MEDYA VE İHANET

MEDYA VE İHANET

İhanet her dönemde olmuştur ve de olacaktır. Bu bir vakıadır.

Ancak bir asrı aşkın sürede yapılan ihanet yoğun ve etkili bir şekilde sürdürülmüştür.

Bunun başında da medya kullanılmıştır.

Bununda en baskın hali Abdulhamid döneminde başlamış ve görülmüştür.

İşte bu noktada tarihten kesitler;

-Abdulhamid dönemindeki gazeteler, bu dönemdeki gazetelerden farklı değildi. Elbet kontrolü gerekti.

Gazeteler her zaman için kendilerini dördüncü kuvvet saymışlar, istediklerini al aşağı etme aracı olarak kullanmışlardır.

Nitekim Abdulhamid döneminde gazetede çıkan bir haberde; Bir at su deposuna düştü.

Arpalığını alan gazete ertesi günkü attığı manşette; At su deposuna düştü ancak  şişip dağılmadan çıkarıldı.

Şimdilerde bizde olduğu gibi; Müftü keçi çaldı.

Oysa keçisi çalınan müftü idi.

Gazeteler darbelerin borazanlığını yaptı. Daha da ileri giderek fuhşu yaydı, kaos oluşturdu.

Toplumun ahlakını ve inancını yıktı.

-Girit sorunu, Belgrat kalesinin verilmesi (Ali Suavi: Muhbir), “Şark Meselesi” (NamıkKemal: Tasviri efkâr) vb. gibi konular ele alınarak hükümetin eleştirilmesi sadrazam Ali Paşa’yı tedirgin etmiş ve “Kararname-i Âli” (hükümet kararnamesi; sözlük anlamı: Yüce kararname; alay anlamında:

Ali Paşa kararnamesi) diye anılan ünlü kararname yayınlanmıştır (Mart 1867):
“İstanbul da çeşitli dillerde basılan gazetelerin bir kısmının bir süreden beri memleketin
genel çıkarlarına aykırı birtakım zararlı dü­şünceler ve yalan haberler yayınlamakta…,
bir çok uydurma ve yalanlarla zihinleri karış­tırma, bunun sonucu olarak da halk arasında çatışmaya yol açmakta ” oldukları gerekçesiyle çıkarılan bu kararname ile:
“Asayişi ve düzeni korumak gerektiğinden, bu türlü gazete ve dergilerin bütün devlete ve bü­tün millete dokunan zararlarının önlenmesi için, Basın Nizamnamesi ‘nin hükümleri dışında olarak hükümetçe cezalandırma işlemine ve önleyici tedbirler alınmasına karar verilmiştir.”
[1]

Abdülhamit devrinde, 1864 tarihli Matbuat Nizamnamesi’ne hiç dokunulmamış, (Meclis-i Mebusan’da yeni bir “Matbuat Nizamnamesi” hazırlanmışsa da, yürürlüğe konmamıştır. [2]

-Abdülhamit, sansür konusunda herhangi bir kanun; ya da nizamname yayınlatmamış, Kanün-i Dahiliye Müdürlûğü’ne bağlı sansür kurulu 1890 yılma kadar birkaç memurla çalışırken, kadrosu 1902’de 15,1905te 20,1908’de25 kişiye yükselmiş­ tir. (1 müdür, 5 muavin, 1 matbaalar müfettişi, 5 müfettiş, 1 Bulgarca-Sırpça, 1 Ermenice, 1 Rumca gazeteler müfettişi, 2 denetleme memuru, 3 tiyatro müfettişi). [3]

Şu olmamış değildir;-“ İstanbul’da Hamidiye suları yeni akıtılmış, çeşmeler açılmış; “Servetifünun” dergisinde yayınlanmak üzere, Dr. Besim Ömer Paşa, sular üzerine bir makale yazmış; “çeşme başında bir ihtiyar adamın dua eylediğini gösterir artistik bir renkli resim de makale ile birlikte basılacak”mış. Sansür memuru Ebülmukbil Kemal Bey resmin yanma bir “soru” işareti koymuş.
Dergi sahibi Ahmet İhsan (Tokgöz), bunu görünce şaşırmış, Kemal Beye bir tezkere yazıp “sebebini” sormuş; şu karşı­ lığı almış (Mayıs 1906):
Çeşme resmi gerçekten pek güzel ve dua her Müslüman in gözünde şüphesiz ki kutsaldır.
Lakin bugünlerde kötü düşünceliler o kadar çoğaldı ki, bu güzel resmi Servetifünun da gö­rür görmez (Hah! bunu bu biçimde burada yayınlamak, alttan alta: “İşimiz duaya kaldı” demek olduğunu anlatmaktır) anlamında saç­ malayacaklarını yakından bildiğimden…[4]

Abdulhamid döneminin en çok tenkid edenlerinden olan Hüseyin Cahit Yalçın şöyle der:-“Abdülhamit döneminde gazetecilik iyice güç, tehlikeli bir işti… İp üzerinde cambazlık belki bu kadar ustalık gerektirmezdi.[5]

-Medya olayları abartarak veya çarpıtarak toplumun tepkisini arttırarak huzursuzluğu arttırmakta, bir çok darbelerin alt yapısını da medya oluşturmaktadır.

Algılar ile toplum ehli tahkik olmadığından sürekli yanıltmakta, nefret toplumu haline getirmektedir.

-Bu gün sosyal medya kişinin kendisini ifade etmesinden çıktı izhar etmesine, ifşa etmesine, itiraf etmesine hatta yakınlarının hallerini ortaya koymasına kadar gitti.

-Özellikle bir asrı aşan süre içerisinde Ermeniler bu ihanetlere alet olmuşlar, ihanetlerini bu günde Pkk ile sürdürmektedir.

-Ermenilerin kendilerine mahsus ne dilleri ne de dinleri vardı. İnançları, bir parçasını teşkil ettikleri Frinklerinki gibiydi. Sonraları yayıldıkları yerlerdeki halkın veya istilacıların dili ne ise ona uyarlardı. Hristiyanlık ermenistana girdiği zaman Ermenilerin yazısı rumcaydı.

Ermeniler yıldızlara tapmayı hititlerden, ateşe tapmayı azerilerden, puta tapmayı da romalılardan öğrenmişlerdi. Hristiyanlığı bizanlılardan, İslamlığı da araplardan aldılar. Fakat sonra islamlıktan ayrılarak hristiyan oldular. Miladın IV. Yüzyılına kadar İncil bile rumca yazılır ve okunurdu. Ermenilerin ilk para bastırmaları da Küçük ermenistanda mö 170, büyük ermenistan da 190 olup yazılar rumcaydı.”[6]

-“Meşhur kutup kaşifi Nansen de,Cemiyet-i Akvam murahhas üyesi olarak bir heyetle,1926’da, Ermenistan’ı dolaştıktan sonra, yazdığı eserin sonunda şu sözleri söylemek zorunda kalacaktır;

‘Avrupa politikasına karıştırılan Ermeni halkına yazık oldu. Bir Avrupalı diplomatı tarafından adının hiç ağza alınmaması kendisi için daha hayırlı olurdu.” 

Ama Avrupalı diplomatlar Ermenileri dillerine dolayacak ve bu da, Ermeniler için hiç de hayırlı olmayacaktır.’[7]

-”16 Mart günü sabahı, uyanır uyanmaz, ilk işimiz bermutat gazeteleri aramak oldu. Fakat, o sabah gazeteler gelmedi. Sebebini soruştururken, İngilizlerin âni bir baskınla Şehzadebaşı karakolundan itibaren, şehri yer yer işgal ettiklerini haber aldık. Biraz sonra da, İngilizlerin benim Beyoğlu’nda oturduğum apatmanı basmış ve beni orada bulamayınca, nerede bulunabileceğimi tahkike koyulmuş olduklarını öğrendik. Bu durumda, sokağa çıkarken de ihtiyatlı bulunmak gerekiyorndu. Apartmanda kapanıp kalamazdım. İngilizlerin, bulunduğum yeri kolayca keşfedemiyeceklerini de düşünerek, Hâşim Beyin apartmanından çıkıp, arka yolları takiple, doğru Mebusan Meclisine gitmek üzere idim ki, Kâzım Paşa (Orbay) ile Miralay Seyfi Bey ziyaretime geldi. Her ikiside, sevip saydığım dostlarımdı.Teessür ve heyecan içinde idiler.
Böyle ânî gelişlerinin sebebini merak ederken, (hemen Ankara’ya gitmek) istediklerini söylediler. O günlerde, hele İngilizlerce mimlenmiş güzide şahsiyetlerin İstanbul’dan, Anadolu’ya geçmeleri ancak gizli yollardan mümkün olabiliyordu. Bizce hazırlanıp tesbit edilmiş en emin yolun mebdei:
Vaniköy’deki tekke idi. ( Bu tekkenin M illî Harekete canla başla bağlı bir şeyhi vardı.)
Gizlice bu tekkeye gidenler, oradan hükümetin kendisinden katiyen şüphelenmemesi için, Maltepe Endaht Mektebi Kumandanlığı vazifesini de almış ve bilâhere İstanbul Mebusu olan- Enver Paşa’nın da askeri yaveri- Yenibahçeli Şükrü Bey (Oğuz) tarafından alınıp Maltepe’den itibaren arka yollardan içerilere gönderiliyorlardı.

…Giderken yollarda, sağda, solda, cihana hükmedermiş gibi mağrur, dimdik duran süngülü düşman askerlerini gördükçe, yüreğimiz sızlıyarak, sesimiz kısılmışçasına, susuyorduk. Fakat itiraf ederim ki, maruz kaldığımız felâketin büyüklüğünü açıkça gösterin bu manzara karşısında, ne benim, ne de yanımdaki arkadaşlarımın, bugünlerin de geçerek yurdun ve milletin kurtulduğu güne kavuşulacağı hakkındaki iman ve ümidimiz kat’iyen sarsılmış değildi. İngilizler, şimdi kuvvetlerine güvenerek herşeyi yapabilirlerdi, fakat hiç bir zulmün devam etmesine imkân olmadığı gibi, bunun
da, Allah’a ve yurtseverliğinden emin olduğumuz millete güvenimiz bâki kaldıkça, sonu geleceğine inanıyorduk. İşte bu duygularla mütehassis olarak Saraya vardık ve derhal huzura kabul olunduk.[8]

MEHMET ÖZÇELİK

16-12-2018


[1] Bk. Belgeler III. ABDÜLHAMÎT DEVRİNDE SANSÜR  I   – Cevdet Kudret. Sh.4-5-

[2] Ag.e-sh.9.

[3] Sh.45-46.

[4] Ahmet İhsan, Matbuat Hatıralarım, c. 1,1930,s. 150) Sh.57-58.

[5] Hüseyin Cahit Yalçın, Edebiyat Anıları, 2. bas., s. 102).Sh.54.

[6] Kazım Karabekir.Ermeni dosyası.sh.69.

[7] Age.26.

[8] Cehennem değirmeni.Rauf Orbay.Siyasi hatıralarım.2. sh.32-33.

Loading

No ResponsesAralık 17th, 2018

FETÖ BAŞARILI OLSAYDI NE OLURDU

FETÖ BAŞARILI OLSAYDI NE OLURDU

Pâre Pâre Paralanan Pâreli ve Paralı Paralel Yapı

Genelkurmay İstihbarat Dairesi eski başkanı İsmail Hakkı Pekin, Fetullah Gülen’in 1959’daÖzel Harp Dairesi için görevlendirildiğini açıkladı.

-12 Eylül 1980 Evren darbesinden sonra tutuklanan Fetullah’ın nasıl serbest bırakıldığını da Milliyet gazetesinden Tunca Bengin’e şöyle anlatıyor: “Fetullah Gülen’i bıraktırmak için önce Deniz Kuvvetleri Komutanı arıyor, sonra Kara Kuvvetleri Komutanı telefon ediyor. En son Kenan Paşa’nın telefonundan sonra serbest bırakılıyor…”[1]

-Fetöyü ordu koruyup besledi.

Darbeleri yapan Atatürkçü zihniyet bazen solcuları kullandığı gibi, fetöyü de bu amaçla kullanmıştır.

Toplumla bir türlü barışmayan bu zihniyet, mesafesini korumuş, cemaatlere cephe almış, maalesef anlamaya gitmemiştir.

Bu durum gün be gün azalsa da, o fertler bitmemiştir.

Fetönün ordudan nisbeten temizlenmesi ile dizginini eline alan ordu, gerçek vazifesi olan hariçte mücadelesine başlamış oldu.

O zihniyet ise, hep orduya pranga vuruyor ve iç düşman oluşturarak kendi halkına saldırıyordu.

Şimdiye kadar dizgini kendi elinde olmayan ordu, bu gün engellemelerle beraber dizginini ele almıştır.

“Gariptir, hem çok gariptir: Yedi yüz sene müddetinde İslâmiyetin ve Kur’ân’ın elinde şeref-şiar, bârika-âsâ bir elmas kılınç olan Türk milletini ve Türkçülüğü, muvakkaten İslâmiyetin bir kısım şeâirine karşı istimal etmeye çalışır! Fakat muvaffak olmaz, geri çekilir. Kahraman ordu, dizginini onun elinden kurtarıyor diye rivayetlerden anlaşılıyor. “[2]

Manisa‘da, 1982 yılında Kara Harp Okulu son sınıf öğrencisiyken askeriyeden atılan Abdullah Saka, darbe dönemi ardından, Fethullahçı Terör Örgütü (FETÖ/PDY) mensuplarının harp okulu içerisinde nasıl örgütlendiklerini ve askerlere yaptıkları eziyetleri anlattı. TSK içerisinde hala daha 15 bin FETÖ’cü subay olduğunu öne süren Saka, ‘Biz kendimizi kime emanet ettik?’ diye sordu.

Abdullah Saka, “Ayakkabında niye toz var, diye sorup, 3 gün oda cezası veriyorlardı. Cemaatçi subaylar, kendinden yana olmayan kişileri ‘istifa etsin’ ya da ‘okuldan atılsın’ diye mobbinge maruz bıraktılar.” dedi.[3]

Bu örgüt en çok ordu ve hukuka hakim olmuştur. Mesela;

“Türkiye’deki hakimlerin verdiği 100 karardan 62’si yanlış

Yargıtay’a giden 100 davanın 62’sinde yerel mahkemenin verdiği karar değişiyor.”[4]

-Pkk içte yani fetönün çatısı altında az yoğunluklu bir çatışmayı sürekli devam edip destekledi.

Ne olsun ne de ölsün.

Fetö bitince pkk da bitme noktasına geldi.

Pkk yı gizliden destekleyen abd, bundan sonra açıktan açığa destekler oldu.

-El konulan uyuşturucuları satıp parasını FETÖ’ye aktarıyordu.

Ankara’daki adli emanetten uyuşturucu çalarak sokaklarda sattırdığı iddiasıyla 2 yıl önce 25 yıl hapis cezası alan firari eski CAT görevlisi Kudret T., İstanbul polisi tarafından Üsküdar’da yakalandı. Uyuşturucu parasını FETÖ’ye aktardığı tespit edilen zanlının üst aramasında örgüt şifresi olan 1 Dolar çıktı. Kudret T.’nin Cumhurbaşkanlığı’nda görev yaptığı sırada komiserlik sınavını kazandığı fakat örgütün “yerinde kal” talimatı gereği komiserliğe geçmediği ortaya çıktı.[5]

-FETÖ elebaşının Türkiye’deki militanlarına verdiği Yunanistan’a kaçma talimatı MİT’e takıldı. FETÖ’nün militanlarına “Meriç kenarına gidin. ‘Gülenist’ parolasıyla Yunan polisine 3 bin euro verin” talimatını ilettiği tespit edildi.[6]

-Ölmüş olan fetö diri tutulmaya, diriltilmeye ve tarihe mal edilmeye çalışılıyor.

***************    

Ergenekon ne oldu?

Şimdiye kadar Ergenekon zihniyetinin yaptığı darbeleri, bu sefer Ergenekonun sağ koluna yaptırılan 15 Temmuzdan sonra, eski darbeci ve Ergenekon zihniyetine ne oldu?

Darbeler bitti mi?

Dikkat gerekir.

Şimdilik toplumsal memnuniyetsizlikler, patates, soğanla başlayan sıkıntılar, hala kaşınan bir yaranın ve yararlananın olduğunu gösteriyor.

Canını veren bu millet, malına gelince fırsatları kolluyor.

Bu tavrının yeni bir 15 Temmuza zemin hazırlamasını umursamaksızın, olursa yeni bir fedakarlık yaparız diyor.

Bir yerlerde bir bozukluk olduğu gerçek…

Ortadoğuyu şekillendirme hesapları olanlar, bu şekillendirmeyi bitirmiş değil, o halde oyun devam ediyor demektir.

Tehlike bitmiş değildir.

Oyun da bitmiş değil.

Ergenekon davalarında bazı fetonun yanlışları var diye, hepsi masum demek değildir.

-Neden oyuncuların oyunlarını oynamalarını engellemek için, oyun alanları kapatılmıyor?

Neden darbecilerin darbe yapmalarını meşru halde getirecek gayrı meşru yollar kapanmıyor?

Neden Atatürkü koruma kanunu bahanesiyle harcamaya gidenlerin harcamalarının engellenmesine gidilmiyor?

Neden köklü çözümlerle meseleler çözülmeyip, geçici pansuman yöntemleriyle gözler boyanıyor?

Toplum kandırılıyor ve uyutuluyor mu?

********************     

Dikkat çeken detay… FETÖ’nün ‘kedicik’ imamları!

Adnan Oktar soruşturmasında örgüt üyelerinin telefonlarını mercek altına alan polis, kediciklerin irtibatlı olduğu FETÖ imamlarını ortaya çıkardı.

