HZ. MUHAMMED (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)

  1. MUHAMMED (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem)

Bu, Cihan Şümul (Evrensel) bir hayat hikâyesidir; sadece bir insanın değil, insanlığın kaderini değiştiren bir “Nur”un hikâyesidir.
Bu mübarek hayatı, kronolojik olarak ve ana başlıklar altında ele almak, o muazzam muhtevayı idrak edebilmek için en münasip yoldur.

BÖLÜM 1: NUR’UN İNTİZARI VE DÜNYAYA TEŞRİFİ

(Peygamberlik Öncesi Dönem – I)
Karanlıktan Önceki Dua

Dünya, manevî bir buhranın pençesindeydi. İnsanlık, semavî rehberlikten uzaklaşmış, cehalet (Cahiliye) karanlığına gömülmüştü. Kendi elleriyle yonttukları putlara tapanlar, kız çocuklarını diri diri toprağa gömenler, zayıfı ezen ve ahlâkî bütün faziletleri terk eden bir toplum… Kâbe-i Muazzama dahi, yüzlerce putun işgali altındaydı.
Fakat bu karanlık, aslında binlerce yıl öncesinden vaat edilen bir aydınlığın habercisiydi. Bu, Hz. İbrahim (aleyhisselâm) ve oğlu Hz. İsmail’in (aleyhisselâm) Kâbe’nin temellerini yükseltirken ettikleri o derûnî duanın kabulünü bekleyen bir dünyaydı. Kur’ân-ı Kerîm, o duayı şöyle haber verir:
“Rabbimiz! İçlerinden onlara senin âyetlerini okuyacak, kitabı ve hikmeti öğretecek, onları arındıracak bir peygamber gönder. Şüphesiz sen mutlak güç sahibisin, hüküm ve hikmet sahibisin.” (Bakara, 2/129 )
Zaman, bu duanın cevabının tecelli edeceği ana yaklaşıyordu.

Fil Vak’ası: Kâbe’nin Muhafazası

O’nun (s.a.v.) dünyaya teşrif edeceği sene, 571 (M) yılında, Mekke semalarında daha önce hiç görülmemiş bir hadise yaşandı. Yemen valisi Ebrehe, Kâbe’yi yıkmak ve insanları kendi yaptırdığı kiliseye çekmek için “Mahmud” adlı devasa bir filin de bulunduğu muazzam bir orduyla Mekke’ye yürüdü.
Mekkelilerin bu orduya karşı koyacak gücü yoktu. Şehrin reisi olan ve henüz dünyaya gelmemiş o mübarek Yetim’in dedesi Abdülmuttalib, Ebrehe’nin huzuruna çıkıp sadece gasp edilen develerini istediğinde, Ebrehe hayretle sormuştu: “Ben sizin mukaddes mabedinizi (Kâbe’yi) yıkmaya geldim, sen ise develerini istiyorsun?”
Abdülmuttalib’in cevabı, tevekkülün zirvesiydi: “Develer benimdir, ben onları korurum. Kâbe’nin ise bir Sahibi vardır, O (Allah) da onu koruyacaktır.”
Ve Kâbe’nin Sahibi, mabedini korudu. Ordu Mekke’ye girmek üzereyken, semada beliren ve Siyer kaynaklarında “Ebâbil” olarak adlandırılan kuş sürüleri, gaga ve pençelerinde taşıdıkları küçük, sert taşları (Siccîl) ordunun üzerine bıraktı. Dev ordu, “yenilmiş ekin yaprakları” gibi tarumar oldu.
Bu hadise, Cenâb-ı Hakk’ın, yakında o mekândan çıkacak olan Son Peygamber’in (s.a.v.) hürmetine Kâbe’yi nasıl koruduğunun açık bir isbatı idi. Kur’ân-ı Kerîm, bu olayı müstakil bir sure ile şöyle tasvir eder:
“Görmedin mi, Rabbin fil sahiplerine ne yaptı? Onların tuzaklarını boşa çıkarmadı mı? Üzerlerine balçıktan pişirilmiş sert taşlar atan sürülerle kuşlar gönderdi. Nihayet onları yenilmiş ekin yaprakları gibi yaptı.” (Fil, 105/1-5 )

Nur’un Doğuşu (Mevlid-i Nebî)

Fil Vak’asından yaklaşık 50-55 gün sonra, Rebiülevvel ayının 12. gecesi, Pazartesi günü (tarih hakkında farklı rivayetler olsa da en meşhuru budur), Mekke’de, şafak vakti bir evden nur yükseldi.
Hz. Amine’nin hanesinde, babası Abdullah’ı daha dünyaya gelmeden kaybeden o mübarek Yetim (s.a.v.) dünyaya teşrif etti.
Siyer kaynakları, o geceyi harikulâde hadiselerle tasvir eder: O doğduğunda, annesi doğuya ve batıya uzanan bir nur gördüğünü anlatır. Asırlardır sönmeyen, Mecûsîlerin taptığı Kisrâ’nın ateşgâhı sönmüş, Sâve Gölü’nün suları çekilmiş ve Kisrâ’nın sarayından 14 burç yıkılmıştı. Bütün bunlar, dünyaya gelenin sıradan bir çocuk değil, zulmü ve şirki yıkacak, Fars ve Rum imparatorlukları gibi nice saltanatları manen devirecek olan Âhir Zaman Peygamberi olduğunu haber veriyordu.
Müjdeyi alan dedesi Abdülmuttalib, büyük bir sevinçle torununu kucağına aldı, Kâbe’ye götürdü ve Allah’a şükredip O’na tavaf ettirdi. İsim koyma vakti geldiğinde, o güne kadar Arap toplumunda pek duyulmamış bir isim seçti:
“Muhammed” (sallallâhu aleyhi ve sellem).
“Neden bu ismi verdin?” diye soranlara, “Umulur ki, O’nu yerde insanlar, gökte de Allah (ve melekleri) övecek (hamd edecek)” diye cevap verdi. O, ‘Çokça Övülen’di.

Süt Anne Yılları: Beni Sa’d Yurdunda

Mekke’nin havası, yeni doğan çocuklar için ağır ve salgın hastalıklara müsaitti. Arap eşrafı, çocuklarının hem daha sağlıklı büyümeleri hem de bozulmamış, fasih (düzgün) Arapça’yı öğrenmeleri için onları çöldeki kabilelerden gelen süt annelere verirlerdi.
Beni Sa’d kabilesinden kadınlar Mekke’ye gelmişti. Ancak içlerinden Halîme binti Ebî Züeyb (Hz. Halîme) hariç hiçbiri, “yetim” olduğu ve babasından bir karşılık alamayacakları için bu çocuğu almak istememişti. Kabileye eli boş dönmek istemeyen Hz. Halîme, eşiyle istişare etti ve “Belki de bu yetim, bize bereket getirir” diyerek Muhammed’i (s.a.v.) almaya karar verdi.
O’nu (s.a.v.) aldıkları andan itibaren, hayatlarındaki bereketi ve değişimi bizzat müşahede ettiler. Sütü çekilmiş hayvanları sütle doldu, zayıf merkebi hızlandı, kurak yurtları yeşerdi. O, gittiği yere “bereket” götürmüştü.
İki yıl boyunca O’nu (s.a.v.) emzirdi ve büyüttü. İki yılın sonunda sütten kesilince Mekke’ye getirdiler, ancak o dönemdeki bir veba salgını endişesiyle ve O’ndaki bereketi gördüklerinden, Hz. Amine’den rica ederek bir müddet daha yanlarında kalmasını sağladılar.

Şakk-ı Sadr (Göğsün Yarılması) Hadisesi

Efendimiz (s.a.v.), Siyer kaynaklarına göre yaklaşık dört veya beş yaşlarındayken, süt kardeşiyle birlikte kuzuların yanında oynuyordu. O esnada, beyaz elbiseli iki zat (Hz. Cebrail ve Mikâil a.s.) geldi. O’nu (s.a.v.) tutup yatırdılar ve mübarek göğsünü yardılar. Kalbini çıkarıp içinden “şeytanın nasibi” olan siyah bir pıhtıyı (alâka) çıkardılar. Kalbini zemzemle (veya nur ile) yıkayıp tekrar yerine koydular ve göğsünü kapattılar.
Bu, O’nun (s.a.v.) derûnî (iç) olarak peygamberliğe hazırlanmasının ilk ve en mühim adımlarından biriydi; O’nun (s.a.v.) nefsanî ve şeytanî her türlü vesveseden arındırılmasıydı. Bu hadiseye şahit olan süt kardeşinin korkuyla ailesine haber vermesi üzerine Hz. Halîme ve eşi büyük endişeye kapıldılar.
Bu harikulâde ve manevî ameliyattan sonra, O’na (s.a.v.) bir zarar gelmesinden korkan Hz. Halîme, O’nu artık Mekke’ye, öz annesi Hz. Amine’ye teslim etme vaktinin geldiğine karar verdi.
Böylece, çölün saf havasını teneffüs etmiş, en fasih Arapça’yı öğrenmiş ve manen temizlenmiş o “Emin” çocuk, Mekke’ye, annesinin şefkatli kollarına döndü.

Bu ilk bölüm, O’nun (s.a.v.) dünyaya teşriflerini ve süt anne yıllarını (yaklaşık 6 yaşına kadar) tasvir etmiştir.

 

 

BÖLÜM 2: GÜVENİLİR GENÇ “EL-EMİN”
(Peygamberlik Öncesi Dönem – II)

Şefkat Kanatlarının Kaybı: Annenin Vefatı

Mekke’ye, annesi Hz. Amine’nin yanına dönen o mübarek çocuk (s.a.v.), yaklaşık altı yaşına kadar annesinin şefkatli himayesinde kaldı. Hz. Amine, hem oğluna babasının Medine’deki (o zamanki adıyla Yesrib) akrabalarını (Neccâroğulları) tanıtmak hem de eşi Abdullah’ın kabrini ziyaret etmek için bir yolculuk planladı.
Yanlarına, babasından kendisine miras kalan hizmetlisi Ümmü Eymen’i de alarak yola çıktılar. Medine’de bir müddet kaldılar. O küçük Muhammed (s.a.v.), babasının defnedildiği yeri gördü, dayıoğullarıyla vakit geçirdi.
Ancak Mekke’ye dönüş yolunda, “Ebvâ” denilen mevkide, Hz. Amine aniden hastalandı. Vefat edeceğini anladığında, altı yaşındaki biricik oğlunun mübarek yüzüne son bir kez baktı ve Siyer kaynaklarının naklettiğine göre, O’na şöyle fısıldadı: “Her yeni eskiyecek, her fâni yok olacaktır. Ben de öleceğim, fakat hayırla yâd edileceğim. Çünkü arkamda tertemiz bir evlat ve büyük bir hayır bırakıyorum.”
Ve o şefkatli anne, ıssız çöl yolunda ruhunu teslim etti.
O altı yaşındaki Yetim (s.a.v.), önce babasını (doğmadan), şimdi de annesini kaybetmişti. Artık O, hem yetim hem de öksüzdü. Ümmü Eymen, bu büyük emaneti (s.a.v.) alıp Mekke’ye, dedesi Abdülmuttalib’e ulaştırdı.

Dedenin Himayesi ve Vefatı

Abdülmuttalib, Kureyş’in reisiydi ve heybetli bir zattı. Kâbe’nin gölgesindeki hususi minderine O’ndan başka kimse oturamazdı. Fakat bu yetim torununa karşı derûnî bir sevgisi vardı. O geldiğinde, amcaları bile O’nu minderden çekmek istese, Abdülmuttalib müdahale eder, “Bırakın oğlumu, O’nun ileride büyük bir şânı olacaktır!” derdi. O’nu yanına oturtur, mübarek sırtını sıvazlardı.
Bu himaye ve sevgi dolu kucak da uzun sürmedi. Efendimiz (s.a.v.) sekiz yaşına geldiğinde, Abdülmuttalib de vefat etti. O (s.a.v.), dedesinin cenazesinin arkasından gözyaşları dökmüştü.
Cenâb-ı Hak, O’nu (s.a.v.) peygamberliğe hazırlarken, anne ve babasının şefkatinden mahrum bırakmıştı. Ta ki O’nun (s.a.v.) kalbi, fani sevgilere değil, sadece ve sadece Bâkî olan Rabbine bağlansın. Ve O (s.a.v.), ileride bütün yetimlerin, kimsesizlerin ve mazlumların sığınağı olsun.
Kur’ân-ı Kerîm, yıllar sonra O’na (s.a.v.) bu durumu şöyle hatırlatacaktı:
“O, seni yetim bulup da barındırmadı mı?” (Duhâ, 93/6 )

Ebû Tâlib’in Himayesi

Abdülmuttalib, vefatından önce, oğulları arasında istişare etmiş ve bu mübarek Yetim’in himayesini, O’nun (s.a.v.) babası Abdullah ile ana-baba bir kardeş olan Ebû Tâlib’e vasiyet etmişti.
Ebû Tâlib, zengin değildi, ailesi kalabalıktı, ancak Kureyş içinde itibarı yüksek, şerefli bir zattı. Yeğeni Muhammed’i (s.a.v.) kendi evlatlarından daha çok sevdi, O’nu yanından ayırmadı. Gittiği yere O’nu da götürür, sofrada O olmadan yemeğe başlamazdı. O’nun (s.a.v.) bulunduğu sofranın bereketi artardı.
Bu himaye, sadece bir amca-yeğen ilişkisi değil, ileride Nübüvvet (Peygamberlik) davası başladığında, bütün Kureyş’in karşısında yeğenini koruyacak olan sarsılmaz bir kalkanın da başlangıcıydı.

İlk Ticarî Sefer ve Rahip Bahîra Hadisesi

Efendimiz (s.a.v.) on iki yaşlarına geldiğinde (farklı rivayetler de mevcuttur), amcası Ebû Tâlib, Şam (Suriye) bölgesine bir ticaret kervanı hazırlığındaydı. Yeğenini Mekke’de bırakıp gitmek O’na ağır geldi. Efendimiz’in (s.a.v.) de gitme arzusu üzerine, O’nu da kervana dahil etti.
Kervan, Şam yolu üzerindeki Busrâ kasabasında mola verdi. Orada, “Bahîra” (veya Cercis) adında, Hristiyan âlimi olan bir rahibin manastırı vardı. Bu rahip, eski kitaplarda (İncil ve Tevrat) Âhir Zaman Peygamberi’nin vasıflarını, çıkacağı yeri ve zamanı okumuştu.
Bahîra, normalde manastırından çıkıp kervanlarla ilgilenmezdi. Fakat bu kez, kervan yaklaşırken harikulâde bir duruma şahit oldu: Kervanın üzerinde küçük bir bulut parçasının hareket ettiğini ve kervan mola verince de bir ağacın altında duran çocuğun (s.a.v.) üzerine gölge ettiğini fark etti.
Hemen bir sofra hazırlatıp kervanı davet etti. Herkes geldi, ancak O çocuğu (s.a.v.) develerin yanında bıraktılar. Bahîra, “Aranızda gelmeyen kimse kaldı mı?” diye ısrarla sordu. “Sadece bir çocuk kaldı” dediklerinde, “O da gelsin!” dedi.
Muhammed (s.a.v.) sofraya geldiğinde, Rahip Bahîra’nın gözleri O’nun (s.a.v.) üzerindeydi. O’nu (s.a.v.) dikkatle süzdü; kitaplarda okuduğu alametleri (özellikleri) arıyordu. Yemekten sonra O’nu (s.a.v.) kenara çekti ve O’na (s.a.v.) Lât ve Uzzâ (o dönemin meşhur putları) adına yemin vererek bazı sualler sormak istedi.
Efendimiz (s.a.v.) hemen cevap verdi: “Benim en nefret ettiğim şeyler adına bana yemin verme!”
Bahîra, “Öyleyse Allah adına söyle” dedi ve O’na (s.a.v.) bazı şeyler sordu. Aldığı cevaplar, kitaplardaki tasvirlere uyuyordu. Son bir teyit için mübarek sırtına bakmak istedi. Amcasının da müsaadesiyle gömleğini sıyırdığında, iki kürek kemiği arasında, kitaplarda “Nübüvvet Mührü” (Hâtemü’n-Nübüvve) olarak belirtilen, güvercin yumurtası büyüklüğündeki ben şeklindeki işareti gördü.
Artık emindi. Hemen Ebû Tâlib’e döndü ve dedi ki:
“Bu çocuk, senin yeğenin mi?”
Ebû Tâlib, “Oğlumdur” dedi (Araplar yeğenlerine ‘oğlum’ derdi).
Bahîra, “Hayır, bu çocuğun babasının hayatta olmaması lazım” dedi.
Ebû Tâlib şaşırdı: “Doğrudur, o benim yeğenimdir, babası o doğmadan vefat etti.”
Bunun üzerine Rahip Bahîra şu tarihî uyarıyı yaptı:
“Bu çocuk, Âlemlerin Efendisi, Allah’ın son Peygamberidir. O’nu hemen Mekke’ye geri götür. Eğer Yahudiler O’nu görür ve benim O’nda fark ettiğim alametleri fark ederlerse, O’na kötülük yaparlar. O’nun şânı çok yüce olacaktır!”
Ebû Tâlib, bu nasihati dinledi, ticareti hızla tamamlayıp (veya yarıda bırakıp) yeğenini emniyetle Mekke’ye geri getirdi. Bu hadise, O’nun (s.a.v.) Nübüvvetinin, Ehl-i Kitap (Hristiyan ve Yahudiler) tarafından dahi bilindiğinin ve beklendiğinin ilk mühim isbatı idi.

“El-Emîn” (Güvenilir) Sıfatının Kazanılması

Efendimiz (s.a.v.) gençlik yıllarına eriştiğinde, Mekke’nin o bozulmuş, yalanın, hilenin ve ahlâksızlığın yaygın olduğu toplumunda, bir fazilet âbidesi gibi yükseliyordu.
O (s.a.v.), hayatı boyunca hiç yalan söylememişti.
Hiç kimseyi aldatmamıştı.
Hiçbir puta tapmamış, onlar adına kesilen kurbanların etinden yememişti.
Cahiliye âdetlerinin hiçbirine bulaşmamıştı.
Öyle ki, düşmanları dahi O’nun (s.a.v.) doğruluğunu ve güvenilirliğini kabul etmek zorundaydı. Bütün Mekke halkı, O’na (s.a.v.) isimlerin en güzelini, sıfatların en yücesini vermişti:
“Muhammedü’l-Emîn” (Güvenilir Muhammed).
İnsanlar en kıymetli eşyalarını, sefere veya yolculuğa çıkarken O’na (s.a.v.) emanet ederlerdi. Bilirlerdi ki, O’nun (s.a.v.) yanındaki emanete zeval gelmezdi.
O (s.a.v.), henüz Peygamber olmadan evvel, ahlâkıyla peygamberliğe layık olduğunu ispat etmişti.

******************

BÖLÜM 3: FAZİLET TİMSALİ BİR GENÇ VE MÜBAREK İZDİVAÇ

(Peygamberlik Öncesi Dönem – III)

Ficâr Savaşları ve O’nun (s.a.v.) Duruşu

Efendimiz (s.a.v.), on beş ila yirmi yaşları arasındayken, Mekke’nin de dahil olduğu kabileler arasında kanlı bir savaş patlak verdi. Bu savaşlara “Ficâr Savaşları” (Günah Savaşları) denilmesinin sebebi, Araplar için mukaddes kabul edilen ve savaşmanın kesinlikle yasak (haram) olduğu “Haram Aylar”da (Zilkade, Zilhicce, Muharrem, Receb) yapılmış olmasıydı.
Bu savaşlarda, Kureyş kabilesi de kendi müttefiklerinin yanında yer almak zorunda kaldı. Efendimiz (s.a.v.) de amcaları (Ebû Tâlib, Zübeyr b. Abdülmuttalib) ile birlikte bu savaşa iştirak etti.
Ancak O’nun (s.a.v.) fıtratı (yapısı), kan dökmekten, zulümden ve Câhiliye âdetlerinin bu vahşî tezahürlerinden fersah fersah uzaktı. Siyer kaynakları, O’nun (s.a.v.) bu savaşlarda fiilen kimseyi öldürmediğini, kimseye kılıç çekmediğini ittifakla belirtir. O’nun (s.a.v.) vazifesi, daha ziyade cephe gerisinde durmak; düşman tarafından atılan okları toplayıp, savunan amcalarına temin etmek şeklinde, pasif bir yardımdan ibaretti.
Bu hadise dahi, O’nun (s.a.v.) Nübüvvet öncesi hayatında bile ne kadar merhametli ve barış yanlısı bir ahlâka sahip olduğunun bir isbatı idi.

Hilfü’l-Fudûl (Faziletliler Antlaşması)

Ficâr Savaşları’nın bitiminde, Mekke’deki sosyal yapı iyice bozulmuş, adalet mefhumu kaybolmuştu. Güçlüler zayıfları eziyor, dışarıdan ticaret için gelenlerin mallarına el konuluyordu.
Yine böyle bir hadisede, Yemenli bir tüccar Mekke’ye mal getirmiş, Kureyş’in nüfuzlu isimlerinden Âs b. Vâil, malları satın almış ancak parasını ödememişti. Mazlum tüccar, hakkını aramak için Kâbe’nin yanında, Ebû Kubeys Dağı’na çıkarak Kureyş’in ileri gelenlerine feryat etti.
Bu feryat, Mekke’de vicdanı sönmemiş bazı faziletli kimseleri harekete geçirdi. Efendimiz’in (s.a.v.) amcası Zübeyr b. Abdülmuttalib’in öncülüğünde, Kureyş’in bazı kolları (Haşimoğulları, Zühreoğulları, Teymoğulları vb.) Abdullah b. Cüd’ân’ın evinde toplandı.
Efendimiz (s.a.v.) de, yirmili yaşlarında bir genç olarak, bu toplantıya bizzat ve faal olarak katıldı.
Orada, tarihe “Hilfü’l-Fudûl” (Faziletliler Yemini/Antlaşması) olarak geçecek olan şu yemini ettiler:
“Allah’a yemin olsun ki, Mekke şehrinde ister yerli ister yabancı olsun, bir kimse zulme uğrarsa, biz hepimiz o mazlumun yanında yer alacağız. Zulmü yapan zâlimden, o mazlumun hakkını geri alıncaya kadar tek bir el gibi hareket edeceğiz. Denizler bir yünü ıslatacak su bulundukça (yani sonsuza dek) bu yemine sadık kalacağız.”
Bu antlaşma, Câhiliye karanlığında bir adalet ışığıydı. O’nun (s.a.v.) Nübüvvetten sonra bu hadiseyi hatırlarken şöyle buyurduğu rivayet edilir:
“Abdullah b. Cüd’ân’ın evinde öyle bir antlaşmada bulundum ki, o antlaşmayı bana kızıl tüylü (en kıymetli) develer sürüsüne değişmem. Eğer İslâm devrinde de böyle bir antlaşmaya çağırılsam, tereddütsüz katılırım.”
Bu, O’nun (s.a.v.) adalet ve fazilet anlayışının, peygamberliğinden önce de fıtratında mevcut olduğunu gösteren en parlak delillerdendi.
Tâhire’nin Kervanı: Hz. Hatice ile Ticaret
Gençliğinde amcalarına çobanlık yaparak geçimine yardım eden Efendimiz (s.a.v.), yirmi beş yaşlarına geldiğinde artık ticaretle meşgul olmaya başlamıştı. O’nun (s.a.v.) şöhreti, “Muhammedü’l-Emîn” (Güvenilir Muhammed) lakabıyla bütün Mekke’ye yayılmıştı.
O sıralarda, Mekke’nin en şerefli, en asil ve en zengin kadınlarından biri olan Hz. Hatice bint Huveylid bulunuyordu. Hz. Hatice (radıyallâhu anhâ), Câhiliye devrinde dahi iffeti, temiz ahlâkı ve asaleti sebebiyle “Tâhire” (Tertemiz Kadın) lakabıyla anılırdı. Kendi adına ticaret kervanları düzenler, güvendiği kimselerle ortaklık (mudarabe) yapardı.
Hz. Hatice (r.anha), O “Emîn” gencin (s.a.v.) methini duymuştu. O’na (s.a.v.) haber göndererek, Şam’a gidecek olan kervanının idaresini kendisine teklif etti. Bu hizmeti karşılığında, başkalarına verdiğinden çok daha fazlasını vereceğini vaat etti. Ayrıca, güvendiği hizmetlisi (kölesi) Meysere’yi de O’nun (s.a.v.) emrine verecekti.
Efendimiz (s.a.v.), amcası Ebû Tâlib’e danıştı. Ebû Tâlib, geçim sıkıntısı içinde olduklarını, bu teklifin çok hayırlı olduğunu belirterek kabul etmesini tavsiye etti.
Böylece Muhammedü’l-Emîn (s.a.v.), Hz. Hatice’nin (r.anha) kervanının başında Şam’a doğru yola çıktı. Hizmetli Meysere de yanındaydı.
Meysere, bu yolculukta sıradan bir tüccar değil, bir fazilet âbidesi müşahede etti. O’nun (s.a.v.) alışverişteki dürüstlüğünü, insanlara muamelesindeki nezaketini, emanete riayetindeki hassasiyetini hayranlıkla izledi. Siyer kaynakları, Meysere’nin yolculuk boyunca O’nu (s.a.v.) takip eden bir bulutun gölgelediğini ve Busrâ’da Rahip Bahîra’nın yerini alan Nestûra adındaki bir başka rahibin O’ndaki Nübüvvet alâmetlerini fark ettiğini gördüğünü nakleder.
Kervan, Mekke’ye döndüğünde, O’nun (s.a.v.) dürüstlüğü ve ticari mahareti sayesinde, o ana kadar görülmemiş bir kâr elde edilmişti.
Ancak Meysere’nin, hanımı Hz. Hatice’ye (r.anha) anlattığı şeyler, kârdan çok daha mühimdi. O (s.a.v.), getirdiği kârdan ziyade, sahip olduğu yüce ahlâkı, emâneti ve Meysere’nin şahit olduğu o harikulâde halleriyle Hz. Hatice’nin (r.anha) kalbinde ve zihninde çok derin bir yer edindi.

Mübarek İzdİvaç: İki Nûrun Buluşması

Hz. Hatice (r.anha), asil, zengin ve “Tâhire” lakaplı bir hanımefendi olarak, Kureyş’in en zengin reislerinden pek çok evlilik teklifi almış, ancak hiçbirini kabul etmemişti.
Fakat O’nda (s.a.v.) gördüğü; mal, mülk veya kabile gücü değil, eşine az rastlanır bir asalet, sarsılmaz bir güvenilirlik (emanet) ve yüce bir ahlâktı.
Hz. Hatice (r.anha), bu mübarek gence (s.a.v.) evlenme teklif etmeye karar verdi. Bu, o toplumun âdetlerine göre bir kadının yapması zor bir adımdı. Aracı olarak güvendiği Nefîse bint Münebbih’i O’na (s.a.v.) gönderdi.
Nefîse, Efendimiz’e (s.a.v.) neden evlenmediğini sordu. Efendimiz (s.a.v.), mütevazı bir şekilde, evlenecek kadar malî gücü olmadığını belirtti. Nefîse, “Peki, eğer sana mal, güzellik, şeref ve asalet sahibi bir kadın teklif edilse, kabul eder misin?” dedi. “Kimdir o?” diye sorduğunda, “Hatice bint Huveylid” cevabını aldı.
Efendimiz (s.a.v.), durumu amcalarıyla istişare etti. Başta Ebû Tâlib olmak üzere bütün amcaları bu izdivaca çok sevindi.
Her iki tarafın aileleri bir araya geldi. Efendimiz (s.a.v.) yirmi beş, Hz. Hatice (r.anha) ise (meşhur rivayete göre) kırk yaşındaydı.
Bu evlilik, Mekke’de iki müstesna insanın, “el-Emîn” (Güvenilir) ile “et-Tâhire”nin (Tertemiz) evliliğiydi. Bu, sadece bir yuva kurmak değil, aynı zamanda Nübüvvet’ten önceki son büyük hazırlıktı.
Bu mübarek evlilik, ileride başlayacak olan o çileli peygamberlik davasında, Efendimiz’in (s.a.v.) en büyük destekçisi, ilk iman eden “Vezir-i Sadık”ı ve O’nun (s.a.v.) sığınacağı manevî bir liman olacaktı. Bu evlilikten (Hz. İbrahim hariç) bütün evlatları dünyaya gelecek; Kâsım, Zeynep, Rukiyye, Ümmü Gülsüm, Fâtıma ve Abdullah (Tayyib/Tahir).

BÖLÜM 4: VAHYE HAZIRLIK, KÂBE HAKEMLİĞİ VE İLK ÇAĞRI
(Nübüvvet’in Başlangıcı)

Kâbe Hakemliği: “el-Emîn”in Adaleti
Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) otuz beş yaşlarındayken, Mekke mühim bir hadiseye sahne oldu. Kâbe-i Muazzama, yaşanan bir sel felaketi (bazı rivayetlerde küçük bir yangın) sebebiyle ciddi hasar görmüş, duvarları zayıflamıştı. Kureyş kabileleri, ataları Hz. İbrahim’in (a.s.) bu mübarek mabedini yeniden inşa etmeye karar verdiler.
Bu inşaatta çok hassas bir karar aldılar: Kâbe’nin yapımında asla haram kazanç (faiz, zulümle elde edilen mal, hırsızlık malı vb.) kullanılmayacak, sadece “tayyib” (temiz) kazanç harcanacaktı.
Bu güzel niyetlerine rağmen, topladıkları temiz kazanç, Kâbe’yi Hz. İbrahim’in (a.s.) temellerinin tamamı üzerine inşa etmeye yetmedi. Bu sebeple, Kâbe’nin kuzey tarafındaki “Hatr” (veya Hicr-i İsmail) denilen yarım daire şeklindeki kısmı, binanın dışında bırakmak zorunda kaldılar (bugün tavafın bu alanın dışından yapılmasının sebebi budur).
Bina tamamlandı, sıra en mukaddes parçaya, “Hacerü’l-Esved”in (Cennetten gelen Siyah Taş) yerine konulmasına gelmişti.
Bu, muazzam bir şerefti. Her kabile, bu şerefin sadece kendilerine ait olmasını istiyordu. Tartışma öyle büyüdü ki, kabile reisleri kılıçlarını çektiler, kan dolu çanaklara ellerini batırıp “ölümüne savaş” yemini etmeye kalkıştılar. Mekke, bir iç savaşın eşiğine gelmişti.
Tam bu esnada, Kureyş’in en yaşlısı olan Ebû Ümeyye bin Muğîre bir teklifte bulundu: “Ey Kureyş! Gelin, bir karara varalım. Şu Benî Şeybe kapısından (Kâbe’nin kapılarından biri) içeri girecek ilk kişiyi aramızda ‘hakem’ tayin edelim. O ne karar verirse, hepimiz kabul edelim.”
Bu teklif, gerginliği bir nebze olsun dindirdi. Herkesin nazarı (bakışı) o kapıdaydı. Acaba kim gelecekti?
Kapıdan giren mübarek bir sîmâ göründü. Onu gören bütün kabile reislerinin yüzü aydınlandı ve hep bir ağızdan sevinçle bağırdılar:
“İşte O geliyor! O, el-Emîn’dir! O, Muhammed’dir! O’nun hakemliğine hepimiz razıyız!”
Durumu O’na (s.a.v.) izah ettiler.
O (s.a.v.), peygamberlere mahsus o eşsiz hikmet ve ferâsetle, kan dökülmesini önleyecek o muhteşem çözümü buldu. Yere mübarek ridasını (hırkasını/yaygısını) serdi. Hacerü’l-Esved’i bizzat kendi elleriyle kaldırıp ridanın ortasına koydu.
Sonra, birbiriyle savaşmanın eşiğindeki bütün kabilelerin reislerini çağırdı ve “Her biriniz ridanın bir köşesinden tutun” buyurdu.
Hepsi birlikte, bu şerefe ortak olarak taşı kaldırdılar. Taş, konulacağı hizaya geldiğinde, Efendimiz (s.a.v.) tekrar öne çıktı, taşı mübarek elleriyle alıp Kâbe’deki yerine yerleştirdi.
Böylece, O’nun (s.a.v.) “Emîn” sıfatı ve hikmeti, Mekke’yi büyük bir felaketten kurtarmış oldu. Bu hadise, O’nun (s.a.v.) sadece güvenilir değil, aynı zamanda toplumun lideri (Efendisi) olmaya layık olduğunun da bir isbatı idi.

Hira’da Uzlet ve Sâdık Rüyalar

Efendimiz (s.a.v.) kırk yaşına yaklaşırken, içinde yaşadığı toplumun hali O’nu (s.a.v.) derinden yaralıyordu. Putlara tapan insanlar, adaletsizlik, ahlâkî çöküntü ve Câhiliye karanlığı… O’nun (s.a.v.) mübarek fıtratı (yapısı) bu manzaradan sıkılıyor, bir arayış içine giriyordu.
Bu dönemde O’na (s.a.v.) bir “uzlet” (yalnızlık) hali sevdirildi.
Mekke’nin dışındaki, sonradan “Cebel-i Nur” (Nur Dağı) adını alacak olan dağdaki “Hira Mağarası”nı kendisine halvethane (yalnızlık ve ibadet mekanı) seçti.
Mübarek zevcesi Hz. Hatice (r.anha), O’nun (s.a.v.) azığını hazırlar, O (s.a.v.) da Hira’ya çekilirdi. Orada günlerce, bazen haftalarca (bilhassa Ramazan aylarında) kalır; atası Hz. İbrahim’in (a.s.) Hanîf dininin izleri üzerinde “tefekkür” ederdi. Kâinatın Sahibini, yaratılışın gayesini ve insanların bu gafletini düşünürdü.
Nübüvvet’ten altı ay kadar önce, O’na (s.a.v.) “Sâdıku’r-Rü’yâ” (Sâdık Rüyalar) hali başladı. Hz. Aişe’nin (r.anha) rivayetine göre, “O (s.a.v.), o dönemde hangi rüyayı görse, sabah olduğunda o rüya, fecir aydınlığı gibi apaçık aynen çıkardı.”
Bu, O’nun (s.a.v.) mübarek ruhunun, vahyin o muazzam ağırlığına hazırlanmasının ilk merhalesiydi.

Büyük Hadise: İlk Vahiy (610 M.)

Ve beklenen an geldi. O (s.a.v.), yine bir Ramazan gecesi (Kadir Gecesi olduğu kuvvetle rivayet edilir), Hira Mağarası’nda tefekkür halindeydi. Kırk yaşındaydı.
Aniden, mağaranın içi O’nun (s.a.v.) daha önce hiç görmediği bir varlıkla doldu. Bu, Meleklerin en büyüğü, Vahiy Meleği Hz. Cebrail (aleyhisselâm) idi.
Melek, O’na (s.a.v.) yaklaştı ve o Cihan Şümul emri verdi:
“اقْرَأْ” (İkra’ / Oku!)
Efendimiz (s.a.v.), bir mektep medrese görmemiş, okuma yazma bilmeyen (Ümmî) idi. Hayatında ne bir kitap okumuş ne de bir satır yazmıştı. Hayret ve bir miktar korkuyla cevap verdi:
“Mâ ene bi kâriin.” (Ben okuma bilmem.)
Melek (Cebrail a.s.), O’nu (s.a.v.) yakaladı ve dayanılmaz bir kuvvetle sıktı (takatini kesecek kadar). Bu, O’nun (s.a.v.) beşerî (insanî) varlığını sarsıp, ilâhî kelâmın ağırlığına hazırlamak içindi. Sonra bıraktı ve emri tekrarladı:
“Oku!”
Efendimiz (s.a.v.) yine aynı cevabı verdi: “Ben okuma bilmem.”
Cebrail (a.s.), O’nu (s.a.v.) ikinci kez ve daha şiddetli sıktı, bıraktı ve tekrar emretti:
“Oku!”
Efendimiz (s.a.v.), üçüncü kez nefesi kesilmiş halde, “Ben okuma bilmem, ne okuyayım?” dediğinde, Melek, O’nu (s.a.v.) üçüncü ve son kez sıktıktan sonra bıraktı ve Allah Teâlâ’nın kıyamete kadar sürecek olan Son Hitabının ilk ayetlerini O’nun (s.a.v.) kalbine indirdi:
“Yaratan rabbinin adıyla oku! O, insanı ‘alak’tan (aşılanmış yumurtadan) yarattı. Oku! Rabbin, en büyük kerem sahibidir. O, kalemle (yazmayı) öğretendir. İnsana bilmediğini öğretendir.” (Alak, 96/1-5 )
Bu, kâinatın en büyük hadisesiydi. Artık O (s.a.v.), “Muhammedü’l-Emîn” değil, aynı zamanda “Resûlullah” (Allah’ın Elçisi) idi.

Vahyin Ağırlığı ve İlk Destek: Hz. Hatice (r.anha)

Olanların dehşeti ve vahyin ağırlığıyla Efendimiz’in (s.a.v.) mübarek kalbi şiddetle çarpıyordu. Mağaradan hızla indi, evine, sığınağına, Hz. Hatice’nin (r.anha) yanına koştu.
İçeri girdiğinde titriyordu ve sadece şunu söyledi:
“Zemmilûnî! Zemmilûnî!” (Beni örtün! Beni örtün!)
Hz. Hatice (r.anha), o asil ve “Tâhire” zevce, telaşlanmadı. O’nu (s.a.v.) bir örtüyle örttü, mübarek başını dizine koydu ve sakinleşmesini bekledi.
Efendimiz (s.a.v.) biraz sakinleşince, Hira’da olanları başından sonuna kadar anlattı ve derin bir endişeyle ekledi: “Ey Hatice, (başımın derde girmesinden veya bu ağır yükü taşıyamamaktan) kendimden korktum!”
İşte o an, Hz. Hatice’nin (r.anha) imanı ve ferâseti, tarihin seyrini değiştirecek şu cevabı verdi. Bu sözler, ilk mü’minin sözleriydi:
“Korkma! Vallahi, Allah seni hiçbir zaman mahcup etmez, utandırmaz. Çünkü sen:
Akrabalık bağlarını gözetirsin (Sıla-i rahim yaparsın),
Her zaman doğru söz söylersin,
Zor durumda olanların (veya başkalarının) yükünü taşırsın,
Misafiri ağırlarsın,
Fakire ve yoksula kazandırırsın (onlara kimsenin vermediğini verir, yardım edersin),
Ve hak yolunda (felakete uğrayanlara) yardım edersin.”
Hz. Hatice (r.anha), O’nun (s.a.v.) peygamberliğinin isbatını, O’nun (s.a.v.) yüce ahlâkında bulmuştu. Böyle faziletlere sahip bir zatı, Allah’ın (c.c.) yalnız bırakmayacağını biliyordu.
Böylece O (r.anha), Resûlullah’a (s.a.v.) ilk iman eden, O’nu (s.a.v.) ilk tasdik eden ve O’nun (s.a.v.) davasındaki ilk ve en büyük destekçisi olma şerefine erişti.

BÖLÜM 5: NÂMÛS-I EKBER’İN TASDİKİ VE GİZLİ DAVET
(Nübüvvet’in İlk Yılları)

Ehl-i Kitap Âliminin Tasdiki: Varaka bin Nevfel

Hz. Hatice (r.anha), zevcindeki (s.a.v.) o yüce ahlâkın, böyle bir ilâhî tecrübeye mazhar olmasının en büyük isbatı olduğuna kani idi. Ancak durumu teyit etmek ve O’nu (s.a.v.) daha da mutmain kılmak için, bilgisine güvendiği birine gitmeye karar verdi.
Bu kişi, amcasının oğlu olan Varaka bin Nevfel idi.
Varaka, Câhiliye devrinde yaşamasına rağmen putlara tapmayan, atası Hz. İbrahim’in (a.s.) dini olan Hanîf inancı üzere yaşayan, Ehl-i Kitap (Tevrat ve İncil) hakkında derin vukûfiyeti (bilgisi) olan, çok yaşlanmış ve gözleri görmeyen hikmet sahibi bir zattı.
Hz. Hatice (r.anha), Efendimiz’i (s.a.v.) yanına alarak Varaka’ya gitti. “Ey amcamın oğlu, dinle! Bak, kardeşinin oğlu (yeğenin) ne söylüyor!” dedi.
Varaka, “Ne oldu, ey kardeşimin oğlu?” diye sordu.
Resûlullah (s.a.v.), Hira’da başından geçenleri, gördüğü Meleği (Cebrail a.s.) ve işittiği o ilk ayetleri (Alak, 1-5) anlattı.
Efendimiz’i (s.a.v.) dinleyen Varaka bin Nevfel’in rengi değişti ve heyecanla haykırdı:
“Kuddûs! Kuddûs! (Ne kadar mukaddes, ne kadar yüce!) Vallahi, bu gördüğün, Allah’ın Mûsâ’ya (a.s.) ve Îsâ’ya (a.s.) indirdiği Nâmûs-ı Ekber’dir (Vahiy Meleği Cebrail’dir)!”
Varaka, asırlardır beklenen o müjdeyi tasdik etmişti. O (s.a.v.), Allah’ın Son Peygamberi idi.
Sonra Varaka, acı bir hakikati dile getirdi:
“Keşke kavmin seni yurdundan (Mekke’den) çıkaracağı o günlerde genç ve güçlü olsaydım da sana yardım edebilseydim!”
Resûlullah (s.a.v.) bu söz karşısında hayrete düştü. O (s.a.v.), Mekke’nin en asil ailesindendi, “el-Emîn” idi, herkes O’na (s.a.v.) hürmet ediyordu. Bu yüzden sordu:
“Ev emuhrîciyye hüm?” (Onlar beni yurdumdan çıkaracaklar mı?)
Varaka, tecrübenin ve tarih bilgisinin verdiği o keskin cevapla tasdik etti:
“Evet! Senin getirdiğin bu (ilâhî mesaj) gibi bir şey getiren hiçbir peygamber yoktur ki, düşmanlığa uğramamış, zulüm görmemiş ve yurdundan çıkarılmamış olsun. Eğer senin o davet günlerine yetişirsem, sana var gücümle yardım ederim.”
Bu konuşma, Efendimiz’in (s.a.v.) kalbini mutmain kıldı ve O’na (s.a.v.) yükleneceği bu ağır vazifenin ne kadar çetin geçeceğini de haber vermiş oldu. (Çok geçmeden Varaka bin Nevfel vefat etti.)

