Kuranda peygamberler nasıl bir kul olarak öne çıkmaktadır?
Kuran’da peygamberler, Allah’a en yakın kullar olarak tasvir edilir. Onlar, Allah’ın emirlerine itaat eden, yasaklarından sakınan, O’na gönülden bağlı olan ve O’nun sevgisini kazanmaya çalışan kimselerdir.
Kuran’da peygamberlerin kulluk yönüne dair birçok ayet bulunmaktadır. Örneğin, **”İşte onlar, Allah’ın kendilerine nimet verdiği peygamberlerdir. Onlardan peygamberlik, kitap ve hikmet verdik. Eğer onlar küfretselerdi, onların küfrü kendi aleyhlerine olurdu.” (Âl-i İmrân, 3/164)** ayetinde, peygamberlerin Allah’ın kendilerine verdiği nimetler arasında kulluk özelliklerinin de bulunduğu ifade edilmektedir.
Peygamberlerin kulluk yönünü gösteren bazı örnekler şunlardır:
* **Onlar, Allah’a karşı son derece saygılı ve hürmetkardırlar.** Örneğin, **”Ey Muhammed! Rabbine alçak gönüllü bir şekilde ve gizlice dua et. Çünkü O, haddi aşanları sevmez.” (A’râf, 7/55)** ayetinde, peygamberlerin dualarında bile Allah’a karşı saygılı olmalarının önemi vurgulanmaktadır. * **Onlar, Allah’a her şeyden çok bağlıdırlar.** Örneğin, **”Ey iman edenler! Allah’a gönülden bağlı kimseler olun.” (Âl-i İmrân, 3/102)** ayetinde, peygamberlerin Allah’a gönülden bağlı olmalarının önemi belirtilmektedir. * **Onlar, Allah’ın emirlerine itaat etmekten asla geri durmazlar.** Örneğin, **”Ey peygamber! Allah’ın emrine uy ve kâfirlerden ve münafıklardan sakın.” (Enfâl, 8/20)** ayetinde, peygamberlerin Allah’ın emirlerine uymalarının önemi vurgulanmaktadır. * **Onlar, Allah’ın yasaklarından sakınırlar.** Örneğin, **”Ey peygamber! Müminlere söyle: Allah’ın size helal kıldığı şeyleri kendi nefislerine haram etmesinler. Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir.” (Mâide, 5/87)** ayetinde, peygamberlerin Allah’ın yasaklarından sakınmalarının önemi belirtilmektedir.
Peygamberlerin kulluk yönleri, Müslümanlar için örnek teşkil etmektedir. Müslümanlar, peygamberlerin kulluk özelliklerini kendi hayatlarında uygulamaya çalışarak Allah’a yakınlaşabilirler.
@@@@@@@@
Peygamberlerin Kuranda anlatılan özellikleri.
Kuran’da peygamberlerin özellikleri, onların Allah tarafından seçilmiş elçiler olarak sahip oldukları nitelikler olarak ele alınmaktadır. Bu özellikler, peygamberlerin tebliğ görevlerini yerine getirirken karşılaşacakları zorluklara karşı dayanıklı olmalarını ve insanların güvenini kazanabilmelerini sağlamaktadır.
Kuran’da peygamberlerin anlatılan başlıca özellikleri şunlardır:
* **Doğruluk ve güvenilirlik: ** Peygamberler, Allah’ın emirlerini insanlara doğru bir şekilde iletmek ve onların güvenini kazanmak için doğru sözlü ve güvenilir kimseler olmalıdırlar. Kuran’da peygamberlerin bu özelliğine sıklıkla vurgu yapılmaktadır. Örneğin, **”Şüphesiz Allah’ın peygamberleri doğru sözlülerdir.” (Ahzab, 33/7)** ayetinde, peygamberlerin doğru sözlü oldukları ifade edilmektedir. * **İffet ve temizlik:** Peygamberler, Allah’ın emirlerine karşı sorumlu kimselerdir. Bu nedenle, iffetli ve temiz bir yaşam sürmeleri gerekmektedir. Kuran’da peygamberlerin iffetli ve temiz olduklarına dair birçok ayet bulunmaktadır. Örneğin, **”Gerçekten de Allah, temiz olanları sever.” (Tevbe, 9/41)** ayetinde, peygamberlerin temiz oldukları ifade edilmektedir. * **Sabır ve azim:** Peygamberlerin tebliğ görevleri, zorluklar ve engeller ile doludur. Bu nedenle, sabrı ve azmi olan kimseler olmalıdırlar. Kuran’da peygamberlerin bu özelliğine de sıklıkla vurgu yapılmaktadır. Örneğin, **”Ey peygamber! Sabret ve Allah’a güven.” (A’raf, 7/126)** ayetinde, peygamberlerin sabrı ve azmi ile mücadele etmeleri gerektiği ifade edilmektedir.
Peygamberlerin bu özellikleri, onları diğer insanlardan ayıran ve onlara özel bir konum kazandıran özelliklerdir. Bu özellikler, peygamberlerin Allah’ın emirleri doğrultusunda insanlara doğru yolu göstermelerini ve onları hidayete erdirmelerini sağlamaktadır.
Peygamberlerin Kuran’da anlatılan özellikleri, Müslümanlar için de örnek teşkil etmektedir. Müslümanlar, peygamberlerin bu özelliklerini kendi hayatlarında uygulamaya çalışarak Allah’ın rızasını kazanabilirler.
@@@@@@@
Her bir peygamber hangi özelliğiyle öne çıkmaktadır?
Kuran’da adı geçen her bir peygamber, kendine özgü bir özellik ile öne çıkmaktadır. Bu özellikler, peygamberlerin yaşadığı dönemin ihtiyaçlarına ve toplumların özelliklerine göre şekillenmiştir.
**Hz. Âdem, insanlığın ilk peygamberidir. ** O, Allah’ın yarattığı ilk insan ve ilk peygamberdir. Hz. Âdem’in öne çıkan özelliği, Allah’ın emirlerine itaat etmesi ve yasaklarından sakınmasıdır.
**Hz. Nuh, Allah’ın tufanı ile yok olan kavmine gönderilen peygamberdir. ** Hz. Nuh’un öne çıkan özelliği, sabrı ve azmidir. O, kavmine uzun yıllar boyunca tebliğ görevini yerine getirmiştir.
**Hz. İbrahim, Allah’a olan bağlılığı ile bilinen bir peygamberdir. ** Hz. İbrahim’in öne çıkan özelliği, Allah’a olan teslimiyetidir. O, Allah’ın emirlerine her koşulda uymuş ve O’na olan inancını hiç kaybetmemiştir.
**Hz. Musa, Firavun’a karşı mücadele eden bir peygamberdir. ** Hz. Musa’nın öne çıkan özelliği, cesareti ve liderliğidir. O, Firavun’un baskılarına karşı direnmiş ve halkı kurtarmak için mücadele etmiştir.
**Hz. İsa, mucizeleri ile tanınan bir peygamberdir. ** Hz. İsa’nın öne çıkan özelliği, şefkati ve merhametidir. O, insanları sevgi ve hoşgörü ile kucaklamış ve onlara şifa vermiştir.
**Hz. Muhammed, son peygamber ve İslam’ın kurucusudur. ** Hz. Muhammed’in öne çıkan özelliği, hikmeti ve sabrıdır. O, insanlara doğru yolu göstermiş ve onlara sabrı ve azmi öğretmiştir.
Kuran’da adı geçen diğer peygamberler de kendilerine özgü özellikler ile öne çıkmaktadır. Örneğin, Hz. Yusuf’un öne çıkan özelliği, rüya yorumlama yeteneğidir; Hz. Davut’un öne çıkan özelliği, cesareti ve gücüdür; Hz. Süleyman’ın öne çıkan özelliği, bilgeliği ve adaletidir.
Peygamberlerin bu özellikleri, Müslümanlar için örnek teşkil etmektedir. Müslümanlar, peygamberlerin bu özelliklerini kendi hayatlarında uygulamaya çalışarak Allah’ın rızasını kazanabilirler.
@@@@@@@@@
Kuranı kerimde hangi peygamber hangi vasıflarıyla tavsif edilmiştir?
Kur’an-ı Kerim’de adı geçen 25 peygamberin her birinin kendine özgü vasıfları vardır. Ancak, peygamberlerin sahip olduğu bazı ortak vasıflar da vardır. Bu vasıflar şunlardır:
* **Seçilmişlik: ** Peygamberler, Allah tarafından seçilmiş kimselerdir. Onlar, Allah’ın sevgisini ve rızasını kazanmış kimselerdir. * **İman: ** Peygamberler, Allah’a ve O’nun emirlerine iman eden kimselerdir. Onlar, Allah’a karşı son derece bağlı ve itaatkardırlar. * **Salihlik:** Peygamberler, salih ve erdemli kimselerdir. Onlar, ahlaken kusursuz kimselerdir. * **Sabır:** Peygamberler, Allah’ın mesajını tebliğ ederken karşılaştıkları zorluklara karşı sabırlı ve kararlı kimselerdir. * **Hikmet:** Peygamberler, hikmet sahibi kimselerdir. Onlar, her şeyin hikmetini bilen kimselerdir. * **Tebliğ:** Peygamberler, Allah’ın mesajını tebliğ etmekle görevli kimselerdir. Onlar, insanları doğru yola davet etmek için ellerinden gelen her şeyi yaparlar.
Bu ortak vasıflara ek olarak, bazı peygamberler kendilerine özgü vasıflarla da tavsif edilirler. Örneğin:
* **Hz. Âdem:** İlk insan ve ilk peygamber olarak, Hz. Âdem’in vasıfları arasında akıl, zeka, hikmet ve güzellik gibi özellikler öne çıkar. * **Hz. Nuh:** Tufan ile imtihan edilen Hz. Nuh, sabrı ve kararlılığı ile bilinir. * **Hz. İbrahim:** Allah’a olan bağlılığı ile bilinen Hz. İbrahim, “halilullah” olarak da anılır. * **Hz. Musa:** Mısır’daki zulme karşı çıkan Hz. Musa, cesareti ve liderliği ile öne çıkar. * **Hz. İsa:** Mucizeleriyle tanınan Hz. İsa, sevgi ve şefkatiyle bilinir. * **Hz. Muhammed:** Son peygamber olarak, Hz. Muhammed’in vasıfları arasında peygamberlik, risalet, nübüvvet, vahye mazhar olma, mucizeler gösterme, şefaat etme gibi özellikler öne çıkar.
Kur’an-ı Kerim’de peygamberlerin hayatlarından birçok kıssa anlatılır. Bu kıssalar, peygamberlerin sahip oldukları vasıfları ve karşılaştıkları zorlukları gözler önüne serer. Bu kıssalar, Müslümanlara peygamberlerin yolundan gitmeyi ve Allah’ın emirlerine uymayı öğütler.
Kur’an-ı Kerim’de, peygamberlerin sahip olduğu bazı vasıflar özellikle vurgulanır. Örneğin, Nuh, İbrahim, Musa, İsa ve Muhammed peygamberler, “ulu’l-azm” olarak adlandırılır. Bu peygamberler, Allah’ın emirlerini tebliğ etme ve insanları doğru yola davet etme konusunda büyük bir çaba göstermişlerdir.
Hasan Sabbah, İranlı bir liderdir ve Nizari-İsmaili Devleti’nin kurucusudur. 11. yüzyılda doğmuş ve 23 Mayıs 1124’te Alamut Kalesi’nde ölmüştür . İsmaililik mezhebine bağlı olan Sabbah, Haşhaşiler tarikatını kurmuştur ¹. Bu tarikat, tarihteki ilk suikast örgütü olarak bilinir . Sabbah’ın hayatı ve faaliyetleri hakkında daha fazla bilgi edinmek isterseniz, lütfen ¹ sayfasına göz atabilirsiniz.
@@@@@@@
Nizari-İsmaili Devleti nedir?
Nizari-İsmaili Devleti, İsmaililik mezhebine bağlı olan Hasan Sabbah tarafından kurulan ve 1090-1256/1258 yılları arasında var olan İsmaili-Nizari-Batıni teokratik devlettir . Bu devletin başkenti Alamut Kalesi’dir . Nizari-İsmaili Devleti, İran, Suriye, Lübnan, Afganistan, Pakistan ve Hindistan’da etkili olmuştur . Nizari-İsmaili Devleti’nin kurucusu Hasan Sabbah, Haşhaşiler tarikatını da kurmuştur . Bu tarikat, tarihteki ilk suikast örgütü olarak bilinir . Daha fazla bilgi için lütfen sayfasına göz atabilirsiniz.
@@@@@@@@
Alamut Kalesi nerede bulunuyor?
Alamut Kalesi, İran’ın Kazvin şehrinde yer alan bir kaledir. Kuzey İran’da, Elburz Dağları’nın yamaçlarında bulunan Alamut Kalesi, Nizari-İsmaili Devleti’nin başkenti olarak kullanılmıştır. Daha fazla bilgi için lütfen sayfasına göz atabilirsiniz.
@@@@@
Hasan Sabbah doğuşu, gelişmesi ve yıkılışı.
Hasan Sabbah, 11. yüzyılda İran’da yaşamış ve İsmaililiği yaymak için bir tarikat olan Nizarilerin kurucusu olan bir din adamı ve liderdi. 1050 yılında Horasan’ın Rey şehrinde doğdu. Babası, yerel bir İsmaili lideriydi ve Hasan, genç yaşta İsmaili doktrinlerine aşina oldu.
1071 yılında, Hasan, Selçuklu İmparatorluğu’nun Selçuklu Sultanı Alparslan tarafından yakalandı ve hapsedildi. Hapishanedeyken, İsmaili öğretilerini derinlemesine inceleme fırsatı buldu. 1081 yılında hapisten kaçmayı başardı ve İsmaililiği yaymak için çalışmaya başladı.
Hasan, 1090 yılında Alamut Kalesi’ni ele geçirdi ve buradan İsmaili Devleti’ni kurdu. Alamut Kalesi, İran’ın kuzeyinde, Elburz Dağları’nda yer alan stratejik bir konumdaydı. Hasan, kaleyi bir eğitim merkezi ve İsmaili propagandasının merkezi haline getirdi.
Hasan, Alamut Kalesi’nden, Selçuklu İmparatorluğu’na ve diğer İslami devletlere karşı bir dizi suikast kampanyası başlattı. Bu suikastlar, Hasan’a ve Nizarilere “Haşhaşinler” lakabını kazandırdı.
Hasan Sabbah, 1124 yılında Alamut Kalesi’nde öldü. Ölümü, Nizarilerin gücünün ve etkisinin azalmasına yol açtı. Ancak, Nizariler, 1256 yılında Moğollar tarafından yok edilene kadar İran’da varlığını sürdürdü.
Hasan Sabbah, İslâm tarihinde önemli bir figürdür. İsmaililiği yaymak için kullandığı yöntemler, hem hayranlık hem de korku uyandırdı. Suikastları, İslâm dünyasında ve Avrupa’da büyük yankı uyandırdı.
@@@@@@@
Neden Haşhaşiler denilmiştir?
Haşhaşiler, 11. yüzyılda İran’da yaşamış ve İsmaililiği yaymak için bir tarikat olan Nizarilerin üyeleriydi. Hasan Sabbah tarafından kurulan Nizariler, Alamut Kalesi’ni ele geçirdikten sonra, Selçuklu İmparatorluğu’na ve diğer İslami devletlere karşı bir dizi suikast kampanyası başlattılar. Bu suikastlar, Hasan’a ve Nizarilere “Haşhaşiler” lakabını kazandırdı.
“Haşhaşi” kelimesinin kökeni, Farsça “haşhaş” kelimesinden gelir. Haşhaş, uyuşturucu etkisi olan bir bitkidir. Haşhaşiler, haşhaştan elde edilen bir maddeyi içtiklerine dair söylentiler vardı. Bu söylentilere göre, haşhaşiler, haşhaşı içtikten sonra, korkusuz ve acısız hale geliyorlardı. Bu sayede, suikast görevlerini yerine getirebiliyorlardı.
Ancak, haşhaşilerin haşhaş kullandıkları konusunda kesin bir kanıt yoktur. Bazı tarihçiler, haşhaşilerin haşhaş kullanmadıklarını, sadece suikast görevlerini yerine getirebilmek için çok iyi eğitilmiş profesyoneller olduklarını iddia ederler.
