Bütün mesele baştaki mesele. Kabil’in Habil-den pay kapma, malını kapma, eşini alma, yetkisini kapma, güç ve kudretini kapma.
Üstün gelme, onu devre dışı bırakma, kendi menfaatinin bütün şartlarını kurma. Onun üzerine bina et.
Sonuçta İman ve Küfür mücadelesi. Sonuçta şeytan ve melek mücadelesi. Sonuçta nefis ve vahiy meselesi. Sonuçta akıl ve kalbin ittifakı veya iftirakı meselesi.
Mesele ahlak meselesi.
Hepimiz imtihan oluyoruz.
Öğretmeni, doktoru, emniyetçisi esnafı ve herkesin meselesi.
Şeytanın ilk yaptığı iş, fuhşun ve sefahetin kapısını açmak oldu.
Bu da cennette Hz. Havva ve Hz. Ademin yasak ağaca yaklaşmasını sağlayarak, avret yerlerinin açılmasına sebeb olmakla başlamıştır.
Onun içindir ki; Tevratta ve İslam hukukunda zinanın yasaklanmasının ve de ağır müeyyide olan recmin konulmasındaki sebeb işte bu fuhşun kapısını kapatmaktır.
Nitekim, Osmanlıda 2 recm uygulaması olmuş, birisinde kadın gelmiş ve kendi itiraf ederek cezalandırılmasını istemiştir.
Diğerinde ise, 23 kişinin şehadetiyle uygulanmıştır.[1]
Lut kavminin livatadan helak edilmesi, her zamanki gibi bugünkü Lgbt-lilere de mesajını göndermektedir.
Tarihte Hasan Sabbah da aynı fuhşu cennet vaadiyle oluşturdu.
Demek ki batıl mezhepler ve farklı itikat ve ameldeki değişik düşünceler birisinin peşine körü körüne takılanları alıp götürmesiyle olmaktadır.
Bir Hasan Sabbah Haşhaşi yani uyuşturucu sapık düşüncesiyle peşinden on binleri çok rahat sürükleyebiliyor.
Zamanımızda ve İslam dünyasında bundan çokça da bulunmaktadır.
Kader ayrıştırıyor.
Maalesef zamanımızda da Hashaşilik ve sefahet ve de ahlaksızlık yaptığı halde peşine bir çoklarını takabilmektedir..
Münafıkane yapısını bina edebilmekte.
Peygamberlik iddiasında bulunulduğu halde cenazesine binler katılabilmektedir.
İha- Siha- Tiha bu gibi başarıların ortaya konulmasına rağmen, şahsı için ve düşmanlığından dolayı, siyaset ve partiden dolayı görmeyip tenkid eden hatta öncelerinde engellemeye kadar giden insanların burnu sürünsün.
Yüzyıllardır bu topraklarda Abdülhamit zamanından beri Petrol yerleri tespit edilmesine rağmen, Amerikalıların ya yok demeleri veya üstünü örtmeleriyle bunları ortaya koyanlara engel olanların burnu sürünsün.
Nice mühendislerimizin öldürülerek intihar süsü verilmesi ile onu gizleyen, ortak olanların burunları sürünsün.
Şimdiye kadar gençlerin önünü tıkayarak beyin göçlerine sebep olanların burnu sürünsün.
Yapılanları sadece görmekle kalmayıp, sulandıranların burnu sürünsün.
Düşmanın bile takdir etmesine ve de dünyanın övmesine rağmen tenkid ederek gölge olanların burnu sürünsün.[1]
Bu meseleler şahsi değil, milli meselelerdir.
Düşmanlığı, kin ve nefreti, kemikleşmeyi, bölünme ve çatışmayı sürekli körükleyenler, bu milletin ayak bağı olmuş olan ihanet şebekesi ve gizli dinsiz bir komitenin işidir.
Açılan Ayasofya, Çamlıca, Taksim ve uzun Mehmet Camiilerin açılmasından içten ve dıştan rahatsız olanların burnu sürünsün.
“Allah’ın mescidlerini ancak Allah’a ve âhiret gününe inanan, namazını kılan, zekâtını veren ve yalnız Allah’tan korkup çekinen kimseler imar edebilirler. İşte bunların doğru yolu bulanlardan olmaları umulur.”[2]
Camilerin açılmasından rahatsız olanların ve kapatma yönünde çaba gösterenlerin burnu sürünsün.
Peygamber Efendimiz (a.s.m) bir keresinde minbere çıkarken, her adımda “âmin” dedi: Bir adım çıktı, “âmin…”; bir adım daha çıktı, “âmin…”; bir adım daha çıktı, “âmin…”
Hutbesi bittikten sonra: “Yâ Rasûlallah! Minbere çıktığınız zaman ‘âmin’ dediniz, her adımınızda bunu neden söylediniz?” diyerek sebebini sordular.
Buyurdu ki: “Cebrail (a.s.) üç dua etti, ben de onlara amin dedim.
– Birisi: Cebrail (a.s.): ‘Annesine, babasına veya sadece onlardan birine ulaşmış bir evlat, (onlara güzel hizmet edip, onların hayır duasını alıp) cenneti kazanamadıysa, ona yazıklar olsun/burnu yerde sürtünsün!’ dedi, ben de amin dedim.”
(Demek ki insanın bir evlat olarak, anne babasının rızasını kazanması, onların elini öpmesi, gönlünü alması, hizmet eylemesi, böylece cenneti kazanması gerekiyor. Ve bu yoldan cenneti kazanmak çok da kolaydır. Buna rağmen bunu başaramayana, anne babasının rızasını almadığı için cennete giremeyene yazıklar olsun ve olacaktır.)
– İkincisi: “Cebrail (as): ‘Sen peygamber olarak bir insanın yanında anıldığın zaman, sana salat-ü selâm getirmezse; ona yazıklar olsun!.. Onun burnu yere sürünsün!’ dedi. Ben de ona amin dedim.”
“Muhakkak ki Allah ve melekleri Peygambere hep salat (rahmet ve sena) ederler. Ey iman edenler! Siz de ona salat edin ve tam bir içtenlikle selâm verin.” [3]mealindeki ayet de Salavat-ı Şerifenin ne kadar önemli olduğunu göstermektedir. Allah’ın bu açık teşvik ve davetine rağmen, yanında ismi anıldığı halde Peygamber Efendimize (asm) salavat getirerek kısa yoldan büyük sevaplar kazanmayı düşünmeyen kimse, herhalde “yazıklar olsun”u çoktan hakketmiştir.)
– “Üçüncüsü: “Cebrail (as): ‘Ramazana eriştiği halde bir insan, buna Ramazanın feyzinden, bereketinden istifade edememiş, Ramazan gelmiş geçmiş de hâlâ Allah’ın mağfiret ettiği bir kul olamamışsa, Allah’ın affını, mağfiretini kazanamamışsa; yazıklar olsun o kula!.. Burnu yerde sürtsün!’ diye dua etti. Ben de ona amin dedim.”[4]
Ortaokul sıralarındaydık. Bir arkadaşla kavga ettik. Herhalde birkaç tane fazla vurmuş olacağım ki, arkadaş bunu gururuna yediremedi ve beni sınıftan dışarı çıkıp dışarıda dövüşmeye davet etti.
Bende çocukluk hali olsa gerek, olur deyip sınıfın kapısından tam dışarı çıkacaktık ki, aniden dönüp bana vurdu.
Pek acıttı mı bilmiyorum ancak sınıfta sırtımı duvara dayayıp hüngür hüngür ağlamaya başladım.
Arkadaşlar gelip beni teselli ediyor, benim ona daha çok vurduğumu, bir şey olmayacağını söylese de, ben kendimi tutamıyor ağlıyordum.
Beni ağlatan onun bana vurması değil, kalleşliği idi. İhanete uğramıştım.
İşte bir asırdır kahpe ve kalleş aynı sınıfta olunca, kapı kilit tutmuyor oğul.
Bir, bir buçuk asırdır aynı sınıftakilerle kavga etmekteyiz, bizler sınıftan çıkarılarak kaygan zemine getirilip kavgaya zorlanmaktayız.
Kafamıza vurulup kalleşliğe ve ihanete uğramaktayız.
100 yıldır izm-lerle uğraşıyoruz uğraştırılıyoruz. Kemalizm ve Sosyalizm, marksizmin Komünizmin, PKK ve bu bitmek üzere iken hemen arkasından fetö devreye konulmakta, oda bitince artık mutlaka a- b ve c planları içerimizde gizlide olsa mevcut olan isimler onları devreye koyacaktır.
Kaygan ve kaypak zeminden çıkmamız veya kapatmamız lazım.
-Eski ve eskimiş Kültür Bakanı Günay açıklamasında:
“Ayasofya’nın müze olarak kalmasını savunan galiba tek siyasiyim. Bazı muhalefet partilerinin önde gelenleri de gidip orada açılış törenlerine katıldılar. Allah kabul etsin bir şey demem. Ama yeteri kadar insanlığa hizmet etti bu yapı her dine. Bin yıl Hristiyanlığa 500 yüz yıl Müslümanlığa. Yeter artık insanlar ona hizmet etsin ve bunu insanlığın emaneti olarak geleceğe taşıyalım. Müstesna bir mabet dünyada Vatikan’dan eski bir mabet. Oraya girdiğiniz zaman gözünüzü kapatarak, illa eğilip kalkılarak ibadet yapılmaz ki. Herkes kendi inancıyla ibadetini yapabilir buna bir engel yoktu. Ben öyle kalmasından yanaydım ve ben onu o dönem savundum.” ifadelerini kullandı.”[2]
Maalesef bu adam Türkiye’de bir de Kültür Bakanlığı yaptı.
Kültür kaybının neden kaynaklandığı belli oluyor değil mi?
Aynı zihniyetin bir önceki versiyonu ise;
1946’da ise bu ülkenin Başbakanlığını yapmış ve önceden de farklı bakanlıkların başında bulunan Şükrü Saraçoğlu;
“Din zehirdir. Türkiye’den dini tamamen atabilmek için bize 30 sene lazım’ demiştir.[3]
Gerçekten bu millet kolay bozulmadı.
Yılların zehiri kanalizasyon gibi bu milletin üzerine aktı.
Kokusu yeni yeni gün yüzüne çıkıyor.
