HİSSE-34

HİSSE-34

Güneşi testiciye sordum, hayattır dedi…Dönüp buzcuya sordum, felakettir dedi…. 

**************** 

İBRİK MENKIBESİ…

 

Muhyiddin-i Arabi Hazretleri gençlik yıllarında iken, Bağdat’ta bir işi olması sebebiyle uzun bir yolculuğa çıkar… Bu yolculuk esnasında bir dere kenarında balık tutmaya çalışan derviş kılıklı bir adama rastlar,adama yaklaşır ve selam verir! Ne yaptığını sorar!

Adam: ben gördüğün şu sazdan yapılmış kulubede yaşıyorum,geçimim içinde her gün iki balık tutarım, biri kendim için biriside sizin gibi yolu düşenlere ikram etmek için der.

Muhyiddin-i Arabi Hazretleri adama misafir olur…adam ne tarafa yolculuk yaptığını sorar…mübarek: Bağdat’a doğru gidiyorum deyince adam çok sevinir ve “benim orada çok sevdiğim bir ALLAH adamı vardır.. O nun yanına uğrayıp benim için nasihat etmesini rica edermisin.” der..

Muhyiddin-i Arabi Hazretleri : tabi zaten gidiyorum.orayada uğrarım der..neyse yolculuk devam eder..

Bağdat”a varır.. kendi işlerini gördükten, sonra! “şu dervişin dediği zata bir uğrayayım diye düşünür… ve o adrese uğrar..

bir de bakarki, kapıda nöbetçiler ve bir sürü hizmetlileri olan ulu bir konak!

Derdini anlatır, o zatın kendisini kabul edeceği haber verilir…içeri girer,O zatla tanışır.! sohbet ederler,dervişten bahseder, O zat dervişi tanır..

Muhyiddin-i Arabi Hazretleri müsaade istemeden önce dervişin nasihat istediğini söyler…

O mübarek zat bir süre gönlüne eğildikten sonra başını kaldırır ve “söyle ona dünyayı gönlünden çıkarsın” deyince

Muhyiddin-i Arabi Hazretleri şaşırır ama bir şey söylemez….ve oradan ayrılır…

Günlerce süren yolculuktan sonra tekrar o dervişin oturduğu sazdan kulubeye varır..

Onunla hoş beşten sonra,derviş O mübarek zat bana nasihat ettimi diye heyecanla sorar!

Muhyiddin-i Arabi Hazretleri:”Evet sana nasihat etti…” dedi ki “söyle ona dünyayı gönlünden çıkarsın” deyince.. derviş bir nara atar ve bayılır!..

Ayıldıktan sonra Muhyiddin-i Arabi Hazretleri onun bu haline hayret ederek derki! “ben bu işten bir şey anlamadım..Sana dünyayı gönlünden çıkartsın diyen zat ihtişam içerisinde nöbetçileri, hizmetçileri olan ulu bir konak ta yaşıyor…

Ve senin gibi hiç bir şeyi olmayan bir dervişe “dünyayı gönlünden çıkartsın” diyor..

sende bu hale düşünüyorsun bu işteki sır nedir? bana da söyle…

Derviş derin bir ah çektikten sonra “benim” diyor “işte sende gördün dünya adına neredeyse hiç bir şeyim yok geçimimi dereden balık tutarak temin ediyorum, sazdan yapılmış kulübemde ise abdest almak için kullandığım bir İBRİĞİM var, lakin ben ne zaman namaza dursam zikre, ibadete yönelsem bütün varlığım olan o İBRİK kaybolurmu? yoldan geçen birisi alırmı? düşüncesi benim kalbimi sürekli meşgul eder!

“O” zat bir sürü dünya malına sahip iken hiç bir malı “O” nunla ALLAH arasına girmezken benim üç kuruşluk “ibriğim” bana perde olur, ALLAH”la arama girer….onun için “O” mübarek bana bu nasihatte bulunmuş deyince,

Muhyiddin-i Arabi Hazretlerinin gönlünde büyük fırtınalar kopmasına sebep olur….

 

************** 

 

Nasreddin Hoca’nın Evliliği
Nasreddin Hoca’ya sormuşlar:
– Hocam, evliliğiniz nasıl geçti?
Hoca da anlatmış:
– Evliliğimizin ilk senesi çok güzel geçti… Ben söyledim, hanım dinledi,
ben söyledim hanım dinledi… İkinci sene, bizim hanım işi anladı… O
söylemeye başladı… O söyledi ben dinledim, o söyledi ben dinledim…
– Peki, hocam, sonra nasıl oldu, diyenlere de,
– Hiç sormayın, demiş, sonraki yıllarda da, ikimiz birlikte söyledik,
komşular dinledi…

 

İmam-ı Azam ve yaşlı annesi
Bir gün İmam-ı Azam Ebû Hanife’nin yaşlı annesi, oğlundan kadı
efendiye yeminle ilgili bir soru sormasını ister. Ebû Hanife, Bağdat’ın en
büyük âlimi olmasına rağmen annesinin gönlünü hoş etmek için kadıyla
görüşür ve ona annesinin sorusunu sorar. Kadı efendi de sorunun cevabını
Ebû Hanife’den öğrenir. Sonra da “Bu cevabı annenize aynen söyleyin.”
der. Ebû Hanife annesine gider ve sorusunun cevabını verir. Böylece
gönlünü hoş etmiş olur. Ebû Hanife cevabı kadı efendiden daha iyi bildiği
halde annesine “Ben kadıdan daha iyi bilirim.” vb. bir ifade kullanmaz..

 

Âlimlerin rivâyetlerdeki titizliği:
Suriyeli merhum âlim Abdülfettâh Ebû Gudde Hoca Efendi, Safahât min
Sabri’l-Ulemâ alâ Şedâidi’l-İlm ve’t-Tahsîl
isimli eserinde hadis âlimlerinin
bir hadisi, hatta bazen hadisteki bir kelimeyi doğru bir şekilde yazmak için
ne zorluklara katlandıklarına dâir birçok örnek verir. Bunlardan bazıları
şöyledir:
[160]
Tâbiîn âlimlerinden Ebu’l-Âliye (rh) şöyle demiştir:
“Biz Basra’da Resûlullah (sav)’ın ashâbından rivâyet edilen bir hadis
duyardık. Fakat içimiz rahat etmez, onların ağzından duymak için
bineğimize atlar, tâ Medine’ye giderdik.”
Yine tâbiîn âlimlerinden Saîd b. Müseyyeb (rh) şöyle demiştir:
“Ben tek bir hadisi öğrenmek için günlerce yolculuk yapardım.”
Başka bir tâbiîn âlimi, ilim ve takvâsıyla meşhur İmam Şa‘bî (rh) üç hadis
duymuş, belki Resûlullah (sav)’la görüşmüş birisini görür de bu hadisleri
sorarım ümidiyle Kufe’den kalkıp Mekke’ye seyahat etmiştir.
Yine tâbiîn âlimlerinden Hasan el-Basrî ve Mesrûk’un bir hadis değil
sadece bir kelimenin doğru şeklini öğrenmek için seyahat ettikleri rivâyet
edilmiştir.

 

*Şair Nâbî
Osmanlı Devleti’nin büyük şâirlerinden Urfalı Yusuf Nâbî 1678 senesinde
bir kafile ile hac yolculuğuna çıkar. Kafilede bazı devlet adamları ve paşalar
da vardır. Hicaz bölgesine giren kafile gece yarısı Medine-i Münevvere’ye

yaklaşmış ve bir yerde konaklamıştı. Nâbî bakar ki kafilede bulunan bir
paşa ki rivâyetlere göre bu kişi Râmi Mehmed Paşa’dır, muhtemelen
farkında olmadan ayaklarını kıble tarafına doğru uzatmış yatıyordu.
Mübarek topraklarda gördüğü bu manzara Nâbî’nin canını sıkar, bu duruma
üzülür. Hemen paşanın duyacağı bir şekilde içinde şu beyitlerin yer aldığı
meşhur şiirini okumaya başlar:
Sakın terk-i edepten, kûy-i mahbûb-ı Hüdâdır bu!
Nazargâh-i ilahîdir, Makâm-ı Mustafâ’dır bu.
Mürâât-ı edep şartıyla gir Nabî bu dergâha,
Metâf-ı kudsiyâdır, bûsegâh-ı enbiyâdır bu.
Bu beyitlerin günümüz Türkçesi şöyledir:
Edebi terketmekten sakın! Zira burası Allah’ın Habibi’nin beldesidir.
Burası, Allahu Teâlâ’nın devamlı nazar kıldığı bir yerdir; Muhammed
Mustafâ’nın makamıdır.
Ey Nâbî, bu dergâha edep şartlarını gözeterek gir.
Burası, meleklerin tavaf ettiği ve peygamberlerin (toprağını, eşiğini)
öptüğü bir yerdir.
Bu beyitleri işiten paşa hemen toparlanır. Nâbî’ye dönerek:
– Ne zaman yazdın bunları? Senden başka duyan oldu mu onları? diye
sorar. Nâbî şöyle der:
– Sizi bu halde görünce içime gelen ilhamla şimdi yazdım ve okudum.
İkimizden başka bilen yok!
Paşa şöyle der:
– Öyleyse aramızda kalsın.
Kafile, sabah ezanına yakın Mescid-i Nebevî’ye yaklaşır. Bir de bakarlar
ki mescidin minârelerinden müezzinler, ezandan önce, Nâbî’nin paşayı
uyardığı şiirini okuyorlar. Nâbî ve paşa şaşırırlar. Hemen müezzinin yanına
giderler. Nâbî büyük bir heyacanla sorar:
– Allah aşkına söyle, ezandan önce okuduğun o kasideyi kimden
öğrendin?
Müezzin der ki:
– Bu gece Peygamber Efendimiz (sav)’i rüyamda gördüm. Bana şöyle
buyurdular:
– Ümmetimden Nâbî adında bir şair beni ziyarete geliyor. Onu, ezandan
önce, benim için yazdığı kasideyi okuyarak karşıla!
– Ben de Efendimiz (sav)’in emrini yerine getirdim.
Müezzinin bu müjdeli sözlerini duyan Nâbî sevincinden gözyaşları döker.
Karahan, Nâbî, s. 10

 

*Kusurlu Mal
İmam-ı Âzam Ebû Hanîfe (rh), ticaretle uğraşan varlıklı bir ailenin
çocuğu olarak Kûfe’de dünyaya gelmiştir. Kendisi de ilim öğrenmeye
başlamadan önce kumaş ticaretiyle uğraşmış, ilim hayatına atılınca da
ticaret işini ortakları aracılığıyla sürdürmüştür.
İmam-ı Âzam’ın Hafs adında bir ortağı vardı. Onu kumaş satması için
zaman zaman komşu şehirlere gönderirdi. Yine bir gün onu şehir dışına
gönderirken:
– Şu şu mallar kusurlu. Bunları satacağın zaman alıcıya söyle, diye uyarır.
Hafs bütün malları satarak Kufe’ye geri döner. Kusurlu elbiseleri de
kusurlarını söylemeden satmıştır. Ve bu elbiseleri kimlere sattığını
hatırlamaz.
Ebû Hanîfe bu durumu öğrenince içi rahat etmez ve bu kusurlu malların
tamamının parasını ihtiyaç sahiplerine dağıtır.
Ebû Hanîfe insanların sevgisini kazanmaya çok düşkündü, dostlukları
sürdürmeye özen gösterirdi. Herhangi birisi yanına oturup da kalktıktan
sonra onu tanıyanlara durumunu sorardı. İhtiyaç sahibiyse ihtiyacını giderir,
hastaysa ziyaretine giderdi. Bu yolla insanların gönlüne girer, sevgilerini
kazanırdı.
(Abdurrahman Ra’fet el-Bâşâ, Suver min Hayâti’t-Tâbiîn, I, 489-490; Ebû
Zehra, Ebû Hanîfe, s. 34.)

*********** 

Mübârek bir cum’a günü sevgili Peygamberimiz, mescidde hutbeye çıktılar.

 

Hazret-i Abdullah da telâşla, cum’aya yetişmeye çalışıyordu. Henüz epeyce ilerde, “Beni Ganm”de bulunuyordu. Tam o sırada, Peygamber efendimizin:

– Oturun! buyurduklarını işitti.

 

Derhal bulunduğu yere oturdu. İki Cihân Güneşi’nin hutbeleri bitinceye kadar da, yerinden kalkmadı. Bu hâli gören Müslümanlar, durumu Peygamber efendimize arz ettiler:

 

Resûlullaha itâ’at

– Yâ Resûlallah! Revâha oğlunun, nerede oturduğunu görüyor musunuz?

 

Sevgili Peygamberimiz o tarafa doğru baktılar.

– Çünkü sizin “oturun” emrinizi, orada duydu ve hemen oturdu!.. dediler.

 

Peygamber efendimiz bu hareketten çok hoşlanıp, Hazret-i Abdullah’a:

– Cenâbı Hak senin, yüce Allaha ve Resûlüne olan itâatte hırsını arttırsın, diye dua buyurdu.

 

******”

Loading

No ResponsesEylül 7th, 2022

CİHAT RUHU

CİHAT RUHU

Sözde değil, özde.

Öz benliğinde.

Öz-lemle.

Öz-üyle.

Özünü katarak.

Öz-den..

Tarihi filimler bu özü tetikledi.

Öz benlik kazandırdı.

“Derken, Allah’ın izniyle onları bozguna uğrattılar. Davud, Câlût’u öldürdü. Allah, ona (Davud’a) hükümdarlık ve hikmet verdi ve ona dilediğini öğretti. Eğer Allah’ın; insanların bir kısmıyla diğerlerini savması olmasaydı, yeryüzü bozulurdu. Ancak Allah, bütün âlemlere karşı lütuf sahibidir.”[1]

**************  

Yunanın Helenizm hayal ve heyulası, Ermenistan’ın büyük Ermenistan kuruntusu, İsrail’in büyük İsrail hırçınlığı, İran’ın Sasani İmparatorluğu düşüncesi hiç bitmeyecek ve sürekli canlı tutularak yaşatılacaktır.
Biz istisna tutulduk.
Neredeyse yüz yıla yakın bizdeki Osmanlı hayali sadece küllenip tozlanmadı, paslanıp yok edilmeye çalışıldı.
Çünkü Osmanlı’nın altında ve arkasında İslam’ın evrenselliği ve İ’la-i Kelimetullah vardı.
Bizdeki o ruh yok edilmek üzere hapsedildi.
Ordu’da bulunan o ruh yeni yeni uyku sersemliği içerisinde kendine gelmektedir.
Geldikçe hem kendi din kardeşlerine ve de insanlığın imdat ve yardımına koşmaktadır.
Bizdeki cihat ruhu öldürülmeye ve söndürülmeye çalışıldı.
Cihatta iki hedef bulunmaktadır;
Biri, düşmanın tehdit ve tehlikesini defetmek. Tıpkı PKK ve Deaş veya terörü besleyen unsurlara karşı mücadele etmek. Bu ise silahla ve askerle olur. Buda kılıçların kınından çıkarılmasını gerektirir.
Diğeri ise, manevi mücadele ile kılıçların kınına girmesiyle, medenice ve ikna yoluyla tebliğ faaliyetinde bulunmaktır.
Hristiyanlık dünyası ve batı birinci yolu tercih edip, ikinci yolu istemiyor. Kaostan besleniyor. Sonucu ve bitişini şimdiden görüyor. Sulh anında insanlığın nazarının İslamiyet’e ve düşünüp sorgulamaya varacağını siyaseten biliyor.
Kur’an’ı Kerim[2] ve hadisi şerifler[3] cihadı emreder.
Bu zamandaki en büyük cihat, manevi cihattır.
Daha açık ifadeyle, marifet cehenneme göndermek değil, cennete yönlendirmektir.
Kaybetmek değil, kazanmaktır.
Şehitlik mi daha üstün yoksa gazilik mi diye sorsam, haklı ve doğru olarak şehitlik diyeceksiniz.
Oysa şehit ölen, gazi ise öldürendir.