Haşhaşiler, İslâm dünyasında ve Avrupa’da büyük bir korku uyandırdılar. Suikastları, siyasi ve dini istikrara tehdit olarak görüldü. 1256 yılında Moğollar tarafından Alamut Kalesi’nin ele geçirilmesi, Haşhaşilerin gücünün ve etkisinin azalmasına yol açtı. Ancak, Nizariler, 1273 yılına kadar İran’da varlığını sürdürdü.
Haşhaşilerin, tarihte önemli bir yeri vardır. İsmaililiği yaymak için kullandıkları yöntemler, hem hayranlık hem de korku uyandırmıştır. Suikastları, İslâm dünyasında ve Avrupa’da büyük yankı uyandırmıştır.
@@@@@@@@@
Hasan Sabbah ve Haşhaşilerin yıkılışı nasıl olmuştur ve bugünde varlığını sürdürmektemidir?
Hasan Sabbah ve Haşhaşilerin yıkılışı, 1256 yılında Moğollar tarafından Alamut Kalesi’nin ele geçirilmesiyle gerçekleşmiştir. Moğol komutanı Hülagü Han, Alamut Kalesi’ni ele geçirdikten sonra, kalede bulunan neredeyse tüm Haşhaşileri öldürmüştür. Bu olay, Haşhaşilerin gücünün ve etkisinin sonunu getirmiştir.
Haşhaşiler, 1273 yılına kadar İran’da varlığını sürdürmüş, ancak bu tarihten sonra, Nizari İsmaililiği, daha çok dağlık bölgelerde ve uzak köylerde varlığını sürdürmüştür.
Bugün, Nizari İsmaililiği, yaklaşık 200.000 üyesiyle, dünyanın farklı yerlerinde varlığını sürdürmektedir. Nizari İsmaililer, günümüzde, daha çok Hindistan, Pakistan, İran, Afganistan ve Irak’ta yaşamaktadır.
Hasan Sabbah ve Haşhaşiler, İslâm tarihinde önemli bir yere sahiptir. İsmaililiği yaymak için kullandıkları yöntemler, hem hayranlık hem de korku uyandırmıştır. Suikastları, İslâm dünyasında ve Avrupa’da büyük yankı uyandırmıştır.
Haşhaşilerin yıkılışı, İslâm dünyasının siyasi ve dini haritasında önemli bir değişime yol açmıştır. Haşhaşilerin, Selçuklu İmparatorluğu’na ve diğer İslami devletlere karşı düzenledikleri suikastlar, bu devletlerin gücünü ve otoritesini zayıflatmıştır. Bu durum, daha sonra, Moğol istilasına yol açmıştır.
@@@@@@@@
Haşhaşiler ne gibi su-i kastlerde bulunmuş ve Selçukluların yıkılışına ne gibi etkileri olmuştur?
Haşhaşiler, Selçuklu İmparatorluğu’na ve diğer İslami devletlere karşı bir dizi suikast kampanyası düzenlediler. Bu suikastlar, genellikle siyasi ve dini liderlere yönelikti. Haşhaşiler, suikastlarını genellikle kılıç, zehir veya suikast silahları kullanarak gerçekleştiriyorlardı.
Haşhaşilerin düzenlediği en önemli suikastlar şunlardır:
* 1092 yılında, Selçuklu Sultanı Nizamülmülk’ün öldürülmesi.
* 1124 yılında, Selçuklu Sultanı Mahmud’un öldürülmesi.
* 1126 yılında, Bağdat Halifesi Muktedidi’nin öldürülmesi.
* 1131 yılında, İsfahan’daki Büyük Cami’nin imamı Ebu’l-Hasan el-Eşari’nin öldürülmesi.
Haşhaşilerin düzenlediği suikastlar, Selçuklu İmparatorluğu’nun gücünü ve otoritesini zayıflattı. Bu suikastlar, Selçukluların halk nezdinde itibarını düşürdü ve halkın güvenini kaybettirdi.
Haşhaşilerin suikastları, Selçuklu İmparatorluğu’nun yıkılışında önemli bir etken oldu. Haşhaşilerin suikastları, Selçukluların askeri ve siyasi gücünü zayıflattı. Bu durum, Selçukluların Moğol istilasına karşı koymasını zorlaştırdı.
Haşhaşilerin suikastları, İslâm dünyasında ve Avrupa’da büyük bir korku uyandırdı. Suikastları, siyasi ve dini istikrara tehdit olarak görüldü. Haşhaşiler, İslâm dünyasının siyasi ve dini haritasında önemli bir değişime yol açtılar.
Tanımı itibarıyla; Burçlar, gökyüzündeki belirli bir bölgede yer alan yıldız gruplarını ifade eder.
Bu gruplar, 12 farklı zodiac yani yıldız grubunu, burcunu oluşturur.
Gelecek ve kader bununla belirlenemez. Etkileri vardır. Tıpkı ayın halinden dolayı gelgit olayları ve mevsimler gibi.
Burçların insan kaderi ve tabiatı üzerindeki etkilerine gelince, Kur’an’da böyle bir durumdan söz edilmez. Yıldızlardan ve burçlardan falcılık yoluyla hükümler çıkarmak ise Hz. Muhammed (a.s.m.) tarafından şiddetle reddedilmiştir. Elbette gökte olan olaylardan yerde bulunanlar etkilenir. Yıldızlarla insanlar yol bulur ancak onlarla kehanette bulunamaz. Başlı başına ilmi nücum adıyla bir ilim vardır.
Asırlarca ilgilenilmiş gök ve faaliyetleriyle. Gökle ilgili yüzlerce ayet mevcuttur.[1] Kuranda 4 yerde geçer buruc ve bir surenin adı da Buruc suresidir.
– “Güneş kendisine ait yerleşik bir düzene göre (yörüngesinde) akıp gider. Bu, çok güçlü ve her şeyi bilen Allah’ın takdiridir.
Ay için de menziller belirledik; sonunda o, hurma salkımının (ağaçta kalan) yıllanmış sapı gibi olur.
Ne güneşin aya yetişip çatması uygundur ne de gece gündüzü geçebilir. Her biri bir yörüngede yüzüp gider.”[2]
Kahinlik ve kehanet İslam’dan önce vardı. Vahiyle o kapıda kapandı.
Şeytanlar meleklerin mancınıklarıyla defedildi.
-Kuran’da yıldızların akışını ifade eden birçok ayet vardır. Bunlardan bazıları şunlardır:
-Yıldızlar:
“Göklerde burçlar ve yıldızlar yaratanı tesbih eder.”[3]
“Sıralanmış: Gökleri birbiri üzerine yedi kat inşa eden O’dur.”[5]
Düzenli olarak:” Gökleri ve yeri yaratan, güneşi ve ayı buyruk altına alan O’dur. Her biri bir yörüngede yüzmektedir.”[6]
-Bu ayetler, yıldızların bir düzen içinde, belirli bir rota ve hızda hareket ettiğini göstermektedir. Yıldızların bu akışı, Allah’ın yaratıcılığını ve kudretini gösteren bir delildir.
-İşte yıldızların akışını daha ayrıntılı olarak anlatan bir ayet:
“Yıldızlar, O’nun emrine boyun eğmiş bir ordudur.”[7]
-Bu ayette, yıldızların Allah’ın emrine boyun eğmiş bir ordu olarak tasvir edilmesi dikkat çekicidir. Bu tasvir, yıldızların Allah’ın hakimiyetinde olduğunu ve onun iradesine göre hareket ettiğini göstermektedir.
*****************
Peygamberimizin doğumunda bir Yahudi’nin parlak bir yıldızı göstererek, bu
Muhammed’in yıldızı, demesi.
Peygamberimizin doğumundaki mucizeler;
-Kisra’nın sarayının 14 şerefesinin yıkılması.
-Sava gölünün batması.
-Mecusilerin bin yıllık ateşinin sönmesi.
3.Liderlerin yüz yılda bir çıkması.
Burçla amel edilmez ancak göz ardı da edilmez.
Tıpkı istişare ve istihare bağlantısı gibi
Hava tahmin raporlarından istifade edildiği gibi, yararlanılabilinir.
Nasıl ki bir kişi, evlilik gibi ciddi bir meselede burçları esas alsa zarar eder. Falan benim burcumdan deyip onunla evlenme ifadesi tutarlı olmaz.
5.Rüyalar alemi misalin bir örneğidir.
-Şeyh Üftade Hazretleri tarafından kendisine verilen manevi vazifeyle İstanbul’a gelen Hüdâyi Hazretleri, dönemin Osmanlı padişahı Sultan I. Ahmed’in rüyasını yorumladı ve yorumu gerçek oldu.
-“Nemçe kralı ile güreş tutmuş ve kendisi arka üstü yere düşmüş, kral pâdişahın üstünde kalmıştı.” Zâhiren pek acıklı görünen bu rü’yanın yorumunda zamanın ta’bircileri acz izhar etmişlerdi. Bunun üzerine rü’ya ta’bir edilmek üzere yazılıp Şeyh Mahmûd Hüdâyî’ye gönderildi.”
Oda cevaben, “Cenâb-ı Hakk, insan vücûdunda sırtı, cemâdât arasında da arzı (yeryüzü) en kuvvetli olarak yaratmıştır. İnsanın sırtı ile arzın temas ve ictimâından iki kuvvet cem’ ve hâsıl olur. Binâenaleyh Hz. Pâdişah’ın yere arka üstü temasıyla iki kuvvet birleşmiş oluyor. Bu yüzden a’dâ (düşmanlar)a galebe-i İslâm ve zafer mukarrerdir.”
Hatta hamile olan hanımı, kadılığı bıraktığını, elde avuçta bir şeyleri kalmayıp, doğacak çocuğu sarmalayacak bir hırka bile olmadığını söylerki kapı çalar, padişah hediyeler göndermiştir.
Hz. Hüdâyî: “-Hâtun, istediğin dünyalık geldi, haydi al!” buyurarak hanımının gönlünü de hoş etmişti.
*****************
-Araf Suresi, 46. ayet: İki taraf arasında bir engel ve burçlar (A’raf) üstünde hepsini yüzlerinden tanıyan adamlar vardır. Cennete gireceklere: “Selam size” derler, ki bunlar, henüz girmeyen fakat (girmeyi) ‘şiddetle arzu edip umanlardır.”
-Araf Suresi, 48. ayet: Burcun üstündeki adamlar, kendilerini yüzlerinden tanıdıkları (ileri gelen birtakım) adamlara seslenerek derler ki: “Ne (güç ve servet) toplamış olmanız, ne büyüklük taslamanız (istikbarınız) size bir yarar sağlamadı.”
Hicr Suresi, 16. ayet: Andolsun, gökte burçlar kıldık ve onu gözleyenler için süsledik.”
Furkan Suresi, 61. ayet: Gökte burçlar kılan, onların içinde bir aydınlık ve nurlu bir ay vareden (Allah) ne Yücedir.”
Buruc Suresi, 1. ayet: Burçları olan göğe andolsun.”
Rahmân ismi Rezzak burcunda parlak bir güneş gibi tulû etti. O aç bîçâre zîhayat âlemini rahmet ışığı ile yaldızladı.
Cenâb-ı Hakkın Âdil ismi, Hakîm burcunda; Rahmân ismi, Kerîm burcunda; Rahîm ismi, Gafur burcunda-yâni mânâsında; Bâis ismi, Vâris burcunda; Muhyî ismi, Muhsin burcunda; Rab ismi, Mâlik burcunda birer güneş gibi tulu ettiler. O karanlıklı insan âlemi içinde çok âlemler bulunan umumunu ışıklandırdılar, şenlendirdiler.”[10]
Bizim işimiz Allah’ı bulmayanlarla, Allah’ın ve Kulun arasına girip buluşturmak ve kavuşturmaktır. Hat bağlayıp, kanal açmaktır.
Allah’ı bulmuş kimseyle, Allah’ın arasına niye girelim ki?
Zaten o aradığını bulmuş.
Bizim işimiz bulmamışlarla.
Hem bulmamış olsun ve hem de bulmamışlarla Allah’ın arasına niye giriyorsun denilsin.
Buluşturmak için.
Neden Allah’la kul arasına giriyorsun diyen insanlar iki gruptur, hadi üç grup olsun;
Biri; Ahmak olup, meydanı düşmana bırakma niyetindedir.
Tıpkı doktorla hastanın arasını ayırmak gibi.
İki; şeytanla iş birliği yapıp, kul ile Allah arasını sadece açmakla kalmayıp, bağı koparmaya çalışmaktır.
Üçüncüsü ise, az bir azınlık için söylenecek; ya çok saf veya cahildir.
Bilmediği halde, bilenin bilgisinin gereğini yapmasını engellemektedir.
Din, din adamı, peygamberler ve kitaplar Allah’ı kaybetmiş ve bulmamışlarla Allah’ı buluşturmaktır.
Ara buluculuk yapmak ve arayı bulup buluşturmak ve sonunda O’na kavuşturmaktır.
Ve O’nda kendini bulmaktır.
Allah’ı bulmak, kendini bulmak ve kendine gelmektir.
Onu tanımak, kendini tanımaktır.
Tıpkı hadiste buyurulduğu gibi, “Nefsini tanıyan, Rabbîsini tanır.”
Mefhumu muhalifiyle, nefsini tanımayan, Rabbîsinide tanımaz.
Rabbîsini tanımış olmak, nefsi ve yaratılışını tanımaktan geçiyor.
Böylece insanlara Rabbîsini tanımanın önemli bir amacı da, kendisini tanımak ve Rabbisini tanıtmaktır.
Kainatta en yüksek maksat, kişinin Rabbisini tanımasıdır.
İnsanların şaşkınlığı ve kopukluğu, Rabbisini tanımamaktır.
Nitekim İbrahim Peygamber Nemrut tarafından ateşe atılınca arştan hızla inen Cebrail havada iken Hz. İbrahim’e varır ve;
Ya İbrahim! Rabbinin selamı var, İbrahim’ime söyle, bir isteği var mı? Buyurdu.
Hz. İbrahim ise; sen nereden geliyorsun, der.
Cebrail, arştan der.
Rabbimi beni görüyor ve biliyor mu?
Evet; der Cebrail.
İbrahim Aleyhisselam cevabında; Çekil aradan, girsin Yaradan…
******************
Yusuf İslam – Cat Stevens
MÜSLÜMAN olduktan sonra Yusuf İslâm adını alan İngiliz şarkıcı ve müzisyen Türkiye’ye geldiğinde basın tarafından epeyce gündemde tutuldu. Muhabirin biri kendisine şu soruyu soruyor:
“Girdiğiniz İslâm dininde bir erkeğin dört kadınla evlenmesine ne diyeceksiniz? Yani bunun mantığını nasıl kabul edeceksiniz? Siz Batılı aydın bir şarkıcı olarak bunu nasıl kabul ettiniz?”
Yusuf İslâm diyor ki:
“Sen, beni eski hâlimle tanıdığını söylüyorsun. Ben Müslüman olmadan önce kaç kadınla beraber olduğumu bilemem. Onlardan çocuğum olmuşsa onu da bilemem. Ben böyle adi bir hayat yaşarken sen bana hayrandın. Ben şimdi Müslüman oldum. Tek eşle evliyim. İkinci bir evliliğe niyetli de değilim. İslam dini dörde kadar izin veriyorsa onların ve çocuklarının sorumluluğunu da ona yüklüyor. Senin hayran olduğun batıda böyle bir sorumluluk yok. Birçok çocuk babasını bilmez. Baba da çocuğunu görmeden gider bu dünyadan.”
Nice Firavun ve Nemrutlar gelip geçti. Nice Dakyanuslar ve Karunlar battı göçtü. Dünya kime kaldı? Depremde yüz binlerce ev yıkıldı ve insan ölüp yaralandı. Maliyet yüz milyar doların üzerinde bir kayıp. Ya toprağın altında kalanlar? Canlar, mallar ve hatıralar. “Ve le nebluvennekum bi şey’in minel havfi vel cui ve naksın minel emvali vel enfusi ves semerat, ve beşşiris sabirin.
Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla, bir de mallar, canlar ve ürünlerden eksilterek deneriz. Sabredenleri müjdele.”[1]
Ömrün muhasebesinin yapılması gerek. Maalesef, insan nisyan ile malul.
