Mason
İsmet İnönü, Türkiye’de CIA destekli 1960 darbesiyle yolu açtı. 12 Eylül askeri
darbesi, 28 Şubat postmodern darbesi, 12 Mart askeri muhtırası, 27 Nisan
e-muhtırası da mason patentlidir. 15 Temmuz darbe ve işgal girişiminin elebaşı
Gülen dahil, FETÖ’yü kuran 23 kişinin 16’sı da masondu.”[1]
-“ABD
Ulusal İstihbarat Direktörü James Clapper, “Darbe girişimi ve geri tepmesi,
Türkiye’deki ulusal güvenlik aygıtının tamamını etkiledi. Bizim bazı
muhataplarımız ya tasfiye edildi ya da tutuklandılar. Şüphesiz ki bu durum
ABD’nin Ortadoğu stratejisini daha güç hale getirecek” dedi.
Ardından,
Suriye’de PKK’lılarla işbirliği yapan ABD Merkez Kuvvetler (CENTCOM) Komutanı
General Joseph Votel, “darbe girişiminin ardından ABD ordusunun Türk
ordusundaki birçok yakın müttefikinin hapse konduğunu” söyledi. Daha
sonra ise ABD Avrupa Kuvvetleri ve NATO Müttefik Kuvvetler Yüksek Komutanı
Orgeneral Curtis M. Scaparrotti şu açıklamayı yaptı: “Bu
subaylar NATO’ya önemli hizmetler verdi. Burada yetenekli ve yetkin insanlarla
birlikte çalışıyordum ve şu anda ekibimde yetenek, uzmanlık ve üretilen iş
anlamında bir zayıflama görüyorum.”[2]
-Fetö
bir mason organizasyonu ve operasyonudur.
Fetönün
1965 lere dayanan bir mason oluşumudur.
-“Büyük
kalleşlik ortaya çıktı! FETÖ’cü hainler MİT’çileri deşifre etmiş.
7
Şubat MİT kumpası hakkında yeni detaylar ortaya çıktı. MİT kumpası iddinamesi
mahkemeye sunulurken davadaki tek müşteki olan Mustafa Özer, önemli
açıklamalarda bulundu. Özer, “FETÖ’nün MİT kumpasıyla ilgili olarak FETÖ
Dünya tv isimli bir kanal kurmak için Kandil’de Karayılan ile görüştü”
ifadelerini kullandı. Karayılan’ın “hükümetle aranızda arabuluculuk
yapabiliriz” diyen Selahattin Sevi’yi reddettiğini söyleyen Özer, FETÖ’nün
eli kanlı terör örgütü PKK ile anlaşmak için MİT’çileri deşifre ettiğini
açıkladı.”[3]
-“FETÖ’den tutuklu bulunan eski istihbaratçı
Enver Altaylı’nın Sincan Cezaevi’nde Almanya’nın önemli diplomatik isimleri tarafından
sık sık ziyaret edildiği ortaya çıktı.”[4]
Ebedi
hayat olan ahireti bitiren manevi ve fikri hastalık, en büyük kayıptır.
Gerçek hastalık; Hayatı
verip hayatı devam ettireni, hayatın içinden çıkarıp, emir ve yasaklarını
tanımamak, devre dışı bırakmak, hayatı ve hayatı vereni tanımamaktır.
Hayat O’nun elinde
olduğu gibi, devamı da O’nun getirdiği kurallar ile devam eder, ve de edebilir.
-Asya Gribi, 1957 yılında Çin’den başlayarak,
Uzak Doğu’ya daha sonra da Avustralya, Amerika ve Avrupa kıtasına yayılmış olmasından
ötürü bu adla anılmaktadır. Asya gribinden ölenlerin sayısının 2 milyon olduğu
tahmin ediliyor.
-Batmaz denilen gemi
Titanik.
2 bin 340 yolcusuyla
ilk yolculuğuna çıkan Titanik transatlantiği, bundan tam 102 yıl önce, 15 Nisan
1912’de New Foundland’ın güneyinde bir buzdağına çarparak battı: 1513 kişi
öldü.
-“Çin Başkanı Şi Cinping’in, “Çin’i durduracak
hiçbir güç yok”
Firavunda;” Ben sizin
en büyük rabbinizim, diyordu.
Su onu boğdu, suda
boğuldu.
Suya gücü yetmeyen
bir rab!?
Çindeki Korona virüsü
sadece çini trilyon dolarlarla vurmadı, aynı zamanda tüm dünyayı ve dünya
ekonomisini de vurdu.
Uçak seferlerinden,
turizme, çinde bulunan tüm binlerce dünya şirketlerinin şirketlerini kapatması
ve tüm kurumlardaki sözleşmelerin yani çinin dünya ile yaptığı anlaşmalar,
dünyanın çinle yaptığı anlaşmalar hep iptal edildi.
Merkez çin olsa da,
hedef dünya.
Fazla gelen dünya nüfusunu
hem savaşlarla, yetmeyince virüslerle yok etme ve bitirme hedefi…
Tökezlersek biter,
tekrar eski eskimiş kavgalara döneriz.
Tıpkı belgesellerde
de görüldüğü, avcı hayvan avlayan ne kadar büyük olursa olsun, isterse fil ve
zürafa en önemli yapmaya çalıştığı ona diz çöktürmek, yere yatırmaktır.
Türkiye tökezlerse
ilk saldırı içerden gelecektir.
Ağzını açmış,
kulağını dikmiş, bir asırdır kıt ve kısır zihniyet tekrar saldırıya geçecektir.
Türkiye yeni yeni
ayağa kalkmaya, çocuk gibi yürüme heyecanını yaşamaya başlamışken, çelme takan
çok olur.
En acısı da bunu
yapanın aynı toprakta yeşermiş ayrık otlarının her tarafı sarmış olmasıdır.
-Çok
yönlü bir saldırı altındayız.
-Yüz
yıl önce İngiliz sömürgeciler bakanı Gladiston-un Kur’an-ı Kerimi ortadan
kaldırma çabası, bugün bunu içten dost görünümlü kimseler, bir yandan da meal
çalışması olarak yapmaktadırlar.
Bu durum;”SON DÖNEM MEALLERİNDE KUR’AN’IN
YENİDEN YORUMLANMASI ÇABALARI: TAHLİL VE TENKİT”
çalışmasında ele alınmıştır.[1]
*****************
Uyuşturucu ve benzeri
pkk ile irtibatlı tüm kirli ilişkisi olanlar nedense fetö ile de bir irtibatı
ortaya çıkıyor.
“FETÖ’den ihraç
edilen astsubay uyuşturucu satarken yakalandı.