Bu memleketi kokutanlar patlayan kanalizasyonun etrafa saçılmasıyla kendilerinin de bağırsaklarındakileri dışarı akıttılar.
Bir deyip pir diyen Cemil Meriç gerçekten aydın geçinenlerimizin gerçek maskelerini şu sözüyle indirmiş oldu;
“Bizim aydınımız din düşmanı değil, İslam düşmanıdır.”
Dertleri İslâm ile…
İslâmî değerler ile…
Kimler geldi kimler geçti bu felekten,
Kalbur ile un elerken, deve geçti bu elekten…
-Gerçekten iman ve küfür mücadelesi hangi şekle bürünürse bürünsün hep aynı noktaya gelmektedir.
Arı su içer bal akıtır, yılan su içer zehir akıtır.
Karakter meselesi.
Bir yerin dua ile açılışına hangi geri kalmış zihniyet karşı çıkabilir.
İşte Hristiyan ve Museviye yâr olmayıp, İslamiyetten de nasibi olmayan Agop-vari tipler.
Evet. Bizdeki bir kısım aydın geçinenler din düşmanı değil, İslamiyet düşmanıdırlar.[4]
-ABD’nin Afganistan’dan çekilmesiyle binlerce iş birliği yapanlar ortada kaldılar.
ABD ya ortada sahipsiz bırakıyor, ya da Türkiye’deki gibi beslenmelerini kullanıyor.[5]
Aynen bizdeki kirli ellerde kirli insanlarla yaptıkları ortaklıktan sonra, ortada kalacaklardır.
-Ölen Ferhan Şensoy-eski Şan Tiyatrosunda yönettiği “Muzır Müzikal” adlı oyunda; Allah’a, Peygamber’e, Kur’an-a dil uzatılıp alay edilmesi, sûre uydurulup, tesettürlü kadınların küçük düşürülmesi ve de devlet erkânıyla yapılan alay konularını işlerken, gittiği yerde sorulacak alay ettiği konulara yönelik sorulacaktır elbette.
Herhalde kendisinin de hazırladığı cevapları vardır!?[6]
-Sinema ve tiyatromuzun karakteri.
“Ferhan Şensoy’un unutulmayacak bir sanatçı olduğunu ifade eden Cihat Tamer, konuşmasında hükümeti hedef aldı.
ÜLKEYİ DİN BAĞIMLISI HÜKÜMETLER YÖNETİYOR.
Türkiye’de hükümetin din bağımlısı olduğunu savunan Tamer, buna rağmen inadına tiyatro yaptıklarını belirterek, “70 senedir bu ülkeyi din bağımlısı hükümetler yönetiyor. Ona rağmen 70 senedir inadına tiyatro yapıyoruz. Ferhan da inadına tiyatro yaptı.”[7]
Tezat insanların mekanı. Demek ki iş para odaklı. Müşteriye göre sahne.[8]
“Tedavi gördüğü hastanede iki gün önce hayatını kaybeden ünlü tiyatro sanatçısı Ferhan Şensoy’un naaşı İstiklal Caddesi’nde bulunan Ses Tiyatrosu’na getirildi.
Törende söz alan tiyatrocu Cihat Tamer, ‘Din bağımlısı hükümetlere rağmen Ferhan 70 sene tiyatro yaptı. O şimdi Rasim’ine kavuştu. Münir abisine, Erol abisine kavuştu. Hep birlikte orada bir meyhanede kafayı çekiyorlar. Unutulmayacaksın Ferhan.’ ifadelerini kullandı.”[9]
Kabir kaçkınları orayı da telvis etmeye çalışıyor.
İşte yarım asırdır bu sarhoş kafa toplumu eğitmeye, daha doğrusu öğütmeye çalıştı.
Raydan çıkardı.
“And olsun ki onu perçeminden, yalancı ve günahkar perçeminden cehenneme sürükleriz. O zaman taraftarlarını çağırsın. Biz de zebanileri çağıracağız.”[10]
“Ey iki hayatın ruhu hükmünde olan İslâmiyeti bırakan iki ayaklı mezar-ı müteharrik bedbahtlar! Gelen neslin kapısında durmayınız. Mezar sizi bekliyor, çekiliniz! Ta ki, hakikat-i İslâmiyeyi hakkıyla kâinat üzerinde temevvüc-sâz edecek olan nesl-i cedid gelsin!” Bediüzzaman.
-Türkiye’de laiklik sırf gerilim ortamı oluşturmak için gündeme getirilmektedir.
Laiklik yönetim tarzı değil, kavga, kaos ve saldırı aracı olarak kullanılmaktadır.
Marifeti ve becerisi olmayanlar laiklik gibi bazı enstrümanları kendilerine dayanak ve varlık sebebi olarak kullanmaktadır.
Müflis bir tüccar misali.
Kısır bir zihniyetin tükenmişliği.
İslam dünyası hem oyuna getiriliyor ve hem de içinde oyunlar oynanıyor.
Her zamanda olduğu gibi birbirleriyle uğraştırılarak, birbirlerine kırdırılıyor.
-Mevlana;
Akıp giden zaman içinde bir kafesteyim,
Her türlü amelde çok ahesteyim. Kabrim beni bekliyorken, dünyalık hevesteyim.
Uyandır artık Ya Rab! Belki de son nefesteyim.
ZİNCİR KIRILDI
Bu kadar hırçınlıkların ve saldırganlıkların sebebi, yüz yıldır zincirlenen bu milletin zincirlerinin kırılmasıdır.
Diyanet işleri başkanı Ali Erbaş in Yargıtay’ın açılışında dua yapması zihniyeti ve kişiliği kısırlaşmış ve kısırlaştırılmış olanları gerdi.[12]
Yüz yıldır Türkiye’yi yönetmeye çalışan hırçın ve çığırtkan zihniyet işte bu maneviyattan uzak olan zihniyettir.[13]
Nitekim Talibana hücum edip saldıranlar aslında İslam’a saldırmayı hedeflemektedirler.
Talibanın kadınlara yapmış olduğu baskı tavrını öne çıkaranlar, aslında kendi çevrelerinde kadınlara yapılan tecavüzleri görmeyen, kadınlara yapılan baskıları, olumsuzlukları ve bir zamanlar yoğun bir şekilde kadınla kızların eğitim haklarını elinden alınmak suretiyle tesettürlerine mani olmaları, bunlar kadın hakları savunucularının kadınları gerçekten savunuyor olmadığının bir göstergesidir.
Zira Eğer kadın hakları gerçekten ciddi manada kadınları korumak istiyorlarsa önce alakası olmayan araba lastiği reklamında kullanılan kadınları o pozisyondan, çirkin pozisyonundan kurtarsınlar ve buna benzer alakasız yerlerde, her yerde adeta bozuk para gibi harcanarak bu kadınların korunması yönünde bir çaba ve gayret göstersinler. Daha önceleri de savunduğum gibi mesela annelere annelik maaşı bağlansın.
Bir yandan eğitimleri engellenirken diğer yandan bunca yapılan saldırılara karşı bir derece sessiz kalınması, kendi Partisi yapınca doğrudur, uygundur ancak başka partiler ondan birini yapınca büyük bir suçtur, zihniyetinden kurtulmaları lazımdır.
-Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan yaptıklarıyla tarih boyunca hayırla yâd edilecektir.[14]
Ancak köklü değişimlerle, kendisinin de ifade ettiği gibi; Bizim tarihimiz İngiliz tarihidir, sözünün gereği olarak tarih ve kültürümüze ayar verilmeli, zemin kaygan ve kaypak durumdan arındırmalıdır.
-Gerçekten bu millet vefalıdır, asildir ancak bazen korkutmuyor da değil.
Nitekim Başbakanlık yapmış iletişim ve ulaşım alanında büyük projelere imza atmış olan Binali Yıldırım’ın gerek İzmir’de gerek İstanbul Belediye Başkanlığında kazanamaması buna rağmen karşısındakilerin bu konuda hiçbir hususiyeti olmaması, bir proje üretip de ortaya herhangi bir eser koymamış olmalarına rağmen kazanmaları insanı ister istemez ürkütüyor.
Yani bazen bir patates uğruna bir soğan uğruna memleketin önemli değerleri çok rahatlıkla feda edilebiliyor. Bazen şahsi menfaatler umumun menfaatinin önüne geçiyor veya yeni yetişen nesillerin geçmişi bilmemesi, öğretilmeyişi, şuurlu ve bilinçli olmayışları maalesef bu tedirginlik durumunu nazara veriyor.
Onun için sayın Erdoğan’ın bu noktaları da nazara alarak yapmış olduğu Tarihe Şan ve şerefle geçecek olan bu başarıları, bu güzel şeylerinin bir derece kendisinden sonrakiler tarafından zayi edilmemesi için sağlam olarak ayağını atması lazım. İnşallah bunu devam ettirerek bazı şeyleri topluma, sosyal hayata biraz daha dikkat ederek kulak vermesi gerekir.[15]
Şeytanın çocuklarıyla Ademin çocukları mücadele ediyor.
Bu dünya ruhun bedenle cevelan ettiği bir hareket alanıdır.
Ruh beden ortaklığıyla kendini bulmakta ve bilmektedir.
Tıpkı bilgisayar kasasının programlarla buluşup kendisini isbat etmesi gibi.
Ruh bedende ve bedenle terbiye olurken, bedende dünya ve içindekilerle terbiye olmakta ve kemalini bulmaktadır.
Terbiye edilmemiş bir ruh ve beden, biçimlenmemiş bir materyal veya şekillenmemiş bir kütük ve odun gibidir.
Düz ve düzgün bir odun, eğri- büğrüsüz, düz ve düzgün bir sopa bile ateşe girmekten kendisini korumakta, herhangi bir baltaya sap olmaktadır.
İstikametini kaybetmiş bir ruh ve beden de ateşte yanmaya mahkumdur.
Ancak doğru ve düzgünlükle yani biçimlenmiş ve şekil almış bir hal ile kendisini koruyabilir.
Bu da vasıflı olmakla ilgilidir.
Vasıfsız bir ruh, isyankârdır.
Bir kazmaya kolay kolay sap olmaz ve de olamaz.
Yapmazlar.
İsyankâr bir ruh, haleti değişik bir ruhtur ve pörsümüş bir ruh yapısına sahiptir.
En önemli olanı istikametli, müstakim olanıdır.
