SEÇKİN HAYATLAR

SEÇKİN HAYATLAR

Ölüm öncesi ve sonrası bir hayatı hiç mukayese ederekten düşündünüz mü?

Düşününüz ki; ortalama 70 yıl bir hayat yaşıyorsunuz ve ondan sonra ne olacağını bilmeden yaşadığınız bir hayatın sizin için ne kadar bir elem verici, sıkıntılı ve en büyük bir kayıp olduğunu düşününüz.

Her şey ve bu dünyada iken elde edeceğiniz her şey bir an içerisinde yok olup gidiyor ve geri hiçbir şey kalmıyor.

Ama öyle bir hayat düşününüz ki, bu hayat öbür hayata bir basamak oluyor ve bu hayat bitse de, işte asıl ondan sonra bu hayatta belki de çok arzu ettiğiniz, elde etmeye çalıştığınız, düşüncenizin hatta hayalinizin de ötesindeki bir hayat ile karşı karşıya kalıyorsunuz.

Adeta önceki bir hayatın daha kapsamlı bir şekilde devam eden bir hayat olaraktan sürdürülebilirliğini düşününüz…

Ebedi bir hayat içerisinde sürdürebileceğinizi, tek başımıza da değil, birçok hayatlarla beraber sürdürülebilir bir hayatın sizin için olduğunu düşününüz.

Ve böyle sınırı olmayan, sınırlanmayan, sınırlandırılmayan sonsuz bir hayat içerisinde sürdürülebileceğini ve sürekli gelişen, geliştirilebilen böyle bir sonsuz hayatın, sonsuz bir yaratıcının garantisi altında olan bir hayatın var olduğunu düşününüz…

Hem hayatınız tam bir garanti içerisinde..

Çünkü sonsuz hayat sahibinin kendi hayatı tamamıyla zati, subuti olduğu içindir ki bizzat var olduğundan, zıddı olan yokluğu düşünülemediği için böyle bir hayat sahibine dayanan bir hayatın ebediyen devam ettirileceğini bir düşününüz.

Aslında dünya hayatındaki tüm sıkıntıların böyle bir mukayese yapmamadan kaynaklandığını düşündüğünüzde çok rahat anlayacaksınız.

Nitekim bunun şifrelerini veren Peygamber Efendimiz; -İnsanlar uykudadırlar, ölünce uyanırlar.- buyururlar ve hatta -Ölmeden evvel ölünüz.- buyururlar.

Aslında bu mânâ bir derece ebediyen sonsuz, gerçek, ikinci bir hayatın şifreleri içerisinde mevcut olduğunu ancak onunla sürdürülebilir, bağlantılı olduğunu da ifade etmektedir.

Yani ikinci bir hayatın, sonsuz bir hayatın hayat olarak devam edebilmesi için, tamamı ile bir hayatın O’na endeksli olarak, O’nunla bağlantılı olarak, O’na bir mukaddime ve hazırlık olarak onu açacak bir anahtar olup onu netice verecektir.

Derdi Allah olanın dermanı Allahtır ve Allahdadır.

Dermanı Allahtan olduğunu bilmenin derdi, derdi Allah olanın derdi değildir.

-Dünya ahiretin mezraasıdır- yani burada ekmek ve ekmeye bağlı olduğunu bilmesi ile olmaktadır.

Nasıl, böyle bir hayata hazır mıyız? Ve böyle bir hayata hazırlık yapmakta mıyız veya bu hayat ile O Hayat arasında bir köprü oluşturabilmekte miyiz?

Yoksa oluşturulmuş olan o köprüleri -Allah korusun- yıkmakta mıyız, tahrip mi etmekte veya zayıflatmakta mıyız?

Veya tersi yönü ile sürekli güçlendirmekte ve güncellemektemiyiz? Tüm mesele burada bulunmaktadır.

Aslında bütün dava hep bu noktada odaklanmaktadır. Allah’ın -tabiri caizse- ısrar ile insanlara yapmış olduğu ikazlar, kitapların ve peygamberlerin gönderilmesindeki tüm uyarılar, hep bu noktada toplanmaktadır. Yani dünya ile ahiret köprüsü’nü kurmak, ahiret vuslatını, kavuşmasını, oluşmasını, geçişini sağlamak amaçlıdır.

Ya geçilecek ya da köprüler yıkılarak ölünecek, ebedi bir bitişin startı verilmiş olacaktır.

-Düşünebiliyor musunuz; Bir köyde, dar bir yerde değilsiniz ve hatta 81 milyonun olduğu bir devlette de değilsiniz veya 7 buçuk milyar insanın bulunduğu bir dünyada değilsiniz veya Hz Adem’den bu yana sayısız insanların, milyarlarca insanın olduğu bir yerdesiniz.

Biraz daha büyütecek olursak; aynı zamanda sayısını ancak Allah’ın bildiği bir melekler ve bizden belki de daha çok olmakta olan cinlerin ve hatta karada, denizde, havada bulunan tüm hayvanların oluşmuş olduğu sayısız imkanların, imkansız denilebilecek, imkansız imkanların insanın önüne serildiği, bütün kainatın, sonsuz bir alemin insanın önüne sofra olarak serildiği bir alemi düşünün, bir hayatı düşününüz.

Bu dünyanın dar alanından, dar hayat bağlantılarından çıkarak adeta zincirleri kırarak sonsuz bir hayatı düşündüğümüz zaman her şeye, hayata bakış açımız da değişecektir. Dünya neymiş, biz neymişiz, varlık neymiş, önce biz ve sonramız neymiş.. Elbette daha iyi bilecek ve daha iyi anlaşılacaktır.

Dünya hayatı ahiret hayatından daha önemli olmasa da ancak ebedi ve sonsuz hayatın startı buradan verildiği ve buraya göre orası şekillendiği için elbette dünya hayatı bu ciheti ile gayet önemlidir. İnsanların dünyanın lafzından ziyade, dünyanın bu manasını ve hikmetini yani anlamını bilmiş olması aslında ebedi ahiret hayatını daha iyi bilmesine sebep olacaktır.

Dünyaya gelen insanlar ahirette sümbül verebilmeleri için İslamiyet suyu ile, Kur’an’ın hakikatları ile bir derece o duygularını, yaratılıştan getirmiş oldukları o kabiliyetlerini neşv-ü nemâ etmeleri gerekir. İnsanlar bir yandan ekmek ve ekilmek için geldikleri için; amelleri ile ekecekler ta ki ahirette, Cennet suresinde ortaya çıksın veyahut da kendileri duyguları cihetiyle ekilecekler, İslamiyet, iman, ibadet, Hidayet gibi hakikatlarla kendileri sümbül verecekler. Ahirette daha istidatlı ve kabiliyetli adeta android sistemi gibi sürekli gelişen bir kabiliyete, sonsuzluğa kulaç atacak bir özelliğe sahip olabilsinler.

-Bir diğer önemli nokta ise; insan hayatı ile diğer varlıkların hayatını kıyas edelim ve bir hayvan hayatına bakalım.

Bu canlılar bir yandan belki insanları düşündürmek, ibret almak, hayatını devam ettirmek, belki bir yandan eğlendirmek gibi kabiliyet ile donatılmış olarak adeta başka bir alemde eğitim görmüş olaraktan, tekamül etmiş bir vaziyette bu dünyaya gelirler. Bütün bunların böyle bir şekilde bu dünyaya gelişleri, hep hazır olarak gelmeyen ama kabiliyet ve duygular cihetiyle hazır bir durumda olan insanın hayatının geliştirilmesi içindir. Ona bir derece adım ve basamak, terakkisine vesile olması ve duygularının vüs’atine ve inkişafına vesile olması içindir.

Tüm varlıklar hep insan kabiliyetlerinin gelişmesi için yaratılmış, var edilmiş varlıklardır. Adeta tüm kainat bir toprak, insan ise o toprak içerisinde ekilen bir kabiliyet ve bir kapasite içerisinde gelişen varlıktır. Ya duygularını öldürecek, söndürecek ya da var edecektir.

İki şıktan birisi; ya olacak ya ölecek, ya sönecek ya yakacak bununla karşı karşıyadır. —Diğer hayatları kendi hayatımızda mukayese ettiğimiz zaman, insan hayatı hayatların en üstü durumdadır. Diğer hayatlar insan hayatına hizmet etmekte, insan hayatının altında bulunmaktadırlar.

-Kainat adeta bir hayat ordusu,

Bir de bu hayatların senin hayatına inzimam ettiğini yani eklendiğini ve külli bir hayat olduğunu düşününüz. Çünkü insanın sonsuz hayattaki hayatının istifadesi sadece şahsi hayatının istifadesi ile bir lezzet, bir tekâmül almamaktadır. Diğer hayatlarda onun yani  senin hayatına inzimam edip eklenince, tam bir hayat külliyesi içerisinde, külli bir hayat oluşacaktır.

-İnsan bu dünya hayatı içerisinde adeta kabuk ve yumurta ve çekirdek gibi hayatın oluşumu içerisine girmektedir. Nasıl ki 21 günlük devresini yumurta içerisinde tamamlayan bir kuş ve herhangi bir canlı gibi.

O devresini tamamlamayan veya hariçten ve dahilden müdahalelerle tekamülünü tamamlamayan insanlar, cehennem çöplüğünde yok olmaya, çöplükte hayatını sürdürmeye mecbur kalacaklardır.

Tamamlayanlar ise gökyüzünde bazen bir kuş, bazen denizlerde yüzen bir balık, bazen karalarda gezen bir canlı vesaire gibi adeta iradeli bir insan olaraktan hayatını sürdürecektir.

Tüm faaliyetler seçkin hayatların seçimi üzerinedir. Bizler seçilmiş olarak dünyaya geliyoruz.

Hayatımızdaki bu hayatlar içerisinde de Seçkin Hayatlar cennet için seçiliyor. Bütün varlıklar içerisinde farklı bir hayat olan seçkin, seçilmiş olup bu dünyaya gönderilen ruhlar, hayatlar bu dünyada ayrı bir elekten elenerek şiddetli bir imtihana tabi tutulmaktadırlar.

Çünkü insanlar madenler gibidirler. Kömür, Bakır, gümüş, altın ve elmas gibi…

Tüm alemler insanı netice vermekte, insanda Seçkin Hayatları netice vermektedir.

HAYAT YOLCULUĞU

Hayat yolculuğu..Hayat serüvenimiz. geçmişten geleceğe giden bir hayat yolu ve yolculuğudur.

Bizler önemli bir yolculuğu aşmış isek de, önümüzde sonsuzluğa uzanan bir yol ve yolculuk bizi beklemektedir.

Her şeyi ve neticeyi belirleyecek bir yoldayız.

Önemli bir yolcuyuz.

Müsabaka meydanında bütün alemler kendi pencerelerinden bize bakıp, heyecanla bizi takip etmektedirler.

“İnsan bir yolcudur. Sabavetten gençliğe, gençlikten ihtiyarlığa, ihtiyarlıktan kabre, kabirden haşre, haşirden ebede kadar yolculuğu devam eder. Her iki hayatın levâzımatı, Malikü’l-Mülk tarafından verilmiştir. Fakat o levazımatı, cehlinden dolayı tamamen bu hayat-ı faniyeye sarf ediyor. Halbuki, o levâzımattan lâakal onda biri dünyevî hayata, dokuzu hayat-ı bakiyeye sarf etmek gerektir. Acaba birkaç memleketi gezmek için hükümetten yirmi dört lira harcırah alan bir memur, ilk dahil olduğu memlekette yirmi üç lirayı sarf ederse, öteki yerlerde ne yapacaktır? Hükümete ne cevap verecektir? Böyle yapan kendisine akıllı diyebilir mi? Binaenaleyh, Cenab-ı Hak her iki hayat levazımatını elde etmek için yirmi dört saatlik bir vakit vermiştir. Çoğunu aza, azını çoğa vermek suretiyle, yirmi üç saat kısa ve fani olan dünya hayatına, hiç olmazsa bir saati de beş namaza ve baki ve sonsuz uhrevi hayata sarf etmek lazımdır ki, dünyada paşa, ahirette geda olmasın!”[1]

HİÇ DÜŞÜNDÜNÜZ MÜ?

            Bu dünyada ne arıyorsunuz?

Buraya niçin Geldiniz?

Sizi kim gönderdi ve niçin gönderdi?

Bu gidiş nereye?

Bu gidiş nasıl gitmektedir?

Nerede son bulacaktır?

Kiminle ve kimlerle sonuçlanacaktır?

En önemlisi de nasıl sonuçlanacaktır?

Bu bir üniversite veya göreve atanma sonucunu bekleme gibi olmayacaktır.

Ebedi hayatı ve onun nasıl olacağını belirleyecek bir sonuç olacaktır.

Yola çıkanlar, yolda gidenler ve yolu sonlayanlar kimler olacak, kimler dökülecektir?

Kaç kişiyle çıkıldı ve kaç kişi kalındı ve hedefe varanlar içerisinde miyiz?

Bitmiyor…

Sorgu sualler…

Neden devam ettiremeden, varamadan döküldün, en geride kaldın?

Zira verilenler bir hesaba tabidirler.

Müflislerden miyiz?

