İçimizdeki İsrailliler: Bir Hafıza ve İbret Makalesi

İçimizdeki İsrailliler: Bir Hafıza ve İbret Makalesi

Her milletin tarih sahnesinde imtihan anları vardır. Kiminde bu imtihan işgal ordularıyla olur, kiminde ekonomik baskılarla, kiminde de kendi içinden çıkan gafillerle… Türkiye’nin son on yıllardaki yolculuğuna baktığımızda, “içimizdeki İsrailliler” denilebilecek bir güruhun daima pusuda beklediğini, milletin iradesini kırmak için her fırsatta harekete geçtiğini görürüz. Bu ifade bir şahsı veya bir kurumu değil; milletin ruh kökünü hedef alan, onun imanını, dirayetini, bağımsızlığını yıkmak isteyen zihniyeti temsil eder.

IMF Borcunun Bitmesi ve Küresel Rahatsızlık

2000’li yılların başında Türkiye, IMF’ye mahkûm, borç batağına sürüklenen, ekonomik kararlarını dahi dışarıdan telkinle almak zorunda kalan bir ülkeydi. Ancak 2013’e gelindiğinde Türkiye, IMF’ye olan borcunu tamamen ödeyerek masadan kalktı. Bu hadise sadece bir ekonomik mesele değildi; aynı zamanda küresel vesayetin iplerini koparmak anlamına geliyordu. Çünkü borç, bağımlılıktır; bağımlılık ise siyasî, askerî ve kültürel kuşatmanın kapısını aralar. Türkiye, bu zinciri kırdığı an, küresel odaklarda büyük bir rahatsızlık başladı.

Gezi Olayları: Borcun Bedeli mi?

Tam IMF defterinin kapandığı günlerde, “Gezi Olayları” adı altında sokaklar karıştırıldı. Ağaç bahanesiyle başlayan gösteriler, kısa sürede bir kaos senaryosuna dönüştü. Kaldırım taşlarıyla devletin temelleri sökülmek istendi. Asıl mesele birkaç ağaç değil, Türkiye’nin kendi ayakları üzerinde durmaya başlamasıydı. “Faiz lobisi” ve “küresel sermaye odakları” Gezi üzerinden Türkiye’ye mesaj veriyordu:
“Bizim iznimiz olmadan bağımsız olamazsınız!”

15 Temmuz: İçimizdeki İsrailliler’in Açık Çıkışı

2016’da ise bu rahatsızlık bir başka formatta sahne aldı: 15 Temmuz darbe teşebbüsü. Görünüşte bir grup askerî kalkışmaydı. Hakikatte ise; içerideki hainler ile dışarıdaki akıl hocalarının birleştiği bir işgal planıydı. Tanklar, uçaklar, helikopterler sadece seçilmiş hükümeti değil, milletin iradesini hedef aldı. O gece sokaklara çıkan milyonlar, sadece bir darbeyi değil, asırlardır süren esaret zincirlerini de kırdı. “İçimizdeki İsrailliler” planlarını yine milletin imanıyla, ezanıyla, salâsıyla dağıttı.

Darbeler Zincirinde Ortak Payda

Gezi’den 15 Temmuz’a kadar uzanan çizgi, aslında tek bir senaryonun farklı perdeleridir. Ortak noktaları:
• Türkiye’nin bağımsızlık yolculuğunu durdurmak,
• Ekonomik ve siyasî özgürlüğünü yeniden ipotek altına almak,
• Milleti kendi tarihine ve değerlerine yabancılaştırmak.
Dışarıda yazılan senaryolar, içeride işbirlikçi taşeronlarla uygulanmak istenmiştir. Bu taşeronlar bazen “ekonomik kriz tellalları”, bazen “sokak eylemcileri”, bazen de “askerî cuntacılar” olarak sahneye sürülmüştür.

İbret ve Hikmet

Tarih bize şunu gösterir:
Bir millet içinden “İbrahim’in yolunu tutanlar” ile “Nemrud’un ateşini körükleyenler” aynı anda çıkar. Asıl olan, bu ateşe su taşıyan karınca misali imanla, sabırla ve dirayetle safını belli etmektir.
• IMF borcunun bitmesi, milletin haysiyetini ayağa kaldırmıştır.
• Gezi, bu haysiyete atılan taş olmuştur.
• 15 Temmuz ise, taşeronların perde arkasındaki efendilerini ortaya dökmüştür.
Bugün Türkiye’nin önünde hâlâ aynı imtihan vardır:
Kendi içindeki hainlere, içimizdeki İsraillilere karşı uyanık olmak. Çünkü asıl tehlike, dışarıdaki düşmandan ziyade içerideki işbirlikçidir.

Son Söz

Her çağın bir Bedir’i, bir Uhud’u, bir Hendek’i vardır. Türkiye, kendi Bedirlerini, Uhudlarını, Hendeklerini yaşamaktadır. Ve her defasında şu hakikat ortaya çıkmaktadır:
“Allah, hakkı hak bilip ona sarılanların, batılı batıl bilip ondan kaçınanların yanındadır.”
İçimizdeki İsrailliler kaybedecek; milletin imanla beslenen iradesi galip gelecektir.

Hazırlayan: Mehmet Özçelik – www.tesbitler.com

 

 

Loading

No ResponsesEkim 4th, 2025

Truva Atı ve Domuzluğun Özrü: Tarihten Günümüze İhanetlerin Aynası

Truva Atı ve Domuzluğun Özrü: Tarihten Günümüze İhanetlerin Aynası

Tarihin sahnesi, hıyanet ve hilelerin hiç eksik olmadığı bir meydandır. İnsanlığın ortak hafızasında Truva Atı, sadece bir savaş hilesi değil; dostluk perdesi altında gizlenen ihanetin sembolü olmuştur. Bugün Gazze’de, Filistin’de yaşananlar da tarihin bu ibretlik tablolarını hatırlatmaktadır.

Özür ile Aklanan Domuzluk Olmaz

İsrail Başbakanı Netanyahu’nun, Katar’a yönelik saldırı için özür dilemesi, “domuzun özrü” mesabesindedir. Çünkü özür, işlenen günahı ortadan kaldırmaz. Mazlumu katleden, masumu yakan bir zihniyetin özrü; ne masumların kanını geri getirir, ne de işlenen suçu temizler. Bu, ancak tarih önünde yeni bir utanç vesikasıdır.

Şeytanın Kardeşleri

Eski İngiltere Başbakanı Tony Blair’in adı yeniden Ortadoğu’da zikrediliyor. Oysa bu isim, Irak’ın işgalinde dökülen kanın, yıkılan şehirlerin ve yetim kalan çocukların sembolüdür. Hamas’ın ona “şeytanın kardeşi” demesi boşuna değildir. Çünkü şeytanın dostu ve kardeşi, ancak fitneyi büyütür, zulmü artırır.
Nitekim Blair’in “barış” adı altında önerilen planlarda adı geçmesi, Truva Atı misali, barışın değil yeni felaketlerin habercisidir. Hainin ortağı da haindir; Irak’ta ABD’nin yanında duranlar, bugün Gazze için sözde barış planı sunarken aynı kirli oyunu yeniden sahneye koymaktadır.

Sumud’un Duruşu

Gazze’ye insani yardım götüren Sumud Filosu, tarihte Haçlı seferlerine karşı koyan İslam donanmalarını hatırlatmaktadır. Bugün Türk, İtalyan ve İspanyol gemilerinin refakati, zalimin karşısında bir caydırıcılık göstermektedir. “Ebabil kuşları Ebrehe’nin fillerini nasıl taşlarla yere sermişse, mazlumların duası da zalimlerin gemilerini batırmaya muktedirdir.”

Hainlik Zinciri: Atina’dan Tel Aviv’e

Ortadoğu’da zulmün eline taş taşıyan sadece işgalci İsrail değildir. Yunanistan ve Güney Kıbrıs’ın istihbarat paylaşımı, tarihin şu ibretli sözünü bir kez daha doğrulamaktadır:
“Hainin ortağı da haindir.”
Tarih, kendi milletine ihanet edenlerin, dost bildiklerini de gün gelip yarı yolda bıraktığını defalarca göstermiştir.

Tarihten İbret, Bugüne Hikmet

• Roma Truva Atı ile şehri içeriden düşürmüştü.
• İngilizler Osmanlı’yı “mandater dostluk” adı altında parçalamıştı.
• Bugün ABD ve İsrail, “barış planı” adı altında Gazze’yi teslim almak istiyor.
Tarih tekerrür ediyor; fakat ibret alınmazsa tekerrür, sadece bir felaketin habercisi olur.

Sonuç: Zalimlerin Sonu

Zalimler, özürlerle, sahte planlarla, masa başı hilelerle varlıklarını sürdürmeye çalışır. Fakat her zalimin bir sonu vardır. Firavun’un denizde boğulduğu gibi, Nemrut’un sineğe mağlup olduğu gibi, Ebrehe’nin fillerinin Ebabil taşlarıyla yerle bir olduğu gibi…
Bugün Netanyahu’nun, Blair’in, Trump’ın ve onların safında yer alanların sonu da farklı olmayacaktır. Çünkü tarih, mazlumların sabrıyla yazılır, zalimlerin hilesiyle değil.
“Zalimler için yaşasın cehennem!” sözü, dün olduğu gibi bugün de adaletin en veciz hükmüdür.

Hazırlayan: Mehmet Özçelik – www.tesbitler.com

 

 

Loading

No ResponsesEkim 2nd, 2025

NURLU HAKİKATLER

NURLU HAKİKATLER

Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ndan seçilmiş derin manalar ihtiva eden, imani ve hikmetli konuları ele alan dört farklı pasajdır. Bu metinler, varlık, insan, rızık ve Allah’ın (Vâcibü’l-Vücud’un) sıfatları gibi temel konulara odaklanır.

​1. Metin ve İzahı
​Metin İktibası

​”Rızkınız, yerin hayatına bağlıdır. Yerin dirilmesi ise, bahara bakar. Bahar ise, Şems ve Kamer’i teşhir eden, gece ve gündüzü çeviren Zât’ın elindedir. Öyle ise; bir elmayı, bir adama hakiki rızk olarak vermek; bütün yeryüzünü bütün meyvelerle dolduran o Zât verebilir. Ve O, ona hakiki Rezzak olur.”
(Risale-i Nur – Sözler/454)

​İzah ve Açıklama
​Bu paragraf, rızık kavramını en geniş ve hikmetli manasıyla ele alır. İnsan rızkının sadece bir lokma yemekten ibaret olmadığını, aksine büyük bir kozmik düzene bağlı olduğunu vurgular.

• ​Rızkın Aslı (Yerin Hayatı): Rızık, insanın doğrudan çabasıyla değil, toprağın canlanması ile elde edilir. Toprak, cansız bir madde iken baharda binlerce hayat tohumunu sürmekle, adeta yeniden dirilir. Bu, rızık zincirinin ilk ve en büyük halkasıdır.
• ​Bahara ve Kudrete Bağlılık: Yerin dirilişi ise bahar olayına bağlıdır. Bahar ise kendi başına tesadüfen gelmez; Güneş’i (Şems) ve Ay’ı (Kamer) belirli bir düzen içinde hareket ettiren, geceyi gündüze çeviren sonsuz kudret sahibi bir Zât’ın (Allah’ın) kontrolündedir.
Metin, rızık zincirini bir elmanın yetişmesinden, galaksilerin hareketine kadar genişletir.
• ​Hakiki Rezzak (Gerçek Rızık Verici): Sonuç olarak, tek bir elmayı bile hakiki rızık olarak verebilecek olan, ancak bütün yeryüzünü o elmanın benzeri binlerce meyveyle ve rızıkla dolduran kudrettir. Bu kudret sahibi Allah (c.c.), “Hakiki Rezzak” (gerçek rızık verici) olarak nitelenir. İnsan, kendi çabasıyla sadece rızka ulaşan bir araçtır; rızkı yaratan ve veren O’dur.

​2. Metin ve İzahı
​Metin İktibası

​”İnsanın cevheri büyüktür. Ebede namzettir. Mahiyeti âliyedir (yüksektir). Cinayeti dahi azîmdir. İntizamı da mühimdir. Sair kâinata benzemez. İntizamsız olamaz. Mühmel kalamaz (ihmal edilemez). Abes olamaz. Fena-i mutlak ile mahkûm olamaz. Adem-i sırfa (tam yokluğa) kaçamaz. Cehennem dahi ağzını, Cennet dahi âğuş-u nazindânesini açıp bekliyorlar.”
(BEDÎÜZZAMAN – Asar-ı Bediiyye – 34)

​İzah ve Açıklama
​Bu paragraf, insanın evrendeki benzersiz konumunu ve büyük sorumluluğunu anlatır. İnsanın basit bir canlı değil, kozmik bir önem taşıyan varlık olduğu fikri işlenir.
• ​İnsanın Değeri ve Kaderi: İnsan cevheri büyük ve mahiyeti yüce bir varlıktır. En önemli vasfı ise “Ebede namzettir” ifadesiyle ebedi bir hayata aday olmasıdır. Bu, insanın yalnızca dünya hayatı için yaratılmadığını, asıl hedefinin sonsuzluk olduğunu belirtir.
• ​Sorumluluk ve Düzen: İnsanın önemi, onun fiillerinin büyüklüğüyle de (iyi veya kötü, cinayeti dahi azimdir) ilişkilidir. Ayrıca, insanın yapısındaki intizamın mühim olduğu, yani keyfi ve düzensiz bir varlık olamayacağı vurgulanır. “Abes olamaz, mühmel kalamaz” denilerek insanın yaratılışının bir hikmeti olduğu ve ihmal edilemeyeceği kesinkes belirtilir.
• ​Sonsuzluk ve Akıbet: İnsan, basit bir yok oluşa (Fena-i mutlak veya Adem-i sırf) mahkûm edilemez. Çünkü böylesine değerli ve büyük bir varlığın sonu, ya en büyük mükâfat olan Cennetin kucağına (âğuş-u nazindânesi) ya da en büyük ceza olan Cehennemin ağzına olmalıdır. Her iki ebediyet kapısının da insanı beklediği bu ifade, insanın yaptıklarının sonucunun büyüklüğünü ve ciddiyetini gösterir.

​3. Metin ve İzahı
​Metin İktibası
​”Bütün ukûlü hayrette bırakan hikmetli bir cemal-i san’at, faydeli bir hüsn-ü nakış göstererek Sâni’-i Zülcelal’in medayihine bir kaside-i medhiye gibi bir eser gösterir. Meselâ, nar ve mısıra dikkat et.”
(Risale-i Nur – Sözler)

​İzah ve Açıklama
​Bu paragraf, sanat ve hikmet kavramları üzerinden Allah’ın yaratılışındaki mükemmelliği ve benzersizliği anlatır.
• ​Akılları Hayran Bırakan Sanat: Yaratılış (kâinat), “Bütün ukûlü hayrette bırakan” derecede şaşırtıcı ve derin bir “hikmetli cemal-i san’at” (sanat güzelliği) taşır. Bu sanat, sadece güzel değil, aynı zamanda **”faydalı bir hüsn-ü nakış”**tır (yararlı bir güzellikli desen). Bu, yaratılan her şeyin hem estetik hem de işlevsel bir mükemmelliğe sahip olduğu anlamına gelir.
• ​Yaratılışın Gayesi (Methiye Kasidesi): Bu eserler (yaratılanlar), “Sâni’-i Zülcelal’in” (Celal sahibi Sanatkâr’ın) övgülerine dair yazılmış bir “kaside-i medhiye” (methiye şiiri) gibidir. Yani kâinat, sessiz bir dille, her bir parçasıyla Yaratıcısını yücelten ve O’nun isimlerini ve sıfatlarını ilan eden bir övgü manzumesidir.
• ​Örnekler (Nar ve Mısır): Bu hakikate somut örnek olarak nar ve mısır gösterilir. Narın içindeki tanelerin muntazam dizilimi ve lezzeti, mısır koçanındaki yüzlerce tohumun kusursuz yerleşimi, hem sanatın faydasını hem de hikmetin güzelliğini bir arada sergileyen, akla hitap eden delillerdir.