İsyankâr olan ruh; ölçüsüz, dengesiz, savrulmuş ruhtur.
Başkaldırı, yıkma, yakma, öldürme ve bağırma gibi haller rayından çıkmış tren gibidir.
Yörüngesini şaşırmış bir gezegen gibidir.
Allah vasıflı ve istikametli ruhları ayrıştırmaktadır, şu dünya tezgahında, ayrım yapmadan.
Hamdım- Piştim- Yandım…
Ham olarak dünyaya gelen ruhlar, pişip yanarak ebed ve ebedilik yoluna koyulurlar.
Defolu, yaralı, solmuş ruhlar ise; ya olana kadar işlemden geçirilir, ya da geri dönüşüme gönderilir., aslı olan maddeye dönüştürülmek üzere…
İnsan ya kul olacak yada kül…
Kâinattaki madde ile mana; insanın ruh ve bedeninde imtizaç etmiş, bir araya gelmiştir.
Yüceleri temsil eden ruh ile, aşağıları ve maddeyi temsil eden beden izdivaç neticesinde hakikatlere gebe kalmıştır.
Böylece insan hakikatlerin anası olmuştur.
Her şeyin aslı insanda cem olmuştur.
Dünya ruhların yarış alanıdır.
Ruhlar müsabakada…
Finale ulaşan ruhlarla birlikte, yolda dökülen döküntü ruhlara da şahit olmaktayız.
Ruhlar yükselip alçalmakta, kendini bulan ruhlar yükselir ve yücelirken, diğer bir kısmı bedenin mahkumu olup bedenin ağırlık yapmasından dolayı hürriyetine kavuşamayıp yükselemeden patır patır dökülmektedir.
Ruh, rahat, rüzgar anlamına olan riyah, koku manasına gelen reyhan, Cebrail için kullanılan ruh hep aynı kökten türemiştir.
Genelde güç ve kuvvet ve de enerjiyi ifade ederler.
Büyük bir letafet, incelik ve zerafeti vardır.
Bedenin hücrelerine nüfuz ettiği gibi, alemlere de duhul edebilmektedir.
Gücünü kaybeden ruh, ruhunu da kaybeder.
Pörsür ve söner…
Elektrik almayan ampul gibi.
Ruhlar hasta.
Hastalık ruhlarda.
Şeytan bu hastalıklı ruhları çok iyi kullanıyor.
Onlarda kendilerini kullandırıyor.
Kâinat ve insan ruhunu arıyor, kemâline ulaşmak için.
Kemâlini bulunca ve Kemâle doğru ulaşıp mükemmelliği elde edince ve imanda, marifette, sanatta, Talim-i Esma da yani neticede kıvamına erecektir.
Kemâl aynı zamanda bir şeyin bitimi ile beraber, yeni bir hakikatin başlamasına da bir adım olacaktır.
ABD’nin Afganistan’da yaptığı onca zulmü, tecavüzü, kaos ve uyuşturucuyu, madenlere el koymasını görmeyenler, Taliban’ın ılımlı mesajlar verip, kadınlar hakkında hiçbir uygulama yapmazken var sayımlarla hareket edip, kadın perdesi üzerinden adeta ABD’nin pisliklerini örtmeye çalışmaktadırlar.
Afganistan’ın işgalden kurtulup en azından kendisini idare etme imkânı bulan bu insanların, ABD’nin işgalinde kalmalarını tercih etmektedirler.
İçimizde adeta ABD’nin Afganistan’dan çıkışından üzülüp, yas tutanlar bulunmaktadır.
ABD’nin bizi işgale sevineceklerin bulunması gibi.
Tıpkı bizdeki Sayın Erdoğan düşmanlığından dolayı ABD’yi bizi idareye çağıran kısır zihniyet sahipleri gibi.
Bu insanların 42 yıllık çilelerinden kurtuluşu göz ardı edilmektedir.
Figan ve isyan yeri Afganistan.
42 yıllık figan ile karışık isyan Afganistan.
Adeta kör olup görülmemektedir. Bir fırsat verilmemektedir.
ABD’nin sırf Afganistan’a saldırmak için ikiz kulelere saldırı bahanesini bilmemektedirler.
Tıpkı Irak’a kimyasal silah var bahanesiyle saldırıp bir milyon iki yüz bin kişinin ölmesine sebep olmuş ki hala kaos devam etmektedir.
Sonra da çıkıp kimyasal silaha rastlanmadı sahtekârlığı ne ile izah edilebilir?
ABD’nin bilinmesi için daha ne kadar öldürmesi ve işgal etmesi gerek?
Bu kafa Man kafa.
Kendini bile aşamamış kafa.
Dünyaya açılamamış, kısır döngü içinde dink beygiri gibi dönmektedir.
Şu kıyasa bir bakın;
Efendim Taliban’ı kabul etmiyoruz ve etmemeliyiz çünkü Türkiye’ye geldiğinde Anıtkabir’e gitmezmiş!
Taş düşsün senin başına!
O halde Suud ve diğer İslam ve komünist ülkelerle olan kısaca Anıtkabir’e gitme şartını koşarak mı dünya devletleriyle iletişimimizi, alışverişimizi sürdürelim?
Mecburlar mı bizim biçtiğimiz elbiseyi giymeye, kendileri gibi değil, bizim gibi olmaya?
Onlara faydalı olmak için onlarla bağlantıyı koparmak değil, sürdürüp sahip çıkmak gerekir.
Dünya kendi menfaati veya siyasi hesaplarına göre hareket edip ilerlerken, bizleri yüz yıldır kabuğunda hapseden zihniyet, bu kısır zihniyettir.
Allah bu milleti bu zihniyetten muhafaza eylesin.
Bizi yüz yıldır 60 kadar İslam dünyasından koparan, Batı’nın hayranı, sömürü ve gelir kaynağı yapan zihniyet, bu kısır zihniyettir.
**************
Abd Başkanı Biden Afganistan-dan çekilirken, bir başka yere yöneleceklerini söylemişti.
Birkaç gün sonra bir tehlike ve saldırının olacağını söyledi.
Ve bir gün dolmadan Işid saldırısı olduğu söylendi. 13 Abd askerinin öldüğü, 15 askerinde yaralandığını söylendi.
170 kadar da Afganlıyla birlikte epeyce yaralı oluştu.
Yani Afganistan 31 Ağustos-a kadar verilen ayrılma süresi dolmadan terör ateşi alevlenmeye başladı.
Abd istediği kaosu oluşturdu ve şimdi de yeni saldıracağı hedefi belirlemektedir.
Zaten önceden belliydi.
**************
Delinin ipiyle kuyuya inilmez, diye bir söz vardır bizde.
Geçmişte siyasiler bu millete iki anahtar sözü verdiler.
Ev ve araba.
Nefse hoş gelmişti.
Ancak fos çıktı.
Şimdide hukuken suçlu olup, darbeye teşebbüs ederek veya ortak olarak ceza alanların salıverilmesi vaadinde bulunuluyor.
Bu bitmişlerin ve tükenmişlerin vaadidir.
Kazanamayacakların kazanma oyunudur.
Ne yani, suç unsuru sayılan fiillerin kanundan çıkarılarak, suç işlemek meşru halemi getirilecek?
Tıpkı uyuşturucu serbest, terör örgütüne mensup olmak suç değildir mi olacak?
Bunun arkasında Öcalan-ın affı hatta Bakan veya Cumhurbaşkanı olmasının da önünün açılmasına kadar mı gitmektedir?
Bu demek oluyor ki, bağdakiler dağa sürülürken, dağdakilerde bağa mı gelecekler?
Kirli bir oyun var.
15 Temmuz da yarım kalıp başarılamayan kaos, farklı şekillerde devreye konulmaya çalışılmaktadır.
Aldığı veya verdiği kararlarla anayasa mahkemesi mi?
Mecliste terör örgütünü temsil eden HDP mi?
Veya öncesinde görüldüğü gibi Fetö gibi Ordu’da bulunan kısım ve kesim mi?
Yoksa muhalefet partilerimi
Veya hepsi mi?
Terörü bir şeylerin bitirmesini veya bitmesini istemediği veya bir yerlerden ve de iç dış çok yerlerden beslendiği ve desteklendiği kesin.
Kıssadan Hisse:
Ebu Hureyre ve İbnu Ömer (ra) anlatıyor: Resulullah (sav) buyurdular ki:
“Ahir zamanda, dinle dünyayı talebeden insanlar zuhur edecek. Bunlar, insanlar(a iyi görünüp, onları aldatmak) için öyle bir yumuşaklığa bürünürler ki koyun postu yanlarında kaba kalır. Dilleri de baldan daha tatlıdır. Ancak kalpleri kurtlarınkinden vahşidir.
-Cenâb-ı Hak (bunlar için) şöyle diyecektir:”
“Beni aldatmaya mı çalışıyorsunuz, yoksa bana karşı cürete mi yelteniyorsunuz? Zât-ı Akdesime yemin olsun, bunlar üzerine, kendilerinden çıkacak öyle bir fitne göndereceğim ki, içlerinde halim olanlar bile şaşkına dönecekler.”(Tirmizi, Zühd 60)
Kesinlikle burada hesapsız ve kitapsız bir işin olması düşünülemez.
Çünkü aylar öncesinden planlanmaktadır.
Önceki Afganistan Cumhurbaşkanı Eşref Gani Abd bursu ile yetiştirilmiş bir kişi idi.
Mukavemet göstermeden tıpış tıpış darbelerin yeri olan Bae-ye yani Birleşik Arap Emirliklerine sığınmıştır.
22 yıl mücadele et, askeri eğit, Taliban-ın 4 katı ordun olsun, son sistem silahların olup kalaşnikof kullananlara yenil?
Ve bütün o silahları onlara bırak?
Yoksa İslamı içten vurmanın başka bir yöntemi midir?
Bekleyip göreceğiz.
Taliban gelip şeriatla yöneteceğiz derken başta bizde, geçmişte olduğu gibi kabir kaçkınları devreye girerek naralar atmaya başladılar.
Acaba bizdeki demode olmuş meseleler Afganistan-da ortaya koymaya mı çalışılmaktadır?
Abd-nin Afganistan-da öldürdüğü 172 bin insan konuşulmazken, kadınlara saldırısı ve tecavüzü düşünülmezken adeta bizdekiler o Abd-li askerlerle beraber dans etmeyi kabul edip, tecavüzüne ses çıkarmazken, Taliban-ın kadınları örtünmeye zorlayacağı saldırısında bulunulurken, aslında İslama saldırılmaktadır.
