körükleyenlerin bunu propaganda aracı olarak kullanmaması mümkün değil. “Siz burada sefalet içinde yaşarken, Türk yöneticileriniz İstanbul’da âlem yapıyor.” dememeleri mümkün değil.”[9]
Ogün Arapları aleyhimize çevirenler, bugün de aynı işlemi fazlasıyla yapmaktadırlar.
“Arap milliyetçiliğini körükleyen cemiyetlerin geneli İngiliz ve Fransızların etkisinde çalıştılar.
Fransız Konsolosluğu’nun Beyrut’taki cemiyetleri maddi olarak desteklediği biliniyordu.
Suriye’deki ayrılıkçı Arapların çıkardığı gazetelerin Fransızlar tarafından maddi olarak desteklendiği de bilinenler arasındadır. Neden destekliyordu?
Sömürmeyi düşündüğü bölgeyi Osmanlıdan yavaş yavaş koparmak için! Bunun için de kendisine yakın gördüğü Hristiyanları kullanıyordu. Örneğin, El Nahdatü’l-Lübnaniye Cemiyeti, Fransızları bölge halkına sevdirmeye çalışıyordu. Arapların kültürel bağımsızlığı temasını işleyenlerden ilki Ahmet Faris Şidyak isimli bir Maruni’dir. Türkiye-Suriye Islahat Komitesi’ni destekleyenlerden birisi olan Abbe Kateb, Katolik papaz idi.
Cemiyetlerin ileri gelen isimlerinden olan bu tür kişiler Müslüman Araplara, onları Osmanlıdan soğutacak propagandalar yapıyorlardı. Fransa ve İngiltere gibi devletleri Osmanlıdan daha güçlü gösteriyorlar ve bu devletlerin Araplara daha iyi sahip çıkacağı propagandasını yapıyorlardı.
Arap milliyetçiliği hareketinin başlatıcıları Hristiyan Araplar idi.
Bunun yanında 1860-1914 yılları arasındaki Arap milliyetçiliği çalışmalarının öncülüğünü yapanların geneli Hristiyan Araplardı.”[10]
Bugünkü Avrupa’nın bizimle yaptığı savaşların başında enerji savaşları gelmektedir.
Dün olduğu gibi.
“19. yüzyılın sonlarında Avrupalı büyük devletler, Osmanlı sınırları içerisindeki yeraltı kaynakları ile yakından ilgilenmeye başladılar.
Bazı petrol şirketleri en iyi ajanları Osmanlı ülkesine gönderme konusunda seferber olmuşlardı.
İngilizler başta da Deterding (Royal Doyç- Shell Grup’un başı) olmak üzere, Arap bölgelerinin casuslar vasıtasıyla Türklerden koparılacağına inanıyordu.
Ünlü petrol patronu Henry Deterding, Orta Doğu petrollerinin elde edilebilmesi için Türklerin bölgeden atılması gerektiği tezini savunuyordu.”[11]
Bugün Türkiye’de muhalefet ve azınlıkları destekleyen Abd başkanı Biden gibi, o günde;
“Avrupalılar, böl-parçala-yut yöntemini izliyordu. Bunun için de Araplarla Türklerin birbirinden koparılması için politikalar üretildi. Orta Doğu’ya değişik görünümler altında casuslar gönderildi. Öğretmen, doktor, gezgin, araştırmacı, arkeolog… İngilizler, amaçlarına ulaşabilmek için, Osmanlı coğrafyasındaki ayrılıkçı hareketleri körüklemeyi devlet politikası hâline getirmiş, Arap milliyetçiliğini yeşertmek ve Türklerle Arapların yollarını ayırmak için Hristiyan Arapları kullanmaya öncelik vermişti.”[12]
O gün Osmanlı ülkesinde cirit atan ajanlar gibi bugün de azımsanmayacak derecede, başta doğu ve güneydoğu olmak üzere Türkiye’yi parçalamak amacıyla cirit atmaktadırlar.
“Arminius Vambery (1832-1913) uzun süre Türkiye’de yaşamış ve Türk aydınları ile doğrudan doğruya temaslar kurabilmiştir. O, bir İngiliz ajanıydı.
İngiltere’ye yazdığı mektupta, Osmanlı Devleti’nin dağılmasının çabuklaştırılmasını istiyordu. Bunun için de elinden geleni yapıyordu.
… Casuslar sadece haber alma işiyle görevli değildi. Hedef kitleleri, mensubu oldukları devletlerin çıkarlarına göre de yönlendirirlerdi.
… Casusların bir kısmının ölümü esrarengiz bir şekilde oldu ve fail-i meçhul olarak kaldı. Öyle olması gerekiyordu, görevleri bitmişti ve çok şey biliyorlardı. Ne olur ne olmazdı?”[13]
En büyük işgal, zihinlerin işgalidir. Zihnen işgal edilmeyen devletler kolay kolay işgal edilemezler. Bunu çok iyi bilen batı İslam ülkelerinde açtıkları okullarla bunu sürdürmüşlerdir.