ÜST DÜZEYLERLE İLETİŞİM 

Liste haline getirilen abone bilgilerinden FETÖ’nün üst düzey isimleri arasında yer alan firari Osman Karakuş,  firari Mehmet Hanefi Sözen, firari Reşit Haylamaz tutuklu İlhan İşbilen, eski Fatih Üniversitesi Rektörü firari Şerif Ali Tekalan, örgütün kasalarından tutuklu Ali Çelik, Gülen’in avukatlarından tutuklu Abdulkadir Aksoy, kapatılan Zaman Gazetesi’nin eski imtityaz sahibi tutuklu Aleaddin Kaya, firari Önder Aytaç’ın Oktar grubuna mensup şahıslarla irtibatlı oldukları tespit edildi.
Oktar yapılanmasında yer alan Aslıhan Hantal, 2014 yıllarında İlhan İşbilen ve Aleaddin Kaya ile Fatma Ceyda Ertüzün, Şerif Ali Tekalan, Abdulkadir Aksoy ve Osman Karakuş ile irtibatlı oldukları,  Özdemir Uygur isimli şüphelinin FETÖ’den Ali Çelik ile iletişim halinde oldukları belirlendi. 

 Oktar grubuna mensup şüphelilerin yanı sıra şüphelilerin ailelerinin de FETÖ üyeleri ile iletişim halinde oldukları görüldü. Grubun mensuplarından Mert Sucu’nun kardeşi Mehmet Sucu ve babası Bekir Sucu’nun Albulkadir Aksoy ile, şüpheli Murat Terkoğlu’nun annesi Halime Terkoğlu’nun Harun Tokak ile, Fatih Mehmet Doğan’ın kardeşi Metin Doğan’ın Mehmet Hanefi Sözen ile görüştükleri tespit edildi.”[7]

Devlet akıllı hareket ederek, kaos oluşturmaya çalışanların bahanelerinin önünü kapayarak, Fetö bahanesiyle yaftalananların içinde suçsuz isnadda bulunanların karar sonuçları hala belirsizliğini sürdürürken bu insanların tehdit haline getirilmelerinin önüne geçerek, millet arkasına alıp hatta garip gelse bile trafik cezalarıyla bile memnuniyetsizler grubu oluşturarak saldırıların önüne geçilmelidir.

Devlet bağırsaklarını masumların hukukunu gözeterek, devleti cemaatlara karşı yapılan tahriklere gelmeden temizlemelidir.

Bir asırlık kirletme ve kirlenmelerden arınmalıdır.

Bir tesbitte;” “Ülkemizdeki, örümcek ağını destekleyen CIA, MOSSAD, MI6, BND, SAVAMA gibi örgütlerin istihbarat ağları ortaya çıkarılmadıkça, yabancıların içerdeki ortaklarının girişimleri engellenemeyeceğinden bu konudaki araştırma ve değerlendirme görevi de artık ertelenemez? “

“ABD ve Soros’un parasal destek sağladığı sivil toplum kuruluşlarının maskelerini iş işten geçmeden düşürmek, bence en önemli görev…”[8]

MEHMET ÖZÇELİK

16-12-2018


[1] http://www.pressmedya.com/yazar/salih-tuna/5231/buyuk-kandirmacaya-son-veren-kim

https://www.ahaber.com.tr/gundem/2014/04/21/kenan-evren-fethullah-guleni-kollamis

[2] Şualar. 515.

[3] https://www.haberler.com/12-eylul-magdurundan-sok-iddia-orduda-15-bin-feto-8642469-haberi/

[4] http://www.adaletbiz.com/m/gundem/turkiye-deki-hakimlerin-verdigi-100-karardan-62-si-yanlis-h21971.html

[5] https://www.yenisafak.com/gundem/el-konulan-uyusturuculari-satip-parasini-fetoye-aktariyordu-3402990

[6] https://www.habervaktim.com/haber/554242/alcak-talimat-mite-takildi.html

[7] http://www.haber7.com/guncel/haber/2766621-dikkat-ceken-detay-fetonun-kedicik-imamlari

https://www.yenisafak.com/gundem/adnan-oktar-orgutu-uyelerinin-irtibatli-oldugu-feto-sorumlulari-3410585
https://www.habervaktim.com/haber/555020/kediciklerle-fetoculerin-irtibati-tespit-edildi.html

[8] https://www.eskikitaplarim.com/showthread.php?t=45632

Loading

No ResponsesAralık 16th, 2018

BİRBİRİNİ TAMAMLAYAN İNSAN VE CENNET

BİRBİRİNİ TAMAMLAYAN İNSAN VE CENNET

ANDROİD SİSTEMLİ

İnsan ve Cennet uyumu; her ikisinin de Android sistemli olmasındandır.

Yani birbirlerine mütenasib olarak sonsuza dek güncellenme özelliğine sahip oluşundandır.

Her insan ve bulunduğu cennet, insanın duygularının inbisatı nisbetince güncellenecek, büyüyüp gelişecek, layık olduğu makamda büyüme gösterecektir.

Tıpkı gerek bilgisayarlarda ve gerekse de cep telefonlarında işletim sisteminin gücüne göre, reminin büyüklüğüne göre gelişim ve değişim göstermesi gibi…

Büyüklükleri nisbetinde veya proğramlarının yüklü ve fazlalığı ölçüsünde güncellenme olacaktır.

Her ikisi de birbirine uyumlu  ve de uygun olarak yaratılmıştır. Çünkü ikisi de adeta Android sistemi üzerine donatılmıştır.

İnsan donanımlı, proğramlı, kaliteli, kapasiteli, sureti, görünümü, hüsnü takvimde, programlı, özellikle kapsamlı olarak yaratılmıştır.

Sürekli güncellenmektedir.

Marifetullah- Muhabbetullah- Rü’yetullah- İlim gibi hakikatlar bu çerçevede gelişecektir.

Cennet ebedidir.

İnsan ebede namzettir.

Gülle bülbül beraberliği gibi…

İki ebedi dost, Zatı ve Esmasıyla ezeli ve ebedi olan Allah ile beraber sonsuza dek varlıklarını sürdüreceklerdir.

Aradaki fark hiç bir zaman için de kapanmayacaktır.

Dünyada amel cihetiyle eken, duyguları cihetiyle ekilen bu insanlar; aldıkları sonuç, bu dünyadan mezun oldukları puan üzerinden güncellenmelerini ve gelişmelerini sürdürecek ve de göstereceklerdir.

-Aynı durum cehennem için de geçerlidir.

 O da layığını bulacağından dolayı, onunla uyumlu olarak uyumluluğunu sonsuza dek sürdürecektir.

Sobaya münasip odun ve kömür, kanalizasyona münasib faresi arasındaki münasebet gibidir.

Cennet ve cehennemin ehilleriyle adaletli olarak adeta kol kola varlıklarını sürdürmeleri, gelişip güncellenmeleri dünya imtihanının bir sonucu ve ürünüdür.

Haşa sümme haşa, elbette Allah zulmetmez.

Hiç bir kimseye ve varlığa haksızlık etmez.

O’nun Hak ismi her hak sahibine hakkını hakkıyla vermek istemeyi gerektirir.

Şimdiye kadar verilenler ne kadar hak ve adaletin neticesi ise, bundan sonra verilecek olanlar da bu Hak isminin bir tezahürü olarak devam edecektir.

MEHMET ÖZÇELİK

13-12-2018

Loading

No ResponsesAralık 13th, 2018

İKİ EKİN YERİ

İKİ EKİN YERİ

Allah iki Ekin yeri yaratmıştır.

Bunlardan birisi kalp, diğeri ise topraktır.

Toprağa ekilen maddi tohum vardır.

Kalbe ekilen ise muhabbettir.

Toprağa ekilen habbe ekilen habbe ile, kalbe ekilen muhabbet kök olarak aynı yere dayanır.

Muhabbet habbenin manevi, habbe ise muhabbetin maddi halidir.

-Kul olmak için yanmak ve kül olmak gerekir.

Habbe toprağın kalbinde eriyip çürür, kendini habbesine feda eder.

Bir ölür bin dirilir.

Binlerin doğumunu bir habbe yoklukla ve yoklukta var olur, varlık bulur.

Duygular da kalb tarlasının muhabbet toprağında fani olursa, bakileşir, varlığını nesiller boyu devam ettirir.

-İnsanın yaratılmasına  verilen kararın gerekçesi bilgi sahibi olmasıdır.

Bilgiyi akıl tarlasına eken insanlar, kalp toprağında yeşertmektedirler.

İslamiyet suyu ile sulayıp solmasını engellerken, iman güneşiyle de varlığını devam ettirmektedirler.

-İnsan bu dünyaya hem ekmeye ve hem de ekilmeye gelmiştir.

Hadiste; Dünya ahiretin tarlasıdır, ifadesiyle insan bu dünyada ne ekerse, ahirette de elbette onu biçer.

Duygularıyla da bu dünyada ekilen insanlar, duygularının açılımı ve açılmasıyla da ahirette o nisbette yararlanırlar.

Ahirette gelişim ve büyüme, bu dünyadaki duyguların açılımı nisbetiyledir.

O aradaki fark ebediyyen kapanmayacaktır.

Cenab-ı Hakkın isimlerinin en çok tecelli ettiği yer topraktır.

Cenab-ı Hakkın Hadis-i Kudsi de; -Ben yere ve göğe sığmam, mümin kulumun kalbine sığarım.- dediği külli mana, kalpde tecelli etmektedir.

İkisi de kibri değil, tevazuyu simgelemektedir.

Görünmeyen ve pek bilinmeyen ancak çok hakikatları izhar eden iki cevher.

Kalp Allaha bakarken, toprak kainata bakmaktadır.

Toprak kainattaki lafızları sünbül verirken, kalp mana mahsulatını netice vermektedir.

Adeta kainata insan kalbinden rasad etmekte, gözetip gözetleyerek, müşahede ve temaşa etmektedir.

-Sadık Yâr.

Toprak en iyi yâr.

Kara topraktır benim güzel yârim.

Allah yâr, ğayrı bâr, bu dünya dar, ukba ise dâr-ı karar.

-Cem Karaca- nın , Allah Yar şiirinde;

Dervişanız hak dost deriz
Dervişanız dervişan
Allah yar yar
Bu can emanet bu bedene
Sonunda sararlar kefene
Allah yar yar
Yol bir akıl bir
Bak da görebil
Sev korkma sakın
Rab sana yakın
Allah yar yar
Üç var yedi var
Oniki var kırk var
Altı bin altıyüzaltmışaltı inen var
Allah yar yar…

Aşık Veysel, uzunca şiirinden bir cümle olarak;

KARA TOPRAK

Dost dost diye nicesine sarıldım.

Benim sâdık yârim kara topraktır.

Beyhude dolandım boşa yoruldum.

Benim sâdık yârim kara topraktır.

MEHMET ÖZÇELİK

12-12-2018

Loading

No ResponsesAralık 12th, 2018

TARİHTEN KESİTLER

TARİHTEN KESİTLER

Fuzuli her ne kadar;
İlm kesbiyle paye-i rif’at
Arzı-yı muhal imiş ancak
Aşk imiş her ne var alemde
İlm bir kıyl-ü kal imiş ancak

-İbrahim Hakkı Erzurumlu Hazretleri de:

Cihan bâğında ey âkıl, budur makbûl-i ins ü cin,
Ne kimse senden incinsin, ne sen bir kimseden incin!

-Âşık der inci tenden
İncinme incitenden
Kemalde noksan imiş
İncinen incitenden…  (Alvarlı Efe M. Lutfî Hz.)

-Bir zerre demekse şu semâvâta göre arz
Nisbetle beşer etmelidir kendini yok farz

Güçlü pek büyük bir imparatorluk ancak bir pegamber ya da bir vaizin açıkladığı din üzerine kurulabilir. İbn-i Haldun

-(Muaviye’nin özel katibi bir Hıristiyandır). [1]

-Abbasilerden Osmanlıya batının sürekli en çok dikkatini çeken ve de bazen su-i istimallere kadar varan harem konusunda Andre şu ifadeyi kullanır:

“Halifenin eşleri ve ailesi haremde yaşardı. Harun’un hareminde iki yüz kadın olduğu, bunlardan yirmi kadarının ona çocuk verdikleri söylenir. Elli yıl kadar sonra tahta oturan Mütevekkil’in hareminde 12 000 kadın olduğu göz önüne alınırsa, neden olmasın? Batı dış gücünü uzun süredir meşgul eden sarayın harem bölümü, sıkça yazılanların aksine, hiç de sanıldığı gibi bir sefahat merkezi değildir. Halife eşleri ve halifeye çocuk veren cariyeler haremde özel daire sahibi olurlardı. Diğer cariyeler ve hizmetli kadınlar, kadınlar ve hadımlar tarafından örgütlenip yönetilen bu kapalı dünyada yaşarlardı.
Harem kadınlarının çoğu pazardan satın alınmakla birlikte, bazen de halifeden bir lütf dileyen eşraf, ya da bir aile üyesi tarafından halifeye armağan edilirdi. Harun döneminde Arap, Türk, Kafkas ve Yunan asıllı çok değişik milletlerden gelmiş kadınlara rastlanmaktaydı. Bu kadınların çoğu Araplar ile Bizans arasında bitmek tükenmek bilmez savaş ve talanlarda ele geçirilmişlerdi.” [2]

-Bu kadınlar sarayda hizmet eden kişilerdi. Tıpkı şu anda cumhurbaşkanlığı köşkünde bulunan tüm kadınlar Cumhurbaşkanının eşi olmadığı gibi.

Elbette köle gibi cariye hukuku da islamda vardır.

Su-i istimaller varsa, bu hata şahıslara aittir.

-Müslüman dünyası, VII yüzyıldan XI yüzyıla kadar Batı üzerine olduğu kadar, Doğu üzerinde de yadsınamaz bir üstünlük kurmuştur. M. Lombard

-OSMAN GAZİ
Matlabımız din-i Hüda’dır bizim
Mesleğimiz rah-ı Hüda’dır bizim

Yoksa, kuru mihnet ve kavga değil
Şafa-ı cihan olmağı dava değil

-Osman Gazi on dokuz yaşında iken şeyhi Edebali’nin kızı Malhun Hatunla evlendi, nikahlarını Edebali’nin müritlerinden Turgut kıydı.
Artık fırsat ve nusret senindir
Hidayet menzili nimet senindir
Sana verildi taht düşmesin baht
Ezeli ta ebed devlet senindir
Yansın çerağların alem içinde
Döşene sofalar davet senindir
İki cihanda hayırla anılmak
Nesep ve nesil ile burhan senindir
Çocukken erdi sana baht-ı devlet
Cihanda olan devran senindir
Süleyman zamanının menbağısın
Hem inse hem cinne ferman senindir.[3]

-Şeyhi Edebali, bey olduğu gün kendisine, tarihe geçen şu çarpıcı nasihatleri yaptı:
“Ey oğul!
Beysin … Bundan sonra öfke bize; uysallık sana…
Güceniklik bize; katlanmak sana…
Acizlik bize, yanılgı bize; hoş görmek sana…
Geçimsizlikler bize, çatışmalar bize, anlaşmazlıklar bize; adalet sana…
Kötü göz, şom ağız, haksız yorum bize; bağışlama sana…
Ey oğul!
Bundan sonra bölmek bize; bütünlemek sana…
Üşengeçlik bize; uyarmak, gayretlendirmek, şekillendirmek sana…
Ey oğul sabretmesini bil, vaktinden önce çiçek açmaz. Şunu da unutma: İnsanı yaşat ki devlet yaşasın.
Ey oğul! Yükün ağır, işin çetin, gücün kıla bağlı. Allahu Teala yardımcın olsun…”

-ORHAN GAZİ
Ey bağlarımın tatlı meyvesi olan Oğul! Saltanatına mağrur olma. Unutma ki dünya, Hazret
i Süleyman’a kalmamıştır. Unutma ki dünya saltanatı geçicidir.
Lakin büyük bir fırsattır. Allah yolunda hizmet ve Peygamberimiz Aleyhisselam’ın şefatine mazhariyet için, bu fırsatı iyi değerlendir! Dünyaya ahiret ölçüsüyle bakarsan; ebedi saadeti feda etmeye değmediğini göreceksin.

-Yahya Kemal Beyatlı “İstanbul’u fetheden yeniçeriye” şöyle sesleniyordu:
Vur Pençe-i Âlî`deki şemşîr aşkına
Gülbang-ı âsmânı tutan pîr aşkına

Ey leşker-i müfettihü`l-ebvâb vur bugün
Feth-i mübîni zâmin o tebşîr aşkına

Vur deyr-i küfrün üstüne rekz-i hilâl içün
Gelmiş bu şehsüvâr-i cihângîr aşkına

Düşsün çelengi Rûm`un, eğilsün ser-i Firenk
Vur Türk`ü gönderen yed-i takdîr aşkına

Son savletinle vur ki açılsın bu sûrlar
Fecr-i hücûm içindeki tekbîr aşkına

-YILDIRIM BAYEZİD HAN:” Ben Allahu Tealanın dinini yaymak ve O’nun rızasına kavuşmak için dünyaya gelmişim.”

Çeşitli oyunlarını gördün zamanın,
Ne sevincin sürdüğünü ne de tasanın
Nice kasırlar yaptırmış beyler orada,
Şimdi ne beyin adı var ne de sarayın.

air Baki’nin ifdesiyle;
Minnet Huda’ya devlet-i dünya fena bulur
Baki kalur sahife-i alemde adımız.

-Ebussuud Efendi’nin şiirlerinden biridir.
Ya Rahıme’l-halaik aslıh ümurana
Ya rabbena bi-fadlik temmim kusurana
Kaldı miyan-ı zulmet-i gaflette kalbimiz
Min dav’i nur-i zikrik nevvir sudurana!
Şal dem ki, hake sala bizi sarsar-ı ecel,
İc’l mine’l-cinani riyadan kuburana!