​4. Metin ve İzahı
​Metin İktibası
​”Nasılki Vâcibü’l-Vücud’un Zât-ı Akdesi, başkalara hiçbir cihette benzemez ve sıfatları mümkinatın sıfatlarından hadsiz derece yüksektir. Öyle de, onun kudsî cemali, mümkinatın ve mahlukatın hüsnülerine (güzelliklerine) benzemez, hadsiz derecede daha âlidir. Evet koca Cennet bütün hüsn ve cemaliyle bir cilvesi bulunan ve bir saat müşahedesi ehl-i Cennet’e, Cennet’i unutturan bir cemal-i sermedî, elbette nihayeti ve şebihi ve naziri ve misli olamaz.”
(BEDÎÜZZAMAN – Şualar – 76)

​İzah ve Açıklama
​Bu paragraf, Vâcibü’l-Vücud’un (varlığı zorunlu olan Allah’ın) Zât (öz) ve Cemal (güzellik) sıfatlarının benzersizliğini ve sonsuzluğunu konu alır.
• ​Zât ve Sıfatlarda Benzersizlik: Metin, Allah’ın “Zât-ı Akdesinin” (Kutsal Özü) ve sıfatlarının yarattıklarına (mümkinat – var olması mümkün olanlar) hiçbir yönden benzemediğini, onlardan hadsiz derece yüksek olduğunu belirtir. Bu, “Tenzih” (Allah’ı yaratılmışların sıfatlarından uzak tutma) ilkesinin bir ifadesidir.
• ​Kutsal Güzelliğin Yüceliği: Allah’ın “kudsî cemali” (kutsal güzelliği) de böyledir; mahlukatın (yaratılmışların) güzelliklerine benzemez, onlardan hadsiz derece daha yücedir. Yani dünyadaki ve hatta cennetteki tüm güzellikler, O’nun sonsuz güzelliğinin yanında gölgeden ibarettir.
• ​Cenneti Unutturan Cemal: Bu sonsuz güzelliğin bir delili olarak, koca Cennet’in bile bütün güzelliğiyle O’nun Cemalinin sadece bir tecellisi (cilvesi) olduğu ifade edilir. Öyle ki, Cennet ehline (ehl-i Cennet) bu sonsuz, “cemal-i sermedî” (ebedi güzellik) bir saatliğine gösterilse, o anın lezzetiyle Cennet’in tüm nimetlerini unutturacak kadar muhteşemdir.
• ​Sonuç: Böylesine sonsuz (sermedî) bir Cemal’in elbette nihayeti, benzeri (şebihi, naziri) veya misli olamaz. Bu, Allah’ın eşsiz ve mutlak tekliğini (Ehad) vurgulayan yüce bir tespittir.

​Makale: Rızık, İnsan ve Vâcibü’l-Vücud’un Sonsuz Sanatında Tevhidin Dört Perdesi

​Bediüzzaman Said Nursi’nin eserlerinden süzülüp gelen bu dört hikmetli parça, kâinatı, insanı ve rızkı merkezine alarak Vâcibü’l-Vücud’un (Allah’ın) mutlak birliğini ve kemalini dört farklı açıdan ispat eden manevi bir mimari kurar. Bu metinler, birbirinden ayrı konular gibi görünse de, özünde tek bir gerçeğe işaret eder: Tevhidin (birliğin) ve Sâni-i Zülcelal’in sanatındaki muhteşem ahenk.

​I. Rızık Zincirinde Gizlenen Rezzakiyet Sırrı

​Makalemizin ilk perdesini, rızık meselesine dair derin bir tefekkür açar:
​”Rızkınız, yerin hayatına bağlıdır. Yerin dirilmesi ise, bahara bakar. Bahar ise, Şems ve Kamer’i teşhir eden, gece ve gündüzü çeviren Zât’ın elindedir. Öyle ise; bir elmayı, bir adama hakiki rızk olarak vermek; bütün yeryüzünü bütün meyvelerle dolduran o Zât verebilir. Ve O, ona hakiki Rezzak olur.”
​Bu pasaj, gündelik hayatın en temel ihtiyacı olan rızkı, kozmik bir operasyonun nihai sonucu olarak gösterir. Bir elmanın oluşumu, sıradan bir kimyasal süreç değil, Güneş’i ve Ay’ı bir nizam içinde döndüren, kışın ölü toprağını baharla dirilten sonsuz bir kudretin mührüdür.
Eğer o Zât olmasaydı, bir elmayı dahi gerçek rızık olarak vermek mümkün olmazdı. İşte bu zincirleme, kusursuz intizam, rızkın basit bir madde değil, kaynağı Yüce Kudret olan mukaddes bir emanet olduğunu gösterir. Bu perspektif, insanın kendisine gelen her zerrenin ardındaki Hakiki Rezzak’ı görmesini, O’na şükretmesini ve O’na güvenmesini sağlar.

​II. Ebediyete Aday İnsanın Yüce Mahiyeti

​Rızık perdesinin hemen ardından, kâinattaki bu büyük düzenin en anlamlı meyvesi olan insan gelir. İkinci metin, insanın ne kadar büyük bir sır taşıdığını haykırır:
​”İnsanın cevheri büyüktür. Ebede namzettir. Mahiyeti âliyedir (yüksektir). Cinayeti dahi azîmdir. İntizamı da mühimdir. Sair kâinata benzemez. İntizamsız olamaz. Mühmel kalamaz (ihmal edilemez). Abes olamaz. Fena-i mutlak ile mahkûm olamaz. Adem-i sırfa (tam yokluğa) kaçamaz. Cehennem dahi ağzını, Cennet dahi âğuş-u nazindânesini açıp bekliyorlar.”
​İnsan, diğer varlıklara benzemeyen, ebedi hayata aday (namzet) tutulmuş yüce bir cevherdir. Bu yücelik, sadece potansiyelinde değil, aynı zamanda sorumluluğunun ağırlığında da gizlidir. Yaptığı en ufak bir yanlışın dahi “azim” (büyük) bir karşılığı olması, yaratılışının ne kadar ciddiye alındığını gösterir. Böylesine intizamlı, abes ve ihmal edilmekten uzak yaratılmış bir varlık, basitçe yok olup gidemez. Onun sonu, fani bir hiçlik değil, Cennetin kucağı veya Cehennemin ağzıdır. Bu, insanın cüzi iradesiyle dahi evrenin kaderini etkileyebilecek büyüklükte bir varlık olduğunu ve rızkın sadece bir beslenme aracı değil, aynı zamanda ebedi yolculuğun enerjisi olduğunu düşündürür.

​III. Kâinatın Sanatında Tevhidin Kasidesi

​Bu iki büyük hakikat, kâinatın nasıl bir sanat eseri olduğu sorusuna yol açar. Üçüncü metin, yaratılışın bir övgü şiiri (kasidesi) olduğunu ifade eder:
​”Bütün ukûlü hayrette bırakan hikmetli bir cemal-i san’at, faydeli bir hüsn-ü nakış göstererek Sâni’-i Zülcelal’in medayihine bir kaside-i medhiye gibi bir eser gösterir. Meselâ, nar ve mısıra dikkat et.”
​Kâinat, kuru bir varlık yığını değil, akılları hayrette bırakan, hem hikmetli (amaçlı) hem de faydalı bir güzelliği (hüsn-ü nakış) bir arada barındıran muazzam bir sergidir. Narın içindeki kusursuz mimari ya da mısır koçanındaki intizam, tesadüfün işi olamaz. Her biri, Celal sahibi olan Sanatkârın (Sâni’-i Zülcelal) sınırsız gücünü ve inceliğini ilan eden birer övgü şiiridir. İnsan, bu kasideyi okumakla yükümlüdür. O, Rezzak’ın verdiği rızkı (nar ve mısırı) tüketirken, aynı zamanda bu rızkın arkasındaki sonsuz sanatı da müşahede etmelidir. Bu, sanattan Sanatkâr’a yükselen bir idrak yolculuğudur.

​IV. Vâcibü’l-Vücud’un Sonsuz Cemalinde Mutlakiyet

​Son metin, bütün bu güzellik ve düzenin kaynağı olan Zât’ın, mutlak ve erişilmez kemalini ortaya koyarak tevhidin zirvesine ulaşır:
​”Nasılki Vâcibü’l-Vücud’un Zât-ı Akdesi, başkalara hiçbir cihette benzemez ve sıfatları mümkinatın sıfatlarından hadsiz derece yüksektir. Öyle de, onun kudsî cemali, mümkinatın ve mahlukatın hüsnülerine (güzelliklerine) benzemez, hadsiz derecede daha âlidir… bir saat müşahedesi ehl-i Cennet’e, Cennet’i unutturan bir cemal-i sermedî, elbette nihayeti ve şebihi ve naziri ve misli olamaz.”
​Eğer evrende Rızık O’ndan geliyorsa, eğer İnsan ebediyete namzet ve büyük bir sanat eseri ise, o zaman bu düzeni kuran Vâcibü’l-Vücud’un Zât’ı ve Cemal’i de yarattıklarının hiçbirine benzeyemez. Cennetin tüm nimetlerini ve güzelliklerini bile unutturacak kudretteki o cemal-i sermedî (ebedi güzellik), sonsuzluk mührünü taşır. Bütün bu düzenin, bütün bu rızkın, bütün bu ebedi gayenin tek bir kaynağı vardır ve o kaynak, eşsiz, benzersiz, misilsiz ve mutlak olan Allah’tır.

​Makale Özeti
​Bu makalede, dört farklı metin üzerinden İslami metafiziğin temel taşları işlenmiştir. Rızık, kozmik bir nizamın sonucu olarak Allah’ın (Hakiki Rezzak) sonsuz kudretinin delili olarak sunulmuştur. Bu rızkın muhatabı olan İnsan, basit bir fani değil, ebediyete aday, büyük bir hikmetle yaratılmış ve amellerinin karşılığı ya Cennet ya da Cehennem olan yüce bir varlık olarak tanımlanmıştır. Evren ise, nar ve mısır gibi somut örneklerle, Sâni-i Zülcelal’i öven hikmetli bir sanat eseri (kaside-i medhiye) olarak görülmüştür. Son olarak, tüm bu sanatın ve düzenin kaynağı olan Vâcibü’l-Vücud’un Zât’ının ve Cemalinin, yaratılmışların (mümkinat) güzelliklerinden hadsiz derece yüksek ve benzersiz olduğu vurgulanarak, makale Tevhidin mutlakiyetçi ispatıyla nihayetlendirilmiştir. Dört metin de, varlık zincirinin her halkasında, Allah’ın eşsizliğini ve birliğini (Tevhid) ilan eden güçlü deliller sunmaktadır.

Hazırlayan: Mehmet Özçelik – www.tesbitler.com

 

 

Loading

No ResponsesEkim 2nd, 2025

Sumud Filosu: Denizlerde İzzetin İmtihanı

Sumud Filosu: Denizlerde İzzetin İmtihanı

Tarih, bazen birkaç geminin gölgesinde yazılır. Bugün “Sumud Filosu”nun dalgalarla mücadelesi, yalnızca Akdeniz’de yol alan bir insani yardım seferi değildir. O, mazlumların umudunu sırtlamış, mahzun çocukların gözyaşlarını dindirmek için açılmış bir rahmet kapısıdır.
Tıpkı tarihte Haçlı ordularının Kudüs surlarını zorladığı günlerde, Selahaddin’in çadırında mazlumların duası ne kadar büyük bir kuvvet olmuşsa; bugün de Gazze kıyılarında “unutulmadık” diyen masumların feryadı, bu küçük gemilerin yelkenine vurmuş bir kudret gibidir.

Denizler Üzerinde Hak-Batıl Çatışması

Gemilerin adı “Alma, Sirius, Adara…” Ama hepsinin yüreğinde tek bir isim çarpıyor: Filistin.
Bir yanda topyekûn kuşatma altına alınmış bir halk, açlığın ve susuzluğun nefesini ensesinde hisseden çocuklar… Diğer yanda yüzyıllardır zulmü bir kimlik hâline getirmiş, Allah’ın gazabına uğramış, mazlumların ahını hiçe sayan bir millet…
Denizin ortasında yan yana gelen bu iki kutup, aslında çağların ötesinden gelen ezelî mücadelenin yeni bir perdesidir. Hakkın sesini kısmak isteyenlerin gemileri, bu defa “abluğa” diye adlandırdıkları bir zulüm zinciriyle ortaya çıkıyor. Ama unuttukları bir hakikat var: Zulüm ile abad olanın sonu hüsrandır.

Bir Uygarlığın İmtihanı

Sumud Filosu’na saldırı, yalnızca birkaç geminin engellenmesi değildir. O, bütün insanlığın vicdanına indirilmiş bir darbedir. Bu tablo, bize Endülüs’ün yıkılışını, Bosna’da Srebrenitsa’da katledilenleri, Çanakkale’de zulme karşı omuz omuza verilen direnişi hatırlatıyor.
Evet, bugün Gazze kıyılarında bekleyen çocukların gözlerinde Çanakkale’nin Mehmetçiği vardır. Selahaddin’in sancağı, belki o gemilerin direklerine asılmamıştır ama ruhu orada dalgalanmaktadır.

Kardeşliğin İnşası

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ifadesiyle; Türk, Kürt, Arap omuz omuza vermeden, bu coğrafyada barış mümkün değildir. Çünkü mazlumun kimliği yoktur. Gazze’de ölen çocuk “Filistinli” değil, insanlığın evladıdır. O halde gemilerin yükü yalnızca un, ilaç, su değil; birlik ruhudur.

Düşündürücü Bir Sual

İnsanoğlu tarihin her döneminde zulme sessiz kalarak kendi sonunu hazırlamıştır. Endülüs düşerken Avrupa saraylarında şenlikler vardı. Srebrenitsa’da kadınlar katledilirken, Batı medeniyetinin başkentlerinde şampanyalar patlıyordu. Bugün Gazze bombalanırken, dünya yine aynı sessizliği yaşıyor.
İşte burada insana şu ibretli soru düşüyor:
“Zulme sessiz kalan bir dünya, kendi sonunu nasıl aklayacak?”

Son Söz

Sumud Filosu, belki maddeten küçük bir filo. Ama manen, dev bir destanın denizlere vurmuş yankısıdır. Bu gemiler batırılabilir, yolcuları alıkonulabilir. Ama o gemilerin yelkenine sinmiş mazlumların duasını, hiçbir donanma söndüremez.
Unutmayalım: Tarihte nice büyük imparatorluklar yıkıldı. Ama bir damla mazlum gözyaşını dindirmek için yola çıkanların hatırası, asırlara meydan okudu.
Ve bugün denizlerde süzülen bu gemiler, bize şunu hatırlatıyor:
Zulüm payidar olmaz, umut hiçbir zaman sönmez.