Kahramanmaraş’ta
sokak satıcılarına yönelik düzenlenen operasyonda yakalanan uyuşturucu
satıcısı, FETÖ’den ihraç astsubay çıktı.”[2]
Bizi iyi niyetimizden
dolayı hep münafıkane faaliyetlerle içten yıkmışlardır.
Bizi yaralayan balta
değil, onun sapı olmuştur.
***************
Bu günlerde ayak
takımlarının ayak oyunları ayaklanma ve ayaklandırma çabası ve entrikası
içerisine girmiştir.
İlker Başbuğ-la
başlatılan kavga Hilmi Özkök bu iki eski genelkurmay başkanlarıyla devam
ettirilip, ordu darbe yapacak sözleriyle hazırlanmaya çalışılıyor.
Yüz yıllık kirlenme
ve kirletme bitmiş değildir.
Kemalistler yüz
yıllık tahtlarını, keyfi açtıkları bahtlarını kolay kolay bırakmazlar.
Darbesiz durmazlar.
-Öymen anlatıyor: “Amerika
rahatsız olunca muhalefeti değiştirmeye karar verdiler. ABD iki şey
gördü. Hükümet her istediğini yapmayacak. Onun için hükümete tepki
göstermeye başladılar. Doğrudan Cumhurbaşkanı ve hükümete
yönelik yazılar yazıldı. İkincisi de muhalefet. Çünkü muhalefet bütün
bu konularda Türkiye’nin çıkarlarını savundu. Bir anlamda bunlara
tepki göstererek iktidarın da kendileriyle birlikte hareket etmesini
sağlamış oldular. Amerika’da bu defa da farklı yazılar yazılmaya
başlandı. ‘Erdoğan gitsin AK Parti kalsın’ şeklinde. Her
istediklerini yaptıramadıkları için Erdoğan’dan rahatsız
oldular. Olay böyle olunca da muhalefetten başladılar.”[3]
Yıktık,
bitirdik, kalkamaz dedikleri Osmanlı ruhunun yüz yıl gecikmeyle de olsa ayağa
kalkma çabaları içte ve dışta bir çoklarını tedirgin edip korkutmuş ve telaşa
düşürmüştür.
Buna
hınç da eklenerek bütün kuvvetleriyle adeta kaderin hükmünü zorlamaya
çalışmaktadırlar.
İç
ve dıştaki bu oyunların akıbetine baktığımız zaman olayların akışı şöyle
gerçekleşmektedir;
-Ordu
özellikle 1960 darbesi ile birlikte bu milletin iradesinden çıktı ve ordu ile
millet irtica, şeriat, tesettür bahaneleriyle karşı karşıya getirildi.
Askerlerin
temel yanlışı burada yatıyor. Onlar FETÖ’yü değil, Erdoğan’ı tasfiye etmeye
çalıştılar. Oysa muhtıra verip partisini kapatmaya kalkışmak yerine Erdoğan’la
işbirliği yapmayı tercih etselerdi FETÖ, TSK’da bu denli etkili olamazdı.
-Erdoğan’dan
Işık Koşaner’e sert yanıt! ‘Otur oturduğun yerde…’.[1]
******************
15
Temmuzda Fetöcülerin başlattığı işgal başarılı olsa veya olacağı hissedilseydi
hiç şüphesiz ordudaki Atatürkçü grub dahil olacak, şimdiye kadarki darbelerde
oynadığı rolü oynayacaktı.
Uğur
Mumcu;”Banka soyanlar kar maskesi,ülkeyi soyanlar ATATÜRK maskesi
taktılar.” demişti.
Aslında
15 Temmuz şimdiye kadarki darbelerin farklı versiyonudur.
Soldan
vuran, -Bizim çocuklar başardı.- diyen NATO ve ABD’nin yeşil kuşak çocukları bu
sefer başarısız oldu ancak bitti ve duruldu ve de durulacak anlamına
gelmemektedir.
İhanet
ve oyun içten ve dıştan devam etmektedir.
15
Temmuz failleri Ergenekon faillerine benzeyebilir.
Ahtapotun
iki kolu.
İslam
ülkeleri olmak üzere başta Türkiye-de çoğunlukla azınlıklara kurban edilmekte,
azınlıkların hakimiyeti sağlanarak, çoğunluklar bitmeyen bir kavganın içine
çekilmektedir.
Bugün
Fetö-nün siyasi ayağı diye gündemde tutulmaya çalışılan tartışmanın neticesi
çok zahirdir.
Yüz
yıllık siyasi ayak, Fetö-nünde ayağını oluşturmaktadır.
Bunu
dağ başında yaşayan çoban bile bilmektedir.
60
yıllık geçmiş bunun aynası ve yansımasıdır.
-Eski
MİT Müsteşarı Atasagun: ‘Gülen ABD’nin yeşil kuşak projesidir’.
Milli
Eğitim’le gençliği, İçişleri’yle devlet içinde kadrolaşmayı, Adalet’le
kendilerine yönelik bir durum olursa bunu önlemeyi, Sanayi’de de parayı kontrol
etmeyi hedefliyorlar. Bütün bunların sonunda devletin pek çok kademesinde yer
etmişler.
….Gülenciler
başta 2000 yılını, 2005 yılını hedef seçmişlerdi. Şimdi 2025 diyorlar” cümlesi üzerinde
durmak gerekiyor. FETÖ açısından devleti ele geçirmek, Genelkurmay
Başkanlığı’nı ele geçirmekle eşdeğerdi. Nitekim dershane krizi, 17-25 Aralık,
15 Temmuz olmasaydı, darbe girişiminde başı çeken tümgeneraller 2025 yılında
orgeneral rütbesine yükselecek, FETÖ mensupları devleti tamamen ele geçirmiş
olacaklardı.[2]
–15 Temmuzun
vehameti, tehlikesi, korkunçluğu günbegün daha net olarak ortaya çıkıyor. Belgeler,
ifşaatlar, bu konudaki yapılan icraatlar hakikaten 15 Temmuzun hatta
Çanakkale’ye denk gelebilecek derecede o derecede yedi düvelin vücudundan daha
büyük olaraktan, O zaman 256 şehidimize karşı 251 şehidi vermiş olmamız
hakikaten büyük bir hakikattır. Çünkü içten fethedilme ve daha doğrusu işgal
edilmeye, ele geçirilmeye ve Türkiye’nin ikiye bölünerek doğu- batı gibi aynen
Türkiye’nin Irak’ta, Suriye’de, İslam ülkelerinde parçalanmış bir halde ki hayalini
gerçekleştirmek üzere temel merkezi bu şekilde imha etmek, yok etmek, parçalara
bölmek, kardeş kavgasını arttırmak, Suriye’den daha tehlikeli bir şekilde uzun
sürecek olan iç savaşların tetiklenmesine vesile olmak, günbegün yara gittikçe
tehlike ve sızan kan işin vehametini daha da fazla göstermektedir.