-1. Selim Han:
Bir köprüdür bu cihan kim gelüp geçer
Bi’l-emni ves’-selameti ic’al ‘uburand!
Ruz-i cezada cem’ ola emrin ile halk
Yessir lena bi-ehl-i ne’imin hudurand!
(Ey bütün yaratıkları esirgeyen Allahım! İşlerimizi düzelt.
Ey Rabbimiz! Kusur ve eksiklerimizi lütfunla tamamla! Kalbimiz kaldı gaflet karanlığında,
Seni anmanın nurunun ışığıyla gönüllerimizi aydınlat! Bizi ecel rüzgarı toprağa saldığı zaman,
Kabirlerimizi cennet bahçelerinden bir bahçe eyle! Bu cihan bir köprüdür herkes gelip geçer, ya Rab ! Geçişimizi selamet ve emniyetli kıl!
Bütün insanlar emrinle Kıyamet günü toplandığında cennet ehli ile beraber olmayı bize nasib eyle!)[4]

-111 . MURAD HAN:
Gönül levhine yazdum bir nice söz
Birini almak içün vir nice yüz
Dilersen niki kalbi taş olma
Vefsuzla sakın yoldaş olma
Sakın raz açmagıl na-ehl olana
Eyü gözle bakma ad-u sana
Sakıngıl talib olma mal-u caha
Nice cah ehli gördüm düşdi çaha

Açıklaması:
Gönül levhasına pek çok söz yazdım.
Birini almak için çok yüz ver.
İyi olmak dilersen taş kalpli olma ve sakın
vefasızla yola çıkma.
Ehil olmayana sakın sır verme.
Ad ve sana bel bağlama, iyi gözle bakma.
Sakın mal ve mevkiye talip olma, nice böyle kimseler gördüm ki mal ve mevki hırsı onları kuyuya düşürmüştü.

-III . MEHMED HAN
İmtisal-i cahid-u fillah olubdur niyyetüm
Din-i İslam’un mücerred gayretidür gayretüm
Fazl-ı Hakk u himmet-i cünd-i ricalullah ile
Ehl-i küfri ser-te-ser kahr eylemekdür niyyetüm
Enbiya vü evliyaya istinadum var benüm
Lutf-ı Hak’dandur heman ümmid-i feth ü nusretüm
Nef-ü mal ile n’ola kılsam cihanda ictihad
Hamdülillah var gazaya sad hezaran rağbetüm
Ey Mehemmed mu’cizat-ı Ahmed-i Muhtar ile
Umaram galib ola a’da-yı dine devletüm

-”Sultan Murad’ın çocuklarından sağ olarak yirmi yedi kız ve yirmi oğlan kalmıştı. Tahta çıkan III. Mehmed, yirmi erkek kardeşin en büyüğü idi. Tahta çıktığı zaman “Nizam-ı alem” kanunu gereğince on dokuz kardeşi odalarında boğduruldu. Ertesi gün cenazelerin saraydan çıkışı, görenler tarafından büyük bir üzüntüyle karşılandı.
Bu durum belki de çok fzla geçmeden üç yüz yıldır tahta geçmek üzere kullanılan Osmanlı saltanat sisteminin değişmesine neden olacak ve ekber ve erşed evlat sisteminin yolunu açacaktır.

Şehzadeler, Ayasofya Camii avlusunda babaları III. Murad’ın ayak ucunda hazırlanmış bulunan on dokuz mezara defedildi.
Bunlar dördü ileri yaşta olup iyi bir terbiye görmüş şehzadelerdi.
Mustafa, Bayezid, Osman, Cihangir, Abdurrahman, Hasan, Yakub, Alemşah, Yusuf, Hüseyin, Korkut, Ali, İshak, Ömer, Alaaddin, Murad ve Abdullah gibi isimlerindeki şehzadelerden en fazla ümit verici olan ise Sultan Mustafadır. Kendisi edebiyat ve şiirle de uğraşırdı. Hatta babası Sultan Murad’ın ölüm haberi üzerine büyük şaşkınlık yaşamış ve kendi akıbetini sezerek şu hazin beyti yazmıştır:
Nasıyemde katib-i kudret ne yazdı bilmedüm
Ah kim bu gülşen-i alemde bir kez gülmedüm.

-…III. Murad ve III. Mehmed Han veliaht şehzade olarak sancağa çıkmışlar, kardeşleri ise sarayda tutulmuşlardı. Babalarının vefatı ile tahta çıktıklarında ise Fatih Kanunnamesi’ne dayanarak hayatta bulunan kardeşlerini boğdurtmuşlardı. Sultan I. Ahmed’in cülus ettiğinde Mustafa adında bir erkek kardeşi bulunuyordu. Sultan III.
Mehmed’in defin işlemini gerçekleştiren devlet adamları hemen dağılmamışlardı. Bir müddet Şehzade Mustafa’nın cenazesi için davetçi beklemişlerdi. Ertesi gün de bu yolda bir haber gelmeyince önce hayret edildi. Sonra büyük şehre bir huzur havası yayıldı.
Çünkü İstanbul halkı kardeşini boğdurtmayan bu genç padişahı, tahta çıktığı gün pek sevmişti.
[5]

-Fatih döneminde de 5 çocuk öldürülmüştü.

Elbette dünyada aldıkları fetva gibi, ahirette de verecekleri bir hesap ve savunmaları vardır ve olacaktır.

Dayandığı kanunnamede;” “Her kimesneye evladımdan saltanat müyesser ola, karındaşların nizam-ı alem için katl etmek münasiptir. Ekser-i ulema dahi tecviz etmiştir. Anınla amil olalar”

Nola tacım gibi başımda götürsem daim
Kademi nakşını ol hazret-i Şah-ı Rüsül’ün
Gül-i gülzar-ı nübüvvet o kadem sahibidür
Ahmeda durma yüzün sür kademine o Gül’ün.
(Peygamberler sultanı o ulu Peygamber’in ayak izini her zaman bir tac gibi başımda taşısam bunda şaşılacak bir şey olmaz. O Peygamber ki nebilik gülistanının en kıdemli ve en müstesna gülüdür.
Ey Ahmed ! O halde durma sen de o gülün ayağına yüzünü sür!)
Sultan I. Ahmed Han.

-”Osmanlı padişahlarından Sultan Ahmed, bir gün Aziz Mahmud Hüda-i’ye bir hediye göndermiş; Hüda-i Hazretleri de gönderilen hediyeyi içine haram karışmış olabileceği şüphesi ile kabul etmemiş, geri çevirmişti.
Padişah, aynı hediyeyi, devrin ünlü şeyhlerinden Abdülmecid Sivasi’ye gönderdi. O ise, gelen hediyeyi kabul etti.
Bir gün padişah, Abdülmecid Sivasi’ye: “Size gönderdiğim hediyeyi daha önce Aziz Mahmud Hüdayi’ye göndermiştim, Kabul buyurmamıştı” dedi.
Abdülmecid Sivasi alçak gönüllü davranıp: “Padişahım, Aziz Mahmud Hüda-i bir anka kuşudur ki, leşle beslenmeye tenezzül etmez” dedi.
Padişah birkaç gün sonra da Aziz Mahmud Hüda-i’nin sohbetine gitti. Ona da:
“Geri çevirdiğiniz hediyeyi, Abdülmecid Sivasi’ye gönderdim, o kabul etti” dedi.
Bu söz üzerine Aziz Mahmud Hüda-i: “Sultanım! Şeyh Abdülmecid, bir deryadır ki, içine bir damla pislik düşmekle kirlenmiş olmaz. .:’ diye cevap verdi.” [6]

-“Bir gün, Aziz Mahmud Hüda-i Hazretleri Sultan I. Ahmed Han’ın daveti üzerine saraya gitmişti.
Uzun süre oturup sohbet ettiler. Kafes arkasından padişahın annesi Handan Sultan da sohbeti dinlemekteydi.
Az sonra mübarek veli abdestini tazelemek istedi. Padişah derhal leğen ve ibrik getirtti. O abdest alırken kendisi de eline döküyordu.
Bu sırada sultanın annesi de, kafes arkasında elinde havlu beklemekteydi. Bu arada gönlünden: “Ne büyük veli, bir kerametini görsem” diye geçirdi.
Nihayet abdest bitti. Büyük veli perde gerisinden verilen havlu ile kurulanırken: “Hayret” diye mırıldandı.
Padişah meraklandı: “Hayırdır hocam ! Neye hayret ettiniz?”
“Bazısı bizden keramet görmek istiyor” buyurdu. “Halbuki padişah eğilmiş, elimize su döküyor. Annesi, havlu tutmak için ayakta bekliyor. Bundan büyük keramet mi olur?”[7]

-” Il. Mehmed Han, Karamanoğlu’nun faliyetlerini haber alınca Anadolu beylerbeyliğine getirdiği İshak Paşayı önceden ileri sevk ettiği gibi kendisi de Rumeli’de gerekli düzenlemeleri yaptıktan sonra:
Bizimle saltanat lafın edermiş ol Karamani
Hüda fırsat verirse kara yere karam anı…
diyerek sefere çıktı. [8]

-Her şeyin avlandığı yer boğazıdır.

Hayvanlar avlarını yakaladıklarında ilk yakaladıkları yer boğazlarıdır.

Fatih Sultan da aynısını yapar.

Hem İstanbulda Anadolu hisarının karşısına rumeli hisarını yaptı.

Boğazı tutmuştu.

Bu aynı zamanda bizanstan gelecek yiyeceklerin gelmesini de engellemeye uygun bir yerdi.

Her iki nokta da da bizans boğazından yakalanmıştı.

Feth-i İstanbul fırsat bulmadılar evvelun
Feth idüb Sultan Muhammed dedi tarih Ahirun”

“Ahirın” kelimesi ebced hesabına göre fetih tarihi olan Hicri 857’ye işaret etmektedir.

Yetişmez mi bu şehrin halkına bu nimet-i Bari
Mihmandar-ı Resulillah Eba Eyyub-i Ensari

-Perdedarı mikoned der kasr-ı kayser ankebut
Bum nevbet mizened der kubbe-i Afrasiyab
(Kayserin kasrında örümcek perdedar olmuş
Afrasiyab’ın sarayında baykuşlar ötüyordu) Molla Cami.

-..Hem Emevi ve hem de Abbasi Devleti zamanında yaşadı. Ne Emevi hilafetine ve ne de Abbasi hilafetine cevaz vermemiş ve bu hilafetleri kabul etmemiştir. Henüz Emeviler iktidarda iken, imam Hüseyin’in oğlu Zeynelabidin’in torunu ve bugün Yemen’de yaygın olan Zeydiye mezhebinin meşhur imamı imam Zeyd hazretlerine biat edilmesi
konusunda, el altından gizlice fetva verdi. Onun için Emeviler zamanında Irak valisi ve kumandanı olan meşhur ibn Hubeyre tarafından tartaklanmış ve hapsedilmiştir. İbn Hubeyre hergün, imam-ı Azam’ı hapishaneden çıkararak insanların huzurunda kırbaçla döver, sonra yine hapsederdi.
Abbasiler zamanında imam-i Azam hazretleri, Hz. Hasan’ın çocuklarından Nefs-i Zekiye demekle meşhur olan Muhammed Mehdi‘ye yardımda bulunulmasına ve biat edilmesine; zekat, ganimet gibi şer’i vergilerin ona verilmesine gizli gizli fetvalar verdi. Bundan dolayi da Abbasilerin ikinci halifesi olan Ebu Cafer Mansur tarafindan hapsedilmiş ve nihayet hapishanede iken vefat etmijtir.
[9] 

-Bekri MUSTAFA 4. MURAT MEYHANEDE İÇKİ İÇTİĞİNİ GÖRÜNCE BEKRİ SARIĞINI içkinin üzerine koyuyor settarul uyub,tesbih çekiyor iclal kulub,sana ne yapayım ğaffaruz zunub.

Osmanlı İmparatorluğu son dönem padişahlarından birisi olan IV. Murat han İçki yasağının hem uygulayıcısı hem de içki seven padişahı olarak bilinir. O zamanların en büyük berduşu Bekri Mustafa’da aynı dönemde yaşamıştır. IV. Murat bu yasağa uyulup uyulmadığını zaman zaman halkın içine çıkıp bizzat kontrol eder. Etmekle de kalmaz en ağır şekilde cezalandırılmasını sağlardı. Bir gün sabah padişah IV. Murat han yanına veziri Bayram paşayı da alarak kılık değiştirip tüccar kılığında Bekri Mustafa-nın kayıkçılık yaptığı üsküdar iskelesine gelir. Duyum aldığı üzere sora sora Bekri Mustafa-yı bulur, selam verir .

-Selamun aleyküm babalık bizi karşıya atarmısın?
-Olur tabi evlat! dedikten sonra sahilden baya açılırlar. Bekri Mustafa kayığın oturağının altına gizlenmiş bölmeden rakı testisini çıkarır, tepesine diker.
-Ohh serinledim! dedikten sonra testiyi yerine koyacakken IV.Murat;
-Baba bizede ver testiyi bizde bir oh çekelim serinleyelim der.
-Olmaz evlat içerisindeki su değil rakı sen içemezsin.
-Niye içmeyelim ?
-Siz dayanamazsınız belli olur, hem kendinizi hem bizi yakarsınız.
Sultan IV. Murat ısrar edince Bekri Mustafa testiyi uzatır. Kayığı çekmeye devam ederken padişah IV. Murat’la veziri arasında testi gidip gelmektedir. Bir ara IV. Murat han ;
-Baba sen IV. Muratın yasağından korkmaz mısın?
-Korkarım korkmasına’da padişah beni burda nasıl görecek?
-Peki IV.Murat’a ben söylersem?
-Haha söyleyemezsin evlat sende benimle içtin, seninde kellen alınır. Biraz çakırlaşan IV.Murat ;
-Ya ben IV.Murat bu adamda vezir Bayram paşaysa ne yaparsın? Bekri Mustafa kürekleri atıp katıla katıla gülmeye başar.
-Vay köftehorlar sizi, siz buna dayanamazsınız demedim mi? iki yudumcuk almayla biriniz padişah biriniz vezir olmaya kalktı.
Bu olayda Padişah IV. Murat Han Bekri Mustafayı uyarıp bağışlamıştır. Fakat bu dönemde içki yasağından dolayı bir çok kişi cezalandırılmıştır.

-“Dördüncü Murat, Bekri’yi içkiye tövbe ettirmiş. Bir iki saat sonra Balıkpazarındaki kaçak meyhaneleri gezerken Bekriye raslamasın mı. Bekri Murat’ı görünce elindeki testiciği arkasına gizlemek istemiş. Murat “Uzat elini” deyince boş elini uzatmış. “Öteki elini uzat ” emrini alınca testiyi tutan elini değiştirmiş. Murat gülerek buyruk vermiş bu kez”İki elini birden uzat”. Bekri hemen sırtını duvara dayayarak testiyi sırtına kıstırıp ellerini uzatmış. Murat hınzır bir edayla “şimdi bana doğru gel” deyince de dayanamamış:”Oynama Murat!” demiş.”Testiyi kırdıracaksın.”

MEHMET ÖZÇELİK

10-12-2018

[1] Aşık Paşazade Tarihi, sh.5.

[2] Aşık Paşazade Tarihi, Sh.42.

[3] Aşık Paşazade Tarihi, s. 6.

[4] Age.31.

[5] Kayı.A.Şimşirgil.Sh.5/175,235-236,2/312-316.

[6] Kayı.A.Şimşirgil.Sh.5/317-318.

[7] Kayı.A.Şimşirgil.Sh.5/318.

[8] Kayı.A.Şimşirgil.Sh.2/127.

[9] İsmail Kara – 1986 – Türkiye’de İslamcılık Düşüncesi 1.

Loading

No ResponsesAralık 10th, 2018

AKILCILIK – İŞRAKİYYUN

AKILCILIK – İŞRAKİYYUN

“Terim anlamında işrak, epistemolojik açıdan akıl yürütmeye veya bir bilgi vasıtasına gerek kalmadan bilginin doğrudan içe doğması, iç aydınlanma, keşf ve zevke (mânevî tecrübe) dayanan bilgi için kullanılır. Ontolojik açıdan işrak, aklî nurların tecellisi sonucunda varlığın zuhur edip gerçeklik kazanmasıdır. Aynı zamanda işrak, arınan insan nefsinin ilâhî nurların tecellisiyle aydınlanıp kemale ermesi şeklinde ahlâkî anlamda da kullanılır. İşrak ayrıca, güneşin doğudan yükselerek her şeyi aydınlatması olgusundan hareketle coğrafî anlamda ışığın ve aydınlanmanın ana yurdunun Doğu hikmeti olduğunu sembolize eder. “Işık doğudan yükselir” özdeyişi buradan gelmektedir. İşrâkıyye terimi, İslâm düşünce tarihinde bilginin kaynağı olarak akıl yürütmeyi (istidlâl) temel alan rasyonalist Meşşâî felsefeye karşı mistik tecrübe ve sezgiye (keşf, zevk, hads) dayanan teosofik düşünce sisteminin adıdır. İşrâkıyyûn da bu düşünceyi izleyenlerin oluşturduğu akımı ifade etmektedir.”(İslam ansiklopedisi)

-İnsanlık tarih boyunca aydınlanmak amacıyla aklı kullanmıştır.

Ancak batı felsefenin etkisinde kalarak ya araştırmış, nefsin esiri yapmış veya materyalizmin etkisinde kalarak aklı ilahlaştırmıştır.

Doğuda ise bu aydınlanma İslam’ın etkisiyle kelam olarak ortaya çıkmış, müdellel delillerle isbatiyecilik yoluna gitmiş veya tasavvufla kalbi aydınlatma yoluna gitmiştir. Kur’an’ı Kerim’de ki, Allah yerin ve göğün nuru yani nurlandıranıdır, ayetiyle Sühreverdi-nın öncülüğünde bu nurlanmayı başlatmıştır.

-Aklı ilah edinenler.

Aslında kendini ilah edinenlerdir.

Allahın ilk yarattığı mahluktur akıl.

Herşey akli düşüncenin bir sonucu olmuş olsaydı, o zaman insanların bu kadar iş yapmalarına gerek kalmaz, akli düşünce ile onları meydana getirmeleri gerekirdi.

Kainatta meydana gelen şeyler aklın bir ürünü değil, sonsuz bir kudretin mahsulüdür.

-Allah inancının aklın bir ürünü olduğunu söyleyenler, Allah yerine aklı koymuş olanlardır. Akla ilahlık verenlerdir.

Allah inancını kabul etmeyenler, aklı Allah’ın yerine koymakla bir that kavgası içerisine girmiş olmaktadırlar.

O halde sormak lazım; akıl mahluk mu, Halık mı? Yani yaratılmış mı yaratan mı?

Eğer yaratılmış ise ki, mahiyeti onun yaratılmış olduğunu göstermektedir.

O halde onu yaratan kimdir?

Aklın bir çok noktada tıkandığını, tükendiğini, ulaşamadığını görmekteyiz.

O halde ilahlık verilen akıl hangi akıldır?