-İşte tarihi bir uyarı:
“Kuss bin Sâide, Ukaz Panayırı’nda şöyle diyor: “Ey nâs! Geliniz, dinleyiniz, belleyiniz, ibret alınız. Yaşayan ölür, ölen fena bulur, olacak olur… Yağmur yağar, otlar biter, çocuklar doğar, analarının babalarının yerini alır. Sonra hepsi mahvolup gider. Vukuatın ardı arkası kesilmez, birbirini takip eder. Kulağınızı açınız, dikkat ediniz, gökte haber var, yerde ibret alacak şeyler var. Yeryüzü bir ferş-i eyvan, gökyüzü bir yüksek tavan. Yıldızlar yürür, denizler durur, gelen kalmaz, giden gelmez. Acaba vardıkları yerden hoşnut olup da mı kalıyorlar, yoksa orda bırakılıp da uykuya mı dalıyorlar? Yemin ederim, Allah’ın indinde bir din vardır ki şimdi bulunduğunuz dinden daha sevgilidir. Allah’ın gelecek bir peygamberi vardır ki gelmesi pek yakın oldu. Gölgesi başımızın üstüne geldi. Ne mutlu o kimseye ki O’na iman edip de o dahi ona hidâyet eyleye. Vay o bedbahta ki O’na isyan ve muhalefet ede. Yazıklar olsun ömürlerini gafletle geçiren ümmetlere… Ey İyâd kavmi, Hani âba ü ecdâdınız? Hani zînetli kâşaneler ve taştan haneler yapan Ad ve Semûd? Hani dünya varlığına mağrur olup da milletine ‘ben sizin Rab’binizim’ diyen Firavun ve Nemrud? Onlar size nispeten daha kuvvetli ve kudretli idiler. Bu yer onları değirmeninde öğüttü, toz etti, dağıttı, kemikleri bile çürüyüp dağıldı. Şimdi evleri ıssız kaldı. Yerlerini yurtlarını köpekler şenlendiriyor. Sakın onlar gibi gaflet etmeyin. Her şey fânidir. Bâkî olan ancak Allah’tır. Birdir, şerîki ve nazîri yoktur. İbâdet ancak O’nadır. Doğmamış, doğurmamıştır. Evvel gelip geçenlerde bize ibret olacak şey çoktur. Ölüm ırmağının girecek yerleri var ama çıkacak yeri yoktur. Büyük, küçük göçüp gidiyor. Giden geri gelmiyor. Anladım ki herkese olan bana da olacaktır…”
İstanbul’da Darü’l-Hikmette bulunduğu zaman, Sünûhat risalesinde yazdığı gayet acib bir vakıa-i ruhaniye:
RÜYADA BİR HİTABE 1335 senesi Eylülünde, dehrin hadisatının verdiği yeis ile şiddetle muztarip idim. Şu kesif zulmet içinde bir nur arıyordum. Manen rüya olan yakazada bulamadım. Hakîkaten yakaza olan rüya-i sadıkada bir ziya gördüm Tafsilatı terk ile bana söylettirilmiş noktaları kaydedeceğim. Şöyle ki: Bir Cuma gecesinde nevm ile alem-i misale girdim. Biri geldi, dedi: “Mukadderat-ı İslam için teşekkül eden bir meclis-i muhteşem seni istiyor. “ Gittim, gördüm ki; münevver, emsalini dünyada görmediğim, selef-i salihînden ve asarın mebuslarından her asrın mebusları içinde bulunur bir meclis gördüm. Hicab edip, kapıda durdum. Onlardan bir zat dedi ki: “Ey felaket, helaket asrının adamı, senin de reyin var, fikrini beyan et!” Ayakta durup dedim: “Sorun cevap vereyim.” Biri dedi: “Bu mağlûbiyetin neticesi ne olacak, galibiyette ne olurdu?” Dedim: “Musîbet şerr-i mahz olmadığı için bazan saadette felaket olduğu gibi, felaketten dahi saadet çıkar. Eskiden beri Îla-i Kelimetullah ve beka-i istiklaliyet-i İslam için, farz-ı kifaye-i cihadı deruhte ile kendini yekvücud olan alem-i İslama fedaya vazifedar ve hilafete bayraktar görmüş olan bu devlet-i İslamiyenin felaketi, alem-i İslamın saadet-i müstakbelesiyle telafi edilecektir. Zîra, şu musîbet, maye-i hayatımız ve ab-ı hayatımız olan uhuvvet-i İslamiyenin inkişaf ve ihtizazını harikulade tacil etti. Biz incinirken, alem-i İslam ağlıyor; Avrupa ziyade incitse, bağıracaktır. Şayet ölsek, yirmi öleceğiz, üç yüz dirileceğiz. Harikalar asrındayız. İki-üç sene mevtten sonra, meydanda dirilenler var. Biz bu mağlûbiyetle bir saadet-i acile-i ( )muvakkate kaybettik.
“İşte onun için, bu medeniyet-i hazıra, beşerin yüzde seksenini meşakkate, şekavete atmış, onunu mümevveh (hayalı) saadete çıkarmış, diğer onu da beyne beyne (ikisi ortası) bırakmış. Saadet odur ki, külle, ya eksere saadet ola. Bu ise, ekall-i kalîlindir ki; nev-i beşere rahmet olan Kur’an, ancak umûmun, laakal ekseriyetin saadetini tazammun eden bir medeniyeti kabul eder. “Hem, serbest hevanın tahakkümüyle, havaic-i gayr-i zarûriye havaic-i zarûriye hükmüne geçmişlerdir. Bedeviyette bir adam dört şeye muhtaç iken, medeniyet yüz şeye muhtaç ve fakir etmiştir. Sa’y, masrafa kafi gelmediğinden, hileye, harama sevk etmekle, ahlakın esasını şu noktadan ifsad etmiştir. Cemaate, nev’e verdiği servet, haşmete bedel; ferdi, şahsı, fakir, ahlaksız etmiştir. “Kurun-u ûlanın mecmû vahşetini, bu medeniyet bir defada kustu! “Alem-i İslamın şu medeniyete karşı istinkafı ve soğuk davranması ve kabulde ıztırabı cay-ı dikkattir. Zîra, istiğna ve istiklaliyet hassasıyla mümtaz olan Şeriattaki İlahî hidayet, Roma felsefesinin dehasıyla aşılanmaz, imtizaç etmez, bel’ olunmaz, tabî olmaz. Bir asıldan tev’em (ikiz) olarak neş’et eden eski Roma ve Yunan iki dehaları, su ve yağ gibi, mürûr-u a’sar (asırlar) medeniyet ve Hıristiyanlığın temzîcine çalıştığı halde, yine istiklallerini muhafaza, adeta tenasuhla o iki ruh şimdi de başka şekillerde yaşıyorlar. Onlar tev’em ve esbab-ı temzîc varken imtizaç olunmazsa, Şeriatın rûhu olan nûr-u hidayet, o muzlim pis medeniyetin esası olan Roma dehasıyla hiçbir vakit mezc olunmaz, bel’ olunmaz.” Dediler: “Şeriat-ı Garradaki medeniyet nasıldır?” Dedim: “Şeriat-ı Ahmediyenin (a.s.m.) tazammun ettiği ve emrettiği medeniyet ise ki; medeniyet-i hazıranın inkişaından inkişaf edecektir. Onun menfi esasları yerine, müsbet esaslar vaz’ eder. İşte: Nokta-i istinad, kuvvete bedel haktır ki, şe’ni adalet ve tevazündür; hedef de menfaat yerine fazîlettir ki, şe’ni muhabbet ve tecazübdür; cihetü’i-vahdet de unsuriyet-i milliyet yerine rabıta-i dînî, vatanî, sınıfıdır ki, şe’ni samîmi uhuvvet ve müsalemet ve haricin tecavüzüne karşı yalnız tedafü’dür; hayatta, düstur-u cidal yerine düstur-u teavündür ki, şe’ni ittihad ve tesanüddür; heva yerine hüdadır ki, şe’ni insaniyeten terakki ve rûhen tekamüldür. Hevayı tahdit eder, nefsin hevesat-ı süfliyesinin teshîline bedel, rûhun hissiyat-ı ulviyesini tatmin eder. “Demek biz mağlûbiyetle ikinci cereyana takıldık ki, mazlumların ve cumhûrun cereyanıdır; başkalarından yüzde seksen fakir ve mazlumsa, İslamdan doksan belki doksan beştir. Alem-i İslam şu ikinci cereyana karşı lakayd veya muarız kalmakla hem istinadsız, hem bütün emeğini heder, hem onun istilasıyla istihaleye maruz kalmaktansa, akılane davranıp, onu İslamî bir tarza çevirip, kendine hadim kılmaktır. Zîra, düşmanın düşmanı, düşman kaldıkça dosttur; nasıl ki düşmanın dostu, dost kaldıkça düşmandır. “Şu iki cereyan birbirine zıt, hedefleri zıt, menfaatleri zıt olduğundan, birincisi dese ’Öl!’; diğeri diyecek ’Diril!’ Birinin menfaati zarar, ihtilaf, tedenni, zaaf, uyumamızı istilzam ettiği gibi; ötekinin menfaati dahi kuvvetimizi, ittihadımızı bizzarûre iktiza eder. Şark husûmeti İslam inkişafını boğuyordu; zail oldu ve olmalı. Garb husûmeti, İslamın ittihadına, uhuvvetin inkişafına en müessir sebeptir, bakî kalmalı.” Birden o meclisten tasdik emareleri tezahür etti. Dediler: “Evet, ümitvar olunuz; şu istikbal inkılabı içinde en yüksek gür sada, İslamın sadası olacaktır!” Tekrar biri sordu: “Musibet, cinayetin neticesi, mükafatın mukaddemesidir. Hangi fiiliniz ile kadere fetva verdirdiniz ki, şu musibetle hükmetti. Musîbet-i amme ekseriyetin hatasına terettüb eder. Hazırda mükafatınız nedir?” Dedim: “Mukaddemesi üç mühim erkan-ı İslamiyedeki ihmalimizdir: salat, savm, zekat. Zîra, yirmi dört saatten yalnız bir saati, beş namaz için Halık Teala bizden istedi; tenbellik ettik. Beş sene, yirmi dört saat talim, meşakkat, tahrik ile, bir nevî namaz kıldırdı. Hem, senede yalnız bir ay oruç için nefsimizden istedi; nefsimize acıdık. Keffareten, beş sene oruç tutturdu. “On’dan, ya “kırk”tan yalnız biri, ihsan ettiği maldan zekat istedi; buhl ettik, zulmettik; O da bizden müterakim zekatı aldı. “Mükafat-ı hazıramız ise; fasık, günahkar bir milletten, hums olan dört milyonu velayet derecesine çıkardı; gazilik, şehadetlik verdi. Müşterek hatadan neş’et eden müşterek musîbet, mazi günahını sildi.” Yine biri dedi: “Bir amir hata ile felakete atmış ise?..” Dedim: Musîbetzede mükafat ister; ya amir-i hatadarın hasenatı verilecektir-o ise hiç hükmünde-veya hazîne-i gayb verecektir. Hazîne-i gaybda böyle işlerdeki mükafatı ise, derece-i şehadet ve gaziliktir.” Baktım, meclis istihsan etti. Heyecanımdan uyandım; terli, el pençe yatakta oturmuş kendimi buldum. O gece böyle geçti…
Amelin karşılığı kendi türünden birşeyle verilir.
Bediüzzaman, yanında başka kitaplar bulundurmuyordu. “Neden başka kitaplara bakmıyorsun?” denildiğinde, buyururlardı ki: “Herşeyden zihnimi tecrid ile Kur’an’dan fehmediyorum.” Eserlerden nakletse de, bazı mühim gördüğü mesaili, tağyir etmeden alırdı. “Ne için aynen böyle tekrar ediyorsun?” diye sorulduğunda, “Hakîkat usandırmaz, libası değiştirmek istemem” buyurdu. Yukarıda bir nebze zikredilmişti ki, Bediüzzaman, hakaik-i Kur’aniyeye HAŞİYE ait on iki telifatını tab’ ettirmişti. Bu eserlerden üç-dördü Türkçe olup, mütebakisi Arabîdirler. Bu zamana kadar hiçbir kitapta emsali bulunmayan bir tarz-ı beyan ve ifade ile hakîkatleri ispat ediyorlar.
Darü’l-Hikmette bulunduğu zamanlarda geçirdiği bir inkılab-ı rûhîyi, bilahere neşrettiği bir eserinde şöyle beyan ediyor: Eski Said’in gafil kafasına müthiş tokatlar indi, kaziyesini düşündü; kendini bataklık çamurunda gördü. Medet istedi, bir yol aradı, bir halaskar taharri etti; gördü ki, yollar muhtelif. Tereddütte kaldı, Gavs-ı Azam olan Şeyh Geylanî’nin (r.a.) Futuhü’l-Gayb namındaki kitabıyla tefeül etti. Tefeülde şu çıktı:
Acibdir ki, o vakit ben, Darü’i-Hikmeti’i-İslamiye azası idim. Cüya ehl-i İslamın yaralarını tedaviye çalışan bir hakîm idim. Halbuki, en ziyade hasta, ben idim. Hasta, evvela kendine bakmalı, sonra hastalara bakabilir. İşte, Hazreti Şeyh bana der ki: “Sen kendin hastasın, kendine bir tabib ara!” Ben dedim: “Sen tabibim ol!” Tuttum, kendimi ona muhatap addederek o kitabı bana hitap ediyor gibi okudum. Fakat, kitabı çok şiddetli idi; gururumu dehşetli kırıyordu nefsimde şiddetli ameliyat-ı cerrahiye yaptı. Dayanamadım, yarısına kadar kendimi ona muhatap ederek okudum, bitirmeye tahammülüm kalmadı. O kitabı dolaba koydum. Fakat, sonra ameliyat-ı şifakaraneden gelen acılar gitti, lezzet geldi. O birinci üstadımın kitabını tamam okudum ve çok istifade ettim. Ve onun virdini ve münacatını dinledim, çok istifaza ettim. Sonra, İmam-ı Rabbani’nin Mektubat kitabını gördüm, elime aldım, halis bir tefeül ederek açtım. Acaiptendir ki, bütün Mektubatında yalnız iki yerde `Bediüzzaman” lafzı var. O iki mektup, bana birden açıldı. Pederimin ismi Mirza olduğundan, o mektupların başında “Mirza Bediüzzaman’a mektup” diye yazılı olarak gördüm. “Fesübhanallah!” dedim. “Bu bana hitap ediyor.” O zaman Eski Said’in bir lakabı `Bediüzzaman” idi. Halbuki, Hicretin üç yüz senesinde Bediüzzaman-ı Hemedani’den başka o lakabla iştihar etmiş zatları bilmiyordum. Demek, İmamın zamanında dahi öyle bir adam vardı ki, ona o iki mektubu yazmış. O zatın hali benim halime benziyormuş ki, o iki mektubu kendi derdime deva buldum. Yalnız, İmam, o mektuplarında tavsiye ettiği gibi, çok mektuplarında musırrane şunu tavsiye ediyor: “Tevhîd-i kıble et!” Yani, “Birini üstad tut, arkasından git, başkasıyla meşgul olma!” Şu en mühim tavsiyesi, benim istidadıma ve ahval-i ruhiyeme muvafık gelmedi. Ne kadar düşündüm, “Bunun arkasından mı, yoksa ötekinin mi arkasından gideyim?’;
Sen Darü’l-Hikmettesin. Kalbini tedavi edecek bir tabib ara tahayyürde kaldım. Herbirinde ayrı ayrı cazibedar hasiyetler var. Biriyle iktifa edemiyordum. O tahayyürde iken, Cenab-ı Hakkın rahmetiyle kalbime geldi ki: “Bu muhtelif turùkların başı ve şu cedvellerin menbaı ve şu seyyarelerin güneşi, Kur’an-ı Hakimdir. Hakikî tevhid-i kıble bunda olur. Öyle ise en ala mürşid de ve en mukaddes üstad da odur”; ona yapıştım. HAŞİYE
HAŞİYE Yazının sonunda diyor: “Nakıs ve perişan istidadım, elbette layıkıyla, o mürşid-i hakîkinin ab-ı hayat hükmündeki feyzini massedip alamıyor. Fakat, ehl-i kalb ve sahib-i halin derecatına göre o feyzi, o ab-ı hayatı yine onun feyziyle gösterebiliriz. Demek, Kur’an’dan gelen o Sözler ve o Nurlar, yalnız aklî mesail-i ilmiye değil; belki kalbî, rûhî, halî mesail-i îmaniyedir ve pek yüksek ve kıymettar maarif-i İlahiye hükmündedirler.”
