Bizi korkutup tedirgin eden olay, sizin bir şey yapıp yapmamanız değildir.
Allah korusun, sizin yerinize gelecek olanların yıkımının vahametidir.
En masum hareketle hiçbir şey yapmamaları ve güvensizliktir.
Sizlerin bu milleti mağdur etmeme konusundaki samimiyet ve gayretiniz, bu millete güven veriyor.
Ancak yıllardır bu gayretle beraber ihmal edilen veya gereği gibi, yeterli olmayan işler de var.
Mesela yıllardır Milli Eğitim de gördüğüm hep şu olmuştur;
Her gelen eğitimin kaportasını değiştiriyor, cila vurup parlatıyor ancak doğru dürüst motora el atan olmadı.
Herhalde motorun elinde kalacağından ve saldırılara uğrayacağından korkuyor olsa gerek.
Motoru rektifiye eden yok.
Şimdiye kadar gayet yerinde ve ileriye dönük yatırımlar yaptınız.
Nankörlük edenin burnu sürünsün.
Muhalefet; hazine dolu ya! diyerek, belli ki hazine bir senede boşaltılıp, İmf’ye tekrar borçlanılacak, İstanbul belediyesi gibi.
Artık insana ve vatandaşa direk olarak yatırım yapma zamanı geldi.
Elden gitmeden vatandaşın büyümesini öncelikli olarak ele alın.
Bu vesile ile toplumu karıştıranların eli ve ağzı bağlanmış olur.
Memleketi soğan ve patatese değiştiren ve değiştirebileceklerinde olabildiğini hesaba katın.
İşi yavaşlatma gibi devleti kötüleme amaçlı işlerin olabileceğini sizler gelen şikayetlerle daha iyi bilmektesiniz.
Mesela; Şehir Hastanelerindeki randevu alma sıkıntısı gibi.
-”Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan hastanelerdeki randevu sorununa dair talimat.
Kurmaylar “Bazı hastanelerde de randevu geç veriliyor. Randevu, 10-15 gün sonrasına erteleniyor. Vatandaşlar sağlık hizmeti alma konusunda gecikiyor” dedi. “[1]
-İki aydır bende Kayseri Şehir Hastanesindeki Romotoloji bölümünde bu sıkıntıyı yaşamaktayım.
Acaba tüm Kayserililer Romotoloji bölümüne mi gidiyor?
Fırında bir amca devleti tenkit ederken, bir bak bakalım, Şehir hastanesine sıra alabiliyor musun, dedi. Telefonunu uzatarak bakmamı söyledi.
Birileri belli ki kasıtlı olarak işleri yavaşlatmaktadır. Yapılanları bu yolla ve ne gerek va gibi çeşitli kirli yollarla gölgelemeye çalışılmaktadır.
Türk Tabipler Birliğinin burada bir dahli var mı?
İşte haberler;” Uzman çavuşlar, Türk Tabipleri Birliği’nden “Türk” ifadesinin kaldırılmasını talep etti”[2]
-“Bahçeli’den Türk Tabipler Birliği’ne çok sert tepki: PKK’nın yanında olan bunlardır!”[3]
Evet Türkiye’nin en birinci meselesi hariçte değil, dahildedir.
Hariçteki düşmanla değil, dahildeki münafık yapılı veya ona kapılmış Müslüman görünümlüdedir.
Türkiye’nin meselesi kesinlikle şahıs ve parti meselesi değildir.
Türk milleti ile PKK’ya bürünmüş Ermeni, masonluğa dönüşmüş Yahudi, haçlıya dönüşmüş olan Hristiyan, münafığa dönüşmüş olan Müslüman görünümüyle mücadele meselesidir.
Kısaca Kabille Habil, Nemrutla İbrahim, Fir’avun’la Musa, Ebu Cehille Hz. Muhammed’in yani imanla küfrün mücadelesidir.
– Terörün hamisi açıkça Avrupa’dır.
“AP Türkiye Raportörü Amor: HDP kapatılırsa Türkiye’nin AB süreci biter.”[1]
-“PKK’yı besleyen ABD sınır ötesi operasyondan rahatsız oldu: Mevcut hatların korunmasından yanayız.”[2]
Abd teröre ve teröristlere desteğini gizlemiyor.
Rolünü çok açık ve net oynuyor.
İçten destekle ve kirli ortaklıklarla bunu sürdürebilmektedir.
Kirli ve gizli buluşmalar, Mit tırları meselesi gibi.[3]
Ne kadar hazin değil mi?
Altılı masanın ve gizli, aslında gayet açık yedinci teröre destek verip onu mecliste temsil eden ortaklarından medet umması tarih boyunca affedilmeyecek bir davranıştır.[4]
Memleketi yıkmak, parçalamak, karalamak ve karıştırmak da olsa ki zaten her şey onun için.
Kayseri Talas Belediye Başkanı okulumuza kariyer sohbeti münasebetiyle geldi ve Başkanlığa kadarki serüvenini anlattı.
Kaski Genel Müdürü iken bir su aboneliği için 18 yere müracaat etmek gerekiyordu.
Kaski’nin önünde taksiler bekler ve özellikle yurt dışından tatile gelenleri bekleyip, bir haftada olacak işleri hızlandırmak için çok yüklü para alırlardı.
Fazla görüldüğünde de sebep olarak yarısını içeri verdiklerini söylerlerdi.
Şimdi ise bunun tek bir yerde ve kolayca yapıldığını dile getirdi.
Aslında tüm belediyelerin ve de devlet kurumlarının hali bundan geri değildi.
Bir asırdır milletin enerjisi hep böyle tüketildi.
Dost, ahbap ve akraba bahanesiyle gereksiz eleman alındı ve ona bir masa verilerek işler zorlaştırıldı.
Bir işe 18 görevli.
Kısır zihniyetin kısırlaşmış ürünü.
Hala bu defolu ürünün kalıntıları bulunmaktadır.
Maalesef bu millet bir asırdır bu kısır zihniyetin mengenesi altında ezilip, yıllarını ve ömrünü kaybetti.
Bunların bir kısmı toprağın altında hesap verirken, bir kısmı da o yolda.
Efendimiz (s.a.s) buyurdu ki; “Diğer milletler, tıpkı sofraya yemek için üşüşen insanlar gibi sizin üzerinize üşüşecekler.” Bunun üzerine sahabiler şaşkınlıkla sorarlar: “Ya Rasûlullah, o gün sayımız çok mu az olacak?” Efendimiz (S.A.V.): “Hayır” der. “Bilakis, o gün sayınız çok olacak. Fakat siz bir akıntıyla sürüklenen çer-çöp gibi olacaksınız. Allah, düşmanlarınızın kalbinden sizin korkunuzu silecek, sizin kalbinize de “vehn” verecek.” Bunun üzerine sahabilerden biri sorar: “Vehn nedir ya Rasûlullah?” O da buyurdu ki: “Dünya sevgisi ve ölümü sevmemek, ondan nefret etmek.” (Ebû Davud)
**************
Dediler: “İttihada şedit bir muarızdın. Neden şimdi sükût ediyorsun?”
Dedim: “Düşmanların onlara şiddet-i hücumundan. Düşmanın hedef-i hücumu, onların hasenesi olan azim ve sebattır ve İslâmiyet düşmanına vasıta-i tesmim olmaktan feragatıdır.
“Bence yol ikidir: mizanın iki kefesi gibi. Birinin hiffeti, ötekinin sıkletine geçer. Ben tokadımı Antranik ile beraber Enver’e, Venizelos ile beraber Said Halim’e vurmam. Nazarımda vuran da sefildir.”
*************
1957 yılında Amerika’nın güneyine araştırma yapmak üzere üs kuran Nasa’yı birgün küçük bir kızılderili çocuk fark eder ve koşa koşa epeyce uzakta bulunan kamplarına gidip Büyükbabasına haber verir.
-Büyükbaba, beyaz adamlar gelmiş,aşağıdaki vadide gördüm. Çok kalabalıklar ve birşeyler yapıyorlar.
Yaşlı kızılderili homurdanmaya başlar, belli ki epeyce sinirlenmiştir.
-Onlarla konuştun mu?
-Hayır, beni görmediler. Ben büyük tepenin üzerinden onları izledim.
-O zaman yarın yanlarına git ve orada ne aradıklarını sor.
Küçük kızılderili ertesi sabah yola koyulur.Üsse varır ve beyaz adamlardan birinin yanına gidip;
-Burada ne yapıyorsunuz? diye sorar.
Beyaz adamlardan birkaçı küçük kızılderilinin başını okşarlarlar, ona gülümserler ve;
-Hani geceleri gökyüzünde parlayan birşey var ya, biz buradan onu seyrediyoruz.
-Ay’ımı? Peki ama neden?
Adamlar küçük çocuğun sorusunu yine gülümseyerek yanıtlarlar.
-İleride… çok yıllar sonra buradan oraya insanları götürebilmek ve orada yeni bir hayat kurabilmek için… Anladın mı?
Küçük kızılderili şaşkınlığını gizlemeye çalışarak “Anladım” der ve koşa koşa uzaklaşır.Öyle hızlı koşmuştur ki, kampa geldiğinde konuşamaz haldedir. Hemen büyükbabasının yanına gider ve kendisine söylenenleri bir bir anlatır. Yaşlı kızılderili torununun anlattıklarını dinledikten sonra iyice sinirlenir,bağırıp çağırmaya başlar.Ertesi sabah yine torununu yanına çağırır ,hayvan derisi üzerine kızgın bir çubukla ve kendi lisanınca yazdığı notu torununa uzatarak der ki;
-Bunu al, beyaz adamlara götür ve onlara de ki;” Bunu büyükbabam gönderdi… Oraya, yani Ay’a gittiğinizde bunu oradakilere verecekmişsiniz”
Küçük kızılderili kendisine söyleneni aynen yapar. Üs deki beyaz adamlardan birine notu verir, Büyükbabasının söylediklerini de iletir ve yine koşaradım uzaklaşır.
Üs çalışanları, belli bölümleri yakılmış deriparçasına bakıp bakıp saatlerce gülerler. Ancak aradan bir kaç gün geçtikten sonra, yaşlı kızılderilinin o notla, sözde ayda yaşayanlara nasıl bir mesaj iletmek istedigini merak etmeye başlarlar. Bu merak günden güne öylesine büyür ki,bir tercüman çağırmaya karar verirler.
Tercüman geldiğinde herkes bir araya toplanır ve merakla beklemeye başlarlar. Bu arada gülüşmeler ara ara devam etmektedir.
Tercüman deri parçasını eline alır , okur ve gözleri fal taşı misali açılmıştır . Herkes şaşkındır, gülüşmeler yerini iyiden iyiye meraka bırakmıştır.
Tercüman gözlerini kalabalığa çevirir ve der ki;
-Not aynen şöyle;
“Bu adamlara dikkat edin,elinizden topraklarınızı almaya geliyorlar!”
*************
Şimdiye kadar mezarda idik, çürüyorduk.
Şimdi bu ittihad-ı millet ve meşrutiyet ile rahm-ı madere geçtik, neşv ü nema bulacağız.
Yüz bu kadar sene geri kaldığımız mesafe-i terakkiden inşâallah mu’cize-i Peygamberî ile, şimendifer-i kanun-u şer’iye-i esasiyeye amelen ve burak-ı meşveret-i şer’iyeye fikren bineceğiz.
Bu vahşet-engiz sahra-yı kebiri kısa zamanda tayyetmekle beraber, milel-i mütemeddine ile omuz omuza müsabaka edeceğiz.
Zira onlar kâh öküz arabasına binmişler, yola gitmişler.
Biz birdenbire şimendifer ve balon gibi mebadiye bineceğiz, geçeceğiz.
Belki câmi’-i ahlâk-ı hasene olan hakikat-i İslâmiyenin ve istidad-ı fıtrînin ve feyz-i imanın ve şiddet-i açlığın hazma verdiği teshil yardımıyla fersah fersah geçeceğiz.
Nasıl ki vaktiyle geçmiştik.
Tarihçe-i Hayat – 56
***************
GENÇ KAMYONCU
Musa Yukarı, Salim Acar ve Veli
Başarır 1957 yılında İzmir’den Isparta’ya Bediüzzaman’ı ziyarete giderler. Isparta’da kaldıkları süre içinde Bediüzzaman’la görüşmeye muvaffak olamazlar.
Geceleri bir handa kalırlar. Han, geceleri tıklım tıklım dolu olurdu.
Farklı şehirlerden iş gereği Isparta’ya gelip bu handa kalanlar gece odalarına geçmeden önce gruplar halinde masa başında sohbet ederdi.
Genellikle sohbet konusu memleketlerinde yaşanan ilginç olaylar olurdu. Handaki gece sohbetleri, önemli bir radyo haberi dinler gibi herkes tarafından ilgiyle dinlenirdi.
Üç arkadaş handaki gece sohbetine sandalyelerini çekerek katıldılar. Masada oturan gençten biri üç arkadaşa hoş geldin diyerek onları sohbete çekti. Genç onlara nereden geldiklerini ve burada ne aradıklarını sordu.
Musa Yukarı, İzmir’den Bediüzzaman’ı ziyarete geldiklerini ama bir türlü Bediüzzaman’la görüşemediklerini söyledi. Genç, Musa’yı dikkatle dinledikten sonra üç arkadaşın yakınında bir yere sandalye çekerek otururdu.
Onlara “Siz Bediüzzaman’ı mı ziyarete geldiniz?” diye sordu. Musa, “Evet, onun ziyaretine geldik.” deyince gencin yüz çizgileri derinleşti.
Sonra anlamlı anlamlı üç arkadaşa baktı. Genç, sandalyesini onlara biraz daha yaklaştırdı: “Ben size başımdan geçen bir hadise anlatmak istiyorum!” dedi.
Hanın loş ışığı altında üç arkadaş gencin ağzından dökülecek kelimeleri merakla beklediler.
Genç: “Ben kamyon şoförü olarak çalışıyordum. Bir gün taksiyle yanıma tanımadığım üç kişi geldi. Benimle önemli bir iş konuşmak istediklerini söylediler. Onlara “olur.” dedim ve kimsenin bizi görmeyeceği bir köşeye geçtik. İçlerinden biri kısık bir ses tonuyla “memleketimizde Bediüzzaman adında zararlı bir âlim var.
