25-29-Temmuz-2005 tarihleri arasında,Mehmet Altındal Beyin tavassutu,Ensar vakfı Müdür vekili Hüseyin kader Beyin muzahereti ve bizimle beraber gezib rehberlik eden değerli hocamız Yurt Müdürü Ali Çelik Beyin misafiri olarak bir geziye katıldık.Hepsine buradan Teşekkür ederim.
Proğram doğrultusunda ilk gün;Eyüp Sultan gezdik.O peygamber mihmandarı ki,gerçekten bulunduğu yöre tıpkı evini açtığı rasule evini ve çeresini nurlandırdığı gibi,çevresini sürekli nurlu,onurlu ve feyizli tutmaktaydı.Her zamanki gibi hala canlı ve kanlıydı.Saadet asrının esintisi esmekteydi.Ensarın samimiyeti,kucaklaşması o manevi atmosferle devam etmekteydi.
Daha sonra Minyatürk-ü ziyaret ettik.Burasıda güzel hazırlanıp tasarlanmıştı.Ancak anadolu kültürü,tarihimiz bu kadar değildi.Şairin;Gömelim gel seni tarihe desem sığmazsın/misali daha da zenginleştirilebilirdi.
Bazı eksiklikler ise;şehrin uzak bir yerinde olmasından ulaşımın ve katılımın yeterli olmaması,bence de en önemlisi bir cd veya tanıtım broşürünün bulunmaması idi.
Öğrencilerden biri,ecdadın zevkine ne kadarda düşkün olduğunu söylemesi üzerine şunu anlattım:
Ecdad kendisinden önce devletini büyültmüştür.Dışa ve içe karşı haşmet ve gücünü geçmişde gösterdiği gibi,hala o büyüklüğünü sürdürmektedir.Elçilerin vesair devlet erkanlarının geldiğinde onları ağırlama yerleri her yönüyle diğerlerinden daha muhteşem olup,kendi büyüklüğünü adeta gözlerine sokuyordu.
Ecdad sanatkardı,ustaydı,üstün vasıflara sahipti.İşte onlardan nümune olarak bir kaçını vereyim:
“Tarihi hadiselere önyargılı bakan birçok batılı yazarın,Osmanlı kadınlarının saray hayatını kendi hayat felsefelerine göre değerlendirip, “kafes edebiyatı” çerçevesinde senaryolaştırmasına mukabil,yıllarca İstanbul’da yaşayan “Muhteşem İstanbul” kitabının yazarı Gerard de Nerval, Osmanlı saray kadınları hakkında şunları kaydetmektedir:“Saray kadınlarına gelince, bunların gerçekten birer alim olduklarını söyleyebiliriz ve bu sözümüzde mübalağa yoktur. Çünkü saraya giren her kadın, tarih, edebiyat. müzik, resim ve coğrafya konularında çok ciddi bir eğitime tabi tutulur. Bu kadınlarin bir çoğu, sanatkar veya şairdirler.”
“Fransa Imparatoru III. Napolyon, o sırada Paris’te Osmanlı Büyükelçisi olarak bulunan Ahmet Vefik Paşa’ya; “Paşa, işitiyorum, Osmanlı Devleti çatırdıyor” demiş, bunun üzerine Vefik Paşa’nin gayet vakur bir şekilde şöyle cevap vermiştir: “İstanbul buraya uzaktır, ses duyulmaz… O duyduğunuz sizin imparatorluğunuzun çatırtısıdır.”
“Otuzikinci şehit Osmanlı Padişahı Abdülaziz Han çok dindar bir padişah idi ve ömrü boyunca namazını hiç terketmemisti. Fransa Kralı ve İngiltere Kraliçesi’nin daveti üzerine çıktığı Avrupa seyahatinde, Frenklere itimat etmeyerek abdest suyunu dahi beraberinde götürmüştü. Daha sonraları bazi menfaati zedelenenlerce, cinayet şebekesi kurdurularak hunharca öldürülüp hadiseye intihar süsü verilmiştiki. Abdülaziz’in vefatını öğrenen İstanbul halkı, çok sevdikleri padişahlari için “Babamiz öldü!” çığlıklarıyla sokaklara dökülmüştü.”
“Ulu Hakan Abdülhamid Han, Fatih Sultan Mehmed’den sonra eğitim ve kültüre en fazla ehemmiyet veren padişah idi. Varlığından yeni haberdar olunan Yıldız Sarayı Kütüphanesi’ndeki bir albümden öğrenebildiğimize göre, Abdülhamid Han İstanbul’da büyük bir kültür projesi gerçekleştirmek istiyordu.Bu projeye göre Abdülhamid Han, Sultanahmet meydanına muhteşem bir kültür sitesi kurmayı düşünmüş,bunun mimari projesini hazırlatmak üzere Fransa’dan şehircilik mütahassısları getirtmişti.Albümde sayfa sayfa resimleri görülen bu projeye göre, Sultanahmet Camii’nin karşısına Osmanlı Ulum Akademisi,Sol tarafa Milli Kütüphane ve Ayasofya’ya yakın noktaya da yepyeni bir Darülfünun binası düşünülmekteydi. “1835 yılına kadar dünyanın en büyük şehri kabul edilen Osmanlı Devleti’nin payitaht merkezi İstanbul’da,Kanuni Sultan Süleyman’ın hükümdarlık yaptığı 46 yıl boyunca (1520-1566) yılda ortalama sadece 1 (bir) cinayet vakası kaydedilmişti. “
“Çağ açıp çağ kapayan büyük dahi Fatih Sultan Mehmed, İstanbul’u fetheder etmez hemen imar faaliyetlerine girişmişti. İstanbul’un en güzel yerlerinden biri olan Haliç’in dolmaması için her iki yakada tırnaklı hayvanların otlatılmasını menetmişti. Toprağın yağmurlarla akıp giderek Haliç’i doldurmaması için de Haliç’in kenarlarına (sırtlarına) ağaç ve ayrık kökleri diktirmişti.
“Osmanlı padişahları ilim ve sanata büyük kıymet vererek bu uğurda gayret gösterenleri maddi manevi desteklemekteydiler. “Veli” lakaplı Sultan II. Bayezid, büyük hat sanatkarı Şeyh Hamdullah’ın sanatına olan hürmetinden ve sevgisinden dolayı, hat üstadının yazı meşkederken hokkasını tuttuğu,rahat etsin diye sırtını yastıkla beslediği kaydedilmektedir.
“Fatih Sultan Mehmed Han döneminde ilme ve alime muazzam bir kıymet veriliyordu. Fatih’in hocalarından Molla Hüsrev, Ayasofya’da derse başlamadan önce talebeleri Hoca’nın evine gider, Hoca atına bindirilerek,arkasında da talebelerinin eşliğinde camiye getirilirdi.Zamanın Ebu Hanife’si addolunan Molla Hüsrev, camiye girdiğinde, hürmet ifadesi olarak tekrimen ayağa kalkılır ve hoca dersini bitirdiğinde talebeleri tekrar onu atına bindirerek evine bırakırlardı.
“Büyük Cihangir Yavuz Sultan Selim günde üç saat uyku uyuyup tahta kaşıkla tek çeşit yemek yemekteydi.Herhangi bir saray halkından ayırt edilemeyecek kadar sade giyinmekte ve bunun sebebini soranlara söyle demekteydi: “Vezirlerin ve beylerin süslü giyinmeleri, padişahlarına saygıdan ileri gelir. Biz kime şirin görünmek için süslü giyinelim ki? Bizim Padişahımız (Allah c.c.) vücudun dışına değil, içindeki cevhere (imana) bakar.”
“Makedonya kral Büyük İskender, Mısır’ı işğal ettiği zaman kendisinin Yunanlılar için haşa ilah kabul edilen Jüpiter yıldızından geldiğini iddia ederek, uluhiyet davasında Firavun’u taklit etmişti. Buna mukabil, Yavuz Sultan Selim Mısır tahtına nail olduğu zaman söyle demişti: “Mülk, Allah’ındır.Şayet benim veya başka bir kimsenin yeryüzünde parmak ucu kadar toprağı olsa, bu Allah ile ortaklık değil midir?”
“Okkası 30 paraya satılan ekmeğin fiyatına 10 paralık bir zam yapmak isteyen fırıncıları huzuruna çağıran müşfik sultan Abdülhamid Han, onlara şöyle demisti:“Siz yine ekmeği 30 paraya satmaya devam edin. Sattığınız her ekmek için istediğiniz 10 parayı ben vereceğim. Çünkü bir memlekette ekmek fiyatına zam yapılırsa, bunu bütün zaruri ihtiyaçların pahalılaşması gibi bir hareket kovalar ki, halkımız bundan büyük ızdırap çeker.”
“Osmanlı Şehzadeleri küçük yaşlardan itibaren, ileride devleti yönetebilecek şekilde çok ciddi bir eğitime tabi tutulmaktaydılar ve büluğ çağına gelince de (yani günümüz nesillerinin sokakta çember çevirdikleri bir yaşta) bir nevi “sultanlık stajı” anlamına gelen önemli vilayetlerin başına Sancakbeyi olarak tayin edilip devlet idaresini tatbiki şekilde öğrenmeleri sağlanmaktaydı. Böylece, ilerisi için onlar devleti tanırken, devletin de onları tanıma fırsatı olurdu.“
O gün tevafuk eseri Mehteran bölüğüde hazır olup,tarihi yeniden yaşamış olduk.