Bizde öldüren değil, sulhu sağlamak amacıyla ölen üstündür.
Böylece öldürmek esas ve üstünlük sebebi değildir.
Batı bu noktada öldürme hırsını ve saldırganlık hırçınlığını hiç değiştirmedi. Artarak sürdürüyor. Sulh ortamı istemiyor.
Geriye ise şu kalıyor;
Batı bunların bedelini ya hastalıklarla, ya ekonomik kayıplarla veya deprem, sel, yangın gibi kayıplarla ödeyecektir.
Aklını başına alana kadar.
Alemde esas olan sulhtur.
Sulhta hayır vardır.
Bu dünya herkese yeter.
Paylaşıldıkça artar.
Öldürmeye yönelik yapılan yatırımların onda biri dahi, hayata döndürmeye yatırılsa, dünya çok daha iyi yaşanılacak bir yer olur.
“Biz “KaIu Belâ”dan Cemiyet-i Muhammedîde (a.s.m.) dâhiliz. Cihetü’l-vahdet-i ittihadımız, Tevhiddir. Peyman ve yeminimiz, îmandır. Mâdem ki muvahhidiz, müttehidiz. Her bir mü’min, İlâ-yı Kelimetullah ile mükelleftir. Bu zamanda en büyük sebebi, maddeten terakkî etmektir. Zira, ecnebiler, fünun ve sanayi silâhiyle bizi istibdad-ı mânevîleri altında eziyorlar. Biz de fen ve sanat silâhiyle, Îlâ-yı Kelimetullahın en müthiş düşmanı olan cehil ve fakr ve ihtilâf-ı efkâra cihad edeceğiz. Ama, cihad-ı hâricîyi, Şeriat-ı Garranın berâhin-i katıasının elmas kılınçlarına havâle edeceğiz. Zîra, medenîlere galebe çalmak iknâ iledir. Söz anlamayan vahşiler gibi icbar ile değildir. Biz muhabbet fedâileriyiz. Husumete vaktimiz yoktur.”[4]

”Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, daha adil ve demokratik bir dünya düzeni inşa etme çabasında, bölgesel ve küresel gündemdeki birçok güncel sorunu çözmede İslam dünyası devletlerinin geleneksel ortakları olduğunu söyledi.”[5]

”Rus da dinsiz kalamaz. Geri dönüp Hıristiyan da olamaz. Olsa olsa, küfr-ü mutlakı kıran ve hak ve hakikate dayanan ve hüccet ve delile istinad eden ve aklı ve kalbi ikna eden Kur’ân ile bir musalâha veya tâbi olabilir.
İki dehşetli Harb-i Umumînin neticesinde beşerde hasıl olan bir intibah-ı kavî ve beşerin tam uyanması cihetiyle, kat’iyen dinsiz bir millet yaşamaz. Rus da dinsiz kalamaz. Geri dönüp Hıristiyan da olamaz. Olsa olsa, küfr-ü mutlakı kıran ve hak ve hakikate dayanan ve hüccet ve delile istinad eden ve aklı ve kalbi ikna eden Kur’ân ile bir musalâha veya tâbi olabilir. O vakit dört yüz milyon ehl-i Kur’ân’a kılıç çekemez.”
[6]

*************

Yunanın memleketimize gelmesine veya saldırmasına gerek yok ki, buradaki temsiliyetlerle bu işi çok daha iyi yürütürler.

Kendisini tanıtmaktan, Ayasofya’yı müzeye çevirmeye kadar avukatlık yapacaklar fazlasıyla mevcut.

“CHP’li Uzunköprü Belediyesi, Şubat ayında tahrip edilen ve Uzunköprü Adalet Meydanı’nda bulunan Adalet Anıtı’nın yerine yenisi yerleştirdi. Adalet Tanrıçası Themis anıtının açılışı için tören düzenlendi. Törene Edirne Belediye Başkanı Recep Gürkan ve çok sayıda CHP’li katıldı.”[7]

Zira Yunan sevdalıları Yunan’a parmak ısırttıracak derecede sevdalı!

-Sayın Cumhurbaşkanının mesajı açık ve netti:

“Ey Yunan tarihe bak. Çok daha fazla ileri gidersen bunu bedeli ağır olur. Yunanistan’a tek cümlemiz var: İzmir’i unutma. Adalar’ı filan işgal etmeniz bizi bağlamaz. Vakti saati geldiğinde gereğini yaparız. Bir gece ansızın gelebiliriz”.

-İktidar uğruna her şey meşru görülüyor.
İktidar olma uğruna her gayri meşru yol deneniyor.
İktidar uğruna hukuken gayri meşru sayılanlar, hukukun gayri meşru sayılmasıyla hukukileştiriliyor.
İktidar uğruna vatan, namus ve din gibi değerler, teferruat kabul ediliyor.
İktidar hırsı, gözleri kör etmiş.
Körlerin iktidarına oynanıyor.

-Yönetici veya lider olarak seçtiklerimizi ve kim olduklarını hatta soylarını ve bu milleti temsil edecek bir kimse olup olmadığını biliyor muyuz?

Bilmiyoruz değil mi?

Soyadı kanunu boşuna çıkmadı ve çıkarılmadı..

Parti hastalığı ve körlüğü ile kim olursa olsun demeyip, ne olduğuna bakmayıp körlemesine ve kör-cesine değerlendirip, oy veriyoruz.

Suriye bu hale nasıl geldi?
Esat, Şiiliğin kolu olan
Nusayri’dir.
Bunlarda Suriye’de yüzde sekizdir.
Ancak yönetim ve özellikle askeri hakimiyetle, yüzde doksan ikiye hakim pozisyonundadır.
Yüzde sekiz yüzde doksan ikiyi Suriye’den sürmüş ve yüzde onunu da öldürmüştür.
ABD, İngiltere, İsrail ve batı yüz yıl önce uyguladığı azınlıkları çoğunluklara hakim kılma politikasını bugün Şii ve kolları üzerinde ve de Ortadoğu çapında bunu tesis edip, sürdürmeye çalışmaktadır.
Zira onlar için en iyi kontrol edilecek devlet, içinde birbirleriyle kavgalı olan devletlerdir.
Aynı sıkıntıyı Mısırda yaşadı ve hala Sisinin kim olduğunu ve kimi temsil ettiğini bilmiyor.

Ba’de harabil Basra, olmasın.

MEHMET ÖZÇELİK

05-09-2022

 

 

[1] Bakara.251.

[2] https://www.kurandaara.com/?act=ara&keyword=Cihat&meal=1

https://www.kuranmeali.com/Mucem.php?harf=%D8%AC

[3] https://www.google.com/amp/s/sorularlaislamiyet.com/bazilari-cihadin-sadece-savastan-ibaret-oldugunu-soyluyor-ayet-ve-hadislerin-isiginda-cihadi-anlatir%3famp
https://islamansiklopedisi.org.tr/cihad

[4] Hutbe-i Şamiye. Bediüzzaman. Sh.92. 

[5] https://www.yenisafak.com/dunya/putin-daha-adil-bir-dunya-icin-ortagimiz-islam-ulkeleri-3855601

[6] Emirdağ Lâhikası, s. 604.

[7] https://m.aksam.com.tr/guncel/chpden-dev-hizmet-uzunkopru-belediyesi-yunan-adalet-tanricasinin-heykelini-dikti/haber-1300846

https://www.yenisafak.com/gundem/chpli-mersin-buyuksehir-belediyesi-pkk-yuvasina-dondu-teror-baglantili-33-kisi-hal-gorevde-3855630

https://www.google.com/search?q=ayasofyayi%20tekrar%20muze%20yapaca%C4%9F%C4%B1z%20dedi

 

Loading

No ResponsesEylül 5th, 2022

ZULÜM DEVAM ETMEZ

ZULÜM DEVAM ETMEZ

Hadiste; “Küfür devam eder, zulüm devam etmez.”

Zulm ile abâd olanın, âhiri berbad olur.

Yapılan inkilaplar ve onların zorla yerleştirilmesinde gösterilen zulümler elbette adaleti ve toplum birliğini tesis etmez ve de edemez.

Yüz yıllık kavga işte akıtılan bu kanların bir tezahürüdür.

-”Diyarbakır eski Milletvekili Tarık Ziya Ekinci, Hasan Cemal’in Kürtler kitabında yayınlanan açıklamasında, Lice’deki mahkemenin ilk kurbanının babasının amca oğlu Ömer olduğunu açıklıyordu. Ekinci şöyle diyordu:
“O yıllar, 1924-1925. Lice’de, Şapka inkılabının sonrası.
Şapka satan tek dükkân var Lice’de: Hikmet Çetin’in amcası Tahir. Ucuza getirip bayağı pahalıya satıyorlar. Ömer de tel çekiyor Ankara’ya, Mustafa Kemale: ‘Sıkıyönetim komutanı, falancada şapka ticareti yapıyorlar; 50 kuruşa alıp 5 liraya satıyorlar.’ Bu ihbar geri dönüyor, isyan sonrası Lice’den ilk idam edilen babamın amca oğlu Ömer oluyor.”
[1]

-“Necip Fazıl Kısakürek, “Kürt Feryadı” adındaki yazısında, İstiklal Mahkemeleri’nin dehşetini, “Beraber mahkûm olmuşsa, önce oğulu idam edip babaya seyrettiriyor, sonra babayı asıyorlardı” diye anlatıyordu.”[2]

-“Rejim tarafından beğenilmesi nedeniyle, 1950’ye kadar aralıksız milletvekili atanan Vanlı ibrahim Arvasi, 1964 yılında yayınlanan “hatıra”larında, İstiklal Mahkemeleri’nin öteki yüzünü şöyle anlatıyordu:
“Savcı Süreyya Örgeevren, Şeyh Said İsyanından sonra, ne kadar baba-oğul varsa, evvela babanın gözü önünde oğlunu, sonra babayı asardı. Bu hususta feryadı figanlar zerre kadar kan kalbine tesir etmezdi.
Şark mebuslarından, İsmet Paşa’ya güvenenlerle güvenmeyenler ve korkudan kaçıp da oy vermeyenlerin hepsinin akraba-ı talukatı sürgüne gönderilip uzaklaştırıldı. Bir kısmını da İstiklal Mahkemesi’ne gönderdiler. Yalan ve yakıştırma kampanyası makineleri çalıştırılıyor, dünyada görülmemiş kötülükler, fenalıklar isnat ediliyor, gerçekmiş gibi işleme tabi tutuluyor ve kişiler cezalandırılıyordu. Hele İstiklal Mahkemesi’nde, Elazığ’da kelle müzayedesi (pazan, açık artırması) yapılıyordu. 500 altına bir kelle alınıp satılıyordu. Jurnali (ihban) hazıriayan başkomiser ile İstiklal Mahkemesi üyesi Ali Saib’in çete arkadaşı Aşkotanlı Paşo’nun da, fazla olarak 50 bin ahım vardı. Bu surede Ali Saib, Şark İstiklal Mahkemesi Başkanlığı’ndan Ankara’ya 60 bin altınla geldi. Ve netice olarak Doğu illerinde kulplu ve kulpsuz altının kökü kesildi. Şark istiklal Mahkemesi Savcısı Süreyya Örgeevren ise, Büyükada’da merhum bir mareşalin muhteşem köşkünü satın almıştı.”
Bu heyet. Şeyh Said ve arkadaşlarını yargılamış, haklarında hüküm vermişti.”
[3]

-“İsmet Paşa’nın deyimiyle, amacı “isyanın yarattığı şartlardan faydalanmak” olan “ıslahat programı” 1925 Haziranında Van, Mardin, Siirt, Diyarbakır, Muş, Bingöl, Erzurum, Elazığ, Hakkari ve Bitlis bölgelerinde aynı anda yürürlüğe konuyordu. Ayrıntılar hariç her yerde aynı şiddet ve yöntemle uygulanıyordu.
Yıllar boyu süren “ıslahat”ın tanıklarından biri de Feyzullah Koç’tu. 2002 yıhnda hâlâ yaşayan Feyzullah Koç, “babamı diri diri yaktılar” diyor ve devam ediyordu.

..Yakın köylerde olaylar yaşanmaya, kaçıp kurtulabilenler, olanları anlatmaya başlayınca haberler doğrulandı. Toplu yok etmeler, ırza geçme, yakıp yıkma, soygun ve talan olayları artık konuşulan tek konuydu. Korku hakimdi ama, kimse ne yapacağını, kurtulmak için kaçıp nereye sığınacağını bilmiyordu. İnsanlar toplanıyor, ‘ne yapalım’ diye birbirine soruyor, kimse bir çıkış bulamıyordu.
Korku içinde beklerken, bir olay da yakınımızda patlak verdi.

Askerler, Palu’nun Karaman köyünü basıyor, rastgele 30 kişiyi katlediyor. Aynı müfreze, aynı gün Bahçacık köyüne geçiyor.
Orada da 40 kadar insanı katlediyor. Neleri var, neleri yoksa her şeylerine el konuyor; köyleri de ateşe veriyorlar.
Halbuki bu iki köy de ayaklanmaya karışmamış, isyana destek vermemişti. Tarafsız kalmış ama, gönülleriyle de devleti desteklemişlerdi.

Hatta, Bahçacık’ta şöyle bir olay da yaşanıyor:
Bahçacıklılar, Karaman’da olanlardan habersizler. Askerlerin köye doğru geldiğini görünce, susamışlardır diye soğuk su ve ayran hazırlıyorlar. Ellerinde su ve ayran bakraçlarıyla askerleri karşılıyorlar. İkramda bulunuyorlar. Askerler, sunulan su ve ayranı içtikten sonra harekete geçiyorlar. Köyü yakıp yıkıyor, değerli eşya ve kesilmek üzere hayvanlara el koyuyor, 40 kadar insanı da katlediyorlar.

…Babam, açlık ve sefalet içinde ölmektense, köye dönmenin daha iyi olacağı kararına vardı.
Toparlanıp Erdürük’e (Gökdere) döndük. Köyümüzde henüz bir şey yoktu. Ama korku hakimdi.
Varışımızdan birkaç gün sonra, 9. Alay köyümüze geldi. Yanlarında, hayvan gibi birbirine urganla bağlanmış 100-150 kadar insan vardı. Hepsi perişan haldeydi. Üsleri başları toz toprak, çamur içindeydi.
Askerler çok ani gelmişlerdi. Kimsenin saklanacak, kaçacak zamanı olmamıştı. Babam ve köyün öteki ileri gelenleri, onları beyaz bayrakla karşılamaya karar vermişlerdi. Bir beyaz bezi, ‘teslim olduk’ anlamında sopaya bağlayıp karşılamaya gittiler. Geldiler, beyaz beze bakmadılar bile. Köye yayılıp evleri sardılar. Silah istiyorlardı. Kimde ne varsa teslim edildi. Bıçak ve baltalar bile.
Sonra köyün erkeklerini bir araya topladılar, içlerinden bazılarını seçip, urganlarla birbirine bağladılar. Bağladıkları insan sayısı 50 kadardı. Babam ve amcam da aralarındaydı. Bizimkileri de yanlarında getirdiklerine katdılar. Esirlerin sayısı 200 dolayına çıkmışdı. Önlerine katıp, köyden ayrıldılar. Geride, ağlayan kadınlar, çocuklar, ihtiyarlar kaldı.
Ağlayarak arkalarından bakarken, yavaş yavaş cesaretlendik.
Onlara ne yapacaklar diye uzaktan uzağa takibe başladık. Bitişiğimizdeki Hor köyüne gittiler. Tepelik bir yerde köyü seyretmeye başladık. Götürdüklerinden bazılarım, orada serbest bıraktılar. Onlar koşarak köyden ayrıldılar. Geri kalanları büyük bir ahıra doldurdular. Askerler, tüfeklerinin namlularına süngü takıp içeriye daldılar. Onca insanı süngülemeye başladılar.

İçerden yükselen feryat, figan, yalvarma ve inleme sesleri ta bize kadar geliyordu. Sonra askerler içerden çıktılar. Ahırın kapısına kuru ot ve saman yığıp ateşe verdiler. Bir feryat da o zaman başladı.
Süngüleme sırasında, insanlardan bazıları hemen ölmüştü.
Bazıları ise yaralıydı. Ahır tutuşturulduktan sonra, diri diri yakılan insanlar feryat ediyordu. Olanları uzaktan seyrediyor ve ağlıyorduk. Askerler, işlerini bitirip herkesin öldüğüne kanaat getirince gittiler. O zaman köye koştuk.
Köy, yanmış et kokuyordu. Ahıra kapatılan insanların çoğu yanmış, kömür olmuştu. Bazıları elleri, tırnaklarıyla duvarı delmiş, sürünüp dışarıya çıkmıştı. Onların içinde hâlâ nefes alanlar vardı.
Babam da sürünerek çıkmışdı. Ama uzaklaşamamış, duvarın dibinde ölmüştü.
Ölülerimizi toplayıp köyümüze götürdük, gömdük.”

…1925-1940 yıllan arasında, “hayali isyan”lar gerekçe gösterilerek tedip ve tenkiller yapıldı. “Islahat program”ından kaçış ve takip sırasında meydana gelen çatışmalar da “isyan” olarak adlandırılıyordu.
Bazen, “hayali isyanları” bastırmak için birilerinin tüfek patlatması da gerekmiyordu. Bu Kürt’ün ırza tecavüz girişimlerine tepki göstermesi de “isyan”dı.
Hiçbir şey olmasa, hayali olaylar yaratılıp Ankara’ya rapor ediliyor, oradan gelen emirle “tedip ve tenkil’e girişiliyordu.
“Ağrı İsyanı “ndan sonra en çok adı geçen, 1935’teki “Sason İsyanı” bu “hayali isyan”lardan biriydi.
Her yaştan binlerce kişinin öldürülmesi, köylerin yakıp yıkılmasıyla sonuçlanan bu “isyan”ın nedeni, bir yüzbaşının bir kadına tecavüz girişimine gösterilen tepkiydi.
Yüzbaşının ırza geçme girişimine tepki, Ankara’ya “isyanvar!” diye bildiriliyor, “tenkil” emri çıkarılıyordu.”
[4]

Oysa Rahmetli babamın babasından naklettiği 14 yıllık savaş ve esaret hatıralarında Ermeniler’in yakma ve yıkma, öldürüp kan akıtma durumlarını anlatmıştı.

