Soruşturma kapsamında Mali Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğünce hazırlanan fezlekede, CİMER’e iletilen ihbardaki şu ifadelere yer verildi:
“Eski PKK hükümlüsü ve şu anki İYİ Parti üyesi Reyap Hastanesi yenidoğan yoğun bakım doktoru Fırat Sarı ve İlker Gönen SSK’yı dolandırmaktadır.[1]
-Onlarca çocuğun ölümüne ve sakat kalmasına sebep olan Yenidoğan çetesi, bir PKK terör örgütü uzantısıdır.
Onlara sahip çıkıp destekleyenler bir düşünsün.
Düşüncesini yitirmemiş, düşürmemiş ve kaybetmemişse.[2]
-Aslında bütün bunlar kendi inançlarının daha doğrusu inançsızlıklarının gereğini yapıyorlar.
Taraflarını belirleyip gösteriyorlar.
İşte insan bozulursa böyle oluyor.
1980 yılının sonlarında da doğum hastanelerinde çocukların değiştirildiği şayiası yaygındı.
**************
Güya masumca PKK’nın 6 milyon oyu var, diyerek bir yandan meşrulaştırılırken, diğer yandan iç ve dış desteklemelerle palazlandırılan sosyalist, güya Kürt terör örgütü PKK, gittikçe topluma yayılmaya, problemleri artmaya başlıyor.
Tıpkı temizlenip tedavi edilmeyen kanser urunun, büyüyerek vücudu sarması gibi.[3]
Toplum vücudu giderek yenidoğan çetesinin bilinen yirmi kadar ölümüne sebep olduğu yeni doğan ve sakat kalan çocuklar, Diyarbakır’da öldürülen Narin kız ve neredeyse her gün duyduğumuz çete, örgüt, uyuşturucu ve dolandırıcılık gibi faaliyetler.
Bünye hasta.
Maddi manevi.
Ciddi, ahlaki, mânevî, hukuki güçlü bir güce ihtiyaç vardır.
Başta hukukun bu milleti taşıyacak güçte olması gerekir.[4]
Millet arkasında güvenilir ve güçlü olarak devleti ve devletin gücünü görmeli.
Devlette bunu göstermelidir.
Büyüyen devletin gücü vatandaşa da yansımalıdır.
Elbette Bugünkü Türkiye dünkü Türkiye değil.
Maddi ve manevi.
Bu kadar kusmukların çıkması da bundan.
Ancak oyun ve oyuncular hala aktif.
Maddi yatırımların yanında insana ve manevi yatırıma hız verilmelidir.
İdealist, bilinçli ve şuurlu nesillerin yetiştirilmesine ağırlık verilmelidir.
Ehli sünnet odaklı cemaatlerden de istifade ile bu proje hızlandırılmalıdır.
Gelecekten ümitsiz değiliz.
Ümit varız.
“Ümit var olunuz. Şu istikbal inkılâbı içinde, en yüksek gür seda İslam’ın sedası olacaktır!”
İnsanlık bu dünyaya kafile kafile Ruhlar aleminden gelir, oluşturduğu veya katıldığı kendi kafilesiyle beraber sonsuzluk yoluna, sonsuzluk yolcusu olarak devam eder.
Herkes kendi kafilesini, yolunu ve yoldaşını seçer.
-Hadis-i Şerif’te buyurulmaktadır ki. “El-mer’u mea men ehabbe” yani “Kişi sevdiği ile beraberdir.”
Onun içindir ki; Hacı hacıyı Mekke’de, derviş dervişi tekkede, Berduş berduşu da meyhanede bulurmuş.
Allah herkesi sevdiği ile eylesin. Bu dünyada kim kiminle ise, onu seviyor ise, ahirette de onunla etsin.
Musa’ya tabi olanları Musa ile, Firavuna tabi olanları firavun ile, Efendimiz Aleyhissalatu Vesselam’ı sevenleri O’nun ile, Ebu Cehil’i Sevenleri de onun ile Cenabı Hak beraber eylesin.
Münafıklık yapıp da münafıkane bir şekilde olanları da münafıklarla beraber eylesin. Öyle ki mesela bugün meyhanede olan bir insana Tekke cehennem gibi gelir. Tekke’de olan bir insana da meyhane cehennem gibi ve yakıcı gelir.
Aynen onun gibi bu dünyada bazıları için Cehennem Cennet iken, bazıları için Cennet cehennemdir. Onun için cehennem gibi görmüş olduğumuz bir hayatı, bir başkası ister münafıklığından dolayı olsun, ister öyle bilmiş olduğundan dolayı olsun, kendi cennetini öyle eder.
Ne yapalım Allah herkesi sevdikleriyle haşretsin, mahşerde onlarla beraber etsin. Ahirette onlarla etsin.
Yani firavunu seviyorsa, firavuncukları seviyorsa, asrın firavunlarını seviyor ise, Elbette Cenabı Hak onları o sevdikleriyle beraber etsin. Zaten mesela kanalizasyon faresini saraya götürseniz feryat eder. Çünkü onun dünyası kanalizasyondur. Oradan ve onunla zevk alır.
-Kuranı Kerimde İsra 84.ayette”Herkes kendi tinet ve karakteri doğrultusunda hareket eder kimin daha doğru yolda olduğunu Elbette Rabb’in daha iyi bilir.”
Münafığı da bilir, Mümine de bilir, kafiri de bilir, fasıkı da bilir.
Cenab-ı Hak hepsini bildiği içindir ki, bu dünyada kim kiminle ise, ahirette de o onunladır ve onunla da olması elbette ki kaderin de hikmetindendir. Mantığın da bir gereğidir.
Allah herkesi sevdiği ile beraber etsin. Firavunu sevenleri firavunla, Musa’yı seveni Musa ile beraber eylesin.
@@@@@
“Bi -tarafane hareket tarafı muhalifi iltizamdır” ifadesi, Osmanlıca kökenli bir deyim olup, “Tarafsız hareket etmek, muhalif tarafı desteklemektir” anlamına gelir. Bu ifadede, bir konuda tarafsız kalmaya çalışmanın bile aslında dolaylı olarak bir tarafa fayda sağlayacağı ya da muhalif tarafa destek olacağı ima ediliyor.
Tarafsız kalan, kararsız kalır.
Bu durum kararlı olmamanın ve yanlışı değiştirmemenin bir zafiyeti işaretidir.
Kararsızlık zayıflıktır.
Hedefsizliktir.
Yanlışa yatkınlıktır.
Mücadelede yetersizliktir.
Sorumluluktan kaçmaktır.
Adalete değil, zulme yatkınlıktır.
Krizleri ve yanlışları kabuldür.
Çözüm odaklı ve çözümden yana olmamaktır.
@@@@@@@@@
Maalesef tarafsızlık hatta İslam düşmanlığı adına çok taraftar olundu.
Mecliste;” Hristiyan mı olalım, Müslüman mı kalalım? Tartışması yapıldı.
Mahmut Esat Bozkurt;” Hristiyan olalım. Bunu anayasaya yazalım, dedi.[2]
-100 senede geçse tinet ve karakter hiç değişmiyor.[3]
Düşmanın bile cesaret edemediği saldırılara bunlar hangi tinetle Müslüman memleketinde bu arsızlığı gösterebiliyor?
Kanlı 12 Eylül’ün kansızlıklarından, bugün Türkiye’de oluşturulan kirli menfaat ortaklıklarına kadar. Bir araya gelinmektedir.[5]
-İşgalci terör devleti, 7 Ekim sonrasında Gazze’de 902 aileyi, tüm fertlerini katlederek yok etti. Filistin Hükümeti’nin açıkladığı verilere göre, bin 364 aileden tek, 3 bin 472 aileden ise yalnızca iki fert hayatta kalmayı başardı.[6]
İslam’ın Işığında Aile Bireylerinde Sorumluluk ve Mutluluk
Aile, Toplum hayatının temeli olup İslam dininde kutsal bir müessese olarak kabul edilir ve aile bireylerinin birbirlerine karşı olan görev ve sorumlulukları, huzur dolu bir yaşamın temel taşını oluşturur. İslam, aile içinde sorumluluk ve mutluluğun nasıl sağlanacağına dair rehberlik eder. Kur’an-ı Kerim ayetleri ve Peygamber Efendimiz ‘in (SAV) hadisleri, bu konuda bize ışık tutar. Kur’an ve sünnete uygun kurulan ve devam eden aile Allah’ın koruması altındadır. Zaten bizim kültürümüzde aile kurulurken “Allah’ın emri ve peygamberin kavliyle” diye kurulur. Maalesef ki bu akite göre de devam etmediği İslam dışı haller düğünden itibaren başladığı için aile mutlulukları sürmüyor, evlilikten birkaç ay sonra anlaşmazlıklar başlıyor.
Dinimiz, aile bireylerinin birbirlerine karşı dürüst ve adil olma sorumluluğunu hatırlatır. Her bireyin, doğru ve hakkaniyetli bir şekilde davranarak ailenin huzuruna katkıda bulunması gerekmektedir. Aile içindeki huzur, bireylerin birbirlerine olan saygısı ve sevgisi ile sağlanır. Kitabımız bütün aile bireylerinin birbirlerine karşı görev ve sorumluluklarını en iyi şekilde belirlemiş. Bizim sahibimiz (Malikül Mülk), yaratanımız, kimin görev ve gücünün ne olduğunu en iyi bilen olduğu için görev ve sorumlulukları belirlemiştir. Lakin günümüz insanları Rabbimizin belirlediği ve sünnet olan kurallara göre değil de nefis ve heveslere göre kendi kurallarını koyduğu için Maalesef Rahmet ve inayet kalkıyor sonunda dramatik üzücü aile halleri ortaya çıkıyor. Hz. Muhammed efendimiz zaten yuva kurulurken eş seçilirken “SİZ DİNİ GÜZEL OLANI SEÇİNİZ” diye emrediyor, buna ne derece uyulduğu hali hazırdaki aile vakalarından belli.
Eşler arasında sorumluluk ve adalet, İslam dininde önemle vurgulanan bir konudur. Peygamber Efendimiz (SAV) bir hadisinde şöyle buyurmuştur: “Sizin en hayırlınız, ailesine karşı hayırlı olandır. Ben aileme karşı hayırlı olanınızım.” (Tirmizi, 11) Yine Veda hutbesinde Efendimiz (SAV) kadın ve erkeği birbirine emanet kılmış, birbiri üzerinde hakları olduğu özellikle vurgulanmıştır. Ayrıca Kitabımız Kuranda Rabbimiz, kadın ve erkeğin görev ve sorumluluklarını belirtmiş Sünnette de efendimiz örnek vakalarla kendi kızı Fatma validemizden Hz Ali efendimizden örneklerle aile huzurunu bu konuda iki taraf ailelerin görev ve sorumluluklarını belirlemiştir. Bu hadis, eşlerin birbirlerine karşı olan sorumluluklarını ve iyi davranmaları gerektiğini hatırlatır. Eşler arasındaki sevgi, saygı ve anlayış, aile içindeki mutluluğun temel taşlarıdır. Birbirlerine destek olan eşler, ailelerini daha güçlü ve mutlu kılarlar.
Çocukların terbiyesi ve onlara doğru yolu göstermek, İslam dininde ebeveynlerin önemli sorumluluklarındandır. Peygamber Efendimiz (SAV) şöyle buyurmuştur: “Hiçbir baba, çocuğuna güzel terbiyeden daha üstün bir hediye veremez.” (Tirmizi, 33) Bu hadis, ebeveynlerin çocuklarını iyi bir şekilde yetiştirme sorumluluğunu vurgular. Çocuklara güzel ahlak, doğru davranışlar ve dini bilgiler öğretmek, aile mutluluğuna katkıda bulunur. İyi yetişmiş çocuklar, toplumun da geleceğine ışık tutar ve ailelerinin gurur kaynağı olur. Kuran ve sünnete göre değil de Seküler anlayışa göre Kuran ve Sünnetten habersiz sadece dünya için yetiştirilen, akademik başarı gözetilirken, maneviyatı ve Ruhu boş bırakılan çocuklar ileride hem aile hem de toplumun saadetine hiçbir katkı verememekte ve maalesef ahiret hayatı da tehlikeye sokulmaktadır.
Mutlu bir aile için sevgi ve merhamet esastır. Kur’an-ı Kerim’de Rum Suresi 21. ayette şöyle buyrulmaktadır:” O’nun varlığının delillerinden biri de, size kendi cinsinizden eşler yaratmasıdır ki onlarla huzur bulasınız. Ve aranıza sevgi ve merhamet koymuştur. Doğrusu bunda, düşünen bir toplum için elbette ibretler vardır.” (Rum, 30/21) Bu ayet, eşler arasındaki sevgi ve merhametin önemini vurgular. Sevgi ve merhamet, aile içinde mutluluğun anahtarıdır. Eşlerin birbirlerine olan sevgi ve merhameti, çocuklara da yansır ve bu duygular aile içinde gerçek huzur kaynağı olur.