Bir çok padişah gibi, Abdulazizin kütüphanesi de gayet geniş olup,içerisindeFransızca,Almanca,İngilizce ve Arapça gibi bir çok dilde eserler mevcuttu.Fatih gibi bir çok osmanlı sultanlarının bir kaç dil bildiğide unutulmamalıdır.
Üçüncü gün Süleymaniye Camiindeydik.Caminin aküstük bir özelliği vardı.Yanlarda öğrencilerin ders göreceği odalar ve kütüphaneler bulunmaktaydı.Bir çok cami gibi Süleymaniyede İstanbula nazır bir mevkiye kurulmuş.Adeta yukarıdan aşağıyı koruyan bir siyanet meleği gibi idi.
Genelde evliyalar ve manevi türbe,cami gibi mekanlar yukarı ve yüksek yerlere,sultanlar ise şehirlere ve aşağılara kurulurlar.
Fatih camii ve çevresi tıpkı Eyüb Sultan ve çevresi gibi manevi atmosfer ile kaplanmıştı.İnsanları,çarşısı,pazarı,ucuzluğu,çocuklarıyla bambaşka bir yeri hatırlatıyordu.Bu iki maddi ve manevi sultanlar,saltanatlarını burada dahi sürdürüyorlardı.
Dördüncü günde olduğu gibi aslında her akşam Sultan Ahmet camiindeydik.Yerliden çok,yabancılar vardı.Bu arada başta Diyanet İşleri Başkanlığına ve Kültür Bakanlığına tavsiye ve teklifim şudur:
Hergün burayı yüzlerce değişik devletlerden gelen turistler ziyaret etmektedir.Sultan Ahmet Camiinin ve Ayasofyanın çevresine 20 kadar dinimizi ve kültürümüzü bilen,ehil rehber ve tebliği görevlileri yerleştirmelidir.Bir kısmı sadece turistlere kültürümüzü anlatırken,diğer bir kısmıda sadece İslam dini hakkında onlara islamı anlatmalıdırlar.
Dünyada eşsiz yazma eserlerin ve kaynakların bulunduğu yer olan Süleymaniye Kütüphanesine gitmemek elbette en büyük eksiklik olurdu.
Değerli Kütüphane Müdür Yardımcısı Emir Eş Beyin bir saati aşkın gezdirip bilgi vermesi,ayrı bir aydınlatıcı,geçmişimizi hatırlayıp yadetmeye vesile oldu.Bu arada kaynanasından da bir hatıra anlatmadan edemedi.Bende kendilerine bunu anlatacağımı söyleyip izin aldım.Başına bir şey gelirse,kendisine aiddir.
-Emir Bey jest olsun diye bir gün kaynanasını kütüphaneye getirip gezdirmeye başlar.Etrafa,kemerlere bakar kaynanası birşeyler anlamayıp,bir mana vermek için kısa yoldan alışılmış bir mana vermeye çalışır.Burada kemerler olduğuna göre,buranın cami olması gerekir.Ve kitap fişlerinin saklandığı çekmeceleride göstererek,bunlarda ayakkabılık olsa gerek,der.
Hali,Halimize ne kadar da benziyor değil mi?Kızım sana söylüyorum,gelinim sen işit.Tüm gelinlere buradan duyurulur..
Osmanlıda alimlerin ders verdikleri yerin kapılarının düşük olduğu her yerde görülmektedir.Sebebi ise,padişahdan gedaya kadar herkes huzura girdiğinde eğilip edeble girmektedir…
Yere Batan Sarnıcı,basit bir su deposu değildi.Tam bir sanat ve dev bir sanatla estetiğin birleştiği bir yer idi.
Gerek dahilde gerekse hariç de İslâmın ilk fütuhatı,dışa açılması Hz. Ömer’in eliyle olmuştur.İslâmiyetin önünde bulunan iki engelden biri;Sâsani yani İran, diğeri ise,Bizans. İki süper devlet.
İran Hz. Ömer’in komutan tayin ettiği Sa’d ibni Ebi Vakkas’ın eliyle tarumar edildi. Şimdi ise sırada Bizans vardı. İki yüz yıl süren haçlı ordusu İslam ordusunun çıkışını engelleyemedi.
Bu çıkış Anadolunun kapılarının Alparslan tarafından Malazgirtte Romen Diyojene karşı 1071’de açılmasıyla başladı. 1077’de Anadolu Selçuklu Devleti Süleyman Şah tarafından kurulmuş oldu.
1453’de zirveye ulaşıldı. İçten çöken köhne Bizansın surlarının yıkımı yedinci Sultan Fatihe müyesser olacaktı. Zira onu şanlı nebi müjdelemişti.
“Kostantiniyye (İstanbul) elbette fethedilecektir. Onu fetheden kumandan ne güzel kumandan,onu fetheden asker ne güzel askerdir.”[1]
Madem o zat Aleyhis- Salatu Vesselam haber vermiş o halde haktır ve olacaktır. Bu müjdedir ki;ümmeti onun sevdası ve aşkıyla yakmış ve fethi müyesser kılmıştır.
Âyette Rabbimiz:”Celalime kasem ederim ki,Sebe’ için meskenlerinde hakikaten bir ayet vardı. Sağ ve solda iki cennet,yeyin diye;Rabbınızın rızkından da ona şükredin,ne güzel;HOŞ BİR BELDE,Ğafur bir Rab.”[2]
“İttifakatı bediâdandır (açıkça ittifak edilmiş)- Beldetün Tayyibetün- Lafzı Ebced hesabıyla İstanbulun fethine tarih düşmüştür. (H. 857,M.1453) Molla Cami merhumun bir hediyyesi olmak üzere ma’ruftur.”[3]
Ebced hesabı;İslâmdan önce de uygulanan harflere verilen rakamsal değerlerle önemli tarih düşme işlemi.Kur’an-ı Kerim-de bizzat Fatih’in bulduğu;ÂHİRÛN [4]âyetinin ebcedle İstanbulun fethine işaret etmektedir.
Diğer işaretler ise:
“Kâfire Kıyamet”
“Talibi Mehmet Efendinin;Zihi Avnullah alındı Stanbul”
“Surûri mecmuasında;-Ehli din İstanbulu aldı cidal-ü cenk ile”
“Tarih-i Urfi-den;Yazmışlar gerçi anı evvelûn
Fethinin tarihi oldu ahirûn.”
“Avn-ı Halık”(Allah’ın yardımı)ifadeleri Ebced hesabıyla 857-1453’e tekabul etmektedir.
Menakıb-ı Akşemseddin’de:”Ol fethi Hakani BELDETÜN TAYYİBETÜN hurufi işareti muktezası 857 (1453) tarihinde vaki’ oldu. Ol hayn (zaman) de Sultan Mehmed gayet şad oldu. Hiçbir zaman böyle sevinmemiştir.
-Bu ferah ki;bende görürsüz;yalnız bu kal’a fethine değildir. Akşemseddin gibi aziz benim zamanımda olduğuna sevinirim,dedi.”[5]
O Fatih‘ki;sanki olgun ve ehil olarak dünya ya gelmiş de,dünyanın vefasız hamlığı onu da doğuştan ham kılmıştı.
İşte bu zat;ilk asaletine,benliğine ve istidat ve kabiliyetine Akşemseddin’in şefkatli elleriyle yoğrulup pişirilirken,Molla Gürani’nin acımasız,ateşin dehasıyla,onun fırınında,terbiye edilerek yanıyor,yandırılıyordu.
O ham idi,pişti ve de yandı. Birinin Cemal sıfatında pişerken,öbürünün Celal sıfatında yanmakta idi. O ise;hem Cemal’e,hem de Celal’e sahib bir Sultan idi. Mü’minlere karşı Cemal’li,kâfirlere karşı Celal’li idi.
Hacı Bayramı Velinin talebesi olan bu ak şeyh nasihatlarıyla onu teşci etti. Nitekim kuşatma esnasında üçü Cenevizlilere,biri de imparatora ait dört yüklü geminin gelişi askerleri ve Çandarlı Halil Paşa gibi zatları savaşa devam edilmemesi yönünde karar vermeye sebeb oldu.
İşte bu durumda Ak Hoca tarihi rolünü,savaşın seyrini değiştirecek olan konuşmasını sultana bildirerek[6] onları ümitsizlikten,gevşemeden,rahatlıktan kurtarıp şevke getirdi.
Bu ferah,şevk,azim ve gayrettir ki;bizleri on bir defa (bir rivayete göre 27 sefer teşebbüse) o fethe sevk etmiştir.On bir defa gelmişiz. İlki 655 yılında Hz. Osman zamanında ve diğerleri tarihlerine göre;668,673,715,781,1391,1395,1400,1412,1422,1453.[7] Bu yıllarda o müjdeye mazhar olmaya çalışılmış,21 yaşındaki genç padişaha müyesser olmuştur.