Bunların onlardan farkı nedir?

-Atatürk’ün bursa nutkunda söylediği; bu işin kansız olmayacağı sözü gerçek oluyordu.

-Mehmet Akif’te bu zulümden dolayı Mısıra kaçmıştı.

“Mehmed Akif’in mukavelesini niçin feshettiğine dair bizzat kendisinden aktarılan şu ifade yeterince açıklayıcı mahiyettedir:

“Tercüme güzel oldu, hatta umduğumdan daha iyi. Lâkin onu verirsem, namazda
okutmaya kalkacaklar. Ben o vakit Allahımın huzuruna çıkamam ve Peygamberimin
yüzüne bakamam.”
[5]

 

-Mustafa Kemal döneminde Ayasofya’nın diskotek olması kararlaştırılmış, caz kulübü olması için çalışma başlatılmıştı. (Tarihçi Murat Bardakçı )

-Latife Hanımın 95 yıldır Gizlenen Mektubu
Latife Hanım sonradan devlet baskısına maruz kalan, bir zamanların önde gelen bir İstanbul gazetesinin editörü ve sahibine hitaben yazdığı aşağıdaki mektupta, kocasının Şer’i hukuka dayanarak kendisinden boşanma kararı almasına itiraz edip etmeme konusundaki fikrini neden değiştirdiğini anlatıyor.
Latife Hanım Mektup’unda bazı bölümlerinde diyor ki;
“Sevgili Dostum ve Yoldaşım…
Eski kocamın bana karşı sevgisinde ve hareketlerinde gördüğüm ani değişimlerin yarattığı şaşkınlıkla, bir süre kendi kabuğuma çekildim. Aslında bir süredir bugünün geleceğini, dikkatlice planlanmış bu darbeyle yüzleşeceğimi hissediyordum. O zaman kendi kendime, kaderin karşısında boynum kıldan ince dedim; bana düşen, başıma geleni dik durarak kabullenmekti. Hâlâ da dik durmaya devam ediyorum. Ama çocuksu hayallerle, içim içime sığmayarak gelin gittiğim Ankara’daki evimden, çıkarıldığım o kara günden beri ben de değiştim. Gazi, ağzımı açmamam ve kendisi aleyhinde hareket etmemem karşılığında bana verdiği sözleri tutmadı. Doğrudan kendi değil ama başkalarının ağzından, korkakça ve üstü kapalı olarak beni neden boşadığıyla ilgili malum sebepleri sıraladı.
…..Artık bu çakma Napolyon’un bir asker, devlet adamı ve eş olarak sahip olduğu namı sorgulamak boynumun borcudur.
Bana kalırsa Gazi’nin Napolyon’a duyduğu hayranlık, yüzeysel bir hayranlıktan öteye gitmiyor. Onun tek yaptığı, Napolyon gibi tarihe adını yazdırmış bir fatih ve kanun koyucu liderin sözlerini taklit etmekten ibarettir. İşin özünde ise Gazi neyse odur: yani şans ve talihle bir yerlere gelmiş bir çocuk.
Gazi’nin hayallerimdeki o bilge, kahraman ve varlığını (milletine) feda etmiş adam olmadığını anlamam için birkaç hafta yetti de arttı bile. Aradan birkaç hafta daha geçtikten sonra ise her insanda bulunacak kusurların ötesinde, karşımdaki adamın bırakın büyük bir adam olmayı, bu payenin yanından bile geçemeyecek biri olduğuna dair hissiyatım yavaş yavaş pekişti.

Evliliğimizin üzerinden altı ay geçtikten sonra, evimizde baş başa olduğumuz bir sırada kendisine dair analizlerimi kabul etmesi için ona yalvardım ve çok çalışarak kaderin ona altın tepside sunmuş olduğu şöhrete layık hâle gelebileceğini söyledim. Başlangıçta söylediklerime çok öfkelendi, fakat sonra kızgınlığını şefkate dönüştürmeyi başardım. Ardından bana, askeri anlamda Yunan ordularını Anadolu’dan çıkarmanın, Anadolu’nun o dönem içinde bulunduğu şartlardan bihaber olan dünya kamuoyunun zannettiği kadar büyük bir zafer olmadığını söyledi.

Daha sonra bir adım daha ileri gitti ve Türk ordusu olmasa bile Yunanların Anadolu’da altı ay daha kalmaları durumunda muhtemelen açlıktan ölecek hâle geleceğini; çünkü ne yeterli mühimmata, ne gıdaya, ne de giyecek kıyafete sahip olduklarını söyledi. Fakat bu itiraflardan birkaç hafta sonra kocam bir grup Türk gencinin, histerik ve içi boş galeyanıyla yarattığı megalomanlıkla mücadele edemez hâle geldi. Sonrasında ikimizin de tanıdığı o becerikli kadının etkisi altına girdi.

Ona Milletin Kılık Kıyafetiyle Uğraşma Dedim.
O andan itibaren Gazi artık bambaşka bir adam oldu. Küstah, fütursuz ve hatta zalim birine dönüşmüştü. Ama ben hâlâ onu seviyor, ona yardım etmeye çalışıyordum. Gazi tam bir şovenizm timsali olan bu dişi Mussolini’nin söylediklerini ciddiye almaya başladığı işte o andan itibaren iyi hesap edilmemiş, bazıları gülünç ve saçma, bazıları işleri daha da berbat hâle getiren kararların altına imzasını atmaya başladı.

Tekke ve zaviyelerin kapatılması, bazı kılık ve kıyafetlerin yasaklanması, bazılarını giymenin zorunlu kılınması gibi pek çok karar böyle alındı. Çeşitli vesilelerle kendisine, bir ülkenin kanunlarının orada yaşayan milletin tecrübelerinin toplamı olduğunu, bazı şartlar altında reformların yukarıdan dayatılabileceğini fakat insanların geleneklerini hedef alan bu tür değişikliklerin zorla hayata geçirilemeyeceğini anlattım.

Bu konudaki fikrim, kadınların çarşaf giyip giymemesi, dinî törenlere bir erkeğin nezaretinde veya tek başlarına katılmaları veya belli kıyafetleri giymelerinin yasak olması ve benzeri konuların -kamu ahlakını tehdit etmediği müddetçe- yukarıdan dayatılan kurallarla şekillendirilebilecek konular olmadığı ve olmaması gerektiğiydi.

Kocamla bu çerçevede tartıştığımızda yapmaya kalkıştığı işlerin saçmalığını kabul eder, bundan sonra daha âkil ve insanî adımlar atacağına söz verirdi. Fakat ertesi gün başka biri kendisine başka bir tavsiyede bulunduğunda hemen fikrini değiştirirdi. Bir meselede çok sert bir tavır takınıp daha sonra bunun tam tersi şeyleri savunduğuna en az altı farklı konuda şahit oldum.

Bunları duyduğunuzda belki şaşıracaksınız fakat mahkemeye çıktığımda, yalnızca eski kocama karşı şahsî olarak kendi davamın savunmasını yapmayacağım.

Mahkemeye Çarşafla Çıkacağım.

Kadınların çarşaf giymesini yasaklayan kanunun -tıpkı erkekleri batı tipi şapka giymeye zorlaması gibi ki, buna riayet etmeyen 52 dindar vatandaşı idam ettirmiştir- sınırlarını denemek üzere mahkemeye çarşaflı olarak çıkacağım ve bir devlet başkanının insanların ne giyip ne giymeyeceğine karar vermesinin akla ve anayasaya ne kadar uygun olduğunu sorgulayacağım.

Bildiğim, tanıdığım kadarıyla Gazi bana karşı bu kanunu işletip herkesin önünde beni idam ettirecek kadar cesur değildir. Bununla birlikte ben dâhil hiç kimsenin istisna sayılamayacağını ona söyleyecek akıl hocalarına karşı koyamayacağını da gayet iyi biliyorum.

Bu büyük insanı böylesine bir ikilemle baş başa görmek, bana tarifsiz bir haz verecek.”[6]

MEHMET ÖZÇELİK

04-09-2022

[1] Ahmet Kahraman-Kürt isyanları-(Tedip ve Tenkil) Sh.142.

[2] Age.146.

[3] Age.147.

[4] Age.198-204.

[5] D ü c a n e C ü n d i o ğ l u , Bir Kuran Şâiri (İstanbul, 2 0 0 4 ) , s. 143. Sık sık referans yapacağımız Bir Kur an Şâiri adlı eser, A k i f ‘ i n Kuran Meali’nin bütün safahatını anlatan kapsamlı bir çalışma olması b a k ı m ı n d a n fevkalade mühimdir. Ayrıca M. Ertuğrul D ü z d a ğ ‘ ı n Mehmed Akif: Mısır Hayatı ve Kuran Meali (İstanbul, 2 0 0 3 )adlı eseri de bu k o n u d a zikredilmesi gereken bir çalışmadır,

KUR’AN MEALİ-FATİHA SÛRESİ – BERÂE SÛRESİ-MEHMED ÂKİF ERSOY-Yayına Hazırlayanlar: Prof. Dr. Recep Ş E N T Ü R K-Yrd. D o ç . Dr. A s ı m C ü n e y d K O K S A L-Sh.10.

[6] Derin Tarih Dergisi, Mayıs 2017, Sayı:62, Sayfa: 42-53.
https://www.facebook.com/100001968883193/posts/pfbid034bVFMQEnqL9YYKWBVxpyCvZ7c9rj4y1GQZJ9qR1cuVYurk4FPhn5bTRTq9Ltf5N7l/

Loading

No ResponsesEylül 4th, 2022

YUNAN MEZALİMİ

YUNAN MEZALİMİ

Batının şımarık çocuğu Yunanistan’ın saldırgan tavrı, bir it dalaşının üzerinde haddini aşmaktır.

Belli ki ipin ucu başkalarının elindedir.

Kendisinin çocukça davranışı, arkasında başta Abd ve Avrupa’nın onu oyuna getirmesi ve üzerimize sürmesi faaliyetidir.

Mesela; Bir bahçeye gittiğinizde üzerinize saldıran itle uğraşmanın gereği yok. Sahibine söylemeli ve şu itine sahip ol demelidir. Çünkü o itin ipi sahibinin elindedir? Ona göre hareket etmektedir.

Nitekim Hz Musa’ya saldıran bir ite Hz Musa sorar; Sen benim Musa olduğumu bilmiyor musun? Ben bir Peygamberim.

O sırada o it; Elbette ya Musa, ben senin Peygamber olduğunu biliyorum, ısıracakta değilim. Fakat sana havlamak mecburiyetindeyim. Havlamazsam sahibim bana yiyecek vermez.

-Savaş sonrası Osmanlı Padişahı ölen düşman askerleri içerisinde dolaşırken veziri şu ibretli tesbiti yapar;

Padişahım, ölenlerin hepsi de gençmiş, der.

Bunun üzerine Padişah; Zaten eğer içlerinde akil, aklı başında tecrübeli biri olsaydı, bu başlarına gelmezdi.

Belli ki başta Yunan Başbakanı Miçatokis olmak üzere, Yunanlıların içinde pek bir akil adam bulunmamaktadır.

-15 Temmuz’da vatandaşlara bomba yağdıranlar helikopterle Yunanistan’a kaçıyor.PKK’yı içinde barındırıyor.Yunanistan babası ABD gibi teröre yataklık yapıyor.O terör eni sonu kendisini yer, bitirir.Keser döndü sap döndü.
Birgün geldi hesap döndü, misali. 

*************  

                                                            YUNAN MEZALİMİ

Suriyelileri Yunan adalarına mı yerleştirsek?Yunanla savaşırsak içimizdeki Yunanlılar ne der?

Mesela PKK’nın arkasında fikren ve siyaseten duranlar acaba her yönüyle kimi destekleyeceklerdir?Makaryos hayranları, heykelini dikenler kimin arkasında duracaklardır?İçteki tehdit, dıştaki tehlikeden dahada tehlikeli durumdadır!Ukrayna’yı Rusya’ya av yapan ABD ve Batı,  Çin’e Tayvan’ı, Ermenistan’ı Azerbaycan’a, Türkiye’ye de Yunanı av yapma peşindedir.Amaç av oyun ve hilesiyle, avcıyı avlamak.Yıpratıp, yormak.Vekalet savaşlarını dünyada yaymayı hedeflemektedir.Suriye, Libya, Irak, İran, Mısır, Arabistan ve Türk Cumhuriyetleri de heybede, sıra beklemektedir.-Yunanistanla ilgili bir haberde:” Sivrisineklerden bulaşan Batı Nil Virüsü nedeniyle Yunanistan’da 11 kişi hayatını kaybetti. Son 24 saat içinde 123 vaka görüldü. Yakalanan her 10 kişiden biri ölüyor. “[1]

Bu haberi göründe aklıma şu geldi ve elimi açtım;

-Allah’ım senin yerde ve gökte askerlerin çoktur.

“Göklerin ve yerin orduları Allah’ındır. Allah azîzdir, hakîmdir.”(Fetih-7)
Yüz sene önce Venizelos’a gönderdiğin mübarek maymunlarından bir tanesini gönderdiğin gibi bugünde bir mübarek hayvanını, askerini veya virüsler ordusunu gönder Allah’ım!!![2]
-Avrupa ve ABD gibi, Yunan mezalimiyle anılmaktadır.[3]

-“Son iki yaz döneminde Türkiye, çıkan orman yangınlarıyla oldukça meşgul oluyor… Yunan Özel Kuvvetlerinin terör kamplarında kundaklama-sabotaj eğitimi verdiği PKK ve DHKP-C militanları Türkiye’ye sızarak ‘ciğerlerimizi’ yakıyor.”[4]

Yunanistan abileri batı ve babası Abd gibi,[5] Sicili kirli bir devletciktir.

MEHMET ÖZÇELİK

04-09-2022

[1] https://www.ntv.com.tr/galeri/saglik/yunanistanda-bati-nil-virusu-alarmi-turkiye-acisindan-da-risk-artti,IchJY5q2y0WDZ0gJlxe3bw

[2] https://tesbitler.com/2021/11/21/yuz-yil-sonra-ikinci-uyari-abd-ye/

[3]https://www.google.com/search?q=Yunan+Mezalimi+PDF&sxsrf=ALiCzsYIL580LNdWFK5bIHADUE_4a3Bagg%3A1662232041069&ei=6aUTY9bdA76Wxc8P0vKPSA&oq=yunan+mezalimi&gs_lcp=ChNtb2JpbGUtZ3dzLXdpei1zZXJwEAEYADIHCAAQRxCwAzIHCAAQRxCwAzIHCAAQRxCwAzIHCAAQRxCwAzIHCAAQRxCwAzIHCAAQRxCwAzIHCAAQRxCwAzIHCAAQRxCwAzIHCAAQsAMQQzIHCAAQsAMQQzIHCAAQsAMQQzIHCAAQsAMQQzIHCAAQsAMQQzIHCAAQsAMQQ0oECEEYAFAAWABghQ9oAXABeACAAQCIAQCSAQCYAQDIAQ7AAQE&sclient=mobile-gws-wiz-serp

https://turuz.com/az/book/title/Turkun+Siyah+Kitabi-Yunan+Mezalimi-Qadir+Misiroghlu-1976-415s

[4] https://www.haber7.com/guncel/haber/3241922-ozel-birim-kurdular-yunan-28-yildir-ormanlarimizi-yakiyor

[5] https://tesbitler.com/index.php?s=sicili

Loading

No ResponsesEylül 4th, 2022

HİSSE-33

HİSSE-33

ÖLÜM NEDİR HOCAM?⁉️


Bir gün öğrencileri İmam’ı Gazâli Hazretlerine:
?– “Hocam! Ölüm nedir? Bize özel olarak anlatır mısın?” demişler.
Velâyet nûru ile ölümünün çok yakın olduğunu anlayan İmam’ı Gazâli Hazretleri “Men lem yezuk, lem ya’rif” yani:
?– “Tatmayan bilmez ki! Önce kendim tadayım, sonra size anlatırım” demiş.
Öğrencileri:
?– “Aman hocam! Öldükten sonra sizinle nasıl bağlantı kurarız” dediklerinde gülümseyerek, yalnızca “İnşâAllah” diye cevap vermiş.
?Gerçekten aradan çok geçmeden İmam’ı Gazâli Hazretleri ölümü tatmış ve öldüğü gece öğrencilerinin rüyâlarına gelerek:
?– “Allah dostları sözünü tutar. İşte, bugün ölümü tattım ve sözümü tutmak için rüyânıza geldim” demiş. “Abdestimi tazeleyip, sabah namazını kıldıktan sonra, yalnızca odama çekildim ve ölüm meleğini beklemeğe başladım.
Lâilahe illallah diye zikir ederken, bir anda odamı nur kapladı ve bütün hücrelerim nur oldu. Başımı kaldırıp yukarı baktım. O nur’un etkisi ile evimin tavanı cam gibi şeffaf olmuştu.
Yattığım yerden yedi kat gökleri, melekleri, Cennet’i gördüm ve Cennet’teki bir melek bana, ya imam! İşte köşklerin, işte makamın diye Cennet’teki yerimi gösterdi. Cennet’e bakarken, sevgili Rabbim’in İrci’ıy ilâ Rabbik (Rabbine dön) hitabını duydum. O anda ruhum Allah aşkı ile cezbeye gelip, beden kafesinden fırladı ve ben kendimi başka âlemlerde buldum.
Tekrar dünyaya döndüğümde, evimin çevresinde aşırı bir kalabalık gördüm. Onlara, ne var? Ne oldu? Niçin toplandınız? diye ısrarla sorduğum halde hiçbiri ne yüzüme baktı ne de bana bir cevap verdi. İçeri girdim, hanımım ağlıyordu. Ona da aynı şeyleri sordum ama o da cevap vermeyince, az önce yatmakta olduğum odama girdim ve yerde yatan bedenimi görünce, hem öldüğümü, hem de insanların niçin benimle konuşmadığını anladım”.
Bazı öğrencileri:
?– “Hocam, yerde yatan bedenimi görünce öldüğümü anladım diyorsun. Peki sen başka, bedenin başka bir şey mi?”
İmam-ı Gazâli Hazretleri gülümseyerek:
?– “İnsanın aslı, özü, gerçek ve kalıcı kişiliği Ruh’tur. Ruhsuz beden, kesilen kol, bacak gibi cansız bilinçsiz et, kemik yığınıdır”.
Yine bazı öğrencileri:
?– “Hocam, o daracık, karanlık kabirde Kıyâmete kadar nasıl yatacaksın?”
?– “Ah yavrum!” demiş. “Eğer kabirler dışarıdan göründüğü gibi dar, karanlık ve sıkıcı olsaydı, Allah dostları birer zindan mahkûmu gibi oraya atılır mıydı? Ana karnına göre dünya ne kadar geniş, güzel ve aydınlık ise, dünyaya göre kabirlerimiz de çok daha geniş, güzel ve aydınlık” demiş ve sonra:
?– “Yakınlarım beni kabrimde bekliyor” diye ayrılıp gitmiş.

