-“Yahudiler
Türkiye’de başlıca iki bölgede toplanmışlardı: – İstanbul ve Trakya, – İzmir ve Batı
Anadolu. En çok Yahudi nüfusunun toplandığı
yerler, İstanbul, İzmir, Edirne, Bursa, Aydın ve Çanakkaledir. Bunlardan başka
yirmi, otuz kent ve kasabada da daha küçük Yahudi toplulukları vardı, ve
oralardaki Yahudi nüfusu onlar veya yüzlerle ölçülürdü. Nüfusu bini geçen kent
ve kasabaların sayıları çok azdı.”[3]
-“1922/23 yılında Yahudi Öksüz Kurumu yalnız İstanbulda
bin beş yüz öksüz çocuğa bakmaktaydı ki, bunların çoğu savaş öksüzüydüler.
Binlerce kadın, savaş yüzünden “aguna” durumundaydılar. Savaş sırasında
Osmanlı ordusunda askere alınan Yahudilerin sayısını kesin olarak bilemiyoruz.
Yasanın öngördüğü ölçekler Yahudilere de uygulandı.
-Yahudi dinine göre,
nişanlıları veya kocaları kaybolmuş olan fakat öldüklerine dair kesin kanıt olmayan kadınların
durumu. Bu durumdaki kadınlar eşlerinin öldüğü kanıtlanana kadar tekrar
nişanlanamaz veya evlenemezlerdi.[4]
-“Toplam bütün Türkiye’de yüz elli ila iki yüz bin kadar
Yahudi vardı. Türkiye nüfusunu on beş milyon sayarsak genel nüfusun ancak yüzde
biri kadarı Yahudi idi.”[5]
-”Balkan savaşlarından
sonra, dönmelerin çoğu Selinik’i terkedip. Türkiye-ye
yerleştiler. Selanik yahudilerinden de Türkiye-ye çok göçen
oldu.. Gazetelerde sık sık dönmelerden söz edilip gerçekten Müslüman olup
olmadıkları soruldu.”[6]
-Dünyada 15 milyon Yahudi mevcut. Bunun
8 milyonu israilde bulunmaktadır.
-İsrail
tarih boyunca zulmün adı oldu. Filistin bunun tescilli halidir.
-İsrail
Gazze’de, Arjantinli papaz ve rahibelerin işlettiği yaşlılar ve özürlü
çocuklara hizmet veren kiliseyi isabet aldı.[7]
-İsrail’in,
katil keskin nişancısı, “Bugün Gazzeli 13 çocuğu öldürdüm” mesajı ile
fotoğrafını sosyal medyada paylaştı. Paylaşılan fotoğraf İsrail’in nasıl bir soykırım
yaptığını gözler önüne serdi.[8]
-“İsrailli aşırı sağcı bir gazeteci
İsraillilerin Tel Aviv’deki “kutlamalarını” yayımladı. İsraillilerin
sokaklarda “Oley! Yarın Gazze’de okullar tatil, çünkü bütün çocuklar
öldü” şeklinde dans ettikleri belirtildi. Öte yandan ABD’de İsrail’i
protesto eden ünlü Yahudi yazar ve bilim adamı Norman Finkelstein ile 20
arkadaşı gözaltına alındı. “[9]
-İsrail’in
dünyada en çok okunan siyasi gazetelerinden Times of Israel’in internet
sitesinde 2 gün önce yayınlanan Yochanan Gordon imzalı yazıda, ‘Kadın çocuk tüm
Filistinlilerin yok edilmesi meşrudur’ ifadesi kullanıldı.
‘Soykırım hoşgörülebilir’ başlıklı
yazıda, ‘Sadece HAMAS’ın değil kadın, çocuk ve masum sivillerin kutsal amaç
uğruna toptan yok edilmesi kabul edilebilir’ denildi.[10]
-Âyetlerimizi
yalanlayanlara gelince, yoldan çıkmalarından dolayı onlar azap çekeceklerdir.”[11]
-“Allah’a
ve peygamberine karşı savaşan ve yeryüzünde fesad çıkarmaya çalışanların
cezâsı, ancak (birini öldürmüşlerse, kendilerinin de) öldürülmeleri veya
(malını da alarak öldürmüşlerse) asılmaları veya (sâdece mallarını zorla
almışlarsa) elleri ile ayaklarının çaprazlama kesilmesi veya (tehdidle
insanları korkutmuşlarsa, bulundukları) yerden sürgün edilmeleridir! Bu, onlara
dünyada bir rezilliktir, âhirette ise onlar için (pek) büyük bir azab vardır!
“Hucurat. 33.
….Devlete
karşı gelerek yol kesme ve soygun yapma suçunun cezaları ise ,
a)
Hem yol kesip hem de adam öldürenler had cezası olarak idam (salb) edilirler.
b)
Hem yol kesip hem de mal gasb edenlerin sağ elleriyle sol ayakları çaprazlama
kesilir.
c)
Yol keserek hem adam öldüren hem de mal gasbedenler, önce el ve ayakları
çaprazlama kesilir, sonra da idam edilirler.
d)
Sadece yol kesenler ise, tevbe edinceye kadar hapsedilirler. Bütün bunlar, had
cezaları olduklarından affedilmezler. Ancak yakalanmadan önce faal nedamet
duyarlarsa (tevbe ederlerse), cezaları affedilebilir.[1]
-Bunlar
devlete karşı geldiklerinden baği olarak adlandırılırlar.[2]
-Bu
yapıyı ister İran desteklesin isterse desteklenmiş olsun, tam bir İran yapımı
uygulama, masonluk yapılanma, İngiltere, ABD, Almanya finansörlü bir oluşumdur.
Münafık
yapı, takiyye esaslı ihanet şebekesi.
Demek
ki tarihte sapık akım ve mezheplerin oluşum ve tabileri böyle oluyormuş.
Yalancı
Peygamber Müseylime-i Kezzaba bile yüz bin kişi tabi olmuş, onun için on dört-yirmi
bin arası kişi Yemame savaşında öldürülmüştür.
İki
bin kadarda içinde 70 kadar hafızında olduğu müslüman şehid oldu.
Rivayete
göre – Müseylime-i Kezzabı öldüren -Vahşi’den: “Ölüme Müseyleme’nin
arkadaşlarından daha sabırlısını görmedim, diyerek Müseyleme’nin öldürülme
olayına kendisinin de katıldığını bahsettiği” nakledilmiştir.
-Dağda
durupta bu millete, ordusuna, polisine
kurşun sıkan PKK nedir?
Bir
terör örgütü yani eşkiya.
Peki
onu savunan, arkasında durup da destek olan halktan meclisteki milletvekiline
kadar ne olmuş olur?
Terörist
ve eşkiya…
-Ergenekon
Fetöyü öne çıkartmak, başarılı kılmak, büyütmek, güçlendirmek amacıyla
kendisini Feda etti, kendisini yok edip onu gündeme getirdi, öne çıkarttı.
****************
“Pakistan’ın Fethullah
Gülen’i: Tahir ül Kadri!
1951 Pakistan doğumlu
Tahir ül Kadri’nin hayatı tıpkı Fethullah Gülen’e benziyor.
Devletin üst
kademesindeki tanıdığı aracılığıyla imamlığa başlar.
Sıradan bir imam olan Tahir ül Kadri TV programları
yapmaya başlayınca ünlenir.
1970’lerin sonunda
Lahore’de halkı toplayıp konuşan Kadri, güya gördüğü bir rüyayı anlatırkrn
peygamberimizin ismini kullanıp Pakistan devletini eleştirir. Rüyanın tuhaflığı
bir yana, kadri oldukçageniş bir kitleyi kendi çevresinde toplamayı başarır.
Kadri, pakistan’ın dini liderlerini aşağılarken, çıkna tartışmalar Kadri’nin
şöhretini artırır.
Kadri’nin sözde
rüyalarının bu kadar büyük bir etki yapmasının nedeni olarak, Kadri’nin Hz.
Muhammed’e ve rüyalara büyük önem veren Biralvi Hareketi’nin önemli dini lideri
Ahmet Rıza Han’ın öğrencisi olması olarak görülüyor.
1981’de Kadri,
Müslüman-Hristiyan Diyalog Forum’unu düzenleyerek iki dinin liderleri
arasındaki ilişkiyi kurmaya başladı. Forum, Lahore’de bulunan, Kadri’nin de
yöneticileri arasında bulunduğu Minhac Üniversitesi ve uluslararası yardım
kuruluşu olan Minhac Yardım Vakfı’nın bünyesinde bulunan Minhacül Kur’an
Derneği’nde düzenlendi. Minhacül Kur’an, islami ve modern eğitimi bir arada
veren okul ve kolejleri açmaya başladı. Al Arabiya’nın ifadesiyle ‘İslami
eğitime estetik bir dokunuş’ veren laik bir eğitim anlayışını benimsiyordu.
Okulların ‘estetik bir
İslami dokunuşla’ çocuklara seküler eğitim vermesi Fethullah Gülen’in
okullarına çok benziyor.
Kadri’nin, Ahmet Rıza
Han’ın lideri olduğu Biralvi hareketiyle bağlantısı olması;
Gülen’in Said Nursi’nin nurculuk hareketini temel almasına çok benziyor.
Kadri 1980’lerin
sonunda Kadri Pakistan Halk Hareketi adında bir parti kurmasıyla Gülen’den
farklılık gösteriyor.
1980’lerin sonunda
Kadri güçlü destekçileri olan Şerif ailesiyle ters düştü. 1993’te Navaz Şerif’e
ciddi anlamda muhalefet eden Kadri, Şerif’in bir kafir olduğunu ve cehennemde
yanacağını söyledi.”
Bu da Gülen’in akp-ye ettiği bedduaya çok benziyor.
2004’te istifa eden
Kadri, bir yıl sonra da Kanada’ya iltica etti. Kadri bu gönüllü sürgünü
sayesinde daha büyük bir etki alanına hükmetti ve finansal anlamda da rahat
etti. Kadr’nin gönüllü sürgünü Fethullah Gülen’in Amerika’ya olan ilticasıyla
da büyük benzerlikler taşıyor. Türkiye’yi terk eden Gülen, pek çok kere davet
edilse de Amerika’da kalmayı tercih etti.”
***************
-İDDİANAMELERDE
15 TEMMUZ DARBE GİRİŞİMİ VE FETÖ
CEM
DURAN UZUN, MERT HÜSEYIN AKGÜN, HASAN YÜCEL tarafından hazırlanan 66 sayfalık
raporda gayet akıcı ve bağlantılı ifadelerle özet olarak yarım asırlık bu
yapının münafıkane hareketlerini özetlemektedir.
–PKK terör örgütü elebaşlarından Cemil
Bayık, Cumhuriyet gazetesine verdiği röportajda FETÖ’nün kendileriyle temas
halinde olduğunu söylemiştir. “Cemil Bayık’tan 5 isme 5 yorum… Cemaat temas
kurmak istedi”,
Cumhuriyet,
15 Mart 2015; FETÖ Çatı iddianamesinde FETÖ-PKK ilişkisine dair çarpıcı bir
bilgi bulunmaktadır. Örgüt içinde üst düzey görevi olduğu belirtilen bir gizli
tanık, savcılığa verdiği ifadede FETÖ’nün önde gelen yöneticilerinden Mustafa
Özcan ve Şerif Ali Tekalan’ın PKK’lı yöneticilerle yurtdışında görüştüğünü
belirtmiştir. Sh.16.
….Savcılık
örgüt için şu ifadeleri kullanmıştır:
Amaçlarını
gerçekleştirmek için silahlı terör örgütlerini kullanabilen-kiralayan, devletin
silahlı unsurlarını emelleri için kullanabilen, devlet kademelerindeki silahlı
güçleri aracılığı ile operasyonel sonuçlar elde edebilen bir örgütlenmedir.17.
…..İddianamelerden
elde edilen bilgilere göre 1982 yılında 90 öğrencinin atılmasıyla sonuçlanan
FETÖ’cülere yönelik soruşturmada adı geçen bazı öğrenciler, yaşlarının küçük
olması nedeniyle ilişikleri kesilmeden TSK’ya kazandırılmaya çalışıldı. Bu
öğrencilerden altısı 15 Temmuz darbe girişimi sırasında üst düzey generaller
olarak karşımıza çıktılar. Tuğgeneral Şener Topuç, Tuğgeneral Hidayet Arı,
Tuğgeneral Murat Yetgin, Tuğgeneral Eyüp Gürler ve Tuğgeneral Nuri Başol bu
isimlerden bazılarıdır.
1982’deki
soruşturmaya benzer şekilde Maltepe Askeri Lisesi’nde 1986 yılında yapılan
soruşturmalarda, 450 kişilik bir dönemden 250 öğrenci askeri okula girişlerinden
önce FETÖ’ye ait evlere gittiklerini, bu evlerde askeri lise soruları verilerek
örgütsel amaçlı olarak bu okullara sokulduklarını söylemiş ve abilerle görüştüklerini
itiraf etmişlerdir. Bu soruşturmada FETÖ ile bağlantısını itiraf eden
öğrenciler affedilirken, itirafçı olmayan yaklaşık 30 FETÖ üyesi öğrencinin okulla
ilişiği kesilmiştir. Çatı iddianamesine göre bu öğrencilerin tamamı FETÖ’nün 15
Temmuz darbe girişimine general veya albay rütbesiyle iştirak etmişlerdir.