Netice olarak insanın sahibi ve Malikül Mülk olan Rabbimiz, İnsanların en seçkini ve “HABİBİM” dediği Hz. Muhammed ile (SAV) ailenin nasıl kurulması gerektiğini, aile bireyleri arasındaki görev ve sorumlulukları en güzel şekilde göstermiş ve emretmiş, dünya ve ahiret saadetinin kaynağı olarak göstermiştir. Ne var ki her alanda olduğu gibi İman zaafiyeti burada da etkisini göstermiş Efendimizin (SAV) “BÜYÜK CİHAD” olarak belirttiği nefis mücadelesi” ni yapamayan çoğu toplum kesimi ve aileler; kuralları, ego, nefis ve Seküler dünyanın gereklerine göre belirlediği için günümüz aile sıkıntıları, olumsuzlukları oluşmuştur. Analar babalar sahipsiz mağdur, mahsun kalmış. Bayramlar sevinç kaynağı, uhuvvet günleri olması gerekirken hüzün günleri olmuştur. Yıllar önce ana baba şefkatinden mahrum kalan çocuklar, büyüyüp Seküler dünyaya dalınca ana- baba sevgisini saygısını, vefayı unutmuş aslında temelde ebeveynlerin yetiştirdiği tarz olan dünyaya yönelmiş, dünya işlerinden ana- babaya zaman kalmamış, Ana- Babalar da (eğer bulabilirse) Huzur evlerine veya yalnızlığa mahkûm olmuşlardır.
Bütün bu olumsuzlukların hüznün çaresi; buna sebep olan hayat tarzından vaz geçip RABBİMİZİN emrettiği ve habibiyle gösterdiği tarza dönmektir. Yaratılanın nasıl mutlu olacağını en iyi Yaratan ve sahibi bilir. O zaman onun kuralları Toplumda ve temeli olan ailede hâkim olmalı. Kısaca Aile mutluluğu için, ailede HâKİM ve HAKEM Rabbimiz ve Efendimizin (SAV) model ve örnek hayatı olmalıdır. “KALPLER ANCAK VE ANCAK ALLAHI ANMAKLA (Onun emirlerine göre yaşamakla) mütmain olur huzur bulur mutlu olur.
Rabbimiz; Ailelerimizi emirlerine göre oluşturmayı emirlerine ve habibinin sünnetine göre yaşamayı nasip etsin. Bekarlarımıza buna uygun yuva ve evlilik nasip etsin. Eşlerimiz ve çocuklarımızı göz aydınlığı ve Hayrul halef eylesin. İmtihanımızı kolay, başarılı ve saadeti dareynle neticelendirsin. Nefis ve Şeytanın şerrinde muhafaza eylesin.
Derece ve dereke. Çukur ve Tepe bu dünyaya gelen herkes kendi eşini ve dengini arıyor. Kendi dengini ve eşini bulduktan sonra bu dünyadan onunla gidiyor.
Burada beraber olduklarıyla ebedi alemde de beraber oluyor.
Çukurdakilerle tepedekiler birbirlerinden ayrıştırılıyor. Ayrım yapmayan Allah böylece Kaliteye göre ayrı ayrı ayrıştırıyor.
-İstidrac, aslında keramet ve mucizenin zıddıdır.
Keramet evliyanın göstermiş olduğu olağanüstü durum, Mucize ise peygamberlerin gösterdiği olağanüstü durumdur.
Ancak istidraç ise. Müslüman olmayan kişilerin adeta cehennemdeki yerini ve derecesini daha üstün bir seviyeye çıkartmak amacıyla ve de derekeye indirmek amacıyla göstermiş olduğu olağanüstü durumdur.
Yani bir kâfiri ve bir zalimi Cenab-ı Hak belki dünyada kendisine imkanlar vererekten adeta bir metreden düşme değil de onun o derekesini yükselterek elli yüz metreden, bin metreden düşmesine sebep olan bir durumdur.
Yani o da bir derece basit bir ceza ile cezalandırılma değil, zulmünün kötülüğünün, kabiliyet ve karaktersizliğinin zirve yapmış olması sebebiyle, cehennemdeki durumunun artması. Cezasının artarak 1 metreden değil belki bin metreden düşerek tamamen paramparça olması halidir.
-Haksız bir şekilde belli bir makama gelmiş, belli bir imkânı elde etmiş su-i istimalin, hırsızlık, zulüm, gasp yoluyla belli bir şeyi elde etmiş olan bir insan da, yaptığı o yanlış neticesinde aynı anda bir ceza görmüyor. Ve gittikçe daha da zenginleşiyor, daha da imkanlaşıyor. Makamı daha da yükseliyorsa, bu onun aslında hayrına olan başarısına aid bir durum değildir. Sevinecek bir durum değildir.
Bu onun günahının artmasıyla, cehennemdeki derekesinin, derecesinin ve cezasının arttığını göstermektedir. Çünkü Allah imhal eder ama ihmal etmez. Allah süre verir ancak haşa göz ardı etmez, cezasız bırakmaz.
Tıpkı bir gün öncesinde Karun ve onun sahip oldukları şeye sahip olma arzu ve iştiyakı ve iştahı olan insanların, bir gün sonra onun sarayının yerin dibine batmasıyla istedikleri şeyin ne olduklarını bizzat görmeleri gibi.
-Kasas Suresi 78.82. ayetlerde bu durum şöyle anlatılır;
78﴿ Kārûn, “Bu serveti sahip olduğum bilgi sayesinde elde ettim” diye karşılık verdi. Bilmiyor muydu ki Allah ondan önceki kuşaklardan, ondan daha güçlü ve daha çok servet biriktirmiş kimseleri helâk etmişti. Ama suçluluğu kesinleşmiş olanlara artık günahları sorulmaz!
﴾79﴿ Kārûn gösterişli bir şekilde kavminin karşısına çıkardı. Dünya hayatını arzulayanlar, “Keşke Kārûn’a verilenin bir benzeri bize de verilseydi! Doğrusu o çok şanslı!” derlerdi.
﴾80﴿ Kendilerine ilim verilmiş olanlar ise şöyle derlerdi: “Yazıklar olsun size! İman edip iyi işler yapanlar için Allah’ın mükâfatı daha üstündür. Ona da ancak sabredenler kavuşabilir.”
﴾81﴿ Sonunda biz onu ve evini barkını yerin dibine geçirdik. Artık Allah’a karşı ona yardım edecek adamları olmadığı gibi, kendi kendini kurtarabilecek durumda da değildi.
﴾82﴿ Daha dün Karun’un yerinde olmayı isteyenler bu defa, “Yazıklar olsun bize! Demek ki Allah rızkı kullarından dilediğine bol bol, dilediğine de ölçülü veriyormuş. Allah bize lutufta bulunmuş olmasaydı, bizi de mutlaka yerin dibine geçirmişti. Vah ki vah! Demek inkârcılar iflâh olmazmış!” der oldular. “
-Ondandır ki; Allah her kavme uyarıcı peygamberleri göndermiştir.
Ve her toplumun bir rehberi vardır.
Her kavim için de bir yol gösteren vardır.
“Her kavmin de (Allah’ın emirlerine davet eden bir rehberi), bir Peygamberi var.”[2]
ABD PKK’ya on binlerce TIR silah ve uçak dolusu mühimmat ve askeri eğitim vermektedir.
Ne için?
Belli ki yayılmacı işgal ordusu Suriye’ye giren ve İsrail’e hazırlanan silah ve askeri destek sunulmaktadır.
İşgale yardım amaçlıdır.
Başarılı olunmayan 15 temmuzun bir rövanşıdır.[1]
Suriye’ye rahatlıkla girip mukavemet görmemekte, oradan Irak’a orada bulunan ABD’nin desteğiyle bu işi sürdürecektir.
Hesap büyüktür.
Arzı Mevudun önüne döşenen taşlardır.[2]
İsrail’in Türkiye’yi işgal planının devletin en başında bulunan Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından dile getirilmesi elbette manidar, anlamlı ve de düşündürücüdür.[3]
İsrail’in Türkiye’yi işgal etmeyeceğini veya edemeyeceğini söyleyenler ya cahil, ya ahmak, ya da haindirler.
Zaten işgal edecek olan İsrail’in arkasındaki ABD ve İngiltere’dir.[4]
Sanki şimdiye kadar hiç işgal etmemiş, hiç darbe yapmamış![5]
Hem onca PKK niçin besleniyor?
Piyon olarak kullanmak için.
Hem zaten şimdiye kadar PKK saldırıp işgal etmedi mi?
İşgale çalışmadı mı?
Hem 15 Temmuz bir işgal faaliyeti değil miydi?
Akıllı olmalı, akıllıca düşünmeli.
ABD yüz yıllık Kürt devleti kurma hayalini kuruyor.[6] –-Ta 1400 sene önce haber verilmiş.
50 yıldır lime lime örülen örümcek ağı, bugün kendisini göstermektedir.
İsrail PKK bağlantısı bugün devreye girmekte, ABD ve İsrail’in vadettiği sosyalist Kürt devleti vaadi devreye girmektedir.
Esad’ın yıllar önce içinde barındırıp himaye ettiği Öcalan’a vadedilen sosyalist Kürt devleti, ABD ve Batı materyalizmiyle bir araya geldi.[8]
Kurtlar sofrasını hazır bulan İsrail Esat’tan bir tepki görmeden Suriye’ye giriş yaptı.
Sırada Irak var.
Zaten dağılmış.
Baş, gövde ve ayak farklı ve de ayrı üç başlılık uyumsuzluğu içerisinde.
Yıllardır ABD işgaliyle zemin hazırlanmış, dermanı kalmamış.
Proje İsrail’e zemin ve yol açılmış.
Maddi hesaba göre zorda olsa plan işliyor, işletiliyor.
Ancak, “Yahudiler, (Îsâ’yı öldürmek için) hileye saptılar. Allah’da (Îsa’yı göğe kaldırıp kendilerinden, Îsa’ya benziyen birini hilekârlarına öldürtmekle onlara) hile yaptı, ceza verdi. Allah fenalığa karşı ceza verenlerin en kuvvetlisidir.”,
“(Onlardan bir kısım haham ve devlet adamları) hileye başvurdular, (İsa’yı öldürmeyi plânladılar). Allah da onların hilesini boşa çıkardı. Allah hileleri boşa çıkaranların en hayırlısıdır,”,
” Allah’tan gelen gerçekleri örtbas eden israiloğullarından bir gurup, İsa’yı öldürmek için tuzak kurdular. Allah da onların tuzaklarını boşa çıkardı. Çünkü Allah tuzak kuranların tümünün üstünde güç sahibidir.”[9]
İslam dünyasını ve çocukları vuran ABD’yi de Allah, yüz yılın felaketiyle vuruyor.[10]
Masumlar mükafatını alırken, zalimlerden cezasını buluyor.
Toplumun düştüğü hale bencilliğe yapılan iyiliğin hemen karşılığının Allah tan değil de insandan beklenilmesine bakıyorum da aklıma o eski vefalı sadakatli samimi insanlar geliyor. Üzülüyorum düşünüyorum “biz neden bu kadar değiştik? Neden bu duruma geldik? Biz bu hallere düşecek adam mıydık?” diye sormaktan kendimi alamıyorum. Az tefekkürden sonra cevaplarını yakalamaya başlıyorum Allah’ın izniyle.
Tabii ki bunların ve tüm bozulmaların sebebi İslamî hayattan uzaklaşmamızdır. Çünkü Rabbimizin emirlerine ve Dinimize göre her amel ve iyilik Allah için yapılır. “İyilik yap at denize, Balık bilmezse Halık bilir” gibi güzel erdemler unutuldu. Maalesef Rabbimizin emirlerine göre değil de nefsimize ve modern dünyanın ve sekülerizmin gereklerine göre yaşamaya başladık. Kardeş, komşu, akraba hukukunu, Sılay’ı Rahimi unuttuk. Unuttukça da musibetlere gark olduk.
Çocukluk ve gençlik yıllarımı hatırlıyorum da Akraba ve komşular arasında ne güzel ve karşılık beklemeden yardımlaşma dayanışma vardı. İşi geride kalana tüm komşu ve akrabalar yardıma koşardı. Düğünlerde çok çeşitli yardımlaşmalar vardı; Düğün sahibine çeşitli yiyecekler, koç, koyun, tavuk, kaz götürülür. Ayrıca zarf içinde nakdi yardım yapılır, dahası da yakınları altın takar ve bunlar yazılmadığı gibi unutulurdu. Belki Dini vecibe olarak “başkasına yaptığın iyiliği, başkasının sana yaptığı kötülüğü unut” emri bilinmiyordu ama yaşantı ve Lisan-ı hal durumuna getirilmişti. Hiç unutamadığım hadiselerden birisi; Rahmetli oğlumla köye gitmiştik. Komşu Hediye abla anama çağırdı:” Semahat hanımım biraz sütün var mı?” Anam hemen getirdi bir helke sütü verdi (5-6 kg civarı) Rahmetli oğlum sordu: “Ebe (babaanne) parasını almayacak mısın” Cevap çok düşündürücü:” Oğlum para burada geçmez o şehir yerinde olur” Evet bozulmalar ve Sekülerizm illeti maalesef şehirlerden başlamış zamanla köylere de sıçramıştı.