*************  

Dişi aslan avladığı ceylanı yemeye başlarken karnında yavrusu olduğunu fark eder.

Yavruyu ölmüş ceylanın karnından çekip çıkarır lakin iş işten geçmiş, yavru çoktan ölmüştür.

Aslan, annesi ölmüş yavruyu yere koyar ve ağır adımlarla bir kenara çekilip yere uzanır.

Bu fotoğrafları çeken fotoğrafçı uzun süre aslanın hareketsiz kalmasından şüphelenir ve cesaretini toplayarak aslanın yanına yaklaştığında onun öldüğünü görür.

Aslanını ölüm nedenini öğrenmek için götürdüğü veteriner karnını yarar ve kalbinin patlayarak parçalandığını tespit eder.

Bu fotoğrafı gördükten ve altındaki bu bu yazıyı okuduktan sonra anladım ki; “Aslan yürekli” olmak, gücüne dayanarak senden zayıfların hayatına kast etmek değil; masum bir annenin ya da bir yavrunun ölümüne sebebiyet vermiş olmanın üzüntüsüne yüreğinin dayanamaması demekmiş.

 

*********** 

Cemil Meriç anlatıyor:

“Said Nursî`yi çok geç tanıdım.
Şayet kendisini önceden tanıyıp eserlerini tetkik etme imkânını bulsaydım, hayatımın akışı, yaşayış tarzım bambaşka olurdu.

Üstad Bediüzzaman`ın eserlerini şayet ilk gençlik yıllarımda tanımış, okumuş olsaydım, büyük ihtimalle gözlerimi bu kadar erken yaşlarda kaybetmezdim…

Önce Batı`ya yönelerek peşine düştüğüm hakikati, yine Doğu`da buldum. Doğu`da ise, en parlak yıldız olarak Said Nursî`yi tanıdım.

Tanzimat`tan bu yana,
İslâm tefekkürünü temsil makamında, bir tek onu tanıdım.
Başka hiçbir şahsiyet, bu makamı dolduramıyor, hakkını veremiyor..

Said Nursî, İslâm irfanının, cihanşümûl hakikatlerini küçük bir risâlede toplamış.
Üstâd  şimşek pırıltıları ile aydınlanan bu karanlık bölgelerde büyük bir
güvenle dolaşıyor.
Üslûb kesif ve izahlar inandırıcı.

Asırları kucaklayan bir tefekkürün çağdaş idrâke seslenişi, yaralanan bir idrâke, yabancılaşmış bir idrâke…

İslâm tefekkürünü temsil eden Bediüzzaman`ın celâdeti, taşıdığı sağlam îmanın tezahürüdür.
Vak`a–yı Hayriye`den (Tanzimat`tan) beri (1839) bizde İslâm tefekkürünün büyük isimleri çıkmamıştır. Sadece Said Nursî var. Hürmete lâyık başka bir adam tanımıyorum.
Ben onu tanıdım…

Ben, Müslüman mütefekkir deyince, celâdetiyle, cihadetiyle onu tanıdım, başka tanımadım.

Ülkede zoru, baskıyı, zulmü görünce hepsi `Pırt!` deyince kaçan, firar eden insanlar vardı.
Bir tane başka göremedim ki…

Evet, Tanzimat`tan sonra büyük İslâm mütefekkiri yok. Olsaydı, zaten bu hale gelmezdik. Yani olsaydı,
bir mücadele olurdu…
Hiçbir mücadele olmadı. Giyin dediklerini giydik,
atın dediklerini attık.
Dili de mahvettik…

Bütün bu cinayetler olurken, herkes pustu, sindi…
Tek sesini çıkaran Said Nursî oldu, o kadar…

Said, dağbaşında vaaz eden bir mürşid. Hor görülenler, her şeyini kaybedenler, mukaddesleri çiğnenenler ona koştu akın akın… Nass’ların yalçın duvarları arkasından geliyordu bu ses, târihin içinden geliyordu:

Kabuğuna çekilmiş yüz binlerce insanı uyandırdı.
Bu hayalî insanlar o konuştukça gerçekleşti…

O konuştukça, laikliğin kartondan setleri yıkıldı birer birer. Kentle köy, çağdaş uygarlık düzeyi  ile Anadolu, tereddütle inanç karşı karşıya geldi…

Nurculuk, bir tepkidir.
Kısır ve yapma bir üniversiteye karşı medresenin, küfre karşı îmanın, Batı’ya karşı Doğu’nun isyanı. Her risâle bir çığlık, şuuraltının çığlığı. Zulmün ahmakça taarruzu olmasa, bu münzevi ses böyle sayhalaşır mıydı?

Tanzimattan beri her hisarı deviren teceddüt dalgası ilk defa olarak Nur kalesi önünde geriler.
Bu emekleyen, bu kekeleyen yığın, devrim yobazları için bir yüz karasıdır. Düşünmezler ki kendi yüz karaları bu. Nurcuları yok farz etmek, gaflet.
Nurcular adalarında kendi hayatlarına devam edebilirler.
Ama kökünden kopmak kimseye mutluluk getirmez.
Aydının görevi fildişi kulesini yıkarak bu mazlum kitleyi muhabbetle bağrına basmak, acısını anlamaya çalışmak…

Said-i Nursî, Yalçın bir irade, taviz vermeyen bir mizaç, tefekkürden çok iman…

Deccal karşısında imanın remzi, işareti; mü’minin duruşunu temsil eden asil
bir sembol…

Cemil Meriç 

Loading

No ResponsesAğustos 29th, 2022

ABD KAOSTAN BESLENİYOR

ABD KAOSTAN BESLENİYOR

ABD kaostan besleniyor.[1]

Üstü örtülü eski düşmanlıkları yeniden kaşıyor.

Dünyayı ateşe atıyor.

Ateşle oynuyor.

Teröristle beraber oluyor.

Aslında bununla sonunu hazırlıyor, yıkılışını hızlandırıyor.

-İçişleri Bakanı Soylu: ABD son üç yılda PYD’ye 2 milyar dolar niye yardım eder?”[2]
Menfaati için…

Silah tüccarı.

Uyuşturucu baronu.

Bu uğurda ortak menfaatleri olan şaibeli ve kirli komiteleri bir araya getiriyor.

ABD başkanlarının geçmişi de onları ele vermektedir.[3]

Velhasıl sicili kabarık.

Tüm dünyada yukarıdan yaptığı darbelerle, aşağıdakileri idareye çalışmaktadır.

-Belli ki ABD, dev Rusya’nın karşısına yavru Ukrayna’yı koyup çarpıştırmakla pek tatmin olmamış gibi.

Şimdi de Rusya’da ağırlığı olan Aleksandr Dugin’in kızını öldürmekle suçlanıp, arkasında Ukrayna’nın olduğu işaret ve imasıyla savaşın şiddeti daha da artacaktır.

Ukrayna’yla Rusya’yı karşı karşıya getirdiği gibi, Tayvan’ı heyet olarak ziyaretiyle de Çin Tayvan ateşini körükledi.

ABD müflis tüccar gibi eski defterleri karıştırıyor.

Hatta dededen kalma borçları torunlara ödettirme peşinde.

-6 artı 1 masanın hedefi[4] ve düşüncesi hatta hayali Cumhurbaşkanı seçmek veya seçilmesi değildir.

Onların hedefi Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı devirmektir.

Ondan sonra isterse kıyamet kopsun, yeter ki gitsin, kısır düşünce ve kısır döngüsü.

Çünkü o makama bu gidiş ve gidişatla ulaşılacak bir seviye değildir.

Avunma ve avutma ve de avutmacadır.

Tıpkı merhum Abdülhamid’i devirenlerin; biz ondan sonrasını düşünmedik, demeleri gibidir.

Memleket ateşe yansa bile.

Aynı zihniyet hiç değişmedi.

Öyle ki, kişilikler ve idealler ayaklar altına alındı, geçmişe sünger çekildi.

**************  

“Trump’ın evinden 700 sayfa gizli belge çıktı.

ABD Ulusal Arşivleri Vekili Debra Steidel Wall tarafından ABD’nin eski Başkanı Donald Trump’ın avukatı Evan Corcoran’a gönderilen 10 Mayıs tarihli mektupta, geçtiğimiz ocak ayında Trump’ın Florida’daki evinden alınan belgeler arasında en az 700 sayfa “gizli belge” olduğu aktarıldı.”[5]

-“İmamoğlu’nun veri kopyalama genelgesi: ‘Devlet güvenliği açısından risk’

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, yayınladığı genelgede iki müfettişi ve uzman sıfatıyla dışarıdan üç kişiyi, inceleme ve araştırma yaptırmak için Büyükşehir Belediyesi ve bağlı kuruluşlarının tüm elektronik veri tabanı ve altyapısını kopyalamakla yetkilendirdi. İBB’den kopyalanan veri tabanında MİT tesislerinin tüm detayları, askeri tesislerin tüm detayları ve Cumhurbaşkanlığı dahil tüm devlet kurumlarının İstanbul yerleşkelerinin detayları da bulunduğu öğrenildi.”[6]

-“İBB personelinin terör kampında keleşli fotoğrafı ortaya çıktı! Gözaltına alındı…”[7]

“Bakan Soylu: İBB’ye alınan 557 personel terör örgütleri ile bağlantılı.

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, TBMM’deki bütçe görüşmeleri sırasında İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin 33 bin personel alımı yaptığını, bunun 12 bininin ancak incelenebildiğini, 557 kişinin terör örgütü bağlantısı olduğunu duyurdu.”[8]

MEHMET ÖZÇELİK/24-08-2022

[1] https://www.yenisafak.com/dunya/asyada-6-savas-senaryosu-gerilimde-ortak-nokta-abd-3853870

[2] https://www.yenisafak.com/video-galeri/gundem/icisleri-bakani-soylu-abd-son-uc-yilda-pydye-2-milyar-dolar-niye-yardim-eder-2237925

[3] https://www.yenisafak.com/yazarlar/tamer-korkmaz/boslukla-tokalasan-siyonistin-yedigi-son-herzeler-2063525

[4]https://www.facebook.com/100006719822258/posts/pfbid027wB4XSDo3f5i9wUD1PJxnedeMFpjM9jMsgtpJMnASFRbze7fp1k4QxYAFUKEK63cl/

https://www.facebook.com/100006719822258/posts/pfbid036DTuzQtVrTuVPwGwgPKyaiL77j9ymHfype17Kz5fH9jFzuAyEBDZNquDVGimZ7fhl/ 

[5] https://www.yenisafak.com/dunya/trumpin-evinden-700-sayfa-gizli-belge-cikti-3854594

[6] https://www.hurriyet.com.tr/gundem/imamoglunun-veri-kopyalama-genelgesi-devlet-guvenligi-acisindan-risk-41188311

https://www.takvim.com.tr/haberleri/istanbul

https://www.google.com/search?q=%C4%B0mamo%C4%9Flu%20secilir%20secilmez%20gizli%20bilgileri%20kopyalad%C4%B1

[7] https://m.sabah.com.tr/gundem/2022/04/28/son-dakika-ibb-personelinin-teror-kampinda-kelesli-fotografi-ortaya-cikti

https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-59798529

[8] https://www.yenisafak.com/gundem/bakan-soylu-ibbye-alinan-557-personel-teror-orgutleri-ile-baglantili-3725096

https://www.google.com/search?q=%C4%B0%C3%A7i%C5%9Fleri%20bakan%C4%B1%20ibbye%20alinan%20PKK%27l%C4%B1larin%20sayisini%20a%C3%A7%C4%B1klad%C4%B1

Loading

No ResponsesAğustos 24th, 2022

KOPARILAN BAĞLAR

KOPARILAN BAĞLAR

Kolay gelinmedi bu günlere.

Üç yüz yıllık ilmek ilmek örülen bağların, azar azar bozulmasıyla oldu.

“Bize bir nazar oldu Cumamız Pazar oldu.
Ne olduysa hep bize azar, azar oldu.”

Bu milleti bağlayan bağlar koparılıyor.

Bayramlarda oteller bayram yeri oldu.

Mutfakta yangın var deyip, fakirlikten dem vuranlar, yüksek miktarları çok rahat otellere, tatil yerlerine hatta haftalığı 20 milyara karavanaya verebiliyor.

Üretip geçmişi düşünen milletten, her şeye şikayet eden bir millet haline geldik.

Yani kendimizden geçip, kendimiz olamadık, kendimizi kaybettik, kaybettirildik.

– Dünyada kendi geçmişini ,kendi milletini içimizdeki fosilleşmiş olanlar kadar öven değil döven, seven değil sövüp kötüleyen başka bir millet yok gibidir.

Televizyondaki konuşmacı sürekli Türkiye’nin dünyada hep kötü bir görüntüde olduğunu, itibarının bulunmadığını dile getiriyor ve konuştukça hala göbekten batıya bağlı olduğunu batı övgüleriyle dile getiriyordu.

Bu konuşmayı zorlukla dinlerken acaba burada konuşan bir Yunan milletvekili ve sözcüsü var gibi geldi.

Batı bile kendisini bu kadar övemez ve insan dışı davranışlarını gizleyemezdi.

Bizde hala kişilik yetersizliği sürmektedir.

Daha önce de yazmış ve söylemiştim; Sayın Erdoğan’ın – vicdansızlık ve insafsızlık edip de- bu millete hiçbir şey yapmamış olsa bile, bu millete kazandırdığı zilletten kurtulma, kişilik kazanma, kendini bilip kendine gelme duygusu başlı başına bir gelişmeydi.

Diklenmeden dik durmayı bu millet Sayın Erdoğan ile öğrendi.

Eziklikten büzüklükten kurtuldu.

Ancak belli ki o ezikliği hala atlayamayan ve atlatamayanlar da kalıntı ve döküntü olarak kalmıştı.

1970’lerin terörünü görmeyip düşünmeyenler, ibret ve ders almayanların, yapılanlara nankörlükte bulunanların burnu sürünsün.

 

-Halimiz şu hikayedeki aslan yavrusuna çok benziyordu;

-“Yeni doğmuş bir aslan yavrusu bir koyun sürüsü tarafından evlat edinildi ve kendi çocukları olarak büyütüldü.

Yavru aslan büyüyüp genç bir aslan olduğunun hiç farkına varmadı. Tüm hayatı koyunlarla geçmişti, neye benzediğini de bilmiyordu. Otluyor, etoburlardan korkuyordu. Hatta koyunlar gibi ses çıkarıyor, kükremeyi bilmiyordu.

Bir gün daha yaşlı bir aslan, genç aslan ve koyun sürüsünü gördü ve gözlerine inanamadı. Koyunlar da diğer aslanı görünce hem koşmaya hem de korkuyla bağırmaya başladılar, genç aslan da onlarla birlikte bağırmaktaydı.