Görüldüğü üzere FETÖ mensupları henüz 1980’li yıllarda soruları ele geçirme
gibi çeşitli yöntemlerle kitlesel olarak TSK’ya yerleşmeye başlamıştır.
1982’deki
soruşturmaya benzer şekilde Maltepe Askeri Lisesi’nde 1986 yılında yapılan
soruşturmalarda, 450 kişilik bir dönemden 250 öğrenci askeri okula girişlerinden
önce FETÖ’ye ait evlere gittiklerini, bu evlerde askeri lise soruları verilerek
örgütsel amaçlı olarak bu okullara sokulduklarını söylemiş ve abilerle görüştüklerini
itiraf etmişlerdir. Bu soruşturmada FETÖ ile bağlantısını itiraf eden
öğrenciler affedilirken, itirafçı olmayan yaklaşık 30 FETÖ üyesi öğrencinin okulla
ilişiği kesilmiştir. Çatı iddianamesine göre bu öğrencilerin tamamı FETÖ’nün 15
Temmuz darbe girişimine general veya albay rütbesiyle iştirak etmişlerdir.
Görüldüğü üzere FETÖ mensupları henüz 1980’li yıllarda soruları ele geçirme
gibi çeşitli yöntemlerle kitlesel olarak TSK’ya yerleşmeye başlamıştır. 27
….2007-2013
yılları arasında harp okullarından ihraç edilen askeri öğrenci sayısı tüm
Cumhuriyet tarihi boyunca harp okullarıyla ilişiği kesilen öğrenci sayısından daha
fazladır.
2011,
2012, 2013, 2014 ve 2015 Yüksek Askeri Şuralarında (YAŞ) terfi ettirilen askeri
personelin büyük kısmı bugün FETÖ mensubu olduğu ortaya çıkan subaylardır.
15
Temmuz darbe girişimi neticesinde hazırlanan Darbe Çatı iddianamesinde yer
verilen bulgular ve darbe sonrası gerçekleşen ihraçlar da bu durumu gözler
önüne sermektedir. 2013 şurasında terfi alan generallerin tamamına yakını 15
Temmuz darbe girişimine katıldıkları için TSK’dan ihraç edilmiştir veya tutuklu
durumdadır. 2014 ve 2015 YAŞ kararları sonucu albaylıktan tuğgeneral ve tuğamiralliğe
terfi ettirilen personelin yüzde 80’i 15 Temmuz sonrası FETÖ mensubu oldukları
gerekçesiyle ordudan ihraç edilmiştir. İddianamelerde verilen bilgiler göz
önüne alındığında FETÖ mensubu subayların özellikle 2014 yılında ciddi bir
hiyerarşik sıçrama sağladıkları görülmektedir.29
……FETÖ’nün1980’li
yıllarda askeri okullara yerleştirdiği öğrencilerin birçoğu 15 Temmuz’da kurmay
albay veya general rütbesiyle darbe girişimine iştirak etmiştir.32
…15
Temmuz darbe girişiminin dikkat çeken sonuçlarından biri de komutanların emir
subaylarının darbe girişimine yoğun ve etkin katılımlardır. Genelkur-may
Başkanlığı dahil üst düzey komutanlıklarda görev yapan emir subaylarının ve
özel kalem müdürlerinin FETÖ üyesi olmaları sayesinde örgüt, komutanların birçok
mahrem bilgisine nüfuz etmiş komuta kademesini adeta kuşatmıştır. Nitekim darbe
girişiminden tutuklu bulunan Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’ın eski emir
subayı sanık Levent Türkkan, 15 Temmuz sonrası savcılığa verdiği ifadede
Genelkurmay Başkanı ve Genelkurmay İkinci Başkanını ses kayıt cihazları ile
yıllar boyunca dinlendiğini itiraf etmiştir.34
…Darbe
girişiminde 8.000’den fazla asker, 35 uçak, 37 helikopter, 74 tank, 246 zırhlı
araç ve 4.000’e yakın hafif silah kullanılmıştır. Bu 27 Mayıs 1960 darbesinde kullanılan
güçten daha fazlaydı. Bu sayının darbe girişiminin öne alınması dolayısıyla bu
seviyede kaldığı aslında çok daha büyük bir hazırlık yapıldığı anlaşılmıştır.
Ayrıca FETÖ/PDY’nin daha önceki çalışma
yöntemlerine benzer şekilde darbe planlamasında tüm kadrosunu ilk etapta açığa
çıkarmadığı ve mensuplarının önemli bir kısmını darbe sonrası süreçler için
aşamalı olarak kullanmayı amaçladığı ortaya çıkmıştır.
Darbeye
karşı direnen güvenlik görevlileri ile sivil halka karşı uçak, helikopter, tank
ve zırhlı araçlardan ateş açılmış ve 183’ü sivil olmak üzere 249 kişi şehit olmuş,
2.735 kişi yaralanmıştır. Darbe girişiminin bastırıldığını resmi olarak Başbakan
Binali Yıldırım Çankaya Köşkü’nde saat 12.57’de açıklamıştır. Ancak bu açıklamaya
rağmen Cumhurbaşkanı ve hükümetin çağrısıyla milyonlarca insan hafalar boyunca
meydanlarda sabahlara kadar nöbet tutmaya devam etmiştir.61
….Bu
çalışmada FETÖ kırk yılı aşan geçmişi esas alınarak çalışma tarzı, yapılanma
prensipleri, devlet kurumlarına sızmada ve mensuplarını mobilize etmede
kullandığı motivasyonları, kamuoyuna sunduğu yüzü olan sivil toplum kuruluşları
ile illegal örgütlenmesi arasındaki yakın ilişki ve örgüt içi hiyerarşik bağları
bir bütün halinde incelenmiştir. FETÖ’nün çalışma esaslarında şu üç unsurun öne çıktığı görülmektedir: gizlilik,
örgüt içi dayanışma ve sert hiyerarşik ilişki. FETÖ’nün karmaşık organizasyonu
kuruluşundan itibaren en alt hücresinden en üst birimlerine kadar sadakatle
takip ettiği gizlilik esasına dayanmaktadır.
FETÖ, zamanın oluşturduğu şartlara kendini
çok iyi uyarlayabilen bir örgüttür. 1960 ve 70’li yıllarda antikomünist çizgide
yer almış, 12 Eylül askeri darbesini hemen desteklemiş, finans yapısını 1980’li
yılların serbest piyasa ekonomisine adapte etmiş, güç dengelerini gözeterek 28
Şubat sürecinde Refah-Yol Hükümeti‘ne karşı postmodern darbeye destek vermiş,
2000’li yıllarla birlikte Fetullah Gülen’in ABD’ye yerleşmesinin de etkisiyle
liberal söylemler ve dinler arası diyalog kavramlarını öne çıkarmıştır. Öte
yandan 2007 yılı sonrasında askeri vesayetle mücadeleyi bir kaldıraç gibi
kullanarak TSK’daki yapılanmasının önünü açmıştır. Örgüt bu oportünist tarzını
devlet içindeki paralel devlet yapılanmasında da benimsemiş ele geçirmeye
çalıştığı kurumlarda konjonktürel ittifaklar kurarak hasımlarını tasfiye
etmekten kaçınmamıştır.
Rapordan yapılacak önemli bir çıkarım
aslında FETÖ’nün cemaatten bir suç örgütüne dönüşmediği bilakis bir terör
örgütü olarak kurulduğu gerçeğidir. Ancak örgütün manevi değerleri istismar
eden söylemi ve şeffaf olmayan yapısı nedeniyle bu durum uzun yıllar fark
edilememiştir. FETÖ Türkiye’nin yarım asırdır mücadele ettiği PKK, DHKP-C,
Hizbullah ve DEAŞ gibi herhangi bir terör örgütünün çok ötesine geçecek boyutta
adeta bir istihbarat kuruluşu gibi yapılanmış ve eylemlerini
gerçekleştirmiştir. FETÖ gerek askeri vesayetle mücadele adı altında Ergenekon,
Balyoz ve Askeri Casusluk gibi kumpas davalarını yürüttüğü dönemde gerekse de
17/25 Aralık darbe girişiminde yargı, emniyet, silahlı kuvvetler ve medya
yapılanması içindeki unsurlarını müşterek bir harekat yaparcasına tek bir hedef
doğrultusunda koordine edebilmiştir.
FETÖ ayrım gözetmeksizin bütün kamu
kuruluşlarında örgütlenmiştir. Örgütün paralel devlet yapılanması (PDY) ayağı
incelendiğinde ilk olarak kurumların istihbarat, bilişim, özel kalem, personel
başkanlıkları gibi birimlerini ele geçirdiği; bu organlara sahip olmanın
verdiği avantajla da bir süre sonra yönetim mekanizmalarını kontrol ettiği
görülmektedir.
FETÖ/PDY’nin mahiyeti itibarıyla en kritik
birimi mahrem hizmetler birimidir. Zira bu birimde örgütün silahlı kanadı diye
adlandırabileceğimiz TSK, MİT ve emniyet örgütlenmesi bulunmaktadır. FETÖ
TSK’yı sadece ele geçirilmesi gereken bir kurum olarak değil aynı zamanda
kendisine karşı varoluşsal tehdit olarak görmüştür. FETÖ devlet kurumlarında
genellikle beş kişiden oluşan hücreler halinde örgütlenirken TSK’daki subay
yapılanmasında hücrelerini yalnızca bir subay ve bir sivil yönetici ile sınırlı
tutmuştur. Böylece birbirinden habersiz hücreler şeklinde örgütlediği TSK
yapılanmasının deşifre edilmesini engellemek istemiştir. Bu konuda başarılı
olduğu hem darbe girişimi sırasında hem de halen devam eden devletin FETÖ’den
arındırılması sürecinde görülmüştür.63-64
….Adil
Öksüz’ün başını çektiği TSK’dan sorumlu sivil imamların aylar boyunca yurt
dışına gidip gelerek ve askerlerle gizli toplantılar yaparak darbe
hazırlıklarını yürüttüğü görülmüştür. Darbe uzun süren ayrıntılı bir planlama
ile hazırlanmış ve FETÖ’nün hücre tipi yapılanması sebebiyle açığa çıkarılması
mümkün olmamıştır. Ancak iddianamelerde somut deliller, itiraflar ve tanık
ifadeleri ile bu darbe girişiminin bizzat Fetullah Gülen’in talimatı ile
hazırlandığı ve icra edildiği anlaşılmıştır.
MİT’e saldırı için FETÖ mensupları tarafından
görevlendirilen bir binbaşının, girişimi MİT’e bildirmesi üzerine alınan
tedbirler sebebiyle endişelen darbeciler gece 03.00 olarak belirlenen başlangıç
saatini erkene alınmak zorunda kalmıştır. Akşam saatlerinde başlayan darbe
girişimine karşı Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın çağrısı üzerine siyaset, medya, TSK,
polis ve en önemlisi Türk milleti gereken direnişi göstermiş 249 şehit ve
binlerce yaralıya rağmen darbecilerin başarılı olmasına izin vermemiştir.
Darbeye
teşebbüs eylemi kapsamında TBMM, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi yakını, Gölbaşı
ilçesindeki Emniyet Genel Müdürlüğünün çeşitli birimleri, TÜRKSAT tesisleri,
Ankara Emniyet Müdürlüğü binası gibi çok önemli kurumlar bombalanmıştır. Akıncı
4. Ana Jet Üs Komutanlığı darbenin yönetim üssü haline getirilmiş, başta Ankara
olmak üzere Kayseri, Diyarbakır, Adana, Konya ve İstanbul şehirlerinde bulunan komutanlıklar
ve diğer birimler darbe teşebbüsüne iştirak etmiştir. 64
***********************
Kâşif
Kozinoğlu’nun Kayıp Sırları adlı 25 baskı yapmış bu eserin bir mit ajanı olarak
kimbilir nelerden bahsetmiştir diye düşünürken, birden anlatılanların bir mit elemanının
bu kadar tutarsız beyanlarda bulunması şunu düşündürdü;
Belli
ki hapis yattığı 9 aylık sürede el yazısıyla yazdığı ve kulaktan duyma ve mesnedliliği
tartışılan ifadelerle gündelik koca karı konuşmalarından ibaret olduğu ortaya
çıktı.
Dağ
fare doğurdu.
Tamamen
siyasi bakış açısıyla yazılmış, mit-çe bir araştırma olmamıştı.
Yinede
bazı farklı değindiği noktaların bir kısmını buraya alıyorum;
-Eserinin
57.sayfa ve 20 nolu notta şöyle der,
20-
F GÜLEN’in esas adamı A. GÜL’dür. Tayyip, menfaat ilişkisi içerisindedir.
21-
New York Başkonsolosu Mehmet SAMSAR (A. GÜL’ün eski özel kalem müdürü) F.
GÜLEN’e iyi bakabilmek için uzun yıllardır söz konusu başkonsolosluğu sürdürmektedir.
