HAREMEYN’İN MAHZUN DUVARLARI VE “ÜÇ KÖR” DÜĞÜMÜ: BİR KADER TAFSİLATI
HAREMEYN’İN MAHZUN DUVARLARI VE “ÜÇ KÖR” DÜĞÜMÜ: BİR KADER TAFSİLATI
Tarih, sadece olayların kronolojik dizilimi değildir; tarih, sebeplerin sükût ettiği yerde kaderin konuştuğu bir ibret sahnesidir. İslam âleminin kalbi olan Mekke ve Medine’nin (Haremeyn-i Şerifeyn), asırlarca Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’in şefkatli sinesinde muhafaza edildikten sonra, sert ve tavizsiz bir mizaca sahip olan Vehhabilerin eline geçmesi, rastgele bir siyasi devrilme değil, derin manalar taşıyan bir “kader tokadı”dır.
Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri, “Altıncı Mesele”de bu hadiseyi tahlil ederken, meseleyi üç ana sacayağına oturtur: Tarihi kin, İngiliz siyasetinin oyunu ve Kader-i İlahinin adaleti.
1. Tarihin Derinliklerinden Gelen “Hâricî” Damarı
Vehhabilik, çölde aniden biten bir diken değildir; kökleri İslam tarihinin ilk dönemlerine, Hz. Ali (r.a.) zamanındaki Hâricî mantığına ve Necid bölgesinin sert tabiatına dayanır. Bediüzzaman’ın tesbitiyle bu akım, üç tarihi mirası devralmıştır:
* Hz. Ali’ye ve Velayete Karşı Soğukluk: Hâricîlerin, Hz. Ali’ye (r.a.) ve onun temsil ettiği maneviyat yoluna (tasavvuf ve velayet) olan düşmanlığı, asırlar sonra bu akımda “türbe düşmanlığı” ve “kerameti inkâr” olarak tezahür etmiştir.
* İbni Teymiye’nin Mirası: Muhyiddin-i Arabi gibi büyük velilere saldıran, mantığı naklin, zahiri manayı batıni hakikatin önüne geçiren İbni Teymiye çizgisi, bu hareketin fikri babası olmuştur.
* Necid’in Hırçınlığı: Müseylime-i Kezzab’ın çıktığı topraklarda, Ehl-i Sünnet omurgasına karşı tarihsel bir “iğbirar” (kırgınlık ve öfke) hep saklı kalmıştır.
Bu damar, “Tevhid”i koruma adına, “Şefaat” ve “Tevessül” gibi manevi köprüleri yıkmayı, İslam büyüklerinin kabirlerini dümdüz etmeyi “din” zannetmiştir.
2. İngiliz Siyasetinin İnce Oyunu ve “Kaderin Adaleti”
İşin en can alıcı noktası burasıdır. Bir yanda Ehl-i Sünnet olan Şerif Hüseyin, diğer yanda “Ehl-i Bid’a” sayılan Vehhabiler… Zahiren Allah’ın yardımı Ehl-i Sünnet ile olmalıydı. Fakat olmadı. Neden?
Burada iki mühim sebep devreye girer:
Birincisi Siyasi Basiretsizlik: Mekke Emiri Şerif Hüseyin, maalesef İngiliz siyasetinin İslam coğrafyasına girmesine, Haremeyn’in o necis siyasete alet edilmesine (farkında olarak veya olmayarak) zemin hazırlamıştır. Bediüzzaman’ın ifadesiyle; Kur’an’ın “kafirlerin hakimiyetini reddeden” hükmüne rağmen, İngiliz etkisine kapı aralanması, gayretullaha dokunmuştur. Buna mukabil Vehhabiler, o dönemde daha yerli, daha “nimmüstakil” (yarı bağımsız) ve ecnebi siyasetine daha mesafeli durdukları için, kader onları galip getirmiştir.
İkincisi ve En Mühimi “İçimizdeki Çürüme”: Biz Ehl-i Sünnet dairesindekiler, kabir ziyaretini, evliyaya hürmeti “vasıta” olmaktan çıkarıp “gaye” haline getirdiğimizde; cahil halk türbelere adaklar adayıp, ölüden medet umar hale geldiğinde, “Tevhid”in hakikati zedelendi.