Hazırlayan: Mehmet Özçelik – www.tesbitler.com

 

 

Loading

No ResponsesEkim 2nd, 2025

Haydut Devletin Zulmü ve Sumud’un İbretli Çağrısı

Haydut Devletin Zulmü ve Sumud’un İbretli Çağrısı

Tarih, zalimlerle mazlumların bitmeyen mücadelesine şahittir. Firavun ile Musa, Nemrud ile İbrahim, Ebu Cehil ile Muhammed (asm),
Ve bugün: İsrail ve hamisi Amerika ile Gazze’nin mazlumları.

Zalimlerin Tekrar Eden Yüzü

Firavun’un azgınlığı, Nemrud’un kibri, Hitler’in soykırımı bugün farklı bir yüzle sahnede: Siyonist İsrail.
Gazze semalarında patlayan bombalar, denizlerde kuşatılan yardım gemileri, insanlık onurunu ayaklar altına alan zulümler… Hepsi tarihin eski sayfalarından yeniden okunuyor.
Kur’an’ın tabiriyle:
“Sakın Allah’ı zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma! Onları sadece gözlerin dehşetten donup kalacağı bir güne erteliyor.” (İbrahim, 42)

Sumud: Karıncaların İmanı

Bugün Sumud Filosu, Nemrud’un ateşine su taşıyan karıncalar gibidir. Biliyorlar ki tek başlarına ateşi söndüremezler. Ama safını belli etmek, mazlumu yalnız bırakmamak, vicdanı hayatta tutmak için yola çıkıyorlar.
Bir tarafta atom bombaları, donanmalar, uçaklar; diğer tarafta vicdan, dua, sabır ve iman…
Allah katında tartının ağır basanı bellidir.

Hadislerin Haber Verdiği Hakikat

Rasûlullah (asm) buyuruyor:
“Müslümanlarla Yahudiler harb etmedikçe kıyâmet kopmayacaktır. O harpte Müslümanlar (gâlip gelerek) Yahudileri öldürecekler. Öyle ki, Yahudi, taşın ve ağacın arkasına saklanacak da, taş veya ağaç; ‘Ey Müslüman, Ey Allah’ın kulu, şu arkamdaki Yahudidir, hemen gel de öldür onu!’ diye haber verecektir. Sadece Garkad ağacı müstesna, çünkü o, Yahudilerin ağaçlarındandır.”(Müslim, Fiten, 82)
Yine buyuruyor ki:
“Yakında milletler, yemek yiyenlerin sofralarına çağırdıkları gibi size karşı birleşecekler.” Ashab, “O gün biz az mı olacağız?” diye sordu. Efendimiz, “Hayır, çok olacaksınız. Fakat selin önündeki çerçöp gibi olacaksınız. Allah düşmanlarınızın kalbinden korkuyu söküp alacak, sizin kalbinize de ‘vehn’ bırakacaktır.” dediler: “Vehn nedir Ya Rasulallah?” Buyurdu ki: “Dünyayı sevmek ve ölümü kötü görmek.” (Ebu Davud, Melahim, 5)
Bugün İslam ümmetinin zayıflığının sebebi de işte budur: dünyaya aşırı bağlılık ve ölümü korkunç görmek.

Mazlumların Duası

Gazze’de yaralı bir çocuğun duası, yürekleri titretti:
“Ya Rab! Bayrağımızı yükselt, şehitlerimize merhamet et, yaralılarımıza şifa ver, esirlerimizi kurtar…”
Bu dua, tarih boyunca mazlumların ortak yakarışıdır. Musa’nın duasıdır, İbrahim’in duasıdır, Muhammed’in (asm) duasıdır.
Allah, mazlumun duasını arşın altından işitir. Zalimlerin saraylarını ise bir anda yerle bir eder.

Dünyanın Vicdanı:

Bugün Kolombiya, İrlanda, İtalya’dan yükselen sesler; meydanlara çıkan yüzbinler, Sumud için direnen yürekler… İnsanlığın vicdanının hâlâ ölmediğini gösteriyor.
Ama asıl görev, iman sahiplerinin omuzundadır. Çünkü bu sadece politik bir mesele değil, iman ve insanlık meselesidir.

Son Söz

İsrail’in ateşi büyütmesine karşı, Sumud’un su taşıyan karıncaları susmuyor. Tarih göstermiştir ki, hiçbir zalim baki kalmamıştır. Firavun’un denizi, Nemrud’un ateşi, Hitler’in mağarası, hepsi sonunda kendi zulümleriyle yok oldu.
Bugün de zalimlerin hükmü geçici, mazlumların duası ebedîdir.
“Allah, zalimleri asla sevmez.” (Âl-i İmrân, 57)
Zulüm ebedî değildir, iman ebedîdir.
Ve unutmayalım:
Mazlumların duası, Sumud’un sabrı, zalimin tankından daha güçlüdür.

Hazırlayan: Mehmet Özçelik – www.tesbitler.com

 

 

Loading

No ResponsesEkim 2nd, 2025

Yüz Yılın Tekrarı: Gazze’ye Vali Atama Planı

Yüz Yılın Tekrarı: Gazze’ye Vali Atama Planı

“Hamas’tan Trump’ın Gazze planına sert tepki:
Blair, şeytanın kardeşidir. İsrail basınına göre Trump’ın planında, Gazze’yi geçici olarak eski İngiltere Başbakanı Tony Blair’in yönetmesi öngörülüyor.
Hamas, bu iddiaya ateş püskürdü. “Blair, Irak’taki suçları nedeniyle yargılanmalı” diyen Hamas, kimsenin dışarıdan Filistin’e müdahale hakkı olmadığını vurguladı.”

*Ne garip tecellidir ki zaten İngiltere 1948’de İsraile Filistini altin tabakta sundu ve büyümesine de yardımcı oldu.
Her halde şimdi de hepsini İsraile katmak için eski İngiliz Başbakanı Tony Blair’i Filistin ve Gazze’ye vali atamaya çalışıyorlar.
Tıpkı yüz sene önce bize ve İslam dünyasına vali atayıp, yüz yıl boyunce istedikleri gibi ve kavgalı, birbiriyle uğraşıp enerjisini tüketen bir toplum oluşturup, Osmanlı bakiyesini bitirdiler.

****

Tarih, ibret alınmadığında tekerrür eder. 1917’de Balfour Deklarasyonu ile Filistin topraklarını Siyonizme peşkeş çeken İngiltere, 1948’de İsrail’in kuruluşunu altın tepsiyle dünyaya takdim etti. Bugün ise aynı zihniyet, Tony Blair üzerinden yeniden sahneye çıkıyor. Dün Osmanlı topraklarını parçalayıp manda yönetimleriyle İslam coğrafyasını vesayet altına sokanlar, bugün Gazze’ye “vali” atama cüretinde bulunuyorlar.
Ne acı bir tecellidir ki, tarihin kanlı sayfalarında Irak işgalinde bir buçuk milyon Müslümanın ölümünde imzası bulunan Blair, şimdi “barış elçisi” kılıfıyla Gazze’ye tayin edilmek isteniyor. Oysa adaletin terazisinde Blair’in yeri, yargılanacaklar arasında olmalıydı. Ama dünya siyasetinin garip çarkında zalimler ödüllendirilirken mazlumlar cezalandırılıyor.
Bu tablo bize yüz yıl önceki manzarayı hatırlatıyor:
İngiliz mandası altındaki Arap coğrafyası, birbirine düşürülen kabileler, kışkırtılan ihtilaflar, yapay sınırlar ve sonu gelmeyen kan davaları…
Sonuçta Osmanlı bakiyesi paramparça oldu, ümmet enerjisini iç kavgada tüketti. Şimdi aynı oyun, Gazze üzerinden sahneye konuluyor.
Ama bir fark var: O gün ümmetin sesi kısılmıştı, bugün ise mazlumun çığlığı dünya meydanlarında yankılanıyor. Berlin’de yüz binlerce insan Gazze için yürüyorsa, Londra’da meydanlar Filistin bayraklarıyla doluyorsa, bu oyunların fark edildiğini gösteriyor.
Kur’ân, zalimlerin tuzaklarını şöyle bildirir:
“(Yahudiler) tuzak kurdular; Allah da onların tuzaklarını bozdu. Allah, tuzak kuranların hayırlısıdır.” (Âl-i İmrân, 54)
Demek ki İngiltere’nin ve onun desteklediği planların neticesi, nihayetinde hüsrandır. Çünkü bu coğrafya, Allah’ın vaadine mazhar olmuştur. Zalimlerin oyunları, mazlumların duası karşısında daima eriyecektir.

İbret şudur: Yüz yıl önce ümmetin dağınıklığına oynayanlar, bugün de aynı oyunu deniyorlar. Ama her defasında unuttukları hakikat şudur: Mazlumun ahı, zalimin saltanatını yerle bir eder. Blair gibilerin tayin ettiği valiler değil, Filistin’in bağrından çıkan imanlı evlatlar, bu toprakların hakiki sahipleridir.
Tarih göstermiştir ki, işgalcilerin tayin ettiği yöneticiler, halkın iradesi karşısında asla payidar olamamıştır. Osmanlı’yı parçalayan mandacılar şimdi aynı akıbete doğru gidiyorlar. Çünkü zulüm ebedî değildir, adalet ise eninde sonunda tecelli edecektir.

Hazırlayan: Mehmet Özçelik – www.tesbitler.com

Loading

No ResponsesEkim 1st, 2025

KUR’ÂN-I KERÎM’DE ‘DEYİNİZ VE DEMEYİNİZ’ NEREDE VE NİÇİN?

KUR’ÂN-I KERÎM’DE ‘DEYİNİZ VE DEMEYİNİZ’ NEREDE VE NİÇİN?

Kur’ân-ı Kerîm’de Rabbimiz, bazı sözleri veya hitap şekillerini kullanmamamızı emretmiştir. “Lâ tekûlû / Demeyiniz” veya benzeri üsluplar, edep, inanç ve toplumsal ahlakı koruma maksadıyla zikredilir.

1. “Râinâ demeyiniz”
Bakara Sûresi 2/104:
“Ey iman edenler! ‘Râinâ!’ demeyin, ‘Unzurnâ!’ deyin ve dinleyin. Kâfirler için acı bir azap vardır.”

📌 Açıklama: Yahudiler, “Râinâ” kelimesini çirkin ve alaycı bir manada kullanıyorlardı. Müslümanlara, onlara benzememeleri ve kötü niyetli bir sözü kullanmamaları emredildi.

2. “Üç tanrı demeyiniz”
Nisâ Sûresi 4/171:

“Ey Ehl-i kitap! Dininizde aşırı gidip taşkınlık yapmayın ve Allah hakkında doğru olandan başkasını söylemeyin! Şunu bilin ki, Meryem oğlu İsa Mesih ancak Allah’ın peygamberi, Meryem’e ulaştırdığı kelimesi ve O’ndan bir ruhtur. O halde Allah’a ve peygamberlerine tam iman edin de “Allah üçtür” demeyin. Kendi iyiliğinize olarak bundan vazgeçin. Çünkü Allah, bir tek ilâhtır. Hâşâ O, çocuğu olmaktan pak ve uzaktır. Göklerde ne var, yer de ne varsa hepsi O’nundur. Vekîl olarak Allah yeter..”

📌 Açıklama: Hristiyanların teslis (üçleme) inancını reddetmekte ve bu sözü söylememelerini emretmektedir.

3. “Allah fakirdir, biz zenginiz demeyiniz”

Âl-i İmrân Sûresi 3/181:
“Allah fakirdir, biz zenginiz’ diyenlerin sözünü Allah mutlaka işitmiştir. Biz onların söylediklerini ve peygamberleri haksız yere öldürmelerini yazacağız. ‘Yakıcı azabı tadın’ (diyeceğiz).”

📌 Açıklama: Yahudilerin hadsiz bir şekilde söyledikleri bu söz reddedilmiş, mü’minlerin asla böyle bir şey dememesi gerektiği vurgulanmıştır.

4. “Üçüncüsü Allah’tır demeyiniz”

Mâide Sûresi 5/73:
“Andolsun ki, ‘Allah, üçün üçüncüsüdür’ diyenler kesinlikle kâfir olmuşlardır. Oysa tek bir ilahtan başka ilah yoktur…”

📌 Açıklama: Yine teslis inancına dair açık bir uyarı.

Sonuç ve Hikmet

Kur’ân’da “Demeyiniz” ifadesi genellikle:
• Edep ve güzel üslup için (Bakara 104).
• İtikadı korumak için (Nisâ 171, Mâide 73).
• Allah’a karşı edepsizlikten sakındırmak için (Âl-i İmrân 181).
Demek ki, Allah Teâlâ hem iman esaslarını korumak hem de mü’minlerin dilini edeple terbiye etmek için “Demeyiniz” buyurmaktadır.

****

Kur’ân-ı Kerîm’de Cenâb-ı Hak, kullarına bazen “demeyiniz” (lâ tekûlû) diyerek yanlış sözleri yasaklamış, bazen de “deyin / deyiniz” (kûlû, qālû, qul) emriyle doğru olan sözü, selamı ve hakikati öğretmiştir.
“Deyiniz” ifadelerinden belli başlılarını şöyle sıralayabiliriz:

1. Doğru söz söylemek için
Bakara 2/83:
“Vaktiyle biz, İsrailoğullarından: Yalnızca Allah’a kulluk edeceksiniz, ana-babaya, yakın akrabaya, yetimlere, yoksullara iyilik edeceksiniz diye söz almış ve «İnsanlara güzel söz söyleyin, namazı kılın, zekâtı verin» diye de emretmiştik. Sonunda azınız müstesna, yüz çevirerek dönüp gittiniz…”

📌 Burada Allah, insanlara “güzel söz söyleyin” (قُولُوا لِلنَّاسِ حُسْنًا) buyuruyor.

2. Selâm ve muhabbet için

Nisâ 4/86:
“Bir selâm ile selâmlandığınızda siz de ondan daha güzeliyle selâm verin veya aynısıyla karşılık verin. Şüphesiz Allah her şeyin hesabını tutandır.”
📌 Mü’minler, “selâm” kelimesini dilinden eksik etmemeli, barış ve esenlik duasını yaymalıdır.

3. Allah’a teslimiyet için

Bakara 2/136:
“(Ey mü’minler!) Deyin ki: ‘Biz Allah’a, bize indirilene, İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a ve torunlarına indirilene; Musa’ya, İsa’ya verilenlere ve bütün peygamberlere Rablerinden verilene iman ettik. Onların hiçbiri arasında fark gözetmeyiz ve biz yalnız O’na teslim olmuş kimseleriz.’”
📌 Müslümanların “biz böyle inanıyoruz” diye açıkça beyan etmesi emredilmiştir.

4. Ehl-i Kitap’a hitapta

Âl-i İmrân 3/64:
“De ki: ‘Ey Kitap ehli! Gelin, sizinle bizim aramızda eşit olan bir kelimeye! Allah’tan başkasına kulluk etmeyelim. Ona hiçbir şeyi ortak koşmayalım. Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi rabler edinmesin.’ Eğer yüz çevirirlerse, ‘Şahit olun ki biz Müslümanlarız’ deyin.”
5. Şirkten sakındırmak için

En‘âm 6/56:
“De ki: “Sizin, Allah’tan başka ibadet ettiğiniz şeylere ibadet etmem bana kesinlikle yasaklandı. Ben sizin arzularınıza uymam. (Uyarsam) o takdirde sapmış olurum, hidayete erenlerden olmam’”

📌 Burada “de ki” (قُلْ) şeklinde Peygamber’e, onun şahsında ümmete, doğru inancı açıklaması emredilmektedir.