22-
M. EYMÜR, F GÜLEN’den maaş almaktadır.
23-
F GÜLEN’in tüm faaiyetlerini bir diğer en iyi bilen şahıs halen ABD’de eğitim görevlisi
olan Soner ÇAĞAPTAY’dır (adını yanlış yazmış olabilirim). Tüm sırlarını bu
şahıs bilmektedir.
24-
F GÜLEN koyu bir İSRAİL yandaşıdır. Bunun için Mavi Marmara olayında
“Muktedir olanın sözünü dinleyeceksin” diyerek TAYYİP’e adeta fırça
atmıştır.
…27-
A. GÜL mü, RTE aşamasına gelindiğinde F GÜLEN kesinikle A. GÜL’ü tutacaktır. A.
GÜL, her ABD’ye gidişinde gizlice F GÜLEN ile buluşmuştur.
28-
RTE istemeye istemeye bu yüzden A. GÜL’ü Cumhurbaşkanı yapmıştır. (H. FİDAN, A.
GÜL’ün adamıdır. Yani F GÜLEN’in aynı zamanda.)
29-
Esas kırılma, RTE’nin devlet başkanlığı arzusunda, o dönem (seçim) geldiğinde olabilir.
A. GÜL 5 yıllık olsa bile 5 daha olabilir.
Bu
da RTE’nin bütün planlarını suya düşürür.
Bu
konu İŞLENMELİDİR. ARALARINDA SAVAŞ ÇIKSIN!
RTE
F GÜLEN’den bir dönerse, artık seçim de geçti, F GÜLEN bok yer!
30-
F GÜLEN ile RTE aslında KESİNLİKLE BİRBİRİNİ SEVMEMEKTEDİR.Sh.61.
-Aslında
Fetö ile diğer islami cemaatler yok edilmeye ve birbirleriyle çatışmaya
sevkedildi.[3]
Atılmadıkça
sokmaya, zehirlemeye ve öldürmeye devam edecektir.
-Yurtta sulh cihanda sulh…
Kolumuzu ve mücadele gücümüzü durdurmak için mi?
Elbette sulh esastır.
Ancak o kadar saldırıya karşı hala bu slogan mı?
15 Temmuzu yapanların da parolasıydı bu söz…
-Bugün pkk-yı idare edip sevkeden, kurup yöneten sosyalist ve de
üniversiteden mezun kişilerden oluşmaktadır.
Abdullah Öcalan siyasaldan terktir.
1970 yıllarında fikirle daha doğrusu fikirsizlikle, ateizm, inançsızlık
ve inanç zafiyetiyle hareket edenler ve onların ürünleri dağa çekildiler.
İşlerini dağdan yürütmektedirler, iplerini tutan sahipleriyle
beraber.
-Masonlar içimizdeki bir çok kişiyi kullandı. Münafıkane
hareketlerde bulundu.
-SEBİL DERGİSİNİN 55.sayı, 14 ocak 1977 tarihli dergide Denktaşın
Rossides-le aynı locada mason olduklarını ifade etmektedir.
-Süleyman
Demirel-in masonluğu ise saklanamaz halde açıktır.[1]
ÇUKUR
SANATI
“Yılmaz
Özdil: Önemli olan… Rakıdan anlamayan adama, memleket yönetimini vermeyeceksin!
İddia
ediyorum, eğer bir kadeh rakı içmiş olsaydı Tayyip Erdoğan, hem kendisi, hem
memleket için çok daha hayırlı olurdu, Türkiye’nin ruh hali bugünkünden çok
daha farklı, çok daha makul olurdu.”
-Demirel
den sanatçı bozuntularina kadar, burası Arabistan değil, Arabistan’a git diye
inançlı insanlara hakaret edenler, başbakanı almakla tehdit edenler gerçekten
bu milletin kanını taşımayan veya kan tahliline ihtiyacı olan insanlardır.
Bulundukları
makama ya kolay gelmiş veyahutta çok değerlerini rüşvet vererek gelmişlerdir.
-Dün
Ecdat tarih yaparken, biz bugün tarih yazmaktan aciz.
Onlar
gerçekleri yaparken, bizler filmini yapmaktan aciziz.
-Gazeteci
yazar Ertuğrul Özkök der;
“CENÂZEM
KİLİSEDEN KALDIRILSIN”
“Hiç
kendi cenâzenizi hayal ettiniz mi? İnsanlar nasıl giyinmiş meselâ? Hava nasıl
bir hava?” sorusuna ilginç bir cevap veren Özkök, şunları söyledi:”
“Ettim!
Bir tek şey istiyorum, karıma da söyledim. Birincisi kilisede yapılmasını
istiyorum. Câmideki cenâze geleneğini beğenmiyorum. Hiç estetik gelmiyor bana.
Allah’a inanıyorum. Müslümanım ama müslümanlığın kendi içinde diğer dinleri de
barındırdığını biliyorum. Müslümanlar gidip kilisede namaz da kılabiliyor
neticede. Dolayısıyla benim cenâzem de bir kiliseden kaldırılabilir diye
düşünüpyorum. Güzel bir kilisede ve oturma düzeni içinde, arkadaşlarımın da
kravatlarını takarak, şık bir şekilde yer almalarını ve hakkımda güzel şeyler
söylemelerini umuyorum.”
-Bu
cümleler üzerine çok şeyler yazılabir ancak sanatçı geçinenlerin ne gülünç ve
nasıl bir seviyede olduğunu göstermek için yazdım.
Genel
bilgi var, şuur ve îtikâdî bilgi yok…
Bacımın
örtüsü batmakta rezilin gözüne/Acırım tükürüğe billahi tükürsem yüzüne.
-Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem;
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.
Biri ecdadıma saldırdımı,hatta boğarım! …
-Boğamazsın ki!
-Hiçolmazsa yanımdan kovarım.
Üçbuçuk soysuzun ardından zağarlık yapamam;
Hele hak namına haksızlığa ölsem tapamam.
Doğduğumdan beridir, aşığım istiklale;
Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lale!
Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum
Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum!
Kanayan bir yara gördümmü yanar ta ciğerim,
Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim!
Adam aldırmada geç git, diyemem aldırırım.
Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım!
Zalimin hasmıyım amma severim mazlumu…
İrticanın şu sizin lehçede ma’nası bu mu? Mehmet Akif Ersoy
******************
Namık
Kemal ve Ziya Paşa yeni Osmanlı Devleti’nde şeriata dayanılmasını istiyorlar ve
Fıkhı savunuyorlardı. Ali Suavi ise dünyanın dini kanunlarla idare edilmesine
karşı yazıyor ve laikliği savunuyordu. Devletin birtakım kelime oyunlarıyla
yani nüktecilik ve edebiyatçılıkla ve idare edilemeyeceğini, ilmi siyasetin
esası şeriat ve edebiyat değil, coğrafya, iktisat ve ahlak olduğunu söylüyordu.
Din ve devlet işlerinin ayrılmasını istiyor ve ilk defa açık bir ifade ile
laiklik fikrini ortaya koyuyordu.
….Ali
Suavi ibadetinde türkçeleştirilmesini, namaz surelerinin Türkçe’ye çevrilebileceğini
söylüyor.[2]
-Hilmi
Ziya ülken Ali Suavi’nin laiklik ve Türkçe ibadet konusundaki teklifini,
tavrını, girişimini överekten ondan şöyle bahseder;
Ülken,
onun “Din ve devlet işlerinin ayrılmasını istiyor ve ilk defa açık bir
ifade ile laiklik fikrini ortaya koyuyordu. O devirde hiçbir Osmanlı aydınının
bunu düşünmediğini hesaba katacak olursak, Ali Suavi’nin fikrindeki cesaret ve
ileri görüş anlaşılır.
…Ali
Suavi ibadetin de türkçeleştirilmesini, namaz surelerinin Türkçe’ye
çevrilebileceğini söylüyor. Bu soru Suavi’den 80 yıl sonra ancak zamanımızda
ortaya atılabilmiş ve Kur’an tercümelerine girişilmiş ise de namaz surelerinin
Türkçe okunması, Türkiye’de bugün de cesaretle konuşulamamaktadır.”[3]
-Ülken
hadis konusunda da, “Hadislere gelince bunların peygamberin ağzından çıktığını
nereden biliyoruz. Sahih dediğimiz kitapları toplayanlar Peygamberi
görmemişlerdir. Onların bi rçoğu sonradan uydurulmuştur.” diye kendi
uydurukçasını böyle dile getirir.[4]
-Ülken,
Neşet Halil Atay’a dayandırdığı bazı dini görüşleri, Uygun olmadığı halde
Tasvip etmek de, rahatlıkla kendi ifadesi olaraktan dile getirmektedir.[5]
Yazar
eserini ve hatta eserlerini ortaya koymaya belli ki çok çalışmış. Kitapları
değil, makaleleri süzülmüş ve birbirleriyle irtibatlandırmış ancak istikameti
ve özü ne kadar yakaladığı su götürür.
-“Türk
tarihinde garp mütefekkirleri ile kıyas edilebilecek orijinal büyük bir
feylesof yoktur binaenaleyh yalnızca felsefe veya ilim tarihi yapmak imkansız
olacaktır.” [6]
-Sanatçılarımız ya bizi temsil etmemekte, ya istikametsiz veya
yaralı..
-İşte sanatçı..
“Şaman olduğunu söyleyen Erdal Özyağcılar, bunun sebebini yaşadığı
anıyla anlattı: “9-10 yaşlarındayken bir bayram günü, ben hızla kendimi
tırabzanlardan aşağı attım. Çenemin üstüne düştüm. Komaya girmişim. 2 gün hiç
uyanmadım, ateşler içinde yandım. Her akşam yatağımdan balonla yükseliyordum,
çatı açılıyordu, gökyüzüne çıkıyordum. Bir yerlere gittim. Hatta o şamanizm
kitaplarını okuduğumda ‘Hepsini ben yaşadım bunların’ dedim. O şaman olayı ya
böyle bir olaydan sonra ya da ölüme yakınken olurmuş.”[7]
-Ve bu sanatçıların yetişmesine katkıda bulunan işte Milli Eğitim;
–Milli
Eğitim Bakanlığı 6 Şubat 2019 tarihi itibariyle tüm il milli eğitim
müdürlüklerine yoga yapılması yönünde bir yazı gönderdi. Bazı dini dernek ve
vakıfların ‘tepkisi’ üzerine giden yazının iptal edildiği bilgisi
iletildi.
Milli
Eğitim Bakanlığı Yenilik ve Eğitim Teknolojileri Genel Müdürü Anıl Yılmaz, “Fit21 By Ece
Vahapoğlu” firmasının çocuk yogası etkinliğine dair yazısını tüm illere
gönderdi.[8]
-Yazarlarının kişilikleri kalmamış olan ülkeler, kendi tüzel
kişiliklerini de yitirirler.N. Pakdil.
MEHMET ÖZÇELİK
17-02-2019
[1]Adalet
Partisi
Genel
Başkanı SÜLEYMAN DEMİREL’ in MASON ‘ luk Vesikasıdır.
Bak.Yalçın
Küçük.İsyan2. Sh.600.
http://www.tesbitler.com/index.php?s=mason
[2]Türkiye’de Çağdaş düşünce
tarihi.Hilmi Ziya ülken sayfa 94.
Dürüstlük,
her noktada, inanç ve amelde, insanlıkta istikameti elde etmek ve korumaktır.
Özellikle
ve özellikle bunun hayata yansıyan noktası olan sözlerimizde bu dürüstlüğü ne
kadar göstermekteyiz?
Bediüzzaman
Emevi camiinde verdiği hutbede;
“Evet,
sıdk ve doğruluk, İslamiyetin hayat-ı içtimaiyesinde ukde-i hayatiyesidir;
riyakarlık fiilî .bir nevî yalancılıktır, dalkavukluk ve tasannu alçakça bir
yalancılıktır, nifak ve münafıklık muzır bir yalancılıktır. Yalancılık ise,
Sani-i Zülcelalin kudretine iftira etmektir.
Küfür, bütün envaıyla kizbdir, yalancılıktır; îman sıdktır, doğruluktur. Bu
sırra binaen, kizb ve sıdkın ortasında hadsiz bir mesafe var; şark ve garp
kadar birbirinden uzak olmak lazım geliyor. Nar ve nur gibi birbirine girmemek
lazım. Halbuki, gaddar siyaset ve zalim propaganda, birbirine karıştırmış;
beşerin kemalatını da karıştırmış.
Ey
bu Cami-i Emevîdeki kardeşlerim ve kırk-elli sene sonra alem-i İslam mescid-i
kebîrindeki dört yüz milyon ehl-i îman olan ihvanımız! Necat yalnız sıdkla,
doğrulukla olur. Urvetü’i-vüska, sıdktır; yani, en muhkem ve onunla bağlanacak
zincir, doğruluktur.Amma, maslahat için kizb ise, zaman onu neshetmiştir.”[1]
Başka
zamanda üç yerde söylenilmesi caiz olan yalanı bu zaman neshetmiş, ortadan
kaldırmıştır.
Bunu
şunun için dile getirdim;
-Bir
ilde ezan yarışması dolayısıyla saat 9.00 da orada olmamız ve yoklamanın
yapılarak yarışmanın o saatte başlayacağını söylemişlerdi.