Kader-i İlahi dedi ki: “Ey kullarım! Siz Benim dostlarımı, Bana ortak koşar gibi sevdiniz. Ben de başınıza öyle bir zalim musallat ederim ki, o türbeleri başınıza yıkar, ifratınızı tefritle terbiye eder.”
İşte Vehhabiler, bizim hatalarımızın neticesi olan “Allah’ın kılıcı” hükmündedir.
3. “Üç Kör” Kerameti ve Zamanın Ruhu
Gelelim bahsi geçen ve tüyleri ürperten o gaybî işarete…
Seyyid Salih Özcan Ağabey’in naklettiği hatıra, Üstad’ın zamanı ve zemini okumadaki ferasetini gösterir.
Üstad, Mektubat’a Vehhabilik bahsinin (Altıncı Mesele) konulmasını ister ama “Daha vakti değil, üç kör öldükten sonra…” diyerek şerh düşer.
Bu “Üç Kör” tabiri hem hakiki, hem mecazi manalar taşır:
* Zahiri Mana: Suudi Arabistan’ın dini otoritesi olan “Başmüftülük” makamında bulunan üç ismin de (Muhammed bin İbrahim, İbn Baz ve Abdülaziz Âl-i Şeyh) gözlerinin âmâ (kör) olması, tevafukun ötesinde bir işarettir. Bu, Üstad’ın gayb-aşina nazarıyla geleceği gördüğünün delilidir.
* Manevi ve Hikmetli Mana: Neden “öldükten sonra”? Çünkü bir fikir, o fikrin en katı savunucuları hayattayken ve o fikir devlet gücüyle en zirvedeyken tam manasıyla tenkit edilemez. Edilse de tepki doğurur, “fitne” çıkar. Üstad, “Müsbet Hareket” düsturu gereği, İslam âleminde yeni bir ayrışmaya sebep olmamak için bu bahsin neşrini zamana bırakmıştır.
* “Körlük” Sembolü: Bu zatların zahiri gözlerinin körlüğü, temsil ettikleri zihniyetin maneviyat âlemine, velayete, kalbî hayata ve İslam’ın “batınî” güzelliklerine karşı “kör” oluşlarının da simgesidir. Onlar sadece “kabuğu” (zahiri nassları) görürler, “özü” (manayı) göremezler.
2025 Tarihi ve Sonuç:
Son müftü için verilen 2025 tarihi, bu sürecin bir tamamlanma evresine girdiğine, katı ve tavizsiz Vehhabi anlayışının artık dünyada ve İslam âleminde sürdürülemez bir noktaya geldiğine işaret olabilir. “Üç kör” devrinin kapanması, İslam dünyasında ifrat (katı selefilik) ve tefrit (bid’atçı mistisizm) uçlarının törpülenip, “Sırat-ı Müstakim” olan hakiki Ehl-i Sünnet çizgisinin yeniden parlayacağı bir dönemin müjdecisi olabilir.
Hülâsa:
Bugün Vehhabilik meselesine bakarken sadece “kabir yıkanlar” diye kızmak yetmez.
* Kendi inanç dünyamızdaki hurafeleri temizlemeliyiz (ki kader bize bir daha böyle tokat vurmasın).
* Küresel güçlerin (dün İngiliz, bugün başkaları) İslam coğrafyası üzerindeki oyunlarına karşı uyanık olmalı, “menfi milliyetçilik” tuzağına düşmemeliyiz.
* Risale-i Nur’un gösterdiği “müsbet hareket” tarzıyla, kavga ederek değil, hakikati neşrederek kalpleri fethetmeliyiz.
Zira “Zalim, Allah’ın kılıcıdır.” O kılıç vazifesini yapar, sonra o kılıç da kırılır atılır. Mühim olan bizlerin, o kılıcın inmesine sebep olan boynumuzdaki günah ve gaflet zincirlerini kırmamızdır.
Allah bizleri istikametten ayırmasın, basiretimizi açsın. Amin.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧✧ ✧ ✧ ✧
Altıncı Risale olan Altıncı Mesele
[Harameyn-i Şerifeyne Vehhabilerin tasallutuna dairdir]
Rahmân ve Rahim olan Allah’ın adıyla. Öyle bir fitneden sakının ki, geldiği zaman içinizden sadece zâlimlere isâbet etmez. (Enfål SGresi: 25.)