6. Tövbe ve bağışlanma dilemek için

A‘râf 7/55:
“Rabbinize için için yalvararak ve gizlice dua edin. Çünkü O, haddi aşanları sevmez.”

A‘râf 7/56 (devam): “Islah edilmesinden sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın. Allah’a korkarak ve (rahmetini) umarak dua edin. Muhakkak ki iyilik edenlere Allah’ın rahmeti çok yakındır.’ ”

7. Doğru söz, istikametli söz için

Ahzâb 33/70:
“Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve doğru söz söyleyin (قُولُوا قَوْلًا سَدِيدًا).”

📌 Mü’minin dili, daima doğru ve istikamet üzere olmalıdır.

8. Güzel muamele için

İsrâ 17/53:
“Kullarıma söyle: En güzelini söylesinler. Çünkü şeytan aralarına fitne sokar. Şeytan insan için apaçık bir düşmandır.”

Genel Hikmet

Kur’ân’da “Deyiniz” emri şu maksatlarla gelir:
• İman esaslarını ilan etmek (Bakara 2/136, Âl-i İmrân 3/64).
• Edep ve ahlakı korumak (Bakara 2/83, İsrâ 17/53).
• Selâmı ve barışı yaymak (Nisâ 4/86).
• Allah’a karşı teslimiyet ve doğru sözlülük (Ahzâb 33/70).
• Şirk ve küfürden sakındırmak (En‘âm 6/56).

Hazırlayan: Mehmet Özçelik – www.tesbitler.com

Loading

No ResponsesEkim 1st, 2025

Bölgesel Aktörlerin Tepkileri ve Koşulları — Karşılaştırmalı Analiz

Bölgesel Aktörlerin Tepkileri ve Koşulları — Karşılaştırmalı Analiz

Ülke / Aktör Açıklama / Tavır
Öne Çıkan Çekince / Şart Anlam / Risk Notu

Türkiye : Dışişleri bakanlarıyla ortak açıklamada Trump’ın samimi çabaları memnuniyetle karşılandığı bildirildi.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Trump’ın “kan dökülmesini durdurma ve ateşkes” yönündeki çabalarını övdü.
Ancak geçmişte Erdoğan, Trump’ın Gazze’yi boşaltma/yerinden etme planlarını “dünya barışına tehdit” olarak nitelendirmişti.
Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Trump’ın Gazze’yi boşaltma planını “kabul edilemez” olarak tanımlamıştı.
Türkiye resmî açıklamalarda destek veriyor gibi görünse de, zorlayıcı yerinden etme politikalarına, Gazze’nin demografik yapısına müdahaleye ve halkın eşit temsil hakkının kısıtlanmasına karşı kesin uyarılar yapmış durumda.
Türkiye’nin desteği — planın özellikle uygulama şekline, nüfus hareketi politikalarına, temsil ve meşruiyetin korunmasına bağlı olacaktır. Türkiye, planın sınırlarını ve “zorunlu iskân” gibi unsurları izleyici konumda olabilir.

Mısır : Ortak açıklamada yer aldı, Trump’ın “West Bank (Batı Şeria) ilhakını önleme” taahhüdünün olumlu karşılandığı vurgulandı. Mısır’ın çekincesi, planın Filistinlilerin yerinden edilmesini teşvik etmemesi; egemenlik haklarına tecavüz etmemesi yönünde.
Mısır, Gazze ile Sina bölgesi arasında sınır ve nüfus hareketi risklerini yakından izler; plan eğer sınırları zorlayıcı biçimde değiştiriyorsa itiraz eder.

Katar : Ortak açıklamada Katar da yer aldı.
Katar aracılığıyla Hamas ile temas kurulduğu medyaya yansıdı; planın Hamas’a iletildiği bildiriliyor. Katar önemli bir “arabulucu” rolü üstlenmek istiyor. Planın Hamas tarafından “inceleme safhasında” olduğu yönünde açıklamalar yapılıyor. Katar’ın tavrı, planla aktif katılım talebi ve Hamas’ın görüşlerinin dikkate alınması yönünde olabilir; plan, Katar’ın rolünü sınırlarsa itiraz gelebilir.

Ürdün : Ortak dışişleri açıklamasında yer alıyor. Planın Filistin topraklarının birliği, Batı Şeria–Gazze entegrasyonu ve tam İsrail çekilmesini sağlamalı olduğu vurgulanıyor.
Ürdün, Filistin kimliği ve toprak bütünlüğü hassasiyetine büyük önem verir; plan bu çizgiyi aşarsa güçlü karşı duruş gösterecektir.

BAE (Birleşik Arap Emirlikleri) : Ortak bildiride yer aldı, ayrıca ayrı haberlere göre Netanyahu’yu Trump planını desteklemeye ikna etmeye çalışıyor. Planın Filistin halkının yerinden edilmesini engelleyen bir mekanizma ihtiva etmesi, ilhak girişimlerinden kaçınılması şartı.BAE’nin bölgesel nüfuzunu kullanabileceği, planı desteklerken sınırları zorlamaya karşı kontrollü yaklaşabileceği bir aktör olarak görülüyor.

Suudi Arabistan : Ortak dışişleri bildirisinde yer alıyor. Filistin’in egemenliği, toprak birliği, İsrail’in tam çekilmesi gibi ilkeler öne çıkarılıyor.
Suudi Arabistan, hem diplomatik desteği korumak ister hem de Filistin meselesinde daha sert çizgide konumunu kaybetmemek ister; planın icrası sırasında “koşul odaklı destek” verebilir.

Pakistan, Endonezya : Ortak dışişleri açıklamasında destek veren İslam dünyası ülkeleri arasında sayıldılar. Açıklamalarda genel ifade düzeyinde “Filistin halkının zarar görmemesi”, “yerinden etme olmaması”, “barış temelli çözüm” gibi vurgular var.Bu ülkelerin dozu düşük ama sembolik desteği önemlidir; pratik uygulama sahasında etkileri sınırlı olabilir.

Hangi Noktalarda Ortak Çekince / Red Bekleniyor?

Yukarıdaki devletlerin açıklamalarından hareketle, muhtemel itiraz ya da koşul koyma eğilimlerinin yoğunlaşacağı alanlar şöyle:
• Zorunlu yerinden etme / nüfus transferi
• Türkiye, Fidan’ın “yerinden etme planlarını kabul edilemez” ifadeleriyle bu noktayı doğrudan reddetmiş durumda.
• Mısır, sınırlarını ve nüfus hareketini doğrudan etkileyebilecek unsurlara karşı hassas olacaktır.
• Temsil, meşruiyet ve katılım
• Plan, Hamas’ı tamamen dışlamayı öngörüyor; bu, devletlerin “Filistin halkının hakkının gasp edilmesi” olarak yorumlanabilir.
• Ortak bildiri “Filistin halkının yerinden edilmemesi” ve “her iki tarafa güvenlik garantisi” gibi ifadelerle şeffaf ve adil katılım istiyor.
• İsrail’in tam çekilmesi ve ilhak reddi
• Ortak bildiride “tam çekilme”, “ilhakın engellenmesi” seçenekleri vurgulanıyor.
• Suudi Arabistan, Ürdün gibi ülkeler, Batı Şeria’nın ilhakından güçlü şekilde kurtulmak ister.
• Denetim ve finansman mekanizmalarının adilliği
• Yardımların, yeniden inşa projelerinin hangi kuruluşlarla yürütüleceği, kim denetleyeceği, gelir paylaşımı gibi detaylar şart koşulacak.
• Şeffaflık, hesap verme mekanizması, bağımsız denetim beklentisi yüksek olacak.
• Bağımsız Filistin devleti ve birleşik kurumlar
• Ortak bildiri, Gazze ile Batı Şeria’nın tam entegrasyonu ve birleşik Filistin kurumlarının korunmasını şart koşuyor.
• Planın bu bağımsızlık vizyonuna aykırı yorumlanması güçlü itiraz alabilir.
• Pratik uygulama güvenceleri
• Planın sözde yönleri (örneğin “Hamas kabul etmezse uygulanacak alternatifler”) alanında devletler; “DAYATMA yerine rıza” ilkesini savunabilir.
• Türkiye’nin geçmiş uyarıları, “görünürde iyi, uygulamada tehlikeli” projelere dikkat edilmesi gerektiğini gösteriyor.

Değerlendirme: Bölgesel Politik Denge ve Olası Çekinceler

• Ortak bildiriyle 8 ülkenin “destek” açıklaması, planın diplomasideki ilk sınavıdır. Ama bu destek, şartlı ve temkinlidir, taslağın tamamlanmamışlığı ve uygulama riskleri nedeniyle.
• Her ülke, sınırları zorlayıcı maddelere karşı rezervleri olduğu mesajını verdi. Bu rezervler — özellikle nüfus, yerinden etme, temsil, denetim hususlarında — tali ama kritik kontrol mekanizmalarıdır.
• Eğer plan hayata geçerse, bu ülkeler (özellikle Türkiye, Mısır, Ürdün) sürekli baskı unsuru olmaya devam edecektir: denetim, hesap sorma, hukukî şartlar ve halk haklarına uyum konusunda.
• Planın “geçici” olarak tanımlanan kurumlarının kalıcı hale gelmesi, bu hükümetlerin itiraz sınırına gelir — diplomatik destek çekilebilir veya anlaşma şartlarına ek revizyon istekleri doğar.

Hazırlayan: Mehmet Özçelik – www.tesbitler.com

Loading

No ResponsesEkim 1st, 2025

Trump’ın Gazze planı ve Analizi

Trump’ın Gazze planı ve Analizi

Özet (kısa)

Trump’ın 20 maddelik (basında 20–21 madde şeklinde yer aldı) teklifi; 1) derhal ateşkes/rehine iadesi vaadi, 2) Hamas’ın silahsızlandırılması ve yönetimden uzaklaştırılması, 3) Gazze’de geçici teknokrat bir geçiş yönetimi ve uluslararası denetim, 4) büyük yeniden inşa ve ekonomik yatırım paketleri, 5) uluslararası/çok taraflı bir istikrar gücü yerleştirilmesi — bunları ihtiva ediyor. Plan bölgesel bazı ülke dışişleri mercilerinin (Türkiye dahil) memnuniyet beyanı ile karşılandı; İsrail Başbakanı da desteğini açıkladı, ama Hamas henüz resmen kabul etmiş değil.

1) Planın açık amaçları — görünür hedef

• Ateşkes ve rehinelerin kısa sürede dönmesi sağlanacak; İsrail operasyonlarını durduracak.
• Hamas’ın askeri kapasitesi yok edilecek, siyasi rolü reddedilecek; Gazze yönetimi uluslararası denetimli teknokratlara devredilecek.
• Gazze yeniden inşa edilecek, yatırım ve ekonomik bölge/serbest bölgeler planlanıyor. Bölgesel aktörler ve uluslararası fonlarla finansman öngörülüyor.

2) “Sinsi plan” iddiası — hangi maddelerde risk/tuzağı görülebilir?

Aşağıdaki unsurlar, masum görünen hedeflerin uzun vadede Gazze’nin fiilen kontrolünün dış aktörlere (İsrail/ABD/uluslararası sermaye) geçmesine yol açabilecek yönlerdir:
• Hamas’ın tamamen dışlanması + teknokrat geçiş yönetimi: Maddeler, Hamas’ın yönetimde hiçbir rolü olmayacağını vurguluyor. Geçici teknokrat yönetim ve uluslararası “Board/authority” Gazze’nin yerel meşruiyetini zayıflatabilir; bu yeni yapı kalıcılaşırsa Filistin egemenliği zayıflar. (Bu tür bir “uluslararası otorite”nin Filistinli katılımı sınırlı bırakılacağı, eleştirildi.)
• “Demilitarizasyon / radikallikten arındırma” tanımı belirsizdir: Neyin “silah” sayılacağı, tüm sivil altyapı ve örgütlenmelerin nasıl denetleneceği belli değil; geniş yorum güvenlik gerekçesiyle sivil halk kısıtlamalarına yol açabilir.
• Geçici yardım ve yeniden inşa şartlıdır: Yardımların dağıtım mekanizması (BM/Kızılay/“bağımsız kuruluşlar”) görüntüde tarafsız olsa da pratikte hangi aktörlerin fonları kontrol edeceği önemlidir — ekonomik projeler PPP (kamu-özel ortaklığı) ağırlıklıysa, yabancı yatırımcılar ve bölgesel güçler büyük söz sahibi olur. Bu, uzun vadede ekonomik bağımlılık oluşturabilir.
• Nüfus hareketi / “insani transit alanlar” ve yerinden edilmeye yol açan dil: Planın önceki taslaklarında veya ilişkili projelerde (yaz döneminde sızan çalışmalarda) “transit alanlar” ve geçici/kalıcı yer değiştirme fikirleri tartışıldı; bu tür yapılar zorunlu veya gerçekten “gönüllü” olmayan göçlere dönüşme riski taşıyor. Bu da pratikte demografik ve siyasi mühendislik ile sonuçlanabilir.
• Güç kullanımı tehdidi: Plan kabul edilmezse ABD-İsrail ortaklığının daha sert askeri seçeneklere destek vereceği mesajı verildi; bu baskı Hamas’ı köşeye sıkıştırıp kabul ettirmeye çalışabilir — “kabul etmezseniz sonuçları” impliciti tehdit barındırır. Bu, rıza yerine dayatmaya dönüşme riskini artırır.
Özetle: Görünürdeki hedefler arasında fayda (rehine bırakılması, altyapı onarımı) olsa da, geçici yönetimin yapısı, yardımın nasıl dağıtılacağı, nüfus hareketleri ve güvenlik tanımları gibi detaylar sinsi veya uzun vadede Gazze’nin dışarıdan yeniden düzenlenmesine (içeriden “teslim alınma”) yol açabilir.
En önemlisi de, İsrail’in güvenlik problemi ve güvenilir olmaması.

3) İsrail’e güvenilir mi?

• Kısa vadede rehineler ve ateşkes için önünde bir teşvik var: Netanyahu’nun planı desteklemesi bunun bir parçası. Ancak güvenilirlik yalnızca yapılan açıklamaya değil uygulamaya bağlıdır. Tarihsel olarak güvenlik garantileri, operasyonel uygulama ve uluslararası denetim olmadan tek taraflı yorumlanabildi. Ayrıca İsrail’in güvenlik öncelikleri (Hamas’ın silahsızlandırılması, bölgesel güvenlik) ile Filistin egemenliği hedefleri çelişiyor — bu da güven problemi oluşturur.
• Önemli not: “Güvenilirlik” değerlendirmesi sadece İsrail’e değil, planın denetleyicilerine (ABD liderliği, uluslararası kurul, bölgesel aktörler) bakılarak yapılmalı. Eğer denetim gerçekten bağımsız, şeffaf, hukukî güvenceli ve Filistinli temsilciler katılımcı ise güven artırılabilir; aksi halde uygulama safhasında güven zedelenir.

4) Gazze’nin içeriden teslim alınması (içeriden ele geçirilme) riski var mı?