1987 de ilk tayinimin çıkışından 1997 de Kayseri’ye de 2. Taşınmama rağmen hiçbir taşınmamda komşu ve talebelerim beni yalnız bırakmadı. Herkese 3- 5 eşya taşımak düştü. 1999 da ev taşıdığımı tevafuken gören Temiz yürekli Hüseyin TEMİZYÜREK isimli talebem 15 dk da 10-12 talebe toplamıştı. Benim onlara kıyamayıp çalıştırmak istememe rağmen özveri ve canla başla yardım ettiler. Zamanla modern zannedilen bencil sekiler hayat o hale getirdi ki taşınırken hatta ölürken bile komşu komşuyu görmez selam vermez hale geldi. Hoca taşınıyormuş diye birbirinden duyup yardıma koşan talebeler egonun teknolojinin modern hastalığın bencilliğin kölesi oldu.
Modern zannedilen hayat kardeşleri birbirinden kopardı, düğün takılarını bile listeleyerek karşılık gözetir hale getirdi. Türk- İslam toplumunda çarşıda sokakta arkadaş eş dostla bir şeyler yendiği zaman içlerinden biri öder, diğerleri de gelecek seferi gözetlerdi. O zamanlar duyulan ve şehirlerde başlayan herkesin kendi hesabını ödemesi olan “Alman usulü” tüm toplumu sardı. Hiç bize yakışmayan “Bir kredi kartı 5 kardeşe bedel” sözü toplumu sardı. Kardeşler bile menfaat gözetir ve karşılığını Allah tan değil kuldan bekler hale geldik. Durum bu da peki sebep ne ve çare nedir? Bunu da Ozan’ın dilinden şiirle ortaya koyalım;
Müslümanlar neden böyle perişan? Sebebini sorup arıyor muyuz? Bence bu işin sebebi Müslüman, Acaba farkına varıyor muyuz?
Müslümanlık çünkü adımız bizim. Adımız gibi mi, tadımız bizim? Eksik mi dediniz, kodumuz bizim? Fitnesiz, fesatsız duruyor muyuz?
İslâm’ın şartı beş, İmanın altı. Diyerek işleriz, her türlü HALTI. Aklımıza gelmez toprağın altı.Emaneti sağlam koruyor muyuz?
Esiri olmuşuz malın, servetin. Zinânın, şehvetin, koyu gıybetin. Vatanın, milletin, Dînin, devletin. En ufak işine, yarıyor muyuz?
Bu devirde kimin kötü hâli var? Simdi itin bile özel yalı (öğün yemeği) var. Hepimizin iyi kötü birçok malı var. Fitreyi, zekâtı veriyor muyuz?
Birbirine düşman, zenginle fakir. Birinde hamd eksik, birinde şükür. Hepinizde ayrı, değişik fikir. Birlikte üç adım, yürüyor muyuz?
Elin gözündeki çöpleri tek, tek. Görüp gösteririz, kaçırmayız pek. Kendi gözümüzde mertek var mertek. Biz, bizdeki suçu, görüyor muyuz?
Neyi öğreniyor, neyi duyuyor? Karnı evde, beyni nerde doyuyor? Oğlumuz, kızımız, nasıl büyüyor? Üstüne kol kanat, geriyor muyuz?
Kitabımız Kur’an, ilim kokuyor. Kaç Müslüman, günde açıp okuyor? Okuyan da, işte öyle okuyor! Mânâsına kafa, yoruyor muyuz?
Mademki her nefis, Hakk’tan hediye. Dünya için Hakkı, unutmak niye?Bugün Allah için, ne yaptım diye. Akşam kendimize, soruyor muyuz?
ARİF olan, ham lâf etmez gardaşım. Bir destanla bu dert, bitmez gardaşım. Müslümanım demek, yetmez gardaşım.Müslümanca hayat, sürüyor muyuz?
Bu durumlara düşmemizin temel sebebi: İslam hayatından uzaklaşmamız olduğu gibi düzelmemizin Yeganeyi çaresi Özümüze İslamî yaşantıya dönmemizdir. “KALPLER ANCAK ALLAHI ANMAKLA MÜTMAİN OLUR.
Kitap fuarını nasıl buldun, demesiyle başladı, bu videoyu çekme ve bu yazıyı yazma isteğim.
Bu iki kelime dünyamı açtı.
Herkese hitap eden bir ortam.
Herkes bir şeyleri arıyor.
Kendi dünyalarını açacak anahtarını arıyor insanlar.
Her anahtar her kapıyı açmıyor.
Ya anahtarı kapıya uydurmalı, daha doğru ifadeyle uyarlanması yada kapıyı anahtara.
Herkes kendi zengin sarayına girip, kendisini bulmak için uygun kilidini arıyordu.
Arayanlar bulurdu.
Bulanlarda zaten arayanlardır.
Her yerde olan Rabbisini bulamayanlar, işte o Rabbisini bulamayan, kendisini bilip de iç dünyasını açamayanlardır.
Kalpleri kilitli ve mühürlü olanlardır.
-Fuarda bir zenginlik ve çeşitlilik vardı.
Halının desenleri gibi.
Farklı giysiler gibi.
Farklı yemek zevkleri gibi.
Ancak yine de seçici olunmalıydı.
Yanlış anahtarlar, yanlış kapıları açabilirdi.
Konferansı dinleyenler, kitap imza sırasına girenler.
Hatta dışarıda arabayı koyacak yer bulmakta zorlanınca sevindim.
İnsanların ziyadesiyle ilgisinden dolayı.
İnsanların patates soğanı bırakıp, kitapla uğraşmaları beni memnun etti.
-Risale-i Nur standına vardığımda bir yandan satış, bir yandan da iki gençle yapılan sohbeti görünce bir yandan sevinirken, bir yandan da hislendim.
1970’lerin karanlık dünyasına, Türkiye’sine gittim.
Takipler, hapisler, baskınlar, davalar.
Oluşturulan Korku İmparatorluğu.
O İmparatorluğu oluşturanların çoğu kabirlerinde azap çekiyorlar.
Kalanlarda mahcubiyetleri içerisinde kıvranıp acı sonlarını bekliyorlar.
Millete giydirmeye çalıştıkları dar ve deli gömleğinden dolayı.
Kendisine dar gelen ve maddi manevi gelişen bu millet o gömleği yırtıp çöpe attı.
Olması gerekende o idi.
Zulüm devam etmezdi, etmedi de.
Fakir edebiyatı yapanlar kendileri zengin yaşarken, milleti de maddi manevi fakir bıraktılar.
O dönemler kapandı.
Arada bir cırtlak sesler çıkıp, eski günleri arayanlar çıksa da.
Geçmişin kalıntıları tarafından…
Birkaç dakikalığına dinlediğimde arada ezan okuyunca annesinden bir hatırasını anlattı,
Ezan okununca annem derdi, doğru söylüyor.
Bende ekledim, doğruya çağırıyor ve Kuranı Kerim okuduktan sonra, Sadakallahul azîm yani Allah doğruyu söyledi.
-Özetle:
Dünya bir kovan, insan ise arı.
Mümin bal arısı, Kafir eşek arısı.
Bal üretmeyen mümin, vız vız üretir.
Bal üreten mümin, vahye mazhar arı misalidir.
Senin Rabbin bal arısına şöyle vahyetti: “Dağlardan, ağaçlardan ve insanların kuracakları kovanlardan kendine evler edin.” Nahl. 68.
Bal ise iman ve ibadettir.
İhlas ve samimiyet ise bala değer katan kalitesidir.
Konduğu çiçekler ise hak ve hakikatlerdir.
İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu, dün düzenlediği basın toplantısında, (29 Ekim 2024) 3 bin yıl önce bir savaşta Arap Amâlika kavminin (Amalek) İsrailoğulları’na yaptıklarına atıfla “Tevrat bize Amalek’in sana yaptığını hatırla, der. Evet, biz de hatırlıyoruz ve savaşıyoruz” diyerek İsrail askerlerine 3 bin yıllık Yahudi savaş geleneğinin bir parçası olduklarını belirterek, “Ölümcül düşmanı yenmek ve topraklarımızdaki varlığımızı güvence altına almak [için savaşmak] zorundayız” ifadelerini kullandı.
-“Şimdi git, Amalek’e saldır! Onlara ait her şeyi tümüyle yok et, hiçbir şeyi esirgeme! Kadın erkek, çoluk çocuk, öküz, koyun, deve, eşek hepsini öldür!”[1]
-İsrail devleti, zulüm üzere inşa edilmiş bir devlet ve askerlerinden ibarettir.
Bu zulüm içerisinde olanların dünyanın farklı yerlerinden gelerek İsrail’de toplanmaları imhalarını kolaylaştırılmaktadır.
“Kuşku yok ki iman edenlerin, insanlar içinde en amansız düşmanlarının Yahudiler ve şirk koşanlar olduğunu göreceksin. Yine, onlar arasında iman edenlere sevgi bakımından en yakın olanların da, “Biz Hristiyan’ız” diyenler olduğunu göreceksin. Çünkü bunların içinde (insaflı) keşişler ve rahipler vardır ve onlar büyüklük taslamazlar.”[2]
İran’ın en az itibarla 1993 yılından itibaren bilgi ve belgeye dayalı olarak[4] İsrail’den ziyade, ABD’nin hedefinde olduğunu yazmıştım.
Ancak İsrail İran ve de bunun yayılması halinde Mescidi Aksanın ve de Kâbe’nin tehlikeye girmesidir.[5]
İsrail İran savaşı olması halinde Hedefte Mescidi Aksa ve Kâbe’mi var?
ABD ve İsrail’in İran üzerinde uygulamak istediği planları, hesapları ve projeleri nelerdir?
ABD ve İsrail’in İran üzerindeki politikaları, İran’ın nükleer programı, bölgesel etkisi ve güvenlik tehditleri nedeniyle oldukça karmaşık ve çok boyutlu bir yapıya sahiptir. Bu iki ülke, İran’ı kontrol altına almak ve etkisini sınırlamak amacıyla çeşitli stratejiler ve projeler geliştirmektedir. İşte bu politikaların bazı temel unsurları:
1. Nükleer Programın Sınırlandırılması
Nükleer Anlaşmalar: ABD, 2015 yılında İran ile imzalanan Kapsamlı Ortak Eylem Planı (KOEP) aracılığıyla İran’ın nükleer programını sınırlamayı hedeflemiştir. Ancak, 2018’de Trump yönetiminin anlaşmadan çekilmesiyle birlikte İran’a karşı yeni yaptırımlar uygulanmaya başlanmıştır.
Yaptırımlar: ABD, İran’ın nükleer programına yönelik uluslararası yaptırımları artırarak ekonomik baskı oluşturmayı hedeflemektedir. Bu yaptırımlar, İran’ın ekonomik büyümesini sınırlamak ve nükleer gelişimini durdurmak amacı taşımaktadır.
2. Askeri ve Stratejik Baskı
Askeri Operasyonlar: İsrail, İran’ın Suriye’deki varlığını hedef alarak hava saldırıları düzenlemekte ve İran’ın bölgedeki milis gruplara (Hizbullah gibi) sağladığı desteği zayıflatmaya çalışmaktadır. Bu tür operasyonlar, İran’ın bölgedeki etkisini azaltmayı amaçlamaktadır.
Askeri Koalisyonlar: ABD, İran’a karşı bölgedeki müttefikleriyle birlikte askeri işbirlikleri geliştirmekte; Suudi Arabistan, BAE gibi ülkelerle stratejik ortaklıklar kurarak İran’a karşı ortak bir cephe oluşturmaya çalışmaktadır.
3. İstihbarat ve Siber Savaş
İstihbarat Paylaşımı: ABD ve İsrail, İran’a yönelik istihbarat paylaşımında bulunarak ortak operasyonlar düzenlemekte ve İran’ın askeri hareketlerini izlemekte; bu sayede stratejik avantaj elde etmeyi hedeflemektedir.
Siber Saldırılar: İran’ın nükleer tesislerine yönelik siber saldırılar, İsrail’in en önemli stratejilerinden biridir. Bu tür saldırılarla, İran’ın teknolojik ilerlemesi hedeflenmekte ve nükleer programı sekteye uğratılmaya çalışılmaktadır.
4. Ekonomik Yaptırımlar ve İzolasyon
Kapsamlı Yaptırımlar: ABD, İran’ın petrol ve enerji sektörünü hedef alan yaptırımlar uygulamakta; bu durum İran ekonomisini zor bir duruma sokarak halk arasında hoşnutsuzluk yaratmayı hedeflemektedir.
Uluslararası İzolasyon: ABD, diğer ülkeleri İran ile ekonomik ilişkilerini kısıtlamaya teşvik ederek, İran’ı uluslararası alanda izole etmeye çalışmaktadır.