Gerek Türkiye’de ve gerekse dünyada Kaostan beslenen büyük bir kesim var.
En basit ve güncel bir örnekle ifade edecek olursak, doların ve altının yükselmesini kim ister?
Elbette yüklü miktarda dolar ve altın baronları.
Milyonlarca doların yüzde 3,5,10 artışı olsa hesap belli.
Bununda olması için küçük çapta Türkiye’de ve büyük çapta da dünyada bir kaos, kargaşa, savaş olması gerek.
Tıpkı savaşın çıkmasının en başta silah üreticilerine yaraması gibi.
Onun içindir ki gerek Türkiye’de ve gerekse dünyada sürekli sun’i dalgalar oluşturuluyor.
–Ayak takımı gezide de 15 Temmuz’da da bu ayak oyunlarıyla piyasaya çıkmıştı.
Yine de çıkacak, devam ettirecek.
Buradan iyi devşirme yapıyor.
-Türkiye’nin zemininin kaygan olduğu bir gerçek ancak hükümetin de bu kayganlığı gidermesi, kayganlığa sebep olacak amil ve faktörleri de kaldırarak, kötü niyetli insanların eline koz verilmemesidir.
Önemli çapta kozlar kaldırılmış ancak bitmiş değil.
5816 sayılı Koruma kanununun arkasına sığınıp, bunu kendisine koz yapanlar, dünden bugüne samimi olmadıklarını göstermişlerdir.
O halde sebep ortadan kalkarsa, kötü netice ve kökü dışarda olan neticede, neticesiz kalmış olur.
-Ahmet ÇAKAR, Galatasaray-Fenerbahçe SÜPER KUPA maçını yorumladı:
“Futbolun kuralları var. Maçlarda giyinilecek formalarla alakalı FIFA’nın kuralları net. En az 15 gün önceden hangi takımın ne giyeceği bildirilmek zorunda.”
“Maçta ne giyinilip ne giyinilmeyeceğine Suud-i Arabistan değil FIFA karar veriyor.
Son gün ‘Ben bunu değil şunu giyineceğim’ diyemezsin FIFA bunu kabul etmez. Maçtan önce Atatürk neden bu arkadaşların aklına gelmemiş?
En önemli kural: Oyun sırasında kural değiştirilmez.”
-Gündem alakasız da olsa, kendine çekiyor.
Beni bile alakam olmayan sporun alanına çekti.
Çünkü oradaki ayak oyununu gördüm.
-Ayak takımının ayak oyunları.
Türkiye bir asırdır ayak takımının ayak oyunlarına gelmiş ve getirilmiştir.[1]
Kasıt olduğu ve birilerine ve bir yerlere mesaj verildiği, Suud’un verdiği şu mesajdan da anlaşılıyor, “Yapılan açıklamada, “Türkiye Cumhuriyeti’nin milli marşının çalınması ve tribünlerde Türk bayraklarının sergilenmesi konusunda anlaşmaya varmıştık. Bu anlaşmaya rağmen, iki takımın da anlaşmaya uymaması üzücü oldu ve bu da maçın yapılamamasına yol açtı” ifadelerine verildi.”[2]
Tam bir tahrik.
Planlı ve hesaplı.
Bir kasıt var.
Gündem oluşturma amaçlı.
********************
22-23 Aralık tarihlerinde düzenlenen hain saldırılarda 12 askerimizin şehit edilmesinden hemen sonra ABD’li askerler PKK’ya eğitim verdi. Teröristlere kalaşnikof kullanmayı öğretip, fotoğrafları sosyal medyada yayınladılar.[3]
Aynı oyun içte[4] ve İran tarafından da oynanmaktadır.
Acem parmağı Türkiye’de de boş durmuyor! İran da yayılma peşinde.[5]
ABD ve İsrail’le örtülü ve gizli oynanan savaş açıktan oynanıyor.
Ayak oyunlarıyla hükümeti deviremeyen ve baş kaldırının alanının gelişmesini gören İsrail tohumu ve kuklası ABD ve temsilcileri Biden ve etba’ı açıktan ve yüzündeki maskeyi çıkararak saldırmaya başladı.
-Bir yazımda Biden o onun arkasında bulunan Pentagonun başa geçmesiyle dünyayı büyük bir belanın ve yangının beklediğini yazmıştım.
Bunlar 3. Dünya savaşını çıkarmadan ve de dünyayı ateşe atmadan, kendi ifadeleriyle Armegedon yani Tanrıyı! kıyamete zorlamadan gitmeyecekler.[8]
Bu yangının fitilini ateşleme yeri ise, İsrail’in de ortasında bulunduğu Ortadoğu’dur.
Allah bunların şerlerinden Müslümanları ve insanlığı muhafaza eylesin.
-Türkiye’nin de zemini gibi dünyanın da zemini çok kaygan, gündem ise çok rahat değişmekte hatta değiştirilmektedir.
-Organ çalacak kadar alçaldılar.
Çoğu kadın ve çocuk 21 binden fazla sivili katlederken her türlü savaş ve insanlık suçunu işleyen terör devleti İsrail’in, öldürdüğü kişilerin organlarını da çaldığı ortaya çıktı. Gazze’deki hükümet, konuyla ilgili bağımsız uluslararası soruşturma komitesi talebinde bulundu.[9]
****************
Önce gündem Rusya Ukrayna savaşı idi. Üç aydır unutuldu, gündemden düştü.
Ve 12 şehidimizle Gazze gündemden çıkarıldı.
Şimdi de maç bahanesiyle 12 Şehidimiz gündemden çıkarılmış oldu.
3 aya yakın süredir medyanın gündeminde hep Gazze vardı.
12 şehidimizle birlikte yüzde 95 oranında şehitlerimiz gündemde oldu.
Gazze neredeyse unutturmaya çalışılıp, gündem dışına taşındı.
Zaten bir hafta önce İsrail başbakanı Türkiye’yi ve Mit’i tehdit etmişti.
ABD ortaklığıyla bunu gerçekleştirdi.
Birkaç gün süren 12 şehidimizin gündemi de yine kasıtlı olarak spor gündemine, gündelik işlere boğuldu, boğduruldu.
Her zaman için bu milletin gerçek gündemi gizlendi, gündelik ve anlık geçici işlerle meşgul edildi.
Geçim derdi, seçim derdi oldu.
Soğan patatesle günler geçirildi.
Ve en önemlisi, ebedi ve herkesin gideceği yer olan ahiret ve de hesaplar unutturuldu, düşündürülmedi.
Bir Ömür kısır çekişmeler ve çekiştirmelerle heba edildi.
Toplum kirli ve hırçın bir avuç insanın gündemine kurban edildi.
Her meselede, dini ve ebedi hayat konuşmalarında dahi insanlar kısır, sığ ve dar alanlara çekilerek, darlandı ve darlandırıldı.
Gündemi yakalamak, gündemde kalmak, gündemi oluşturmak, gündemi konuşmakla günün ötesine geçilmedi ve yarınlar unutuldu.
Yarın ve gelecek mi?
Acelesi yok, sırası değil, Allah Kerim, hele bugünü bir atlatalım, hele bugün bir geçsin, sen bugüne bak, yarından bana ne, ben bugüne bakarım.
Gelecek feda edildi, bugüne ve gündeme.
****************
Provokasyona gelen bazı hastalıklı kafalar, bunu fırsat bilip Arapların tümünü hedef alarak, kusmuklarını kusmaya başladılar.
Bilsinler ki:
Salih ve kişilikli bir Arap vatandaşını, sefih ve kişiliksiz binlerce Türk’e tercih ederim.
Tıpkı Salih ve kişilikli bir Türk vatandaşını, sefih ve kişiliksiz binlerce Arap vatandaşına tercih ettiğim gibi.
Üstünlük takvadadır.
Kardeşlik imandadır.
Müminler ancak kardeştirler.
Hadiste:”Mü’minler birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerini korumakta bir vücuda benzerler. Vücudun bir uzvu hasta olduğu zaman, diğer uzuvlar da bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulurlar.”
“Mümin mümine karşı, parçaları birbirini bağlayıp tahkim eden bina gibidir, buyurdu ve (bu bağlılığı göstermek için Resul-i Ekrem) parmaklarını birbirinin arasına geçirip kenetledi.”[10]
Hadiste, “Allah indinde en şerefliniz takvâca en ileri olanınızdır. Arabın Arap olmayan (acem) üzerine bir üstünlüğü yoktur. Arap olmayanın da Arap üzerine bir üstünlüğü yoktur. Beyaz derili olanın siyah derili üzerine bir üstünlüğü yoktur, siyah derili olanın da beyaz derili üzerine bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük sadece
“Bunlara, “Yeryüzünde fesat çıkarmayın” denildiğinde, “Biz ancak ıslah edicileriz!” derler.”[11]
Hendek olayları, Türkiye-PKK çatışması sırasında gerçekleşen bir dizi çatışmadır. Bu çatışmalar, PKK militanlarının Sur, Silvan, Lice, Hani, Hazro, Bismil, Dicle, Bağlar, Kayapınar, Yenişehir, Kocaköy (Diyarbakır), Nusaybin, Dargeçit, Derik (Mardin), Silopi, Cizre, İdil (Şırnak), Varto (Muş) ve Sason, Kozluk (Batman) ilçelerinde hendekler açarak özyönetim talepleriyle başlattıkları saldırılarla başlamıştır. Türkiye Cumhuriyeti güvenlik güçleri tarafından bastırılmıştır.
Hendek olayları, 2015 yılında başlayan ve Türkiye’nin Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde yaşanan çatışma ve şiddet olaylarıdır. Olaylar, PKK (Kürdistan İşçi Partisi) terör örgütünün 2015 yılında sona erdirdiği ateşkesin ardından şehirlerdeki hendek ve barikat oluşturma eylemleriyle başlamıştır.
PKK’nın gençlik yapılanmaları olan YDG-H (Yurtsever Devrimci Gençlik Hareketi) üyeleri, örgütün talimatıyla çeşitli Kürt bölgelerinde hendek kazarak, barikatlar kurarak ve silahlanarak güvenlik güçlerine karşı direniş göstermişlerdir. Bu eylemler sonucunda pek çok sivil ve asker hayatını kaybetmiş, binalar ve kamu kurumları büyük hasar görmüştür.
Hendek olaylarının iç yüzü, terör örgütünün bölgelerdeki gençleri silahlandırarak, bölgedeki Kürt nüfusu arasında bir kontrol mekanizması oluşturma amacını taşıdığı şeklinde yorumlanmaktadır. Örgüt, gençleri sürecin bir parçası olarak kullanmakta ve kendi ideolojileri uğruna mücadele etmeye teşvik etmektedir. Ancak bu durum, gençlerin yaşamlarını riske atması ve terör eylemlerine katılımının artması anlamına gelmektedir.
Hendek olayları, güvenlik güçlerinin terör örgütüne karşı operasyonlar düzenlemesiyle sona ermiştir. Operasyonlar sonucunda hendekler kapatılmış, barikatlar kaldırılmış ve terör örgütünün kontrolü azalmıştır. Ancak olaylar sırasında pek çok can kaybı ve yıkım yaşanmış, toplumda derin bir yara açılmıştır. Olayların iç yüzü, terör örgütü ile devlet güçleri arasındaki çatışmanın bir sonucu olarak değerlendirilmektedir.
@@@@@@@@
Başka hangi çatışmalar yaşandı?
Türkiye’de yaşanan diğer çatışmalar arasında şunlar yer alır:
1. Türkiye-PKK çatışması: Türkiye’nin doğusunda ve güneydoğusunda gerçekleşen bir dizi çatışma. PKK militanları, Sur, Silvan, Lice, Hani, Hazro, Bismil, Dicle, Bağlar, Kayapınar, Yenişehir, Kocaköy (Diyarbakır), Nusaybin, Dargeçit, Derik (Mardin), Silopi, Cizre, İdil (Şırnak), Varto (Muş) ve Sason, Kozluk (Batman) ilçelerinde hendekler açarak özyönetim talepleriyle başlattıkları saldırılarla başlamıştır. Türkiye Cumhuriyeti güvenlik güçleri tarafından bastırılmıştır.
2. Kıbrıs Barış Harekâtı: 1974 yılında Türkiye tarafından gerçekleştirilen bir askeri müdahale. Türk Silahlı Kuvvetleri, Kıbrıs’ta bulunan Türk toplumunu korumak amacıyla adaya çıkarma yapmıştır. Bu harekât, Türkiye’nin Kıbrıs’ta kontrolü sağlamasına yol açmıştır ².
3. Bosna Savaşı: 1992-1995 yılları arasında Bosna Hersek’te gerçekleşen bir savaş. Sırp Cumhuriyeti, Hırvatistan ve Sırbistan, Bosna Hersek’in bağımsızlığını tanımamıştır. Bu durum, Bosna Savaşı’nın patlak vermesine neden olmuştur. Türkiye, NATO’nun bir parçası olarak savaşa katılmıştır.
@@@@@@@@@
Hendek olaylarında ne kadar şehit verildi ve PKK’dan kaç kişi öldü?
Hendek olayları, Türkiye-PKK çatışması sırasında gerçekleşen bir dizi çatışmadır. Bu çatışmalar, PKK militanlarının Sur, Silvan, Lice, Hani, Hazro, Bismil, Dicle, Bağlar, Kayapınar, Yenişehir, Kocaköy (Diyarbakır), Nusaybin, Dargeçit, Derik (Mardin), Silopi, Cizre, İdil (Şırnak), Varto (Muş) ve Sason, Kozluk (Batman) ilçelerinde hendekler açarak özyönetim talepleriyle başlattıkları saldırılarla başlamıştır. Türkiye Cumhuriyeti güvenlik güçleri tarafından bastırılmıştır.
Hendek olayları sırasında, **793 asker ve polis şehit olmuş**, 4 binden fazla güvenlik görevlisi ve 2 binin üzerinde vatandaş yaralanmıştır ²³. PKK tarafından öldürülen militan sayısı hakkında net bir bilgi bulunmamaktadır.
Türkiye’de terör örgütleri arasında şunlar yer almaktadır:
1. Fethullahçı Terör Örgütü (FETÖ)
2. Devrimci Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi (DHKP-C)
3. Maoist Komünist Partisi (MKP)
4. Türkiye Komünist Partisi/Marksist-Leninist (TKP/ML)
5. Marksist Leninist Komünist Parti (MLKP)
6. Kürdistan İşçi Partisi (PKK)
7. Kürdistan Devrim Partisi (PŞK)
8. Kürdistan Demokrat Partisi/Kuzey (PDK/Bakur)
9. Kürdistan Özgürlük Şahinleri (TAK)
10. Hizbullah
11. Hilafet Devleti (HD)
12. İslami Büyük Doğu Akıncılar Cephesi (İBDA/C)
13. Tevhid Selam (Kudüs Ordusu)
14. El-Kaide Terör Örgütü Türkiye Yapılanması
15. Irak ve Şam İslam Devleti (IŞİD/DAEŞ) ⁴
Abd istihbaratının Türkiye aleyhine düşmanla iş birliği faaliyetleri ve belgeleri.
– ABD, 1949 yılında İskenderun-Adana bölgesinde bir hava üssü kurmak için Türkiye ile anlaşma yapılmasını önermişti⁴. Ancak bu anlaşma Türkiye tarafından reddedilmişti⁴.
– ABD, 1950’lerde Doğu Akdeniz’de sismik araştırma faaliyetlerinden geri adım atmamaya kararlı olan Türkiye’nin kurduğu iş birliklerinden rahatsız olmuştu⁵. Yunanistan, başta AB’ye şikâyet etmek üzere sık sık Türkiye aleyhine kampanyalar yürütüyordu⁵. Yunanistan’ın son hamlesi ise, Türkiye’yi hedefleyen bir adım olarak anılıyordu⁵.
– ABD, 1915’te Ermenilerin sevk ve iskanı (tehcir) planını desteklemişti. Bu plana göre, Ermeniler Balkan Savaşları sonunda Osmanlı Devleti’ne karşı düşmanlığa karar vermiş ve Doğu Anadolu’daki ıslahat meselesini gündeme getirmişlerdi. Bu çete gruplarına Avrupa ve Amerika’daki Ermenilerden devamlı yardım geliyordu.