Fetretü’l-Vahy (Vahyin Kesilmesi Dönemi)

İlk vahiy olan “İkra'” (Oku!) emrinden sonra, Vahiy Meleği (Cebrail a.s.) bir müddet gelmedi. Siyer kaynaklarında bu müddetin süresi hakkında farklı rivayetler (birkaç günden aylara kadar) zikredilir.
Bu sessizlik dönemi (Fetretü’l-Vahy), Efendimiz’i (s.a.v.) derin bir hüzne ve endişeye sevk etti. Acaba Rabbi O’nu (s.a.v.) terk mi etmişti? O ilk tecelli bir defaya mahsus muydu?
Bu sessizlikte büyük hikmetler vardı:
• İlk vahyin o muazzam sarsıntısını ve dehşetini üzerinden atması ve sakinleşmesi.
• Gelen vahye karşı derûnî bir iştiyak (özlem ve arzu) duyması, O’na (s.a.v.) hasret kalması.
• Vahyin, O’nun (s.a.v.) kendi içinden gelen bir ses veya düşünce değil, tamamen hâricî (dış) ve İlâhî bir kaynak olduğunu; O’nun (s.a.v.) iradesine tâbi olmadığını isbat etmek.
Mekke müşriklerinden bazıları, bilhassa Ebû Leheb’in hanımı Ümmü Cemil, bu sessizliği fırsat bilerek O’nunla (s.a.v.) alay etmeye başlamış, “Görüyorum ki, senin o arkadaşın (Rabbin) sana darılmış, seni terk etmiş!” diyerek O’nu (s.a.v.) incitmişlerdi.
Bu alaylara ve o derûnî hasrete cevap, Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle gelecekti:
“Kuşluk vaktine andolsun, (karanlığı ile) sükûnete erdiğinde geceye andolsun ki, Rabbin seni terk etmedi, sana darılmadı da.” (Duhâ, 93/1-3 )

İkinci Vahiy ve Davetin Başlangıcı

Efendimiz (s.a.v.), o hüzünlü bekleyiş günlerinden birinde Mekke’de yürürken (veya Hira’dan dönerken), gökten bir ses işitti. Mübarek başını kaldırdığında, Hira’da kendisine gelen o Meleği (Cebrail a.s.), gök ile yer arasında muazzam bir kürsü (taht) üzerinde oturmuş halde gördü.
Bu heybetli manzara karşısında yine dehşete kapıldı. O kadar korktu ki, hızla evine, Hz. Hatice’nin (r.anha) yanına koştu ve yine aynı sözleri tekrarladı:
“Dessirûnî! Dessirûnî!” (Beni örtün! Beni örtün!)
O (s.a.v.), yatağına girip örtüye bürünmüş haldeyken, Vahiy Meleği (Cebrail a.s.) bu kez evin içinde tecelli etti ve beklenen ikinci vahiy geldi. Bu vahiy, artık sadece “Oku!” (Nebî ol) emri değil, “Kalk ve harekete geç!” (Resûl ol) emriydi:
“Ey örtünüp bürünen (Peygamber)! Kalk ve (insanları) uyar. Sadece rabbini büyük tanı. Elbiseni tertemiz tut. Kötü şeyleri (putları, günahları) terk et.” (Müddessir, 74/1-5 )
Emir netti. Artık tefekkür ve hazırlık dönemi bitmiş, insanları Tevhid’e (Allah’ın birliğine) davet etme vakti başlamıştı.

Gizli Davet Dönemi (Üç Yıl)

Efendimiz (s.a.v.), içinde yaşadığı toplumun putperestliğe ne kadar taassupla (körü körüne) bağlı olduğunu, Kâbe’nin putlarla dolu olduğunu ve bu davete başlar başlamaz nasıl büyük bir tepkiyle karşılaşacağını biliyordu.
Bu sebeple, ilâhî emir ve hikmet gereği, davetini ilk üç yıl boyunca “gizli” yürüttü.
O (s.a.v.), sadece karakterine, ferâsetine ve sır saklamasına güvendiği kişilere İslâm’ı tebliğ etti. İlk Müslümanlar, İslâm’ın o ilk filizleri, birer birer O’nun (s.a.v.) etrafında toplanmaya başladı.

İlkler: es-Sâbikûne’l-Evvelûn

İslâm’a giren ilk mü’minler, tarihe “es-Sâbikûne’l-Evvelûn” (İlk Öne Geçenler) olarak geçmiştir. Bu ilk çekirdek kadro, toplumun her kesiminden insanın İslâm’ın fıtrî (yapısal) çağrısına nasıl cevap verdiğini gösteren bir ayna gibidir:
• Hz. Hatice bint Huveylid (r.anha): İlk iman eden. O’nun (s.a.v.) zevcesi, sırdaşı ve davasının ilk destekçisi. O, “ilk mü’min” olma şerefine erişti.
• Hz. Ebû Bekir es-Sıddîk (r.a.): Hür ve yetişkin erkeklerden ilk iman eden. Efendimiz’in (s.a.v.) en yakın dostu, mağara arkadaşı. Efendimiz (s.a.v.) O’na (r.a.) İslâm’ı anlattığında, bir an bile tereddüt etmedi, “Eğer O (s.a.v.) söylüyorsa, şüphesiz doğrudur” dedi. Bu tereddütsüz tasdiki sebebiyle “Sıddîk” (Sadakatin zirvesi) lakabını aldı.
• Hz. Ali bin Ebî Tâlib (r.a.): Çocuklardan ilk iman eden. O sıralarda yaklaşık 10 yaşındaydı ve Efendimiz’in (s.a.v.) himayesinde, O’nun (s.a.v.) evinde büyüyordu. Efendimiz (s.a.v.) ile Hz. Hatice’yi (r.anha) namaz kılarken görmüş, ne yaptıklarını sormuştu. Efendimiz (s.a.v.) O’na (r.a.) Tevhid’i anlattı. Hz. Ali (r.a.), “Babam Ebû Tâlib’e danışmalıyım” dediyse de, gece tefekkür edip sabah geldi ve “Allah beni yaratırken babama danışmadı, ben de O’na (c.c.) iman etmek için babama danışmam” diyerek iman etti.
• Hz. Zeyd bin Hârise (r.a.): Köle (azatlı) iken ilk iman eden. Efendimiz’in (s.a.v.) kölelikten azat edip “oğlum” dediği, evlatlığı ve sırdaşıydı.
Hz. Ebû Bekir’in (r.a.) imanı, gizli davet döneminde bir dönüm noktası oldu. O (r.a.), Mekke’nin en sevilen, en itibarlı ve en yumuşak huylu tüccarlarındandı. İman ettikten sonra, o da gizlice insanları İslâm’a davet etmeye başladı.
O’nun (r.a.) vasıtasıyla, İslâm’ın ve Cennet’le müjdelenenlerin (Aşere-i Mübeşşere) en mühim simaları İslâm’a girdi:
• Hz. Osman bin Affân (r.a.)
• Hz. Abdurrahman bin Avf (r.a.)
• Hz. Zübeyr bin Avvâm (r.a.)
• Hz. Talha bin Ubeydullah (r.a.)
• Hz. Sa’d bin Ebî Vakkâs (r.a.)
Bu ilk mü’minler, Mekke’nin aristokrat (zengin ve soylu) kesimindendi. Ama İslâm aynı anda, Mekke’nin en zayıf, en kimsesiz ve en mazlum kesiminde de yankı buluyordu:
• Köle olan Hz. Bilâl-i Habeşî (r.a.)
• Demirci ustası Hz. Habbâb bin Eret (r.a.)
• Zayıf bir ailenin ferdi olan Hz. Ammâr bin Yâsir (r.a.) ve annesi Hz. Sümeyye (r.anha), babası Hz. Yâsir (r.a.).

İlk Merkez: Dârü’l-Erkam (Erkam’ın Evi)

Müslümanların sayısı otuzu-kırkı bulduğunda, artık gizlice toplanıp ibadet edecekleri ve Resûlullah’tan (s.a.v.) vahyi öğrenecekleri bir yere ihtiyaç vardı.
Bu merkez, Kâbe’nin yakınında, Safâ Tepesi’nin eteğinde bulunan, genç ve asil bir Müslüman olan Erkam bin Ebi’l-Erkam’ın (r.a.) evi (Dârü’l-Erkam) oldu.
Bu ev, İslâm’ın ilk karargâhı, ilk medresesi ve ilk cemaat merkeziydi. Müslümanlar buraya gizlice girer, Efendimiz’i (s.a.v.) dinler, namaz kılar ve İslâm’ın esaslarını öğrenirlerdi. Bu gizli merkez, üç yıl boyunca İslâm’ın çekirdek kadrosunu eğitti.

*******

BÖLÜM 6: AÇIK DAVET VE ZULMÜN BAŞLANGICI
(Mekkî Dönem – I)

İlâhî Emir: “Artık Açıkla!”

Üç yıllık gizli davet döneminin sonunda, Müslümanlar sayıca az da olsalar, sarsılmaz bir imana kavuşmuşlardı. Artık Tevhid sancağının, Câhiliye’nin merkezi olan Kâbe’nin gölgesinde, alenen dalgalanma vakti gelmişti.
Önce, en yakından başlama emri geldi. Cenâb-ı Hak, Resûlü’ne (s.a.v.) vahyetti:
“(Önce) en yakın hısım akrabanı uyar.” (Şuarâ, 26/214 )
Bu emir üzerine Efendimiz (s.a.v.), Haşimoğulları’nı (yaklaşık 40-45 kişi) amcası Ebû Tâlib’in evinde bir ziyafete topladı. O gün, az bir yemeğin herkesi doyurduğu bir mucize de yaşanmıştı. Yemekten sonra Efendimiz (s.a.v.) ayağa kalktı ve onlara şöyle hitap etti:
“Ey Abdülmuttaliboğulları! Vallahi, Araplar içinde, benim size getirdiğimden daha hayırlısını kavmine getirmiş bir genç bilmiyorum. Ben size dünya ve ahiret hayrını getirdim. Allah, beni sizi O’na (c.c.) davet etmem için görevlendirdi. Bu ağır yükte, bana kim yardım edip kardeşim ve vasîm olmak ister?”
Meclise derin bir sessizlik çöktü. Bu teklif, Mekke’nin bütün nizamına, putlara ve kurulu düzene meydan okumaktı. Kimse cesaret edemedi.
O esnada, meclisin en genci olan, henüz bir çocuk sayılan Hz. Ali (r.a.) ayağa fırladı. O cılız, fakat imanla dolu sesiyle haykırdı:
“Yâ Resûlallah! Ben sana yardım ederim! Gözlerindeki ağrı (o sırada gözleri rahatsızdı), bacaklarımın inceliği ve yaşımın küçüklüğü benim için mühim değil. Ben senin yardımcın olacağım!”
Efendimiz (s.a.v.), O’na (r.a.) oturmasını söyledi. Davetini iki kez daha tekrarladı. Her ikisinde de meclis suskunluğunu korudu ve her ikisinde de ayağa kalkan sadece Hz. Ali (r.a.) oldu.
Bu manzara karşısında, Efendimiz’in (s.a.v.) amcası ve en azılı düşmanı olacak olan Ebû Leheb, alaycı bir kahkaha atarak toplantıyı sabote etti. Ebû Tâlib’e dönerek, “Bak! Artık şu çocuğun (Hz. Ali’nin) emrine girmeni, O’nu dinlemeni istiyor!” diyerek meclisi dağıttı.
Bu, davetin aile içindeki ilk tezahürü ve ilk zıt (aykırı) tepkisiydi.

Safâ Tepesi’ndeki Yankı

Yakın akrabayı uyarma emrinden kısa bir süre sonra, artık davetin bütün Mekke’ye, Kureyş’in tamamına ilan edilmesi emri geldi:
“Şimdi sen, emrolunduğun şeyi açıkça ortaya koy ve Allah’a ortak koşanlara aldırış etme.” (Hicr, 15/94 )
Emir kesindi. Efendimiz (s.a.v.), Safâ Tepesi’ne çıktı. Burası, Mekkelilerin önemli duyurular için toplandığı, şehrin en yüksek yerlerinden biriydi. Arapların bir tehlike anında kullandıkları o meşhur nida (sesleniş) ile haykırdı:
“Yâ Sabâhâh!” (Ey ahali! Büyük bir felaketle, bir sabah baskınıyla karşı karşıyasınız, toplanın!)
Bu feryadı duyan bütün Kureyş kabileleri, “Ne oluyor?” diyerek tepenin etrafında toplandı. Gelemeyenler, haberi getirmesi için vekillerini gönderdi. Mekke’de kulak kesilmeyen kimse kalmamıştı.
Kalabalık toplandığında, O “Muhammedü’l-Emîn” (s.a.v.), o güne kadar yalan söylediğine kimsenin şahit olmadığı O Zât (s.a.v.), kalabalığa o meşhur sualini sordu:
“Ey Kureyş cemaati! Size, ‘Şu dağın (Safâ’nın) arkasından bir düşman süvari birliği geliyor, sabah veya akşam size baskın yapacak’ desem, bana inanır mısınız?”
Kalabalık, tek bir ağızdan cevap verdi:
“Evet, inanırız! Çünkü biz senin yalan söylediğini asla tecrübe etmedik (görmedik).”
Onlardan bu tasdiki, bu “Emîn” (Güvenilir) sıfatının teyidini aldıktan sonra, Cihan Şümul davetini haykırdı:
“Öyleyse (madem bana inanıyorsunuz), ben size şunu haber veriyorum: Ben, (eğer iman etmezseniz) önünüzdeki o şiddetli azaptan (Kıyametten, Cehennemden) önce gönderilmiş bir uyarıcıyım! Ey Kureyş! Sizi, ‘Lâ ilâhe illallah’ (Allah’tan başka ilâh yoktur) demeye davet ediyorum. Sizi putlara tapmaktan menediyorum.”
Bu sözler, Safâ Tepesi’ne bir bomba gibi düştü.
O ana kadar O’nu (s.a.v.) “Emîn” diye tasdik eden kalabalık donup kaldı. İlk ve en çirkin tepki, öz amcası Ebû Leheb’den geldi.
Ebû Leheb, öfkeyle yerden bir taş aldı (veya elini salladı) ve O’na (s.a.v.) doğru bağırarak şöyle dedi:
“Tebben leke sâira’l-yevm! E li hâzâ cema’tenâ?” (Yazıklar olsun sana! Günün geri kalanında helâk olasıca! Bizi bunun için mi topladın?)

Gökyüzünden Gelen Cevap: Tebbet Suresi

Mekke’nin reisi Ebû Leheb, yeğenine ve O’nun (s.a.v.) davasına en büyük hakareti etmiş, O’na (s.a.v.) “helâk ol” demişti.
Ancak cevap, yerden değil, yedi kat semâdan, Âlemlerin Rabbi’nden (c.c.) geldi. Ebû Leheb daha oradan ayrılmadan, Cebrail (a.s.) o şiddetli cevabı indirdi. Kur’ân-ı Kerîm, kıyamete kadar okunacak olan o surede, Resûlü’nü (s.a.v.) müdafaa ediyor ve Ebû Leheb’in bedduasını aynen kendisine iade ediyordu:
“Ebû Leheb’in elleri kurusun! Kurudu da. Malı ve kazandıkları ona fayda vermedi. O, alevli bir ateşe girecektir. Odun taşıyıcı olarak karısı da (ateşe girecektir). Boynunda bükülmüş hurma liflerinden bir ip olduğu halde.” (Tebbet/Mesed, 111/1-5 )
Bu, Kur’ân’ın indiği dönemde yaşayan birine ismiyle beddua eden ve O’nun (Ebû Leheb) ve karısının (Ümmü Cemil) kâfir olarak ölüp Cehenneme gireceğini daha onlar hayattayken ilan eden mucizevî bir sureydi.

Müşriklerin Tepkisi: Alay, Hakaret ve İşkence

Açık davet başlamıştı. Mekke düzeninin efendileri (Müşrik aristokrasisi) için artık tehlike çanları çalıyordu. Bu yeni din:
• Atalarının dinini ve taptıkları putları (Lât, Menât, Uzzâ) inkâr ediyordu.
• Kâbe etrafında kurdukları putperestlik temelli ekonomik düzeni (panayırları, adakları) tehdit ediyordu.
• Zengin ile fakiri, efendi ile köleyi “iman” ekseninde eşitliyordu. Bu, onların kibir (enaniyet) ve kabilecilik (asabiyet) anlayışlarına zıt idi.
Önce, Efendimiz’i (s.a.v.) davasından vazgeçirmek için alay (istihzâ) ve hakaret yolunu seçtiler. O’na (s.a.v.) şöyle dediler:
• “Mecnûn” (Deli, cinlenmiş) (Bkz: Kalem, 68/2; Tekvîr, 81/22)
• “Sâhir” (Büyücü – Sözleriyle insanları büyülüyor, aileleri bölüyor) (Bkz: Yûnus, 10/2)
• “Kâhin” (Gelecekten haber veriyor) (Bkz: Hâkka, 69/42)
• “Şâir” (Söyledikleri güzel ama boş sözler) (Bkz: Sâffât, 37/36)
O (s.a.v.) Kâbe’de namaz kılarken üzerine deve işkembesi attılar. O (s.a.v.) secdeye vardığında, kızı Hz. Fâtıma (r.anha) ağlayarak gelip o pislikleri babasının (s.a.v.) üzerinden temizlemişti.
Ancak bu alaylar ve hakaretler, iman edenlerin sayısının artmasını engelleyemedi. Bilhassa zayıf, kimsesiz ve köleler arasında İslâm hızla yayılıyordu. Müşrikler, alay ve hakaretin işe yaramadığını görünce, en vahşi yöntemlerine başvurdular: Fizikî işkence (Zulüm).
Hedeflerinde, kabile himayesi olmayan, zayıf ve kimsesiz Müslümanlar vardı:
• Hz. Bilâl-i Habeşî (r.a): Efendisi Ümeyye bin Halef, O’nu (r.a.) Mekke’nin en kızgın kumlarına, öğle güneşinin tam altına yatırır, göğsüne devasa kayaları koyardı. Bilâl’den (r.a.) Lât ve Uzzâ’yı övmesini, Muhammed’i (s.a.v.) inkâr etmesini isterdi. O kayanın altında nefesi kesilen Hz. Bilâl (r.a.), sadece ve sadece “Ehad! Ehad! Ehad!” (Allah Bir’dir! Bir’dir! Bir’dir!) diyerek haykırırdı. O (r.a.), bu ağır işkenceden, Hz. Ebû Bekir’in (r.a.) O’nu satın alıp azat etmesiyle kurtulacaktı.
• Hz. Habbâb bin Eret (r.a): Demirciydi. Müşrikler, O’nun (r.a.) kendi dükkânındaki kor ateşleri alır, çıplak sırtına basarlardı. O’nun (r.a.) sırtından akan yağlar o korları söndürürdü.
• Yâsir Ailesi (İlk Şehidler): İslâm’ın ilk şehid ailesi. Baba Hz. Yâsir (r.a), anne Hz. Sümeyye (r.anha) ve oğulları Hz. Ammâr (r.a). Hepsi birden en ağır işkencelere maruz bırakılırdı. Resûlullah (s.a.v.), onların işkence gördüğü yerden geçerken, elinden fiilî bir yardım gelmemesinin hüznüyle onlara manevî müjdeyi verirdi:
“Sabredin, ey Yâsir ailesi! Muhakkak ki, size vaad olunan yer Cennet’tir!”
İşkenceler sonucunda önce baba Hz. Yâsir (r.a) şehit edildi. Ardından, İslâm’ın en azılı düşmanı Ebû Cehil (Amr bin Hişâm), Hz. Sümeyye’nin (r.anha) iffetine dil uzattı ve O’nu (r.anha) hunharca şehit etti.
Hz. Sümeyye (r.anha), İslâm tarihindeki “İlk Şehide Kadın” oldu.
Efendimiz (s.a.v.) ise, amcası Ebû Tâlib’in kabile himayesi altında olduğu için O’nu (s.a.v.) öldüremiyorlardı. Ancak O’nu (s.a.v.) davasından vazgeçirmek için Ebû Tâlib’e defalarca baskı yaptılar, tehdit ettiler.

BÖLÜM 7: İLK SIĞINAK HABEŞİSTAN VE HZ. CA’FER’İN MÜDAFAASI
(Mekkî Dönem – II)
“Orada Âdil Bir Hükümdar Vardır”

Zulüm altında inleyen sahabelerine (r.anhüm) bakan Âlemlerin Rahmeti Efendimiz (s.a.v.), onlara bir kurtuluş kapısı gösterdi. O kapı, denizlerin ötesindeydi.
O (s.a.v.) şöyle buyurdu:
“İsterseniz (ve imkân bulursanız) Habeşistan (Abyssinia/Etiyopya) diyarına hicret ediniz. Zira orada bir Hükümdar (Necâşî) vardır ki, O’nun ülkesinde hiç kimseye zulmedilmez. Orası bir ‘sıdk’ (doğruluk ve adalet) yurdudur. Allah Teâlâ bu içinde bulunduğunuz sıkıntıdan bir çıkış yolu ve ferahlık verinceye kadar orada kalın.”
Efendimiz’in (s.a.v.) Habeşistan’ı seçmesi tesadüfî değildi. Necâşî (Hükümdarlarının unvanı) olan Ashame, Ehl-i Kitap (Hristiyan) olan, vicdan sahibi ve âdil bir yönetici olarak biliniyordu.

İlk Kafileler ve Kureyş’in Telaşı

Nübüvvet’in 5. yılında (M. 615), Resûlullah’ın (s.a.v.) izniyle ilk hicret kafilesi gizlice yola çıktı. Kafile küçüktü; yaklaşık 11 erkek ve 4 kadından oluşuyordu.
Bu ilk muhacirlerin arasında çok mühim bir sîmâ vardı: Cennet’le müjdelenen Hz. Osman bin Affân (r.a) ve zevcesi, Resûlullah’ın (s.a.v.) kerîmesi (kıymetli kızı) Hz. Rukiyye (r.anha).
Efendimiz (s.a.v.), onların arkasından, “İbrahim (a.s.) ve Lût’tan (a.s.) sonra, Allah yolunda ailesiyle birlikte hicret eden ilk kişi Osman’dır” buyurarak onlara dua etmişti.
Bu ilk kafile, Kızıldeniz sahilinden (Şuaybe Limanı) buldukları bir ticaret gemisiyle Habeşistan’a ulaştı ve Necâşî’nin himayesine sığındı.
Bu ilk kafilenin salimen ulaştığını öğrenen diğer Müslümanlar için de bir ümit kapısı aralanmıştı. Kısa bir süre sonra, aralarında Efendimiz’in (s.a.v.) amcası Ebû Tâlib’in oğlu Hz. Ca’fer bin Ebî Tâlib’in (r.a.) de bulunduğu, yaklaşık 80’den fazla Müslümandan oluşan ikinci ve daha kalabalık bir kafile de Habeşistan’a hicret etti.
Bu durum, Mekke’deki müşrik reislerini (Ebû Cehil, Ebû Süfyan, Ümeyye bin Halef vb.) dehşete düşürdü. Zira:
• İşkenceyle bitiremedikleri bu “yeni din”, artık Mekke dışına taşıyordu.
• Müslümanlar, Habeşistan gibi stratejik bir müttefik edinebilir, orada güçlenip Mekke’ye dönebilirlerdi.
• Kendi evlatları (Hz. Osman gibi Kureyş’in en zenginlerinden biri) bile onları terk edip gidiyordu.
Bu “sızıntıyı” ve “dış üssü” engellemek zorundaydılar.

Kureyş’in Elçileri: Amr bin el-Âs

Kureyş, derhal bir plan yaptı. En zeki, en kurnaz ve en iyi diplomatları olan iki kişiyi seçtiler: Amr bin el-Âs (ki henüz Müslüman değildi) ve Abdullah bin Ebî Rebîa.
Bu iki elçi, Habeşistan’da en sevilen ve en kıymetli hediye olan “deri” mamullerinden (işlenmiş deriler, elbiseler, ayakkabılar) muazzam bir serveti yanlarına aldılar.
Planları şöyleydi:
• Önce Hükümdar Necâşî’nin huzuruna çıkmayacaklar. O’nun (Necâşî’nin) çevresindeki generallere, kumandanlara ve bilhassa din adamlarına (patriklere/rahiplere) bu pahalı hediyeleri dağıtıp onları lehlerine çevireceklerdi.
• Daha sonra Necâşî’nin huzuruna çıkıp, bu sığınmacıların “suçlu” olduğunu iddia edeceklerdi.
• Necâşî’den, Müslümanları dinlemeden, onları derhal kendilerine iade etmesini (iade-i suçlu) talep edeceklerdi.
Plan işledi. Hediyeleri alan Habeş komutanlar ve din adamları, “Bu sığınmacıların ne dediğine bakmadan onları geldikleri yere iade edelim” diye kendi aralarında anlaştılar.

Necâşî’nin Huzurunda Büyük Yüzleşme

Amr bin el-Âs ve arkadaşı, Necâşî’nin huzuruna çıktılar. Önce secdeye kapandılar (o devrin âdeti) ve hediyelerini sundular. Sonra Amr, o kurnaz hitabetiyle söze başladı:
“Ey Hükümdar! İçimizden bazı aklı kıt (sefih) gençler, atalarının dinini terk ettiler, sizin dininize (Hristiyanlığa) da girmediler! Ne bizim ne de sizin bilmediğiniz uyduruk bir din çıkardılar. Kabilelerinin ve ailelerinin düzenini bozdular. Şimdi de gelip sizin ülkenize sığındılar. Bizi buraya, Kureyş’in eşrafı, onların babaları ve amcaları gönderdi. Sizden ricamız, bu ‘suçluları’ dinlemeden bize teslim etmenizdir. Zira biz onları sizden daha iyi tanırız.”
Huzurda bulunan ve hediyeleri almış olan Habeş din adamları ve komutanlar hemen atıldılar: “Ey Hükümdar, doğru söylüyorlar! Bunlar tehlikeli insanlar, onları kavimlerine iade edin!”
Ancak Hükümdar Necâşî, isminin hakkını (Âdil) verdi. Öfkeyle doğruldu ve o tarihî sözü söyledi:
“Hayır! Vallahi, ülkeme sığınmış, beni başkalarına tercih etmiş bu insanları dinlemeden, ne dediklerini anlamadan asla size teslim etmem! Gidin, o sığınmacıları çağırın, huzuruma getirin!”

İslâm’ın Sözcüsü: Hz. Ca’fer bin Ebî Tâlib (r.a.)

Müslümanlara haber ulaştı. Saraya çağrılmışlardı. Kendi aralarında istişare ettiler: “Hükümdarın huzurunda ne diyeceğiz?”
Kararları netti: “Resûlullah (s.a.v.) bize ne öğrettiyse onu söyleyeceğiz. Sonucu ne olursa olsun, hakikatten şaşmayacağız!”
Sözcü olarak, Efendimiz’in (s.a.v.) amcaoğlu olan, O’na (s.a.v.) simaen de çok benzeyen, cesur ve fasih (akıcı konuşan) Hz. Ca’fer’i (r.a.) seçtiler.
Hz. Ca’fer ve Müslümanlar huzura girdiklerinde, müşrik elçilerin aksine, secde etmediler. Sadece selâm verdiler. Saray erkânı, “Neden Hükümdara secde etmediniz?” diye sorduğunda Hz. Ca’fer, “Biz, Allah’tan başkasına secde etmemekle emrolunduk” diyerek davanın izzetini daha ilk anda gösterdi.
Necâşî, Hz. Ca’fer’e döndü:
“Nedir bu din? Nedir bu sizin hem kendi kavminizin dininden hem de benim dinimden ayrıldığınız yol?”
Hz. Ca’fer (r.a.) ayağa kalktı. O hitabe, Siyer tarihinin en parlak müdafaalarından biridir. Şöyle dedi:
“Ey Hükümdar! Biz, Câhiliye içinde yaşayan bir kavimdik:
Putlara tapardık, leş yerdik, her türlü kötülüğü (fuhşiyatı) işlerdik.
Akrabalık bağlarını (Sıla-i rahimi) keserdik, komşularımıza kötü davranırdık.
Güçlü olanlarımız, zayıf olanlarımızı ezerdi.
Biz bu haldeyken… Allah Teâlâ, bize içimizden bir Resûl (Elçi) gönderdi:
Biz O’nun (s.a.v.) soyunu (asaletini), doğruluğunu (sıdkını), güvenilirliğini (emanetini) ve iffetini (temizliğini) biliriz.
O (s.a.v.) bizi;
Yalnızca Allah’a ibadet etmeye (Tevhid’e), O’na (c.c.) ortak koşmamaya,
Atalarımızın taptığı o taşları ve putları terk etmeye davet etti.
O (s.a.v.) bize;
Doğru sözlü olmayı, emanete riayet etmeyi, akrabalık bağlarını gözetmeyi, komşuya iyi davranmayı,
Kan dökmekten ve haramlardan el çekmeyi emretti.
Bize fuhşiyattan, yalandan, yetim malı yemekten ve namuslu kadınlara iftira etmekten menetti.
Biz de O’nu (s.a.v.) tasdik ettik, O’na (s.a.v.) iman ettik ve O’nun (s.a.v.) Allah’tan getirdiklerine tâbi olduk. Bu yüzden O’na (c.c.) ibadet ettik, hiçbir şeyi O’na ortak koşmadık, haramları terk edip helâllere sarıldık.
Ey Hükümdar! İşte bu yüzden kavmimiz bize düşman oldu!
Bize işkence ettiler (zulmettiler), bizi dinimizden döndürmek için baskı yaptılar. Tekrar o putlara tapmamız, o eski pisliklere (Câhiliye’ye) dönmemiz için bize zulmettiler.
Onların zulmü altında ezilince ve can emniyetimiz kalmayınca, senin ülkene sığındık. Başkalarını değil, seni tercih ettik. Senin komşuluğuna girdik. Ey Hükümdar! Biz, senin yanında zulme uğramayacağımızı ümit ettik!”

Meryem Suresi ve Gözyaşları

Hz. Ca’fer’in (r.a.) bu sözleri, sarayda derin bir etki oluşturdu. Necâşî, derinden etkilenmişti. Amr bin el-Âs’ın “suçlu” dediği insanların, aslında bir fazilet hareketi olduğu ortaya çıkmıştı.
Necâşî, Hz. Ca’fer’e sordu:
“O Peygamberinizin (s.a.v.) Allah’tan getirdiğini söylediği şeylerden (Vahiyden) yanınızda bir parça var mı?”
Hz. Ca’fer, “Evet, var” dedi.
Bu, davanın en kritik anıydı. Hristiyan bir hükümdarın ve rahiplerin huzurunda hangi ayetler okunmalıydı? Hz. Ca’fer, ilâhî bir sevkle, Kur’ân-ı Kerîm’den **”Meryem Suresi”**nin ilk ayetlerini okumaya başladı.
Sûre, Hz. Zekeriyyâ’nın (a.s.) duasını, Hz. Yahyâ’nın (a.s.) doğumunu anlatıyordu. Sonra Hz. Meryem’in (r.anha) o mübarek kıssasına, O’nun (r.anha) iffetine ve Hz. Îsâ’nın (a.s.) babasız dünyaya geliş mucizesine…
Hz. Ca’fer (r.a.) okudukça, Necâşî ve etrafındaki bütün papazlar ve rahipler gözyaşlarına boğuldular. Ayetlerin anlattığı Hz. Meryem ve Hz. Îsâ, onların bildiği İncil’deki hakikatlerle örtüşüyordu. Gözyaşları sakallarını ıslatmıştı.
Necâşî, ağlayarak sözü kesti ve o meşhur kararını verdi. Yere bir çizgi çizdi ve şöyle dedi:
“Vallahi, bu (Kur’ân’ın) getirdiği ile Mûsâ’nın (a.s.) ve Îsâ’nın (a.s.) getirdikleri, aynı kandilin (Mişkât) ışıklarıdır!”
Sonra Kureyş elçilerine (Amr bin el-Âs ve arkadaşına) döndü:
“Gidin! Vallahi, ben onları size asla teslim etmeyeceğim! Ve onlara hile de kuramayacaksınız!”
Amr bin el-Âs, hayatının en büyük diplomatik yenilgisini almıştı.

Amr’ın Son Tuzağı ve Necâşî’nin İmanı

Amr, o gece öfkeyle ayrıldı. Arkadaşı “Artık bırak, başaramadık” dese de, Amr, “Hayır! Yarın Hükümdara onlar hakkında öyle bir şey söyleyeceğim ki, köklerini kazıyacak!” dedi.
Ertesi gün, tekrar Necâşî’nin huzuruna çıktı:
“Ey Hükümdar! Dün dinlediğiniz o adamlar, sizin için çok mühim olan bir zat hakkında (Hz. Îsâ’yı kastederek) çok çirkin bir şey söylüyorlar! Onlar, ‘Îsâ’nın Allah’ın oğlu değil, bir kul olduğunu’ iddia ediyorlar!”
Bu, Hristiyan akidesinin temeline bir saldırıydı. Necâşî tekrar öfkelendi ve Müslümanları derhal huzura çağırdı. Müslümanlar telaşlanmıştı. “Îsâ (a.s.) hakkında sorarsa ne diyeceğiz?”
Hz. Ca’fer’in cevabı yine netti: “Vallahi, Resûlullah (s.a.v.) bize ne öğrettiyse onu söyleriz: O, Allah’ın kulu, Resûlü, Meryem’e ilka ettiği (ulaştırdığı) Kelimesi ve O’ndan (c.c.) bir Rûh’tur.”
Huzura geldiler. Necâşî sordu: “Siz, Meryem oğlu Îsâ hakkında ne diyorsunuz?”
Hz. Ca’fer (r.a.), hazırladıkları o net Tevhid cevabını verdi.
Bunu duyan Necâşî, elindeki âsâyı (değneği) yere vurdu ve sevinçle haykırdı:
“Vallahi, Meryem oğlu Îsâ da, senin dediğinden (eline aldığı bir çöpü göstererek) şu çöp kadar bile fazla bir şey değildi! (Yani O, tam da sizin dediğiniz gibidir; Allah’ın Kulu ve Resûlüdür.)”
Etrafındaki papazlar bu sözlere homurdandılar (çünkü onlar ‘Oğul’ demeye alışmıştı). Ama Necâşî onlara kızdı ve Müslümanlara döndü:
“Gidin! Ülkemde ‘Sühûm’sunuz (Emniyettesiniz)! Size sövene ceza verilecektir. Vallahi, bir dağ dolusu altınım olsa, sizden birine eziyet edilmesine razı olmam!”
Sonra Kureyş elçilerine döndü, hediyelerini yüzlerine fırlattı: “Kalkın gidin! Benim sizin rüşvetinize ihtiyacım yoktur!”
Amr bin el-Âs ve arkadaşı, zelil bir halde Mekke’ye döndüler. Habeşistan Hicreti, İslâm’ın ilk diplomatik zaferi olmuştu.
(Siyer kaynakları, Necâşî Ashame’nin (r.a.) bu hadiseden sonra gizlice Müslüman olduğunu, vefat ettiğinde Efendimiz’in (s.a.v.) Medine’de O’nun (r.a.) gıyabî cenaze namazını kıldırdığını nakleder.)

BÖLüm 8: İKİ BÜYÜK FETİH: HZ. HAMZA VE HZ. ÖMER (r.anhümâ)
(Mekkî Dönem – III)

“Allah’ın Aslanı” Uyanıyor: Hz. Hamza (r.a.)

Efendimiz’in (s.a.v.) amcası olan Hz. Hamza (r.a.), Mekke’nin en cesur, en kuvvetli ve en heybetli savaşçısıydı. Avlanmayı çok sever, av dönüşü Kâbe’yi tavaf etmeden evine girmezdi. O güne kadar yeğeninin (s.a.v.) davasına girmemiş, ancak Ebû Tâlib gibi O’nu (s.a.v.) kabilecilik (hamiyyet) bağıyla uzaktan kolluyordu.
Yine böyle bir av dönüşüydü. Yayını omzuna takmış, heybetle Mekke’ye girerken, Safâ Tepesi yakınlarında bir câriye (Abdullah b. Cüd’ân’ın hizmetlisi) O’nu (r.a.) durdurdu. Câriye, gördüğü manzaradan ötürü hiddetliydi:
“Ey Ebû Umâre (Hamza’nın künyesi)! Keşke biraz evvel burada olup biteni görseydin! Ebû Cehil (Amr bin Hişâm), yeğenin Muhammed’e (s.a.v.) rastladı. O’na (s.a.v.) ve O’nun (s.a.v.) dinine öyle ağır hakaretler etti, öyle çirkin sözler söyledi ki… Muhammed (s.a.v.) O’na (Ebû Cehil’e) hiç cevap vermedi, vakur bir şekilde oradan ayrıldı.” (Bazı rivayetlerde Ebû Cehil’in, Efendimiz’in (s.a.v.) mübarek başına toprak attığı veya O’nu (s.a.v.) yaraladığı da zikredilir.)
Hz. Hamza’nın (r.a.) damarlarındaki asil kan dondu. Ebû Cehil kim oluyordu da, kendisi hayattayken, kardeşi Abdullah’ın yetimi olan “Muhammedü’l-Emîn”e (s.a.v.) böyle hakaret edebilirdi?
O’nun (r.a.) içindeki “hamiyyet” (aile ve kabile onuru) ateşi alevlendi. Hiddetinden ne yaptığını bilmez halde, avdan dönen adımlarla yolunu Kâbe’ye çevirdi. Ebû Cehil, Kureyş’in ileri gelenleriyle birlikte, her zamanki yerinde, mecliste oturuyordu.
Hz. Hamza (r.a.) bir aslan gibi Ebû Cehil’in tepesine dikildi. Omzundaki sert yayını kaldırdı ve Ebû Cehil’in başına olanca kuvvetiyle indirdi. Ebû Cehil’in başı yarılmış, kanlar akmaya başlamıştı.
Hz. Hamza (r.a.) gürledi:
“Sen, benim yeğenime mi hakaret ediyorsun? Ey Ebû Cehil, bilesin ki, ben de O’nun (s.a.v.) dinindeyim! O’nun (s.a.v.) söylediğini ben de söylüyorum! Gücün yetiyorsa, haydi bana karşılık ver!”
Bu, Kureyş meclisine atılmış bir meydan okumaydı. Ebû Cehil’in kabilesi (Beni Mahzûm) ayağa kalktı, Hz. Hamza’nın (r.a.) kabilesi (Beni Hâşim) de harekete geçti. Tam bir kabile savaşı çıkacakken, kurnaz Ebû Cehil, başından akan kanlara rağmen adamlarını durdurdu: “Bırakın Ebû Umâre’yi… Ben gerçekten O’nun (s.a.v.) yeğenine ağır hakaret etmiştim.”
Hz. Hamza (r.a.), o anki hamiyyetle imanını ilan etmişti. Ancak evine döndüğünde kalbi bir tereddüt geçirdi. “Ben ne yaptım? Atalarımın dinini terk mi ediyorum?” O gece, sabaha kadar Allah’a (c.c.) dua etti: “Allah’ım! Eğer bu yol hak ise, kalbime imanı yerleştir.”
Sabah olduğunda, kalbi şüpheden arınmış, İslâm’ın nuruyla dolmuştu. Doğruca Resûlullah’ın (s.a.v.) yanına, o gizli merkez olan Dârü’l-Erkam’a gitti ve şehâdetini tazeledi.
İslâm, “Allah’ın Aslanı”nı (Esedullah) kazanmıştı. Artık müşrikler, Resûlullah’a (s.a.v.) dil uzatırken veya fiilî saldırıda bulunurken iki kez düşünmek zorundaydılar.