Merhum Zübeyir Gündüzalp,fethi temsil eden bir resimde genç sultanımızın 55-60 yaşlarında gösterildiğine işaretle Rüştü Tafral beye:
“Kardeşim,Fatih İstanbulu 21 yaşında fethetti. İleri yaşlarda bir yeri fetheden kumandan çoktur. Ama,İstanbulun fethi gibi zorlu bir işi bu yaşta başarabilen görülmemiştir.
Bu bir hata değil,parmak karıştırılmış.”demiştir. Basirane bir teşhis…
Hz. Ebu Eyyubel Ensari rasulullahdan işittiği:”Kostantiniyye’de kal’anın yanında bir racul-i salih (salih bir kişi) defnolunacaktır.” hakikatı Eba Eyyubel Ensari’de 668 yılındaki seferde tecelli eder. İstanbulluya manevi mesned ve nefes olur. Bu zatın düzlenmiş olan kabrini de manevi keşfiyle Fatih bulur,keşfeder. İstanbul’u keşfettiği gibi…
Şair Arif Nihat Asya,İstanbulun fethine bir çok şiirle tarih düşer.[8]
Fatih-in babası Sultan Murad Han’da İstanbulu almaya isteklidir. Ancak bunun kendisine müyesser olup-olmayacağını büyük veli Hacı Bayram-ı Veli Hazretlerine sorar. Aldığı cevap-Hayır-dır. Bu kendisini üzerken:”Fetih şu çocuğa müyesser olacaktır.” Şu ak oğlanla (Akşemseddin) beraber…Fatihi işaret eden ifadesi baba sultanı sevindirir.
Böyle müjdeli müjdeye mazhar olan bu zat artık kişilik ve şahsiyyet bakımından gelişir. Hocası Akşemseddin tarafından yetiştirilir ve geliştirilir.
Bizans elçisine söylediği sözde kişiliği zahirdir:”Benim kudretimin yettiği yerlere sizin imparatorunuzun ümit ve emeli bile yetişemez.”
Bir yandan manevi ilimlerle temeli kurarken,diğer yandan da manevi ilimlerle onu tezyin ve techiz eder. Devamlı düşünen ve çalışan bir şahsiyyet. Küçük şeyler alemine yol bulup da giremez. Derin düşünce,ulvi ve buudlu bir hedef. Dar sahanın adamı onu ihata etmekten mahrumdur,acizdir.
O maddi ve manevi sahada mimardır. Avni mahlasıyla yazdığı şiirinde:
“Hüner bir şehir bünyâd eylemektir.
Reâya kalbin âbad eylemektir.”
Yahya Kemal’de:”Fetih’den sonra İstanbulun imarı hemen başladı. O devirde harb ne kadar sürekli olmuşsa,imarda o kadar sürekli olmuştur.”[9]
Bu ilim ve deha sahibi zat,hocalarına gereken hürmet ve saygıyı gösterip kusur etmez,büyüklüğünü burada da gösterir.
Fetihden önce tebdili kıyafet yapıp bir sabah çarşıya çıkar. Birkaç şey almak için bir bakkala girdiğinde,bakkal kendisine birisini verip,diğerlerini vermez. Sebebini sorduğunda,aldığı cevap gayet manidardır:
“Efendim,ben siftah yaptım. Komşum daha yapmadı. Aynı kalitede onda da vardır.”
Bir yandan şaşkınlık,diğer yandan memnuniyet kaplamıştır Sultanı. Diğer esnafta da aynı durumla karşılaşan Fatih,böyle birbirine karşı emniyet ve hakperestlik içerisinde bulunan halka sahib olduktan sonra,İstanbulun kendisine nasib olacağını,Allah’ın yardımıyla dünyanın fethinin dahi kendisine müyesser olacağına kanaat getirir. Bu inançla.”Ya ben Bizansı alırım,yahut Bizans beni alır.”demiştir.
6-Nisan’da başlayıp 29 Mayıs’a kadar devam eden muhasara zaferle,fetihle neticelenmiştir.
Dukas der:”Keyahsar,denizde köprü yaparak karada yürür gibi bu köprü üstünden bu kadar asker geçirdi. Bu yeni makedonyalı (yani padişah,Fatih) ve bana kalırsa neslinin en büyük padişahı olan Mehmed,karayı denize tahvil etti. Ve dalgalar yerine gemileri dağların tepesinden geçirdi. Binaenaleyh bu,Keyahsar’ı da geçti.”[10]
Maddi fatihle manevi fatih Akşemsedddin’in birbirini tamamlaması,şifreyi açmış,İstanbul fethedilmiştir.
Umum Osmanlı Sultanları gibi o da Şer’i şerifle amel etmiş,adaletten ayrılmamıştır. İşin içinde kendi şahsı tehlike de olsa bile…
“Meşhur İslam seyyahı ve tarihçisi Evliya Çelebi,Seyahatnamesinde şöyle der:”İlk İstanbul kadısı (Hakimi) olan Hızır Bey Çelebi’nin huzurunda,Haşmetli Padişah Fatih ile bir rum mimarı arasında şöyle bir muhakeme cereyan eder:Büyük bir abidenin inşasında kullanılacak iki mermer sütunu Fatih,bir rum mimarına teslim eder. Mimar’da Fatih’in arzusunun hilafına olarak,bu sütunları üçer arşın kesip kısaltır. Fatih,cezâen,Rum mimarının elini kestirir. Rum mimarı da,Fatih aleyhine dava açar. Bunun üzerine mahkemeye celb edilen büyük padişah,baş köşeye geçmek istemiş.Birdenbire,hakimin şu ihtarıyla karşılaşmış:
-Oturma beyim! Hasmınla mürafaa-i şer’i olacaksın;ayakta beraber dur!
Hızır bey çelebi;bu koca şanlı Padişah-ı maznun-a,haksız el kestirdiği için,kendisinin de kısasa tabi olduğunu ve elinin kesileceğinin bildirir.
Fakat,mimar kısası istemediği için,büyük Fatih,günde on altun tazminata mahkum olur ve hatta kısastan kurtulduğu için,bu tazminatı kendiliğinden yirmi altuna çıkarır.”[11]
Adaletinde de isbat edildiği gibi;elini kestirdiği kişi,azatlı köle Sinan Atik’tir. Hükümden sonra Fatih çıkardığı demir sopayı Kadıya göstererek:-Eğer sen Allah’ın hükmünü uygulamayıp,elimi kesmeye beni mahkum etmeseydin bununla senin başını paramparça ederdim.”
Kadı Hızır’da,sakladığı kama gibi şeyi çıkararak:-Sende benim hükmümü kabul etmeseydin,bende bununla seni delik-deşik ederdim.”der. İşte adalet.
Adil olduğunun diğer bir misali de;Fatih Kanunnamesin de:”Ve her kimesneye evladımdan saltanat müyesser ola,karındaşların nizamı alem için katletmek münasiptir. Ekseri ulema dahi tecviz etmiştir.(caiz görmüştür.) Anınla amil olalar.”[12]
Buradaki ifade bir Emir olmayıp,müsaadedir. Her halukârda değil,ağır şart olan alemin nizamı,yüzlerce kanın akmaması söz konusu olduğunda geçerlidir. Ekseriyetin içtihat ve Şura kararı olduğundan isabetli karar olsa iki pay,isabetsiz olsa yine de günah değil,bir pay alır.
Fatih’in ölümü hakkında ise;Bir çok defa kendisine su-i kasd yapılan padişah hepsinden kurtulmuştur. Bunu dıştan yapamayacağını anlayan düşman içten yapmaya koyulmuştur. (Her fitnenin içinde olduğu gibi) Bir yahudi doktoru ihtida etmiş (müslüman olmuş) görünerek padişahın doktorluğunu yapar. Son sefere çıktığında bir hafta içinde tesirini gösterecek bir zehir zerk ederek yavaş yavaş vücuda yayılmasını sağlar ve zehirler.
“1481’de Fatih vefat ettiği zaman dünya haritası değişmişti. İki imparatorluk (Doğu Roma ve Trabzon), 4 krallık (Kırım,Karaman,Bosna,Sırbistan),”Prenslik ve Dukalık olmak üzere toplam 17 devlet fethedilmişti.”[13]
Arkadaşımız Fatih İslam Rumeli Hisarını tahassürle seyrederken,maziye dalarak beş yüz küsur yıllık zamanın tefekkürünün mahsulü olarak:
“ RUMELİ HİSARI
Boğaz içinin en güzel yerine inşa edilmiş olan Rumeli hisarı,görülmeye,gezilmeye değer tarihi ve turistik beldelerimizden birisidir.
Bu tarihi ecdad yadigarı eseri her ziyaret edişim de,gönlüm sevinçle dolar. Eğer üzerimde karamsarlık bulutları varsa,yerini aydınlık yarınların saadetlerine bırakır.
Avrupa’dan Asya’ya bakan,hala dimdik ayakta duran,her sene binlerce turistin hayranlıkla seyrettiği,gezip gördüğü Rumeli hisarı,çağ açıp çağ kapayan,tarihe altın yaldızlı harflerle ismini yazdıran Sultan Fatih tarafından Anadolu hisarı karşısında boğazdan geçişleri kontrol altında tutmak ve İstanbul’un fethini kolaylaştırmak için yapıldığını sanırım,bilmeyenimiz yoktur.