“Batılı devletler sömürmeyi hedefledikleri bölgelere okullar kuruyorlardı. Bu okullar, sömürgeciler için birer üs vazifesi görüyordu. (Merzifon’daki Amerikan Koleji, Pontusçu Rumların bir üssü olarak kullanılıyordu. Bu durum belgelerle sabitlenmiştir.) Bu okullar sayesinde, halkın kültürünü etkileyip, hedef bölgelerdeki ileri gelenlerin çocuklarını kendi istekleri doğrultusunda yetiştirirlerdi. (Halide Edip Adıvar, Üsküdar Amerikan Kız Koleji mezunudur.) Milletin düşman işgalinden kurtulmak istediği dönemde o, Sivas Kongresi’ne bir mektup göndererek kurtulup için Amerikan mandasının gerekli olduğunu dile getirmiştir.) Batılılar, kendi devletlerini bu okullar sayesinde büyük, demokratik, insan haklarına saygılı, hoşgörülü olarak tanıtırlardı.”[14]
-Yüz yıl önce entrikalar ile dağılmaya sebep olan olaylar, iman ediyorum ki İttihada yani farz-ı ayn olan İttihadı İslam’a sebep olacaktır.
“Mûsâ tayin ettiğimiz vakitte buluşmak üzere kavminden yetmiş adam seçti. Onları o müthiş deprem yakalayınca Mûsâ dedi ki: “Ey rabbim! Dileseydin onları ve beni daha önce helâk ederdin. İçimizdeki beyinsizlerin işledikleri yüzünden bizi helâk edecek misin? Bu iş, senin imtihanından başka bir şey değildir; onunla dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola iletirsin. Sen bizim velimizsin. Artık bizi bağışla ve bize acı! Sen bağışlayanların en iyisisin.
Bize bu dünyada da ahirette de iyilik yaz! Şüphesiz biz sana yöneldik.” Allah buyurdu ki: Azabıma dilediğimi uğratırım; rahmetim ise her şeyi kuşatmıştır, ayrıca rahmetimi Allah korkusu taşıyanlara, zekâtı verenlere ve ayetlerimize inananlara yazacağım.”[15]
Dünyada kendi memleketinin gelişmesini istemeyen, yapılanlardan dolayı da üzüntü duyan başka bir ülke yoktur.
Kendi siyasetini memleketin gelişmemesine, toplumun stresine bağlayan ikinci bir bozuk zihniyet dünyada nadirattandır. Mileli Sadıka diye ifade edilen başta bir kısım Ermeni gibi azınlıklar, bugün depreşen kan uyuşmazlığı içerisinde olanlar memleketin yararına değil, bölünmesine ve zararına hizmet etmektedirler. Mileli Kazibe ile yani yalancı ve yabancı milletler adıyla iş görmektedirler.
-Yüz yıldır gündelik işlerle uğraştırılıyoruz, treni kaçırıyoruz.
Millet istikrar ve güven istiyor.
– Çürüyüp tekrar geldiği yer olan toprağa dönüşecek şu bedene gösterdiğimiz ilgi, alaka, önem ve değeri eğer başta ruh, kalp ve aklımıza versek ve de onların gelişimine bu derece öncelik verseydik, çok farklı olur, ruh bedeni alıp yüceler yükselir, maddi manevi gelişimi sağlamış olurduk.
Hayat ve geleceğimiz soğan ve patatesten, domatesten etten daha üstün ve önemlidir.
Özellikle mümin iradeli ve basiretli olmalıdır.
-Ölüm denenmez. Her şey idrak, düşünce, danışıp konuşma ve sonunda doğru karar vermekle olur.
Yoksa, ya hu şunu bir deneyeyim, bir de bu ve şu olsun bir bakayım, hele nasıl olacak.
Mümin bir delikten iki kere ısırılmaz.
Daha önce yılanın deliğine parmağımı sokmuş ve zehirlenmiştim, hele bir daha bakayım, nasıl olacak?
Bu ancak ahmakların işidir.
Dikkat! Hayat kavşaklarla doludur. Mutlaka her kavşakta bir yavşak vardır.
Dikkat! Tarihi kavşaktayız.
***********
Bir zat buyuruyor ki:
Acibtü limen talebed-dünya, vel mevtü yatlibühü,
Acibtü limen benel kasre, vel kabrü menzilühü,
Acibtü limen zenebe ver-Rabbü şâhidühü,
Vel-mevtü bâbün, küllün nâsi dâhilühü.
Mânâsı: Hayret ederim o insana ki, dünyaya, şöhrete, paraya ve mevkiye taliptir, ölüm de ona taliptir.
Hayret ederim o insana ki, Saraylar, köşkler yapar, hâlbuki asıl evi kabirdir.
Hayret ederim o insana ki, Günah işler, fakat Allahü teâlâ onu görmektedir.
Hayret ederim o insana ki, Ölüm öyle bir kapıdır ki, herkes oradan girecektir.
Yüz yılı aşkın bir süredir başta ABD’nin uygulaması ve İngiltere’nin fikri olan Kürt devleti, 1980’den sonra ve aktif olarak 1993 yılından itibaren; Ermeni piyonu ve içimizdeki solcuların 1970’lerde Kominizim devletini kuramamaları ile şekil değiştirmiş ve sosyalizmi, kominizim Kürt halkını koruma bahanesiyle uydu bir devlet kurmaya elli yıldır çaba göstermektedirler.[1]
Ve arkasından ortak oldukları Beşar Esat ve İran’la Anadolu’dan Müslüman Türkleri sürmektir.
-Türkiye’de kan uyuşmazlığı olanlar tekrar depreşerek, devreye girmiştir.[2]
– Fatımiler Şii idi.
İfrîkıye’de ortaya çıkan Fâtımî Devleti’nin esası İsmâilîlik hareketine dayanır.
Yine Şeyh iken Şahlığa soyunan Şah İsmail tüm Anadolu’yu Şii yapmayı hedeflemişti.
Bugün bu düşünce batının ve İran’ın desteğiyle Türkiye ve çevresinde uygulanmaya çalışılmaktadır.[4]
Ancak İran- Suriye- Irak- Yemeni içine alan Şii yayılmacılığı düşünülmelidir.