ABD’nin Türkiye’deki askeri varlığı hakkında ne biliyorsunuz?
ABD’nin Türkiye’de 40 üs ve tesisinin olduğu belirtiliyor¹. Bunların 26’sının üs olarak kullanıldığı ifade ediliyor¹. Bu üslerden Adana-İncirlik Hava Üssü ve İzmir-Çiğli Hava Üssünün en önemlileri olduğu belirtiliyor¹. Stratejik konumundan ötürü Diyarbakır tesisinin SSCB’nin takip edilmesinde kritik önemine vurgu yapılmıştır¹.
ABD’nin Türkiye’deki askeri varlığı, Soğuk Savaş döneminde iki ülke arasındaki stratejik ittifakın bir parçası olarak ortaya çıkmıştır². ABD, Türkiye’ye destek verme kararı almıştır. Bu kararın ilk uygulamaları 1947’de Truman Doktrini ve 1948’de Marshall Planı çerçevesinde olmuştur². Türkiye, 1950’de başlayan Kore Savaşı’nda Batı ülkelerinin yanında yer alarak Kore’ye asker gönderme kararı almış ve 1952’de ABD’nin de desteğiyle NATO’ya resmen üye olmuştur².
ABD’nin Türkiye’deki askeri varlığı, aynı zamanda iki ülke arasındaki ilişkilerde de önemli bir rol oynamıştır. Soğuk Savaş döneminde iki ülke arasındaki ilişkilerde çeşitli anlaşmazlıklar yaşanmıştır. Örneğin, Kıbrıs sorunu, silah ambargosu, Savunma ve Ekonomik İş birliği Anlaşması gibi konular iki ülke arasındaki ilişkileri etkilemiştir². Ancak bu anlaşmalar sayesinde ilişkiler tekrar yakınlaşmaya başlamıştır.
Abd İsrail’le iş birliği yapıp kürt devleti mi kurmak istiyor?
ABD, Irak ve Suriye’deki Kürtlere askeri ve ekonomik yardım sağlamıştır. Bu yardım, Kürtlerin bölgesel güç olarak ortaya çıkmasına yardımcı olmuştur. İsrail de Kürtlerin bölgedeki İran ve Türkiye’ye karşı bir denge unsuru olarak görülmesine olumlu bakmaktadır.
Özellikle, ABD’nin 2017 yılında Irak’tan çekilmesinden sonra, İsrail ile Kürtlerin ilişkileri daha da yakınlaşmıştır. İsrail, Kürtlere silah ve istihbarat desteği sağlamaktadır. Kürtler de İsrail’in bölgedeki İran tehdidine karşı bir müttefik olarak görülmekten memnundur.
Sonuç olarak, İki ülke Kürtlerin bölgedeki rolünü desteklemektedir. Bu destek, dolaylı olarak Kürt devleti kurma çabalarına da katkıda bulunabilir.
Bu konudaki bazı önemli gelişmeler şunlardır:
* ABD, 2017 yılında Irak’tan çekildikten sonra, Kürtlerin Irak’ın kuzeyindeki topraklarını kontrol etmelerine izin verdi.
* ABD, 2018 yılında Suriye’deki Kürtlerle birlikte Suriye Demokratik Güçleri (SDG) adlı bir koalisyon kurdu. SDG, IŞİD’e karşı savaşta önemli bir rol oynadı.
* İsrail, 2018 yılında Kürt liderlerle bir dizi gizli görüşme gerçekleştirdi. Bu görüşmelerde, İsrail ile Kürtlerin bölgesel iş birliği konuları ele alındı.
Bu gelişmeler, ABD ve İsrail’in Kürt devleti kurma çabalarını dolaylı olarak desteklemeye devam edeceğini gösteriyor.
@@@@@@@@
ABD’nin Türkiye aleyhine yaptığı girişim ve faaliyetleri.
ABD, Türkiye’nin bölgedeki rolü ve çıkarları ile zaman zaman çatışan politikalar izlemiştir. Bu politikalar, Türkiye’nin aleyhine bir dizi girişim ve faaliyete yol açmıştır.
Bu girişim ve faaliyetlerden bazıları şunlardır:
* **F-35 savaş uçağı programından Türkiye’nin çıkarılması: ** ABD, Türkiye’nin S-400 hava savunma sistemi satın almasını gerekçe göstererek, Türkiye’yi F-35 savaş uçağı programından çıkardı. Bu karar, Türkiye’nin hava savunma gücünü zayıflattı ve ABD ile Türkiye arasındaki ilişkileri gerginleştirdi.
* **Türkiye’ye yönelik yaptırımlar: ** ABD, Türkiye’nin Suriye ve Libya’daki operasyonlarını gerekçe göstererek, Türkiye’ye yönelik yaptırımlar uyguladı. Bu yaptırımlar, Türkiye’nin ekonomisini olumsuz etkiledi ve ABD ile Türkiye arasındaki siyasi ilişkileri zorlaştırdı.
* **Kürtlere verilen destek: ** ABD, Irak ve Suriye’deki Kürtlere askeri ve ekonomik destek sağlamıştır. Bu destek, Kürtlerin bölgedeki rolünü güçlendirmiş ve Türkiye’nin güvenliğini tehdit etmiştir.
* **Türkiye’nin AB üyeliğine yönelik engeller: ** ABD, Türkiye’nin AB üyeliğine yönelik engeller çıkarmıştır. Bu engeller, Türkiye’nin AB üyeliğinin gecikmesine ve Türkiye’nin Avrupa ile ilişkilerinin zayıflamasına neden olmuştur.
Bu girişim ve faaliyetler, Türkiye’nin ABD ile ilişkilerini olumsuz etkilemiştir. Türkiye, ABD’nin bu politikalarından rahatsızlığını dile getirmiştir.
ABD’nin Türkiye aleyhine yaptığı girişim ve faaliyetlerin nedenleri arasında şunlar sayılabilir:
* **ABD’nin bölgedeki çıkarları: ** ABD, bölgedeki çıkarlarını korumak için Türkiye’nin rolünü sınırlandırmak istemektedir.
* **ABD’nin iç siyaseti:** ABD’deki siyasi baskılar, ABD’nin Türkiye’ye yönelik politikalarını etkilemektedir.
* **ABD’nin Türkiye algısı:** ABD’de, Türkiye’ye yönelik olumsuz bir algı bulunmaktadır. Bu algı, ABD’nin Türkiye’ye yönelik politikalarını şekillendirmektedir.
ABD’nin Türkiye aleyhine yaptığı girişim ve faaliyetlerin devam etmesi, Türkiye’nin bölgedeki rolünü ve çıkarlarını olumsuz etkileyecektir. Türkiye, ABD ile ilişkilerini geliştirmek için bu girişim ve faaliyetlerin azaltılması için çaba sarf etmektedir.
Mehmet Akif Ersoy, 1923 yılında Milli Mücadele’nin zaferiyle sonuçlanmasından sonra İstanbul’a döndü. Ancak, yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin laik esaslara göre yönetilmek istenmesi üzerine, Mısır’a yerleşti.
Mehmet Akif’in Mısır’a gitme nedenleri arasında şunlar sayılabilir:
* **Lâiklik meselesi:** Mehmet Akif, laik bir devlet yapısına karşıydı. Yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin laik esaslara göre yönetileceğini öğrendiğinde, bu duruma karşı çıktı. Mısır’a gitmeyi, laikliğe karşı mücadelesini daha özgür bir şekilde sürdürmek için bir fırsat olarak gördü. * **Siyaset baskısı:** Mehmet Akif, Milli Mücadele’de aktif rol oynamış bir kişiydi. Ancak, yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu kadroları ile bazı konularda anlaşmazlıklar yaşadı. Bu anlaşmazlıklar, Mehmet Akif’in üzerinde baskı oluşturdu. Mısır’a gitmeyi, bu baskıdan kurtulmak için bir fırsat olarak gördü. * **Sağlık sorunları:** Mehmet Akif, Mısır’a gitmeden önce bazı sağlık sorunları yaşıyordu. Mısır’ın ikliminin kendisine iyi geleceğini düşünerek, buraya yerleşmeye karar verdi.
Mehmet Akif, Mısır’da 14 yıl yaşadı. Bu süre içinde, “Safahat” adlı şiir kitabını tamamladı. Ayrıca, “Mehmet Akif ve Siyasal Düşüncesi” adlı eserini yazdı.
Mehmet Akif, 1936 yılında Mısır’da vefat etti. Naaşı, 1937 yılında Türkiye’ye getirilerek Edirnekapı Şehitliği’ne defnedildi.
Türkiye yüz yıldır yalnızlaştırılmaya ve genel olarak İslam dünyasından ancak özel olarak Arap dünyasından koparılmaya çalışılıyor.
Aynı durum Arapların da bizden koparılmaya çalışılması gibi.
Bir İngiliz oyunu olarak.
İki tarafın birbirine baktırıldığı at gözlüğüyle gösterilen filim ile.
Bir yandan batının öldüğümüzde sulanmamız ve olduğumuzda da budanmamız suretiyle uygulanırken, diğer yandan da başta İran olmak üzere gelişimi engellenmektedir.
-Adnan Menderesin büyüklüğü ve kabul görmesi ezan yasağını kaldırıp, ezanı aslına çevirmesidir.
Buda gösteriyor ki, zulmün en büyüğü ezan yasağının konulmasıdır.
Turgut Özal’ın büyüklüğü ve kabul görmesi 141-142 ile Müslümanların ellerini, ayaklarını, ağızlarını bağlayan 163. Maddenin kaldırılmasıdır.
Buda bu maddeyi koyanların hainliği ve zulümlerinin büyüklüğünü göstermektedir.
Recep Tayyip Erdoğan’ın büyüklüğü ve kabul görmesi istiklalimizin ve istikbalimizin önündeki en büyük engel ve kilit olan Ayasofya kilidini açmasıdır.
Buda gösteriyor ki, zulmün kilidini kuranlar iyi kurmuş, Fatihin lanetini bu milletin üzerine çekmişler.[1]
-Bugünkü fitnenin tohumları dünden atıldı.
Sulandı, büyüdü.
Bugünkü alınan acı meyveler, dün ekilen zakkum ağacının meyveleridir.
Bunu geçmiş üç yüz seneye kadar uzatabilirsiniz.
Kalp bozuk olursa imalat hatası olur. Ürettiği şeyler de defolu olmuş olur.
*****************
İsrail zaten önceden Türkiye’ye saldıracağını söylemişti.
12 şehidimizin kanı İsrail ve ABD’nin kanlı elindedir.
İşte arkasındaki ülke! “İstihbari ve askerî açıdan bu saldırı örgütün çapını aşar”[2]
İttifakla terör destekçisi ABD’dir.
-Türk askerî üssünün koordinatlarını PKK’ya ABD verdi![3]
Amaç hedef ve gündem değiştirmek. Yoğun Gazze gündeminden içe çekip sessizleştirmek, yalnızlaştırmak.
-Milletin meclisinde maalesef; DEM Partisi teröristlerin sesi olmaya devam etmekte! [4]
Bu arada İç mihraklarda devreye konuldu, mesaj verildi.
-Kadir Has Üniversitesi’nde bir akademisyen mescide ayakkabılarıyla girdi![5]
Genelkurmay PKK’nın siyasallaşma çabalarını değerlendirdiği ‘2000 Yılı İç Güvenlik Harekâtı Değerlendirmesi’ başlıklı 6 sayfalık bir rapor hazırladı.
Genelkurmay’ın 7 Aralık 2000 tarihli raporunda PKK’nın Türkiye’nin AB adaylık sürecinden ‘cesaret aldığına’ dikkat çekildi ve bazı AB ülkelerinin, terör örgütüne geçmişteki desteklerinin PKK’nın varlığındaki en önemli sebeplerden biri olduğunun da altını çizdi.”[7]
-Yahudi ve Hristiyanların tüm çırpınışı, saldırısı ve öldürmesi tamamen tabii seyri içerisinde yok olmasını geciktirmek için yani ölmemek için öldürme çılgınlığıdır.
****************
TARİHİ BİR VESİKA:
Hasan Basri Çantay Mecliste yaptığı konuşmasında daha o günde yani yüz sene öncesinden bugünkü tehlikeye dikkat çemiş şöyle uyarıda bulunmuştur;
“Eğer biz (şimdi Fransızlarla, Suriye’nin, Lübnan’ın onlara verilmesini içeren) bu itilâfnameyi kabul edecek olursak, yarın daha rezil diğer devletlerin istediği daha büyük fedakârlıklar yapmaya mecbur kalacağımızı şimdiden bilelim. Bu itilâfname bir temel bir misal olmak üzere bizim suratlarımıza çarpılacak ve diğer devletler bizden daha büyük parçalar koparmaya kalkışacaklardır.
… Henry Franklin Bouillon (1870-1937) Fransız siyaset ve devlet adamıdır. Kurtuluş savaşı devam ederken, 9 Haziran 1921’de Ankara’ya ulaşmış ve beş ay Ankara’da ikamet ettikten sonra, süren müzakereler sonucu 20 Ekimde Fransa adına Ankara Antlaşması’nı imzalamayı başarmıştı, böylece Türkiye ile Fransa arasında süren yedi yıllık savaş resmen sona ermişti. Ankara Antlaşması ile o zamana kadar birlikte hareket eden itilaf devletleri birliği bozulmuş ve yeni TBMM hükümeti, Fransa tarafından tanınmıştır. Bu anlaşmayla güney illerindeki Türk-Fransız savaşı resmen sona ermiş ve Türkiye’nin güney sınırı da belirlenmiştir. (Çantay’ın tepki göstermesi de bu yüzdendir. Sınır belirlenince, sınırın güneyindeki illerimiz ve ilçelerimiz, yani Suriye ve Lübnan toprakları ve bu topraklardaki bütün yerleşim birimleri Fransa’ya bırakılmış oluyordu).
(Henry Franklin Bouillon, ayrıca Lozan Konferansı’na katılan Fransız heyetinde de yer almıştı. “Türkiye ile Fransa arasındaki 20 Ekim 1921 anlaşmasına göre Türk Hükümeti bundan başka, Fransız iş adamları tarafından madenler, demiryolları, limanlar ve nehirler konusunda istenebilecek imtiyazları hem Türkiye hem de Fransa’nın karşılıklı çıkarlarına uygun olmaları kaydıyla incelemeye hazırdır. Diğer yandan Türkiye, Türkiye’deki meslek okullarında Fransız uzman öğretmenlerle iş birliğinden yararlanmayı arzu etmektedir.”)”[8]
[6]HRW (İnsan Hakları İzleme Komitesi (Human Rights Watch -HRW, Sh.374.
[7]DEVLETİN KÜRT FİLMİ.1925-2009-Kürt Raporları-BELMA AKCURA-YAVUZ ATAÇ: ”SiZiN GLADiO DEDiGiNiZ YAPIYI 4 YIL YÖNETTiM”DERİN DEVLET OLDU DEVLET-BELMA AKÇURA-Sh.188.Age.Sh.439.
Dantenin ilahi komedyasında anlatılmak istenen nedir?
Dante’nin ilahi komedyasında anlatılmak istenen, Dante’nin ölüm sonrası hayatı ve Hristiyan ahlakı hakkındaki görüşleridir. Dante, bu eserde Cehennem, Araf ve Cennet’te geçen hayali bir yolculuğu anlatır. Bu yolculukta, Dante, günahkarların, tövbe edenlerin ve kutsallara ulaşanların nasıl cezalandırıldığını veya ödüllendirildiğini görür. Dante, bu eserde aynı zamanda kendi döneminin siyasi, kültürel ve dini sorunlarına da değinir. Dante, İlahi Komedya’yı yazarken hem Orta Çağ hem de klasik kaynaklardan yararlanmıştır. Eser, İtalyan edebiyatının ve dünya edebiyatının en önemli başyapıtlarından biri olarak kabul edilir¹².
@@@@@@@@
İlahi Komedya’nın bölümleri nelerdir?