Bekleyip, takip edip, sentez yaparak göreceğiz.
-Acaba burada da mı -bizim çocuklar?- devrede mi?
Çünkü 1980-de Abd 12 Eylül darbesi üzerine; Bizim çocuklar başardı, demişti.
-İşidi bizzat Obama yani Abd kurdurdu. Bunu bizzat ondan sonra başa gelen Trump-da söyledi.[1]
-Biden içteki ortaklarıyla yeni bir operasyonun peşinde.
Yeni bir film çeviriyor.
Gerçi eskilerin tanıdığı cinsten, cinsi bozuk işler.
Sağı sola, alevi sünni, kaos, yalan haberlerle…
Iraktaki gibi yavaşlatılmış bir savaşın fitili yakıldı.
28 Şubat davasında alınan müebbet hapis cezası kararları Yargıtay tarafından onandı. Hükmün kesinleşmesinin ardından davada yargılanan 14 sanık hakkında infaz süreci başlatıldı. Emekli Orgeneraller Çevik Bir ve Çetin Doğan’ın da aralarında bulunduğu sanıklar gözaltına alınarak cezaevine gönderildi. Cezaevine gönderilen generallerin rütbeleri de sökülecek.”[1]
Aç olan canavara şefkat göstermek onun ve yandaşlarının iştahını açar ve döner dişinin kirasını isterler.
Yaşlarından dolayı Cumhurbaşkanının affetmesi sessizce de olsa dillendiriliyor.
Unutulmamalıdır ki, zulme rıza göstermek zulümdür. Zulme ortaklıktır.
Eğer Cumhurbaşkanı bunları affederse A. Necdet Sezer-in durumuna düşer.
Nitekim o sağlık bahane gösterilerek Pkk-lıları affetmişti.
“10. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, görevi süresince aralarında DHKP/C ve PKK’lıların da bulunduğu 190 terör örgütü mensubunu sağlık sorunları nedeniyle affetti. Sezer’in affıyla tahliye olduktan sonra terör eylemlerine devam eden bazı örgüt mensupları, polis veya askerle girdiği çatışmada ölü ele geçirilirken, bazıları da eylemleri nedeniyle hapse mahkum edilerek tekrardan cezaevine gönderildi.”[2]
Sayın Cumhurbaşkanının böyle bir hataya düşeceğini ve basiret bağlanması göstereceğini düşünmüyorum.
Bu bir nefret ifadesi değil, mazlumların hakkının korunması ve zayi edilmemesidir.
Başta Çevik Bir ve Çetin Doğan diğer generallerle beraber en büyük darbeyi Kur’an-ı Kerim-e vurdular.
Yüz yıl önce İngiliz müstemlekat nazırı yani Kölelik Bakanı Gladiston eline Kur’an-ı Kerim-i alarak; bu Kur’an müslümanların elinde bulundukça biz onlara gerçek manada hakim olamayız. Ya bu Kur’an-ı kaldırmalıyız veya müslümanları bu Kur’an-dan soğutmalıyız.
Bu komutanlar ise Kur’an öğrenmeyi yasaklayıp, belli bir yaşla sınırlı tutarak adeta 163. maddeyi yeniden hortlattılar. Bir çok insanın hapishanelerde eziyet çekmesine sebeb oldular.
Küfür devam eder ancak zulüm devam etmez hakikatınca; bin yıl devam edecek dedikleri zulümleri, ağır aksakta olsa, geç kalmış bir kararda olsa adalet yerini buldu. Hapse girdiler ve rütbeleri söküldü.
Bu komutanlar artık er bile değiller.
Geç kalınmış adalet, adalet değildir.
Zamanında verilmeyen cezalar, diğer darbecilerin iştahını açarken taa 15 Temmuz darbesinin de önünü açtı.
28 Şubat bin yıl sürmese de acısı, etkisi, zulmü daha nice yıllarca anlatılacak, tarihte kara bir leke olarak kalacaktır.
Her zaman diyorum, Türkiye-nin problemi, hukuk problemidir.
Cezaların caydırıcı olmayışı, suçları arttırmakta, cazip hale getirmektedir.
Cezaların yetersizliği insanları rahatlıkla darbeye teşebbüs ettirmektedir.
Bu millet, bu milletin vergileriyle alınan uçaklarla bombalanabiliyor, Cumhurbaşkanına rahatlıkla su-i kast teşebbüsünde bulunuluyorsa, hukukun yetersizliğindendir.
Şimdiye kadar darbeciler en kısa zamanda cezalandırılsa idi, devamına teşebbüs edilmeyecekti.
Eğer bu millete ve bu milletin değerlerine azıcık bir saygısı olan varsa, değil bunları affetmek, dillendirilmesi bile zillettir.
Hem kim kimin adına affetmektedir?
Mazlumların rızası alındı mı?
Tıpkı maktulü görmeyenler anlayışsızca ve de düşüncesizce adeta şöyle demektedirler;
Canım maktul bir kere ölmüş, bari katili kurtaralım!!!
Ve insana sormazlar mı; Şeyy, afedersiniz, kimden yanasınız?
Unutmayalım ki, bu iş burada bitmemektedir. Bunun birde ahiret boyutu vardır.
Şu hiçbir zaman için unutulmamalıdır ki; Allah’ın rahmeti her şeyi kuşatmıştır. Adaleti de rahmetini kuşatmıştır.
Affı gündeme getirmek, mağdur olan kızlarımızın ve mazlumların göz yaşlarında boğulmaktır.
Masonluk ta Hz. Süleyman Peygambere kadar dayandırılıp, temelinde ingiliz siyaseti yatmaktadır.
Duvar ustalarının kurmuş oldukları çatının yaygınlaştırılarak zaman içinde siyasallaştırılmasıyla da hristiyan inancının temelinde diğer dinleri de mensuplarıyla beraber içine çekip eritme faaliyetidir.
Masonluk için yapılan teklifleri reddederken ancak girme sebebini şöyle anlatır;
“Araştırmaya, okumaya başlayınca, Baş masonlardan Mim Kemal Öke’nin; “Masonluk hakkında kat’i bir hüküm vermek için onu dışından değil, içinden tetkik etmelidir” sözlerini okuyunca da, yedi yıl önce bana mason olma önerisini getiren yaşlı masonu aradım. Sonra süreç başladı ve mason derneği üyesi oldum. Asla mason olmadım, olmak da istemedim.
Mason Tarikatını içeriden anlamak için, Büyük Loca ’da Usta (Üstad) olup, sonra Yüksek Şûraya devam etmek ve birkaç derece almak gerekiyordu. Bu neresinden bakarsanız, en az 7 yıl gerektirir, bir de yoğun çalışma yaşamının getirdiği gecikmeler olunca, bu süre arttı. 2007’de girdiğim Mason Derneğinden, olabildiğince çok bilgiler toplayıp, ulaşabildiğim kadar kaynaklara erişip, yapıyı anlayıp ve ilişkileri çözümleyip, 10 yıl sonra, Büyük Loca ‘da Usta, Yüksek Şûrada 9.° de, 14.° ‘ye geçmek üzere iken ayrıldım. Vardığım noktada, masonluğun ancak içeriden öğrenilebileceği ve açıklanabileceği düşüncem güçlendi ve doğru yaptığıma eminim.”13.
(Ahmet Hakanın Kanal7- de bir mason ayinini içten gizli çekilen bir videodaki gösterim gibi.[2]
Attilâ İlhan;
“Benim hayatımda en önemli bir işi yapmış olan, yani benim tahsil hayatım mahvolmuşken onu kurtaran adam bir masondu, yani benim onlara büyük saygım vardır; o ayrı sorundur. Benim söylemeye çalıştığım başka bir şeydir. Benim söylemeye çalıştığım şudur: Orada sayılan kişiler ve orada sayılan kuruluşların bütünü Batılıların ele geçirmeye karar verdikleri ülkelerde uyguladıkları bir politikanın aletleridirler. O politikanın adı kültürsüzleştirmedir.”3.
Yalnızca mason olmayanlar değil, masonların da masonluk konusunda bilgileri son derece sınırlı, eksik ve yanlış olduğunu söyleyebilirim. 18.
Türk Dil Kurumu (TDK) Sözlüğünde, mason sözcüğünü arayınca, sözlük farmasona yönlendiriyor.
Farmason; “isim Fransızca franc-maçon, 1. isim Mason, 2. sıfat Dinsiz, imansız”
-“Kitaplarımda ilerledikçe çok açık göreceğiz ki, masonluk bir tarikattır. Masonluk, İngiliz burjuvazinin, Britanya uluslarını egemenliği altına alma savaşımında, Soylular ve Katolik Kilisesi karşıtlarına karşı kullandığı; öğretisi Esseni, Tapınakçılar tarikatlarından beslenmiş, aynı yapının katları olan Yahudi[1]Hıristiyan dininin yeni bir yorumu olarak yapılanmış bir tarikattı.”29.
-“33.° mason Tanju Koray;
“ Hür masonluk ahlaki ve manevi değerlere bağlı erkekler topluluğudur.(…) Masonluk Hıristiyan toplumunun bir ürünüdür.”30.
-“Bizde masonluk siyasal olaylarda ne kadar etkilidir? Bunu bilmeye olanak yoktur. Cumhuriyet öncesinde “ittihatçı” diye bilinen askeri ve sivil siyasetçiler arasında çok yaygın olan masonluk, mason localarının 1948 yılında yeniden açıldıktan sonra siyasetler arasında, büyük üstatlığa getirilen, Adnan Menderes’in başbakanlık müsteşarı ve o zamanki adıyla “Milli Emniyet” Başkanlığı yapan Ahmet Salih Korur aracılığı ile yayılmıştır.”37,Mumcu, Uyan Gazi Kemal!, 2007, s. 316) ve (Cumhuriyet, 14 Aralık 1986.
-“Yahudi-Hıristiyan Almanlar, localarında Müslüman ziyaretçi olsa bile Kur’an-ı Kerim açılmasına da izin vermiyorlar. Hıristiyanların çoğunlukta olduğu diğer ülkelerde olduğu gibi.