5. Bölgesel Etki ve Stratejik Hamleler
Bölgedeki Müttefiklerle İşbirliği: ABD, İran’ın bölgedeki nüfuzunu sınırlamak için Suudi Arabistan ve BAE gibi ülkelerle stratejik işbirliği yapmakta; bu ülkelerin İran’a karşı daha aktif bir politika izlemelerini sağlamaktadır.
YPG ve Kürt Gruplara Destek: ABD, Suriye’deki YPG’ye destek vererek İran’ın nüfuzunu azaltmayı hedeflemekte; bu durum Türkiye ile ilişkilerde de zorluklar yaratmaktadır.
6. İran İçindeki Muhalefetle İlişkiler
Muhalefet Gruplarına Destek: ABD, İran içindeki muhalefet gruplarını destekleyerek, İran hükümetine karşı iç baskı oluşturmayı hedeflemektedir. Bu bağlamda, medya ve finansal destek sağlamak gibi stratejiler kullanılmaktadır.
Rejim Değişikliği: ABD, İran’da siyasi değişim için çeşitli senaryolar geliştirmekte; ancak bu tür girişimler, yerel dinamikler nedeniyle karmaşık ve tehlikeli bir hal alabilmektedir.
7. Kültürel ve Bilgi Savaşları
Kültürel Etki: ABD, İran halkı üzerinde kültürel etki yaratmayı hedeflemekte; bu çerçevede, sosyal medya ve dijital platformlar aracılığıyla bilgi savaşları yürütmektedir.
Propaganda Faaliyetleri: İran hükümetinin eleştirisini artırmak ve halkı bilinçlendirmek amacıyla medya ve iletişim araçları üzerinden propaganda faaliyetleri yürütülmektedir.
8. Diplomatik İlişkiler ve Ara Buluculuk
Düşük Profilli Diplomasi: ABD, İran ile diplomatik kanalları açık tutmaya çalışarak, gerektiğinde müzakere imkânlarını değerlendirir. Ancak bu müzakereler, karşılıklı güvensizlik ve farklı çıkarlar nedeniyle sık sık kesintiye uğramaktadır.
Uluslararası Destek: ABD, İran’a karşı uyguladığı politikaları uluslararası alanda meşrulaştırmak amacıyla diğer ülkelerin desteğini aramaktadır.
Sonuç
ABD ve İsrail’in İran üzerindeki planları, İran’ın nükleer programını durdurma, bölgedeki etkisini azaltma ve stratejik istikrarı sağlama hedeflerine yöneliktir. Bu politikalar hem askeri hem de ekonomik baskı unsurları içermekte; aynı zamanda istihbarat ve siber savaş stratejileriyle desteklenmektedir. Ancak, bu politikaların uzun vadede ne kadar etkili olacağı ve bölgedeki dinamikleri nasıl etkileyeceği belirsizliğini korumaktadır.
ABD ve İsrail’in Türkiye üzerinde uygulamak istediği planları ve projeleri nelerdir?
(Yapay zekanın cevabı)
ABD ve İsrail’in Türkiye üzerindeki politikaları, Türkiye’nin jeopolitik konumu, ekonomik potansiyeli ve bölgesel etkisi nedeniyle önemli bir yere sahiptir. Bu ülkeler, Türkiye ile olan ilişkilerini çeşitli stratejik çıkarlar ve hedefler doğrultusunda şekillendirmektedir. İşte ABD ve İsrail’in Türkiye üzerindeki planları ve projeleri:
1. Güvenlik ve Askeri İş birliği
NATO ve Askeri Ortaklık: Türkiye, NATO üyesi olarak, ABD ve diğer NATO ülkeleri ile askeri iş birliği yürütmektedir. Bu çerçevede, ABD’nin Türkiye’deki askeri üsleri (örneğin, İncirlik Üssü) stratejik bir öneme sahiptir. ABD, Türkiye ile ortak askeri tatbikatlar ve eğitim programları düzenlemektedir.
Terörle Mücadele: ABD, Türkiye’nin PKK ve onun Suriye’deki uzantısı YPG ile mücadelesinde destek vermekte, ancak YPG’yi terörist bir örgüt olarak görmemektedir. Bu durum, iki ülke arasında zaman zaman gerginliğe yol açmaktadır.
2. Enerji Politikaları
Enerji İş birliği: Türkiye, enerji geçiş yollarının önemli bir parçasıdır. ABD, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki doğalgaz kaynaklarını kullanmasını teşvik ederek enerji güvenliğini artırmayı hedeflemektedir. Bu bağlamda, Türkiye’nin enerji kaynaklarını çeşitlendirmesi ve Rusya bağımlılığını azaltması desteklenmektedir.
İsrail ile Enerji İş birliği: İsrail, Doğu Akdeniz’deki doğalgaz kaynaklarını Türkiye üzerinden Avrupa’ya ihraç etme planları yapmaktadır. Bu tür projeler, iki ülke arasında ekonomik ve diplomatik ilişkilerin geliştirilmesine katkı sağlayabilir.
3. Bölgesel Denge ve Diplomatik İlişkiler
Bölgesel Denge: ABD, Türkiye’nin Ortadoğu’daki rolünü, özellikle İran ve Rusya gibi rakip güçlerle olan ilişkilerini dengelemek için kullanmayı hedeflemektedir. Türkiye, bölgedeki güç dengelerini etkileme kapasitesine sahip bir aktör olarak görülmektedir.
İsrail ile Normalleşme: Türkiye, İsrail ile ilişkilerini normalleştirme çabaları içinde olmuştur. İki ülke arasındaki ticari ve diplomatik ilişkilerin geliştirilmesi, bölgesel güvenlik ve istikrar açısından önemlidir.
4. İnsan Hakları ve Demokrasi Girişimleri
Demokrasi ve İnsan Hakları: ABD, Türkiye’de insan hakları ve demokrasi konularında reformlar yapılmasını teşvik etmektedir. Bu çabalar, Türkiye’nin iç siyasetine doğrudan etki etmeye çalışmakta ve zaman zaman iki ülke arasında gerginliğe neden olmaktadır.
5. Ekonomik İlişkiler
Ticaret ve Yatırımlar: ABD ve İsrail, Türkiye ile ekonomik ilişkilerini güçlendirmek istemektedir. Bu bağlamda, ticaret hacmini artırmak, yatırımları teşvik etmek ve Türkiye’nin ekonomik kalkınmasına katkıda bulunmak amacıyla çeşitli projeler geliştirmektedir.
Teknoloji ve İnovasyon: ABD ve İsrail, Türkiye’de teknoloji ve inovasyon alanında işbirliği yapma potansiyelini değerlendirmekte; özellikle savunma sanayinde Türkiye’nin yerli üretim kapasitelerinin artırılması hedeflenmektedir.
6. Siber Güvenlik ve İstihbarat İşbirliği
Siber Güvenlik İşbirliği: ABD, Türkiye ile siber güvenlik alanında işbirliği yaparak, siber tehditlere karşı ortak stratejiler geliştirmeyi hedeflemektedir. Bu durum, iki ülkenin istihbarat paylaşımını ve güvenlik iş birliğini artırmasına olanak tanımaktadır.
İstihbarat İş birliği: Türkiye, ABD ile istihbarat paylaşımı yaparak terörle mücadele ve bölgesel güvenlik konularında daha etkili olmayı hedeflemektedir. Ancak, bu iş birliği zaman zaman politik farklılıklar nedeniyle zorluklarla karşılaşabilmektedir.
7. Kürt Sorunu ve Siyasi Dinamikler
PKK ve YPG Meselesi: ABD’nin YPG’ye verdiği destek, Türkiye ile ABD arasında önemli bir gerilim kaynağıdır. Türkiye, YPG’yi PKK’nın bir uzantısı olarak görmekte ve bu durum, Türkiye’nin iç güvenliğine yönelik tehdit olarak algılamaktadır. ABD, bu konuda Türkiye’nin endişelerini dikkate alarak dengeli bir yaklaşım sergilemeye çalışmaktadır.
Siyasi Destek: ABD, Türkiye’nin içindeki siyasi gruplar ve muhalefet ile ilişkilerini yönetmeye çalışmakta, bu durum Türkiye’nin iç dinamiklerini etkileme çabalarını içermektedir.
8. İsrail’in Güvenlik Politikaları
Bölgesel Güvenlik ve İstikrar: İsrail, Türkiye ile güvenlik iş birliği yaparak, İran, Hizbullah ve diğer gruplara karşı ortak stratejiler geliştirmeye çalışmaktadır. Türkiye’nin bölgedeki etkisini artırması, İsrail’in güvenliğini sağlama amacıyla önemli bir unsurdur.
Barış Süreci ve Diplomatik İlişkiler: İsrail, Türkiye ile ilişkilerini güçlendirerek, Filistin sorunu ve bölgesel güvenlik konularında iş birliği yapmayı hedeflemektedir.
Sonuç
ABD ve İsrail’in Türkiye üzerindeki planları ve projeleri, stratejik işbirlikleri ve güvenlik politikaları çerçevesinde şekillenmektedir. Bu ilişkiler, Türkiye’nin jeopolitik konumu ve bölgedeki dinamiklerle etkilenmekte; zaman zaman iç ve dış politikadaki farklılıklar nedeniyle gerginlikler de yaşanabilmektedir. Hem ABD hem de İsrail, Türkiye ile olan ilişkilerini güçlendirmek ve bölgesel istikrarı sağlamak amacıyla çeşitli stratejiler geliştirmektedir.
ABD ve İsrail’in Ortadoğu’da ve İslam ülkelerinde uygulamak istediği planları ve projeleri nelerdir?
ABD ve İsrail’in Ortadoğu ve İslam ülkelerine yönelik politikaları, stratejik çıkarlar ve güvenlik endişeleri doğrultusunda şekillenmektedir. Bu politikalar, bölgedeki jeopolitik dinamikleri, enerji kaynaklarını ve güvenlik tehditlerini göz önünde bulundurarak farklı boyutlarda ilerlemektedir. İşte ABD ve İsrail’in uygulamak istediği bazı ana planlar ve projeler:
1. Bölgesel Güvenlik Stratejileri
İsrail’in Güvenliği: ABD, İsrail’in güvenliğini sağlamak için askeri yardımlar ve teknoloji transferleriyle desteklemekte; İsrail’in askeri kapasitesini artırmak için çeşitli stratejiler geliştirmektedir. Özellikle İran’ın nükleer programı ve bölgedeki milis güçlerin faaliyetleri karşısında, ABD ve İsrail birlikte hareket ederek savunma sistemlerini güçlendirmeye çalışmaktadır.
Terörle Mücadele: Hem ABD hem de İsrail, terör grupları (Hizbullah, Hamas, DAEŞ gibi) ile mücadele etmek için ortak operasyonlar düzenlemekte ve istihbarat paylaşımında bulunmaktadır.
2. İran’ın Nüfuzunu Sınırlama
Nükleer Anlaşmalar: ABD, İran’ın nükleer programını sınırlamak amacıyla 2015’teki nükleer anlaşma sürecine katılmış, ancak Trump yönetimi 2018’de bu anlaşmadan çekilmiştir. Bu durum, İran’a karşı daha sert yaptırımlar uygulanmasına yol açmıştır. ABD, İran’ın bölgedeki etkisini kırmak için diplomatik ve ekonomik baskı yapmaya devam etmektedir.
İsrail’in Askeri Operasyonları: İsrail, İran’ın Suriye’deki varlığını ve Hizbullah’a sağladığı destekleri zayıflatmak amacıyla hava saldırıları düzenlemekte ve siber operasyonlar gerçekleştirmektedir.
3. Bölgesel İttifaklar ve Normalleşme Süreçleri
İbrahim Anlaşmaları: 2020’de ABD’nin aracılığıyla imzalanan bu anlaşmalar, İsrail ile BAE, Bahreyn, Sudan ve Fas gibi ülkeler arasında normalleşmeyi sağlamıştır. Bu süreç, bölgedeki diplomatik ilişkileri güçlendirmek ve İran’a karşı ortak bir cephe oluşturmak amacı taşımaktadır.
Stratejik Ortaklıklar: ABD, Suudi Arabistan ve Mısır gibi geleneksel müttefikleriyle ilişkilerini güçlendirerek bölgedeki güç dengesini kontrol etmeyi hedeflemektedir. Bu ülkelerle yapılan askeri iş birlikleri, karşılıklı güvenliği artırmayı amaçlamaktadır.
4. Enerji Politikaları
Enerji Güvenliği: ABD, Ortadoğu’nun zengin enerji kaynaklarını kontrol etmek ve bu kaynakların güvenliğini sağlamak için askeri varlığını sürdürmektedir. Suudi Arabistan gibi ülkelerle olan ilişkiler, petrol ve doğalgaz akışlarının güvenliğini sağlamak amacıyla kritik bir öneme sahiptir.