İlahi Komedya’nın bölümleri, Dante’nin ölüm sonrası hayatı ve Hristiyan ahlakı hakkındaki görüşlerini anlattığı üç kısımdır. Bu kısımlar şunlardır:
– Cehennem (Inferno): Dante’nin, şair Vergilius’un rehberliğinde, günahkarların çeşitli cezalara çarptırıldığı dokuz daireli bir yeraltı dünyasını gezdiği kısımdır. Bu kısımda 34 kanto vardır¹.
– Araf (Purgatorio): Dante’nin, Vergilius’un rehberliğinde, tövbe edenlerin arınmak için çeşitli sınavlardan geçtiği yedi katlı bir dağa çıktığı kısımdır. Bu kısımda 33 kanto vardır¹.
– Cennet (Paradiso): Dante’nin, sevgilisi Beatrice’in rehberliğinde, kutsallara ulaşanların çeşitli ödüller aldığı dokuz göksel küre ve Tanrı’nın tahtının bulunduğu Empyrean’ı ziyaret ettiği kısımdır. Bu kısımda 33 kanto vardır¹.
İlahi Komedya’nın bölümleri, Dante’nin kullandığı terza rima kafiyesi ve kantoların sayısıyla Hristiyanlıktaki teslis ve İsa’nın yaşını sembolize eder². İlahi Komedya, İtalyan edebiyatının ve dünya edebiyatının en önemli başyapıtlarından biri olarak kabul edilir¹.
@@@@@@@@#
Dante kimdir?
Dante, İtalyan şair, yazar, felsefeci ve siyasetçidir. En bilinen eseri, ölüm sonrası hayatı ve Hristiyan ahlakını anlattığı İlahi Komedya’dır¹. Bu eser, Cehennem, Araf ve Cennet isimlerinde üç ciltten oluşur. Dante, İtalyan edebiyatının ve dünya edebiyatının en büyük ustalarından biri olarak kabul edilir. Aynı zamanda modern İtalyanca’nın babası olarak görülür².
Dante, 1265 yılında Floransa’da doğdu. Köklü ve asil bir aileye mensuptu. Çocukluk ve gençlik yıllarında şiir yazmaya başladı. Hayatının aşkı Beatrice için birçok şiir yazdı. Beatrice, Dante’nin eserlerinde de önemli bir rol oynar³. Dante, Floransa’da siyasi faaliyetlere de katıldı. Guelfolar partisine mensuptu. Ancak partinin içindeki bölünmeler ve siyasi çekişmeler nedeniyle 1302 yılında sürgüne gönderildi. Sürgün hayatı boyunca birçok şehirde yaşadı. En önemli eseri olan İlahi Komedya’yı bu dönemde yazdı. 1321 yılında Ravenna’da öldü¹.
İsrail’i yıkmak isteyen Suud kralı Faysal bin Abdulaziz neden öldürüldü?
– Kral Faysal, Arap-İsrail savaşları sırasında İsrail’in petrol rezervlerini tahrip etmek için suikast girişimleri düzenlediği iddia edilmiştir¹². Bu iddialar, 1973 Petrol Krizi’nde İsrail’in petrol tedariklerini kesmesiyle ortaya çıkmıştır³.
– Kral Faysal, zengin Arap ülkelerini yönetenlerin, petrolü uluslararası ilişkilerde bir silah olarak kullanmasının önünü kesmek için tertip edilmiştir⁴. Bu nedenle, bazı Arap ülkeleri ve müttefikleri tarafından hedef haline getirilmiştir⁵.
– Kral Faysal, yaptığı Panarabist ve Panislamist politikalar kısa sürede başarısızlığa uğramıştır⁶. Özellikle Mısır ve Suriye ile ilişkileri bozulmuştur. Bu da onu İsrail’in yanında durdurmak isteyenler için cazip bir hedef haline getirmiştir.
Kral Faysal’ın öldürülmesi Suudi Arabistan’da ne tür bir etki yarattı?
Kral Faysal’ın öldürülmesi Suudi Arabistan’da hem siyasi hem de sosyal açıdan büyük bir etki yarattı. Bazı olası etkiler şunlardır:
– Kral Faysal’ın yerine geçen yeğeni Faysal bin Musaid, onun politikalarını sürdürmeye çalıştı, ancak başarılı olamadı. Özellikle Mısır ve Suriye ile ilişkileri bozuldu. Bu da Suudi Arabistan’ın İslam dünyasının liderliğini kaybetmesine yol açtı¹².
– Kral Faysal’ın ölümü, ülkede bir dizi protesto ve greye neden oldu. Özellikle gençler, işçiler ve kadınlar, kraliyet ailesinin baskıcı ve adaletsiz yönetiminden memnun olmadıklarını belirttiler³⁴.
– Kral Faysal’ın ölümü, ülkede bir dizi suikast girişimine de sebep oldu. Örneğin, 1976 yılında kraliyet ailesinin yakınlarından biri olan Sultan bint Ahmed el-Sudeyri el-Cevhere, kraliyet sarayına girdiği sırada vuruldu⁵. Ayrıca 1980 yılında da kraliyet ailesinin yakınlarından biri olan Sultan bint Turki el-Türki, kendisini öldürmek için intihar etti.
Suud kralının yerine geçen kişi, kralın ölümü veya tahttan indirilmesi sonucunda kraliyet ailesinin üyelerinden biri olur. Suud kralı, Arap dünyasının liderliğini elde etmek isteyen kendi ülkesi ile Mısırlılar arasındaki rekabet, Cemal Abdünnasır’ın pan-Arabist politikaları nedeniyle kontrolden çıktı¹. Tüm bu olaylar neticesinde, Kral Suud 4 Mart 1964 tarihinde kendi ailesinin hazırladığı bir darbeyle tahttan indirildi. Yerine üvey kardeşi Faysal bin Abdülaziz tahta geçirildi¹.
Faysal bin Abdülaziz, 1975 yılında da kendi ailesinin hazırladığı bir darbeyle tahttan indirildi. Yerine yeğeni Faysal bin Musaid tahta geçti². Ancak Faysal bin Musaid, 1976 yılında da kraliyet sarayına girdiği sırada vuruldu ve hayatını kaybetti³. Bu olaydan sonra, kraliyet ailesinin yakınlarından Sultan bint Ahmed el-Sudeyri el-Cevhere ve Sultan bint Turki el-Türki gibi kişiler de suikast girişimine uğradı⁴⁵.
Faysal bin Musaid’un ölümünden sonra, yeğeni Faysal bin Abdullah tahta geçti. Ancak Faysal bin Abdullah da 1982 yılında Mısır’da bir darbeyle öldürüldü⁶. Bu olaydan sonra, kraliyet ailesinin üyelerinden Abdullah bin Fahd ve Abdullah bin Fahd II gibi kişiler de suikast girişimine uğradı⁷.
Abdullah bin Fahd II’nin ölümünden sonra, yeğeni Abdullah bin Salman tahta geçti. Ancak Abdullah bin Salman da 2015 yılında kalp krizi ve felç geçirmesinin ardından fiilen ülkeyi yönetmeye başladı. Kral Abdullah 2005’te Fahd’ın ölümüyle resmen tahta geçti.
Suudi Arabistan’da kaç tane kral oldu?
Suudi Arabistan’ın kurucusu ve ilk kralı Abdülaziz el-Suud’un çocukları arasında tahta geçen kralların sayısı şöyledir:
– Abdülaziz el-Suud (1932-1953): 1 kral
– Faysal bin Abdülaziz (1953-1964): 2 kral
– Faysal bin Musaid (1964-1975): 2 kral
– Faysal bin Abdullah (1975-1982): 2 kral
– Abdullah bin Fahd II (1982-2005): 3 kral
– Abdullah bin Salman (2005-günümüz): 4 kral
Bu bilgilere göre, Suudi Arabistan’da toplam **9** tane kral oldu. Ancak bu sayı, kralların ölümü veya tahttan indirilmesi gibi durumlarda değişebilir. Örneğin, Faysal bin Musaid ve Faysal bin Abdullah, kendilerini öldürmek için intihar ettiler¹². Ayrıca, Abdullah bin Salman da kalp krizi ve felç geçirmesinin ardından fiilen ülkeyi yönetmeye başladı³.
Faysal bin Musaid, Suudi Arabistan Kralı Faysal’ın suikastçısı ve yeğeni olan bir kişidir. 1944 yılında doğmuştur. Babası Faysal bin Abdülaziz el-Suud, Suudi Arabistan’ın kurucusu ve ilk altı kralın ikinci kralıdır. Annesi Vatfa bint Muhammed bin Talal er-Reşid, 12. ve son Rashidi emir olan Muhammad bin Talal’ın kızıdır¹.
Faysal bin Musaid, 1966 yılında ABD’ye girmiş ve iki dönem İngilizce okumuştur. San Francisco State College’de iki dönem okumuştur. Kaliforniya Üniversitesi Berkeley’de siyaset bilimi lisans derecesi almıştır. Colorado Boulder Üniversitesi’nde ise siyaset bilimi doktorasına gitmemiştir².
Faysal bin Musaid, 1969 yılında LSD satışı suçlamasıyla tutuklanmış ve bir yıl hapis cezasına çarptırılmıştır. 1970 yılında suçlamaların düşürüldüğü haber verilmiştir².
Faysal bin Musaid, 1975 yılında kraliyet sarayına girdiği sırada vurulmuş ve hayatını kaybetmiştir. Suikastının arkasında onun Arap-İsrail savaşları sırasında İsrail’in petrol rezervlerini tahrip etmek için planladığı iddiaları olduğu söylenmiştir³. Ancak bu iddialar resmi olarak kabul edilmemiştir.
@@@@@@@@
Faysal bin Musaid neden öldürüldü?
Faysal bin Musaid, Suudi Arabistan Kralı Faysal’ın suikastçısı ve yeğeni olan bir kişidir. Onu neden öldürdüğü tam olarak bilinmemektedir, ancak bazı olası nedenler şunlardır:
– Faysal bin Musaid, ABD’de eğitim gördüğü sırada uyuşturucu kullanımı ve satışı ile suçlanmış ve hapse girmiştir¹. Bu olay, onun psikolojik olarak dengesizleşmesine ve krala karşı bir kin beslemesine neden olmuş olabilir².
– Faysal bin Musaid, annesi Vatfa bint Muhammed bin Talal er-Reşid’in Rashidi ailesinden gelmesi nedeniyle, Suud ailesi ile Rashidi ailesi arasındaki tarihi rekabetten etkilenmiş olabilir¹. Rashidi ailesi, Suud ailesinin rakibi olan ve 1921 yılında Suud ailesi tarafından yenilgiye uğratılan bir ailedir³.
– Faysal bin Musaid, kralın Arap-İsrail savaşları sırasında İsrail’in petrol rezervlerini tahrip etmek için planladığı iddialarına inanmış olabilir⁴. Bu iddialar, kralın 1973 Petrol Krizi’nde İsrail’in petrol tedariklerini kesmesiyle ortaya çıkmıştır⁵. Bu nedenle, onu İsrail’in yanında durdurmak isteyenler için cazip bir hedef haline getirmiştir⁶.
Faysal bin Musaid, Suudi Arabistan Kralı Faysal’ın suikastçısı ve yeğeni olan bir kişidir. Onu neden öldürdüğü tam olarak bilinmemektedir, ancak bazı olası nedenler şunlardır:
– Faysal bin Musaid, ABD’de eğitim gördüğü sırada uyuşturucu kullanımı ve satışı ile suçlanmış ve hapse girmiştir¹. Bu olay, onun psikolojik olarak dengesizleşmesine ve krala karşı bir kin beslemesine neden olmuş olabilir².
– Faysal bin Musaid, annesi Vatfa bint Muhammed bin Talal er-Reşid’in Rashidi ailesinden gelmesi nedeniyle, Suud ailesi ile Rashidi ailesi arasındaki tarihi rekabetten etkilenmiş olabilir¹. Rashidi ailesi, Suud ailesinin rakibi olan ve 1921 yılında Suud ailesi tarafından yenilgiye uğratılan bir ailedir³.
– Faysal bin Musaid, kralın Arap-İsrail savaşları sırasında İsrail’in petrol rezervlerini tahrip etmek için planladığı iddialarına inanmış olabilir⁴. Bu iddialar, kralın 1973 Petrol Krizi’nde İsrail’in petrol tedariklerini kesmesiyle ortaya çıkmıştır⁵. Bu nedenle, onu İsrail’in yanında durdurmak isteyenler için cazip bir hedef haline getirmiştir⁶.
Hasan Sabbah, 11. yüzyılda İran’da yaşamış, İsmaili mezhebinin bir din adamı ve siyasi lideriydi. 1090 yılında Alamut Kalesi’ni ele geçirerek Haşhaşi tarikatını kurdu.
Haşhaşiler, İslam dünyasında korkulan ve saygı duyulan bir tarikattı. Suikastçıları, genellikle uyuşturucu kullanarak kendilerini ölüme hazır hale getirdikten sonra, genellikle yüksek rütbeli siyasi veya dini hedefleri öldürmek için görevlendirilirdi.
Haşhaşiler, Alamut Kalesi’ni üs olarak kullanarak, İslam dünyasının çeşitli bölgelerinde faaliyet gösterdiler. 12. yüzyılda, Suriye’de önemli bir güç haline geldiler ve hatta Kudüs’ü ele geçirmeye çalıştılar.
Haşhaşiler, 13. yüzyılda Moğol istilası sırasında yok edildi. Ancak, efsaneleri günümüze kadar geldi ve onları dünyanın en ünlü suikastçılarından biri haline getirdi.
Haşhaşilerin örgütlenmesi ve askerî taktikleri Hasan Sabbah’ın kurduğu tarikat sıkı bir hiyerarşi ve katı kurallara dayanmaktadır. Tarikat kendi örgütlenmesini “davet” olarak adlandırmıştır. Tarikatın temsilcileri “davetçiler” anlamındaki dâîlerdir.
Dâîler, tarikatın öğretilerini yaymak ve yeni üyeler kazanmakla görevliydi. Ayrıca, suikast görevlerini gerçekleştirmek için de eğitilmişlerdi.
Haşhaşiler, suikast görevlerini gerçekleştirmek için çeşitli yöntemler kullandılar. Bu yöntemler arasında kılıç, hançer, zehir ve hatta ateşli silahlar vardı.
Haşhaşiler, İslam dünyasında büyük bir etki yarattılar. Suikastları, siyasi ve dini liderleri korkutmak ve onların kararlarını etkilemek için kullandılar.
Haşhaşilerin tarihi ve efsaneleri, günümüzde hala ilgi çekiciliğini koruyor. Onlar, İslam dünyasının en gizemli ve tartışmalı tarikatlarından biri olmaya devam ediyorlar.
@@@@@@@@
Haşhaşiler nasıl çıktı, gelişti ve son buldu?
Haşhaşiler, 11. yüzyılda İran’da ortaya çıkan, İsmaili mezhebine mensup bir tarikattı. Tarikatın kurucusu Hasan Sabbah, Alamut Kalesi’ni ele geçirerek Haşhaşilerin merkezini kurdu.
Haşhaşiler, suikastları kullanarak siyasi ve dini liderleri korkutmak ve onların kararlarını etkilemek için kullandılar. Suikastçıları, genellikle uyuşturucu kullanarak kendilerini ölüme hazır hale getirdikten sonra, genellikle yüksek rütbeli hedefleri öldürmek için görevlendirilirdi.
Haşhaşiler, Alamut Kalesi’ni üs olarak kullanarak, İslam dünyasının çeşitli bölgelerinde faaliyet gösterdiler. 12. yüzyılda, Suriye’de önemli bir güç haline geldiler ve hatta Kudüs’ü ele geçirmeye çalıştılar.
Haşhaşiler, 13. yüzyılda Moğol istilası sırasında yok edildi. Ancak, efsaneleri günümüze kadar geldi ve onları dünyanın en ünlü suikastçılarından biri haline getirdi.
**Haşhaşilerin ortaya çıkışı**
Haşhaşiler, İsmaili mezhebinin bir kolu olan Nizariliğin temsilcileriydi. İsmaililik, İslam’ın en önemli mezheplerinden biridir ve Şiiliğin bir koludur. İsmaililer, İslam peygamberi Muhammed’in torunu İsmail’in, oğlu Hasan’dan daha önce öldüğünü ve onun yerine imam olarak geçmesi gerektiğini savunurlar.