Almanların denetimindeki Yüksek Şûra localarına Hıristiyan – Yahudi olmayanlar giremez, Amerika Kanada denetimindeki Yüksek Şûralara ise Müslüman girebilir ama yalnızca İncil açılır, Hıristiyan olarak yani. Birçok Avrupa ülkesinde olduğu gibi. Almanya Yüksek Şûrasına üye olan Türk soylu Alman vatandaşları var. Buralarda Almanca toplanıyorlar ama kendilerini Müslüman olarak ifade edemiyorlar; ya Hıristiyan olmuş Müslümanlar ya da Sebataycı kökenden geliyorlar. “90.
-“Masonluk Amerika’da çok hızlı bir başlangıç yapar ama 1830’da birden bire durur, 20 binden, 3 bine düşer. William Morgan isminde düzenli bir mason, 1826’da Masonluğun İç Yüzü diye bir kitap yayınlar.
Kitap dağıtıma girdikten sonra, Morgan kaybolur, kimse bulamaz, nereye gittiği bilinmez.129 Masonlar tarafından kaçırıldığı ve öldürüldüğü dedikoduları yayılır. Mason zanlılar yakalanır ancak masonlardan oluşan jüri tarafından aklanır. En güçlü söylenti Ontario civarında bir değirmende masonlar tarafından işkence yapıldığı ve Niagara Çağlayanından atıldığıdır. Bundan sonra Mason karşıtı dönem yaşanır; kilise, siyasi yöneticiler, mahkemeler jüriye üye olarak kabul etmezler. Aleyhte toplantılar düzenlenir.
Bu sıkıntılı dönem kolay atlatılamaz, aşağı yukarı 20 yıl sürer.”93-94.
-“Amerika Birleşik Devletleri kuruluşunda Mason Tarikatı’nın örgütü ve önderlerinin büyük etkisi olduğu kesin. Kesin olan bir başka gerçek de, dünyanın sayıca en büyük Mason Tarikatı üyelerinin ırkçılığının altında, köle ticareti de var. “95.
-“Masonluğun ilk 3 derecesi Tevrat ve Yahudi inancı üzerine yapılandırılmıştır. Yahudilerin tanrısı, masonluk bilgisini Âdem’in kalbine işlediğini söyler, 1738 baskısında ayrıntılara girer. Âdem’in oğulları büyüyünce Âdem geometriyi ve mimari bilgileri oğullarına öğretir ve onlar da loca kurarlar. Sonra sürer gider; Nuh Peygamber ve oğulları, Musa Peygamber… Masonlar, hepsini Büyük Üstad sayarlar.
Sonra da duvarcı ustalarının inşaat, mimarlık yani masonluk bilgileri, Yunanistan, Roma yoluyla İngiltere’ye gelir ama Romalılar gidince bu bilgiler kaybolur.”108.
-“Bektaşi Tarikatına masonların sızması Yahudilerin son yüzyıllarda Yeniçerilerin bütün gereksinmesini karşıladıkları dönemlerde gerçekleşmiş ve halen sürüyor. Günümüzde de Bektaşi Tarikatı en üst derecedeki yöneticisini Dede Babayı seçemez durumda, bölünmüş. Bölünmeye de Mason Bektaşilerin neden olduğu söyleniyor.”164.
-“Masonluk ne ola ki?
Masonlar bir türlü anlaşamıyorlar, Masonluk teist mi, deist mi, panteist mi, yoksa Budist mi? Ben söyleyeyim, her şeyden önce emperyalist ve sömürgeci.””188.
-“Müslümanların kutsal Mescidi Aksa altında, Süleyman’ın tapınağı olduğu yer kabul edilen mağara, İsrailli Yahudi masonların tapınağında kendilerine Türk ve Müslüman diyen masonlar birlikte ayindeler. Ayakta olan, süslü giysileri olan, o dönemde HKEMBL Baş masonu Ömer Köker.”287.
-“…Bir başka deyişle; 28 Şubat 1997’deki MGK toplantısında generaller Refahyol Hükümeti’ne “muhtıra” verirken, Akın Öztürk İsrail’de görev yapıyordu…
Öztürk’ün Tel Aviv’de bulunduğu seneler; aynı zamanda, 28 Şubat Cuntası’nın önde gelen ismi Çevik
Akın Öztürk, İsrail’de vazifeli iken Tel Aviv’deki 73 sayılı NUR Locası’na kayıt yaptırdı ve mason oldu.
15 Temmuz 2016’daki darbe girişiminin elebaşısı Fetullah Gülen, 1975 yılında Baron Kasım Gülek’in aracılığıyla mason locasına girmişti…
Akın Öztürk’ün de üyesi olduğu Tel Aviv’deki Nur Locası, 6 Haziran 1985 tarihinde “İsrail Büyük Locası”na bağlı olarak kurulmuştur. O dönemde “Türkiye Büyük Locası”nın “Büyük Üstadı” olan Şekür Okten ile meşhur işadamı Jak Kamhi, Nur Locası’nın açılışını birlikte yapmışlardı.
Jak Kamhi, TESEV’in kurucuları arasındadır. TESEV, 1994 yılında kurulduğunda FETÖ’nün üzerine titrediği İshak Alaton ile TÜSİAD’çı Nafiz John Paker ilk yönetim kurulundaydılar!”[3]
NOT:Sayın yazarın notlarından aynen almış ve yazmıştım. Sayın Hürol Bey, İzah için gönderdiği mesajda;”Sağolun aktardığınız için. Yalnız başına ayarlanmış. içinde ben hiç zaman mason Olmam. Bilinçli olarak mason büyük loca üyesi olmuş, ama kimliğim her zaman Türk’tür. Mason, mason öğretisini benimseyen ve uygulayandır. Hiçbir makale ve kitapta masonum/ masondum demedim, demem. Mason Derneği üyesi olmuşum. bu tasarımda itiraf değil. İtiraf eğitimini tekrar okuyorum. Bunların bir Türkçünün / Atatürkçünün bilinçli olarak kullandığı yerikatını, kapsamlı Türk kullanmayıa gayretidir. Bu ince düşünceyi düzeltmenizi, düzeltmenizi rica ediyorum.”
MEHMET ÖZÇELİK
13-08-2021
[1] MASON TARİKATI ve Emperyalizm I Hürol Tasdelen.
Milleti ve eğitimcileri ümitlendirip bir milyon öğretmen bir milyon fikir adıyla topladığınız fikir, görüş ve teklifler ne oldu?
Ne kadarı hayata geçti?
Gerçi ben ümitli değildim ancak bir eğitimci olarak görevimi yapmak için, sizden önce gönderdiğim üç bakana da gönderdiğim yüz civarındaki teklifleri de toplayarak, değişik zamanlarda gönderdiğim iki yüze yakın tekliflerin acaba ne kadarına bakıldı?
Yoksa benimki 999 999.sırada mıydı?
Milli Eğitimde süreklilik ne kadar sürdürülüyor?
Bir örnek daha vereyim mi?
Eba’ya binin üzerinde seslendirdiğim sesli eserler göndermiş, yayınlanmıştı.
Sizin ekip gelince kaldırıldı.
Gene de bir kaç tane unutulmuş, kaldırılmamış.
Zaten sizin dönemde de aktarmaya ve göndermeye uygun ortam yoktu.
Şimdi siz ne yapmış oldunuz, ileriye dönük, bir milyon fikir içinde.
Asla bu bir şey yapmadınız demek değildir.
İnsafsızlık olur.
Yoksa tam yapacaktım Korona çıktı.
Tam Bakanlığı tanımıştım, istifamı rica ettim mi oldu?
Yoksa sizde vitrini mi düzelttiniz?
Yüz yıldır kullanılan motoru rektifiyeye yönelik ne gibi bir yenilik oldu?
Bir eğitimci olarak gerçekten öğrenmek istiyorum ve istiyoruz,
Geçmişten ileriye dönük önemli ne yaptınız ve gelecek Bakana yapılması konusunda önemli neler bıraktınız?
Ve tecrübenize dayanarak öncelikli ne yapılmasını tavsiye edersiniz?
Yoksa manilerle mi karşılaştınız?
Yani yapılacaklarda süreklilik olup yarım kalanlar veya varsa sürdürülecek mi, yoksa her şey yeniden mi başlayacak?
Mesela, bir milyon fikir az geldi, gelsin iki milyon fikir olacak mı?
Samimi görüntü veren bir kişiliğiniz var.
Rica etsek Bakanlık tecrübelerinizi samimi olarak artı ve eksileriyle yazar mısınız?
Size gönderilen bir milyon fikirde neler var, bizlere sunar mısınız?
–Yeni Milli Eğitim Bakanı derhal önceki ekibin Eba’dan kaldırdığı dosyaları geri yüklemeli ve hızla öğretmenlerin her türlü birikimini depolayacak bir bulut sistemi oluşturmalıdır.
Gerekirse bunu iller bazında da faaliyete geçirmelidir.
Milli Eğitim de üzüldüğüm en büyük eksiklik;
Sürekliliğin olmaması,
Deneme yanılma yöntemi ile sürdürülmesi,
Öğretmenlerin birikimlerinden istifade edilmeyip, öğretmenle birlikte kabre girmesidir.
Milli oluşunun tabelada kalıp, Eğitime yansımaması.
Eğer adalet tam manasıyla uygulanmazsa, o musibetlerden daha ağır musibetlerle karşılaşırız.
Ta ki o adaletin gereği uygulanıncaya kadar artarak sürer.
Bugün ormanları kasıtlı olarak yakanlara sadece hapse atma tehdidiyle tehditte bulunmak o kişileri ne kadar frenler?
Yoksa iyi halden, indirimlerden, uzun süren sorgular gibi düşüncelerden hareketle caydırıcılığını yitirmez mi?
En kötüsü aynı durum artarak devam etmez mi?
Nitekim sürekli olarak ateşin çocukları olduklarını söyleyen şeytanın çocukları bunu yapmaktadır.
Aç olan canavara merhamet etmek onun iştahını açmaya sebep olur.
Üstüne üstlük birde dişinin kirasını ister.
Şu anda teröristler ve ihanet içerisinde olanlar kendilerine başta idam olarak yeterli cezanın verilmemesinden cesaret alarak masumları yemenin diş kirasını istemektedirler.
Mesela, Öcalan yakalandığında idam uygulaması olmasına rağmen idam kaldırıldı, terör ise azalmayıp daha da arttı.