İsrail’in Enerji İhtiyaçları: İsrail, Doğu Akdeniz’deki doğalgaz rezervlerini keşfederek enerji bağımsızlığını artırmakta ve bu kaynakları Avrupa’ya ihraç etme hedefi gütmektedir. Bu durum, bölgedeki enerji dinamiklerini değiştirmektedir.
5. Filistin Sorunu ve İki Devletli Çözüm
ABD’nin Tutumu: ABD, geçmişte iki devletli çözümü desteklese de, son yıllarda Filistin meselesinde daha çok İsrail’in politikalarını destekler hale gelmiştir. Trump yönetimi döneminde ortaya atılan “Yüzyılın Anlaşması” gibi planlar, Filistinli liderlerin onayını almadan geliştirilmiş ve eleştirilmiştir.
İsrail’in Yerleşim Politikaları: İsrail, Batı Şeria’da ve Doğu Kudüs’te yerleşim yerleri inşa etmeye devam ederek Filistin toprakları üzerinde fiili kontrolünü artırmaya çalışmaktadır. Bu durum, Filistinlilerin bağımsızlık taleplerini olumsuz yönde etkilemektedir.
6. Kürtlerle İlişkiler
ABD’nin Desteklediği Kürt Gruplar: ABD, Suriye’de DAEŞ ile mücadele eden Kürt güçlere destek vererek bu grupların bölgedeki siyasi güçlerini artırmayı hedeflemektedir. Ancak bu durum, Türkiye gibi ülkelerle gerilime neden olabilmektedir.
İsrail’in Kürt Politikası: İsrail, Kürt hareketlerini destekleyerek bölgedeki stratejik dengeyi değiştirmeye çalışmakta; bu durum, Arap dünyasında tartışmalara yol açmaktadır.
7. İnsan Hakları ve Demokrasi Girişimleri
Demokratik Reformlar: ABD, bazı Arap ülkelerinde demokrasi ve insan hakları adına reformlar gerçekleştirilmesini teşvik etmektedir. Ancak bu girişimler, yerel siyasi dinamikler ve karşıt güçler tarafından sıkça engellenmektedir.
İsrail’in Siyasi Etkisi: İsrail, Arap ülkelerindeki iç politikaları ve toplumların dinamiklerini etkileme amacıyla çeşitli stratejiler geliştirmekte, kendi güvenliğini sağlamak için bu ülkelerdeki güç dengelerine müdahil olmaktadır.
8. Siber Güvenlik ve Bilgi Savaşları
Siber Saldırılar: Hem ABD hem de İsrail, siber güvenlik alanında yatırımlar yaparak, düşman ülkelerin kritik altyapılarına yönelik siber saldırılar gerçekleştirmekte ve kendi siber savunma sistemlerini güçlendirmektedir.
Propaganda ve Bilgi Yönetimi: ABD ve İsrail, medya ve dijital platformlar aracılığıyla kendi politikalarını desteklemek ve rakiplerinin etkisini azaltmak amacıyla bilgi savaşları yürütmektedir.
Sonuç
ABD ve İsrail’in Ortadoğu ve İslam ülkelerinde uygulamak istedikleri politikalar, bölgedeki güvenlik dinamiklerini ve stratejik çıkarları şekillendirmektedir. Bu politikaların hedefleri arasında İsrail’in güvenliğini sağlamak, İran’ın nüfuzunu sınırlamak, enerji kaynaklarını kontrol etmek ve bölgesel istikrarı sağlamak yer almaktadır. Ancak bu politikalar, yerel halklar ve diğer bölgesel güçler arasında gerilimlere ve çatışmalara yol açmaktadır.
Ortadoğu’da yayılmacı ve hakimiyet kurmak isteyen güçler hangileridir ve nasıl bir güç kurmaya çalışmaktadırlar?
Ortadoğu, stratejik konumu, enerji kaynakları ve tarihsel dinamikleriyle, büyük güçlerin etkisini artırmak ve bölgesel hakimiyet kurmak istediği bir coğrafyadır. Bu bölgede yerel ve uluslararası güçler, farklı hedefler doğrultusunda yayılmacı politikalar izlemektedirler. Ortadoğu’da yayılmacı ve hakimiyet kurmaya çalışan başlıca güçler ve stratejileri aşağıdaki gibidir:
1. İran
Hedef: İran, Şii İslam’ın lideri olarak Ortadoğu’da nüfuzunu genişletmek ve bölgesel bir güç olarak etkinliğini artırmak istemektedir. İran, özellikle Sünni liderliğindeki devletlere karşı bir “Şii ekseni” oluşturmaya çalışmaktadır.
Strateji: İran, bölgede vekil güçler aracılığıyla etki kurmaktadır. Bu çerçevede Lübnan’daki Hizbullah, Yemen’deki Husiler, Irak’taki Şii milisler ve Suriye’deki Beşar Esad rejimi üzerinden etkisini genişletmektedir. İran, aynı zamanda nükleer programıyla Batı ve İsrail’e karşı caydırıcılık politikası izlemektedir.
Yayılma Alanları:
Irak: Şii milis gruplar aracılığıyla siyasi ve askeri nüfuzunu genişletmiştir.
Suriye: Beşar Esad rejimini destekleyerek bölgede stratejik kazanımlar elde etmiştir.
Lübnan: Hizbullah aracılığıyla Lübnan’da güçlü bir etkinliğe sahiptir.
Yemen: Husilerle işbirliği yaparak Suudi Arabistan’a karşı güç kazanmıştır.
2. Suudi Arabistan
Hedef: Suudi Arabistan, Sünni İslam’ın lideri olarak bölgedeki nüfuzunu artırmak ve İran’ın etkisine karşı bir denge kurmak istemektedir. Aynı zamanda Körfez bölgesindeki etkinliğini korumayı ve genişletmeyi hedeflemektedir.
Strateji: Suudi Arabistan, ABD ile ittifakına dayanan güçlü bir askeri ve ekonomik yapı inşa etmektedir. Ayrıca Yemen, Suriye ve Lübnan gibi ülkelerde İran’a karşı rekabet etmektedir. Özellikle Yemen’de Husilere karşı askeri müdahalede bulunarak etkisini sürdürmeye çalışmaktadır.
Yayılma Alanları:
Yemen: Husilere karşı askeri operasyonlarla nüfuz kurmaya çalışmaktadır.
Körfez Bölgesi: Körfez ülkelerinde Sünni liderliği pekiştirme çabası sürdürmektedir.
3. Türkiye
Hedef: Türkiye, Osmanlı dönemindeki tarihsel bağları kullanarak bölgede yeniden etkili bir bölgesel güç olmayı ve Sünni İslam dünyasında liderlik rolünü üstlenmeyi hedeflemektedir. Ayrıca sınır güvenliğini sağlamak amacıyla terör örgütlerine karşı askeri operasyonlar düzenlemektedir.
Strateji: Türkiye, “stratejik derinlik” politikasını izleyerek diplomatik ve askeri etkisini artırmaya çalışmaktadır. Özellikle Suriye ve Irak’ta güvenlik tehditlerine karşı askeri operasyonlar düzenlemekte ve Libya’da Trablus hükümetini destekleyerek Doğu Akdeniz’deki çıkarlarını korumaya çalışmaktadır.
Yayılma Alanları:
Suriye: Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı ve Barış Pınarı operasyonları ile sınır bölgesinde kontrol sağlamaya çalışmaktadır.
Libya: Libya’daki iç savaşta Trablus merkezli hükümeti destekleyerek Doğu Akdeniz’de stratejik çıkarlarını genişletmektedir.
Irak: PKK’ya karşı operasyonlar düzenleyerek kuzey Irak’taki varlığını artırmaktadır.
4. İsrail
Hedef: İsrail, bölgedeki güvenliğini sağlamak, İran’ın nükleer programını engellemek ve diplomatik açıdan Arap dünyasıyla ilişkilerini normalleştirmek istemektedir. Aynı zamanda Filistin toprakları üzerindeki kontrolünü sürdürmektedir.
Strateji: İsrail, askeri ve istihbarat gücüyle tehditleri caydırmaya çalışmakta ve İran’ın bölgedeki etkisini sınırlandırmaya yönelik operasyonlar düzenlemektedir. Ayrıca İbrahim Anlaşmaları ile Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn gibi Arap ülkeleriyle ilişkilerini normalleştirmiştir.
Yayılma Alanları:
Batı Şeria ve Kudüs: Filistin toprakları üzerindeki yerleşim ve kontrol politikalarını sürdürmektedir.
Suriye: İran yanlısı milislere yönelik hava saldırılarıyla güvenliğini sağlamaktadır.
5. Körfez Ülkeleri (Birleşik Arap Emirlikleri ve Katar)
Birleşik Arap Emirlikleri (BAE):
Hedef: BAE, ekonomik ve askeri gücünü artırarak bölgesel bir aktör olmayı hedeflemektedir. BAE, özellikle Yemen ve Libya gibi ülkelerde etkinliğini genişletmeye çalışmaktadır.
Strateji: BAE, askeri operasyonlar ve diplomasi aracılığıyla etkisini genişletmektedir. Aynı zamanda İsrail ile ilişkilerini normalleştirerek bölgedeki etkinliğini artırmıştır.
Yayılma Alanları: Yemen’de askeri operasyonlar düzenlemekte, Libya’daki Tobruk merkezli hükümeti desteklemektedir.
Katar:
Hedef: Katar, bölgedeki Müslüman Kardeşler gibi İslami hareketleri destekleyerek nüfuzunu artırmaya çalışmaktadır.
Strateji: Katar, ekonomik gücü ve diplomatik araçları kullanarak bölgedeki etkisini artırmaya çalışmaktadır. Aynı zamanda Al Jazeera gibi medya kanallarıyla bölgede ideolojik ve politik bir güç oluşturma çabasındadır.
Yayılma Alanları: Müslüman Kardeşler’e destek vererek Arap dünyasında etkinlik kurmaktadır.
6. ABD ve Batılı Güçler
Hedef: ABD, Ortadoğu’daki enerji güvenliğini korumak, terörle mücadele etmek ve İsrail’in güvenliğini sağlamayı amaçlamaktadır. Ayrıca İran’ın nükleer programını engellemek ve bölgedeki müttefiklerini korumak istemektedir.
Strateji: ABD, askeri üsler kurarak ve bölgedeki müttefiklerine askeri destek sağlayarak nüfuzunu sürdürmektedir. Irak, Suriye ve Afganistan’da terörle mücadele operasyonları yürütmüş ve Körfez ülkeleriyle işbirliği yapmıştır. Avrupa ülkeleri de özellikle enerji güvenliği açısından bölgeyle ilişkilerini sürdürmektedir.
Yayılma Alanları:
Irak ve Suriye: DEAŞ ve diğer terör örgütlerine karşı operasyonlar düzenleyerek askeri varlık göstermektedir.
Körfez Bölgesi: Suudi Arabistan, Katar ve BAE gibi ülkelerde askeri üsler bulundurmaktadır.
Sonuç:
Ortadoğu’daki güç mücadelesi, İran’ın Şii etkisini yayma çabaları, Suudi Arabistan ve Türkiye’nin Sünni liderlik yarışları, İsrail’in güvenlik endişeleri ve ABD’nin bölgedeki enerji ve güvenlik çıkarları etrafında şekillenmektedir. Bu güçler, bölgedeki vekil savaşlar, askeri müdahaleler ve diplomatik hamleler aracılığıyla yayılmacı politikalarını sürdürmektedirler.
@@@@@@@
İran Şii yayılmacılığını ne gibi kültürel, siyasi, ekonomik bir politika yürüterek sürdürmektedir?
İran, Şii yayılmacılığını çeşitli kültürel, siyasi ve ekonomik politikalarla destekleyerek Ortadoğu’da ve ötesinde nüfuzunu genişletmeye çalışmaktadır. Bu strateji, Şii toplulukları ve hareketleri mobilize ederek İran’ın jeopolitik hedeflerine hizmet eden bir ideolojik ve pragmatik yayılmacılık olarak kendini göstermektedir. İşte bu politikanın detayları:
1. Kültürel Politikalar
İran, Şii mezhebinin yayılmasını ve kültürel nüfuzunu artırmak için çeşitli dini ve kültürel araçlar kullanmaktadır. Bu strateji, Şii İslam’ı kültürel olarak güçlendirme ve bu kültürel bağı ideolojik bir zemine oturtarak siyasi yayılmayı sağlamaya yöneliktir.
Dini Eğitim ve Medreseler: İran, Şii İslam’a ait dini eğitim kurumları ve medreseler aracılığıyla uluslararası bir öğrenci ağı oluşturmuştur. Özellikle Kum şehrinde bulunan medreseler, dünyanın farklı bölgelerinden gelen öğrenciler yetiştirerek İran’ın ideolojik ve dini etkisini yaymaktadır.
Dini Törenler: İran, Şii inancına özgü olan Aşure Günü ve Kerbela olayları gibi önemli dini törenleri yoğun biçimde teşvik etmekte ve bu törenleri siyasi propaganda amacıyla kullanmaktadır. Bu törenler, Şii kimliğinin korunması ve yayılmasını sağlar.