Eğer onu öldürürsen sana elli bin lira para vereceğim. Senin işin, kamyonunla taksiye çarparak olaya kaza süsü vereceksin.” dedi. Bir an yerimde çivilenmiş gibi kaldım.
Birden hayatımın yoksulluk günleri gözlerinin önüne geldi. Paraya çok ihtiyacım vardı. İşi kabul ettim.
Bana çarpacağım taksinin rengini ve plaka numarasını verdiler. Onlara güvenebilmem için de parayı benim tanıdığım birine emanet olarak bıraktılar.
Paraya bir an önce kavuşmak için hemen işi bitirmek için yola çıktım. Daha önce üç adam beni taksinin geçeceği yol güzergâhına getirerek nerede kazayı yapacağını gösterdiler.
Daha sonra kazayı yapacağım yol güzergâhına geldim ve sabırla taksinin gelmesini beklemeye başladım.
Direksiyonun başında, gelen taksilere baktım. Beklediğim taksi bir türlü gelmiyordu.
Nihayet kâğıtta yazılı renkte bir taksi uzaktan görününce anahtarı çevirdim. Taksi biraz daha yaklaşınca plaka numarasından da emin olunca hemen gaza bastım.
Beklediğim taksi birden yolun sağ tarafına çekildi ve durdu.
Taksiden genç biri indi.
Taksinin yol kenarına çekildiğini görünce ben de frene basarak yavaşladım.
Taksiden inen genç yolun sol tarafına geçti ve bir yolcu gibi bana durmam için elini kaldırdı.
Ne oluyor diye frene bastım ve gencin önünde durdum. Kamyonun kapısını açtım:
“Buyur ne var?” dedim. Genç,
“Hoca Efendi takside seni çağırıyor.” dedi. Bir an durakladım.
Kendi kendime acaba hoca efendi benim onun canına kast ettiğimi mi öğrenmiş diyerek korku içinde biraz bekledim.
Sonra yavaş yavaş kamyondan indim. Şaşırmış ve merak içinde karşıya geçtim. Taksinin yanına yanaştım. Hafif eğilerek açık taksi camından içeriye baktım. Başında sarığı, yüzü nurlu hoca efendi de başını camdan çıkarınca onunla göz göze geldik.
Hoca efendi bana “Oğlum ben memlekete zararlı bir hoca değilim. Sana yanlış bilgi verdiler. Bu teşebbüsünden vazgeç.” dedi.
Hoca Efendi’nin yumuşak, şefkat dolu sesi bana öyle sıcak ve samimi geldi ki yüreğimi iki eline almış gibi kendimi ona yakın hissettim.
Hoca Efendi’nin o sözlerinden sonra kamyon çarpmış gibi darmadağın oldum” diye o günü anlattı.
O gece handa masa başındaki üç arkadaş donmuş birer ağaç gibi sessizce onu dinlediler.
Genç kamyoncu: “Eğer o an
bana para teklif eden o üç kişiyi görseydim üçünü de acımadan kamyonumla ezerdim.” dedi.
Kamyoncu genç, olayı anlatırken öyle heyecanla ve korku içinde anlatıyordu ki Bediüzzaman’dan çok etkilendiği her halinden anlaşılıyordu.
Üç arkadaş, Bediüzzaman’la ilgili hadiseyi dinledikten sonra kendi aralarında:
“Bu ziyarette Bediüzzaman’ı göremedik ama bu hatırayı dinlemek geldiğimize değdi.” dediler.
#Kaynak: Ömer Özcan- Ağabeyler Anlatıyor-2- O Meraklı YOLCU
**************
Eski zamanların birinde bir otlakta öküz sürüsü yaşarmış.Yaşarmış yaşamalarına ama civardaki aslanlar bir türlü rahat bırakmazlarmış onları. Hemen her gün saldırırlarmış bu sürüye. Öküz dediğin öyle yabana atılır bir hayvan değil ki, bir araya toplandılar mı kolayca defetmesini bilirlermiş o koca aslanları.
Gün geçtikçe aslanları almış bir kaygı. “Herhalde bize bu otlağı terk etmek düşüyor” demiş aslanlardan birisi. “Evet” diye tasdik etmiş diğerleri.
“Nereye gideriz” diye düşünürlerken “Bir dakika” diye bir ses duymuşlar gerilerden. Herkes dönüp bakmış sesin geldiği tarafa. Sürünün en çelimsiz, ama kurnaz mı kurnaz bir ferdi olan topal aslanmış söze atılan.
“Hayır” demiş, “Hiçbir yere gitmiyoruz. Siz bana bırakın, ben hallederim bu işi.”
İnanmamış kimse ona ama “Haydi bir şans verelim ne çıkar” diye düşünmüşler.
Topal aslan elinde beyaz bayrak gitmiş öküzlerin yanına. Öküzlerin lideri olan boz öküz sormuş ne istediğini.
Topal aslan “Saygıdeğer öküz efendiler” diye başlamış lafa:
“Bugün buraya sizden özür dilemek için geldik. Evet size defalarca saldırdık, ama niye biliyor musunuz? Hep o sizin aranızdaki sarı öküz yüzünden… Onun rengi gözümüzü kamaştırıyor, aklımızı başımızdan alıyor. Onu gördük mü ne kadar barışsever olduğumuzu unutup size saldırıyoruz. Bunların hepsi sarı öküzün suçu. Verin onu bize, siz kurtulun biz de barış içinde yaşayalım!”
Boz öküz, diğer önde gelenlerle görüşmek üzere geri çekilmiş. Hepsi de sıcak bakmışlar bu teklife. Bir tek yaşlı benekli öküz “Olmaz” demiş ama kimseye dinletememiş sözünü.
Zavallı sarı öküz teslim edilmiş aslanlara. Diğerleri üzülmüşler üzülmesine ama elden ne gelir ki! Bütün sürünün selameti için bir öküz. Gerekliymiş bu.
Gerçekten de günlerce sürüye saldıran olmamış. Huzur içinde geçer olmuş günleri. Ama aslan milleti bu, ne kadar sabreder ki? Hele öküz etinin tadını aldıktan sonra.”Acıktık !” demişler
Topal aslan boz öküzün yanına giderek “Selam !” diye girmiş söze:
“Gördünüz ya biz aslanlar ne denli uysal milletiz. Yalnız buraya bunu söylemek için gelmedim. Büyük bir problemimiz var!..”
“Nedir?” demiş boz öküz merakla.
“Şu sizin uzun kuyruklu öküz” demiş topal aslan ve devam etmiş:
“Öyle uzun bir kuyruğu var ki nereden baksak görünüyor. O kuyruğu salladıkça bizim de aklımız başımızdan gidiyor. Gözümüz dönüyor, sürüye saldırmamak için kendimizi zor tutuyoruz. Gelin verin onu bize bu mevzuyu burada kapatalım. Eskisi gibi barış ve huzur içinde iki taraf da hayatını sürdürsün.”
Boz öküz yine istişare yapmış sürünün ulularıyla. Yine sadece benekli öküz olmuş karşı çıkan. Hepsi de “Verelim gitsin” demişler…
İstişare daha da kısa sürmüş bu defa. Dışlamışlar uzun kuyruğu sürüden.
Saatler sürmüş zavallının çırpınışları ama sonunda o da yenik düşmüş aslanlara.
Tekrar tekrar yinelenmiş bu olanlar. Her geçen gün daha da semirmiş aslanlar, alabildiğince güçlenmişler.
Öküzlerse her geçen gün daha da zayıflamışlar, seyreldikçe seyrelmişler.
Aslanlar küstahlaştıkça küstahlaşıyorlarmış. Artık bir sebep bile söyleme gereği duymuyorlarmış. “Verin bize şu öküzü sonra karışmayız” derlermiş sadece.
Zavallı öküzlerin “Hayır” diyebilecek güçleri kalmamış. Hepsi birer birer can veriyorlarmış aslanların pençesinde. Boz öküz de aralarında olmak üzere birkaçı kalmış en sona.
“Ne oldu bize, ne zaman kaybettik bu harbi aslanlara karşı, oysa ne kadar da güçlüydük?” diye sormuş biri boz öküze. “Biz” demiş boz öküz, gözleri nemli ve sesi pişmanlıkla titreyerek, “Sarı Öküz’ü verdiğimiz gün kaybettik bu kavgayı!.”
Bu asır genelde ve özelde, dünyada ve bizde heykel asrı ve heykel hakimiyetidir, denilse yanlış olmaz.
Diriler ölülere heykellerle mahkum edildi.
Heykeller keyfi olarak milletin boynuna takılıp çekilen zincirler oldu, olundu.
Heykeller güç kaynağı oluşturuldu.
Başta Abd olmak üzere dünyada heykeller yıkılıyor.
Bu eski görüşlerin yerini, yeni görüş ve ideolojilerin aldığını göstermektedir.
-Türkiye-nin problemi Atatürkçülükte mi yoksa Atatürk’te mi?
Atatürkçülükten uzaklaştıkça İslam dünyasına yaklaşıyor, kabuğumuzu kırıyoruz.
Acaba Türkiye’nin en büyük problemi Atatürk’ü aşmamasında mı yoksa daha doğru bir ifadeyle aştırılmaması, aşmasına müsaade edilmeyip, engellerin konulması mıdır?
İstanbul Atatürk havaalanına Millet bahçesi yapılıyor, sırf adı Atatürk diye hırçınlık, çığırtkanlık, densizlik yapılarak engellenme yoluna gidilerek, terör estiriliyor.
Teröristler de Atatürk’ü mü kullanıyor?
Yani dün Atatürk’e her türlü hakareti yapanlar, bugün onun arkasına gizlenip, meşru olmayan hareketlerine, meşruluk kazandırmaya çalışıyorlar.
Hükümet bu teröre sebep olacak bahaneleri ortadan kaldırmalıdır.
Tarih ve belgeler konuşmalı, gerçekler konuşturulmalıdır.
-Dış müdahale, İslam Birliği ve dışa açılmayı Atatürkçülük mü engelliyor?
Atatürkçülük bir fren görevimi yapıyor?
İçte de kabuğunu kırmanın önündeki engel Atatürkçülük müdür?
Rejim tehdidi kabuğumuzda kalmamıza mı sebep oluyor?
Neden yüz yıl önce biçilip dikilen deli gömleğinden çıkamadık?
-İstanbul Belediyesi heykel yarışına devam ediyor.
Acaba şimdiye kadar ne gibi başarı gösterdi, heykel dikme başarısı gibi.
Acaba heykel dikme birilerini memnun etme, bir yerlere mesaj verme ve en önemlisi de yapmadıklarını örtmek ve projeleri olmadığı için midir?
-“Sanemperstliği şiddetle, Kur’ân, men ettiği gibi; sanemperestliğin bir nevi taklidi olan sûretperestliği de men eder. Medeniyet ise, sûretleri kendi mehâsininden sayıp, Kur’ân’a muâraza etmek istemiş. Halbuki gölgeli, gölgesiz sûretler, ya bir zulm-ü mütehaccir veya bir riyâ-i mütecessid veya bir heves-i mütecessimdir ki; beşeri zulme ve riyâya ve hevâya, hevesi kamçılayıp teşvik eder. “[3]
-“Memnu’ heykel, sûretler, ya zulm-ü mütehaccir, ya mütecessid riyâ, ya müncemid hevestir. Ya tılsımdır; celb eder o habîs ervâhları.”[4]
UTANÇ TABLOSU
Buna eğitimin bir asırlık yüzü de diyebilirsiniz.
Eğitimin uğraştığı ve ulaştığı noktaya bakın da ibret alın.
Eğitimde bir asırdır kavgayı bitiremeyen, kardeşliği, seviye ve başarıyı elde edemeyen eğitim politikası kendisini göstermelik uygulamalar ve sloganlarla teselli etmeye, kapanmaz ayıbını kapatmaya çalışmaktadır.
-Atatürk büstüne kar topu atan çocuklar büyük bir marifetle, maarifin elemanının marifetiyle cezalandırıldı.
-“12 çocuğa 5816 zulmü.
Büste kartopu attığı iddiası ile sürgün edilen 12 yaşındaki öğrenciye yaşatılan zulüm büyük tepki toplarken, Atatürk’ü Koruma Kanunu adlı 5816 ucubesinin çocuklara büyük mağduriyetler yaşattığı tespit edildi. Kemalizm’in ideolojik sopasına dönüşen 5816 sayılı kanun gereğince 2018 yılında tam 112 çocuğun hakim karşısına çıkarıldığı belirlendi.
..Bayburt Merkez Gaziler İmam Hatip Ortaokulu’nda Mustafa Kemal büstüne kartopu attığı için sürgün edilen 12 yaşındaki kız çocuğuna yaşatılan zulüm gündemdeki yerini koruyor.”[5]
Asrın yüz karası bir uygulama ve hukukun düştüğü son nokta…
İnsanların ayıplarını perdelemeleri ve başarısızlıklarını örtmeleri için sürekli kullanılmıştır.
Uğur Mumcu’nun ifadesiyle; ”Banka soyanlar kar maskesi, ülkeyi soyanlar ATATÜRK maskesi taktılar.” demişti.
Öğrencileri Atatürk büstünün önüne mahkum etmek, düşünceyi değil bedeni kontrol ve hapsetmenin basit bir uygulamasıdır.
Cahiliye putperestliği geri döndü.
Eğer Mekke Medine elimizde kalsaydı ve bu adamlar onun içine çok rahat 360 put koyarlardı. Bu konuda Bediüzzaman;
“İKİNCİ MESELE: Yirmi sene evvel tabedilen Sünuhat risalesinde, hakikatli bir rüyada, âlem-i İslamın mukadderatını meşveret eden ruhani bir meclis tarafından bu asrın hesabına Eski Said’den sordukları suale karşı verdiği cevabın bir parçası şimdilik tezahür etmiştir. O zaman, o manevi meclis demiş ki: “Bu Alman mağlubiyetiyle neticelenen bu harpte Osmanlı Devletinin mağlubiyetinin hikmeti nedir?”
