ZULÜM DEVAM ETMEZ

ZULÜM DEVAM ETMEZ

Hadiste; “Küfür devam eder, zulüm devam etmez.”

Zulm ile abâd olanın, âhiri berbad olur.

Yapılan inkilaplar ve onların zorla yerleştirilmesinde gösterilen zulümler elbette adaleti ve toplum birliğini tesis etmez ve de edemez.

Yüz yıllık kavga işte akıtılan bu kanların bir tezahürüdür.

-”Diyarbakır eski Milletvekili Tarık Ziya Ekinci, Hasan Cemal’in Kürtler kitabında yayınlanan açıklamasında, Lice’deki mahkemenin ilk kurbanının babasının amca oğlu Ömer olduğunu açıklıyordu. Ekinci şöyle diyordu:
“O yıllar, 1924-1925. Lice’de, Şapka inkılabının sonrası.
Şapka satan tek dükkân var Lice’de: Hikmet Çetin’in amcası Tahir. Ucuza getirip bayağı pahalıya satıyorlar. Ömer de tel çekiyor Ankara’ya, Mustafa Kemale: ‘Sıkıyönetim komutanı, falancada şapka ticareti yapıyorlar; 50 kuruşa alıp 5 liraya satıyorlar.’ Bu ihbar geri dönüyor, isyan sonrası Lice’den ilk idam edilen babamın amca oğlu Ömer oluyor.”
[1]

-“Necip Fazıl Kısakürek, “Kürt Feryadı” adındaki yazısında, İstiklal Mahkemeleri’nin dehşetini, “Beraber mahkûm olmuşsa, önce oğulu idam edip babaya seyrettiriyor, sonra babayı asıyorlardı” diye anlatıyordu.”[2]

-“Rejim tarafından beğenilmesi nedeniyle, 1950’ye kadar aralıksız milletvekili atanan Vanlı ibrahim Arvasi, 1964 yılında yayınlanan “hatıra”larında, İstiklal Mahkemeleri’nin öteki yüzünü şöyle anlatıyordu:
“Savcı Süreyya Örgeevren, Şeyh Said İsyanından sonra, ne kadar baba-oğul varsa, evvela babanın gözü önünde oğlunu, sonra babayı asardı. Bu hususta feryadı figanlar zerre kadar kan kalbine tesir etmezdi.
Şark mebuslarından, İsmet Paşa’ya güvenenlerle güvenmeyenler ve korkudan kaçıp da oy vermeyenlerin hepsinin akraba-ı talukatı sürgüne gönderilip uzaklaştırıldı. Bir kısmını da İstiklal Mahkemesi’ne gönderdiler. Yalan ve yakıştırma kampanyası makineleri çalıştırılıyor, dünyada görülmemiş kötülükler, fenalıklar isnat ediliyor, gerçekmiş gibi işleme tabi tutuluyor ve kişiler cezalandırılıyordu. Hele İstiklal Mahkemesi’nde, Elazığ’da kelle müzayedesi (pazan, açık artırması) yapılıyordu. 500 altına bir kelle alınıp satılıyordu. Jurnali (ihban) hazıriayan başkomiser ile İstiklal Mahkemesi üyesi Ali Saib’in çete arkadaşı Aşkotanlı Paşo’nun da, fazla olarak 50 bin ahım vardı. Bu surede Ali Saib, Şark İstiklal Mahkemesi Başkanlığı’ndan Ankara’ya 60 bin altınla geldi. Ve netice olarak Doğu illerinde kulplu ve kulpsuz altının kökü kesildi. Şark istiklal Mahkemesi Savcısı Süreyya Örgeevren ise, Büyükada’da merhum bir mareşalin muhteşem köşkünü satın almıştı.”
Bu heyet. Şeyh Said ve arkadaşlarını yargılamış, haklarında hüküm vermişti.”
[3]

-“İsmet Paşa’nın deyimiyle, amacı “isyanın yarattığı şartlardan faydalanmak” olan “ıslahat programı” 1925 Haziranında Van, Mardin, Siirt, Diyarbakır, Muş, Bingöl, Erzurum, Elazığ, Hakkari ve Bitlis bölgelerinde aynı anda yürürlüğe konuyordu. Ayrıntılar hariç her yerde aynı şiddet ve yöntemle uygulanıyordu.
Yıllar boyu süren “ıslahat”ın tanıklarından biri de Feyzullah Koç’tu. 2002 yıhnda hâlâ yaşayan Feyzullah Koç, “babamı diri diri yaktılar” diyor ve devam ediyordu.