Yoksa bir ilahı Kabul etmeyenler, akıllar sayısınca ilahları mı kabul etmektedirler?

Allahın varlığını Kabul etmek en kolay vee n çıkar yol iken, O’nun yaratığı olan akla ilahlık vermek hem o aklın sahibine hakaret ve hem de akla taşıyamayacağı yükü yükleyerek çıkmaza sokmaktır.

Bu konuda Bediüzzaman Hazretleri şu izahlarda bulunur;

-“…Vâcibü’l-Vücuda her mevcudu vermek, vücub derecesinde bir suhuleti var. Ve tabiata icad cihetinde vermek, imtinâ derecesinde müşkül ve haric-i daire-i akliyedir.”[1] 

-“Maddiyâtta çok ileri giden hükemâ-i İşrâkiyyunun Meşâiyyun kısmı, melâikenin mânâsını inkâr etmeyerek, “Her bir nevin bir mahiyet-i mücerrede-i ruhâniyeleri vardır” derler. Melâikeyi öyle tâbir ediyorlar. Eski hükemânın işrâkiyyun kısmı dahi melâikenin mânâsında kabule muztar kalarak, yalnız yanlış olarak “ukùl-ü aşere” ve “erbâbü’l-enva” diye isim vermişler. Bütün ehl-i edyân, “melekü’l-cibâl, melekü’l-bihar, melekü’l-emtâr” gibi, her neve göre birer melek-i müekkel, vahyin ilhamı ve irşâdıyla, bulunduğunu kabul ederek, o nâmlarla tesmiye ediyorlar. Hattâ, akılları gözlerine inmiş ve insaniyetten cemâdât derecesine mânen sukut etmiş olan maddiyyun ve tabiiyyun dahi, melâikenin mânâsını inkâr edemeyerek, “kuvâ-i sâriye” nâmiyle bir cihette kabule mecbur olmuştur.”[2]

-“Mâdem her şeyde ve bütün eşyada bir birlik var, demek bir tek zâtın icadıdır” diye olan, tevhidkârâne düsturu nerede; eski felsefenin bir düstur-u itikadiyesinden olan “Birden, bir sudûr eder;” yani, “Bir zâttan, bizzat bir tek sudûr edebilir; sâir şeyler, vâsıtalar vâsıtasıyla, ondan sudûr eder” diye Ganî-i Alelıtlak ve Kadîr-i Mutlakı âciz vesâite muhtaç göstererek, bütün esbâba ve vesâite Rubûbiyette bir nevi şirket verip, Hàlık-ı Zülcelâle “akl-ı evvel” nâmında bir mahlûku verip âdetâ sâir mülkünü esbâba ve vesâite taksim ederek, bir şirk-i azîme yol açan şirkâlûd ve dalâletpîşe o felsefenin düsturu nerede? Hükemânın yüksek kısmı olan İşrâkiyyun böyle halt etseler, maddiyyun, tabiiyyun gibi kısımları ne kadar halt edeceklerini kıyas edebilirsin.”[3] -“Mesela, Meşaiyyun, enva-ı mevcudatı idare eden ruhani mahiyet-i mücerrede ile, İşrakiyyun ise ukul ve erbabü’l-enva ile, dinler dahi melekü’l-cibal, melekü’l-bihar, melekü’l-emtar gibi tabirlerle tabir etmişlerdir. Hatta, akılları kör gözlerinde bulunan maddiyyun taifesi de, melaikenin manasını inkar etmeye mecal bulamadıklarından, fıtratın namuslarına nüfuz eden kuva-yı sariye ile tabir etmişlerdir.”[4]

-“Hükema-i İşrakiyyunun mesleklerine sülûk ederek, zühd ve riyazete başladı. Hükema-i İşrakıyyun, tedric kànunu mûcibince vücudlarını riyazete alıştırmışlardı; o ise, tedrice riayet etmeyerek, birden bire riyazete daldı. Gün geçtikçe vücudu tahammül etmeyerek zaif düşmeye başladı. Üç günde bir parça ekmekle idare ediyordu. Ulema-i İşrakiyyunun “riyazetin küşayiş-i fikre hizmet ettiği” nazariyesi üzerine, onlar gibi yapacağım diye çalışıyordu. “[5]

MEHMET ÖZÇELİK

28-11-2018

[1] Asa-yı Musa. 148.

[2] Sözler.470.

[3] Sözler. 500.

[4] İşarat-ul İcaz. 246.

[5] Tarihçe ihayat.32.

Loading

No ResponsesKasım 28th, 2018

AYİNE VARLIK İNSAN

AYİNE VARLIK İNSAN

Ayinedir bu âlem, her şey Hak ile kaim /

Mir’at-ı Muhammed’den Allah görünür daim.”

-İnsan nihayet hayra ve şerre kabildir.

Hakka bakan cihetle hayra kabil, halka bakan cihetle de şerre kabildir.

İnsanın şer ve düşüşte de sınırı yoktur, esfel-i safiline kadar gider.

Hayırda da sınırı olmayıp, ala-i illiyyine kadar yükselir.  

Hak Sübhanehu ve Teala, sonsuz sayıdaki Güzel İsimleri’nden dolayıdır ki, bu
İsimleri’nin aynlarını görmeyi diledi, veya dilersen şöyle de diyebilirsin: (Varlığının
küllî oluşundan dolayı) varlıkla niteleniyor olmaklığıyla, Emr’i (yani, vahidiyet
mertebesinde, bütün İlahi İsimlerin aynlarının tecellisini) kendine içkin kılan
toplayıcı-varoluşta [kevn-i cami] (yani, İnsan-ı Kâmil’de, İnsan-ı Kâmil’in
hakikatinde) Kendi ayn’ını görmeyi ve bu toplayıcı-varoluş’la Kendi sırrını Kendine
zahir kılmayı diledi. Çünkü bir şeyin kendini kendinde görmesiyle, kendini kendine
ayna olabilecek bir başka şeyde görmesi aynı değildir: Kendini aynada görmek,
bakılan yerden yansıyan bir suretin zahir olmasıyla olur. Bu (yansıyan) suretin
kendisine zahir olması için, bu yerin (yani, aynanın) olması ve kendisinin bu yere
tecelli etmesi gerekir.” [1]

Böylece Allah ilmindeki dahili hakikatı, harici hakikatla ve yine isimlerinin tecellisinin devreye girmesiyle gerçekleştirdi.

Bediüzzamanın tabiriyle; “Ulûhiyet, muktezâ-i hikmet olarak tezâhür istemesine mukabil, en âzamî bir derecede Zât-ı Ahmediye (a.s.m.), dinindeki âzamî ubûdiyetiyle en parlak bir derecede göstermiştir. 

Hem Hàlık-ı âlemin nihayet kemâldeki cemâlini bir vâsıta ile göstermek muktezâ-i hikmet ve hakikat olarak istemesine mukabil, en güzel bir sûrette gösterici ve tarif edici, bilbedâhe o zâttır. 

Hem Sâni-i âlemin nihayet cemâlde olan kemâl-i san’atı üzerine enzâr-ı dikkati celb etmek, teşhir etmek istemesine mukabil, en yüksek bir sadâ ile dellâllık eden, yine bilmüşâhede o zâttır. 

Hem bütün âlemlerin Rabbi, kesret tabakàtında Vahdâniyetini ilân etmek istemesine mukabil, tevhidin en âzamî bir derecede, bütün merâtib-i tevhidi ilân eden, yine bizzarure o zâttır. 

Hem Sahib-i âlemin nihayet derecede âsârındaki cemâlin işaretiyle, nihayetsiz hüsn-ü zâtîsini ve cemâlinin mehâsinini ve hüsnünün letâifini aynalarda muktezâ-i hakikat ve hikmet olarak görmek ve göstermek istemesine mukabil, en şâşaalı bir sûrette âyinedarlık eden ve gösteren ve sevip ve başkasına sevdiren, yine bilbedâhe o zâttır.”[2] 

“Her, şey nefsinde mânâ-i ismiyle fânîdir, mefkuttur, hâdistir, mâdumdur; fakat mânâ-i harfiyle ve Sâni-i ZülcelÂlin esmâsına âyinedarlık cihetiyle ve vazifedarlık îtibârıyla Şâhittir, meşhûddur, vâciddir, mevcuddur.”[3]

“Ebedî ve sermedî olan bir cemâlin seyirci müştâkı ve âyinedar âşıkı, elbette bâkî kalıp, ebede gidecektir.”[4]

“Sen onun aynasısın. Vazifen, âyinedarlıktır. Bilsen, bilmesen, hazîne-i rahmet kapısı olan toprak tarafından senin rızkın gelecektir. Evet, nasıl bir çiçek güneşin küçücük bir aynasıdır; şu koca güneş dahi gök denizinde Şems-i Ezelînin “Nur” isminden tecellî eden bir lem’anın katre-misâl bir aynasıdır. Ey kalb-i insanî! Sen, nasıl bir güneşin aynası olduğunu, bundan bil. Bu şartı yaptıktan sonra, kemâlini bulursun. Fakat güneşi, nefsü’l-emirde nasıl ise, öyle göremezsin. O hakikati, çıplak anlamazsın. Belki, senin sıfatlarının renkleri, ona bir renk verir ve kesâfetli dürbünün bir sûret takar ve kayıtlı kabiliyetin bir kayıt altına alır.”[5]

“Asıl mahiyetin kusur, naks, fakr, aczden yoğrulmuştur ki, zulmet karanlığın derecesi nispetinde nurun parlaklığını gösterdiği gibi, zıddiyet itibâriyle sen onlarla Fâtır-ı Zülcelâlin kemâl, cemâl, kudret ve rahmetine âyinedarlık ediyorsun.”[6]

“İnsan Hak için, gözdeki görmeyi mümkün kılan gözbebeği gibidir. Böylece ona (“gözbebeği” anlamına gelen) “İnsan” adı verilmiştir.
Çünkü Hak, mahlukatına İnsan’dan doğru bakar ve mahlukatına yönelik rahmetini
onunla ihsan eder.”

….Âdem indinde, meleklerde bulunmayan İlahi İsimler vardır. Ve onlar, Rablerini bu isimlerle ne tesbih ne de takdis etmediler.”[7]

-“Allahu Teala’nın Âdem’i “İki Eli” arasında cem etmiş olması, onu şereflendirmek içindi. Bundandır ki, Hak Teala İblis’e, “İki Elimle yarattığıma secde etmekten seni alıkoyan nedir?” [Sâd Suresi, 38/75] buyurdu — ki Âdem, Hak Teala’nın İki Eli’ne karşılık gelen iki suretin, yani alemin suretiyle Hakk’ın suretinin cem olmaklığından başka bir şey değildir. İblis ise ancak alemin bir parçası olduğundan, bu cem’iyet onda ortaya çıkmadı. Ve Âdem, bu vasfından dolayı halife oldu. Eğer halife kılındığı şeyde, kendisini halife kılanın suretiyle zahir olmasaydı, kendisine halifelik verilmezdi.

…İnsan-ı Kâmil’e ilişkin olarak, “Ben onun görmesi ve işitmesi olurum” dedi;
“gözü ve kulağı olurum” demedi ve böylece iki sureti birbirinden ayırdı”[8]

-İnsanın iki yüzü ve iki ayeti vardır. Bir cihetiyle hakka bakarken diğer cihetiyle halka bakmaktadır. Aynanın iki yüzü gibi.

İnsan aynanın şeffaf ön yüzü ile hakka bakarken, aynanın siyah arka yüzü ile de halka bakmaktadır. Aynanın ön yüzü ile herşey şeffaf, parlak, nihayet Kemal’de görünür iken, aynanın arka yönüyle de siyahlık, kusur, noksan, eksiklik ciheti görülmektedir. Ancak aynanın arka yüzü, aynanın ön yüzünün parlaklığını ve kemâlâtını görmeye ve göstermeye vesile olmaktadır.

-İnsanın iki ciheti var; biri mülk ve biri melekut ciheti…

-Kâinat, yaratılmış varlıklar, evrenin ayna gibi iki ciheti var. Biri mülk, biri melekûtiyet.

Mülk ciheti ezdâdın cevelangâhıdır. Hüsn-kubh, hayır-şer, sığar-kiber, sa’b-sehl gibi umurun mahall-i tevarüdüdür. Onun için vesaitve esbab vaz edilmiş. Ta dest-i kudret zahirenumur-u hasise ile mübaşir görünmesin. Azamet ve izzet öyle ister. Fakat hakikî tesirvermemiş. Vahdet öyle ister. HAŞİYEMelekûtiyet ciheti ise, herşeyde şeffâfedir. Teşahhusât karışmaz. O cihet vasıtasız Hâlikına müteveccihtir. Terettüb, teselsülü yoktur. İlliyet, maluliyet giremez. İ’vicacâtı yoktur. Avâik müdahale edemez. Zerre şemse kardeş olur. Evet Kudret, hem basit, hem nâmütenahî, hem zâtî… Mahall-i taalluk-u kudret, hem vasıtasız, hem lekesiz, hem isyansızdır. Büyük küçüğe tekebbürü yok, cemaat ferde rüchânı yok. Küll cüz’e nisbeten kudrete karşı fazla nazlanması olamaz.,,,[9]

İnsanın ana karnındaki doğmamış çocukluk durumu ile, doğmuş olanın mukayesesi gibi ki;

Mümkün olsa, doğmuş olan diğer kardeşine bu alemi anlatsa, anlatan ne kadar anlatabilecek ve anlayan ne kadar anlayabilecektir?

Dünya ve ahireti bu noktadan kıyasla…

MEHMET ÖZÇELİK

23-11-2018

[1] Fusus el-Hikem- Muhyiddin-i Arabi.sh. 2.

[2] Mektubat. 208.

[3] Mektubat.444.

[4] Sözler.116.

[5] Sözler. 306.

[6]  Sözler.323.

[7] Fusus el-Hikem. Age.3-4.

[8] Age.7.

[9] Bak. Nokta risalesi. 2. Makam

 

Loading

No ResponsesKasım 23rd, 2018

VARSA KENDİSİNİ GÖSTERSİN

VARSA KENDİSİNİ GÖSTERSİN

Kimyager olarak üniversiteyi bitirmiş ve bir kimyagerle de evlenmişti.

Zengin bir ailenin çocuğuydu. Maddi problemi hiç mi hiç yoktu.

Fakat maneviyatı mı?

Onu hiç sormayın…

Maneviyatı olmadığı gibi, bir de ateizmi vardı.

İnanmadığını söylüyordu.

Hanımını da büyük çapta kendisine benzetmişti.

Ancak hanımının biraz da olsa aileden gelen bir inancı vardı.

Denizlide bulunan kayın validesi kendisini sevmediği gibi, bir de kızardı.

Dünya ona gülüyor, o da dünyaya gülüyordu.

Ya ahiret?

Bir gün eşiyle anlaşarak kayın validesini ziyarete gideceklerdi.

Hanımı annesiyle tartışmamasını söyledi.

Beyi pek oralı olmadı.

Uşaktan Denizliye gitmeden önce eşiyle bir anlaşma yaptı;

Eğer gerçekten O varsa kendisini bize göstersin!!!

Bize bir işaret göstersin!!!

Hanımına dönerek; Eğer O kendisini gösterirse, ben senin gibi inanacağım, eğer bir işaret göstermezse, sen benim gibi ateist olacaksın!!!

Son model bir de mersedes almıştı.

Mersedesle Denizliye gittiler. Hiç bir işaret görmediler.

O kendilerine hiç bir işaret göstermemişti.

Veya kendisi öyle zannediyor veya kendisini uyandıracak çok sert bir işaret bekliyordu.

Uşağa dönüş yaptılar. 30 km-leri kalmıştı. Yol bomboş ve de çok güzeldi.

Yağmurda hafiften yağıyordu.

İşte ne olduysa o anda oldu;

Mersedesin tekerleri havada ters dönmüş vaziyette, tarlaya yuvarlanmıştı.

Havada iken aldığı mesajı hatırladı ve dile getirdi;

Evet Allahım işaret mesajını aldım.

Hem kendisine ve hem de arabasına pek bir şey olmamıştı.

Ancak mesaj ve işaret alınmıştı.

Hayatı değişmiş yani yoluna girmişti.

3 sene sonra bir çocukları dünyaya geldi.

Ancak çocuk özürlü idi.

Çocuğu için hanımıyla el birliği yapıp bir okul yaptılar.

Ondan fazla yurt yaptılar. Hayırlı işlerde bulundular.

Artık hayırda yarışmakta eşler birbirleriyle yarış halinde idiler.

Ve karar verdiler; Her sene birisi çocuğun yanında kalacak, diğeri hacca gidecekti.

28 yıldır bu durum devam etti.

Dört çocukları daha olmuş, dünya ve ahiret mutluluğunu yaşıyorlardı.

Yalnız şu var ki, Allah onları hiç unutmadı.

Ömürleri boyunca işaret gösterdi.

O işaretle yaşadılar.

-Aslında Allah hayatın her noktasında dağ gibi işaretleri, varlığının delillerini göstermekteydi.

İnsanın gözünü açmaması, görmek istememesi; gaflet-cehalet ve dalalet görmeye engel oluyordu.

**********************       

Aslen hristiyandı.

Ancak yıllarca hep ateist yaşadı.

Bir gün kızı ölümcül bir hastalığa yakalanmıştı.

Doktorlar hiç bir ümidin olmadığını söylediler.

Artık yapılacak tüm sebepler devre dışı olmuştu.

Hayatında ilk defa yapmadığı bir şeyi yapmıştı;

Hastanenin ibadet edilen odasına girdi ve elini açarak;

Tanrım, eğer gerçekten varsan bana bir işaret göster.

İlk defa görmediği ancak her yerde ve her eserde görünen bir yaratıcıya müracaat etmişti.

Bu umut ve ümitle odadan çıktı ve koridora doğru yürümeye başladı.

Karşısından kendisine doğru gelen doktorlar sevinç içerisinde gülüyorlardı.

Daha onlar yaklaşmadan; Tanrım işareti aldım, gerçekten varmışsın, dedi.

Yanına gelen doktorlar kızının gözünü açtığını ve hayat belirtilerinin belirdiği müjdesini verdiler.

İsteyene ve de istemesini bilenlere her yerde trafik işaretlerinden daha açık olarak işaretler gayet çoklukla vardı.