-İnançlı ve basiretli bir insanın seçimlerde en önemli tercihi; kime vereceğinden ziyade, kime vermeyeceğidir.
Bugün kirli ve kirletilen havada, verilecek kişiyi öne çıkarmaktansa, verilmeyecek kişi ve partilerin temsil ettikleri, etrafına topladıkları ve de en önemlisi geçmişi her yönüyle kendisini göstermiş olması öne çıkarılmalıdır.
Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz.
-KISSADAN HİSSE:
BEKRİ İMAM OLDU DERSİN GERİSİNİ ONLAR ANLAR
Padişah 4.Murat zamanında nüktedanlığı, hazırcevaplığı, esprileri ve aynı zamanda ayyaşlığıyla ünlü Bekri Mustafa, yoksul bir mahallede bir caminin önünden geçmektedir. O sırada musallada bir tabut vardır, fakat namazı kıldıracak imam ortalarda yoktur. Cemaatin beklemekten canı sıkılır ve başında kavuğu sırtında cübbesiyle oradan geçen Bekri Mustafa’yı Hoca zannederek namazı kıldırmasını söylerler. ‘Yok ben hoca değilim’ dese de dinlemezler ve zorla öne geçirirler. Bekri Mustafa namazı kıldırdıktan sonra tabutun örtüsünü açar ve ölünün kulağına bir şeyler fısıldar. Cemaat ölüye ne söylediğini merak eder.
Bekri Mustafa gülerek cevaplar: “Sen şimdi aramızdan ayrılıp ahirete gidiyorsun. Eğer orada, bu dünyanın ahvalini sana sorarlarsa, Bekri Mustafa imam oldu dersin. Onlar durumu anlar…” dedim.
Aynen bunun gibi, ahirete gidenlere mesajımdır; Eğer sizlere dünyada neler oluyor, memleketi idare etmeye kimler talip, diye sorarlarsa, siz onlardan bir kaçını söylerseniz, onlar dünyanın ahvalinin ne olduğunu çok iyi anlarlar.
Dindar insanları dindar olmayanların idareye, namuslu insanları lgbt.li veya taraftarı olanların yönetmeye, terörden beslenenlerin ve ihanet içerisinde olanların memleketi yönetmeye talip olduklarını söylerseniz, çivisi kopan dünyanın nereye gideceğini onlar çok iyi anlarlar.
Düşünebiliyor musunuz; Lgbt-li Aile Bakanı olmuş!
Terörist sevici; İç İşleri veya Savunma Bakanı olmuş!
6 Nisan 4.17 de başlayan deprem sonrası Kayseri’den Adıyaman’a 7.30 da otobüsle yola çıktım.
Kayseri-Göksun yolu karlı idi.
Kahraman Maraş’tan Adıyaman’a dört defa oto stopla gittim.
Yollar yarılmış.
Öğle sonu daha dehşetli olan depreme, tır içinde Pazarcık’ta yakalandım.
Tır beşik gibi sallanıyordu.
Bir piyasa arabasına bindim. İki kişiyi 18 km mesafedeki köye bırakacak, 14 km. öteye de diğerini götürecekti.
Ondan sonra beni Gölbaşı ’ya ulaştıracaktı.
Çaresizlikten kabul ettim.
Birini bırakıp öbürünü götürecekken; yolda bulunan köylüler, aman ha gitmeyin, çıkamaz, yolda kalırsınız, deyince; tekrar ana yola dönmek üzere köylülerden üç kişiyi de yanımıza alarak döndük.
Arabada yanımda bulunan amca; iki katlı evinin yıkıldığını, çocuklarından 9 kişinin enkazın altında kaldığını söyledi.
Hayretle bir şey yapıp yapmadığını sorduğumda; tonlarca ağırlığındaki betonların kımıldatılmasının mümkün olmadığını dile getirip, tam bir çaresizlik içinde bir şok yaşıyordu.
Yolda indim, Malatya’ya giden bir uzman askerin arabasıyla Gölbaşı’na kadar geldim.
Onun da babasının Malatya’da bulunan evi yıkılmıştı.
Gölbaşı ’da Suriye’den gelen Adıyamanlı iki Uzman askerin taksisiyle Adıyaman’a vardık.
Yollar yarılmış, arabalar yan yatmış, evler zaten tam bir enkaz halindeydi.
Akşama yakın Adıyaman’a vardım ve eniştenin sanayideki dükkanında kalmaya başladım ve üç aile kaldık.
Kaldığım 9 gün içinde herkes arabasında, biz sanayide, bir kısmı arabada zor bir ortamda kaldık.
Elektriklerin olmaması, soğuk ve yağmur, petrol ofislerinde yakıtın bulunmaması, yolların sıkışıklığı, sağlam görülen evlerin bile bir gün sonra çökmesi, komşumuz İmam Yaşar’ı çıkmadan aradığımda; benim ve annemin evinin yıkıldığını, kendisinin ise evinin sağlam olduğunu söylemişti.
Ancak gittiğimde onun evi de hasarlıydı.
Arabaların geçişinde bile evi yıkılma tehlikesi içerisindeydi.
Şimdi ise yıkım kararı verilmişti.
Soğuk ve yağmur ve de araçların yetersizliği kurtarmayı geciktiriyordu.
Belki de bir kısmı soğuktan vefat etti.
Annemi enkazdan ancak 8. Günü Gürcistan’dan gelen bir ekibin ustaca çalışması sonucu çıkardık.