..Yakın köylerde olaylar yaşanmaya, kaçıp kurtulabilenler, olanları anlatmaya başlayınca haberler doğrulandı. Toplu yok etmeler, ırza geçme, yakıp yıkma, soygun ve talan olayları artık konuşulan tek konuydu. Korku hakimdi ama, kimse ne yapacağını, kurtulmak için kaçıp nereye sığınacağını bilmiyordu. İnsanlar toplanıyor, ‘ne yapalım’ diye birbirine soruyor, kimse bir çıkış bulamıyordu.
Korku içinde beklerken, bir olay da yakınımızda patlak verdi.

Askerler, Palu’nun Karaman köyünü basıyor, rastgele 30 kişiyi katlediyor. Aynı müfreze, aynı gün Bahçacık köyüne geçiyor.
Orada da 40 kadar insanı katlediyor. Neleri var, neleri yoksa her şeylerine el konuyor; köyleri de ateşe veriyorlar.
Halbuki bu iki köy de ayaklanmaya karışmamış, isyana destek vermemişti. Tarafsız kalmış ama, gönülleriyle de devleti desteklemişlerdi.

Hatta, Bahçacık’ta şöyle bir olay da yaşanıyor:
Bahçacıklılar, Karaman’da olanlardan habersizler. Askerlerin köye doğru geldiğini görünce, susamışlardır diye soğuk su ve ayran hazırlıyorlar. Ellerinde su ve ayran bakraçlarıyla askerleri karşılıyorlar. İkramda bulunuyorlar. Askerler, sunulan su ve ayranı içtikten sonra harekete geçiyorlar. Köyü yakıp yıkıyor, değerli eşya ve kesilmek üzere hayvanlara el koyuyor, 40 kadar insanı da katlediyorlar.

…Babam, açlık ve sefalet içinde ölmektense, köye dönmenin daha iyi olacağı kararına vardı.
Toparlanıp Erdürük’e (Gökdere) döndük. Köyümüzde henüz bir şey yoktu. Ama korku hakimdi.
Varışımızdan birkaç gün sonra, 9. Alay köyümüze geldi. Yanlarında, hayvan gibi birbirine urganla bağlanmış 100-150 kadar insan vardı. Hepsi perişan haldeydi. Üsleri başları toz toprak, çamur içindeydi.
Askerler çok ani gelmişlerdi. Kimsenin saklanacak, kaçacak zamanı olmamıştı. Babam ve köyün öteki ileri gelenleri, onları beyaz bayrakla karşılamaya karar vermişlerdi. Bir beyaz bezi, ‘teslim olduk’ anlamında sopaya bağlayıp karşılamaya gittiler. Geldiler, beyaz beze bakmadılar bile. Köye yayılıp evleri sardılar. Silah istiyorlardı. Kimde ne varsa teslim edildi. Bıçak ve baltalar bile.
Sonra köyün erkeklerini bir araya topladılar, içlerinden bazılarını seçip, urganlarla birbirine bağladılar. Bağladıkları insan sayısı 50 kadardı. Babam ve amcam da aralarındaydı. Bizimkileri de yanlarında getirdiklerine katdılar. Esirlerin sayısı 200 dolayına çıkmışdı. Önlerine katıp, köyden ayrıldılar. Geride, ağlayan kadınlar, çocuklar, ihtiyarlar kaldı.
Ağlayarak arkalarından bakarken, yavaş yavaş cesaretlendik.
Onlara ne yapacaklar diye uzaktan uzağa takibe başladık. Bitişiğimizdeki Hor köyüne gittiler. Tepelik bir yerde köyü seyretmeye başladık. Götürdüklerinden bazılarım, orada serbest bıraktılar. Onlar koşarak köyden ayrıldılar. Geri kalanları büyük bir ahıra doldurdular. Askerler, tüfeklerinin namlularına süngü takıp içeriye daldılar. Onca insanı süngülemeye başladılar.