Evet — olası ama otomatik değil. Nasıl gerçekleşebilir:
• Siyasetin boşaltılması + teknokrat yönetim: Hamas’in tüm resmi yapı ve kamu alanlarından dışlanması, yerel topluluk liderlerinin etkisizleştirilmesi, uluslararası kurulun polisi ve güvenlik mekanizmalarını şekillendirmesiyle içeriden “yumuşak” bir devralma olabilir. (Siyasi meşruiyet kaybı
dış aktörlerin fiili idaresi.)
• Nüfusun yerinden edilmesi: Eğer geniş çaplı “transit” ya da geçici yerleşimler kurulup Gazze’nin demografik dokusu değiştirilirse, uzun vadede Gazze’nin iç dinamikleri çöker ve dış kontrol kolaylaşır.
• Ekonomik yeniden yapılanma: Büyük altyapı ve yatırım projeleri uluslararası şirketler ve bölgesel sermaye ile yürütülürse yerel ekonomik özerklik zayıflar; siyasi kontrol ekonomik bağımlılıkla pekişir.

5) Maddelerde açıkça tuzak sayılabilecek ifadeler (özete dayalı örnekler)

• “Hamas’ın hiçbir yönetim rolü olmayacak” — meşruiyet ve temsil boşluğu oluşturur.
• Yardımın „İsrail veya Hamas ile bağlantısı olmayan kuruluşlar tarafından“ dağıtılacağı vurgusu — pratikte hangi kuruluşların seçileceği ve hesap verilebilirliği belirsiz.
• “İsrail Gazze’yi ilhak etmeyecek” denmesi ancak aynı zamanda güvenlik çemberi/kontrol mekanizmalarının uzun süreli bırakılması — basit bir ‘teminat’ değil, uygulama detayları önemlidir.

6) Muhtemel senaryolar (kısa)

• Hamas kabul eder, hızla rehine takası olur, ateşkes sağlanır, sınırlı yeniden inşa başlar. (En olumlu/çabuk senaryo.)
• Hamas reddeder veya geciktirir; ABD-İsrail baskısı artar, bazı bölgelerde devam eden operasyonlar ve kademeli devralma uygulanır. (Zorla denklem)
• İnşa ve ekonomik projeler, uluslararası yatırımlar ve teknokrat yönetimle uzun süreli dış kontrole evrilir; yerel meşruiyet kaybolur. (En riskli senaryo — “içeriden teslim alınma”ya yakın)

7) Tavsiyeler — neye dikkat edilmeli / hangi kırmızı bayraklar izlenmeli

• Denetim mekanizmalarının şeffaflığı: Geçiş yönetiminin hukuki dayanağı, denetleme, hesap verme mekanizması ve Filistinli temsil oranı açıkça ilan edilmeli. (Bunlar yoksa risk büyür.)
• Nüfus hareketi ve Transit Alanlar: Herhangi bir kitlesel yer değiştirme veya “insani transit alan” kurulması teklifine karşı uluslararası hukuk ve gönüllülük ilkeleri sorgulanmalı.
• Yeniden inşa finansmanının koşulları: Hangi şirketler/ülkeler projeyi yürütecek? PPP modelleri şeffaf mı? Gelirlerin kim tarafından kontrol edildiği net olmalı.
• Güvenlik güçlerinin yapısı ve sonlandırma kriterleri: “Geçici” istikrar gücünün ne zaman ve hangi kriterle çekileceği net olmalı; aksi halde kalıcı askeri/denetim mekanizmasına dönüşür.

Sonuç — kısa cevaplar

• Sinsi bir plan var mı? Görünen amaçları arasında insani ve barışçı maddeler olsa da, geçici yönetim, demilitarizasyonun belirsiz tanımı, nüfus hareketlerine dair taslaklar ve ekonomik yeniden yapılanma unsurları uzun vadede Gazze’nin fiilen dış kontrolüne dönüşebilecek riskler taşıyor. Yani “sinsi” olarak nitelendirilebilecek potansiyel tuzaklar var — özellikle uygulama detayları belirsizse.
• İsrail’e güvenilir mi? Kısa vadede belli hedefleri gerçekleştirebilir (rehine takası, ateşkes), ama uygulama aşamasında uluslararası denetim, hukuki garantiler ve Filistinli meşruiyet sağlanmazsa güven zayıf kalır.
• Gazze içeriden teslim alınır mı? Mümkün — özellikle politik temsil zayıflatılır, nüfus hareketleri teşvik edilir ve uluslararası/şirket odaklı yeniden inşa kalıcılaşırsa. Bu bir süreç olarak (yavaş, kademeli, “içeriden”) gerçekleşebilir.

Hazırlayan: Mehmet Özçelik – www.tesbitler.com

Loading

No ResponsesEkim 1st, 2025

Hayatın Gidişatı: Dünyadaki Cennet ve Cehennem

Hayatın Gidişatı: Dünyadaki Cennet ve Cehennem

Her insan kendi gidişatında, istikametinde, yol ve yordamında ömrünün sonuna kadar sürdürdüğü ve sonunda da memnun olup sonlandırdığı hayat kendi hayatıdır.
İşte benim hayatım budur, der.
İşte gerek dünyada ve gerekse de kendisinin olan ve olacak olan cennet ve cehennemi belirlenmiş ve şimdiden de yaşanmış ve gerçekleşmiş olmaktadır.

Hayatını menfilikler içinde geçiren bir insana müsbet bir hayat cehennem gibi gelebilir.
Tıpkı cennet gibi olana cehennem gibi geldiği gibi.

*****

İnsan, dünyaya gönderildiğinde eline verilen en büyük sermaye ömrüdür. Bu ömür; yol, yordam ve istikamet üzere harcanır. Herkes kendi iradesiyle bir yol tutar, o yolun meyvelerini tadar, o yolun yükünü çeker. Neticede her bir nefes, insanın kendisine ait bir hayat hikâyesi olur. Herkes kendi yolculuğunu tamamladığında, “İşte benim hayatım budur.” der.
Lakin bu hayat yalnızca bir yaşanmışlık değil, aynı zamanda ebediyetin mukaddimesidir. Çünkü insan, bu dünyada kendi cennetini de, cehennemini de inşa etmektedir. Kalbi nurlu olan için dünya bir cennet bahçesi gibidir; fakat kalbini zulmetle dolduran için en güzel hâller bile cehennem azabı gibi görünür.

Cennet Dünyada Başlar

Kur’ân, “Erkek veya kadın, mümin olarak kim iyi amel işlerse, onu mutlaka güzel bir hayat ile yaşatırız. Ve mükâfatlarını, elbette yapmakta olduklarının en güzeli ile veririz..” (Nahl, 97.) buyurur.
Demek ki mü’minin kalbinde huzur, vicdanında ferahlık, aklında sükûnet vardır. O, hayatını Allah rızasına bağladığında en zor şartlarda bile cennetin kokusunu duyar.
Bediüzzaman Said Nursî’nin dediği gibi:
“İman, insanı insan eder. Belki insanı sultan eder. Öyle ise, insanın vazife-i asliyesi, iman ve duadır. Küfür, insanı gayet âciz bir canavar hayvan eder.”
İmanla bakıldığında dünya, bir misafirhane; olaylar bir imtihan; musibetler ise terakki vesilesidir. Bu idrak, cennetin tohumlarıdır.

Cehennem Dünyada Başlar

Öte yandan menfîliklerle hayatını örmüş bir kimse için huzur uzak bir rüyadır. Kalbi kinle, hasetle, nefretle dolu olan, sabahı karanlık, gecesi dertli geçirir. Gözünde nimet zehir, dost düşman olur. Böylece, dünya içindeyken bile cehennem azabını tatmaya başlar.
Kur’ân buyurur:
“Kim de beni anmaktan yüz çevirirse şüphesiz onun sıkıntılı bir hayatı olacak ve biz onu, kıyamet günü kör olarak haşredeceğiz.” (Tâhâ, 124)
İşte bu ayet, kalbini Hak’tan koparan insanın kendi eliyle kurduğu cehennemi tasvir eder.

Hakikatin İnceliği

Hayatını imanla yaşayan bir insan, ölüm anında bile tebessüm eder. Çünkü o bilir ki, kabir kapısı bir yok oluş değil, ebedî saadetin anahtarıdır.
Ama küfürde ısrar eden kimse için ölüm, azapların başlangıcıdır. Çünkü onun dünyadaki sahte cennetleri dağılır, ardında kalan yalnızca pişmanlık olur.

Sonuç

İnsan, kendi istikametinin yolcusudur. O istikamet, dünyadaki hâllerini de, âhiretteki akıbetini de belirler. Kimi kendi eliyle cennetinin kapısını aralar, kimi ise kendi elleriyle cehennemin tuğlalarını dizer.
Şu halde her birimiz, kendi kendimize şu soruyu sormalıyız:
“Benim yolum, bana dünyada cennet mi yaşatıyor, yoksa cehennem mi?”
Ve bilmeliyiz ki, hakikî cennet Allah’a kullukta, hakikî cehennem ise Allah’tan uzaklıkta gizlidir.

Hazırlayan: Mehmet Özçelik – www.tesbitler.com

 

 

Loading

No ResponsesEkim 1st, 2025

Ş E Y T A N İ M P A R A T O R L U Ğ U

Emine Bayramoğlu

Ş E Y T A N İ M P A R A T O R L U Ğ U

bu günü daha iyi yorumlayabilmek için, yarını daha net görebilmek için, otobüste dolmuşta metroda herkesin okuması gereken bir yazı… Türkiye’nin gerçek siyasi tarihi.

okupaylaşkaydet

ŞEYTAN İMPARATORLUĞU

Yazen Hoca

AŞAĞIDA YAZILI METİN BİNLERCE SAYFA GİZLİ, ENGELLENEN VE SAKLANAN BİLGİ BELGE FOTOĞRAFIN YANSIMASI DOĞRULTUSUNDA YAZILMIŞTIR. DÜNÜ BİLMEDEN BUGÜNÜ ANLAMAMIZ MÜMKÜN DEĞİLDİR.

1099 yılında Yüz bin kişilik haçlı odusu orta Anadoluya gelince beslenme sorunu çeker kıtlıkla karşılaşırlar. İç Anadolunun güney bölgesinin tarihteki adı GALATA dır. Galata o yıllar dünya Yahudi nüfusunun en yoğun olduğu bölgedir. O an için İbrani Yahudilerinin ana vatanıdır. Babilon ve Mısırdan göç eden Yahudiler bu bölgeye yerleştiler. Burada yaşayan Yahudilerin içinde salt Musa ve Tevrata inananlar olsa da eski firavun dini ve kutsal kitabı yahova ve kabalayı terk etmeyen Yahudiler de vardır. Bu kabalist Yahudiler kendi aralarında bir tim kurarak açlıkla boğuşan yüz bin kişilik haçlı ordusunu gıda ihtiyacını karşılamaya çalışırlar. Kabalaya göre Yahudi kanı ve imanı taşıyanların kendilerinden olmayanları katletmeleri kutsal haktır. Bu inançla kurdukları bu tim, bölgeye gelen göçebe Yörük Türklere baskın yaparak mal ve çocuklarını gasb ederler. Sadece koyunlarını değil çocuklarını da kızartarak haçlılara yedirirler. Bundan büyük para kazanırlar. Bu tim tapınak şövalyelerinin nüvesini oluşturur. Güney orta Anadolu’da oluşan bu tim Kudüse geldiğinde Kudüs önemli oranda Müslümandır. Kabalanın vaaz ve öğretileri doğrultusunda tecrübe kazanan kabalist tim Kudüs’te soykırım yapar. Süleyman tapınağına topladıkları Müslümanları katlederler. Avrupa’ya gönderdikleri mektupta. Süleyman tapınağının diz boyu Müslüman kanı ile dolduğunu yazarlar. Böylece Süleyman tapınağına atfen tapınak şövalyeleri adını alırlar.

Galata’da önemli Yahudi şehirleri LARANDA (KARAMAN), LYSTRA, DERBE, SİLLE, (KONYA) ANTİOCE PİSİDİA (YALVAÇ) DAVGANA, İBRADA, bu antik ve güncel şehirlerin olduğu yerler GALATA’dır. Dünya ve Türkiye’nin sahipleri galatalı veya hazar kökenli eşkenazdır. İtalya’da üretilen ALFA ROMEO adlı otomobilin logosundaki çocuğu yutan yılan tapınakçıların doğuş efsanesini yani Galatada Müslüman Türk çocuklarının katledilerek haçlılara yedirilmesi ile başlayan hikâyeyi sembolize eder.

Biz Anadolu Müslüman kullara ve kölelerine ders kitaplarında tapınak şövalyeleri, Venedik Ceneviz şövalyeleri diye dayatılır. Böylece Galata’da başlayan Süleyman tapınağında son bulan serüvenle tapınak şövalyeleri tarikatı ve grubu oluşur. Tapınak şövalyeleri AKKA kalesini ele geçirirler.

Bu kalede diğer bir ifade ile otelde konaklayan Avrupalı hristiyan hacılardan büyük paralar kazanırlar. Hasan Sabbahın tarikatı haşhaşilerden (bugün ismaililerden) bankacılık ve uyuşturucuyu öğrenirler. Bu süreçte kendilerini tanrı kabul eden hahamlar kabalanın yorumunu yaparak tapınakçıların doktriner temellerini attılar.

Akka kalesinde kazandıkları paralarla aldıkları ve yaptıkları gemilerle Akdeniz’de ticarete başladılar. Kendilerine kendi aralarında tapınak şövalyeleri adını verdiler. Önce Avrupa sermayesine ve krallarına egemen oldular. Kralları para ve faizle satın aldılar kendilerine bağladılar. Osmanlı devletinin yıkılışında, 1909’dan sonra kukla halinde dönüşmelerinde de aynı yolu izlediler. Birinci ve ikinci dünya soykırım operasyonlarından sonrada tüm dünyaya hükmetmeye başladılar.

Tapınakçıların Avrupa’da ve dünyaya yayılan güçlerinin insan kaynakları Ukrayna ve çevresindeki Hazar Türk kökenli aşkanaz Yahudileri ve orta Anadolu’da ki Galatalı İbrani Yahudileridir. Akdenizin ve okyanus ötesi tüm liman şehirlerine Yahudi tapınakçılar kümelendiler. Türkiyenin zengin ailelerini irdelerseniz hepsi de Girit Kastal, Rodos, Selanik, Kavala, Preveze, İstanbul Karaköy, Amasra, Odesa, Midilli, Kırım limanları tapınakçı kökenlidirler.

Atatürkün üvey babası Ali Rıza Galatalı SİLLE kökenlidir. Kırmızılardandır. Kırmızı ailesinin yarısı Sivasta yarısı Suriye’de yaşamaktadır. Şu an Muhsin Yazıcıoğlu’nun ölümündeki telefon ağı Sivas’ta kitlenir. Büyük Birlik partisinin Sivas il başkanının soyadı kutsal Yahudi ismidir. Tabiî ki bu soyadı taşıyan herkesin Yahudi olduğu anlamına da gelmez.

Kabala kutsal kitabının o günkü ilah Yahudilerin yorumları ile tapınakçı laik dininin yeni doktiriner ilkeleri ihdas edildi. Beş bin yıl önce yaşayan Süleyman peygamberin mühründeki laiklik dini yeni bir yüz ve içerik kazandı.

Tapınakçılarla beraber doktriner ilke ve değerler uyuşturucu, eşcinsellik, ensest ilişkiler, şeytan BEFOMET, paranın gizli gücü ve faiz tapınakçı yorum ve oluşumun gelişmiş dinamikleri olarak ortay çıktı.