Bu arada Adıyaman’da cenazesi olanlar onları bekleyip çıkardıktan sonra, cenazesi olmayanlar da anında memleketi boşalttılar.
Çünkü durum çok vahim, kalacak gibi değildi.
günü kız kardeşim ve yeğenim Bursa’ya gidince beni de Kayseri’ye bıraktılar.
Batısı ABD’lisi, İngiliz’i İsraillilerin, Fransız’ı Almanı kısaca tüm haçlı ordusu hiç bu kadar heveslenmemişlerdi, Türkiye için…
Büyük Ortadoğu çerçevesinde başlattıkları din ve mezhep kavgasını, bugün Türkiye’de Cumhurbaşkanı çerçevesinde, siyasetin en üst kademesinde temsil edilen alevi kimlikli bir kişiyle bu heveslerini doruk noktasına çıkarmışlardır.
İran, Irak, Suriye. Yemende sürdürülen alevi Sünni ateşini, 1970’lerden bu yana, Kahramanmaraş, Çorum, Sivas’ta yaktıkları fitne ateşini Türkiye geneline, siyasetin en üst seviyesinde sürdürme hevesine girmişlerdir.
Neden olmasın, düşünce ve atılımlarıyla.
Şiilik ve Aleviliğin bir kolu olan Nusayriler Suriye’de yüzde sekiz olan hafız Esat’la başlayan yangın bugün görünen bu bitik hale gelmiştir.
Türkiye’de neden olmasın, Yüzdeliği fazla ve de fazladan birde sağ partileri de dahil etmişken?!
Hele birde tek adam, Erdoğan nefretini ayyuka çıkarıp, kuyruk acısı olanlar mevcut iken.
Tam da kirli oyunlarla ortalıklara kamyon kamyon dökülen soğanların fiyatları yükselmiş ve yükseltilmiş iken.
Türkiye’de yapılmaya çalışılan ateş çok büyük.
Şimdiye kadarki ateşlerin toplamı kadar.
Takılan ve kör noktaya odaklanan at gözlükleriyle beraber, aklın önüne geçen mide odaklı oyunlarla.
Adeta yüz yılın rövanşı tekrarlanmaya, farklı mecralara çekilmeye çalışılmaktadır.
Allah bu milletin yardımcısı olsun.
Kaderinde hükmü, Mekr-i İlahi’de unutulmasın.
Darbelerle, 15 Temmuzda başarılı olunamayan, millet iradesinin 1950’lerde hakim olup bunun; Özal ve Erdoğan’la devam eden iradenin, eğer hile ve entrikalarla çalınmazsa devam edeceği bir hakikattir.
Söz ve karar milletin olacak, kader hükmedecektir.
Yunanın büyük hayali olan Megali İdea, Ermeni’nin büyük ve birleşik Ermenistan rüyası, İsrail’in vadedilen topraklar inancı olan Arzı Mev’ud, Avrupalının bin yıllık haçlı sevdası, ABD ve İngiliz’in iki yüz yıllık düşüncesi olan Kürt devleti kurma hayalini, Türkiye’de bulunan sol ve sosyalistlerle sürdürme projesi hiç bitmedi, hep canlı tutuldu, şimdi ise kin ve nefretle yoğrularak ortaya döküldü.
Basiretli olunması, hevesle hareket edilmemesi, dünya ve ahiretin berbat edilmemesi gerekir.
Hele birde yirmi yıllık maddi manevi birikimin silinmemesi uğruna…
Tüm şaibeli, kirli ortaklıklar farklı hesaplarla bir araya geldi.
Dahilde ve hariçte.
Herkes gözünü buraya dikmiş.
Avdan bir parça koparabilir miyim diye.
-(Yahudiler) tuzak kurdular, Allah da onların tuzaklarını bozdu. Evet, Allah en iyi tuzak bozucudur.
-Onlar bir düzen kurdular, Allah da bir düzen kurdu. Allah düzen kuranların en iyisidir. İnanmayanlar İsa’ya tuzak kurdular; ama Allah onların tuzaklarını boşa çıkardı. Çünkü Allah, tuzak kuranların tümünün üstündedir.
-Allah, tuzakları bozanların en hayırlısıdır.
-Allah hileleri boşa çıkaranların en hayırlısıdır.[1]
Bu millet baltayı ayağına vurmayacak ve oyuna gelmeyecektir.
Hele hele başına hiç vurmayacaktır.
Yüz yıldır başına maddi manevi darbeyi ve darbeleri yedikten sonra.
Karar milletin, hüküm Allah’ındır.
Türkiye dönüm noktasında.
Tam da yüz yıllık kavşakta.
**************
İyi ki cehennem var. Yoksa bu kadar pisliği, kir ve lekeyi başka şey temizlemez.
Suyun bile temizleyemediği ne abdest suyunun ve ne de teyemmüm toprağının arındıramadığı zulüm, ihanet ve haksızlıkları ancak ateş temizler.
Onun içindir ki, zalim ölünce, ateşin bol olsun, denir.
Elbette cennet ucuz değil, cehennem dahi lüzumsuz değil.
Yüz yıldır maddi manevi bu millete cehennemi yaşatanlar, bir yüz yıl daha bunu sürdürmek istiyorlar.
Dost görünümlü sadik-i ahmak yani ahmak dostlar ile…
Bütün hastalıklar yenilen yiyeceklerin mide tarafından hazmedilmeyişinden kaynaklanmaktadır.
Bu kalp ve akıl içinde geçerlidir.
İlim eğer hazmedilmemişse o sahibi için yüktür.