İçerden yükselen feryat, figan, yalvarma ve inleme sesleri ta bize kadar geliyordu. Sonra askerler içerden çıktılar. Ahırın kapısına kuru ot ve saman yığıp ateşe verdiler. Bir feryat da o zaman başladı.
Süngüleme sırasında, insanlardan bazıları hemen ölmüştü.
Bazıları ise yaralıydı. Ahır tutuşturulduktan sonra, diri diri yakılan insanlar feryat ediyordu. Olanları uzaktan seyrediyor ve ağlıyorduk. Askerler, işlerini bitirip herkesin öldüğüne kanaat getirince gittiler. O zaman köye koştuk.
Köy, yanmış et kokuyordu. Ahıra kapatılan insanların çoğu yanmış, kömür olmuştu. Bazıları elleri, tırnaklarıyla duvarı delmiş, sürünüp dışarıya çıkmıştı. Onların içinde hâlâ nefes alanlar vardı.
Babam da sürünerek çıkmışdı. Ama uzaklaşamamış, duvarın dibinde ölmüştü.
Ölülerimizi toplayıp köyümüze götürdük, gömdük.”

…1925-1940 yıllan arasında, “hayali isyan”lar gerekçe gösterilerek tedip ve tenkiller yapıldı. “Islahat program”ından kaçış ve takip sırasında meydana gelen çatışmalar da “isyan” olarak adlandırılıyordu.
Bazen, “hayali isyanları” bastırmak için birilerinin tüfek patlatması da gerekmiyordu. Bu Kürt’ün ırza tecavüz girişimlerine tepki göstermesi de “isyan”dı.
Hiçbir şey olmasa, hayali olaylar yaratılıp Ankara’ya rapor ediliyor, oradan gelen emirle “tedip ve tenkil’e girişiliyordu.
“Ağrı İsyanı “ndan sonra en çok adı geçen, 1935’teki “Sason İsyanı” bu “hayali isyan”lardan biriydi.
Her yaştan binlerce kişinin öldürülmesi, köylerin yakıp yıkılmasıyla sonuçlanan bu “isyan”ın nedeni, bir yüzbaşının bir kadına tecavüz girişimine gösterilen tepkiydi.
Yüzbaşının ırza geçme girişimine tepki, Ankara’ya “isyanvar!” diye bildiriliyor, “tenkil” emri çıkarılıyordu.”
[4]

Oysa Rahmetli babamın babasından naklettiği 14 yıllık savaş ve esaret hatıralarında Ermeniler’in yakma ve yıkma, öldürüp kan akıtma durumlarını anlatmıştı.

Bunların onlardan farkı nedir?

-Atatürk’ün bursa nutkunda söylediği; bu işin kansız olmayacağı sözü gerçek oluyordu.

-Mehmet Akif’te bu zulümden dolayı Mısıra kaçmıştı.

“Mehmed Akif’in mukavelesini niçin feshettiğine dair bizzat kendisinden aktarılan şu ifade yeterince açıklayıcı mahiyettedir:

“Tercüme güzel oldu, hatta umduğumdan daha iyi. Lâkin onu verirsem, namazda
okutmaya kalkacaklar. Ben o vakit Allahımın huzuruna çıkamam ve Peygamberimin
yüzüne bakamam.”
[5]

 

-Mustafa Kemal döneminde Ayasofya’nın diskotek olması kararlaştırılmış, caz kulübü olması için çalışma başlatılmıştı. (Tarihçi Murat Bardakçı )