Resûlullah’ın (s.a.v.) Duası ve Fâruk’un Gelişi

Hz. Hamza’nın (r.a.) Müslüman oluşundan sadece üç gün sonraydı. Zulüm devam ediyordu. Efendimiz (s.a.v.), Kâbe’de ellerini kaldırdı ve Cihan Şümul (Evrensel) davetinin geleceği için şu meşhur duayı etti:
“Allah’ım! Bu dini, şu iki Ömer’den Sana en sevimli olanı ile aziz eyle (güçlendir, yücelt): Ömer bin Hattâb veya Amr bin Hişâm (Ebû Cehil).”
Allah Teâlâ (c.c.), bu dua için Ömer bin Hattâb’ı (r.a.) seçmişti.
Hz. Ömer (r.a.), o dönemde İslâm’ın ve Müslümanların en azılı düşmanlarındandı. Heybetli, sert mizaçlı (celâlli) ve Câhiliye âdetlerine sımsıkı bağlı biriydi.
Müşrikler bir gün Dârü’n-Nedve’de (Mekke meclisi) toplanmış, “Muhammed (s.a.v.) Kureyş’i böldü, atalarımızın dinini ayaklar altına aldı. Bu işi kökten kim çözecek?” diye konuşuyorlardı.
Hz. Ömer (r.a.) hiddetle ayağa fırladı: “Ben! Ben, Muhammed’in (s.a.v.) işini bitireceğim!”
Kılıcını kuşandı ve Resûlullah’ı (s.a.v.) öldürmek kastıyla yola çıktı.
Yolda, gizlice Müslüman olmuş olan Nuaym bin Abdullah’a (r.a.) rastladı. Nuaym, Hz. Ömer’in (r.a.) hiddetli halini ve kılıcını görünce sordu: “Nereye böyle hiddetle, yâ Ömer?”
Hz. Ömer (r.a.) gürledi: “Kureyş’i bölen, atalarımıza dil uzatan o Sâbiî’yi (dinden döneni), Muhammed’i (s.a.v.) öldürmeye gidiyorum!”
Nuaym (r.a.), Resûlullah’ın (s.a.v.) hayatının tehlikede olduğunu anladı. O’nu (s.a.v.) korumak için, Hz. Ömer’in (r.a.) dikkatini başka yöne çekmesi gerekiyordu. Cesur bir hamleyle dedi ki:
“Sen Muhammed’i (s.a.v.) bırak da, önce kendi ailene bak! Senin enişten Saîd bin Zeyd ve kız kardeşin Fâtıma bint Hattâb da O’nun (s.a.v.) dinine girdiler!”
Bu haber, Hz. Ömer’in (r.a.) beyninden vurulmuşa dönmesine sebep oldu. Kendi kanından, kendi evinden iki kişi… Öfkeyle yolunu değiştirdi ve kız kardeşinin evine yöneldi.
O esnada, evde eniştesi Hz. Saîd (r.a.) ve kız kardeşi Hz. Fâtıma (r.anha), kendilerine Kur’ân öğreten Hz. Habbâb bin Eret (r.a.) ile birlikte, Tâhâ Suresi’nin yazılı olduğu sahîfeleri (sayfaları) okuyorlardı.
Hz. Ömer’in (r.a.) öfkeli sesini duyunca, Hz. Habbâb (r.a.) hemen bir odaya saklandı, Hz. Fâtıma (r.anha) da Kur’ân sahîfelerini alelacele gizledi.
Hz. Ömer (r.a.) kapıyı kırarcasına içeri daldı: “Duyduğum o fısıltılar, o sesler neydi?”
İnkâr ettiler. “Duyduğumu söylüyorum! Demek siz de Muhammed’in (s.a.v.) dinine girdiniz!” diyerek eniştesi Saîd’in (r.a.) üzerine atıldı, O’nu (r.a.) yere yıktı.
Kız kardeşi Fâtıma (r.anha), eşini korumak için araya girince, Hz. Ömer’in (r.a.) sert bir darbesi kız kardeşinin mübarek yüzüne geldi ve yüzü kanamaya başladı.
İşte o an, tarihin akışının değiştiği andı.
Kız kardeşi Fâtıma (r.anha), o kanayan yüzüyle, abisinin zalimliği karşısında imanın verdiği izzetle ayağa kalktı ve haykırdı:
“Evet, yâ Ömer! Biz Müslüman olduk! Allah’a (c.c.) ve Resûlü’ne (s.a.v.) iman ettik. Başımızı da kessen bu dinden dönmeyiz! Elinden geleni ardına koyma!”
Hz. Ömer (r.a.), sevdiği kız kardeşinin yüzündeki kanı ve o sarsılmaz cesareti görünce durakladı. Şiddeti, yerini derin bir pişmanlığa (nedâmete) bıraktı. Yaptığına utandı. Sakinleşti.
“Getirin,” dedi, “o okuduğunuz şeyi, bir de ben bakayım, neymiş o.”
Hz. Fâtıma (r.anha), o haliyle bile izzetini korudu: “Hayır! Sen müşriksin, necissin (manen kirlisin). Bu sahîfelere ancak temizlenenler dokunabilir.”
Hz. Ömer (r.a.), bu kararlılık karşısında kalktı, yıkandı (gusletti). Ancak o zaman kız kardeşi O’na (r.a.) Tâhâ Suresi’nin yazılı olduğu sahîfeyi verdi.
Hz. Ömer (r.a.) okumaya başladı:
“Tâ-Hâ. Biz, Kur’an’ı sana sıkıntıya düşesin diye indirmedik. Ancak Allah’tan korkan kimseye bir öğüt (ve uyarı) olsun diye (indirdik). O, yeri ve yüce gökleri yaratanın katından yavaş yavaş bir indiriştir. O, Rahmân’dır, Arş’a kurulmuştur…
…Muhakkak ki ben, yalnızca ben Allah’ım. Benden başka ilâh yoktur. O halde bana ibadet et ve beni anmak için namaz kıl.” (Tâhâ, 20/1-14 )
Hz. Ömer (r.a.), okuduğu her ayetle sarsılıyordu. Bu, bir beşer (insan) kelâmı olamazdı. Bu, şiir değildi, sihir (büyü) değildi. Bu, Ebû Cehil’in anlattığı gibi bir uydurma hiç değildi.
“Bu ne kadar yüce, ne kadar kerîm bir kelâm!” diye fısıldadı.
O’nun (r.a.) yumuşadığını gören Hz. Habbâb (r.a.) saklandığı yerden çıktı ve sevinçle bağırdı: “Müjde yâ Ömer! Vallahi umarım ki, Resûlullah’ın (s.a.v.) dün gece ettiği ‘İki Ömer’den biri’ duası sensin!”
Hz. Ömer (r.a.), artık kararını vermişti: “Resûlullah (s.a.v.) şimdi nerededir? Götürün beni O’na (s.a.v.)!”
Hz. Ömer (r.a.), kılıcı belinde, doğruca İslâm’ın ilk karargâhı Dârü’l-Erkam’a yürüdü. Kapıyı çaldı. İçerideki sahabeler, kapı deliğinden Hz. Ömer’i (r.a.) kılıcıyla görünce dehşete kapıldılar.
Ancak içeride “Allah’ın Aslanı” Hz. Hamza (r.a.) vardı. O (r.a.) kükredi: “Açın kapıyı! Kimden korkuyorsunuz? O, Ömer’dir! Eğer hayırla geldiyse, hayır bulur. Eğer şerle geldiyse, O’nu (r.a.) kendi kılıcıyla öldürürüz!”
Kapı açıldı. Resûlullah (s.a.v.) ilerledi, Hz. Ömer’in (r.a.) yakasından/kuşağından şiddetle tuttu ve sarstı:
“Ne zamana kadar (bu inkârda) devam edeceksin, ey Hattâb’ın oğlu! Müslüman olman için Allah’ın (c.c.) sana bir musibet indirmesini mi bekliyorsun?”
Hz. Ömer (r.a.), o heybetli Resûl’ün (s.a.v.) karşısında bütün celâlini yitirmiş, teslim olmuştu. Mübarek kelimeleri söyledi:
“Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve Eşhedü enneke Resûlullah!” (Şehâdet ederim ki Allah’tan başka ilâh yoktur ve şüphesiz Sen Allah’ın Resûlüsün!)
Dârü’l-Erkam’ın içinden öyle bir “Allahu Ekber!” nidası yükseldi ki, o tekbir sesi Kâbe’nin etrafından duyuldu.
Hz. Ömer’in (r.a.) İslâm’a girmesi, bir fetih idi. O (r.a.), o gün “el-Fâruk” (Hak ile bâtılı ayıran) lakabını aldı. İman eder etmez ilk söylediği şey şu oldu:
“Yâ Resûlallah! Biz hak üzere, onlar (müşrikler) bâtıl üzere değil mi? Öldürülsek de hak üzere ölmeyecek miyiz?”
“Evet” cevabını alınca,
“Öyleyse neden gizleniyoruz? Vallahi, Kâbe’ye gideceğiz ve dinimizi açıkça ilan edeceğiz!” dedi.
O gün, Müslümanlar iki saf halinde, izzetle Dârü’l-Erkam’dan çıktılar. Bir safın başında “Allah’ın Aslanı” Hz. Hamza (r.a.), diğer safın başında “Fâruk” Hz. Ömer (r.a.), ortalarında Resûl-i Ekrem (s.a.v.) olduğu halde Kâbe’ye yürüdüler ve orada, müşriklerin şaşkın ve öfkeli nazarları (bakışları) altında ilk defa alenen (açıkça) cemaatle namaz kıldılar.

Son Çare: Büyük Boykot (el-Mukâtaa)

Kureyş, şoktaydı. İşkence işe yaramamıştı. Habeşistan’a gidenler zafer kazanmıştı. Şimdi de en güçlü iki adamları, Hamza (r.a.) ve Ömer (r.a.), karşı saftaydı.
Nübüvvet’in 7. yılında (M. 617), çaresizlik içinde son ve en zalimce planlarını devreye soktular: Mukâtaa (Boykot).

Bütün müşrik kabileler toplandı ve bir ahitnâme (anlaşma metni) yazdılar. Bu metne göre;
• Muhammed’i (s.a.v.) öldürmek için kendilerine teslim edinceye kadar;
• Bütün Beni Hâşim (Hâşimoğulları) ve Beni Muttalib (Muttaliboğulları) kabileleriyle (Ebû Leheb hariç) kimse evlenip, kız alıp vermeyecek.
• Onlara hiçbir şey satılmayacak ve onlardan hiçbir şey satın alınmayacak (Tam ekonomik abluka).
• Onlarla konuşulmayacak, bir araya gelinmeyecek (Tam sosyal tecrit).
Bu zalimce ahitnâmeyi Kâbe’nin duvarına astılar.
Efendimiz’in (s.a.v.) hamisi (koruyucusu) olan amcası Ebû Tâlib, tehlikeyi gördü. Kabilesinin Müslüman olanlarını ve (kabile hamiyetiyle) olmayanlarını topladı. Hep birlikte, Mekke’nin dışında, “Şi’b-i Ebî Tâlib” (Ebû Tâlib Mahallesi) denilen, etrafı çevrili, dar bir vadiye çekildiler.
İslâm tarihinin en acı ve en çetin imtihanlarından biri olan “Büyük Boykot” başlamıştı.
Bu abluka, tam üç (3) yıl sürdü.
Bu üç yılda, Müslümanlar ve onları koruyan Beni Hâşim kabilesi açlıkla imtihan edildi. Yiyecek hiçbir şey bulamadılar. O kadar ki, açlıktan ağaçların kuru yapraklarını, buldukları kuru derileri suda kaynatıp yemeye mecbur kaldılar.
Vadinin dışından, açlıktan ağlayan çocukların ve bebeklerin feryatları duyuluyordu.
Hz. Hatice (r.anha), İslâm için bütün servetini bu üç yılda tüketti. Gizli yollardan, fahiş fiyatlarla yiyecek satın alıp Müslümanlara ulaştırmaya çalıştı.
Bütün bu zulme rağmen, ne Ebû Tâlib (henüz iman etmemiş olsa da) yeğenini (s.a.v.) teslim etti, ne de Müslümanlar dinlerinden bir zerre taviz verdiler.

********

BÖLÜM 9: HÜZÜN YILI, KAYIPLAR VE TÂİF’İN ACISI
(Mekkî Dönem – IV)

Boykot’un Mucizevî Sonu (Nübüvvet’in 10. Yılı)

Abluka üçüncü yılındayken, müşriklerden bazı vicdan sahibi kimseler (Hişâm b. Amr, Züheyr b. Ebî Ümeyye gibi) gizlice bu zulmü tenkit etmeye başladılar. “Biz rahatça yiyip içerken, akrabalarımız olan Hâşimoğulları açlıktan helâk oluyor. Bu, adalet değildir!” diyerek bu ahitnâmeyi (anlaşmayı) yırtmak için bir zemin hazırlamaya başladılar.
Tam bu esnada, ilâhî bir müdahale hadiseyi hızlandırdı.
Allah Teâlâ (c.c.), Resûlü’ne (s.a.v.) bir mucize ihsan etti. Efendimiz (s.a.v.), amcası Ebû Tâlib’e giderek şöyle dedi:
“Ey amca! Rabbim (c.c.) bana haber verdi ki, Kureyş’in Kâbe duvarına astığı o zalim ahitnâmeye bir ağaç kurdu (güve) musallat etmiş. O sahîfedeki Allah’ın (c.c.) isminden (‘Bismike Allahümme’) başka, zulüm ve haksızlık ihtiva eden ne varsa hepsini yiyip bitirmiş.”
Ebû Tâlib, yeğeninin (s.a.v.) asla yalan söylemediğini biliyordu. Derhal Kureyş’in ileri gelenlerinin yanına (Dârü’n-Nedve’ye) gitti. Kâbe’nin önünde onlara seslendi:
“Yeğenim Muhammed (s.a.v.) bana böyle bir haber verdi. Şimdi gidin, o ahitnâmeyi getirin. Eğer O’nun (s.a.v.) dediği doğruysa, bu zulme derhal son verin! Eğer (hâşâ) yalan söylüyorsa, yemin olsun ki O’nu (s.a.v.) size teslim edeceğim!”
Müşrikler bu teklifi kabul ettiler. Bu, onlar için bir “ya hep ya hiç” anıydı. Ahitnâmeyi Kâbe’nin içinden indirdiler. Mührü açıp baktıklarında, hayret ve dehşet içinde kaldılar.
Efendimiz’in (s.a.v.) haber verdiği gibi, sahîfenin tamamı bir güve tarafından yenilmiş, geriye sadece kâğıdın başındaki “Bismike Allahümme” (Allah’ım! Senin isminle) ibaresi kalmıştı.
Bu apaçık mucize karşısında dahi iman etmediler, “Bu da O’nun (s.a.v.) sihridir (büyüsüdür)!” dediler. Ancak ahitnâme fiilen yok olmuştu ve bu zulmü savunanların artık bir delili kalmamıştı.
Böylece, üç yıl süren o dayanılmaz boykot, ilâhî bir mucizeyle sona erdi. Müslümanlar ve Hâşimoğulları, “Şi’b-i Ebî Tâlib” mahallesinden çıkarak Mekke’deki evlerine geri döndüler.

Hüzün Yılı (Senetü’l-Hüzn)

Fakat bu kurtuluşun sevinci çok kısa sürdü. O üç yıllık çile, muhasara altındakilerin, bilhassa yaşlıların sağlığını tüketmişti. Boykotun bitiminden sadece birkaç ay sonra, Nübüvvet’in 10. Yılı (M. 620), Efendimiz (s.a.v.) için “Hüzün Yılı” olacaktı.
Çünkü O (s.a.v.), o yıl, hayatındaki en mühim iki desteği, iki kalkanı art arda kaybetti.

1. Zâhirî Kalkanın Düşüşü: Ebû Tâlib’in Vefâtı

Seksen yaşını aşmış olan Ebû Tâlib, boykotun meşakkatine daha fazla dayanamadı ve ölüm döşeğine düştü. O, iman etmemiş olsa da, Câhiliye hamiyyetiyle (kabile onuruyla) yeğenini (s.a.v.) canı pahasına korumuş, Kureyş’in bütün baskılarına tek başına göğüs germişti.
Resûl-i Ekrem (s.a.v.), vefat anında amcasının başucundaydı. O’nun (s.a.v.) kurtuluşu için son bir gayretle yalvardı:
“Ey amcacığım! Ne olur, ‘Lâ ilâhe illallah’ (Allah’tan başka ilâh yoktur) kelimesini söyle ki, (ahirette) Allah (c.c.) katında senin için bu kelimeyle şahitlik ve şefaat edebileyim.”
Ancak o odada, Mekke’nin kâfir reisleri Ebû Cehil ve Ümeyye bin Halef de vardı. Onlar da Ebû Tâlib’e baskı yapıyorlardı: “Ey Ebû Tâlib! Ölüm anında korktun da atalarının, Abdülmuttalib’in dininden yüz mü çevireceksin?”
Ebû Tâlib, son nefesinde, müşriklerin yüzüne baktı ve “Ben, atam Abdülmuttalib’in dini üzereyim” dedi.
Resûlullah (s.a.v.), O’nu (s.a.v.) sekiz yaşından beri bir baba şefkatiyle koruyan amcasının bu hali üzerine gözyaşlarına boğuldu. O’nun (s.a.v.) bu derûnî hüznü ve hidayet arzusu üzerine, Cenâb-ı Hak şu ayet-i kerîmeyi indirdi:
“(Resûlüm!) Şüphesiz sen sevdiğin kimseyi hidayete erdiremezsin. Ama Allah, dilediği kimseyi hidayete erdirir. O, hidayete erecekleri daha iyi bilir.” (Kasas, 28/56 )
Efendimiz (s.a.v.), artık Mekke sokaklarında kendisini Kureyş’in kılıçlarından koruyacak o zâhirî himayecisini kaybetmişti.

2. Derûnî Kalkanın Düşüşü: Hz. Hatice’nin (r.anha) Vefâtı

Ebû Tâlib’in vefatından sadece üç gün (veya kısa bir müddet) sonra, ikinci ve daha sarsıcı bir kayıp yaşandı.
Efendimiz’in (s.a.v.) sığınağı, sırdaşı, “Vezir-i Sadık”ı, ilk iman eden mü’min, altı evladının annesi, İslâm’ın Tâhiresi, mübarek zevcesi Hz. Hatice-tü’l-Kübrâ (r.anha) vefat etti.
Hz. Hatice (r.anha), O’na (s.a.v.) sadece bir zevce değil, Hira’dan korkuyla döndüğünde O’nu (s.a.v.) “Korkma! Allah (c.c.) seni asla utandırmaz” diyerek teskin eden bir manevî destekti. O (r.anha), bütün servetini İslâm davası için, bilhassa o üç yıllık boykotta Müslümanların aç kalmaması için harcamıştı.
Resûlullah (s.a.v.), bu vefatla sarsıldı. O (s.a.v.), evindeki huzurunu, teselli bulduğu en şefkatli kalbi ve derûnî kalkanını kaybetmişti.
İki büyük destekçisini kaybeden Resûl-i Ekrem (s.a.v.), Mekke’de artık yapayalnız ve himayesiz kalmıştı.
Bu durumu fırsat bilen müşrikler, zulümlerini ve cüretlerini akıl almaz bir seviyeye çıkardılar. Ebû Tâlib hayattayken O’na (s.a.v.) dokunmaya cesaret edemeyenler, artık O (s.a.v.) Kâbe’de namaz kılarken üzerine işkembe atmanın ötesine geçtiler.
Mekke sokaklarında yürürken, ayak takımından biri, mübarek başına toprak attı. Resûlullah (s.a.v.), o toz toprak içindeki mübarek başını eğerek evine döndü. Küçük kızı Hz. Fâtıma (r.anha), babasının (s.a.v.) başındaki toprakları gözyaşları içinde temizlerken, Efendimiz (s.a.v.) kızını şöyle teselli ediyordu:
“Ağlama kızım… Muhakkak ki Allah (c.c.), babanı koruyacaktır.”

Mekke’den Çıkış Arayışı: Tâif Yolculuğu

Mekke’de artık İslâm’ı tebliğ etme imkânı kalmamıştı. Kureyş, O’nu (s.a.v.) öldürmek için fırsat kolluyordu. Efendimiz (s.a.v.), davanın devamı için Mekke dışında yeni bir sığınak, yeni bir merkez aramak zorundaydı.
Nazarını (bakışını), Mekke’nin güneydoğusunda, serin yaylalarıyla meşhur, zengin ve güçlü Sakîf kabilesinin yurdu olan Tâif şehrine çevirdi.
Kimseye haber vermeden, Kureyş’in dikkatini çekmemek için uzun ve meşakkatli yolu (yaklaşık 100 km) yürüyerek katetti. Yanında sadece vefâkâr dostu, azatlısı ve evlatlığı Hz. Zeyd bin Hârise (r.a.) vardı.
Tâif’e ulaştı ve orada on gün kaldı. Şehrin idarecisi olan Amr bin Umeyr’in üç oğluyla (Abdüyâlîl, Mes’ûd ve Habîb) görüştü. Onları İslâm’a davet etti ve eğer iman etmeyeceklerse, en azından Kureyş’e karşı kendisine himaye vermelerini (korumalarını) istedi.
Aldığı cevap, Mekke’deki müşriklerin hakaretlerinden çok daha ağır ve yaralayıcıydı:
• Birincisi, alay ederek: “Eğer Allah (c.c.) gerçekten seni Resûl olarak gönderdiyse, ben (bu sözü duymuş olmaktan dolayı) Kâbe’nin örtülerini yırtayım!” dedi.
• İkincisi: “Allah (c.c.), peygamber olarak göndermek için senden başka kimseyi bulamadı mı?” dedi.
• Üçüncüsü ise en küstah olanıydı: “Seninle asla konuşmam! Eğer dediğin gibi bir peygambersen, seninle konuşmak tehlikelidir. Eğer Allah (c.c.) adına yalan uyduran biriyse, zaten konuşmaya değmezsin!”
Efendimiz (s.a.v.), bu ağır hakaretler karşısında sadece şunu rica etti: “Madem davetimi kabul etmediniz, bari Kureyş’e burada olduğumu haber vermeyin.”
Ancak Sakîf kabilesi, bu ricayı dahi yerine getirmedi. Sadece reddetmekle kalmadılar; şehirdeki ayak takımını, çocukları ve köleleri O’nun (s.a.v.) üzerine kışkırttılar.

Kanlı Müdafaa ve Gözyaşı Duası

Tâif’in çocukları ve serserileri, Rahmet Peygamberi’ni (s.a.v.) ve Hz. Zeyd’i (r.a.) şehrin çıkışına kadar, yolun iki tarafına dizilerek taş yağmuruna tuttular.
Attıkları her taşta O’na (s.a.v.) hakaret ediyor, O’nunla (s.a.v.) alay ediyorlardı.
Hz. Zeyd (r.a.), Efendimiz’e (s.a.v.) gelen taşlara kendini siper ediyor, kendi vücuduyla O’nu (s.a.v.) korumaya çalışıyordu. Hz. Zeyd’in (r.a.) başı ve vücudu kanlar içindeydi.
Resûl-i Ekrem’in (s.a.v.) mübarek ayakları ve bacakları, atılan taşlarla kan revan içinde kaldı. Mübarek kanı, sandaletlerinin (nalınlarının) içine dolmuş, orada kurumuştu.
Tâif’ten kilometrelerce uzağa kadar bu zalimce takip sürdü. Bitkin, yaralı ve kalbi kırık bir halde, Tâif’in dışında, Mekkeli müşrik kardeşler olan Utbe ve Şeybe bin Rebîa’ya ait bir üzüm bağına (bostanına) sığındılar.
Hz. Zeyd (r.a.), Efendimiz’in (s.a.v.) yaralarını temizlemeye çalışırken, Âlemlerin Efendisi (s.a.v.), o bitkin haliyle ellerini semâya kaldırdı ve Siyer tarihinin en dokunaklı, en derûnî dualarından birini yaptı:
“Allah’ım! Gücümün zayıflığını, çaremin azlığını ve insanlar nazarında hor ve hakir görülmemi Sana şikâyet ediyorum.”
“Ey Merhametlilerin en Merhametlisi! Sen, zayıfların Rabbisin ve Sen, benim Rabbimsin! Beni kimlerin eline bırakıyorsun? Bana sert ve kaba davranan bir yabancının (Tâiflilerin) eline mi, yoksa davama hâkim kıldığın bir düşmanın (Mekkelilerin) eline mi?”
Ve duanın zirvesi geldi:
“Allah’ım! Eğer bana karşı bir gazabın (öfken) yoksa, (çektiğim) bu belâlara ve eziyetlere hiç aldırmam! Lâkin Senden gelecek bir âfiyet (koruma ve esenlik), benim için çok daha geniştir.”
“Gazabına uğramaktan veya öfkenin üzerime inmesinden, Senin karanlıkları aydınlatan, dünya ve ahiret işlerini düzene koyan Vechinin (Zâtının) Nûruna sığınırım.”
“Rızan Senindir; yeter ki Sen razı oluncaya kadar (af dilerim). Senden başka hiçbir güç ve kuvvet yoktur!”

Helâk Teklifine “Rahmet” Cevabı

Bu yakarış, semânın kapılarını titretmişti.
Hemen Cebrail (aleyhisselâm) nazil oldu. Yanında, daha önce hiç görülmemiş bir melek vardı. Cebrail (a.s.) seslendi:
“Yâ Resûlallah! Rabbin (c.c.), kavminin sana ne dediğini ve Tâiflilerin bu yaptıklarını işitti ve gördü. İşte bu, Melekü’l-Cibâl’dir (Dağlar Meleği). O’na (c.c.) ne dilersen emretmen için Rabbim (c.c.) O’nu (c.c.) sana gönderdi!”
Dağlar Meleği (a.s.) gürledi:
“Ey Allah’ın Resûlü! Ben Dağlar Meleğiyim. Emret! İstersen şu iki dağı (Tâif’in etrafındaki dağları) bu nankör kavmin üzerine kapatayım da, hepsi helâk olsun!”
O (s.a.v.); yaralıydı, kanlar içindeydi, kovulmuştu, en yakın iki desteğini kaybetmişti. Beşerî (insanî) olarak “Evet, helâk et!” demesi için her sebebe sahipti.
Fakat O (s.a.v.), “Rahmeten li’l-Âlemîn” (Âlemlere Rahmet) idi.
O (s.a.v.), Dağlar Meleği’ne şu Cihan Şümul (Evrensel) cevabı verdi:
“Hayır! Helâk istemem! Ben istemem… Bilakis ben, Allah’tan (c.c.) ümit ederim ki, O (c.c.), bu müşriklerin sulbünden (soylarından), bir gün Sadece Allah’a (c.c.) ibadet edecek ve O’na (c.c.) hiçbir şeyi ortak koşmayacak bir nesil çıkaracaktır.”
O (s.a.v.), kendisine taş atanların değil, onların (belki yüz yıl sonra gelecek) torunlarının imanını düşünüyordu. (Nitekim Tâif, yıllar sonra topluca Müslüman olacaktır.)

BÖLÜM 10: SEMÂVÎ TESELLİ – İSRÂ VE Mİ’RÂC MUCİZESİ
(Mekkî Dönem – V)

Hazırlık ve İsrâ (Gece Yolculuğu)

Nübüvvet’in 11. veya 12. yılında (Hicretten yaklaşık 1.5 yıl evvel, Receb ayının 27. gecesi olduğuna dair meşhur rivayete göre), Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Kâbe’de, Hatîm’de (veya amcasının kızı Ümmü Hânî’nin (r.anha) evinde) istirahat halindeydi.
O esnada, Vahiy Meleği Hz. Cebrail (aleyhisselâm), yanında Mikâil (a.s.) ve İsrafil (a.s.) olduğu halde nazil oldu.
Resûlullah’ın (s.a.v.) mübarek göğsü (sadrı), ikinci kez (ilki çocukluğunda olmuştu) yarıldı (Şakk-ı Sadr). Mübarek kalbi çıkarıldı, Zemzem suyu ile yıkandı ve içi “iman” ve “hikmet” ile doldurulduktan sonra yerine konuldu.
Bu manevî ameliyat, O’nun (s.a.v.) beşerî (insanî) takatinin ötesinde, ilâhî bir huzura çıkabilmesi ve kâinatın sırlarını müşahede edebilmesi için bir hazırlıktı.
Ardından Hz. Cebrail (a.s.), O’na (s.a.v.) bir binek takdim etti. Bu bineğin adı “Burak” idi. Rengi beyaz, katırdan küçük, merkepten büyük; sürati ise “nazarın (bakışın) eriştiği son nokta” idi.
Efendimiz (s.a.v.) Burak’a bindirildi. Yanında rehberi Hz. Cebrail (a.s.) olduğu halde, Mekke’deki Mescid-i Harâm’dan, normalde develerle aylarca süren bir mesafeye, Kudüs’teki Mescid-i Aksâ’ya bir anda (gecenin bir bölümünde) götürüldü.
Bu mucizevî “Gece Yolculuğu”, Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle tasdik edilmiştir:
“Bir gece, kendisine âyetlerimizden bir kısmını gösterelim diye kulunu (Muhammed’i) Mescid-i Harâm’dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya götüren Allah’ın şanı yücedir. Şüphesiz O, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.” (İsrâ, 17/1 )

İmamet-i Kübrâ: Peygamberlerin İmamı

Mescid-i Aksâ’ya vardıklarında, tarihin en muazzam cemaati O’nu (s.a.v.) bekliyordu. Cenâb-ı Hak, o gece, Hz. Âdem’den (a.s.) Hz. Îsâ’ya (a.s.) kadar gelmiş geçmiş bütün Peygamberlerin (aleyhimüsselâm) ruhlarını (veya misallerini) orada toplamıştı.
Hz. İbrahim (a.s.) oradaydı, Hz. Mûsâ (a.s.) oradaydı, Hz. Îsâ (a.s.) oradaydı.
Hz. Cebrail (a.s.), cemaatin önüne geçmesi için Âhir Zaman Peygamberi’ni (s.a.v.) takdim etti.
Resûl-i Ekrem (s.a.v.), o mübarek peygamberler cemaatine İmam oldu ve onlara iki rekât namaz kıldırdı.
Bu hadise, sembolik bir “devir teslim” merasimiydi. Bu, O’nun (s.a.v.) davasının, bütün peygamberlerin davasının tek ve Cihan Şümul (Evrensel) vârisi olduğunun; İslâm’ın, önceki bütün şeriatları tamamlayan son ve kâmil din olduğunun semâvî ilanıydı. O (s.a.v.), artık sadece Kureyş’in değil, “İmâmü’l-Enbiyâ” (Peygamberlerin İmamı) idi.

Mi’râc (Göklere Yükseliş)

Mescid-i Aksâ’daki bu vazifenin ardından, asıl yolculuk, yani “Mi’râc” (Yükseliş Aleti/Merdiveni) başladı. Efendimiz (s.a.v.), Kubbetü’s-Sahra’nın bulunduğu o mukaddes kayanın üzerinden (Sahrâ-i Muallak) Hz. Cebrail (a.s.) ile birlikte yedi kat semâya (göklere) yükselmeye başladı.
Her semâ kapısında Hz. Cebrail (a.s.) kapıyı çaldı.
“Kim o?”
“Cebrail.”
“Yanındaki kim?”
“Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem).”
“O’na (s.a.v.) (Mi’râc) daveti gönderildi mi?”
“Evet, gönderildi.”
Ve kapı açıldı.
• Birinci Kat Semâda: İnsanlığın atası Hz. Âdem (aleyhisselâm) ile karşılaştı. Hz. Âdem (a.s.), O’nu (s.a.v.) “Hoş geldin, sâlih evlat ve sâlih peygamber!” diyerek selamladı.
• İkinci Kat Semâda: İki teyzeoğlu olan Hz. Yahyâ (a.s.) ve Hz. Îsâ (aleyhisselâm) ile görüştü.
• Üçüncü Kat Semâda: Kendisine “güzelliğin yarısı” verilen Hz. Yûsuf (aleyhisselâm) ile görüştü.
• Dördüncü Kat Semâda: Yüce bir makama yükseltilen Hz. İdrîs (aleyhisselâm) ile görüştü.
• Beşinci Kat Semâda: Kavmi tarafından çok sevilen Hz. Hârûn (aleyhisselâm) ile görüştü.
• Altıncı Kat Semâda: “Kalîmullah” (Allah ile konuşan) Hz. Mûsâ (aleyhisselâm) ile görüştü. (Efendimiz (s.a.v.) O’nu (s.a.v.) geçerken, Hz. Mûsâ’nın (a.s.) ağladığı rivayet edilir. Sebebi sorulunca, “Benden sonra gönderilen bir gencin (Hz. Muhammed’in s.a.v.) ümmetinden Cennet’e gireceklerin sayısı, benim ümmetimden gireceklerden daha fazla olduğu için (gıpta ile) ağlıyorum” demiştir.)
• Yedinci Kat Semâda: “Halîlullah” (Allah’ın Dostu) olan, atası Hz. İbrahim (aleyhisselâm) ile görüştü. Hz. İbrahim (a.s.), Kâbe’nin semâdaki aslı olan ve her gün 70.000 meleğin ziyaret edip bir daha sıranın gelmediği **”Beytü’l-Ma’mûr”**a (Mamur Ev) yaslanmış haldeydi. O (a.s.) da Efendimiz’i (s.a.v.) “Hoş geldin, sâlih evlat ve sâlih peygamber!” diyerek selamladı ve O’na (s.a.v.), ümmetine şu tavsiyeyi iletmesini söyledi: “Ümmetine selâmımı söyle ve onlara haber ver ki; Cennet’in toprağı tertemiz, suyu tatlıdır. Orası (ağaç dikmek için) müthiş bir arazidir. Oraya dikilecek fidanlar ise ‘Sübhânallâhi ve’l-hamdü lillâhi ve lâ ilâhe illallâhü vellâhü ekber’ zikridir.”

Zirve: Sidretü’l-Müntehâ ve İlâhî Huzur

Yedinci semâdan sonra, kâinatın ve mahlûkatın (yaratılmışların) bilgisinin sona erdiği son nokta olan **”Sidretü’l-Müntehâ”**ya (En Son Sınırdaki Ağaç) ulaştılar.
Orası, ilâhî nurların tecelli ettiği, tasviri mümkün olmayan bir makamdı.
İşte o noktada, 600 kanadıyla Vahiy Meleği olan Hz. Cebrail (a.s.) durdu.
Efendimiz (s.a.v.) “Neden durdun, yâ Cebrail?” dediğinde, Vahiy Meleği o meşhur cevabı verdi:
“Yâ Resûlallah! Burası benim hududumdur. Eğer buradan bir parmak ucu dahi ileri geçersem, (ilâhî nurların azametinden) yanarım!”
Ve Resûl-i Ekrem (s.a.v.), o andan itibaren, Cebrail’i (a.s.) geride bırakarak, “Refref” adlı bir vasıta ile (veya o makama mahsus bir keyfiyetle) zamanın ve mekânın bittiği o ilâhî huzura, tek başına yükseldi.
Cenâb-ı Hak ile kulunun (s.a.v.) arasındaki bütün perdeler (hicâblar) kalktı. O (s.a.v.), Rabbinin (c.c.) cemâlini müşahede etti. Kur’ân-ı Kerîm, o anı Necm Suresi’nde şöyle tasvir eder:
“Sonra (ona) yaklaştı derken sarktı. O kadar ki (araları) iki yay arası kadar yahut daha da yakın oldu. Böylece Allah, kuluna vahyedeceğini vahyetti. Gözün gördüğünü kalp yalanlamadı… Andolsun ki o, Rabbinin en büyük âyetlerinden bir kısmını gördü.” (Necm, 53/8-12, 18 )
Müslümanların her namazda okuduğu “Tahiyyât” duası, Siyer kaynaklarına göre, işte bu ilâhî buluşmadaki selamlaşmanın bir yâdigârıdır.

Mi’râc’ın Hediyeleri

Bu Cihan Şümul yolculuktan, Efendimiz (s.a.v.) ümmetine üç büyük hediye ile döndü:
• Namaz (Beş Vakit): Mi’râc’da, ümmetine günde 50 vakit namaz farz kılındı. Efendimiz (s.a.v.) dönüş yolunda Hz. Mûsâ (a.s.) ile tekrar karşılaştı. Hz. Mûsâ (a.s.), “Rabbin (c.c.) ümmetine ne farz kıldı?” diye sordu. “50 vakit namaz” cevabını alınca, “Yâ Resûlallah! Rabbine (c.c.) dön, azaltmasını iste. Vallahi ben, Benî İsrâil’i tecrübe ettim, senin ümmetin bu ağırlığı kaldıramaz!” dedi.
Efendimiz (s.a.v.), Hz. Mûsâ’nın (a.s.) tavsiyesiyle defalarca ilâhî huzura döndü, her defasında namaz vakti azaltıldı. En son beş vakte (5) indirildi. Hz. Mûsâ (a.s.) yine “azaltmasını iste” dese de, Efendimiz (s.a.v.), “Artık Rabbimden (c.c.) istemeye hayâ ederim, bu beşe razıyım” buyurdu. Bunun üzerine Allah Teâlâ (c.c.) şöyle buyurdu: “Ey Muhammed! Artık hükmüm kesinleşmiştir. O (amelen) beş vakittir, ancak (sevap olarak) elli vakit (değerindedir). Benim katımda söz değişmez.”
İşte bu yüzden Namaz, “Mü’minin Mi’râcı”dır; kulun Rabbine (c.c.) aracısız yükselişidir.
• Âmene’r-Resûlü (Bakara Suresi’nin Son İki Ayeti): Arş’ın altındaki hazinelerden, Efendimiz’e (s.a.v.) Mi’râc hediyesi olarak vahyedildi.
• Tevhid Müjdesi: Ümmetinden, Allah Teâlâ’ya (c.c.) şirk (ortak) koşmadan ölen kimselerin (büyük günahları olsa dahi, cezalarını çektikten sonra) affedileceği ve ebedî Cennet’e girecekleri müjdesi.

İmanın İmtihanı: “Sıddîk”ın Tasdiki

Efendimiz (s.a.v.), o gecenin sabahında Mekke’ye dönmüştü. Yatağı henüz soğumamıştı.
Bu muazzam mucizeyi Kureyş’e anlattığında, inkârları ve alayları zirveye ulaştı. Ebû Cehil ve avanesi kahkahalar atarak: “Akla bak! Biz Kudüs’e develerle bir ayda gider, bir ayda döneriz. Muhammed (s.a.v.) ise oraya bir gecede gidip geldiğini, üstüne bir de göklere çıktığını söylüyor!” dediler.
Bu, imanı zayıf olanlar için bir fitne (imtihan) oldu.
Müşrikler, bu haberi duyup Müslümanlıktan vazgeçeceğini umarak, koşarak Efendimiz’in (s.a.v.) en yakın dostu Hz. Ebû Bekir’in (r.a.) yanına gittiler:
“Ey Ebû Bekir! Duydun mu arkadaşın ne diyor? Bir gecede Mescid-i Aksâ’ya gidip geldiğini iddia ediyor! Buna da mı ‘evet’ diyeceksin?”
Hz. Ebû Bekir’in (r.a.) o sarsılmaz imanının ve sadakatinin isbatı (kanıtı) olan cevabı, tarihe altın harflerle yazıldı:
“O (s.a.v.) mu söyledi bunu?”
“Evet, O (s.a.v.) söyledi.”
Hz. Ebû Bekir (r.a.) gürledi:
“Ve lev kâle zâlike fekad sadaka! (Eğer O (s.a.v.) söylemişse, şüphesiz doğrudur!)”
Müşrikler şaşırdı: “Buna nasıl inanırsın?”
Hz. Ebû Bekir (r.a.) cevabı verdi:
“Ben O’na (s.a.v.) bundan daha ötesinde de inanıyorum! Ben O’na (s.a.v.), sabah akşam gökten (Allah’tan c.c.) haber (Vahiy) getirdiğini söylüyor ve O’nu (s.a.v.) tasdik ediyorum da, buna mı inanmayacağım?”
İşte bu tereddütsüz tasdiki sebebiyle, Resûlullah (s.a.v.) O’na (r.a.) o gün “es-Sıddîk” (En Sadık, Tereddütsüz Tasdik Eden) lakabını verdi.
Müşrikler, Efendimiz’i (s.a.v.) sıkıştırmak için “Madem Kudüs’e gittin, Mescid-i Aksâ’yı bize tasvir et (betimle)!” dediler. O (s.a.v.) daha önce Kudüs’ü görmemişti. O anda Allah Teâlâ (c.c.), Mescid-i Aksâ’yı O’nun (s.a.v.) gözünün önüne getirdi ve Efendimiz (s.a.v.), müşriklere Mescid-i Aksâ’nın kapılarını, pencerelerini, sütunlarını teker teker tasvir etti.
“Yolda gelen kervanımızı gördün mü?” dediler.
“Evet,” dedi, “Falan yerde kervanınızı gördüm, bir develeri kaçmıştı, onu arıyorlardı. Falan yerde bir su kabından sularını içtim. Kervanınız şu vakitte Mekke’de olacak.”
Ve kervan, tam da Efendimiz’in (s.a.v.) haber verdiği vakitte, O’nun (s.a.v.) tasvir ettiği gibi Mekke’ye ulaştı.
Ancak müşrikler, bu apaçık delillere rağmen iman etmediler ve “Bu, apaçık bir sihirdir (büyüdür)” dediler.