Müflis miyiz?

Ne kazandık ve ne kaybettik?

Yıllar süren bir hesap ve hesaplaşma süresi.

Mahcup ve perişanlık dönemi mi başlayacak?

Yoksa sürur ve sevinç dönemi mi?

Amel defteri sağından verilen Ashab-ı Yemin mi, yoksa solundan ve gerisinden verilen Ashab-ı Şimal mi?

MEHMET ÖZÇELİK

09-01-2019


[1] Bediüzzaman Said Nursî, Mesnevi-i Nuriye, s.189.

Loading

No ResponsesOcak 9th, 2019

VARLIKLARA MÜDAHALE YETKİSİ

VARLIKLARA MÜDAHALE YETKİSİ

Allah insane Varlıklara müdahale yetkisini vermiştir.

Sınırsız yetki sahibi olan Allah, meşru dairede insana sınırlı bir yetki vermiştir.

Mesela bütün varlıklar Allahı tesbih etmektedirler.

İnsan ise onların tesbihine son verme yetkisine sahiptir.

Mesela bir çiçeği koparma veya kurban olarak bir hayvanın hayatına son vererek, onu kurban etmek veya onlarla hayatını idame ettirmek.

-Müfettişlik görevi de bulunan insan, bütün diğer varlıklara bu müdahale yetkisiyle teftiş etme yetkisine sahiptir.

Kontrol etme, inceleme, hayatına son verme, onlarla hayatını sürdürme ve her türlü hizmetini görme ve gördürme…

Onlara hayatımıza hayat olma özelliğinin verilmesiyle beraber, insan hayatı seviyesine de çıkmaktadırlar.

Varlıkların varlığı, insanın varlığıyla devam etmekte ve var olmaktadır.

Allah da varlığını ve yaratıcılığını insanla sürdürmekte ve tecelli ettirmektedir.

Allah eşyanın yaratılmasında başkasının müdahalesini reddetmiş, şeriklere ve ortaklara yer bırakmamıştır.[1]

-Allah insanı aleme müfettiş kılmıştır.

-“ Sâni-i Hakîm, âlem-i ekberi öyle bedî bir surette hâlk edip âyât-ı kibriyasını üstünde nakşetmiş ki, kâinatı bir mescid-i kebir şekline döndürmüş. Ve insanı dahi öyle bir tarzda icad edip, ona akıl vererek, onunla o mu’cizât-ı san’atına ve o bedî kudretine karşı secde-i hayret ettirerek, ona âyât-ı kibriyayı okutturup, kemerbeste-i ubudiyet ettirerek, o mescid-i kebirde bir abd-i sâcid fıtratında yaratmıştır. Hiç mümkün müdür ki, şu mescid-i kebirin içindeki sâcidlerin, âbidlerin mâbud-u hakikîleri, o Sâni-i Vâhid-i Ehadden başkası olabilsin?

O Mâlikü’l-Mülki Zülcelâl, âlem-i ekberi, bahusus küre-i arz yüzünü öyle bir surette inşa ederek yapmıştır ki, birbiri içinde hadsiz daireler olup, herbir daire bir tarla hükmünde olup, vakit be vakit, mevsim be mevsim, asır be asır eker, biçer, mahsulât alır. Mütemadiyen mülkünü çalıştırır, tasarruf eder. En büyük daire olan zerrat âlemini bir tarla yapıp, her zaman kâinat kadar mahsulâtı, kudretiyle, hikmetiyle onda eker, biçer, kaldırır. Âlem-i şehadetten âlem-i gayba, daire-i kudretten daire-i ilme gönderir. Sonra, mutavassıt bir daire olan zemin yüzünü, aynen öyle bir mezraa yapmış ki, mevsim be mevsim âlemleri, envâları içinde eker, biçer, kaldırır. Mânevî mahsulâtını dahi gaybî, uhrevî, misalî ve mânevî âlemlerine gönderir. Daha küçük bir daire olan bir bahçeyi, yine, yüz defa, bin defa kudretle doldurup hikmetle boşalttırıyor. Daha küçük bir daire olan bir zîhayatı, meselâ bir ağacı, bir insanı, yüz defa onun kadar ondan mahsulât alır. Demek, o Mâlikü’l-Mülk-i Zülcelâl, küçük-büyük, cüz’î-küllî herşeyi birer model hükmünde inşa ederek, yüzler tarzda taze taze nakışlarla münakkaş mensucat-ı san’atını onlara giydirir, cilve-i esmâsını, mu’cizât-ı kudretini izhar eder. Kendi mülkünde herbir şeyi birer sayfa hükmünde inşa etmiş. Her sayfada, yüzer tarzda mânidar mektubatını yazar; hikmetini, âyâtını izhar eder, zîşuurlara okutturur. Şu âlem-i ekberi mülk şeklinde inşa etmekle beraber, şu insanı dahi öyle bir surette hâlk etmiştir ve ona öyle cihazat ve âletler ve havas ve hissiyatlar ve bilhassa nefis, hevâ ve ihtiyaç ve iştah ve hırs ve dâvâ vermiştir ki, o geniş mülkünde, bütün mülke muhtaç bir memlûk hükmüne getirmiştir.
İşte, hiç mümkün müdür ki, pek büyük olan âlem-i zerrattan, tâ bir sineğe kadar bütününü mülk ve tarla yapan ve küçük insanı o büyük mülke nâzır ve müfettiş ve çiftçi ve tüccar ve dellâl ve âbid ve memlûk yaptıran ve kendine muhterem bir misafir ve sevgili bir muhatap ittihaz eden o Mâlikü’l-Mülk-i Zülcelâlden başka, o mülke tasarruf edip o memlûke seyyid olabilsin?”
[2]

-“ Sonra görüyoruz ki, âlem-i insaniyet de, belki hayvan âlemi de bir daire hükmünde teşkil olunuyor ve nokta-i merkeziyede rızık vazedilmiş. Bütün nev-i insanı ve hattâ hayvânâtı rızka adeta taaşşuk ettirip, onları umumen rızka hâdim ve musahhar etmiş. Onlara hükmeden rızıktır. Rızkı da o kadar geniş ve zengin bir hazine yapmış ki, hadsiz nimetleri câmidir. Hattâ rızkın çok envâından yalnız bir nevinin tatlarını tanımak için, lisanda kuvve-i zâika namında bir cihazla mat’ûmat adedince mânevî, ince ince mizancıklar konulmuştur. Demek, kâinat içinde en acip, en zengin, en garip, en şirin, en câmi, en bedî hakikat rızıktadır.
Şimdi, görüyoruz ki, herşey nasıl ki rızkın etrafında toplanmış, ona bakıyor. Öyle de, rızık dahi, bütün envâıyla, mânen ve maddeten, hâlen ve kalen şükürle kaimdir, şükürle oluyor, şükrü yetiştiriyor, şükrü gösteriyor. Çünkü, rızka iştah ve iştiyak, bir nevi şükr-ü fıtrîdir. Ve telezzüz ve zevk dahi gayr-ı şuurî bir şükürdür ki, bütün hayvânatta bu şükür vardır. Yalnız insan, dalâlet ve küfürle o fıtrî şükrün mahiyetini değiştiriyor, şükürden şirke giriyor.
Hem rızık olan nimetlerde gayet güzel, süslü suretler, gayet güzel kokular, gayet güzel tatmaklar şükrün davetçileridir; zîhayatı şevke davet eder ve şevkle bir nevi istihsan ve ihtirama sevk eder, bir şükr-ü mânevî ettirir. Ve zîşuurun nazarını dikkate celb eder, istihsana tergib eder. Nimetleri ihtirama onu teşvik eder; onunla kalen ve fiilen şükre irşad eder ve şükrettirir. Ve şükür içinde en âli ve tatlı lezzeti ve zevki ona tattırır. Yani, gösterir ki, şu lezzetli rızık ve nimet, kısa ve muvakkat bir lezzet-i zâhiriyesiyle beraber, daimî, hakikî, hadsiz bir lezzeti ve zevki taşıyan iltifat-ı Rahmânîyi şükürle kazandırır. Yani, rahmet hazinelerinin Mâlik-i Kerîminin hadsiz lezzetli olan iltifatını düşündürüp, şu dünyada dahi Cennetin bâki bir zevkini mânen tattırır. İşte rızık, şükür vasıtasıyla o kadar kıymettar ve zengin bir hazine-i câmia olduğu hâlde, şükürsüzlükle nihayet derecede sukut eder.
Altıncı Sözde beyan edildiği gibi, lisandaki kuvve-i zâika, Cenâb-ı Hak hesabına, yani mânevî vazife-i şükraniye ile rızka müteveccih olduğu vakit, o dildeki kuvve-i zâika, rahmet-i bînihaye-i İlâhiyenin hadsiz matbahlarına şâkir bir müfettiş, hâmid bir nâzır-ı âlikadr hükmündedir. Eğer nefis hesabına olsa, yani rızkı in’âm edenin şükrünü düşünmeyerek müteveccih olsa, o dildeki kuvve-i zâika, bir nâzır-ı âlikadr makamından, batn fabrikasının yasakçısı ve mide tavlasının bir kapıcısı derecesine sukut eder.”
[3]

-Bediüzzaman insanı 20 maddede harika bir surette tanımlarken özellikle;” Ve o saraydaki sair sekenelerde tasarrufa mezun en faal memuru,

Ve kâinat şehrinin zemin mahallesinin bahçesinde ve tarlasında, varidat ve sarfiyatına ve zer’ ve ekilmesine nezarete memur,

Ve yüzer fenler ve binler san’atlarla teçhiz edilmiş en gürültülü ve mes’uliyetli nâzırı, Ve kâinat ülkesinin arz memleketinde, Padişah-ı Ezel ve Ebedin gayet dikkat altında bir müfettişi, bir nevi halife-i arzı,
Ve cüz’î ve küllî harekâtı kaydedilen bir mutasarrıfı, -“
[4]

-“ Meselâ, dildeki kuvve-i zâikayı Fâtır-ı Hakîmine satmazsan, belki nefis hesâbına, mide nâmına çalıştırsan, o vakit midenin tavlasına ve fabrikasına bir kapıcı derekesine iner, sukut eder. Eğer Rezzâk-ı Kerîme satsan, o zaman dildeki kuvve-i zâika, rahmet-i İlâhiye hazînelerinin bir nâzır-ı mâhiri ve kudret-i Samedâniye matbahlarının bir müfettiş-i şâkiri rütbesine çıkar.” [5]

-Takdir ile Hikmet arasında büyük bir uyum vardır.

Hiçbir takdir, hikmete aykırı değildir.

-Hayret ki ne hayret…

Allah’ın bu kadar varlıklar içerisinde beni unutmaması ezeli ve ebedi bir hakikattır.

Allah unutmaz , [6]

Unutmadıkları bunun delilidir.

Allah’ın unuttuğunu düşünen kimseye, Allah’ın neyi unuttuğunu sormak lazım.

Unutmaması, unutmayacağının da göstergesidir.

-Huzur huzurda vardır.

Huzurda da huzur vardır.

Huzura huzursuz girilmez.

Huzursuz huzurda, Huzur aranmaz.

Huzura huzursuz çıkanlar,

Huzuru huzursuz ederler.

Huzur bulmak ve huzur vermek,

Huzura huzurla varmaktadır.

MEHMET ÖZÇELİK

06-01-2019


[1] Bak. Bediüzzaman.23. Lem’a. 191,240.

[2] Mektubat.20. Mektub.Sh.227.

[3] 28. Mektub.349-350, Bak. Lem’alar On Dokuzuncu Lem’a.144.

[4] Asa-yı Musa — Yedinci Mesele.Sayfa 34.

[5] Sözler Altıncı Söz.Sh.32..

[6] Meryem.64.

Loading

No ResponsesOcak 9th, 2019

LANETLENDİK

LANETLENDİK

Yıl 1453, 29 Mayıs Salı günü Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u alır. Fethettiği şehrin en görkemli ibadethanesinde ilk namazını kılmak üzere Ayasofya’nın önüne gelir. Kapının önünde beyaz atından iner ve arkasındakilerle birlikte kapıdan içeri girer. İşte o anda mekânın hâşyetinden inanılmaz bir hûşû ya kapılır ve hemen secdeye kapanır. Daha sonraki günde ilk Cuma namazını burada kılar. Çünkü Osmanlı fethettiği şehirlere girdiği zaman şehrin en büyük kilisesinde ilk namazını kılar ve orayı camiye çevirir diğerlerine hiç dokunmazdı. Ayasofya’nın da camiye çevrilip ibadete açılması için ferman buyurur.

Fatih Sultan Mehmet ibadethaneye öylesine hayran kalır ki buraya yüklü bir bedel ödeyerek tapusunu üzerine geçirir ve bir vakıf kurarak burayı vakfeder. Ve Ayasofya’nın kıyamete kadar ibadethane olması içinde bir de vasiyet bırakır. Yapıya 4 minare ilave edilerek İslami hüviyete büründürülür. 16 yy Mimar Sinan binaya payandalar ekleyerek yapıyı sağlamlaştırır ve günümüze kadar ayakta kalmasını sağlar.