15
Temmuz Beşer’in icraatı ile beraber büyük bir tehlikeyi, uçurumun kenarından
dönmeyi ifade ederken, Kader diyeti ile bir asırlık kirlerin, irinlerin,
yaraların temizlenmesine vesile oldu. Kader tersine çevirerek, elde edilip
işgal edilme durumunda olan bir memleketin, işgal edilmiş ülkelerin
kurtarılmasında tekrar eski haline gönderilmesinde, desteklenmesinde önemli ve aktif
bir rol oynamış oldu. Yani mağlup durumdan en son rauntta da olsa Galip durumuna
otomatikman geçmiş oldu.
Cenab-ı
Hak böylece İslam dünyasının, Müslümanların feryadını, isteklerini, dualarını,
yalvarışlarını karşılıksız bırakmadı. Onların imha edici ellerinden bayrağın
düştüğü yerde, tekrar bayrağı ve sancağı ayağa kaldırdı. Bu milletin eliyle…
******************
Birleşik Arap
Emirlikleri’nin (BAE) güvenlik görevlisi olma vaadiyle kandırarak habersizce
Libya’daki iç savaşa götürdüğü Sudanlı gençler BAE’nin sahibi olduğu Black
Shield güvenlik şirketinin temsilcisiyle Sudan’da tazminat talep etmek için
görüştü. Sudan basını, görüşmedeki çok ilginç Türkiye detayını yazdı.[3]
…yüz yıl önceki
hain plan ve oyunları artık şimdi daha iyi anlamak hiç de zor değil.
*****************
“Wuhan virüsü” da denilen
koronavirüs nedeniyle dünya çapında ölü sayısı gittikçe artarken, 1981 yılında
yayınlanmış olan çoksatan kitaptaki şoke edici benzerlik, Twitter
kullanıcılarının dikkatini çekti. Amerikalı yazar Dean Koontz’un imzasını
taşıyan 1981 tarihli gerilim türündeki “Karanlığın Gözleri” romanında “Wuhan-400” adı verilen
bir hastalık olduğu ortaya çıktı.
Kitapları defalarca New York Times’ın çoksatanlar listesinde
yer alan Koontz, kitabının 39. bölümünde Çin Komünist Partisi (ÇKP) tarafından
Wuhan yakınlarındaki askeri laboratuvarlarda biyolojik silah olarak
geliştirilen bir virüsten bahsediyor.
Koonz kitabında, “Wuhan-400
harika bir silah. Sadece insanları etkiliyor. Başka hiçbir canlıda yaşayamaz.
Frengi gibi Wuhan-400 de insan bedeni dışında bir dakikadan uzun süre
yaşayamaz. Bu da diğer ölümcül mikroorganizmalar gibi mekanlara ya da objelere
bulaşamadığı anlamına geliyor.” diye yazmış.[4]
-Son
kalenin son bekçileri yine kalelerinin başındadır.
Terazinin
ağır basan kefesi işte bu kefedir ve bu kefededir…
Vallahi
değişiyor, bazen 7, bazen 17, Ortalama olarak 7 ile 10 arasında gömerim.
Peki
şimdiye kadar kaç kişi gömdün?
Sene
365 gün, onu onunla çarp. çıkanı da 37 yıl ile çarptın mı bunlar çıkar. Ben
cahil adamım pek hesap bilmem.
Mezarcı
gömdüklerin içinde çocuklar var mıydı? Gençler var mıydı?
O
çocuk mezarı ayrıdır Ağam. Fakat artık Ordada yer bulunmamaktadır. Oraya
gömmeye çalışanlar zorla yer bulmaktadır. Artık çocuk mezarları da dolu.
Söyle
bakalım, ölülerle aran nasıl?
Vallahi
gayet iyi. Dışarıdakilerden iyi. İyi konuşuyorum onlarla. Onlar dinliyorlar.
Sessiz sedasız da, hiçbir şey yapmıyorlar. İtiraz bile etmiyorlar.
Gece
neyse gündüz de aynı. Hepsi Suskun, Sakin, sessiz. Ölüler mezarda işte böyle. Susmuş
insanlar. Dışarıdaki görüntüden ve gürültüden burada eser yok.
İnsanlar
sağlıklı bir ortamda olmak istiyorlarsa, gelsinler buraya, itiraz yok, şikayet
eden yok. Yerin altında olmalarına, yerleri dar olmalarına rağmen şikayet
etmiyorlar. Niye ışığımız yok, Niye zam geldi, niye yerimiz dar demiyorlar.
Benim
babam da bunlar arasında.
Hayatta
iken her şeyden şikayet ederdi.
Borçlardan,
alınacaklardan, ödemelerden bi-zar idi.
Hiç
sıkıntısı bitmedi.
Ancak
bu sıkıntılardan hiç bir şu anda yok.
Veya
bize göre, bizim tarafımızdan baktığımız pencereden bunlar görülmektedir.
Bazen
bazı sesler işitiyorum. Bazen derinlerden sesler geliyor. İmdat sesleri gibi,
çığlığa benzer sesler veya bazen buna benzer. Tamamen keşfedemediğim,
çıkartamadığım sesler.
Tefrik
edemediğim bazı sesler çok uzaktan öylece geliyor. Ama genelde uykuyu kaçıracak
cinsten değil gibi.
Deliler
de buraya gelmeli, veliler de buraya gelmeli.
Burası
ibret yurdu. İbretler Yurdu…
Aslında
herkesin geleceği Son Durak burası…
Dünyadaki
o kadar farklılıkların hiç biri burada yok.
Hepsinin
yeri de makamı da aynıdır.
Gözü
dünya ile doymayanların burada bir avuç toprakla dolmaktadır.
Dünyaya
geldiği gibi gitmektedirler.
“Ana
rahminden geldik pazara.
Bir kefen aldık
döndük mezara”
“Çeşmi ibretle
bakın dünya misafirhanedir.
Bir mukim adem
bulunmaz ne acep kaşanedir.
Bir kefendir
akıbet sermaye-i şah u geda.
Pes buna mağrur
olan mecnun değil de ya nedir?”
“Mevti
veren Odur. Yani, hayat vazifesinden terhis eder, fâni dünyadan yerini tebdil
eder, külfet-i hizmetten âzâd eder. Yani, hayat-ı fâniyeden, seni hayat-ı
bâkiyeye alır.
İşte şu kelime, şöylece fâni cin ve inse bağırır, der ki:
Sizlere müjde! Mevt idam değil, hiçlik değil, fenâ değil, inkıraz değil, sönmek
değil, firak-ı ebedî değil, adem değil, tesadüf değil, fâilsiz bir in’idam
değil. Belki, bir Fâil-i Hakîm-i Rahîm tarafından bir terhistir, bir tebdil-i
mekândır. Saadet-i ebediye tarafına, vatan-ı aslîlerine bir sevkiyattır. Yüzde
doksan dokuz ahbabın mecmaı olan âlem-i berzaha bir visal kapısıdır.” (Mektubat
20. Mektup sh. 220)
Hoca
yarın ödevlere bakacaktı, yarın Arapça, Matematik dersi vardı.