Azîz kardeşlerim,
“Haremeyn-i Şerifeynin Vehhâbilerin eline geçmesi ve onların, eâzım-ı İslâmın türbeleri hakkındaki tahripkârâne hürmetsizliği ne hikmete mebnîdir?” diye suâl ediyorsunuz.
Elcevap: Şu hâdise, âlem-i İslâmın siyasetine ve hayat-ı içtimâiyesine taallûk ettiği için, Yeni Said kafasıyla cevap veremiyorum. Çünkü, şimdi daire-i nazarım başka ufuktadır. Fakat, hiç kırmadığım ve dâima fâidesini gördüğüm mübârek hâtıran için Eski Said kafasını muvakkaten başıma sıkılarak giyerek, şu Altıncı Meseleyi dört muhtasar nüktelerle beyân edeceğiz.
· Birinci Nükte
Şu Vehhâbi meselesinin kökü derindir. Ananesi zamân-ı Sahâbeden başlayarak gelmiş. İşte o anane, üç uzun esaslarla gelmiştir:
· Birincisi: Hazret-i Ali (r.a.), Vehhâbilerin ecdâdından ve ekserîsi Necid sekenesinden olan Hâricîlere kılınç çekmesi ve Nehrivan’da onların hâfızlarını öldürmesi, onlarda derinden derine, hem din nânıma Şîalığın aksine olarak, Hz. Ali’nin (r.a.) fazîletlerine karşı bir küsmek, bir adâvet tevellüd etmiştir. Hazret-i Ali (r.a) “Şâh-ı Velâyet” ünvânını kazandığı ve turùk-u evliyânın ekser-i mutlakı ona rücû etmesi cihetinden, Hâricîlerde ve şimdi ise Hâricîlerin bayraktârı olan Vehhâbilerde, ehl-i velâyete karşı bir inkâr, bir tezyif damarı yerleşmiştir.
· İkincisi: Müseylime-i Kezzâbın fitnesiyle irtidâda yüz tutan Necid havâlisi, Hazret-i Ebû Bekir’in (r.a.) hilâfetinde, Hâlid lbni Velid’in kılıncıyla Ehl-i Sünnet ve Cemaate karşı bir iğbirâr, seciyelerine girmişti. Hâlis Müslüman oldukları halde, yine eskiden ecdadlarının yedikleri darbeyi unutmuyorlar-nasıl ki ehl-i İran’ın, Hazret-i Ömer’in (r.a.) âdilâne darbesiyle devletleri mahv ve milletlerinin gururu kırıldığı için Şîalar Âl-i Beyt muhabbeti perdesi altında Hazret-i Ömer’e (r.a.) ve Hazret-i Ebû Bekir’e (r.a.) ve dolayısıyla Ehl-i Sünnet ve Cemaate dâimâ müntakimâne, fırsat buldukça tecâvüz etmişler.
· Üçüncü Esas: Vehhâbilerin azîm imamlarından ve acîb dehâları taşıyan meşhur lbni Teymiye ve lbni Kayıme’l-Cevzî gibi zâtlar Muhyiddîn-i Arab (k.s.) gibi azîm evliyâya karşı fazla hücum ettikleri ve güyâ mezheb-i Ehl-i Sünneti Şîalara karşı Hazret-i Ebû Bekir’in (r.a.) Hazret-i Ali’den (r.a.) efdaliyetini müdâfaa ediyorum diyerek, Hazret-i Ali’nin (r.a.) kıymetini çok düşürüyorlar. Hârika fazîletlerini âdileştiriyorlar. Muhyiddîn-i Arab (k.s.) çok evliyâyı inkâr ve tekfir ediyorlar. Hem, Vehhâbiler kendilerini Ahmed İbni Hanbel mezhebinde saydıkları için, Ahmed İbni Hanbel Hazretleri bir milyon hadîsin hâfızı ve râvîsi; ve şiddetli olan Hanbelî mezhebinin reisi ve halkı Kur’ân meselesinde cihanpesendâne salâbet ve metânet sahibi bir zât olduğundan, onun bir derece zâhirî ve mutaassıbâne ve Alevîlere muhâlefetkârâne mezhebinden din nâmına istifade edip, bir kısım evliyânın türbelerini tahrip ediyorlar ve kendilerini haklı zannediyorlar. Halbuki, bir dirhem hakları varsa, bazen on dirhem ilâve ediyorlar.