Cevaben Eski Said demiş ki: “Eğer galip olsaydık, medeniyet hatırı için çok mukaddesatı feda edecektik. Nasıl ki yedi sene sonra edildi. Ve medeniyet namıyla âlem-i İslam, hususan Haremeyn-i Şerifeyn gibi mevâki-i mübarekeye, Anadolu’da tatbik edilen rejim kolaylıkla, cebren teşmil ve tatbik edilecekti. inayet-i İlahiyeyle onların muhafazası için kader mağlubiyetimize fetva verdi.”[6]
“CHP’li Maltepe belediyesinden ‘her mahalleye bir heykel’ hamlesi.
CHP’nin heykel sevdası resmen boyut atladı. CHP’li Maltepe belediyesinin, Gürcistan, Özbekistan, Rusya ve Türkiye’den sanatçıların yapacağı heykelleri mahallelere yerleştirileceği açıklandı.”[7]
Cahiliye dönemi yeniden hortladı.
Peygamberi mesaj gerek.
Elleriyle put yapanlar, yaptıkları putlara tapmakta, inanmama veya iman zayıflığını bununla gidermektedir.
Kaderin şu tecellisine bakın ki, düne kadar dindar insanlara ve başörtüsüne saldırıp gerici diyen, herkes aya giderken bunlar başörtüsüyle uğraşıyor diyenler, bugün kendileri heykel dışında bir marifet gösterememektedirler.
Allah insanı bu dünyada o sonsuz olan kosmosa ve Ezeli ve Ebedi olan kendisine celp etmektedir.
Yani insan sonsuzluk yolcusudur.
İnsanı bu dünya okulunda, bu dünya staj yerinde, kabiliyetlerinin açılımı yerinde neşvünema bulacağı adeta bir ekin yeri olaraktan burada talim ettirmekte, öğretip geliştirmektedir.
Yani diğer bir ifade ile bu dünyayı kendisi için yaratmış olduğu bu insana, bu kainatı böylece hazırlamaktadır. Bu dünya insana hazırlanmış, kainatta aynı şekilde insanın kabiliyeti doğrultusunda insan için yaratılmıştır.
Kainat için insandır.
Ezel canibinden yola çıkan ve kainat Allah’ın ilim, irade ve kudretiyle ebede doğru yol alıp gitmektedir.
Zamanın belli bir dilimini ve noktasını, ilk başlangıcını bir iptida noktası düşündüğün zaman, sona doğru, ebediyete doğru gitmektedir.
Her şey önce nokta ile başlar ve neticede kelime ve cümle olur. Sonu yine bir nokta ile bitmiş olur.
Allah’ın ilim, irade ve kudretiyle insan tüm varlıklarla beraber yol alıp gitmektedir.
************
İleride olacak veya olabilecek bazı şeylerin tahmininde bulunmak, gaybı[1] yani geleceği bilmek değildir.
Yukarıya doğru yükselenler elbette başkaları için geçmiş ve gelecek olan şimdiki zaman gibi olur.
Manen yükselenlerde gaybi olan haberleri keşifleriyle önceden tahmin edebilirler.
Tıpkı bir ay öncesinden hatta yıllar öncesinden bazı coğrafik olay, yağmur ve kar olacağını hava tahmin raporlarıyla tahmin etmesi gibi.
Zira bu durum kesin değil, tahmin raporudur.
-Müştâk Baba’nın Ankara’nın başkent olacağını önceden bilmesi gaybı yani geleceği bilmek değildir.
“Müştâk Baba Hazretleri, bir târihde Hacı Bayrâm Velî Hazretlerinin türbesini ziyâret ettiği sırada gönlüne gelen ilâhî bir ilhâm ile Ankara’nın başkent olacağını keşfetmiş ve bu keşfini, pek zarîf remzlerle ve işâretlerle dolu olan şu nutk-i şerîfiyle beyân etmişdir. Bu nutk-i şerîf, 1847 senesinde neşredilen meşhûr dîvânında 73. sıradaki manzûmedir.”[2]
-Rahmetlik babama bir zatın 50 sene öncesinde, 73 yaşında öleceğini söylemesi ve neticesinde aynen hiçbir şeyi yokken 73 yaşında ölmesi bir gaybı bilmek değildir.
Hatta 73 yaşına girdiğinde kendi kendime düşündüm; acaba başı mı, ortası mı, sonu mu?
-Peygamber Efendimizde gelecekle ilgili, İstanbul’un fethi gibi hususlarda doğru haber vermesi gibi.
*Hakeza Ahmet Amiş (1807-20 Şaban 1338-9 Mayıs 1920 Fatih-İstanbul) Efendinin verdiği haberlerde gayb cinsinden değildir.
“·Hazreti Âdem’e bütün diller teklif edildi, ama Türk lisanını seçti. Onun için Türk devleti ilelebet payidâr olur. ·Yerde gökte büyük değişiklikler olacak. ·Semâvatta büyük değişiklikler olacak bir yıldız peyda olacak.
*Paris şehri semavî bir hâdise ile mahvolacak.
*Üçüncü Dünya Harbi çıkacak, Efendim hazretleri buyurdu ki; “Rusya mahvolacak, küçük bir devlet haline gelecek.” Anadolu ahalisine dua ettim, bu badirede onlara ziyan gelmeyecek. Bu esnada avucunu sıkar gibi yaparak “Rusyayı küçülttüm, küçülttüm.” · İngiltere ve Yunanistan mahva mahkûmdur. İngilizler o zaman Türk donanmasına bakıp gıpta edecekler, hayıflanacaklar. · Ona memnunum ki sizi çok iyi günler bekliyor. Efendim ( Mehmed Tevfik Efendi Hazretleri nakletti):
60 – 70 sene büyük iyilik olacak. Memleket selâmla idare edilecek. Ben görmem ama sen görürsünüz, buyururlardı. Efendim de ( Hoca Efendi Hazretleri ) orada idi ama kemâlâtından ötürü ona değil bana söylerlerdi.
-Bir sabah Efendimin huzuruna girdiğimde:
“Mustafa ne haberler var ?” diye sordular. O sabahki gazeteler Yunanlıların Bursayı işgal ettiğini yazıyordu. Arz ettim.
“Gelen kitabî, biz değiliz” buyurdular. Gazeteyi kendilerine verdim. Gazetedeki resimde bir Yunan zabiti Orhan Gazi’nin sandukasının üzerine oturmuş, elindeki kamçı ile sandukaya vuruyordu. Bunu görünce mübarek gözleri doldu. Hiddetle:
“Bu kâfirler Anadolu’dan çıkacak! Çıkacak! Çıkacak! Onlar nasıl kaçtıklarını; kovalayan nasıl kovaladığını bilemeyecek” buyurdular. Her bir ‘çıkacak ‘ lâfı bir seneye tekabül etti. Üç yıl sonra Yunanlıları Anadolu’dan kovaladık. Onlar nasıl kaçtıklarını, bizimkiler nasıl kovaladıklarını bilemediler. · (Bu beyan Mustafa Özeren Efendi’den rivayettir. Nakleden Dr. Hamdi Hizalan Beyefendi’dir.)
1919 da Ahmed Amîş Efendi’ye: İzmir işgal oldu haberi iletilince:
“Muvakattir!” (vakitli, geçici bir zamandır) buyurup, aynı sözü üç defa tekrarlamışlar. Gerçekten İzmir işgali üç sene sürmüş..
… Fatih ile Yavuz Selim Han, İmâmeyn silkindendir. Türk devleti ( bir defasında da: Türk Milleti) ilâ yevmi’l – kıyâme baki kalır, payidar olur. Fakat şekl-i idaresi şekilden şekile tahavvül eder.”[6]
Hindistan’da filleri evcilleştirmek için ilginç bir yöntem kullanılırmış. Orman zeminine, filin içine düşebileceği büyüklükte bir çukur kazılır ve üzeri dallarla örtülür. Yavru fil gelip dallara bastığında çukurun içine düşer.
Fil, çukurdan çıkmaya çabalar ama başaramaz, takatsiz kalır, kurtulma ümidi kaybolur, hayatına dair müthiş bir korkuya kapılır, çaresizce bir mucize kurtuluş yolu veya ecelini beklemeye başlar.
Fil avcıları yüzlerini de kapatan tümüyle simsiyah giysiler içinde, ellerinde sopalarla gelip fili şiddetli bir şekilde döver, yara bere içinde bırakırlar.
Hayvan, yediği sopaların ve yaralarının verdiği acıdan ve çukura düşmesi nedeniyle yaşadığı korkudan dolayı, hayatında görmediği bir bunalım ve ruhi çöküntü yaşar, birkaç saat içinde…
Sonra aynı avcılar, ağaçların arkasına gider ve üzerlerindeki siyah elbiseleri tümüyle çıkarıp, baştan aşağı beyaz elbiselerle ve ellerinde çeşit çeşit yiyecek ve meyve sepetleriyle geri gelirler.
File şefkatle yaklaşır, onu besler, yaralarına pansuman yapar, okşayıp sever, güzel sözler söyler ve onu düştüğü çukurdan çıkarırlar.
Fil, bu beyaz giysili kurtarıcılarının kendisine gösterdiği karşılıksız sevgi ve ilgiden dolayı o kadar minnettar kalır ki o andan itibaren ömür boyu onların gönüllü kölesi olur, her istediklerini yapar ve asla sözlerinden çıkmaz.
Onların kendisini az önce tuzağa düşüren, bunalıma sürükleyen ve döven siyah giysili adamlar olabileceği aklına dahi gelmez…
******************
Kurtuluş mücadelesinde, İngiltere ile Yunanistan arasında yapılan gizli bir anlaşma gereği Anadolu toprakları işgal edilecekti. Anlaşma gereğince İngiltere elli bin kişilik Yunan ordusunun bütün silah ve mühimmat ihtiyacını karşılayacak ve bu ordu Anadolu topraklarına saldırarak Bizansı geri alma hayallerini gerçekleştireceklerdi. Her şey hazırdı. Saldırı yarından itibaren başlayacaktı. Fakat tam bu esnada beklenmedik bir şey oldu. Yunan başbakanını her anlamda destekleyen ve İngiliz başbakanının da can dostu olan Yunan Kralı Aleksandros kendi evinin bahçesinde, akşam vakti dolaşırken, Moritz isimli maymunu tarafından ısırıldı ve Kral kan zehirlenmesi sonucu hayatını kaybetti. Bu arada bahtiyar maymunu da öldürdüler.
Bir anda bütün planları alt üst oldu. İngiltere Başbakanı Lloyd George’un bu şok olayı, “Tarihin akışını değiştiren bir hadise.” olarak değerlendirdi ve Anadolu’yu istila planları suya düştü.
Bütün bu gelişmelere, zahirî olarak bir maymun sebebiyet verdi. İşin bir de mânevî boyutu vardır ki, bunu da işgale karşı bütün kuvvetiyle mücadele eden Bediüzzaman Said Nursî’nin gece boyu sabahlara kadar devam eden duâlarından anlamak mümkün.
O günlerde, Üstad Bediüzzaman’ın yanında bulunan Molla Süleyman ismindeki talebesi ve hizmetkârı şunları anlatıyor:
“Yunan Başbakanı Venizelos, İngiliz Başbakanı Lloyd George’dan 50 bin kişilik silâh alıyor. Bu silâhlarla Anadolu’ya taarruz edecekleri sırada, bir cuma gecesi Bediüzzaman, namazdan sonra duâya başladı. O gece sabaha kadar uyumadı. Devamlı duâ etti: ‘Ya Rabb! Senin askerin daha çoktur. Bu mel’unlara fırsat verme!'”
“Sabahleyin, ben Divanyolu’ndan gazetesini ve çorbasını almaya çıktım. Gazeteler Yunan Kralı I. Aleksandros’u maymun ısırdığını, maymunun ise öldürüldüğünü yazıyordu. Gazeteyi görünce, Bediüzzaman çok sevindi ve gülerek, ‘Bir kalem getir de Süleyman, bu hayvanın arkasından bir mersiye yazalım.’ dedi.”
Mersiye şudur:
Mücahit Bir Hayvan Mersiyesi
“Rabbin Tealanın askerini kendinden başka hiç kimse bilmez.” (Müddesir, 74/31)
“İşte o cünuttan bir gazi şehid,
Nev-i hayvandaki meymun-u said.
Ey maymun-i meymûn!
Mü’minleri memnun, kâfirleri mahzun,
Yunan’ı da mecnun eyledin.
Öyle bir tokat vurdun ki,
Siyaset çarkını bozdun.
Lloyd George’u kudurttun,
Venizelos’u geberttin.
Mizan-ı siyasette pek ağır oturdun.
Ki, küfrün ordularını, zulmün leşkerlerini,
Bir hamlede havaya fırlattın…
Başlarındaki maskeleri düşürüp,
Maskara ederek, bütün dünyaya güldürdün.
Cennetle mübeşşer (müjdeli) olan hayvanların isrine (safına) gittin.
Cennette saîdsin; çünkü gazi, hem şehidsin.”
Yunan kralının ölümüyle Venizelos’un hain planı suya düşmüş olur. Plan bozulur. Anadolu’nun istilasından vazgeçilir.
****************
“Bir sabah, Boğaz Köprüsü’ne gidip üzerinde birkaç adım atmak istedi Mehmed Orhan. ‘Etrafı göremesem bile (gözlerinden rahatsız), havasını içime çekerim’ dedi. Köprüde durmak yasaktı ama ‘artık ne olursa olsun’ deyip, otomobili bir kenara park ettik. 100 metre gerimizde, gişelerin olduğu yerde polisler vardı. Durduğumuzu görünce, üç polis bize doğru yürümeye başladı. Göğüslerindeki yıldızlar, rütbeli olduklarını gösteriyordu.
Birinin elinde, o gün ilk sayfasında Orhan Efendi’nin resminin bulunduğu gazete vardı. Yaklaştılar ve içlerinden biri ‘Niçin durdunuz?’ gibisinden bir şey sordu. Gazeteli olanı, okuyarak geliyordu. Birden, gözü otomobilin arka koltuğunda oturan Mehmed Orhan’a takıldı. Bir gazeteye, bir ona baktı, sonra arkadaşına gösterdi.