Kurtulduuukk.
Eziyetten
mi? Bir sıkıntı mı vardı?
Eğitim
sitresli mi oluyor?
Allah’ım
noolur karı kesme, haftalık gönder!!!
Milli
eğitimdeki Eğitimin ne durumda olduğunu daha iyi anlayabilmek için şuna bakmak
lazım.
Gerek
kar gibi bir sebepten dolayı okullar tatil edildiğinde başta öğrenciler olmak
üzere öğretmenler büyük Sevinç içerisine giriyorlar. Girmenin sevincini,
coşkusunu adeta haykırarak yaşıyorlar.
Üzülen
var mı?
İnsan
öğrenmemekten dolayı sevinir mı?
Hele
hele bir de geçmiş zamanlarda, o imkansızlıklar içerisinde ilim için seyahat
edenleri düşündükçe mukayeseye bile girmemektedir.
Yoksa
çok üst perdeden mi konuşuyorum acaba?
Bundan
sonra okul yok, ders verende alanda internet, 5G ve 6G üzerinden takip edilecek
ve internet üzerinden hologram yoluyla ve de telekonferans yöntemiyle sınavlar
olacak!
Nasıl
olur?
Benden
size büyük tatil.
Şimdiden
iyi tatiller.
Diğer
taraftan eğitim biter bitmez Hatta bitmeden öncesinde bile hatta ilk
haftalarında dahi kendilerine bedava kitap verilen öğrenciler, büyük bir emek
neticesinde yazılan eserler, O kitaplar bir bakıyorsunuz atılmış ya da geri
dönüşüme gönderilmiş. okulun bittiğinde de kütüphanelerde görmemekteyiz. Tam
tersine ortalıklarda, geri dönüşüm kutularında, kitaplar ambarlarda görülmekte,
kaynak eser olarak maalesef saklanmamaktadır.
O
halde bu eğitimin nasıl bir eğitim olduğu, Ruha uygun bir eğitim olup
olmadığını düşünmek, Ona göre hareket etmek gerekir.
Eğitim
sorgulanmalı.. İstekli hale getirilmeli.. Eziyet ve sıkıntılı hallerden
kurtulmalıdır.
Zorunlu
eğitim sorunlu eğitim olmaktan kurtarılmalıdır.
Eğitim
toplumun ruhuna, inancına, tarihine, geleceğine, akıl ve kalbine, dünya ve
ahiretine uygun ve uyumlu olmalıdır.
Kısaca,
akıl fen ilimleriyle, kalb de din ilimleriyle aydınlatılmalıdır.
Artık
çalışamaz bir hale gelmiş olmasından dolayı veya bazen aklında olmasında da
veya bazen aklın solmasında da ters durumlar olabilir. Bazı şeyleri almayabilir,
aldığı şeyleri unutabilir Öğrenenler, bilinenler gizlenebilir. Bunun için bazen
aklı rahatlatmak lazım
Mesela
uyku beynin, aklın, şuurun, idrakin resetlenmesi adeta çalışmaz bir haldeki bir
bilgisayarın otomatikman kendisini güncellemesi, kendisini temizlemesi, arındırması,
temizlemesi gibi, diğer bir yandan kopyalarken diğer taraftan da temizlemeye
çalışması gibidir.
Akıl
zaten kelime anlamı itibariyle takmak, takılmak, akla bir şeyin takılması, askı
gibi manaya gelir. Onun için Askıya çok şeyleri asıp, her şeyi askıya asarsanız
artık askıda bazen yer kalmayabilir Hatta asılan şeylerin ağır gelmesinden
dolayı bazen akılda devre dışı olabilir.
Onun
için her şeyi akla takmamak, aklı her şeye de takmamaktır. Ne başka şeyi akla
takacaksın, ne de aklı başka bir şeye takmamaktır. Bu aynı zamanda aklın
yanması manası manasına da gelir.
Onun
için aklın sigortasını attırmamak lazımdır. Her şey olan akıl aynı zamanda müsbet
manaya da yönelir, menfi manaya da yönelir. Akıl aynı zamanda hırsızdır yani
kesicidir, yıkıcıdır, yakıcıdır. Diğer taraftan da yapıcıdır, olumludur,
olumsuz olsun, ölümsüz olsun, enlı olsun ensiz olsun, ünlü olsun ünsüz olsun,
birçok şeyi akıl kullanıldığı cihetiyle göstermiş olur.
En
mükemmel akıl Kur’an’ın da ifade etmiş olduğu aklı-selimdir. Salim bir akıl,
selametli bir akıl, korunmuş, arınmış, güncellenmiş, Rabbisi ile irtibatlı,
bağlantılı olan bir akıldır.
Akıl
kalp odaklıdır ve aynı zamanda kalp bağlantılıdır. Akıl akıldan beslenir. Külli
Akıl kaynak mevkiindeki olan ilahi akıldır. İnsan ise onu aklı ile tanımak için
kendisine verilen iyi akıl vasıtasıyla o Külli akla ulaşmayı hedeflemektedir. Yani
Kürlü Akıldan beslenen akıl gerçek bir akıldır.
Aynen
nasıl ki ruh bazen sıkılır, sıkıldığı gibi akıl da bazen daralır. Onun için
aklın alanını geniş tutmalıdır. Külli Akıl sahibi ve aklın yaratıcısı olan
gerçek Akıl sahibi, her şey elinde bulunan Rabb’i ile irtibatlı olmalıdır.
Tabiri caizse kendi fişini o ilahi, külli akıl prizine takmalıdır.
Evet
aklın akıl hocası kalptir, onun editörü ise vicdandır, ayakçısı ve ayaktakımı
ise nefistir, aklın Efendisi ise ruhtur, onun taşıyıcısı bedendir, onun
besleyicisi ise duygular olmuş olmaktadır.
Akıl
duygular yoluyla sürekli beslenmektedir, kuvvetlenmektedir, güçlenmektedir,
gerçek kimliğine bir derece ulaşmalıdır.
Akıl
soyut manası ile mükemmel değildir. Her şey akıl değildir, akıl da her şey
değildir. Bazen akıl tutulması olur artık düşünemez insan, anlayamaz, artık
kavrayamaz, akıl almaz olur. Çünkü artık tabiri caizse yerde kalmamıştır. Bazı
şeylerin boşaltılması gerekir.