Zorluklara
ragmen erkenden vardık. Ancak yarışma 10.00 da başladı.
Heyetinden
yarışmacılara kadar sözünde durmama hepsinde olmuştu.
Bu
durumdan rahatsızlığı bir arkadaşa söylediğimde cevaben;
Bu
devamlı böyle oluyor, demişti.
Yani
devamlı dürüst değiliz, demekti.
Bu
durumun Diyanet ve İlahiyat camiasında olması gerçekten üzücü bir durumdur.
Batıda
uçak-otobüs v trenlerin kalkışı konusunda; tam saat başları olmayıp, zamanın
öneminden dolayı, 5.13, 14.37, gibi küsuratlı saatlerde kalktığı ve de
beklemediği söylenmektedir.
Ezan
saatlerine de dikkat ettiğimizde, tam saat başlarında değil, küsuratlı olarak
okunmaktadır. 12-56, 15.24 gibi.
İslam
dünyasının kaybettiği değer ve içerisine düştüğü sıkıntı; istikameti ve
doğruluğu kaybetmesidir.
Bu asrın memesinden süt emen Bediüzzaman, asrını çok
iyi tanımakta ve hastalıklara isabetli reçeler yazmaktadır.
Peygamber Efendimizden sonra hatta daha cenaze
kalkmadan hilafet meselesi, siyaset ve riyaset meseleleri tartışılmaya
başlanmıştır.
İslam dünyası 14 asırdır hep siyaset cephesinden yara
almış ve yaralanmıştır.
Oysa siyaset meselesi, islamın yüzde bir meselesidir.
Cemel vakasıyla on bin kadar, Sıffin vakasıyla yetmiş
bin kadar sahabe şehid olmuştur.
İlk
Cemel ve Sıffin Vakası siyasi odaklıdır.
Fitne, fesat ve nifakın en çok rol oynadığı alandır
siyaset.
Bütün bu gibi başta menfaat olmak üzere sebeplerden
dolayı Bediüzzaman, şeytandan kaçar gibi siyasetten kaçmış ve Allaha
sığınmıştır.
-Siyasetin
kirliliği tamamı ile kendini 15 Temmuzda gösterdi. Temiz insanlar kirli
yerlerde, kirli insanlar temiz yerlerde yer aldı.
Şeytan
artık sadece soldan gelmedi, Sağdan da geldi. Her kılığa bürünüp. her renge
girdi.
-Evet
gerçekten de zaman Bediüzzamanı haklı çıkarmıştır.
-At
iziyle it izinin birbirine karıştığı, kimlik ve kişiliklerin yer değiştirdiği
bir siyaset içerisindeyiz.
Tarih boyunca bizler dıştan çok içten çekmişiz. Dış bizi
yıkamamış ancak içten yıkılmışız.
-Emeviler’in
durumu siyasi olaydır. En büyük kaybını bu Ümmet siyasetle vermiştir.
-Asker ne vakit siyasetle uğraşmış, dış ile mücadeleyi
bırakarak, içte birbirleriyle uğraşmışlardır.
-Osmanlı tarihinde İstanbul’da birçok defa isyanlar çıkmış
ve bunların çoğunda da askerler başrolü oynamışlardır.
Bu da askerin siyaset üstü olması gerektiğini
göstermektedir.
Nitekim 31 Mart Vak’ası ile başlayan siyasî ve askerî
isyan, yerini 1960 yılından itibaren başlayan darbelere bırakıyordu.
II. Abdulhamidin devrilmesiyle birlikte ordudaki tecrübeli
alaylılar gitmiş, yerine mektepliler gelmişti.
Ondan sonra ise;” Peşpeşe gelen gaileler, Arnavutluk
isyanı, Trablusgarb Harbi, İttihat ve Terakkiye olan muhalefeti had safhaya
çıkardı.”[1]
Ve neticede 1. Dünya savaşı, çanakkale savaşları ve Dev
çınar olan Osmanlının yıkılması başlayacaktı.
”Osmanlı döneminde de
asker birçok defa isyan ederek yönetime müdahale etmiş, Osmanlı padişahlarının yaklaşık üçte
biri askerin müdahalesiyle değiştirilmişti.”[2]
-”Türk Masonluğunun
tahtına yerleşen İttihat ve Terakki ricali, “zabitlerin siyasetle alakası
kesilmelidir” diye ortaya koyduğum fikrimi karşılamak üzere onları da Mason
localarına kayıt ile elden çıkarmamağa çalışıyorlardı.”[3]
-”Fatih Sultan
Mehmed’den sonra isyanla yüzleşmeyen Osmanlı padişahı yok gibidir.
Osmanlı padişahından 12 tanesinin isyan ve darbe ile tahtını kaybettiği…”[4]
-İsyancılar
yaptıklarının yanlarına kâr kaldığını bildiklerinden dolayı çok rahat isyana
kalkmaktadırlar.
Nitekim Genç Osmana karşı yapılan isyanda;” İsyanın ikinci
günü asiler önce Yeniodalar’da, sonra Fatih Camii’nde toplandılar,
sonra şehrin dört bir yanından Atmeydanı’na doğru akın ettiler. Ulemadan birkaç
kişi, asilerin isteklerini padişaha iletmek için saraya gönderildi. Aracılar,
asilerin katledilmesini istedikleri kişilerin isimlerinin bulunduğu bir kâğıdı padişaha verdiler ve
“Padişahım istediklerini ver, yoksa hâl harap olup şehir yağmalanır” dediler.
Ancak II. Osman, asilerin öldürülmesini istedikleri kişileri vermemekte
diretti. Heyetin, “Padişahım kul taifesi toplandıklarında istediklerini
alırlar. Atalarınızdan dahi istediklerini almışlardır. Şimdi dahi
onlar istediklerini alırlar. Şehir yağma olmadan istediklerini ver” demesi
üzerine padişah, “Evvel sizi, sonra onları kırarım. Onların tedariki
görülmüştür” şeklinde sert bir cevap verdi. Ancak II. Osman bu cevapla kendi
sonunu hazırlamaktaydı.”[5]
Osmanlı tarihinde ilk defa bir padişah idare ettiği
insanlar tarafından öldürülüyordu.[6]
Ancak bunu yapanların yanına bu kar olarak kalmadı,
kendileri de yaptıklarının cezasını gördüler.
4. Murat bu eksikliği gördü. Kendisi de her ne kadar fedai
verdi ise -saltanatının ilk yıllarında çünkü küçük yaşta tahta geçmişti.- Bunu
affetmedi.
-“IV.
Murad, tüm hükümdarlığı boyunca zorbaların devleti ne hale düşürdüklerini hiç
unutmadı ve bu yüzden en küçük bir ihmali veya asayişsizliği en ağır şekilde cezalandırdı.”[7]
Şefkat ise maraz getiriyordu.
Nitekim ‘. Abdulhamid Sultan Abdulazizin öldürülmesinde
katkısı olanların çoğunluğun idam istemesine karşı şefkatli sultan son karar
mercii olması hasebiyle onların idamına değil, müebbed kürek mahkumluğuna
çevirdi.
“II. Abdülhamid, Yıldız Saray’ında devlet adamlarından
oluşan 25 kişilik bir heyet topladı. Burada idam cezalarının uygulanıp uygulanmaması
konusu tartışıldı. Katılanlardan 15 kişi idamların yerine getirilmesini, 10
kişi ise cezaların hafifletilmesini istedi. İdamların onaylanmasını isteyenler
arasında Plevne kahramanı Gazi Osman Paşa da vardı. Paşa kararın
uygulanmasının hukukun gereği olduğunu söylemiş, aynı zamanda, ibret olması
açısından da idamların yerine getirilmesini istemişti. Ancak son karar merci
olan II. Abdülhamid bambaşka bir hükme vardı. Bütün idamları müebbet küreğe
çevirdi ve mahkûmların cezalarını Taif’te çekmelerine karar verdi.[8] Temmuz 1881’de, başta Midhat Paşa olmak üzere, kürek
mahkûmları İzzeddin Sultan Vapuru’yla Taif’e gönderildiler.”[9]
-Ömer bin Abdulaziz
Emevi halifelerindendir.Emevilerin seyyiatının hasenatındandır.
“İmparatorlukların da, insanlar gibi bir yaşamları,
kendilerine özgü bir varlıkları vardır. Onlar da doğarlar, büyürler, olgunluğa
erişir, ardından yaş1anır güçten düşerler.” İbni Haldun.
Tıpkı ayette; “İşte (iyi veya kötü) günleri insanlar arasında (böyle) döndürür
dururuz. (Bazen bir topluma iyi ya da kötü günler gösteririz, bazen öbürüne.) [10]
Gerek alınan kararlar
ve gerekse de yapılan yanlışların birikimi ve monotomluk şairin şu sözlerini de
doğrular;
-“Hükümdar yine en kötü söze uydu, böldü halifeliği ve
toprağı, kimin aklına geldiyse, baksaydı görürdü saçlarının ağardığını.”
Mesudi bir devecinin şu dizeleri
seslendirdiğini dile getiriyor: “Bu
seçimle verilen sözler tutulmayacak/Bir yangın ki, her yanı saracak.” Getirilen çözümle ilgili olarak
görüşü sorulan bir adamın da, “Kılıçlar kınlarından
sıyrılacak, imparatorluk kan ve ateşe bulanıp parçalanacak,” [11]
-Şu dizeler Fadıl’a aittir: “Bahtsızlığımızdan yakarışımız Allah’adır/Acı
ve kederimizin ilacı ancak onıın ellerindedir/Dünyadan gittik ama yine de
dünyadayız/Ne öldük, ne de
canlı sayılırız.”
******************
Bediüzzaman Said Nursi gazetelerde yazı yazmasının
nedenini, “Volkan gibi cerâid-i diniye ile nesâyih-i diniyeyi, o mütehassis ve müteheyyic
vicdanlara yağdırmak istiyoruz” sözleriyle açıklar [12]
Gazetecileri de “huteba-i umumî” olarak tavsif eden Nursi
(Nursi, 2012, ESDE,
s. 57) gazetelerin “bedraka-i efkâr” (fikirlerin kılavuzu) olmaları gerektiğini
de ifade etmektedir.(Nursi, 2012, ESDE, s. 115).
“Edipler edepli olmalı; hem de edeb-i İslâmiye ile
müteeddip olmalı. Ve onun sözleri kalb-i umumî-i müşterek-i milleten bî- tarafane
çıkmalı. Ve matbuat nizamnamesini, vicdanınızdaki hiss-i diyanet ve niyet-i
halise tanzim etmeli” (Nursi, 2012, ESDE, s. 124.) diyerek de gazetecilik ilkelerine
ahlaki ve şer’i bir çerçeve çizer.
-“Yine “Asker Kardeşlerime” başlığı ile (18 Nisan 1909,
sayı: 152) Serbesti’de yayımlanan yazısında Said Nursi, ordunun siyasete
karıştırılmaması gerektiğini ifade etmekte ve meşrutiyetin devamından duyduğu
memnuniyeti dile getirmektedir (Nursi, 2012, ESDE, s. 105). Aynı gazetede (Serbesti, 20
Nisan 1909) “Umum Zabitanımıza” başlıklı bir yazısında da bütün
askerlerin “itaat-i kamile” ile muvazzaf oldukları dile getirilmektedir (Nursi, 2012, ESDE,
s. 106).
-“Bediüzzaman
Said Nursi esaret sonrasında Osmanlı ve İslam alemi üzerinde oynanan oyunları
bozmak için gazete ve neşriyat imkanlarını sonuna kadar kullanır. Mesela
“Kürtler ve Osmanlılık” başlıklı (22 Şubat 1336/7 Mart 1920.İkdam,
8273)
yazısı o günlerin siyasal karışıklığı ve parçalanmaya doğru giden Osmanlı
üzerindeki oyunları bozmaya yöneliktir. Yazı Paris’te, Şerif Paşa ile Ermeni
heyet-i murahhasası reisi Boğos Nubar Paşa arasında, Kürdistan ve Ermenistan
hakkında bir itilâf akdedildiği haberlerinin çıkması üzerinedir (Nursi,2012, ESDE.
ss. 106-107).
Nursi, bu itilafnameye şiddetle karşı çıkar. Yazının imza kısmında
Bediüzzaman’la birlikte Sâdât-ı Berzenciyeden Dava Vekili Ahmet Arif, Hizan
Sâdât-ı Kiramından İhtiyat Binbaşısı Muhammed Sıddık isimleri de vardır. Bu bağlamda Sebilürreşad’da
da “Kürtler ve İslamîyet” başlığı ile bir yazı daha çıkar (17 Mart 1920).
Yazının girişinde, “Bu hususta en ziyade söz söylemek salâhiyetini haiz bulunan
ve Kürdlerin salâbet-i diniye, necabet-i ırkiye ve celâdet-i İslâmiyesini
bihakkın temsil eden ve Dârü’l-hikmeti’l-İslâmiye azasından, Kürd eşraf ve
mütehayyızânından bulunan fazıl-ı şehîr Bediüzzaman Said el-Kürdî Efendi
Hazretleri buyuruyorlar ki:” açıklamasıyla Boğos Nubar ile Şerif Paşa arasında
akdedilen mukaveleye şiddetli itiraz dile getirilir. “Kürdler camia-i
İslâmiyeden ayrılmaya asla tahammül edemezler” denilerek bunun aksini iddia
edenlerin Kürtlük namına söz söylemeye yetkili olmayan beş-on kişiden ibaret
olduğu ifade edilir (Nursi, 2012, ESDE, s.108). Kürtleri temsil yetkisinin Meclis-i Mebusan’da olduğunu
ifade eden Said Nursi, “Kürdistan’a verilecek muhtariyeten bahsediliyor.