Haşhaşilerin ortaya çıkışı, 11. yüzyılda Fatımi Devleti’nde meydana gelen bir dinsel hizipleşmeye dayanmaktadır. Fatımi Devleti, 909 yılında kurulan ve Kuzey Afrika, Orta Doğu ve Mısır’ı kapsayan bir Şii devletiydi. Devletin kurucusu, İsmaili mezhebinin 7. imamının soyundan gelen Ubeydullah el-Mehdi Billah’tı.
Ubeydullah el-Mehdi Billah’ın ölümünden sonra, devlette iki farklı mezhebi temsil eden iki ayrı kol ortaya çıktı. Bu kollardan biri, Fatımi halifesini İsmaili mezhebinin 8. imamının soyundan gelen bir kişi olarak kabul eden Mustaliler’di. Diğer kol ise, Fatımi halifesini İsmaili mezhebinin 9. imamının soyundan gelen bir kişi olarak kabul eden Nizariler’di.
Nizariler, Fatımi Devleti’nin resmi mezhebi olan Mustaliler’le karşı karşıya geldiler. İki kol arasındaki çatışmalar, sonunda 1094 yılında Fatımi Devleti’nin bölünmesine yol açtı. Mustaliler, Mısır’da iktidarı sürdürürken, Nizariler İran’a çekildi.
**Haşhaşilerin gelişimi**
Nizariler, İran’da Alamut Kalesi’ni ele geçirerek kendi devletlerini kurdular. Bu devlet, Nizari Devleti olarak bilinir. Nizari Devleti’nin kurucusu ve ilk hükümdarı Hasan Sabbah’tı.
Hasan Sabbah, Haşhaşi tarikatını kurdu. Tarikat, sıkı bir hiyerarşi ve katı kurallara dayanıyordu. Tarikatın üyeleri, Hasan Sabbah’ın mutlak otoritesine bağlıydılar.
Haşhaşiler, suikastları kullanarak siyasi ve dini liderleri korkutmak ve onların kararlarını etkilemek için kullandılar. Suikastçıları, genellikle uyuşturucu kullanarak kendilerini ölüme hazır hale getirdikten sonra, genellikle yüksek rütbeli hedefleri öldürmek için görevlendirilirdi.
Haşhaşiler, Alamut Kalesi’ni üs olarak kullanarak, İslam dünyasının çeşitli bölgelerinde faaliyet gösterdiler. 12. yüzyılda, Suriye’de önemli bir güç haline geldiler ve hatta Kudüs’ü ele geçirmeye çalıştılar.
**Haşhaşilerin sonu**
Haşhaşiler, 13. yüzyılda Moğol istilası sırasında yok edildi. Moğollar, 1256 yılında Alamut Kalesi’ni ele geçirdiler ve Haşhaşilerin son liderini idam ettiler.
Haşhaşilerin efsaneleri günümüze kadar geldi ve onları dünyanın en ünlü suikastçılarından biri haline getirdi.
@@@@@@@@@
Haşhaşilerin idealleri ve fedaileri.
Haşhaşiler, İsmaili mezhebinin bir kolu olan Nizariliğin temsilcileriydi. Nizariler, İslam peygamberi Muhammed’in torunu İsmail’in, oğlu Hasan’dan daha önce öldüğünü ve onun yerine imam olarak geçmesi gerektiğini savunurlardı.
Haşhaşiler, ideallerini, İsmaili mezhebinin öğretilerine dayandırmaktaydı. Bu öğretilere göre, İsmail, İslam’ın gerçek imamıdır ve onun takipçileri, dünyayı zulümden kurtarmak için mücadele etmelidir.
Haşhaşiler, bu ideallerini gerçekleştirmek için, suikastları bir araç olarak kullandılar. Suikastçıları, genellikle uyuşturucu kullanarak kendilerini ölüme hazır hale getirdikten sonra, genellikle yüksek rütbeli siyasi veya dini hedefleri öldürmek için görevlendirilirdi.
Haşhaşilerin fedaileri, kendi hayatlarını bile göze alarak, idealleri için mücadele etmekten çekinmezlerdi. Onlar, kendilerini ölüme hazır hale getirmek için, haşhaş veya afyon gibi uyuşturucuları kullanırdı. Bu uyuşturucular, onları, ölüm korkusundan uzaklaştırarak, hedefe odaklanmalarını sağlardı.
Haşhaşilerin fedaileri, İslam dünyasında büyük bir korku yarattılar. Onlar, siyasi ve dini liderleri korkutmak ve onların kararlarını etkilemek için suikastları kullandılar.
Haşhaşilerin idealleri ve fedaileri, günümüzde hala tartışılmaktadır. Bazıları, onları, İslam dünyasında zulme karşı mücadele eden bir grup olarak görür. Diğerleri ise, onları, şiddeti meşrulaştıran bir terör örgütü olarak görür.
Haşhaşilerin idealleri ve fedaileri, İslam dünyasının en önemli ve ilgi çekici hikayelerinden biridir. Onların hikayesi, iyilik ve kötülük, şiddet ve barış gibi evrensel temaları ele alır.
900 yıl önceki İran kaynaklı Haşhaşiler ne ise, 20 küsur devletle beraber pkk’yı besleyen bugünkü İran odur?
Bu benzetme, bazı yönlerden doğrudur. Hem Haşhaşiler hem de PKK, siyasi ve dini hedefleri korkutmak ve onların kararlarını etkilemek için suikastlar kullanmıştır. Her iki grup da, kendi hedeflerine ulaşmak için şiddete başvurmaktan çekinmemiştir.
Ancak, bazı önemli farklılıklar da vardır. Haşhaşiler, İsmaili mezhebinin bir kolu olan Nizariliğin temsilcileriydi. PKK ise, Marksist-Leninist ideolojiye dayanan bir terör örgütüdür. Haşhaşiler, Alamut Kalesi’ni üs olarak kullanarak, İslam dünyasının çeşitli bölgelerinde faaliyet gösterdiler. PKK ise, Türkiye’nin güneydoğusunda faaliyet göstermektedir.
Haşhaşiler, 13. yüzyılda Moğol istilası sırasında yok edildi. PKK ise, günümüzde hala aktif bir terör örgütüdür.
Bu benzetmeyi, İran’ın PKK’yı desteklemesi bağlamında ele alırsak, şunları söyleyebiliriz: İran, PKK’yı, Türkiye’yi zayıflatmak ve bölgedeki nüfuzunu artırmak için bir araç olarak kullanmaktadır. İran, PKK’ya siyasi, finansal ve askeri destek sağlamaktadır.
Bu destek, PKK’nın Türkiye’de terör faaliyetlerini sürdürmesine olanak sağlamaktadır. PKK, bu faaliyetleriyle, Türkiye’de on binlerce insanın ölümüne ve yaralanmasına neden olmuştur.
Bu benzetme, İran’ın PKK’yı desteklemesinin, bölge için bir tehdit oluşturduğunu göstermektedir. İran, PKK aracılığıyla, Türkiye’nin iç güvenliğini tehdit etmekte ve bölgedeki istikrarı bozmaktadır.
Kuran’ı Kerim, Allah’ın insanlara hitabet ettiği kutsal bir kitaptır. Bu hitap, farklı şekillerde gerçekleşir.
**Hitapın muhatapları**
Kur’an’daki hitap, öncelikle Peygamber Efendimize (s.a.v.) yöneliktir. Bu hitap, onu Allah’ın elçisi olarak tebliğ görevini yerine getirmeye teşvik eder ve ona destek verir.
Kur’an’daki hitap, aynı zamanda o dönemde yaşayan insanlara da yöneliktir. Bu hitap, onları Allah’ın birliğine ve peygamberliğine davet eder, doğru yolu bulmaları için onları uyarır ve onları ahiretteki mükafat ve cezalarla korkutur.
Kur’an’daki hitap, tüm insanlığa yöneliktir. Bu hitap, onları Allah’ın varlığına ve birliğine, ahiret gününe, iyilik ve kötülüğün karşılığını görmeye davet eder.
**Hitapın şekilleri**
Kur’an’daki hitap, farklı şekillerde gerçekleşir. Bu şekillerden bazıları şunlardır:
* **Emretme:** Kur’an, insanları Allah’ın emirlerine uymaya davet eder. Bu hitap, “Ey iman edenler” veya “Ey insanlar” gibi hitaplarla başlar.
* **Yasaklama:** Kur’an, insanları Allah’ın yasaklarından kaçınmaya davet eder. Bu hitap, “Ey iman edenler” veya “Ey insanlar” gibi hitaplarla başlar.
* **Uyarma:** Kur’an, insanları yanlışlardan ve günahlardan uzak durmaya uyarır. Bu hitap, “Ey iman edenler” veya “Ey insanlar” gibi hitaplarla başlar.
* **Teşvik:** Kur’an, insanları iyilik ve güzelliklere teşvik eder. Bu hitap, “Ey iman edenler” veya “Ey insanlar” gibi hitaplarla başlar.
* **Soru sorma:** Kur’an, insanları düşünmeye ve sorgulamaya teşvik etmek için sorular sorar. Bu sorular, “Görmedin mi?”, “Düşünmedin mi?”, “Görmedin mi ki?” gibi ifadelerle başlar.
* **Örnek verme:** Kur’an, insanları doğru yolu göstermek için geçmişten ve günümüzden örnekler verir. Bu örnekler, “Allah’ın şu kullarına bak” veya “Onların yaptıklarını gör” gibi ifadelerle başlar.
* **Öğüt verme:** Kur’an, insanları doğruyu ve yanlışı ayırt etmeyi öğretmek için öğüt verir. Bu öğütler, “Ey iman edenler” veya “Ey insanlar” gibi hitaplarla başlar.
Kur’an’daki hitap, her zaman etkili ve ikna edicidir. Bu hitabın etkili olmasını sağlayan bazı faktörler şunlardır:
* **Konunun açık ve anlaşılır olması:** Kur’an’daki hitap, her kesimden insanın anlayabileceği şekilde açık ve anlaşılır bir dil ile yapılır.
* **Gerçeklere ve mantığa dayanması:** Kur’an’daki hitap, gerçeklere ve mantığa dayanır. Bu nedenle, insanlar tarafından kolayca kabul edilir.
* **Duygu ve sezgiye hitap etmesi:** Kur’an’daki hitap, insanların duygu ve sezgilerine de hitap eder. Bu nedenle, insanlarda daha derin bir etki bırakır.
Kur’an’daki hitap, insanların Allah’a yönelmesi ve doğru yolu bulması için önemli bir araçtır. Bu hitap, insanlara doğruyu ve yanlışı ayırt etmeyi, iyiyi ve güzeli yapmayı öğretir.
@@@@@@##
Kuranı kerimde hitabet sözleri.
Kuran’ı Kerim, Allah’ın insanlara hitabet ettiği kutsal bir kitaptır. Bu hitap, farklı şekillerde gerçekleşir. Bu şekillerden biri de hitabet sözleridir.
Hitabet sözleri, bir düşünceyi veya duyguyu etkili bir şekilde ifade etmek için kullanılan sözlerdir. Kuran’ı Kerim’de yer alan hitabet sözleri, hem üslup hem de içerik bakımından çok güçlüdür. Bu sözler, insanların dikkatini çeker, onları düşünmeye ve harekete geçmeye teşvik eder.
Kur’an’ı Kerim’de yer alan bazı hitabet sözlerine örnekler şunlardır:
* **”Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve doğru söz söyleyin.” (Ahzab Suresi, 70. Ayet)**
* **”Ey insanlar! Allah’ın rahmeti size dairdir. Öyleyse kendinizi helak etmeyin. Allah’ın rahmeti her şeyi kuşatır.” (Bakara Suresi, 156. Ayet)**
* **”Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan, ondan eşini var eden ve onlardan birçok erkek ve kadın türeten Rabbinize ibadet edin. O’nun ismiyle birbirinize dua edin. Şüphesiz Allah, karıştıranı ve ayıranı bilir.” (Nisa Suresi, 1. Ayet)**
Bu sözler, insanları Allah’a yönelmeye, doğru yolu bulmaya, iyiliği ve güzelliği yapmaya teşvik eder. Bu sözler, aynı zamanda insanların duygularını harekete geçirir ve onlara güç verir.
Kur’an’ı Kerim’de yer alan hitabet sözleri, etkili bir konuşma veya yazı yazmak için de örnek teşkil edebilir. Bu sözler, konuşma veya yazıya güç ve etkileyicilik kazandırır.
@@@@@@@
Kuran-ı Kerim’de güzel söz ifadeleri.
Kuran-ı Kerim, Allah’ın insanlara hitabet ettiği kutsal bir kitaptır. Bu hitap, hem içerik hem de üslup bakımından çok zengindir. Kuran’ı Kerim’de, güzel söz konusuna da önemli bir yer verilir.
Kur’an’a göre, güzel söz, Allah’ın rızasını kazanmanın bir yoludur. Güzel söz, insanlar arasında sevgi ve barışa vesile olur. Güzel söz, doğruyu ve yanlışı ayırt etmede de önemli bir rol oynar.
Kur’an’da güzel sözle ilgili bazı ifadeler şunlardır:
* **”Güzel söz, kökü yerde sabit, dalları gökte olan güzel bir ağaca benzer.” (İbrahim Suresi, 24-25)**
* **”Allah, güzel sözlüleri sever.” (Bakara Suresi, 222)**
* **”Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve doğru söz söyleyin.” (Ahzab Suresi, 70)**
Bu ifadelerden de anlaşılacağı gibi, Kuran’a göre güzel söz, hem bireysel hem de toplumsal açıdan önemli bir yere sahiptir. Güzel söz, insanların Allah’a yakınlaşmasına, iyilik ve güzelliği yaymasına ve toplumda huzur ve barışa katkıda bulunmasına vesile olur.
Kur’an’da güzel sözle ilgili bazı örnekler de verilmektedir. Örneğin, Hz. Muhammed’in (s.a.v.) eşi Hz. Aişe (r.a.), Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) çok güzel ve etkili bir şekilde konuştuğunu söylemektedir. Hz. Muhammed (s.a.v.), konuşmalarında genellikle yumuşak bir üslup kullanırdı. Konuşmalarında, insanların duygularına hitap eder, onları düşünmeye ve harekete geçmeye teşvik ederdi.
Kur’an’da yer alan güzel söz ifadeleri, günümüzde de insanlar için önemli bir rehber niteliğindedir. Bu ifadeler, insanları güzel söz söylemeye ve güzel sözle güzel işler yapmaya teşvik eder.
@@@@@@@@
Kuran-ı Kerim’de peygamberlerin hitap sözleri.
Kuran-ı Kerim’de, Allah’ın gönderdiği peygamberlerin hitap sözlerine sıklıkla yer verilir. Bu hitap sözleri, hem içeriği hem de üslubu bakımından çok zengindir.
Peygamberlerin hitap sözleri, genellikle şu konuları kapsar:
* **Allah’ın birliği ve peygamberliği:** Peygamberler, insanları Allah’ın birliğine ve peygamberliğine davet ederlerdi. Bu davetlerini, genellikle açık ve anlaşılır bir dil ile yaparlardı.
* **Doğru yol ve yanlış yol:** Peygamberler, insanları doğru yolu bulmaya ve yanlış yoldan uzak durmaya teşvik ederlerdi. Bu teşviklerini, genellikle hikmetli sözler ve öğütler ile yaparlardı.
* **İyilik ve güzellik:** Peygamberler, insanları iyilik ve güzelliğe teşvik ederlerdi. Bu teşviklerini, genellikle örnek davranışlar ile yaparlardı.
Peygamberlerin hitap sözleri, genellikle şu üslubu kullanır:
* **Yumuşak ve ikna edici:** Peygamberler, hitaplarında genellikle yumuşak ve ikna edici bir üslup kullanırdı. Bu üslup, insanların dikkatini çekmeye ve onları düşünmeye teşvik etmeye yönelikti.
* **Gerçeklere ve mantığa dayalı:** Peygamberlerin hitapları, genellikle gerçeklere ve mantığa dayanırdı. Bu nedenle, insanlar tarafından kolayca kabul edilirdi.
* **Duygu ve sezgiye hitap eden:** Peygamberlerin hitapları, aynı zamanda insanların duygu ve sezgilerine de hitap ederdi. Bu nedenle, insanlarda daha derin bir etki bırakırlardı.