1307 de Fransa kral HENRY tapınakçıların tüm komplo ve entrikalarından dolayı yasaklanması ve yargılanmasını sağladı. Tapınakçıların efsane lideri MOLEY idama mahkum edildi. Paris’te görkemli bir ateşte yakıldı. Tapınakçılar hazineleri ile birlikte İsviçre’ye kaçtılar ve saklandılar. Zaman içerisinde kurmayları İSKOÇYA ya yerleşti. Burayı üs olarak kullandılar. Mason localarının İSKOÇ RİTİ burada gelişti. Cumhuriyeti kuran Yahudi masonlar İskoçya Ritini kendilerine ritüel modeli olarak kabul ettiler. Gün geldi İskoçya ya üslenen tapınakçılar İngiltere üzerinden Fransa’ya sarktılar. 1789 da Fransız ihtilalını yaparak beş yüz yıl sonra düştükleri yerden kalktılar. İngiltere ve Fransa’nın tapınakçı Yahudi masonların eline geçmesi eş zamanlıdır. Fransız ihtilalının ardından Fransızlara soykırım uyguladılar. On milyon Fransızı öldürdüler. Tapınakçı kabalist doktrini ve yaşamı Fransa’ya dikte edip yerleştirdiler. Fransa soykırımını tolere etmek ve egemenliklerini daim hale getirmek için Napolyon adlı bir Yahudi masonu kahramanlaştırarak Fransa’da tapınakçı Yahudi egemenliğini milliyetçilik üzerinden sağladılar.

Aynı senaryo ve sendrom Osmanlıda Türklere uygulandı. Birinci dünya soykırım operasyonu ile itibar kaybeden ittihatçı kabalacı mason Yahudiler kurtuluş savaşı senaryo ve sendromu ile Türkleri boyunduruk altına almayı ve köleleştirmeyi becerdiler. Napolyon örneğinin aynısını Türklere de uyguladılar. Türk milliyetçiliği ve kurtuluşu yalanı ile Müslümanlara egemen oldular. Savaş ve barışla yakından ve uzaktan alakası olmayan haham ŞİMON ZWY den beş yıl kabala eğitimi alan, tapınakçı laik dini tamamen içine sindirmiş alkolik, ensest ilişkileri olan bir masonu, balon gibi şişirerek yerli Napolyon olarak dayattılar (5816 nolu yasa ile korunuyor). Kabala ayet ve yorumunu değiştirilemez ilahi kelam olarak anayasaya koydular. Türkiye’nin her iline yerleşmiş olan tüm Yahudi veya soykırımcı kabalacı göçmenleri ülkenin sahibi efendisi kendi aralarında ilahı olarak yücelttiler. Kendilerine Türk miliyetçisi, Atatürk milliyetçisi, laik Kemalist veya (gizli) tarikatçı ve cemaatçı üstadlar olarak ünvanlar verdiler. ikibinli yıllarda Adananın en ateşli İslamcısının (H.B.) mossadla bağlantısını ve sadakatini tesbit ettik. Günümüzde izmirin zengin ve sahip Yahudi ailelerinin %78 i GALATA kökenli İbrani yahudisidir. Ankara ve Adana sahip ve zengin nüfusun yaklaşık %80 eşkenaz hazar kökenli Yahudi, %20 oranında galata kökenli İbrani yahudisidir.

GALATA kökenli tapınakçılara Levanten hazar kökenlilere AŞKANAZ denir. (aşk+nazi) aşk Türkçe nazi almanca kelimedir. Nazi seven demektir. Nazi almanca serseri demektir.

710 yılında ispanyaya geçen Müslümanlar, Endülüs medeniyetini kurdular. Altı yüzyıl Endülüse çöreklenen Yahudiler burada islamın hoşgörü ve toleransından yararlanarak oldukça rahat yaşadılar, zengin oldular. Burada Müslüman toplumda kimliklerini saklayarak köstebek birliktelikle debdebe yaşadılar. İspanya’daki özgür ve zenginliklerini örnek alarak tüm dünyaya yayıldılar. İspanya’da öğrendiklerini gittikleri yerlere de öğreterek milletlere hükmetme ve zengin olmaya başladılar. 1492’de İspanya’da son Müslüman devleti BENİ AHMER devletinin yıkılmasından sonra bu göç zirve yaptı. İspanya’dan dünyaya yayılan Yahudilerin efsane liderinin adı HALAÇ dır bu nedenle Halaç adına dikkat etmekte yarar vardır. Onomastik (isim bilim) Müslümanları en büyük silah ve keşif araçlarından biri olmalıdır. Şeytani kabalist Yahudiler tüm tarihi saptırdıkları gibi ispanyadan dünyaya yayılmalarını da istismar edip ispanyadan baskı gördükleri bu nedenle göç ettikleri gibi bir yalanla masumiyet karinesi kazanmayı başardılar.

Yahudilerin tüm dünyaya yayılması ve egemen olması Endülüs Safaratlarının ve tapınakçıların göçünün katkısı olmuştur.

Üçüncü bir yayılma operasyonu; birinci ve ikinci dünya soykırım operasyonları ile dünyanın demografisini değiştirdiler. 1941 de soy-kırımdan muaf tutulan kabalist Yahudiler Almanya ve Ukrayna’dan Birobidcan’a sürülerek burada BİROBİDCAN Yahudi devleti kuruldu. 1948 de İsrail devleti kuruldu. Bölgelerine hâkim oldular. Birobidcan devleti uzak doğuya Çin Japonya ve Koreyi kontrol ederken İsrail İslam ülkeleri ve kutsal topraklara ulaşmada merkez konumuna ulaştı.

Birinci dünya savaşı esnasında uygulanan en etkin soykırım ve demografik değişikliği Anadoluda yaşandı. Amaç Türkleri Anadolu’da tamamen imha etmekti önemli oranda savaş aldatmacası ile katledilen Türklerin geriye kalan, çoğunluğu yaşlı kadın ve çocukları katletmek için Samsun’a bir heyet çıkarıldı. Bu heyet Samsun’a çıktıklarında samsun İngiliz ve Fransız damgalı tapınakçı Yahudi masonların işgali altında idi. Heyet korkudan İngiliz Fransız karargahının karşısında konakladı. (bak. Lord Kingross. Atatürk ve genç Türkiye Cumhuriyeti’nin doğuşu). Atatürk 27 aralıkta Ankara’ya geldiğinde Ankara’da Ermeni nüfusu infaz edilmiş Ankara önemli oranda tapınakçı Yahudi nüfusunun elinde idi. Temsil heyeti Ankara’ya girdiği yolun bir arka sokağında İngiliz işgal kuvvetlerinin karargâhı vardı. Temsil heyetinin amacı Anadolu’da sayıları çok az kalan Türk erkeklerinin toplayıp Kafkas seferine çıkmaktı. Kafkas seferine çıkarılan batı Anadolu’da ki Türk erkekleri Sarıkamış türü bir kırımla imha edildikten sonra batı Anadolu’da Çerkez lakaplı ve kamuflajlı çete ve ittihatçı komutanlar bölgedeki Türk kadın çocuk ve yaşlıları topyekûn imha edeceklerdi. Yerine Çerkez maskeli Yahudi devleti kurulacaktı. Bu plan 1907 de BERLİN SİYoNİST KONGRESİNDE karar altına alındı. Bu plan ABD, İngiltere ve Almanya gibi benzeri devletlerin A planı idi. Sivas’a gelen Amerikalı General Harbourt ve heyeti bu plan yani Türklerin Anadolu’da topyekûn katli planını Yahudi temsil heyeti ile görüştü. Doğuda Kazım Karabekir’in karşı gelmesi ile Kafkas seferi iptal edildi. İzmir’e İngiliz Fransız ve İtalyan Yahudi donanmalarınca İzmir’e çıkarılan yunanlı figüranlara yönelindi. B planı devreye sokuldu.

Türkler ve Rumlar Sakarya’da önemli oranda kırıldı. Birbirlerine düşman edildiler. Rumların egeden sürülmeleri için Türklere kullanılmak üzere kıvama sokuldu. Ermeni ve Türk katletmek mallarını gasp etmek ırza geçip öldürmek alkol ve uyuşturucu kullanmaktan başka marifeti olmayan çetelerden üç ordu oluşturuldu. Bolşevik ordusu komünist ordu ve yeşil ordu. Bu ordu büyük taarruz denilen sahtekarlıkla yunanlıları sözde kovaladılar gerçekte yunanlıların Yahudi komutanları yunanlı figüranları geri çekerek oluşan Türk Rum düşmanlığı ile Rumları sürdüler. Kuvayı milliyeci denilen kabalist katiller Rumların safına geçerek Türklere işkence kırım yaptılar evlerini yaktılar ve dağlara sürdüler. Böylece Rumlar Ermeniler ve Türklerden boşalan toprakları üzerlerine tapuladılar. Şehirleri zapt ettiler. Türklerin köle ve kul Yahudinin ilah ve efendi olduğu bir düzen kurdular adına da cumhuriyet dediler.

Kurtuluş savaşı aldatmacası ile savaşla uzaktan yakından ilgisi olmaya tüm Yahudi katillere istiklal madalyası verildi. Müslümanlar atalarına ve çocuklarına soykırım uygulayanlara kurtarıcım efendim diye tapınmaya zorlandılar. Müslümanların tüm kurum ve değerleri yasaklandı.

***

Britanya tapınakçı Yahudi imparatorluğudur. İngiltere kraliyet ailesi masonlaştırıldı ve meşruiyet kazandı. Hollanda Belçika İspanya kraliyet aileleri Yahudilerle evlilik ve masonlaştırma operasyonlarına boyun eğince iktidarları destek gördü.

****

İnançlarını yaşayacakları bilgi ve kurumlar imha edildi.

Ülkenin tapu, para, kurum, devlet ve yasalarına hükmeden Yahudi ırkı ve tebası Müslümanları açlık, soykırım, terör, işkence, askeri ve ekonomik darbelerle terbiye ettiler ve güdümlü hale getirdiler.

1930 da İstanbul’da toplanan enternasyonel mason kongresinde Anadolu’nun Yahudi kabala egemenliğine girmesi için 30 bin medrese mezununun idamı kararlaştırıldı. Menemen tezgâhı uygulamaya konularak 30 bin Müslüman din adamı idam edildi. Bu din adamları savaş denilen soykırım operasyonunda geride kalmış ve öldürülmemişlerdi.

İki yüz yıldır dünyada İngilizlerin devleti yoktur. Gerek İngiltere gerekse Britanya tapınakçı Yahudi devletidir. Soykırım temel ilkesidir. 1880’den 1890’a kadar İngiltere’de başbakanlık yapan BENJAMİN DİSRAELİ, Britanya parlamentosuna önerge vererek İNGİLTERE isminin İSRAİL olarak değiştirilmesini istedi.

Bu konumun üzerinden İngiliz ırkı iki kez soykırım geçirdi. Yani Yahudi egemenliği daha da pekişti. Bugün İngiltere diye bir İngiliz devleti yoktur. İngiltere’nin mülk ve işletme sahipleri tapınakçı soykırımcı Yahudilerdir. İngilizlerin ABD ile kavgası olamaz. Olması da aklın disiplinlerine aykırıdır çünkü İngiliz ırkının bir iradesi yoktur.

Britanya tapınakçı Yahudi imparatorluğudur. İngiltere kraliyet ailesi masonlaştırıldı ve meşruiyet kazandı. Hollanda Belçika İspanya kraliyet aileleri Yahudilerle evlilik ve masonlaştırma operasyonlarına boyun eğince iktidarları destek gördü.

Türkiye (İstanbul ittihatçı Yahudi devleti) 1909’dan 1913’e kadar İtalya ve İngiltere obediyansına bağlı yönetildi. 1913’den 1918’e kadar Almanya obediyansına ve devletine bağlı yönetildi. Almanya dünyanın en gizli ve köklü tapınakçı Yahudi devletidir. 1913’de Almanya’dan bilim adamı kılığında ajan kadrolar geldi. 1914 de bir rivayete göre 2000 bir rivayete göre 40.000 kişilik soykırımcı alman subay getirildi. Osmanlı İttihatçı Yahudi devleti ve kurbanlık kulları Müslümanların ordu yönetimi tamamen bunlara teslim edildi. Tapınakçı çete subaylar Türk ve Ermeni kanı içmek için iştahları son noktaya vardı. 1918’e gelindiğin de beş milyon Türk üç milyon Ermeninin kanını kana kana içerek 1907 de Hamburg’ta vaad edilen Anadolu cennetine kavuşmanın ateşi ile doldular. Almanya dünyanın en köklü tapınakçı Yahudi devletidir. Hitler eşkanaz yahudisidir. İllimünati üyesidir. Hitlerin iki yüz bin Yahudi askeri gerçekte SS soykırım çeteleri savaş arenasında sivilleri toplu katlederken bu soykırım çetelerinin kadın ve kızları cephe gerisinde haralarda kendilerini seçme alman erkeklerine düzdürerek alman görünümlü Yahudi ırkı oluşturdular. Bugün Almanya’da teknoloji üretenler almanlar, Almanya’ya hükmedenler alman görünümlü kabalist Yahudilerdir. Almanya’da ve doğu Avrupa’da soykırıma uğrayan altı milyon Musevi salt Tevrat ve Hz. Musa’ya inanan Hazar Türk kökenli Musevilerdir. Yahovacı kabalist laik dincilerce soykırıma tabi tutulmuştur. Bu kırımla kabalist Yahudi ırkı arileştirildi. Ancak günümüzde dünyadaki Yahudilerin %5’i Musevidir, kabala ve siyonizme düşmandırlar. Filistin parlementosunda bu Musevilerden üç adet haham vardır.

1914’de Osmanlıya gelen Alman soykırım heyetinin başındaki Yahudi Otto Liman Von Sanders koyu ve dindar bir Yahudi idi. Gelir gelmez ittihatçılar bu adamı mareşal yaptılar. General Shellendorf genel kurmay başkanı oldu. Dünya devletleri ve ordularının yönetimini ele geçiren mason kabalistler 1914’den 1918’e kadar dört yıl kana kana Müslüman ve Hristiyan kanı içtiler. Dünya kabalist Yahudi imparatorluğunu kurmak için birinci sindirme ve pekiştirme operasyonunu tamamladılar.

1918’de dünya Yahudi yönetimi Osmanlı’nın yönetimini İngilizlere teslim etti. Anadolu’da Türkiye Yahudi ve mason tarikat devletinin kuruluşunda hepsinin katkısı oldu. Sovyet İtalya Fransa ABD tüm tapınakçı Yahudi devletleri hem Yunan tarafına hem Türkiye tarafına lojistik para ve silah yardımı yaptılar.

1918’den 1926’ya kadar Osmanlının ebesi RAUF ORBAY dır. Direk İngiltere bağlı olarak tüm kırım operasyonlarını idare ettiler. Mustafa kemalin geleceğin NAPOLYONU olarak çok önceden belirlenmişti. Ve oldu. 1926’dan 1945’e kadar Türkiye İtalya ve Fransa obediyansı ve devletlerine bağlı olarak yönetildi. 1945’den 1961’e kadar ABD ye bağlı yönetildi. 1961’den 2005’e kadar direk İsrailden yönetildi.