*Sultan Fatih’in Ayasofya Vakfiyesi :

“Allah’ın yarattıklarından Allah’a ve O’nun rü’yetine iman eden, Ahirete ve onun heybetine inanan hiçbir kimse için, sultan olsun melik olsun, vezir olsun bey olsun, şevket ve kudret sahibi biri olsun hakim veya mütegallib (zalim ve diktatör) olsun, özellikle zalim ve diktatör idareciler tarafından tayin olunan, fasid bir tahakküm ve batıl bir nezaret ile vakıflara nazır ve mütevelli olanlar olsun ve kısaca insanlardan hiçbir kimse için, bu vakıfları eksiltmek, bozmak, değiştirmek, tağyir ve tebdil eylemek, vakfı ihmal edip kendi haline bırakmak ve fonksiyonlarını ortadan kaldırmak, ASLA HELAL DEĞİLDİR.

Kim ki, bozuk teviller, hurafe ve dedikodudan öteye geçmeyen batıl gerekçelerle, bu vakfın şartlarından birini değiştirirse veya kanun ve kurallarından birini tağyir ederse; vakfın tebdili ve iptali için gayret gösterirse;

Vakfın ortadan kalkmasına veya maksadından ve gayesinden başka bir gayeye çevrilmesine kast ederse, vakfın temel hayır müesseselerinden birinin yerine başka bir kurum ikame eylemek (temel müesseseler-den birinden taviz vermek) ve vakfın bölümlerinden birine itiraz etmek dilerse veya bu manada yapılacak değişiklik veya itirazlara yardımcı olur yahut yol gösterirse;

Veya şer’-i şerife aykırı olarak vakıfda tasarruf etmeye azm eylerse, mesela şeri’ata ve vak-fiyeye aykırı ferman, berat, tomar veya talik yazarsa veyahut tevliyet hakkı resmi ya-hut takrir hakkı resmi ve benzeri bir şey taleb ederse, kısaca batıl tasarruflardan birini işler yahut bu tür tasarrufları tamamen geçersiz olan yazılı kayıtlara ve defterlere kaydeder ve bu tür haksız işlemlerini yalanlar yumağı olan hesaplarına ilhak ederse,

AÇIKÇA BÜYÜK BİR HARAMI İŞLEMİŞ OLUR, GÜNAHI GEREKTİREN BİR FİİLİ İRTİKAB EYLEMİŞ OLUR. ALLAH’IN, MELEKLERİN VE BÜTÜN İNSANLARIN LA’NETİ ÜZERLERİNE OLSUN.

“Ebeddiyyen Cehennemde kalsınlar, onların azapları asla hafifletilmesin ve onlara ebeddiyyen merhamet olunmasın. Kim bunları duyup gördükten sonra değiştirirse, vebali ve günahı bunu değiştirenlerin üzerine ol-sun. Hiç şüphe yok ki, Allah her şeyi işitir ve herşeyi bilir.”.

-İstanbul fethedilmesiyle beraber “Sultan Şehir”, Ayetin ifadesiyle, “Beldet-üt- Tayyibe”, “Dergah-ı Selatin”, “Derseadet”, “Âsitane”, “Dar-ül Hilafe”, “Daru’s-Seade”, “Pay-ı Taht-ı Saltanat”, “Aziz İstanbul” gibi isimlerle anılmıştır.

İstanbul hem Kurân-I Kerimin senasına hem de Peygambermizin müjdesine mazhar olmuştur.

“İstanbul elbette fetholunacaktır. O’nu fetheden emir ne iyi hükümdardır, onun ordusu ne mutlu ordudur.”[1]

Ayasofya ile ilgili epey yazı yazmıştım.[2]

Bugünlerde Ayasofyanın içerisinde çirkin ve mide bulandırıcı bir uygulamanın yapılmış olması bir kere daha göstermiştir ki; bu millet hala zincirlerinden kurtulmuş değildir.

Ayasofyada namaz kılmaya yasak getirilirken, çirkin bir baleye müsaade edilmektedir.

O da maneviyatçı bir yönetimin başta olduğu bir dönemde…

1453’te Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’u almasıyla camiye çevrilmiş, 1935’te müze oluncaya kadar bu amaçla kullanılmıştır.

– Dünya mimarlık tarihinin günümüze kadar ayakta kalmış en önemli anıtları arasında yer alan Ayasofya Camii, mimarisi, ihtişamı, büyüklüğü ve işlevselliği yönünden yegâne uygulama olarak görülür. Ayasofya; Osmanlı camilerine fikir bazında da olsa esin kaynağı olmuş, doğu-batı sentezinin bir ürünü olarak değerlendirilir.

– Ayasofya, inşa edildiği tarihten bu yana 916 yıl kilise, 481 yıl cami olarak hizmet verdi. Son olarak Ayasofya, 1935’te Atatürkün imzası veya imzasını taklitle müzeye dönüştürüldü.

-“ Ayasofya’nın Kıbleye bakan kapısının kanatları Nuh Peygamberin gemisinin tahtasından yapıldığı rivayet edilir. Bu sebepten sefere çıkacak tüccarlar buraya gelip kapıya ellerini sürüp dua ettikten sonra denize açıldıkları söylenir.

Ayasofya’nın içinde bir kuyu vardı ki, nefes darlığı çekenler sabahın erken saatlerinde buraya aç karna gelip bu sudan içerlerse hemen şifa bulup iyileştikleri yolunda rivayetler vardır.

Evliya Çelebi “Seyahatname” sinde unutkan olanların bu kubbe altına gelip Altıntopun altında 7 kere namaz kılıp dua ettiklerini ve 7 adet siyah üzüm yiyerek şifa bulduklarından bahseder.

Akşemseddin Hazretlerinin ilk ders verdiği yer olan “Serin Pencere” ve bu pencereden soğuk soğuk esen rüzgârın İlahiyat tahsil edecek talebelerde zihin açıklığına sebep olduğu sebebi ile buraya gelip zihin açıklığı için Allah’a dua ettikleri söylenir.

Ayasofya’nın Güney Kapısındaki dehlizde bulunan bir oyuk ise Hz İsa’nın beşiğidir diye söylenir. Hasta olan çocuklar buraya yatırılıp iyileşmeleri için Allah’tan şifa dilenirmiş.

Aynı zamanda Hz İsa’nın doğduğu zaman yıkandığı taş teknede yine buradaymış. Yeni doğan çocuklar buraya getirilip yıkanırmış.

Şark tarafındaki mahfilde ise zeminde yazılı bir taş bulunurmuş. Hanri Donaldo yazan taşın altında 1205 yılında bir Bizanslının zırhı varmış. Bu zırh Fatih Sultan Mehmet’in resmini yapan ünlü İtalyan ressam Bellinli’ye hediye edildiği belgelerde kayıtlıdır.

Orta Cümle kapısı üzerinde sarı pirinçten tabuta benzeyen bir sanduka varmış. İçinde Kraliçe Sofya’nın mumyası olduğu rivayet edilen bu sandukaya her kim elini sürmeye kalksa, o anda ibadethanede büyük bir deprem başladığına şahit olunmuş, Böylece Sofya sırrını kimseye göstermek istemezmiş.

İstanbul fethedildiği zaman Fatih Sultan Mehmet ilk Cuma namazını kılmaya Ayasofya’ya gider. Tam o sırada Terler Direkten “Ya -Vedûd” diye bir nida işitir. Direğe yaklaştığında ise parlayan bir nur görür. Birde bakar ki yerde kıbleye dönmüş bembeyaz bir beden yatmakta. Göğsünde ise kırmızı yazı ile Ya- Vedûd yazmakta. O sırada Akşemseddin Hz ve 70 evliya birden “İşte efendim İstanbul’un fethini Allahtan dua ile isteyip ruhunu teslim eden bu mübarektir. Sizi bu durumdan haberdar etmiştik.” buyururlar. Cesedi yıkamak için yerden kaldırmak istediklerinde ise yine Terler direkten “Merhum yıkanmıştır, defnedebilirsiniz” diye bir ses duyulur. Buhara erenlerinden olan Şeyh Abdül-Vedûd orada bulunanları Müslüman yapmak için Rabbinden görevlidir. Fethin 50. gününde vefat eder ve onun vefat etmesi ile birlikte İstanbul alınır.

Hz Hızır ve Ayasofya:

Söylenenlere göre Hz Hızır Ayasofya’da Top kandilin altında namaz kılarmış. Aslında Hz Hızır bütün ibadethanelere ve hazirelere istediği zaman girer istediği her yerde namaz kılabilirmiş. Hatta Ayasofya’nın mihrabında bile namaz kıldığı söylenir. İşte yine bir inanca göre 40 gün orada namaz kılan biri mutlaka onu görmesi muhtemelmiş. Hz Hızır genelde derviş kılığında gezen bir zaman gezginiymiş. Onu görmek için çok istemek ve Allah’a yakarmak gerekirmiş. Onu tanıyan biri hemen eline sarılırsa o anda kişinin dilediği mutlaka gerçekleşirmiş. Bu sebepten orada namaz kılmaya herkes pek talip olurmuş.

Yine Hz Hızır’ın Ayasofya’da bulunan “Terleyen Direk” e parmağını sokup kilisenin yönünü kıbleye çevirdiği çok bilinen ve doğrulanan bir gerçektir.

Osmanlı hükümdarları özellikle Kandil geceleri önce Topkapı sarayında iftar eder sonrada namazlarını Ayasofya’da ifa ederlermiş.

Cuma selamlıklarına da teşrifat eden Enderunlular, saraydan gelerek mahfele kadar meşalelerle etrafı aydınlatırlar, Padişahın önünde 20 tane meşale, arkasında ise kırmızı yeşil büyük fenerlerle haseki ağaları yürürmüş. Culüslar da Ayasofya, Sultanahmet ve Fatih camilerinin minarelerinden salalar verilirmiş. Görevi devralan hükümdarlar ilk Cuma namazlarını da Ayasofya’da kılarlarmış.”


Not: Serdengeçti’nin Ayasofya Müdafaası:
Yazmış olduğu”Ayasofya”. isimli şiiri yüzünden tutuklanarak Ankara Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanan Osman Yüksel Serdengeçti’ nin kendini müdafaa ederken:
“Müddei umumi(savcı) tepeden verilen emirlere göre hareket ediyor. Ayasofya`nın tekrar cami haline yetirilmesinde benim ne gibi hususi maksadım ve menfaatim olabilir? Ayasofya’yı kiraya mı vereceğim, yoksa imamı mı olacağım? Beni bu yazıdan dolayı Türk savcıları değil, Yunan savcıları itham etsin. Böyle bir yazıyı yazdığımdan dolayı kendimi müdafaa etmekten utanıyorum .” diye hayıflanarak cevap verdiğini…

*********************   

AYASOFYA

Ürperdi hayâlim bu nasıl korkulu rüya?..
Şaştım neyi temsil ediyorsun. Ayasofya?..

Çöller gibi ıssız ne hazin ülke muhitin
Yâd el gibi yurdunda garib olmalı mıydın?..

Beşyüz senelik bezmine ermekti ümidim
Çöller gibi ıssız seni ben görmeli miydim?..

Bayram Ramazan Cum’a mübârek gecelerde
Avize değil mum bile yanmaz mı içerde?..

Gâşyolmuş İbâdetlere hayrandı felekler..
Tekbirine ses verdi asırlarca melekler..

Coşmaz mı denizler gibi yâdındaki âlem?..
Göklerde melekler tutuyor hep sana mâtem..

Yâdında bin üçyüz senelik menkıbeler var.
Her menkıbe hicrânına mâtem tutar ağlar!.

Beş yüz sene âlem seni tehdid ediyorken
Devler gibi düşmanlara meydan okudun sen!..

Târihimin ömründe gönüller dolu güldün
Çılgınca esen bir acı rüzgârla döküldün!..

Paslanmada! Altın yazılar âh! O eserler.
Kabrinde kan ağlar bunu gördükçe (Kazasker)..

Fâtihleri ağlatmada hâlin Ulu Mâbed..
Yâdın kanar imânlı gönüllerde müebbed!…

Gamlı renklerle örülmüş ne hâzin çerçevesin
Bir yıkık türbe mi virâne misin yoksa nesin?

Bak hayâlimdeki âlem geliyor vecde yine
Gözlerim daldı; sütunlarla (Fetih Âyeti) ne!..

Muhteşem âbidesin: Dinimin ulviyetine
Remz idin beş asır ecdâdımızın şevketine!…

Aldı senden beş asır azmine kuvvet kaleler..
Yine hep aynı tehassüsle yücelmiş kuleler..

Nerde: Yandıkça Süreyyâlara dehşet vererek
Coşan âvizelerinden yayılan: Binbir renk!..

Çan sesinden seni kurtarmış ezanlar nerde?..
Hani bülbül gibi Kur’ân okuyanlar nerde?

0 ezanlar bütün İslâm’a şerefler verdi
Sanki her pencere lâhuta bakan gözlerdi!..

O ilâhî yüce sesler yine gelmez mi dile?
Şimdi artık işitilmez mi sönük nağme bile?

Şimdi Cennet sana sermez mi yeşil gölgesini?..
Şimdi hûriler işitmez mi ilâhî sesini?..