Bazen
insan bir şeyin akıl dışı olduğunu, aklının dışında bir şey olduğunu ifade
edebilir. Tabi o aklında elbette akıl olması lazım.. Eğer o akıl akıl ise o
zaman o şeyin dışımı içimi olduğu daha iyi anlaşılmış olur. Ancak en mükemmel
akıl, meşveret halinde birçok aklın birleşmiş olduğu akıldır. Bir akıl başlı
başına soyut olarak da ne kadar mükemmel olursa olsun, birkaç aklın bir araya
gelmiş olduğu o akıldan ileride olsa, o birleşik akıl meşveret ve şura
neticesinde ortaya çıkan akıl ve aklın kararları elbette daha mükemmel olanıdır.
Bazen
akıl taşıyamayabilir, ağırlığından dolayı taşıdığı şeyin altında bazen insan
kalabilir. Ondan dolayı sigorta atma durumu da vardır.
Aklın
örtülmesi ise artık aklın bir derece perdelenmesi ki buna mecnun da diyebiliriz.
Mecnun cinnet geçirmiş ve aklın üzeri perdeli demektir. Hatta Bazen olur ki bu
aklın perdelenmesi ve örtülmesinden dolayı yapılan işlerde bile insan mazur
olabilir. Durumuna göre hiddet anındaki akıl esir olduğu gibi, akıl birçokları
da esareti altına alabilir. Onun için aklın esareti, esir olması bir başkasının
aklı çerçevesinde hareket etmesi demektir, kendi aklının devre dışı olması
anlamına gelir.
En
kötü akıl işgal edilmiş, aklı başkaları tarafından meşgul edilmiş, ele
geçirilmiş, kumandası başkasında olan akıldır.
İşgal
edilmiş olan ve zapt edilmiş olan bir akıldır.
Bazen
akıl titrer. Akıl titremesi dediğimiz tahammül edememesinden ve şaşkınlıktan
dolayı akıl titremesi de gerçekleşebilir.
Bazen
öyle olur ki akıl durgundur. Aynen Suyun durumu gibi..
Denizin
bazen dalgasız hali gibi ki insan içine kapanır, aklın durgunluğundan dolayı
adeta diğer duygularda monoton bir hal almış olur, hareketsiz hale girmiş olur.
En
kötü akıl aynı zamanda bitmiş olan akıldır.
Hiçbir
kullanacak bir malzemesi olmayan akıl, Müflis olan akıl, en kötü akıldır.
Aklın
üstünde akıl da vardır. Her akıl Üstün değildir. Her aklın üzerinde üstün bir
akıl da vardır. İşte bu bir meşveret olabilir, bu onun üstünde dinlerin getirmiş
olduğu kurallar olabilir. Elbette ki onun en üstünde de ilahi akıl, ilahi irade
olmuş olur.
Gerçek
akıl hedefe varan akıl, istikametini koruyan akıldır.
Aklın
anladığı akıl: Alman birliğini kuran Otto von Bismark “Devlet
adamları içinde akılların yüzde doksanı Abdülhamid’de yüzde beşi bende diğer
yüzde beşi de öbür devlet adamlarında”
Kıssadan
hisse.
-Eğer
insanları ikna edemiyorsan kafalarını karıştır. Harry Truman.
Aptalların
cenneti akıllılar için cehennemdir. Thomas
Fuller.
İsterseniz yanlış düşünün, ama her durumda kendi kafanızla düşünün. Doris Lessing. Mehmet ÖZÇELİK
1980
yıllarında Hürriyet gazetesinde gördüğüm bir haber, beni tedirgin etmiş,
dikkatimi çekmişti.
Haberde;”
Ruslar labaratuvarda virüs üretiyorlar.”
Uzun
yıllar gazeteden o haberi kesip saklamıştım.
Depremi
tetikleyerek depremlerle devletleri yok etmek gibi, yeni bir biyolojik savaş mı
başlatılmaktadır?
Bu
savaş yaygınlaştırılıp tüm dünyanın karşılıklı savaşları haline döner mi?
Bizde
olduğu gibi dünyanın elebaşları beyanatlarında şöyle diyorlardı; Dünyanın bu
kadar insanı taşıyamayacağı yönünde idi.
Virüs,
gıda, ilaç ve sularla dünya nüfusu bir milyar oranında azaltılmaya mı
gidilmektedir?
Artık
savaşların tarz ve yöntemleri değişmişti.
Aslında
bu günahlarında yönteminin ve yönünün değiştiğini göstermektedir.
Günahlar
sanal aleme taşınmıştır.
Sevaplar
da…
Öldürmek
ve çökertmek daha da ucuzlamış ve ucuza mal edilmişti.
Tıpkı
her şeyinizin saklı olduğu bilgisayarınızın bir anda çöküp, her şeyin yok
olması veya bankadaki hesapların bir anda boşaltılması veya devlet birimlerine
yapılan sanal saldırı ve hacker ile tüm bilgilerin ortaya dökülmesi veya askeri
gizli bilgilerle beraber elektronik harp araçlarının çalışmaz hale
getirilmesine kadar her şey, virüs ve günahlar sanal ortama taşınarak alanı
genişletilmiş oldu.
Bu
durum sizi ümitsizliğe sevk etmesin.
Artık
sadaka-i cariyeden tüm nur ve nurani hizmetlerde sanal ortama taşınmış oldu.
Dinin
hizmet alanı da sanal alemde yerini almış oldu.
Ulaşılamayan
çok noktalara çok da rahat ulaşılması mümkün oldu.
Unutulmamalıdır
ki Şeytan da tüm avaneleriyle ve mensuplarıyla sanal alemdedir.
-Son
senelerde gündeme gelen domuz gribinden kuş gribine, şimdi ise milyonları
tehdit eden korona virisü salgını Çin-de çıkmasına rağmen tüm dünyayı tehdit
etmektedir.
Çıkış
nedeninin bir hayvan pazarında yılan veya yarasa çorbası gibi bir çok hayvanın
tüketilmesinden kaynaklandığı ifade edilmektedir.
Ekolojik
denge insanlık tarafından bozulmaktadır.
Bediüzzamanın
ifadesiyle; “Nev-i beşer bütün bütün aklını kaybetmezse ve maddî ve mânevî
bir kıyamet başlarında kopmazsa…”[1]
-“Eğer beşer çabuk aklını başına alıp adalet-i İlâhiye namına
ve hakaik-i İslâmiye dairesinde mahkemeler açmazsa, maddî ve mânevî
kıyametler başlarına kopacak, anarşilere, Ye’cüc ve Me’cüclere teslim-i silâh edecekler…”[2]
Yani
Hz. Âdemin ve dolayısıyla insanoğlunun cennetten çıkarılmasına sebep olan ağaca
diğer bir ifadeyle harama yaklaşması gibi, insanlık yine kendi eliyle; ya bir
ağaç kesme ve Avustralya’daki yangınlar, orman yangınları veya bunu bahane edip
on binlerce develerin suları tüketmesi düşüncesiyle öldürülmesi veya rast gele
ekolojik dengeyi bozacak hayvanların tüketilmesi dengeyi bozmakta, hastalıklar
ve mikropları ve virüsleri engelleyen hayvanların devre dışı olmasıyla meydan
virüslere terk edilmektedir.