1909 dan 2002 ye kadar ERBAKAN, ÖZAL hariç tüm başbakanları ve cumhurbaşkanları Yahudi kanı taşır ve Yahudi imanı ile sabittirler. Dönenler Müslümanların safına geçenler infaz edildiler. Bunlar ATATÜRK VE ALİ ADNAN MENDERESDİR. 1935 Atatürk mason localarını kapatınca sekiz Yahudi doktoru tarafından infaz edildi. 1956 da Müslümanların safına geçen 1958 de İsrail’in proje ve emirlerini reddeden, evliyâzâdelerin damadı, köprülüler Yahudi ailesinden gelen Altay kalecisi, dama de sion’dan terk Beria hanımın kocası Ali Adnan Menderes işkence ile idam edildi. NECMEDDİN ERBAKAN darbe ile azledildi. ÖZAL zehirlendi.

1961 de Menderesin katlinden sonra Ankara’ya gelen Newyork mason maşrıkı azamı FEROSSEL Ankara ve İstanbul’u ziyaret ederek mason biraderleri tebrik ettik, kutsadı ve Türkiye’nin yönetimini İsraile devretti. Bu devir teslim kesinlikle ABD Fransa, Almanya, Rusya, Birobidcan, İngiltere gibi tapınakçı devletlerin vesayet haklarını ortadan kaldırmadı.

Sadece 1961-2005 israil döneminde azda olsa detaya gireceğim. 1960 darbesinden sonra Sohtoriklerin damadı İzmir Yahudi mahallesi soroz’da doğup büyüyen Mustafa İsmet İnönü 13. kez başbakan oldu. Ardından satanist kabalist Yahudi Müslüman düşmanı mason şeyhülislam HAYRİ EFENDİ’nin oğlu Suat Hayri Ürgüplü kabineyi kurdu. 1965 de devreye Menderesin devamı kılıfı giydirdikleri gizli Yahudi köyünden çıkma üstad mason Sami Süleyman Demirel şovu başladı. Menderes ve sonrasında muhafazakâr ve sağcı görünen tüm partilerin omurgaları Yahudi kökenli masonlardan oluştu. Süleyman Demirel ve ikizi Henry Kissingerin öğrencisi ECEVİT dönemlerinde hazırladıkları her türlü tezgâhta Müslümanlara terör işkence taassup ve fanatizmle te’dib etme projelerini uyguladılar.

Yıl 1963 Talat Aydemir ve benzeri bazı kendisini Türk milliyetçisi hisseden subaylar 1960 kırımından sonra Ankara’da çöreklenen ABD ve MOSSAD tandanslı yönetici ve siyasiden rahatsız oldu. Tepki gösterdiler. Bu tepki İsrailin Ankara’da darbe yapmasına neden oldu.

Yıl 1963 darbe gecesi Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel Esenboğa hava alanında hazır bekliyor. Darbenin geri tepmesi sonucu kaçmaya hazır. Tüm ordu birlikleri darbe için alarmda. Darbe hükümete karşı yapılmayacak. Darbenin amacı, darbe senaryosuyla Talat Aydemir ve benzerlerini ordudan tasfiye etmek. Önceden İsraile bir heyet gönderilir. Darbe gecesi İsrailden emir beklenir. Hava muhalefeti nedeni ile İsraille telefon bağlantısı kurulamaz. Aynı nedenle, bağlantıyı sağlamak ve emir almak için heyetin Ankara’ya uçakla gelmesi için İsrailden uçak kalkışı sağlanamaz. Ve darbe o gece yapılmaz. İkinci gün darbeye gerek kalmadan darbe yapılmış gibi ordudan beş bin subay atılır. O sene harp okulları mezun vermez. Artık Türkiye’de köle ve kul Müslümanlara vurulacak darbe, sindirme, soykırım ve işkenceler düzenli bir takvime bağlanır. DEMİREL ile kısmen güldürülen Müslümanlar kısa bir süre sonra anarşiyle tanıştırılır. Anarşi sonucu 12 Mart 1972 darbesi gelir. Her darbeden sonra azılı Yahudi milliyetçisi kabalistle başbakan olur. 12 marttan sonra Nihat Erim 1980’den sonra Bülent Ulusu başbakan olur. Her ikisinin özelliği Müslüman kanı üzerinde yoğun işkence operasyonlarını başlatmalarıdır. Darbede Türk silahlı kuvvetlerinde MOSSADA biat konusunda arıza gösteren ve ordudan atılacakların listesi İsrail’den gelir.

Listeyi Telavivden Amerikaya uçan ABD dış işleri bakanı Ankara’ya gelerek ulaştırılır. Orduda tasfiyeler başlar. Genel kurmay başkanlığına koyu Yahudi milliyetçisi kabalist MEMDUH TAĞMAÇ gelir. Bu arada mit müsteşarları sürekli mason Yahudi kökenlidir. Her türlü infaz ve işkence operasyonlarına devam ederler. Devletin tüm emniyet müdürlüklerinin bodrum katlarında kurulan aletli işkencehanelerde Müslüman kanı imha ve disipline edilir. Bunda Yahudi hitlerin SS generallerini katkısı çoktur. Mit müsteşarlarını, soykırımcı kabalist HİTLERİN YAHUDİ SS generali GEHLEN eğitir. MİT tarihinde 2005’e kadar Türk kanı taşıyan bir adamın gelmesi mümkün değildir. MİT, KURMAY SUBAYLIK VE DİPLOMASİ Türkiye’nin tanrıları kabul edilen Yahudilerin kırmızı çizgisidir. İçlerinde dönen asimile olanlar sayesinde Müslümanların nefes almaları mümkün olmuştur. Tarihte bunların sembol isimleri Kazım Karabekir ve Hilmi Özkök tür.

1972’den 1980 kadar bir terör tezgahlanır. Cia’nın Türkiye masası şefi çala yahudisi RUZİ NAZAR ülkü ocaklarını kurar ve yönetir. Mitin kontrolünde DEVGENÇ kurulur. Ve kırım operasyonu başlatılır. Darbe ortamı kıvamına gelince Philadelphia (Alaşehirli) Yahudi Ahmet Kenan Evren şovu ve kırımı başlar. Darbe öncesi taban yapan sahiller ve mülkleri kapatan Yahudiler darbeden sonra yükselmesi ile kazanırlar.

ANAVATAN partisinin omurgasını yine masonlar oluşturdu. Ülkede palazlananlar yine kripto Yahudiler oldu. Türklere cemaat bazında göstermelik yemek artığı sundular. Özal’ın çevresi ve karısı koyu Yahudi idi. Partinin en büyük kulağı ve mason köprüsü İbrani yahudisi Mesut yılmaz, Özalın öldürülmesinden sonra ön plana çıkarıldı. Muhafazakâr ve Müslüman kisvesi kullanılan ÖZALIN en yakınları azılı Yahudi milliyetçileri idiler. Mehmet Ağardan Yaşar Okuyana, Bedrettin Dalan’a kadar tüm yelpaze Yahudi idi. 1993 de başbakan yapılan Selanikli eşkenaz yahudisi Penbe Tansu Çiller Türkiye’deki gizli beş milyon yahudiyi bir günde yüzde elli zengin etti kulları Müslümanları yoksullaştırdı. İsraile giden bu karı İsrail parlamentosunda “vaad edilmiş topraklara kavuşmanız için dua ediyorum” diye konuşma yaptı. Bu karı her ay ABD Ankara elçisine rapor verecek kadar alçaldı. Bu karıyla eş zamanlarda başbakan olan ve birbirine muhalif görünümü veren Yahudi Mesut yılmaz aynı rolü oynadılar. Bu dönemde Mehmet Yaşar Büyükanıt ve Doğan Güreş gibi azılı Yahudi milliyetçileri ordu komutanlıkları yaptılar.

1998 yılına gelindiğinde bazı Müslümanların elinde sermaye ve iş yerinin oluşması Müslümanlara darbe indirmek için iyi bir bahane oldu. Yeşil sermaye ve tezgahlara dayalı algı operasyonundan sonra 28 şubatta darbe yaptılar. Darbe den bir gün önce Türkiye Cumhuriyeti’nin Yahudi genel kurmay başkanı İsrailde idi. Yani 27 şubatta israilde olan genel kurmay başkanı ikinci gün Ankara’da darbe yaptı. 28 Şubat darbesi bazı Müslümanların hapsedilmesi ve işkence edilmesinden ibaret değildir. Yağmalamalar başladı. Mason mabetlerinde toplanan ülke gelirleri İSRAİL VE İSVİÇRE BANKALARINA daha hızlı akmaya başladı. Bu akımda yamuk yapanların diyet ödemede yanlış yapanlar infaz edildi. PKK terörü bu infaz soygun ve işkencenin en büyük örtüsü ve kamuflajı oldu.

Saten 1980 darbesinde sonra MİT’te Berianın çocuklarınca uygulamaya konulan PKK operasyonu yine İsrail ve mason mabetlerince hazırlanmıştı.

28 Şubat yağmalamasından sonra Mossadın Türkiye’de ki iş adamlarının gelirlerinin toplandığı havuzdan sekiz milyar doların kaybolduğu ortaya çıktı. Bu kayıp MOSSADIN GAZABINA neden oldu. Türkiye’de bir seri operasyonlara başladı. İsrail’in depo ülkesi Türkiye’de ki ülke gelirlerinin toplandığı havuzun şefi NESİM MALKİ bu kayıp sekiz milyar doların faillerinden biri olarak infaz edildi. Bilgisayarından israile hangi iş adamının mossada yani mason mabetlerine ne kadar ödeyeceğine dair kısmi bir liste çıktı. Bu liste için Nesim Malki’den faize borç alan iş adamları gibi kargaların dahi güleceği bir yalan uydurdular.

MOSSAD Türkiye’de sekiz milyar doların kaybedilmesinin intikamını kötü aldı. Mossad ajanı Yahudi CEM UZAN ve Yahudi mason Demirel’in yeğenini kullanarak Türkiye’den kırk milyar lirayı bankalarda çalıp boşaltarak intikam aldılar. Bu soygun düzenli soyguna engel olmadı. Olamazdı da. Ecevit, Yılmaz ve Bahçeli üçlü Yahudi liderlerin koalisyonunda, mossad yerli gizli Yahudileri ihmal etmedi. Sözde anayasa kitapçığı fırlatması ile enflasyon aracılığı ile Yahudiler bir günde servetlerini ikiye katlarken Müslümanlar servetlerinin yarısını kaybettiler.

İsrailin Türkiye’yi kontrol, soygun ve yönetimindeki bu acemiliği ve türbülansa neden olması, Avrupa birliği ve ABD duruma müdahil olmasına neden oldu. Avrupa birliği ve ABD’nin müdahil olduğu bir strateji çizildi. Bu stratejiye göre Türkiye’de muhafazakâr bir parti iktidara getirilecek. İki yıl Müslümanlar üzerinde pozitif çalışma yapılacak. Daha sonra infaz edilen veya darbe ile düşürülen parti liderine ve partiye mağduriyet elbisesi giydirilecek ve sindirme darbe operasyonuna devamlılık ve istikrar sağlanacaktı.

Bu stratejide kısa bir fetret devrinden sonra uygulanacak darbe ve suikast sendromu ile üst akıl dedikleri veya ebeler partinin tamamen neocanların eline geçmesini sağlayacak. Müslüman elbisesi ve maskesi takınmış parti ile Müslüman kanı ve emeği üzerinde darbeler devam edecekti. Bu nedenle AK Parti iktidara getirildi.

Bu projenin uygulaması için AB ve ABD’den gelen heyet İstanbul’da Recep Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül ile görüştü. Türkiye’de kurulacak bir muhafazakâr partiye verecekleri desteği sundular. Tayyip Erdoğan bu teklifi bir süre düşünür, istişare eder. Muhsin Yazıcıoğlu ile görüşür. Yazıcıoğlu fille yatağa giren zararlı çıkar der ve teklife sıcak bakmaz. Mantıken Yazıcıoğlu haklı ve doğrudur. Ama ERDOĞAN, GÜL ve yakın arkadaşları fille yatağa girdiler. Beklenenin tersine üç yıl sonra 2005 de fil hamile kaldı. Tayyip Erdoğan ve arkadaşları fili yalnız bırakıp yollarına devam ettiler.

Ak parti iktidarında ilk üç sene Müslümanlara şirin görünen uygulamalara izin verildi. Bir o kadar da yeni soygun yolları oluşturuldu. Bunların başında bankaların yabancılaşması, para kaçırmanın kolaylaşması ikinci önemli uygulama ise ihracat ve ithalatla ülkeyi soyma operasyonlarının sistematize edilmesi.

AK Parti İlk iki sene her iki grubun desteğini aldı. Neocanlar ve ılımlılar. Üçüncü yıl sonra darbe ve suikast sırası geldiğinde beş kez darbe teşebbüsü geri tepti. Sinagog müdavimi Rahmani Musevi HİLMİ ÖZKÖK ve Süleyman Demirel’in yeğeninin kocası MİT müsteşarı ŞENKAL ATASAGUN RECEP TAYYİP ERDOĞAN a istihbarat bilgisi aktardılar. Darbeyi ılımlılar ve Müslüman kadro beraberce engellediler. Hükümetin iki ayağından ılımlı masonlar AK Partiye omuz verirken neocan MOSSAD VE CİA ajanları AK Partinin kanını içmek için yırtındılar. Bu yırtınmanın kızgınlığı ile darbede ayak sürüp uygulamayan evlatlarını ERGENEKON davası ile cezalandırdılar.

2005’deki darbe teşebbüslerini ve çatlakları gören ERDOĞAN ılımlıların ileri gelenlerinden NAFİZ CAN PAKER in evine giderek konuyu görüştü. Neocanların ileri gelenleri ECZACIBAŞI’larla evine giderek görüştü. Bir başbakanın görüşme amaçlı vatandaşın evine gitmesi bir garabettir ama bu geçiş döneminde normaldir.

Ergenekonun faturası Müslümanlara çıktı. Atatürkün askeriyiz diye yırtınan kokanalar acaba kocalarını hapse atan Atatürkçü mossad ajanlarına gıkları çıktı mı?

2005 yılında, 1909’dan bu yana ilk defa güçlü Müslüman iradesi oluştu. Müslüman köleler ve kullar bu iradenin meyvesini önemli oranda gördü. Yollar, hastahaneler, okullar, konutlar, adliye sarayları, sosyal yardımlar yapıldı. Müslümanlar yüzyıllık bir kölelik ve kulluk döneminden sonra yer yer insan muamelesi görmeye başladılar. 2002’den önce terör soykırım, açlık, işkence, taassupla terbiye edilen ve güdümlü hale getirilen müslümanlar geçmişin izlerini azda olsa silmeyi başardılar. 2015 yılına gelindiğinde Müslümanların beyin kontrolü yönündeki çektikleri çilenin dışında önemli oranda rehabilite oldular.

Müslümanların terörden açlık ve hastalıktan ve zihinsel kölelikten ari yaşamaları yolundaki gelişme, Türkiye’nin beş milyon gizli Yahudilerini korku ve paniğe sevk etti. Bu korku ve panik çocuklarının gezi parklarına dökülmelerine neden oldu. 19 Ağustos 2014 Kemal Kılıçdaroğlu İstanbul’a 4 saatlik bir uçak yolculuğu yaptı. İstanbul’da illuminati ihtiyarlar heyetinin huzuruna çıktı. Yapılacak kongrede yeniden başkanlık sözü aldı.