MEHMET ÖZÇELİK

17-11-2018

Loading

No ResponsesKasım 19th, 2018

DEVLET BÜNYESİ DÜŞMAN ÜRETİYOR

DEVLET BÜNYESİ DÜŞMAN ÜRETİYOR

Evet maalesef; Devlet bünyesi düşman üretiyor.

Osmanlı Devleti 624 yıllık yönetim sistemi içerisinde; müslimine ve gayr-ı müslimine sahip çıkarak ikisini de ezdirmedi.

Kendi milletine destek verdi, maddi manevi yardımcı oldu.

Cumhuriyet Devleti’nin kurulmasında bu bünyeye uymayan, Fransa’dan ithal edilen laiklik elbisesi giydirilmeye çalışıldı. Zorla ve zorbalıkla oluşturulması için bir sağdan bir soldan sürekli bünyeden kesilmeye çalışıldı.

Laiklik elbisesinin kısır ve kısırlaştırıcı olması, bünyeye uymaması, sürekli bünyenin tepki vermiş olmasına rağmen buna aldırılmadı.

Millet bu elbisenin içerisinde inim inim inlettirilerek, zulüm ile, baskı ile, zorla yürütülmeye çalışıldı.

Yediden yetmişe birçok farklı milletlerin, vatanın kurtulmasında yapmış oldukları hizmetler adeta göz ardı edilerek, Atatürk ve Atatürkçülük bazen yarı ilah bazen tam ilahlaştırılarak, bir yandan Allah’ın ve bir yandan da peygamberin yerine ikame edilmeye çalışıldı.

Kendilerinin ifadesiyle Allah ve peygamberi tahtından indirildi.

Yerine sun-i ilah ve yapmacık uyduruk peygamberler üretildi, türetildi.

Devlet kendi resmi düşüncesini Milletin iradesi doğrultusunda yerine getirmediği için, bir sağdan bir soldan asarak adeta sürekli bir şekilde bünye kendisine düşman üretmeye çalışdı. Ne azınlıklar memnun oldu, ne de çoğunluklar memnun oldu. Adeta memnuniyetsiz bir toplum oluşturulmaya çalışıldı.

Diğer taraftan Atatürk’ü sevenler atatürkçüler adıyla da farklı bir grup oluşturulmaya çalışıldı. Ancak bir türlü bünye doku uyuşmazlığından dolayı onu da kabul etmedi. Kabul ettirmek için Atatürk’ü koruma kanunu ile zorla ve zorbalıkla bu iş yapılmaya çalışıldı.

Devlet kendi bünyesini oluşturmaya çalıştı. Bazen bu merdiven altlarında, bazen bu gizli olaraktan, farklı yerlerde, farklı kesimlerin kendilerini kendi bünyelerinde, kendi varlıklarını oluşturmaya çalıştı.

Bu bir yandan PKK’yı meydana getirirken, bir yandan ona karşı alternatif olarak hizbullahı meydana getirdi. Diğer yandan fetö’ye zemin hazırladı.

Bir yandan Adnan Oktar’ın gelişip büyümesine, oluşumuna keyfi olaraktan adeta Hasan Sabbah’ın uygulamalarını farklı ahtapotlarla geliştirmeye çalıştı.

Devlet kendisini koruma refleksiyle bir sağdan bir soldan adeta keserekten kendisi topluma uymadı, toplumu kendisine uydurmak için her türlü gayri meşru yolu meşru hale getirmeye çalıştı.

Bundan dolayı PKK’yı üretti, ona alternatif olarak Hizbullah çıktı ve adeta fetö’ye zemin hazırladı. Adnan Oktar’ın gelişip büyümesi için adeta ortam hazırlanmaya çalışıldı.

Toplumu kendisine uydurmak için bir yandan 141. ve 142. maddeleri oluştururken; soldan biçmeye ve kesmeye, diğer yandan 163. madde ihdas ederek sağı kesip biçmeye, kendisini korumaya çalıştı.

Bir türlü kendisi topluma uyamadı, her yönüyle toplumu kendisine uydurmak için feryatlara aldırmadan, adeta sıkıntılara bakmadan her türlü zorluğu ve zorbalığı uygulamaya çalıştı.

Bünyeye uyumlu hale getirmek amacıyla farklı uygulamaları ortaya koyan başta Menderes, Özal ve Erdoğan’ın farklı uygulamaları toplumu memnun etmeye çalışırken; adeta rejim yine kendisini korumak için Adnan Menderes’i bir yandan asarken, Özal’ı  öldürdü ve bir yandan da Erdoğan’ı,- o kadar toplum kendisine sahip çıkmasına ragmen- her türlü zorluğu çıkarttı. Birçok defalar da öldürmeye kalkıştı. Böylece rejim adeta kendisini yok ederken, körü körüne kendisini koruma yoluna gitti.

Evet.. Dediğimiz gibi devlet kendisine düşman üretti. Düşmanı direkmen toplumun iradesi doğrultusunda hareket etmemekle, değerlerini göz önünde bulundurmamakla ve bunu adeta teminat altına almakla sürekli bir şekilde toplumu biçimlendirmeye, şekillendirmeye, kendi düşüncesi çerçevesinde farklı bir ideoloji, bir yapı oluşturmaya çalıştı ve burada herkes at oynattı. Dışarıdan at oynatanlar, dışarıdan müdahale edenler olduğu gibi, içeriden kirli eller de buna ortak oldular.

100 senedir bir türlü Millet kendi iradesini eline almadı ve alamadı. Kendi iradesiyle yönetilmediği, devletin tüm kademelerinde ve kesimlerinde kendi iradesi doğrultusunda bir yönetimle karşılaşmadı. Böylece toplum ve millet adeta kendi idarecilerini oluşturabilmek için her yola, bazen gayrimeşru gibi görülen yollara gitmeye, sapmaya, o yolları denemeye çalıştı ve sürekli bir şekilde yeni dehlizler ve yeni tüneller açtı. Kendi yaşantısını, ideolojisini uygulamak, inancını gerçekleştirmek için farklı yolları denedi.

Devlet ürettiği bu düşman ile, devlet bünyesindeki bu oluşum ile kendisi öyle bir hale geldi ki, kendisinden memnun olan çıkmadı. Ne İsa memnun oldu, ne Musa memnun oldu, zaten Muhammed’i de memnun etme yoluna gitmediler.

Böylece sürekli bir şekilde memnuniyetsizler toplumu oluşmaya, sürekli çatışma ortamı meydana gelmeye başladı. Bu bahane ile aslında devlet bünyesi bir yandan da darbelerinde önünü açmış oldu. Bu memnuniyetsizlerin önünü kesmek için darbeler yaptı. 1960- 70 -80- 97- 15 Temmuz derken bütün bu darbeleri devlet kendi bünyesinde oluşturdu.

Devlet bünyesi toplum bünyesine galip gelmek için her türlü yola başvurdu adeta bünyeyi ortadan kaldırmak için bile sürekli bir şekilde zorbalıklara başvurdu. Bunu kanunla teminat altına almaya çalıştı. Kendisini korumak için bir derece toplumun inancını, yaşantısını, düşüncesini göz ardı etti.

Kısır döngü içerisinde hareket etti. 100 yıldır bir adım yol gidemedi. Şahsi gayretler, fedakarlıklar, farklı yolların oluşturulması ile devletin gelişmesinde adeta devlet fabrikası sürekli defolu mal üretti. Defolu olmayan mal bile o devletin ürettiği malın haricindeki üretilmiş olan tezgahlardan ortaya çıktı. Devletin ortaya koymuş olduğu malzeme, devletin ortaya koymuş olduğu makineler defolu idi. Defolu olmayanlar, başarılı olanlar ise devletin tezgahlarının dışında üretilen ürünlerden meydana geldi.

Devlet bünyesi bazen millet bünyesi ile barışık hale gelmeye çalıştı. Seninle barışalım, dedi. Orta yolu bulalım, dedi ancak bu çok sürmedi, en fazla 10 yıl buna müsaade edildi. İşte Türkiye’deki gelişmeler hep bu 10 yıllık barışır gibi pozisyonlar içerisinde meydana geldi.

Devlet bir yandan da Münafık bir yapı oluşturmaya çalıştı. Nifak oluşumları, devletin bünyesi bunun oluşturulmasına ve üretilmesine adeta zemin hazırlamış oldu.

Artık bunun böyle gitmeyeceği anlaşıldı. Devlet sürekli düşman üreterek adeta kendisini, kendi bünyesi içerisinde otomatikman yok etme durumuna gitti. Milleti yok eden; dedelerimizi, babalarımızı, bizi ve maalesef bizden sonraki çocuklarımızı da sürekli bir şekilde biçimlendirmeye, değiştirmeye, düşman üretmeye, yok etmeye çalışan devlet maalesef kendi kendisini de yok etme yoluna gitti. Bundan dolayıdır ki, rejimin değişikliği kaçınılmaz bir hal almış oldu.

Devlet bünyesi maalesef kendisine sahiplenen bir toplum oluşturmadı. Toplum kendisine yine geçmişinden gelen değerlerini korumak için bazen sahiplenmeye çalışsa da ancak devlet yine o kendisine sahiplenenlere bile sahiplenme yoluna gitmedi. O kendisini sahiplendi, kendisini korumaya çalıştı, bütün refleksi kendisini korumak üzerine bina edildi, milleti değil…

Bir değil binlerce yanlış yüzyıl devam edemez. Bu yanlış sürdürülemez, ister istemez mecburen doğru yola gelinmesi, milletle barışması, toplumla barıştırılması, toplumun iradesi doğrultusunda yediden yetmişe hukuki çerçeve içerisinde, bir kişinin hakkı dahi feda edilmeden korunması mecburi hal almış oldu.

Devlet bünyesi bu inatlaşmaktan vaz geçmelidir. Ya ben ya da o dememelidir.

Burada kendisi millet için vardır. Devlet millet içindir. Milleti olmayan devlet de devlet değildir. O halde devlet eğer var olmak istiyorsa, milleti için var olmalıdır. Milletinin istekleri doğrultusunda var olmalıdır. Bir kişinin hakkını dahi zayi etmemelidir. Hak haktır, küçüğüne büyüğüne bakılmaz, hakikatı gereği her türlü hakkının korunması gerekir.

Devlet bir asırdır kendisine uygun hükümetleri getirmeye çalıştı. Darbeleri bu amaçla yaptı. Ancak millet kendisine uygun hükümetleri başa geçirmeye çalıştı. Devlet ve hükümet sürekli çatışma haline girdi. Devlet kendisini korumak için orduyu, devlet kendisini korumak için Cumhurbaşkanlığı makamını sürekli kendisine göre biçimlendirmeye, oluşturmaya çalıştı ancak milletin seçmiş olduğu hükümetler, seçmeye çalıştığı insanlar, böylece sürekli bir şekilde o uyuşmazlık içerisinde sıkıntıların oluşmasına neden oldu.

1000 yıllık devlet geleneği Cumhuriyet Devleti ile beraber yıkıldı. Böylece tekrar asli durumuna dönmesi için gösterilen bunca gayretler, 1000 yıllık yapılan fedakarlıklar adeta bitirilmeye, köprüler ortadan kaldırılmaya çalışıldı. Millet ise o köprüleri tekrar tesis etmek için her türlü maddi manevi fedakârlıklar içerisine girdi. Bazen hayatını ortaya koydu, bazen maddesini ortaya koydu, her şeyiyle fedakârlıklar ile o köprülerin oluşmasına zemin hazırlamış oldu.

Devlet yaşamak istiyor ise milletle el ele vermelidir. Milletle el ele vererekten hareket etmelidir. Devlet devleşmek ve devletleşmek istiyorsa elbetteki milletin isteği doğrultusunda milleti arkasına alarak, devleşmeli, devletleşmelidir.

Devletin yaşaması milletin yaşaması ile eş orantılıdır. Devlet yaşamak için milleti yok etmemeli, varolmak ve varlığını devam ettirip yaşamak için milleti yaşatmalıdır. Devlet var olmalıdır ancak millet ile, milletin varlığıyla, varlığı söz konusu olmalıdır.

Devlet bünyesi sürekli virüs üretti, virüslü mamüller üretti ve onunla mücadele etmeye çalışırken diğer yandan da oluşturduğu antivirüsler yetersiz kaldı ancak yine millet onun imdadına yetişti. Milletin seçtiği insanlar ile o virüsler ortadan kaldırılmaya, o virüslerle mücadele yüzyıllık bu mücadele; virüs antivirüs mücadelesi ile devam ettirilmeye çalışıldı.

Üretilen Sünni Alevi, sağcı solcu, Atatürkçü anti Atatürkçü, laik anti laik kavgalarla bir asırdır maalesef nesiller kaybettirildi.

Devlet kendisini koruma refleksiyle milletini yok etmeye çalışırken, millet 1000 yıllık Devleti olarak düşündüğü Cumhuriyet Devleti’ni korumak uğruna kendisini feda etti. Zira bu millet bilmektedir ki; kötü de olsa devletsiz millet millet değildir. Millet Devleti’nin bütün bu sıkıntılarına katlandı, hep kendisine uygun bir devlet olur diye ve seçmiş olduğu hükümetler ile kendisini adeta harakiri yaparaktan yok eden Devleti millet hükümetleriyle destekledi. Destekler vererek onu güçlendirmeye, ayakta tutmaya çalıştı ve yırtıklarını, döküntülerini onardı.

MEHMET ÖZÇELİK

17-11-2018

Loading

No ResponsesKasım 17th, 2018

FİL DİŞİ KULESİNDEKİ EĞİTİM

FİL DİŞİ KULESİNDEKİ EĞİTİM

Okulun duvarlarını yıkmadan açmak lazım.

Okulların ve de sınıfların duvarları yıkılmadan gerekirse köprüler kurularak açılmalıdır.

Öğrenci globalleşen şu dünyada dört duvara mahkum edilmemelidir.

Şimdiki medeniyet dünyayı bi ev hatta bir oda haline getirmiş, dünyayı bir odaya getirmiş iken, öğrencileri bir sınıf içinde, duvarları ve her şeyi kapatarak adeta nefes almalarını engellemek bitmeye, kısırlaşmaya ve hatta patlamaya kadar gider.

Milli eğitim bu gün nefes darlığı çekmektedir.

Asri hapishane haline dönüştürülmemelidir.

Fil dişi kulelerinde oturan yöneticiler, sahada bulunan öğretmen ve öğrencileri dinleyerek, eğitime nefes aldırmalı, eğitime nefes vermelidirler.

Eğitim boğuluyor.

Eğitim boğuyor.

Ne mi yapılmalı?

Bir çok defalar yazdım, bir çok bakan değişiminde bakanlara tavsiyelerde bulundum.

Ancak aynı tas ve aynı hamam. Sadece değişen daha doğrusu değiştirilen bakanlar olmuştur.

Okullarda öğrenciler usta elemanların bile yapamayacağı etkinlikleri gerekirse bir ve bir kaç gün bile olsa yapmaya ve gerçekten becererek yapmaya talip oluyor, sırf derse girmemek için.

On katı yorulmayı göze alıyor, sınıfın kendisini sınırlayan ve boğan ortamından kurtulmak için…

Bilgiye bizden de çok daha rahat ulaşan bu öğrenci, bildiğini uygulayacak alan ararken, eğitim kendisine dar bir alan açarak yarışa katılmasını istiyor.

Eğitim geliştirmiyor, daraltıyor.

Öğretmen yönlendirici ve denetleyici, güçlendirici ve güven verici olmalı, öğrenciyi isteksiz ve sıkıntılı ders dinlemeye, istemediği ve başaramadığı yemeği yemeye zorlamamalıdır.

Bunda başta öğrenci, öğretmen, veliler ve de devlet hatta geleceğimiz kaybolmaktadır.

Eğitim geleceğimizi kapatıyor ve tıkıyor.

Tıkacın açılması, kanatlanan öğrencinin uçurulması gerekir.

Öğrenci önemli etkinliklere teşvik edilmeli, yapmaması halinde sorgulanmalı ve başarısız sayılmalıdır.

Başarılı olacağı alanda at koşturması sağlanmalıdır.

Bazı öğrencilerle uyguladığımız etkinliklerde istekle, severek ve de koşturarak bunu öğrenciler yerine getiriyor.

Çok da iyi yapıyor. Koşuyor ve koşturuyor.

Eğitim yerinde sayıyor.

Kendisine söz gelmemesi için çalışan, günü kurtarmaya yönelik hareket eden eğitim sisteminden kurtulmalı, bunu yapanlardan eğitim kurtulmalıdır.

Sahaya inmeyen ve sahada olmayan, öğrenciyle birebir sınıf ortamında sıkıntıyı çekmeyenler, kendi fil dişi kulelerinde emekliliklerini beklerken, eğitimi de yerinde saydırmaktadırlar.

Eğitim bu insanların elinden kurtarılmalıdır.

Derse girerken, çıkmanın hesabı yapılan bir eğitimden, dinlerken sürekli saate bakılan, kulağı zilde olunan bir eğitimden geleceğe yönelik hiç bir hayır gelemez.

Zaten böyle bir şey de istenmiyormu?

Sizce eğitim kulak veriliyormu?

Ayinesi İştir Kişinin Lafa Bakılmaz,

Şahsın Görünür Rütbe-i Aklı Eserinde…

MEHMET ÖZÇELİK

16-11-2018

 

 

Loading

No ResponsesKasım 16th, 2018

HİKMETİ HÜKÜMETTEN HİKMETİ MEHMETE

HİKMETİ HÜKÜMETTEN HİKMETİ MEHMETE

Şimdiye kadar yapılan örtülü savaştan, örtüsü açılan açık savaşa geçmiş durumdayız.

O halde oyunları da artık gizliden değil, açıktan oynamak, oyuna gelmemek için açık söylemek, tükürülecekse açıktan tükürmek gerektir.

Erdoğanın samimi, iyi niyetli, vatanı için hizmet ettiği tartışılmaz bir gerçektir.

Onun için destek olarak hiç bir şey yapılmasa bile, dua etmek, başarısı için dua temennisinde bulunmak gerekir.

Bediüzzamanın dediği gibi, Hikmet-i hükümeti bilmiyoruz.