Kürdler ecnebi himayesinde bir muhtariyeti kabul etmektense ölümü tercih
ederler. Eğer, Kürdlerin serbestiyet-i inkişafını düşünmek lâzım gelirse bunu
Boğos Nubar’la Şerif Paşa değil, devlet-i Âliye düşünür.” diyerek çözümün
adresini de gösterir (Nursi,2012, ESDE, s.109).
-“1907-1920
aralığında onlarca gazetede onlarca yazısı çıkan Said Nursi, istibdat,
hürriyet, meşrutiyet, Batıcılık, İslamcılık, Kürt meselesi, İslam aleminin
genel problemleri gibi hususlarda Kuranî yaklaşımı dile getiren yazılar yazmış
ve makalelerini Makalat
adlı eserinde toplamıştır.[13]
******************
Gerçekten
bu gün tüm partilerin içerisinde düşmanın bile yapmadığı ve de
yapamadığını yapan
kopuk ve kişiliksiz ve de bu milletin değerlerine saldıran ve salyasını akıtan
insanları devamlı görmekteyiz.
Bu
menfi insanlar işte mesaj verecekleri bu günler için sahipleri tarafından
beslenmişlerdir.
-Trenden
inenler, hükümetin başarısızlığı için her kozu kullanmaya, boşluğun sürmesini
arzu ediyorlar.
Kendileri
dökülenler, hükümetin de dökülmesini temenni ediyor, sonrası için hazırlık
yapıyorlar.
-Türkiyede
patates ve soğandan medet uman kokmuşlar var.
Milleti
patates zamlarıyla esir almaya çalışan şövalyeler ve şövalye zihniyetliler
bulunmaktadır.
-Trump-un
doları yükselterek bizi çökertmeye çalışmasına karşı, içimizdeki Trumplarda
patates ve soğanları yükselterek hükümeti devirmeye çalışmaktadır.
-Kirletilen
kelime cemaat-hizmet-tarikat-şeriat olmuştur.
Bediüzzamanın
siyasetten kaçmasının büyük hikmetleri vardır zira siyasete girenler kirleniyor
ve teker teker toplanıyor.
-Siyaset
üzerine epey yazı yazmıştım. Onlardan bir kaçına atıfta bulunulmuştur.[14]
-Zamanın
yöneticileri tarafından Hacı Bayramı velinin müridlerinden vergi alınmaması
üzerine adeta vergi verecek kimse kalmaz.
Buna
bir çare olarak Hacı Bayramı veli, kendisinin 1,5 müridinin olduğunu söyler.
Ve
yüksek bir meydanda kendisini sevenlerin kurban edileceğini söyleyip, çadırda
bir kurban kesildiğini ve kanın aktığını gören herkes kaçmaya başlar.
Sadece
bir erkekle bir kadın, canımız feda olsun der, kaçmaz. Bu iki kişiden vergi
alınmaz.
-Cemaatlerin
devlet kademesinde olması normal iken, gayr-ı meşru ve haksız olarak bunu elde
etmesi anormaldir.
-Cemaatlarda
istihbarat ekipleri bulunmaktadır. Mesela bu konuda eğer Fetönün durumu
perdelenmeden deşifre edilseydi, bu duruma gelinmezdi.
-Siyasetle
iştiğal etmeyen Bediüzzamana saldıranlar, yine siyaset perdesi altında bunu
yürütmektedirler.[15]
-Yıldıray
Oğur’un TV5’teki “Medya Analiz” programında konuşan Karar Gazetesi yazarı Ahmet
Taşgetiren’in “12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat döneminde yazdım, kendimi bu
zamandaki kadar kısıtlı bir duygu içinde görmedim.” sözü üzerine epey tepki
aldı.
Bu
da eski siyaset gömleğinin hala sürdürüldüğünü göstermektedir.
-Bediüzzaman’ın
iman –Hayat- Şeriat üçlemesi içerisinde şu anda şeriat denilen yani diğer bir
ifadeyle siyaset devresi yaşanmaktadır.
Mehdiyet
ve süfyaniyetin son devresi siyaset alanında cereyan etmektedir.
MEHMET
ÖZÇELİK
15-02-2019
[1]
OSMANLI İMPARATORLUĞU’NDA ASKERÎ
İSYANLAR ve DARBELER E.AFYONCU-A.ÖNAL- U.DEMİR.Sh.166.
Bu
eğitimdeki çatırdamalar ve dökülmeler ile ilgili çokça yazdım, dünden bugüne radyo
ve tv-lerde çokça katkıda bulunamk amacıyla sohbetlerde bulundum.
Hep
gördüğüm o ki; kaportada güzel gelişmeler olurken, motorda gittikçe yıpranma ve
çökmeye doğru gidiliyor.
Çok
rahatlıkla söyleyebilirim ki; bunun bir çok sebebble birlikte birinci önemli
sebebi, rejimi koruma uğruna, rejime dokunulmaması şartına bağlı olmasıdır.
Rejimde
ne ise? Neye dokunulmayacaksa… Bir türlü içi doldurulmayan bir heyula.
Bizden
geride ve küçük olan, neredeyse onbeşde birimiz olan Finlandiya modeli bile
örnek gösterilmekte, başarılı bulunmaktadır.
Eğitimimizin
reflekteye ihtiyacı var… Zülfiyare dokunsa da…
İşte
sayısız ve olumsuz örneklerden bir kaçı;
-Telefon
ne velinin, ne idarenin, ne öğretmenin ve ne de öğrencilerin kontrolünde değil.
Telefon
herkesi esir almış durumda…
Olumlu
ve takviye olarak kullanılmamaktadır.
********************
İkinci
dönem ilk defa dersine girdiği son sınıfın -ki üniversiteye hazırlanması
gerekirken- öğrencileri hocalarına küstahça, seviyesizçe ve de ahlaksızca şunu
diyebiliyor;
-Hocam,
bizim sınıfa gelen öğretmenler ya ağlıyor, ya da sinirinden gülüp, çıkıp
gidiyor.
Bu
bir sanat okulu. Bunlar esnaf olacak. 3 gün zaten dışarda, uygulamadalar.
Peki
millet bunun esnaflığından ne bekleyebilir? Hayata ne katabilir?
Toplumu
dolandırıp kandırmanın dışında…
Oysa
bizler öğrencilerden okulu bitirdiklerinde hiç bir şey bilmiyor olsalar bile;
Adam olarak çıkmalarını istiyoruz.
Eksik
bilgiler telafi edilirde, kaybedilen adamlık sonradan ne kadar elde edilebilir?
-Neredeyse
hergün çakmakla bir yerleri yakan bu öğrencilerden eğitim ve millet ne
bekleyebilir?
Hep
bunlara verilen cevap tutarsız ve ölçüsüz sözler;
-Biz
bu öğrencileri eğer sokağa salarsak, bunlar kaybederler.
Peki
okula gelerek diğer öğrencilere ve eğitime kaybettirdikleri ne olacak?
Onları
kazanalım darken, çok şeyleri kaybetmekteyiz…
*********************
Öğretmen
okulun önünde bulunan 10. Sınıf öğrencisinin elindeki elektronik sigarayı
alarak, insanca öğüt ve tavsiyelerde bulunuyor.
Aslında
eski zamanda olsa tokat atılır, disipline verilir, gerekirse okuldan atılırdı.
Ancak
öğretmen dövmüyor, discipline vermiyor, emniyete götürüp para cezası
verdirmiyor.
Öğrenci
özür dilemesi gerekirken savunmaya geçerek; sigarayı dışarda içtiğini ve bunun
cezasının olmadığını söyleyebiliyor.
Ancak
hangi yüzle ve cesaretle hareket ediliyorsa; anne okula gelerek, öğretmene
çkışıp ve de adeta sorgulayarak; oğlunun içtiğini bildiğini ve elektronik
sigarayı vermesini söyleyip, alabiliyor.
Bu
aynı zamanda milli eğitim gibi ailede de
bir çöküntünün ve yangının olduğunu gösteriyor.
Buda
bir İmam Hatip….
-Bir
Müdür Muavini arkadaşla bu durumları konuştuğumuzda, kendisinin eski disiplin
kurulu defterini gözden geçirdiğini, işin ciddi tutulduğunu ve cebinde sigara
döküntüsü olan öğrencinin dahi disipline verildiğini anlatmıştı.
Çocuk
ise savunmasında; Ceketin abisinin olduğunu, kendi ceketinin yıkanmasından
dolayı bunu giydiğini söylüyor.
****************
Birde
kendimden ve yıllar öncesinden bir örnek vereyim;
Ne
ideallerle üniversiteyi bitirmiştim.
Açılan
imtihanlardan Diyanete gitmemiş, o yıl Emniyet Müdürlüğünün 250 komiser
almasına ragmen müracaat etmemiş, tüm zorluklara ragmen öğretmen olmayı istemiş
ve de nasib olmuştu.
O
sevinçle yarı yılın bittiği o Cuma günü namazdan sonra müdürün odasına girdim.
Bendeki
başlama kağıdını göstermiş ve ondakini de imzalayarak göreve başlayacaktım.
Büyük
bir mutluluktu. Allah isteyen herkese tattırsın.
Elimi
uzatmış masanın üzerindeki başlama kağıdını tam imzalayacakken, müdür hızla
kağıdı çekerek;
-Parmağındaki
gümüş yüzüğü çıkar, demişti zorbaca.
Nedenini
sorduğumda hiç bir cevap verememiş ve çıkar işte deyip, kağıdı vermemede
diretmişti.
Başkalarının
bundan daha kalın altın yüzük taktıklarını söyledimse de, belliki laf para
etmeyecekti.
Odasında
2,5 saat kadar oturup bekledim.
Arada
bir dışarı çıkıyor, kağıdı çekmeceye koyup kilitliyor.
2,5
saatten sonra mesai bitişine doğru, -Tamam, çıkarırım-,deyip çıkarmadan
imzalamıştım.
Dışarıya
çıktığımda ise, sırf yalancı çıkmamak için, parmağımdan yüzüğü çıkardım ve
tekrar taktım.
Öyle
de devam ettim. Hala da devam ediyorum.
Buda
eğitimi temsil eden kısır müdür, bozuk zihniyet, kapalı dünya.
-Eğer
inanmayan varsa, kendi fil dişi kulesinden inip öğretmenlere bir dokunsunlar da
görüp öğrensinler…
Asırlar
içerisinde bu asrın en garip ve acip bir uygulaması; bir insanın kanunla
korunması ve de sürekli neticeye kavuşmayan bir tartışma merkezinde
bulunmasıdır.
Bunun
en öenmli sebebi ise toplumun inanç ve yaşantısıyla aynı eksende
bulunmayışıdır.
Çok
örneklerinden mesela Kur’an-ı Kerim ve Peygamber efendimizle ilgili söylemiş
olumsuz sözleridir;
-“Tevfik Fikret, Abdullah Cevdet (Diğer
adıyla Aduvvullah Cevdet) ve Ziya Gökalp Kemalizm’in fikir kaynakları olarak
biliniyor.
Tevfik
Fikret’in büyük ümitler bağladığı ve millet örnek evlât diye takdime çalıştığı
Haluk, gide gide sonunda Papaz olup “haç” çıkardı. Abdullah Cevdet’in
kavga- gürültü kaldırıldığı cenazesinde vasıta bulunmadığı için Fener Rum
Patrikhanesinden “haçlı” bir cenaze arabası çağırıldı ve mezarlığa
öylece götürüldü. Ziya Gökalp de Fransız Hastanesinde can verdikten sonra morgda
başında bir “haç” ve ayak ucunda Hristiyanlara ait kutsal bir mum
yanan taş üzerinde yatmıştı.” [2]
Annesinin
ölümünde ağlamayan gazi, ziya gökalpin ölümünde ağlamıştır.
Atatürkü
anlamak için bu üç karanlıktaki aydını anlamak yeterlidir.
-“Tevfik
Fikret’e gelince, Atatürk’ün ölünceye dek hayran olduğu kişi, Recep Peker bir
anısını şöyle anlatır:
” Bir gün Çankaya’da sofranın belli
müdavimleri toplanmıştı.
Atatürk o akşam çok dalgın görünüyordu. Gruplar
kendi aralarında konuşuyorlardı. Bunlardan
birinde Fikret üzerinde bahsediliyordu.
Ben hem en dikkat kesildim, içimden, işte
şimdi parlayacak, dedim.’