Bana, ‘Bu o mu?’ diye sordular. ‘Evet’ dedim ve o anda hiç beklemediğimiz bir şey oldu. Polislerden biri otomobilin açık penceresine eğildi ve ‘Memleketine hoşgeldin’ dedi. ‘Gazete, Fransa’ya geri döneceğini yazıyor. Senin vatanın burası. Burada kal.’
Ve, üçü birden Mehmed Orhan’a selâm durdu. O da, polisler de ağlıyordu…
Polislerle vedalaşıp köprüden ayrıldığımız sırada, ‘Pek garip bir tecelli’ dedi. ’68 sene evvel, kovulma emrimi tebliğ eden komiser de ağlıyordu, bugün bana ‘Memleketinize hoşgeldiniz’ diyen polis de ağlıyor. Hem ağlıyor, hem beni ağlatıyor’.
Murat Bardakçı-Son Osmanlılar-Osmanlı Hanedanının Sürgün ve Miras Öyküsü, s. 29.
**************
“Revan Köşkü’nü gezerken kulağıma derinden bir Kur’an sesi geldi. Birden bire İslam mimarisini tam manasıyla gördüm. Çünkü İslam mimarisinin içine bir ruh gibi muhakkak rahle başında bir Kur’an sesi lazım. O ses olmadığı zaman bu mimari kuru bir şekilde görünüyor. Bu fikrimi rehberim Lütfü Bey’e söyledim. Ve bu Kur’an sesinin nereden geldiğini sordum.
‘Hırka-i Saadet Dairesi’nden!’ dedi. Yavaş yavaş sesin geldiği pencereye yaklaştım. Baktım; yeşil, yemyeşil rûhânî bir daire, pencereye arkasını vermiş bir hafız, öteki âleme dalmış bir ruhun istirahatiyle okuyor; diğer bir hafız da gözlerini yummuş bir köşede tesbihini çekerek bekliyor.
Rehberim Lütfü Bey’e sordum. Hırka-i Saadet’te ne zamanlar bu hatim indirilir? Lütfü Bey gülümseyerek kulağıma dedi ki: ‘Her gün! Her saat! Dört yüz seneden beri geceli gündüzlü, bilâfasılâ…’
Hayretten gözlerim kapanmış dinliyordum. Lütfü Bey biraz malumat verdi: ‘Yavuz Sultan Selim, hilafetin alameti olan Hırka-i Şerif ve diğer Emânât-ı Mübârekeyi Mısır’dan İstanbul’a hatimler indirterek getirmiş; İstanbul’a vardığı gece Saray’da yüksek bir mevkie yerleştirmiş; mimarbaşı ve ustalar, asıl tevdi olunacak makamı harıl harıl inşa ederlerken sefer yorgunluğuna bakmaksızın sabaha kadar ayakta beklemiş. O gece, geceli gündüzlü Kur’an okunması için bir vazife tertip ederek, kırkıncısı bizzat kendisi olmak üzere kırk hafız tayin eylemiş. İşte o günden bu âna kadar, bu dairede bir saniye tevakkuf etmeksizin (durmaksızın) Kur’an okunuyor. Bu hafızlar el’an kırk kişidir. Daima ikişer ikişer nöbetleşe vazifelerini ifa ederler. Bugün de bu iki hafızın nöbeti’ dedi.
Bu gece bu saat, ben burada bu satırları yazarken Hırka-i Saadet Dairesi’nde Kur’an okunuyor. Tam dört yüz seneden beri böyle fasılasız okunmuş.
O günden beri bu düşünce bir saat rakkası gibi hafızamda sallanıyor. O günden beri hilafetin Türk kalbinde ne kadar derin bir temeli olduğunu duydum. Hilafet makarrı (başşehri) olan İstanbul’da, böyle bir makamın yanında dört asırdır durmamış bir Kur’an sesi olduğunu bilmezdim. Nice Türkler, hatta nice İstanbullular da bilmezler. Bu sarayın içinde dört yüz seneden beri olmuş ihtilaller, hal’ler (tahttan indirmeler), kıtaller (kanlı olaylar) bu Kur’an sesini bir an bile susturamamış. Bu hadiseyi idrak ettikten sonra İstanbul’dan niçin çıkarılamıyoruz, bu şüpheyi halleder gibi oldum.”
Şairimiz 30 Mart 1922’de Tevhid-i Efkâr gazetesinde de yayımlanan bu yazısını şöyle bitiriyor:
“Bu devletin iki manevi temeli vardır: Fatih’in Ayasofya minaresinden okuttuğu ezan ki, hâlâ okunuyor. Selim’in Hırka-i Saadet önünde okuttuğu Kur’an ki hâlâ okunuyor!”
Fatih’le Yavuz’u – dede torun olarak – böyle dini, deruni bir geleneği bize miras olarak bıraktıkları için bir kere daha rahmetle, minnetle yâd ediyoruz. Rabbim, âhiret komşuluklarını nasip eylesin.
Namaza-koşan-çocuk Adaletiyle meşhur Hz. Ömer (r.a.), ezanın okunmasıyla birlikte camiye yönelmişti. Arkasından gelen küçük bir çocuk, Hz. Ömer’i (r.a.) geçip hızlı adımlarla ilerledi.
Hz. Ömer (r.a.), çocuktaki bu telaşın neden kaynaklandığını merak etti. İçinden “Acaba bir derdi, bir sıkıntısı mı var?” diye geçirdi. Hemen yetişip “Yavrum, hayırdır, telaşlı telaşlı nereye gidiyorsun?” diye sordu. Hz. Ömer’i (r.a.) tanımayan çocuk:
– Camiye gidiyorum amca!
Hz. Ömer (r.a.) şaşırmıştı. Zira çocuk, çok küçüktü. Hz. Ömer (r.a.), hayretini gizlemeyerek çocuğa şöyle dedi:
– Yavrum, sen daha küçüksün! Namaz sana farz değil, bu kadar telaşa gerek yok ki!
Çocuk, Hz. Ömer’in (r.a.) bu sözüne katılmadığını belirten bir tavırla cevap verdi:
– Amca, amca! Bu işin büyüğü küçüğü olmaz! Mahallemizde daha dün bir çocuk öldü. Üstelik o, benden de küçüktü. Ölüm denen gerçeğin büyük küçük ayırdığı yok! O yüzden her yaşta buna hazır olmak gerek. Hem bu yaşta namaza alışmazsam büyüyünce zor gelebilir!
Ölüm, büyük küçük ayırmaz. Her işimizi sanki hemen ölecekmişiz gibi itinayla yapmalıyız.
**************
1593-1634 yıllarında Sultanahmet’te doğup-yaşayan Bekri Mustafa kendini genç yaşında ‘içki’ye verir, ‘gece-gündüz içtiği’ için Bekri namıyla ün yapar ve 41 yaşında ölür.
Bekri Mustafa’nın ‘imam’ olma hikâyesi ise;
“Bekri Mustafa, yoksul bir mahallede ‘Küçük Ayasofya Camii’nin önünden geçmektedir… O sırada musallada bir tabut vardır, fakat namazı kıldıracak imam ortalarda yoktur.
Cemaatin, beklemekten canı sıkılır ve başında kavuğu, sırtında cübbesiyle oradan geçen Bekri Mustafa’yı ‘hoca’ zannederek namazı kıldırmasını söylerler.
‘Yok, ben hoca değilim’ dese de, dinlemezler ve zorla öne geçirirler.
Bekri Mustafa namazı kıldırdıktan sonra tabutun örtüsünü açar ve ölünün kulağına bir şeyler fısıldar.
Cemaat, ölüye ne söylediğini merak eder.
Bekri Mustafa gülerek cevaplar:
‘Sen şimdi aramızdan ayrılıp ahirete gidiyorsun. Eğer orada, bu dünyanın ahvalini sana sorarlarsa, Bekri Mustafa Ayasofya’ya imam oldu dersin. Onlar durumu anlar…’ dedim.”
**************
Yavuz Sultan Selim Han zamanı çok fakir bir adam borçları ödeyemeyince zora düşmüş ve bir gece Allah’a yalvarmış :
Gece rüyasına Peygamber Efendimiz s.a.v girmiş ve sabah soluğu Yavuz Sultan Selimin yanında almış demiş ki:
Sultanım bana bir kese altın verecekmişsiniz.
Selim han : Vereyim vermesine de bir neden söyleyecek misiniz? Der.
Fakir adam : Dün gece rüyama Fahri Alem Efendimiz girdi dedi ki ;
Bizim Selime söyle her gece okuyup bana hediye ettiği Salavat-i Şerifi dün gece unuttu bunu karşılık olarak sana bir kese altın versin, demiş.
Selim han Hemen bir kese altın vermiş ve demiş ki ;
Ne olur tekrar söyleyin adam aynı sözleri tekrar etmiş adama bir kese daha vermiş sonunda on kese altın ederince tekrarlatmış. Selim hanin yardımcısı Hasan Can bunu fark etmiş ve adama yeter artık sonra tekrar gelirsiniz demiş adamı göndermiş.
Yavuz Sultan Selim han hazretleri:
Duydun mu Hasan Can Fahri Alem Efendimiz benim için bizim Selim demiş binlerce şükür olsun bizi bu şerefe nail etti, Rabbime Hamd olsun, eğer bu yaşlı adamı biraz daha göndermesen o sözü tekrar duymak için neyim var neyim yok her şeyimi verirdim demiş.
Artık makam kalmadığı için adam boynunu büküp son makamını söylemiş:
“Hiç.”
“Daha niye kabarıyorsun be adam. Ben şimdiden senin yıllar sonra gelebileceğin makamdayım:
“Hiçlik makamında!”
**************
Süleyman aleyhisselâm’ın oğlu vefat etti. Süleyman aleyhisselâm bundan dolayı şiddetle üzüldü. Bunun üzerine iki melek kendisine geldi. Onun huzurunda hasım şeklinde diz çöktüler. Birisi dedi ki:
– Ben tohum ektim. Biçecek vaziyete geldiği zaman bu adam çiğneyip geçti. Ziraatımı ifsad etti.
Süleyman aleyhisselâm diğerinden sordu:
– Sen ne diyorsun?
Dedi ki:
– Ben yol üzerinde yürüdüm. Ziraatin üzerine geldim. Sağa sola baktım, gördüm ki yol ziraatin içinden geçiyor.
Süleyman aleyhisselâm ziraat sahibine sordu:
– Neden yola tohum ektin? Bilmez misin halk için yol gereklidir.
Ziraat sahibi:
– Sen çocuğun için neden üzülüyorsun? Bilmez misin ölüm ahiret yoludur!
Bunun üzerine Süleyman aleyhisselâm Rabbine tevbe etti. O günden itibaren çocuğu için üzülmedi.
*************
Ünlü İtalyan dalgıç Enzo Maiorca, Syracuse de denizine daldı ve teknede bulunan kızı Rossana ile konuşuyordu.
Tekneye girmeye hazırlanırken, sırtına hafifçe vuran bir şey hissetti.
Dönüp bakınca bir yunus gördü.
Sonra yunusun oynamak için değil, bir şeyler anlatmak için dokunduğunu fark etti.
Yunus dibe doğru yüzünce Enzo da onu takip etti.
Yaklaşık 12 metre derinlikte, terk edilmiş bir ağa yakalanmış bir başka yunus olduğunu gördü.
Enzo hemen yukarıya yüzüp, kızından dalış bıçaklarını vermesini istedi.
Kısa süre sonra kızıyla birlikte dalıp ağlara takılan yunusu serbest bırakmayı başardılar ve yunus “neredeyse insan çığlığı” (Enzo’yu anlatır) benzeri sesler çıkardı.
(Bir yunus su altında 10 dakikaya kadar kalabilir, sonra boğulur.)
Serbest kalan yunusun yüzeye çıkmasına Enzo, Rosana ve diğer yunus yardım etti.
İşte o zaman bir süprizle daha karşılaştılar: kurtardıkları yunus hamileydi!
Erkek yunus onların etrafında daire çizerek yüzdü ve sonra Enzo’nun önünde durdu, sanki minnettarlıkla yapar gibi yanağına (bir öpücük gibi) dokundu ve sonra ikisi de yüzüp gitti.
Enzo Mallorca bu olayı şu şekilde bir son ifade ile anlatır .
“İnsan, hayvanlar dünyasına saygı duymayı ve onunla konuşmayı öğrenene kadar, dünyadaki gerçek rolünü asla bilemez.”…
Şu anda Türkiye’de sürdürülmeye ve özellikle 1990 ve 2000- lerden itibaren hızlanan savaş;
Yüz yıl önceki ermeni hesabı yani zulüm gerçekli, mazlum görünümlü ermeni harekatı.
Göç anında özellikle kızlarını geri bıraktığı ve Pkk ile beraber dışarıdan destekledikleri ve doğuda yüz bini aşkın kripto ermeni faaliyeti.
Diğer yandan Selanik’ten göçüp gelmiş iki yüz bini aşkın Yahudi’nin İslamiyet’le olan asırlık hesaplaşmasının sürdürülmesi
Asırlardır gözü bizde olan ve batının hırçın ve huysuz kullanımlık çocuğu yunanın bir atakta daha bulunarak, tekrar öne sürülüp desteklenme aşamaları.
Batı ve haçlı zihniyetinin eski Bizans’a kavuşup, Ayasofya’yı aslına çevirmek için dışarıdan her türlü müdahalelerle içte karışıklıklarda bulunarak, muhalif ve muhalefeti destekleme çabaları.
İran mı?
O zaten 1400 yıl süresi içerisinde, hiç batıyla savaşmayıp 23 defa bizle savaşa girerek tekrar Sasani imparatorluğunu kurmak, Safevi hükümdarı olan, Şeyh iken Şahlığa soyunan Şah İsmail’in Safevi devletinin yayılmacılığını sürdüren İran’ın her türlü entrikanın altından -pkk da dahil- çıkmasıyla, acem işini sürdürmesi.