BÖLÜM 11: YESRİB’DEN DOĞAN IŞIK VE MEDİNE’YE DAVET
(Hicret Öncesi Hazırlık – Akabe Biatları)

Panayırlarda Tebliğ ve Hüsran

Nübüvvet’in 10. ve 11. yılları, Efendimiz’in (s.a.v.) Mekke dışında bir sığınak arayışıyla geçti. Hac mevsiminde, mukaddes ayların verdiği dokunulmazlıktan istifade ederek, kabilelerin konakladığı çadırları tek tek geziyordu.
O (s.a.v.), Kâbe’nin Rabbi’nin (c.c.) Elçisi olduğunu söylüyor, onları putları bırakıp Tevhid’e davet ediyordu. Karşılığında ise sadece şunu istiyordu: “Beni kavmime (Kureyş’e) karşı kim himaye eder ki, Rabbimin (c.c.) kelâmını tebliğ edebileyim?”
Ancak cevap, ekseriyetle alay, hakaret veya korku oluyordu.
Kindeliler, Hanîfeoğulları ve diğer büyük kabileler, ya Kureyş’in gazabından korktukları için ya da atalarının dinine olan taassupları (bağnazlıkları) sebebiyle O’nu (s.a.v.) reddediyorlardı.
Bu acı manzarayı daha da trajik hale getiren, O’nun (s.a.v.) öz amcası Ebû Leheb’in tavrıydı. Efendimiz (s.a.v.) bir çadıra girip tebliğde bulunduğunda, O (s.a.v.) oradan ayrılır ayrılmaz Ebû Leheb arkasından giriyor ve şöyle bağırıyordu: “Ey ahali! Sakın O’nu (s.a.v.) dinlemeyin! O (s.a.v.) benim yeğenimdir, O (s.a.v.) bir Sâbiî’dir (dinden dönen), bir yalancı ve sihirbazdır (hâşâ). Sizi atalarınızın dininden ayırmak istiyor!”
Resûlullah (s.a.v.), bu ağır hakaretlere sabrederek çadır çadır dolaşmaya devam ediyordu.

Kader Ânı: Akabe’de Bir Grup Genç (Nübüvvet’in 11. Yılı)

Yine böyle bir Hac mevsimi. Gece vakti, Mina yakınlarındaki “Akabe” denilen küçük tepenin/geçidin yanında, Efendimiz (s.a.v.) bir fısıltı duydu. Orada küçük bir grup oturuyordu.
Yanlarına yaklaştı. “Kimlerdensiniz?” diye sordu.
Cevap verdiler: “Yesrib’den (Medine’nin eski adı), Hazrec kabilesindeniz.”
Yesrib… Burası Mekke gibi değildi. Yesrib’de iki büyük Arap kabilesi (Evs ve Hazrec) arasında asırlardır süren kanlı bir savaş (Buâs Savaşları) vardı. Bu savaş onları tüketmişti. Ayrıca şehirde üç büyük Yahudi kabilesi (Beni Kaynuka, Beni Nadir, Beni Kurayza) yaşıyordu.
Efendimiz (s.a.v.) sordu: “Yahudilerin müttefiklerinden misiniz?”
“Evet” dediler.
Efendimiz (s.a.v.) o mübarek davetini sundu: “Oturmaz mısınız? Size birkaç sözüm var.”
“Olur” dediler.
Bu altı (6) genç Hazrecli (Es’ad bin Zürâre, Avf bin Hâris, Râfi’ bin Mâlik vb.) oturdu. Resûl-i Ekrem (s.a.v.), onlara İslâm’ı anlattı, Allah’ın (c.c.) birliğini (Tevhid’i) izah etti ve Kur’ân-ı Kerîm okudu.
Yesrib’deki Araplar, Yahudilerden sürekli şu sözü duyarlardı: “Kitaplarda yazılı olan Âhir Zaman Peygamberi’nin gelmesi yakındır. O (s.a.v.) geldiğinde, biz O’na (s.a.v.) tâbi olacağız ve O’nunla (s.a.v.) birlikte sizi (Arapları) Âd ve İrem kavmi gibi yeryüzünden sileceğiz!”
Dolayısıyla Yesribliler, bir Peygamberin “beklendiği” fikrine aşinaydılar.
Kur’ân’ı dinleyip, Efendimiz’in (s.a.v.) o nurânî sîmâsını ve davasını gördüklerinde, birbirlerine baktılar ve o tarihî fısıltı döküldü:
“Vallahi! Biliniz ki bu, Yahudilerin sizi korkuttuğu o Peygamber’dir! Sakın ola ki, Yahudiler O’na (s.a.v.) iman etmekte sizden öne geçmesinler!”
Ve o anda, Tâif’in taşladığı, Mekke’nin dışladığı o Yüce Dava, Medine’nin o bereketli toprağında ilk karşılığını buldu. Altı genç, hep birlikte Kelime-i Şehâdet getirerek Müslüman oldular.
“Yâ Resûlallah!” dediler, “Biz Yesrib’e dönüyoruz. Kavmimiz (Evs ve Hazrec) kan davalarıyla paramparça olmuş durumda. Umulur ki Allah (c.c.), Senin (s.a.v.) vesilenle onları birleştirir. Biz onlara Senin (s.a.v.) dinini anlatacağız. Eğer kavmimiz Senin (s.a.v.) etrafında birleşirse, Senden (s.a.v.) daha aziz (güçlü) kimse olmayacaktır.”
Gelecek yıl aynı yerde buluşmak üzere sözleşip ayrıldılar.

Birinci Akabe Biatı (Nübüvvet’in 12. Yılı – M. 621)

Altı genç, Yesrib’de bir yıl boyunca İslâm’ı anlattı. Ertesi yıl Hac mevsiminde, Akabe’deki aynı gizli buluşma yerine, bu kez 12 kişi geldiler. (10’u Hazrec, 2’si Evs kabilesindendi. Bu, kan davalı iki kabilenin İslâm potasında erimeye başladığının ilk işaretiydi.)
Resûlullah (s.a.v.) onlarla buluştu ve onlardan bir “biat” (söz, bağlılık yemini) aldı. Bu biat, savaş ihtiva etmediği için, daha sonraki Medine dönemindeki kadınlardan alınan biata benzetilerek “Kadınlar Biatı” (Bey’atü’n-Nisâ) olarak da anılmıştır.
Şu esaslar üzerine söz verdiler:
• Allah’a (c.c.) hiçbir şeyi ortak koşmamaya (Şirkten kaçınma),
• Hırsızlık yapmamaya,
• Zina etmemeye,
• Çocuklarını (kız çocuklarını) öldürmemeye,
• Birbirlerine iftira atmamaya,
• “Ma’ruf” olan (Allah’ın c.c. emrettiği) her işte Allah’ın Resûlü’ne (s.a.v.) itaat etmeye.
Bu biatten sonra Efendimiz (s.a.v.) onlara müjdeyi verdi: “Eğer bu ahdinize (sözünüze) sadık kalırsanız, size Cennet vardır.”

Medine’nin Fethi: İlk Muallim Mus’ab bin Umeyr (r.a.)

Biat tamamlanmıştı, ancak Yesrib’de İslâm’ı ve Kur’ân’ı öğretecek bir “Muallim” (Öğretmen) lazımdı. Yesribliler, “Yâ Resûlallah, bize dinimizi öğretecek birini gönder” diye rica ettiler.
Resûl-i Ekrem (s.a.v.), bu en mühim vazife için, Mekke’nin en zengin, en yakışıklı, en asil gençlerinden olup, İslâm uğruna bütün servetini ve ailesini terk eden Mus’ab bin Umeyr’i (r.a.) seçti.
Mus’ab (r.a.), İslâm tarihinin ilk “Muallimi” ve “Sefiri” (Elçisi) olarak Yesrib’e gitti. Es’ad bin Zürâre’nin (r.a.) evine misafir oldu.
Mus’ab’ın (r.a.) Yesrib’deki bir yılı, İslâm tarihinin en büyük fetihlerinden biridir. Bu, kılıçla değil, “Kalp” ve “Kur’ân” ile yapılan bir fetihti.
O (r.a.), o mübarek Kur’ân’ı o kadar güzel okuyor, İslâm’ı o kadar hikmetle anlatıyordu ki, O’nu (r.a.) dinleyenler iman etmeden duramıyordu.
Bu fethin zirvesi, Yesrib’in en güçlü kabile reislerinden ikisinin Müslüman oluşuydu. Evs kabilesinin liderlerinden Üseyd bin Hudayr ve kabilenin baş reisi Sa’d bin Muâz.
Sa’d bin Muâz, teyzesinin oğlu olan Es’ad bin Zürâre’nin evinde kalan bu “Mekkeli” genci (Mus’ab’ı) durdurması için önce Üseyd’i gönderdi. Üseyd (r.a.), mızrağını eline alıp öfkeyle Mus’ab’ın (r.a.) yanına vardı.
Mus’ab (r.a.), o muazzam vakarıyla dedi ki: “Ey Efendi! Oturup bir an dinlemez misin? Eğer hoşuna giden bir şey duyarsan kabul edersin. Eğer hoşuna gitmeyen bir şey duyarsan, biz de buradan ayrılırız.”
Üseyd (r.a.), “Âdil bir teklif” diyerek oturdu.
Mus’ab (r.a.) Kur’ân okumaya başladığında, Üseyd’in (r.a.) yüzü aydınlandı ve “Bu ne güzel bir kelâm!” diyerek oracıkta Müslüman oldu.
Ardından, Sa’d bin Muâz’ı (r.a.) da Mus’ab’ı (r.a.) dinlemeye ikna etti. Kabile reisi Sa’d (r.a.) da Mus’ab’ı (r.a.) dinledi ve o da Müslüman oldu.
Sa’d bin Muâz’ın (r.a.) imanı, Yesrib’in kaderini değiştirdi. Derhal kabilesinin (Beni Abdüleşhel) toplandığı yere gitti ve gürledi:
“Ey kavmim! Beni nasıl bilirsiniz?”
“Sen bizim Efendimizsin, reisimizsin, en akıllımızsın!”
“Öyleyse,” dedi Sa’d (r.a.), “Allah’a (c.c.) ve O’nun Resûlü’ne (s.a.v.) iman etmedikçe, sizin kadınlarınızla ve erkeklerinizle konuşmak bana haram olsun!”
O gün, Sa’d bin Muâz’ın (r.a.) bu tavrı üzerine, Beni Abdüleşhel kabilesinden tek bir kişi bile müşrik olarak kalmadı; hepsi o akşam Müslüman oldu.
Mus’ab’ın (r.a.) o bereketli daveti sayesinde, bir yıl içinde Yesrib’de İslâm’ın girmediği, Kur’ân’ın okunmadığı neredeyse tek bir ev kalmamıştı.

İkinci Akabe Biatı (Büyük Biat / Savaş Biatı) (Nübüvvet’in 13. Yılı – M. 622)

Ertesi yıl (Hicretten sadece birkaç ay önce), Hac mevsimi geldi. Bu kez Mus’ab bin Umeyr (r.a.), yanında Yesrib’den muazzam bir cemaatle Mekke’ye döndü. İçlerinde 73 erkek ve 2’si kadın (Hz. Nuseybe bint Ka’b ve Hz. Esmâ bint Amr) olmak üzere 75 Müslüman vardı.
Bu, artık sadece dinlemek değil, Resûlullah’ı (s.a.v.) “davet etmek” ve O’nu (s.a.v.) “korumak” için yapılan bir biatti.
Mekkeli müşriklerden gizli olarak, gecenin ilerleyen bir vaktinde, yine Akabe’de buluşmak üzere sözleştiler.
O gece, Yesribli Müslümanlar (artık “Ensâr” – Yardımcılar olacaklardı) gizlice Akabe’ye süzüldüler. Resûlullah (s.a.v.) da yanına, o güne kadar henüz iman etmemiş olmasına rağmen O’nu (s.a.v.) koruyan amcası Hz. Abbâs’ı (r.a.) alarak geldi.
Toplantıyı ilk açan Hz. Abbâs (r.a.) oldu. Bir kabile reisi olarak, Yesriblilerin niyetinin ciddiyetini ölçmek istiyordu:
“Ey Hazrec cemaati! Biliyorsunuz, Muhammed (s.a.v.) bizdendir, O’nu (s.a.v.) şimdiye kadar kavmimizden (Kureyş’ten) koruduk. O (s.a.v.), bizim aramızda izzetlidir. Fakat O (s.a.v.), size katılmakta ısrar ediyor. Eğer O’nu (s.a.v.), kendi canınızı, kadınlarınızı ve çocuklarınızı koruduğunuz gibi koruyacağınıza yemin ediyorsanız, alın O’nu (s.a.v.) götürün. Ama eğer başınız dara düşünce O’nu (s.a.v.) düşmana teslim edecekseniz, O’nu (s.a.v.) şimdiden burada bırakın!”
Yesribliler gürledi: “Söylediklerini duyduk! Yâ Resûlallah, Sen (s.a.v.) konuş! Bizden kendin için ve Rabbin (c.c.) için ne söz istiyorsan söyle!”
Resûl-i Ekrem (s.a.v.) konuştu, Kur’ân okudu ve onlardan şu sözü aldı:
“Kendi kadınlarınızı ve çocuklarınızı nelerden koruyorsanız, beni de onlardan koruyacağınıza; iyi günde ve kötü günde, darlıkta ve bollukta bana itaat edeceğinize biat (yemin) etmenizi istiyorum.”
Bu, “Bey’atü’l-Harb” (Savaş Biatı) idi. Bu, Yesrib’in, Resûlullah (s.a.v.) uğruna bütün Arabistan’ı karşısına almayı göze alması demekti.
İlk biat eden Berâ bin Ma’rûr (r.a.) oldu. Ardından hepsi tek tek Efendimiz’in (s.a.v.) elini tutarak bu büyük yemini ettiler.

Şeytan’ın Feryadı ve Hicret İzni

Tam biat tamamlanmıştı ki, Akabe tepesinden bir ses, gecenin sessizliğini yırttı. Bu, İblis’in (şeytanın) feryadıydı:
“Ey Mina’da konaklayanlar (Kureyş)! Haberiniz var mı? Muhammed (s.a.v.) ve O’nun (s.a.v.) Sâbiîleri (dinden dönenler), sizinle savaşmak üzere anlaştılar!”
Resûlullah (s.a.v.) “Korkmayın, bu tepenin şeytanıdır” buyurdu. Ensâr kılıçlarına davranıp “Yâ Resûlallah! İstersen şu an Mina’daki Kureyş’e kılıçlarımızla saldıralım!” dedilerse de, Efendimiz (s.a.v.) “Hayır, henüz savaşla emrolunmadım. Şimdi gizlice çadırlarınıza dönün” buyurdu.
Ertesi sabah Kureyş, bu söylentiyi duymuş, öfkeyle Yesriblilerin kampına gelmişti. Ancak Yesribli müşriklerin olan bitenden haberi yoktu, Müslümanlar da inkâr edince Kureyş, bir delil bulamadan geri çekilmek zorunda kaldı.
Artık İslâm’ın yeni vatanı hazırdı. Sığınak bulunmuş, himaye (koruma) yemini alınmıştı.
Mus’ab’ın (r.a.) Kur’ân ile fethettiği Yesrib, Resûlullah’ı (s.a.v.) bekliyordu.
Efendimiz (s.a.v.), Mekke’de zulüm altında inleyen Müslümanlara döndü ve o beklenen müjdeyi verdi:
“Allah Teâlâ (c.c.), size hicret edeceğiniz bir yurt ve (sığınacağınız) kardeşler lütfetti. Artık (Yesrib’e) hicret için hazırlanın. Bölükler halinde oraya gidin!”
İslâm tarihinin en büyük göçü, “Hicret” başlıyordu.

BÖLÜM 12: BÜYÜK HİCRET – “ÜZÜLME, ALLAH (C.C.) BİZİMLEDİR!”
(Mekkî Dönemin Sonu – Medeniyetin Başlangıcı)

Mekke Boşalıyor
İkinci Akabe Biatı’nda o sarsılmaz “koruma yemini” alındıktan sonra, Resûl-i Ekrem (s.a.v.), Mekke’deki mü’minlere o Cihan Şümul izni vermişti:
“Allah Teâlâ (c.c.), size (hicret edeceğiniz) bir yurt ve (sığınacağınız) kardeşler lütfetti. Artık Yesrib’e hicret ediniz.”
Mekke’deki Müslümanlar, Kureyş’in zulmünden kurtulmak için, o güne kadar edindikleri ne varsa; evlerini, mallarını, mülklerini, akrabalarını ve vatanlarını terk ederek, gizlice, küçük kafileler halinde Yesrib’e doğru yola çıkmaya başladılar.
Bu hicret, gizli ve meşakkatliydi. Müşrikler fark ettiklerini yakalıyor, işkence ediyor, mallarına el koyuyorlardı. Meselâ, Suheyb-i Rûmî (r.a.) hicret ederken müşrikler yolunu kesmiş, “Sen buraya fakir geldin, zengin oldun. Şimdi hem kendini hem malını götüremezsin!” demişlerdi. Hz. Suheyb (r.a.), Resûlullah’a (s.a.v.) kavuşabilmek için bütün servetini onlara bırakıp, dinini alıp gitmişti. (Efendimiz (s.a.v.) bu haberi duyunca, “Suheyb kârlı bir ticaret yaptı!” buyuracaktı.)
Ancak bu gizli hicretin bir istisnası vardı: Hz. Ömerü’l-Fâruk (radıyallâhu anh).
O (r.a.), gizlenmeyi reddetti. Kılıcını kuşandı, yayını omzuna taktı, oklarını eline aldı. Önce Kâbe’ye gitti, Müşriklerin nazarları (bakışları) altında Kâbe’yi tavaf etti. Makâm-ı İbrahim’de namaz kıldı. Sonra Kureyş’in ileri gelenlerinin oturduğu yere dikildi ve o meşhur meydan okumasını yaptı:
“Ey Kureyş! İşte ben de hicret ediyorum! Kim anasını ağlatmak, evladını yetim, karısını dul bırakmak istiyorsa, şu vadinin ardında karşıma çıksın!”
Kimseden ses çıkmadı. Hz. Ömer (r.a.), izzetle ve alenen Yesrib’e doğru yola çıktı.

Kureyş’in Paniği ve Dârü’n-Nedve’deki Suikast Planı

Mekke’nin günden güne boşalması, Kureyş’i dehşete düşürmüştü. Müslümanlar gidiyordu. Ama daha da tehlikelisi, O’nun (s.a.v.) davasının başı, Muhammed (s.a.v.), henüz Mekke’deydi.
Biliyorlardı ki, eğer O (s.a.v.) da Yesrib’e giderse, orada güçlü bir ordu kurar ve Mekke’nin ticaret yollarını keserek onlardan intikam alırdı.
Çare bulmak için, Kureyş’in meclisi (parlamentosu) olan Dârü’n-Nedve’de “acil” koduyla toplandılar. Ebû Cehil, Ebû Süfyan, Utbe, Şeybe, Ümeyye bin Halef… Hepsi oradaydı.
Siyer kaynakları, o toplantıya İblis’in (şeytanın), “Necidli bir ihtiyar (yaşlı)” kılığında katıldığını ve onlara akıl verdiğini nakleder.
Üç teklif ortaya atıldı:
• Hapis: “O’nu (s.a.v.) demir bir hücreye atalım, ölene kadar orada tutalım.”
Necidli ihtiyar (İblis) itiraz etti: “Olmaz! Taraftarları (Ashâbı) bunu duyar, bir baskın yapar ve O’nu (s.a.v.) kurtarırlar.”
• Sürgün: “O’nu (s.a.v.) Mekke’den sürelim, nereye giderse gitsin.”
Necidli ihtiyar (İblis) yine itiraz etti: “Bu daha tehlikeli! O’nun (s.a.v.) sözü tatlıdır. Gittiği yerde başka kabileleri ikna eder, topladığı bir orduyla döner, sizi yok eder.”
• Suikast (Öldürmek): En zalim teklif, Ebû Cehil’den geldi: “İçimizde tek bir çare kaldı: O’nu (s.a.v.) öldürmek!”
Ama nasıl? Eğer bir kabile O’nu (s.a.v.) öldürürse, Efendimiz’in (s.a.v.) kabilesi (Beni Hâşim) kan davası güderdi.
Ebû Cehil, o şeytanî planını açıkladı:
“Her kabileden birer tane güçlü, cesur ve asil genç seçeceğiz. Bu gençler (sayıları 10-15 kişi), gece O’nun (s.a.v.) evini saracak ve O (s.a.v.) dışarı çıktığı anda, hepsi birden tek bir adam gibi kılıçlarını vurup O’nu (s.a.v.) öldürecek.”
Plan mükemmeldi. Böylece O’nun (s.a.v.) kanı bütün kabilelere dağılacak, Beni Hâşim kabilesi bütün Kureyş’e savaş açamayacağı için, mecburen “diyet” (kan parası) kabul etmek zorunda kalacaktı.
Necidli ihtiyar (İblis), “İşte en doğru fikir budur!” diyerek planı tasdik etti. Karar alındı. Suikast, o gece icra edilecekti.

İlâhî Müdahale ve Hicret Gecesi

Onlar tuzak kurdular, ancak tuzak kuranların en Hayırlısı olan Allah Teâlâ’nın (c.c.) da bir planı vardı.
O gün, Cebrail (aleyhisselâm) Efendimiz’e (s.a.v.) geldi:
“Yâ Resûlallah! Rabbin (c.c.) sana hicret iznini verdi. Bu gece, her gece yattığın yatağında yatma!”
Emir gelmişti. Resûl-i Ekrem (s.a.v.), derhal en sadık dostunun, Hz. Ebû Bekir es-Sıddîk’ın (r.a.) evine, her zaman gittiği vaktin dışında, öğle sıcağında, başını örterek gitti.
Hz. Ebû Bekir (r.a.), O’nu (s.a.v.) görünce heyecanlandı: “Yâ Resûlallah! Mutlaka mühim bir hadise var!”
“Evet, yâ Ebâ Bekir. Allah (c.c.) bana hicret izni verdi.”
Hz. Ebû Bekir (r.a.) sevinçle sordu: “es-Sohbet, yâ Resûlallah?” (Yol arkadaşlığı bana mı, ben de Seninle (s.a.v.) miyim?)
Resûlullah (s.a.v.) “Evet” buyurunca, Hz. Ebû Bekir (r.a.) sevincinden ve şükründen ağlamaya başladı. O (r.a.), aylardır iki deve satın almış, onları sırf bu yolculuk için besliyordu.
Plan yapıldı. Gece yola çıkılacaktı.
Ancak bir sorun vardı: Efendimiz’in (s.a.v.) evinde, Mekkelilerin O’na (s.a.v.) (hâlâ “el-Emîn” dedikleri için) bıraktıkları birçok “emanet” vardı. Ve O’nu (s.a.v.) öldürmeye gelen katillerin, evde O’nun (s.a.v.) yattığını zannetmeleri, O’na (s.a.v.) zaman kazandırması gerekiyordu.
Bu, “ölümüne” bir vazifeydi. Resûlullah (s.a.v.), bu vazife için amcasının oğlu Hz. Ali’yi (r.a.) çağırdı:
“Yâ Ali! Bu gece benim yatağıma yat, benim şu yeşil hırkamı üzerine ört. Korkma! Sana hiçbir zarar erişmeyecektir. Sabah olunca da, şu emanetleri sahiplerine teslim et ve sen de Yesrib’e doğru yola çık.”
Hz. Ali (r.a.), Resûlullah’ın (s.a.v.) canını kurtarmak için kendi canını hiçe sayarak, o gece o ölüm yatağına tereddütsüz yattı.
Gece yarısı, Kureyş’in seçkin suikastçıları evi sardı. Kapı aralığından baktıklarında, yatakta birinin yattığını (Hz. Ali r.a.) ve üzerinde Efendimiz’in (s.a.v.) yeşil hırkasının olduğunu gördüler. O’nun (s.a.v.) uyuduğunu zannedip, sabah dışarı çıkmasını beklemeye başladılar.
Ancak Resûl-i Ekrem (s.a.v.), gecenin o vaktinde, kapıyı açtı, suikastçıların arasından geçti. O (s.a.v.) geçerken, Kur’ân-ı Kerîm’den Yâsîn Suresi’nin ilk ayetlerini okuyordu. O meşhur 9. ayete geldiğinde, bir avuç toprak aldı ve ayeti okuyarak katillerin başlarına serpti:
“Biz, onların önlerine bir set, arkalarına da bir set çekip gözlerini perdeledik. Artık görmezler.” (Yâsîn, 36/9 )
Cenâb-ı Hak, onların gözlerine perde indirmişti. O kadar katil, kapının önünde beklerken, O’nu (s.a.v.) görmediler.
Efendimiz (s.a.v.), Hz. Ebû Bekir’in (r.a.) evine gitti ve iki sadık dost, gecenin karanlığında Mekke’den ayrıldılar.

Sevr Mağarası: “Lâ Tahzen”

Sabah oldu. Suikastçılar eve daldı. Hırkayı kaldırdıklarında, karşılarında Hz. Ali’yi (r.a.) buldular. Şok olmuşlardı. “Muhammed (s.a.v.) nerede?”
Hz. Ali (r.a.), “Bilmiyorum, bana bekçilik mi verdiniz?” diye cevapladı.
Kureyş, aldatıldığını anlamıştı. İslâm tarihinin en büyük insan avı başladı. Her yere atlılar, izciler (iz sürenler) gönderdiler. Efendimiz’i (s.a.v.) ölü veya diri getirene 100 deve (muazzam bir servet) ödül vaat ettiler.
Resûlullah (s.a.v.) ve Hz. Ebû Bekir (r.a.), Kureyş’i şaşırtmak için Yesrib’e (Kuzey’e) değil, tam zıt istikamete, Mekke’nin Güney’indeki Sevr Dağı’na (Sevr Mağarası) tırmandılar.
Üç gün, üç gece bu mağarada gizlendiler.
Bu üç günde, Hz. Ebû Bekir’in (r.a.) ailesi, tarihe geçecek bir istihbarat ve lojistik ağı kurdu:
• Oğlu Abdullah bin Ebî Bekir, geceleri mağaraya gelir, gündüz Mekke’de olan bitenleri (Kureyş’in planlarını) babasına ve Resûlullah’a (s.a.v.) rapor ederdi.
• Kızı Hz. Esmâ (r.anha), geceleri onlara yiyecek ve su taşırdı. (Bir seferinde yiyecek torbasını bağlayacak bir şey bulamayınca, belindeki kuşağı (Nitaq) yırtıp ikiye ayırmış; biriyle torbayı, biriyle belini bağlamıştı. Bu yüzden O’na (r.anha) “Zâtü’n-Nitâkayn” – İki Kuşak Sahibi denildi.)
• Hz. Ebû Bekir’in (r.a.) azatlısı Âmir bin Füheyre, geceleri koyun sürüsünü mağaranın oraya getirir, hem onlara taze süt sağlar hem de Abdullah ve Esmâ’nın (r.anhümâ) ayak izlerini sürüsüyle kapatarak delilleri yok ederdi.
Mekke’nin en usta izcileri, ayak izlerini takip ede ede, Sevr Mağarası’nın ağzına kadar geldiler.
Mağaranın içinde, Hz. Ebû Bekir (r.a.), dışarıdaki müşriklerin seslerini ve ayaklarını görüyordu. Endişesi kendisi için değil, yanındaki “Emanet” (Resûlullah s.a.v.) içindi.
Fısıldadı: “Yâ Resûlallah! Yakalandık! Eğilip ayaklarının dibine baksalar, bizi görecekler!”
İşte o an, tevekkülün ve imanın zirvesi olan o mübarek söz, Resûlullah’ın (s.a.v.) dilinden döküldü:
“Yâ Ebâ Bekir! Lâ Tahzen! İnnallâhe me’anâ.”
(Ey Ebû Bekir! Üzülme! Şüphesiz Allah (c.c.) bizimledir.)
“Üçüncüsü Allah (c.c.) olan iki kişiye, sen ne zannediyorsun (kim zarar verebilir)?”
Kur’ân-ı Kerîm, o anı şöyle ebedîleştirmiştir:
“…Hani o ikisi mağarada iken, arkadaşına, ‘Üzülme! Çünkü Allah (c.c.) bizimle beraberdir’ diyordu. Allah (c.c.) da onun üzerine güven duygusu ve huzur indirmiş, sizin görmediğiniz ordularla onu desteklemişti…” (Tevbe, 9/40 )
Müşrikler mağaranın ağzına geldiklerinde, ilâhî bir mucizeyle karşılaştılar: Bir örümcek, mağaranın ağzına mükemmel bir ağ örmüş; bir çift yabani güvercin de oraya yuva yapıp yumurtlamıştı.
İzciler dedi ki: “Buraya giremeyiz. Bu örümcek ağı, Muhammed (s.a.v.) doğmadan eskidir. Güvercinler de burada. İnsan girmiş olsa, bunlar burada durur muydu?”
Ve geri dönüp gittiler.

Sürâka’nın Takibi ve Çölün Mucizesi

Üç günün sonunda, Mekke’deki arama telaşı biraz yatışınca, iki dost ve rehberleri Abdullah bin Uraykıt (henüz müşrikti ama güvenilirdi), develerine binip Yesrib’e doğru, sahil yolundan yola çıktılar.
Ancak 100 develik ödül, Sürâka bin Mâlik adındaki cesur bir savaşçının iştahını kabartmıştı. Atını sürmüş, izlerini bulmuş ve onlara yetişmişti.
Tam yaklaşıp kılıcını çekecekken, atının ön ayakları kuma saplandı, Sürâka yere düştü.
Kalktı, fal oklarına baktı (o günün âdeti), “Zarar verme” oku çıktı. Ödülü düşünerek oku dinlemedi, atına bindi, tekrar sürdü.
İkinci kez yaklaştığında, atının ayakları bu kez dizlerine kadar, sert çöl toprağına, sanki bir bataklıkmış gibi gömüldü.
Sürâka, bunun beşerî (insanî) bir hadise olmadığını, O Zât’ın (s.a.v.) ilâhî bir himaye altında olduğunu anladı.
Bağırdı: “Ey Muhammed! Eman ver! Söz veriyorum, size zarar vermeyeceğim ve arkanızdan gelen herkesi geri çevireceğim!”
Efendimiz (s.a.v.) durdu. Sürâka’nın atı mucizevî bir şekilde kurtuldu. Sürâka, O’ndan (s.a.v.) bir “eman belgesi” istedi. Hz. Ebû Bekir (r.a.), bir deri parçasına o belgeyi yazıp verdi.
Sürâka geri dönerken, Efendimiz (s.a.v.) O’na (s.a.v.) baktı ve İslâm tarihinin en büyük müjdelerinden (mucizevî haberlerinden) birini verdi:
“Geri dön, ey Sürâka! Nasıl olursun, Kisrâ’nın (İran/Pers Kralı’nın) bileziklerini kollarında taktığın gün?”
(Yıllar sonra, Hz. Ömer (r.a.) devrinde İran fethedilip Kisrâ’nın hazineleri Medine’ye getirildiğinde, Hz. Ömer (r.a.) Sürâka’yı çağırmış, Kisrâ’nın tacını, elbisesini ve o altın bileziklerini Sürâka’ya giydirmiş ve “Sözünü yerine getiren Allah’a (c.c.) hamdolsun!” diyerek bu mucizenin gerçekleştiğini ilan etmiştir.)

Varış: Kuba ve İlk Mescid

Yolculuk devam etti. Yesrib’de ise nefesler tutulmuştu. Ensâr (Medineli Müslümanlar), her sabah güneş doğarken şehrin dışındaki “Harre” denilen tepelere çıkar, O’nun (s.a.v.) yolunu gözlerlerdi. Öğle sıcağı bastırınca, ümitleri kırılarak evlerine dönerlerdi.
Hicretin 8. günü (Pazartesi, Rebiülevvel ayı), yine böyle umutlu bir bekleyişin ardından evlere dönülmüştü.
Bir Yahudi, kendi kalesinin üzerinden ufka bakarken, çölde, serapların içinde yaklaşan beyaz elbiseli o küçük kafileyi gördü. Anladı. Yesrib’de yankılanan ilk o bağırdı:
“Ey Evs ve Hazrec! Müjde! Beklediğiniz O büyük Misafiriniz, Sahibiniz geliyor!”
Yesrib, o anda bir bayram yerine döndü. Tekbir sesleri (“Allahu Ekber!”) semâyı doldurdu. Erkekler, kadınlar, çocuklar; herkes evlerinden fırladı. O’nu (s.a.v.) karşılamak için şehrin dışına koştular.
Resûl-i Ekrem (s.a.v.), Yesrib’e girmeden önce, şehrin güneyinde, Amr bin Avf oğullarının yurdu olan Kuba mevkiinde durdu. Orada birkaç gün (rivayete göre 10-14 gün) misafir kaldı.
O (s.a.v.), bir devlet kurmaya geliyordu ve bir devletin temeli “Mescid” (Secde edilen yer) idi. Kuba’da yaptığı ilk iş, bizzat kendisi de bir işçi gibi taş taşıyarak, İslâm tarihinin ilk Mescidi’ni inşa etmek oldu.
İşte bu Mescid, Kur’ân-ı Kerîm’in övdüğü o mübarek makamdı:
“…İlk günden temeli takvâ (Allah’a (c.c.) karşı gelmekten sakınma) üzerine kurulan mescid (Kuba Mescidi)…” (Tevbe, 9/108 )
Mekke’de zulümle geçen 13 yıl bitmiş; Medine’de izzetle ve devletle geçecek 10 yıl başlamıştı.

BÖLÜM 13: MEDİNE’NİN KURULUŞU – MESCİD-İ NEBEVÎ
(Medenî Dönem – I)

Nurlu Şehre Giriş (Cuma Günü)

Bu, bir Cuma günüydü. Efendimiz (s.a.v.), Kuba’dan ayrıldı, mübarek devesi “Kasvâ”nın üzerindeydi. Yanında en sadık dostu Hz. Ebû Bekir (r.a.) ve etrafını bir hale gibi sarmış olan Ensâr (Medineli Müslümanlar) ve Muhâcirler (Mekkeli Müslümanlar) vardı.
Yesrib, o gün tarihinin en parlak, en sevinçli gününü yaşıyordu.
O (s.a.v.), şehre girmeden önce, Rânûnâ Vâdi’si denilen yerde, Sâlim bin Avf kabilesinin yurdunda durdu. Öğle vakti girmişti. Orada, Medine’deki ilk Cuma Namazı’nı kıldırdı ve ilk Cuma Hutbesi’ni irad etti. İslâm’ın en mühim şeâirinden (sembollerinden) biri, daha şehre girilmeden icra edilmişti.
Namazdan sonra Kasvâ’ya bindi ve Yesrib’e doğru ilerledi.
Bu, tasviri mümkün olmayan bir manzaraydı.
Yollar, evlerin çatıları, hurma ağaçlarının tepeleri, Âlemlerin Efendisi’ni (s.a.v.) görmek için sabırsızlanan insanlarla doluydu. Kadınlar, erkekler, yaşlılar ve bilhassa çocuklar…
Medineli küçük kız çocukları, ellerinde defler olduğu halde, sevinçle ve neşeyle o meşhur beyti (mısrayı) terennüm ediyorlardı:
“Talea’l-bedru ‘aleynâ,
(Ay doğdu üzerimize,)
Min seniyyâti’l-Vedâ’…
(Vedâ Tepelerinden…)
Vecebe’ş-şükrü ‘aleynâ,
(Şükretmek vâcib oldu bize,)
Mâ de’â lillâhi dâ’…
(Allah’a (c.c.) dua eden oldukça…)”
Yesrib’in adı, O’nun (s.a.v.) mübarek ayaklarının basmasıyla o gün değişmişti; artık orası “Medînetü’l-Münevvere” (Nurlanmış Şehir) idi.

Tatlı Yarış ve Devenin Kararı: Kasvâ

Efendimiz (s.a.v.) şehrin sokaklarından ilerlerken, Medine’nin bütün kabile reisleri (Ensâr), O’nu (s.a.v.) kendi evlerinde misafir edebilmek için büyük bir heyecan ve yarış içindeydi.
Her kabilenin mahallesinden geçerken, o kabilenin reisi Kasvâ’nın yularına yapışıyor ve “Buyur yâ Resûlallah! En güçlü himaye, en kalabalık nüfus, en zengin mal bizdedir! Bizim evimizde kalın!” diye davet ediyordu.
Efendimiz (s.a.v.), kimseyi kırmak, kimseyi diğerine tercih ederek bir gönül kırıklığına sebep olmak istemiyordu.
O (s.a.v.), o mübarek hikmetiyle, yuları tutanlara tebessüm ediyor ve sadece şunu söylüyordu:
“Sebiluha! Fe innehâ me’mûretün.”
(Devenin yolunu açın, onu serbest bırakın! Muhakkak ki o, (nereye çökeceği hususunda) emrolunmuştur!)
Kasvâ, ilâhî bir emirle hareket ediyordu. Bütün Medine’nin nazarı (bakışı) devenin adımlarındaydı. Kimin evinin önünde çökecekse, bu Cihan Şümul şeref o aileye nasip olacaktı.
Deve, sokakları geçti, Neccâroğulları (Efendimiz’in (s.a.v.) dedesi Abdülmuttalib’in dayıları) mahallesine geldi. Bugün Mescid-i Nebevî’nin bulunduğu geniş, boş bir arsaya geldi ve oraya çöktü.
Efendimiz (s.a.v.) deveden inmedi. Deve, bir müddet durdu, sonra tekrar kalktı, biraz ilerledi, döndü dolaştı ve tekrar gelip ilk çöktüğü yere ikinci kez çöktü. Boynunu yere uzattı ve oradan kalkmayacağını belli etti.
Bunun üzerine Resûl-i Ekrem (s.a.v.), “İnşallah, menzilimiz (konaklayacağımız yer) burasıdır” buyurdu ve devesinden indi.

En Mübarek Misafir: Ebû Eyyûb el-Ensârî (r.a.)

Efendimiz (s.a.v.), “Bu arsa kimindir?” diye sordu. “Sehl ve Süheyl adında iki yetim çocuğa aittir” dediler.
Sonra sordu: “Bu arsaya en yakın ev kimin evidir?”
Bu şerefin kime nasip olacağını bekleyen kalabalığın içinden bir ses, sevinçle ve heyecanla yükseldi. Bu, Neccâroğullarından Hâlid bin Zeyd idi. Tarihin O’nu (r.a.) tanıyacağı ismiyle: Ebû Eyyûb el-Ensârî (radıyallâhu anh).
Ebû Eyyûb (r.a.), koşarak geldi, Efendimiz’in (s.a.v.) eşyalarını (semerini) yüklendi ve “Benim evimdir, yâ Resûlallah! İşte kapısı burasıdır, buyurunuz!” dedi.
O (r.a.), Resûlullah’ı (s.a.v.) evine davet ediyordu. (Bu davet, asırlar sonra o mübarek sahabenin, İstanbul surları önünde şehit olmasına kadar sürecek bir sevdanın başlangıcıydı.)
Ebû Eyyûb’un (r.a.) evi iki katlı, mütevazı bir Medine eviydi. Ebû Eyyûb (r.a.), Efendimiz’in (s.a.v.) üst kata yerleşmesini, zira ev sahibinin yukarıda olmasının edebe daha uygun olduğunu arz etti.
Ancak Resûl-i Ekrem (s.a.v.), kendisini ziyarete gelecek olan misafirleri (Ashâbı) düşünerek, o eşsiz tevazusuyla şöyle buyurdu:
“Hayır, yâ Ebâ Eyyûb. Alt kat, hem bizim için hem de gelen giden misafirler için daha müsaittir (daha kolaydır).”
Efendimiz (s.a.v.) alt kata yerleşti. Ebû Eyyûb (r.a.) ve zevcesi (r.anha) üst kata çıktılar.
O gece, İslâm tarihinin en nazik hadiselerinden biri yaşandı. Ebû Eyyûb (r.a.) ve zevcesi (r.anha) uyuyamadılar.
“Biz nasıl olur da, Allah’ın Resûlü (s.a.v.) altımızda iken biz O’nun (s.a.v.) üstünde uyuruz? Biz nasıl O’nun (s.a.v.) ile Vahiy Meleği (Cebrail a.s.) arasına gireriz?” diye büyük bir hicap (utanma) ve endişe duydular.
O gece, yatağa girmediler. Odanın, Resûlullah’ın (s.a.v.) bulunduğu hizanın dışındaki bir köşesine çekildiler. Sabah olunca, Efendimiz’e (s.a.v.) yalvararak bu durumu anlattılar ve O’nu (s.a.v.) üst kata çıkmaya ikna ettiler.
Resûl-i Ekrem (s.a.v.), Mescid-i Nebevî’nin inşası tamamlanana kadar, yaklaşık yedi (7) ay boyunca, bu mübarek Sahabî’nin (r.a.) evinde misafir kaldı.