” Nitekim birdenbire gürledi:
” Susunuz, susunuz…’
Hepsi sustular; Ata’nın kaşları
çatılmıştı. Dudaklarından şu sözler döküldü’:
“Siz Fikret’i konuşacak adamlar
değilsiniz. O kimdir
biliyor musunuz? Onu iyi tanıyanlar, onu
iyi tanıyacaklar, benim bugün yapmak
istediğimi
kavrayacak kimselerdir.”[3]
–“Fikret’in
öğrencilerinden Vecdi Bingöl anlatıyor: “..,.Bu
hususi toplantıda Türk müziğinden, edebiyattan konuşuldu. Bu arada Atatürk,
benim Fikret’in talebesi olduğumu öğrenince memnun oldu. Saraya
birkaç defa gittim. Hiç unutmam, birgün TEVFİK FİKRET gözlerimin içine bakarak
ve derinden gelen bir sesle dedi ki: “Tevfik
Fikret’in o Tarihi Kadim-i yok mu, işte o dünyada yapılması gereken bütün
devrimlerin kaynağıdır!
Âkif,
Tarih-i Kadim adlı şiirin yayınlanmasından sonra Fikret’ten nefret etmiş, ona
düşman kesilmiştir:
Babama sövse affederdim.
“Ahlâk
kürsüsünden haykıran bir adamın— ister inansın ister inanmasın — halkın mesnedi
olan varlığa uluorta sövmesi… İşte bu, akılların kabul edemiyeceği bir şey..
Bu adam Peygamberime sövdü. Babama sövse affederdim. Fakat Peygamberime
(a.s.m.) sövmek… Bunu ölürüm de hazmetmem,.,”
Tevfik Fikret’in bu şiiri Âkif in
“Hiç utanmaz, Protestanlara zangoçluk eder” mısrasını yazmasına sebeb
olmuştur.
.. Cemil
Meriç’in de dediği gibi, içinde yaşadığı, ekmeğini yiyip, suyunu içtiği
cemiyete “angaje” olamayan aydınlar, bu memlekete ye bu millet ne
fayda verirler? İçinde yaşadıkları cemiyete bir fener gibi yol göstermeyen,
kendilerini aşayamayan, başlarına
TEVFIK FİKRET bir
şey gelecek de, işlerinden olacakdar diye ödleri kopanların bu millete bir şey
vermesi mümkün mü?
Aslında genç cumhuriyeti bu hâle getiren
ve ülkeyi ya tek parti sultası altında, ya da ihtilâlcilerin diktatörlüğü
altında inleten insanlar da hep bu akılları başkalarının cebinde olanlar değil
mi”[4]
-“Peki,
Atatürk’ün öve öve göklere çıkardığı, Mehmed Âkif in ateş püskürdüğü bu şiir
neyin nesidir?
Tevfik Fikret’in mâzi, mefâhir, din ve
iman gibi bütün köklü ve esaslı fazilet kaynaklarına hücum ettiği Tarih-i
Kadim şiirini, o devirden bugüne kadar, inançsızlık
tarafları bir küfür beyannamesi gibi elden
ele dolaştırarak iman düşmanlığı yapmışlardır. Tarih-i Kadim nasıl bir fikir
sapkınlığının ve imansızlık dalâletinin eseridir?
Bunu en iyi gösteren kendisidir.
Fikret, şiirin ilk mısralarında, tarihi
insanların eski ve karanlık geçmişinden masallar uydurarak onları uyutan, başı
belirsiz geçmişte, ayağı ne olacağı bilinmeyen bir
gelecekte sürünen, kuru bir heykele
benzetiyor. Daha sonra “O biraz filozof, biraz sırtlan ve bütün kabalığı
ile bir hortlaktır” ifadelerini kullanıyor.”[5]
-“Meşhur
mürtedlerden Nurullah (haşa sümme haşa) nursuz Ataç da 1939 yılında Vakit
gazetesinde yazdığı bir yazıda yoldaşı Fikret için aynen şöyle demişti:
Tevfik Fikret hiç şüphesiz dinsizdi.,
Tevfik Fikret’i bir çok sebeplerden severim. Dinzizliği de bu sebeplerden
biridir.'” [6]
-“Abdullah
Cevdet hayranı olan Vedat Günyol’un, Dr. Adnan Adıvar’dan dinlediklerine
bir göz atalım;
“Dr. Adnan Adıvar bence dünyanın en
saygın adamı olan Adnan Adıvar onun için bana şöyle demişti bir özel konuşma
sırasında: ‘Mustafa Kemal önceleri
onu tutmuştu,
dinsiz diye. Sonra damızlık olayı
ortaya çıkınca, atın şu keratayı demiş, kovmuştu meclisinden.
Mebus yapmayın onu, demişti.” [7]
-“Mustafa
Kemal’in, dinsizliğinden dolayı benimsediği, bizi biz yapan millî ve manevî
değerlerimize zıt inkılâpları gerçekleştirirken fikirlerini kaynak olarak
kullandığı Abdullah Cevdet aynı zamanda da bir “İngiliz ajanı” idi.
“Türkiye’de Sol Hareketler” isimli kitabın 44. sahifesinde
“Abdullah Cevdet’in bir İngiliz Ajanı olduğunun bilindiği” de belirtilmektedir.
Zekeriya Sertel, “Hatırladıklarım” isimli kitabının 69- sayfasında,
Abdullah Cevdet’inİngilizler
tarafından himaye edildiğini belirtmektedir.”[8]
-“Merhum
Tarihçi İbrahim Hakkı Konyalı’nın onun cenaze merasimine kimsenin gelmediğini
belirten ifâdelerinde;
” Abdullah Cevdet Allah’a inanmadığını
söylüyordu.
İslâm harflerinin şiddetle aleyhinde
bulunuyordu. Dinî değerlerin çoğuna karşı olduğunu yazıp söylüyordu. İşte bu
adam ölünce cenazesi Ayasofya Camiine getirildi.
Fakat hiç kimse cenâze namazını kılmaya
gitmedi. Öylece musalla taşında duruyordu. Hocalar da namazını kıldırmaya
yanaşmıyorlardı. Bunun üzerine cenâze belediyenin bir arabasına konularak
götürüldü.” [9]
-“Ziya
Gökalp, Fransız Hastanesinde, sabaha kadar kafasını duvarlara çarparak ölmüştü.
Ölüp giderken de en galiz kelimelerle Allah’a sövmüştü.
Yazdıkları, söyledikleri İslâm düşmanı
olduğunu gösteriyordu ama, ölümüne şahit olan bir kadının anlattıkları bir
“sahte kahraman”ın gerçek yüzünü ortaya koyması bakımından ayrı bir
değer taşıyordu.
Necip Fazıl Kısakürek “Sahte
Kahramanlar” isimli eserinde, Abdülhak Hamid’in evinde tanıştığı bir hanım
efendiden dinlediklerini nakletmişti. Bu hanımefendi,
ömrünü Avrupa’da geçirmişti. Ne Türkiye
ile ne de Türk Edebiyatı ile bir alâkası yoktu. Hatta biraz da “züppe”
idi. Necip Fazıl, Abdülhak Hamid’e, Ziya Gökalp’in dinsizliğinden bahsederken
bu hanımefendi birden doğruldu ve şahit olduğu vak’ayı anlatmaya başladı:
“İstanbul’a gelişlerimden birinde
hastalandım. Ve Fransız hastanesinde yattım. Bitişiğimdeki odadan garip sesler
geliyordu. Kim olduğunu, bu sesleri çıkaran hastanın ne olduğunu sordum.
Meşhur Ziya Gökalp, dediler. Mebusmuş,
profesörmüş… İsmini bile yeni duyuyordum.
Öldüğü gece başını duvarlara çarparak,
sabaha kadar Allah’a en galiz kelimelerle sövdü. O kadar fena oldum ki, bu hal
karşısında odamdan .çıkıp başka bir yere sığındım. Öğrendiğime göre Allah’a
inanmazmış…
Hem Allah’a inanma, hem O’na söv!
Duyulmamış, görülmemiş şey…[10]
-“21
Ekim 1924 Cumhurreisi Gazi Mustafa Kemal”
Gençliğinin başında geçirdiği
“manevî” bir kriz sırasında kafasına sıktığı kurşunun,
“yürümesi” ile ölen Ziya Gökalp’i Kemâl Paşa Avrupa’da
tedavi ettirecekti elbette. Zira, Ziya Halk Partisi’nin “altı
oku”unun fikir babasıydı. Lâik’liğin
temelini atmıştı. Halkevleri’nin kuruluşunda önemli rol oynamıştı, yani
tavsiyeleri tutulmuştu.
Halk Partisini kurma fikri Kemal Paşa’nın
kafasında iken Ziya Gökalp ile gizli bir görüşme yapmış ve bundan sonra bir
risale yayınlanmıştı. Bu risalede
Halk Partisi’nin
“dokuz prensibini” açıklıyordu. Dokuz “umde” yani dokuz
ok, daha sonra altıya
inecek ve CHP’nin amblemi olacak ve günümüze kadar gelecekti.[11]
–“….
Lise son sınıflarında iken geçirdiğim fikir buhranının şiddetini hatırladıkça
adeta ürperiyordum. Çocukluğumda, yüreğimde uyandırılmış idealler sönmeye başlamıştı.
Milletim için birşey yapamaz hale geldiğimi sanıyordum. Alem, bana insan
iradesi dışında dönüp giden bir dolap gibi geliyordu. İnsanları bu dolabın
basit bir çarkı halinde görüyordum. Aklımın beni sevkettiği kanaatle, gönlümün
istekleri arasındaki takat beni’ o cehennem hayatına sürükledi….. Sabaha
kadar uyumadığını günler çok oldu. O kadar zayıflamıştım ki, beni görenler’hasta
sanırdı. Bende kendi kendimi hasta sanıyordum. Gerçekte ise hiç bir hastalığım
yoktu. Hattâ maddî bir sıkıntım da yoktu.
Bu buhran felsefesi, düşünüşten ileri
geliyordu.
…..Tasavvufça düşünmenin verdiği
alışkanlıkla, “hakikat-ı kübra” dediğim beni tatmin edecek hakikati
bulabilseydim, hiç bir derdim kalmayacaktı.
O sırada Doktor Abdullah Cevdet, Diyarbakır’a
geldi… Kısa zamanda doktorun dinsizliği Diyarbakır’da yayıldığı için, amcam
onunla sıkı fıkı görüşmemi İstemedi.
Buna rağmen bu doktordan bir şeyler
öğrenmeye çalışır dururdum. Bir gün bana doktor “Allah’ın İnkârı”
adlı bir kitap verdi. Onu okuyunca büsbütün sarsıldım. Kalbimdeki bütün
insanların boşaldığını hissediyordum. Yine uykusuz kaldığım bir günde,
arkadaşımın birinin verdiği silâhı çektim. Kurşun alnımın kemiğine
saplandı.”[12]
-“Yahya
Kemal “Sokrat’ın metodu sormakmış. Ziya Bey’in ki, tersine sormadan
söylemekti” diyecekti. Ziya konuşmaktan vakit buldukça içecekti; içerken
de konuşacaktı. Yahya Kemal anlatıyor:
“Kendi aramızda, ara sıra onun
evinde, ara sıra Ada’nın Yorgolu, Dil, Viranbağ, Hiristos gezinti yerlerindeki
rakı ve yemek düzenleyerek içmeye başlarken coşar ve sofraya otururken şu eski
beyti söylerdi.
“İçelim içelim şarap içelim
Nice bir gâv (öküz) gib âb (su)
içelim.”
Bir keresinde Yahya Kemal ile karşılıklı
atışmışlardı;
Ziya Gökalp “Harabisin harabati
değilsin/ Gözün mazidedir/ati değilsin” şeklinde tarizde bulunmuş,
“Ne harabi, ne harabatiyim/ Kökü mazide olan atiyim” cevabını
almıştı.[13]
-“Kemal
Paşa kendisinden “fikir babam” diye bahsedecekti.”[14]
“Cemil
Meric Mağaradakiler isimli eserinde:
“Tanzimattan bu yana Türk aydının
alın yazısı iki kelimede düğümleniyordu: Aldanmak ve aldatmak… Senaryoyu
başkaları- hazırlamıştı. Biz sadece birer oyuncuyduk.,”[15]
-Masonlar
zahiren sakin, sessiz gibi görünse de, gayet derinden yürümektedir.
Devletin
önemli noktalarına getirdikleri adamlarına önemli bir iş yaptırarak, bir çok
alanda etkili olmayı sağlar.
Geçmişe
doğru baktığımızda devletin tüm damarlarında dolaştıklarını görürüz.
-Kendisinin
mason olduğunu söyleyen Hürriyet gazetesi sahibi Erol Simavi;” Beni masonluktan
soğutan olaylardan biri, Demirel meselesi olmuştur… Süleyman Demirel masondu.
Hem de üstadlığa kadar çıkmış bir masondu.” [2]
-İlk kopmam Demirel’in AP
Genel Başkanı olacağı zaman, mason olmadığını belirten bir belge istemesiyle
başladı… Bu mektup kendisine verildi.”[3]
-”Devlet Başkanı Türk
asıllı bir başka mason da K. Kıbrıs Türk Devleti Cumhurbaşkanı Rauf
Denktaş’tır. Denktaş bir İngiliz Mason locasına bağlıdır.”[4]
-”1911 yılında toplanmış
Belfort Mason Kongresi tutanaklarındaki şu söz:
«Unutmayalım ki
biz masonlar din düşmanıyız. Localarımızda bütün gayretlerimizi göstererek
dinin her tiirlü tezahür şeklini imha edeceğiz.»