Nice bin hâtıra gönlümde coşup canlanıyor..
O ne parlak görünüş! Sanki hayâlim yanıyor!

Hutbeler çağlamaz olmuş şu yeşil minberden
Gamlı bir gölge yayılmakta bugün her yerden!

Gizli bir âh ile artık yanar ağlar mı için?..
Nice bin derdile kalbin doludur çünki senin!

Hangi eller sana akşamları zinci vuruyor?
Yüce feryâdını kimler boğuyor susturuyor?..

Sen ne âlemleri gördün ne ömürler sürdün..
Batı dünyasına dehşet saçıyorken daha dün.

Gizli kurşunla habersizce vuruldun mu bugün?..
Dönmeler dans ederek yapmada karşında düğün’…

Dehre meydan okuyan koskoca tarih nerde?’..
Ülkeler fetheden erler yüce (Fâtih) nerde?..

Seni Tevhide kavuşturmanın aşkıyla yanan
O şehir orduların döktüğü seller gibi kan

Heder olmuş mu desem? Ah! Dilim varmaz ki
Bugün onlar bile mâtem tutuyorlar. Belki!

Bugün ağlattın eminim ölüler âlemini
Kerbelâ tutsa gerektir yeniden mâtemini!..

Tek ziyâretçin olan gün de yol almış gidiyor
Muhteşem kubbeni zulmette nasıl terkediyor?’..

Cemiyetlerden uzak; çölde mezâr olsaydın
Orda billâhi mezarlar bile senden aydın!..

Çöllerin Ay-Güneş en hisli ziyâretçisidir
Hilkâtin Arşa çıkan zikrini her an işitir!

Şu perişan denizin inlemesinden duyulan!
Hıçkırıklarla boğulmuş tutuşan bir hicran!..

Çağıdır ağlamanın ey Ulu Mâbed ağla!..
İntikam aldı firenkler seni ağlatmakla!..

Dostun ağlarken o bir yanda da düşman gülsün
Kanamıştır yeniden kalbi hazin (Endülüs)’ün!..

Bu elim fâcia billâhi yürekler acısı
Müslüman Türkün evet şimdi bu en kanlı yası!..

Ey derin fâcia manzumeye sen sığmazsın
Tutuşup yanmada kalbim seni târih yazsın!..

Ali Ulvi KURUCU

DİLEKÇEMDİR

Sayın Yetkililer !

Bizler çoluğuyla-çocuğuyla,Kadın ve erkeğiyle,Abbasilerden beri bin yıldır bütün ırk ve milletleri içinde toplayan öyle bir milletiz ki;İslâmın bayraktarlığını âfâkın her tarafında dalgalandırıp İslâmiyetin şerefiyle şereflenip,dünyamız ve ahiretimiz itibarıyla İslâmiyetle mezc olmuş bir milletiz. İslâmiyeti yaşamayanı dahi,baştakini kendisinin dinine tercüman olacak bir kişi olarak görmek ister.

163. madde gibi bir zincir ile onu bağlamak,dini yaşayışını engellemeye çalışmak en büyük bir utanç duvarıdır. Fıtrat fıtri olmayan şeyi kabul etmez,reddeder. Fıtrata aykırı olan 163. madde ile fıtratı susturmaya çalışmak hakikatın zıddına inkilabıdır. Şimdiye kadar 141-142. maddeler ile tevkif edilenlerin bir çok menfi şiddet ve hareketleri vesikalarla sabit olduğu halde,163. madde ile tevkif edilenlerin hiç birinin menfi,emniyeti ihlal edici bir hareketinin olmaması,olmuş görünse bile bir tertib olduğu anlaşılmıştır. Birisi;tabanca,el bombası,molotof kokteyli atarken,diğeri tesbih ve takke taşımakta,fakat ne hazin bir işkencedir ki;her ikisine de uygulanan müeyyide aynıdır. İçki içmek için toplanmak serbest,dini ve imani eserleri okumak için toplanmak yasak. Tam bir vahşet…

141-142’ye müsaade etmek milleti tekrar eski 1980 öncesi hale döndürmek demektir. Çünki altında cebir ve şiddet yatmaktadır. Fikir olarak devam etse kabul. Ancak fikirden mahrum bir zihniyet söz konusu olduğu için,fikri değil sefâheti ve kademeli olarak cebri kullanacaktır. Bunu uygulayan başta Rusya olmak üzere Çin,Çekoslovakya ve Romanya’nın iflas ederek meçhul ve vahim bir akibete düşmelerine rağmen,bizde buna müsaade etmek,tekrar lüzumsuz yere kokmuş ve kokuşmuş bir batıl ideolojiyi körü körüne ihya etmek demektir.

Bu milletin beş yüz senedir yattığı veya uyutturulduğu yeter. Gerçekten bu asil ve necib milletin ruhunun tercümanlığını yapacak olan sizlerin 163. madde ve yıllardır kanayan bir yara olan ve yıllardır yüzümüze tüküren milletleri,bir şamar demek olan (Patrikhanenin bile açılmasına müsaade edildiği halde) AYASOFYA’nın açılması, değil şimdiki elli milyon bizleri belki gelecek nesillerin takdirini kazanıp hayırla yadedilmenize,tarihe altın sayfalarla şerefle geçmenize,manen alkışlamanıza vesile olacaktır.

Küfür Hz. Âdem’den beri gelmiş ve gidecektir. Ancak zulüm –hele böyle bir zulüm-,163. madde ve Fatih’in bu millete bir emanet ve yadigarı olup başka şeye dönüştürene lanet etmiş olduğu Ayasofya gibi bir mesele-asla devam etmeyecektir.

Fatih Ayasofya camiii vakfiyesinde:”Benim bu camiimi camilikten çıkaranlar,Allah’ın,meleklerin ve bütün müslümanların lanetine uğrasınlar.

Onlar hiçbir zaman hafiflemiyen azab içinde bulunsunlar. Yüzlerine bakan ve kendilerine şefaat eden hiçbir kimse bulunmasın…”demiştir.

Eğer parti olarak şimdiye kadar bilerek veya bilmeyerek yapılan seyyiatlara bir keffâret yapmak istiyorsanız –ki her akıl ve insaf sahibinin bir isteği olmalıdır.- yukarıdaki isteklerimize kulak vermenizi değil sadece bir müslüman olarak,aynı zamanda insan olarak,insaniyet gereği sizlerden istiyoruz.

 TAYYİB BU İŞE EL ATMALI

TANSU ÇİLLER-E DE SÖYLEMİŞTİM.

HZ.FATİH’İN AYASOFYA VAKFİYESİ
İşte bu benim Ayasofya Vakfiyem, dolayısıyla kim bu Ayasofya’yı camiye dönüştüren vakfiyemi değiştirirse, bir maddesini tebdil ederse onu iptal veya tedile koşarsa, fasit veya fasık bir teville veya herhangi bir dalavereyle Ayasofya Camisi’nin vakıf hükmünü yürürlükten kaldırmaya kastederlerse, aslını değiştirir, füruuna itiraz eder ve bunları yapanlara yol gösterirlerse ve hatta yardım ederlerse ve kanunsuz olarak onda tasarruf yapmaya kalkarlar, camilikten çıkarırlar ve sahte evrak düzenleyerek, mütevellilik hakkı gibi şeyler ister yahut onu kendi batıl defterlerine kaydederler veya yalandan kendi hesaplarına geçirirlerse, ifade ediyorum ki huzurunuzda, en büyük haram işlemiş ve günahları kazanmış olurlar.

Bu sebeple, bu vakfiyeyi kim değiştirirse;
Allah’ın, Peygamber’in, meleklerin, bütün yöneticilerin ve dahi bütün Müslümanların ebediyen laneti onun ve onların üzerine olsun, azapları hafiflemesin onların, haşr gününde yüzlerine bakılmasın.Kim bunları işittikten sonra hala bu değiştirme işine devam ederse, günahı onu değiştirene ait olacaktır.Allah’ın azabı onlaradır. Allah işitendir, bilendir… ( Fatih Sultan Mehmet Han/1 Haziran 1453 ) 

****************    

HÜZNÜMÜZ HÜZNÜNDÜR HÜZNÜN HÜZNÜMÜZDÜR AYASOFYA

 Bazı sözler,cümleler sadırdan,bazıları da satırdandır.

Maalesef bu karanlık asrın,karanlık sadırlı insanları da sadır değil,satır insanlarıdır.

Bir asırdır millet mahzun… Karalar bağlamış… Kara kara düşünmede…

Ayasofya durur mu? Sevinebilir mi Ayasofya? Milletin hüznünü temsilen,oda bizim hüznümüze ortak olmuş. Ayasofyam da mahzun… Yemin etmiş,ahdetmiş,söz vermiş,va’d etmiş… Ki,sizler hüzün perdenizi kaldırmadıkça,ben de ebediyyen kaldırmam. Hüznünüz hüznümdür. Sevinciniz sevincimdir,demektedir.

Dünyanın göğsü İstanbul,İstanbulun sadrı ise Ayasofya…

Siper et göğsünü dursun bu hayasızca akın.

Sana va’dettiği günler yakındır Hakkın.

Kim bilir belki yarın,belki yarından da yakın…

Va’dedilen günü hürmetine,sadrı yıkıkların hayasızca akınına göğsünü siper etmede Ayasofya… Sadırlılara,sadrı açıklara hasret içerisinde bekleyerek…

“Elem neşrahleke sadrek”,”Sadrını açmadık mı?”

Bu fermanı ilahiye itimadımdır. “Rabbiş rahli sadri”,”Rabbım! Sadrımı-sadrımızı- aç,inşirah ver.”

Evet,sadırlar değişirse,satırlar kalır mı? Onlarda değişir,değiştirilir. Değiştir değiştirebildiğin kadar! Bin yıllık birikimde olsa…

20. asır tüm vahşetiyle sadır-sızların sadırlılara karşı olduğu bir asır…

Ey Ayasofyam! sen her gün mahzunsun. Ben ise bugün mahzunum. Bugün mahzunluk sırası bende. Bu kadar insandan sonra mahzunluk sırası bana da geldi. Bana düştü.

İmzam hüznümdür.

Millet mazlum. Ayasofya mazlum. Mazlumun duası reddedilmez. Ta arşa dek çıkarmış.

Ben ve ayasofya elimizi açmış,Rabbimize mazlumun duasıyla mazlumane ve mahzunane dua ediyoruz ve diyoruz ki:

“Allahım! Ayasofyayı güldüreni iki cihanda da güldür. Onu ağlatanı her iki dünyada da ağlat Allahım! Ağlat Allahım! Ağlat Allahım! Amin…”

Biliyor ve inanıyorum ki;saadetimiz Ayasofyanın açılmasındadır. Onun işaret ve alametidir.

Dünyayı istiyenler onu açsın ve açmalıdır. Ahireti isteyenler de onun açılmasına yardım etmelidirler. her iki hayatı ve saadeti istiyenler bir an evvel onu açmaya çalışmalıdırlar.

Ayasofyanın açılması,hristiyanlığın İslâmiyete devir-teslimin bir belgesidir.

Ayasofyanın açılması;Masonluğun çatlayan belinin kırılıb yıkılmasıdır.

Ayasofyanın açılması;kaynayan fitne kazanının durulması,bazı hesapların durmasıdır.

Ayasofyanın açılması;İslam aleminin sevinci,bağlayıcı ve boğucu bağların bağlarının çözülmesidir.

Fatihi Fatih yapan İstanbulun açılışı ve Ayasofyanın var oluşu,varlığının ortaya çıkışıdır. Maddi varlığının ötesinde mânevi varlığıdır.

Fatihin fethinden önce de İstanbul ve Ayasofya vardı. Sadece kalıbdan ve maddeden ibaret bir belde idi. ruhsuz bir cesed…

Fatihle ve fetihle o ruh kazanılmış,madde manasına kavuşmuştu.

Peki ya şimdi ki durum nedir? Madde ve manada neyi ve kimi temsil etmektedir? Ne kadar temsiliyet görevini hatırlatmaktadır?

Kısaca;Şimdiki İstanbul hangi İstanbuldur?  Fetihden önceki mi,sonraki mi? Neyiyle? Ne kadar?

İstanbul asliyetine kavuşmalı ve kavuşturulmalıdır.

İstanbul,İslambol olmalıdır. Hem madden,hem de manen…

Sur-da bir gedik açtık,mukaddes mi mukaddes.

Ey kahpe rüzgar,her nereden esersen es.

         —–

Mehmedim başlar yüksekte

Ölsek de sevinin,eve dönsek de.

Sanma bu tekerlek kalır tümsekte

Yarın elbet bizim elbet bizimdir.