“İstibdat, zulüm ve tahakkümdür. Meşrutiyet, adalet ve şeriattır. Padişah, Peygamberimizin emrine itaat etse ve yoluna gitse halifedir. Biz de ona itaat edeceğiz. Yoksa, Peygambere tâbi olmayıp zulmedenler, padişah da olsalar haydutturlar.

Bizim düşmanımız cehalet, zaruret, ihtilâftır. Bu üç düşmana karşı san’at, marifet, ittifak silâhıyla cihad edeceğiz.

Ve bizi bir cihette teyakkuza ve terakkiye sevk eden hakikî kardeşlerimiz Türklerle ve komşularımızla dost olup el ele vereceğiz. Zira husumette fenalık var, husumete vaktimiz yoktur. Hükûmetin işine karışmayacağız. Zira, hikmet-i hükûmeti bilmiyoruz.”

Benim hikmet, aslında hikmetle beraber faraziyem yani varsayımım şudur;

-Hala uyutuluyor ve  uyuşturuluyor muyuz?

Bu bir dost tahlilidir.

Neden mi?

-Atatürk-ü koruma kanunu ile bir çok iyi niyetli insan bu bahane ile mağdur edilirken, bir çok kötü niyetli insan da bu bahane ile saldırmaktadır.

Atatürkün kanunla korunmasını gerektiren bir problem mi var?

Niçin korunuyor? Açıklanması ile toplumu sarsacak bir mesele mi var?

Böyle sürekli sarsılacağına, açıklansın da bir kere sarsılma olsun, bu iş çözülsün…

Bu kanun Demoklesin kılıncı gibi, geleni biçiyor, gideni biçiyor.

İşte bir haber:” Atatürkü Anma töreni gecikince Vali’den ‘görevden alın’ talimatı.”[1]

Bu medeni toplumların yapacağı uygulamalarmıdır?

İleride utanılacak bir şeye  -Geçmişte olduğu gibi- imza atmak ve uygulamak, ayrı bir utanç sebebi olacaktır.

Bu hükümet 16 yıldır başardığı başarılarını, böyle memur seviyesinde utanılacak uygulamalarla gölgelememelidir.

Bundan kim memnun veya kimler memnun? Azınlıklar mı?

Ya çoğunluklar? Kim kime feda edilmektedir?

Bu millet bir asırdır bir şeylere!!! hep feda edilmektedir!!!

-Abd 15 Temmuz, öncesinde darbeler, şimdilerde ekonomik krizlerle bizleri çökertmeye çalışıyor.

Neden Abd için önem arzeden İncirlik kapanmıyor?

Zor mu? 44 saat hemen memleketi terketmeleri söylensin.

Bir de 15 Temmuza karıştıkları biliniyor iken..

Peki yapılmamasında bilinmeyen nedir?

Hikmet mi, korku mu, yerini koruma mı, nedir?

-Bir asırdır Milli Eğitimde kalbe şifa olacak köklü bir çözüm ve açılım yapılmadı.

Hep yüzeysel kaldı. Çevresinde dolaşıldı. Süreklilik olmadı. Hergelen başka bir şey yapmaya başladı. Köklü Çözüme yönelik ne yaptı?

Tevhid-i tedrisat neden kaldırılmıyor? Eğitimi toplumda sahiplenmeli.

Fetö gibilerin yerleşmesine ve nemalanmasına Zemin mi hazırlanıyor!?

Rejimin nesinden korkuluyor?

Yoksa yıkmakla yapmak, devrimle tashih birbirine mi karıştırılıyor?

Eğitimden kim memnun? Solcusu mu yoksa sağcısı mı?

Günü kurtarmaya mı çalışılıyor?

Sayın Erdoğan, tarihimizin bir ingiliz tarihi olduğunu söylemekte, elbette benden daha çok devletin bir çok kurumundan şikayet edip dile getirmektedir.

Yapılacak şeyler elbette az değil ve de düşman sadece dışta değil içteki daha münafıkane, yüz yılın hatta üç yüz yılın bir birikmişliği ve menfiliği var.

Ancak kendisinin bulunduğu makam şikayet makamı değil, icra makamıdır.

İcra yoluyla bir çok şeye el koyabilir, nitekim bazen de yaptığı gibi…

-Abd kendi dışındaki Kudüse müdahale edebiliyor.

Neden biz içimizdeki, namus borcumuz, ecdad yadigarı Ayasofyayı açarak lanetlenmekten kurtulmuyoruz.

İçinde ezan ve Kur’an-ı Kerim okunuyor, bireysel de olsa namaz kılınıyor, ramazan sohbeti yapılıyor, herkes istiyor, Atatürkün sahte imzasıyla kapandığı biliniyor.

Peki açılmaması için bilinmeyen nedir? Neden bu milletle bu iş paylaşılmıyor ve de çözülmeye gidilmiyor?

Ayasofyanın açılmayışı gerçekten düşündürücü…

Burada hikmet-i hükümet mi yoksa zillet-i hükümet mi bulunmaktadır?

Türkiyede yapılan işin vehameti elbette ortada, yapılmak istenen tehlikeli boyutta..

Gül gülüstanlıkta değiliz, bir asırlık bir birikim olduğu hakikat iken, neden bu kadar millet desteği varken yavaş hareket edilmektedir?

Hükümetin bu konuda köklü bir çözüme gittiği ne kadar düşünülebilir?

Bu teklifler dahilden ve hariçten vurulurken, birde sağdan vurmak değil.

İyi niyetle hikmetli ve tedbirli hareket ettiğini, hikmeti hükümeti bilmediğimizi söylüyoruz.

Ancak yukarıda filler savaşırken, bizler filin çimenleri ezmesi gibi artık ezilmek istemiyoruz.

Dedem ezildi, babam korkudan büzüldü, ben frenlendim, oğlum beklemede…

Nereye kadar?

Ümitsiz değilim ancak umutlanmak istiyorum.

Bunun için de atılacak ciddi ve köklü adımları bekliyorum…

MEHMET ÖZÇELİK

09-11-2018

[1] https://www.yenisafak.com/video-galeri/gundem/anma-toreni-gecikince-validen-gorevden-alin-talimati-2185756

Loading

No ResponsesKasım 10th, 2018

KISIR DÖNGÜ İÇİNDEKİ EĞİTİM

KISIR DÖNGÜ İÇİNDEKİ EĞİTİM

AYDINLIKÇILAR DERS KİTAPLARINDA:

Milli eğitim bakanlığı yayınladığı türkçe ders kitaplarnda Demirtaş ceyhuna kadar pek çok Aydınlıkçının öykü, şiir ve fikir yazılarına yer Verdi.”[1]

Bu girişim barış mı yoksa ateşi yeniden alevlememi?

Bu ileriye gidiş mi yoksa 1970- lere geri dönüş mü?

Bu girişim şimdiye kadar Milli Eğitimi sağ düzene sokamadı zira 100 yıllık bir erazyon mevcut iken ve gerçekten de yavaş gidiliyor iken, şimdilerde sol bir ataklamı düzeltilme yoluna gidilecektir?

-Andımız kararı da bu zamanlamanın diğer bir adımı…

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Yıldız Teknik Üniversitesi Davutpaşa Kongre Merkezi’nde Türkiye Gençlik Zirvesi’nde konuştu. Danıştay’ın ‘Andımız’ kararını değerlendiren Erdoğan, “Bizim Andımız, İstiklal Marşı’dır. Bu metin, ezanı Türkçe okutmak isteyenlerin metnidir. Danıştay’ın kararını iyi niyetli görmüyorum. Bu süreçte Türkçe ezan konusu dahi yeniden dillendirenler oldu” dedi.[2]

-Şimdiye kadar hep başarısız olunan eğitimde eğitimin köklü değiştirilmesi için elbette ciddi bir adım ve atılım yapılmalıdır.

Bir asırdır Milli Eğitimde iyileştirilmeye gidilirken temelde ve köklü bir düzelme değilde, yüzeysel görüntüdeki geçici tedbirler yönünde adımlar atıldı.

Sürekli bir gelişme yönünde adım atılmazken, sürekli bakan ve bakanlıkların değiştirilmesi ile eğitiminde değişeceği ve iyileşeceği düşünüldü.

Maalesef her gelen kaportayı değişti. Temelde motorda bir değişiklik olmadı. Bu yönde adım atılmadı.

Bütün bunlar yapılmazken; itibarsız olanlara itibar verilmeye, ölmüş olanları tekrar diriltmeye, Nazım Hikmetin eserlerini okulda okutmak gibi bır yola gidilerek, eğitimde iyileştirilme denemesi, deneme yanılma yöntemi uygulanırsa bundan da bir netice alınamayacaktır.

Her Bakan’ın gelmesinde bir ümit oluştu, acaba acaba acaba diye. Ama netice bir türlü oluşmadı ve yoluna bir türlü girmedi. Şimdi de soldan ve solculardan medet ummak da.. Bir yandan sağcılara ve bir yandan solculara yanaşarak iki tarafı memnun edecek bir eğitim, iyiye götürülecek bir eğitim de olmaz.

Birbirleriyle bir asırdır kavgalı olanlara şekerler verilerek, ağızları tatlandırılarak, eğitimin rayına götürülmeye çalışıldı görülmekte ancak yine kimse reflekte yapıp da motoru indirip oturacağını düşünmek saflık olur.

Temel ve köklü olarak bir değişime gitmemekte ve yüzeysel değişimler yoluna gitmek, geçici tedbirlerle pansuman tedbirleri alınaraktan eğitimin düzeye çıkarılması düşünülmektedir. Köklü bir değişime kimse cesaret edememekde veya bu riski alamamaktadır.

**********************    

MEB Bakanı Ziya Selçuk katıldığı TVnet’te canlı yayınında şunları kaydetti:

(Köy enstitüleri) Bence devam etmeliydi çünkü kendi doğası içinde özgün bir tasarım içeriyordu. Günlük siyasi sıkıntılar vardı, belirli kişiler ya da gruplar, Köy Enstitüleri’ni kendi dünya görüşlerinin bir doktrinasyon aracı olarak kullanmaya başladılar. Köy Enstitüleri, doğru bir projeydi ve kendi içinde evrilebilirdi, bir tekamül olurdu ama bunun kısmen kötüye kullanımı, bu tür bir özgün tasarımın Türkiye’den çıkıyor olmasının da özellikle Marshall Yardımları politikası çerçevesinde düşündüğümüzde çok istenmediğini görüyoruz. Yani “Türkler özel bir şey yapmasın, uçak yapmasınlar, Köy Enstitüleri gibi orijinal okulları olmasın, Türkiye’nin kendi demiryolu stratejisi olmasın”.

Aslında köy enstitüleri en son bile arzu edilecek yerlerden biri değildir.

Zira başlangıcında ve sürdürülüşünde ve de neticesinde iyi niyetin olmadığı, asırlar boyu bu milletin boynunda ar olarak kalacak bir uygulamadır.

Bugünkü maneviyattan ve ahlaktan kopuk eğitimin temelinde köy enstitüleri yatmaktadır.

Bu milletin en az iki neslini ve 50 yılını heder etmiştir.

Yine de bitmiştir denilemez.

Etkileri, sarsıcı halleri devam etmektedir.

**********************  

Fen liselerinde 120 bin soru çözülüyor.

Faydası ve Dönüşümü ne?

Fen liselerıne yerleştirme çabası, düşünen bir nesli yetiştirmekten ziyade, geçim kalitesi yüksek kesimler oluşturmaktır.

Teste odaklı, düşünüp yorum yapamayan, dilekçeyi bile yazmakta zorlanan bir neslin oluşumu sağlanmaktadır.

-Sokrates Öğretmenlere der ki; Öğrencilerinize bir şey öğretmeyin, onların düşünmelerini sağlayın. Çünkü onlar düşünmeye başlarsa zaten kendi çabalarıyla öğrenirler..Ve çaba sonucu öğrenilen bilgi, en kalıcı bilgi olur. Asla silinmez…

-Medrese sistemi dizayn edip, günümüze güncellenmelidir.

-Ahmed Cevdet Paşa, 19. yüzyılın sonlarına kadar varlığını sürdüren medrese düzenini şu sıralamayla vermiştir: 1. İbtidâi Hâriç 2. Hareket-i Hâriç 3. İbtidâ-i Dâhil 4.Hareket-i Dâhil 5. Mûsıla-i Sahn 6. Sahn-ı Semân7. İbtidâ-i Altmışlı 8. Hareket-i Altmışlı 9. Mûsıla-ı Süleymâniye 10. Süleymaniye 11. Hâmis-i Süleymaniye 12.Dârülhadis  (Cevdet, 1309:111).

 

MEHMET ÖZÇELİK

08-11-2018

 

[1] https://www.habervaktim.com/gazete-mansetleri/aydinlik-77.htm

[2] https://www.yenisafak.com/hayat/cumhurbaskani-erdogan-genclik-zirvesinde-konusuyor-3406318

 

Loading

No ResponsesKasım 8th, 2018

TASAVVUFTA HAKİKAT

TASAVVUFTA HAKİKAT

Tasavvuf saflıktır. Saflığa varmak ve ulaşmaktır.

Dosta kavuşmaktır.

Aşk yanmaktır. Dost yolunda ölmek, Ona kavuşmamaktır.

Şems şöyle der:”Şeytanda bir şey hariç bütün insani özellikler mevcuttur. Şeytan aşkı bilmez. Aşk şeytana verilmemiştir. Aşk Âdemoğullarına verilmiştir. Şeytanın insanı kıskandığı, çekemediği aşksızlığındandır…”

Şeytan Allahı bildi ancak göremedi.

Marifetine varamadı. Ona aşık olamadı.

“Aşk bakışta kıvılcımlanır, görmek değil, bakıştır sırrı çözen.
Hz. Yusuf’u gören kadınlar onu bir an görünce sadece parmaklarını kestiler. Ya bir de
bakıştan Yusuf aşkı gönüllerine girseydi tepeden tırnağa kendilerini doğramazlar mıydı?”

Bu kirli ve kirlenilen dünyada tasavvuf, temizlenmek, temiz kalmaya çalışmaktır.

Dosta temiz olarak varmaktır.

İçindeki ateşi yakmak, koru söndürmemektir.

Gülün hatırına dikenlere katlanmaktır.

Dosta giden yolda şeytanın dikenlerinden uzak olmaktır.

Nefsin şeytanı ayartmasına kanmamaktır.

Dosta varmayı geciktirmemek ve de dostsuz kalmamaktır.

Muhabbetle olmak, muhabbeti bulmak, muhabbetle kalmak, muhabbete varmak…

Muhammedi anmak…

-Muhammed’den muhabbet oldu hâsıl
Muhammedsiz muhabbetten ne hâsıl

“Önce sevgiyi anlayalım.
Her şeyin başı sevgidir diyenlerin kıblesinde neden sevgi yok?
Gel sevgiden yola koyulalım. Yolun sonunda ne var görelim Mevlâna’m”

Dostu bulamayanlar, dost yolunda oyuncaklarla oynayanlardır.

Oyunda oynaşta olanlar, dosta varamazlar.

Eşyadan yapılan tecerrüd, soyutlanma, terk; dost yolculuğundaki prangalardan ve ağırlıklardan kurtulmadır.

Mecdelli Meryem İsa’ya âşıktır, ondan evlilik teklifi beklemektedir. İsa durumu anlar ve der ki “Evlilik vücut işidir, boşuna bekleme bende vücut yok”

O’nunla ma-siva bir arada olmaz ve bulunmaz.

O varsa sivası yok, Ma-siva varsa O yok…

O yüklerle hedefe nasıl varılır?

O yüklerin altında ezilmeden?

Büzülmeden?

Süzülmeden?

Dökülmeden?

Bitmeden ve tükenmeden?

-Yükler, günahlar, şehvet ve gadablar o uzun yolculukta sarhoş edici, yoldan alıkoyucu, geciktirici sebeplerdir.

Ayak bağlarıdır.

Dostun yolunu kaybetmektir.

Kimin yolunda olduğunu bilmemektir.

”Elbisenin necasetinden dahi Kuddüs isminin zikri duyulur. Elbise kirlendiği zaman ise; Kuddüs isminin zikri kesilir, o elbise diğer isimleri zikre devam eder.Onun için hemen yıkanması sünnettir. Ta ki kuddüs ismini zikre devam etsin.”

Kir ve kirlilik Kudüs ismine engel.

Küfür ise en büyük kirlilik olup oda kuddüs ismine engel olmaktadır.

Güzel fikirler nur gibidir, çabuk alınmazsa, uçar gider.

“Dünyada garip bir yolcu gibi ol!”

“İmam Ahmed bin Hanbel’e; “Birinin sarhoş olduğu nasıl bilinir?” denildiğinde o; “Kendi elbisesini başkasının elbisesinden ve ayakkabısını başkasının ayakkabısından ayırt edemiyorsa…” dedi.

İmam Şafi’den -Allah’ın rahmeti üzerine olsun- şu (söz) rivayet edilir:
“Düzgün sözü karışıyor ve gizli sırrını ifşa ediyorsa sarhoş demektir.”
Davud el-Isfahani şöyle demiştir: “Eğer üzüntüleri dağılmışsa ve gizli sırlarını ifşa
ediyorsa, sarhoştur.”

“Ey insanlar! Rabbinizden korkun! Çünkü kıyamet vaktinin depremi müthiş bir şeydir! Onu gördüğünüz gün, her emzikli kadın emzirdiği çocuğu unutur, her gebe kadın çocuğunu düşürür. İnsanları da sarhoş bir hâlde görürsün. Oysa onlar sarhoş değillerdir;  fakat Allah’ın azabı çok dehşetlidir!” (Hacc, 1-2)

Hamdım- Piştim- Yandım.

“Madem hamı pişiremiyorsunuz. Bari pişmişi ham etmeyin…”

Sevap işleyemiyorsan da, bari günah işleme.

Sultan Veled hazretleri buyurur:

İnsan bedeni Hakk’ın dükkakınıdır, içinde Rabbin’ın sıfatları vardır. Az olsa bile bu sıfatlar aydınlatıcıdır, bu azdan çoğa doğru seyret!