7 Haziran seçimlerinden sonra sayın ERDOĞAN önce neocanların temsilcisi eşkenaz yahudisi mason Deniz Baykalı kabul etti. Daha sonra Nernekli EFENDİ RECEBİN yeğeni ılımlıların adamı Ömer Çeliği kabul etti. Dört saat görüştü. Bu görüşmelerle teamül bozulmadı ama teamül olduğu kadarda bu görüşmeler zorunlu ve doğru olanıdır. Çünkü hala Türkiye’nin parası ve işletmeleri ve dış ticaret bağlantı mekanları Yahudi mason mabetleridir. Tüsiad üyeleri mason ve yahudidirler. Müsiad üyeleri ise tahmin edemeyeceğiniz oranda Yahudilerin elindedir. Türkiye’de Suriyede ve dünyanın birçok yerinde neocanlar ile ılımlılar arasında savaş var. Müslümanların ve diğer ılımlıların içinde, dünya genelinde en güçlü lider RECEP TAYYİP ERDOĞANDIR.

Analitik e-Dergi Mayıs 2021

https://online.fliphtml5.com/adutr/xava/#p=1

https://www.facebook.com/story.php?story_fbid=373681734778551&id=100064101815013&rdid=ZtFVDJ9OcJd6WRWH

 

Loading

No ResponsesEylül 30th, 2025

Fuhşun ve lgbt’nin önündeki en büyük engel; Tesettür.

Fuhşun ve lgbt’nin önündeki en büyük engel; Tesettür.

Dün kadin hakları ve şapka ve kıyafet kanunu ve inkilaplarıyla başlayıp ve yıllarca bizde ve bugün de Kıbrıs’ta başlayan Tesettür ve örtünmenin, uyduruk bir kamusal alanla yasaklanması; hep kadını fuhşa sevkeden ve Lgbt’nin önünü açan uygulamalardandır.
Kadının itibarını ortadan kaldırıp, aileyi yıkmaya yöneliktir.
Bugünkü boşanmaların artışında önemli bir etki yaptığı gibi, aynı zamanda evlenme yaşının yükselmesi ve nüfusun düşmesinde de etki yapmaktadır.

Özgürlük adıyla güya kadını bir kocanın mahkumiyet ve bağlılığından kurtarırken, çok kocalara bağımlı ve mahkum hale getirmekte, adeta göz hapsi altına almaktadır.

Avrupa bunu teşvik edip, finansörlüğünü de yapmaktadır.

*****

Tesettür: İffetin Kalkanı, Neslin Sigortası

Tarih boyunca toplumların dirliği ve huzuru, kadının konumuna verilen değerle ölçülmüştür. Kadın, ya iffet ve vakarının muhafazasıyla neslin teminatı olmuş, ya da açılan gediklerle aile ve toplumun çöküşüne sebep edilmiştir. Bugün “özgürlük” adı altında kadının tesettüründen koparılması, gerçekte iffetin zincirlerini kırmak değil; onu esaretin en karanlık türüne mahkûm etmektir.
Dünya, ve bizde başlayan inkilaplarla “kadın hakları” maskesiyle şapka, kıyafet ve kamusal alan yasaklarını dayattı. Ama neticesi ne oldu? Kadının şeref ve haysiyetini koruyacak tesettür perde dışına atılınca; meydan, fuhşun, sefahatin ve LGBT denilen sapkınlığın istilasına kaldı. Özgürlük diye sunulan bu tuzak, kadını tek bir eşin muhabbetine bağlı olmaktan çıkarıp, çokların şehvetine esir hâline getirdi.
Oysa Kur’ân-ı Hakîm, tesettürü kadının şerefi, iffeti ve vakarının kalkanı olarak gösterir. Ayet-i kerimede şöyle buyurulur:
“Ey peygamber! Eşlerine, kızlarına ve müminlerin kadınlarına söyle, dış giysilerini üzerlerine bürünsünler. Bu, tanınıp rahatsız edilmemeleri için en uygun olanıdır. Allah ziyadesiyle bağışlamakta ve çok esirgemektedir.” (Ahzâb, 59)
Demek ki tesettür, kadının baskı altında tutulması değil; bilakis sokakların hoyrat bakışlarından, reklamların istismarından, sefih arzuların istihzasından korunmasıdır. Tesettür kadını zincirlemez, hürriyetini muhafaza eder. Tesettür, kadını oyuncak olmaktan kurtarıp, izzet tahtına oturtur.
Bugün boşanmaların artması, evlilik yaşının yükselmesi, doğum oranlarının düşmesi; hep tesettürün ve iffet anlayışının törpülenmesinden doğmaktadır. Aileyi ayakta tutan bağlardan biri iffettir. İffet ortadan kalktığında, yuva da dağılır, nesil de bozulur, toplum da çürür.
Avrupa’nın ve onun izinden gidenlerin maksadı açıktır: Kadını tesettüründen koparıp, pazara sürmek; aileyi parçalayarak nesli bozmak; sonra da bu enkazdan LGBT gibi sapkın oluşumlarla yeni bir “toplum modeli” inşa etmektir.
Fakat unutulmamalıdır ki, hiçbir toplumsal proje fıtrata rağmen ayakta kalmaz. Çünkü insan, yaratılışı gereği iffete muhtaçtır. Kadın, fıtratı gereği korunmaya ve saygıya muhtaçtır. Tesettür ise bu korunmanın en ulvî zırhıdır.

İbret şudur: Tesettür, kadının güzelliğini gizlemek için değil; şahsiyetini yüceltmek içindir. O, iffetin tacı, neslin sigortası, ailenin direği ve toplumun şerefidir. Bugün tesettürün ortadan kaldırılmasıyla başlayan çöküş, ancak tesettürün yeniden ihyasıyla durdurulabilir.

Hazırlayan: Mehmet Özçelik – www.tesbitler.com

 

 

Loading

No ResponsesEylül 30th, 2025

Gazze’nin Sessiz Çığlığı ve Tarihin İmtihanı

Gazze’nin Sessiz Çığlığı ve Tarihin İmtihanı

Tarih, insanın zulüm ve adalet terazisinde nasıl bir sınavdan geçtiğini gösteren en açık aynadır. Bugün Gazze’de yankılanan feryatlar, sadece bir coğrafyanın değil; insanlığın tamamının vicdanına yönelmiş sessiz çığlıklardır.
İsrail’in saldırıları, işgal ve katliamları artık sadece savaş alanında değil; sporun, siyasetin, diplomasinin ve meydanların vicdanında da mahkûm edilmektedir. Eski istihbaratçıların itirafları, “savaşın amacının iktidarı korumak” olduğunu söylerken; dünyanın dört bir yanında yükselen sesler, bu zulmün meşruiyetini her gün daha da sarsmaktadır. Gazze’nin çocukları bombalar altında “Anne yoruldum” derken, Berlin sokaklarında yüz binlerce insan “Soykırıma hayır” diye haykırmaktadır.
Tarihin ibretli sahnelerine bakıldığında görülür ki; hiçbir zulüm ebedî olmamıştır. Firavun’un ihtişamı, Nemrud’un kibrı, Roma’nın haşmeti, Haçlıların vahşeti, Moğol istilaları… Hepsi bir zamanlar insanlığı titreten, masumların üzerine zulüm yağdıran güçlerdi. Ama hepsi tarihin çöplüğüne gömüldü. Gazze’de çocukların kanını döken bugünkü zalimler de aynı akıbetten kurtulamayacaktır. Çünkü zulüm üzerine bina edilen hiçbir düzen payidar olamaz.
Bugün yaşananlar, sadece bir milletin dramı değil, insanlığın vicdan testidir. Kimi ülkeler menfaat için sessiz kalıyor, kimileri çıkar için zalime destek veriyor, ama bir avuç vicdanlı insan tüm dünyada meydanlara çıkarak, insanlığın hâlâ ölmediğini haykırıyor. Filistin, bugün zalimlerin kanlı pençesinde kıvranırken, aynı zamanda insanlığın onurunu savunan bir sancak hâline gelmiştir.
Kur’ân, “Zulmedenler nasıl bir inkılâba uğrayacaklarını göreceklerdir” diye buyurur. Bu ilâhî kanun, tarihin her döneminde tecelli etmiştir. Bugün de mazlumların gözyaşı, zalimlerin sonunu hazırlamaktadır. Bir annenin kucağındaki çocuğun “Anne yoruldum” sözü, aslında çağımızın en büyük ilamıdır: İnsanlık yoruldu, vicdanlar yoruldu, yeryüzü zalimlerin kibrinden yoruldu.
Ama ümit vardır. Gazze’nin enkazından yükselen dualar, tarihin akışını değiştirecek kudrete sahiptir. Dün Haçlı ordularına karşı Kudüs’ün kapılarını savunan yiğitler nasıl tarihe geçtiyse, bugün Gazze’de bir biberonunu sımsıkı tutan bebek, bir taşla tankın karşısına dikilen genç, bir çadırda Allah’a dua eden mazlum anne de tarihin şeref levhasına yazılmaktadır.
İbret şudur: Her zulüm kendi sonunu hazırlar. Ve her gözyaşı, rahmetin bir işaret fişeğidir. Bugün Gazze, sadece Ortadoğu’nun değil, tüm insanlığın imtihanıdır. Tarih, zalimleri yazarken lânetle; mazlumları ise rahmetle anacaktır.

Hazırlayan: Mehmet Özçelik – www.tesbitler.com

 

 

Loading

No ResponsesEylül 30th, 2025

YARIM KALAN HAYATLAR – SON NEFES –

YARIM KALAN HAYATLAR – SON NEFES –

Aslında tamamlanmış olan var mı ki?
Hep yarım değil mi?
Demek burası sürekli kalma ve sonsuzu tamamlama yeri değil.
Kalıcı değil, göçücü.
Daimi değil, fani
Bekaya açılan kapı.
Yönü ve hedefi belirleyen yol ve köprü.

******

Yarım Kalan Hayatlar – Son Nefesin Sırrı

İnsan hayatına baktığımızda, aslında hiçbir şeyin tam manasıyla tamamlanmadığını görürüz. Kimisi genç yaşta hayallerini yarıda bırakır, kimisi ihtiyarlıkta projelerini bitiremeden göçer. Birinin ilmi yarım kalır, birinin hedefi, birinin yolculuğu, birinin duası… Hangi insana bakılsa, hep yarım kalmış bir hikâye vardır.
Demek ki bu dünya, tamamlanmışlık yeri değildir. Burada hiçbir şey kemâl bulmaz. Çünkü burası fânîdir, geçicidir, bir gölge ve bir misafirhanedir. İnsanın içindeki sonsuzluk arzusu, buradaki yarım kalmışlıklarla törpülenir ve ona şu dersi verir:
“Ey insan! Sen burası için yaratılmadın. Senin kalbinin ebed arzusu, ancak bâkî bir diyarla dolar.”

Kur’ân, bu hakikati hatırlatır:

“Her nefis ölümü tadacaktır. Sonra ancak yaptıklarınızın karşılığı size tastamam verilecektir. Kim cehennemden uzaklaştırılıp cennete konulursa, işte o kurtuluşa ermiştir. Dünya hayatı ise aldatıcı bir metadan başka bir şey değildir.” (Âl-i İmrân, 185)
İnsanın son nefesi, aslında bir son değil, bir başlangıçtır. Buradaki yarım kalan her şey, orada tamam olacaktır. Çünkü burası yol, orası menzil; burası köprü, orası mekân; burası imtihan, orası mükâfat veya ceza yeridir.
Dünyada yapılan hiçbir iş, ne kadar ihtişamlı olursa olsun, tam değildir. Çünkü insanın kalbi, sınırsız bir mutluluğu, bitmez bir huzuru, ebedî bir saadeti ister. İşte bu sonsuzluk isteği, bize fânîliğin damgasını vurur. Bir çocuk oyuncağını yarım bırakır, bir genç ideallerini yarım bırakır, bir ihtiyar ömrünü yarım bırakır. Fakat iman ehli bilir ki: Ahirette yarım kalmış hiçbir şey olmayacaktır. Orada kavuşmalar tam, sevinçler tam, vuslatlar tam olacaktır.
Ölüm, bir “yarım bırakma” değil, bir “tamamlama”dır. Bir ömürlük çabanın meyvesi, son nefeste Rabbine kavuşmakla kemâle erer. Ölüm, hakikatte bir “terhis”tir; vazifeden azat edilip asıl yurda dönmektir.

İbret şudur:
Dünya, yarım kalmış hikâyelerin sergilendiği bir pazardır. Tamamını görmek isteyen, ahirete yönelmelidir. Gerçek mutluluk, son nefesi imanla verip, ebediyet yurduna yürüyebilmektedir. Çünkü asıl hayat, kabirle açılan kapının ardındadır.

Hazırlayan: Mehmet Özçelik – www.tesbitler.com

 

 

Loading

No ResponsesEylül 30th, 2025

İnsanlık Yolculuğu: Kömür mü, Elmas mı?

İnsanlık Yolculuğu: Kömür mü, Elmas mı?

Uzun yolculuğunda insanoğlu.
Bir yandan döküle döküle, diğer yandan da seçile seçile gidiyor.
Kim kömür kim elmas?
Kim altın ve Kim kaç ayar?
Ayrılma ve ayrıştırma potasındayız.

*****

İnsanoğlunun uzun yolculuğu, doğumla başlayıp ebediyet menziline kadar devam eder. Bu yol, sıradan bir seyahat değil; ayrıştırma ve seçme potasıdır. Kimisi yolda dökülür, kimisi parıldar; kimisi kömür gibi kararıp dağılır, kimisi elmas gibi saflaşır ve baki bir kıymet kazanır.
Hayat, aslında bir imtihan ocağıdır. Madenler ateşte arındırılır; altının ayarı ateşte belli olur. İnsan da musibetlerde, sıkıntılarda, sabır ve sebatta kıymetini gösterir. Nice kimseler vardır ki rahatlıkta parlak görünür, fakat ilk fırtınada dökülür gider. Nice kimseler vardır ki zorlukta ezilmiş görünür, fakat sabrı ve metanetiyle elmaslaşır.
Kur’ân bu gerçeği şöyle haber verir:
“Gerçek şu ki biz, onlardan öncekileri de imtihan ettik. Böylece Allah, doğru söyleyenleri de ortaya çıkaracak, yalancıları da elbette ortaya çıkaracaktır.” (Ankebût, 3)
Demek ki yolculuk, hakikatleri ortaya koyan bir süzgeçtir.
İnsanlık kervanı akıp giderken, herkes kendi değerini bu potada belli eder. Kimisi üç beş menfaat uğruna ruhunu ucuzca satar; kimisi ise iman, sabır ve fedakârlıkla altın ayarını yükseltir. Kömür, basınca dayanamayınca dağılır; elmas ise aynı basınçta kıymet kazanır. İşte dünya hayatı da böyledir. Kimisi basınca parçalanır, kimisi elmas olur.
Ayrışma, sadece dünyada değil; kabirde ve mahşerde de devam edecektir. Bir grup nura koşarken, diğer bir grup karanlığa gömülecektir. O gün, hakiki ayar belli olacak; altınla bakır, elmasla kömür birbirinden ayrılacaktır.

İbret şudur: Bugün hayat potasındayız. Dökülenlerden mi olacağız, elmaslaşanlardan mı? Altın ayarımızı yükseltenlerden mi, yoksa bakır gibi değersizleşenlerden mi? Her tercih, her sabır, her gün bu yolculukta bizim değerimizi tayin ediyor.
Unutma ki, elmas kolay olmuyor. Ateş ister, basınç ister, sabır ister. Kömür olmak kolaydır, ama değeri yoktur. Elmas olmak zordur, ama ebedîdir.

Hazırlayan: Mehmet Özçelik – www.tesbitler.com

Loading

No ResponsesEylül 30th, 2025