İslâm Medeniyeti’nin Kalbi: Mescid-i Nebevî’nin İnşası

Efendimiz (s.a.v.), misafir olduğu evden, devesinin çöktüğü o arsayı işaret etti. Burası, İslâm Devleti’nin başkenti, karargâhı, meclisi, üniversitesi ve ibadethanesi olacaktı.
Arsa, Neccâroğullarından Sehl ve Süheyl adındaki iki yetim kardeşe aitti. Onların vasisi (koruyucusu) olan Es’ad bin Zürâre (r.a.) idi.
Efendimiz (s.a.v.) arsayı satın almak istedi. Yetimler ve vasileri, “Yâ Resûlallah! Biz onu Sana (s.a.v.) bedelsiz, Allah (c.c.) rızası için hediye ediyoruz!” dediler.
Ancak Rahmet Peygamberi (s.a.v.), yetimlerin malını bedelsiz almayı kabul etmedi. Arsanın bedelinin (10 dinar altın) ödenmesinde ısrar etti ve parasını, Hz. Ebû Bekir’in (r.a.) malından ödedi.
Arsa satın alınmıştı. İçinde eski müşrik mezarları, yıkıntılar ve hurma ağaçları vardı. Efendimiz (s.a.v.) mezarların nakledilmesini, yıkıntıların temizlenmesini ve ağaçların kesilmesini emretti.
Ve inşaat başladı.
Bu inşaat, bir hükümdarın saray inşaatı değil, bir Peygamberin (s.a.v.) ve O’nun (s.a.v.) Ashâbının (r.anhüm), omuz omuza vererek kendi mabetlerini kurdukları bir imece (dayanışma) idi.
Resûl-i Ekrem (s.a.v.), bir kumandan gibi kenarda durmadı. Bizzat bir işçi gibi çalıştı. Mübarek omuzlarıyla kerpiç ve taş taşıdı.
O’nun (s.a.v.) bu gayretini gören Ashâb (r.anhüm), şevkle ve aşkla çalışıyor, bir yandan da şu beyti (mısrayı) söylüyorlardı:
“Lein ka’adnâ ve’n-Nebiyyü ya’melü / Fezâke minne’l-‘amelü’l-mudallelü”
(“Eğer Peygamber (s.a.v.) çalışırken biz oturursak / Bu, bizce, dalâletten (yanlışlıktan) başka bir şey değildir!”)
Efendimiz (s.a.v.) de onlara katılıyor, onların şevkini artırmak için şöyle dua ediyordu:
“Allâhümme! Lâ ‘ayşe illâ ‘ayşü’l-Âhirah / Ferham (Fagfir) li’l-Ensâri ve’l-Muhâcirah”
(“Allah’ım! (Gerçek) hayat, ancak Ahiret hayatıdır / Ensâr’ı ve Muhâcirler’i Sen (c.c.) bağışla!”)
Mescid, son derece mütevazı, ancak fonksiyonu (vazifesi) muazzam bir yapıydı:
• Temelleri taştan atıldı.
• Duvarları, çamurla karıştırılıp güneşte kurutulmuş kerpiçten yapıldı.
• Tavanı, kesilen hurma ağaçlarının gövdeleri (direk olarak) ve hurma dalları (çatı olarak) ile kapatıldı.
• Zemini kum ve topraktı.
• Kıblesi, o dönemde henüz Mescid-i Aksâ (Kudüs) idi.
• Üç kapısı vardı.
Ancak bu sadece bir “Mescid” (Namaz kılınan yer) değildi.
• Efendimiz (s.a.v.) ve ailesinin (Hz. Aişe r.anha ve Hz. Sevde r.anha) kalması için, Mescid’in bitişiğine, duvarları yine kerpiçten, tavanları hurma dallarından olan iki mütevazı “Hücre-i Saadet” (Oda) inşa edildi.
• Mescid’in bir köşesi, “Suffe” adı verilen bir gölgelikle ayrıldı. Burası, İslâm’ın ilk yatılı üniversitesiydi. Evi, malı mülkü olmayan, hayatını sadece Resûlullah’tan (s.a.v.) ilim öğrenmeye adayan fakir Sahabîler (“Ashâb-ı Suffe”) burada kalırdı. (Ebû Hüreyre (r.a.) gibi en çok hadis rivayet eden sahabeler burada yetişecekti.)
Mescid-i Nebevî’nin inşası yaklaşık 7 ay sürdü.
İnşaat bittiğinde, Resûl-i Ekrem (s.a.v.), Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin (r.a.) evinden kendi hanesine taşındı.
İslâm Devleti’nin başkenti, orduların sevk edileceği karargâhı, elçilerin kabul edileceği meclisi ve Kıyamete kadar Müslümanların kalbinin atacağı o mübarek merkez (Mescid-i Nebevî) artık kurulmuştu.
Efendimiz’in (s.a.v.) önünde acilen çözülmesi gereken iki mühim içtimaî (sosyal) mesele duruyordu:
• İç Bütünlük: Mekke’den her şeyini (evini, malını, ailesini) terk ederek gelen Muhâcirler (Göç Edenler), Medine’de fakir ve sığınmacı durumundaydılar. Medine’nin yerlisi olan Ensâr (Yardımcılar) ise zengin ve mülk sahibiydi. Bu iki grubun, “zengin-fakir” veya “yerli-göçmen” ayrımına düşmeden, tek bir “Ümmet” potasında eritilmesi gerekiyordu.
• Dış İlişkiler: Medine, homojen (tek tip) bir yapı değildi. Müslümanların yanı sıra, asırlardır orada yaşayan güçlü Yahudi kabileleri (Beni Kaynuka, Beni Nadir, Beni Kurayza) ve henüz İslâm’a girmemiş putperest Arap kabileleri vardı. Bu farklı inanç gruplarıyla “bir arada yaşama” hukukunun tesis edilmesi şarttı.
Nebiyy-i Muhterem (s.a.v.), bu iki meseleyi, Nübüvvet hikmetiyle ve Cihan Şümul bir ferâsetle çözüme kavuşturdu.

*********

BÖLÜM 14: KARDEŞLİK ASRI VE İLK ANAYASA
(Medenî Dönem – II)

1. İç Bütünlük: Muâhât (Kardeşlik Antlaşması)

Hicretin ilk aylarında (yaklaşık 5-8 ay sonra), Resûlullah (s.a.v.), Ensâr ve Muhâcirleri, Medine’nin meşhur simalarından Enes bin Mâlik’in (r.a.) evinde topladı. O gün, Mescid-i Nebevî’de yaklaşık 90 (veya 100) Sahabî vardı (yarısı Ensâr’dan, yarısı Muhâcirler’den).
Efendimiz (s.a.v.), onlara hitap etti ve İslâm tarihinin en muazzam içtimaî (sosyal) projesini ilan etti: “Muâhât” (Kardeşleştirme).
O (s.a.v.), buyurdu ki: “Allah (c.c.) rızası için ikişer ikişer kardeş olunuz!”
Bu, sıradan bir “arkadaş olun” emri değildi. Bu, kan bağının (nesep) ötesinde, “iman bağı” ile kurulan yeni bir aile hukuku tesisiydi.
Resûl-i Ekrem (s.a.v.), her Muhâcir’i, Medine’deki bir Ensâr ile “kardeş” ilan etti.
• Hz. Ebû Bekir (r.a.) ile Hârice bin Zeyd (r.a.) kardeş oldu.
• Hz. Ömer (r.a.) ile İtbân bin Mâlik (r.a.) kardeş oldu.
• Mekke’nin en zenginlerinden olan, ama her şeyini bırakıp gelen Abdurrahman bin Avf (r.a.) ile Medine’nin en zenginlerinden olan Sa’d bin Rebî’ (r.a.) kardeş oldu.
• Ve Efendimiz (s.a.v.), kendisini de bu kardeşliğin dışında tutmadı. Hz. Ali’yi (r.a.) yanına çağırdı ve O’na (r.a.), “Sen de benim dünya ve ahiret kardeşimsin” buyurarak O’nu (r.a.) onurlandırdı.
Bu “Kardeşlik” emri, sadece kâğıt üzerinde kalmadı. Ensâr, bu emri, tarihin kaydettiği en muazzam fedakârlık ve “îsâr” (kendi ihtiyacı varken başkasını tercih etme) ahlâkıyla hayata geçirdi.
Bu kardeşliğin en parlak misali (örneği), Abdurrahman bin Avf (r.a.) ile Sa’d bin Rebî’ (r.a.) arasında yaşandı.
Sa’d (r.a.), Mekkeli kardeşine dedi ki:
“Ey kardeşim Abdurrahman! Ben, Medine’nin malca en zenginlerindenim. İşte malımın yarısı! Al, o senindir. İki tane de hurma bahçem var, bak hangisini beğenirsen onu sana vereyim. İki tane de hanımım var; bak hangisi senin daha çok hoşuna giderse (veya boşanma iddeti bittikten sonra) onunla evlenmen için onu boşayayım.”
Bu, Cihan Şümul tarihte eşi görülmemiş bir cömertlik ve teslimiyetti.
Ancak Muhâcir’in izzeti de Ensâr’ın cömertliğinden aşağı kalmıyordu. Abdurrahman bin Avf (r.a.), o mübarek iffetiyle şu cevabı verdi:
“Kardeşim! Allah (c.c.) malını da, aileni de sana mübarek kılsın. Benim onlara ihtiyacım yok. Sen bana sadece, çarşınızın (pazar yerinizin) yolunu göster.”
Ensâr, balık vermeyi teklif etmiş; Muhâcir ise balık tutmayı (kendi emeğiyle kazanmayı) tercih etmişti. Abdurrahman bin Avf (r.a.), o gün Medine pazarında küçük bir ticaretle başladı ve kısa sürede Medine’nin en zenginlerinden biri oldu.
Bu “Muâhât” sayesinde, Mekke’den gelen fakir Muhâcirler, Medine’de bir aileye, bir eve, bir işe kavuştu. Yerli-göçmen çatışması riski sıfıra indi. Zekât farz kılınmadan evvel, bu kardeşler birbirine mirasçı dahi oldular (Bedir Savaşı’na kadar).
Kur’ân-ı Kerîm, Ensâr’ın bu eşsiz ahlâkını, şu ayet-i kerîme ile ebedîleştirdi:
“…Onlar (Ensâr), hicret edenleri (Muhâcirleri) severler. Onlara verilen şeylerden dolayı içlerinde bir kıskançlık (veya ihtiyaç) duymazlar. Kendileri son derece ihtiyaç içinde bulunsalar bile onları (Muhâcirleri) kendi nefislerine tercih ederler (Îsâr). Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.” (Haşr, 59/9 )

2. Dış İlişkiler: Medine Vesikası (İlk Anayasa)

İç bütünlük sağlanmıştı. Şimdi sıra, Medine’nin diğer unsurlarıyla (bilhassa Yahudilerle) olan hukuku belirlemeye gelmişti.
Efendimiz (s.a.v.), sadece Müslümanların değil, Medine’de yaşayan herkesin Peygamberi ve “Devlet Başkanı” idi. O (s.a.v.), bir arada yaşamanın temel şartlarını belirlemek üzere, İslâm tarihinin ve (bazı hukukçulara göre) dünya tarihinin ilk yazılı “Toplumsal Sözleşmesi” veya “Anayasası” olan Medine Vesikası’nı (Sahîfetü’l-Medîne) kaleme aldırdı.
Bu vesika (belge), Cihan Şümul bir hukuk ve adalet metniydi. Yaklaşık 47 (veya 52) maddeden oluşan bu sözleşmenin temel esasları şunlardı:
• Ümmet Kavramı: “Bu vesika, Kureyşli Müslümanlar (Muhâcirler), Yesribli Müslümanlar (Ensâr) ve onlara tâbi olup onlarla birlikte savaşanlar (Yahudiler ve diğerleri) için bir sözleşmedir. Onlar, diğer insanlardan ayrı bir ‘Ümmet’tir (siyasî bir topluluktur).”
• Din Hürriyeti: “Yahudilerin dini kendilerine, Müslümanların dini kendilerinedir.” (İnançta tam bir hürriyet tanınmıştır.)
• Savunma Ortaklığı: “Medine’ye (Yesrib’e) dışarıdan bir saldırı olursa, (Müslümanlar ve Yahudiler) şehri birlikte savunacaklardır. Savaşın masrafları kendi aralarında paylaşılacaktır.”
• Saldırmazlık: “Sözleşmeye imza atan hiçbir taraf, diğer tarafın düşmanıyla (bilhassa Kureyş ile) gizli veya açık bir ittifak yapmayacaktır.”
• Hukukî Mercii: “Bu sözleşmeye imza atanlar arasında herhangi bir anlaşmazlık, bozgunculuk veya cinayet çıkarsa, hüküm merciî Allah (c.c.) ve Resûlü Muhammed’dir (sallallâhu aleyhi ve sellem).”
Bu vesika ile Resûl-i Ekrem (s.a.v.), Medine’deki bütün grupları “Vatan Savunması” ve “Adalet” paydasında birleştiren bir “Şehir Devleti” kurmuş oluyordu. Bu, kabileciliğe (asabiyete) dayalı Câhiliye düzeninin yıkılıp, “hukuk”a ve “vatandaşlığa” dayalı Medeniyetin başladığının resmî ilanıydı.

3. İslâm’ın Sesi: Ezan’ın Meşrû Kılınışı

Medine Devleti kurulmuş, Mescid-i Nebevî inşa edilmişti. Müslümanlar artık namazlarını cemaatle kılıyorlardı. Ancak bir mesele vardı: Cemaati namaz vaktinde Mescid’e nasıl toplayacaklardı?
Hristiyanlar çan (nâkûs) çalıyordu. Yahudiler boru (şofar) üflüyordu. Mecûsîler ateş yakıyordu.
Efendimiz (s.a.v.) Ashâbıyla (r.anhüm) istişare etti. Bazıları “Çan çalalım”, bazıları “Boru öttürelim”, bazıları “Ateş yakalım” dediyse de, Resûlullah (s.a.v.) bunların hiçbirini, diğer dinlere benzememek için kabul etmedi. “İnsanları ‘es-Salâh! es-Salâh!’ (Namaza! Namaza!) diye çağıran bir tellal (münâdî) olsun” fikri üzerinde duruldu, ancak bu da tam olarak içlerine sinmedi.
O gece, Sahâbeden Abdullah bin Zeyd (radıyallâhu anh), sâdık (doğru) bir rüya gördü.
Rüyasında, elinde bir çan (nâkûs) taşıyan yeşil elbiseli bir adam (melek) gördü. O’na (r.a.) dedi ki: “Bu çanı bana satar mısın?”
Adam sordu: “Ne yapacaksın?”
Abdullah bin Zeyd (r.a.): “İnsanları namaza çağıracağız.”
Yeşil elbiseli zat dedi ki: “Sana bundan daha hayırlısını öğreteyim mi?”
“Nedir o?”
Ve o zat, Abdullah bin Zeyd’e (r.a.) kıyamete kadar semâlarda yankılanacak olan o mübarek “Ezan” kelimelerini okudu:
“Allahu Ekber, Allahu Ekber… (Allah en büyüktür…)”
“Eşhedü en lâ ilâhe illallah… (Şahitlik ederim ki Allah’tan başka ilâh yoktur…)”
“Eşhedü enne Muhammeden Resûlullah… (Şahitlik ederim ki Muhammed Allah’ın Resûlüdür…)”
“Hayye ale’s-Salâh… (Haydi namaza…)”
“Hayye ale’l-Felâh… (Haydi kurtuluşa…)”
“Allahu Ekber, Allahu Ekber… Lâ ilâhe illallah.”
Abdullah bin Zeyd (r.a.), sabah olur olmaz heyecanla Resûlullah’ın (s.a.v.) huzuruna koştu ve rüyasını anlattı.
Efendimiz (s.a.v.) tebessüm etti ve buyurdu:
“İnşallah bu, sâdık (hak) bir rüyadır. Kalk, o kelimeleri Bilâl’e (r.a.) öğret. Zira O’nun (r.a.) sesi, seninkinden daha gür ve daha güzeldir (endâ).”
Abdullah bin Zeyd (r.a.), Ezan kelimelerini Hz. Bilâl-i Habeşî’ye (r.a.) öğretti.
Hz. Bilâl (r.a.), Mescid-i Nebevî’nin yanındaki en yüksek evin damına çıktı ve Medine semâlarına İslâm’ın o ilk Ezan’ını okudu.
O ses, Medine’de yankılandığı anda, evinde olan Hz. Ömer (radıyallâhu anh), sesin tesiriyle hırkasını sürükleyerek evinden fırladı. Koşarak Mescid’e geldi ve “Yâ Resûlallah! Vallahi, bu gece rüyamda ben de bu kelimelerin aynısını işittim!” dedi.
Böylece Ezan, hem sâdık rüya (Abdullah b. Zeyd ve Hz. Ömer r.anhümâ) hem de Resûlullah’ın (s.a.v.) tasdiki (Sünneti) ile İslâm’ın Cihan Şümul çağrısı olarak meşrû kılındı.
O gün, Mekke’de “Ehad! Ehad!” (Bir’dir! Bir’dir!) diye işkence gören o Habeşli köle (Hz. Bilâl r.a.), Medine’de kurulan İslâm Devleti’nin semâlarına “Allahu Ekber!” (Allah En Büyüktür!) nidasını haykıran müezzinlerin efendisi (Reisü’l-Müezzinîn) oluyordu.

BÖLÜM 15: “YEVME’L-FURKÂN”A DOĞRU – BEDİR’İN SEBEPLERİ
(Medenî Dönem – III)

Kureyş Tehdidi ve Cihâd’a İzin (İzn-i Cihâd)

Kureyş müşrikleri, Müslümanların hicret etmesine izin vermekle yetinmemiş, onların Mekke’de bıraktıkları evlerine ve mallarına zorla el koymuşlardı. Bu gasp edilen malları, kendi ticaret kervanlarına sermaye yapmışlardı.
Bununla da kalmayıp, Medine’deki iç işlerine müdahaleye başladılar. Medine’deki Müslüman olmayan unsurlara (bilhassa münafıkların başı olacak olan Abdullah bin Übey bin Selûl’e) tehdit mektupları göndererek, “Muhammed’i (s.a.v.) himaye etmekten vazgeçmezseniz, ordularımızla gelip sizi ve O’nu (s.a.v.) yok edeceğiz!” diyorlardı.
Artık tehlike, Mekke’deki zulmün ötesine geçmiş, Medine Devleti’nin varlığına yönelik bir harp (savaş) tehdidine dönüşmüştü.
Mekke’de 13 yıl boyunca her türlü işkenceye, zulme, hakarete ve boykota sabırla ve pasif direnişle mukabele eden Müslümanlara, Medine’de, Hicret’in 2. yılına doğru, artık kendilerini ve kurdukları devleti “savunma” hakkı tanındı.
İslâm’da “harp” (savaş), asla bir saldırı veya istila değil, daima zulmü durdurmak, adaleti tesis etmek ve din hürriyetini (vicdan hürriyetini) korumak için “son çare” olarak meşrû kılınmıştı.
Cihâd’a (Müdafaaya) izin veren ilk ayetler, bu zulmü şöyle tasvir ediyordu:
“Kendilerine savaş açılan Müslümanlara, zulme uğramaları sebebiyle cihad için izin verildi. Şüphe yok ki Allah’ın onlara yardım etmeye gücü yeter. Onlar, ‘Rabbimiz Allah’tır’ demelerinden başka bir sebep olmaksızın haksız yere yurtlarından (Mekke’den) çıkarılmış kimselerdir…” (Hac, 22/39-40 )
İzin çıkmıştı. Artık misilleme (mukabele-i bi’l-misil) hakkı doğmuştu.

İlk Seriyyeler (Askerî Keşifler)

Efendimiz (s.a.v.), bu izne binaen, Kureyş’in hareketlerini kontrol etmek, Medine’nin etrafını emniyete almak ve Kureyş’in Şam ticaret yolunu (onların ekonomik can damarıydı) tehdit altında tutmak için “Seriyye” (Efendimiz’in (s.a.v.) bizzat katılmadığı küçük askerî birlikler) ve “Gazve” (Efendimiz’in (s.a.v.) katıldığı seferler) düzenlemeye başladı.
Hz. Hamza (r.a.) komutasındaki Sîfü’l-Bahr Seriyyesi, Hz. Ubeyde bin Hâris (r.a.) komutasındaki Rabîğ Seriyyesi gibi bu ilk hareketler, Kureyş’e “Artık eski himayesiz Müslümanlar yok, karşınızda bir devlet var” mesajını veriyordu.

Kıvılcımı Ateşleyen Kervan (Hicret’in 2. Yılı – Ramazan Ayı)

Hicretin 2. Yılı, Ramazan ayında (M. 624), Resûlullah’a (s.a.v.) mühim bir istihbarat (haber) ulaştı:
Kureyş’in en büyük ticaret kervanlarından biri, Ebû Süfyan bin Harb komutasında, Şam’dan Mekke’ye dönmek üzereydi. Bu kervan, Kureyş’in neredeyse bütün servetini (yaklaşık 1000 deve yükü, 50.000 dinar altın) taşıyordu.
Daha da mühimi, bu kervanın sermayesinin büyük bir kısmı, Mekke’deki Muhâcirlerin (Müslümanların) gasp edilen mallarından oluşuyordu.
Bu kervana yapılacak bir müdahale, hem Müslümanların haklarını geri alması (Kureyş’ten tazminat alması) hem de Kureyş’in ekonomik bel kemiğini kırması demekti.
Efendimiz (s.a.v.), Ashâbını (r.anhüm) topladı ve durumu arz etti:
“İşte Kureyş’in kervanı… Mallarınızı (veya mallarını) taşıyorlar. Ona doğru yola çıkan (hazırlanan) var mı? Umulur ki Allah (c.c.), onu bize ganimet olarak nasip eder.”
Bu, bir “harp” çağrısı değil, bir “kervan müdahalesi” çağrısıydı.
Bu çağrıya, çoğunluğu Ensâr’dan (230’dan fazla) ve bir kısmı Muhâcirler’den (80 küsur) olmak üzere, Siyer kaynaklarının ittifakla 313 (veya 314-317) kişi icabet etti.
İslâm Ordusu’nun o günkü vaziyeti, bir harbe (savaşa) değil, kervan baskınına hazırlandıklarını açıkça gösteriyordu:
Bütün orduda sadece 2 (veya 3) at vardı. Sadece 70 deve vardı.
Bu 313 Sahabî, bu 70 deveye nöbetleşe biniyorlardı. Bir deveye üç kişi düşüyordu.
Bizzat Resûl-i Ekrem (s.a.v.) de bu nöbete tâbi idi. O (s.a.v.), devesini, amcaoğlu Hz. Ali (r.a.) ve Mersed bin Ebî Mersed (r.a.) ile paylaşıyordu. Arkadaşları, “Yâ Resûlallah! Biz Senin (s.a.v.) yerine yürürüz, Sen (s.a.v.) deveye bin” dediklerinde, O (s.a.v.) şu muazzam tevazu ve adalet dersini veriyordu:
“Siz, yürümekte benden daha güçlü değilsiniz. (Benden fazla sevaba muhtaç da değilsiniz) Ben de sizin kadar (yürüyerek) ecre (sevaba) muhtacım.”

Plan Değişiyor: Kervan Kaçıyor, Ordu Geliyor!

Ebû Süfyan, kurt bir tüccar ve kurnaz bir idareciydi. Müslümanların Medine’den çıktığını sezip, kervanın yolunu sahil şeridine (deniz kenarına) çevirerek hızla kaçmayı başardı.
Aynı anda, Mekke’ye acil yardım çağrısı için “Damdam bin Amr” adında bir ulak gönderdi. Damdam, Câhiliye âdetlerine göre, devesinin burnunu kulağını kesmiş, gömleğini yırtmış halde Mekke’ye girdi ve feryat etti: “Ey Kureyş! Kervanınız! Servetiniz! Ebû Süfyan’ın elindekiler! Muhammed (s.a.v.) ve Ashâbı (r.anhüm) yolunu kesti! Yetişin! Yetişin!”
Mekke, bu feryatla çalkalandı.
Ebû Cehil, bu anı bekliyordu. Derhal “Harp! Harp!” nidalarıyla Kureyş’i topladı. Ebû Leheb hariç (yerine adam gönderdi), Kureyş’in bütün reisleri, kibirle ve öfkeyle yola çıktı.
Yaklaşık 1000 (Bin) kişilik, tepeden tırnağa zırhlı, 100’den fazla atlı, yüzlerce develi, yanlarında şarkıcı kadınlar ve içki tulumları olan muazzam bir ordu toplandı.
Yolda, Ebû Süfyan’dan ikinci bir haber geldi: “Kervan kurtuldu, Mekke’ye dönün!”
Kureyş ordusunda bir duraksama oldu. Ahnes bin Şerîk gibi bazı mutedil (ılımlı) reisler, “Kervan kurtulduysa, artık savaşmanın manası yok. Biz Muhammed (s.a.v.) ile değil, mallarımızı korumak için çıkmıştık. Geri dönelim” dediler.
Fakat ordunun başkomutanı olan Ebû Cehil (Amr bin Hişâm), o Câhiliye kibriyle gürledi:
“Hayır! Vallahi geri dönmeyeceğiz! Bedir kuyularına varacağız. Orada üç gün kalacağız, develer keseceğiz, şaraplar içeceğiz, şarkıcı kadınlar bizi eğlendirecek. Bütün Araplar bizim bu gücümüzü duyacak ve bizden ebediyen korkacaklar! İleri!”
Ebû Cehil, kervanı kurtarmaya değil, “İslâm’ı yok etmeye” gidiyordu.

En Kritik Meşveret (Danışma)

Resûl-i Ekrem (s.a.v.) ve 313 Sahabîsi (r.anhüm), Bedir yakınlarına gelmişlerdi. Kervan hedefiyle yola çıkmışlardı. Ancak şimdi, ilâhî kader onları, hazırlıksız oldukları muazzam bir orduyla karşı karşıya getirmişti.
Kervan kaçmış, 1000 kişilik Kureyş ordusu üzerlerine geliyordu.
Efendimiz (s.a.v.) durdu. Bu, bir “Devlet Başkanı” olarak atacağı en kritik adımdı. Ashâbıyla (r.anhüm) “Meşveret” (Danışma) yapmak zorundaydı. Onlara sordu:
“Ey insanlar! Bana rey (görüş) verin! Ne yapalım?”
Önce Muhâcirler (Mekkeliler) söz aldı:
Hz. Ebû Bekir (r.a.) ve Hz. Ömer (r.a.) ayağa kalktı, sonuna kadar O’nunla (s.a.v.) olduklarını belirten coşkulu ve sadık konuşmalar yaptılar.
Sonra Muhâcirlerden Hz. Mikdâd bin Amr (r.a.) ayağa kalktı ve o meşhur sözünü söyledi:
“Yâ Resûlallah! Allah (c.c.) Sana (s.a.v.) neyi emrettiyse, oraya yürü! Vallahi, biz Sana (s.a.v.), Benî İsrâil’in (İsrailoğullarının) Mûsâ’ya (a.s.) dediği gibi, ‘Sen (s.a.v.) ve Rabbin (c.c.) gidin savaşın, biz burada oturacağız’ (Mâide, 5/24) demeyeceğiz!
Biz Sana (s.a.v.) deriz ki: ‘Sen (s.a.v.) ve Rabbin (c.c.) gidin savaşın, biz de sizinle beraber sonuna kadar savaşacağız!’
Vallahi, bizi dünyanın öbür ucuna (Berkü’l-Gımâd’a) sürsen, oraya kadar Seninle (s.a.v.) geliriz!”
Resûlullah (s.a.v.), bu sadakat sözlerine tebessüm etti. Ancak aradığı tam olarak bu değildi. O (s.a.v.), tekrar sordu:
“Ey insanlar! Bana rey (görüş) verin!”
O (s.a.v.), Muhâcirleri değil, ordunun üçte ikisini oluşturan Ensâr’ı (Medinelileri) kastediyordu. Çünkü Ensâr, O’na (s.a.v.) İkinci Akabe Biatı’nda “Medine’ye bir saldırı olursa, O’nu (s.a.v.) kendi canları gibi koruyacaklarına” yemin etmişlerdi.
Ancak bu harp, Medine’nin dışında cereyan edecekti. Efendimiz (s.a.v.), onları bu yeminin ötesinde bir harbe zorlamak istemiyordu.
Ensâr’ın reisi ve sancaktarı olan Sa’d bin Muâz (radıyallâhu anh), Efendimiz’in (s.a.v.) muradını anladı. Derhal ayağa fırladı:
“Yâ Resûlallah! Galiba bizi kastediyorsunuz? (Sanki bizden tereddüt ediyorsunuz?)”
Efendimiz (s.a.v.) “Evet” buyurdu.
İşte o an, Sa’d bin Muâz (r.a.), Ensâr’ın Kıyamete kadar sürecek olan sadakatinin manifestosunu (ilanını) haykırdı:
“Yâ Resûlallah! Biz Sana (s.a.v.) iman ettik, Seni (s.a.v.) tasdik ettik, getirdiğinin hak olduğuna şehâdet ettik. Seni (s.a.v.) dinlemek ve itaat etmek üzere Sana (s.a.v.) yeminler (biatlar) verdik.”
“Emret Yâ Resûlallah! Nereye istersen yürü! Seni (s.a.v.) Hak ile gönderen Allah’a (c.c.) yemin olsun ki, şu denizi (Kızıldeniz’i) gösterip ‘Dalsak mı?’ desen ve dalsan, biz de Seninle (s.a.v.) beraber o denize dalarız! Bizden tek bir kişi bile geri kalmaz!”
“Biz harpte (savaşta) sabırlı, düşmanla karşılaşınca sâdık kimseleriz. Umulur ki Allah (c.c.), bizden, Senin (s.a.v.) gözünü aydın edecek (Seni s.a.v. sevindirecek) kahramanlıklar Sana (s.a.v.) gösterecektir. Haydi, Allah’ın (c.c.) bereketiyle yürüt bizi!”
Arîş’teki Dua ve Sekînet
Bu konuşmalar, Resûl-i Ekrem’in (s.a.v.) mübarek yüzünü bir ay parçası gibi aydınlattı. Artık ordu, tek bir kalp olmuştu. Efendimiz (s.a.v.) müjdeyi verdi:
“Yürüyün ve sevinin! Vallahi, Allah Teâlâ (c.c.) bana iki taifeden birini (ya kervan ya da Kureyş ordusu) vaat etti. Vallahi, ben şu anda (Bedir’e bakarak) o müşriklerin (Ebû Cehil’in, Utbe’nin, Şeybe’nin) ölüp serilecekleri yerleri görüyor gibiyim!”
Ordu, Bedir’e yürüdü. Hubâb bin Münzir’in (r.a.) stratejik tavsiyesiyle, Kureyş ordusundan önce Bedir kuyularını kontrol edecek şekilde mevzilendiler.

Ramazan ayının 17. gecesiydi (Hicretin 2. Yılı).

Kureyş ordusu, o geceyi kibirle, eğlenceyle ve içkiyle geçirirken; 313 kişilik İslâm ordusu sükûnet içindeydi.
O gece, Cenâb-ı Hak, mü’minlerin üzerine bir “Sekînet” (huzur) ve hafif bir uyku (Enfâl, 8/11) indirdi. Hafif bir yağmur (Rahmet) yağdı. Bu yağmur, Müslümanların bulunduğu kumluk araziyi sertleştirerek ayaklarını sabit kıldı; müşriklerin bulunduğu çamurlu araziyi ise bataklığa çevirdi.
Resûl-i Ekrem (s.a.v.) ise, o gece sabaha kadar, kendisi için kurulan “Arîş” (komuta çadırı/gölgelik) içinde, secdede, gözyaşları içinde Rabbine (c.c.) yalvarıyordu. O duası, Arş-ı Âlâ’yı titretiyordu:
“Allah’ım! Bana vaat ettiğin (zafer) yardımını gönder! Allah’ım! Senden ahdini ve vaadini istiyorum!”
Duası o kadar şiddetlendi, o kadar yalvardı ki, mübarek omuzlarındaki ridası (hırkası) düştü. O’nu (s.a.v.) teselli etmek, yine en sadık dostu Hz. Ebû Bekir’e (r.a.) düşmüştü. Sıddîk (r.a.), Efendimiz’i (s.a.v.) kucakladı, ridasını örttü ve fısıldadı:
“Yâ Resûlallah! Bu kadar dua ve niyaz kâfidir! Vallahi, Rabbin (c.c.) Sana (s.a.v.) vaat ettiğini muhakkak yerine getirecektir!”
Ramazan’ın 17. Cuma sabahı, güneş doğduğunda, İslâm’ın 313 fedaisi ile Câhiliye’nin 1000 kişilik kibirli ordusu, Bedir kuyularının başında karşı karşıya gelmişti.
Bu, sadece bir askerî çarpışma değil; İman ile Küfrün, Tevhid ile Şirkin, Adalet ile Zulmün, Fâtih (Muhammed s.a.v.) ile Firavun’un (Ebû Cehil’in) muharebesiydi.
Bu, Kur’ân’ın deyimiyle “Yevme’l-Furkân” (Hak ile Bâtıl’ın Ayrıldığı Gün) idi.

BÖLÜM 16: YEVME’L-FURKÂN – BEDİR ZAFERİ VE İLÂHÎ YARDIM
(Medenî Dönem – IV)

1. Mübâreze: İman, Kibrin Karşısında

Arap harp (savaş) geleneğine göre, ordular topluca hücum etmeden önce, en cesur ve asil savaşçılar öne çıkar ve “Mübâreze” (teke tek dövüş, düello) isterlerdi.
Kureyş ordusundan, kibirle ve meydan okuyarak üç kişi öne çıktı. Bunlar, Kureyş’in en azılı, en asil ve en güçlü savaşçılarından, aynı ailenin fertleriydi:
• Utbe bin Rebîa (Ebû Süfyan’ın kayınpederi, Hz. Hind’in babası)
• Oğlu Velîd bin Utbe
• Kardeşi Şeybe bin Rebîa
Meydana geldiler ve bağırdılar: “Ey Muhammed! Karşımıza, bizden (Kureyş’ten), kendi kavmimizden dengimiz olanları çıkar!”
Bu meydan okuma üzerine, Medineli Ensâr’dan üç genç kahraman (Avf, Muavviz ve Abdullah bin Revâha r.anhüm) hızla öne atıldı.
Ancak Kureyş reisleri onları görünce kibirle bağırdılar: “Siz kimsiniz? Bizim sizinle bir işimiz yok! Biz, Medine’nin çiftçileriyle savaşmayız! Bize, kendi kanımızdan olan amcaoğullarımızı (Kureyşlileri) çıkar!”
Onlar, bu harbi (savaşı) hâlâ bir “kabile kavgası” zannediyorlardı.
Resûl-i Ekrem (s.a.v.), bu meydan okuma üzerine, Ensâr’a “Siz yerinize dönün” buyurdu. Sonra İslâm’ın en yakınlarına, kendi ailesine (Ehl-i Beyt’ine ve Hâşimoğulları’na) döndü ve buyurdu:
“Kalk, yâ Ubeyde! Kalk, yâ Hamza! Kalk, yâ Ali!”
İslâm’ın üç büyük kahramanı, Tevhid sancağı altında kılıçlarını çekerek meydana yürüdü:
• Hz. Hamza (radıyallâhu anh): “Allah’ın Aslanı”.
• Hz. Ali (radıyallâhu anh): “Allah’ın Haydarı (Aslanı)”.
• Hz. Ubeyde bin Hâris (radıyallâhu anh): Efendimiz’in (s.a.v.) akrabası, yaşlı ve tecrübeli bir Sahabî.
Karşılaşmalar başladı:
• Hz. Hamza (r.a.), karşısındaki Utbe bin Rebîa’yı (veya Şeybe’yi) bir hamlede öldürdü.
• Hz. Ali (r.a.) (ki en gençleriydi), karşısındaki Velîd bin Utbe’yi tereddütsüz yere serdi.
• Hz. Ubeyde (r.a.) ile karşısındaki (Utbe veya Şeybe) birbirlerini ağır yaraladılar.
Hz. Ali (r.a.) ve Hz. Hamza (r.a.), hasımlarını bitirir bitirmez, derhal yaralı kardeşleri Hz. Ubeyde’nin (r.a.) yardımına koştular ve O’nun (r.a.) düşmanını da öldürdüler.
Hz. Ubeyde (r.a.) ağır yaralıydı, bacağı kopmuştu. O’nu (r.a.) alıp Resûlullah’ın (s.a.v.) huzuruna getirdiler. Hz. Ubeyde (r.a.), akan kanlarına bakarak “Yâ Resûlallah! Ben şehit miyim?” diye sordu. Efendimiz (s.a.v.), “Evet, sen şehitsin” buyurdu. Hz. Ubeyde (r.a.), “Ah! Keşke Ebû Tâlib (Efendimiz’i s.a.v. koruyan amcası) bugünleri görseydi de, ‘Biz Muhammed’i (s.a.v.) korumak için O’nun (s.a.v.) etrafında öleceğiz’ sözünde ne kadar sâdık olduğumuzu anlasaydı” dedi ve ruhunu teslim etti. O (r.a.), Bedir’in ilk şehitlerindendi.
Mübâreze, İslâm’ın mutlak zaferiyle sonuçlanmıştı. Kureyş, daha harp (savaş) başlamadan en büyük üç komutanını kaybetmişti. Bu, ordularının maneviyatını (moralini) çökertti.

2. Büyük Çarpışma ve “Şâheti’l-Vücûh!”

Ebû Cehil, bu hezimet karşısında çılgına döndü ve “Toplu Hücum!” emri verdi. 1000 kişilik kibir ordusu, 313 kişilik iman ordusunun üzerine saldırdı.
Resûl-i Ekrem (s.a.v.), “Arîş”te (komuta çadırında), Hz. Ebû Bekir (r.a.) ile birlikte, secdede Rabbine (c.c.) yalvarmaya devam ediyordu. O’nun (s.a.v.) tek derdi, İslâm’ın geleceğiydi:
“Allah’ım! Bana vaat ettiğin zaferi ver! Allah’ım! Eğer şu bir avuç (mü’min) topluluk bugün burada helâk olursa, yeryüzünde Sana (c.c.) ibadet edecek kimse kalmayacak!”
O (s.a.v.) duaya devam ederken, Ashâb (r.anhüm) “aslanlar gibi” savaşıyordu.
Tam o esnada, Resûlullah’a (s.a.v.) ilâhî emir geldi. Arîş’ten çıktı, mübarek zırhını giydi ve o bir avuç ordusunun önünde durdu. Savaştan önce buyurmuştu: “Bana yaklaşmadıkça ok atmayın, kılıçlarınızı çekmeyin.”
Şimdi ise düşman ordusuna baktı, yerden bir avuç kum ve çakıl aldı. O bir avuç toprağı, 1000 kişilik Kureyş ordusuna doğru fırlattı ve o meşhur harp (savaş) nidasını haykırdı:
“Şâheti’l-Vücûh!” (Yüzleri kara olsun! / Yüzleri çirkinleşsin!)
Bu, sıradan bir toprak atma değildi. Bu, ilâhî bir mucizeydi. O bir avuç kumdan tek bir zerre bile, Kureyş ordusundaki 1000 askerin tamamının gözüne, burnuna ve ağzına isabet etmedikçe kalmadı. Hepsi, gözlerini oğuşturmaya, neye uğradıklarını şaşırmış bir halde paniklemeye başladılar.
Kur’ân-ı Kerîm, bu mucizevî anı şöyle tasvir eder:
“…(Savaşta) onları siz öldürmediniz, fakat Allah (c.c.) onları öldürdü. Attığın zaman da sen atmadın, fakat Allah (c.c.) attı…” (Enfâl, 8/17 )

3. Meleklerin Yardımı (İlâhî Müdâhale)

Resûl-i Ekrem (s.a.v.), Ashâbına (r.anhüm) “Hücum!” emri verdi.
Ve o anda, Bedir meydanı, beşerî (insanî) bir harp (savaş) alanı olmaktan çıktı. Semânın kapıları açılmıştı.
Efendimiz’in (s.a.v.) duasına cevap gelmişti. Cebrail (aleyhisselâm), Mikâil (a.s.) ve İsrâfil’in (a.s.) de aralarında bulunduğu, Siyer kaynaklarına ve Kur’ân-ı Kerîm’in (Enfâl, 8/9; Âl-i İmrân, 3/124-125) tasdikine göre binlerce melek, başlarında sarı, beyaz, siyah sarıklar olduğu halde, semâdan Bedir’e indiler.
Bu melekler, fiilen harp (savaş) etmediler (veya çok az ettiler). Onların vazifesi, Kur’ân’ın ifadesiyle, “Mü’minlerin kalplerini sağlamlaştırmak (tesbit etmek)” ve kâfirlerin kalplerine “korku” (ru’b) salmaktı.
Sahabeler (r.anhüm) daha sonra o anı şöyle anlatırlardı: “Biz kâfirin üzerine kılıcımızı kaldırırdık, biz vurmadan, O’nun (kâfirin) başı veya kolu yere düşerdi. Bizden olmayan, beyaz elbiseli, sarıklı Savaşçıların, ‘Haydi Hayzûm!’ (Cebrail’in (a.s.) atının adı) diye seslenerek müşriklerin saflarını yardığını duyardık.”
313 kişi, artık 313 kişi değildi. Onlar, meleklerin (a.s.) desteklediği bir “Allah (c.c.) Ordusu” olmuşlardı.