“İnsanın mahiyet-i câmiasında nakışları zahir olan yetmişten ziyade esma vardır. Meselâ: Yaradılışından Sâni’, Hâlık ismini ve hüsn-ü takviminden Rahman ve Rahîm isimlerini ve hüsn-ü terbiyesinden Kerim, Latif isimlerini ve hâkeza… Bütün a’za ve âlâtı ile, cihazat ve cevarihi ile, letaif ve maneviyatı ile, havas ve hissiyatı ile ayrı ayrı esmanın ayrı ayrı nakışlarını gösteriyor. Demek nasıl esmada bir ism-i a’zam var, öyle de o esmanın nukuşunda dahi bir nakş-ı a’zam var ki, o da insandır.”(bk. Bediüzzaman, Sözler, s.686)

  1. Mevlana bu alemi “hum” (küp) ve “hane”ye benzetip, insan-ı kamili vücudunu şehir ve nehre temsil eder ve şöyle der:

Sen de Ademoğluysan onun gibi ol, bütün zürriyetleri kendinde gör!
Testide ne var ki nehirde olmasın; evde ne vardır ki şehirde olmasın!
Bu alem bir testidir, gönül de ırmak suyuna benzer. Bu alem odadır, gönülse görülmedik ve şaşılacak şeylerle dolu bir şehir!

Hakk’ın tevhidi, Zat’ın kendi kendini tevhididir ki gerçek tevhiddir.
“Allah, kendisinden başka ilah olmadığına şehadet etmiştir.” (Al-i Imran 3718) fehvasınca
O, kendi kendini tevhid edicidir.

-Başka yok, bu, bu kadardır deme. Daha arayıp isteyesin diye ihsan etmiştir.
Bağcı, bostanının fidanlarını, mahsulünü bilesin diye sana birkaç elma verir.
Buğdaycı, alıcıya bir avuç buğday verir ama anbarındakini anlasın diye verir.
Bilgisini, bilgisinin çoklıığunu anlayasın diye hoca, sana birkaç ince mesele anlatır.

-Hakikat deryadır, söz seraptır. Kimse serap ile doymaz. Söze aldanma, çünkü Allah’ın
tevhidi tek görmektir, tek olduğunu söylemek değil.

-Ya güzelliği perdede cilve eden, yüz aşık ve maşuku ortaya çıkaran, senin kokun ile Leyla Mecnun’un gönlünü çaldı. Senin şevkin ile Vamık Azra’nın hasretini çekti.

-“Bütün güzelliklerin güzelliği O’nun cemalinden ödünç alınmıştır”

-“O’nu tenzih edersen kayıtlamış olursun, teşbih edersen sınırlamış olursun. Eğer her ikisini birleştirirsen, yine tenzih ve teşbih arasını cem’ edersen doğru yolu bulur, ilahi bilgilerde imam ve seyyidlerden olursun.

Kahr- u lutfun muzhiri ma’nada variddir veli,
Bilmedi şeytan bu tevhidi Ahad’de oldu dur.

-“Tesbih ederim onu ki cemi için nurundan başka hicab, zatı için zuhurundan başka
nikab yoktur. “

-Eğer insan, suretle insan olsaydı Ahmed’le Ebu Cehil müsavi olurdu.

-Hak uğruna ekmek verirsen sana ekmek verirler; Hak uğruna can verirsen sana da can
bahşederler.

-Besmelenin ilk harf “B”dir, diğer harflerde o yükseklik nerede? Yüksekliği terk etti, a­şağıyı (tevazuu) seçti. (B’nin noktası alttadır). Bu yüce mevkiye o tevazudan ulaştı. Tevazu ile kendisini öyle aşağıda tuttu ki, Hak onun elini tutup bu yüksekliğe çıkardı. Yücelik istiyorsan, aşağıda ol, bu sana yeter; kendi payını koru ki nasibdar olasın.

-Şiddet ve şehvet insanı şaşı yapar; ruhu, doğruluktan ayırır.

-Aşk o alevdir ki, parladı mı sevgiliden başka ne varsa hepsini yakar.
“La” kılıcı, Allah’dan başka ne varsa hepsini keser, silip süpürür. Bir bak hele La’dan
sonra ne kalır?
“İllallah kalır, hepsi gider. Neşeden, sevince ikiliği yakıp yandıran şiddetli aşk!

-Öl dersen, baş üstüne der ölürüm; ölüm meleğine hoş geldin safalar getirdin, der.)

-Dostu dosta ulaştıran şey ölümdür, ölüm ile mutlu olmayan kimdir?

-Senin gam (aşk) kılıcınla öldürülsem zararı yok, senin yolunda öldürülenler ebedi yaşamaktadır.

-Herkesin senden bir isteği vardır. Bizim dileğimiz ise dünya ve ahirette senin rızandır.

-Gonca olursun, küçük çocuklar seni kopanr; dane olursun küçük kuşlar seni toplarlar.

-Ben varlığı yoklııkta buldum, onun için varlığı yokluğa feda ettim.

-Allah’ın gayreti buğdaya benzer, harmandaki saman da insanların kıskançlığıdır.
Kıskançlıkların aslını Hak’tan bilin. Halkın kıskançlıkları, şüphe yok ki Allah kıskançlı­
ğının fer’idir.

-Ey oğul! Bağları çöz, tez ol. Ne zamana kadar gümüşün ve altının esiri olacaksın?

-Ebediyyen bütün insanların meyli, bilseler de bilmeseler de sana doğrudur.

-İnsan gözden ibarettir. Geri kalanı deridir. Göz de, dostu gören göze derler.

-Bir zamanlar aklımın ucu bahçelere gidiyordu, senin yüzünü görünce onlar aklımdan
çıktı.

-Eğer gönüldeki bir zerreyi yararsan, ondan yüz saf deniz çıkar.
Doğru bakarsan, toprağın her cüz’ünde binlerce adem görülmektedir.
Her danenin içinde yüz harman vardır, bir dane içinde bir cihan vardır.
Eğer bir zereyi yerinden alırsan, bütün alem tümüyle bozulur.

-Perdeler kalktığı vakit sırlar ortaya çıkar, sonra nurlar görünür ve ancak Vahid-i
Kahhar olan Allah kalır”

-Her şey insanoğluna feda iken, insanoğlu ise kendine cefa olmuştur.

-“Nefsi olgunlaştırma şeytanı tökezletmedir. Toprağa tohum ekildiğinde yabancı her
şeyden arıtıldığı gibi nefis de ilâhi ümitlerle arınır ve Allah’ın lütuf ve inayetine bırakır
kendini.”

-Gençliğimde aradığımı yaşlılığımda buldum, neylersin.
Ya ben erken geldim ya sen geç kaldın vuslata, neylersin… kader!

Bütün ömür boyu yapılan seyahatte hep çekilen çileler dosta kavuşmak arzusuyladır.

Ona kavuşmak düşüncesiyle bunca sıkıntılara katlanılır.

Kısmetindir gezdiren yer yer seni,
Arşa çıksan âkıbet: yer, yer seni.
Ânın içün, ânın adı yer oldu,
Önce besler, sonra kendi yer seni…
Kemalpaşazade

 

***************  

Osmanlı tasavvuf devletidir.

Kalbi esas almıştır.

Allah-ı hizmetinin merkezine koymuştur.

Cami merkezdir.. Herşey cami mekezlidir. Şimdiki gibi avm merkezli değil.

Rahatlamak için insanlar camiye gider, Şimdi ise Avm- ye gitmektedir.

Cumhuriyetin kuruluşunda ilk yapılan işlerden birisi; tasavvufun merkezleri olan tekke ve zaviyelerin kapatılması olmuştur.

En güzel isimler Allah’ındır. O’na o güzel isimleriyle dua edin ve O’nun isimleri hakkında gerçeği çarpıtanları bırakın. Onlar yaptıklarının cezasına çarptırılacaklardır.”A’raf.180.

-“İsmail Hakkı Bursevî Hz.lerinin Tuhfe-i Recebiyye isimli eserinden bahsedelim… Büyük Velî İsmail Hakkı Bursevî 1717 yılında gidip üç yıl kaldığı Şam’da, kendisine yakın alâka gösteren ve ilmine rağbet eden Şam Valisi Recep Paşa’ya izafeten yazdığı Tuhfe-i Recebiyye isimli eserinde Cenab-ı Hakk’ın esmâsı (isimleri) üzerinden şehirleri tavsif ederken şunları söyler: “Süleyman’ın haremi olan Mescid-i Aksa “Kuddûs” ve “Subbûh” isimlerine mazhardır. Çünkü kudsi nefisler mukaddes topraklarda ve özellikle Kudüs-i Şerif’te sakin olmalarıyla, zahir ve bâtın takdis ve tenzih olunmuştur. “Dımeşk-i Şam” on iki esmaya mazhardır. Çünkü, Süreyya yıldızının doğduğu yerdir ki var oluşun yeridir (mahall-i kevn). Onun için her yönden kesretin kaynağıdır…” Zikrolunan mazhar olma itibariyle üç mukaddes yerden sonra beldelerin önde geleni Şam’dır. Ancak mazhar olmada hakikatte kastedilen sır Hatmü’l Evliya’dır ki kararmış olan mukaddes ruhuna Şam sünbül bahçesi ve bedenine mezar olmuştur…” “Bağdat” Zâhir ismine mahsustur, çünkü doğu beldelerinin en büyüğüdür. Ve harika hadiselere sahip ricalin zuhuru orada en mükemmeldir. “ “Mısır” Bâtın isminin mazharıdır, çünkü batıdadır. Batma, güneşin zuhurundan sonra batmasıdır….  “Konya” Kâdir ismine mazhardır. Zira, İsrailoğulları çölde iken bıldırcın ve kudret helvası kudret âleminden nüzul ederdi. Bıldırcın minnet âleminden olan feyizdir ki zevki ilimdir. Kudret helvası ise kalbi teselli eden ilahî nüzuldür. Konya şehrinde sâkin olan Hatmü’l-Evliya’nın oğlu Şeyh Sadreddin hazretlerine bahşedilen ilmî ve zevkî kudret, zatî ve sıfatî tecelliler, ilâhî nüzuller Hatmü’l-Evliya’dan sonra hiçbir veliye takdir olmamıştır…” “Kıbrıs” adası Muhît ismine mazhardır. Çünkü, her tarafını Şam denizi olan Hatmü’l-Evliya’nın feyzi kuşatmıştır. Zira, Magosa Kalesi’nde muhakkiklerden olan müminlerin emiri Şeyh Seyyid Fazlı İlahî medfundur ki Şeyh Sadreddin’den sonra benzeri yoktur. ….” “Bursa” şehri “Malike’l-Mülk zü’l-Celâl ve’l-İkram” isimlerine mazhardır. Zira, Osmanlı meliklerinin atası olan Osman Gazi ve evladından mülk tahtında oturan beş adet şöhret sahibi padişah da orada vefat etmişlerdir. Zahiri celalin dışında ilahi ikram vaki olup nice evliyanın kâmilleri orada vücut bulmuş ve irşad seccadesine oturmuştur. Ezcümle Şeyh Muhammed Üftade’dir ki Üsküdar’da istirahat eden Şeyh Mahmud Hüdayî onun halifesidir. İkisi de âlemde şöhret bulmuş ve âdemoğlu içerisinde hakikate arif olmuş kimselerdir.” “Edirne” şehri Hâfız isminin mazharıdır. Çünkü, eskiden saltanat yeri olması sebebiyle İslam’ın hududunu muhafaza için sağlam bir kaledir, hatta hâlâ hudut başıdır. Zira, bin yüz otuzda ğalak sırrı vaki olup muğlak işler zuhur etti… Edirne şehrinde de bazı kudsi ve muhabbetli nefisler zuhur etmiştir….” “İstanbul” Câmi ismine mazhardır, çünkü saltanatın yeridir. Rum sultanının esması Mekke şeriflerinden ve başkalarından daha camidir… İstanbul kalbin makamıdır ki âzâlara ve hislere kuvvet kalpten sarî olduğu gibi, memleketlerin her tarafına da metanet Rum sultanından hasıl olur. ….. İstanbul da memleketlerin kalbi ve beldelerin kuvvetidir.” Bursevî hz.leri Cenab-ı Hakk’ın isimlerinin şehir ve mekânlarla irtibatını kurarken, esmâ’nın şehir ve mekânlar üzerindeki tezahür ve tesirini ifade etmiştir. Bunlar, idrakleri aşan ve sarsan tavsifler… Cenab-ı Hakk’ın bütün isimlerinin varlıktaki tecellileri üzerinde duran büyük Velî’nin “Bazı şehirliler ki köylü hükmündedir. Onlar da yakın olma sahasından aşağıdadırlar” cümlesi üzerinde kitaplar yazılsa yeridir. Ammâ bu cümleyi kim okuyacak, kim anlayacak ve kim yazacak? Bursevî’nin ifadesiyle “bu feyz, sıradan iddiacının havsalasına sığmaz”. Bursevî Hz.lerinin esmâyı üzerlerine örttüğü bu şehirlerin hepsi tarih içinde taçlanmış şehirlerdir. Modern zamanların taşlaşmış şehirleri bu esmâ üzerinden okunabilir mi? Bu muazzam işe Cansever idraki gerekli! Ammâ ne yazık ki böyle bir idrak için henüz şafak sökmüş değil! Ne diyor büyük ârif Yunus Emre: “Ol imaret eylemez sen viran olmayınca!”

MEHMET ÖZÇELİK

19-08-2018

Loading

No ResponsesKasım 5th, 2018

TÜRKÇÜLÜK

TÜRKÇÜLÜK

Bütün insanlar Haz. Âdem ve Havvanın çocuklarıdırlar.

Rivayete göre Türkler, 2. Âdem diye nitelendirilen Hz. Nuh- un Yafes adlı oğlunun soyundan geldiği ifade edilir.

Kuranı Kerim’in övgüsüne mazhar olmuş olan Türk milleti elbetteki hizmetleri ile, İslamı yayması ile büyük hizmet vermiştir. Fakat bunu Türkçülük adıyla değil Türklük adıyla ve milliyetçilik adıyla değil İslamiyeti Ruhunda Mezcettirerek İslam’ın potasında  erittirmiştir.

“Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse, (bilin ki) Allah onların yerine öyle bir topluluk getirir ki, Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler. Onlar mü’minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı güçlü ve onurludurlar. Allah yolunda cihad ederler. (Bu yolda) hiçbir kınayıcının kınamasından da korkmazlar. İşte bu, Allah’ın bir lütfudur. Onu dilediğine verir. Allah, lütfu geniş olandır, hakkıyla bilendir.” [1]

Türkiye’deki milliyetçilik İslami bir milliyetçilik değildir.

Osmanlıda Türk kimliği değil, Osmanlı üst kimliği vardı.

Fransız devriminin 1789 bize mirasıdır Türkçülük…

Emeviler bunu öne çıkarmaya çalıştı, yok oldu.

Araplarda bu milliyetçilik daha güçlü olarak bulunmaktadır.

Türk olmak ayrı, Türkçü olmak ayrıdır.

Türkiye’de Türkçülük öne çıkarılarak bu millete ve devlete hizmet edilmez ve edilemez.

Bugün hem MHP hemde CHP milliyetçiliği savunmaktadır.

Burada Chp milliyetçiliği Atatürke dayandırılırken, Mhp milliyetçiliği de Atatürke dayandırılmaktadır.

Bu durumda Milliyetçiliği nereye otutturacagız? Ya da Atatürkü milliyetçiliğin neresine otutturacağız?

Bizdeki milliyetçilik geçmişten gelen Türk milliyetçiliği mi yoksa Atatürk ile başlayan ve CHP’nin de sürdürdüğü milliyetçilik mi?

Osmanlı’daki milliyetçilik İslam’ın potasında erimiş olan milliyetçiliktir yoksa İslam’ın Türkçülük içerisinde eridiği bir milliyetçilik gerçek bir milliyetçilik değildir. Nerede bir Türk varsa müslümandır. Müslüman olmayan Türk dahi İslamiyetten de çıkmıştır. Macarlar gibi. O halde Osmanlı’nın Türk olarak adlandırmış olduğu hakikat İslam’ın kendisidir. Türkçülüğü İslam’ın önüne geçirmemeli belki arkasında ona güç ve kuvvet ve de destek olmalıdır. Kalkan olmalıdır, siper olmalıdır, onun yerine geçmemelidir.

 

 

Ziya Gökalp, -Türkçülüğün Esasları- adlı kitabını yazdığı Ziya Gökalp’in türkçülüğü müdür, kendisi Kürt olmasına ragmen, Türkçülük nedir?

İslam’ın kendisine ruh olmadığı bir Türkçülük; Türkçülük değildir, ırkçılıktır.

Efendimiz’in Veda Hutbesi’nde dediği gibi; Hepiniz  Âdemdensiniz, Âdem ise topraktandır.

Arabın Arap olmayana üstünlüğü yoktur, üstünlük ancak takvadadır.

Arap ırkçılığı bir üstünlük sebebi değildir. Türk ırkçılığı da bir üstünlük sebebi değildir. Esas olan ırklar ve soylar değil, esas olan onların temsil ettiği kişiliğin bulunmuş olduğu islamiyettir.

İslamiyet evrenseldir, Türkçülük ise bireyseldir, kişiseldir, yöreseldir…

-Çanakkale’yi Başaran sadece Türkler değildi, anıttaki isimleridede gördüğümüz gibi, doğudan batıdan her ırktan müslümandı.

Onu sadece Türk ırkına maletmek, çanakkaleyi kısırlaştırmaktır.

İslam’da bir ırk değildir. Çünkü orada bütün Irklar, bütün isimler vardı. Böylece İslamiyet çatı olup, esas olup, bizim Maya ve harcımız Türk değil islamiyettir.

-Gerçek manada Irklar belli değildir. Anadolu çok muhaceret ve göç almış bir yerdir ancak gayp açılmalıki hangi İnsanın gerçek olduğu bilinebilsin…

-Irkçılığın atası ve babası şeytandır. Kendisinin Âdem’den üstün olduğunu söyleyerek; kendisinin ateşten, Adem’in ise topraktan olduğunu öne sürerek, ilk üstünlük taslama olayı şeytanla başlamış oldu. Şeytan kendi ırkını Adem’in ırkından üstün görmüştür.

Hürriyet bir ırkı diğer ırktan Üstün görme Fikri şeytani bir fikirdir.