Kuranı kerimde ilmiyle amel etmeyen Yahudi alimleri, kitap yüklü merkebe benzetilmiştir.
Eğer öğrenilen bilgiler satıhta kalıp kalbe inmezse , marifet olup hakikate dönüşmesi sahibini düştüğü girdaptan kurtaramaz.
Aynen şunun gibi, eskiden okumayıp cahil kalan dağa çıkıp, hayatını ortaya koyarak en fazla eşkıya olurdu.
Şimdi okumuş ancak hazmetmemiş bir üniversite öğrencisi oturduğu yerden bankaları boşaltıyor, insanları dolandırabiliyor.
Diplomalı cahil.
Hazmedilen bilgi marifete dönüşür.
Marifete dönüşmeyen bilgi, ham bilgidir.
Akılda oluşan bilgi, kalpte makes bulup hazmedilirse hakikate dönüşür.
-Bu memlekette yapılanları görmemekle kalmayıp hazmedemeyenler, bu toprakların mahsulü ve ürünü değillerdir.
-Düşman meçhul olduğu zaman daha zararlı olur. Kandırıcı olursa daha habis olur. Aldatıcı olursa, fesadı daha şedid olur. Dahili olursa zararı daha azim olur. Bediüzzaman.
************
Gün be gün geçtikçe, geçen 50 yılda terörün neden ve niçin bitmediği çok açık ve net olarak anlaşılıyor. [1]
Sahiplerinin veya sahiplerinin sahiplendiklerinin ortaya çıkmasıyla bu kirli ilişki ve ortaklık çok net görünüyor.
Çünkü mızrak çuvala sığmıyor.
Yalanlar yatsıya kalmıyor.
Bukalemunun renkleri artık renksizleşti.
Surat astarlaştı.
Taraf ve taraftarlar, belli oldu ve kendini belli etti.
–Bugünkü bilipte hazmedilmemis bilgiyi şu söz özetliyor.
“Cehalet eskiden de vardı ancak hiç bugünkü kadar özgüvenli olmamıştı.”
“Ve bedbaht odur ki medar-ı şakavet ve hasaret ve elem olan israf ve hırs ile sa’y-i helâli bırakarak, her kapıya başvurup tembelkârane ve zalimane ve müştekiyane hayatını geçirir, belki öldürür.
Nasıl ki mide bir rızık ister, öyle de kalp ve ruh ve akıl ve göz ve kulak ve ağız gibi insanın latîfeleri ve duyguları dahi Rezzak-ı Rahîm’den rızıklarını isterler ve müteşekkirane alırlar. Her birisine ayrı ayrı ve onlara lâyık ve onları memnun ve mütelezziz eden rızıkları, hazine-i rahmetten ihsan edilir. Belki Rezzak-ı Rahîm, onlara daha geniş rızık vermek için göz ve kulak, kalp ve hayal ve akıl gibi o latîfelerin her birisini, hazine-i rahmetinin birer anahtarı hükmünde yaratmış.
Mesela göz, kâinat yüzündeki hüsün ve cemal gibi kıymettar cevher hazinelerinin bir anahtarı olduğu misillü ötekiler dahi her biri birer âlemin anahtarı olur, iman ile istifade eder. Yine sadedimize dönüyoruz. Şualar”
Kıssadan Hisse:
-Rıza Çöllü Hoca bir röportajında Ömer Nasuhi Bilmen Hocaefendi ile olan bir hatırasını anlatır:
“Size bir hatıramı anlatayım efendim.
1954’de genç, yeni vazife aldığımız zamanlarda Ömer Nasuhi Bilmen Hocaefendi’yi ziyarete gelmiştik İstanbul’a. O zaman Demokrat Parti kahir bir ekseriyetle iktidara gelmiş, Halk Partisi 33 Mebusa düşmüştü.
Başbakan Adnan Menderes’in baş müsteşarı ve daha sonra onun başını yiyen adam olan Ahmet Salih Korur İstanbul Müftülüğünü teftişe gelecek dediler.
Herkesin eli ayağı dolaştı, ne yapacaklarını şaşırdılar.
Fikri Aksoy :
“Ne korkuyorsunuz yahu, dünyaya bâki misiniz, geleceği varsa göreceği de var” dedi. Cesaretli bir arkadaştı.
Müsteşar Korur geldi, Ömer Nasuhi Hocanın odasına çıktı.. O zaman müsteşar bakanlığa bağlı değil, direk başbakanlığa bağlı idi. Biz de hocaefendinin etrafındayız.
Ömer Nasuhi Hocanın odasında namaz kılınan perdeli bir bölüm vardı.
Perde Paravan..
Müsteşar Salih Korur’un gözüne o ilişti.
“Bu ne?” dedi.
Ömer Nasuhi Hoca, “Efendim öğle, ikindiyi burada kılmak durumunda kalıyorum” dedi.
Müsteşar “Burası cami değil, burda namaz kılamazsın” diye bağırdı, hatta hakaret etti.
Hoca, “Efendim vazifeyi aksatmayalım diye oluyor” diye aşağıdan aldı.
Bu sefer müsteşar perdeyi daha da yükseltti. Bağırdı, bağırdı.
Baktı ki Müftü efendi, bu adama idare-i kelam etmeye gerek yok, geçinmek mümkün değil.
Birden hocaefendi celâdete geldi. “Bana bak cahil, ahmak herif, sen beni anlamaktan bile aciz bir zavallısın” dedi.
Böyle denilince astığı astık, kestiği kestik adam neye uğradığını şaşırdı. “Burada kahramanlık yaparsın, yarın Ankara’dan kolundan tutup atılınca yalvarırsın” dedi.