Hisarın inşasına 24 Nisan 1452 tarihinde başlanmış,28 Ağustos’ta 4 ay 19 günlük gibi kısa bir zamanda bitirilmiştir.
Her karış toprağı şehit kanlarıyla sulanmış şehitler yatağı,Gazi erenler diyarı şu güzel vatanımızın bir şirin yeri olan bu eseri sonbahar mevsiminin bitmek üzere olup ta kışa kucak açacağı günlerden bir gün ziyaret ettim.
Karşımda heybetli duruşuyla hisar hayalen:”Hoş geldin Fatih’in torunu” dediğini hissettim. Hayranlıkla seyrederek,ağır adımlarla surların merdivenlerinden çıkarak bir burcun üstüne oturdum.
Alt tarafta boğaz masmavi akıyor. Sağ tarafta ömürlerini tamamlayıp berzah aleminde uykuya dalanların toplandığı mezaristan,arkada güzel yapılı evler,karşı kıyıda el sallayan Anadolu hisarını uzun uzun seyrettim. Tarihin engin sayfalarına daldım. Kendimi bir anda hisarın yapıldığı an da buldum. “Esselamu Aleyküm Gazi erenler”diyerek selam verdim. “Aleyküm Selam İstikbalin Vefasız Evladı” dediklerini duydum.Sırtında taş taşıyan Gazi erenleri hummalı bir faaliyet içerisinde gördüm. Onları hayranlıkla sevgi ve saygı ile seyrettim. Atiden sizlere kucak dolusu sevgiler getirdim,diyecek oldum,içimden su taşıyıp her birine içirmek geçti. Büsbütün düşüncede kaldı.
Sonra bir tanesi yüksekçe bir yere çıkıp ezan okumaya başladı. Çalışmayı bırakıp namaz için saf saf dizildiler. Heybetli nur yüzlü bir piri fani imam oldu. Gür sesle:”Allah-u Ekber”diyerek tekbir aldı. Birden hareketlendim. Koşup deniz kenarından abdest aldım. Onlara katıldım. Huzur içinde rabbime yöneldim. Sonra sağa sola selam verip namazı bitirince tekrar bir ezan okunmaya başlandı. Ayıldım bu ses 20 asrın İstanbul’undan arşa yükselen öğle ezanıydı. Oturduğum yerden kalkarak etrafı gezmeye devam ettim.
Hisarın orta yerinde Bizans sarnıcı,onun üzerinde 15. yüz yılda inşa edilmiş şimdi sadece yıkık minaresi ayakta duran mescidin kalıntıları duruyor. Düz bir alanda Bizanslıların Halice gerdiği zincirin parçası,çeşitli padişahlardan kalma dökme demir toplar sergilenmiş. Hisarın planı mimar Muslihiddin Ağa tarafından Fatih’in nezaretinde çizilmiş. Kapalı alanı:” 30.000 m-2 hisarda üçü büyük toplam 17 kule mevcut. En büyük kulenin yapımı Halil Paşaya verilmiş. Yüksekliği 33-m. Güney batıdaki kulenin yapımı Zağnos Paşaya verilmiş. Yüksekliği 27-m. Kuzey batıdaki Saruca kulesi ise 28-m.
Bu kıymetli eseri meydana getiren şenlı ecdadımı rahmetle anıyor,onlara layık evlat olmaya azmedici hisardan çıkıyorum.” FETİH SEMBOLÜ AYASOFYA
İstanbulun ve fethin tacıdır Ayasofya…[14] Maddesi Bizans-Roma imparatorunun eseri olan bu şaheser,Fatih’in maddi ve manevi fethiyle hüzünden kurtulmuş,öz benliğine içinde ibadet edilip,kiliseden camiye çevrilince fethin sembolünü en güzel bir şekilde sembolize etmiştir.
Ancak bu gün Ayasofya hüzünlüdür. Çünkü madden ve manen işgal edilmiş. öz benliğini kaybetmiştir. Biricik evladını kaybeden bağrı yanık anne gibi,Ayasofya’da cemaatını kaybetmiş. Sakın cemaat Ayasofya’yı ve kendisini ve kimliğini kaybetmiş olmasın?
O halde onun fethinden evvel bizlerin ve kalblerimizin fethi gerek. O fethe bir Fatih,o Fatih’e Fatih’ler doğuracak bir değil bir çok analar gerek. İşte Ayasofya böyle bir anaya ve evlada muhtaçtır. Fatihini beklemektedir.
Asırlardır beklemişti. Yine mi aynı hüzün sürecek? Ne kadar? Ne zamana kadar?
Fetih evvela kalblerde olur,sonra beldeler fethedilir. Zira o haşmetli Padişah İstanbul’a girerken ğayrı müslimlerce kendisine atılan güllerle karşılandı. Demek onların kalblerini fethetmişti.
Şimdi ise Bizans’dan önce kendimiz fethe muhtacız. Bizleri iman-inanç-ibadet yönünden fethedecek bir Fatih’e ihtiyacımız var. İstanbul ve Alem-i İslam ikinci fethi ve Fatih’i beklemektedir. Küfür,sefahet ve gaflet bacaları sarmış,alevler göklere kadar yükselmede. Alem bir Fatih’e;çöldeki insanın suya harareti,ihtiyaç ve iştiyakından fazla muhtaçtır.
Fatih’in hocası Akşemseddin’in ifadesiyle:”Evvela İstanbulu Sultan Mehmed Han fetheyler, sonra Beni Asfar alır. Beni Asfar elinden Mehdi yine fetheyler.”
Bu meyanda bir çok Hadis zikredilmekte ve rivayetler yapılmaktadır. Mesela:”Allah Kostantiniyyeyi çok sevdiği dostlarının ehline fethedecek.”,”Mehdi Kostantiniyyeyi ve Deylem dağlarını da fetheder.”,”Mehdi maiyyetindeki kuvvetlerle birlikte Roma’yı Kostantiniyyeyi ve Altın Kiliseyi fethetmek için yola çıkar.”[15]
İstanbul ve Ayasofya zahiren bizim,fakat hakikatta Bizans ve beni asfar tarafından kapısına kilit vurulmuş. Ancak ondan evvel kalblerimiz kilitlenmiş,mühürlenmiş.
Ayasofyadan ziyade bizim kilitlerimizi açacak ve kıracak zata muhtacız.
Beş yüz senedir yatan ehli iman –önceki gibi- toprak altında kendi kabuğunu ve toprağı çıkıp neşvü nema zamanını beklemektedir. Namık Kemal’in Magosa zindanlarına sürülürken söylediği gibi:
Merkez-i hâke atsalar bizi
Küre-i arzı patlatır,çıkarız.
İman cihetinde yapılacak bir inkilab,bütün kapalı kapıları açacaktır. Ayasofya yı da… Bu millet illet ve zilletten iman ve Kur’an-ın sabahında kurtulacaktır.
Lanetlemek,rahmetten mahrumiyettir. İşte mahrumiyetimizin bir sırrı da bunda ve buradadır.
O Fatih ki;miras yedi evlatlarının halini keşfetmiş olacak ki;vakfiyesinde der:”Benim bu camiimi camilikten çıkaranlar,Allah’ın,meleklerin ve bütün müslümanların lanetine uğrasınlar.”
Onlar hiçbir zaman hafiflemeyen azab içinde bulunsunlar. Yüzlerine bakan ve kendilerine şefaat eden hiçbir kimse bulunmasın.”demiştir. İşte bizim de hal-i pür-melalimiz. Dökülmüş,azab içinde kıvranmakta,rahmetten mahrum,yüzümüze bile bakılmamakta…
Aksi takdirde başlanılan noktaya geri dönülmüş ve hristiyan emeli tahakkuk etmiş olacaktır. Nitekim 2-Ocak-1918’de İngiliz Dış işleri bakanı Lord Gürzon emelini kusar:”İstanbul,özellikle doğu dünyasının kozmopolit ve uluslar arası bir şehridir. Ayasofya’ki,900 yıl önce bir hristiyan kilisesi idi,elbette eski durumuna getirilecektir.”[17]
Biz böyle kararlımıyız? Sakın getirilmiş olmasın? Nisbeten sakin ve hırçın olmamalarının,çeşitli siyasi entrikalarla bizi bağlamalarının kilit noktası Ayasofya olmasın? Laikliğin,Atatürkçülüğün,İnsan haklarının,kısacası inkilabların ve ihtilallerin odaklandığı nokta olmasın Ayasofya?
Ayasofya 1925-50 arasında sürecek olan 25 yıllık bir karanlığın,tek partili despot bir idarenin mağdur ve maznunlarındandır.