İkinci Nükte
Şu Vehhâbi meselesinin âlem-i İslâmın Ananesi îtibâriyle nasıl ki üç esası var; öyle de, âlem-i insâniyet îtibâriyle dahi üç esâsı vardır:
· Birincisi: Ehl-i dünyanın ve maddî tarihin nazarıyla, nev-i beşerin hayat-ı içtimâiyesi noktasında bakılsa, görülüyor ki hayat-ı içtimâiye-i siyâsiye îtibâriyle, beşer, birkaç devri geçirmiş. Birinci devri vahşet ve bedevîlik devri, ikinci devri memlûkiyet devri, üçüncü devri esir devri, dördüncüsü ecir devri, beşincisi mâlikiyet ve serbestiyet devridir. Vahşet devri dinlerle, hükümetlerle tebdil edilmiş; nimmedeniyet devri açılmış. Fakat, nev-i beşerin zekîleri ve kavîleri, insanların bir kısmını abd ve memlûk ittihaz edip, hayvan derecesine indirmişler. Sonra bu memlûkler dahi bir intibâha düşüp, gayrete gelerek, o devri esir devrine çevirmişler; yani, memlûkiyetten kurtulup, fakat olan zâlim düsturuyla yine insanların kavîleri zaiflerine esir muâmelesi yapmışlar. Sonra, ihtilâl-i kebîr gibi çok inkılâplarla, o devir de ecîr devrine inkılâp etmiş. Yani, zenginler olan havas tabakası, avâmı ve fukarâyı ücret mukâbilinde hizmetkâr ittihaz etmesi, yani sermaye sahipleri ehl-i sa’yi ve ameleyi küçük bir ücrete mukâbil istihdam etmeleridir. Bu devirde sû-i istimâlât o dereceye vardı ki, bir sermâyedar, kendi yerinde oturup, bankalar vâsıtasıyla bir günde bir milyon kazandığı halde; bir bîçare amele, sabahtan akşama kadar, tahte’1-arz mâdenlerde çalışıp,
Hazret-i Ali sevgisinden dolayı değil, bilâkis, Hazret-i Ömer kızgınlığından. kùt-u lâyemût derecesinde, on kuruşluk bir ücret kazanıyor. Şu hal, müthiş bir kin, bir iğbirar verdi ki, avâm tabakası havâssa îlân-ı isyan etti. Şu asrın tâbiriyle, sosyalistlik, bolşeviklik sûretinde, evvel Rusya’yı zîr ü zeber edip, geçer Harb-i Umûmiden istifadé ederek, her yerde kök saldılar. Şu bolşevizm perdesi altındaki kıyâm-ı avâm, havâssa karşı bir kin ve bir tezyif fıkrini verdiğinden, büyüklere ve havâssa âit medâr-ı şeref herşeyi kırmak için bir cesâret vermiş.
· İkinci Esas: Şu asır, menfî milliyeti çok ileri sürdü. Anâsır-ı İslâmiye hiç muhtaç olmadığı halde, şu milliyet fikrine körü körüne sarıldılar. Menfì milliyet ise, mukaddesât-ı dîniyeye hürmetkâr olamıyor; bahaneler buldukça ilişmek istiyor.
· Üçüncü Esas: Sükût…
Üçüncü Nükte
Meslekler, mezhebler ne kadar bâtıl da olsalar, içinde ukde-i hayatiyesi hükmünde bir hak, bir hakîkat bulunur. Eğer âsârına ve neticelerine hükmeden hak ve hakîkat ise ve menfì cihetleri müsbet cihetlerine mağlûp ise, o meslek haktır. Eğer içindeki hak ve hakîkat, neticelere hükmedemiyor ve menfì ciheti müsbet cihetine galebe ediyorsa, o meslek bâtıldır. Onun ehli, ehl-i bid’ a ve dalâlet olur.
İşte bu kâideye binâen, Âlem-i İslâmdaki ehl-i bid’a fırkalarına bakılsa görülüyor ki, herbiri bir hakka istinad edip gitmiş. Fakat, menfì ciheti ya garaz, ya inat gibi bir sebeple, o mesleğin âsârı dalâlet hesâbına çalışmıştır. Meselâ, Şîalar Kur’ân’ın emrine imtisâlen Ehl-i Beytin muhabbetini esas tutup, sonra intikâm-ı milliye cihetinden bir garaz gelerek, meşrû muhabbet-i Ehl-i Beytin âsârını zapt ederek; Sahâbe ve Şeyheynin buğzuna binâ edip, âsâr göstermişler; olan darb-ı meseline mâsadak olmuşlar.