4. Kibrin Sonu: Ebû Cehil’in Ölümü

Kureyş ordusu, gözlerine giren kumların, ne olduğunu anlayamadıkları bu ilâhî gücün ve Müslümanların kahramanca hücumunun karşısında çözülmeye, kaçışmaya başladı.
Harbin (Savaşın) kaderini belirleyen an, bu Ümmet’in Firavun’u olan Ebû Cehil’in öldürülmesiydi.
Onu öldürmek, ne Hz. Hamza’ya (r.a.) ne de Hz. Ali’ye (r.a.) nasip oldu.
Onu öldürmek, Medineli Ensâr’dan iki gencecik delikanlıya; Muaz bin Amr ve Muavviz bin Afrâ (r.anhümâ) kardeşlere (veya amcaoğullarına) nasip oldu.
Bu iki genç, harp (savaş) meydanında, Abdurrahman bin Avf’ın (r.a.) yanına gelmişlerdi. Biri O’na (r.a.) gizlice sordu: “Ey amca! Bize Ebû Cehil’i gösterir misin? Duyduk ki o, Resûlullah’a (s.a.v.) çok eziyet ve hakaret edermiş. Yemin ettim, O’nu (Ebû Cehil’i) görürsem, ya O’nu (Ebû Cehil’i) öldüreceğim ya da bu uğurda şehit olacağım!”
Abdurrahman bin Avf (r.a.) hayret etmişti. O esnada, atının üzerinde bir ordu gibi duran, etrafı adamlarıyla çevrili Ebû Cehil’i gösterdi: “İşte orada!”
İki genç aslan, bir anda müşrik saflarını yararak Ebû Cehil’in üzerine atıldılar. Bir anda indirdikleri kılıç darbeleriyle O’nu (Ebû Cehil’i) ve atını yere serdiler. Ebû Cehil’in bir bacağı kopmuştu (veya ağır yaralıydı).
Harp (Savaş) bittikten sonra, Resûl-i Ekrem (s.a.v.), “Acaba bu Ümmet’in Firavun’u (Ebû Cehil) ne oldu? Gidin, bakın!” buyurdu.
Abdullah bin Mes’ûd (radıyallâhu anh), O’nu (Ebû Cehil’i) aramaya çıktı. (Hz. Abdullah (r.a.), Mekke’de çobanlık yaparken Ebû Cehil’den çok eziyet görmüş, zayıf ve kısa boylu bir Sahabîydi.)
O’nu (Ebû Cehil’i), can çekişirken, ölülerin arasında buldu. Göğsünün üzerine çıktı.
Ebû Cehil, o haldeyken bile kibrini bırakmamıştı. Gözünü açtı ve “Ey koyun çobanı (Ruveybî)! Ne yüksek bir yere çıkmışsın! Söyle bakalım, bugün zafer kimindir?” dedi.
Abdullah bin Mes’ûd (r.a.) cevap verdi: “Zafer, Allah (c.c.) ve Resûlü’nündür! (s.a.v.)”
Ve o kibrin başını kesti.
Resûlullah’a (s.a.v.) haber geldiğinde, Efendimiz (s.a.v.) şükretti: “Allah’a (c.c.) hamdolsun ki, bu ümmetin Firavun’unu helâk etti.”

5. Kesin Zafer ve Esirler Meselesi

Öğle vakti geldiğinde, harp (savaş) bitmişti. Kureyş ordusu, arkasında bir enkaz bırakarak Mekke’ye doğru kaçıyordu.
Zafer, kesindi ve muazzamdı:
• Kureyş’in 70 reisi (Ebû Cehil, Utbe, Şeybe, Velîd, Ümeyye bin Halef gibi İslâm’ın en azılı düşmanları) öldürülmüştü.
• 70 kişi de esir alınmıştı.
• İslâm Ordusu ise sadece 14 şehit (6’sı Muhâcir, 8’i Ensâr) vermişti.
Resûl-i Ekrem (s.a.v.), öldürülen Kureyş reislerinin cesetlerinin, Bedir’deki kör bir kuyuya (Kalîb-i Bedr) atılmasını emretti. Onlar kuyuya atılırken, Efendimiz (s.a.v.) kuyunun başına geldi ve o meşhur hitabını yaptı. Tek tek isimlerini saydı: “Ey Utbe! Ey Şeybe! Ey Ebû Cehil! …”
“Siz, Rabbinizin (c.c.) size vaat ettiğini (azabı) hak olarak buldunuz mu? Ben, Rabbimin (c.c.) bana vaat ettiğini (zaferi) hak olarak buldum!”
Hz. Ömer (r.a.) sordu: “Yâ Resûlallah! İşitmeyen o leşlere mi sesleniyorsunuz?”
Efendimiz (s.a.v.) cevap verdi: “Vallahi, siz beni onlardan daha iyi işitmezsiniz. Lâkin onlar, cevap veremezler!”
Geriye “Esirler” meselesi kalmıştı.
Efendimiz (s.a.v.), bu 70 esire ne yapılacağı konusunda Ashâbıyla (r.anhüm) istişare etti.
• Hz. Ömer (r.a.), adaletin ve devletin bekâsının celâlli (şiddetli) yönünü temsil ederek dedi ki: “Yâ Resûlallah! Bunlar Senin (s.a.v.) kavmindir, Seni (s.a.v.) yalanladılar, Seni (s.a.v.) yurdundan çıkardılar, Sana (s.a.v.) harp (savaş) açtılar. Bunlar küfrün (inkârın) reisleridir. Hepsini öldürelim! Herkes kendi akrabasını öldürsün ki, kalbimizde kâfire zerre meyil kalmadığı bilinsin.”
• Hz. Ebû Bekir (r.a.), merhamet (rahmet) ve hikmet yönünü temsil ederek dedi ki: “Yâ Resûlallah! Onlar ne de olsa Senin (s.a.v.) kavmindir, akrabalarındır. Ben, onları öldürmemizi uygun görmüyorum. Onlardan fidye (kurtuluş akçesi) alalım. Aldığımız bu fidye, bize kâfirlere karşı güç olur. Hem ne biliriz, umulur ki Allah (c.c.), onların kalplerini İslâm’a açar da Müslüman olurlar.”
Resûl-i Ekrem (s.a.v.), fıtratı (yapısı) gereği merhamete daha yakındı. Hz. Ebû Bekir’in (r.a.) reyine (görüşüne) uydu ve esirlerin fidye karşılığı serbest bırakılmasına karar verdi. (Daha sonra nâzil olan Enfâl Suresi 67. ayet, o an için Hz. Ömer’in (r.a.) görüşünün Allah (c.c.) katında daha isabetli olduğunu belirtecek, ancak fidyeyi de meşrû kılacaktı.)
Ancak bu fidye, sadece “para” değildi.
• Zengin olanlar, 1000 ila 4000 dirhem arasında para ödedi.
• Fakir olanlar, bedelsiz serbest bırakıldı.
• Ve en mühimi; okuma-yazma bilen ancak fidye ödeyecek parası olmayan esirlere, Resûl-i Ekrem (s.a.v.) şu Cihan Şümul şartı koştu:
“Her biriniz, Medine’deki Müslüman çocuklarından on (10) tanesine okuma-yazma öğreteceksiniz. Fidye-i necâtınız (kurtuluş fidyeniz) bu olacaktır!”
Bu, yeryüzü harp (savaş) tarihinde görülmemiş bir karardı. İslâm Peygamberi (s.a.v.), kendisini öldürmeye gelen düşman askerlerini, kurduğu devletin çocuklarına “öğretmen” tayin ediyordu. Bu, İslâm’ın ilme ve eğitime verdiği değerin zirvesiydi.
Bedir Zaferi, İslâm’ın varlığını Medine dışına taşırmış, onu Arabistan yarımadasında sarsılmaz bir siyasî ve askerî güç haline getirmişti. Müslümanlar Medine’ye bir “Fâtih” olarak döndüler.

BÖLÜM 17: BEDİR’İN YANKILARI VE UHUD’UN İNTİKAMI
(Medenî Dönem – V)

1. Mekke’de Mâtem ve İntikam Yemini

Bedir’in hezimet haberi Mekke’ye ulaştığında, şehir bir anda mâtem yerine döndü. Neredeyse her evden bir feryat yükseliyordu. Kureyş, Ebû Cehil, Utbe, Şeybe, Ümeyye bin Halef gibi tam 70 reis’ini (liderini), babasını, kardeşini ve evladını kaybetmişti.
Ancak Ebû Süfyan bin Harb (Bedir’de ölmeyen ve artık Kureyş’in başkomutanı olan zat), bu feryatların intikam ateşini körüklemesi için bir karar aldı:
“Ağlamak, ağıt yakmak, saç baş yolmak yasaktır! Kadınlar, ölülerine ağlamayacak. Önce Muhammed’den (s.a.v.) ve Ashâbından (r.anhüm) intikamımızı alacağız, sonra mâtemimizi tutacağız!”
Ebû Süfyan, Bedir’in intikamı alınıncaya kadar yıkanmamaya, güzel koku sürünmemeye ve zevcelerine yaklaşmamaya yemin etti.
Bu intikam yeminini yerine getirmek için ilk küçük hamlesini (Hicretin 2. Yılı sonları), Bedir’den sadece birkaç ay sonra yaptı. 200 kişilik bir süvari birliğiyle gizlice Medine’ye yaklaştı. Medine’nin dış mahallelerinden olan “Urayz” mevkiine bir gece baskını yaptı. Orada, Ensâr’dan bir Sahabî’yi (r.a.) ve yardımcısını şehit etti, hurma ağaçlarını yaktı, ekinleri talan etti ve hızla Mekke’ye doğru kaçmaya başladı.
Kaçarken ağırlık yapmasın diye, yanlarına azık olarak aldıkları kavrulmuş un (Arapça’da “Sevîk”) çuvallarını yollara ata ata kaçtılar.
Resûl-i Ekrem (s.a.v.) haberi alır almaz Ashâbıyla (r.anhüm) takibe çıktı. Ancak Ebû Süfyan ve süvarileri, hızlı atları sayesinde izlerini kaybettirmişti. Müslümanlar, Kureyş’in yola attığı o kavrulmuş un (Sevîk) çuvallarını toplayarak geri döndüler.
Bu sefere, bulunan azıktan dolayı tarihte “Gazvetü’s-Sevîk” (Kavrulmuş Un Gazvesi) denildi. Bu hadise, Kureyş’in intikam arzusunun ne kadar taze ve tehlikeli olduğunu Müslümanlara göstermiş oldu.

2. Medine İçindeki İlk İhânet: Benî Kaynukâ’nın Sürgünü

Bedir zaferi, sadece Mekke’deki müşrikleri değil, Medine’deki Yahudi kabilelerini de derinden sarstı.
Efendimiz (s.a.v.) Medine’ye geldiğinde, onlarla “Medine Vesikası” (Anayasa) imzalamıştı. Bu vesikaya göre, Medine’ye bir saldırı olursa şehri “birlikte” savunacaklar ve birbirlerinin düşmanına yardım etmeyeceklerdi.
Ancak Müslümanların Bedir’de, Arapların en güçlü kabilesi olan Kureyş’i yenmesi, Yahudileri (bilhassa Medine’nin en cesur, en zengin ve en savaşçı Yahudi kabilesi olan Benî Kaynukâ’yı) kıskançlığa ve endişeye sevk etti.
“Bu güç yarın bize döner” korkusuyla, Medine Vesikası’nı (Anayasa’yı) alenen ihlâl etmeye, Müslümanlarla alay etmeye ve fitne çıkarmaya başladılar.
Resûl-i Ekrem (s.a.v.), onları topladı, Bedir’de Kureyş’in başına gelenleri hatırlattı ve onları ahde (sözleşmeye) uymaya davet etti.
Benî Kaynukâ Yahudileri, kibirle ve küstahça şu cevabı verdiler:
“Ey Muhammed! Sen (s.a.v.) bizi Kureyş gibi mi zannettin? Kureyş, harp (savaş) nedir bilmeyen bir topluluktu, onları kolayca yendin. Vallahi, eğer bizimle savaşırsan, bizim nasıl çetin savaşçılar olduğumuzu o zaman göreceksin!”
Bu, Medine Vesikası’na (Anayasa’ya) karşı bir “isyan” ilanıydı.
Bardağı taşıran son damla, Siyer kaynaklarının nakline göre, Kaynukâ Çarşısı’nda yaşanan o çirkin hadise oldu.
Ensâr’dan Müslüman bir hanım, Kaynukâ Çarşısı’ndaki bir Yahudi kuyumcuya alışveriş için gitmişti. Kuyumcu ve etrafındakiler, Müslüman kadından yüzünü açmasını istediler, O’na (r.anha) laf attılar. Kadın (r.anha) direnince, kuyumcu, kadının (r.anha) haberi olmadan, O’nun (r.anha) örtüsünün alt ucunu, sırtındaki bir çengele (veya oturaktaki bir çiviye) bağladı.
Müslüman hanım (r.anha) ayağa kalktığı anda, örtüsü sıyrıldı ve avret mahalli (mahrem yeri) açıldı.
Kaynukâ Yahudileri, bu manzara karşısında kahkahalarla gülmeye ve alay etmeye başladılar.
Kadın (r.anha), namusuna yapılan bu saldırı karşısında “Yetişin ey Müslümanlar!” (Vâ Müslimâ!) diye feryat etti.
O esnada çarşıda bulunan celâlli (öfkeli) bir Müslüman Sahabî (r.a.), feryadı duydu. Durumu görür görmez kılıcını çekti ve o ahlâksız kuyumcuyu oracıkta öldürdü.
Bunun üzerine kuyumcunun etrafındaki Yahudiler de o Sahabî’nin (r.a.) üzerine çullanarak O’nu (r.a.) oracıkta şehit ettiler.
Hadise, bir namus meselesinden, bir cinayete ve toplumsal bir isyana dönüşmüştü. Benî Kaynukâ, Medine Vesikası’nı (Anayasa’yı) fiilen yırtmış, Müslümanlara harp (savaş) ilan etmişti. Kendi kalelerine çekildiler ve savaş hazırlığına başladılar.
Resûl-i Ekrem (s.a.v.), İslâm Devleti’nin ve Medine’nin iç emniyetini sağlamak zorundaydı. O (s.a.v.), devlete isyan eden bu kabileye karşı İslâm Ordusu’nu harekete geçirdi. Sancaktarlık vazifesini Hz. Hamza’ya (r.a.) verdi.
Müslümanlar, Benî Kaynukâ Kalesi’ni kuşattı.
Bu kuşatma, on beş (15) gün sürdü.
Dışarıdan hiçbir yardım (ne Kureyş’ten ne de Medine’deki diğer Yahudi kabilelerinden) alamayan Benî Kaynukâ, sonunda “kayıtsız şartsız” teslim oldu.
Medine Vesikası’na (Anayasa’ya) göre, vatana ihânetin ve isyanın cezası “ölüm” idi.
Resûl-i Ekrem (s.a.v.), onlar hakkında bu hükmü vermek üzereyken, Medine’de bir kriz daha patlak verdi. Münafıkların başı olan Abdullah bin Übeyy bin Selûl, ortaya atıldı.
Benî Kaynukâ, Abdullah bin Übeyy’in Câhiliye devrinden beri “müttefiki” (anlaşmalısı) idi. Abdullah bin Übeyy, Resûlullah’ın (s.a.v.) huzuruna geldi ve küstahça O’nun (s.a.v.) zırhının yakasına yapıştı:
“Ey Muhammed! (s.a.v.) Benim müttefiklerime iyi davran! Onlar beni Kureyş’in saldırılarından korumuşlardı!”
Resûlullah’ın (s.a.v.) mübarek yüzü öfkeden kızardı: “Bırak beni, ey Abdullah!”
Ancak münafıkların başı ısrar etti: “Vallahi bırakmam! 700 savaşçısı olan bu müttefiklerimi bir günde yok etmene izin vermeyeceğim!”
Efendimiz (s.a.v.), Medine’deki iç barışı (bilhassa Ensâr’ın bir kısmının hâlâ Abdullah bin Übeyy’e olan bağlılığını) dikkate alarak, o münafığın isteğini (zahiren) kabul etti.
Ölüm cezasını, “Sürgün” cezasına çevirdi.
Benî Kaynukâ Yahudileri, bütün silahlarını, zırhlarını ve kuyumcu dükkânlarındaki servetlerini Medine’de bırakacaklar; sadece develerinin taşıyabildiği kadar eşya ile Medine’yi terk edeceklerdi.
Böylece, Medine Vesikası’nı (Anayasa’yı) ilk ihlâl eden ve Medine’nin huzurunu bozan bu kabile, Suriye (Şam) taraflarına sürgün edildi. Bu, Medine’deki Müslüman otoritesinin perçinlendiği ikinci büyük hadise oldu.

3. İntikam Hazırlığı: Uhud’a Doğru (Hicret’in 3. Yılı)

Bedir’de reislerini, Sevîk’te itibarlarını kaybeden; Benî Kaynukâ’nın sürgünüyle de Medine’deki müttefiklerini yitiren Kureyş, artık son ve büyük darbeyi vurmak için hazırlıklara başlamıştı.
Ebû Süfyan, Bedir’den kurtardığı o büyük kervanın (1000 deve yükü, 50.000 dinar altın) bütün kârını, yeni kurulacak “İntikam Ordusu”na sermaye olarak ayırdı.
Mekke’ye bağlı bütün kabilelere haber saldılar. Muazzam bir ordu topladılar.
Hicretin 3. Yılı, Şevval ayında (M. 625), Kureyş ordusu Mekke’den yola çıktı.
Bu ordu, Bedir’deki orduya hiç benzemiyordu:
• 3.000 (Üç bin) kişilik dev bir orduydu (Bedir’de 1.000 idiler).
• 700’ü zırhlıydı.
• 200 atlı süvarileri vardı (Bedir’de 2 atları vardı). Süvarilerin komutanları, Arapların en usta süvarileri olan Hâlid bin Velîd ve İkrime bin Ebî Cehil idi (ikisi de henüz müşrikti).
• Ordunun maneviyatını (moralini) yüksek tutmak ve kaçmalarını engellemek için, Kureyş’in en asil kadınları da orduya katılmıştı. Bu kadınların başında, Bedir’de babasını (Utbe), kardeşini (Velîd) ve amcasını (Şeybe) kaybeden, Ebû Süfyan’ın karısı Hind bint Utbe vardı.
• Hind ve diğer kadınlar, defler çalarak, Bedir’de ölenlere ağıtlar yakarak ve şu sözlerle askerleri kışkırtarak geliyorlardı: “Ey Kureyş’in evlatları! İleri atılın, kılıçlarınızı vurun! Eğer döner kaçarsanız, sizi kadınlarımız olarak kabul etmeyiz, sizi kucaklamayız!”
Hedefleri tekti: Bedir’in intikamını almak, Hz. Hamza’yı (r.a.) öldürmek ve Muhammed’in (s.a.v.) kurduğu Medine Devleti’ni ebediyen tarihe gömmek.
Bu devasa ordu, Medine’nin kuzeyine, Uhud Dağı’nın eteklerine gelip karargâhını kurdu. Medine’nin ekinlerini biçtiler, hayvanlarını telef ettiler ve Müslümanlara “İşte geldik!” mesajını verdiler.
Haber, Medine’ye ulaştı. İslâm, tarihinin en çetin imtihanlarından birinin eşiğindeydi.

********

BÖLÜM 18: UHUD İMTİHANI VE MÜNAFIKLARIN İHÂNETİ
(Medenî Dönem – VI)

1. Harp (Savaş) Meclisi: “Savunma” mı, “Meydan” mı?

Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem), bu 3.000 kişilik düşman ordusuna karşı atılacak adımı belirlemek için derhal Ashâb-ı Kirâm (r.anhüm) ile “Meşveret” (Harp/Savaş Divanı) topladı. Mescid-i Nebevî’de iki temel görüş (rey) ortaya çıktı:
• Birinci Görüş (Savunma Stratejisi): Bu görüş, bizzat Resûlullah’a (s.a.v.) ve Hz. Ebû Bekir (r.a.), Hz. Ömer (r.a.) gibi tecrübeli, yaşlı Sahabîlere (r.anhüm) aitti. Efendimiz (s.a.v.), o gece gördüğü bir rüyayı da (kılıcının ağzının kırıldığını, bir ineğin boğazlandığını ve kendisinin sağlam bir zırha girdiğini) anlatarak, bu görüşünü destekledi:
“Görüşüm (reyim) odur ki, Medine’de kalalım. Şehirden çıkmayalım. Medine’nin sokakları dardır, evleri bir kale gibidir. Onlar (düşman) dışarıda kalırlarsa, en kötü yerde konaklamış olurlar. Eğer şehre girmeye cüret ederlerse, erkeklerimiz sokak başlarında onlarla savaşır; kadınlarımız ve çocuklarımız da evlerin damlarından onlara taş ve ok atarak bize yardım ederler.”
Bu, bir “Savunma Harbi (Savaşı)” stratejisiydi.
• İkinci Görüş (Meydan Muharebesi): Bu görüş ise, bilhassa Bedir Savaşı’na katılamamış, o şereften mahrum kalmış, içleri şehâdet aşkıyla yanan genç Sahabîlere (r.anhüm) aitti. Onlar için Medine’ye kapanıp beklemek, düşmanın ekinlerini yakmasına göz yummak bir “zül” (alçaklık, korkaklık) olarak görülüyordu. Ayağa kalktılar ve hararetle dediler ki:
“Yâ Resûlallah! Biz Bedir’de yoktuk, Cennet’i kaçırdık! Vallahi, düşmanlarımızı Medine’nin duvarları dibine kadar gelmişken içeride bekleyemeyiz! Bizi dışarı çıkar, Uhud’da, açık bir meydanda onlarla çarpışalım! Onlara kılıçlarımızı göstermedikçe, bizim korktuğumuzu zannederler! Kimin Cennet’e, kimin Cehennem’e gideceği o meydanda belli olsun!”
Gençlerin bu hararetli ısrarı, mecliste çoğunluğu oluşturdu. Resûl-i Ekrem (s.a.v.), bir Devlet Başkanı olarak, her ne kadar kendi görüşü (reyi) farklı olsa da, “Meşveret”in (istişarenin) kararına, yani çoğunluğun arzusuna uydu. Karar verilmişti: Düşman, Medine dışında, Uhud’da karşılanacaktı.

2. Münafıkların İhâneti: 1000 Kişiden 700’e
Bu karar üzerine Efendimiz (s.a.v.), Mescid’de Cuma Namazı’nı kıldırdı, Ashâbına (r.anhüm) “Sabır ve Sebat” tavsiye eden bir hutbe irad etti. Sonra hücresine (odasına) girdi. Hz. Ebû Bekir (r.a.) ve Hz. Ömer (r.a.) yardımıyla zırhını giydi. O (s.a.v.), tedbir olarak iki kat zırhı (üst üste) giymişti.
O (s.a.v.) içeride hazırlanırken, dışarıdaki o hararetli gençler, yaptıklarından pişman olmaya başladılar. Tecrübeli Sahabîler (r.anhüm) onları tenkit (eleştiri) etmişti: “Siz ne yaptınız? Resûlullah’a (s.a.v.) semâdan vahiy gelirken ve O (s.a.v.) Medine’de kalmayı işaret ederken, siz O’nu (s.a.v.) dışarı çıkmaya zorladınız!”
Gençler, büyük bir nedâmet (pişmanlık) içinde, “Biz hata ettik, Yâ Resûlallah! (s.a.v.)” demeye karar verdiler.
Efendimiz (s.a.v.), kılıcını kuşanmış, zırhlarını giymiş, tam bir Başkomutan heybetiyle dışarı çıktığında, O’na (s.a.v.) dediler ki:
“Yâ Resûlallah! (s.a.v.) Biz hata ettik. Sana (s.a.v.) muhalefet ettik. Sen (s.a.v.) nasıl dilersen öyle yap. İstersen Medine’de kalalım.”
Ancak karar verilmiş, zırh giyilmişti. Resûl-i Ekrem (s.a.v.), o meşhur ve kati (kesin) sözünü buyurdu:
“Bir Peygamber zırhını giydikten sonra, Allah (c.c.) onunla düşmanları arasında hüküm verinceye kadar, onu (zırhı) çıkarması o Peygamber’e yakışmaz. Şimdi Allah’ın (c.c.) adıyla yürüyün, sabrederseniz zafer sizindir!”
İslâm Ordusu, 1.000 (Bin) kişi olarak, Cuma günü ikindiden sonra Medine’den Uhud’a doğru yola çıktı.
Ancak ordunun içinde, kalbi imanla değil, fitneyle dolu bir grup vardı: Münafıklar.
Münafıkların başı olan Abdullah bin Übeyy bin Selûl, Bedir’den beri Müslümanların başarısını kıskanıyordu. O (münafık), Efendimiz’in (s.a.v.) “Savunma Harbi (Savaşı)” görüşünü (reyini) desteklemişti. Şimdi, bu karara uyulmamasını bahane ederek, ordunun Medine dışındaki ilk konaklama yeri olan “Şavt” mevkiine geldiklerinde, o büyük ihânetini gerçekleştirdi.
“O (s.a.v.) beni dinlemedi!” dedi. “O (s.a.v.), Medine’deki ihtiyarları değil, tecrübesiz gençleri dinledi. Biz, ne için kendimizi ölüme atalım? Neden savaşacağımızı bile bilmiyoruz!”
Bu fitne sözleriyle, kendisine bağlı olan 300 (Üç yüz) münafığı (veya Yahudi müttefiklerini) kandırdı ve ordunun tam üçte birini alarak, gece karanlığında Medine’ye geri döndü.
Sabah olduğunda, İslâm Ordusu 1.000 kişiden 700 kişiye düşmüştü.
Bu, 3.000 kişilik düşmanın karşısında, harp (savaş) başlamadan alınan ilk büyük darbeydi. Kalan 700 Sahabî’nin (r.anhüm) imanı ise sarsılmazdı. Onlar, münafıklardan kurtuldukları için Allah’a (c.c.) hamd ederek Uhud’a doğru yürüyüşe devam ettiler.

3. Uhud’a Yerleşme ve Okçuların Emri (7 Şevval, Hicret 3)

Resûl-i Ekrem (s.a.v.), o eşsiz harp (savaş) dehasıyla, 700 kişilik ordusunu Uhud Dağı’nın eteklerine yerleştirdi.
Stratejisi mükemmeldi:
Ordunun arkasını Uhud Dağı’na verdi. Böylece ordu, arkadan kuşatılma tehlikesinden (zâhiren/dışsal olarak) kurtulmuş oldu.
Ancak bir zafiyet (zayıf) noktası vardı: Müslümanların sol kanadında, Uhud Dağı’ndan ayrı, küçük, stratejik bir tepe (veya geçit) bulunuyordu. Bu tepenin adı “Ayneyn Tepesi” idi (Bugün “Okçular Tepesi” – Cebel-i Rumât).
Düşmanın 200 atlı süvarisinin (Hâlid bin Velîd komutasında) bu tepenin arkasından dolaşarak İslâm Ordusu’nu arkadan vurma riski vardı.
Efendimiz (s.a.v.), bu noktayı kapatmak için, Medine’nin en usta okçularından 50 (Elli) Sahabî’yi seçti. Onların başına da komutan olarak Abdullah bin Cübeyr’i (r.a.) tayin etti.
Ve Resûl-i Ekrem (s.a.v.), bu 50 okçuya, harbin (savaşın) kaderini belirleyecek olan o meşhur, kati (kesin) ve asla yanlış anlaşılmaya müsait olmayan emrini verdi:
“Sizin vazifeniz, düşman süvarilerini (Hâlid bin Velîd’in birliğini) ok atışıyla bizden uzak tutmaktır. Onları bize yaklaştırmayın!”
Ve emrin en kritik kısmını ekledi:
“Bizim onları yendiğimizi görseniz bile, biz (aşağıda) ganimet toplarken dahi, sakın yerinizden ayrılmayın!”
“Velev ki bizim yenildiğimizi, paramparça olduğumuzu, cesetlerimizi kuşların didiklediğini görseniz bile; ben size ‘Gelin!’ diye haber göndermedikçe, yerinizden KESİNLİKLE kıpırdamayın!”
Emir, “ne pahasına olursa olsun” o tepeyi terk etmemekti.

4. Harp (Savaş) Başlıyor: İlk Zafer Rüzgârı

İki ordu karşı karşıya geldi. 3.000’e karşı 700.
Harp (Savaş), yine Mübâreze (teke tek dövüş) ile başladı. Kureyş’in sancaktarı (bayraktarı) olan, Kureyş’in en güçlü savaşçılarından Talha bin Ebî Talha, öne çıktı ve “Karşıma kim çıkacak?” diye meydan okudu.
O kadar güçlüydü ki, Sahâbe (r.anhüm) O’ndan (Talha’dan) çekinmişti.
Karşısına, Resûlullah’ın (s.a.v.) “Aslanı” Hz. Ali (kerremallâhu vecheh) çıktı. Hz. Ali (r.a.), tek bir kılıç darbesiyle o kibirli sancaktarı yere serdi.
Kureyş’in sancağı yere düşmüştü.
Sancağı, Talha’nın kardeşi aldı. O’nu (Talha’nın kardeşini) Hz. Hamza (radıyallâhu anh) öldürdü. Sancağı bir başkası aldı, o da öldürüldü… Sancağı taşıyan Abdüddâroğulları’ndan tam on (10) kişi, birer birer Müslüman kahramanlar (Hz. Ali, Hz. Hamza, Hz. Zübeyr, Hz. Âsım bin Sâbit r.anhüm) tarafından öldürüldü.
Kureyş’in sancağı, yerde kalmıştı.
Bu, Kureyş ordusunun maneviyatını (moralini) daha harbin (savaşın) başında çökertti.
Resûl-i Ekrem (s.a.v.), elindeki kılıcı (Zülfikâr’ı) göstererek, “Bu kılıcın hakkını kim verir?” diye sormuş, o kılıcı alan Ebû Dücâne (radıyallâhu anh), başına kırmızı sarığını sarmış, çalımla (gururla) düşman saflarının arasına bir kasırga gibi dalmıştı.
Ve “Allah’ın (c.c.) Aslanı” Hz. Hamza (radıyallâhu anh)…
O (r.a.), iki elinde iki kılıçla (veya elinde bir kılıçla), göğsünde devekuşu tüyü takılı olduğu halde, Kureyş saflarını bir sağa bir sola biçiyordu. O’nun (r.a.) karşısına çıkan hiçbir müşrik ayakta kalamıyordu.
Harp (Savaş) başlamış, ancak bir muharebeden çok, Müslümanların tek taraflı kahramanlığına dönüşmüştü.
Kureyş’in 3.000 kişilik ordusu, 700 kişilik iman ordusu karşısında dayanamadı. Saflar bozuldu, askerler kaçışmaya başladı.
Mekke’den def çalarak, “Kaçarsanız sizi kucaklamayız!” diye gelen Hind ve Kureyşli kadınlar, can havliyle eteklerini toplamış, dağa doğru kaçıyorlardı.
Meydan, tamamen Kureyş’in bıraktığı eşyalarla, zırhlarla, kılıçlarla ve mallarla (Ganimet) dolmuştu.
Zafer, mutlak görünüyordu. Müslümanlar, Bedir’de olduğu gibi, büyük bir zafer daha kazandıklarını düşünerek “Allahu Ekber!” nidalarıyla kaçan düşmanı kovalıyor ve ganimetleri toplamaya başlıyorlardı.
Her şey mükemmel görünüyordu. Ancak bir yer hariç: Ayneyn Tepesi (Okçular Tepesi).

BÖLÜM 19: UHUD – İMTİHAN, SABIR VE ŞEHÂDET
(Medenî Dönem – VII)

1. O Kati (Kesin) Emrin Unutuluşu: Okçuların Hatası

Aşağıda, harp (savaş) meydanında Müslümanların düşmanı kovaladığını ve Kureyş kadınlarının dahi kaçıştığını gören Ayneyn Tepesi’ndeki 50 okçunun bir kısmı, zaferin kazanıldığından ve harbin (savaşın) bittiğinden emin oldular.
Gözleri, meydanda parlayan ganimetlere (terk edilmiş zırhlar, kılıçlar, mallar) takıldı. Kendi aralarında konuşmaya başladılar: “Harp (Savaş) bitti! Düşman kaçtı! Ne duruyoruz? Biz de aşağı inip ganimetten payımızı alalım! Eğer burada kalırsak, Resûlullah (s.a.v.) ganimeti sadece savaşanlara paylaştırır!”
Bu ganimet sevdası, o kati (kesin) emri onlara unutturmuştu.
Okçuların kumandanı Abdullah bin Cübeyr (radıyallâhu anh), bu durumu dehşetle fark etti. Tepeyi terk etmeye kalkan yaklaşık 40 okçunun önüne dikildi ve Resûlullah’ın (s.a.v.) emrini haykırdı:
“Nereye gidiyorsunuz! Allah’tan (c.c.) korkun! Resûlullah’ın (s.a.v.) size ne emrettiğini unuttunuz mu? ‘Cesetlerimizi kuşların didiklediğini görseniz bile benden emir gelmedikçe yerinizden ayrılmayın!’ buyurmamış mıydı?”
Ancak o 40 okçu, kumandanlarını dinlemedi. “Hayır, harp (savaş) bitti, O (s.a.v.) bunu kastetmemişti” diyerek, emre itaatsizlik ettiler ve ganimet toplamak için o stratejik tepeyi terk edip meydana indiler.
Abdullah bin Cübeyr (r.a.), Resûlullah’ın (s.a.v.) emrine harfiyen sadık kalan 10 (On) (veya daha az) fedakâr Sahabî (r.anhüm) ile birlikte, o hayati tepeyi müdafaa etmek için tek başlarına kaldılar.

2. Hâlid bin Velîd’in Dehası ve Kuşatma

Kureyş ordusunun sağ kanat süvari komutanı olan Hâlid bin Velîd (ki henüz müşrikti ve dâhi bir askerî stratejistti), kaçar gibi yaparken dahi gözü hep o Ayneyn Tepesi’ndeydi.
İslâm Ordusu’nu arkadan vurabilmek için harp (savaş) boyunca o tepeye birkaç kez hamle yapmış, ancak 50 okçunun yoğun atışları yüzünden geri çekilmek zorunda kalmıştı.
Şimdi ise Hâlid, o tepenin bir anda boşaldığını, üzerindeki okçu sayısının 10’a düştüğünü fark etti. Bu, harbin (savaşın) kaderini değiştirecek olan “an” idi.
Derhal, emrindeki 200 atlı süvariye emir verdi. Uhud Dağı’nın etrafından tam bir yay çizerek, o savunmasız kalan Ayneyn Tepesi’ne doğru dörtnala hücuma kalktı.
Tepede kalan Abdullah bin Cübeyr (r.a.) ve o 10 kahraman Sahabî (r.anhüm), üzerlerine gelen 200 atlıyı görünce neye uğradıklarını şaşırdılar. Son nefeslerine kadar ok attılar, kılıç salladılar. Ancak 200 süvariye karşı 10 kişinin yapabileceği bir şey yoktu. Başta komutanları Abdullah bin Cübeyr (r.a.) olmak üzere, hepsi orada şehit edildiler.
Tepe düşmüştü. İslâm Ordusu’nun sırtı artık tamamen savunmasızdı.
Hâlid bin Velîd, süvarileriyle birlikte, ganimet toplamakla meşgul olan ve zafer sarhoşluğu içindeki İslâm Ordusu’na tam arkadan saldırdı.

3. Büyük Panik ve Bozgun

Aynı anda, kaçmakta olan Kureyş piyadeleri (Ebû Süfyan ve İkrime komutasında), Hâlid’in başarılı kuşatmasını gördüler. Zafer nidası attılar ve geri dönüp önden saldırmaya başladılar.
700 kişilik İslâm Ordusu, bir anda 3.000 kişilik düşman ordusu tarafından, iki ateş (önden piyadeler, arkadan Hâlid’in süvarileri) arasında bir “kapan”a kısıldı.
Zafer, saniyeler içinde tam bir hezimete ve paniğe dönüştü.
Saflar bozuldu, kimin kim olduğu anlaşılamaz hale geldi. O kargaşada, Müslümanlar birbirlerini tanıyamayıp, yanlışlıkla birbirlerine kılıç sallamaya başladılar. Hz. Huzeyfe’nin (r.a.) babası olan yaşlı Sahabî Yemân (r.a.), bu kargaşada yanlışlıkla Müslüman kılıçlarıyla şehit edildi.

4. Şehitlerin Efendisi: Hz. Hamza’nın (r.a.) Şehâdeti

Harbin (Savaşın) o ilk kahramanlık anlarında, Hz. Hamza (r.a.) meydanda bir aslan gibi dövüşüyordu. Ancak O’nun (r.a.) Bedir’de öldürdüğü Kureyş reislerinin intikamını almak isteyenler vardı.
Kureyş reisi Cübeyr bin Mut’im, Bedir’de öldürülen amcası Tuayma’nın intikamı için, Habeşli ve mızrak atmakta usta olan kölesi Vahşî bin Harb’e bir vaatte bulunmuştu: “Eğer Muhammed’in (s.a.v.) amcası Hamza’yı (r.a.) öldürürsen, hürsün!”
Vahşî, harbin (savaşın) başından beri sadece Hz. Hamza’yı (r.a.) gözetliyordu. Büyük bir kayanın arkasına saklandı.
Hz. Hamza (r.a.), müşriklerden Siba’ bin Abdüluzza adında birine hücum etmek üzereyken, bir anlığına Vahşî’nin mızrağının menziline girdi.
Vahşî, o anda mızrağını fırlattı. Mızrak, “Allah’ın (c.c.) Aslanı”nın (r.a.) böğründen girip mübarek bedenini delip geçti.
Hz. Hamza (r.a.), o yaralı haliyle Vahşî’nin üzerine yürüdü, ancak gücü yetmedi, yere yığıldı ve oracıkta Şehitlerin Efendisi (Seyyidü’ş-Şühedâ) mertebesine ulaştı.
Harp (Savaş) bittikten sonra, Bedir’de babasını, amcasını ve kardeşini kaybeden Hind bint Utbe (Ebû Süfyan’ın karısı), Hz. Hamza’nın (r.a.) mübarek naaşının başına geldi. Câhiliye vahşetinin en korkunç misallerinden (örneklerinden) birini sergileyerek, O’nun (r.a.) mübarek bedenini parçaladı, burnunu ve kulaklarını kesti, göğsünü yardı ve mübarek ciğerini (karaciğerini) çıkardı. İntikam hırsıyla ciğeri ağzına alıp çiğnedi, ancak yutamadı ve geri çıkardı.
(Bu yüzden O (Hind), tarihe “Ciğer Yiyen Hind” (Âkiletü’l-Ekbâd) olarak da geçecekti.)

5. “Resûlullah (s.a.v.) Öldü!” Şâyiası ve Peygamber’in (s.a.v.) Yaralanması

Düşmanın asıl hedefi Resûlullah’ı (s.a.v.) öldürmekti. Kuşatma yarmış, Müslümanlar dağılmıştı. Efendimiz’in (s.a.v.) etrafında sadece bir avuç fedakâr Sahabî (r.anhüm) kalmıştı.
Düşman ordusundan İbn Kamia adında bir müşrik, Efendimiz’e (s.a.v.) benzetilen ve İslâm sancağını (bayrağını) taşıyan Mus’ab bin Umeyr’i (r.a.) (Medine’nin ilk muallimi) hedef aldı.
Bir kılıç darbesiyle Mus’ab’ın (r.a.) sancağı tutan sağ elini kesti. Mus’ab (r.a.) sancağı sol eline aldı. İbn Kamia, sol elini de kesti. Mus’ab (r.a.), İslâm sancağı yere düşmesin diye, onu kesik kollarıyla göğsüne bastırdı. Müşrik, son bir hamleyle mızrağını Mus’ab’ın (r.a.) göğsüne sapladı ve O’nu (r.a.) şehit etti.
İbn Kamia, şehit ettiği Mus’ab’ı (r.a.), görünüşü benzediği için Resûlullah (s.a.v.) zannetti. Ve Kureyş ordusuna dönerek, harbin (savaşın) seyrini tamamen değiştiren o yalanı haykırdı:
“Muhammed’i (s.a.v.) öldürdüm! Muhammed (s.a.v.) öldü!”
Bu “şâyia” (asılsız haber), İslâm Ordusu’nun maneviyatını (moralini) tamamen çökertti. Kılıçlar ellerden düştü. Bazıları “Resûlullah (s.a.v.) ölmüşse artık niye savaşıyoruz?” diyerek Medine’ye doğru kaçmaya başladı. Bazıları dağa çekildi. Hatta münafıklardan bazıları, “Gidip Ebû Süfyan’dan eman dileyelim” deme cüretini gösterdi.
(O esnada Enes bin Nadr (r.a.) gibi kahramanlar ise, “Muhammed (s.a.v.) ölmüşse, O’nun (s.a.v.) uğrunda ölmek bize yakışmaz mı?” diyerek müşriklerin arasına dalıp şehit oluyordu.)
Bu şâyia, müşriklerin hücumunu ise tek bir hedefe, Resûlullah’ın (s.a.v.) bulunduğu o küçük gruba yöneltti.
Efendimiz (s.a.v.), o anda müşriklerin hedefindeydi ve ağır yaralar alıyordu:
• Atılan bir taş, mübarek alt dudağını yardı.
• Atılan bir başka taş, O’nun (s.a.v.) mübarek rubâiyye dişini (sağ alt ön kesici dişlerinden birini) kırdı.
• Utbe bin Ebî Vakkâs’ın attığı bir taş, mübarek yüzünü (vech-i şerîf) yaraladı.
• İbn Kamia’nın (Mus’ab’ı (r.a.) şehit eden adam) vurduğu bir kılıç darbesi, Efendimiz’in (s.a.v.) miğferine isabet etti. Miğfer parçalandı ve miğferin iki halkası, Efendimiz’in (s.a.v.) mübarek yanağına (elmacık kemiğine) saplandı.
• Efendimiz (s.a.v.), aldığı bu darbelerin tesiriyle, müşriklerin kazdığı çukurlardan birine düştü.