-Latife Hanımın 95 yıldır Gizlenen Mektubu
Latife Hanım sonradan devlet baskısına maruz kalan, bir zamanların önde gelen bir İstanbul gazetesinin editörü ve sahibine hitaben yazdığı aşağıdaki mektupta, kocasının Şer’i hukuka dayanarak kendisinden boşanma kararı almasına itiraz edip etmeme konusundaki fikrini neden değiştirdiğini anlatıyor.
Latife Hanım Mektup’unda bazı bölümlerinde diyor ki;
“Sevgili Dostum ve Yoldaşım…
Eski kocamın bana karşı sevgisinde ve hareketlerinde gördüğüm ani değişimlerin yarattığı şaşkınlıkla, bir süre kendi kabuğuma çekildim. Aslında bir süredir bugünün geleceğini, dikkatlice planlanmış bu darbeyle yüzleşeceğimi hissediyordum. O zaman kendi kendime, kaderin karşısında boynum kıldan ince dedim; bana düşen, başıma geleni dik durarak kabullenmekti. Hâlâ da dik durmaya devam ediyorum. Ama çocuksu hayallerle, içim içime sığmayarak gelin gittiğim Ankara’daki evimden, çıkarıldığım o kara günden beri ben de değiştim. Gazi, ağzımı açmamam ve kendisi aleyhinde hareket etmemem karşılığında bana verdiği sözleri tutmadı. Doğrudan kendi değil ama başkalarının ağzından, korkakça ve üstü kapalı olarak beni neden boşadığıyla ilgili malum sebepleri sıraladı.
…..Artık bu çakma Napolyon’un bir asker, devlet adamı ve eş olarak sahip olduğu namı sorgulamak boynumun borcudur.
Bana kalırsa Gazi’nin Napolyon’a duyduğu hayranlık, yüzeysel bir hayranlıktan öteye gitmiyor. Onun tek yaptığı, Napolyon gibi tarihe adını yazdırmış bir fatih ve kanun koyucu liderin sözlerini taklit etmekten ibarettir. İşin özünde ise Gazi neyse odur: yani şans ve talihle bir yerlere gelmiş bir çocuk.
Gazi’nin hayallerimdeki o bilge, kahraman ve varlığını (milletine) feda etmiş adam olmadığını anlamam için birkaç hafta yetti de arttı bile. Aradan birkaç hafta daha geçtikten sonra ise her insanda bulunacak kusurların ötesinde, karşımdaki adamın bırakın büyük bir adam olmayı, bu payenin yanından bile geçemeyecek biri olduğuna dair hissiyatım yavaş yavaş pekişti.

Evliliğimizin üzerinden altı ay geçtikten sonra, evimizde baş başa olduğumuz bir sırada kendisine dair analizlerimi kabul etmesi için ona yalvardım ve çok çalışarak kaderin ona altın tepside sunmuş olduğu şöhrete layık hâle gelebileceğini söyledim. Başlangıçta söylediklerime çok öfkelendi, fakat sonra kızgınlığını şefkate dönüştürmeyi başardım. Ardından bana, askeri anlamda Yunan ordularını Anadolu’dan çıkarmanın, Anadolu’nun o dönem içinde bulunduğu şartlardan bihaber olan dünya kamuoyunun zannettiği kadar büyük bir zafer olmadığını söyledi.

Daha sonra bir adım daha ileri gitti ve Türk ordusu olmasa bile Yunanların Anadolu’da altı ay daha kalmaları durumunda muhtemelen açlıktan ölecek hâle geleceğini; çünkü ne yeterli mühimmata, ne gıdaya, ne de giyecek kıyafete sahip olduklarını söyledi. Fakat bu itiraflardan birkaç hafta sonra kocam bir grup Türk gencinin, histerik ve içi boş galeyanıyla yarattığı megalomanlıkla mücadele edemez hâle geldi. Sonrasında ikimizin de tanıdığı o becerikli kadının etkisi altına girdi.

Ona Milletin Kılık Kıyafetiyle Uğraşma Dedim.
O andan itibaren Gazi artık bambaşka bir adam oldu. Küstah, fütursuz ve hatta zalim birine dönüşmüştü. Ama ben hâlâ onu seviyor, ona yardım etmeye çalışıyordum. Gazi tam bir şovenizm timsali olan bu dişi Mussolini’nin söylediklerini ciddiye almaya başladığı işte o andan itibaren iyi hesap edilmemiş, bazıları gülünç ve saçma, bazıları işleri daha da berbat hâle getiren kararların altına imzasını atmaya başladı.