Yaşlı aslan sürüye zorlukla yetişti ve panik içinde olan genç aslanı yakalayıp bir kenara çekti. Genç aslan öleceğini sanmaktaydı ama yaşlı aslan ona “Bak oğlum” dedi “şu göle bak”. Genç aslan suya baktığında iki tane aslan gördü. Bir süre bu görüntüye baktı ve içinden bir kükreme geldi. Kükremesi ile dağlar taşlar inledi.

“Benden bu kadar” dedi yaşlı aslan. “Kendi “yarattığımız ben algısı” ile gerçek birbirinden farklı. Artık tek başınasın ve gerçekte kim olduğunu biliyorsun.”

 

-“Bize bir nazar oldu Cumamız Pazar oldu
Ne olduysa hep bize azar, azar oldu

Ne şöhretten hastayız, ne de candan hastayız
Ne ruhça ne vücutça ne de kandan hastayız
Avrupa’ya bir değil iki pencere açtık
Uzun yıllardan beri cereyandan hastayız
Batı, batı diyerek eyvah hep batıyoruz

Yaklaştıkça her sene öz yurdumda yılbaşı
Yapılır milletime Frenkçe sahte aşı
Buna ağlar ağacı hem toprağı, taşı
Batı, batı diyerek eyvah hep batıyoruz

Sen Hıristiyan mısın? Diye sorsan darılır
Yılbaşında hindi kaz yemesine bayılır
Çam deviren hindi ki nasıl mümin sayılır
Bilmiyoruz çoğumuz ne edip yapıyoruz
Batı, batı diyerek eyvah hep batıyoruz”Arif Nihat Asya

MEHMET ÖZÇELİK

20-08-2022

Loading

No ResponsesAğustos 20th, 2022

MEĞER BİTMEMİŞ

MEĞER BİTMEMİŞ

Hasan Sabbah ve Haşhaşiler meğer bitmemiş.

Hem dağda ve hem de Selçuklunun içerisinde faaliyetlerde bulunmuş, bugünde PKK dağda ve içimizdeki uzantıları devletin içine sızmış, sarayda faaliyet göstermiştir.

1090 yılından itibaren İran, Irak ve Suriye’de faaliyet göstermiş, yüzden fazla devlet adamına su-i kastta bulunmuş ve neticede Selçuklu yıkılmıştır.

İsmaililik ve Batinilik mezhebini yaymaya çalışmış ve bugünde Suriye’de Nusayrilik ve İran’da Şiilik desteğini görmekte, oralarda barınmaktadır.

Tamamen siyasi düşünce, itikat ve amele yansımıştır.

İran’da Hristiyanlık etkisi kendisini gösterirken, Suriye’de yani Nusayrilikte Abdullah ibn-i Sebe’nin şahsında Yahudilik etkisi görülmektedir.

Değişen sadece oyuncular oldu.

Oyun hiç değişmedi.

Tarih tekerrür etmektedir, ibret alınmadıkça ve dersler çıkarılmadıkça.

Yine aynı işler devam ettirilmeye çalışılmaktadır.

Yüz küsur yıl önce Abdulhamid’in karşısına getirilenler gibi, bugünde alevi olan Kemal Kılıçdaroğlu’.nun, Sayın Erdoğan’ın karşısına getirilerek seçilmesi ve onu indirmeye çalışmak için her yolu denemesi tesadüfi değil belki bilinçli olarak seçilmiştir.

Pkk ile haşhaş ekimi yapılırken, İran ile de haşhaşiliğe çekilmeye çalışılıyor.

-Osmanlıdaki yeniçeriler Şianın, Aleviliğin, Bektaşiliğin bir kolu idi.

  1. Dünya savaşındaki sadrazam Talat Paşa ve 1. Dünya savaşına girmemize sebep olan ve Osmanlının ilk anayasasını yapan ve de Abdulhamidi devirenlerden Mithat Paşa ve ekibi Bektaşi idiler,.

-İran’ın Şiası daha çok Hristiyanlık akidesinden etkilenmiş, şubesi olan Nusayriler ise Yahudilikten etkilenmiştir.

Bu amaçla; bu milleti de dininden koparmak için tarih ve dil gibi kanunları değiştirilme yoluna gidildi.

Geçmişiyle bağlayan tüm bağlarından koparılmaya çalışıldı.

-Memleketimizde bulunan dört milyon Suriyelinin bizim ilmimize katkıları olacağı gibi, bir ölçü  içerisinde eritilmedikçe, eğitilmedikçe ihtilaf noktaları ve yaşayıştaki farklılıklarda ortaya çıkacaktır.

************   

BİR MANYAK YETER

Dünyanın yakılıp yıkılması için, insanların aç ve susuz kalması için, savaşların olup insanların yurtlarından edilmesi için, insanların inanç ve düşüncelerini yaşamalarını engellemek için, ormanların yakılıp yok edilmesi için çok değil, bir tane evet bir tane manyak yeter.

Milyonların olduğu koca birinci dünya savaşı bir Sırp’lı ile ve onun sıktığı bir kurşun ile başladı.

Sibirya’ya sürülüp öldürülen milyonlar bir kişi ile başladı.

Hayali cennet olan komünizm uğruna Rusya’da ve Çin’de milyonlar öldü, dünya kavgası başladı.

İnsanların dünyasıyla birlikte ahiretleride bitirildi.

Türkiye’de de başörtüsü uğruna nice insanlar mağdur edildi.

İşlenen günahlar birle ve birde kalmadı.

Sirayet etti.

Şeytan hata etti, hatasında inat etti.

Adem hata etti, tevbe edip, vaz geçti. Evlatlarına fazilet ve erdemin yolunu açtı.

Kabil suç işledi, tevbe etmedi.

Hep suçlar birle başladı, biriyle başladı.

Tevbe edeninki marifet oldu.

Etmeyeninki asırlara mal oldu.

Densiz ve dinsiz oldu.

Bütün dünyadaki zulümlere bakın, hep bir densiz ve dinsizle başlar.

Esed’inden Saddam’ına, Buşundan Bidenine kadar.

Geçmiş ümmetlerin helaki bir veya birkaç kişi yüzünden oldu.

Hayırda da öyle değil mi?

Hep bir peygamber veya onun yolundan giden bir ve birlerle başlamıştır.

Güçte birde, birle ve birliktedir.

Dünyanın son ve kapanışı da birle ve birliğin dağılmasıyla olacaktır.

MEHMET ÖZÇELİK

17-08-2022

Loading

No ResponsesAğustos 17th, 2022

YARALI NESİL

YARALI NESİL

İçinde bulunan asır hasta bir asır, dolayısıyla insanı da hastalıklı insan.

En büyük yara manevi yaradır.

Öyle ki ebedi ahiretini bitirecek ve batıracak bir hastalık.

Adeta asırların hastalığı, asrımızda cem olmuş.

Bu insanlara baktığımızda hayatında zikzak çizmiş, bulanık, tam netliğe kavuşmadığını görürüz.

-İsmet Özel: “Sosyalistlerin önünü tıkamak namusa yakışmazdı”
İsmet Özel- Tabii. Mecburduk ona. Çünkü elimiz mahkumdu. Türkiye’de sosyalistler bir şey yapıyorlardı. Onları geride bırakmak, daha doğrusu onların elini, kolunu bağlamak namusa yakışmazdı. Onun için tabii ki, kurucular arasında yer almayı görev bildim kendime.
Hulki Cevizoğlu- Siz, “O zaman sosyalistlerin elini kolunu bağlamak namusa yakışmazdı. Fikir Kulüpleri Federasyonu’nu kurmak zorundaydık” diyorsunuz.
Peki bugün sosyalist düşünceye sahip insanların elini kolunu bağlamak gerekir mi?
İsmet Özel- Eğer ben sosyalist görüşlerimi o günkü kafamla muhafaza ediyor olsaydım, tabii ki olmazdım. Bugün bir Müslüman olarak, İslamcı olarak da aynı şekilde Müslümanlar’ın elini, kolunu bağlayacak bir davranışa…
Tabii ki. Halkın önünü kapamak doğru değil. Yani halkın, ya da bir şeyler kendi gerçekliğini ifade temek isteyen insanlar bir yöne girmişlerse, onların maniple edilmesi doğru değildir.”[1]

-Yaşar Nurı Öztürk-ün tercümesini yaptığı Prof. Dr. Mustafa Sibaî eseri olan ‘İslam Sosyalizmi’ adlı eserinde şöyle der:” Sosyalizmi, bütün peygamberlerin ortak mesajlarından biri ve ‘İslam akidesinin bir parçası’ olarak gören Sibaî, fikir ve siyaset mücadelesinin merkezine bu fikri koymuştur. Sibaîye göre, Hz. Muhammed’in sünneti tarihin ilk ve en muhteşem sosyalizm denemesidir. Mustafa Sibaî 1915 yılında Suriye’nin Humus kentinde doğdu.”

-Cemil Meriç’te bir sosyalisttir ancak Ahmet Kabaklı’nın ilgisiyle değişim geçirmiştir. Batı kültürüyle yetişmiş bir fikir adamıdır.

-Nurettin Topçu’ da bu sosyalizmin etkisi altındadır.

Nurettin Topçu’nun, ”İslam Sosyalizmi” şeklinde dile getirdiği anlayışa karşı çıkan hatırı sayılır bir grup vardı.[2]

Elbette zaten kabul edilebilir bir İslami görüş değildir.

Batı kültürü almış biri.

-”Eski Refah Partisi Milletvekili Şevki Yılmaz, Çorum’da bir alim olan merhum Mehmet Ali Ak’ın babasına yaptığı bir ziyarette kendisine Konya ile ilgili tüyler ürpertici bir anısını anlattığını söyledi. Yılmaz, o zatın acı hatırasını şöyle aktardı: “Askerdim, 1930’lu yıllar, Ulus’ta bir tren geldi, çok soğuk komutan dedi ki ‘bu vagonlarda nöbet tutacaksınız’ hayvan vagonlarında. Komutana sordum, ‘hayvanlar için neden nöbet tutacağız, hayvanlar nereye kaçar?’ Komutan imanla ağlamaya başladı, ‘ne hayvanı olum burada Konya’dan getirtilen 400 alim var, yarın sabah Ulus’ta idam edilecekler”[3]

-Moon tarikatı Hristiyanlığı birleştirme amacıyla çıkmıştır. Hz. İsa’nın kendisini tıpkı Pavlus gibi görevlendirmesini iddia etmektedir.

Tıpkı Fetö gibi dinleri birleştirme faaliyeti gibi.

Moon’da katolog evliliği, Fetö’de de devam etmektedir.

1965 de Chp Genel Sekreteri olan Kasım Gülek Moon tarikatına mensuptur.

Fetö onun cenaze namazını kıldırmış ve daha sonraları da Gülek-in kızı Fetö Abd-ye kaçtığında onun için Grahem Fullerle beraber oturma izni almış, Cizvit papazlarının çiftliğine yerleşmiştir.

Moon tarikatı da bağışlarla ve ekonomik büyümelerde gelişimini sağlamıştır.

Tıpkı Fetö gibi.

-”Keynes’in 9 Haziran’da İstanbul’a gelerek teslim olduğu ve sevk edildiği hakimlikçe tutuklandığı öğrenildi. ABD vatandaşı olduktan sonra Alpaslan Demir olan ismini değiştiren David Keynes için 15 yıla kadar hapis istemiyle dava açıldı.

Bylock hakkında şu bilgiler yer almıştı:

“Keynes, ByLock’un 600 bin kişi tarafından indirildiğini, kullanıcıların çoğunluğunun Türkiye, Suudi Arabistan ve İran’da yaşadığını söylüyor. Türkiye’dekilerin yüzde 90’ının cemaatçi olduğunu ve ByLock’un cemaatin haberleşme aracına dönüştüğünü kabul ediyor. Fakat Ocak 2016’da itibaren ByLock’un kullanım dışı olduğunu, o tarih sonrasında ve darbede kullanılmadığını iddia ediyor.”[4]

-Abdullah Cevdet gençliğinde namaz kılan bir insan iken, Mekteb-i Tıbbiyeye gittikten sonra geçmişini silip tamamen ateist bir düşünce içerisine giriyor.

Artık o Aduvvullah Cevdettir.

-“Prof. Dr. Üstün Dökmen: Başörtülü psikolog olamaz.”[5]

 

Bizde birisine bir şeyler yaptırmak için önce ona ünvan, makam, para, vs. verilir, şişirilir ve daha sonra gebe bırakılan o kişiye zemin oluşturulduktan sonra yaptırılır ve söylettirilir. Etkili olsun diye.

Şimdiye kadar kendi alanında konuşup, bazı noktalarda takdir toplarken, birden bire alakasız ve münasebetsizce alanı olmayan bir konuya, Dini bir meseleye adeta müdahale ederek konuşması iyi niyet ve düşüncede olmadığı düşüncesini akla getirmektedir.

Bu ve benzer hezeyanlarda bulunan psikolog, bir psikoloğa görünmelidir. Psikolojik durumu irdelenmesi gereken bu zata sormak lazım, mason olmak illa dine ve dini değerlere saldırmanın birinci şartı mıdır?

Yani bu başörtüsü meselesi psikolojinin meselesi olmayıp, dinin meselesi iken, acaba kendileri masonluğun meselesi olarak mı gündeme getiriyor?[6]

MEHMET ÖZÇELİK

15-08-2022

 

 

[1] 68’in yazılı tarihi. Hulki CEVİZOĞLU.

[2] Tasavvuf.Mülakat.Prof.M.Demirci.sh.448.

[3] https://www.yenihaberden.com/konya-ile-ilgili-aci-hatirayi-anlatti-986h.htm

[4] https://www.haberturk.com/son-dakika-bylock-un-lisans-sahibi-david-keynesin-haziran-ayinda-geldigi-istanbulda-tutuklandigi-ortaya-cikti-3145470

https://t24.com.tr/haber/patent-sahibi-david-keynes-bylocku-anlatti-yazilimcisi-kim-kullanicilar-fetocu-mu,366818

[5] https://www.yenisafak.com/video-galeri/gundem/prof-dr-ustun-dokmen-basortulu-psikolog-olamaz-2237726

[6] https://www.akasyam.com/ustun-dokmen-mason-mu-166522/

Bak. MASON TARİKATI ve Emperyalizm-I- Hürol Tasdelen.sh.34.

Loading

No ResponsesAğustos 15th, 2022

HİSSE-32

HİSSE-32

Diyarbakır’ın bir dağ köyünde ilköğretimde görev yapan öğretmen Matematik dersinde ; – Bir kasada şu kadar çilek varsa, 10 kasada kaç çilek vardır? Diye öğrencilerine bir soru soruyor. Öğrenciler: – Öğretmenim çilek ne? Diyorlar. Öğretmen: – İşte çocuklar çilek. Diyor. – Biz hiç çilek yemedik. diyorlar. Bunun üzerine öğretmen pes etmiyor, oturup Bursa’daki tarım firmalarına toprak numunesi yolluyor ve diyor ki; – Bu toprakta çilek yetişir mi ? diyor. Bursa’daki firmalardan cevap geliyor. – Evet Diyarbakır şartlarında çilek yetişir. Hatta mektubun yanında çilek fideleri ve yetiştirme şeklini anlatan bir tarif yolluyorlar. Öğretmen öğrencilere okuyor nasıl yetiştirileceğini, çıkarıyor bahçeye ve diyor ki: – Bu sene size matematikten sınav yok. Öğrenciler: – E nasıl not alacağız öğretmenim? Hepsine bahçeyi kazdırıp, çilekleri diktirip, can sularını verdikten sonra her birine dörder çilek fidesi verip: – Şimdi gideceksiniz evinize anne babanıza ben size nasıl öğrettiysem sizde onlara öyle öğreteceksiniz. Çocuklar gidiyorlar evlerine hepsi anlatıyorlar ve çilekleri dikiyorlar ve öğretmen diyor ki: -Çilek mevsimi gelince getireceksiniz tabakta on tane çileğe bir not alacaksınız. Çocuklar tabaklarla getiriyorlar, çilekleri sayıyor öğretmen, eksik olanlara da tam not veriyor ve sonra diyor ki: – Çocuklar nasılmış tadı? Öğrenciler: -Valla ucunda not vardı diye yiyemedik. – Hadi bakalım yiyin. Diyor öğretmen. Çocuklar ağızlarını burunlarına bulaştıra bulaştıra yiyorlar çilekleri. Aradan iki yıl geçtikten sonra çilek girmemiş o köyün halkı şu anda Diyarbakır’ın pazarında çilek satıyorlar. Şimdi düşünüyorum da, öğretmen olmak bu işte gerçekten… Tahtada müfredat anlatmak değil… Bulunduğun yere, bulunduğun ülkeye, okula bir şeyler katmak… Alıntı.

*************   

? TAKSİM CAMİİ AÇILIRKEN DÜŞÜNDÜKLERİM.