-Gene bu
örneklerden bir başkası, 1866 yılı yayını Fransız Maşrık-ı
Âzam Bülteni denen
belgenin 545’inci sayfasındaki şu sözler:
«Dindar kimseler
localara kabul edilmezler. Locaya giren her yeni insan herşeyden önce hür
fikirli bir adam olmalıdır. Hakiki farmason dindar olmaz.»
Daha çok Fransızca
belgelerden aktarılan bu ve benzeri görüşler ise, Türkiye’de yayımlanan,
masonlara karşı hemen her kitapta sayfalar boyu sergilenip durmaktadır.”[5]
-”Türkiyeli mason
düşmanlarından Cevat Rıfat Atılhan’ın MASONLUK NEDİR adlı kitabında, «Masonluk
yahudi şeriatının başka bir maskesi, yeni bir ismidir. Farmasonların dinleri
Kabbale yahudi dini, adetleri, rumuzları, ananeleri, ibadetleri ve herşeyleri
İbrani’dir… Muharref Tevrat ve yahudiliğe bağlıdır, siyonizm amaline hizmet
ederler…»[6]
-”Masonların Akasya adlı
dergilerinin 1908 yılmda yayımlanan 62. sayısındaki şu sözler de, masonlarla
yahudiler arasındaki bağın en açık bir işareti olarak sık sık ileri sürülür:
«Yahudisiz hiç bir
mason locanı yoktur. Yahudi Havralarında hiç bir mezhep mevcut değildir. Orada
Farmasonlarda olduğu gibi yalnız semboller vardır. Bundan dolayıdır ki İsmail
Mabedi bizim tabii müttefikimizdir. Ve bu sebebledir ki Masonlar arasında geniş
miktarda yahudiler vardır.»
Aynı Akasya
Dergisinin gene 1908 yılında yayınlanan 98. sayısındaki şu sözler de öyle:
«Farmasonluk,
Yahudi düşmanlığından uzaktır. Yalı udiler müsavi haklarla localara girmekte
serbesttirler.”[7]
-”Amerika Birleşik Devletlerinde 4 veya 5 milyon mason
vardır. Ve gene Otto Bachmann’a göre,
«Birleşik
Amerika’daki her beş masondan biri 32’nci derecededir.»[8]
Türkiyeye bu kadar baskı
yapıp, control altına almasının sebebi çok net anlaşılıyor değil mi?
1960-dan beri her vesile
ile bize darbelerle müdahale eden Abd, bu günde bize destek olanlara müdahale
etmektedir.
-Guaido, Maduro’yu
devirebilmek için askerlerle görüştüğünü açıkladı.
ABD’nin desteği ile
Venezuela’da kendisini devlet başkanı ilan eden Ulusal Meclis Başkanı Guaido,
Amerikan gazetesi Washington Post’a verdiği demeçte seçilmiş Devlet Başkanı
Maduro’yu devirmek için askerlerle görüştüğünü anlattı.[9]
-ABD-nin her dediğine
Evet dememe zamanı.
Amerika’ya rest çekme ve
dirsek gösterme zamanı.
Ona hayır demek,
masonluğa hayır demektir.
-”Herşcyden önce bilinmesi gereken şey, masonluğun bir
varsıllık (zenginlik) mesleği olduğudur. Yoksul kişi mason olamaz. Mason
olabilmek için insanın kesinlikle Mr şeylerinin olması gerekir. Bu kural da, masonluğun, tarihin eski dönemlerinden
beri hep birşeyi olan insanlar arasında kurulmuş benzeri kuruluşlardan
kaynaklandığıdınm belirtisidir.”[10]
Mesele
AKP’ye oy vermek veya vermemek, sevmek veya sevmemek değil.
Önemli
olan insanımızın özellikle gençlerin geçmişi bilip bilmemesi ve geleceğe bakış
açısıdır.
Yine
mesele Akp-ye oy verip vermemeden daha önemlisi, kime oy verilmeyeceğidir.
Türkiyede
yarım asırdır özellikle bir kesimin basiret eksikliği, kime oy verilmeyeceğini
önemsememesi ve yerine getirmemesidir.
Bu
da menfi insanların ve düşünce sahiplerinin ekmeğine yağ sürmekte, hainlerin
işini kolaylaştırmaktadır.
Birinci
hedef hayrın getirilmesi değil, şerrin def’i ve getirilmemesidir.
Yoksa
mantıksızca ve de körü körüne, falan kişi hele bir gitsin de, ondan sonra kimin
geleceğini o zaman düşünürüz.
Oysa
bunun iki büyük tehlikeli, bizi ve islam dünyasını bitiren iki uygulaması
vardır.
Biri
Abdulhamidin götürülmesi, kimin geleceğinin düşünülmemesi…
Abdulhamidin
cenazesinde, Onu iyi bilirdik diyenler, sonrasını hesaplamadıklarını
söylemişler ve bir asırdır gaileleri başımıza açmışlardır.
Diğeri
ise, 40 bin ihvanın yok edilmesine sebeb olan İhvan-ı Müsliminin Kral Faruku
götürmek ve devirmek için Abdun Nasırla iş birliği yapmasıdır.
Türkiyede
de her seçimde oynanan oyun hep bu yöndedir.
Bu
milletin kendi iradesiyle başa getirmeyeceği parti ve kişiler, hep bu basit
hesaplar yüzünden olmuştur.
-Niye
verip vermemenin sebeplerine gelince;
Menfaat
mi, terör yanlılığımı, bilmememi?
İşte
bir örneği;
Adam
hurdacılıkla uğraşıyor.
Maddi
durumu da fena değil. Evi de var, arabasıda var.
Kesinlikle
Chp olsun, Hdp olsun bu kimselere oy vermeyecek ve de vermemiş bir kimse.
Hep
Akp- ye oy vermis birisi.
Ancak
Akp- ye ısrarla oy vermeyeceğini söylüyor ve de önceki seçimde gerçekten de
götürüp oyunu Hdp-ye vermis birisi.
Sebebi
mi;
Bu
kişi orta yaşlarda. Hanımı ölmüş.
Dediğimiz
gibi durumu gayet iyi.
Ancak
bir türlü evlenmek için kime müracaat ediyorsa geri çevriliyor.
Hiç
bir kadın onunla evlenmiyor.
Evlenmesine
mani halleri mi var?
Hayır,
o da yok.
Ona
göre ise; Akp herkese maaş bağladı. Yaşlıya, dula, öğrenciye, vs.
Dul
kadınlarda maaş aldıkları için erkeklerle evlenmeye ihtiyaçları olmadığı,
hayatlarını devam ettirecekleri bir gelirleri olduğu için evlenmemektedirler.
Oysa
hükümet onlara maaş bağlamasa ve de gelirleri olmasa idi, kendilerine muhtaç
durumda olacaklarından ister istemez evlenme tekliflerini kabul edeceklerdi.
Tüm
bunların müsebbibi bu parti olduğundan ve de bu adam durumu müsait olduğu halde
bir türlü evlenemediğinden dolayı oyunu muhaliflerine vermektedir.
Şahsi
menfaat.. Kısır düşünce..
Oysa
milletin menfaatı ve de geleceğimiz tüm menfaatların ve hesapların üzerinde
olmalıdır.
Bu
ve benzeri hesapları toplumda çok rahat görebilirsiniz.
-Tekrar
diyorum ki; tüm mesele kime vereceğini, vermeyi bilmekten ziyade daha önemlisi
kime verilmeyeceğini bilmektir.
Kimin
geleceğinden daha önemlisi, kimin gelmeyeceğidir.
Evelden
buna ehven-i şer denilir uygulanırdı ancak şimdi o şerler yerini hayra
bırakmaktadır.
Sadece
görme farkı ve görme bozukluğu hüküm sürmektedir.
Menderesi götürenler tek şefi getirdiler, Özalı götürenler kaosu getirdiler, Erdoğanı götürmeye çalışanlar ise Pkk-yı getirmeye çalışmaktadırlar.
Kıssa:
Onu deviren İttihat Terakkicilerin tam kadro bulunduğu cenaze namazı ertesinde
imam “Merhumu nasıl bilirdiniz” diye sorunca, İttihatçı bakanların da
içinde bulunduğu cemaat “İyi bilirdik” diye bir ağızdan cevap
verince, Talat Paşa, “Madem iyi bilirdik, o zaman neden devirdik”
diye mırıldanıyor.
Sürekli
değişmekte, yenilenmekte, farklılaşmakta, güzelleşmekte, özelleşmektedir…
Tüm
duygulara yönelik olarak bir değişim sürmektedir.
Göz
için sürekli değişen bir dünya.. Kulak için, ağız için, burun için sürekli
değişen bir dünya projesi mevcuttur.
Ruhu,
kalbi, aklı ve bütün duyguları tatmin edecek külli bir proje kainatta devam etmektedir.
Şirk
ve küfür bu projeyi tekzib etmekte, bulandırmakta ve gölge etmektedir.
*******************
İnanmak
mı inanmamak mı?
Sıkıntılar
inanınca mı oluyor?
Zafiyet
ve cahillikten mi?
Beyin-
zihin –hafıza- akıl Rabbisine bağlantı kurarak çalışır.
Aksi
takdirde mücerred ve soyut olarak bir kıymet ifade etmezler.
Tabiri
caizse, tıpkı pirize takılan fiş gibi. Ampule gelen enerji gibi.
-İki
kişi aynı şekilde kendisine iyi veya kötü bakandan etkilenmez.
Kimi
ilgisizdir önemsemez, diğeri hemen etkilenir.
Önemsemeyen
için bu durum bir seviye değildir.
Tıpkı
bunun gibi, aklını yaratıcıyı arama yönünde kullanmayıp düşünmeyen ve O’nu
anlamaya çalışmayan insanın durumu gibidir.
-Ses
frekansları farklı farklıdır. İnsan kulağı 20-20.000 Hz arasındaki sesleri
duyar. Bu sınırın altındaki seslere infrasonik, üstündeki seslere de ultrasonik
sesler denir. Konuşma sesi aralığı da 500-2000 hz arasında değişir.
Bunun
altındaki ve üstündeki sesleri duymaz.
Duyulmaması
olmamasını gerektirmez.
Duymayıp
anlamadığımızdan dolayı inkâr edemeyiz.
Ölçülebilirlik
özelliğine sahipmiyiz? Neyi ne kadar ölçebilmekteyiz?
İnkâr
ve reddetmek bir basitliktir.
Herşey
madde değildir.
-15
milyar yıldır yaratılma devam ediyor.
Bizlerde
bu yaratılış sürecinde en önemli noktadayız.
****************
Gündemin
en önemli gelişmesi, yapay zekadır.
İnsanın
akıl-zeka-düşünce ihracı ve transferidir.
Bilgi
aktarımı.
Aslında
bu Bluetooth sistemi gibi insandan insana neden aktarılamasın, transfer
edilemesin?
Beyni
etkileme, ilaçlar ile yönlendirme mümkün olduğu gibi; gerek bir çiple ve
gerekse de transfer sistemiyle nakil mümkün olabilir…
Resetleme
olabileceği gibi. Tıpkı hafızasını kaybeden insanın her şeyi unutması nasıl ki
tekrar bazı hatırlatıcı önemli şok noktalarıyla geri getirilebilebilirse,
takviye ve yükleme de yapılabilir.
Yönlendirme
bunlardan biridir. Yine ilaçlarla ve telkin yoluyla insanlar etkilenmektedir.
Yapay
zeka yatay zeka yoluyla geliştirilebilir.
******************
”Kâinat
bir aynadır. Her mevcudâtın mâhiyeti dahi birer aynadır. Kudret-i Ezeliye ile
îcâd-ı İlâhîye mâruzdurlar. Herbir mevcud, bir cihetle Şems-i Ezelînin bir
isminin bir nevi aynası olup bir nakşını gösterir.”[1]
Kâinatta
insanlar sayısınca gizli sırlar, hayvanlar sayısınca onları izah edecek
açıklamalar, bitkiler sayısınca hayvanların sırrım çözecek şifreler, camidat,
madde, atomlar kadar varlıkların sırrını çözecek sırlar mevcuttur.
Bunlarda
ebediyyen çözüm beklemektedir.
-Her
şeye Kadir olan Allah, kudretiyle sonsuz olan Allah, -tabiri caizse- insanı bu
dünyada duygularını ekerek, kabiliyetlerini geliştirerek, alıştıra alıştıra kemale
erdiriyor.. Tekâmül ettiriyor adeta bütün proğramları birden yükleyip insanı
çökertmek istemiyor.
İnsanın
düşünce içerisinde, alıştıra alıştıra tam bir Esma ile kendisi arasında bir tenasub,
bir tevafuk ve bir uyumluluğu; bir denge, bir düzen sağlayarak yavaş yavaş proğramlarını
yükseltiyor.
İnsanın
Remi yükseltilmeli.. Dünya hayatındaki durumlarda insanın remini yükseltiyor,
duygularını inbisat ve inkişaf ettiriyor. Remi yükselen insan böylece kainatı
bile içerisine yükleyebilecek hale gelmiş oluyor.