Hem meselâ, Vehhâbiler ve Hâricîler ise, nusûs-u Şeriate ve sarîh-i âyâta ve zevâhir-i ehâdise istinad ederek hâlis Tevhîde münâfı ve sanemperestliği îmâ edecek herşeyi reddetmekliği kâide tutmuşlar. Fakat, birinci nüktedeki üç esasta beyân edilen sebepler cihetinden gelen menfì garazlar, onları haktan çevirip,dalalete saptırmış ki, ifrat derecesinde tahribât yapıyorlar. Ve hâkezâ, Cebriye olsun, Mûtezile olsun, hangi fırka olursa olsun, böyle bir hakîkati, mesleğinde görüp, onunla aldanıp, sonra dalâlete saplanır.
Her ne ise… Her bâtıl bir mesleğin herbir ciheti bâtıl olmak lâzım olmadığı gibi, herbir hak mesleğin dahi herbir ciheti hak olmak lâzım değildir. Bu binâen, sâdattan olan şerif i Mekke, Ehl-i Sünnet ve Cemaatten iken, zaaf gösterip, İngiliz siyasetinin Haremeyn-i Şerifeyne müstebidâne girmesine meydan verdi. Nass-ı âyetle küffârın girmesini kabul etmeyen Haremeyn-i Şerifeyni, İngiliz siyasetinin, Âlem-i İslâmı aldatacak bir sûrette, merkez-i siyâsiyesi hükmüne getirmesine yol verdiğinden, ehl-i bid’attan olan Vehhâbiler, hariçten medâr-ı istinad aramayarak, filcümle nimmüstakil bir siyaset-i İslâmiye takip ettiklerinden, şu cihette haklı olarak o gibi Ehl-i Sünnete galebe ettiler denilebilir.
Dördüncü Nükte
Esbab tahtında vücuda gelen hâdiseler, o esbâbın hâlis malı değil. Belki asıl o hâdisenin hakîki sahibi kaderdir. Kader ise hikmet-i İlâhiye ile hükmeder. Öyle ise, bu Vehhâbi hâdisesine yalnız Vehhâbilerin Ehl-i Sünnete karşı müfritâne bir tecavüzü nazarıyla bakmayacağız. Belki Ehl-i Sünnet, bir sû-i hareketiyle kadere fetvâ vermiş ki, Vehhâbileri Ehl-i Sünnete taslît etmiş. Vehhâbiler zulmeder; çünkü, hem çok müfritâne, hem intikamkârâne, hem Haricîlik nâmına ettikleri için, cinâyet ediyorlar. Fakat, kader-i İlâhî, üç sebebe binâen adâlet eder:
· Birincisi: Hadîs-i sahîh ile sabih olan ziyâret-i kubûr ve makberistana hürmet-i şer’iye sû-i istimâl edildi, gayr-i meşru hâdiseler zuhura geldi. Husûsan evliyâların makberlerine karşı hürmet ise, mânâ-yı harfì cihetiyle kalmadı, mânâyı ismî derecesine çıktı. Yani, sırf Cenâb-ı Hak hesâbına makbul bir abdi olduğuna ve şefaatine ve mânevî duâsına mazhar olmak için olan meşrû hürmetten ziyâde; o kabir sahibini âdetâ sahib-i tasarruf ve kendi kendine medet verecek bir kudret sahibi tasavvur edip, âmiyâne, câhilâne takdîs edildi. Hattâ o dereceye varmış ki, namaz kılmayanlar, o mâruf ve meşhur türbelere kurban kesip, ona yalvarıyordu. İşte bu müfritâne hâl, kadere fetvâ verdi ki, o muharribi onlara musallat etsin. Fakat, o muharrib dahi, onları tâdil etmek ve ifratlarını kırmak lâzım gelirken, öyle yapmayıp, bilâkis o da tefrit edip köküyle kesmeye başladı. Elbette, (Zalim, Allah’ın kılıcıdır onunla intikam alır, sonra da döner intikam alır.)
kâidesine mazhar olur. Onlar da sonra cezasını bulurlar.