Tüm
dünyada oluşan depremler, tsunamiler, sel ve fırtınalar bu tehdidin
habercileridir.
Büyük
kıyametin provalarıdır.
Irak,
Suriye gibi ülkelerde milyonlarca insanın öldürülüp ve milyonlarcasının
sürülmesi belaların celbine bir değil bir çok yönüyle hızlandırıcı sebeplerdir.
Yahudilerin
ve pentagon destekli bir kısım Hristiyanların içerisindeki Evangelist tarikatın
ortadoğuyu kana bulayıp Armageddon diğer adıyla tanrıyı kıyamete
zorlamak amacıyla her türlü entrikayı çevirmesi insanlığı tehlikeli bir yola
sürüklemektedir.
Şerler hayırların
celbine ve doğuşuna sebep olacaktır.
Kararan gecelerin
sabahları yakındır.
Dünya fecre doğru
doğuştadır.
Dünyanın şer babası Abd
yıkılarak tıpkı orta doğudaki İslami devletlerin başına getirilip, demode
olanların götürülerek, yerine yenilerinin getirilmesi ve kan değişimi gibi, Abd-yi
yıkacak olanlar yine içinden olup, yeni bir kan değişimine gidecektir.
-“Elbette nev-i beşer bütün bütün aklını kaybetmezse ve maddî ve
mânevî bir kıyamet başlarında kopmazsa, İsveç, Norveç, Finlandiya ve
İngiltere’nin Kur’ân’ın kabulüne çalışan meşhur hatipleri ve din-i hakkı arayan Amerika’nın
çok ehemmiyetli dinî cemiyeti gibi, rû-yi zeminin kıt’aları ve hükûmetleri, Kur’ân-ı
Mu’cizü’l-Beyânı arayacaklar ve hakikatlerini anladıktan sonra bütün ruh u canlarıyla sarılacaklar. Çünkü, bu hakikat noktasında kat’iyen Kur’ân’ın misli yoktur ve olamaz ve hiçbirşey bu mu’cize-i ekberin yerini tutamaz.”
Peygamber Efendimiz
Ahirzaman peygamberidir. Yani insanlığın ömrünün son zamanında gelmiş olup,
kendisinden sonra bir dönem de olmayacaktır.
Aradan da 1400 küsur
sene geçmiştir.
Bizler Ahirzamanın
ahirinde bulunmaktayız.
İnsanlık tarihi
boyunca tüm günah ve menfilikler bu asrın havuzunda toplanıp bir araya geldiği
gibi, tüm helal ve olumluluklar ve olumlu şeylerde bu asırda bir araya
gelmektedir.
Bir günahtan dolayı
helak edilen peygamberlerin ümmetlerinin tümünün yaptıkları günahlar toptan bu
asırda birden işlenmektedir.
-“Mûsâ tayin
ettiğimiz vakit ve yerde bulunmak üzere kavminden yetmiş adam seçti. Onları o
müthiş deprem yakalayınca Mûsâ dedi ki: “Ey rabbim! Dileseydin onları ve
beni daha önce helâk ederdin. İçimizdeki beyinsizlerin işledikleri yüzünden
bizi helâk edecek misin? Bu iş, senin imtihanından başka bir şey değildir;
onunla dilediğini saptırır, dilediğini de doğru yola iletirsin. Sen bizim
velîmizsin. Artık bizi bağışla ve bize acı! Sen bağışlayanların en iyisisin.”[3]
Başta
insan olmak üzere varlıkların düzenli bir şekilde bu dünya hayatına gelip
hayatlarını sürdürmeleri, idame etmeleri, arkasından Nizam ve intizam ve düzen
içerisinde gidiş gelişlerin devam etmiş olması; Elbette ki tamamen tesadüften
uzak, bilinçli, projeli, hesaplı, külli bir projenin, külli bir hesabın
neticesidir.
Yine
insanların Uçsuz bucaksız Kainat içerisinde, dünya hayatında rahat ve güvenliği,
emniyet içerisinde dayanaklı bir şekilde hayatlarını devam ettirmeleri,
korkudan uzak bir hayat içerisinde hayatlarını sürdürmüş olmaları da, aynı
şekilde bir yaratıcının, bu alemdeki dengenin, düzenin, bir plan ve projenin,
Güven içerisindeki bir dayanağın olduğunu Elbette göstermektedir.
O
da tamamen Allah’ın varlığına dayanan bir dayanak, bir güç, bir enerji, bir
imanın neticesi ve tezahürüdür.
İnsan
kendi bir tek boğazını idare etmekten aciz kalırken, Bir de kendisi ile beraber
eşinin ve 3 tane çocuğunun ve Toplam 5 kişinin idamesi için bir gün boyunca
çalışmakta, sürekli koşturmakta, gece gündüz birçok sıkıntıları göstermektedir.
Sırf bir Boğazı ve Toplam 5 Boğazı idare etmek için…
Bir
de kainat ve dünya çapında ve şu andaki yedi buçuk milyar insan çapında olayı
düşününüz…
Bir
eve gireni değil, bir memlekete, bir devlete giren ve bir dünyadaki yedi buçuk
milyar insanın sofrasına geleni düşününüz. Bir de Buna ek olaraktan karada,
denizde, havada ve Buna ek olarak da mikroskobik sayısız canlıların, cinlerin,
Ruhanilerin, meleklerin; bütün Bu varlıkların yaşayışlarını, doğuşlarını
düşündüğünüz zaman nasıl külli bir Sofranın olduğunu, ona göre bu sofrayı dolduranın,
doyuranın, bulunduranın, meydana getirenin ne kadar Kudret sahibi bir zat
olduğu çok daha açık ve net olarak anlaşılacaktır.
O
halde bütün bu varlıkları bir anda, bütün kainatı büyük bir sofra yaparaktan o
varlıkların hayatını idame eden bir yaratıcıya karşı; bu insanları ve ölen
varlıkları nasıl diriltecek denilebilir mi? Onları nasıl rızıklandıracak
denilebilir mi?
Onları
sürekli olarak nasıl rızıklandırıyorsa, Aynen öyle de diriltecektir. O da
Allah’tır.
İnsan
herhangi bir deprem sebebiyle bir müteahhidin yapmış olduğu binaya güvenle girmiyor. Güvenli
oturmuyor. Hayatını idame etmiyor.