“Sene 1992 veya 1993. Uzunköprü’de Bölük komutanıyım. Yaz dönemi yani tayinlerin ve izinlerin yoğun olduğu dönem. Tabur Komutanımız tayini çıktığı için birlikten ayrılmıştı. Yeni atanmış olan da yurt dışında olduğundan henüz katılmamıştı. Ben de en kıdemli Bölük komutanı olarak Tabur komutanlığına vekâlet ediyorum.

  1. Kolordu Komutanı MİT Müsteşarlığından yeni atanan Teoman Koman idi. Emir ve komutayı teslim alır almaz, birlikleri tanıma maksadıyla denetlemeler yapıyordu. Hudut birlikleri olmamız dolayısıyla ilk denetlemesini de Uzunköprü garnizonuna yapmıştı. Birlik Komutanlığına vekâlet etmem dolayısıyla ben de Komutanın denetlemesine eşlik ediyorum.

Diğer Tabur komutanları ile birlikte kışlanın kolaylık tesislerini Teoman Koman’a gezdiriyoruz. Tam mutfağı denetlerken mutfağın 500 metre uzağında bulunan şadırvanı, minaresi olan kışla camisinden ikindi ezanı okunmaya başladı.

Teoman Koman büyük bir hayretle ezana kulak verdi. Mutfaktaki denetlemesini orada keserek,  ”Bu ne ya!  Tekke mi burası  yoksa Kışla mı!” diye sinirlenerek camiye doğru hızla gitmeye başladı.

Tabi arkasından biz de gitmek zorunda kaldık. Camiye vardı, doğrudan kendisi kapıyı açarak ve botlarını dahi çıkarmadan camiden içeri girdi.

…’Kışlalardaki cami ve mescitlerde ezan okunmayacak… Mesai saatlerinde camiler kilitli olacak…’ şeklinde emirler verdi ve camiden çıkarak tekrar mutfak denetlemesine devam etti” Yzb.Abdullah SÖNMEZ

Bu denetlemeden sonra kışla camileri bir, bir kapatıldı…

ve ezanlar susturuldu…

28 Şubat döneminde banka yönetim kurullarına girerek hortumlanmasına yardımcı olan darbeci generallerden sadece bir tanesi olan ve Türkiye’nin en önemli kurumlarından MİT’in yıllarca başkanlığını yapan Koman’ın; İstilacı bir subay edasında botlarıyla camiye girişi…

ezan ve camilere karşı bakışı…

yıllarca içimizi sızlatmıştı.

Topçu Kışla Camii’nin yerine inşaa edilen Taksim Camii’nin açılışını izlerken  içimde kördüğüm olmuş acıların buruk  etkisiyle nereden nerelere geldiğimizi düşündüm ve  bizleri bugünleri görmeye şahit kılan Rabbime Şükrettim.Allah’a Hamdolsun.Emeği geçenlerden Allah razı olsun.

Camilerimizdeki ezanların birdaha ebediyyen susmaması temennisiyle

Milli marşımızdaki ifadelere gelin birlikte amin diyelim;

“Ruhumun senden, İlâhî, şudur ancak emeli:

Değmesin ma’bedimin göğsüne nâ-mahrem eli!

Bu ezanlar-ki şehâdetleri dînin temeli

Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli.”

Arif ÇELENK/ 28 Şubat Platformu Bşk

************ 

Türk ve Japon şirketleri arasında bir kürek yarışı düzenlenmesine karar verildi.

 

Japonların takımında 8 kişi kürek çekiyor, 1 kişi dümencilik yapıyordu.

Türk Takımında ise 2 kişi kürek çekiyor, 3 kişi şeflik 3 kişi müdürlük yapıyor 1 kişi de dümeni kullanıyordu.

Her iki takımda, performanslarının en üst düzeyine varabilmek için uzun ve zorlu bir hazırlık döneminden geçti.

Büyük gün geldi ve iki takımda, kendini hazır hissediyordu. Japonlar yarışı bir kilometre farkla kazandılar…

Yarış sonrası Türk takımı çok sarsılmıştı.Türk Şirket yönetimi yarışın açık farkla kaybedilmesinin nedeninin bulunmasına karar verdi.

Yapılan araştırmalar, analizler ve uzun çalışmalar sonucu düzenlenen raporlara göre hata bulundu ve çözüm önerisi getirildi.

Çözüm olarak yönetimdeki düzeni güçlendirmek için 1 genel müdür atandı, ve sandaldaki ağırlığı dengelemek için kürekçi sayısı da 1 e indirildi.

Japonlara yeni bir yarış teklif etme kararı alındı.

9 kişilik Türk takımı Japonlarla bir yarış yapmak üzere yeniden yapılandı.

Japonların takımında 8 kişi kürek çekiyor, 1 kişi dümencilik yapıyordu.

Türk Takımında ise yeni yapılanma şekli şöyleydi,

1 Genel müdür

3 Bölgesel müdür

3 Dümen şefi

1 Dümenci

1 Kürekçi

İkinci yarışı Japonlar iki kilometre arayla kazandılar.Tepesi atan Türk şirketi yönetim kurulu hemen harekete geçti. Yarışın kaybedilmesinden sorumlu tutulan kürekçi kovuldu,müdürlere ve diğer personele sorunun çözümüne olan katkılarından dolayı ikramiye verildi.

*************  

Odanızın köşesine asın. Her zaman lazım olacak sözler…

 

???İranlı (Güney Azerbaycanlı) bir Türk olan ve halen Ülkemizde yaşayan kimyacı ve felsefeci Dr. Anooshirvan Miandji’den (Anuşirvan Miyancı’dan) insana ve hayata dair ibretlik tespitler!

1-?Beyin bir donanımdır, her insanda vardır! Akıl bir yazılımdır, her insanda yoktur.

2-?Evrendeki en mükemmel laboratuvar insan beynidir! İstediğini düşünerek sentezler.

3-?Bilim insanı olmanın birinci şartı, bilmediğini yüreklice söyleyebilmektir.

4?Bir toplumun okuyup geçenlere değil, okuyup düşünenlere ihtiyacı var!

5?Aptallaşmanın en kolay yolu merak etmeyi bırakmaktır.

6-?Karın tokluğuna yaşanan bir yerde ilkeli düşünce üretmek mümkün değildir.

7-?Çocuklar yetişkinlere göre daha iyi akıl yürütürler! Çünkü önyargıları yoktur.

8-?İki yüz kelimeyle düşünen biri, iki bin kelimeyle düşünen birini asla anlayamaz.

9-?Büyük bir güç mü istiyorsunuz? İşte o gücü size gösteriyorum! Hayal gücü.

10-?İçinizdeki çocuk yaşıyorsa, yaşlanmıyorsunuz demektir.

11-?Düşüncen fakir ise diğer zenginliklerin seni kurtarmaz.

12-?Size bütün kapıları açan bir anahtar vereceğim! Bu anahtarın üzerinde iki şey yazılıdır! Biri sabır, ötekisi nezaket.

13-?Sessiz çığlıklar sesli haykırışlardan daha etkilidir.

14-?Dilinizi sökün, tamir edin ve yeniden yerine takın! Çünkü bütün sorunların temelinde o var!

15-?İnsan, duymak istediklerinden vazgeçmedikçe uyanamaz.

16-?Doğru sözler karşısında yapılacak en iyi hareket, bir kenara çekilip sessizce dinlemektir.

17-?Uzmanı olmadığınız konularda kendinize yakışanı yapın ve bir kenara çekilip sessizce oturun!

18-?Bir insanı ancak kendisi engelleyip, kendisi durdurabilir.

19-?Önündeki seçeneklerden en zorunu seçen başarılı olur.

20-?Vazgeçmezsen, doğru seni önünde, sonunda bulur.

21-?İnsan, sorun yaşadığı oranda değil, sorun çözdüğü oranda gelişir ve olgunlaşır.

22-?Kendi üzerinizde çalışmaktan vazgeçmeyin! Aksi halde gelişip olgunlaşamazsınız.

23-?Kitaptan ve kütüphaneden uzaklaşıldıkça cehalet artar! Cehalet arttıkça da sefalet ve felaket artar. Sefaletin ve felaketin getirdiği ise acı ve göz yaşıdır.

24-?Ahlaksızları ahlaklı gibi göstermek bir toplumun ahlakını bozar.

25-?Bir toplumun çoğunluğu, olduğundan daha ahlaklı görünmek çaba ve gayreti içindeyse, bilin ki o toplumda ahlak sorunu vardır.

26-?Herkesten ve her şeyden umudunuzu kestiğiniz anda belki de kurtarıcı sizsinizdir! Küsmekten ve kabullenip bir köşeye çekilmekten daha başka bir yol var! Mücadele etmek.

27-?Ekonomik gelişmeyi kişisel ve zihinsel gelişmenin önünde tutan toplumlar, kesinlikle uygarlaşamazlar.

28-?Gönlü güzel olanın niyeti de, söylemi de, eylemi de güzeldir.

29-Karnı doymayan değil, gözü doymayan insan fakirdir.

************ 

MERHUM ABDURRAHMAN GÜRSES HOCAMIZIN BİR ANISI”*

1948 yılında hacca gitmek serbest bırakılmıştı. Fakat gitmek kolay değildi. Hocaefendi, hacca gitmek için yanıp tutuşur fakat imkân bulamaz. Tam bu sırada Hocaefendi’ye cemaatinden biri: “Hafız’ım, hacca götürsek  gider misim ?”diye sorar. O da; “evet giderim” der.

Deniz yoluyla giderler. O zamanlar hac yolculuğu aylarca sürmektedir. Hocaefendi’yi hacca götüren zat yol boyunca ve hac esnasında; “Hafızım  gel Kur’an oku, hafızım  gel, hafızım  git, hafızım  yat, hafızım  kalk” der… Gelene gidene hep, “bu benim hafızım ” der. Hocaefendi müthiş sıkılır. Ama bir şey söylemez.

  İstanbul’a gelince Halıcılar caddesinde iki katlı evi varmış, hemen emlakçıya  gider:

“- Şu evi satar mısın” der. O da:

“- Satarım” deyince:

“- Hemen sat” der.

Ev satılınca   parasını alıp doğru kendisini hacca götüren zata gider. O yine; “Gel hafızım , gel” der. Hocaefendi:

“- Sebeb-i  ziyaretim şu: Hacca gittiğimiz için bana soruyorlar: Gidiş geliş ve oradaki masraflar dâhil , hac kaç liraya mal oluyor, diye, ben de cevap veremiyorum. Onun için bunu zat-ı âlinizden  öğrenmeye geldim” der.

O da o günkü harcanan miktar ne ise söyler. Bunun üzerine 

“- Ben ne senin hafızınım  ne de başkasının hafızıyım  , okuduğum aşr-ı  şerifleri de kendi geçmişlerimin  ruhuna bağışladım, al paranı!” der, çıkıp gider.

Hocaefendi, işte böyle şahsiyetini korumakta son derece hassas bir yaratılışa sahipti.

*************  

Rivâyet edildiğine göre Fudayl bin İyâd önceleri yollardan gelip geçen kervanları soyan haramilerin başı idi. Haramiler, gelip geçen kervanlardan soydukları malları Fudayl’e getirirlerdi,  o da aralarında taksim ederdi.

Birgün âşık olduğu câriyenin evine girmek için duvara tırmandığı bir sırada bir ses duydu. O sesin sâhibi Kur’an okuyor ve şöyle diyordu:

“İman edenlerin Allah’ı zikretme ve O’ndan inen Kur’an sebebiyle kalplerinin ürperme zamanı hâlâ gelmedi mi?”

[Hadid Suresi, 16. Âyet-i Kerîme]

Fudayl bin İyâd bu sesin tesiriyle uzun süre sarsılarak duvarın üzerinde hareketsiz kaldı. Derin bir istiğrak halinden kendine geldiğinde gözlerinden yaşlar boşanarak: “O zaman gelip çattı ya Rabb!” diyordu.

Daha sonra memleketini terkederek Kûfe’ye gitti; burada Ebû Hanîfe, Süfyân es-Sevrî ve A‘meş gibi âlimlerin meclislerine devam etti; otuz yıl ilim ve ibadetle meşgul oldu. 187 yılının Muharrem ayında Mekke’de vefat etti.

Loading

No ResponsesAğustos 15th, 2022

ZEHİR ZEMBEREK

ZEHİR ZEMBEREK

Menderes darbe ve idamla götürüldü.

Özal zehirlenerek öldürüldü.

Erdoğan ameliyat masasından zehirlenip kalkmamakla öldürülme planları yapıldı.

Tüm planlar bu ameliyata bina edilmişti.

15 Temmuz da dahil, tüm bunca saldırılar hazmedilemeyen bu başarısızlığın sonucudur.

Tarih boyunca zehirlenerek öldürmek bir yahudi ve mason taktiğidir.

Peygamberimiz yahudi bir kadının biryan edip pişirdiği zehirli keçinin etkisiyle son 13 gününü ateşli geçirerek vefat etti.

Fatih Sultan Mehmet yahudi doktoru tarafından zehirlenerek öldürüldü.

Bediüzzaman Said Nursi 19 kere zehirlendi.

Zehirler koltuğunun altında toplandı.

Aytunç Altındal zehirlenerek öldürüldü.

Aselsan’daki malum olan meçhul ölümler.

Faili malum meçhul su-i kastler hep aynı zihniyetin ürünüdür.[1]

Böyle de devam edecektir.

-Fay hatları ve fitne yuvaları kapatılmalı.

Dünya yeni bir dönüşüme gidip, ABD yıkılırken yerine onu aratacak bir oluşuma müsaade edilmemelidir.

-”CIA ajanı Graham Fuller’ın talebesi Henri Barkey’in (Henri Jak Barkey Amerikalı akademisyen ve Orta Doğu uzmanı. İstanbul’da doğan Barkey’in Türk vatandaşlığı da bulunmaktadır.)Şubat 2017’de söylediklerini hatırlayalım:

“Türkiye ile NATO arasındaki asıl problem, 15 Temmuz’un ardından 100’den fazla general ve amiralin Türk Ordusu’ndan atılmasıdır.

Ordu ile münasebeti kesilenler, ABD’ye yakın ve NATO’ya inanan komutanlardı.

Onların yerlerine gelen subayların milliyetçi tavırda olduklarını görüyoruz.

Bu durum, Türkiye-NATO ilişkileri açısından tehlikelidir.”[2]

-Darbeci ABD,[3] içteki piyonlarını kullanıp, dışarıdan destekleyerek kendi elemanlarını zayi etme riskine girmemektedir.

İran bizi sadece siyasi olarak değil, fikri olarak da kuşatmaya çalışmaktadır.

Her yıl İran’da kutlanan Kerbela ve kan dökerek bunu sürdüren İran Devleti savaşı ve kavgayı diri tutmaya çalışmaktadır.

Hiddet ve şiddet ateşini canlı tutup, kolay alevlenmesini sağlamak istiyor.

8 yıllık İran ve Irak savaşında 4 milyon insan öldü, birçok kişi de sakat kaldı.

Iraklılar kafir miydi?

Müslümanları öldürdüler, Müslümanları Müslümanlara kırdırdılar.

Tıpkı yahudilerin bir yandan kendilerinin en mazlum, her devletin sillesini yemiş bir millet olarak gösterirken, diğer yandan da en fazla zulmeden bir millet olduğunu göstermektedir.

İran Kerbela olayını taze tutarak batıya değil özellikle İslam Ülkelerine karşı savaş ruhunu diri ve canlı tutmaya çalışmaktadır, kendisini mazlum göstermek suretiyle.

İran’ın Suriye’de öldürdüğü 2 milyon Müslümanın kanı günah olarak kendisine yeter.

Diğer İslam ülkelerinde yaptığı, bize karşı pkk’yı desteklerden, diğer yandan pkk’nın beslendiği Ermenistan’ı Azarbeycan’a karşı desteklemesi gerçek niyetini ortaya koymaktadır.

-“İRAN DESTEKLİ HAŞDİ ŞABİ PKK’YA DESTEĞE GELDİ”[4]

**************  

Bunu cumhurbaşkanı adayı yaptıkları kişi söylüyor.

“Muharrem İnce’den Kılıçdaroğlu’na sert tepki: Partiye FETÖ’cüleri PKK’lıları doldurdun.