İçteki Truva atı.
Derin devletin bir yandan rejimi korumaya çalışmasıyla birlikte, diğer yandan rejimi ele geçiren derin devletin rejim görüntüsü altında sol, sosyalist, Lgbt, Pkk, Ermeni, Yunan, Yahudi, mason ortaklıklarıyla kendisini muhafazaya çalışması, yeni bir devrim gerçekleştirmesi.
Batı ve Abd odaklı.
Yüz yıl önceki perdeler kalktı. Oyunlar açık oynanmakta ve tüm piyonlar devreye sürülmektedir.
Bütün bunlara karşı; bin yıllık Osmanlıyı yeni versiyonlar ile bir araya getirmek ve bunu İttihad-ı İslam’la güçlendirmek ve de 1400 sene önceki inanç merkezine oturtturmaktır.
Sonuç mu?
Kıyamete kadar devam edecek olan iman ve küfür mücadelesi tüm oyun ve oyuncularıyla devrede ve sahnededir.
Bu milleti bir yüz yıl daha iman ve hayat cephesinden vurmak.
İşte 90 yıl önce faaliyete konulan uygulamanın tezahürü olan şimdiki sefahatle bozulan nesil için düşündürücü oyun;
– Olay 1932 yılında Belçika’nın Spa şehrinde düzenlenen bir güzellik yarışmasında geçiyor. 28 ülkenin katılmış olduğu bu güzellik yarışmasına, bizden Keriman Halis gitmişti. Yarışma bitmiş, iş sonucu açıklamaya gelmişti. İşte o zaman jüri başkanı kürsüye gelip, şöyle demiştir:
“Sayın Jüri üyeleri! Bugün Avrupa’nın ve Hıristiyanlığın zaferini kutluyoruz. 1400 senedir dünya üzerinde hakimiyetini sürdüren İslamiyet artık bitmiştir. Onu Avrupa Hıristiyanları bitirmiştir. Elbette Amerika’nın ve Rusya’nın hakkını inkar edemeyiz. Neticede bu “Hıristiyanlığın Zaferi”dir.
Bir zamanlar sokağı bile kafes arkasından seyredebilen müslüman kadınların temsilcisi Türk Güzeli Keriman, mayo ile aramızdadır. Bu Türk kızını zaferimizin tacı olarak kabul edeceğiz ve onu kraliçe seçeceğiz. Ondan daha güzeli varmış, yokmuş, bu hiç önemli değil… Bu sene güzellik kraliçesi seçmiyoruz. Bu sene Hıristiyanlığın zaferini kutluyoruz, Avrupa’nın zaferini kutluyoruz …
Bir zamanlar Fransa’da oynanan dansa müdahele eden Kanuni Sultan Süleyman’ın torunu, işte mayo ve sütyen ile önümüzdedir. Kendini bizlere beğendirmek istemektedir. Biz de bize uyan bu kızı beğendik.
Müslümanların geleceği böyle olması temennisiyle, Türk güzelini dünya güzeli olarak seçiyoruz. Fakat kadehlerimizi Avrupa’nın bu coşkulu zaferi için kaldırıyoruz. “[1]
Millet olarak fabrika ayarlarına dönmemiz gerekir.
İnsan suretinin altındaki gerçek surat ortaya çıktı.
Kimi yamyam kimi Hindu/ kimi bilmem ne bela.
Hani tauna da züldür/ bu rezil istila.
Sanki hayvanat bahçesi.
Ayette,”(inanmış gibi görünen)(O münafıklar) Onlar sağırlar, dilsizler ve körler gibidirler. Bundan dolayı da onlar (fasıklıktan ve münafıklıktan) artık geri dönemezler. (Tekrar Hakka ve hayra yönelmeyeceklerdir.)”[2]
Ve ona yardım eden dış güçler kalleşçe ve haince kirli ve seviyesiz bir ortaklık.[3]
Allah bu millete, bu milletin asker ve polisine kurşun sıkan soysuzların ve yandaşlarının soyunu kessin.
Soyları kurusun.
“Nûh dedi ki: “Rabbim! Yeryüzünde dolaşan bir tek kâfir bile bırakma!
Bırakacak olursan, onlar senin kullarını yoldan çıkarırlar ve ancak kendileri gibi ahlâksız, günahkâr ve azılı kâfir nesiller yetiştirirler.”[5]
Kahraman Mehmetçiğimiz, vatanımızı ve milletimizi müdafaa için canı pahasına mücadeleye devam etmektedir. Cenâb-ı Hak, mazlum, mağdur ve kimsesizlerin umudu olan şanlı ordumuza nusret ihsan eylesin. Birliğimizi ve beraberliğimizi daim eylesin. Mukaddesatı uğruna fedâ-yı cân eyleyen aziz şehitlerimize rahmet eylesin. Gazilerimize acil şifalar lütfetsin.
Ermeni örgütü olan Asala 1975’de kuruldu. Amaç; kendileri katliam yaparak, kendilerine katliam yapıldığını tüm dünyaya duyurmak ve kabul etmeyi amaçlamaktadır. Yönetimde bulunan Agop Agopyan’ın Atina’da Ermeni karşıtı bir grup tarafından 25-4-1988 yılında öldürülüşüne kadar bu katliamlarını devam ettirmişlerdir.
“Asala’ya en büyük destegi Corc Habas’in (George Habash) Marxist-Leninist grubu FHKC (Filistin Halk Kurtulus Cephesi) ve Ahmad Jibril’in FHKC-GK (Filistin Halk Kurtulus Cephesi-Genel Komutanligi) verdi.”[1]
1973-den, 4-7-1994-e kadar 41 eylem yapmışlar.
Kısa adı Asala olan “Ermenistan’ın Kurtuluşu için Gizli Ermeni Ordusu” 1975’de Marksist-Leninist görüşlü Ermeni terörist tarafından kuruldu. Asala, “Orly Grubu” ve “3 Ekim Örgütü” adları ile de tanınıyordu. Asala en çok eylem yapan Ermeni Terör örgütüydü.
Amacı, 1915’de yapıldığı iddia edilen sözde Ermeni katliamını dünyaya duyurmak, onun öcünü almak ve Türkiye hudutları içinde bulunan sözde Ermenistan topraklarını kurtarmaktı.
Hedefi, Türkiye Cumhuriyeti kuruluşları ve onun memurları olan, Agop Agopyan (Hagop Hagopian) yönetimindeki Asala, Agopyan’ın 25 Nisan 1988’de Atina’da karşı bir Ermeni grubu tarafından öldürülmesine kadar terör faaliyetlerine yoğun bir şekilde devam etti.
Asala’ya en büyük desteği Corc Habas’ın (George Habash) Marxist-Leninist grubu FHKC (Filistin Halk Kurtuluş Cephesi) ve Ahmad Jibril’in FHKC-GK (Filistin Halk Kurtuluş Cephesi-Genel Komutanlığı) verdi.
Türkiye’ye yönelik her türlü terör hareketine kucak açan Suriye, Asala’ya da, barınma ve eğitim gibi önemli imkanlar tanıdı. Destek veren ülkelerden biri de Libya idi.
Birkaç yüz üyesi ve sempatizanı bulunan Asala, Türk kuruluşlarına karşı bir çok bombalama faaliyetinde bulundu, çogunlugu Disisleri mensubu olan memurlarımıza karşı bir düzine suikast eylemleri yaptı.
Türk resmi kayıtlarına göre Ermeni Terör örgütleri 1973-1985 yılları arasında 199 terör eyleminde bulunmuştu. Bu saldırılar sonunda 41 Türk vatandaşı şehit olmuş, 161 kişi ise yaralanmıştı.
Ermeni Terör örgütlerinden sadece Asala ise, 1975 ila 1998 arasında 350’den fazla eylem gerçekleştirdiğini iddia ediyordu. Eylül 1998’de Asala’nın terör faaliyetlerini içeren dökümanlarını, Erivan’daki Ulusal Kütüphane’ye verdiklerini belirten ASALA’nın siyasi kanadı “Ermenistan Halk Haraketi”nin temsilcilerinden Vazgen Petrosyan, “Ermenistan, ASALA hakkında çok az şey biliyor; biz de, faaliyetlerimizi araştırmacıların hizmetine sunmak için bu belgeleri Ulusal Kütüphane’ye veriyoruz” diye konuştu. 1975 yılından bu yana, çoğu Türk diplomatlarına yönelik olmak üzere 350’den fazla faaliyet gerçekleştirildiğini söyleyen Petrosyan, örgütün ayni yıl (1998) içinde de üç eylem gerçekleştirdiğini iddia etti.
Evet eylem rakamları maalesef birbirine uymuyor. Bu istihbaratımızın esasi bırakıp, siyasiler açısından prim yapan islerle uğraşmasından kaynaklanıyor. Gerek Ermeni Terör örgütleri, gerekse de PKK ile mücadele kararı alındığında, istihbarat arşivlerinde ise yarayacak bir bilgi bulunmadığını belirtmekte yarar var.
Ermeni terörüne yönelik Türkiye’nin karşı faaliyetlerine geçmeden önce belli başlı Ermeni eylemlerini hatırlamakta yarar var.”[2]
Dün olduğu gibi bugünde yani aslında biz elli yıldır Pkk ile değil başta Abd, Avrupa, İsrail, Ermenistan, kısaca haçlı ordularıyla savaşıyoruz.
Bu savaş öyle geniş alanda cereyan ediyor ki; dinimizden dilimize kadar sadece memleketinin işgali değil, inanç ve kültürün bozulmasına kadar kavga sürdürülmektedir.
-Nitekim, dilimizi Ermenice olan sal-a bindirdiler, sel-e götürdüler. Oysa Milletimizin Kamus-u namusudur. Ödün verme, odun ver. Yanıta kanıtın var mı? Olasılık mı, güldürme kısık kısık, ağrıyor bendeki kasık!!![3]
– Avrupa parlamentosuna verilen kararda, Ayasofya’nın kiliseye çevrilmesi teklifi yapıldı. Neden?
-Fikir savaşları dijital dünyada.
Dijital ortamda fikirleri kontrol altına almak ve de kontrol etme yöntemleri devrede.
Maddi yönden devletlere hakim olmaya çalışanlar, bugün ferden ferda her bireye dijital olarak hakim olma savaşları başlatmıştır.
Tıpkı Seyyid Kutup’un sosyalist olan Abdun-Nasır’la bir olup, mevcut yönetimdeki Kral Faruk’u devirmesinin ardından başa geçen Abdun Nasır 40 bin İhvan-ı Müslimin’i idam etti.
Irak’ta ABD ile beraber Saddam’a karşı hareket edenler, bugün Saddam’ı mumla arıyorlar. Bir milyon iki yüz elli bin insan öldü ve hala da ölümler devam etmektedir.
Onlar zalim idiler. Ancak bugün siyasetin kör ettiği,[1] hakikatlerin ters yüz edildiği mazlum ve kendinden olan insanlara da uygulanıyor.
Bu özenti 1970’lerden itibaren Türkiye’de de hararetle uygulandı, hala da devam etmektedir.
Yani kimin kimi devirmesinden ziyade sosyalist, ateist, geçmişi malum olanlarla hareket edenler hep memleketi de, kendilerini de yakmış ve yıkmışlardır.
Lanetle ve ihanetle anılmışlardır.
Batı bunu sürekli İslam dünyasında uygulamış ve de başarmıştır.
Bugün İstanbul’un başına gelenleri tarife bile gerek yok.
Bu hep o aynı zihniyetin ürünü.
Birinci Mesele, kimin geleceğinden ziyade, kimin gelmeyeceği veya gelmemesidir.
Mümin bir delikten iki defa, hatta hele hele yirmi defa ısırılmaz.
Katranı kaynatsan olur mu şeker/ Cinsine yandığım cinsine çeker.
Her şey değişse de tinet değişmez.
“De ki: Her insan kendi seciye ve karakterine göre davranır. Kimin daha isabetli olduğunu ise asıl Rabbiniz bilir.”[2]
**************
Basit şeylerle enerjimiz yok ediliyor.
Müsbet hareket etmenin önü sürekli tıkanıyor ve saptırılıyor.
Dünya ile birlikte bizde bataklığa çekiliyoruz.
Eski ABD başkanı Trump için deli diyorlardı.
Aslında asıl deliliği Biden yapıyor.
Savaşın alan ve cephelerini genişleterek.
Biden Ukrayna’yı yem olarak kullandı.
Afganistan’ı kullanıp attı.
Yunanistan’ı da atacak ve yalnız bırakacaktır.
Bae ve Suudi Arabistan son anda da olsa biraz farkına vardı, satılacağının.
Oraya kimleri dahil edeceğinin hesabını yapıyor.
Abd Türkiye’ deki 70 ve 90 yıllarının kavgasını devam ettirmeyi ve bu konuda muhalefeti her yönüyle desteklemeyi sürdürüyor.
Aynı zamanda bu kavgayı dünyaya taşımak istiyor.
-Amerika başkanı Biden savaşçı bir ruha sahip, yanındakiler de öyle.
Daha gelmeden bile Türkiye’de Erdoğan’ı devirmek için muhalifleri destekleyeceğini söylemişti.
Bugün de bir yandan Ukrayna’yı savaşa yani Rusya’nın kucağına iterken, diğer yandan destek vermekte, bununla da kalmayıp terörü destekleyen, terör babalığı yapan ABD beslemiş olduğu PKK terörüne her türlü silah yardımı, para yardımı yapmaktadır.
Bu sefer kendi içerisine İsveç ve Norveç’i de alarak her yönüyle teröre destek olan bu terör yanlılarıyla NATO’ya almak suretiyle terör babalığını daha da kuvvetlendirmiş olacaktır.
Batıya güvenilmez. Batı iki yüzlü değil, iki yüz yüzlüdür. Onun içindir ki; bugün Evet diyenler, yarın yine aynı terörü sürdüreceklerdir.
Yunanistan’dan ağzı yanan Türkiye’nin elbette ki çok fazlasıyla üfürerek İsveç ve Norveç’i kesinlikle NATO’ya alınmasında taraf olmamalıdır. Eğer alırsa Amerika’nın eli daha da güçlenir ve PKK’ya, teröre olan destekleri daha da artar, bu da Türkiye için bir yıkım olur.