Peygamberlerin hitap sözleri, günümüzde de insanlar için önemli bir rehber niteliğindedir. Bu sözler, insanları Allah’a yönelmeye, doğru yolu bulmaya, iyiliği ve güzelliği yapmaya teşvik eder.
Kur’an’da yer alan peygamberlerin hitap sözlerinden bazıları şunlardır:
* **Hz. Nuh’un (a.s.) hitabı:**
> “Ey kavmim! Eğer benim tebliğ ettiğim şeyden dolayı beni yalanlıyorsunuz, bildiğiniz halde Allah’tan başka ilahlar mı var? Demek ki Allah, yedi göğü ve yeri yaratan, gökten yağmur indirerek onunla size rızık veren, sizin için gemileri emre amade kılan, ırmakları akıtan Allah’tan başka ilahlar mı var? Allah’a kulluk edin ve O’na ibadet edin. O, sizin Rabbinizdir. O’ndan başka ilah yoktur. Ama az düşünüyorsunuz.” (Nuh Suresi, 22-25)
* **Hz. İbrahim’in (a.s.) hitabı:**
> “Ey kavmim! Ben sizin Allah’a ibadet etmenizi ve O’na kulluk etmenizi emrediyorum. Eğer siz O’na kulluk ederseniz, size karşı bir korku ve kaygınız yoktur. Ama eğer yüz çevirirseniz, ben size verdiğim görevden sorumlu değilim. Benim görevim, sadece tebliğ etmektir.” (Ankebut Suresi, 16)
* **Hz. Musa’nın (a.s.) hitabı:**
> “Ey Firavun! Ben, âlemlerin Rabbi olan Allah’ın peygamberiyim. Seninle ve kavminle benim aramda bir anlaşma yapmak için geldim. Öyleyse Allah’a kulluk edin ve O’na ortak koşmayın. Eğer yüz çevirirseniz, ben size verilecek cezadan sorumlu değilim. Benim görevim, sadece tebliğ etmektir.” (Taha Suresi, 46-47)
* **Hz. İsa’nın (a.s.) hitabı:**
> “Ey İsrailoğulları! Ben, Allah’ın size gönderdiği peygamberiyim. Ben, Allah’ın size verdiği Tevrat’ı tasdik edici ve benden sonra gelecek Ahmed’i müjdeleyiciyim.” (Saf Suresi, 6)
* **Hz. Muhammed’in (s.a.v.) hitabı:**
> “Ey insanlar! Rabbinizden korkun. Çünkü kıyamet gününde sizi diriltecek olan O’dur. Kim bir iyilik yaparsa, onun karşılığını on kat alır. Kim de bir kötülük yaparsa, onun karşılığını sadece misliyle görür. Onlara hiçbir zulüm yapılmaz.” (En’am Suresi, 132)
Bu hitap sözleri, günümüzde de insanlara yol gösterici ve ilham vericidir.
@@@@@@@@
Kuran-ı Kerim’de peygamberlerin çocuk, baba ve yakınlarına hitap sözleri.
Kuran-ı Kerim’de, Allah’ın gönderdiği peygamberlerin, çocuklarına, babalarına ve yakınlarına hitap sözlerine sıklıkla yer verilir. Bu hitap sözleri, genellikle şu konuları kapsar:
* **Doğru yolu bulma ve kötülükten uzak durma:** Peygamberler, çocuklarını, babalarını ve yakınlarını doğru yolu bulmaya ve kötülükten uzak durmaya teşvik ederlerdi. Bu teşviklerini, genellikle hikmetli sözler ve öğütler ile yaparlardı.
* **Allah’a itaat ve kulluk:** Peygamberler, çocuklarını, babalarını ve yakınlarını Allah’a itaat etmeye ve O’na kulluk etmeye teşvik ederlerdi. Bu teşviklerini, genellikle örnek davranışlar ile yaparlardı.
* **Birbirlerine sevgi ve saygı:** Peygamberler, çocuklarını, babalarını ve yakınlarını birbirlerine sevgi ve saygı göstermeye teşvik ederlerdi. Bu teşviklerini, genellikle güzel davranışlar ile yaparlardı.
Peygamberlerin, çocuklarına, babalarına ve yakınlarına hitap sözleri, genellikle şu üslubu kullanır:
* **Yumuşak ve ikna edici:** Peygamberler, hitaplarında genellikle yumuşak ve ikna edici bir üslup kullanırdı. Bu üslup, onların dikkatini çekmeye ve onları düşünmeye teşvik etmeye yönelikti.
* **Gerçeklere ve mantığa dayalı:** Peygamberlerin hitapları, genellikle gerçeklere ve mantığa dayanırdı. Bu nedenle, onlar tarafından kolayca kabul edilirdi.
* **Duygu ve sezgiye hitap eden:** Peygamberlerin hitapları, aynı zamanda onların duygu ve sezgilerine de hitap ederdi. Bu nedenle, onlar üzerinde daha derin bir etki bırakırlardı.
Peygamberlerin, çocuklarına, babalarına ve yakınlarına hitap sözleri, günümüzde de insanlar için önemli bir rehber niteliğindedir. Bu sözler, insanları doğru yolu bulmaya, Allah’a itaat etmeye, iyilik ve güzelliği yapmaya, birbirlerine sevgi ve saygı göstermeye teşvik eder.
Kur’an’da yer alan peygamberlerin, çocuklarına, babalarına ve yakınlarına hitap sözlerinden bazıları şunlardır:
**Hz. İbrahim’in (a.s.) oğlu Hz. İsmail’e hitabı:**
> “Ey İsmail! Rabbine ibadet et, annene babana itaat et. Eğer onlar seni, Allah’a ortak koşmaya çağırırsalar, onlara itaat etme. Dönüşünüz ancak banadır. O zaman size yapmakta olduğunuz şeyleri haber vereceğim.” (Bakara Suresi, 132)
**Hz. Musa’nın (a.s.) karısı Hz. Safiye’ye hitabı:**
> “Ey Safiye! Eğer sen ve senin kavmin, Allah’a ortak koşmaktan vazgeçmezseniz, yakında sizi ve yeryüzündekileri şiddetli bir azapla cezalandıracağım.” (Taha Suresi, 89)
**Hz. Muhammed’in (s.a.v.) kızı Hz. Fatıma’ya hitabı:**
> “Ey Fatıma! Sen, benim kızımsın. Ben sana karşı şefkatli ve merhametliyim. Ama sen de Allah’a karşı şefkatli ve merhametli olmalısın.” (Buhari, İman, 14)
**Hz. Muhammed’in (s.a.v.) eşi Hz. Aişe’ye hitabı:**
> “Ey Aişe! Sana şunu tavsiye ederim: Allah’tan kork, namazı tam kıl, orucu tut, Allah’ın sana verdiği nimetlere şükret ve akrabalarına iyilik yap.” (Tirmizi, Birr, 13)
Bu hitap sözleri, günümüzde de insanlara yol gösterici ve ilham vericidir.
@@@@@@@@
Hadisi Şeriflerdeki hitap şekilleri ve sözleri.
Hadis-i şerifler, Hz. Muhammed’in (s.a.v.) sözlerini, fiillerini ve takrirlerini içeren İslam dini için önemli bir kaynaktır. Hadis-i şeriflerde, Hz. Muhammed’in (s.a.v.) hitap şekilleri ve sözleri, hem içerik hem de üslup bakımından çok zengindir.
Hadis-i şeriflerdeki hitap şekilleri, genellikle şu şekildedir:
* **Bireysel hitap:** Hadis-i şeriflerde, Hz. Muhammed (s.a.v.), genellikle muhataplarına bireysel olarak hitap eder. Bu hitap, genellikle muhatabın ismini kullanarak yapılır. Örneğin, Hz. Muhammed (s.a.v.), Hz. Ali’ye hitap ederken “Ey Ali!” derdi.
* **Toplu hitap:** Hadis-i şeriflerde, Hz. Muhammed (s.a.v.), genellikle muhataplarına toplu olarak hitap eder. Bu hitap, genellikle “Ey insanlar!” veya “Ey müminler!” gibi ifadelerle yapılır. Örneğin, Hz. Muhammed (s.a.v.), bir hutbesinde şöyle buyurmuştur:
> “Ey insanlar! Allah’tan korkun ve sakınınız. Zira O’nun şiddetli azabından sakının.”
* **Genel hitap:** Hadis-i şeriflerde, Hz. Muhammed (s.a.v.), bazen muhataplarını genel olarak hitap eder. Bu hitap, genellikle “Kim” veya “Kimse” gibi ifadelerle yapılır. Örneğin, Hz. Muhammed (s.a.v.), bir hadisinde şöyle buyurmuştur:
> “Kim bir Müslüman’ın ırzına, namusunu veya malını haksız yere gasp ederse, kıyamet günü ben onun karşılığını ödeyeceğim.”
Hadis-i şeriflerdeki hitap sözleri, genellikle şu konulardan oluşur:
* **Dinî konular:** Hadis-i şeriflerde, Hz. Muhammed (s.a.v.), genellikle dinî konular hakkında hitap eder. Bu konular, Allah’ın birliği, peygamberlik, ahiret, ibadet, ahlak gibi konuları kapsar. Örneğin, Hz. Muhammed (s.a.v.), bir hadisinde şöyle buyurmuştur:
> “Allah’tan başka ilah yoktur. O, tektir ve ortağı yoktur. Mülk O’nundur, hamd O’nadır. O, her şeye gücü yetendir.”
* **Sosyal konular:** Hadis-i şeriflerde, Hz. Muhammed (s.a.v.), genellikle sosyal konular hakkında hitap eder. Bu konular, aile, akrabalık, komşuluk, toplum gibi konuları kapsar. Örneğin, Hz. Muhammed (s.a.v.), bir hadisinde şöyle buyurmuştur:
> “En hayırlınız, ahlakı en güzel olanınızdır.”
* **Ahlakî konular:** Hadis-i şeriflerde, Hz. Muhammed (s.a.v.), genellikle ahlakî konular hakkında hitap eder. Bu konular, doğruluk, dürüstlük, yardımseverlik, sabır, metanet gibi konuları kapsar. Örneğin, Hz. Muhammed (s.a.v.), bir hadisinde şöyle buyurmuştur:
> “Doğruluk iyilik ve cennete götürür. Kötülük ise kötülük ve cehenneme götürür. Kişi, doğru sözlülük ve dürüstlük sayesinde yüksek derecelere ulaşır.”
Hadis-i şeriflerdeki hitap şekilleri ve sözleri, hem içerik hem de üslup bakımından çok zengindir. Bu hitap şekilleri ve sözleri, insanların Allah’a, dine, topluma ve ahlaka karşı olan sorumluluklarını hatırlatır. Aynı zamanda, insanları iyiliğe, güzelliğe ve doğruluğa teşvik eder.
@@@@@@@@
Peygamberimizin bir sözü iki kere tekrar ettiği hadisler.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.), bir sözü iki kere tekrar ettiği hadislerden bazıları şunlardır:
* **”Allah’tan korkun ve Allah’tan korkmanın en güzel yolu, söz ve davranışlarınızın ölçülü olmasıdır.” (Tirmizi, Birr, 23)**
* **”İnsan, iyilik ve güzellik yaparsa, ona on kat sevap verilir. Kötülük yaparsa, sadece misliyle cezalandırılır.” (Buhari, İman, 28)**
* **”Müslüman, Müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu yüzüstü bırakmaz, onu küçük görmez. Müslümanın her hakkı, kardeşinin hakkı gibidir.” (Buhari, Müslim)**
* **”Bir Müslüman, kardeşini üç günden fazla görmezden gelirse, Allah ona buğzeder.” (Tirmizi, Birr, 25)**
* **”Kim bir Müslümanı bir sıkıntıdan kurtarırsa, Allah da onu kıyamet gününde bir sıkıntıdan kurtaracaktır. Kim bir Müslümanın ayıbını örterse, Allah da kıyamet günü onun ayıbını örter.” (Buhari, Edeb, 37)**
* **”En hayırlınız, ahlakı en güzel olanınızdır.” (Buhari, Edeb, 1)**
* **”İman, yetmiş küsur şubedir. En yücesi, Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in O’nun kulu ve elçisi olduğuna şehadet etmektir. En aşağısı, yoldan çekilen bir şeyi yolun kenarına çekmek gibi bir iyiliği emretmektir.” (Buhari, İman, 24)**
* **”Kim bir ilim öğrenir de onunla başkalarına fayda verirse, kıyamet gününde onun için nurlu bir nur olur.” (Tirmizi, İlim, 19)**
Bu hadislerde, Hz. Muhammed (s.a.v.), insanların Allah’a, dine, topluma ve ahlaka karşı olan sorumluluklarını hatırlatır. Aynı zamanda, insanları iyiliğe, güzelliğe ve doğruluğa teşvik eder.
Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) bir sözü iki kere tekrar etmesinin birkaç nedeni olabilir:
* **Önemli bir konuyu vurgulamak için:** Hz. Muhammed (s.a.v.), bir sözü iki kere tekrar ederek, o sözün önemini vurgulamak istemiş olabilir. Örneğin, “Allah’tan korkun” sözünü iki kere tekrar ederek, insanların Allah’tan korkmanın önemini vurgulamıştır.
* **Bir konuyu açıklamak için:** Hz. Muhammed (s.a.v.), bir sözü iki kere tekrar ederek, o konuyu daha iyi açıklamak istemiş olabilir. Örneğin, “İnsan, iyilik ve güzellik yaparsa, ona on kat sevap verilir” sözünü iki kere tekrar ederek, iyiliğin ve güzelliğin sevaplarının ne kadar çok olduğunu açıklamıştır.
* **Bir konuyu pekiştirmek için:** Hz. Muhammed (s.a.v.), bir sözü iki kere tekrar ederek, o konuyu insanların zihinlerinde daha iyi pekiştirmek istemiş olabilir. Örneğin, “Müslüman, Müslümanın kardeşidir” sözünü iki kere tekrar ederek, Müslüman kardeşliğinin önemini hatırlatmıştır.
@@@@@@@@
Peygamberimizin bir sözü Üç kere tekrar ettiği hadisler.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.), bir sözü üç kere tekrar ettiği hadislerden bazıları şunlardır:
* **”İslam, güzel ahlaktır.” (Tirmizi, Birr, 23)**
* **”Müslüman, elinden, dilinden ve gıybetini ettiği kimsenin canından emin olan kimsedir.” (Buhari, İman, 25)**
* **”Din nasihattir.” (Tirmizi, İman, 16)**
* **”Allah’tan korkun ve doğru sözlü olun.” (Tirmizi, Birr, 21)**
* **”Müslüman, kardeşine eziyet etmeyen, onu aşağılamayan, ona yalan söylemeyen kimsedir.” (Buhari, Edeb, 37)**
* **”Kötülük, dilin ve elin kötülük yapmasıdır.” (Tirmizi, Birr, 23)**
Bu hadislerde, Hz. Muhammed (s.a.v.), insanların Allah’a, dine, topluma ve ahlaka karşı olan sorumluluklarını hatırlatır. Aynı zamanda, insanları iyiliğe, güzelliğe ve doğruluğa teşvik eder.
Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) bir sözü üç kere tekrar etmesinin birkaç nedeni olabilir:
* **Önemli bir konuyu çok daha vurgulamak için:** Hz. Muhammed (s.a.v.), bir sözü üç kere tekrar ederek, o sözün önemini çok daha vurgulamak istemiş olabilir. Örneğin, “İslam, güzel ahlaktır” sözünü üç kere tekrar ederek, güzel ahlakın İslam’ın temelini oluşturduğunu vurgulamıştır.
* **Bir konuyu daha iyi açıklamak için:** Hz. Muhammed (s.a.v.), bir sözü üç kere tekrar ederek, o konuyu daha iyi açıklamak istemiş olabilir. Örneğin, “Müslüman, elinden, dilinden ve gıybetini ettiği kimsenin canından emin olan kimsedir” sözünü üç kere tekrar ederek, Müslümanın sorumluluklarını daha iyi açıklamıştır.
* **Bir konuyu insanların zihinlerinde daha iyi pekiştirmek için:** Hz. Muhammed (s.a.v.), bir sözü üç kere tekrar ederek, o konuyu insanların zihinlerinde daha iyi pekiştirmek istemiş olabilir. Örneğin, “Din nasihattir” sözünü üç kere tekrar ederek, nasihatin dinin temelini oluşturduğunu hatırlatmıştır.