Memleket Partisi Genel Başkanı Muharrem İnce, CHP lideri Kılıçdaroğlu’nu eleştirerek, “Muharrem İnce gibi Atatürkçüleri partiden yolladın, oraya FETÖ’cüleri doldurdun, PKK’lıları doldurdun” dedi.”[5]

MEHMET ÖZÇELİK

13-08-2022

 

 

[1] https://www.yenisafak.com/yazarlar/bulent-orakoglu/feto-gladyosunun-hangi-derin-suikast-ve-cinayetleri-desifre-oldu-2063589

https://www.yenisafak.com/yazarlar/bulent-orakoglu/natoda-feto-ve-pkknin-teror-orgutu-oldugu-karari-sonrasinda-hicbir-sey-eskisi-gibi-olmayacak-2063512

[2] https://www.yenisafak.com/yazarlar/tamer-korkmaz/tencere-kapak-pelosi-barkey-kpss-cinayet-2063706

https://www.sabah.com.tr/galeri/gundem/15-temmuzun-kilit-ismi-henri-barkeyden-itiraf-osman-kavala-gorusmesini-dogruladi

 

[3] https://www.haber7.com/dunya/haber/3241153-turkiyeyi-de-tehdit-etmisti-john-bolton-baska-ulkelerde-darbe-planlarina-yardim-ettim

[4] https://www.haber7.com/dunya/haber/3249006-suriye-operasyonu-oncesi-carpici-istihbarat-pkk-hasdi-sabi-ile-anlasti

[5] https://www.yenisafak.com/gundem/muharrem-inceden-kilicdarogluna-sert-tepki-partiye-fetoculeri-pkklilari-doldurdun-3841489

 

Loading

No ResponsesAğustos 13th, 2022

HİSSE-31

HİSSE-31

Çinliler barış içinde yaşamaya karar verdiklerinde büyük Çin Seddi’ni inşa ettiler. Yüksekliğinden dolayı hiç kimselerin tırmanamayacaklarını düşündüler…

Fakat, inşasından sonraki 100 yılda Çinliler

3 misli daha fazla işgale uğradılar.

 

Düşman piyade askerlerinin, hiçbir zaman duvara tırmanma ya da duvarı yıkmaya  ihtiyaçları olmadı.

Çünkü, her zaman muhafızlara rüşvet verdiler ve kapılardan girdiler.

 

Çinliler yüksek ve kalın duvar inşa etmişlerdi; fakat duvar muhafızlarının karakterlerini inşa edememişlerdi.

 

Netice olarak, insan karakterini inşa etmek farklı ve önemli…

Her şeyin inşasından önce gelir.

Yeni neslin bugünkü ihtiyacı işte budur.

 

Bir devlet adamının dediği gibi; “Eğer bir milletin medeniyetini tahrip etmek istiyorsanız 3 yol var;

* Aile yapısını tahrip edin.

* Eğitim sistemini tahrip edin.

* Hedeflerini küçümseyin, yerli sanayisini tahrip edin, borçlandırın, gelecek kaygısı çıkarın.” İlhami Pektaş

************ 

SULTAN ABDÜLAZİZ’DEN KERBELÂ

 

Kurret’il ayn-i Resul-i Şâh-ı Server’e,

Katl kastiyle cem oldular bir yere,

Nasıl da lâyık gördüler cism-i pâk-i hançere!

Ümmet olmak böyle midir Hz. Peygambere

Hem ciğerpâre-yi Fâtıma, nur-i çeşm-i Haydare

 

Biat vâcib iken iman etmedi ol lain,

Kurdular dini fesadı oldular dini hain,

Hüseyn’e kast fitneyi hayasız bi’din,

Ümmet olmak böyle midir Hz. Peygambere?

Hem ciğerpâre-yi Fâtıma, nur-i çeşm-i Haydare

 

İncittiler evlad-ı Resulü, Hakkın da kulu,

Vermediler Kerbela’da mazluma bir katre su,

Ey hayasız zâlim, senin yüzüne pû!

Ümmet olmak böyle midir Hz. Peygambere?

Hem ciğerpâre-yi Fâtıma, nur-i çeşm-i Haydare

 

Hüseyn’in katlinin hiç kalır mı yanına,

Şimr mel’un hançer çaldı ol Şâh’ın gerdanına,

Ey münâfık nasıl girdin Şâh Hüseyin kanına!

Ümmet olmak böyle midir Hz. Peygambere?

Hem ciğerpâre-yi Fâtıma, nur-i çeşm-i Haydare

 

Kuran’ı, din-i İslam’ı metâ gibi sattılar,

Ehl-i Beyt’i üryan büryan Şam’a esir ettiler,

İnsanlığa reva olmaz böyle bir iş tuttular,

Ümmet olmak böyle midir Hz. Peygambere?

Hem ciğerpâre-yi Fâtıma, nur-i çeşm-i Haydare

 

Ey müslümanlar dinlediniz, feryâd figân ettiniz,

Din-i İslam olmuşuz, Resûl’e imân ettiniz,

Ya buna nasıl dayansın, Sultan Halife Abdülaziz!

Ümmet olmak böyle midir Hz. Peygambere?

Hem ciğerpâre-yi Fâtıma, nur-i çeşm-i Haydare

************* 

SALAVATIN EHEMMİYETİ

 

Anlatıldığına göre gençlerden biri Kâbe‘yi tavaf ediyordu. Tavaf esnasında sürekli olarak Nebi sallalahu aleyhi vessellem Efendimize salât-u selam yolluyordu.onun bu halini görenler:

 

– Sen bu kadar salavat getiriyorsun. Tavaf esnasında böyle yapılacağına dair bir delilin var mı? Diye sorunca:

 

– Evet var, dedi ve anlatmaya devam etti: “Ben ve babam hac yapmak üzere yola koyulmuştuk. Mola verdiğimiz bir yerde babam hastalandı ve vefat etti. Ölürken yüzü kapkara kesildi, gözleri kaydı ve karnı şişti. ben de çok üzülüp ağladım ve:”Biz Allah’ın kullarıyız ve biz O’na döneceğiz.” meâlindeki âyet-i kerimeyi okudum. gece uykum geldi uyudum. Rüyamda Nebi sallalahu aleyhi vessellem  Efendimizi gördüm. üzerinde beyaz elbise vardı. Etrafa hoş kokular yayılıyordu. Babama yaklaşıp yüzünü sildi. Yüzü sütten daha beyaz oluverdi. Sonra karnını sıvazladı. karnının şişliği inip eski halini aldı. baktım ki oradan ayrılmak üzeredir. bende hemen ayağa kalkıp hırkasından tuttum ve ona:

 

– Efendim! Siz bu gurbet yerde babama rahmet olarak gönderen Zâtın hakkı için siz kimsiniz? Diye sordum. o da bana:

 

– Beni tanımadın mı? Ben Allah’ın Resûlü Muhammed’im. Babanın çok günahları vardı. ama bununla birlikte bana çokça salavat getiriyordu.  Ben de Allah’ın izniyle ona böyle yardımda bulundum, dedi.”İmam Yâfîî

*********** 

Her sabah hesabınıza 86.400 TL yatıran bir banka düşünün. Gün boyu istediğiniz kadar parayı harcamakta veya harcamamakta serbestsiniz. Parayı istediğiniz şekilde kullanabilirsiniz. Oyunun sadece tek bir koşulu var: harcamayı başaramadığınız meblağ ertesi güne devretmez, akşam hesabınızdan geri çekilir ve bu paranın hiç bir bölümünü ne sebeple olursa olsun saklayamazsınız. Bir önceki günün tutarının tamamını harcamış veya hiçbir bölümünü harcamamış da olsanız ertesi sabah hesabınızda yine 86.400 TL bulacaksınız. Nasıl keyifli değil mi ?.. Farkında olsanız da olmasanız da aslında hepimizin böyle bir bankası var.. Adı ”ZAMAN” Her sabah 86.400 SANİYE hesabınıza yatıyor ve o gün daha fazlasını asla harcayamıyorsunuz. Kullanamadığınız kısım ise akıp gidiyor ve hesabınızdan siliniyor, hiç devretmiyor. Her gün size yeni bir hesap açılıyor,her akşam günün bakiyesi siliniyor.. Eğer günlük hesabınızı kullanmadıysanız, bu zarar sizindir, geriye dönüş yok, yarından avans çekmek yok.. Bugünü, bugünkü hesaptan yaşamalısınız.. ZAMAN hiç kimseyi beklemez.. Dün artık mazi oldu.. Yarın ise muamma.. Bugün ise avuçlarımızın içinde bize sunulmuş bir armağandır.. Mutlu saniyeler…

*************

DERLEYEN

MEHMET ÖZÇELİK

8-8-2022

 

 

Loading

No ResponsesAğustos 8th, 2022

HİSSE-30

HİSSE-30

Bir kralın on vahşi köpeği vardı. Hata yapan hizmetçilerini veya muhaliflerini bunların önüne yem olarak atardı.

Kral bir gün hizmetçilerden birinin hatasına rast geldi ve bundan hiç hoşlanmadı.

Bu yüzden hizmetçinin köpeklere atılmasını emretti.

Hizmetçi, “Sana on yıl hizmet ettim ve sen bana bunu mu yapıyorsun ?  Lütfen beni o köpeklere atmadan önce bana on gün verin”  dedi. Kral bunu kabul etti.

Hizmetçi, köpeklere bakan bekçiye gitti ve ona önümüzdeki on gün boyunca köpeklere hizmet etmek istediğini söyledi.

Muhafız şaşırdı ama kabul etti ve hizmetçi köpekleri beslemeye, onları temizlemeye, yıkamaya ve onlara her türlü rahatlığı sağlamaya başladı.

On gün dolduğunda kral, kölenin cezalandırılması için köpeklere atılmasını emretti.

İçeri atıldığında, aç köpeklerin sadece hizmetçinin ayaklarını yaladığını görünce hepsi şaşırdı!

Gördükleri karşısında şaşkına dönen Kral hizmetçiye dönüp “Köpeklerime ne oldu ?” diye sordu.

Bu soruyu ganimet bilen hizmetçi, “Köpeklere sadece on gün hizmet ettim, onlar da hizmetimi unutmadılar.

Hâlbuki sana tam on yıl hizmet ettim ve sen bir hatamda her şeyi unuttun” der.

*************  

” Bir kahvenin 40 yıl hatırı var ” deyimi..

Gerçek tarihçesi , Üsküdarlı Bilge Yusuf ile Rum balıkçı Stelyonun hikâyesine dayanır.

1895 Eminönü Yemiş İskelesi , balıkçı kahvesine giren Osmanlı zabiti ” – bre Yusuf , herkese benden okkalı bir kahve , ama şurda oturan Rum palikaryasına yok..

Ona , kahvem de akçem de haramdır “..der..Bilge Yusuf kahveleri ikram eder , bir kahve de Palikarya Stelyo nun önüne koyar..Zabıt adeta kükrer..” – ben , ona haramdır demedimmi Yusuf ” ..Bilge Yusuf , hiç istifini bozmaz..” – Komutan , o kahve benden , ona da helaldir ” der..Stelyo minnetle bakar Yusufa..

1905 olur , Samos ( Sisam ) arasında Rum isyanı başlar.. Damat Ferit Paşa adaya asker çıkarır..Bilge Yusuf da askerdir ve adaya çıkan askerler arasındadır.

Ancak ilk çatışmada esir düşer..2 yıl yatar Samos zindanlarında..2 yıl sonunda Rum çeteciler , esir pazarında satışa çıkarır Yusufu..Mezatda 5 para – 7 para sesleri arasından bir ses yükselir.” – O Türke benden 5 kuruş , hemen alıyorum..”.Sessizlik hakim olur , Rum alır Yusufu arabasına köyün dışına çıkarır. Denize yakın bir yerde arabasını durdurur , döner Yusufa ” – Serbestsin Bilge Yusuf ” der..Yusuf inanamaz duruma , Rum un ellerine kapanır..” – beyim , kimsin necisin, beni neden özgür bırakırsın ” der..Rum döner Yusuf’a ” – ben balıkçı Stelyo ” der..Yusuf çözemez durumu , adamı tanımaz bile..Rum , uzun uzun anlatır ,12 yıl öncesine , Yemiş iskelesine döner , detaylarıyla o günü anlatır ve ” – işte ben , bir fincan kahveyi helal ettiğin balıkçı Stelyo ” der.

Göz yaşları sel olur..Sarmaş dolar olurlar..Stelyo , Yusufu , kaçak yoldan İstanbul’a gönderir. Bu dostluk 35 yıl devam eder..Her yıl birbirlerini ziyaret ederler.Her ziyarette bir fincan kahve mutlaka vardır. Çocuklarına , torunlarına anlatırlar dostluklarını ve ” bu kahvenin 40 yıl hatırı var ” derler.

( TC Üsküdar Belediyesi Kültür Hizm .Arşivi)

************  

“Biz Sanırdık ki;

Varlık ile RAHAT Artar,
Rahat ile de TAT Artar…

Bulduk bir Ehli,
sorduk işin Hakikatini..

Dedi ki:
Varlık ile iLLET artar,
Rahat ile Gaflet Artar…
Bildik ki;

iki Cihanda Saadet ancak: ALLAH’a KUL,
Rasulüne ÜMMET olmakla Artar… Vesselam..!!

**************  

PAPAZ VE HAHAM HİKAYESİ

Papazın biri, uzun süredir ahbaplık ettigi Haham’a
*”Bana Tevrat’ı öğretmenizi isterim” der…*
Haham, olmaz der, *”Sen Yahudi doğmadın , kafan Yahudi gibi çalışmaz.*
*Tevratın kelamını anlaman mümkün değil.”*
Papaz ısrar eder, Haham razı olur, ama bir koşulu vardır: *”Soracagım soruya doğru yanıt verebilirsen , öğretirim.. ”
Papaz, *”Kabul”*
diye yanıtlar. *”Sor bakalım!”*
Haham:
*”İki adam bir bacanın içine düşerler. Biri kirli, öteki tertemiz çıkar. Hangisi yıkanır?”*
Papaz, *”Bundan kolay ne var?” diye atılır.**”Kirlenen yıkanır, temiz kalan yıkanmaz.”*
Haham içini çeker, *”Sana Tevrat’ın kelamını asla anlamayacağını söylemiştim!* *Doğrusu tam tersi. Temiz kalan adam ötekinin kirlendiğini görünce, kendisinin de kirlendiğini sanıp yıkanır. Kirlenen adam ise karsisindakini temiz gördüğü için kendisini de temiz sanıp yıkanmaya gerek duymaz.”*
Papaz, kafasını kaşır .* *”Bak bu aklıma gelmemişti. Bir soru daha sorar mısın?”*
Haham aynı soruyu yeniden sorar:”İki adam bir bacanın içine düşerler.
Biri kirli, öteki temiz çıkar.Hangisi yıkanır?”
Papaz, doğru yanıtı artık bildiğinden emin, *”Temiz kalan ötekinin kirlendiğini görünce kendisinin de kirlendiğini sanıp, yıkanır. Kirlenen, ötekini temiz gördüğünden kendisini de temiz sanıp yıkanmaz!”*
Haham, başını sallar. *”Yine yanıldın ! Sana söylemiştim, asla anlamayacağını. Temiz kalan adam aynaya bakar, temiz olduğunu görür, dolayısıyla yıkanmaz. Kirlenen aynaya bakıp kirlendigini görünce, gider yıkanır.”*
Papaz itiraz eder: *”Ayna nereden çıktı? Bana ayna var demedin ki…”*
Haham, parmağını sallar: *”Seni uyardım, bu kafayla Tevrat’ın kelamını kavrayamazsın . Tevrat’ı anlamak için her olasılığı düşünmelisin .”*
“Peki, peki” diye inler Papaz. *”İzin ver, bir kez daha şansımı deneyeyim. Başka bir soru sor!”*
“Son kez soruyorum” der, Haham: *”İki adam, bir bacadan içeri düşerler. Biri temiz, öteki kirli çıkar. Hangisi gidip yıkanır?”*
Papaz, “Artık her olasılığı biliyorum” deyip, bir solukta sıralar: *”Eğer ayna yoksa, temiz kalan ötekini kirli görüp kendisinin de kirlendiğini düşünerek gider yıkanır. Kirlenen temize bakıp kirlenmediğini düşünerek, yıkanmaz. Eğer ayna varsa, temiz kalan aynaya bakıp temiz olduğunu görür, dolayısıyla yıkanmaz. Kirlenen aynaya bakıp kirini gördüğü için yıkanır!”*
Haham başını sallayıp, cık cık yapar: *”Hayır, sana söylemiştim, kafan Yahudi kafası değil, Tevrat’a basmaz! Söyle bana, aynı bacadan içeri düşen iki adamdan birinin kirlenip , ötekinin temiz çıkması mümkün müdür?”

************ 

GAYRETULLAHA DOKUNMAK…

Bir acelesi olduğunu, onu görür görmez anlamıştım. Sağanak halinde yağan yağmura aldırış bile etmiyor ve bükülmüş haline rağmen sağa sola koşuyordu. Yanına sokularak:

– Hayrola teyzeciğim, dedim. Bir derdiniz mi var?

Sıcak bir tebessümle:

– Buraların yabancısıyım evladım, dedi. Hastane tarafına gidecek bir araba arıyorum.

– Biraz beklerseniz aynı dolmuşa binebiliriz, dedim. Oraya geldiğimizde size haber veririm.

Teşekkür ederek yanıma yaklaştı ve küçük bir çocuk gibi şemsiyenin altına girdi. Nurlu yüzü yağmur damlacıklarıyla ıslanmış ve yanakları pembe pembe olmuştu.

– Torunlarımdan biri menenjit geçirdi, diye devam etti. Ziyaret saati bitmeden dolaşmak istemiştim.”

– 20 dakikanız var, dedim. Hastaneye yakın ama, bu havada pek araba bulunmuyor.