-Yeni yüz yıl bir yüz yıl daha hakimiyetin devam edeceği, bağlayıcı bağlar ve oyunlar kuruluyor, kurgulanıyor.
Gıda, enerji, ırkçılık söylemleriyle toplum yıpratılmaya ve çatıştırılmaya çalışılıyor.
Basiretli olunması, hissi davranılmaması, şahsi menfaatler hedefe konulmaması gerekir.
Zaman fedakarlık, birlik, beraberlik ve kardeşlik vaktidir.
Osmanlının yıkımında önemli bir rolü olan mason teşkilatı, ittihat ve Terakkinin içerisindeki hakimiyeti ile bu faaliyetini sürdürmüştür.
“Mason Cunta Sultan Abdülaziz’i delirdi diye tahtından indirmişti. Ama ne var ki, aynı Cunta padişah yaptığı mason V. Murat’ı da üç ay sonra 31 Ağustos’ta gerçekten delirdiği için tahttan indirmek ve gözetimi altına almak zorunda kalmıştır. Cunta’nın
başı olan Serasker Hüseyin Avni Paşa ellerindeki Padişah kanı kurumadan 15 Haziran’da Çerkez Hasan adlı genç bir subay tarafından delik deşik edildi. Cunta’nın başta Mithat Paşa olmak üzere hiçbir üyesinin sonu iyi olmadı.
İmparatorluğun yönetimini tümüyle ele geçiren masonlar ilk iş olarak Abdülaziz’in yaptığı reformları İngiliz-Yahudi tüccar ve bankerlerin istediği biçimde değiştirmek oldu. Sultan Abdülaziz’in kurduğu görkemli donanma, İngilizlerin isteğine uygun olarak, çürümeye terk edildi. Ve bu ihanetin faturası da II. Abdülhamit’e çıkarıldı. Osmanlı İmparatorluğu, 1876’da Abdülaziz’i öldürerek siyasal erki ele geçiren masonlar tarafından, II. Abdülhamit’in Meclis-i Mebusanı kapattığı 13 Şubat 1878’e kadar doğrudan yönetilmiştir. Ve bu iki yıl felâketlerle dolu bir yıldır. Osmanlı İmparatorluğu bu iki yılda gördüğü yıkımı tarihinin hiçbir kesitinde görmemiştir.”[1]
-“ İttihat ve Terakki’nin kuruluşu ve yöneticileri Enver Paşa hariç masondu. Mason örgütleri kendilerine Selanik kentini seçmişlerdi; çünkü Selanik, Avrupa Kıtasına açılan ticaretin ve burjuvazinin geliştiği bir liman kenti idi ve nüfusunun yarısından fazlasını
Avrupa ile sıkı ilişkiler içerisinde olan Yahudiler oluşturuyordu; Türkler ikinci sırada yer alıyordu, Rum, Ermeni ve Bulgarlar sayısal olarak Türkleri izliyorlardı. Bu kentte kurulan locaları büyük devletlerin konsoloslukları korumaları altına almışlardı; bu nedenle devletin güvenlik ve istihbarat örgütleri hiçbir şey yapamıyordu.”[2]
-“ II. Abdülhamit’in yönetimine karşı olanlar başta masonlar, azınlıklar, Batı yanlısı Türkler, ortak bir adla anıldılar: Jön Türkler.”[3]
“Masonuk Türklerce dinsizlik ve küfür sayılmıştır. Ve buna karşı halkta umumi nefret ve kin vardı… Meşrutiyet ilan olunca Rahmi, Talat ve arkadaşlarından çoğu İstanbul’a gelince derhal İstanbul’da mason locaları açtılar. Bir çok Türkleri localara kaydettiler. Bunların mühim bir kısmı Dönmeler idi. İttihatçılar locaları kendilerine kuvvet ve alet yaptılar.
Rıza Nur Selanik’li İttihatçıların mason olmasına karşılık Manastır’daki cemiyet reislerinin Melami tarikatından olduklarını ve bunu yaydıklarını, başkalarını da Miralay Sadık’ın yaptığını belirtiyor.”[4]
Mason teşkilatı gizli bir teşkilattır. Gücünü de işte bu gizemli, gizli ve kapalı oluşundan almaktadır.[5]
Sağladığı imkanlar gücü ve güçlüleri toplamasında önemli rol oynar. Her türlü güç imkanlarını ellerinde bulundurup, devreye koyarlar.
Bunun için ekonomi, ordu, medya gibi güç odakları bunların başında gelir.
Nitekim,” Türkiye’de, Adalet Partisi’nin genel başkanlık seçimleri için Süleyman Demirel’e 14.11.1964 tarihinde Bilgi Locasından verilen belgeyle Türk Tarihine farmasonlar tarafından açık ve net bir biçimde müdahale edilmiştir.”[6]
Bir çok devlet adamı bizde ve Kıbrıs Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’da masonluğun değirmenine su taşıyanlardandı.[7]
Masonlar her dönemin adamı olup, kendilerine destek bulmakta veya kriptolarını devreye koymaktadırlar.
“Mason yöneticileri bir açıklama yapmışlardı: ‘Bizim umdelerimiz (ilkelerimiz) CHP’de zaten bulunduğundan kendimizi kapatıyoruz’ dediler.[8]
Bu güçle;” Farmasonlar XVIII. yüzyılda, sonradan Fransız Devrimi adını verdikleri insan vicdanının ve aklının sınırlarını çok zorlayan o büyük mahşeri çılgınlıkla tarihe müdahale ettiler. ABD Bağımsızlık Savaşında ve ABD devleti kurulurken tarihe müdahale ettiler. XIX. yüzyılda ABD’de B’nai B’rith’ı ve Ku Kulux Klan’ı kurarak tarihe müdahale ettiler.”[10]
“İngiliz masonlar, mason töre ve geleneklerini İngiltere dışına silahlı kuvvetler ve diplomatları aracılığı ile taşıdılar. İşgal ettikleri ya da antlaşmalarla kendilerine bağladıkları, sömürdükleri ülkelerdeki, önce Hıristiyan azınlıkları, sonra da beyazları masonlaştırdılar; daha sonra, kurdukları bu mason localarına, o ülke bürokrasisinin ileri gelenlerini ve ekonomisini denetleyen sermayedarlarını üye olarak aldılar; ikinci aşama olarak, kendi büyük localarını kurmalarını sağladılar.”[11]
Yahudiliğin arkasında Yahudi gücü bulunmaktadır.
Mason duvarcı adıyla ismi Fransa’ya ait ise de, anavatanı İngiltere’dir.
Öyle ki;” Fransa’daki ilk localar, İngiltere İç Savaşından kaçarak Fransa’ya
sığınan İngiliz kralları, soyluları ve İskoç alaylarındaki askerler tarafından kurulmuştur (1688 yılında).”[12]
Bu durum Abd’ de de görülmektedir.” ABD’ye masonluk göçmenler ve İngiliz ve Fransız orduları tarafından taşınmıştır. Bugün ABD’deki büyük localar köklerini
İngiltere, İrlanda ve İskoçya’ya bağlamaktadırlar. Bu nedenle ABD’de egemen olan masonluk, Anglosakson geleneğine bağlı İskoç ritidir. Başlangıçta bazı localar, patentlerini Fransız ve İspanyol Büyük Localarından aldılar.[13]
Din konusunda ise;” İngiliz kiliseleri masonluğun bir din olup olmadığını ya da
masonların Tanrı anlayışını tartışmaktan hep kaçındılar. Bu uzak duruş diğer ülke mason örgütleri tarafından da benimsendi. Çünkü S. Knight’ın ünlü çalışmasında gösterdiği gibi, Anglikan Kilisesi tümüyle masonların denetimine geçmişti: “Anglikan Kilisesi, iki yüzyıldan daha uzun bir süredir Masonların kalesi haline gelmiştir. Teamüllere göre mason olmak, kilise içinde yükselmekte bir avantaj olarak kabul edilmektedir.”[14]
Ancak bu dinin yerine inşa edilecek bir şeylerin olması gerekti. O da;
-“Masonlar neden satanist kökenli, cinselliği ön plana çıkaran semboller kullanıyor ve eski çağların şeytanını çağrıştıran (Baal gibi) Tanrılarına (Yahbulon) tapınıyorlar? Farmasonlar yoksa eski çağlardan beri sürüp gelen okült bir inancın modern çağlardaki, bazı değişimlere uğramış, örgütlenmiş biçimi midir? Bu soruyu,
evet diye yanıtlayan mason karşıtları vardır. Bu soruyu, evet diye yanıtlamak ve sonra tarihin derinliklerinde saklanmış okült kavramlar, törenler ve sembollerle oynayarak onları yorumlamak ve masonların nasıl şeytana tapıcılar olduklarını göstermek son
derece cazip ve kolay bir iştir; ama, en az masonların yapıp ettikleri kadar, bilim dışı bir tavır, bir ruhsal bozukluk, kocaman bir saçmalıktır.”[15]
-Masonların en iyi işlettikleri kurum ise istihbarattır.
“İngiliz masonlarının kendi üyelerinden bile sakladıkları, en tepedeki birkaç yüksek dereceli masonun dışında pek az kişinin bildiği, diğer bir önemli sırları da İngiliz İstihbarat Sevişleri (MI.6,MI.5) ile olan bağlarıdır.”[16]
-“Atatürk masondu.”Bino Mishan da şöyle diyor: “Mustafa Kemal masonluğa resmen intisab etmiş ve Nidana locasına katılmıştır.”[17]
“İngiltere’de son zamanlarda ortaya çıkan ve El Muctema Dergisi’nin (Kuveyt), Irak’ta yayımlanan El Âfak Dergisi’nden alıntı yaparak, ilk defa 25 Aralık 1978 tarihinde 425 ve 429. sayılarında yayınladığı bu belgenin en önemli kısımlarını aktarıyoruz:
Yüz kırk bin nüfuslu Selanik kentinin 80 binini İspanyol asıllı Yahudiler (İspanya’dan kaçanlar), 20 binini de Levi kabilesinden olanlar ve kendilerini Müslüman gibi gösteren (dönme) Yahudiler oluşturuyor.
İspanyol Yahudiler’in çoğu İtalyan vatandaşlığına sahip ve İtalyan localarına üye olan masonlardır. Bunun için de kovuşturma ve teftişe karşı Osmanlı Devleti’nin yabancılara verdiği dokunulmazlık hakkından faydalanmaktadırlar.
Yahudi Emanuelle Carasso (Karasu) birkaç yıl önce Selanik’te -İtalyan masonlarıyla işbirliği içinde- Makedonya Risorta Locası’nı kurdu. Ve Türkiye’deki genç subayları ve sivilleri masonluğa üye olmaları yönünde ikna etti.
Amacı Türkiye’deki yeni durumlar üzerinde Yahudi nüfuzunu dayatmaktır.
-Selanik’teki Jön Türkler Hareketi’nin mimarlarının çok büyük olasılıkla Yahudiler olduğu anlaşılıyor.
-1908 devriminden kısa bir süre sonra, hareketin liderlerinden birçoğunun
mason olduğu ortaya çıktı.
-Bütün Yahudiler mutlak olarak yeni dönemin savunucularını destekliyordu.
-Yahudiler’in tümü İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin casusu oldu.”age.32.
“-Abdulhamid’in tahttan indirilmesinden sonra, iki sene süreyle örfi idare
(sıkıyönetim) ilan edildi. Ve örfi mahkemelerdeki subayların çoğu masondu.
-Devletin yayın müdürü Selanikli bir Yahudi idi ve herhangi bir gazetenin
yayınını durdurma yetkisine sahipti.
-İttihatçıların iç ve dış olaylara ilişkin görüşlerini sunan Telgraf Haber Ajansı’nın müdürü Bağdatlı bir Yahudi idi.
-İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Konstantiniye’deki ana şubesinin başkanı
Selanikli bir Yahudi idi.
-Devletin Kamu Güvenliği Müdürlüğü Selanikli bir masonun yönetimindeydi.”33.
“-Talat ve Cavit, Türkiye’de masonluğun zirvesini temsil ediyordu ve tabii ki
Cavit Yahudi idi.
-Talat, içişleri bakanı olduğundan beri ülkenin bütün bölgelerinde masonluk ağını yaymaya çalıştı. Ve bölgelerdeki önemli görevlere masonları atamaya başladı.
-Lawther, “Buradan anlaşılmaktadır ki; Büyük Doğu Mason Locası Türkiye’nin gizli hükümetidir ve başında da büyük üstat Talat Bey vardır.” demiştir.”35.
-İbretli bir hatıra:
“Ertuğrul Düzdağ, Eşref Edip’den naklen şunu yazıyor:
‘Mason olduğunu masonlardan başka kimsenin bilmediği (M.C.) ye bir gün sordum:
-Sizin de mason olduğunuzu söylediler. Sizin gibi aklı başında bir adam nasıl mason olur?
-Sorma dedi, bir zaman masonluğa girmek için deli divane olmuştum. Talat Paşa’nın kalem -i mahsus müdürü Fuad Beye gittim. Masonluğa kabulüm için Talat Paşa’ya söylemesini rica ettim.
Söylemiş, fakat Paşa aldırmamış. Çok üzüldüm. Mutlaka girmeğe azmetmiştim. Tekrar müracaat ettim. Talat Paşa’ya söylemiş. ‘Ben onu akıllı bir adam sanırdım, demiş; bunun maskaralıktan başka bir şey olmadığını bilmez mi?’
Fuad bey bunu bana söyleyince çok canım sıkıldı. Beni kabul etmek istemiyorlar, onun için böyle söylüyorlar, dedim. Tekrar ısrar ettim. Nihayet kabul edildim. İçine girip de bir müddet geçtikten sonra Talat Paşa’ya hak verdim. Hakikaten onun dediği gibi maskaralıktan başka bir şey değilmiş.
– Sonra ne oldu?
– Ne olacak? Böyle kalıp gitti.’