Medya ve Propaganda: İran, medya ve iletişim araçlarını etkin kullanarak Şii inançlarını yaymak ve propaganda yapmak için geniş bir ağ kurmuştur. Al-Manar TV (Lübnan’daki Hizbullah’ın kanalı), Press TV ve İran’daki resmi devlet televizyonları gibi medya organları, Şii ideolojisini yayarak İran’ın bölgedeki etkinliğini artırmaya çalışır.
Şii Hac Ziyaretleri: İran, Şii dünyasının en kutsal yerlerinden olan Kerbela (Irak) ve Necef gibi yerlere yapılan ziyaretleri organize ederek bu dini bağları güçlendirir. Ayrıca, İran’daki Şii türbelerine yapılan ziyaretler de İran’ın kültürel etkisini yaymada önemli bir rol oynamaktadır.
Dil ve Eğitim Desteği: İran, özellikle Arapça konuşan Şii topluluklara Farsça öğretimi ve İran kültürünü yayma konusunda destek sağlamaktadır. Bu sayede İran’ın kültürel nüfuzunu artırmayı hedefler.
2. Siyasi Politikalar
İran’ın Şii yayılmacılığındaki en önemli stratejisi, bölgedeki Şii nüfusu siyasi olarak mobilize etmek ve bu topluluklar aracılığıyla İran’ın çıkarlarını korumaktır. Bu politika, İran’ın iç siyasetinde de belirleyici olan ideolojik bir temele dayanır: Velayet-i Fakih (dini liderlik) anlayışı.
Vekil Güçler ve Milisler: İran, bölgede etkili olabilmek için vekil güçler ve milis gruplar oluşturmuştur. Bu gruplar, İran’ın bölgedeki çıkarlarını savunur ve İran adına vekil savaşlara katılır. Bunlardan en önemlileri:
Hizbullah (Lübnan): İran’ın Lübnan’daki en güçlü vekil gücü olan Hizbullah, İsrail’e karşı mücadelede önemli bir rol oynamakta ve Lübnan siyaseti üzerinde büyük bir etki yaratmaktadır.
Haşdi Şabi (Irak): Irak’ta İran destekli Şii milislerden oluşan bu yapı, İran’ın Irak’taki siyasi ve askeri etkisini artırmasını sağlar.
Husiler (Yemen): Yemen’deki Şii Husiler, Suudi Arabistan’a karşı İran’ın vekil gücü olarak hareket eder ve Yemen’de etkinlik kurmaya çalışır.
Diplomasi ve Müttefik Devletlerle İlişkiler: İran, Suriye’deki Beşar Esad rejimi gibi Şii ya da Şii yanlısı hükümetlerle güçlü diplomatik ilişkiler kurarak siyasi etkisini artırmıştır. Ayrıca, Irak’ta Şii nüfusun yoğun olduğu bölgelerde İran yanlısı siyasi partiler ve liderler üzerinden büyük bir nüfuz sağlamıştır.
Siyasi Hareketler ve Partiler: İran, Şii bölgelerde siyasi partiler kurdurmak ve onları desteklemek suretiyle bu toplulukların kendi siyasi çıkarlarını temsil etmelerini sağlar. Özellikle Irak, Lübnan ve Bahreyn gibi ülkelerde İran yanlısı Şii partiler siyasi hayatta etkili olmuştur.
Uluslararası İttifaklar: İran, Rusya ve Çin gibi ülkelerle stratejik ortaklıklar geliştirerek bölgesel politikalarında yalnız kalmamayı başarmıştır. Bu ittifaklar, İran’a bölgedeki nüfuzunu genişletmede önemli bir destek sağlar.
3. Ekonomik Politikalar
İran, Şii yayılmacılığını desteklemek amacıyla ekonomik araçları da etkin bir şekilde kullanmaktadır. Ekonomik destekler, altyapı yatırımları ve finansman aracılığıyla Şii toplulukları kendine daha fazla bağlamayı ve sadakat kazandırmayı hedefler.
Altyapı ve Yeniden İnşa Projeleri: İran, özellikle savaşın yıkıma uğrattığı Suriye ve Irak gibi ülkelerde yeniden inşa projelerine destek vermektedir. Bu projeler, hem İran’ın siyasi etkisini güçlendirmekte hem de bölgedeki Şii nüfusla daha derin bağlar kurmasını sağlamaktadır.
İnsani Yardımlar: İran, Lübnan, Irak, Suriye ve Yemen’deki Şii topluluklara yönelik insani yardımlar ve sosyal hizmetler sunarak, bu topluluklar arasında sadakat ve bağlılık oluşturmaktadır. İnsani yardımlar, aynı zamanda İran’ın bölgedeki “koruyucu güç” imajını pekiştirmektedir.
Ticaret ve Ekonomik Bağlantılar: İran, özellikle Irak, Lübnan ve Suriye ile güçlü ticari ilişkiler kurarak, bu ülkelerdeki Şii toplulukları ekonomik olarak kendisine bağımlı hale getirmektedir. İran, petrol, doğalgaz ve elektrik gibi temel enerji kaynaklarını bu ülkelerle paylaşarak ekonomik nüfuzunu artırmaktadır.
Sosyal Güvenlik ve Finansal Yardımlar: İran, Haşdi Şabi ve Hizbullah gibi örgütler üzerinden bu örgütlerde görev alan kişilere sosyal güvenlik ve maaş sağlamaktadır. Bu ekonomik yardımlar, bölgedeki Şii toplulukların İran’a sadakatini artırmaktadır.
4. İdeolojik ve Dini Liderlik
İran, Velayet-i Fakih (dini liderin yönetimi) ilkesine dayanarak, Şii dünyasının liderliğini üstlenme iddiasında bulunmaktadır. Bu ideoloji, İran’ın Şii topluluklar üzerindeki dini etkisini artırmakta ve siyasi yayılmacılığını desteklemektedir.
Velayet-i Fakih İdeolojisi: İran, Ayetullah Ali Hamaney liderliğinde bu ideolojiyi sadece kendi halkına değil, tüm Şii topluluklara yaymayı hedeflemektedir. Bu ideolojiye göre, İslam dünyasındaki tüm Şiilerin İran’ın dini liderine itaat etmesi gerektiği savunulur.
Dini Merkezler ve Ulema: İran, Kum’daki dini eğitim merkezlerini ve Ayetullahların etkisini kullanarak, Şii ulemanın bölgesel ve küresel liderliğini güçlendirmeye çalışmaktadır. Bu merkezlerde eğitim gören Şii din adamları, ülkelerine döndüklerinde İran’ın dini liderliğini yaymaya devam ederler.
Sonuç:
İran, Şii yayılmacılığını kültürel, siyasi, ekonomik ve ideolojik bir bütünlük içinde yürütmektedir. Bu politikalar, İran’ın bölgedeki Şii topluluklar üzerindeki etkisini artırmak ve bu topluluklar üzerinden jeopolitik hedeflerine ulaşmasını sağlamaktadır. İran’ın Şii yayılmacılığı, özellikle vekil güçler, dini liderlik, kültürel diplomasi ve ekonomik desteklerle şekillenmektedir. Bu strateji, İran’ın Ortadoğu’da bir bölgesel güç olarak konumunu güçlendirmekte ve Suudi Arabistan gibi rakip Sünni güçlerle arasındaki mücadeleyi derinleştirmektedir.
@@@@@@@
İran şii inancının ehli sünnet inancından ayrılan farklı ve önemli noktaları nelerdir?
İran’ın benimsediği Şii İslam ve Ehl-i Sünnet inancı arasında tarihsel ve teolojik olarak farklılıklar vardır. Şii mezhebi, İslam’ın ilk dönemindeki halifelik sorunu etrafında şekillenmiş ve zamanla inanç, ibadet ve teoloji açısından Sünni İslam’dan ayrılan bir dizi farklılık geliştirmiştir. İşte Şii inancının Ehl-i Sünnet inancından ayrıldığı başlıca önemli noktalar:
1. İmamet Anlayışı
Şii Görüşü: Şii mezhebi, halifeliğin Allah tarafından belirlenmiş bir hak olduğunu ve bu hakkın yalnızca Hz. Ali ve onun soyundan gelen 12 İmama ait olduğunu savunur. Bu görüşe göre, Hz. Ali, İslam toplumunun ilk meşru lideridir ve ondan sonra gelen imamlar, Allah tarafından atanmış masum dini liderlerdir.
Ehl-i Sünnet Görüşü: Sünni mezhebi, hilafetin seçimle veya şura ile belirlenmesi gerektiğini savunur. Sünni inançta, dört halife (Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali) sahabenin en üstüdür ve halifelik görevi, toplumsal bir mutabakatla gerçekleştirilmiştir. Ehl-i Sünnet, imameti masum bir liderlik olarak kabul etmez.
2. Masum İmamlar ve Velayet-i Fakih
Şii Görüşü: Şii inancına göre, imamlar masumdur; yani, günah işlemezler ve her konuda yanılmazlar. Bu imamlar, ilahi bilgiyi taşır ve dinin gerçek rehberleridir. Şii itikadına göre, 12. İmam Mehdi kayıptadır (gaybet), ancak kıyametten önce geri dönüp dünyaya adalet getirecektir. Ayrıca, İran’da devrimden sonra Velayet-i Fakih kavramı geliştirilmiş, dini liderin hem siyasi hem de dini bir otorite olduğu kabul edilmiştir.
Ehl-i Sünnet Görüşü: Sünni inanca göre, insanlar günah işleyebilir ve hata yapabilir. Dini liderlerin de yanılabilir olduğu kabul edilir. İmamlık, sadece ibadet ve dini ilimlerde rehberlik yapmayı kapsar, siyasi bir liderlik içermez. Sünni mezheplerde kıyamet öncesi Mehdi’nin geleceği beklentisi bulunmakla birlikte, Mehdi inancı Şii mezhebinde olduğu gibi merkezi bir öneme sahip değildir.
3. Sahabe Anlayışı
Şii Görüşü: Şii mezhebi, özellikle Hz. Ali’nin halife seçilmesi sırasında yaşanan siyasi mücadeleler nedeniyle bazı sahabeleri eleştirir. Şiiler, Hz. Ali’ye karşı çıkan sahabelerle (özellikle Hz. Aişe, Talha, Zübeyr gibi isimlerle) ilgili olumsuz görüşlere sahiptir. Özellikle ilk üç halifenin (Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman) meşruiyetini sorgularlar.
Ehl-i Sünnet Görüşü: Ehl-i Sünnet, tüm sahabelere saygı duyar ve onları adalet ve doğrulukla över. Sünni inançta, dört halifenin hepsi İslam’ın öncüleridir ve sahabenin tamamı İslam’ı yaymakta büyük görevler üstlenmişlerdir. Sahabe hakkında eleştiri getirmek Sünnilikte hoş karşılanmaz.
4. İbadet Farklılıkları
Namaz: Şiiler namazlarını genellikle günde üç vakitte kılarlar (öğle ile ikindi, akşam ile yatsı birleştirilir). Ayrıca, Şiiler secde ederken alınlarını turba (Kerbela toprağından yapılmış küçük bir taş) üzerine koyarlar. Sünniler ise namazlarını beş vakitte kılar ve doğrudan yere secde ederler.
Ezan: Şii ezanında, “Aliyyen veliyyullah” (Ali Allah’ın velisidir) ifadesi yer alır. Bu ifade Sünni ezanında bulunmaz.
Taziye ve Matem: Şiiler, Hz. Hüseyin’in Kerbela’da şehit edilmesini her yıl Aşure Günü ve Muharrem ayı boyunca anarak matem tutarlar. Bu anma törenleri, Şii inancında önemli bir yer tutar. Ehl-i Sünnet’te ise Aşure Günü oruçla geçirilir, ancak bu tür büyük matem törenleri düzenlenmez.
5. Kerbela Olayı ve Aşure
Şii Görüşü: Kerbela olayı, Şii inancında derin bir teolojik ve sembolik anlam taşır. Hz. Hüseyin’in şehit edilmesi, Şii İslam’ın kimliğinin önemli bir parçası haline gelmiştir. Şiiler, bu olayı her yıl büyük matem törenleriyle anarak, Hz. Hüseyin’in zulme karşı duruşunu ve şehitliğini yüceltirler.
Ehl-i Sünnet Görüşü: Sünniler de Kerbela olayını anlar ve Hz. Hüseyin’e saygı duyar, ancak bu olay Şiilerde olduğu gibi merkezi bir ibadet ya da ritüel olarak görülmez. Aşure Günü, Hz. Musa’nın kurtuluşu vesilesiyle oruç tutularak geçirilir.
6. Takiyye Anlayışı
Şii Görüşü: Şii inancında, takiyye (dini inancını saklama) önemli bir kavramdır. Şiilere göre, zulüm altında veya tehlike karşısında inançlarını gizlemek, hayatlarını korumak için caizdir. Tarihte Şiiler, azınlıkta oldukları dönemlerde takiyye yaparak hayatta kalmaya çalışmışlardır.