Gün doğmuş,gün batmış

Ebed bizimdir…    1-2-1995 –            MEHMET   ÖZÇELİK

***********   

2007    İSTANBUL HATIRALARI

İstanbul seyahatinden muzdarib değilim.
Çöplerinden bile makalelere konu olmuş İstanbulu iki açıdan değerlendirmek gerektir.
İstanbul tüm değerleri ve medeniyetleri,çeşitleri içeresinde toplanmış büyük bir kenttir.
Sarıyer-İstinye gibi taraflarda bir yanda orman (Emirgan Koruluğu),diğer yanda deniz (Boğazın kesiştiği nokta) iki güzelliği de içerisinde toplamıştır.
Sultan Ahmet-Süleymaniye-Topkapı Sarayı-Eyüp gibi manevi güzellikleri içerisinde tapu gibi koruyan bir bölge.
İstanbul,huysuz ve tatlı bir belde.
Hareketli olup,durması ve durulması onun için bir ölümdür.
İnsanlar sürekli hareket halindeler.
Hele trafik tam bir ızdırap.İstanbulda İstanbullular herhalde hiç eve gitmiyorlar. Çünkü hep dışarıdalar,hep kuyruklar eksilmeden devam etmektedir.
İstanbulun bir zamanını keşfettim.
24-Ağustos-da bacanak ve ben küçük çocuklarımızı da yanımıza alarak sabah namazına Ortaköy camiine gittik.Yollarda gayrı meşru hayatın birkaç elemanı ve müşterisinin dışında yollar bom boş,rahat bir ortam.Manzara harika..
Ortaköy camii 154 yıl önce gayrı Müslim mimara yaptırılmasından dolayı caminin kubbesine kiliseyi hatırlatan resimler konulup,âyetlere yer verilmemiş.
25-Ağustos’ta Sultan Ahmet camiine 6’40’da kılınacak olan sabah namazına yetişmek için yine aynı kadro yola koyulduk.Yolları da pek bilmiyoruz.
Galata köprüsüne geldiğimizde köprüyü kapalı bulduk.Camiye yetişmemiz hem zorlaştı,hem de bulmamız imkansızlaştı.Arabamızı sağ tarafa sürdük.Önümüze iki yol çıktı.İçimizden de Allah’ın bizi mahcub etmemesi için dua ediyoruz.Bacanak soldan gidelim dedi.Ben ise gayrı ihtiyari sağa sürdüm.Üst geçitten tekrar aynı yöne dönmekteydik ki,sağ taraftaki tabelada Sultan Ahmed’e giden ok işaretini görerek sevinçle o tarafa sürdük.Biraz oyalandığımızdan sabah namazına yetişmemiz zordu. Ancak camiye geldikten on dakika sonra namaza başlandı.
Namazın bir kerameti idi.
26-Ağustos-Pazar günü Eyüb’e niyetlenmiştik.Harika ve haşmetli bir durumla karşılaştık.
Caminin içi,şadırvan bölümü ve en dış yerler çocuk-kadın-yaşlı-gençlerle dolu dolu idi.Beş bin kişi vardı.
Bütün beldelere bu durum örnek olabilir.Yani her belde de bulunan kimseler mesela Pazar gününü seçerek oranın en büyük veya en güzel bir camisinde sabah namazını kılmak üzere haftada bir defa toplanabilirler.
O halde haydi Bismillah demeli,bu işe koyulmalı.
İstanbulun o kadar yoruculuğu içerisinde bu son üç gün bizi dinlendirmişti.
Ortaköy-Eyüp Sultan-Sultan Ahmet-Ayasofya-Süleymaniye-(1)Beyazıd- ( 1 )Fatih-Yavuz Sultan Camileri-Topkapı Sarayı-Yere Batan Sarnıcı-Üsküdarda bulunan Aziz Mahmut Huda-i gönül dünyamızı doyuran yerlerdi.
Sultan Ahmet camiinin önünde bir ekip (www.izlerforum.com), pırıl pırıl dört genç.Turistlere bedava İngilizce Kur’an meali dağıtıyorlar.
Onlarla konuştum.
Diyanet İşleri başkanlığının ve Kültür Bakanlığının çok önemli! Ve çok büyük! İşleri olduğundan ilgilenemedikleri ve yapmadıkları ve de yapamadıkları için turistlere islamiyeti anlatacak yabancı dil bilen kişileri de getirme imkanlarının olup olmadığını sorduğumda,olmadığını söylediler.Gene de Diyanetin yapmadığını,büyük eksiklik ve ayıbını bu değerli gençler örtüyorlardı.
Oysa çok uygun bir zemin olup,rehberlerin ansiklopedik verdikleri bilgilerin yanında,manevi özelliği de verilip,çok güzel ilahiyatçı elemanlarla tebliğ görevi yapılabilir.Bakalım  bu eksiklik ne zaman kapatılacak.
Miraç ve Berat kandilini Sultan Ahmet ve Süleymaniye de geçirdik.O haşmetli görünüş,o duygulu,coşkulu cemaat gözlere ışık,gönüllere nur ve ümit vermekteydi.
İstinye-Sarıyer-Eminönü-Kapalı Çarşı-Mısır Çarşısı gibi yerler gözlerimizi dolduran yerlerdendi.
İstanbul madde ve manayı,dünya ve ahireti birleştirmiş bir yer.
Zor ve zorlu bir yer.Hep orada kalanlara dua ettim.Geçinilmesi güç bir yer. Memleketimde aldığım sekiz kiloluk bir sebzeyi orada ancak bir kilo olarak almaktaydık.
Adalar güzel olmakla beraber aslında bulunduğumuz yere göre pek de güzel değildi.Büyük adadaydık.Belki de Kosturmadan gelen matbaacı Mansur beyin dediği gibi,dışarıdan gelenler orayı ve oraları bozmuşlardı.
Durmak mümkün değil..para su gibi akıyor..kazanmak için koşturmak gerekiyor.. orada koşmayan yok..mezardakiler hariç..
Orada kalan herkes şikayetçi..içeridekiler dışarıya kaçmak isterken,dışarıdakilerde İstanbula koşmak istemektedirler.
İstanbul’da kalmadan yılda duruma göre on-on beş gün kalmaya gidilecek.
Türkiyenin idari-siyasi-kültür merkezi.
İstanbul kapsamlı olarak el atılması,tarihi yerlerinin korunarak restore edilmesi gereken değerli,müjdelendiği kadar müjdeye layık bir yer.
Orada herkes bir tezgah! kurmuş.
Bu insanlar burada nasıl idare ediyor diye çok düşündüm.Hiç bir yere gitmeyenler,sadece işten eve gidenlerle de karşılaştım.Sorduğumuz güzel yerleri bilmeyen veya gitmeyenleri gördük.
Sarıyer’de güzel bir park bulup çocuklarla oturalım dedik.Deniz ve yeşillik manzaralı.Herkesin parkettiği yere hatta biraz daha yoldan içe arabayı bıraktık.Yine de rahatsız olup arada bir arabaya bakıyordum.
Bir çekici önden geçip on metre gittikten sonra arabanın değişik plakası dikkatini çekince geri geri geldi.Bu arada bende arabaya yaklaştım.Beni görünce,senin mi dediler.Evet deyince,yolcular nasıl geçecek deyip kaldırmamı istediler.
Bende bir yandan kaldırmaya çalışırken diğer yandan da diğerlerinin de koymuş olduğunu söyleyip arabayı çektim.Onlara bir şey dememişlerdi.
Durumu kaynıma söyleyince üzüldüğüm bir uygulamadan bahsetti.Şöyle dedi:
-Onlar arabayı çekip,orada dolaşıyorlar,sonrada sahibi gelince ondan ne kadar koparabilirlerse koparıyorlar.
Benim de başıma geldi.Abimin trafik polisi olduğunu söylediğim halde bana;
Madem abin trafik polisi,o halde sen bize bir paket sigara al,yeter dediler.
Meğer bir paket sigara her birine bir paketmiş.
İstanbulda bu ve buna benzer park tezgah! larının bir an önce çözüme kavuşturulup,üzerine gidilmesi gerekmektedir.İstenilen yer park ilan edilip para kesilmekte.
İstanbul hem yoruyor ve hem de dinlendiriyor.
İnsanlar robot gibi monotom bir koşturmaca içerisindeler.
İstanbulda yorulmaya değer.
İstinye de bulunduğumuz mekanda,hemen karşımızda Emirgan koruluğu, solumuzda sahil..
İstanbulda ulaşım için tramvaylarla çepe çevre ağ kurulması gerek.
1960-70 yılları arası ve 2005’de de oradaydım.
Gitmeyenlere bu dünyadan gitmeden önce İstanbula,Mekke ve Medineye gitmelerini tavsiye ederim.

Mehmet   ÖZÇELİK


[1] Hadisin kaynakları için bak. https://sorularlaislamiyet.com/istanbulun-fethini-haber-veren-hadisi-aciklar-misiniz

[2] http://www.tesbitler.com/2015/01/02/hukumet-yikilirsa-sebebi-ayasofyadir/

http://www.tesbitler.com/wp-content/uploads/2015/01/habitat-ve-ayasofya.pdf

Loading

No ResponsesOcak 6th, 2019

İLAHİ MEMNUNİYET

İLAHİ MEMNUNİYET

Memnuniyet- i Mukaddese- Lezzet-i Mukaddes- Sürur-u Mukaddes…

İlahi Lezzet. Şanına yakışan sevinç.

Mahlukat elbette Halıka, Halık da elbette mahlukata kıyas edilemez.

Ancak bizlerdeki ene gibi, irade gibi sübuti olan sınırlı sıfatlar, Yüce Allahı anlamak için verilmiş duygulardır.

Vahid-i kıyasi… Ölçü birimi…

Enenin yani insandaki ben-liğin Allaha bakan yönüyle; Allahın rububiyetini ve uluhiyetini anlama cihetiyle beraber, bir hat çizerek sınırlarını tayin etmesi ve haddini bilmesidir.

Kenzi mahfi denilen ilahi gizli hazineleri açan bir anahtar mesabesinde…

Diğer ciheti ise firavun gibi, -Ben sizin en büyük rabbinizim- diyerek uluhiyet dava etmesidir.

Sınırlı hakimiyeti ile sınırsız hakimiyete rakip olmasıdır.

Daha da ileri giderek yaratıcıya karşı meydan okuyup;- Sen sensen, bende benim, diyecek kadar haddini aşabilecek, önü açık, ebede namzet bir varlıktır.

-Biz yedirmekten, iyilik yapmaktan, her türlü doğrudan veya dolaylı ve de sınırlı olarak lezzet alırken, kim bilir Rabbimiz nasıl mukaddes bir lezzet almaktadır?

Allah mahlukatına muhtaç değil, mahlukat O’na muhtaçtır.

Ancak bütün kainatın sofra olduğu, o sofrada sayısız nimetler ve sayısız misafirlere –tabiri caizse- ev sahipliği yapan yaratıcının, o varlıkların o sofradan aldığı lezzetten manevi olarak ve yine Zatına, Şanına, Mukaddesatına yakışır, her şeyden münezzeh bir memnuniyet, lezzet ve sürur aldığı bir hakikattır.

Küçük bir örnekle ifade edecek olursak; Hiç bir şeye ihtiyacı olmayan ve tüm imkanları olan zengin birinin, muhtaç olanları yedirip giydirmesi, barındırıp sevindirmesi elbette o zatı kim bilir ne kadar sevindirir?

Kâinatın yaratılışında muhabbet vardır. Yani Allah sevdi ve de yarattı.

Peygamber Efendimize Habibullah dedi.

Allah O’nu özel sevdi, o sevgi üzerine diğer varlıkları da sevdi ve halketti.

Elbette buradaki sevme, kendimizdeki cüz-i sevmeden hareketle ezelden gelip ebede giden sonsuz bir sevginin bir ucunu ve başlangıcını oluşturdu.

Rahmetim her şeyi kuşattı, Rahmetim gazabımı geçti dedi.

Rahmet ve Gazab, iki zıt hakikat.

Aslında Allah insana Ene denilen benlik duygusunu vermekle iki şeyi hedefledi; Kendisini bilmek ve de bildirmek.

Bizim sahip olduğumuz sınırlı sıfatlar mikyasıyla, kendisinin  sonsuz sıfatlarına pencereler açmış oldu.

Hayat-İlim-Semi’-Basar –Kudret-İrade-Kelam- Tekvin.

Bizde sınırlı da olsa var olan bu sıfatlar, yaratıcıda da sınırsız olarak da olsa vardır.

Ortak sıfatlar.

Görme ile, bizim göremediğimiz mikro ve makro alemleri ve her şeyi görüyor.

Herşey bir anda nazarında hazırdır.

Hiçbir şey nazarından ve görmesinden hariç değil ve de dışında değil.

Zira O’nun zatının ve sıfatlarının harici yoktur ki, göremediği varlıklar olmuş olsun…

İşitme ile, bir anda bizim sınırlı desibellerimizin ötesinde sesler dünyası O’nun kontrolündedir.

Onları yaratan elbette O’dur.

Kendisinin ki Zati, bizlerindeki O Zatın yarattığı sınırlı ve kendi kapsamı alanındaki sesleri ihtiva etmektedir.

İnsan sadece kendi benliğine sarılıp varlıklara sahip olmaya kalkarsa zelil bir varlık olmuş olur.

Eğer insan sonsuz yaratıcıya bağlanır ve de O’na dayanırsa bütün mahlukatta onun olur.

Ve aziz bir misafir olmuş olur.