6. O Bir Avuç Fedakâr: Etrafındaki Kalkan

Resûlullah’ın (s.a.v.) öldüğü haberi yayılırken, O (s.a.v.) yaralı halde çukurdaydı. O’nun (s.a.v.) etrafında sadece 10-12 kişilik bir fedakâr Sahabî (r.anhüm) grubu kalmıştı. Bu grup, İslâm tarihinin gördüğü en büyük kahramanlık destanını yazdı.
• Talha bin Ubeydullah (radıyallâhu anh):
Efendimiz’e (s.a.v.) yönelen bir kılıç darbesine, zırhı veya kalkanı olmadığı için, çıplak elini siper etti. Eli, o darbeyle parçalandı ve kolu çolak kaldı. Aldığı sayısız ok ve mızrak yarasıyla Efendimiz’in (s.a.v.) önünde bir kalkan oldu. (Resûlullah (s.a.v.) O’nun (r.a.) için yıllar sonra, “Uhud gününde yeryüzünde gezen bir Şehit (Yaşayan Şehit) görmek isteyen, Talha bin Ubeydullah’a baksın!” buyuracaktı.)
• Ebû Dücâne (radıyallâhu anh):
Efendimiz (s.a.v.) çukurdayken, O’nu (s.a.v.) korumak için üzerine kapaklandı. Sırtı, atılan oklarla bir kirpiye dönmüştü, ancak Resûlullah’a (s.a.v.) tek bir okun isabet etmesine izin vermedi.
• Nuseybe bint Ka’b (r.anha) (Ümmü Umâre):
Ordunun arkasında su dağıtmakla görevli bu kahraman Ensârî hanım, Resûlullah’ın (s.a.v.) düştüğünü görünce su kırbasını attı, eline bir kılıç aldı ve bir aslan gibi Efendimiz’in (s.a.v.) etrafında dönerek O’nu (s.a.v.) yaralayan İbn Kamia’ya saldırdı, ağır yaralar aldı ama O’nu (s.a.v.) korumaktan bir an geri durmadı.
• Hz. Ali (r.a.) ve Hz. Ebû Bekir (r.a.):
O’nu (s.a.v.) çukurdan çıkardılar. Ebû Ubeyde bin Cerrâh (r.a.), Efendimiz’in (s.a.v.) mübarek yanağına saplanan miğfer halkalarını kendi dişleriyle çekerek çıkardı (bu esnada kendisinin de ön dişleri kırıldı).
Efendimiz (s.a.v.), yaralı halde Uhud Dağı’nın yamacındaki güvenli bir sığınağa çekildi. O’nun (s.a.v.) hayatta olduğunu gören Müslümanlar (yaklaşık 70-80 kişi), O’nun (s.a.v.) etrafında toplandılar.
Uhud harbi (savaşı), İslâm Ordusu’nun zaferiyle başlamış; ancak bir emre itaatsizlik yüzünden büyük bir bozguna, 70 büyük şehidin (Hz. Hamza, Mus’ab bin Umeyr, Abdullah bin Cübeyr, Enes bin Nadr r.anhüm) verildiği acı bir derse dönüşmüştü.
Ebû Süfyan, harbin (savaşın) sonunda Uhud Dağı’nın eteklerine geldi ve bağırdı: “Aranızda Muhammed (s.a.v.) var mı? Ebû Bekir (r.a.) var mı? Ömer (r.a.) var mı?”
Efendimiz (s.a.v.) “Cevap vermeyin” buyurdu.
Ebû Süfyan, cevap alamayınca kibrinin zirvesine çıktı: “Yaşasın (putumuz) Hübel! Hübel yüceldi!”
Resûl-i Ekrem (s.a.v.), Hz. Ömer’e (r.a.) “O’na (Ebû Süfyan’a) cevap ver, yâ Ömer!” buyurdu.
Hz. Ömer (r.a.) gürledi:
“Allah (c.c.) en Yüce’dir, en Ulu’dur! (Allahü A’lâ ve Ecell!)”
Ebû Süfyan: “Bizim (putumuz) Uzzâ var, sizin Uzzâ’nız yok!”
Hz. Ömer (r.a.): “Allah (c.c.) bizim Mevlâ’mızdır, sizin mevlânız yoktur!”
Ebû Süfyan: “Bugün, Bedir’e karşılıktır! Harp (Savaş) nöbetleşedir (Bir siz yendiniz, bir biz yendik)!”
Ve son sözünü söyledi: “Seneye sizinle Bedir’de tekrar buluşmak üzere!” (Bedrü’s-Suğrâ).
Kureyş ordusu, Müslümanları tamamen yok edememiş olsa da, intikamını (Hz. Hamza’yı r.a. öldürerek) almış, ağır bir yara vermiş olarak Mekke’ye doğru çekildi.
Meydanda, Resûlullah (s.a.v.), 70 şehidinin, bilhassa amcası Hz. Hamza’nın (r.a.) parçalanmış mübarek bedeninin başında gözyaşı döküyordu.
Uhud Dağı’nın etekleri, 70 mübarek şehidin, bilhassa Şehitlerin Efendisi Hz. Hamza’nın (radıyallâhu anh) mübarek kanıyla sulanmıştı. İslâm Ordusu, bir emre itaatsizlik neticesinde, zaferle başladığı bir harpten (savaştan) ağır yaralar alarak ve Resûl-i Ekrem’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) mübarek dişinin kırıldığı, yüzünün yaralandığı bir imtihanla Medine’ye dönmüştü.
Müslümanların kalbi hüzünlü, bedenleri yaralıydı. Medine’de ise münafıklar (Abdullah bin Übeyy ve taraftarları) fitneyi körüklüyor, “Gördünüz mü, bizi dinlemeyip Uhud’a çıktılar, başlarına neler geldi!” diyerek Müslümanların maneviyatını (moralini) bozmaya çalışıyorlardı.
Resûl-i Ekrem (s.a.v.), o Cihan Şümul harp dehasıyla biliyordu ki; eğer Kureyş, Müslümanların bu kadar zayıf düştüğünü fark ederse, “İşlerini tam bitiremedik” pişmanlığıyla Mekke yolundan geri dönebilir ve Medine’ye son, ölümcül baskını yapabilirdi.
Düşmana asla “zayıf” görünmemek gerekiyordu.

BÖLÜM 20: YENİLGİDEN DOĞAN DİRAYET VE İHÂNET TUZAKLARI
(Medenî Dönem – VIII)

1. Düşman Takibi: Hamrâü’l-Esed Gazvesi (Hicret 3)

Uhud harbinin (savaşının) ertesi sabahı, Hicretin 3. Yılı, 8 Şevval Pazar günü… Medine’de herkes şehitlerinin yasını tutuyor, yaralarını sarmaya çalışıyordu.
Resûl-i Ekrem (s.a.v.), o sabah müezzinine (Hz. Bilâl r.a.) şu Cihan Şümul emri verdi:
“Derhal ilan et! Düşmanı (Kureyş’i) takibe çıkıyoruz! Ancak, takibe SADECE dün Uhud’da bizimle birlikte olanlar (savaşa katılanlar) gelecektir!”
Bu, inanılmaz bir emirdi. Ordu yorgundu, yaralıydı. Hatta bazı Sahabîler (r.anhüm) yürüyemeyecek haldeydi, birbirlerine yaslanarak ayakta duruyorlardı.
Ama emir katiydi (kesindi). Uhud’un o zorlu imtihanına katılan 700 kişilik o yaralı ve hüzünlü ordu, Resûlullah’ın (s.a.v.) emrine tereddütsüz itaat etti. Uhud’a katılmayıp Medine’de kalanların (münafıklar hariç) katılmasına ise izin verilmedi.
O yaralı aslanlar ordusu, Efendimiz’in (s.a.v.) komutasında derhal silahlandı ve Medine’den çıktı. Hedef, Mekke’ye dönmekte olan Ebû Süfyan ordusuydu.
İslâm Ordusu, Medine’ye yaklaşık 13 km mesafedeki “Hamrâü’l-Esed” mevkiine kadar ilerledi.
Tam da Efendimiz’in (s.a.v.) öngördüğü gibi olmuştu. Yolda, Ebû Süfyan ve Kureyş ordusu duraklamış, kendi aralarında “Müslümanlar ağır yara aldı. Muhammed’i (s.a.v.) (hâşâ) öldüremedik. Geri dönüp Medine’ye baskın mı yapsak?” diye istişare ediyorlardı.
Ancak İslâm Ordusu’nun, o yaralı haliyle, Uhud’dan sadece 24 saat sonra, kendilerini takibe çıkacak kadar cesur ve diri olduğunu öğrenince dehşete kapıldılar.
Ebû Süfyan, “Muhammed (s.a.v.) ve Ashâbında (r.anhüm), bizim bilmediğimiz bir güç kalmış olmalı. Başımıza Bedir’deki gibi yeni bir felaket gelmesin” diyerek, bu takipten korktu ve ordusuna “Süratle Mekke’ye yürüyün!” emrini verdi.
Efendimiz (s.a.v.) ve o yaralı ordusu, Hamrâü’l-Esed’de üç gün (veya beş gün) konakladı. Gece vakti, Kureyş ordusuna gözdağı vermek için, yüzlerce ayrı noktada ateş yaktırdı. Uzaktan bu ateşleri gören düşman casusları, Müslümanların ordusunun ne kadar kalabalık ve zinde olduğunu zannederek korkuya kapıldılar.
Bu gazve (sefer), bir “harp (savaş)” değil, bir “psikolojik harp (savaş)” idi. Bu, Uhud’daki askerî yenilginin, manevî bir zafere ve stratejik bir üstünlüğe dönüştürülmesiydi.
Kur’ân-ı Kerîm, o yaralı halde Allah’ın (c.c.) ve Resûlü’nün (s.a.v.) emrine uyan o kahraman Sahabîleri (r.anhüm) şu ayet-i kerîme ile övmüştür:
“Onlar, o kimselerdir ki, yaralandıktan sonra yine Allah’ın ve Peygamber’in çağrısına uydular. İçlerinden iyilik yapanlara ve Allah’a (c.c.) karşı gelmekten sakınanlara büyük bir mükâfat vardır.” (Âl-i İmrân, 3/172 )

2. İhânet Tuzakları: Recî’ ve Bi’r-i Maûne Fâciaları (Hicret 4)

Uhud, Müslümanların yenilebileceğini (zâhiren) göstermişti. Bu durum, Medine etrafındaki müşrik bedevî kabilelerini ve Medine’deki Yahudileri cesaretlendirmişti. Hicretin 4. yılı, İslâm tarihinin en acı “ihânet” ve “fâcia” yıllarından biri oldu.

a) Recî’ Fâciası (10 Şehit):

Adal ve Kare kabilelerinden bir heyet Medine’ye geldi. “Yâ Resûlallah! (s.a.v.) Bizim kabilelerimiz İslâm’ı kabul etti. Ancak bize Kur’ân’ı ve dini öğretecek muallimlere (öğretmenlere) ihtiyacımız var. Bize rehberler gönder” dediler.
Resûl-i Ekrem (s.a.v.), bu davete çok sevindi. Ashâbının (r.anhüm) en seçkinlerinden, çoğu Suffe ehli olan 10 (On) Kur’ân muallimi seçti. Başlarına da tecrübeli Sahabî Mersed bin Ebî Mersed’i (r.a.) (veya Âsım bin Sâbit’i r.a.) komutan tayin etti.
Muallimler (r.anhüm) kafilesi, “Recî'” denilen su başına geldiklerinde, o heyetin tuzağı ortaya çıktı. Adal ve Kare kabileleri onlara ihânet etmişti. Etrafları, Lihyânoğulları kabilesinden yüzlerce müşrik savaşçı tarafından sarıldı.
10 Sahabî (r.anhüm) derhal kılıçlarına sarılıp bir tepeye çekildiler. Müşrikler “Teslim olun, size eman veriyoruz, öldürmeyeceğiz!” dediler.
Komutan Âsım bin Sâbit (r.a.) gürledi: “Ben, bir müşriğin emanına (güvencesine) asla güvenmem!”
Ve şu duayı etti: “Allah’ım! Hâlimizi Resûlüne (s.a.v.) ulaştır!”
Âsım (r.a.) ve 7 Sahabî (r.anhüm), o tepede son oklarına, son kılıç darbelerine kadar dövüştüler ve kahramanca şehit oldular.
Geriye 3 Sahabî (r.anhüm) kalmıştı: Hubeyb bin Eret (r.a.), Zeyd bin Desinne (r.a.) ve Abdullah bin Tarık (r.a.).
Onlar (r.anhüm), müşriklerin “eman” sözüne (belki bir kurtuluş olur ümidiyle) inanarak teslim oldular. Abdullah bin Tarık (r.a.), yolda ihâneti anlayıp kaçmak isterken orada şehit edildi.
Hubeyb (r.a.) ve Zeyd’i (r.a.) ise, Kureyş’e sattılar. Çünkü bu ikisi, Bedir’de Kureyş’in ileri gelenlerinden bazılarını öldürmüşlerdi.
Kureyş, bu iki Sahabî’yi (r.anhüm), Uhud’un intikamını almak için Mekke’de, “Ten’im” mevkiinde halka açık bir alanda, işkenceyle “çarmıha gererek” şehit etmeye karar verdi.
Hz. Hubeyb (r.a.), darağacına (çarmıha) çıkarılmadan önce, “Bana izin verin, iki rekât namaz kılayım” dedi. İzin verdiler. Hz. Hubeyb (r.a.), süratle iki rekât namaz kıldı. Sonra müşriklere döndü: “Vallahi, eğer ölümden korktuğumu zannetmeyecek olsaydınız, bu namazı çok daha uzun kılardım.”
(Böylece Hz. Hubeyb (r.a.), “İdamdan önce iki rekât namaz kılma” sünnetini (geleneğini) başlatan Sahabî (r.a.) oldu.)
O’nu (r.a.) çarmıha gerdiklerinde, mübarek yüzü Medine’ye (Kıbleye) dönüktü. Ve o anda, şu meşhur bedduasını etti: “Allah’ım! Onları bir bir say! Onları teker teker helâk et! Hiçbirini sağ bırakma!”
Müşrikler bu bedduadan o kadar korktular ki, çocuklarını bile yüzüstü yere kapattılar.
Hz. Zeyd bin Desinne’ye (r.a.) de aynı işkence yapıldı. Ebû Süfyan, O (r.a.) tam ölmek üzereyken O’na (r.a.) sordu: “Ey Zeyd! Allah (c.c.) aşkına söyle! İster miydin ki, şu an senin yerinde (çarmıhta) Muhammed (s.a.v.) olsaydı da, sen evinde ailenle rahatça otursaydın?”
Hz. Zeyd’in (r.a.) o sarsılmaz imanının ve Resûl (s.a.v.) aşkının cevabı, Ebû Süfyan’ı dondurdu:
“Vallahi! Değil O’nun (s.a.v.) burada benim yerimde olmasını, şu an Medine’de yürürken O’nun (s.a.v.) mübarek ayağına bir diken batmasına bile benim canım feda olsun!”
Ebû Süfyan, hayretle yanındakilere döndü: “Ben, yeryüzünde, Muhammed’in (s.a.v.) Ashâbının (r.anhüm) Muhammed’i (s.a.v.) sevdiği kadar, bir başkasını seven kimse görmedim!”
Ve iki kahraman Sahabî (r.anhüm) de Mekke’de şehit edildi.

b) Bi’r-i Maûne Fâciası (70 Şehit):

Recî’ Fâciasından sadece birkaç gün sonra, daha büyük bir felaket yaşandı.
Necid (Orta Arabistan) bölgesinin en güçlü reisi olan Ebû Berâ (Âmir bin Mâlik), Medine’ye geldi. Efendimiz (s.a.v.) O’na (Ebû Berâ’ya) İslâm’ı anlattı. Ebû Berâ, Müslüman olmadı ama “Eğer kavmime muallimler (öğretmenler) gönderirsen, İslâm’ı kabul edebilirler. Ben, onları himayeme (korumama) alıyorum, onlara eman veriyorum” dedi.
Resûl-i Ekrem (s.a.v.), (Recî’ hadisesinden henüz haberi olmadığı için) bu teklifi kabul etti.
Ancak Necid bölgesi tehlikeliydi. Efendimiz (s.a.v.) bu kez 10 değil, Suffe Ehli’nden, tamamı Kur’ân hâfızı (Kurrâ) olan 70 (Yetmiş) seçkin Sahabî’yi (r.anhüm) gönderdi. Başlarına da Münzir bin Amr’ı (r.a.) tayin etti.
Bu 70 Kurrâ (r.anhüm), gündüzleri odun kesip satarak geçinir, geceleri ise sabahlara kadar Kur’ân okuyup namaz kılan, İslâm’ın en âbid (ibadet eden) ve en âlim (bilen) kadrosuydu.
Kafile, “Bi’r-i Maûne” (Maûne Kuyusu) denilen yere vardığında, ihânet ortaya çıktı. Ebû Berâ’nın verdiği eman (güvence) sözü yalandı (veya yeğeni Âmir bin Tufeyl, amcasının sözünü çiğnemişti).
Âmir bin Tufeyl’in komutasındaki Süleym, Usayye ve Ri’l kabileleri, o 70 silahsız Kur’ân mualliminin (r.anhüm) etrafını sardılar.
Sahabîler (r.anhüm), ihanete uğradıklarını anladılar. Kılıçlarına sarıldılar (çok az silahları vardı). Son nefeslerine kadar dövüştüler. Biri (Ka’b bin Zeyd r.a.) hariç (ki O’nu (r.a.) da öldü zannedip bıraktılar), 70 (veya 69) Sahabî’nin (r.anhüm) tamamı orada hunharca şehit edildi.
Recî’ (10 şehit) ve Bi’r-i Maûne (70 şehit) haberleri Medine’ye aynı günlerde ulaştı.
80 seçkin evladını, İslâm’ın en güzide muallimlerini (öğretmenlerini), hain tuzaklarda kaybeden Resûl-i Ekrem (s.a.v.), hayatı boyunca Uhud’da bile hissetmediği kadar derin bir hüzne (üzüntüye) boğuldu.
O (s.a.v.), o kadar müteessir (üzgün) oldu ki, tam bir ay (30 veya 40 gün) boyunca, sabah namazlarında o kabilelere (Lihyânoğulları, Ri’l, Zekvân, Usayye) isimlerini anarak beddua etti (Kunût okudu).

3. İkinci Yahudi İhâneti: Benî Nadîr Gazvesi (Hicret 4)

Uhud’daki sarsıntı ve bu fâcialar, Medine’deki ikinci büyük Yahudi kabilesi olan Benî Nadîr’i (Nadiroğulları) cesaretlendirmişti. Onlar da zengin, güçlü ve kaleleri olan bir kabileydi.
Efendimiz (s.a.v.), Bi’r-i Maûne’de tuzağa düşürülenlerin diyetine (kan parasına) katkıda bulunmaları için (Medine Vesikası’na (Anayasa’ya) göre müttefik oldukları için) onlarla konuşmak üzere kalelerine gitmişti.
Benî Nadîr Yahudileri, O’nu (s.a.v.) çok iyi karşıladılar. “Elbette yâ Ebâ’l-Kâsım! (s.a.v.) Sana (s.a.v.) yardım edeceğiz. Sen (s.a.v.) şuracıkta, kale duvarımızın dibinde otur, biz de kendi aramızda parayı toplayıp gelelim” dediler.
Efendimiz (s.a.v.), yanlarında Hz. Ebû Bekir (r.a.), Hz. Ömer (r.a.) ve Hz. Ali (r.a.) olduğu halde, o kale duvarının dibine oturdu, beklemeye başladı.
O (s.a.v.) beklerken, Yahudi reisleri gizli bir odaya çekildiler ve o şeytanî planı yaptılar:
“Muhammed’i (s.a.v.) öldürmek için bundan daha büyük bir fırsat elimize geçmez! O (s.a.v.) tam duvarın dibinde oturuyor. İçimizden kim, şu büyük değirmen taşını kalenin tepesinden O’nun (s.a.v.) üzerine atıp başını ezecek?”
İçlerinden Amr bin Cihâş adında bir Yahudi, “Ben yaparım!” dedi ve taşı atmak için kalenin damına çıktı.
Plan yapılmıştı. Ancak onlar tuzak kurarken, Vahiy Meleği Cebrail (aleyhisselâm) derhal Resûl-i Ekrem’e (s.a.v.) nazil oldu ve O’na (s.a.v.) bu alçakça suikast planını haber verdi.
Resûl-i Ekrem (s.a.v.), hiçbir şey belli etmeden, sanki bir ihtiyacı (hâceti) için kalkıyormuş gibi, sâkin (sessizce) oturduğu yerden kalktı ve Ashâbına (r.anhüm) da bir şey demeden, süratle Medine’ye, Mescid-i Nebevî’ye doğru yürüdü.
Hz. Ebû Bekir (r.a.) ve Hz. Ömer (r.a.), Efendimiz’in (s.a.v.) geciktiğini görünce endişelendiler. Kalkıp Medine’ye döndüklerinde, O’nu (s.a.v.) Mescid’de buldular. Efendimiz (s.a.v.), Benî Nadîr’in ihanetini ve suikast planını onlara anlattı.
Bu, Benî Kaynukâ’nın yaptığı gibi, Medine Vesikası’nın (Anayasa’nın) açık bir ihlâli ve Devlete (ve Devlet Başkanı’na) karşı bir suikast (harp/savaş ilanı) demekti.
Efendimiz (s.a.v.), derhal onlara bir ültimatom (kesin uyarı) gönderdi:
“Mademki ahdinizi (sözünüzü) bozdunuz ve bana suikast planladınız. Size on (10) gün mühlet! Medine’yi terk edin! Bu on günden sonra kim sizden burada görülürse, boynu vurulacaktır!”
Benî Nadîr, önce korkup hazırlanmaya başladı. Ancak Medine’deki münafıkların başı Abdullah bin Übeyy, onlara gizlice şu haberi gönderdi: “Sakın kalelerinizi terk etmeyin! Direnin! Benim 2.000 kişilik ordum (Ensâr’dan ve Gatafân kabilesinden) size yardıma gelecek. Sizinle beraber savaşacağız!”
Bu yalana kanan Benî Nadîr, Efendimiz’e (s.a.v.) “Terk etmiyoruz! Elinden geleni yap!” diye cevap verdi.
Resûl-i Ekrem (s.a.v.), İslâm Ordusu’nu topladı (Sancaktar Hz. Ali r.a. idi) ve Benî Nadîr kalelerini kuşattı.
Benî Nadîr, münafıkların yardımını bekledi. Ancak ne Abdullah bin Übeyy ne de Gatafânlılar yardıma gelmedi. Münafıklar, yine sözlerinde durmamışlardı.
Kuşatma 15 (veya 21) gün sürdü. Dışarıdan yardım alamayan ve kalelerinde mahsur kalan Benî Nadîr Yahudileri, sonunda Benî Kaynukâ gibi teslim oldular.
Efendimiz (s.a.v.), onlara Benî Kaynukâ’ya tanıdığından daha ağır bir şartla sürgün cezası verdi: Sadece develerinin taşıyabildiği kadar eşyayı alabilecekler, ancak hiçbir silah, zırh veya askerî malzeme götüremeyeceklerdi.
Benî Nadîr Yahudileri, Medine’deki o muazzam evlerini, hurma bahçelerini ve servetlerini geride bıraktılar. Evlerini, Müslümanlara kalmasın diye kendi elleriyle yıkarak (tahrip ederek) Medine’den ayrıldılar. (Bu hadise, Kur’ân-ı Kerîm’de Haşr Suresi’nde detaylıca anlatılır).
Bir kısmı Suriye’ye (Ezriât’a), en tehlikeli ve zengin reisleri (Huyey bin Ahtab, Kinâne bin Rebî’ gibi) ise Medine’nin kuzeyindeki “Hayber” Kalesi’ne yerleştiler.
Onların Hayber’e gitmesi, ileride İslâm Devleti’nin başına gelecek en büyük fitnenin ve en büyük harbin (savaşın) (Hendek/Ahzâb Savaşı’nın) tohumlarını ekmiş oldu.

BÖLÜM 21: İTİBARIN YENİDEN TESİSİ VE EN BÜYÜK TEHDİT: AHZÂB
(Medenî Dönem – IX)

1. “Bedir Randevusu” (Gazvetü Bedri’s-Suğrâ / Küçük Bedir)

Uhud harbinin (savaşının) sonunda, Kureyş’in başkomutanı Ebû Süfyan, Uhud Dağı’nın tepesinden İslâm Ordusu’na meydan okumuştu: “Bugün, Bedir’in karşılığıdır! Harp (Savaş) nöbetleşedir! Gelecek yıl, sizinle yine Bedir’de buluşmak (savaşmak) üzere randevulaşıyoruz!”
Hz. Ömer (r.a.) da Resûlullah’ın (s.a.v.) emriyle gürlemişti: “İnşallah! O, bizimle sizin aranızda bir randevudur!”
Uhud’un üzerinden tam bir yıl geçmişti (Hicret 4, Şâban ayı). Randevu vakti gelmişti.
Efendimiz (s.a.v.), Kureyş’in bu meydan okumasına cevap vermek ve İslâm’ın Uhud’da sarsılan (zâhiren) itibarını tamamen geri kazanmak için Ashâbına (r.anhüm) “Bedir’e!” emrini verdi.
Uhud’un acısını unutmayan 1.500 (Bin beş yüz) kişilik sarsılmaz bir ordu toplandı. Bu ordu, Bedir’e doğru yola çıktı.
Mekke’de ise durum farklıydı. O yıl Mekke’de kuraklık ve kıtlık baş göstermişti. Ebû Süfyan, Bedir’de yaşadığı o ilk hezimeti unutamamıştı ve İslâm Ordusu’nun 1.500 kişilik bu güçlü hali karşısında dehşete kapılmıştı. Harbe (Savaşa) gitmek istemiyor, ancak “randevu”dan kaçarsa Kureyş’in itibarının yerle bir olacağını da biliyordu.
Ebû Süfyan, kurnazca bir “psikolojik harp (savaş)” yolunu seçti. Henüz Müslüman olmamış olan (veya gizli anlaşmalı olduğu) Nuaym bin Mes’ud adında birini Medine’ye casus olarak gönderdi. Görevi, Müslümanların maneviyatını (moralini) bozmaktı.
Nuaym, Medine’ye geldi ve feryat etmeye başladı: “Ey Medineliler! Nereye gidiyorsunuz? Ebû Süfyan ve Kureyş, sizin hayal bile edemeyeceğiniz, dağlar gibi bir ordu topladı! Hepinizi yok edecekler! Sakın Bedir’e gitmeyin!”
Bu haber, Medine’deki münafıkların yüreğine korku saldı. Ancak mü’minlerin yüreğine zerre kadar korku vermedi. Onların cevabı, Kur’ân-ı Kerîm’in ölümsüzleştirdiği o tevekkül nidası oldu:
“Hasbünallâhu ve ni’me’l-vekîl!”
(Allah (c.c.) bize yeter! O (c.c.) ne güzel Vekil’dir!)
Resûl-i Ekrem (s.a.v.) ise o Cihan Şümul kararlılığıyla buyurdu:
“Vallahi! Onlar gelmese bile, ben tek başıma kalsam dahi, o randevu yerine gideceğim!”
İslâm Ordusu (1.500 kişi) Bedir’e vardı. Orada tam sekiz (8) gün Kureyş ordusunu beklediler.
Ebû Süfyan ise, 2.000 kişilik bir orduyla Mekke’den çıkmış, “Mecenne” denilen yere kadar gelmişti. Orada durdu ve askerlerine döndü: “Ey Kureyş! Bu yıl kıtlık yılıdır. Develerimiz zayıf, azığımız yok. Böyle bir ‘Kavut Ordusu’ (Ceyşü’s-Sevîk) ile savaşmak akıl kârı değildir. Geri dönüyoruz!”
Ve Kureyş ordusu, savaşmadan, randevu yerine gelme cesaretini gösteremeden, Mekke’ye geri döndü.
Müslümanlar ise, Bedir’de bekledikleri sekiz gün boyunca, orada kurulan panayırda ticaret yaptılar. Yanlarında getirdikleri malları 1’e 2 kârla satarak, hem askerî hem de ekonomik bir zaferle Medine’ye döndüler.
Bu “Küçük Bedir Gazvesi”, İslâm’ın itibarına vurulan Uhud lekesini tamamen temizledi. Kureyş’in korkaklığı ve Müslümanların cesareti bütün Arabistan’a ilan edildi.

2. Çölün Disiplini: Zâtü’r-Rikâ’ Gazvesi ve Korku Namazı

Medine’nin itibarı yükselince, Necid çöllerinde (Orta Arabistan) yaşayan ve yağmacılıkla geçinen bedevî kabileleri (Gatafân, Beni Muhârib, Beni Sa’lebe) bundan rahatsız oldu. Müslümanların Recî’ ve Bi’r-i Maûne’de muallimlerini (öğretmenlerini) kaybetmesinden cesaret alarak, Medine’ye büyük bir baskın yapmak için ordu toplamaya başladılar.
Resûl-i Ekrem (s.a.v.), “Düşmanı Medine’de beklemeyeceğiz, O’nun (düşmanın) vatanına bizzat gideceğiz” stratejisiyle, 400 (veya 700) kişilik seçkin bir birlikle derhal Necid çöllerine, Gatafân yurduna doğru yola çıktı (Hicret 4 veya 5).
Bu sefer, son derece meşakkatliydi. Çöl arazisi o kadar sarp ve kayalıktı ki, Sahabîlerin (r.anhüm) ayakkabıları (nalınları) parçalandı, ayakları kan revan içinde kaldı. Yürüyemeyecek hale geldiklerinde, ayaklarına bez ve kumaş parçaları (“paçavralar” – Rikâ’) sardılar. Bu yüzden bu sefere “Zâtü’r-Rikâ'” (Paçavralar Gazvesi) denildi.
İslâm Ordusu, Gatafân yurdunun kalbine kadar ilerledi. Bedevîler, Müslümanların kendi evlerine kadar gelme cüretine şaşırdılar. Büyük bir harp (savaş) olmadı, çünkü bedevîler savaşı göze alamayıp dağlara kaçtılar.
Ancak bu sefer sırasında, İslâm fıkhı (hukuku) için çok mühim bir hadise yaşandı.
Namaz vakti gelmişti. İslâm Ordusu namaza durmak istiyor, ancak dağların tepesindeki düşman (Gatafân), Müslümanların secdeye vardığı o “savunmasız” anı kolluyordu. “Hepsi birden secdeye varınca, üzerlerine baskın yapalım” diye plan yapıyorlardı.
Tam o anda, Cebrail (aleyhisselâm), Resûlullah’a (s.a.v.) “harp (savaş) anında” dahi namazın nasıl eda edileceğini öğreten “Salâtü’l-Havf” (Korku Namazı) ayetlerini (Nisâ, 4/101-102) getirdi.
Efendimiz (s.a.v.), Ashâbını (r.anhüm) iki safa ayırdı:
• Birinci saf, Efendimiz’in (s.a.v.) arkasında bir rekât kıldı. Efendimiz (s.a.v.) ikinci rekât için ayakta beklerken, onlar (birinci saf) kendi başlarına ikinci rekâtı hızla kılıp selam verdiler ve geri çekilip nöbet yerine geçtiler.
• İkinci saf (nöbette olanlar) ileri geldi, Resûlullah’a (s.a.v.) uydular. Efendimiz (s.a.v.) ile birlikte ikinci rekâtı kıldılar. Efendimiz (s.a.v.) Tahiyyât’ta otururken, onlar (ikinci saf) kalkıp kaçırdıkları ilk rekâtı kıldılar ve Efendimiz (s.a.v.) ile birlikte selam verdiler.
Böylece, harp (savaş) anında dahi cemaatle namaz terk edilmemiş oldu. Bu manzarayı (bir grubun namaz kılıp diğer grubun nöbet tuttuğunu) gören Gatafânlı bedevîler, “Bunlar, ilâhî bir koruma altındalar” diyerek korkuya kapıldılar ve Medine’ye saldırma planlarından tamamen vazgeçtiler.

3. Bütün Fitnelerin Birleşmesi: Ahzâb’a Giden Yol (Hicret 5)

Bedir Randevusu’nda Kureyş yenilmiş (itibaren), Zâtü’r-Rikâ’da Gatafân sindirilmiş, Benî Nadîr ise Medine’den sürülmüştü.
İslâm’ın düşmanları (müşrikler, bedevîler ve Yahudiler), Resûlullah (s.a.v.) ile “ayrı ayrı” baş edemeyeceklerini anlamışlardı.
İşte bu noktada, Medine’den sürülüp Hayber’e yerleşen Benî Nadîr Yahudilerinin reisi Huyey bin Ahtab, İslâm’ı yeryüzünden silmek için o şeytanî “Büyük Koalisyon” planını devreye soktu.
Bu, İslâm’a karşı kurulan en büyük Câhiliye ittifakıydı.

1. Adım: Mekke (Kureyş):

Huyey bin Ahtab, bir Yahudi heyetiyle Mekke’ye, Ebû Süfyan’ın huzuruna çıktı. Dedi ki: “Ey Kureyş! Biz (Hayber Yahudileri), bütün servetimizle ve savaşçılarımızla sizinleyiz. Gelin, Muhammed’i (s.a.v.) Medine’de kuşatalım ve bu işi kökünden bitirelim!”
Ebû Süfyan, bu teklife sevindi ancak Ehl-i Kitap olan Yahudilere güvensizliğini belirtti: “Ey Yahudiler! Siz Kitap sahibisiniz. Bize dürüstçe söyleyin: Bizim dinimiz (putperestlik) mi daha hayırlıdır, yoksa Muhammed’in (s.a.v.) dini (Tevhid) mi?”
Huyey bin Ahtab ve yanındaki Yahudi hahamları, sırf İslâm düşmanlığında birleşebilmek için, kendi kitaplarını inkâr pahasına o korkunç cevabı verdiler:
“Vallahi! Sizin dininiz (putlara tapmanız), O’nun (s.a.v.) dininden daha doğrudur ve daha hayırlıdır!”
(Kur’ân-ı Kerîm, Nisâ Suresi 51. ayette, Ehl-i Kitab’ın bu “Cibt’e ve Tâğût’a (Puta) inanma” ihanetini lanetleyecekti.)
Bu söz üzerine Kureyş, 4.000 (Dört bin) kişilik ordusuyla ittifaka katıldı.

2. Adım: Necid (Gatafân):

Huyey bin Ahtab, Kureyş’in desteğini aldıktan sonra, Necid çöllerine, Zâtü’r-Rikâ’da sindirilen Gatafân kabilelerine (Beni Fezâre, Beni Murre, Beni Eşca’) gitti.
Bedevîler dine değil, paraya (ganimete) bakarlardı. Huyey, onlara şu teklifi yaptı: “Kureyş’le birleştik. Siz de bize katılın. Eğer Medine’yi düşürürsek, Hayber’in bir yıllık hurma mahsulünün tamamı sizin olacaktır!”
Bu muazzam rüşvet karşısında Gatafân kabileleri de ittifaka katıldı. Onlar da yaklaşık 6.000 (Altı bin) kişilik bir ordu çıkardılar.
Sonuç: “Ahzâb” (Hizipler/Gruplar) Ordusu
Kureyş (Mekke Müşrikleri), Gatafân (Necid Bedevîleri) ve Benî Nadîr (Hayber Yahudileri – Finansör ve Provokatör) birleşmişti.
Arap yarımadasının o güne dek gördüğü en büyük ordu: Toplam 10.000 (On bin) (bazı rivayetlerde 12.000) kişilik muazzam bir “Koalisyon Ordusu” (Ahzâb).
Ordunun Başkomutanı Ebû Süfyan idi.
Hicretin 5. Yılı, Şevval ayında (M. 627), bu devasa ordu, tek bir hedef için Medine’ye doğru yürüyüşe geçti:
Medine’yi kuşatmak, Resûlullah’ı (s.a.v.) öldürmek ve İslâm’ı tarihten silmek.

BÖLÜM 22: HENDEK – AKIL, SABIR VE MUCİZE
(Medenî Dönem – X: Ahzâb Gazvesi)

1. Korkunç Haber ve Harp (Savaş) Meclisi

Düşman ordusunun yola çıktığı haberi, müttefik kabilelerden Huzâalıların süratli habercileri (ulakları) vasıtasıyla Medine’ye ulaştı. Haber, şehre bir bomba gibi düştü. Münafıklar derhal fitneye başladı, “İşte sonunuz geldi!” diyerek korku yaydılar. Mü’minlerin kalpleri ise, Kur’ân-ı Kerîm’in tasviriyle, (korkudan) “gırtlaklara dayanmıştı.” (Ahzâb, 33/10)
Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem), bu topyekûn imha (yok etme) tehdidi karşısında derhal Harp (Savaş) Meclisi’ni (Meşveret) topladı.
Durum vahametini koruyordu. 10.000 kişilik bu ordunun, bilhassa Hâlid bin Velîd ve Gatafânlıların meşhur süvarilerinin, Medine’nin açık meydanlarına girmesine izin verilirse, bu 3.000 kişilik İslâm Ordusu’nun dayanma şansı yoktu. Uhud’daki gibi bir meydan muharebesi, intihar demekti. Uhud’daki “Savunma Harbi (Savaşı)” teklifi de bu kez yetersizdi, zira düşman şehri kuşatacak ve evleri tek tek yıkacak kadar kalabalıktı.
Mecliste derin bir sessizlik vardı. Arapların bildiği bütün harp (savaş) taktikleri bu tehdit karşısında aciz kalıyordu.

2. Fars Diyarından Gelen Çözüm: Selmân-ı Fârisî (r.a.) ve “Hendek”

Tam bu çaresizlik anında, mecliste bulunan, aslen Fars (İran) diyarından olan, hakikati aramak için uzun ve meşakkatli bir yolculuktan sonra Medine’ye gelip İslâm’la şereflenen ve kölelikten yeni kurtulmuş olan Selmân-ı Fârisî (radıyallâhu anh) söz aldı.
O (r.a.), Arapların hiç bilmediği, ancak Fars (İran) ve Sâsânî ordularının iyi bildiği bir “Savunma Harbi (Savaşı)” stratejisini ortaya koydu. O mübarek teklif, tarihin akışını değiştirecekti:
“Yâ Resûlallah! (s.a.v.) Biz Fars diyarındayken, böyle kalabalık süvari ordularının baskınından korktuğumuz zaman, şehrin etrafına ‘Hendek’ (Farsça ‘Kandak’tan gelir; derin ve geniş siper/çukur) kazar, şehri savunurduk.”
Bu, Arap harp (savaş) geleneğinde olmayan, dâhiyane bir fikirdi.
Medine şehri, zaten üç cihetten (taraftan) tabii (doğal) bir korumaya sahipti: Doğuda “Harretü Vâkım” ve batıda “Harretü’l-Vebere” denilen volkanik, kayalık, atların ve develerin geçişine asla izin vermeyen sarp araziler. Güneyde ise sık, bitişik nizam hurma bahçeleri ve evler (adeta bir kale duvarı gibi) bulunuyordu.
Medine’nin tek bir zayıf, savunmasız noktası vardı: Kuzey cephesi. Burası, Uhud Dağı’na bakan, süvari hücumuna tamamen açık, düz bir araziydi.
Resûl-i Ekrem (s.a.v.), Selmân’ın (r.a.) bu teklifini derhal kabul etti. Plan şuydu: Düşman ordusu gelmeden önce, Medine’nin bu açık olan kuzey cephesi, boydan boya derin ve geniş bir Hendek ile kapatılacaktı.