Bununla da kalınmadı, onu savunan on tane avukatının dağdakilere Öcalan’ın mesajını gönderdikleri ortaya çıktı.
Bu durum ihanetten adam öldürmeye, hırsızlıktan dolandırıcılığa kadar her alan için geçerlidir.
Medya toplumların nefes borularıdır. Toplum o nefes borularıyla nefes alır, hayatiyetini sürdürür. Ancak bazen boğazdaki balgam ve iltihaplar nefes almayı zorlaştırır. Her kurumun döküntüleri olabileceği gibi, medyanın da içerisinde kusmuk ve balgam mesabesinde kişiler bulunmaktadır. Şahsiyetini ve olmayan değerlerini, değersiz üç beş kuruşa satmaktadırlar. Nitekim merhum Abdülhamid döneminde muhalif gazete şöyle manşet atar, İstanbul’un su şebekesine bir at düştü. Bu haber infial uyandırır. Devlet biraz arpalıklarından arpalığını verince ertesi gün manşetten; At su şebekesine düştü ancak, şişmeden hemen çıkarıldı. Ve yine İstanbul müftüsünün keçisi çalınmışken, maneviyattan yoksun medya manşetten; İstanbul müftüsü keçi çaldı, der. Kirli medyanın yalan haberleri. Maalesef bende yıllar önce aynı yalan haber mağduriyetini yaşadım. Öğrencilere verdiğim röportaj ödevini çarpışan çamurlu çamur gazetesi; Din Dersi Öğretmeni fişleme yapıyor, diye haber yapmıştı. Ancak birkaç sene içerisinde o yalan haberi yapanların içinde bulunduğu kişiler daha ahirete gitmeden cezalarını buldular. Zincirin ilk halkasındaki kişi yanarak öldü, diğerleri işleri dağılarak farklı yerlere savruldular. Ahiretteki ise daha duruyor. Aynı benim haberimin altında başka bir Din Dersi hocasına da başka salyalarla saldırmışlardı. Bunların bir bedeli olması lazım. Ata sözünde, Köpeksiz köy bulmuş, değneksiz geziyor. Yani, Kendisine karşı çıkılmayacak bir ortam bulmuş istediğini rahatça yapıyor, uyguluyor. Bunların durumu birazda şuna benziyor; Hz. Musa giderken bir köpek hırlayarak üzerine gelir. Hz. Musa köpeğe dönerek, sen beni tanımadın mı der. Köpek ise, ya Musa tanımaz olur muyum, elbette seni ısırmayacağım ancak eğer havlamazsam sahibim bana yiyecek vermez, der. Medyada ücret aldığı sahibi adına sesi çok çıkanlarda bulunmaktadır. Yoksa arpalıkları kesilecektir. Bugün medyanın içerisinde bulunan değerlerden mahrum yazar ve medya kuruluşları bulunmaktadır. Aslında bu yeni de değildir. Burada Batı’nın arpalıklarından beslenip otlayarak, Batı’nın bahçesinde yumurtlayan yoz ve yozlaşmış ve bu milletin gerçekten kanını taşımayan 84 milyonun huzurunu bozmak adına, Batı’nın ve haçlı zihniyetinin borazanlığını yapmaktadırlar. Batı’nın çöplüğünden beslenen bu insanlar, batı adına burada horozluk yapmaktadırlar. Zaten ABD başkanı Biden iktidara gelmeden önce muhalifleri destekleme sözü vermişti. Bu arpalıklar verilen o sözün neticesidir.[1]
Kalemlerini başkaları için kullanan insanlar, satılık insanlardır. Değerlerini paraya değişen insanlar, değersiz insanlardır.[2] Namert bir dostumuz olacağına, mert bir çok düşmanımız olsun daha iyidir. Dost görünüp darbe ve yıkımlara, NATO ortağı görünüp ABD gibi bir dostumuz olmaktansa, onlarca mert düşmanlık yapan düşmanımız olsun. Çünkü düşmanımızı bilir, tedbir alırız. En kötü hastalık, teşhis edilmeyen hastalıktır. Aynı durum içteki dost görünümlü münafık yapılar içinde geçerlidir. Günlük genel medya başlıklarına bakıyorum da; Bir kısmı gündemden kopuk ve alakasız, bir kısmı 1970-lerde sol ve sosyalist kesimin fakirlik edebiyatını hala sürdürmekte, kendileri ise trilyoner ve villa sahipleri… Çamur at izi kalsın, bozuk zihniyeti ise, medyanın silinmez en büyük lekesidir.-“Cumhuriyet gazetesinin yalan ve iftira kampanyası tescillendi: Birinci sayfadan üç tekzip!”[3] Yalan haber yapan Medya itibar ve kan kaybediyor. -İletişim Başkanı Fahrettin Altun’un eviyle ilgili yaptığı yalan haberler sonrasında iki günde dört tekzip yayınlamak zorunda kalan Cumhuriyet gazetesinin geçmişi de yalan haberlerle dolu.[4]
-Yalan Cumhuriyet’i yine manipülasyon peşine düştü!.[5] “Körfez Savaşı ve sonrası CIA adına çalışan ancak daha sonra Guam’daki askeri üsse götürülen Kuzey Iraklı peşmergelerin çoktan ABD’ye götürüldüğü, bu kişilerin Kürt yahudiler olduğu ve şimdi ABD kurumlarında eğitim aldıkları belirtiliyor. İşte bunlar yarın bölgeye yönetici olarak gelecek. Tıpkı Karzai ve diğerleri gibi… “[6] Celal Bayar devlet başkanı sıfatıyla 23.John Roncalli’nin papa olmasıyla ayağına kadar gitmiş olması,idamla yargılandığında bir kaç saat önce bu papanın tavassutuyla idamdan kurtulur.Kolay değil,çünki Bayar’da Vatikanın Türkiyede bir büyük elçilik açmasını sağlamıştı.[7] Türkiye’de belli ki birilerinin diğer birilerine, ağa babalarına bir diyet borcu var. Ayet-i Kerimede;” Ey iman edenler! Size bir fasık bir haber getirirse, bilmeyerek bir topluluğa zarar verip yaptığınıza pişman olmamak için o haberin doğruluğunu araştırın.”[8]
Yoksa her önüne gelenden ve adaydan siyasetçi olur mu?
Öyleyse;
Yalancıdan…
Münafık yapılı kimseden.
Kendi menfaatini milletin menfaatinin önünde tutandan.
Maneviyattan mahrum olandan.
Milletin değerlerinden uzak ve kopuk olandan.
İleriyi göremeyip, kısır döngüler içerisinde dönüp dolaşandan.
Proje üretmeyip veya üretemeyip, sürekli şikayet ederek tüketen ve tükenenden.
Geçmişinden ve tarihinden kopuk, her şeyi hayali bir tarih üzerine bina edenden.
Dışarıdan kumandalı ve yerli bir siyaset üretemeyenden.
Hedefini muhalefet üzerine veya kişiler üzerine bina ettiği bir siyaset sürdürenden.
Yapım üzerine değil, yıkım üzerine bir siyaset yapandan.
Devlet yönetimindeki sürekliliği sürdüremeyenden.
Makam hırsıyla dolu olup, başkalarının önünü tıkayandan.
Meşru yoldan seçilmeyenden.
Darbelerden medet umup, darbelerle beslenenden.
Dış odaklı olandan.
Yerli olmayıp, Abd, Rus, Alman, İsrail, İngiltere yapımı bir siyaset yapandan.
Her gayrı meşru yolu hedefe ulaşma uğruna meşru görenden.
Kısır görüşlü, az olsun benim olsun, benden başkası olmasın diyenden…
Irkçılık güdüp, başkalarına adeta hayat hakkı tanımayandan.
Kirli ittifaklarla, kirli kişilerle ve ilişkilerle siyaseti götürenden.
İnsanların inancıyla, baş örtüsüyle, ibadetiyle uğraşmayı siyaset bilenden.
Hayırla anılacak bir eseri olmayandan. Zira Eşek ölür kalır semeri, insan ölür kalır eseri.
Herkesi, her kesimi kucaklamayandan.
Lafla peynir gemisi yürütmeye çalışandan.
“Onlar ki verir laf ile dünyaya nizamat/ Bin türlü teseyyüb (ihmal ve düzensizlik) bulunur hanelerinde.”
Akibetini ve ahiretini düşünmeyenden. Bu tiplerden değil siyasetçi, adam bile olmaz.
İnançsızdan. Zira Yaradanı görmeyen, yaradılanı hoş ve var görmez ve de göremez.
Tarihin çöplüğüne dökülenlerden ibret almayandan.
Akıl ve kalbi aydınlanmamış ve de karanlıkta olandan.
Çapsız olandan.
İçip berduş olandan…
Hayatı bir kumar olarak görüp, kumar oynayandan.
Hırçın, mızıkçı ve kanser edici olandan…
Başkasının yani milletin sırtından beslenen salak ve asalak ve de sülükten.
Sevgi odaklı değil, nefret ve kin ve de baskı odaklı siyaset güdenden.
Aaaaa, ben bu tipte şeyy yani bu tipsizlikte olanları tanıyorum…
Tamda onlara göre dikilmiş bir elbise.. Onların içine gireceği bir elbise.
Tencere yuvarlanmış, kapağını bulmuş.
Acaba bu kişilere göre mi bir yazı yoksa yazıya göre mi bir kişilik?
Dert söyletir derler ya.
Bize de olumsuzlar ve olumsuzluklar yazdırıyor.
Zira tarih vitrini o kadar döküntü ve çöplüklerle, aldanan ve aldatılanlarla dolu ki; hala tarihin tekerrür ettiğini, çöplerin pazarda müşteri bulduğunu, çöplüklerin insanların içerisinde değer bulup öne çıkarıldığını görmekteyiz.
Her mal müşteri bulmaktadır.
Peygamberliğini iddia edeninde cenazesinde binlercesi saf tutmakta.
Ebu Hureyre ve İbnu Ömer (ra) anlatıyor: Resulullah (sav) buyurdular ki:
“Ahir zamanda, dinle dünyayı talebeden insanlar zuhur edecek. Bunlar, insanlar(a iyi görünüp, onları aldatmak) için öyle bir yumuşaklığa bürünürler ki koyun postu yanlarında kaba kalır. Dilleri de baldan daha tatlıdır. Ancak kalpleri kurtlarınkinden vahşidir.