Mason ve Yahudi düşmanlığında doruğa ulaşan, bunun sonucu Alman Nazi partisiyle işbirliğine bile kalkışan C R. Atilhan’ın bu psikolojiye varışının öyküsü de öğreticidir.
‘Farmasonluğun iç yüzüne ve mahiyetine dair hiç bir fikre ve ilmi bir kanaate sahip değildim. Sadece babamdan ve aile dostlarımdan olan büyük adamlardan çocukluğumuzda işittiğimiz şey farmasonluğun tamamen bir dinsizlik olduğundan ibarettir. Hatta merhum pederin bu tabiri bir hakaret ve bir küfür makamında kullandığı da hala hatırımdadır.’”[18]
-“ Osmanlı masonluğu hakkındaki bazı görüşler içeriyor:
‘Bizde Osmanlı dünyasında bazı sebepler yüzünden sırf çıkarları için heyeti hazıramızı avlamaya çalışırlar… Zannımıza kalırsa muvaffak da oluyorlar. Farmasonlukta birleşilmiş, belirgin bir fikir yoktur. Farmasonlar adeta ‘beynelmilel serserilerdir.’
Bizde olduğu gibi bazı İhtilalciler, özellikle mason localarına maksatlı olarak girerler… Bu sayede kendilerine tarafdarlar bulmaya kadir olurlar. İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Selanik’teki kuruluş zamanında masonlukdan, masonlardan yararlanma düşünülmüştü. Localara girildi. Bugünkü büyük ilgiyi sağlayan o zamanki giriştir. Bugün batıdan, İngiltere’den, İtalya’dan gelen ve burada Doğu(maşrık) locaları açan, üzüntüyle söylüyoruz pek çok kişi işe, hasis ihtiraslara alet oluyorlar. Bir çok emeller, siyasi ihtiraslar tatmin ediliyor.’”[19]
-“1955’de Angelo Roncalli Türkiye’ye gönderiliyor. Papa olunca, Celal bayar’ın idamına karşı olduğunu bildiriyor. (Celal Bayar, Mason) *Vatikanın İstanbul’da çalışmalara başlayabilmesi için gerekli izni 1952’de Celal Bayar vermiştir.”[20]
-1856, Hattı Hümayın’la Ermeniler Müslümanlar ile eşit haklara sahip oldular. Osmanlının son 50 yılında devlet bürokrasisinde en çok Ermeniler yer almıştır. Ermkeni-Yahudi rekabeti iftiralara ve idamlara yol açmıştır.”[21]
Tanıdığı bir profesörü ilk defa makamında ziyaret eder, Necmi Abi.
Profesör Bey biraz sohbetten sonra: Necmiciğim kahveni nasıl alırsın,der.
Necmi Abide şakayla karışık: Koca profesör oldun da, benim nasıl kahve içtiğimi bilmiyor musun, der.
O da der: İlk defa sana kahve ısmarlayacağım, nereden bileyim.
Necmi abi der: baksana odunlar bile benim nasıl şekerli, elma, portakal, karpuz, kavun yiyeceğimi biliyor da, sen nasıl koca profesörsün bilmiyorsun, hayret der.
**************
SOKRATES DEMOKRASİ’DEN NEDEN NEFRET ETTİ?
Bir gün Sokrates yine taleberiyle sohbet ederken bir talebesi Sokrates’ e sorar ki:
– “Eğer demokrasi çoğunluğun kararını kabul etmekse, adil olan da bu değil midir?
Mesela yüz kişinin oy kullandığı bir yerde, elli bir kişinin kararına mı uymak daha adil ve doğru olur, yoksa kırk dokuz kişinin kararına uymak mı?
Hem çok mümkündür ki, daha çok insanın daha az insandan yanılma ihtimali daha azdır. Şu halde sizin demokrasiye karşı çıkmanız doğru olmadıgı gibi haklı da sayılmaz.”
Bunun üzerine Sokrates her zaman olduğu gibi soru cevap yöntemini kullanarak o talebeye önce sorar:
– “Bize söyler misin bilge olmak mı daha zordur yoksa cahil olmak mı daha zordur? “
Talebe:
– “Elbette ve hiç şüphesiz bilge olmak daha zordur.
Bilge olmak için çok okumak araştırmak ve yorulmak gerekirken cahil olmak için bir şey yapmaya gerek yoktur.”
Sokrates:
– “Peki o halde bize yine söyler misin toplumlarda cahil insanların sayısı mı çok olur, yoksa bilge insanların sayısı mı çok olur? “
Talebe:
– “Elbette ve hiç şüphesiz cahil insanların sayısı fazla olur.”
Sokrates:
– “Peki bize yine söyler misin, bir gemide yüz yolcu bulunsa, geminin nerde nasıl hangi yönde yelken açması gerektiğini kaptan mı daha iyi bilir, yoksa o yüz yolcu mu?”
Talebe:
– “Eğer yolcular içinde Denizcilik bilgisi olan yoksa pek tabi en iyi bilen kaptandır.”
Sokrates:
– “Peki o halde diyebilir miyiz ki herkes her konuda karar veremez .
Herkes bildiği yerde konuşmalı.
Her iş ehline verilmeli….”
Talebe:
– “Pek tabi olması gereken budur.”
Sokrates:
– “Peki o halde, bize yine söyler misin,kimin hangi konuda bilgili olup olmadığını bilmeden,sadece çoğunluk oldukları için kararlarını doğru bulmak adil ve doğru olabilir mi ?
Hem sen de kabul ettin ki,bir toplumda cahillerin sayısı bilgelerden hep daha çok olur.” ALINTI
**************
“Bir gün bir ağacın altında oturmuş dinleniyordum.
Bir karınca dikkatimi çekti. Kendinden hayli büyük bir ekmek kırıntısını yüklenmiş, sürükleye sürükleye götürüyordu.
Bazen bir su birikintisiyle karşılaşıyor ve etrafından dolaşıyor, bazen de otlara takılan ekmeğin ucunu kurtarmak için didinip duruyordu.
Ama ne ekmek parçasını bırakıyor, ne de rahatça taşıyabilmek için ekmeği ufaltıp küçültmeye râzı oluyordu.
Bu şekilde o sıcak günde, bu ekmek parçasını uzun bir mesafe taşıdı. Nihâyet yuvasına geldi.
Lâkin yuvasına giden koridor küçük, taşıdığı lokma ise büyüktü. Binbir zahmetle yuvanın ağzına kadar getirdiği ekmek parçasını bir türlü içeriye sokamıyordu. Ekmeğin etrafında dolaşıyor, parçayı döndürüyor, öbür tarafından çekiyor, ama bir türlü lokmacık yuvaya girmiyordu.
Bu manzara, beni, insanın hâlini düşünmeye sevk etti. İnsan, bir ömür boyunca istif edip biriktirdiği dünyalıkları, köşkleri, serveti, ufacık kabir kapısından (mezarına) nasıl
sokabilecek, bu aklıma geldi.”(Mesnevi / MEVLANA)
***************
Eski Bir İstanbul hanımefendisi anlatıyor ;
Yıl 1919 . İstanbul baştan aşağı İngilizlerin işgali altındaydı. Liseyi yeni bitirmiştim.
Güzel bir kızdım. Dünür gelmeye başladılar.
Biri avukatmış. Gösterdiler uzaktan, boylu poslu yakışıklı bir delikanlıydı, beğendim. Nişanlandık. Nişanlımı seviyordum.
Mutlu bir yuva kurmak hevesi ile lamba ışığının altında sabahlara kadar oyalar örüyor, çeyizler hazırlıyordum.
Ama çok geçmedi ki mahallede bir dedikodu yayıldı.
(Ayşe’nin nişanlısı avukat değilmiş, ipsizin biriymiş, üstelik cami önlerinden tabut taşıyarak karnını doyuruyormuş) dediler. Alt üst oldum.
Babam götürdü, uzaktan izledik, gerçekten de tabut taşıyordu…Yıkıldım. Nişanı atıp, ayrıldık.
Aradan 5 yıl geçti. Evlenmiştim, Bir de çocuğum olmuştu.
1924 yılıydı. Artık ülkemiz özgürdü.
Bir gün Beyoğlu’nda rastladım ona. Oğlum yanımdaydı.
Beni görünce titredi, çeketini düğmeledi.
Saygı göstererek durdu önümde.
Vaktiniz varsa size bir çay ikram etmek isterim, dedi.
Olur, dedim. Bir büroya girdik.
Burası bir avukatlık bürosuydu ve kapıda adı yazıyordu.
İçerde yardımcıları çalışıyordu.
Siz gerçekten avukat mısınız, dedim. Evet, dedi.
Peki, avukatsınız da neden cami önlerinden tabut taşıyordunuz, diye sordum.
Durdu, başı öne eğildi.
Beni affedin,dedi. İstanbul işgal altındaydı,
Her taraf İngiliz askeri kaynıyordu.
Her şeyi didik didik arıyorlardı.
Biz de Anadoluya ,Milli kuvvetlere ancak,cenaze süsü vererek tabutlarla silah kaçırıyorduk.
Bu ülke için hayati bir işti.
Bunu size bile söyleyemezdim… !
Alıntıdır
******************
New York’ta küçük bir çocuğu azgın bir köpeğin dişlerinden kurtaran
ve hayvanı boğan iri yarı delikanlının yanına koşan muhabir sorar:
– “Kahraman Amerikalı, çocuğun hayatını kurtardı!” diye yazabilir miyim?
– “Ben Amerikalı değil, Afganistanlıyım…” der adam.
Ertesi gün gazetede bir manşet:
“Köktendinci Müslüman, Central Park’ta bir köpeği boğdu!
FBI, olayın El Kaide bağlantısını araştırıyor.”
***************
Blil Gates e : “Bu dünyada senden daha zengini var mı?” Diye sordular..
Gates :”Evet benden daha zengini var..”
Ona : “Peki kim bu?” diye sordular.
Gates : “Eğitimi tamamlayıp Microsoft şirketini kurmaya karar aşamasında bir uçuş öncesinde Newyork havaalanındaydım.. Birden gözüme gazete satıcısı ilişti… Elindeki gazetelerinin birindeki başlık ilgilimi çekti.. Elimi cebime attım ama hiç bozuk param yoktu.. Oradan uzaklaşmak üzere ayrılıyordum ki..
Siyahi ve genç delikanlı birden atılarak :”beyefendi buyurun gazete benden size hediyem olsun..” dedi. Ben de ona : “elimde bozuk param yok ” dedim.
O da : “Sana ben onu hediye ediyorum” dedi.
Bu olaydan 3 ay sonra yolcuğum yine aynı hava alanına denk geldi..
Gözüm bir gazeteye ilişti.. Elimi cebime attım ama yine de bozuk param yoktu. Aynı çocuk geldi :”gazeteyi al” dedi.
Ben de ona : “oğlum geçen gün aynı durum yaşandı. Sen bu durumla her karşılaştığında insanlara gazeteyi hediyemi ediyorsun?” dedim..
Dedi ki : “Tabi ki.. Ben verdiğimde, tüm kalbimle veriyorum. Bu beni mutlu edip rahat kılıyor…
Bil Gates diyor ki : “Bu cümle benim aklımı o kadar kurcaladı ki daima acaba çocuk hangi mantık esasına ve hangi hissiyata göre böyle söylüyordu..”
19 yıl aradan sonra… Ekonomik gücümün doruğuna ulaşıp, dünyanın en zengin adamı olduğumda.. Bu genç delikanlının iyiliğinin karşılığını verebilmek için onu arayıp bulmaları için bir grup oluşturdum.. Onlara falan havaalanına gidin ve bana o gazete satıcı siyahi genç delikanlıyı bulun dedim. Bir buçuk ay aradan sonra alanın birinde bekçilik yaptığını öğrendim… Ona bir davetiye gönderip ofisimde ağırladım. Ona “beni tanıyor musun?” diye sordum.
O da : “Tabi ki sen Bil Gates sin herkes seni tanır”
Ona : “Hatırlar mısın sen ufakken gazete satıyordun bende bozuk yoktu ve sen bana gazeteyi hediye ettin. Bunu neden yaptın?
O da : “Belli kesin bir neden yok. Yalnız birine karşılık beklemeden bir şey verdiğim zaman mutluluk duyuyorum ve beni rahat ve huzurlu kılıyor” dedi.
Ona dedim ki : “Sana iyiliğinin karşılığını vermek istiyorum.. Dile benden ne dilersen..!”
Dedi ki : “Nasıl..”
Ona : “Sana istediğin ne ise vereceğim..”
Gülerken bana dedi ki :”Ne istersem onu mu bu gerçek mi?”
Ona : “Evet. Ne istersen vereceğim..”
O da : “Size teşekkür ediyorum beyefendi. Fakat hiç bir şeye ihtiyacım yok…”
Ona : “Bir şey istemen lazım sana iyiliğinin karşılığını telafi etmek istiyorum..”
O da : “Sayın Bil Gates her şeyi yapacak gücün var ama benim iyiliğimi telafi edemezsin..”
Ona : “Ne demek istiyorsun ve nasıl olur da telafi edemem”
O da :” Seninle benim aramızdaki fark ben sana yoksulluğumun doruğunda verdim, ama sen zenginliğinin doruğunda bana veriyorsun buda durumu telafi etmez… Ama senin yaptığın (karşılık vermeye çalışman) bu güzellik beni çok mutlu etti.. Teşekkür ederim”
Bil Gates anlatıyor : “İşte o sözü kendisinin benden daha zengin olduğunu hissetmeme neden oldu…
Çünkü en makbul verme, senin ihtiyacın var iken vermen.. Çocuğun bana yaptığı da budur…En makbul iyilik hiç bir karşılık beklemeden yapılan iyiliktir ..
****************
“Hakiki Türkler zulmetmez”
“Hazret-i Üstad, iman nuruyla baktığı için Anadoluyu çok severdi. İslâmın ileri karakolu olarak bakardı Türkiye’ye… Ve burada meskûn ahaliye kalbinin tâ derinliğinden şefkat gösterirdi. Türk milletini çok severdi.