Avukat Emin Akyüz o devri şöyle anlatır:”Yakın geçmişimize bakıp hafızalarımızı yokladığımızda,Ayasofya’nın cami iken müze haline getirilişi,laikliğin vicdan hürriyyeti üzerinde baskıyı tecviz eden bir manada anlaşılmaya başlandığı ve yer yer bu istikamette tatbikatın görüldüğü zamana tesadüf eder. O zaman ki,bu memlekette bir çok secde edilen yerler şu veya bu bahane ile yıktırılmış ve bir çokları da depo,ardiye vesaire gibi hizmetlere tahsisine müsaade olunmuştur. 14 Mayıs demokrasi inkilabından sonra,depo ve ardiye iken cami haline iade edilmiş bir çok emsalinin bulunduğunu hepimiz bilmekteyiz.”[18]
Fransızların işgalinde Ayasofya’ya girmelerini engellemek üzere Türk kumandanı Binbaşı Tevfik Bey;onlara makinalılarla karşılık vereceğini,buda yetmezse,tahrib kalıblarıyla mabedi havaya uçuracağını ve böylece emellerine ulaşamayacaklarını söylemesi,Fransız taburunun geri çekilmesi için yeter.
Şimdi ise manen işgal ettirmişiz. Oda tıpış tıpış. Hem de ellerimizle…
Yıl 24-11-1934 Atatürk’ün emriyle fethin sembolü Ayasofya müzeye çevrilir. Prof. Semavi Eyice şöyle der:”Whitte More’nin idaresindeki çalışmalar sürerken 1934’de Atatürk bir akşam sofrasında Ayasofya’nın müze haline getirilmesi düşüncesini ortaya atmıştır.”[19]
Alman bile ibadete kapatılma kararına ve verilen rapora karşı çıkarken;14 birinci teşrin 1934 tarihli New York Taimes’de yapılan küstahça teklif tutar.
“… Doğunun olduğu kadar Batının da duygularını canlandıran bu büyük saygı sembolü şimdi yeni bir değişikliğe hazırlanıyor.
Ayasofya bir hristiyan kilisesi olarak kurulmuştu. Sonradan bir müslüman camii oldu. Modern düşünceli Türkiye onun en ünlü müzesi yapmayı tasarladı. Müslümanların duvarlara vurdukları badanalar altında 500 yıl gizli kalan Bizans mozayıklarını şimdi usta eller temizleyip ortaya çıkarıyor.
… Son zamanlarda bu büyük camide tapanları gören kimseler bunlardan çoğunun ihtiyar olduklarını söylüyorlar.Batı ülkelerinin kılığına girmiş olan genç Türk,tapınmağa gitmeden önce,herkesin karşısında ağzını çalkalamayı ve ayaklarını yıkamayı doğru bulmuyor.Temizlik kanunlarını başka yoldan gözetmek çaresini bulmuştur. Kemal Kur’an-ı istihfafla yere atmış,kendi heykelini diktirmiş,fesi ortadan kaldırmış ve kadınların yüzlerindeki peçeyi yırtmıştır. Sultanların sarayı olan yıldız köşkü bugün bir müzedir. O halde Sultanın camii’de niçin bir müze olmasın?”[20]
Bizde şunu teklif ediyoruz ki;Kim ve hangi parti olursa olsun,eğer milletin kalbinde tahta kurmak ve ayakta durmak istiyorsa Ayasofya’yı ibadete açmalıdır.
Nitekim Bediüzzaman Hazretleri de Demokrat Partinin,muarızlarının devirmek istemeleri tehlikesine karşı çare olarak Ayasofya’nın ibadete açılmasını tavsiye ile ikazda bulunur.[21]
Merhum avukat Bekir Berk,uzun yıllar Bediüzzaman’ın avukatlığını yapan bu zatın;maznun ve avukat olarak yaptığı ilk müdafaa Ayasofya müdafaasıdır. Eserinde[22] yaptığı müdaafa’da özetle:
“Mevlâna Ebul Kelamın İngiliz hakimlerine söylediği:”Hakim kuvvetler tuğyan ederek hürriyet ve hakka karşı tecavüz silahlarını kaldırdıkça,mahkemeler hükümetin elinde musahhar birer alet olur. Ve hükumet bunlarla kimi mahvetmek istiyorsa onları imha eder,bu tarihi bir hakikattır.
… Tarih gösteriyor ki,mahkeme salonları harp meydanlarından sonra en müthiş mezalim sahnesidir.
… Suçumuz nedir? 15-Nisan-1952 tarihli:”Kominizme karşı mücadele”dergisinde neşrettiğimiz:”Başbakan Adnan Menderese açık mektup”başlıklı yazımızda Ayasofya’nın camiye çevrilmesini istedik. Bunu ne için istedik? Şu sebeblerle:Ayasofya İstanbulu fetheden büyük Fatih’in fetih sembolüdür. Ayasofya’nın camiye çevrilmesi milletin isteğidir..ve milli iradeye uymak hükumetin borcudur. Ayasofya’nın camilikten çıkarılması Türk tarihine hürmetsizliktir. Aynı zamanda laikliğe aykırıdır. Bütün müslümanların ruhunu ve bu arada Fatih’in ruhunu muazzeb ve milli vicdanı rencide etmektedir. Ve nihayet düzeltilmesi gereken haksız bir harekettir,kanaatindeyiz.
… Ayasofya’nın cami olmasını Türk ve dünya tarihinde dönüm noktası sayarak bunun bozulmasını tarihe karşı bir hürmetsizlik olarak üzüntü ile karşılıyoruz. Bu hususta İsmail Danişmend’den şu satırları nakledelim. Eski Türk ordusunun asırlar boyunca muntazaman riayet ettiği milli ve tarihi bir an’ane vardır. Fethedilen şehirlerin en büyük kilisesi camiye tahvil edilir ve bu cami feth ve zabt abidesi sayılır. Umumiyetle bunlara “FETHİYE” yahut “KİLİSE CAMİİ” denilir ve bazen de,Ayasofya’da olduğu gibi eski ismi kasden ibka edilir. Bu gibi camiler eski Türk şevket ve kudretinin milli ve dini timsalleridir. “Ayasofya’nın cami kalması bizce işte bu sebeble muazzez bir gayedir.”
Ve diğer maznun,gerçekten cesareti ile Serden geçtiliğini gösteren Osman Yüksel Serdengeçti’yi mahkemeye verilmesine sebeb olan makalesinin bir bölümünde:”
“Fethin,Fatih’in mabedinden kitabı mübini,bu ulu dini kaldıran kim? Dinimize imanımıza saldıran kim?
“Asırlık surların arkasından,köhne Bizans’ı hortlatmak isteyen eller kimin eli,bunu söyleyenler kimin dili,Ayasofya’yı puthane yapan hangi delidir?
“Elleri kurusun,dilleri kurusun… Ayasofya,Ayasofya! Seni bu hale koyan kim? Seni çırılçıplak soyan kim?”
Eğer bu kanuni müdafaayı ve haklı bedduayı haklı çıkartacak bir sebeb varsa izah edilsin. Yoksa tüm meleklerin,insanların,cinlerin laneti onun üzerine olsun.
Ayasofya gülünden kimler demet yapmamışki… Ali Ulvi Kurucu,Cahid Öney,H.Tevfik Paksu,Mehmet Kayalar,Arif Nihat Asya gibiler bu demetlerden bir “Hüzün Demeti”dermiş ve oluşturmuşlar.
Hüznün hüznümüzdür Ey Ayasofya…
“Ayasofya camisinin müze yapılması öyle gelişigüzel bir teşebbüs değildir. Uzun uzadıya düşünülmüş,tertiplenmiş mühim bir hadisedir. Bu hususta Erkan-ı Harbiye arşivlerinde mühim bir rapor vardır. Mutevefin Bulgaristanlı avukat Halil Bey,bu hadisenin mahiyetini,buna takaddüm eden teşebbüsleri bu raporda uzun uzadıya izah etmiştir.
Halil Bey’in raporuna göre Ayasofya Camii’nin camilikten çıkarılıp müzeye tahvili o zaman ‘Bizans Asarını İhyası’ kongresinde kararlaştırılmıştır. (Kongrede minarelerin de yıkılması kararlaştırılmış,fakat buna cesaret edememişler.)[23]Bir çok misyonerin iştirak ettiği bu kongreye Halk Partisi’nin diktatörlüğü devrinde buradan da bir milletvekili murahhas olarak gönderilmişti. Bu zat el’an sağdır,şimdi kendini gizlemektedir. Bu eski milletvekili kongrenin kararını buraya getirmiş,ondan sonra cami,camilikten çıkartılmış ve müze yapılmıştır.
Türk Milliyetçiler Derneği Ankara Erkan-ı Harbiye arşivlerinde bu raporun bir suretini isteseler de kendilerine verilirse Bulgaristan’da teşekkül eden mezkur Bizans Asarını İhya Kongresi’nde verilen kararların esasına muttali olurlar.
Şunu da hatırlatalım ki,Ayasofya Camii,camilikten çıkarılıp müze yapıldığı zaman,dünyanın hiçbir yerinde misli ve naziri olmayan o muazzam levhalar,Allah,Muhammed ve Ashab-ı Kiram levhaları yerlerinden indirilmiş,camiden çıkarılıp kenar köşe bir yere atılmaya karar verilmişti. Fakat levhaların kapılardan çıkmaması çok canlarını sıkmıştır. Bazıları levhaların parçalanarak dışarı çıkarılmasını ileri sürmüşlerse de,müslümanlara hançer sokacak kadar ağır olan bu harekete cesaret edememişlerdir. Bu nadide levhaları caminin içinde bir kenara atmışlardır.