**********************   

”Sual: Kâinattaki mütemadiyen şu hayret-engiz faaliyetin sırrı ve hikmeti nedir? Neden şu durmayanlar durmuyor, daima dönüp tazeleniyorlar?
Elcevap: Şu hikmetin izahı bin sayfa ister. Öyleyse, izahını bırakıp, gayet muhtasar bir icmâlini iki sayfaya sığıştıracağız.
İşte, nasıl ki bir şahıs, bir vazife-i fıtriyeyi veyahut bir vazife-i içtimaiyeyi yapsa ve o vazife için hararetli bir surette çalışsa, elbette ona dikkat eden anlar ki, o vazifeyi ona gördüren iki şeydir:
Birisi: Vazifeye terettüp eden maslahatlar, semereler, faydalardır ki, ona “ille-i gaiye” denilir.
İkincisi: Bir muhabbet, bir iştiyak, bir lezzet vardır ki, hararetle o vazifeyi yaptırıyor ki, ona “dâi ve muktazî” tabir edilir.
Meselâ, yemek yemek, iştahtan gelen bir lezzet, bir iştiyaktır ki, onu yemeğe sevk eder. Sonra da, yemeğin neticesi, vücudu beslemektir, hayatı idame etmektir.
Öyle de,
, şu kâinattaki dehşet-engiz ve hayretnümâ hadsiz faaliyet, iki kısım esmâ-i İlâhiyeye istinad ederek iki hikmet-i vâsia içindir ki, herbir hikmeti de nihayetsizdir:
Birincisi: Cenâb-ı Hakkın Esmâ-i Hüsnâsının had ve hesaba gelmez envâ-ı tecelliyâtı var. Mahlûkatın tenevvüleri, o tecelliyâtın tenevvüünden geliyor. O esmâ ise, daimî bir surette tezahür isterler. Yani nakışlarını göstermek isterler. Yani, nakışlarının aynalarında cilve-i cemallerini görmek ve göstermek isterler. Yani, kâinat kitabını ve mevcudat mektubatını ânen feânen tazelendirmek isterler. Yani, yeniden yeniye mânidar yazmak ve herbir mektubu, Zât-ı Mukaddes ve Müsemmâ-yı Akdes ile beraber bütün zîşuurların nazar-ı mütalâasına göstermek ve okutturmak iktiza ederler.
İkinci sebep ve hikmet: Nasıl ki mahlûkattaki faaliyet bir iştah, bir iştiyak, bir lezzetten geliyor. Ve hattâ herbir faaliyette katiyen lezzet vardır. Belki herbir faaliyet bir nevi lezzettir.
Öyle de, Vâcibü’l-Vücuda lâyık bir tarzda ve istiğnâ-yı zâtîsine ve gınâ-yı mutlakına muvafık bir surette ve kemâl-i mutlakına münasip bir şekilde, hadsiz bir şefkat-i mukaddese ve hadsiz bir muhabbet-i mukaddese var.
Ve o şefkat-i mukaddese ve o muhabbet-i mukaddeseden gelen hadsiz bir şevk-i mukaddes var.
Ve o şevk-i mukaddesten gelen hadsiz bir sürur-u mukaddes var.
Ve o sürur-u mukaddesten gelen, tabir caizse, hadsiz bir lezzet-i mukaddese var.
Hem o lezzet-i mukaddeseden gelen hadsiz terahhumdan, mahlûkatın, faaliyet-i kudret içinde ve istidatları kuvveden fiile çıkmasından ve tekemmül etmesinden neş’et eden memnuniyetlerinden ve kemallerinden gelen ve Zât-ı Rahmân-ı Rahîme ait, tabir caizse, hadsiz memnuniyet-i mukaddese ve hadsiz iftihar-ı mukaddes vardır ki, hadsiz bir surette hadsiz bir faaliyeti iktiza ediyor.

İşte, şu hikmet-i dakikayı felsefe ve fen ve hikmet bilmediği içindir ki, şuursuz tabiatı ve kör tesadüfü ve câmid esbabı, şu gayet derecede alîmâne, hakîmâne, basîrâne faaliyete karıştırmışlar, dalâlet zulümatına düşüp nur-u hakikati bulamamışlar.”[1]

-”Kâinattaki hayretnümâ faaliyet-i daimenin hikmetinin üçüncü şubesi şudur ki: Herbir merhamet sahibi, başkasını memnun etmekten mesrur olur. Herbir şefkat sahibi, başkasını mesrur etmekten memnun olur. Herbir muhabbet sahibi, sevindirmeye lâyık mahlûkları sevindirmekle sevinir. Herbir âlicenap zat, başkasını mes’ut etmekle lezzet alır. Herbir âdil zat, ihkak-ı hak etmek ve müstehaklara ceza vermekte hukuk sahiplerini minnettar etmekle keyiflenir. Hüner sahibi herbir san’atkâr, san’atını teşhir etmekle ve san’atının tasavvur ettiği tarzda işlemesiyle ve istediği neticeleri vermesiyle iftihar eder.
İşte bu mezkûr düsturların herbiri birer kaide-i esasiyedir ki, kâinatta ve âlem-i insaniyette cereyan ediyorlar. Bu kaidelerin esmâ-i İlâhiyede cereyan ettiklerini gösteren üç misal, Otuz İkinci Sözün Üçüncü Mevkıfında izah edilmiştir. Bir hülâsası bu makamda yazılması münasip olduğundan, deriz:
Nasıl ki, mesela gayet merhametli, sehâvetli, gayet kerîm, âlicenap bir zat, fıtratındaki âli seciyelerin muktezasıyla, büyük bir seyahat gemisine, çok muhtaç ve fakir insanları bindirip, gayet mükemmel ziyafetlerle, ikramlarla o muhtaç fakirleri memnun ederek, denizlerde, arzın etrafında gezdirir. Ve kendisi de, onların üstünde, onları mesrurâne temâşâ ederek, o muhtaçların minnettarlıklarından lezzet alır ve onların telezzüzlerinden mesrur olur ve onların keyiflerinden sevinir, iftihar eder.

Madem böyle bir tevziat memuru hükmünde olan bir insan, böyle cüz’î bir ziyafet vermekten bu derece memnun ve mesrur olursa, elbette bütün hayvanları ve insanları ve hadsiz melekleri ve cinleri ve ruhları, bir sefine-i Rahmânî olan küre-i arz gemisine bindirerek, rû-yi zemini, envâ-ı mat’umatla ve bütün duyguların ezvak ve erzâkıyla doldurulmuş bir sofra-i Rabbâniye şeklinde onlara açmak ve o muhtaç ve müteşekkir ve minnettar ve mesrur mahlûkatını aktâr-ı kâinatta seyahat ettirmekle ve bu dünyada bu kadar ikramlarla onları mesrur etmekle beraber, dâr-ı bekada, Cennetlerinden herbirini ziyafet-i daime için birer sofra yapan Zât-ı Hayy-ı Kayyûma ait olarak, o mahlûkatın teşekkürlerinden ve minnettarlıklarından ve mesruriyetlerinden ve sevinçlerinden gelen ve tabirinde âciz olduğumuz ve mezun olmadığımız şuûnât-ı İlâhiyeyi “memnuniyet-i mukaddese,” “iftihar-ı kudsî” ve “lezzet-i mukaddese” gibi isimlerle işaret edilen maânî-i rububiyettir ki, bu daimî faaliyeti ve mütemâdi hallâkıyeti iktiza eder.
Hem meselâ bir mahir san’atkâr, plâksız bir fonoğraf yapsa, o fonoğraf istediği gibi konuşsa, işlese, san’atkârı ne kadar müftehir olur, mütelezziz olur, kendi kendine
der.
Madem icadsız ve sûrî bir küçük san’at, san’atkârının ruhunda bu derece bir iftihar, bir memnuniyet hissi uyandırırsa, elbette bu mevcudatın Sâni-i Hakîmi, kâinatın mecmuunu, hadsiz nağmelerin envâıyla sadâ veren ve ses verip tesbih eden ve zikredip konuşan bir musiki-i İlâhiye ve bir fabrika-i acibe yapmakla beraber; kâinatın herbir nevini, herbir âlemini ayrı bir san’atla ve ayrı san’at mucizeleriyle göstererek zîhayatların kafalarında bir fonoğraf, bir fotoğraf, birer telgraf gibi çok makineleri, hattâ en küçük bir kafada dahi, yapmakla beraber; herbir insan kafasına, değil yalnız plâksız fonoğraf, birer aynasız fotoğraf, bir telsiz telgraf, belki bunlardan yirmi defa daha harika, her insanın kafasında öyle bir makineyi yapmaktan ve istediği tarzda işleyip neticeleri vermekten gelen iftihar-ı kudsî ve memnuniyet-i mukaddese gibi mânâları ve rububiyetin bu nevinden olan ulvî şuûnâtı, elbette ve herhalde bu faaliyet-i daimeyi istilzam eder.
Hem meselâ, bir hükümdar-ı âdil, ihkak-ı hak için mazlumların hakkını zalimlerden almakla ve fakirleri kavîlerin şerrinden muhafaza etmekle ve herkese müstehak olduğu hakkı vermekle lezzet alması, iftihar etmesi, memnun olması, hükümdarlığın ve adaletin bir kaide-i esasiyesi olduğundan, elbette Hâkim-i Hakîm, Adl-i Âdil olan Zât-ı Hayy-ı Kayyûmun bütün mahlûkatına, hususan zîhayatlara “hukuk-u hayat” tabir edilen şerâit-i hayatiyeyi vermekle; ve hayatlarını muhafaza için onlara cihazat ihsan etmekle; ve zayıfları kavîlerin şerrinden rahîmâne himaye etmekle; ve umum zîhayatlarda, bu dünyada ihkak-ı hak etmek nevi tamamen ve haksızlara ceza vermek nevi ise kısmen sırr-ı adaletin icrasından olmakla; ve bilhassa Mahkeme-i Kübrâ-yı Haşirde adalet-i ekberin tecellîsinden hâsıl olan ve tabirinde âciz olduğumuz şuûnât-ı Rabbâniye ve maânî-i kudsiyedir ki, kâinatta bu faaliyet-i daimeyi iktiza ediyor.
İşte bu üç misal gibi, Esmâ-i Hüsnânın umumunda, herbirisi bu faaliyet-i daimede böyle kudsî bazı şuûnât-ı İlâhiyeye medar olduklarından, hallâkıyet-i daimeyi iktiza ederler.
Hem madem her kabiliyet, herbir istidat, inbisat ve inkişaf edip semere vermekle bir ferahlık, bir genişlik, bir lezzet verir. Hem madem her vazifedar, vazifesini yapmak ve bitirmekle, vazifesinden terhisinde büyük bir rahatlık, bir memnuniyet hisseder. Ve madem birtek tohumdan birçok meyveleri almak ve bir dirhemden yüz dirhem kâr kazanmak, sahiplerine çok sevinçli bir hâlettir, bir ticarettir. Elbette, bütün mahlûkattaki hadsiz istidatları inkişaf ettiren ve bütün mahlûkatını kıymettar vazifelerde istihdam ettikten sonra terakkivâri terhis ettiren, yani, unsurları madenler mertebesine, madenleri nebatlar hayatına, nebatları rızık vasıtasıyla hayvanların derece-i hayatına ve hayvanları, insanların şuurkârâne olan yüksek hayatına çıkarıyor.
İşte, herbir zîhayatın zâhirî bir vücudunun zevâliyle (Yirmi Dördüncü Mektupta izah edildiği gibi) ruhu, mahiyeti, hüviyeti, sureti ve misalî vücutları ve ilmî ve gaybî mevcudiyetleri ve cesed-i necmîsi ve gılaf-ı ruhu gibi kendinden alınmış pek çok vücutlarını arkasında bırakıp ve yerinde vazife başına geçiren faaliyet-i daime ve hallâkıyet-i Rabbâniyeden neş’et eden maânî-i kudsiyenin ve rububiyet-i İlâhiyenin ne kadar ehemmiyetli oldukları anlaşılır.”
[2]

MEHMET ÖZÇELİK

06-01-2019


[1] Bediüzzaman.Mektubat On Sekizinci Mektub.87.Age.277.24.Mektub.

[2] Bediüzzaman.Lem’alar Otuzuncu Lem’a.341.-343.

Loading

No ResponsesOcak 6th, 2019

29 12 2018 Tefekkür Dünyası- 4- KAYSERİ TV

Loading

No ResponsesOcak 5th, 2019

34-MÜDDESSİR SURESİ-MEHMET ÖZÇELİK

Loading

No ResponsesOcak 5th, 2019

DİNİ KEMİREN KURTÇUKLAR

DİNİ KEMİREN KURTÇUKLAR

“Şu dinlerini parça parça edenler ve kendileri de grup grup ayrılmış olanlar var ya, (senin) onlarla hiçbir ilişiğin yoktur. Onların işi ancak Allah’a kalmıştır. Sonra (O), yapmakta olduklarını kendilerine haber verecektir.”[1]

“Allah’a yönelmiş kimseler olarak yüzünüzü hak dine çevirin, O’na karşı gelmekten sakının, namazı dosdoğru kılın ve müşriklerden; dinlerini darmadağınık edip grup grup olan kimselerden olmayın. (Ki onlardan) her bir grup kendi katındaki (dinî anlayış) ile sevinip böbürlenmektedir.”[2]

-Şia merkezli İran Kur’an’ı Kerim hakkında şaibe oluşturup, ayetlerin 17 bin ayet olduğunu söylerken, Mustafa Öztürk’ün Kur’an-ı Kerim-i tartışmaya açması, aynı zihniyetin ürünüdür.