Durağa herkesten önce geldiğimiz için, dolmuşa da rahatça bineceğimizi zannediyordum. Ancak araba yanaştığında, arkamızda duran 4-5 kişinin bir anda hücum ettiğini gördüm. İçeriye doluşan ve arkadaş olduğu anlaşılan adamlara:

– İlk önce biz gelmiştik, dedim. Sırayı bozmaya hakkınız var mı?

Ön koltukta oturanı:

– Hak istiyorsan Hakkari’ye gideceksin arkadaşım, dedi. Hem oradaki halklardan KDV’de alınmıyormuş.

Bu laf üzerine attıkları kahkahalarla bindikleri araba sarsılmış ve sinirlerim allak bullak olmuştu. Sakinleşmeye çalışarak:

– Ben biraz daha bekleyebilirim, dedim. Ama şu ihtiyar teyzenin hastaneye yetişmesi gerekiyor.

Bu defa şoför lafa karışıp:

– Teyzenin arabaya falan ihtiyacı yok be kardeşim, dedi. Okuyup üfledi mi, hastaneye uçuverir.

Tekrar kopan kahkahalarla birlikte araba uzaklaşıp gitti. Yaşlı kadına baktım, tevekkülle susuyordu.

5-10 dakika sonra gelen bir başka dolmuşa onunla beraber bindim ve şoföre “teyzeyi hastanede indirmesini” söyledim. Yaşlı kadın, yapacağı ziyaretten ümitsiz görünmesine rağmen şikayet etmiyordu. Üstelik trafik de, yarı yolda tıkanıp kalmıştı. Şoför:

– Yolun bu durumu, hayra alamet değil, dedi. Sebebini anlasam iyi olacak.

Arabayı çalışır vaziyette bırakıp ileri doğru yürüdü ve biraz sonra döndüğünde:

– Kısmete bak yahu, dedi. Bizden önce kalkan dolmuşa kamyon çarpmış. Heyecanla:

– Bir şey olmuş mu? diye atıldım. Yani yaralı falan var mı?

– Herhalde, diye cevap verdi. Dolmuşta bulunanları, teyzenin gideceği hastaneye kaldırmışlar.

Göz ucuyla yaşlı kadına baktım. Solgun dudaklarıyla bir şeyler mırıldanıyor ve sanki onlar için dua ediyordu. Şoför, koltuğuna yavaşça otururken:

– Kısmet işte, diye tekrarlayıp, duruyordu.Sen kalk koca bir kamyonla çarpış, hem de Türkiye’nin öbür ucundan gelen Hakkari plakalı bir kamyonla…   iktibas.

************* 

Günlerden birgün …

 Kurbağaların yarışı varmış…

 Hedef,

çok yüksek bir kulenin tepesine çıkmakmış…

 Bir sürü kurbağa da arkadaşlarını seyretmek için toplanmış…

Ve yarış başlamış…

 Gerçekte seyirciler arasında hiçbiri yarışmacıların kulenin tepesine çıkabileceğine inanmıyormuş…

Sadece şu sesler duyulabiliyormuş; “Zavallılar…

Hiçbir zaman başaramayacaklar…”

Yarışmaya başlayan kurbağalar kulenin tepesine ulaşamayınca teker teker yarışı bırakmaya başlamışlar…

 İçlerinden sadece bir tanesi inatla ve yılmadan kuleye tırmanmaya çalışıyormuş…

Seyirciler bağırıyorlarmış:

“-Zavallılar!

Hiçbir zaman başaramayacaklar…”

Sonunda,

 bir tanesi hariç, diğer kurbağaların hepsinin ümitleri kırılmış ve yarışı bırakmışlar…

Ama kalan son kurbağa büyük bir gayret ile mücadele ederek kulenin tepesine çıkmayı başarmış…

 Diğerleri hayret içinde bu işi nasıl başardığını öğrenmek istemişler…

Bir kurbağa ona yaklaşmış ve sormuş bu işi nasıl başardın diye…

 O anda farkına varmışlar ki…

Kuleye çıkan kurbağa sağırmış…

Olumsuz düşünen insanları duymayın… Onlar kalbinizdeki ümitleri çalarlar…Alıntı…

*******************  

Merhum Ali Uçar Abi 8.11. 1997’de Almanya’daki sohbetinde Ürdün’ün Amman şehrinde Haziran 1997’deki Bediüzzaman Sempozyumundaki intibalarından birini şöyle anlatmış:

“Bazı abilerimizle sohbet ediyorduk Baktım, bir beyefendi bizi son derece dikkatle takip ediyor. Kendisine Türkçe bilip bilmediğini sordum. Arapça cevap verdi, bilmediğini söyledi. “Nerelisiniz?” diye sordum. Lübnan’lıydı. Adı Hüssam’dı. Bediüzzaman hazretlerini tanıyor musunuz dedim. Birdenbire Hüssam konuşmaya başladı, dedi:

“Mazide yaşamış çok İslam alimleri var. Günümüzde de var. Ben hepsinin ellerinden, ayaklarından öperim. Onların ayakları başımın üzerindedir. Ama Bediüzzaman hazretlerini onlardan ayıran çok farklılıklar vardır.” “Mesela, onlardan birini söyleyebilir misiniz?” dedim.

Derhal cevap verdi: “Bediüzzaman Said Nursi sabrın mürebbisiydi. Bugün İslam dünyasını içinde bulunduğu kritik günlere götüren en büyük hastalıklardan birisi aculiyet(acelecilik) belasıdır.” dedi.

 

Devam edecekti, duygulandı. ve birden ayağa kalktı;

“Ey Risale-i Nur talebeleri! niye sadece Türkiye’de yaşıyorsunuz? Neden bilad-ı İslam’da(İslam beldelerinde) gözükmüyor ve ümmet-i merhumeyi neden kucaklamıyorsunuz?” dedi…

*************** 

DİREKDEKİ PARMAK İZİ …!!!

Fâtih Sultân Mehmed Hân Hazretleri, İstanbul’u fethetdikten sonra, ilk Cum’a namâzını Ayasofya’da kılmak için kilisenin derhâl câmiye çevrilmesini emretmişdi.

Ordudaki ustalar kısa sürede Ayasofya Kilisesi’ni, kılıç hakkı olarak “Büyük Fetih Câmîi”ne çevirerek Cum’a namâzına hazırladılar.

Fâtih Sultân Mehmed Han Hazretleri toplanan cemaate;

– Aranızda ikindi namâzının sünnetini kaçırmayan var mı? Varsa cemaatin başına geçsin ve İmâmlığı yapsın” dedi.

Herkes birbirlerine ve büyüklere bakmaya başladılar.

Sultân’ın lalası da âlimlere ve sonra da Akşemseddin Hazretlerine bakdı. Herkesin başını yere  eğdiğini gördü. Akşemseddin Hazretleri de başını öne eğerek;

– “Bir keresinde evime misâfir gelmişdi.

Misafiri kıramadığım ve meşgûl olduğum için ikindi vakti keraate girdi.

Hayâtımda sadece bir kez ikindi namâzımın sünnetini kılamadım” dedi. Akşemseddin’in Hazretlerinin bu sözü üzerine Fâtih Sultân Mehmed Hân;

-“Ben hayâtımda hiç ikindi namâzının sünnetini kaçırmadım” dedi.

Ayasofya’da kılınacak ilk Cum’a namâzında İmâmlığa Fâtih Sultân Mehmed lâyık görüldü.

Kuşatma esnasında bile ikindi namâzının sünnetini kaçırmamışdı.

Fâtih Sultân Mehmed Hazretleri, Tekbîr getirip namâza durmasına rağmen az sonra sağına soluna selâm vererek namâzını bozdu.

Tekrâr namâza durduğu hâlde yine sağa sola selâm vererek namâzdan çıkdı. Üçüncüsünde ise, tekbîr getirdikten sonra Cum’a namâzını kıldırmaya başladı.

Cemaatden bazıları: “Padişâh büyük kibre girdi o yüzden namâzı başlatamadı” diye düşündüler.

Namâz kılındıktan sonra namâzı neden bozduğunu sordular. O da:

-“İstedim ki namâz sırasında bana ve bütün cemaate Kâbe-i Muâzzama görünsün.

Kâbe’nin önünde namâz kılalım.

Bu niyetle namâza durduğumda birinci ve ikinci Tekbîrlerde Kâbe görünmedi.

Fakat üçüncüsünde Kâbe gözümün önünde belirdi” dedi. Bunun sebebini Akşemseddin Hazretleri’ne de sordular.!

O da bu hâdiseyi şöyle anlatdı; -“Padişâhımız üç defâ Tekbîr getirdi.

Birinci tekbîrde bakdım ki, Ayasofya’nın yönü kıbleye bakmıyor.

İçimden “İnşâ-Allâh bir yanlış yapmayız” dedim.

İkinci kez tekbîr getirdi, tekrâr namâzı bozdu, ancak; namâzı bozduğu için sevindim.

Üçüncü tekbîrde yine içimden:

“İnşâ-Allâh namâzını bozar” dedim.

Fakat o an bana manevî âlemde cemaatin en arka safı gösterildi.

Bu safta, bir kişilik yerin eksik olduğunu gördüm.

Bir an bakdım ki;

Hızır Aleyhisselam, o bir kişilik yere doğru gelirken direğe parmağını sokdu ve Ayasofya’nın yönünü kıbleye doğru çevirdi.

Ondan sonrada eksik safa geçerek namâza durdu.

Böylece Padişâhımız üçüncü kez tekbîr getirdikten sonra Kâbe’yi tam karşısında gördü, bir daha selâm vermedi ve böylece fetihden sonraki ilk namâz kılınmış oldu” dedi..

************** 

DERLEYEN

MEHMET ÖZÇELİK

8-8-2022 

 

Loading

No ResponsesAğustos 8th, 2022

UYKUDAYDIK…

UYKUDAYDIK…

Yeni uyanıyoruz.

Coğrafyamızda, çevremizde, İslam dünyasında bulunan kardeşlerimizin çektiği acıların yeni farkına varıp, yeni uyanıyoruz.

Bizim kadar hatta bizden fazla zulüm görmüşler.

50 yıldır bizdeki PKK, daha fazlasıyla onlara zulmetmiş.

Biz her ne vakit uyanmaya çalıştıysak uyutulduk, uyandırılmadık.

100-150 yıldır uykudayız.

Ne kadar uyandığımız ise tartışılır.

-“Atina’daki camiye Ortodoks yönetim.

Yunanistan, Avrupa’nın cami olmayan tek başkenti Atina’ya Türkiye’nin de ısrarları ve 14 yıllık uzun bir sürecin sonunda cami yapmak zorunda kaldı. Ancak kubbesiz ve minaresiz caminin yönetim kurulu da tam Yunan işi. 9 kişilik yönetimde başkan ve başkan yardımcısı dahil 5 Ortodoks Hıristiyan var.”[1]

Bu haberi aslında şunun için aldım;

Gerek Türkiye’de ve gerekse de İslam dünyasında ortaya konulan yönetim sistemleri bu şekilde oluşturulmuş.

Eğitiminden hukukuna, maliyesinden ailenin yönetimine kadar resmi olarak karar mercii azınlıkların yönetimdeki ağırlığının sağlanmasıyla sürdürülmüş.

Suriye’yi bu hale getiren uygulama budur.

Bizi bir asırdır yönetimden darbelere kadar yöneten zihniyet bu zihniyettir.

Azınlıkların çoğunluğa üstünlüğü.

Bu bir masonik yapılanmadır.

-“Avrupa’da Müslüman kadına psikolojik şiddet: Başörtün var işe alamayız!”[2]

Türkiye de yıllardır başörtüsü zulmünü işleyenler, şimdi pazarlarını Almanya, Fransa gibi ülkelere kurdular.

Acaba bu zulmü bizdeki münafık yapılırlar mı ihraç etti yoksa batılılar mı pazarlarını geri çekip, başka pazarlar mı aramaya başladılar?

Belki her ikisi…

-Türkiye bugün yüz yıllık uykusundan birazcık uyanmasıyla Türkiye’nin bugününün dünkünden farkı; yüz yıl önce sırtını döndüğü orta doğudaki kardeşlerine yüzünü dönmesi ve Türk cumhuriyetlerini yanına almasıdır.

Kardeşlerine imdada koşmaktadır.

Hatta insanlığa…

Türkiye İslam dünyası ile insanlık dünyası arasında köprülük yapmaktadır.

Kıtaları birleştirmektedir.

*****************  

Kirlenmek, lekelenmek ve ömür boyu mahcup olmaktan, mahcup olarak yaşayıp mahcup olarak ölmekten, mahcup dirilip mahcup hesap vermekten korktuğum için kime oy vereceğim veya kimin gelmesinin önemi kadar, kimin gelmemesi beni düşündürüyor.

Dünyada neredeyse hiç görülmemiş bir tezat ve uygulama;

Sağ kesimi temsil ettiğini söyleyen 5 parti, sol partiyi iktidar etmek için bir arada.

O sol partide Pkk’nın etki ve kontrolünde adeta ona gebe ve borçlu gibi.

Maalesef oyunlar bitmedi. Kirli işler devam edecek.

Çalınan Kpss soruları gibi.

Bağırsaktaki mikroplar tamamen bitmiş değil. Kalıntılar var. Üremeye, türemeye ve üretmeye devam ediyor.

Ne tezat değil mi?

Oysa birlik zamanı.

MANEVİ KÖRLÜK

Neye mi?
Hakikate…
Vicdana…
Kalbe…
Akla…
İnsaniyete…
Maddi körlükten daha dehşetlisi, manevi körlüktür.
Manevi yapının zayıflığı nisbetinde, manevi körlükte ziyadeleşir.
İnsanlarda ve toplumlarda maddi körlükten önce, manevi körlük başlar.
Maddi körlüğün yolu, manevi körlükten geçer.
Kur’an’ı Kerim’in, onlar; Kör, sağır ve dilsizler, hakka dönmezler, sözündeki körlük, maddi körlük değildir.
Kâfirler ahirette kör olarak yaratılınca, ya Rabbi biz dünyada kör değildik, diyeceklerdir.
İşte bu körlük hak ve hakikati görmeme körlüğüdür.

MEHMET ÖZÇELİK/ 8-8-2022

[1] https://www.yenisafak.com/gundem/atinadaki-camiye-ortodoks-yonetim-3840813

[2] https://www.yenisafak.com/dunya/avrupada-musluman-kadina-psikolojik-siddet-basortun-var-ise-alamayiz-3840943

 

Loading

No ResponsesAğustos 8th, 2022

HIZ VE HAZ

HIZ VE HAZ

Hız ve haz asrı olan asrımızda birçok şey görülmez ve görülmezden gelinerek mubah sayılmaktadır.

Her şey denenmeye çalışılarak ölçü kaçırılmaktadır.

Hakikatten uzaklaşan insanoğlu, hayalleri peşine koşuyor.

Ahiret inancının yerini meta-verse alıyor.

Hakiki cennetin yeri sanal ve alternatif dünyalar ile doldurulmaya çalışılıyor.

Cennete gitmek için çabalamayan insanoğlu, cenneti buraya getirmek için çok ve boş çabalar içine giriyor.

Sonsuzluğu sonluda arıyor.

Gerçek uyuşturucu sanal aleme taşınmaktadır.

Şimdiye kadar makro alemde gezen insanoğlu, maalesef kendisini ve kendisinin içinde bulunan mikro alemi unuttu.

Tam bir gaflet ve dalalet.

‘Men arefe nefsehu, fegad arefe rabbehu.’

Nefsini bilen, Rabbini bilir.

Nefsini bilen ancak Rabbini bilir.

Nefsini bilenler Rabbisini de bildi.

Rabbi bilmenin yolu, nefsi bilmeden geçti.

Küçük alem.

Büyük alemin kendisinde sırlanıp saklandığı insan.

Sen neymişsin be abi.

Ben neymişim be yahu.

Kur’an Fatiha’da, Fatiha Besmelede, Besmele Ba-nın altındaki noktada.

Alem noktada

Ben noktayım.

Her şey bir nokta ile başladı ve bir noktada bitti.

Maddi manevi alemler insanın derununda memzuc…

Madde mana insanda..

İnsan ruhta..

Ruhta, O’ndan.

Minallah..

İlallah.

O’ndan yine O’na.

Heme ost değil, heme ezost.

Her şey O değil, her şey O’ndan…

İnna lillah ve İnna ileyhi raciun.

İnsanlar uykudadırlar, ölünce uyanırlar.

Ölümle uyanacağız.

“Ey uykuda iken kendilerini ayık zannedenler! Umûr-u diniyede müsamaha veya teşebbühle medenîlere yanaşmayın. Çünkü, aramızdaki dere pek derindir; doldurup hatt-ı muvasalayı temin edemezsiniz. Ya siz de onlara iltihak edersiniz veya dalâlete düşer, boğulursunuz.”

MEHMET ÖZÇELİK

6-8-2022

Loading

No ResponsesAğustos 6th, 2022