Ahiretteki
her şey insanın reminin yüklendiği nisbetledir.
-İnsan
bu dünyada sonsuzluğa kulaç açacak, sonsuzlukla uyumlu hale gelebilecek, remi
ve duyguları yükseltilip, kabiliyetleri ziyadeleştirilerekten sürekli bir
şekilde gelişmeye müsait hale getiriliyor.
-İnsanın
sonsuzluğu Rabbisi ile münasebeti nisbetindedir. Yoksa midesine hakim olamayan,
uykusunu engelleyemeyen, yorgunluğunu gideremeyen, ölümünü durduramayan, nefes
alıp vermesini kontrol edemeyen, tikine bile mani olamayan, ağrı ve sancısını
durduramayan, kısacası aslında vücudundaki birçok sisteme direkmen hakim
olamayan bu insan ancak Rabbisi ile münasebeti nisbetinde kâinata bile hakim
olabilir.
-Kendisine
sınırsız imkanlar sunulan bu insan, yine de sınırlandırılmış sonsuz hayatta
dahi kendisine 500 senelik geniş bir cennet hayatı verilen bu insan, hem kendi
hususi cennetinde hareket etmekle beraber umumi cennetten de istifade edecektir.
Zira
cennette her bir insanın kendi hususi cenneti olduğu gibi, umumi cenneti de
olacaktır. Sonsuz bir hayat içerisinde; bu dünyada insan emir ve yasaklarla
hürriyeti sınırlamanın ötesinde kontrol edilmiş, dengelenmiş ve düzenlenmiş
ise, aynı kontrol emir ve yasak çerçevesinde bir yükümlülük ve mükellef olarak
değil, ahirette de devam edecektir.. O da kemal derecesinde.. Olumsuzluklardan
soyutlanmış olarak…
-Bu
dünyada mutlak manada keyfe-mayeşa istediği gibi yaşayamayız. Emir ve yasaklar,
dinler ile hayatı kontrol edilen insan, almış olduğu bu terbiye neticesinde
ahirette o terbiye ile otomatikman kendi kendini kontrol edecek, menfilik ve
olumsuzluktan kurtulmuş olacaktır. Hürriyetine sınırlama değil, hürriyetine
dengeleme olaraktan sonsuza kulaç atacaktır.
********************
AFAK-ENFÜS
Mikro
ve makro alem…
İç
ve dış, görünen ve görünmeyen, küçük ve büyük herşey…
Her
şey bu iki perdeden görülmekte ve ortaya çıkmaktadır.
İki
nurani pencere…
Sonsuza
kadar gezilecek ve çözülmesi gerekecek iki evren…
“Varlığımızın
delillerini, (kâinattaki uçsuz bucaksız) ufuklarda ve kendi nefislerinde onlara
göstereceğiz ki, o Kur’an’ın gerçek olduğu onlara iyice belli olsun. Rabbinin,
her şeye şâhit olması yetmez mi?”[2]
“Ne
şebem ne şebperestem men. Ğulami şemsem, ez şemsi mi gûyem haber…”
Manası;“Ben
ne geceyim, ne de geceye kulluk ederim. Ben bir hakikat güneşinin hâdimiyim ki,
size ondan haber getiriyorum.” İmam-ı Rabbani.
VAHDANİYET-EHADİYET
Her şey Vahdetle başladı.
Bir-den başladı.
Bir ile başladı.
Problem yoktu.
Gerçek varlık o zaman var oldu.
Ne vakit ki vahdetten kesrete gidildi
işte o zaman;
Okyanusları yutan bu insan, damlada boğuldu.
Bütün problemlerin başında, Bir-i
bırakıp kesrete ve çokluğa dalmayla başladı.
Rahatını isteyen beşeriyet, kesretten
vahdete gitmelidir.
Her şeyi değil, Bir şeyi düşünmelidir.
******************
-Allah varlıkları yaratmadan önce
onların nasıl olacaklarını ve de içlerinden ne derecede değerli insanların
çıkacaklarını biliyor muydu?
Elbette bilmemesi düşünülemez.
Her hangi bir alandaki bir usta bile
yapacağı bir şeyin ham maddesinden nelerin, nasıl olarak çıkacağını elbette
bilir. Şöyle ki;
Bir mobilyacı mükemmel bir mobilya için
hangi çeşit ağaçtan nasıl bir mobilyanın çıkacağını, döküntülerinin ne
olacağını, defolu olanların hangileri olacağını, değer ve kıymetini elbetteki
bilir.
Bir terzinin bile nasıl bir kumaştan,
nasıl bir elbise çıkacağını bilmesine karşı, Allahın da kullarının nasıl
olacağını ve onların içerisinden en değerlisinden en değersizine kadar nelerin
çıkacağını elbetteki daha iyi bilir.
Allah insan kumaşından çıkacak mükemmel
takım hatırına, döküntülere ve onların o takımı tamamlaması hatırına
varlıklarına müsaade etmektedir.
-Allah insanlara şefkatiyle muamele
ediyor ancak adaletiyle değerlendiriyor.
Rahmeti her şeyi kuşatırken, Adaleti de
Rahmetini kuşatmaktadır.
-Hünkarın biri dervişlerin tekkesini
ziyaret eder.
Tekke şeyhi hünkara; Efendim kul yapısı
meyvemi istersiniz yoksa Allah yapısı meyve mi istersiniz?
Allah yapısı der ancak ekşi ve
olmamıştır çünkü aşılanmamıştır.
Kul yapısını verir, güzeldir.
Şeyhde; Allah yapısı ham olanı alıp,
tekkede aşıladıklarını söyler.
*********************
Şeytan hayatımızın her alanına müdahale
etmektedir.
Hayalimize ve rüyalarımıza kadar.
Onu içeriye almamalı.
Hayalimizde bile yer vermemeliyiz.
O girdiği yeri kirletir..
Bozar..
Vahdetten kesrete atar.
-Hz. Adem Allahın nehyini çiğnedi,
Şeytan ise emrini çiğnedi.
Biri affedildi, diğeri ise affedilmedi.
Sebebi ise;
Biri af diledi, diğeri kibre girdi.
Af dilemeyi gururuna yediremedi, sonsuza
dek cezayı yedi.
-Âdem ile Şeytan farkı. Âdem üreten ,
şeytan tüketendir.
İki
nokta arasındaki varlık.. İki noktaya sıkışmış varlık.. Dizginleri ve fişi
başkasının elinde olan varlık.. İki nokta arasında bir cümle olan varlık.. Noktadan
küreye, damladan okyanusa kulaç atan, genişleyen, Android sistemli, kapsamlı
büyüyen, iradesi elinde, Külli irade içerisinde kendisine cüz-i olarak yetki
verilen, irade sahibi bir varlık.
-Yokluk
ile varlık arasında olan mümkün bir varlık.
-Bir
anda; -ya olmasaydım- diye düşünüldüğünde, hakikaten bir boşluk, yeri doldurulamayacak
bir durumda olan bir varlık.. Diğer yandan da bu kadar varlıklar içerisinde
Rahim- Adil- Şefkati Külli, irade sahibi bir yaratıcının beni o kadar varlıklar
içerisinden seçip çıkartması, beni de imtihana tabi tutması, beni de varlık
kategorisi içerisinde değerlendirip bana bir varlık vermesi, bir irade, bir
yetki, en azından bir imkan vermesi, bütün bunlara rağmen fişi başkasının
elinde olan, vanası başkasına bağlı olan, düğmeye basıldığında her şeyi biten
bir varlığın böyle bir yaratıcıyı tanımaması, böyle bir yaratıcıyı inkar edip
reddetmesi, O’nu düşünmemesi, O’nun varlığıyla varlığını devam ettirme
iradesinin gösterilmemesi; eşekten özür dileyerek ifade ediyorum ki, katmerli
bir eşşekliktir.
-100
sene öncesinde yok ve 100 sene sonrasında ne zaman var olacağı, yok olacağı meçhul
olan bir varlık adeta iki nokta arasına sıkıştırılmış, varlığıyla yokluğu
arasında hareket etmesinin dışında, orada bile sınırlı bir harekete memur olan
bir insanın varlığını bir düşününüz ancak O’nun varlığı gerçek varlık sahibinin
varlığı ile vardır, varlığı ile bir değer ifade eder.
-Benim
varoluşum vazgeçilmez oluşumdan dolayı değil, Rabbimin beni unutmayışından, Zatı
ile Ezeli – ebedi olduğu gibi, İlmi ile, İradesiyle, Kudretiyle de benim
varlığımı bilmesi ve beni unutmaması adeta yokluktan beni çıkarıp varlık
âlemine getirmesi kendisi için yokluk olmayan bir varlıktan beni vücuda
çıkartması…
Bu
insanoğlu dünya hayatında kazanmış olduğu üç beş kuruşun, bir evini, bir
arabasını kaybettiğinde gayet hüzünlenir. Bir de düşününüz ki; hayat boyunca
kazandığını ölümü ile tekrar var olmama düşüncesi ile kaybettiğini evet bir
düşününüz…
Sahip
olduğu eşini, sahip olduğu çocuklarını, kendisi için ifade edilen geleceğini kaybettiğini
düşününüz. Bunların unutulduğunu, var edilmeyeceğini, öncesi ile de var
olmadığı gibi sonrasıyla da var olmayacağı düşünüldüğü zaman tam bir dehşet,
yokluğunda cehennemin kat kat derece ötesinde, Cehennemi bile arattıracağı
hakikaten azab içerisinde bir azaptır.
BELASINI
ARAYAN İNSAN
Belasını
arayan insan…
Ruhen
ruhlar alemindeki sözleşmede kendisine – Elestü bi Rabbiküm-
-Ben
sizin Rabbiniz değil miyim?
Olumsuz
sorusuna, evet anlamına gelen Neam ve Ecel demeyip, Gramer gereği olumsuzca
ifade edilen soruya olumlu cevabı ifade eden –Belâ- yani evet dedi.
İlk
Belâ yükünü de yüklenmiş oldu.
Öyle
bir yük ki, kâinatın ötesinde bir yük.
Tatlı
bela…
Acı
meyvenin tatlı sonucu.. Yasak meyve..
Kendi
yükünü yüklendiği gibi, kâinatın yükünü de yüklenmiş, Evlilik ile bir
başkasının yükünü omuzuna almış ve yeni hayatları da zayıf omuzuna
yüklenmiştir.
İş
yükü..
Çocuk
yükü..
Torun
yükü..
Mal
yükü..
Yemek
yükü..
Daha
ne yükler…
O
kadar çok yükler ki; insanın dışındaki hiç bir varlığın yüklenemeyeceği ağır
bir yük..
Riski
büyük.
Kaybetmek
veya kazanmak…
Ebedi
kayıp veya ebedi kazanç…
-Gelen
belaya şükretmemeli çünkü artar, sabredemez.
Belki
hamdet çünkü hamd sıkıntı ve rahat içindir.
Belânın
neticesi hamddir.
-“ Cenab-ı
Hakk’ın büyük bir saltanat dediği ahiret mülkünü sen de yüce tut! Sen de çok
iyi biliyorsun ki dünya ve içindekiler çok az ve değersiz şeylerdir. Hayat kısa,
dünyadaki nimetlerin devamı kısa ve çok azıcık bir süredir. Sonra bizler
kalkıyoruz bu azın azını elde etmek ve azıcık bir süre onunla birlikte olmak
için canımızı ve malımızı seferber ediyoruz. Bir kısmımız bunu elde ediyor, bir
kısmı elde edemiyor elde edenlere imreniyor. Onu elde etmek için canını ve
malını tehlikeye attığına hiç bakmıyorlar.”[1]
-“…
Şunu bilmelisin: Bu dünya asla baki değildir. Ya sen onu terk edeceksin, ya da o
seni terk edecek! Hasan (r.a.) der ki: “Dünya nimetleri devam etse de senin
hayatın bir gün sona erecek. O halde dünya hayatı peşinde koşmanın ve çok
değerli ömrünü onun peşinde harcamanın ne anlamı var?”[2]
Bir kimsenin çok kıymetli ve nefis bir
mücevheri olduğunu düşünelim. Bunu yüklü bir
bedel
karşılığında satması mümkün iken götürüp birkaç kuruşa satsa; bu davranış o
kişi
için büyük bir zarar ve muazzam bir aldanma olmaz mı? Aynı zamanda bu davranış himmetinin
(emeğinin) düşüklüğüne, görüşünün zayıflığına ve aklının kıt olduğuna delalet
etmez mi?
İşte
bir kulun alemlerin Rabbinden alacağı rıza, mükafat, övgü ve sevap ile yetinmeyerek
bunun yanında insanlardan elde edeceği övgü ve dünyalıklar, milyonlara hatta dünya
ve içindekilerden daha fazlasına nisbetle bir kuruş kadar bile değer ifade
etmez.
O halde, şu değersiz dünyalıklar karşılığında Allah Teala’nın Yüce ve değerli
ikramlarını
kaybetmek apaçık bir aldanış değil midir?
Eğer
bu değersiz dünyalıklar sana mutlaka gerekli ise, sen yine de ahirete yönel;
göreceksin
ki dünya da peşinden gelecektir. Sen sadece Rabbinin rızasını talep et, o