Hocaefendi “Ben hayatımda bugüne kadar hiç bir makama talip olmadım, hep matlup oldum. Sen kendini ne zannediyorsun, ben kendimle iftihar etmem ama bütün ilim camiası beni bilir. Sen bunu anlamaktan bile acizsin” dedi.
Müsteşar “seni vazifeden atarım” dedi.
Hocaefendi, “bir kaide-i külliyye vardır, başkasının rızkı ile oynayanın Allah rızkını keser, sen de belânı bulursun” dedi.
Müsteşar “Senden daha iyisini bulurum ben” deyince
Hocaefendi tekrar: “Tabii bu millet, benden ve siz gibi zalimlerden daha iyisine lâyıktır” diye cevap verdi.
Bütün müftülük personeli de bu konuşmalara şahit oluyor.
Adam perişan oldu kaçtı, gitti.
O gittikten sonra Hocaefendi: “Getirin bir kâğıt, böyle zalimlerin emrinde vazife yapmak zillettir, istifa edeceğim” dedi.
Fikri Aksoy, “Hocam bizim davamızda gâvura kızıp oruç bozmak var mıdır? Sen burdan hiç bir yere gidemezsin” dedi ve rica üzerine istifa etmesi engellendi. A l ı n t ı .
Şu anda bir araya gelen guguk kuşları bize ait yumurtaları kırmaya ve dışarıya atmaya çalışıyor.
Dünde biz asilleriz, demişlerdi.
Benim oyumla çobanın oyu nasıl bir olur, teranesini öttürmüşlerdi.
“Ve (halbuki)üstünlük, ancak Allah’a, Elçisine ve müminlere mahsustur. Fakat münafıklar bilmezler. Derler ki: «Eğer Medine’ye döner gider isek elbette azîz olanlar, zelil olanları oradan çıkaracaklardır.» Halbuki izzet Allah’a mahsustur ve Peygamberi ile Müminlere mahsustur.”[2]
Bir güç ve kuvvet elde edersek, seçimi kazanırsak, hükûmeti ele geçirirsek, güç ve kudret sahibi olursak o zaman sizden hesap sorar, sizleri yurtlarınızdan çıkarırız.
Guguk kuşları gibi.
Çakallar ormana hâkim olduğunda yapacakları şeyler malumdur.
İşte Suriye…
Çakalın hakimiyeti, aslanın gaflet ve boşluk anıdır. İhmali ve ilgisizliğidir.
Kükreyene kadar.
İşte 15 Temmuz…
-Guguk Kuşunun Hikayesi:
Guguk kuşlarının bazı türleri kuluçka asalağıdır. Bu kuşlar yumurtalarını yapmak için yuva yapmak ve sonrasında kuluçkaya yatmak yerine başka bir yola baş vururlar. Dişi guguk kuşları yumurtalarını yapmak için başka kuşların yuvalarını takip ederler. Kuluçkaya yatmış bir kuş görünce yuvanın yakınında saatlerce beklerler. Kuluçkaya yatan kuş avlanmak için yuvadan ayrılır ayrılmaz dişi guguk kuşları yuvaya gelir ve yuvadaki yumurtalardan birini yuvanın dışına atar. Çok hızlı bir şekilde kendi yumurtasını yapar ve hızlıca oradan uzaklaşır. Yumurtası diğer kuşun yumurtasına benzer. Kuş yuvaya döndüğünde yumurtalarının eksiksiz olduğunu görür. Fakat yumurtalardan biri ona ait değildir ve o bunu hayatı boyunca bilmeyecektir.
Kuluçka dönemi bitince yumurtadan civcivler çıkar. Fakat bir civciv cüsse olarak diğerlerinden farklıdır. Büyüktür, saldırgandır ve diğer civcivler için tehlikelidir. Dişi kuş, yavrularını doyurmak için gün boyu çalışır. Fakat bir yavrusunu bir türlü doyuramaz. Doymak bilmeyen bir kursağı vardır. Dişi kuş onu kendi yavrusu zannederek büyütür. Hatta bazen kendi yavruları açlıktan ölür. Kimi zaman da yavru guguk kuşu dişi kuşun olmadığı bir esnada diğer yavruları yuvadan atar ve tüm yeme kendisi sahip olur. Dişi kuş ne kadar çalışsa da doymak bilmeyen bu yavruyu doyuramaz. Bu nedenle sürekli çalışır. Tüm mesaisini bu kuşa verir. Yavrusu değildir ama yavrusu olmadığını bilmez. Ona yavrusu muamelesi yapar ve onun büyümesini sağlayıncaya kadar onu besler.
Yavru guguk kuşu erişkinliğe ulaşınca yuvadan uçup gider. Sonra o da günün birinde başka bir kuşun yuvasına kendi yumurtasını bırakacak ve diğer kuşlar onun yumurtalarını kendi yumurtaları gibi ısıtacak ve onun yavrularını kendi yavruları gibi büyütecektir.” Alıntı
Allah’ın peygamberi için ilk belirlediği şey, kıbledir.
Kıblesi olmayanın veya yanlış olanın varacağı menzilde yanlış olur.
Tıpkı bir binanın yapımında şakul kullanmayan ustanın yaptığı ve yapacağı binanın eğri büğrü ve yanlış olması gibi.