– Allahın kendisini anlatamama ve de anlattığını koruyup muhafaza edememe gibi bir problemi yoktur.

Ancak problem O’nu anlamamakta, anlıyamamakta veya anlama kıtlığı yaşamaktadır.

-Bülbülün ötüşünden anlamazsın ama ne kadar da güzel öttü denilir.

Hakikatlarda öyledir.

Mesele ve seviye Süleyman olup onu anlamaktadır.

-Önce hadisle başlayan inkar, Kur’an-ı Kerim-le sürdürülmeye çalışılmaktadır.

-”Peygamberin emanet ettiği akla sahip çıkmayanlar, kılına sahip çıkıyor.

Peygamber kıl değil, akıl bırakmıştır.” Mustafa İslamoğlu.

Ulan dangalak! Bu sözünle peygamberi yereceğine, aklı övsene, bire akılsız!!!

Güya hak olan sözü, batıl sözle ve batıla hizmetle söylemektedir.

Elinin gavurunun söyleyemediğini, Müslüman kılığı ve kılıfıyla söylemektedir.

-14 asırdır Efendimize aşırı muhabbetten dolayı sapıtan olmamıştır. Ancak az sevmeden veya sevmemeden dolayı dengesiz ve sapıtmışlar ise gayet çoktur.

-Almanyada bir türk işçisi ters yola girmiş. Alman polisi anons yapmış. Dikkat edin, ters yola giren bir araba var, diye. Bizim Türk hemen; ne bir arabası, hepsi ters yola girmiş.

Meğer ters yoldaki kendisiymiş.

-“S- Biri dese: “Bu hadîsi kabul etmem.” Nasıldır?

   C- Bazan, adem-i kabul kabul-ü ademle iltibas olunur. Çok hatiata müncer olur. Halbuki adem-i kabul, adem-i delil-i sübut, onun delilidir. Kabul-ü adem, delil-i adem ister. Biri şekk, biri inkârdır. Meselâ, bir hadîsin kabulü, adem-i kabulü, kabul-ü ademi vardır.

   Birincisi: Bürhanî bir cazibe ister.

   İkincisi: Kaziye-i tasdikî değil, belki cehildir.

   Üçüncüsü: Red ve inkâr olduğundan, bürhan ve isbat ister. O nefiydir. Nefiy kolayca isbat edilmez. Belki butlan-ı mana ile binefsihi müntefî olur.”[3]

Türkiye her koldan saldırı altındadır.

Kurt gövdenin içine girmiştir.

-“ İstanbul seyahatinden muztarip olup olmadığını sordum.
“Bana ıztırap veren,” dedi, “yalnız Islâmın mâruz kaldığı tehlikelerdir. Eskiden tehlikeler hariçten gelirdi; onun için mukavemet kolaydı. Şimdi tehlike içeriden geliyor. Kurt, gövdenin içine girdi. Şimdi, mukavemet güçleşti. Korkarım ki, cemiyetin bünyesi buna dayanamaz. Çünkü, düşmanı sezmez. Can damarını koparan, kanını içen en büyük hasmını dost zanneder. Cemiyetin basîret gözü böyle körleşirse, îman kalesi tehlikededir. Işte benim ıztırâbım, yegâne ıztırâbım budur. Yoksa, şahsımın mâruz kaldığı zahmet ve meşakkatleri düşünmeye bile vaktim yoktur. Keşke bunun bin misli meşakkate mâruz kalsam da, îman kalesinin istikbâli selâmette olsa!”
[4]

*********************    

-Türkiyedeki pkk ile Hizbullah bir vücudun iki kolu idi.

Hizbullahı eğiten bizzat jandarma idi. hizbullahla yanyana tel örgüyle araları ayrılmakta idi. Meclis araştırmasında da bu tesbit edilmişti. Jitem bunu yapmaktaydı.

Hüseyin Velioğlu şöyle diyecekti: “Allah PKK’yı sayımız hızla artmaz ve silahlı tecrübe sahibi olamazdık.”bizim için gönderdi, PKK olmasaydı sayımız hızla artmaz ve silahlı tecrübe sahibi olamazdık.”…[5]

-Hizbullah eskinin bu zamanımızdaki haricilerindendir.

Türkiye şekillendirilmeye çalışmadan önce ve onunla eş zamanlı olarak, onunla ilgili veya o ülkede bulunan kişilerin eserleri tercüme edilerek önce fikir bazında bir zemin oluşturulmaya başlıyor.

Seyyid Kutup, Ali Şeriati, Cemaleddin-i Efgani, vs. bunlar sürekli öne çıkarılıyor ve onlardan mesajlar yayınlanıyor.

Şimdilerde Ali Şeriatinin öne çıkarılan sözleri gibi.

İslamın ve Müslümanın siyasi yönde şekillendirilmesinde İran ve Mısır etkili olmuştur.

14 asır önce haricileri çöl arapları temsil ettiği gibi, bugün pkk ve hizbullahı da aynı çöl arabı veya şehirleşmenin dışında bulunan veya dağ yaşantısına alışmış kesimle gerçekleşmektedir.

Bu gibi aykırı gruplar, devletin zayıflamasında ortaya çıkar. Onun içindir ki devleti zayıflatmak için içte ve dışta her türlü entrikalar çevrilmektedir.

Hizbullah ismi ilk kez; 1973 yılında Kum kentinde kurulan ve sonradan İran
İslam Devrimine öncülük edecek kökten dinci hareketin, aynı yıl içinde tutuklu
bulunduğu Tahran cezaevinde ölen lideri Ayetullah Mahmut Gaffari’nin; “bir tek
parti vardır o da hizbullahtır. O bir ruh gibidir. Her yerdedir veya hiçbir yerde
değildir” sloganıyla telaffuz edilmiştir.

1979’da Humeyni’nin önderliğinde İran İslam Devriminin gerçekleşmesi, İslam’ın siyasallaşmasındaki en önemli kilometre taşını teşkil etmiştir. Özellikle İran ve Mısır gibi ülkelerde yetişen İslam âlimlerinin meydana getirdikleri ve İslamı radikal anlayış içerisinde yorumlayan eserlerin Türkçeye tercüme faaliyetleriyle birlikte, bu fikirlerden etkilenerek çeşitli kültürel etkinliklerde bulunan küçük gruplar oluşmaya başladı. İran tarafından 1980 sonrası devrimi ihraç gayesiyle kurulan teşkilatların yapmış oldukları kültürel çalışmaların da etkisiyle daha da artan bu etkileşim, özellikle Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nin muhafazakâr yapısından da istifade etmek suretiyle bu bölgede kendisini daha fazla hissettirdi.

Hizbullah Terör örgütünün ülkemizde Devlet tarafından ilk kez şu olayla fark edilmiştir: 1 Kasım 1984 günü İstanbul’da bir kuyumcu soygunu meydana geldi. Bu
soyguna müdahale eden görevlilerle sanıklar arsında çıkan çatışmada faillerden biri
olay mahallinde yakalanır. Yapılan sorgulamada şahsın yasadışı bir örgüt mensubu
olduğu, bu örgütün adının Hizbullah olduğu, şahsın soygunu bu örgüt adına yaptığı
öğrenilir. Tahkikat sonucu olay ile bağlantılı toplan 13 kişiye daha ulaşılır. Ayrıca bu
şahıslarla birlikte 1 adet sten marka makineli tüfek, 4 adet tabanca, bine yakın mermi
ve çok sayıda şarjör ele geçirilir.187 Sanıkların yapılan sorgulamalarının ardından;
mevcut anayasal düzeni yıkarak yerine İslami esaslara ve Kürt milliyetçiliğine
dayanan şeriat devleti kurmak amacıyla silahlı mücadele veren yasadışı bir örgüt
mensubu oldukları anlaşılır. Soruşturma sonucu 1983–1984 yılları arasında örgüt
militanlarınca İstanbul’da bakkal, market gibi işyerlerinin gasp edilmesi ile oto
hırsızlığı gibi yaklaşık 19 adet mala yönelik suç işlendiği tespit edilmiştir. Militanlar
bu suçları örgüte maddi imkân temini için yaptıklarını anlatmışlardır.

.. Hizbullahi faaliyetler, ortaya çıkış itibariyle İran İslam devriminden ve Şiilik
düşüncesinden oldukça etkilenmişlerdir.”[6]

-Bu günkü Mustafa İslamoğlunun ve fikirdaşlarının kaynağıda şia ve iran kaynaklıdır.

-“Hizbullah Güneydoğu’da Batman, Diyarbakır ve Mardin üçgenine sıkıştırdığı
yapılanmayı, Doğu ve Güney Doğunun tamamına yaymak için 1995 yılından itibaren
yoğun bir çalışma başlattı. PKK terör örgütü 1980’li yılların sonundan itibaren,
Marksist-Leninist ideolojinin muhafazakâr Güneydoğu’da benimsenmemesi
sebebiyle yeni bir açılıma giderek, Kürdistan İmamlar Birliği-Kürdistan Dindarlar
Birliği gibi oluşumlarla, bölge halkını kendi tabanına çekme gayretlerine girişmiş,
dini ve dini düşünceyi kendi amaçları doğrultusunda kullanmak istemiştir.”[7]

-“Hizbullahçılar, imamları devlet tarafından atanmış camileri, “darülharp”
(“savaş yeri”) olarak niteleyerek, buralarda cuma namazına katılmıyorlar, imam
ataması yapılmamış camilerde gönüllü imam olarak kendilerini görevlendiriyorlar,
bu camiler, saklanma yeri, toplanma yeri, silah saklama yeri, sorgu odaları ve
“tutuklu” hücreleri olarak da kullanılıyordu.” [8]

-Cemaatların kurulmasında veya cemaatların içerisine sızılmasında istihbarat teşkilatlarının büyük oyunu ve kullanımı ve karıştırılması kaçınılmazdır.

Cemaatlar teyakkuzda olmalı, devlet cemaatlarla değil, bu gibi aykırı kişi ve görüşlerle mücadele etmelidir.

Diyaneti de bu konuda aktif hale getirmelidir.

-“ADIYAMAN: Tarikatçı taban nedeni ile örgütün sempatizan ve militan
bulmada zorlanmadığı illerden biridir Adıyaman.”[9]

Adıyaman ve Adıyaman halkı teyakkuzda olmalıdır.

Türkiye-nin en güvenli yeri olan Adıyaman bir kaç kere karıştırılmaya çalışıldı.

Ve karıştırılmaya da devam edilecektir.

-“Hizbullah’ın öldürdüğü kişilerin sayısını, bugün için saptamak olanaklı değildi. Özgür Gelecek, Hizbullah’ın resmi rakamlara göre 200’ün üstünde kaçırma ve 2500’ün üzerinde öldürme olayını gerçekleştirdiğini yazıyor, yerel ve PKK orijinli kaynaklara göre ise, bu sayının 5.000 civarında olduğunun ileri sürüldüğünü ekliyordu. (Özgür Gelecek, 4–17 Şubat 2000.) Refahyol döneminde Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanvekili olan Bülent Orakoğlu da, bir televizyon görüşmesinde, Hizbullah’ın 1.500 insanı faili meçhul cinayetlerde öldürdüğünü, bu sayının 2.000 de olabileceğini söylüyor. Radikal muhabiri Neşe Düzel’in sorularını yanıtlarken de, “Rakamın büyük olduğunu biliyordum, ama bu kadar büyük olduğunu bilmiyordum. Bu sayı artabilir.” diyordu.” [10]

Bumudur insanlık, adalet ve müslümanlık?!…

-“Genellikle Hizbullah örgütün eğitim faaliyetlerinde kullandığı yazarlar ve kitaplardan özellikle:
1- İranlı Yazar Ali ŞERİATİ’nin; Muhammed’i Tanıyalım, Dine Karşı Din, Ebuzer Giffari, Dinler Tarihi, Ne Yapmalı, Kendini Bilmek, Kendini Yetiştirmek, Anne Baba Biz Suçluyuz, Öze Dönüş, Hac, Şahadet, Dua, İnsan, İslam’ın Tarih Felsefesi, Medeniyet Ve Modernize, Aydınlara Umut Çağrısı, İslam Nedir, Âdemin Varisi Hüseyin, Aşk Ve Tevhit, İki Sure İki Yorum, Hür Düşünce Mektebi (Toplatma Kararı Var)” [11]

Kimleri beslediği düşündürmesi gerek…

-“Lübnan’daki adaşı gibi Türk Hizbullah örgütünün de İran ile bağlantılı olduğu biliniyor. Mart 2000’de Hürriyet gazetesi, Velioğlu’nu, Tahran’da hükümet yetkilileriyle toplantı halinde gösteren bazı fotoğrafları yayımladı. Gazete ayrıca, Velioğlu’na ait İran tarafından verilmiş bir görevli kimlik kartının fotokopisini ve 1992-1998 yıllarına ait Türk Hizbullah örgütü elemanlarının İran’da eğitim aldığını gösteren belgeler yayımladı. Mayıs 2000’de Türk medyası gözaltına alınana Hizbullah üyelerinin merkezi İran’da bulunan ve ABD’nin terör örgütleri listesinde yer alan Türk Sünni teröristlerden kurulu “Kudüs Savaşçıları” adlı bir örgütten destek ve eğitim aldıklarını itiraf ettiklerini aktardı.”[12]