“Ben bakıyorum; kim bana zulmediyor, dikkat ediyordum, onlar katiyen Türk değillerdir. Çünkü, hakiki Türklerde zulmetmek damarı yoktur. Bana zulmedenler, Türklük perdesi altına girmiş başka millettendir, ‘ ve ‘Her milletten ziyade yüksek bir haslet, bir manevi kahramanlık Türklerde görüyorum’ derdi.
Ve dünya nereye gidiyor değil, zaten az çok o biliniyor.
Dünya nereye götürülüyor?
Adeta hastalıkları olanın hastalığını depreştirmek ve ayrıştırmak için mi?
Bilim kurulunda bulunan bir üye adeta sürekli topluma korku pompalıyordu. Zaten ondan dolayı da tenkit edildi.
Zaten toplumun neredeyse yüzde doksanı asi oldu.
Ya sonrası?
Bu meret vücutta ve faaliyette.
Aşı muhalifleri dinlenmeli, kulak verilmeli, göz ardı edilmemelidir.
Yaşananlar araştırılmalı ve bir evden ölen dokuz kişinin sebebi çözülmeli.
Bu kan ve gen yapısıyla mı ilgilidir?
Hatta yıllar öncesine giderek, Harun Yahya’nın ve de oğlu ve kızları babalarının yahudi olduğunu söylediği Oktar Babuna’nın lösemiler için kan toplaması incelenmeli.
Cevap bekleyen çok sorular var.
-“Koronavirüs sonrası doğan bebeklerde beyin gelişimi yavaşladı ve dil öğrenimi zorlaştı.”[3]
-”11 ülkede 169 gizemli vaka! Koronavirüsle bağlantısı var mı, belirtileri neler?
Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), Avrupa ve ABD’deki 11 ülkede en az 169 “gizemli hepatit” vakasının tespit edildiğini duyurdu.”[4]
-Kovid 19’a yakalanan kişilerin diyabete açık hale geldiği ortaya çıktı. Prof. Hasan Aydın, enfeksiyon öncesi tanısı bulunmayanlarda diyabete rastlandığını söyledi. “Kortizonlu ilaçların kullanılması ve Kovid-19’un doğrudan pankreasa hasar vermesiyle diyabet gelişebiliyor” dedi.”[5]
-“Koronavirüs beyni 20 yıl yaşlandırıyor, IQ’yu düşürüyor.
Bilim insanları, dünya çapında 6.2 milyondan fazla insanın ölümüne sebep olan koronavirüs salgını ile ilgili dikkat çekici bir araştırma hazırladı. Araştırmaya göre koronavirüsü ağır atlatanların beyni 20 yıl yaşlanıyor ve IQ’ları da en az 10 puan azalıyor.”[6]
Pandemide aylarca evde kalan çocuklarda tik bozuklukları başladı. İstem dışı tekrarlanan tikler çoğu kez omuz silkme, kafa sallama, göz kırpma, burun seyirme veya diş sürtme olarak ortaya çıkıyor.”[8]
************
Tıb hastalığı engellemiyor, tedavi ediyor, yan etkileri ve de yeni hastalıklar açarak. İlaçların prospektüs’ lerinde sürekli yan etkilerin olduğu yazar.
Bendeki kemik erimesi gibi. Doktor bende kemik erimesinin erken başladığını söyleyince sebebinin ne olduğunu sorduğumda şu cevabı verdi;
Kullandığınız ilaçlardan…
-Zayıflama için bir yakınım kullandığı ilaçlar sebebiyle adeta çöktü.
–Brosella[9] ve fıtık bir araya gelmesiyle sağa sola dönemez hale geldim. Dört ağrı kesici hiç etki etmiyordu. Bir eczacı arkadaşın verdiği bir ağrı kesiciyle sekiz saat biraz hareket edebildim. Bol suyla içmek şartıyla.
Aynı ağrı kesiciyi kullanan bir vatandaş ağzınca eritip yutunca beyin kanamasından vefat etmişti.
Ağrı kesicinin bile öldürmesi.
*************
Kişiye göre ilaç verilmesi gerekirken, herkese bünye ve tepki durumu gözetilmeden verilmektedir.
Tıpkı eğitimimiz gibi.
Peygamberimiz, ümmetim hasta olmaz, buyururken sebebini de şöyle izah eder;
“İranlı bir doktor günlerce kaldığı halde kendisine hasta gelmeyince ayrılmak üzere Resûlullaha müracaat etmişti. Sahabîlerin niçin hasta olmadığı dikkatini çekmişti. Sormadan edemedi. Peygamber Efendimiz (a.s.m.) şu cevabı verdi: “Benim ümmetim iyice acıkmadan yemek yemezler. Yedikleri zaman da tıka basa değil, daha iştahları varken kalkarlar.” Doktor heyecanla şöyle dedi: “İşte sağlığın şartı budur.”
-Yirmi beş yıl kadar önce Bolu/Gerede yol ayrımında indim. Yolu sormak için uçsuz bucaksız, mor çiçeklerin olduğu tarlada çalışan bir kimseye ne yaptıklarını sorduğumda;
Kilo karşılığı bu lavantaları toplayıp, Almanya ilaç fabrikasına gönderdiklerini söylemişti.
Biz ise birçok faydası bulunan Lavantayı yeni yeni keşfetmeye çalışıyoruz.
Tıbbi Nebevi bu devalarla reçete görevini yapmaktadır.
Tıpta en hayırlı hasta, ölmeyip sürekli tedavi gören hastadır.
Vücut topraktan direk alınan bitkiyi tanırken, estetik ilaçları tanımada zorlanıyor ve tepki ve de mukavemet gösteriyor.
Ecdat sağlık ve şifa için asırlardır sülük ve hacamatı kullanmış ve netice almıştır.[10]
Kan alma ve kan verme şifa bulmanın diğer bir yöntemidir. Zira tahliller kan ve idrarla anlaşılmaktadır.
-Doktorların ifadesine göre; günde 200 defa kanser olma durumundayız. Ancak vücudun mukavemet ve dengeli beslenme bunu engellemektedir.
Azeri atasözünde; Ne çok yiyirem Hekime gidirem./ Ne yanlış edirem Hakime gidirem.
İbni Sina da tıp ilmini iki kelimede toplamıştır; Sözün güzelliği kısalığındadır. Yediğin vakit az ye. Yedikten sonra dört beş saat kadar daha yeme. Şifa hazımdadır. Yani, kolayca hazmedeceğin miktarı ye, nefse ve mideye en ağır ve yorucu hal, taam taam üstüne yemektir.
Doktor kontrolünde bitkisel tedavi olmalı. Mesela; Brusella[11] ilacında bulunan madde, sarımsakta da bulunmaktadır.
************
Dünyayı saran yeni bir hastalık.
-“Dünya çiçek virüsünün bir türü olan “maymun çiçeği” hastalığını konuşuyor. Afrika kökenli virüs dünyada yayılıyor. “[12]
Korona yeni çıktığında yaptığım sohbette de belirtmiştim. 1980 yılında Hürriyet gazetesinde çıkan bir haberde;” Ruslar laboratuvarlarda virüs üretiyor.”[13]
Bugün bu durum bir daha deşifre olmaktadır.
“Eski Sovyet bilim adamı: ‘Rusya maymun çiçeği hastalığını biyolojik silah olarak kullandı’
Batı ve Orta Afrika’nın bazı bölgelerinden yayılan maymun çiçeği hastalığı hızlı bir şekilde artmaya devam ediyor. Konuyla ilgili bir uzmana göre Rusya, en azından 1990’ların başına kadar maymun çiçeğini biyolojik bir silah olarak kullandı.
Dr Alibekov, “Bu nedenle, çiçek hastalığı yerine hangi ‘model’ virüslerin kullanılabileceğini belirlemek için özel bir program geliştirdik. Çiçek hastalığı için model olarak aşı virüsü, fare çiçeği virüsü, tavşan çiçeği virüsü ve maymun çiçeği virüsünü test ettik.” dedi.
Doktor, Rusya Savunma Bakanlığı’nın SSCB’nin sona ermesinden sonra “geleceğin biyolojik silahlarını yaratmak” için maymun çiçeği ile çalışmaya devam etmeye karar verdiğini de sözlerine ekledi.”[14]
Evet bir Noktadan kainata.. Damla’dan Derya’ya yani bir damla sudan anne karnına, oradan dünyaya, dünyadan kabre, haşre ve ebede giden, uzun bir sonsuzluk yolculuğu devam eden şu insan…
Gerçekten hala yumurtanın içerisindeyiz. Kendi yumurtamızı kıraraktan yumurtanın dışına bir türlü çıkamıyoruz. Yumurtanın içerisinde kalıp her şeyi orada zannedip de, yumurtanın dışındaki bulunan on sekiz bin alemin durumundan habersiziz.
Belki de bu on sekiz bin Alem kesretten kinaye söylenmiştir. Ama hala kabımızın içerisinde, kendi kalıbımızda dönüp dolaşıyoruz. Dink beygiri gibi.
Bilinçsiz ve şuursuz olarak hareket ediyoruz. Oysa kabuğu kırmak ve birçok alemlere kabuğu kırarak onların içerisinde, her bir kabuğun arkasındaki bir alemi, bir öncekinden daha gelişmiş alemleri görüp vakıf olmak ve o alemlerde Kulaç atmak, fikirde bulunmak insaniyetimizin bir gereği ve gerçek kapasitesidir.
Hiç olmazsa o alemlere fikren olsun, hayalen olsun gezmek ve geçmek lazım.
Aman Allah’ım! Sonsuz boyutlu alemde, sonsuz boyutlu alemlerin kendisi için yaratılan bu insanın, sonsuza dek, o sonsuz olanları anlaması, düşünmesi ve kulaç atarak o sonsuzlukta gezmek insan projesinin ana temasıdır.
Bazen bir nokta ve bir damlada boğulan insanın, o sonsuz alemde gezmiş olması bu insanın o sonsuzlukta hareket edeceğini kabiliyet ve kapasitesi göstermektedir.
Hakikaten şaşılmayacak gibi de değil.
İşte bazen bir noktada boğulurken, bütün noktaları, dergahları, okyanusları aşarak sonsuza yani sonsuz olan Allah’a ve O’nun ötesi olmayan, kendisi sonsuz olan Rabbe miraç ile bunu isbat etmiştir.
Miraç bunun kesişme noktası olduğu gibi, ötelerin ötesine geçmek, fizik alemini geride bırakarak; Hadiste buyurulduğu üzere; ‘O vardı hiçbir şey yoktu.’ denilen o aleme geçiş yaptı, start verdi, izin ve müsaade çıkmış oldu.
Hem Peygamber Efendimizin buyurduğu gibi;’ İnsanlar uykudadırlar, ölünce uyanırlar.”
Bu hakikat doğrultusunda gerçekten hala uykudayız. Yani Damla’nın içerisinde, bir Spermin içerisinde, bir menide bulunmaktayız.
Kabuğunu kırıp da ana rahmindeki oluşumunda, ana rahminden bu dünyaya çıkıp da gerçek insaniyet makamına, en yüksek makama çıkamıyoruz, zorlanıyoruz.
Böyle bir sınav içerisindeyiz. Kulaç atmaktayız.
Kabuğunu kırıp bir türlü Damla’nın dışarısına çıkarak okyanusların farkına varamamaktayız.
Ve de duygusuna varmış değiliz. Bu hayatın koşturmacası içerisinde basit şeylerle meşguliyet, bizi gerçekten sonsuza kulaç atmaktan, kanat çırpmaktan adeta geri bırakmakta ve alı koymaktadır.
Özetle; Sonsuzluğa doğru kucak açan bu insan, Sonsuzluğa doğru giderken dünyaya uğradı.
Uğrayıp da basit şeyler de yani noktada boğulması, bir yandan okyanuslar için yaratılmış, okyanusları aşabilecek kabiliyette iken; gündelik, geçici, lüzumsuz, basit şeyler içerisinde olması hakikaten şaşılacak bir şeydir.
Bu da bir yandan şeytanın diğer yandan da nefsin o insanı frenlemesi, dizginlemesi, dengesinin bozulmasından kaynaklanır.
Bu insan damlada boğulmamalı, okyanusları aşmalıdır.
Geçici haz, sonsuzluk hızını azaltmamalıdır.
Baki olan, fani olana feda edilmemelidir.
Allah’a imandan ahirete imana ve dinin meselelerini inkarda şeytani bir zevk var.
Haram yemede de hayvani bir zevk olduğu gibi.
-“ Ey insan! Fâtır-ı Hakîmin senin mahiyetine koyduğu en garip bir hâlet şudur ki:
Bazen dünyaya yerleşemiyorsun, zindanda boğazı sıkılmış adam gibi “of, of” deyip dünyadan daha geniş bir yer istediğin halde; bir zerrecik, bir iş, bir hatıra, bir dakika içine girip yerleşiyorsun. Koca dünyaya yerleşemeyen kalb ve fikrin o zerrecikte yerleşir. En şiddetli hissiyatınla o dakikacık, o hatıracıkta dolaşıyorsun.
Hem senin mahiyetine öyle mânevî cihazat ve lâtifeler vermiş ki, bazıları dünyayı yutsa tok olmaz; bazıları bir zerreyi kendinde yerleştiremiyor. Baş bir batman taşı kaldırdığı halde, göz bir saçı kaldıramadığı gibi; o lâtife, bir saç kadar bir sıkleti, yani, gaflet ve dalâletten gelen küçük bir hâlete dayanamıyor. Hattâ Bazen söner ve ölür.
Madem öyledir, hazer et, dikkatle bas, batmaktan kork. Bir lokma, bir kelime, bir dane, bir lem’a, bir işarette, bir öpmekte batma. Dünyayı yutan büyük letâiflerini onda batırma. Çünkü çok küçük şeyler var, çok büyükleri bir cihette yutar. Nasıl küçük bir cam parçasında gök, yıldızlarıyla beraber içine girip gark oluyor. Hardal gibi küçük kuvve-i hafızanda, senin sahife-i a’mâlin ekseri ve sahaif-i ömrün ağlebi içine girdiği gibi, çok cüz’î küçük şeyler var, öyle büyük eşyayı bir cihette yutar, istiab eder.”[1]