Allah,Muhammed,Ashab-ı Kiram isimlerini ihtiva eden bu levhalar toz toprak içinde caminin bir kenarına atılmış oldukları sırada,levhaların arkasında kalan Bizans döneminin putları,haçları,resimleri meydana çıkarılıyor. Bu suretle Bulgaristan’da toplanan kongrenin kararı veçhile Bizans Asarı yeniden ihya ediliyordu.”[24]
Celal Bayar’ın Atatük’le arasında gizli olarak geçen olayı daha sonra ifşa eden Bayar;Ayasofya’nın Balkan Paktına kabul edilebilmemiz için Yanan Başbakanının Atina’da kendisini karşıladığında söylediği söz ki;Anadolu macerasının unutulmadığını üzgü olarak ifade ederek;”Kamuoyunu memnun edecek bir ortam doğsa,belki bundan yararlanıp bir şeyler yapılabilir.”
Bu durumu Atatürke anlatan Bayar,taviz istediklerini söyleyince Atatürk’de:”Az önce,Vakıflar umum müdürü buradaydı. Ayasofya camiini tamir edecek para bulamıyorlar. Bugünkü hali ile de harab ve bakımsız! Hatta mezbelelik.. Ayasofyayı müze yapsak,hem harabiyetten kurtarsak,hem yunanlılara bir jest yapsak,Balkan Paktını kurtarabilir miyiz?”Öyleyse yapalım”dedi ve Ayasofya camii,böylece müze haline dönüştü.
Bayar daha sonraki Cumhurbaşkanı olduğu dönemlerde tekrar camiye çevir meyi düşündüğünü ancak –Ticani- ve Ahmet Emin Yalman- olaylarının ve devam eden dünyadaki olaylarında engel olduğunu söyleyerek kaldığını ifade eder.[25]
Tarihi eskilere dayanıp,kutsallığını her zaman koruyan Ayasofya,bu sefer İslamın sembollüğünü yitirmiş,hüzünlü hallere sahne olmuştur.
-Amerikalı Papaz Virgil Gheorghiu tarafından kaleme alınan ve “Yeni gazete” de yayınlanan yazıda:”…. Atatürk büyük kiliseye (Ayasofya-ya) Athenagoras’ın restorasyon için gerekli parayı bulması şartıyla hürriyyetini vermeyi,burasını müze haline getirmeyi kabul etti ve Athenagoras,Amerikalıları bu mukaddes binanın restore edilmesi için gerekli olan milyonlarca dolar parayı ödemek hususunda ikna etti….”[26]
Ayasofya’nın puthane olamayacağını söyliyen Bediüzzaman’a Selahaddin Çelebi düşüncelerini sorduğunda:”Keçeli,keçeli. diye güldükten sonra ciddileşerek:”Ayasofya hristiyanlığın İslâmiyete devir ve tesliminin bir abidesidir. Bunu için,kilise iken,cami olmuştur. Elbette tekrar camiye çevrilecektir.”dedi.[27]
Büyük bir hastalığa yakalanan kral’ın hayatı,çocuğun birinin kanında imiş. Yoksa kral ölecekmiş. Çocuğun babasına haber göndererek durum arz edilir. Çocuğun kendilerine teslim edilmesi istenir. Bu duruma baba müsaade eder ve oğlunu onlara teslim eder. Bu konuda işin meşru olması için hakim gerekli hukuki işlemi yapıp,çocuğun öldürülmesine karar verilir. Artık çocuk öldürülecektir.
Bu durum çocuğa haber verildiğinde,çocuk gülmeye başlar. Şaşıran bu insanlar,ağlaması gerekirken-neden güldüğünün sebebini sorduklarında çocuk cevaben şöyle der:”Başımızdaki kral bizi korumakla görevli iken,kanımı istiyor. Sahibim olan babam da beni eliyle onlara teslim ediyor. Adaletin temsilcisi olan hakimde benim öldürülmeme hükmediyor. Böyle bir duruma ağlamak değil,gülmek ve şaşmak gerekir.
Aynen Ayasofya’nın başına gelen de bu çocuğun başına gelenle bir benzerlik arz etmektedir. Bulgaristan karar alıyor ve bizimkilerde onaylayıp resmileştiriyor.
Yani hristiyanlık alemi bunu istiyor. Bizimkiler teslim ediyor. Adalet de buna kanuni bir kılıf buluyor.
Gelde gülme….
MEHMET ÖZÇELİK
[1] Mektubat. B. Said Nursi.sh.97,Emirdağ Lahikası.B. Said Nursi. 2 / 110,Ahmed bin Hanbel. 4 / 335, Buhari.Et-Tarihul Kebir. 1 (İkinci Kısım) / 81 ,Et-Tarihus- Sağir. 1 / 341, Taberani.El- Mu’cemul Kebir. 2 / 24, Hakim. Müstedrek. 4 / 422, Heysemi. Mu’cemuz Zevaid. 6 / 219, Bak. A. Yardım.”Fetih Hadisi üzerine bir araştırma” Diyanet Dergisi. XIII. 2. sh.116-123, Altınoluk Dergisi. Mayıs. 1990. sh.6-7, İbni Kaani. Mu’cemus Sahabe. Hatib el-Bağdadi.Et-Telhis.Suyuti. Camiussağir.el-İsti’ab.Usdul Ğabe,el İsabe.. Sahih-i Müslim. 8 / 175-176, Sünen-i İbni Mace. 2 / 179, Sünen-i Ebu Davud. 2 / 209, Darimi. 1 / 126, İslam Tarihi. (Mekke Devri) A. Köksal. 7 / 144,Bişr el Ğanevi.
[12] Kanunname-i Al-i Osman (Tarihi Osmani Encümeni mecmuası,ilave) sh.27,İbrahim Hakkı Uzunçarşılı. Osmanlı Devletinin Saray Teşkilatı. sh.45-46,Büyük İslam Tarihi. 12 / 302,Fatih.Teşkilat Kanunnamesi. Md.37.Bak.Osmanlı Kanunnameleri. Doç. Ahmet Akgündüz. 1 / 114. (Bu ceza şeriattaki bağy,devlete isyan cezasına uygun olarak verilmiştir.)
[13] Osmanlı Kanunnameleri. Doç. Ahmet Akgündüz. (I) sh.306.
Çöplerinden bile makalelere konu olmuş İstanbulu iki açıdan değerlendirmek gerektir.
İstanbul tüm değerleri ve medeniyetleri,çeşitleri içeresinde toplanmış büyük bir kenttir.
Sarıyer-İstinye gibi taraflarda bir yanda orman (Emirgan Koruluğu),diğer yanda deniz (Boğazın kesiştiği nokta) iki güzelliği de içerisinde toplamıştır.
Sultan Ahmet-Süleymaniye-Topkapı Sarayı-Eyüp gibi manevi güzellikleri içerisinde tapu gibi koruyan bir bölge.
İstanbul,huysuz ve tatlı bir belde.
Hareketli olup,durması ve durulması onun için bir ölümdür.
İnsanlar sürekli hareket halindeler.
Hele trafik tam bir ızdırap.İstanbulda İstanbullular herhalde hiç eve gitmiyorlar. Çünkü hep dışarıdalar,hep kuyruklar eksilmeden devam etmektedir.
İstanbulun bir zamanını keşfettim.
24-Ağustos-da bacanak ve ben küçük çocuklarımızı da yanımıza alarak sabah namazına Ortaköy camiine gittik.Yollarda gayrı meşru hayatın birkaç elemanı ve müşterisinin dışında yollar bom boş,rahat bir ortam.Manzara harika..
Ortaköy camii 154 yıl önce gayrı Müslim mimara yaptırılmasından dolayı caminin kubbesine kiliseyi hatırlatan resimler konulup,âyetlere yer verilmemiş.
25-Ağustos’ta Sultan Ahmet camiine 6’40’da kılınacak olan sabah namazına yetişmek için yine aynı kadro yola koyulduk.Yolları da pek bilmiyoruz.
Galata köprüsüne geldiğimizde köprüyü kapalı bulduk.Camiye yetişmemiz hem zorlaştı,hem de bulmamız imkansızlaştı.Arabamızı sağ tarafa sürdük.Önümüze iki yol çıktı.İçimizden de Allah’ın bizi mahcub etmemesi için dua ediyoruz.Bacanak soldan gidelim dedi.Ben ise gayrı ihtiyari sağa sürdüm.Üst geçitten tekrar aynı yöne dönmekteydik ki,sağ taraftaki tabelada Sultan Ahmed’e giden ok işaretini görerek sevinçle o tarafa sürdük.Biraz oyalandığımızdan sabah namazına yetişmemiz zordu. Ancak camiye geldikten on dakika sonra namaza başlandı.
Namazın bir kerameti idi.
26-Ağustos-Pazar günü Eyüb’e niyetlenmiştik.Harika ve haşmetli bir durumla karşılaştık.
Caminin içi,şadırvan bölümü ve en dış yerler çocuk-kadın-yaşlı-gençlerle dolu dolu idi.Beş bin kişi vardı.
Bütün beldelere bu durum örnek olabilir.Yani her belde de bulunan kimseler mesela Pazar gününü seçerek oranın en büyük veya en güzel bir camisinde sabah namazını kılmak üzere haftada bir defa toplanabilirler.