Cenâb-ı Hak (bunlar için) şöyle diyecektir:”
“Beni aldatmaya mı çalışıyorsunuz, yoksa bana karşı cürete mi yelteniyorsunuz? Zât-ı Akdesime yemin olsun, bunlar üzerine, kendilerinden çıkacak öyle bir fitne göndereceğim ki, içlerinde halim olanlar bile şaşkına dönecekler.”[1]
Türkiye’nin yüz yıldır başına açılan kavga ve gailelerden; önce laiklik ve Atatürk, sonra pkk ve bir elli yılda fetö…
Demek ki hizipleşmeler, batıl mezhepler ve farklı itikat ve ameldeki değişik düşünceler, birisinin peşine körü körüne takılanları alıp götürmesiyle oluyormuş.
Bir Hasan Sabbah Haşhaşi yani uyuşturucu sapık düşüncesiyle peşinden on binleri çok rahat sürükleyebiliyor.
Zamanımızda ve İslam dünyasında bundan çokça bulunmaktadır.
Kader ayrıştırıyor.
Maalesef zamanımızda da haşhaşilik ve sefahet ve de ahlaksızlık yaptığı halde peşine bir çoklarını takabilmektedir..
Münafıkane yapısını bina edebilmekte.
Peygamberlik iddiasında bulunduğu halde cenazesine binler katılabilmektedir.
Velhasıl acaib bir asırda yaşamaktayız.
Ruhlar hasta.
Hastalık ruhlarda.
İngiliz bu hasta ruhları çok iyi kullanıyor.
Koca bir İslam’ın merkezi olan Suudi Arabistanı ihdas ettiği bir vehhabilikle çok rahat idare ediyor.
Bunu da daha çok para, makam ve kadınla yapıyor.
Yahudi plan yaptığında üç yüz yıllık plan yapıyor.
Bugünkü kriptolar ta üç yüz yıl öncesinden tasarlanmış olanlardır.
Ya Yahudi ve Sevi[2], ya ermeni,[3] ya Moon,[4] ya münafıkane[5] veya terör ve uyuşturucu gibi kirli ve şaibeli ilişkilerle[6] faaliyetlerini sürdürmektedirler.
–Feto ve mensuplarının Hristiyanlara, İslam’ın zor olduğunu, kendi dinlerinde kalmalarını, hristiyan ve Yahudilerinde cennete gireceklerini söylemesi basit bir cehaletle geçiştirilemez zira tam bir ihanet ve hıyanettir hatta misyonerliktir.[7]
Fetönün tüm ölçüsüz ölçüsü, hedefe ulaşmak için her yol meşrudur, hareketidir.
Unutulmamalıdır ki, Haşhaşlı Hasan Sabbaha kendisini hançerleyecek, kaleden atacak 20 bin fedai bağlanmıştı.
Uyuşturucu bağımlısı gibi.
-15 Temmuz da hedef Suriye gibi iç savaştı.
Zira PKK ve Deaş doğudan girip genel bir işgale kalkışacak ve toplum mukavemet için karşı koyacak, kurumlar birbiriyle çarpışacaktı.
-Feto tehdidi bitti mi?
Daha yeni başlıyor. Zira 60 yıldır faaliyet gösteren bir akımın en az altmış yıl sürdürüleceği ve en önemlisi de dışarıdan kurulduğu gibi destekleneceği bir vakıadır.
-Ne gariptir değil mi?
Zahiren taban tabana zıt görülen, inanç farklılığı olan fetö ile CHP aynı safta oldular.[8]
CHP hapistekileri çıkaracağını, görevden alınanları iade edeceğini, daha neler neler, ayrıca bu PKK. lılar içinde mi söz konusu?
Acaba hikmeti nedir?
Birleştikleri, ortak noktaları ne ola ki?
Birileri birilerine gebe mi kaldı acaba?
Diyet borcumu var?
Yoksa gelemeyeceğini bildiğinden kendine yer mi yapıyor?
FETÖ’nün Anadolu’yu “içeriden Hristiyanlaştırma” çabalarına mercek tutan “İncil Müslümanları” kitabı Gülen’in 50 yıllık söylemini inceliyor. Fetullah Gülen’in 1975 yılında Zonguldak’taki “İdeal (Altın) Nesil Konferansı”nda bu konuda ilginç kanıtlar var.
40 YILDIR BUNU SAVUNUYOR.
Gülen, “Haçlı Seferleri dışın fatihidir: Nice cemaatler vardır ki devletler, fertler bunlar dışın fatihleridir. Mesela haçlı seferleri dışın fatihidir” diyor. Gülen, Haçlı Seferleri’ni sempatik gösterme çabasını 40 yıl sonra 15 Temmuz’dan sonra da sürdürerek, “Haçlının ülkenizi işgal etmesi çok tehlikeli değildir” ifadelerini kullanmıştı.
PAPA İLE GÖRÜŞMENİN KODLARI
Eserde Gülen’in 1998 yılında Papa’ya yazdığı mektubun kodları da kapsamlı bir şekilde yer alıyor. Esere göre terör örgütü lideri Gülen’in her bir ifadesinin Hristiyan dünyasına apayrı kapıları açmaktadır. “Pek muhterem Papa cenapları” diye başlayan mektup özetle şöyle: “Papa 6. Paul Cenapları tarafından başlatılan ve devam etmekle olan dinler arası diyalog için Papalık Konseyi misyonunun bir parçası olmak üzere burada bulunuyoruz. İslam yanlış anlaşılan bir din olmuştur ve bunda en çok suçlanacak olan Müslümanlardır. Kendi memleketimizde şimdiye kadar çeşitli Hristiyan mezheplerinin liderleriyle diyalog içinde olduk. Bu naçiz gayretlerin boş çıkmadığını acizane ifade etmek isteriz. Amacımız bu üç büyük dinin inananları arasında hoşgörü ve anlayış yoluyla bir kardeşlik tesis etmektir. Yeni fikirlerimiz varmış iddiasında bulunmuyoruz. Yine müsamahanıza sığınarak, bu misyonun hedeflerine yakından hizmet etmek için üstlenmek istediğimiz birkaç teklifte bulunmayı arzu ediyoruz.”
Eser, Papa’nın Gülen’e hediye ettiği Aziz Pavlus ve Petrus tablosunun sırrını da ortaya koyuyor. Gülen’in açık mektubuna Papa çok sırlı bir hediyeyle, takdirlerini sunarak karşılık veriyor. Hristiyan dünyası ve misyonerlik açısından çok önemli, çok manalı taşıyan hediye, Aziz Pavlus ve Aziz Petrus, Hristiyan dünyası tarafından Hristiyanlaştırma tarihinin önemli şahsiyetleri olarak kabul ediliyor. En önemli yerleri ise Anadolu’nun Hristiyanlaştırılması konusunda taşıdıkları çok derin anlamlar ve yaptıkları olduğu belirtiliyor.
Amerikan Board’ın Anadolu’daki Fisk ve Parsons adlı misyonerlerine gönderdiği 1 Aralık 1983 talimatlı mektubunda, “Bu mukaddes ve vaadedilmiş topraklar, silahsız bir haçlı seferiyle alınacaktır”[10]
-Fethullah Gülen: Haçlı’nın Ülkenizi İşgal Etmesi Çok Tehlikeli Değildir.
Çünkü sizinle onlar arasında kırmızı çizgiler vardır. Bir kere onlar sizin kadınınıza kızınıza ilişmezler. Mabedinize ilişmezler. İlişmemiş Haçlılar.”[11]
-Ve Yunanlılar hakkında söyledikleri ise;
Yunanistan bizim için çok önemli. İki millet bir dönem kardeş olarak kabul edildi. Bazıları yanlış taktikler ve stratejiler izleyerek bizi arkadaşlardan ve yoldaşlardan ayırdı. Belki bir gün bu insanlar tekrar bir araya gelirler. Ancak bu ortaklık bu şekilde bile yapılabilirse, takdirle ele alınmalıdır. Herhangi bir nedenle herhangi bir tarafı desteklemek istemiyorum. Birisi ister masum olsun ister haksız olsun, o zaman aynı yerde bir arada yaşamaları mümkündür. Hümanizmin de aslında öğrettiği budur. Göründüğü kadar zor olsa da, kaçınılmazdır. Bir ülke, bir sorumluluğun yükünü taşıyamayacağını gösterebilir. Ancak, netleştiğinde hiçbir anlaşmazlık olmayacağını düşünüyorum. Türkiye ve Suriye’de ve birçok ülkede başka bir ülke denince akla ilk gelen Yunanistan oluyor. Yunanistan cesaret gösterdi. Kardeş ülke olduğunu göstermiştir. Ve bu kardeşlik sayesinde onları minnet ve takdirle anıyoruz. Tarihin görkemli sayfalarına süslü altın ve gümüşle böyle yazılacak. Geleceğimiz için birlik ve huzur vaad eden bir tutumdur”[12]
Bir yandan Hristiyanlık açısından 2 bin yıl sonra ve İslam’dan 1400 sene sonra yeni bir Pavlus çıkarılmaya çalışılıyordu. Pavlus Hristiyanlıktakı teslisi bir rüya ile başlatmış, Hz. İsa’nın kendisine görev verdiğini söylüyordu. Fetöde tüm oluşumunu rüyalar üzerine bina ediyordu. Saddam Amerika’nın kendisine saldırısına pek önem vermedi. Kale de almadı, önemsemedi. Hava Kuvvetleri vardı. Ona güveniyordu. Sırtını ona dayamış ama bilememişti ki Kesnizani Tarikatı Amerika’nın kuklası, B planı ile ve tamamen işgal edilmişti ve netice hava kuvvetlerinden de bir yarar gelmeyince Saddam’a sonuçta Irak çökmüş oldu.
Aynı durum Türkiye içinde bizzat ve yapılan raporda ortaya çıkan şu ki hava kuvvetlerinde 100 tane pilottan 90’ı fetö mensubu idi. Böylece 15 Temmuz’da Türkiye aslında yine aynen Irak gibi havadan işgal edilecekti.
************
Abd-Cıa-İsrail-İngiltere kısaca haçlı zihniyetinin 50 yıldır başkalarının gözünü oyması için beslediği kargalar, bu milletten bir parça koparsa da, gözleri oyamadı, gözü oyuldu.