Ancak
bu kadar hızlı dönen ve milyarlarca senedir dönmesi devam ettirilen ve boşlukta
yüzen bu dünyamızda; Bizler sarsılmadan ve güvenle bu dünya gemisinde seyahat etmekteyiz.
Kâinat
Okyanusunda yüzen bu dünya gibisin de çok rahatlıkla yolculuk yapmaktayız.
Hiçbir korku hissetmemekteyiz. Bu bir güvendir. Bu da bize Yaratanın vermiş
olduğu Güvenin bir ifadesidir.
*****************
Bediüzzaman hayata
farklı bir bakış açısı getiriyor. O da şu an Ebedi hayatı kazanmak veya
kaybetmek meselesidir.
Şimdiye kadar çok
önemli çapta bir derecede olmayan, ebedi hayatını kazanmaya gayret ve çabası Bediüzzaman
tarafından 1. Dereceye alınarak en önemli bir mesele olan insanın ebedi
hayatını kazanması veya kaybetmesi meselesidir.
-“Herkesin, iman mukàbilinde, bu zemin yüzü kadar bağlar ve kasırlarla müzeyyen ve bâki ve daimî bir tarla ve mülkü kazanmak veya kaybetmek dâvâsı
başına açılmış. Eğer iman vesikasını sağlam elde etmezse kaybedecek. Ve bu asırda, maddiyyunluk tâunuyla
çoklar o dâvâsını kaybediyor. Hattâ bir ehl-i keşif ve tahkik, bir yerde kırk vefiyattan yalnız birkaç tanesi kazandığını sekeratta müşahede etmiş; ötekiler kaybetmişler. Acaba bu kaybettiği
dâvânın yerini, bütün dünya saltanatı o adama verilse doldurabilir mi?”(Şualar.270.)
-“”Âhirette
seni kurtaracak bir eserin olmadığı takdirde, fâni dünyada bıraktığın eserlere
de kıymet verme!..”
-Risale-i
Nurlar birer can simidi gibi insanı düşmekten, boğulmaktan, yıkılmaktan,
çökmekten kurtarıyor. Her türlü zorluk Karşısında Oradaki bir iman hakikat
insanı ayakta tutuyor.
Yuvarlanmayı
engelleyen kuvvetli bir Halat gibi.
Zeminden
zirveye çıkmayı sağlayan Bir asansör gibi, Risalelerin hakikatı karanlık
dünyamızı aydınlatan birer Işık, birer Nur, birer fenerdir.
-“Ve bilhassa
zîhayattan insanın mahlûkiyeti arkasında gayet âşikâr bir tarzda o mânevî
teşahhus, o kudsî taayyün, sırr-ı tevhidle, imanla müşahede olunur. Çünkü o
teşahhus-u ehadiyetin esasları olan ilim ve kudret ve hayat ve sem’ ve basar
gibi mânâların hem numuneleri insanda var; o numunelerle onlara işaret eder.
Çünkü, meselâ, gözü veren Zat, hem gözü görür, hem ince bir mânâ olan gözün
gördüğünü görür, sonra verir. Evet, senin gözüne bir gözlük yapan gözlükçü
usta, göze gözlüğün yakıştığını görür, sonra yapar. Hem kulağı veren Zat,
elbette o kulağın işittiklerini işitir, sonra yapar, verir. Sair sıfatlar buna
kıyas edilsin.
Hem esmânın nakışları ve cilveleri insanda var; onlarla o kudsî mânâlara
şehadet eder.
Hem insan zaafıyla ve acziyle ve fakrıyla ve cehliyle diğer bir tarzda
aynadarlık edip, yine zaafına, fakrına merhamet eden ve medet veren Zâtın
kudretine, ilmine, iradesine ve hâkezâ, sair evsafına şehadet eder.
İşte, daire-i kesretin müntehâsında ve en dağınık cüz’iyâtında, sırr-ı vahdetle
bin bir esmâ-i İlâhiye, zîhayat denilen küçücük mektuplarda temerküz edip açık
okunduğundan, o Sâni-i Hakîm, zîhayat nüshalarını çok teksir ediyor. Ve bilhassa
zîhayatlardan küçüklerin taifelerini pek çok tarzda nüshalarını teksir eder ve
her tarafa neşreder.” (Bediüzzaman. Şualar.15.)
6. O gün insanlar amellerinin
kendilerine gösterilmesi için bölük bölük kabirlerinden çıkacaklardır.
7. Artık kim zerre ağırlığınca bir
hayır işlerse, onun mükâfatını görecektir.
8. Kim de zerre ağırlığınca bir kötülük
işlerse, onun cezasını görecektir.”
–“Derken o şiddetli deprem onları
yakalayıverdi de yurtlarında diz üstü donakaldılar.”[1]
-“Musa tayin ettiğimiz vakitte
kavminden yetmiş adam seçti. Onları o müthiş deprem yakalayınca
Musa dedi ki: «Ey Rabbim! Dileseydin onları da beni de daha önce helak ederdin.
İçimizden birtakım beyinsizlerin işlediği (günah) yüzünden hepimizi helak
edecek misin? Bu iş, senin imtihanından başka bir şey değildir. Onunla
dilediğini saptırırsın, dilediğini de doğru yola iletirsin. Sen bizim
sahibimizsin, bizi bağışla ve bize acı! Sen bağışlayanların en iyisisin! “[2]
-“Ey insanlar! Rabbinizden korkun!
Çünkü kıyamet vaktinin depremi müthiş bir şeydir!
O (saate) ulaştığınız Gün, emziren
her kadın emzirdiği çocuğu unutur gider; her gebe kadın [vaktinden önce] yükünü
bırakır; ve insanlar sarhoş olmadıkları halde sana sarhoşlarmış gibi gözükürler;
ama yine de, Allah’ın azabı[nı gördükleri zaman duyacakları dehşet çok
daha] zorlu olacaktır.”[3]
-“[Ama,] sizden önce gelip geçenler gibi sıkıntı çekmeden cennete girebileceğinizi mi sanıyorsunuz? Onların başına öyle ezici sıkıntılar ve kımıldatmaz darlıklar geldi ki ve öylesine sarsıldılar ki (zelzeleye uğradılar ki) müminlerle birlikte Elçi de “Allah’ın yardımı ne zaman gelecek?” diye feryad ediyordu. Gözünüzü açın, Allah’ın yardımı [daima] yakındır!”[4]
Bediüzzaman Hazretleri Sözler adlı
eserinin 14. Sözün Zeylinde Depremin çok
hikmetli ve ibretli noktalarını nazara verir. Özetle:
-Küre-i arz, hareket ve zelzelesinde vahiy ve ilhama mazhar olarak emir tahtında depreniyor. Bazan da titriyor.
-Depremin maddi zararından çok sebep
olduğu korku ve dehşetin sebebi, günahlar ve özellikle Ramazan’da teravih
vaktinde çekinmeksizin yapılan isyanlardır.