“Senin, yüzünü göğe doğru çevirip durduğunu görüyoruz. Seni, razı olacağın bir kıbleye çevireceğiz. Bundan böyle yüzünü, Mescid-i Haram tarafına çevir. Ve siz de nerede olursanız olun, yüzlerinizi o tarafa çevirin. Kitap verilenler, onun Rabb’lerinden gelen bir gerçek olduğunu bilirler. Allah, onların yaptıklarından habersiz değildir. “[1]
Kıblesi Kâbe olanların bu kıblesini şaşırmasıyla; kıblesi saparak soğan, patates yani mutfak oldu.
Mutfak ise tuvalete hizmet etmektedir.
Tuvalet ise mideden geçmektedir.
Hedefi ve gayesi midesi olanın, değerinin ne olacağını varın siz takdir edin.
Düşüncesinde, toplumu kasıtlı olarak karıştırmasında tonlarca soğanı sokaklara dökenlere ortak olanlar aynı soğan kafalılığında birleşmiş olur.
“Sonra o gün, nimetlerden mutlaka hesaba çekileceksiniz?”[2]
Mevcut nimetleri görmeyip, şükründe bulunmadık, elimizden alınmasına sebep olduk ve olmaktayız.
Toplumun kıblesi ve yörüngesi değiştirilmeye çalışılıyor.
Toplumun seçim ve iktidar uğruna fabrika ayarlarıyla oynanıyor.
Toplumun hassas olduğu, aslında hassas kılındığı ve kıble ettirilen midesine dokunuluyor.
Geçmişi görmeyen ve bilmeyen bir insan, günü ve geleceği anlayamaz.
Güne odaklandırıldık.
Günü kurtarmaya yönlendirildik.
Rektifiye edilmeye ihtiyacımız var.
Önümüzde sonsuz bir hayat var.
Orayı kazanmak da kaybetmekte burada gerçekleşecektir.
Madde uğruna, geçici menfaatler uğruna ebedi hayat kazanılmamalı, kaybedilmemelidir.
Kıssadan Hisse:
“Yaşlı bir adam ihtiyar devesiyle her zamanki gibi yollardaydı. Yorulunca bir ağacın altına yanaştı, devesi bir yana kendi bir yana uzandılar.
Yaşlı adam düşüncelere daldı. Ömrünce yaşadıkları gözünün önünden geçti… Devesiyle birlikte ne kadar zorluklara katlanmışlardı. Zaman nasıl da gelip geçmiş, devesi de kendisi de ihtiyarlamıştı.
Adam devesine bakarak konuşmaya başladı:
“Ey benim sadık yoldaşım! Bak ikimiz de yaşlandık… Seninle bunca yıldır birlikteyiz, benim çok kahrımı çektin; acı tatlı anlarımız oldu. Sana eziyet ettim, zaman oldu aç bıraktım, zaman oldu ağır yükler yükledim, hatta gün geldi seni hırpaladım… Ama üzgünüm. Gel seninle helâlleşelim. Ne olur bana haklarını helâl et!”
Hikâye bu ya; adamı dinleyen deve dile geldi ve cevap verdi:
“Ey efendi! Haklısın. Birlikte uzun yıllar yaşadık. Pek çok zorluğu birlikte aştık. Beni aç da bıraktın, bana olmadık eziyetler de ettin. Bana ağır yükler de yükledin. Hatta dövdün, hırpaladın. Bunların hepsi doğru. Hepsi geldi geçti. Bunlardan ötürü hakkımı sana helâl ediyorum. Çünkü ben insanlara hizmet etmek için yaratıldım… Ancak!.. Bir konu var ki, çok içerlerim; ondan dolayı sana hakkımı helâl etmem.”
Hayretle dinleyen adam “Nedir o?” diye sordu.
Deve de şu cevabı verdi:
“Bütün yükü taşıdığım, tüm eziyetlere katlandığım halde beni bir eşeğin arkasına bağladın, onu bana kılavuz yaptın. İşte sana bunun için hakkımı helâl etmiyorum.”[3]
-Mîzâna vur görüşdüğün ihvânı el-hazer
Rehber tasavvur eylediğin rehzen olmasın. Şair Nevres.
Dirayet; ilimden, fenden, tecrübe, karakter ve şuurdan…
**************
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle bir hâdise anlatır:
“…Vaktiyle iki kadın ve beraberlerinde çocukları vardı. Yolda giderlerken bir kurt gelip kadınlardan büyük olanın çocuğunu alıp götürdü. Bunun üzerine bu kadın, arkadaşı (olan küçük) kadına:
«–Kurt, senin çocuğunu götürdü.» dedi.
Diğer kadın:
«–Hayır, senin çocuğunu götürdü!» dedi.
Nihâyet bu iki kadın, aralarında hükmetmesi için Dâvûd -aleyhisselâm-’a mürâcaat ettiler. Dâvûd -aleyhisselâm-, çocuğun büyük kadına âit olduğuna hükmetti. Onlar muhâkemeden çıkıp, Dâvûd -aleyhisselâm-’ın oğlu Süleyman -aleyhisselâm-’a gittiler. Dâvûd -aleyhisselâm-’ın hükmünü söylediler. Süleyman -aleyhisselâm- da:
«–Bana bir bıçak getirin! Çocuğu (bu) iki kadın arasında paylaştırayım!» dedi.
Bunun üzerine, çocuğun gerçek anası olan küçük kadın derhâl ileri atıldı:
«–Aman öyle yapma! Allâh sana rahmet eylesin! Çocuk bu kadınındır!» dedi.