O halde haydi Bismillah demeli,bu işe koyulmalı.
İstanbulun o kadar yoruculuğu içerisinde bu son üç gün bizi dinlendirmişti.
Sultan Ahmet camiinin önünde bir ekip (www.izlerforum.com), pırıl pırıl dört genç.Turistlere bedava İngilizce Kur’an meali dağıtıyorlar.
Onlarla konuştum.
Diyanet İşleri başkanlığının ve Kültür Bakanlığının çok önemli! Ve çok büyük! İşleri olduğundan ilgilenemedikleri ve yapmadıkları ve de yapamadıkları için turistlere islamiyeti anlatacak yabancı dil bilen kişileri de getirme imkanlarının olup olmadığını sorduğumda,olmadığını söylediler.Gene de Diyanetin yapmadığını,büyük eksiklik ve ayıbını bu değerli gençler örtüyorlardı.
Oysa çok uygun bir zemin olup,rehberlerin ansiklopedik verdikleri bilgilerin yanında,manevi özelliği de verilip,çok güzel ilahiyatçı elemanlarla tebliğ görevi yapılabilir.Bakalım bu eksiklik ne zaman kapatılacak.
Miraç ve Berat kandilini Sultan Ahmet ve Süleymaniye de geçirdik.O haşmetli görünüş,o duygulu,coşkulu cemaat gözlere ışık,gönüllere nur ve ümit vermekteydi.
İstinye-Sarıyer-Eminönü-Kapalı Çarşı-Mısır Çarşısı gibi yerler gözlerimizi dolduran yerlerdendi.
İstanbul madde ve manayı,dünya ve ahireti birleştirmiş bir yer.
Zor ve zorlu bir yer.Hep orada kalanlara dua ettim.Geçinilmesi güç bir yer. Memleketimde aldığım sekiz kiloluk bir sebzeyi orada ancak bir kilo olarak almaktaydık.
Adalar güzel olmakla beraber aslında bulunduğumuz yere göre pek de güzel değildi.Büyük adadaydık.Belki de Kosturmadan gelen matbaacı Mansur beyin dediği gibi,dışarıdan gelenler orayı ve oraları bozmuşlardı.
Durmak mümkün değil..para su gibi akıyor..kazanmak için koşturmak gerekiyor.. orada koşmayan yok..mezardakiler hariç..
Orada kalan herkes şikayetçi..içeridekiler dışarıya kaçmak isterken,dışarıdakilerde İstanbula koşmak istemektedirler.
İstanbul’da kalmadan yılda duruma göre on-on beş gün kalmaya gidilecek.
Türkiyenin idari-siyasi-kültür merkezi.
İstanbul kapsamlı olarak el atılması,tarihi yerlerinin korunarak restore edilmesi gereken değerli,müjdelendiği kadar müjdeye layık bir yer.
Orada herkes bir tezgah! kurmuş.
Bu insanlar burada nasıl idare ediyor diye çok düşündüm.Hiç bir yere gitmeyenler,sadece işten eve gidenlerle de karşılaştım.Sorduğumuz güzel yerleri bilmeyen veya gitmeyenleri gördük.
Sarıyer’de güzel bir park bulup çocuklarla oturalım dedik.Deniz ve yeşillik manzaralı.Herkesin parkettiği yere hatta biraz daha yoldan içe arabayı bıraktık.Yine de rahatsız olup arada bir arabaya bakıyordum.
Bir çekici önden geçip on metre gittikten sonra arabanın değişik plakası dikkatini çekince geri geri geldi.Bu arada bende arabaya yaklaştım.Beni görünce,senin mi dediler.Evet deyince,yolcular nasıl geçecek deyip kaldırmamı istediler.
Bende bir yandan kaldırmaya çalışırken diğer yandan da diğerlerinin de koymuş olduğunu söyleyip arabayı çektim.Onlara bir şey dememişlerdi.
Durumu kaynıma söyleyince üzüldüğüm bir uygulamadan bahsetti.Şöyle dedi:
-Onlar arabayı çekip,orada dolaşıyorlar,sonrada sahibi gelince ondan ne kadar koparabilirlerse koparıyorlar.
Benim de başıma geldi.Abimin trafik polisi olduğunu söylediğim halde bana;
Madem abin trafik polisi,o halde sen bize bir paket sigara al,yeter dediler.
Meğer bir paket sigara her birine bir paketmiş.
İstanbulda bu ve buna benzer park tezgah! larının bir an önce çözüme kavuşturulup,üzerine gidilmesi gerekmektedir.İstenilen yer park ilan edilip para kesilmekte.
İstanbul hem yoruyor ve hem de dinlendiriyor.
İnsanlar robot gibi monotom bir koşturmaca içerisindeler.
İstanbulda yorulmaya değer.
İstinye de bulunduğumuz mekanda,hemen karşımızda Emirgan koruluğu, solumuzda sahil..
İstanbulda ulaşım için tramvaylarla çepe çevre ağ kurulması gerek.
ve 21. Asır bataklıklarla dolu bir asırdır desek yanlış demiş olmayız. Boğulanlardan ve batanlardan bunu çok rahat anlayabilirsiniz. Bütün yaşantısını sömürü üzerine kuran ve bu amaçla hayatını sürdürmek için İslam ülkelerinin petrollerini ve Afrikanın madenlerini sülük gibi emmek ve sömürmek için Sömürgecilik Bakanlığı ve Müstemlekat Nazırlığı kurmuşlardır. -“Belçika Kralı Philippe, Kongo Demokratik Cumhuriyeti (KDC) Cumhurbaşkanı Felix Tshisekedi’ye, Kongo’da sömürgeci dönemde yaşanan “şiddet olayları” ve “neden oldukları acılardan” derin üzüntü duyduğunu bildiren mektup gönderdi. Mektup, Belçika’nın kanlı ve kirli sömürgecilik tarihini yeniden gündeme getirdi. Ağır çalışma koşulları yüzünden her gün pek çok insan ölüyordu. Leopold ise bu süreçte yalnızca cebini daha çok doldurmanın peşindeydi. Yeterince hızlı çalışmayan veya isyan çıkarmaya niyetlenen kişilerin ceza olarak elleri ve ayakları kesiliyordu. Vahşet bununla da sınırlı değildi. Özellikle bölgenin güvenliğini sağlamak için sömürge birlikleri, sınırlı sayıda verilen mühimmatlarının harcanmaması adına, öldürülen, cezalandırılan Kongoluların uzuvlarını Kraliyete gönderiyordu. Bunun yanı sıra Kongo’da bulunan şirketlerin daha acımasız yöntemler geliştirdi. Artık az çalışan ve borcunu ödeyemeyen yerlilerin kadınları rehin alınabiliyordu, üstelik bunu rahatça yapabilmeleri için bir yasa bile çıkarıldı.” Batının tarihi, geçmişi ve sicili kirlidir.
Batı ve dünya jandarmalığına soyunan Abd bu sömürgeciliğini ya bizzat yapmış ya da içeride bulunan piyonlarını devreye koyup darbelerle gerçekleştirmiştir. Demokrasi yalanı bu işin kılıfı olmuştur. İşte binlercesinden bir numunesi; -“FETÖ’cü Zekeriya Öz’ün CIA’den talimat aldığı iddia edildi! ÖZ 2 ABD NUMARASIYLA GÖRÜŞTÜ. Bu kapsamda Zekeriya Öz’ün o dönemde kullandığı değerlendirilen 0505 267 21 .. numaralı telefonun irtibatları arasında iki adet Amerikan numarasının bulunduğu kaydedildi. Öz’ün 170….22 ve 170….91 numaralarıyla görüştüğü belirlendi. POLİSLERİN DE ABD İRTİBATI. Ayrıca Öz ile birlikte Ergenekon soruşturmasını yürütülen polisler Ali Fuat Yılmazer, Tufan Ergüder, Hüseyin Işıldak, Erol Demirhan’ın de ABD Başkonsolosluğu’na kayıtlı çeşitli numaralarla görüşme kayıtlarının tespit edildiği kaydedildi.”
-“Bataklık kurutuldu! Operasyonun ayrıntıları ortaya çıktı… Türkiye’yle birlikte 9 ülkede gerçekleşen, uluslararası uyuşturucu örgütlerine yönelik “Bataklık” operasyonunun ayrıntıları ortaya çıktı. Türkiye tarihinin en büyük operasyonunda narkotik polisi 28 yıldır uluslararası uyuşturucu kaçakçılığı yapan çeteyi çökertti. Nejat Daş ve Çetin Gören’in lideri olduğu çete FETÖ’ye finans sağlıyordu.” Dünya jandarmalığı ve dünya Terör devleti babalığını Amerika hala sürdürüyor. Amerika belli ki içinden yıkılacak. Allah bunları böyle bırakmaz. Amerika belasını arıyor.