· İkincisi: Şu asırda maddî fikir galebe çalmış. Esbâb-ı zâhiriye, hakîki telâkkî ediliyor. İnsanlar esbâba yapışıyor. Eğer esbâb-ı zâhiriye bir âyine hükmünden çıkıp nazar-ı dikkati kendisine celb etse, Tevhîd-i hakîkîye münâfı olur. İşte, şu gâfıl maddî asırdaki insanlar, mütedeyyin de olsa, esbâba fazla sanılmalarına hikmet-i şer’iye müsaade etmiyor. İşte buna binâen, evliyânın ve eâzım-ı İslâmiyenin türbelerine birer mukaddes ziyâretgâh nazarıyla bakmak, o hikmet-i şer’iyeye şu zamanda pek muvâfık düşmediğinden, kader-i İlâhî onu tâdil etmek istedi ki, bunları musallat etti.
· Üçüncüsü: Şu asırda enâniyet o derece dizgini eline almış ki, çok insanlar birer küçük Firavun ve birer küçük Nemrud hükmüne geçmişler. İşte ehl-i gaflet ve ehl-i dalâlet ve bu mağrur ehl-i enâniyet nazarında kıyâs-ı binnefs olarak, eâzım-ı İslâmiyenin nâmdarlarını, hâşâ enâniyetle ittiham ettiklerinden, hem o ehl-i gaflet ve dalâlet kendileri Allah’ı tanıınadıkları için, çok şeylere, çok zâtlara birer nevî rubûbiyet tahayyül ettikleri bir hengâmda ve sanemperestliğin, başka bir nevi olan heykelperestlerin ve sûretperestlerin gâyet müthiş bir riyâkârlık mânâsında olan şan ve şeref peşinde koştukları bir zamanda, eâzım-ı İslâmiyenin türbelerine câhilâne ve müfritâne bir sûrette avâmların takdîs derecesinde hürmetleri, elbette hikmet-i şer’iye noktasında kader münâsip görmedi ki; bu muharribleri Ehl-i Sünnete taslît etti. Onlarla tâdil edecek. Fakat Vehhâbilerin seyyiât ve tahribâtlarıyla beraber, medâr-ı şükran bir cihetleri var ki, o çok mühimdir. Belki onların tahripkârâne olan seyyiâtlarına mukâbil o cihettir ki, onları şimdilik muvaffak ediyor. O cihet de şudur ki: Namaza çok dikkat ediyorlar. Şeriatın ahkâmına tatbîk-ı harekete çalışıyorlar. Başkaları gibi lâkaydlık etmiyorlar. Güyâ dînin taassubu nâmına tecâvüz ediyorlar. Başkaları gibi dînin ehemmiyetsizliğine binâen şeâir-i dîniyeyi tahrip etmiyorlar. Hem, Vehhâbilik az bir fırkadır. Koca Âlem-i İslâmın havz-ı kebîri içinde ya erir, ya îtidâle gelir; çünkü menbâı hâriçte değil ki, âlem-i İslâmı bulandırsın. Menbâı hariçte olsaydı, çok düşündürecekti…
Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur. Sen herşeyi hakkıyla bilir, her işi hikmetle yaparsın. (Bakara Sûresi: 32.)
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧✧ ✧ ✧ ✧
Bediüzzaman Said NURSİ(R.A.) Hazretlerin gayb âşina bir kerameti:
Allah rahmet eylesin Seyyid Salih ÖZCAN Ağabey Üstadımıza: “Üstadım, Latin harfle yazılı Mektubat Mecmuasına Vehhabilik bahsini koysak dedim. Üstad Hz.leri: “Daha vakti değil.” dedi. Bir müddet sonra tekrar söyledim. Üstamız dedi ki: ” Üç kör öldükten sonra koyarsınız.,,” )
1. KÖR 1953 – 1969
2. KÖR 1993-1999
3. KÖR 1999 – 22 Ekim 2025
1969 yılında Kral Faysal, başmüftülük makamını kaldırmış ve yerine Adalet Bakanlığı ile Yüksek Alimler Konseyi’ni getirmiştir. Bu makam, 1993 yılında yeniden kurulmuştur.
Hazırlayan: Mehmet Özçelik www.tesbitler.com
11/12/2025
![]()