Bunun üzerine Süleyman -aleyhisselâm-, çocuğun küçük kadına âit olduğuna hükmetti.” (Buhârî, Enbiyâ, 40)
***********
Hazret-i Enes -radıyallâhu anh-, kendi rivâyetine göre; bir gün Hazret-i Osman’a giderken yolda bir kadın görür. Kadının güzelliği aklına takılır. Bu düşünce ile Hazret-i Osman’ın yanına girer. Onu gören Hazret-i Osman:
“–Ey Enes! Gözlerinde zinâ izleri olduğu hâlde buraya giriyorsun.” der.
Bu söz karşısında şaşıran Enes -radıyallâhu anh-, hayret içinde:
“–Allâh’ın Rasûlü’nden sonra da mı vahiy geliyor?” diye sorunca, Hazret-i Osman -radıyallâhu anh-:
“–Hayır, bu bir basîret ve doğru bir firâsettir.” buyurur.
***********
Abdülkâdir-i Geylânî Hazretleri, başından geçen bir hâli şöyle anlatmıştır:
Bir gün gözümün önünde bir nur peydâ olmuş ve bütün ufku kaplamıştı. Bu nedir diye bakarken, nurdan bir ses geldi:
“–Ey Abdülkâdir, ben senin Rabbinim. Bugüne kadar yaptığın amel-i sâlihlerden öyle memnûnum ki, bundan böyle sana haramları helâl eyledim.” dedi.
Ancak hitap biter-bitmez, ben bu sesin sâhibinin şeytan -aleyhillâne- olduğunu anladım ve:
“–Çekil git ey mel’un! Gösterdiğin nur, benim için ebedî bir zulmettir.” dedim.
Bunun üzerine şeytan:
“–Rabbinin sana ihsân ettiği hikmet ve firâsetle yine elimden kurtuldun! Hâlbuki ben yüzlerce kimseyi bu usûl ile yoldan çıkarmıştım.” diyerek uzaklaştı.
Ellerimi ulu dergâha açtım; bunun, Rabbimin fazlı olduğu idrâki içinde Cenâb-ı Hakk’a şükürler eyledim.
Bu sözleri dinleyen cemaatten biri sordu:
“–Ey Abdülkâdir, onun şeytan olduğunu nereden anladın?”
Abdülkâdir Geylânî -kuddise sirruh- cevap verdi:
“–Sana, haramları helâl kıldım, demesinden!..”
İşte bu, hayat boyunca herkesin muhtaç olduğu bir firâsettir.[2]
Suriye’de evvela askeriyeye alevi yani Hafız Esat’ın 1962’de tavassutu ve ele geçirmesiyle Nusayri olanlar askeriyeye yerleştirildi ve ele geçirildi.
Aynı durum Irak’ta Kesnizani[1] tarikatıyla, Türkiye’de ise FETÖ[2] eliyle gerçekleştirilmeye çalışıldı.
Hepsi de İran eli, İngiliz aklı ve ABD desteğiyle oluşturuldu.
Bu durum bitmiş değil, büyük Ortadoğu projesi çerçevesinde devam etmektedir.
Hepsinde de hedef tektir; azınlıkları çoğunluklara hâkim kılmak.
İdareyi azınlıkların eline vermek.
Ve buna da bahane hazırdı, laiklik.
************
Tarih hep tekerrür etmiştir, farklı piyonlarla.
Oyunlar hep aynı oyundur.
Acem oyunu, haçlı oyunu, münafık yapılar.
Önce makam, para, kadın, onlarla olmazsa tetikçiler devreye girer, oda olmazsa zehirlemelerle denenir.
Şimdi ise buna medya gücü ve yalan haberler eklenmiştir.
Aynı tetikçiler, zehir tüccarları, haçlı orduları medyayı acem oyunlarıyla sürdürmektedirler.
Seçim süreçlerinde bu durum daha fazla gündeme getirilerek, toplum başka şeylerle meşgul edilmektedir.
Böylece cambaza bak baktırmasıyla toplum soyulmaktadır.
**************
Bizdeki aydın geçinenlerin problemi dinle değil, İslam’ladır.
Cemil Meriç’in deyimiyle, bizdeki aydınlar din düşmanı değil, İslamiyet düşmanıdır.
Tabıya, ne aydınıysa.
Nasıl ve ne kadar aydınsa.
Karanlıktaki aydın.[3]
Kazanamayacağını anlayan CHP,[4] gider ayak yanında diğer ufak partileri de alarak toplu gitmeyi tercih etti.
*************
Kıssa;
Mısır fethine çıkan Yavuz Sultan Selim Han Sina Çölünü nasıl geçeceğini düşünürken, rüyasında Muhyiddin Arabi Hz. görür.
Yavuz Sultan Selim’e şu tavsiyelerde bulunur:
Koyun derilerinden su tulumları yap ve develere yükle. Askerlerin ağız, burunlarını ve kulaklarını iyice kapat, çünkü çölün kumu çok incedir.
Bu tavsiyeleri tutan Yavuz Sultan Selim, Sina çölünü geçerken, ilahi bir hediye olarak çöle 200-300 yılda bir yağan yağmur kendisine yetiştirilmişti.
Yavuz Sultan Selim askerleri ile çölü geçerken, bir ara attan inip yaya yürüdüğü ve bu sırada çok heyecanlı ve değişik bir haleti ruhiyede olduğu görülür. Fakat kimse bir şey sormaya cesaret edemez. O anda bütün askerler attan inip yaya yürürler. Daha sonra bunun sebebi büyük hükümdara sorulduğu zaman şöyle cevap verir:
“Allah’ın Resulü Peygamberimiz (s.a.v.) önümüzde yaya yürüyüp bize yol gösterirken bizim atla gitmemiz edebe uygun mudur?”