Ehl-i Sünnet Görüşü: Takiyye kavramı Sünni inançta yaygın olarak kabul görmez ve İslam’ın temel ilkelerine aykırı olarak görülür. Sünni inanca göre, bir Müslümanın inancını saklaması hoş karşılanmaz.
7. İlahi Bilgi ve Ehlibeyt Anlayışı
Şii Görüşü: Şiiler, Hz. Ali ve Ehlibeyt (Hz. Muhammed’in ailesi) üyelerinin ilahi bilgiye sahip olduklarına inanır. Onlara göre, Ehlibeyt sadece dini rehberler değil, aynı zamanda insanlığın ahlaki ve manevi liderleridir. Bu nedenle, Ehlibeyt’e yönelik derin bir sevgi ve bağlılık vardır.
Ehl-i Sünnet Görüşü: Ehl-i Sünnet de Ehlibeyt’e büyük saygı gösterir, ancak Ehlibeyt’i diğer Müslümanlardan üstün tutmaz. Sünniler için, Hz. Peygamber’in sahabeleri ve ailesi önemli rehberlerdir, ancak onların ilahi bir bilgiye sahip olduğu düşüncesi reddedilir.
8. Kıyamet ve Mehdi İnancı
Şii Görüşü: Şiiler, kıyametten önce 12. İmam Mehdi’nin yeniden ortaya çıkacağına inanırlar. Şii inancına göre, Mehdi kayıp durumdadır (Gaybet) ve ortaya çıkıp adaleti sağlayacaktır.
Ehl-i Sünnet Görüşü: Sünniler de Mehdi inancına sahiptir, ancak bu inanç Şiilerde olduğu kadar merkezi değildir. Sünni inancına göre Mehdi, kıyametten önce dünyaya gelip İslam’ı güçlendirecek, ancak Mehdi’nin kimliği ve gaybet inancı gibi detaylar Şii mezhebinde olduğu gibi netleştirilmemiştir.
Sonuç:
Şii ve Ehl-i Sünnet inançları arasında hem teolojik hem de tarihsel farklılıklar bulunmaktadır. Şii inancında imamet, Ehlibeyt sevgisi, Kerbela olayı ve dini liderlik merkezi bir rol oynarken, Ehl-i Sünnet inancı daha çok ümmetin ortak birliği, sahabe sevgisi ve halifelik sistemi üzerine kurulmuştur. Bu farklılıklar, tarihsel süreçte iki mezhep arasında derin bir ayrışmaya yol açmıştır, ancak her iki mezhep de İslam’ın temel ilkelerini paylaşmaktadır.
İslam ülkelerinde nerede ve ne kadar Şii nüfus bulunmaktadır?
İslam dünyasında Şii Müslümanlar, genel İslam nüfusunun yaklaşık %10-15’ini oluştururlar. Şiilik, özellikle 12 İmam Şiiliği (İmamiye), Zeydilik ve İsmaililik mezheplerine bölünmüştür. En büyük Şii nüfus, İran’da bulunmaktadır, ancak diğer İslam ülkelerinde de önemli Şii toplulukları mevcuttur. İşte İslam ülkelerindeki başlıca Şii nüfusun dağılımı:
1. İran
Nüfusun %90-95’i Şii (yaklaşık 85 milyon). İran, Şii İslam’ın merkezi olarak kabul edilir ve 1979’dan beri bir Şii İslam Cumhuriyeti’dir.
2. Irak
Nüfusun %60-65’i Şii (yaklaşık 25 milyon). Şiiler, özellikle güney bölgelerinde yoğunlaşmışlardır ve ülkede siyasi olarak da etkilidirler.
3. Azerbaycan
Nüfusun %65-75’i Şii (yaklaşık 7 milyon). Azerbaycan, İran ile kültürel ve dini bağları güçlü olan bir Şii nüfusa sahiptir.
4. Bahreyn
Nüfusun %60-70’i Şii (yaklaşık 1.5 milyon). Ancak Bahreyn’de Şii nüfus, ülkenin yönetici Sünni azınlığı tarafından yönetilmektedir ve siyasi gerilimler yaşanmaktadır.
5. Lübnan
Nüfusun %30-35’i Şii (yaklaşık 1.5 milyon). Hizbullah’ın önemli bir siyasi ve askeri güç olduğu Lübnan’da Şiiler, özellikle güney bölgelerde yoğunlaşmıştır.
6. Yemen
Nüfusun %45’i Şii (yaklaşık 14 milyon). Şii nüfusun çoğu Zeydi mezhebine mensuptur. Husi hareketi, bu Şii topluluğun önemli bir siyasi ve askeri aktörü durumundadır.
7. Suriye
Nüfusun %15-20’si Şii (yaklaşık 3-4 milyon). Bu nüfusun büyük çoğunluğu, Nusayri (Alevi) mezhebindendir. Devlet başkanı Beşşar Esad’ın da mensup olduğu bu topluluk, ülkede önemli bir siyasi güçtür.
8. Suudi Arabistan
Nüfusun %10-15’i Şii (yaklaşık 2-3 milyon). Şiiler, özellikle Doğu vilayetlerinde, petrol zengini bölgelerde yaşamaktadırlar ve siyasi olarak marjinalleşmiş durumdadırlar.
9. Pakistan
Nüfusun %15-20’si Şii (yaklaşık 30 milyon). Pakistan’daki Şii nüfus, ağırlıklı olarak İmamiye mezhebine mensuptur. Zaman zaman Sünni-Şii gerilimleri yaşanmaktadır.
10. Afganistan
Nüfusun %10-15’i Şii (yaklaşık 4-5 milyon). Şiiler, özellikle Hazara etnik grubundan olup ülkenin orta kesimlerinde yoğunlaşmıştır.
11. Türkiye
Nüfusun %10-15’i Alevi (yaklaşık 10-15 milyon). Türkiye’deki Aleviler, Şii İslam’ın bir yorumu olan Caferilik mezhebine bağlıdır. Ancak Sünni ve Şii terminolojisinden farklı bir inanç yapıları vardır.
12. Kuveyt
Nüfusun %20-25’i Şii (yaklaşık 1 milyon). Şii topluluk, Kuveyt’te önemli bir etnik grup oluşturur, ancak ülkede Sünni çoğunluk yönetimdedir.
13. Hindistan
Nüfusun %10-15’i Şii (yaklaşık 25-30 milyon). Hindistan’daki Şiiler, özellikle kuzey bölgelerde, Uttar Pradesh gibi eyaletlerde yoğunlaşmışlardır.
14. Afganistan
Nüfusun %10-15’i Şii (yaklaşık 4-5 milyon). Bu nüfusun büyük kısmı Hazara etnik grubuna aittir ve ülkenin merkezinde yaşarlar.
15. Umman
Nüfusun %5-10’u Şii. Umman’da da bir Şii azınlık bulunmasına karşın, ülkedeki en yaygın mezhep İbadiyye’dir.
16. Katar
Nüfusun %10-15’i Şii. Katar’da da önemli bir Şii nüfusu bulunmaktadır, ancak ülkede Sünni yönetim hakimdir.
Genel Durum:
Şii Müslümanlar, İran dışında genellikle azınlık durumundadırlar ve birçok ülkede siyasi olarak marjinalize edilmiş veya baskı altındadırlar. Ancak, Irak, Lübnan ve Yemen gibi ülkelerde, Şiiler önemli siyasi ve askeri güçlere sahiptir.
@@@@@
İsrail 1948 yılından bu yana ne gibi bir büyüme ve kimlere karşı kontrolü hakimiyeti kurmuştur?
İsrail, 1948 yılında bağımsızlığını ilan ettiğinden bu yana önemli bir büyüme ve bölgesel kontrol süreci yaşamıştır. Bu süreç, özellikle askeri, siyasi ve ekonomik alanlarda gelişmiş, bölgedeki farklı Filistinli gruplar ve Arap ülkeleriyle uzun süren çatışmalara sahne olmuştur. Aşağıda, İsrail’in 1948’den bu yana geçirdiği büyüme ve hakimiyet kurduğu süreçler özetlenmiştir:
1. 1948 Arap-İsrail Savaşı (Bağımsızlık Savaşı)
Bağımsızlık İlanı ve İlk Savaş: İsrail, 14 Mayıs 1948’de bağımsızlığını ilan etti. Bu kararın hemen ardından Arap ülkeleri (Mısır, Ürdün, Suriye, Lübnan ve Irak) İsrail’e karşı saldırı başlattı. 1948-1949 Arap-İsrail Savaşı’nda İsrail, önemli bir zafer kazandı ve kendisine BM tarafından tanınan toprakların ötesinde yeni topraklar elde etti.
Filistinlilerin Yerinden Edilmesi: Bu savaş sırasında yaklaşık 700.000 Filistinli mülteci durumuna düştü. İsrail, savaşı kazandıktan sonra Filistin topraklarının büyük bir kısmını kontrol etmeye başladı.
2. 1956 Süveyş Krizi
Süveyş Kanalı Krizi: 1956 yılında Mısır Devlet Başkanı Cemal Abdül Nasır’ın Süveyş Kanalı’nı millileştirmesi üzerine, İsrail, Fransa ve İngiltere ile işbirliği yaparak Mısır’a saldırdı. İsrail bu savaşta Sina Yarımadası’nı geçici olarak işgal etti ancak uluslararası baskılar sonucu geri çekildi.
3. 1967 Altı Gün Savaşı
Toprak Kazanımları: İsrail, Mısır, Ürdün ve Suriye’ye karşı yaptığı Altı Gün Savaşı’nda büyük bir zafer kazandı. Bu savaşta, Sina Yarımadası, Gazze Şeridi, Batı Şeria (Doğu Kudüs dahil) ve Golan Tepeleri gibi geniş toprakları ele geçirdi. Bu kazanımlar, İsrail’in bölgedeki hakimiyetini artırdı ve stratejik üstünlük sağladı.
Doğu Kudüs’ün İlhakı: İsrail, Doğu Kudüs’ü ele geçirerek Kudüs’ü başkent ilan etti, ancak bu ilhak uluslararası toplum tarafından tanınmadı.
4. 1973 Yom Kippur Savaşı
Saldırılar ve Savunma: Mısır ve Suriye, İsrail’e karşı koordineli bir saldırı başlattı. Savaşın başında Arap güçleri bazı başarılar elde etti, ancak İsrail sonrasında savaşta dengeyi sağladı ve pozisyonunu korudu. Bu savaş, İsrail’in savunma gücünü pekiştirdi.
Mısır ile Barış: Bu savaşın ardından, 1979 yılında İsrail ve Mısır arasında Camp David Anlaşması yapıldı. Bu anlaşma ile Mısır, İsrail’i tanıyan ilk Arap ülkesi oldu ve İsrail, Sina Yarımadası’nı Mısır’a geri verdi.
5. 1982 Lübnan Savaşı
Lübnan’a Müdahale: İsrail, Güney Lübnan’da etkin olan Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) güçlerine karşı bir savaş başlattı. 1982’de Beyrut’a kadar ilerledi. İsrail, bu operasyonla Lübnan’daki FKÖ etkisini kırdı, ancak Hizbullah’ın güçlenmesine neden oldu.
Güney Lübnan İşgali: İsrail, Güney Lübnan’da 2000 yılına kadar sürecek bir işgal gücü bulundurdu. Bu işgal, Hizbullah ve İsrail arasındaki çatışmaların yoğunlaşmasına yol açtı.
6. 1987-1993 Birinci İntifada
Filistin Ayaklanması: 1987 yılında başlayan Birinci İntifada, Filistinlilerin İsrail işgaline karşı başlattığı geniş çaplı bir halk ayaklanmasıydı. Bu dönemde, İsrail, Batı Şeria ve Gazze’deki Filistinlilerle yoğun çatışmalar yaşadı.
1993 Oslo Anlaşmaları: İntifada’nın sonunda, İsrail ve Filistin Kurtuluş Örgütü arasında barış süreci başladı ve 1993’te Oslo Anlaşmaları imzalandı. Bu anlaşmalarla İsrail, Filistin Özerk Yönetimi’nin kurulmasını kabul etti, ancak nihai bir barış sağlanamadı.
7. 2000-2005 İkinci İntifada
İkinci İntifada: 2000 yılında Filistinlilerin yeniden ayaklanmasıyla İkinci İntifada başladı. Bu dönemde, İsrail ve Filistinliler arasında şiddetli çatışmalar yaşandı. İsrail, Filistinlilere karşı askeri operasyonlar düzenledi ve Batı Şeria’da güvenlik duvarı inşa etmeye başladı.
Ariel Şaron’un Gazze’den Çekilmesi: 2005 yılında İsrail, tek taraflı olarak Gazze Şeridi’nden çekildi ve bölgedeki yerleşimlerini tahliye etti. Ancak Gazze üzerindeki abluka ve denetim devam etti.