Unsuriyet fikri, milliyetçilik fikri bağdaştırıcı ve birleştirici unsur olmayıp, ayrıştırıcı, farklılaştırıcı, yerleştirici bir unsurdur.

Osmanlı milliyetçilik üzerine oturmuş olsaydı 6 asır toplumu idare edemez, dünyanın üçte ikisine hakim olamazdı. Kısır kalır, kısırlaştırır ve kısa sürede yok olur, giderdi.

-Sıdk ile Allâh’a kul ol, mâl ü dünyâ fitnedir.
Bir kefen giyip gidersin servet ü sâman gider.

Uyma gel ehl-i zamâna çokca sohbet eyleme.
Çünkü onlar ehl-i Hakk’a her cihette yan gider.

Cümle halk ehl-i seferdir, devr-i Âdem’den beri.
Pençe-i mevte takılmış, günde bin kervan gider. Kelâmi.

MEHMET ÖZÇELİK

04-11-2018

[1] Maide.54.

 

Loading

No ResponsesKasım 4th, 2018

SİCİLİ KİRLİ VE LEKELİ 10 DEVLET

SİCİLİ KİRLİ VE LEKELİ 10 DEVLET

HOLLANDA- İSPANYA- İSVEÇ- İSVİÇRE- İTALYA- KANADA- NORVEÇ- PORTEKİZ-BELÇİKA VE DANİMARKA

…Hollanda: Gerek insan sağlığı, gerek toplumsal yaşam açısından telâfisi mümkün olmayan zararlar içeren uyuşturucu maddelerin satışı, Hollanda’da 1973’ten bu yana yasal olarak yapılıyor.

…11 Eylül olaylarını takip eden ilk üç aylık dönem içerisinde Hollanda’da Müslümanları hedef alan 190 olay gerçekleşmiştir. Benzer şekilde Theo Van Gogh’un 2 Kasım 2004’te öldürülmesini takip eden bir ay içerisinde de 174 ırkçı saldırı gerçekleşmiş ve bunların üçte ikisi Müslümanları hedef almıştır.

…11 Eylül’den birkaç hafta önce yaptığı açıklamayla siyasete atılan Fortuyn, olayların
ardından Elsevier’de yayımlanan 28 Ekim 2001 tarihli “İslam’la Soğuk Savaş” (Koude Oorlog Met de Islam) başlıklı yazısıyla açık bir İslam karşıtlığına soyunmuştur.
Fortuyn yazısında şu ifadeleri kullanmıştır:
“İslam dünya barışı için büyük bir tehlikedir. İslam’ın önemli rol oynamadığı dünyada hiçbir çatışma alanı yoktur.
İster iç çatışmalar şeklinde olsun, ister ülkeler arasındaki çatışmalarda olsun… Komünizmin rolü (ki þu anda kalmamıştır.) İslam tarafından devr alınmıştır. Hür Batıda komünist partileri ve örgütleri nadiren yasaklama yoluna gittik. Bu kuvvetli olmanın bir işaretidir. Fakat onları iyi takip ediyorduk ve arkadan bakılınca da bunun doğru olduğunu görüyoruz. Şimdi aynı şeyi ülkemizdeki tüm cami ve İslam örgütlerine karşı da yapmalıyız.”

…Gogh’un öldürülmesi ile ilgili görüntüler eşliğinde Kuran’dan savaş hukuku ile ilgili bazı ayetlerin okunmasıyla devam eden filmde Avrupa ve Hollanda’daki “İslam tehlikesi”ne vurgu yapılmakta ve bu tehlikeye karşı toplum mücadeleye davet edilmektedir. “1945’te Nazizm’in üstesinden geldik, 1989’da komünizmi alt ettik. Şimdi de islam’ı üstesinden gelinmeli” gibi kışkırtıcı ifadelerin yer aldığı 16 dakikalık kısa film, Danimarka’da yayımlanan ve Hz. Peygamber’i sarışının üstünde bomba taşıyan biri olarak gösteren karikatür ile sona ermektedir. Wilders’in önce televizyonda yayımlamak istediği, bunu başaramayınca bir salon organizasyonuyla kamuoyuna sunmaya çalıştığı, bunda da başarılı olamayınca internet üzerinden dolaşıma soktuğu “Fitna” isimli film, yayımlandığı ilk gün Hollanda’da 2 milyon, Hollanda dışından da 800 bin kişi tarafından izlenmiştir.

…İslamofobi, Hollanda okullarında da artmaya devam etmektedir. 2004 yılında İslamofobik sözlerle karşılaşan öğretmenlerin oranı %70’ken, bugün bu oran %74’e
yükselmiştir. Yahudi düşmanlığının azaldığının belirlenmesi, hedef tahtasında artık Müslümanların olduðu iddiasını güçlendirmektedir.

…Hollanda için Bazı Olumsuz Göstergeler.
Kadına şiddet.

İntihar Olaylarında Artış.

Genç Nüfusun Azalması.

*******************   

İspanya: Festivaller ülkesi İspanya; dünya tarihinin ilk sömürgecisi olma özeliği taşımaktadır. Temelinde Endülüs gibi köklü bir medeniyet barındıran; ama bu
medeniyeti ve onu oluşturanları vahşice yok eden İspanya, geçmişiyle yüzleşmekte gerekli adımları maalesef atmamaktadır. Amerika kıtasını sömüren ve yerli halkı katleden İspanyollar, Ortaçağ Avrupasının en güçlü devletlerinden biri olarak tarihteki yerlerini almışlardır. Ancak bu güçlü devlet, Katolik inancın etrafında Tanrı tarafından Papalığa bahşedilen topraklar olarak kabullenilmiş ve sayısız katliama ev sahipliği yapmıştır.

…16. yüzyılın başlarında girdikleri Amerika kıtasında milyonlarca insanı öldüren, hayatta kalanları köleleştiren sömürgeci İspanyollar; işgal ettikleri topraklarda binlerce
yıldır yaşayan medeniyetleri de barbarca yok ederek, insanlık tarihine kara bir leke
düşürdüler.

…Tarihi ile yüzleşmesi ve katliamları kabullenmesi gereken İspanya, bugün Franco rejimine dair basit adımlar atıyor gibi gözükse de sözkonusu girişmiler inandırıcı olmaktan oldukça uzaktır.

************************

İSVEÇ: Alkol ve uyuşturucu madde bağımlılığının oldukça yaygın olduğu İsveç’te, özellikle gençler, yaşadıkları ruhsal sorunların da etkisiyle bağımlı oluyorlar. İsveç’te bugün yaklaşık 330 bin alkol ve 65 bin uyuşturucu madde bağımlısı olduğu tahmin ediliyor.

************************   

İSVİÇRE: 2003 yılında Ermenilere soykırım uygulandığı iddialarını kabul eden İsviçre,
Ermenilere soykırım uygulanmadığını düşünenlerin bu düşüncelerini dillendirmelerini yasakladı.

…Dünya 2009 yılında ilginç bir referanduma tanıklık etti. Topu topu 4 adet minareli
camiyi barındıran İsviçre, aşırı sağcı partilerin de telkinleriyle, camilerde minare inşaatının yasaklanmasını halk oylamasına sundu.

…İsviçre dünyanın kara parasını aklayan büyük bir dönüşüm merkezi olarak anılmaktan kurtulamazken, kendine seçtiği bu yöntem ile tarafsızlığını dile getirip, aslında dünyayı çıkarları doğrultusunda sömürmeye devam ediyor.

******************************   

İTALYA: Kuzey Afrika coğrafyasında sürdürdüğü işgal hareketleriyle milyonlarca insanın ölümüne neden olmuştur.
İtalya, bu tarihsel rolünü bugün de sürdürmekte, diğer Avrupa ülkelerinde olduğu gibi, kendi topraklarında yaşayan farklı din ve ırka mensup insanlara karşı son derece acımasız politikalar uygulamaktadır.

…Günümüzde Vatikan, İtalya’nın Katoliklere kutsal sayılan Roma şehrinde bulunmakta ve Katolik mezhebinin yönetimine hâkim olan merkezî bir otorite konumundadır. Vatikan, İtalya Devleti’nin tüm haklarından yararlanabilmekle beraber kendi egemenliğini ve bayrağını elinde bulunduran “devlet içinde bir devlet” yapılanmasına sahiptir.
Oldukça güçlü bir istihbarat ağı olan Vatikan, BM’de, UNESCO’da, FAO’da (Gıda ve Tarım Örgütü), AB’de ve OAS’ de (Amerika Devletleri Örgütü) ‘gözlemci’ statüsündedir.
Vatikan dünyanın yüzölçümü ve nüfus bakımından en küçük ülkelerinden biri olmasına karşın, ekonomik alanda en ileri düzeyde olan ülkelerden biridir.

…Ekonomik geliri; Kilise vergileri, aidatlar, bağışlar, şirket gelirleri, bankacılık ve faiz gelirlerinden oluşmaktadır. Vatikan’ın diğer bir gelir kaynağı da Hıristiyanlığı temsil eden kişileri, örneğin İsa’yı, Meryem’i, azizleri veya sembolleri pazarlayarak elde ettiği kazançlardır. Vatikan, dünyanın önde gelen birçok şirketine de hissedardır. Ayrıca ilaç sektöründe büyük bir role sahiptir.
Vatikan Papalığı, açıklığa kavuşmamış zengin bir belge arşivine sahiptir. Bu arşivlerin pek de temiz bilgiler içermediği düşünülmektedir. Nitekim Vatikan’da, çözüme kavuşmamış cinayetler, uluslararası skandalların ve birçok olayın vuku bulduğu bilinmektedir. Ayrıca Vatikan’ın, aklayamadığı olaylarda mafyayı taşeron olarak kullandığına dair iddialar bulunmaktadır.

…İtalya, 1911’de işgal ettiği ve topraklarında 30 yıldan fazla kaldığı Libya’da kurulan toplama kampları yüzbinlerce insanın ölümüne yol açarken; Libya halkı dünyanın
gözü önünde açlık, sefalet ve zulme terk edildi

…1934-1935 yıllarında faşist lider Mussolini önderliğinde, Somali kıyılarına asker
çıkarılmıştır. İtalya Hükümeti, Etiyopya’yı teknolojik açıdan geliştirmek için bölgeye asker yolladığını ifade etmiştir. Etiopya’nın güçlü bir orduya sahip olamamasından dolayı askerlerin bölgeyi kuşatmaları zor olmamıştır. İşgal güçleri bölgede katliam yapmaktan geri durmamış ve yaklaşık 200 bin insanı öldürmüşlerdir.

*******************

KANADA: Kanada, ABD’nin Guantanamo’daki uygulamalarına lojistik destek sağlamakla kalmıyor; aynı zamanda tutuklular arasında bulunan Kanada vatandaşları
için de herhangi bir girişimde bulunmuyor.
Kanada bu yaklaşımı ile Uluslararası Af Örgütü tarafından kınandı.

…2011 yılında fok balığı öldürme sınırını 80 binden 468 bin 200’e yükselterek yoluna devam eden Kanada hükümeti; fokların soyunun tükenme tehlikesinin artık olmadığını
ileri sürerek bu katliamı meşrûlaştırmaya çalışıyor.

…Kafalarına vurularak avlanan ve derileri canlı canlı yüzülen fok balıklarına uygulanan vahşet, her yıl Kanada Hükümeti tarafından desteklenerek devam ediyor.

****************************   

NORVEÇ: İskandinav topraklarındaki Sami ve Taterler üzerinde asimilasyon ve
soykırım politikaları uygulayan Norveç, yüzbinlerce insanın ölümüne sebebiyet verirken, hayatta kalanlar Hıristiyanlaştırma, sürgün edilme ve kısırlaştırmaya maruz bırakıldılar.

…Asya ve Afrika ülkelerinde gerçekleşen tecavüz olaylarını ‘bastırılmış cinsellik’ ve ‘yetersiz eğitim’ ile açıklayan, toplumsal ve ahlâkî değerlerin yitirilmesiyle kuralsız
bir cinsellik anlayışını benimseyen Avrupa ülkeleri, tecavüz olaylarının sıklığı bakımından dünyanın diğer ülkelerini geride bırakıyor. Bu ülkelerden bir; olan Norveç’te de, dünyanın pek çok ülkesinden daha fazla tecavüz olayı gerçekleşiyor.

…Hz. Muhammed’e hakaret içeren karikatürler; 2005 yılının Eylül ayında Danimarka’da yayınlanmasından yaklaşık 3 ay sonra Norveç’te bir yayında tekrar basılmıştı.

Norveç Entegrasyon ve Çok kültürlülük Dairesi (IMDi) tarafından hazırlanan 2009
yılı değerlendirme raporu, Norveç medyasının İslam düşmanlığını körüklediğine işaret ediyor.
Rapora göre 2009 yılında yazılı basında toplam 77 bin kez ‘İslam’ veya ‘Müslüman’ kelimelerinin geçtiği haber yapıldı ve bu haberlerin %82’si olumsuz içeriğe sahipken sadece %18’lik bir kısmı tarafsız veya pozitif olarak konuyu ele aldı.

…5 milyonluk bir nüfusa sahip olan Norveç’te 150 bin Müslüman yaşıyor. İslam, ülkenin 2. büyük dînî konumunda bulunuyor.

…Kesimden önce bayıltılmayan hayvanların kesim sırasında acı duyduğu ve bunun
gaddarca olduğunu öne sürerek ‘helal kesim’e izin vermeyen Norveç, her yıl vahşice avlanan fok balıklarının canlıyken yüzülen derilerini satın almakta bir beis görmüyor.

…Norveç dünyanın en büyük silah üreticileri arasında bulunuyor. Dünya silah sanayinde ABD’yi Rusya, İngiltere, Almanya, Fransa, Avusturya, İsveç ve Norveç takip ediyor. İsrail’in silah aldığı ülkelerin başında da ABD’den sonra da İsveç ve Norveç geliyor.

**************************  

PORTEKİZ: Asya Afrika ve Amerika’da işgal ettiği topraklarda milyonlarca insanı vahşice öldüren, hayatta kalanları da köle olarak kullanan Portekiz, özellikle 15. ve 16.
yüzyılda büyük bir sömürge imparatorluğu kurdu.

…Güneybatı Afrika’daki Angola, yaklaşık 500 yıl boyunca Portekiz’in sömürgesi olarak
kaldı. Sahip olduğu zengin petrol, elmas, altın, demir, fosfat, bakır, boksit ve uranyum rezervleri ile sömürgeci Portekiz’in en gözde kolonilerinden biri oldu. Angola halkı yüzyıllar boyunca kendi vatanlarında en acımasız uygulamalara maruz bırakılarak
köleleştirilirken, limanları da köle ticareti ve taşımacılığının önemli merkezlerinden biri oldu.

…Güneydoğu Afrika’da yeralan Mozambik de yüzyıllar boyunca Portekiz tarafından
sömürüldü. Yerli halkı misyonerler tarafından önemli ölçüde Hıristiyanlaştırılan
Mozambik halkı, yine de köle olmaktan kurtulamadılar.

****************** 

Belçika: Afrika’nın zengin yeraltı ve yerüstü zenginliklerine sahip olan ülkelerinden biri
olan Kongo, 1885 yılında Belçika tarafından işgal edilerek sömürgeleştirildi, toprakları Belçika Kralı Leopold’un özel mülkü haline getirildi ve halkı köleleştirildi.

…Pek çok Avrupa ülkesinde olduğu gibi, Belçika’da da, ülkede yaşayan azınlıklara
karşı ayrımcı politikalar izleniyor. Belçika’nın aşırı sağcı partilerinden Flaman Menfaati Partisi’nden Filip Dewinter; “Muhammet ve Fatma belki şu an ucuz işgücü anlamına geliyor olabilir; ama yakında onların istekleri kanun haline dönüşecek!’’ iddiası ile Müslümanların Belçika’da yerlerinin olmadığını ve gerekirse devletin
göçmenleri ülkelerine dönmeleri için teşvik primi vermesini istedi.

*****************   

…Danimarka: Danimarka’da yayın yapan Jyllands Posten isimli gazetenin 2005 yılında yayımladığı Hz. Muhammed’i terörist olarak gösteren karikatürler, İslam dünyasında büyük tepkiyle karşılandı. Büyük bir saygısızlık ifadesi olan sözkonusu karikatürleri ‘ifade özgürlüğü’ kapsamında değerlendiren gazete, ‘Danimarka hukukuna aykırı bir şey yapmadığını’ savundu. Gazeteye destek veren Fransa, Almanya, Hollanda, Norveç,
İtalya ve İspanya’da yayın yapan bazı gazeteler de karikatürleri yayımlayarak bu saygısızlığa ortak oldular.

…Faroe Adaları sahillerinde geleneksel olarak düzenlenen bir organizasyonla, her yıl
onlarca yunus balığı vahşice öldürülüyor.
Bu kanlı eğlence, ülkedeki gençlerin erişkinliklerini ispatlayacağı bir platform olarak algılanıyor.

…2. Dünya Savaşı sonunda Sovyet ordusundan kaçan 80 bini 15 yaşının altındaki
250 bin Alman, Danimarka’ya sığındı.
Ağır şartlar altındaki 142 adet toplama kampında ikamete tabi tutulan sığınmacılar çeşitli şiddet olaylarıyla karşılaştı.
Danimarkalı doktorların müdahale etmediği salgın hastalıklar neticesinde, 6 ay içerisinde 8 bini çocuk yaklaşık 15 bin kişi yaşamını yitirdi.

MEHMET ÖZÇELİK

30-08-2018

 

Kaynak: TARİHTEN BUGÜNE ÜLKE İHLAL KARNELERİ-

  1. Yüzyılda Soykırım ve Katliamlar.

AMERİKAN MÜDAHALECİLİĞİ- NOAM CHOMSKY

Tarihten bugüne Rusya ihlal karnesi raporu.

Tarihten bugüne ülke ihlal karneleri-Almanya.

Tarihten bugüne ülke ihlal karneleri-Hollanda.

Tarihten bugüne ülke ihlal karneleri-İsrail.

Yirminci yüzyılda soykırım ve katliamlar.

Soykırımları unutma!

Sömürgeden soykırıma-Arakan!

 

https://www.facebook.com/yasamvesanat/photos/a.276003019103533.59492.229449740425528/1327039483999876/?type=3

Loading

No ResponsesKasım 4th, 2018