-“Adrew Mango “Türkiye’nin Terörle Savaşı” isimli eserinde konu ile ilgili olarak şunları söylemektedir: “İran’da eğitilen Türk teröristler, Türkiye’de Tahran rejimine karşı olanları nötralize etmek için para alıyordu. İran’daki rejimin en tanınmış karşıtlarından biri olan Ali Ekber Kurbani’nin 4 Haziran 1992’de öldürülmesi, sipariş cinayetlerin önemlilerinden birisidir. İran rejiminin karşıtlarından olan bir diğer isim Abbas Kulizade’de kaçırılarak para karşılığında İranlı ajanlara teslim edilmiştir. Kurbani’yi öldüren çetenin mensuplarından biri tanınmış Musevi Türk işadamlarından Jak Kamhi’ye yapılan başarısız suikaste de karışmıştı.”[13]

-“Bir dönem örgüt liderinin şoförlüğünü de yapan Abdülaziz Tunç isimli bir örgüt militanı polise şu ifadeleri veriyordu:
Tahran’da Türk Büyükelçiliğinin yakınındaki bir binaya yerleştirildiklerini belirten Tunç burası ile ilgili şu bilgileri veriyordu; “ Bu villada kısa bir süre kaldıktan sonra Hüseyin Velioğlu’nun yanımıza gelmesi ile birlikte İranlı yetkililer tarafından bize askeri ve siyasi eğitim verilmeye başlandı. Derslerde; cemaat, cemaatleşmede dikkat edilecek hususlar, cemaat içinde sır gizleme, itaat, düşman tarafından takip ve anti takip gibi konuları ihtiva eden eğitimler aldık. Yine bulunduğumuz yerde bize İranlılar tarafından getirilen silahların sökülüp takılması ve kullanılması, el bombası ve patlayıcı maddelerin yapımı ve kullanılması konularda teknik ve askeri bilgi verildi. Buradaki teorik eğitimin ardından Tahran yakınlarındaki yasak bölge ilan edilen dağlık alanda pratik eğitim gördük. Bir ay süren bu eğitimlerden sonra Türkiye’ye döndük.”[14]

-“Emniyet birimleri, bölücü ve aşırı sol gruplarla Hizbullah’ın radikal kanadı arasındaki yakınlaşmayı şöyle yorumluyor: “Yeraltına inen örgütün insan öldürmeye
alışmış eğitimli militan kadrolarının yanı sıra intihar saldırılarına uygun tipte mensuplarının da olması diğer örgütler için bir cazibe noktası oluşturuyor. Dini
ideolojiyi kullanan örgüt bu anlamda sol ve bölücü örgütlere göre mensuplarını daha yüksek oranda güdüleyebilmektedir.”
Hizbullah’ın hâlihazırda canlı bomba ve uzaktan kumanda ile eylem yeteneği konusunda uzman 70 kişilik bir militan kadrosu bulunuyor. Örgüt ayrıca PKK ile Avrupa’da işbirliğine giderek Kürt kökenli vatandaşlarımızı etki altına almak istiyor.”[15]

***************   

ABD’deki yönetime hakim Evanjelistler ile İsrail lobisi, Suriye’den çekilme kararı alan Trump’ı kuşatmaya aldı. Evanjelik lider William Franklin Graham, PKK’nın bir mektubunu yayınlayarak çekilmenin Hristiyanların hayatını tehlikeye atacağını iddia etti.

Amerikan dış politikasına yön veren Evanjelikler, Suriye’den çekilme kararı alan ABD Başkanı Donald Trump üzerinde baskı kurmaya başladı. Beyaz Saray üzerinde büyük etkisi bulunan ve ABD’nin İsrail Büyükelçiliğini Kudüs’e taşıma kararının da mimarı olan Evanjelik liderlerin terör örgütü PKK’nın hamiliğine de soyundukları ortaya çıtı.

Amerika’nın İsrail’deki büyükelçiliğini Kudüs’e taşıma töreninde açılış duasını yapan isim olarak bilinen Hagee, PKK/PYD’yi müttefik ilan etti. Hagee, “Bölgede gerçek müttefiklerimiz var. Sadece çıkarlarımızı paylaşan müttefiklerimiz değil, daha da önemlisi değerlerimizi. Ortadoğu Hristiyanlarını ancak bölgedeki gerçek müttefiklerimiz olan İsrailliler ve Kürtlere yardım ederek destekleyebiliriz” sözleriyle bir skandala imza attı.[16]

********************   

Türkiye her koldan kuşatılmaya çalışılıyordu.

Bir yandan sağdan hizbullah gibi örgütlerde, diğer yandan Abd- nin kontrolünde, bir yandan İran ve bir yandan rusyanın toprağını sürmeye çalıştığı işgal toprakları olarak görülüyordu.

-“Türkiye 4 Nisan 1952″de NATO”ya katıldığında, Alb. Türkeş”in de katkılarıyla ülkede çoktan bir gizli ordu kurulmuştu. Karargâhın adı Seferberlik Tetkik Kurulu”ydu (STK” ve Amerikan Askeri Yardım Heyeti”nin (JUSMATT) Ankara Bahçelievler”deki binasında faaliyet gösteriyordu. Seferberlik Tetkik Kurulu 1965″te yeniden yapılandırıldı ve adı Özel Harekat Dairesi (ÖHD) olarak değiştirildi.
1990 Gladyo açıklamaları sırasında Türk gizli askerlerin komuta merkezi bu adla anılıyordu. Özel Harp Dairesi, teşhir edilen bu ismi bir kez daha değiştirmek zorunda kaldı ve Özel Kuvvetler Komutanlığı (ÖKK) adıyla faaliyet yürütmeye başladı.”[17]

-“Gizli savaş uzmanı Selahattin Çelik, Türk ordusunun Özel Harp Dairesi” “gizli duvarları arkasından seçilmiş hükümetlere defalarca müdahale ettiğini belirterek, ÖHD”nin Türk demokrasisini korumak için oluşturulmuş bir birim olmaktan çok, Türk demokrasisinin karşı karşıya bulunduğu en büyük tehdit olduğunu söylemektedir.
Türk ordusu generalleri, çok gizli Özel Harp Dairesi komutanlığına getirilmeden önce, kural olarak resmen “emekli” ilan ediliyordu; böylelikle gizli komutanlık görevini görünmezlik zırhı altında sürdürebiliyorlardı.

Çelik, “Özel Harp Dairesi”nin en önemli faaliyetleri, üç askeri darbeydi” yorumunda bulunuyor.”[18]

-“MİT Müsteşar Yardımcısı Sabahattin Savaşman, 1977″de CIA hesabına casusluk yaptığı gerekçesiyle tutuklandıktan sonra yaptiğı açıklamada, böyle bir suçlamanın gülünç ve Türk güvenlik sisteminin en temel gerçeklerinden bihaber kimseler tarafından yapılabileceğini söylüyordu.
Savaşman, “CIA”dan MİT”le birlikte çalışan en az 20 kişilik bir grup vardı ve bunlar MİT içindeki en yüksek organı oluşturuyorlardı” diye açıklıyordu. “Hem istihbarat alış verişini, hem de Türkiye içi ve dışındaki ortak harekâtlara dönük işbirliğini sürdürmekle görevliydiler.” Savaşman işbirliğinin kendi görev süresi esnasında başlamadığını ısrarla vurguluyordu: “Bizim istihbarat servisimizle CIA”nın işbirliğinin geçmişi 1950″lere dayanıyor… Teşkilatın kullandığı bütün mekanik malzemeler CIA
tarafından temin edilmiştir. Birçok personel Amerikalılar tarafından yurtdışındaki kurslarda eğitilmiştir. Teşkilat binası CIA tarafından kurulmuştur.” Savaşmanın ifadelerinden CIA”nın Türkler”e işkence aletleri de verdiği ortaya çıkıyordu: “Sorgu odalarındaki tüm aletler, en basitinden en kompleks yapıdakilere kadar CIA” dan temin edilmişti. Bu çalışma içinde ben de vardım, oradan biliyorum.” MİT personelinin “yıllardan beri CIA gibi çalışmakta ve “Amerikan Servisi hesabına görev almakta” olduğunu belirten Savaşman, özellikle vurguluyordu: “[Personel] yurt içi ve yurtdışındaki operasyonlarda ücret kabul etmektedir.”[19]

-Bir asırdır bu memleketin tarlaları hep başkaları tarafından sürülmeye açıldı.

-“Dönemin Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil (1965- 1971 ve 1975-1978 yılları arası bu görevde bulundu), daha sonraları darbeyi şöyle tanımlayacaktı:
“12 Mart”ta CIA vardır. Büyük ölçüde vardır… 12 Mart, haşhaş vardır.
CIA, Papadopulos”da vardır. CIA, Gizikis”de vardır. CIA”nın nasıl hareket edeceği tahmin edilemez.”
[20]

 -“Emekli Albay Talat Turhan, Özel Harp Dairesi kontrgerilla ve MİT”in Birleşik Devletler katkısıyla kurulmasına dikkat çekiyor; bu yapıların üyelerinin FM 30-31 doğrultusunda eğitimden geçirildiğini de vurgulayarak, ABD”yi 1970″lerde Türkiye”yi kıskacına alan zorbalığı körüklemekle suçluyordu. Turhan, “Kanımca çoğunluğu anayasa ve yasalarla bağdaşmayan bu yönergede işaret edilen öneriler 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 darbelerinin ardından neredeyse tamamen yürürlüğe konmuştur” eleştirisini getiriyor ve devam ediyordu: “Yönergeler anayasamızla çelişmektedir ve Amerikan gizli servisinin ülke iç işlerine müdahale ettiği açıkça kanıtlamaktadır.”[21]

-“Evren anılarını topladığı kitapta daha sonraları, darbe öncesi başbakanlık koltuğunu bir kez daha Ecevit”ten devralmış olan Süleyman Demirel”le 5 Mayıs 1980 günü yaptığı görüşmeyi şöyle aktarıyordu:
“(Demirel) Özel Harp Dairesi “ndeki personeli teröristlerle mücadelede kullanmamızı ve onlarla çete savaşı yapmak suretiyle öldürülmelerini, vaktiyle de bu teşkilatın böyle kullanıldığını söyledi.
(1971 Sıkıyönetim dönemindeki Kızıldere olaylarında kullanılan personeli kastediyor u). Bu hal tarzına şiddetle karşı çıktım. Büyük emeklerle kurulan bu teşkilatın görevinin bu olmadığını, vaktiyle yanlış kullanıldığını, ben Genelkurmay Başkanı olduktan sonra Özel Harp Teşkilatını esas görevine yönelttiğimi, tekrar kontrgerilla söylentilerinin ortaya atılmasına müsaade edemeyeceğimi söyledim ..”[22]

MEHMET ÖZÇELİK

03-01-2019


[1] En’am.159.

[2] Rum.31-32.

[3] Sünuhat – 98,Bak.asari bediiyye. 578, Mektubat. 351, Sözler. 349, Muhakemat.12.

[4] Tarihçe-i Hayat Sekizinci Kısım: Isparta Hayatı. Bediüzzaman.Sh.542.

[5] http://www.haber7.com/guncel/haber/396907-hizbullahin-dunu-bugunu-ve-derin-plani

[6] TÜRKİYEDE FAALİYET GÖSTEREN DİNİ BİR TERÖR ÖRGÜTÜ OLARAK HİZBULLAH. Ömer Alper YURTSEVEN-YÜKSEK LİSANS TEZİ. Sh.64.

[7] Age.74.

[8] Age.89.

[9] Age.94.

[10] Age.131.

[11] Age.134.

[12] Age.157.

[13] Age.158.

[14] Age.162.

[15] Age.170.

[16] http://www.haber7.com/dunya/haber/2796313-evanjelistler-ile-israil-lobisi-isbasinda/?detay=2

[17] NATO’nun Gizli Orduları, Daniele Ganser. Sh.2.

[18] Age.4.

[19] Age.8.

[20] Age.12.

[21] Age.12-13.

[22] (Kenan evren, Anılar sf 431.Çevirmen tarafından yazarın bilgisi dâhilinde eklenmiştir.)”Age.17.

Loading

No ResponsesOcak 4th, 2019

69-HAKKA

Loading

No ResponsesAralık 31st, 2018

15 12 2018 Tefekkür Dünyası-2-Kayseri Tv

Loading

No ResponsesAralık 31st, 2018

78-NEBE

Loading

No ResponsesAralık 31st, 2018

73-MÜZZEMMİL

Loading

No ResponsesAralık 31st, 2018

72-CİN

Loading

No ResponsesAralık 31st, 2018

71-NUH

Loading

No ResponsesAralık 31st, 2018

70-MEARİC

Loading

No ResponsesAralık 31st, 2018

68-KALEM

Loading

No ResponsesAralık 31st, 2018