8. Günümüzde İsrail’in Kontrolü ve Hakimiyeti
Batı Şeria: İsrail, Batı Şeria’da 1967’den bu yana kontrolü elinde bulunduruyor ve burada geniş çaplı Yahudi yerleşimleri inşa etti. Batı Şeria’nın büyük bir kısmı halen İsrail’in fiili denetimi altında. Filistinliler bu bölgede sınırlı özerkliğe sahip.
Doğu Kudüs: İsrail, Doğu Kudüs’ü 1967’de ilhak etti ve burayı başkenti ilan etti. Ancak bu ilhak uluslararası toplum tarafından tanınmamaktadır. İsrail, Kudüs’ün tamamı üzerinde tam egemenlik kurduğunu savunmaktadır.
Golan Tepeleri: İsrail, 1981’de Suriye’ye ait Golan Tepeleri’ni ilhak etti. Bu ilhak da uluslararası toplum tarafından tanınmamaktadır. İsrail, Golan Tepeleri’ni stratejik bir bölge olarak görmektedir.
Gazze Şeridi: 2005’te İsrail’in çekilmesine rağmen, Gazze üzerindeki abluka ve kontrol devam ediyor. Gazze’de 2007’de Hamas’ın kontrolü ele geçirmesiyle İsrail, bölgeyi abluka altına aldı ve burada sık sık İsrail-Hamas çatışmaları yaşanmaktadır.
9. İsrail’in Bölgesel Güç Olarak Büyümesi
Askeri Güç: İsrail, güçlü ve modern bir orduya sahiptir. ABD ile yakın askeri işbirliği, İsrail’in bölgedeki askeri üstünlüğünü pekiştirmiştir.
Ekonomik Büyüme: İsrail, özellikle teknoloji ve savunma sanayii alanında hızlı bir ekonomik büyüme yaşamıştır. “Startup Nation” olarak adlandırılan İsrail, inovasyon ve yüksek teknolojiye dayalı bir ekonomi geliştirmiştir.
Diplomatik Gelişmeler: 2020’de imzalanan İbrahim Anlaşmaları ile İsrail, Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn gibi Arap ülkeleriyle ilişkilerini normalleştirdi. Bu, İsrail’in bölgedeki diplomatik gücünü artıran önemli bir gelişmedir.
Sonuç:
İsrail, 1948’den bu yana bölgesel bir güç haline gelmiş ve askeri zaferler ve siyasi anlaşmalar aracılığıyla kontrol alanını genişletmiştir. Özellikle Filistin toprakları üzerinde hakimiyet kurmuş ve Batı Şeria, Doğu Kudüs ve Golan Tepeleri gibi bölgelerde kontrolünü sağlamlaştırmıştır. Ancak, İsrail’in Filistinlilerle olan çatışmaları, bölgede süregelen bir istikrarsızlık kaynağı olmaya devam etmektedir.
1982 de Lübnan’da Hristiyanlar Müslümanlara karşı ne gibi bir katliamda bulunmuşlardı?
1982’de Lübnan’da, Hristiyan milisleri tarafından gerçekleştirilen en trajik olaylardan biri, Sabra ve Şatila Katliamı olarak bilinen olaydır. Bu katliam, Lübnan İç Savaşı’nın (1975-1990) ve İsrail’in 1982’deki Lübnan’a müdahalesinin bir parçası olarak gerçekleşmiştir. İşte olayın ayrıntıları:
Olayın Arka Planı
Lübnan İç Savaşı: 1975-1990 yılları arasında süren bu savaş, farklı etnik ve dini gruplar arasında yoğun çatışmalara neden olmuştur. Hristiyan ve Müslüman gruplar arasında derinlemesine bölünmeler yaşanmış, bu durum çatışmaları şiddetlendirmiştir.
İsrail’in Müdahalesi: 1982’de İsrail, Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) ve diğer milis gruplarına karşı operasyonlar düzenlemek amacıyla Lübnan’a girdi. Bu müdahale, İsrail’in Lübnan’daki Hristiyan müttefikleri ile Filistinli gruplar arasındaki çatışmaları daha da derinleştirdi.
Sabra ve Şatila Katliamı
Katliamın Gerçekleştiği Tarih: Sabra ve Şatila Katliamı, 16-18 Eylül 1982 tarihlerinde gerçekleşti.
Hristiyan Milisler: Katliam, Lübnan’daki Hristiyan milis grubu olan Kataeb (Maraşlılar) tarafından gerçekleştirildi. Bu grup, İsrail’in desteklediği Hristiyan lider Bachir Gemayel’in öldürülmesinin ardından, intikam almak amacıyla Filistinli sivillere saldırdı.
İsrail’in Rolü: İsrail, Lübnan’daki Filistinli mülteci kamplarına yönelik saldırılara göz yummuş, hatta bu saldırılara destek vermiştir. İsrail ordusu, Hristiyan milislerin kamp alanlarına girmesine izin vermiş, bunun sonucunda katliamın yaşanmasına yol açmıştır.
Katliamın Sonuçları
Sivillerin Hedef Alınması: Katliam sırasında, çoğunluğunu Filistinli sivillerin oluşturduğu 800 ila 3,500 kişi arasında insanın hayatını kaybettiği tahmin edilmektedir. Olaylar sırasında birçok insan acımasızca öldürülmüş, kadınlar ve çocuklar da dâhil olmak üzere sivillere yönelik cinsel şiddet ve diğer insanlık dışı muameleler gerçekleştirilmiştir.
Uluslararası Tepki: Katliam, uluslararası alanda büyük bir yankı uyandırdı ve hem İsrail hem de Hristiyan milisler için ağır eleştiriler yapıldı. Birçok insan hakları örgütü, bu olayları savaş suçları olarak nitelendirdi.
Komisyon Raporları: Olayın ardından, İsrail hükümeti tarafından kurulan bir komisyon, katliamdan sorumlu olanların yargılanması gerektiğini belirtti. Ancak bu süreçte birçok kişi cezalandırılmadı.
Sabra ve Şatila Katliamı, Lübnan’daki iç savaşın en karanlık dönemlerinden birini temsil etmekte ve bölgedeki çatışmaların derin köklerini ortaya koymaktadır. Bu olay, aynı zamanda etnik ve dini çatışmaların sonuçlarının ne kadar yıkıcı olabileceğinin bir örneğidir.
Ürdün’ün ilk kralı Abdullah bin Hüseyin (1951), in öldürülüşü.
Ürdün’ün ilk kralı Abdullah bin Hüseyin, 20 Temmuz 1951 tarihinde Kudüs’te Mescid-i Aksa’da suikasta uğrayarak öldürüldü. Kral Abdullah, Filistin’e ve bölgedeki Arap ülkelerine yönelik politikaları nedeniyle bazı grupların tepkisini çekiyordu. Özellikle, İsrail ile anlaşmalar yapmaya çalışması ve Arap dünyasındaki bazı grupların bu duruma karşı çıkması, suikastın arkasındaki temel nedenler arasında sayılmaktadır.
Suikast sırasında Kral Abdullah, Cuma namazı için Mescid-i Aksa’ya gitmişti. Namaz öncesinde, bir Filistinli olan suikastçı tarafından vuruldu ve olay yerinde hayatını kaybetti. Suikastı gerçekleştiren kişinin, Abdullah’ın İsrail ile ilişkilerini geliştirme çabalarına karşı olan radikal unsurlar tarafından desteklendiği düşünülmektedir. Abdullah bin Hüseyin’in ölümünden sonra tahta oğlu Talal geçti, ancak kısa süre sonra sağlık sorunları nedeniyle görevden çekilmek zorunda kaldı ve tahtı oğlu Kral Hüseyin devraldı.
@@@@@@@@@@
Suudi Arabistan Kralı Faysal bin Abdulaziz (1975), in öldürülüşü.
Suudi Arabistan Kralı Faysal bin Abdülaziz, 25 Mart 1975 tarihinde Riyad’da bir suikast sonucu öldürüldü. Kral Faysal, Suudi Arabistan’ın modernleşmesi ve İslam dünyasındaki rolünün güçlendirilmesi için yaptığı reformlarla biliniyordu. Özellikle petrol politikaları ve 1973 Arap-İsrail Savaşı sonrasında İsrail’i destekleyen Batı ülkelerine karşı uyguladığı petrol ambargosu ile dikkat çekmişti.
Kral Faysal, bir kuzeni olan Prens Faysal bin Musaid tarafından vurularak öldürüldü. Suikast, Riyad’daki kraliyet sarayında gerçekleşti. Prens Faysal, kralın yanına geldiğinde kral, onu dostça karşılamıştı. Ancak Prens Faysal bir anda silahını çıkararak kralı vurdu. Kral Faysal aldığı yaralar nedeniyle hayatını kaybetti. Suikastın motivasyonu tam olarak açıklanmadı, ancak bazı kaynaklar, suikastçının kralın politikalarına karşı bir tepki veya kişisel bir kin beslediğini öne sürdü.
Kral Faysal’ın ölümünün ardından Suudi Arabistan tahtına üvey kardeşi Halid bin Abdülaziz geçti. Faysal’ın reformist ve İslam dünyasındaki liderlik rolü, ölümünden sonra da hatırlanan en önemli miraslarından biri oldu.
@@@@@@@@@
Mısır Cumhurbaşkanı Muhammed Enver Sedat (1981). ın öldürülüşü.
Mısır Cumhurbaşkanı Muhammed Enver Sedat, 6 Ekim 1981 tarihinde Kahire’de bir askeri geçit töreni sırasında suikasta uğrayarak öldürüldü. Sedat, özellikle 1978’de İsrail ile imzaladığı Camp David Anlaşmaları ve bu anlaşmanın bir parçası olarak 1979’da İsrail ile barış anlaşması yapması nedeniyle bazı Arap ve İslami grupların tepkisini çekmişti. Mısır, bu anlaşma sonucunda İsrail’i tanıyan ilk Arap ülkesi olmuştu, bu da Sedat’ı birçok Arap ülkesi nezdinde hedef haline getirmişti.
Suikast, Sedat’ın 1973 Yom Kippur Savaşı’nın (Mısır’ın İsrail’e karşı başarı sağladığı bir savaş olarak görülüyordu) yıldönümünü kutlamak amacıyla düzenlediği askeri geçit töreni sırasında gerçekleşti. Tören sırasında bir grup asker, bir askeri aracın içinden dışarı çıkarak Cumhurbaşkanı Sedat’a doğru ilerledi ve onu vurdu. Suikastın lideri, İslamcı bir grup olan Cihad örgütünün üyesi Teğmen Halid el-İslambuli idi.
Sedat olay yerinde ağır yaralandı ve kısa süre sonra hayatını kaybetti. Bu suikast, Mısır’da büyük bir siyasi sarsıntıya neden oldu. Sedat’ın ardından yardımcısı Hüsnü Mübarek cumhurbaşkanı oldu ve uzun yıllar boyunca Mısır’ı yönetti. Enver Sedat, Arap dünyasında tartışmalı bir figür olarak hatırlanırken, İsrail ile barış yapma çabaları ve Mısır’ı modernleştirme girişimleri onun en önemli miraslarından biri olarak görülmektedir.
@@@@@@@@
İsrail Başbakanı Yitzhak Rabin’in (1995) öldürülüşü.
İsrail Başbakanı Yitzhak Rabin, 4 Kasım 1995 tarihinde Tel Aviv’de, barış yanlısı bir mitingin ardından bir suikast sonucu öldürüldü. Rabin, İsrail-Filistin barış sürecinde oynadığı önemli rol ve 1993 yılında Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) ile imzaladığı Oslo Anlaşmaları nedeniyle hem İsrail’de hem de uluslararası arenada dikkat çeken bir liderdi. Barış süreci, iki devletli çözümü destekleyenler tarafından övülürken, İsrail içindeki bazı aşırı sağcı gruplar tarafından yoğun bir şekilde eleştiriliyordu. Bu gruplar, Rabin’in İsrail’in güvenliğini tehlikeye attığını düşünüyorlardı.
Suikast, Tel Aviv’de düzenlenen bir barış mitinginin sonunda gerçekleşti. Mitingin sloganı, “Barış için Evet, Şiddet için Hayır” idi ve barış sürecine destek amacıyla binlerce insan katılmıştı. Rabin, mitingin sonunda arabasına doğru yürüdüğü sırada aşırı sağcı bir İsrailli olan Yigal Amir tarafından vuruldu. Amir, Oslo Anlaşmaları’na karşıydı ve bu anlaşmaların İsrail’in topraklarını tehlikeye attığını düşünüyordu.
Rabin, saldırıda ağır yaralandı ve kaldırıldığı hastanede hayatını kaybetti. Suikast, İsrail’de ve dünya genelinde büyük bir şok yarattı. Yitzhak Rabin, suikasttan kısa süre önce Nobel Barış Ödülü’nü almıştı ve barış sürecinde attığı adımlar nedeniyle birçok kişi tarafından saygı görüyordu. Rabin’in ölümünün ardından, İsrail-Filistin barış süreci ciddi bir darbe aldı.