-Umumî musibet, ekseriyetin hatasından ileri gelmesi cihetiyle, ekser nâsın o zalim eşhâsın harekâtına fiilen veya iltizamen veya iltihaken taraftar olmasıyla mânen iştirak eder, musibet-i âmmeye sebebiyet verir.
-“Bir belâ, bir musibetten çekininiz
ki, geldiği vakit yalnız zalimlere mahsus kalmayıp masumları da yakar.”[5]
-Madem mazlum zalim ile beraber musibete düşmek hikmet-i İlâhiyece lâzım
geliyor. Acaba o biçare mazlumların rahmet ve adaletten hisseleri nedir?
Bu suale karşı, cevaben denildi ki: O musibetteki gazap ve hiddet içinde, onlara bir rahmet cilvesi var. Çünkü o masumların fâni malları, onların hakkında sadaka olup bâki bir mal hükmüne geçtiği gibi, fâni hayatları dahi
bir bâki hayatı kazandıracak
derecede bir nevi şehadet hükmünde
olarak, nisbeten az ve muvakkat bir meşakkat ve azaptan büyük ve daimî bir kazancı kazandıran bu zelzele,
onlar hakkında ayn-ı gazap içinde bir rahmettir.
-Kadîr-i Zülcelâlin musahhar bir memuru,
belki bir gemisi, bir tayyaresi olan küre-i arzın içinde bulunan ve hikmet ve
irade ile iddihar edilen bir bombayı, “Ehl-i gaflet ve tuğyanı uyandırmak için
ateşlendir” diye olan emr-i Rabbânîyi unutmak ve tabiata sapmak, hamâkatin en eşneidir.
-Bu hadise hem şiddetli kışta, hem
karanlıklı gecede, hem dehşetli soğukta, hem Ramazan’ın hürmetini tutmayan bu
memlekete mahsus olması, hem tahribatından intibaha gelmediklerinden, hafifçe gafilleri uyandırmak için o zelzelenin devam etmesi gibi çok emarelerin delâletiyle, bu hadise ehl-i imanı hedef edip, onlara bakıp, namaza ve niyaza uyandırmak için sarsıyor ve kendisi de titriyor.
-O gibi yerlerde kuvvetli ve
hakikatli iman muhafızları ve İslâmiyet hâmileri az veya tam mağlûp olmak fırsatıyla, ehl-i zındıkanın orada tesirli bir merkez-i faaliyet tesisleri cihetiyle, en evvel oraları tokatladı
ihtimali var. Lâ ya’lemu’l-ğaybe illâllah.
-Tesla 1978 yılında 5 şiddetinde
deprem oluşturdu.
Ordumuzda Haarp dairesi ve birimi
var.
Rus müteahhit 2500 metre derinlikteki
sesi kaydetti ve buna Hell yani cehennem adıyla internette ulaşabilirsiniz.
Bu konuda yazılmış bir çok eser vardır.
– Amerikan Ulusal Deprem Enformasyon Merkezi tarafından yapılan
ölçümlere göre;1556 yılı ile 1975 yılı arasındaki 400 yıllık dönemde meydana gelen
deprem sayısı: 110 iken (5.0’dan büyük) 1980 yılı ile 2003 yılı arasındaki 23
yıllık dönemde meydana gelen deprem sayısı 1685 olmuştur. (6.5’dan büyük) Bir
başka deyişle, 400 yılda kayıtlara geçen deprem sayısı 110 iken,Hz. Mehdi’nin
çıkış alametlerine işaret eden 23 yıllık dönemde 1685 deprem yaşanmıştır.[6]
Teemmel… Düşün…
Allah her türlü bela ve musibetten muhafaza eylesin.Depremde ölenlere Allah-tan rahmet, yaralılara da acil şifalar dilerim.
Amerika’nın
bu kadar güçlü faaliyet göstermesinin önemli faktörlerinden en birincisi şudur
ki; Fransa’nın, İngiltere’nin, Almanya’nın, İsrail’in vesair…
Özetle
tüm haçlı zihniyet ve ordularının ve bu devletlerin kurmuş oldukları
tezgahlarını elde etmiş oldukları ajanlarını, planlarını, projelerini
kendisinin ele geçirip devreye koymasıdır.
Aslında
Amerika’nın önde devreye koyduğu tüm plan ve projeler; bir İngiltere, Fransa,
bir İtalya’ya ve bir İsrail projesidir.
ABD
ve Haçlı ordularının 15 Temmuz kuyruk acısı var.
Çok
acıtıyor.
Acısını
bizden çıkarıyor.
Durmayacak.
Dış
destekli içten vurmaya, kollarımızı kullarıyla kırmaktan geri kalmayacak.
-İçteki
şer müttefikleri yetersiz kalınca, 15 Temmuz sonuçsuz olunca, Deaş projesi fos
çıkınca, Pkk başarısız olunca, Bae-nin parası işe yaramayınca, Suriye ve Libya
yükü çökertmeyince, bütün münferid oyunlarla netice alınamayınca; iç ve dıştaki
tüm Kirliler ve şerliler bir araya geldi.
İçten
ve dıştan yapılacaklarla, son olarak
yeni bir 17/25 Aralık ayak oyunları oynanıp çıkarmaya çalışmakla da bir
sonuç alınamazsa, birileri üzerimize saldırtılarak savaşa kadar götürülecek.
İnşaallah
bu da İttihad-ı İslamı tetiklemeye vesile olacaktır.
-CIA
ajanı Enver Altaylı iddianamesinde, 15 Temmuz öncesi ve sonrasına ilişkin çok
önemli detaylar var. Altaylı FETÖ ile birlikte Türk siyasetini dizayn planları
hazırlamış. Plana göre; 15 Temmuz sonrası milli bütünleşmeyi kırmak için
muhalefet tek çatı altında birleştirilecek, bu ortamı hazırlamak için de
ekonomik kriz eşliğinde sokak hareketleri başlatılacaktı. Plan, bugünkü birçok
siyasi pozisyonla tam olarak örtüşüyor.[1]
–FETÖ davasında
tutuklanan FETÖ’cü eski MİT mensubu Enver Altaylı‘nın,
CHP Genel
Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu‘nun başdanışmanı Rasim Bölücek ile
telefon trafiği yürüttüğü ortaya çıktı. Habere göre, Enver Altaylı ile Rasim
Bölücek iki ayrı telefon hattından 1159 görüşme yaptı.
Ankara
Cumhuriyet Başsavcılığı, 15 Temmuz’a yönelik “kontrollü darbe”
iddiasıyla rapor hazırlayan ve FETÖ davasında
tutuklanan eski MİT mensubu Enver Altaylı ve
damadının da arasında bulunduğu 4 kişi hakkında dava açtı.”[2]