Yarım asırlık oyun, münafık yapı fos çıktı.
-Aytunç Altındal öldü mü yoksa öldürüldü mü?
Bir ay öncesine kadar muayenelerinde hiçbir rahatsızlığı olmayan Altındal birden rahatsızlanıp öldü aslında zehirlendi.
Bir ay öncesinde de evine girilmiş, her şey dağıtılmıştı, özellikle evrakları.
Her şeye rağmen ölümünün altındaki şu ifşaat olmuştur;
-“A Haber’de yayınlanan Yaz-Boz programında Aytunç Altındal’ın, Fetullah Gülen hakkında çarpıcı tespitleri yer aldı. Fetullah Gülen’in, Vatikan’da görüştüğü Papa 2. Jean Paul tarafından “gizli kardinal” olarak atandığı ortaya çıktı. Altındal’ın konuyla ilgili “Vatikan’da yönetim Papa ve 9 kardinaldedir. Bu kardinallerin yedisini tüm dünya tanır. Ancak ikisi gizlidir ve sadece Papa bilir. Fetullah Gülen gizli iki kardinalden biridir” sözlerine yer verildi.”[13]
-Fetö haçlılar için ise şöyle diyordu;
“Haçlının ülkenizi işgal etmesi çok tehlikeli değildir. Çünkü sizinle onlar arasında kırmızı çizgiler vardır. Bir kere onlar sizin kadınınıza, kızınıza ilişmezler. Mabedinize ilişmezler. İlişmemiş Haçlılar.”( 20 Ağustos 2016)[14]
-Darbecilere kucak açan Yunanistan’ın “yiğitlik” gösterdiğini savunan FETÖ elebaşı Fetullah Gülen, Yunanistan’ın yaptıklarının tarihin şanlı sayfalarına süslü altın ve gümüş ile yazılacağını söyledi.
Gülen, mesajında, “Yunanistan, kardeş bir ülkedir.” ifadesini kullandı.(|12.03.2021)[15]
[4] MOON:CIA tarafından desteklenmektedir.(Bak.Memleket benim değil.Necmi Naz..sh.123-150.Dönme olan Muhammed Yahya ABD-li olup,Y.N.Öztürk-ün yüksek lisans öğrencisi olup,bu öğrencininde -moon olup-,özellikle Öztürkle ilgilenmesi ibretâmizdir.(Age.137-138.)
Kiliseden başlayan bozulma durumu göstermektedir ki, yıkılışı da kiliseden olacaktır.
Bugünkü Hristiyanlık Hz. İsa’nın dini değildir.
Hz. İsa’yı görmeyen Pavlus’un dinidir.
Bu da bir rüya ile başlamış, güya Hz. İsa’nın yarım kalan tebliğinin Pavlus tarafından söylendiği uyduruğu üzerine uyduruk bir din haline gelmiştir.
325 yılında İznik konsilinde birbirini tutmayan 104 incil içerisinden birbirine yakın olduğu söylenen Matta-Markos-Luka-Yuhanna nakilleri üzerine tüm Hristiyanlık oturtulmaya çalışılmıştır.
Zaten 30 yaşına peygamber olan Hz. İsa 3 yıl peygamberlikten sonra göğe çekilmiş, dininin esaslarını dikte edip yazdırmamıştır.
Sohbetleri ile hayatında 12 kişi kendisine inanmış, bir Yahudi iftirası üzerine göğe çekilmiştir.
Papalık ve Papa yeryüzünün Allah’ında önünde tek vekili kabul edildiğinden böyle bir tahtın devri düşünülmemiş ve kaybedilmek istenmemiştir.
Bugün Hristiyanlık dünyasında müşterisi olmayan kiliseler ya satılıp camiye çevriliyor veya gençleri çekmek için cazip bir yol olan kilisede serbest uyuşturucu kullanımına göz yumuluyor.
Veya ateizm salgın gibi yayılıyor.
-Kiliseden başlayan Hristiyanlık nihayetinde yıkılış ve çöküşü de kiliseden olacaktır.
“Kilise okullarında binlerce Kızılderili çocuğun katledildiği Kanada’da yeni bir toplu mezar bulundu. Yer altı radarıyla yapılan taramada St. Eugene kilise okulunun bahçesinde 182 çocuk cenazesi tespit edildi.
Ktunaxa Milleti şeflerinden Jason Louie, söz konusu okulun, bölgede 1912-1970 döneminde faaliyet gösterdiğini ifade etti. Louie, yüzlerce yerli çocuğa burada zorla eğitim verildiğini kaydederek, “Bu tür bir olaya asla tam olarak kendini hazırlayamazsın. Kamploops’taki 215 mezardan sonra şimdi bir de bu, gerçekten çok zor” açıklamasında bulundu.”[1]
-Papa’dan Kanada’daki “215 çocuğun cesedi” hakkında açıklama! Özür dilemedi.
Katolik aleminin ruhani lideri ve Vatikan Devlet Başkanı Papa Franciscus, Kanada’da Katolik Kilisesi’ne ait bir okulun bahçesinde 215 çocuğun kalıntısının bulunması haberlerini acı içinde takip ettiğini belirtti ancak özür dilemedi.[2]
-Kirlenmenin başı papalık.
İslam dünyasına gönderdiği kardinallerle ve içinde barındırdığı birçok şaibelerle kilise ve kilisenin başı papalık sallantıdadır.
Kiliseyle bağlantısı zaten kopuk olan hristiyan dünyası ya maddi desteklerle, ya kirli işlerle varlığını sürdürmeye çalışmaktadır.
En önemlisi de, İslam dünyasını karıştırarak etrafı toz bulutlarıyla kaplayıp, kendini görünmez yapmak ve de yıkılışını geciktirmeye çalışmaktadır.
-“Bu çocukları kim öldürdü?
Kanada’da Kızılderili çocukların devlet zoruyla tutulduğu eski kilise okullarında tespit edilen binden fazla isimsiz mezar tartışma yarattı. Çocukların başına ne geldiği, niçin ve nasıl öldükleri merak ediliyor. Protestocular, ülkenin resmi devlet başkanı İngiltere Kraliçesi II. Elizabeth’in heykelini devirdi. Yaygın kanaate göre ‘soykırım’dan İngiltere de sorumlu.”[3]
-Meşru evlenme yolunu kapayan papalık ve kilise, gayrı meşru yola tevessül etmekte, bu günahını örtmek için de her türlü entrikalarını çevirmektedir.
Sonuç olarak Hristiyanlık ya sönüp yok olacak veya hurafelerden soyutlanarak İslam’a teslim olacaktır.
Batının artan doğum sancısı ve olaylar inşallah ikinci şıkkın oluşumunun zeminini hazırlamaktadır.
Siz yerdekilere merhamet edin ki, göktekilerde size merhamet etsin.
“Küfür ve dalalet, Kâinata büyük bir tahkir ve mevcudata bir zulm-ü azîmdir ve Rahmetin ref’ine ve âfâtın nüzulüne vesiledir. Hattâ deniz dibinde balıklar, canilerden şekva ederler ki; “İstirahatımızın selbine sebeb oldular” diye Rivayet-i Sahiha vardır. O halde kâfirin azab çekmesine acıyıp şefkat eden adam, şefkate lâyık hadsiz masumlara acımıyor ve şefkat etmeyip ve hadsiz merhametsizlik ediyor demektir. Yalnız bu var ki, müstehaklara âfât geldiği zaman masumlar da yanarlar, onlara acımamak olmuyor. Fakat canilerin cezalarından zarar gören mazlumların hakkında gizli bir merhamet var.”[1]
Sayın Erdoğan’ı muvaffak eden sebepler gayet çoktur. Bunlar içerisinde zamanla gelecek nesiller tarafından takdir edilecektir ki Ayasofya bunlar içerisinde küçümsenmeyecek derecede öneme haizdir.
Özellikle ve özellikle garip gurabaya, fakir fukaraya yapmış olduğu şeyler onun muvaffakiyetinde en önemli faktörlerdir.
Koronanın rahmete vesile olan şu ciheti oldu. Bir buçuk yıldır insanlar çokça evde kalmanın da vermiş olduğu sebeple; kedi gibi hayvanlara olan ilgisi daha da arttı. Neredeyse herkes evinde kedi besleyip onlara sahiplenir oldu.
Durum öyle oldu ki; artık meclise taşındı ve hayvanlar mal olmaktan çıkartıldı, can oldu. Böylece hayvanlara yapılacak olumsuz muamele, insanlara yapılan muamele ile aynı duruma gelmiş oldu.
Böylece cana yapılan saldırıdaki ceza aynen hayvanlara yapılanlara da verilecektir.
İşte bu amaçla özellikle veterinerlerde hayvanlarla ilgili bakımlardan, ilgiden, onlar için hazırlanan yemlerde gittikçe yoğun bir artış oldu.
Bunu şunun için ifade ettim. Bu milleti İnşallah maddi ve manevi büyük bir Rahmet bekliyor.
Bu hayvanlara olan ilgi, bakım rahmetin celbine vesile olacaktır.
Bu da toplumun maddi manevi rahatlamasına ve toparlanmasına önemli bir sebep olarak görülebilir.
Artık bu millet o hayvanlarında duasını almaktadır.
-Allah Resulü yorgun gördüğü bazı hayvanları, onları rahatlatmak için olacak ki, başlarını okşamıştır.[2] Bize düşen, hayvanların da okşanma ihtiyaçları olan bir ruhları olduğunu unutmamaktır. Üzerlerinde giderken hayvanları durdurup, onları bir sandalye gibi kullanıp, insanların birbiri ile sohbete dalmaları da, hayvana eziyet olacağından yine Hz. Peygamber (sav) tarafından yasaklanmıştır. “Hayvanlarınızın sırtını minberler edinmekten sakınınız. Çünkü (yüce) Allah sadece zorlukla varabileceğiniz yerlere sizi iletmeleri için onları sizin emrinize verdi. Arzı da sizin için yarattı. Binâenaleyh ihtiyaçlarınızı arzın üzerinde karşılayınız.”[3]
Böylelikle hayvanları kendi fıtratlarına ters düşen iş ve durumlardan uzak tutulmamasını istemiştir.[4]
Ayrıca Resulullah (sav) hayvanlara karşı kötü ifadeler kullanmayı, onlara lanet etmeyi şiddetle yasaklamıştır.[5]