Tekke ve zaviyelerin kapatılması, bazı kılık ve kıyafetlerin yasaklanması, bazılarını giymenin zorunlu kılınması gibi pek çok karar böyle alındı. Çeşitli vesilelerle kendisine, bir ülkenin kanunlarının orada yaşayan milletin tecrübelerinin toplamı olduğunu, bazı şartlar altında reformların yukarıdan dayatılabileceğini fakat insanların geleneklerini hedef alan bu tür değişikliklerin zorla hayata geçirilemeyeceğini anlattım.

Bu konudaki fikrim, kadınların çarşaf giyip giymemesi, dinî törenlere bir erkeğin nezaretinde veya tek başlarına katılmaları veya belli kıyafetleri giymelerinin yasak olması ve benzeri konuların -kamu ahlakını tehdit etmediği müddetçe- yukarıdan dayatılan kurallarla şekillendirilebilecek konular olmadığı ve olmaması gerektiğiydi.

Kocamla bu çerçevede tartıştığımızda yapmaya kalkıştığı işlerin saçmalığını kabul eder, bundan sonra daha âkil ve insanî adımlar atacağına söz verirdi. Fakat ertesi gün başka biri kendisine başka bir tavsiyede bulunduğunda hemen fikrini değiştirirdi. Bir meselede çok sert bir tavır takınıp daha sonra bunun tam tersi şeyleri savunduğuna en az altı farklı konuda şahit oldum.

Bunları duyduğunuzda belki şaşıracaksınız fakat mahkemeye çıktığımda, yalnızca eski kocama karşı şahsî olarak kendi davamın savunmasını yapmayacağım.

Mahkemeye Çarşafla Çıkacağım.

Kadınların çarşaf giymesini yasaklayan kanunun -tıpkı erkekleri batı tipi şapka giymeye zorlaması gibi ki, buna riayet etmeyen 52 dindar vatandaşı idam ettirmiştir- sınırlarını denemek üzere mahkemeye çarşaflı olarak çıkacağım ve bir devlet başkanının insanların ne giyip ne giymeyeceğine karar vermesinin akla ve anayasaya ne kadar uygun olduğunu sorgulayacağım.

Bildiğim, tanıdığım kadarıyla Gazi bana karşı bu kanunu işletip herkesin önünde beni idam ettirecek kadar cesur değildir. Bununla birlikte ben dâhil hiç kimsenin istisna sayılamayacağını ona söyleyecek akıl hocalarına karşı koyamayacağını da gayet iyi biliyorum.

Bu büyük insanı böylesine bir ikilemle baş başa görmek, bana tarifsiz bir haz verecek.”[6]

MEHMET ÖZÇELİK

04-09-2022

[1] Ahmet Kahraman-Kürt isyanları-(Tedip ve Tenkil) Sh.142.

[2] Age.146.

[3] Age.147.

[4] Age.198-204.

[5] D ü c a n e C ü n d i o ğ l u , Bir Kuran Şâiri (İstanbul, 2 0 0 4 ) , s. 143. Sık sık referans yapacağımız Bir Kur an Şâiri adlı eser, A k i f ‘ i n Kuran Meali’nin bütün safahatını anlatan kapsamlı bir çalışma olması b a k ı m ı n d a n fevkalade mühimdir. Ayrıca M. Ertuğrul D ü z d a ğ ‘ ı n Mehmed Akif: Mısır Hayatı ve Kuran Meali (İstanbul, 2 0 0 3 )adlı eseri de bu k o n u d a zikredilmesi gereken bir çalışmadır,

KUR’AN MEALİ-FATİHA SÛRESİ – BERÂE SÛRESİ-MEHMED ÂKİF ERSOY-Yayına Hazırlayanlar: Prof. Dr. Recep Ş E N T Ü R K-Yrd. D o ç . Dr. A s ı m C ü n e y d K O K S A L-Sh.10.

[6] Derin Tarih Dergisi, Mayıs 2017, Sayı:62, Sayfa: 42-53.
https://www.facebook.com/100001968883193/posts/pfbid034bVFMQEnqL9YYKWBVxpyCvZ7c9rj4y1GQZJ9qR1cuVYurk4FPhn5bTRTq9Ltf5N7l/

No ResponsesEylül 4th, 2022