Dünden Bugüne terörü ve teröristleri destekleyip besleyen Abd kendi sonunu hazırlıyor. İç isyan, psikolojik bozukluk, ırkçılık abd-nin çöküşünü hızlandıracaktır. Keser döner, Sap döner/ Bir gün gelir hesap döner. -“Teröristler arkalarına bakmadan kaçtı! Şırnak Uludere’nin karşısındaki Haftanin’de devam eden Pençe Kaplan Harekâtı’nda, örgütünün sözde “Medya Savunma Alanları” ilan ettiği bölgenin yüzde 60’ını denetimi altına alan Mehmetçik, Mergasor, Heliz ve Siser tepelerinde kontrolü sağladı. Mergasor bölgesindeki 65 sandık dolusu silah ve mühimmatın, Afrin’deki Zeytin Dalı harekât bölgesinden Haftanin’e getirildiği ve ABD’nin PKK/YPG’ye sağladığı sözde yardım silahları olduğu anlaşıldı.” Sizin müttefikliğinizin Allah belasını ver. Sizin ortaklığınız batsın. Kesin Amerika yaptığı terörün belasını çekiyor. Keser döndü. Sap döndü. Gün geldi hesap döndü. ABD özellikle yaptıklarının, millete ettiklerinin hesabını çekiyor ve de çekecektir. Dünya jandarmalığını ve de dünya Terör devleti babalığını Amerika hala sürdürüyor. Allah bunları böyle bırakmaz. Amerika belasını arıyor.
RABBİN UNUTUCU DEĞİLDİR. İmam-ı Şâfii rahimehullah; “Kur’an-ı Kerim’de öyle bir ayet vardır ki, zâlimin kalbine ok gibi saplanır, mazlumun gönlüne su serper” buyurdu. Hangi ayettir? diye sorulunca! Cevaben; “Rabbin (yapılanları) unutan değildir.” (Meryem Sûresi/ 64) ayet-i kerimesini okudular…. “Vemâ kâne rabbuke nesiyyâ(n)” (Cebrail, şöyle dedi:) “Biz ancak Rabbinin emriyle ineriz. Önümüzdekiler, arkamızdakiler ve bunlar arasındakiler hep O’nundur. Rabbin unutkan değildir.” -Müşriklerin, Ashab-ı Kehf, Zülkarneyn ve Nûh hakkındaki sorularına cevap vermeyen Hz.Peygamber, bu konuda hemen vahiy geleceğini umuyordu. Fakat vahyin gelişi on beş, yahut kırk gün gecikmişti. Bunun üzerine müşrikler, “Muhammed’i, Rabbi terk etti”, diye alay etmişlerdi. İşte bu âyet müşriklere cevap olmak üzere Cebrail’in, Hz.Peygamber’e söylediği sözü aktarmaktadır. -Ayet-el Kürsi de, “lâ te’huzühu sinetün velâ nevm,” “Kendisine ne uyku gelir ne de uyuklama.” -“İşte siz öyle kimselersiniz ki, onları seversiniz; onlar ise, bütün kitaplara iman ettiğiniz hâlde, sizi sevmezler. Onlar sizinle karşılaştıkları zaman “inandık” derler. Ama kendi başlarına kaldıklarında, size karşı kinlerinden dolayı parmaklarını ısırırlar. De ki: “Öfkenizden ölün!” Şüphesiz Allah, göğüslerin özünü (kalplerde olanı) bilir.” -“ “Onlar gerçekten birçoklarını saptırdılar. (Rabbim!) Sen de bu zalimlerin sadece sapıklıklarını artır. Hataları (küfür ve isyanları) yüzünden suda boğuldular ve cehenneme sokuldular da kendileri için Allah’tan başka yardımcılar bulamadılar. Nûh, şöyle dedi: “Ey Rabbim! Kâfirlerden hiç kimseyi yeryüzünde bırakma!” “Çünkü sen onları bırakırsan, kullarını saptırırlar; sadece ahlâksız ve kâfir kimseler yetiştirirler.” “Rabbim! Beni, ana babamı, iman etmiş olarak evime girenleri, iman eden erkekleri ve iman eden kadınları bağışla. Zalimlerin de ancak helâkini arttır.” MEHMET ÖZÇELİK 02-07-2020
NORMALLEŞME HUKUKLA VE HUKUKTA Evet toplumların normalleşmesi ancak ve ancak hukuk normlarının normalliğine, umumu kucaklamasına bağlıdır. Türkiye’nin yüz yıldır anormal bir hayat sürmesi hukuktaki normalleşmemeden, darbe hukuku olmasından, rejim odaklı olup laik kalıplarla çerçevenin çizilmesinden kaynaklanmıştır. Türkiye’nin 100 yıllık problemi hukuk problemidir. Hukukun problemidir. Darbelerin arkasında darbeciler hukuka dayanarak ve dayandırarak yapmışlardır. Anayasa Mahkemesi meclisin yani 83 milyonun aldığı kararı çok rahatlıkla ret edebilmekte, ortadan kaldırabilmektedir. Bir farkla bile bir kişinin kararı 83 milyonun üstüne geçmektedir. Türkiye’de hukuk düzelmedikçe Türkiye düzelmez, zincirleri kırılmaz. Danıştay’ın Ayasofya kararı bakalım 83 milyonumu temsil edecek yoksa birkaç kişiyi mi? -Başta biz ve İslam dünyasın bağlayan zincirler birer birer kırılmaktadır. Büyük bedeller ödenmiştir. KimilerineEbedi hayatı gitti, kimilerinin dünyası… Hürriyet büyük bedeller neticesinde elde edildi. Hala da bitmiş değil. Zulümler, baskılar, tehditler, hapisler, öldürmeler, takipler, türlü türlü maddi manevi kayıplar yaşandı ve neticede Hürriyet, özgürlük zincirlerin kırılmasıyla biraz bu günlere gelindi.. -Türkiye’nin hukuku azınlıkların hukukudur. Azınlıkların tahakkümü, yaptırımı, düşünce ve kalıpları çoğunluğa zorla ve yaptırımlarla yaptırılmaya çalışılmaktadır. Osmanlının hukukta takdir edilmesindeki haklılık her zamanda kendisini göstermektedir. Zira azınlıklar kendi okullarını kurdukları gibi, kendi mahkemelerini dahi kurmaktadırlar. Evrensel bir hukukla azınlık ve çoğunluk beraber korunmaktadır. İslam ülkelerinde darbelerle azınlık hukuku ile toplumlar ezdirilmektedir. Türkiye’de hala hukuk yerine oturmuş ve de çoğunluluğun hukuku olmuş değildir. Bir Ayasofya meselesinde bile sahte ve kıytırık bir oyunla kapatılan Ayasofya: yapılan anketle % 80 açılmasını istediği, tapusu bulunduğu, ecdat ve fetih yadigarı olduğu halde, yıllardır açılması için milletçe büyük bir gayret içerisine girilmesine rağmen açılması tereddütle karşılanmakta ve maalesef içte ve dışta azınlıkların hukukları ve kararları çoğunluğunkinden ağır basmaktadır. Bugün 2-Temmuz-2020 tarihi itibarıyla Danıştay tarafından açılmasına karar verilmesine herkes tarafından hasretle beklenirken karar 15 gün içerisinde açıklanmak üzere ileri tarihe alınmıştır.
İçtekilerin verdiği teşvik ve güçle ve dıştan gelen cızırtılı sesin aldığı cesaretle; Bize yaramayan ve de bizim olmayan sizin de olmasın, zihniyeti. İbadet olarak kalmasın, mantığı. Betona razıyız, ortaklığı, Patrikten geldi. “Patrik Bartholomeos’tan Ayasofya çağrısı. Fener Rum Patriği Bartholomeos, Ayasofya Müzesi’nin camiye dönüştürülmemesi için çağrıda bulundu. Patrik Bartholomeos, böyle bir kararın milyonlarca Hıristiyan’ın İslam’a sırt çevirmesine yol açacağı uyarısı yaptı; 1500 yıllık Ayasofya’nın evrensel karakterinin ancak müze olarak korunabileceğinin altını çizdi.” Sanki İslam’a çok destek olup, göğüs geriyorlardı da… Şeyy… Acaba tüm Hristiyanlık dünyası müslüman olmaya söz verdiğinde, açmamayı düşünsek mi ki!!! Şakası bile soğuk değil mi? Bir anlık yazarken bile korktum.. Ürperdim…
Feyzioğlu: Çoklu baro mezhepçi, etnikçi barolar türetecek. Türkiye Barolar Birliği Başkanı (TBB) Metin Feyzioğlu, Meclis’e AK Parti tarafından bugün sunulan çoklu baro teklifi ile ilgili kaygılarını dile getirdi. Feyzioğlu, “Çoklu sistem mezhepçi, etnikçi, marjinal baroların türemesine yol açacak bir sistemdir” dedi.” Feyzioğlu herhalde barolardan kendisine karşı yapılan saldırıları yumuşatmak ve sus payı olarak rüşvet amaçlı bu beyanda bulunmuş olsa gerek. Bunun açık manası, barolar sol zihniyeti sürdürmeye ve temsil etmeye, Diyanet İşleri Başkanı gibi dini temsil edenlere saldırmaya devam etsin, demektedir. Peki Feyzioğlu Diyanet İşleri Başkanına saldırıda baroları tenkit etmiş miydi? Tek şef döneminin kalıntıları hala devam ediyor. Merhum Özal’ın farkı, ortaya her konuda ve menfiliklere karşı alternatif üretmesiydi. MEHMET ÖZÇELİK 02-07-2020