3. Zamanla Yarış: Hendek’in Kazılması

Emir verildi. 3.000 kişilik İslâm Ordusu, derhal bir “amele” ordusuna dönüştü. Resûl-i Ekrem (s.a.v.), araziyi bizzat teftiş etti ve Hendek’in nereden başlayıp nerede biteceğini planladı.
3.000 Sahabî’yi (r.anhüm), onar (10) kişilik takımlara ayırdı. Her takıma, kazmaları gereken (yaklaşık 40 arşın / 20 metre) bir mesafe tayin etti.
Bu, tarihin gördüğü en meşakkatli ve en hızlı inşaatlardan biriydi. Düşman yoldaydı, zaman yoktu.
• Hava: Medine’nin en soğuk, en ayazlı kış günleriydi.
• Yiyecek: Medine’de kıtlık vardı. Uhud’un yaraları, bedevîlerin tacizleri ve yaklaşan harp (savaş) haberi yüzünden yiyecek stokları tükenmişti.
• Durum: Ashâb-ı Kirâm (r.anhüm), o soğuk havada, açlıktan karınlarına (mide kramplarını bastırmak için) taş bağlıyorlardı.
Ama onların en büyük motivasyonu (gayreti), Başkomutanları ve Peygamberleri olan Resûl-i Ekrem’in (s.a.v.) bizzat kendileriyle birlikte çalışmasıydı.
Efendimiz (s.a.v.), bir komutan gibi kenarda durmuyor; bir işçi gibi kazma sallıyor, mübarek omuzlarında toprak taşıyordu. O (s.a.v.) o kadar çalışıyordu ki, mübarek karınlarının tozu toprağa karışmıştı.
Sahâbe (r.anhüm), O’nun (s.a.v.) bu gayretini gördükçe şevke geliyor ve hep bir ağızdan şu şiiri (beyitleri) söylüyorlardı:
“Vallahi, Allah (c.c.) olmasaydı, hidayet bulamazdık,
Namaz kılmaz, zekât vermezdik…
Ey Rabbimiz! Üzerimize sekînet (huzur) indir,
Düşmanla karşılaşırsak, ayaklarımızı sabit kıl!”
“Bizler, Muhammed’e (s.a.v.) biat edenleriz,
Hayatta kaldıkça, Cihâd’dan dönmemeye yeminlileriz!”
Resûl-i Ekrem (s.a.v.) de, onların bu coşkusuna o mübarek duasıyla karşılık veriyordu:
“Allâhümme! Lâ ‘ayşe illâ ‘ayşü’l-Âhirah!
(Allah’ım! (Gerçek) hayat, ancak Ahiret hayatıdır!)
Fe’n-sur (Fagfir) li’l-Ensâri ve’l-Muhâcirah!
(Ensâr’a ve Muhâcirler’e yardım eyle (veya onları bağışla)!)”

4. Hendek’teki Mucizeler (Mü’minlerin Moralinin Yükselişi)

Bu meşakkatli kazı sırasında, Allah Teâlâ (c.c.), o aç ve yorgun ordunun imanını ve moralini yükselten iki büyük mucize gösterdi:

Mucize 1: Bereketlenen Azık (Hz. Câbir’in Ziyafeti)

Hz. Câbir bin Abdullah (radıyallâhu anh), Resûl-i Ekrem’in (s.a.v.) mübarek karnına açlıktan taş bağladığını ve dudaklarının kuruduğunu fark etti. O’nun (s.a.v.) bu hâli yüreğini dağlamıştı.
Gizlice evine koştu, hanımına sordu: “Evde bir şey var mı? Resûlullah’ı (s.a.v.) çok aç gördüm.”
Hanımı, “Evde sadece bir sa’ (yaklaşık 3 kg) arpa ve küçük bir oğlak (keçi yavrusu) var” dedi.
Hz. Câbir (r.a.) oğlağı kesti, hanımı da arpayı öğütüp ekmek yapmaya başladı. Akşama doğru, gizlice Efendimiz’in (s.a.v.) yanına geldi ve fısıldadı: “Yâ Resûlallah! (s.a.v.) Az bir yemeğimiz var. Sen (s.a.v.) ve yanındaki birkaç (3-5) Sahabî (r.anhüm) ile bize buyurun.”
Resûl-i Ekrem (s.a.v.), Hz. Câbir’in (r.a.) bu davetini duyunca, o küçük fısıltıyı, Cihan Şümul (Evrensel) bir davete çevirdi. Derhal Hendek’in üzerine çıktı ve gür sesiyle haykırdı:
“Ey Hendek Ehli! (Ey 3.000 kişi!) Hepiniz Câbir’in ziyafetine davetlisiniz! Haydi, kalkın!”
Hz. Câbir (r.a.) dehşete kapılmıştı. Evde 3-5 kişilik yemek vardı, 3.000 kişi geliyordu. Telaşla evine koştu, hanımına “Mahvolduk! Resûlullah (s.a.v.) bütün orduyu çağırdı!” dedi.
Hanımının (r.anha) teslimiyeti ve imanı tamdı: “Telaşlanma! Resûlullah’a (s.a.v.) yemeğin az olduğunu söyledin mi?”
“Evet, söyledim.”
“Öyleyse O (s.a.v.) bilir. Bırak, gelsinler.”
Efendimiz (s.a.v.) orduyla birlikte eve geldi. Hz. Câbir’in (r.a.) hanımına, “Ben gelmeden tencereyi ateşten indirmeyin, ekmeği de fırından çıkarmayın” diye tenbih (uyarı) etmişti.
Efendimiz (s.a.v.) o küçük tencerenin ve hamurun başına geçti. Mübarek tükürüğünden (veya duasıyla) yemeği bereketlendirdi.
“Onar (10) kişilik gruplar halinde içeri alın” buyurdu.
3.000 kişi, onar onar Hz. Câbir’in (r.a.) o küçücük evine girdiler. O tek tencereden et yediler, o az arpadan yapılan ekmekten doydular.
Bütün ordu (3.000 kişi) doyduktan sonra, Hz. Câbir (r.a.) tencereye baktığında, tencere hâlâ ilk konulduğu gibi dolu ve kaynıyordu. Hamur da hâlâ pişirilmeyi bekliyordu.
Bu mucize, o aç ordunun karnını doyurmuş ve maneviyatını (moralini) arşa (göğe) yükseltmişti.

Mucize 2: Parçalanan Kaya (Geleceğin Fethi Müjdesi)

Kazı devam ederken, Sahâbe (r.anhüm), bir bölgede devasa bir “Küdye” (kaya kütlesi) ile karşılaştılar. Bütün kazmalar, balyozlar o kayanın üzerinde kırılıyor, ancak kaya bir zerre oynamıyordu. Hendek’in ilerlemesi durmuştu.
Durumu Resûlullah’a (s.a.v.) arz ettiler.
Efendimiz (s.a.v.), mübarek karnına taş bağlamış halde, o kayanın başına geldi. Balyozu (veya kazmayı) eline aldı.
“Bismillâh!” (Allah’ın (c.c.) adıyla!) diyerek ilk darbeyi vurdu.
Kayadan müthiş bir şimşek (kıvılcım) çaktı ve kayanın üçte biri (1/3) parçalandı.
Efendimiz (s.a.v.) gürledi: “Allahu Ekber! Bana Şam’ın (Suriye/Bizans) anahtarları verildi! Vallahi, şu an buradan Şam’ın kırmızı köşklerini görüyorum!”
“Bismillâh!” diyerek ikinci darbeyi vurdu.
Yine müthiş bir şimşek çaktı, kayanın ikinci üçte biri (1/3) parçalandı.
Efendimiz (s.a.v.) tekrar gürledi: “Allahu Ekber! Bana Fârs’ın (İran/Sâsânî) anahtarları verildi! Vallahi, şu an buradan Medâin’in beyaz köşklerini görüyorum!”
“Bismillâh!” diyerek üçüncü ve son darbeyi vurdu.
Kayadan bir şimşek daha çaktı ve o devasa kaya kütlesi kum gibi dağıldı.
Efendimiz (s.a.v.) gürledi: “Allahu Ekber! Bana Yemen’in anahtarları verildi! Vallahi, şu an buradan San’a’nın kapılarını görüyorum!”
Bu mucize, 10.000 kişilik bir ordu tarafından yok edilme tehdidi altında olan o 3.000 kişiye, sadece Medine’yi savunmayacaklarını; bilakis, gelecekte Bizans’ı, Sâsânî’yi ve Yemen’i fethedecek Cihan Şümul (Evrensel) bir gücün temellerini attıklarını müjdeliyordu.

5. Düşmanın Şoku: “Bu, Arap Hilesi Değil!”

Hendek, rivayetlere göre 6 ila 20 gün arasında değişen, rekor bir süratle tamamlandı.
Tam o esnada, Ebû Süfyan komutasındaki 10.000 kişilik Ahzâb Ordusu, Uhud tarafından Medine’nin önüne ulaştı.
Planları basitti: Süvarileriyle (Hâlid bin Velîd ve Gatafân) o açık ovadan Medine’ye dalmak ve 3.000 Müslümanı ezip geçmek.
Ancak karşılaştıkları manzara karşısında donakaldılar.
Medine’nin önünde, atların veya insanların geçmesinin imkânsız olduğu, kilometrelerce uzunlukta, yaklaşık 5-6 metre genişlikte ve 4-5 metre derinlikte devasa bir “Hendek” (Siper) vardı.
Ebû Süfyan, Hâlid bin Velîd ve Gatafân reisleri atlarını sürdüler, ancak Hendek’i görünce şaşkınlıkla geri çekildiler. Araplar, hayatlarında böyle bir savunma stratejisi görmemişlerdi.
Ebû Süfyan, öfkeyle bağırdı: “Vallahi! Bu, Arapların bildiği bir harp (savaş) hilesi değildir! Bu, Farslıların hilesidir! (Bunu onlara Selmân’ın r.a. öğrettiğini biliyorlardı.)”
Ahzâb Ordusu’nun bütün “Meydan Muharebesi” planı çökmüştü. Hendek’i geçemiyorlardı.
Mecburen, planlarını değiştirdiler ve Medine’yi “Kuşatma” (Muhasara) altına aldılar.
İslâm tarihinin en zorlu, en soğuk ve en kritik kuşatması başlamıştı.

BÖLÜM 23: AHZÂB – İHÂNET, SABIR VE İLÂHÎ ZAFER
(Medenî Dönem – XI: Hendek Gazvesi)

1. Kuşatma Günleri ve Hendek’i Geçen Tek Kahraman(!)

Kuşatma, yaklaşık yirmi günden (20) fazla (bazı rivayetlere göre 27 güne yakın) sürdü.
Bu, topyekûn bir harp (savaş) değil, bir “sinir harbi (savaşı)” ve “yıpratma mücadelesi” idi.
Hendek’in iki yakasına mevzilenen ordular, gün boyu birbirlerine ok atışları yapıyor, laf atarak maneviyatı (morali) bozmaya çalışıyorlardı. Müslümanlar, 3.000 kişiyle, o kilometrelerce uzunluktaki Hendek’i gece gündüz, dondurucu soğukta ve açlık içinde nöbetleşe savunuyorlardı.
Kureyş’in en kibirli savaşçıları, bu “Hendek” tuzağına düşmekten ve Araplara “korkak” görünmekten dolayı öfkeliydiler. Birkaç kez, Hendek’in en dar olduğu bir noktadan atlarıyla karşıya geçmeyi denediler.
İçlerinden, Arabistan’ın “Bin (1000) Askere Bedel” denilerek korkuyla anılan en meşhur savaşçısı Amr bin Abd-i Vüdd, yanında İkrime bin Ebî Cehil ve birkaç kişiyle birlikte, atını zorlayarak Hendek’in dar bir yerinden karşıya, Müslümanların tarafına geçmeyi başardı.
Müslümanların saflarının içine dalan Amr, atının üzerinde kibirle durdu ve Câhiliye âdetince bağırdı:
“Ey Müslümanlar! Hani nerede o ‘Ölürseniz Cennet’e, kalırsanız gâzi olursunuz’ dediğiniz yer? Karşıma çıkacak, benimle mübâreze (dövüş) edecek bir er yok mu içinizde?”
Amr o kadar heybetli ve korkunç bir savaşçıydı ki, Müslüman saflarında bir anlık tereddüt ve sessizlik yaşandı.
O sessizliği bozan tek bir ses, İslâm’ın en genç aslanının sesi oldu. Hz. Ali bin Ebî Tâlib (kerremallâhu vecheh) ayağa fırladı: “Yâ Resûlallah! (s.a.v.) İzin ver, ben çıkarım O’nun (Amr’ın) karşısına!”
Resûl-i Ekrem (s.a.v.), O’na (Hz. Ali’ye r.a.) “Otur, yâ Ali. O (Amr), Amr bin Abd-i Vüdd’dür” diyerek, düşmanın tehlikesini hatırlattı.
Amr, ikinci kez meydan okudu: “Karşıma çıkacak kimse yok mu?”
Hz. Ali (r.a.) ikinci kez fırladı: “Ben varım, Yâ Resûlallah! (s.a.v.)”
Efendimiz (s.a.v.) yine “Otur” buyurdu.
Amr, üçüncü kez alay ederek bağırdı: “Sesim kısıldı size meydan okumaktan!”
Artık Hz. Ali’yi (r.a.) tutmak mümkün değildi. Üçüncü kez kalktığında, Resûl-i Ekrem (s.a.v.) müsaade etti. Kendi mübarek Zülfikâr kılıcını O’na (Hz. Ali’ye r.a.) verdi, zırhını giydirdi ve O’nun (Hz. Ali’nin r.a.) için dua etti: “Allah’ım! O’nu (Hz. Ali’yi r.a.) koru, O’na (Hz. Ali’ye r.a.) yardım et!”
Hz. Ali (r.a.), o devasa Amr’ın karşısına dikildi. Amr, bu genç delikanlıyı görünce güldü: “Sen kimsin? Ben, senin babanın (Ebû Tâlib’in) eski dostuyum. Senin gibi bir gencin kanını dökmek istemem. Geri dön!”
Hz. Ali (r.a.) gürledi: “Ama ben, Allah (c.c.) adına senin kanını dökmek istiyorum! Ey Amr! Sana üç teklifim var:
• Allah’tan (c.c.) başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in (s.a.v.) O’nun (c.c.) Resûlü olduğuna şehâdet et, Müslüman ol, kurtul.
• Bunu kabul etmezsen, ordunu al ve Mekke’ye geri dön.
• Bunu da kabul etmezsen, atından in ve benimle dövüş!”
Amr, öfkeyle kahkaha attı: “Bu ne cüret! Bütün Araplar beni bilir. Üçüncüsünü kabul ediyorum!”
Atından indi, atının bacaklarını kesti (geri dönmeyeceğine yemin etti) ve Hz. Ali’nin (r.a.) üzerine saldırdı.
Müthiş bir kılıç dövüşü başladı. Meydan toz duman içinde kalmıştı.
Bir ara Amr, Hz. Ali’nin (r.a.) kalkanını parçaladı, O’nu (Hz. Ali’yi r.a.) başından hafifçe yaraladı. Ancak Hz. Ali (r.a.), o meşhur Zülfikâr kılıcıyla öyle bir hamle yaptı ki, o “Bin (1000) Askere Bedel” denilen Amr bin Abd-i Vüdd’ün zırhını ve bedenini parçalayarak O’nu (Amr’ı) yere serdi.
Toz duman dağıldığında, Müslüman saflarından tek bir nida yükseldi:
“Allahu Ekber!”
Hendek’i geçmeyi başaran o kibir âbidesi, İslâm’ın Haydar’ı (Aslanı) tarafından öldürülmüştü. Bu hadise, Hendek’in dışındaki 10.000 kişilik ordunun maneviyatını (moralini) yerle bir etti. Bir daha hiçbiri, Hendek’i geçmeye cüret edemedi.

2. En Büyük İhânet: Benî Kurayza’nın Ahdi Bozması

Kuşatma uzuyordu. Ahzâb Ordusu, Hendek’i geçemiyordu. Ebû Süfyan ve Kureyş çaresizdi.
İşte o anda, İslâm düşmanlığının mimarı, Hayber’deki Benî Nadîr Yahudilerinin reisi Huyey bin Ahtab (ki Uhud’da Efendimiz’in (s.a.v.) mübarek dişinin kırılmasına sebep olan Utbe’nin kayınpederiydi), son ve en şeytanî planını devreye soktu.
Planı şuydu: Medine’nin içinde hâlâ bir Yahudi kabilesi vardı: Benî Kurayza (Kurayzaoğulları).
Benî Kurayza, Medine Vesikası’na (Anayasa’ya) imza atmıştı. Onların kaleleri, Müslümanların kadınlarının, çocuklarının ve ailelerinin sığındığı Medine’nin güney cephesindeydi. Müslümanlar, Hendek’te (Kuzey’de) savaşırken, ailelerini Benî Kurayza’ya “emanet” etmiş, “müttefik” (anlaşmalı) oldukları için onlara güvenmişlerdi.
Huyey bin Ahtab, gecenin karanlığında gizlice Benî Kurayza Kalesi’ne gitti ve reisleri Ka’b bin Esed’in kapısını çaldı.
Ka’b, önce kapıyı açmadı: “Git buradan, Huyey! Sen (Huyey) uğursuz bir adamsın! Bizim Muhammed (s.a.v.) ile ahdimiz (anlaşmamız) var. Biz O’ndan (s.a.v.) sadakatten ve iyilikten başka bir şey görmedik. Senin (Huyey’in) yüzünden ahdimizi (anlaşmamızı) bozamayız!”
Huyey, saatlerce dil döktü, yalvardı, tehdit etti ve sonunda o zehirli vaadi yaptı:
“Ey Ka’b! Aklını başına al! Ben sana ne getirdim, biliyor musun? Ben sana Kureyş’in tamamını, Ebû Süfyan’ı, Gatafân’ın tamamını; Arap’ın denizler gibi ordusunu getirdim! 10.000 kişi! Muhammed’in (s.a.v.) ve Ashâbının (r.anhüm) kurtuluşu yok! Bu, son şansın! Gel, sen de bize katıl. Muhammed’in (s.a.v.) işini içeriden bitirelim!”
Ka’b bin Esed, bu güce ve vaade aldandı. Kalesinin kapısını Huyey’e açtı. Ve Benî Kurayza kabilesi, o gece, Medine’nin en kritik anında, Resûlullah (s.a.v.) ile yaptıkları Medine Vesikası’nı (Anayasa’yı) yırttılar (bozdular). Ahzâb Ordusu’na katıldıklarını ilan ettiler.

3. İki Ateş Arasında Kalan Müslümanlar

Bu “ihânet” haberi, Hendek’te nöbet tutan Müslümanların üzerine bir yıldırım gibi düştü.
Durum, artık bir “felaket” idi.
Müslümanlar, şimdi iki ateş arasındaydılar:
• Önlerinde (Kuzey’de): Hendek’in ardında 10.000 kişilik Ahzâb Ordusu (Kureyş ve Gatafân).
• Arkalarında (Güney’de): Kendi kadınlarının, çocuklarının ve ailelerinin bulunduğu sığınakların hemen yanındaki kalelerde, silahlanmış, ihânet etmiş ve saldırı anını bekleyen Benî Kurayza Yahudileri.
Kur’ân-ı Kerîm, o anın dehşetini ve Müslümanların yaşadığı o sarsıntıyı şöyle tasvir eder:
“Hani onlar (düşman orduları) size hem üst tarafınızdan (Hendek’ten) hem alt tarafınızdan (Benî Kurayza’dan) gelmişlerdi. Hani gözler kaymış, yürekler ağızlara gelmişti ve siz Allah (c.c.) hakkında türlü türlü zanlara kapılıyordunuz. İşte orada mü’minler (zorlu bir imtihanla) sınanmış ve çok şiddetli bir sarsıntıya uğratılmışlardı.” (Ahzâb, 33/10-11 )
Münafıklar, bu haberi duyunca derhal fitneye başladılar: “Gördünüz mü? Muhammed (s.a.v.) bize Kisrâ’nın (İran’ın) ve Kayser’in (Bizans’ın) saraylarını vaat ediyordu; bugün ise biz, korkudan tuvalete (helâya) bile gidemiyoruz! Evlerimiz savunmasız! Kaçalım!” diyerek Hendek’ten kaçmaya başladılar.
Mü’minler ise, o sarsıntıya rağmen sabrettiler. Efendimiz (s.a.v.), derhal ailelerin bulunduğu güney cephesini korumak için Zeyd bin Hârise (r.a.) ve Seleme bin Eşlem (r.a.) komutasında 500 kişilik bir birliği Hendek’ten çekip oraya göndermek zorunda kaldı. Hendek’teki savunma gücü 2.500’e düşmüştü.

4. İlâhî Yardım (1): Nifak (Ayrılık) Tohumları (Nuaym bin Mes’ud r.a.)

Bütün kapılar kapanmış, insanî (beşerî) tedbirler tükenmişti.
İşte tam o anda, gecenin karanlığında, Hendek’i gizlice geçen bir adam, Resûlullah’ın (s.a.v.) huzuruna geldi. Bu adam, Gatafân kabilesinin reislerinden Nuaym bin Mes’ud (radıyallâhu anh) idi.
Ve o müjdeyi fısıldadı: “Yâ Resûlallah! (s.a.v.) Ben, gizlice Müslüman oldum! Kavmim (Gatafân) ve müttefikler (Kureyş ve Yahudiler) benim Müslüman olduğumu bilmiyorlar. Emret, Senin (s.a.v.) için ne yapabilirim?”
Resûl-i Ekrem’in (s.a.v.) mübarek yüzü aydınlandı. Bu, Allah’ın (c.c.) gönderdiği bir yardımdı. O’na (Nuaym’a r.a.), İslâm harp (savaş) stratejisinin en mühim kaidelerinden birini söyledi:
“Yâ Nuaym! Sen (Nuaym) bizim içimizde sadece bir kişisin. Git, (düşman) saflarına dön. Gücün yettiğince onların arasını aç (Onları birbirine düşür). Zira ‘Harp (Savaş), hiledir (taktiktir)’.”
Nuaym (r.a.), o Cihan Şümul planı aldı ve derhal harekete geçti:
• Önce Benî Kurayza’ya (Yahudilere) Gitti: (Onlar Nuaym’a r.a. güveniyorlardı.) Dedi ki: “Ey Kurayza! Kureyş ve Gatafân size benzemez. Onlar buraya savaşa geldi. Eğer zafer kazanamazlarsa, ganimet bulamazlarsa, çekip vatanlarına (Mekke ve Necid’e) dönerler. Ama siz, Muhammed (s.a.v.) ile burada, Medine’de baş başa kalırsınız. Muhammed (s.a.v.) de bu ihânetinizden dolayı sizden korkunç bir intikam alır. Aklınızı başınıza alın! Kureyş’ten ve Gatafân’dan ‘Rehineler’ (reislerinin çocuklarını) almadıkça, onlarla birlikte savaşa girmeyin. Rehineler elinizde olursa, sizi bırakıp kaçamazlar.”
Benî Kurayza, “Vallahi, bu çok akıllıca bir fikir!” dedi.
• Sonra Kureyş’e (Ebû Süfyan’a) Gitti: Dedi ki: “Ey Kureyş! Benî Kurayza Yahudileri, Muhammed (s.a.v.) ile yaptıkları ihânetten pişman oldular. Muhammed’e (s.a.v.) gizlice haber gönderdiler: ‘Eğer bizi affedersen, sana Kureyş ve Gatafân reislerinden bazılarını yakalayıp rehin olarak teslim edelim, sen de (s.a.v.) onları öldür.’ Şimdi sizden ‘rehineler’ isteyecekler. Sakın ha! Onlara tek bir adam bile vermeyin! Onlar size ihânet edecekler!”
Ebû Süfyan, “Bu Farslı (Selmân r.a.) bize Hendek’le, bu Yahudiler de ihânetle mi gelecek!” diyerek Nuaym’a (r.a.) inandı.
• Son Olarak Gatafân’a Gitti: (Kendi kabilesi) Onlara da Kureyş’e söylediğinin aynısını söyledi.
Nuaym’ın (r.a.) ektiği “Nifak (Ayrılık)” tohumları, ertesi gün meyvesini verdi.
Ebû Süfyan, (plan gereği) Benî Kurayza’ya “Yarın sabah topyekûn saldırıya geçiyoruz, siz de güneyden saldırın!” diye haber gönderdi.
Benî Kurayza, (Nuaym’a r.a. inandıkları için) şu cevabı verdi: “Siz bize reislerinizden ‘rehineler’ vermedikçe, biz yarın savaşmayız!”
Bu cevabı alan Ebû Süfyan ve Gatafân, gürledi: “Nuaym (r.a.) doğru söylemiş! Yahudiler bize ihânet ettiler! Bizi Muhammed’e (s.a.v.) satacaklar!”
Böylece, 10.000 kişilik Ahzâb Ordusu’nun o sarsılmaz ittifakı, tek bir adamın (Nuaym bin Mes’ud’un r.a.) zekâsı ve Resûlullah’ın (s.a.v.) stratejisiyle, tek bir kılıç çekilmeden, içeriden çökmüş oldu.

5. İlâhî Yardım (2): Semâvî Ordu (Rüzgâr ve Melekler)

İttifak çökmüş, kuşatma uzamış, Ahzâb Ordusu’nun yiyeceği ve hayvanlarının yemi tükenmişti. Tam o esnada, o dondurucu soğuk kış gecelerinden birinde, Allah’ın (c.c.) “Semâvî Orduları” (İlâhî Yardımı) devreye girdi.
Resûl-i Ekrem (s.a.v.), o gece secdede Rabbine (c.c.) yalvarıyordu: “Ey Kitab’ı (Kur’ân’ı) indiren, hesabı pek çabuk gören Allah’ım! Bu Ahzâb’ı (Hizipleri/Grupları) hezimete uğrat! Allah’ım! Onları sars!”
Ve Allah (c.c.), o duaya icabet etti.
O gece, Şark (Doğu) tarafından, daha önce benzeri görülmemiş, dondurucu, uğultulu ve şiddetli bir “Kasırga” (Fırtına) koptu.
Bu, sıradan bir rüzgâr değildi. Bu, Kur’ân’ın deyimiyle “Görmediğiniz Ordular” (Melekler a.s.) tarafından desteklenen ilâhî bir kasırgaydı (Ahzâb, 33/9).
• Rüzgâr, 10.000 kişilik Ahzâb Ordusu’nun bütün çadırlarını yerlerinden söktü, havada uçurdu.
• Yaktıkları ateşleri söndürdü.
• İçinde yemek pişirdikleri kazanları ve tencereleri devirdi.
• Atları ve develeri birbirine kattı.
• Askerlerin gözüne kum ve çakıl doldurdu.
(Efendimiz (s.a.v.), o gece Huzeyfetü’l-Yemân’ı (r.a.) casus olarak göndermiş, O (r.a.) da Ebû Süfyan’ın o panik içindeki “Vallahi burası durulacak yer değil! Çadırlar uçtu, ateşler söndü! Herkes devesine binsin, Mekke’ye dönüyoruz!” feryadını bizzat işitmişti.)
Sabah olduğunda, Medine’nin ufkunda, Hendek’in karşısında, ne 10.000 kişilik o devasa ordudan, ne çadırlardan, ne de ateşlerden geriye hiçbir şey kalmamıştı.
Allah Teâlâ (c.c.), mü’minleri, açlıkla, soğukla ve ihânetle imtihan etmiş; sonunda onları, görünmez ordularıyla (Rüzgâr ve Melekler a.s.) kurtarmış ve İslâm’ı mutlak bir zafere ulaştırmıştı.
Resûl-i Ekrem (s.a.v.), sabah Hendek’ten dönerken, o mübarek müjdeyi verdi:
“Artık bundan sonra, onlar (Kureyş) bize saldırmayacak. Biz onlara (Mekke’ye) gideceğiz!”
Hendek (Ahzâb) Savaşı, Kureyş’in ve müttefiklerinin Medine’ye saldırma cesaretini gösterdiği “SON” harp (savaş) olmuştu. Savunma dönemi bitmiş, “Feth” dönemi başlamıştı.
Hendek’te (Ahzâb) kazanılan o ilâhî zafer, Medine’nin ufkunu düşmandan temizlemişti. 10.000 kişilik muazzam “Ahzâb” (Hizipler/Gruplar) ordusu, Allah’ın (c.c.) gönderdiği o dondurucu kasırga (fırtına) ve melek (a.s.) ordularının yardımıyla, bir gecede darmadağın olmuş ve arkalarına bakmadan kaçmışlardı.
Müslümanlar, 20 küsur gündür süren o açlık, soğuk ve dehşet dolu kuşatmadan, Allah’ın (c.c.) lütfuyla, tek bir kılıç darbesi almadan (Hendek’i geçen Amr bin Abd-i Vüdd’ün öldürülmesi hariç) kurtulmuşlardı. Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) sabah olduğunda, o boşalan düşman karargâhına bakmış ve o Cihan Şümul müjdesini vermişti:
“Artık bundan sonra, onlar (Kureyş) bize saldırmayacak. Biz onlara (Mekke’ye) gideceğiz!”
Savunma dönemi bitmiş, Fetih dönemi başlamıştı.
Ancak, Hendek’ten zaferle dönülmüş olsa da, Medine’nin içindeki en büyük yara hâlâ kanıyordu. Müslümanların can düşmanlarıyla, 10.000 kişilik orduyla işbirliği yapan; Müslümanların kadınlarının ve çocuklarının sığındığı güney cephesine saldırmayı planlayan ve Medine Vesikası’na (Anayasa’ya) ihânet eden son Yahudi kabilesi Benî Kurayza, hâlâ kalelerinde ve silahlıydı.

********

BÖLÜM 24: İHÂNETİN TASFİYESİ: BENÎ KURAYZA’NIN HÜKMÜ
(Medenî Dönem – XII)

1. İlâhî Emir: “Zırhları Çıkarmayın!”

Hendek zaferinin kazanıldığı gün (Hicret 5, Zilkade ayı), Resûl-i Ekrem (s.a.v.) ve Ashâb (r.anhüm), o uzun nöbetin yorgunluğuyla Medine’ye döndüler. Efendimiz (s.a.v.), hanesine (Hz. Ümmü Seleme’nin r.anha evine) geldi, zırhını ve silahlarını çıkardı, omuzlarındaki Hendek tozunu silkelemek için yıkanmaya (gusletmeye) hazırlanıyordu.
Tam o esnada, Vahiy Meleği Hz. Cebrail (aleyhisselâm), başında miğferi, üzerinde zırhı, toza toprağa bulanmış bir Savaşçı suretinde, atının üzerinde dörtnala geldi:
“Yâ Resûlallah! (s.a.v.) Siz zırhınızı çıkardınız mı? Vallahi, biz Melekler (a.s.) zırhlarımızı henüz çıkarmadık!”
Efendimiz (s.a.v.) “Nereye, yâ Cebrail?” diye sordu.
Cebrail (a.s.), Medine’nin güneyindeki kaleleri işaret etti:
“Allah Teâlâ (c.c.), Sana (s.a.v.) Benî Kurayza üzerine yürümeni emrediyor! Ben de şimdi, kalplerini sarsmak (korku salmak) için onların üzerine gidiyorum!”
Emir, ilâhî ve katiydi (kesindi). İhânetin hesabı, derhal sorulacaktı.
Resûl-i Ekrem (s.a.v.), o yorgun Ashâbına (r.anhüm), zırhlarını çıkarmadan derhal şu Cihan Şümul (Evrensel) emri verdi:
“Her kim (Allah’a c.c. ve Resûlü’ne s.a.v.) itaat ediyorsa, İkindi Namazını (Salâtü’l-Asr) Benî Kurayza yurdundan başka bir yerde kılmasın!”

2. Ashâbın (r.anhüm) İtaati ve İctihadı

Bu emir, “derhal ve süratle” hareket edilmesi gerektiğinin bir parolasıydı.
3.000 kişilik İslâm Ordusu, Hendek yorgunluğunu unutup, “İtaat ettik!” diyerek derhal silahlandı. Medine’de sancağı Hz. Ali’ye (r.a.) verdiler ve Benî Kurayza kalelerine doğru dörtnala yola çıktılar.
Yolda İkindi namazı vakti girdi. Ashâb (r.anhüm) arasında bir “ictihad” (hukukî yorum) farkı oluştu:
• Bir grup Sahabî (r.anhüm): “Resûlullah’ın (s.a.v.) maksadı bize ‘acele etmemizi’ emretmekti, ‘namazı terk etmemizi’ değil” diyerek, yolda durup namazlarını kıldılar.
• Diğer grup Sahabî (r.anhüm): “Hayır! Emir katidir (kesindir). ‘Benî Kurayza yurdunda kılıncaya kadar kılmayın!’ dedi. Biz, o yurda vardıktan sonra (vakit geçmiş olsa bile) kılarız” diyerek yollarına devam ettiler.
Durum daha sonra Efendimiz’e (s.a.v.) arz edildiğinde, her iki grubun da “niyeti” Resûlullah’a (s.a.v.) itaat olduğu için, O (s.a.v.) her iki ictihadı da tebessümle karşıladı ve hiçbir grubu kınamadı.

3. Kuşatma ve Teslimiyet

İslâm Ordusu, Benî Kurayza’nın o müstahkem kalelerini kuşattı.
Benî Kurayza, Müslümanları görünce dehşete kapıldı. Ahzâb Ordusu’nun kaçıp gittiğini anlamışlardı. İhânetleriyle baş başa kalmışlardı.
Kalelerinin damlarına çıktılar ve Resûl-i Ekrem’e (s.a.v.) ve Ashâbına (r.anhüm) hakaretler ve küfürler yağdırmaya başladılar.
Kuşatma, tam 25 (Yirmi beş) gün sürdü.
Münafıkların başı Abdullah bin Übeyy’in veya Gatafân’ın onlara yardım etme ihtimali yoktu. Hendek’te onlara ihâneti telkin eden Huyey bin Ahtab da (Benî Nadîr reisi) verdiği sözü tutmuş, onlarla birlikte kalenin içinde mahsur kalmıştı.
Yiyecekleri tükendi, maneviyatları (moralleri) çöktü. Müslümanların kararlılığını gördüler. Sonunda, Benî Nadîr veya Benî Kaynukâ gibi “sürgün” edilme ümidiyle, teslim olmaya karar verdiler.
Ancak Resûl-i Ekrem (s.a.v.), onların teslim şartını kabul etmedi. Onların ihaneti, diğer iki kabilenin ihanetinden çok daha büyüktü; bu, harp (savaş) esnasında bütün Medine’nin, bütün kadın ve çocukların canına kastetmek demekti. Bu, “Vatana İhânet”in en ağır şekliydi.
Efendimiz (s.a.v.), onların “Kayıtsız Şartsız Teslim” olmalarını ve kendisi (s.a.v.) haklarında ne hüküm verirse ona razı olmalarını şart koştu.
Benî Kurayza, çaresizce bu şartı kabul etti.

4. Hakem Talebi: Sa’d bin Muâz (r.a.)

Benî Kurayza teslim olduğunda, Medine’deki eski müttefikleri olan Evs kabilesi (Ensâr’dan) harekete geçti. (Benî Kaynukâ, Hazrec’in müttefikiydi; Benî Kurayza ise Evs’in müttefikiydi.)
Evs kabilesinden bazıları, Resûlullah’a (s.a.v.) geldiler: “Yâ Resûlallah! (s.a.v.) Kaynukâ’yı, müttefikleri olan Hazrec’in hatırına (ve Abdullah bin Übeyy’in ısrarına) bağışlayıp sürgün etmiştiniz. Bunlar (Kurayza) da bizim müttefikimizdir. Ne olur, onlara merhamet edin!”
Resûl-i Ekrem (s.a.v.), Evs kabilesinin bu ricası üzerine, onlara Cihan Şümul bir adalet dersi verecek şu teklifi yaptı:
“Ey Evs cemaati! Sizin müttefikleriniz (Kurayza) hakkında, sizden birinin, sizin reisinizin vereceği ‘Hakem’liğe razı olur musunuz?”
Evs kabilesi ve Benî Kurayza, bu teklifi sevinçle kabul ettiler. Zira akıllarında, kendilerini kurtaracak tek bir isim vardı: Evs kabilesinin Reisi Sa’d bin Muâz (radıyallâhu anh).
Sa’d bin Muâz (r.a.), onların Câhiliye’den kalma en büyük dostu ve koruyucusuydu. “Sa’d (r.a.) bizi mutlaka kurtarır” diye düşündüler.
Ancak unuttukları bir şey vardı: Sa’d bin Muâz (r.a.), aynı zamanda İslâm’ın en büyük kahramanlarından biriydi. Ve Sa’d (r.a.), Hendek siperinde savaşırken, Benî Kurayza’nın ihânet haberini duyduğu anda, koluna isabet eden bir okla (koldaki ana atardamarı ‘Ekhal’ damarı parçalanmıştı) ağır yaralanmıştı.
Sa’d (r.a.), o anda Mescid-i Nebevî’de, kendisi için kurulan bir hasta çadırında, kan kaybından ölmek üzere yatıyordu.
Ve O (r.a.), yaralandığı gün şu duayı etmişti: “Allah’ım! Eğer Kureyş ile aramızda bir harp (savaş) daha olacaksa, beni yaşat. Ama eğer bu (Hendek) son ise, bana şehâdeti nasip et. Ancak, şu ihânet eden Benî Kurayza hakkında benim gözümü aydınlatacak (adaletin sağlandığını gösterecek) bir hüküm görmeden benim canımı alma!”

5. Sa’d’ın (r.a.) Hükmü: “Allah’ın (c.c.) Hükmü”

Resûlullah’ın (s.a.v.) emriyle, ağır yaralı olan Sa’d bin Muâz (r.a.), Mescid’den alındı ve bir merkebe bindirilerek Benî Kurayza yurduna, o büyük “Mahkeme” yerine getirildi.
Yolda, kendi kabilesi olan Evs’in adamları, O’nun (r.a.) merkebinin etrafını sardılar ve yalvarmaya başladılar: “Ey Sa’d! Müttefiklerine merhamet et! Onları koru! Resûlullah (s.a.v.) seni hakem yaptı ki, sen onları kurtarasın!”
Sa’d (r.a.), o solgun ve yaralı yüzüyle, bu ısrarlara hiç cevap vermedi.
Israrlar dayanılmaz bir noktaya gelince, durdu ve o Cihan Şümul sözünü söyledi:
“Artık Sa’d için, Allah (c.c.) yolunda, hiçbir kınayıcının kınamasının (hiçbir hatırın, hiçbir dostluğun) tesir etmeyeceği an gelmiştir!”
Evs kabilesi, bu sözü duyunca, hükmün “adalet” olacağını, “hatır” olmayacağını anladı ve sustu.
Sa’d (r.a.) mahkeme yerine geldi. Resûl-i Ekrem (s.a.v.), Ashâbına (r.anhüm), “Reisiniz (Seyyidiniz) için ayağa kalkın!” buyurdu.
Sa’d’a (r.a.) döndü: “Ey Sa’d! Bu insanlar (Benî Kurayza), senin vereceğin hükme kayıtsız şartsız teslim oldular.”
Sa’d (r.a.), önce Benî Kurayza’ya ve kendi kabilesi Evs’e döndü: “Ben her ne hüküm verirsem, Allah (c.c.) adına yemin eder misiniz ki, bu hükmü kabul edeceksiniz?”
Hepsi bir ağızdan “Evet! Yemin ederiz!” dediler.
Sonra Sa’d (r.a.), o mübarek yüzünü, hürmetinden dolayı doğrudan bakamadığı Resûl-i Ekrem’in (s.a.v.) bulunduğu tarafa çevirdi ve sordu:
“Ve burada bulunan Zât (Efendimiz’i s.a.v. kastederek) da bu hükme razı mıdır?”
Resûl-i Ekrem (s.a.v.), “Evet, yâ Sa’d” buyurdu.
Bütün taraflardan yemini alan Sa’d bin Muâz (radıyallâhu anh), o tarihî ve âdil hükmünü açıkladı:
“Öyleyse, ben onlar (Benî Kurayza) hakkında hükmümü veriyorum:

1. Savaşabilecek yaştaki bütün erkeklerinin (muhariplerin) öldürülmesine,
2. Kadınlarının ve çocuklarının esir alınmasına,
3. Mallarının, mülklerinin ve arazilerinin Müslümanlar arasında taksim (pay) edilmesine…
Hükmettim!”
Bu, “Vatana İhânet”in en ağır cezasıydı.
Bu hükmü duyan Resûl-i Ekrem (s.a.v.), derhal ayağa kalktı ve o sarsılmaz adaleti tasdik etti:
“Vallahi, yâ Sa’d! Sen (Sa’d), onlar hakkında, yedi kat semânın üzerinden Allah’ın (c.c.) verdiği hükmün aynısıyla hükmettin!”
Bu hüküm, aynı zamanda, Benî Kurayza’nın kendi Kitapları olan Tevrat’ın (Tesniye, 20. Bâb) kuşatılan bir şehre isyanı halinde verdiği cezanın da aynısıydı. Hüküm derhal infaz edildi.
Medine’ye, Müslümanların ailelerine ve Resûlullah’a (s.a.v.) ihânet eden, Hendek’teki o korkunç kuşatmanın en büyük sorumlularından olan Benî Kurayza ve onlara fitneyi getiren Huyey bin Ahtab, bu dünyadaki cezalarını buldular.
Medine şehri, o gün, içerideki son “İhânet Odağı”ndan da tamamen temizlenmiş oldu.
Hükmünü veren ve duası kabul olan Sa’d bin Muâz’ın (r.a.) ise, o anda kolundaki yarası tekrar açıldı ve kanı fışkırdı. Birkaç gün sonra Mescid’deki çadırında ruhunu teslim ederek “Şehîd” oldu.
Cenazesi taşınırken, münafıklar “Ne kadar da hafif” dediler. Efendimiz (s.a.v.) ise şöyle buyurdu: “Siz hafif zannedersiniz! Vallahi, Sa’d’ın (r.a.) cenazesini (teberrüken/şereflenmek için) Melekler (a.s.) taşıyordu!”
Ve O’nun (r.a.) vefatıyla ilgili şu müjdeyi verdi:
“Rahmân’ın (Allah’ın c.c.) Arş’ı, Sa’d bin Muâz’ın (r.a.) vefatıyla (O’nun r.a. ruhunun gelişine sevinerek) titremiştir!”
Hendek (Ahzâb) Gazvesi’nde kazanılan o muazzam ilâhî zafer ve ardından Medine’nin içindeki en büyük ihânet odağı olan Benî Kurayza’nın tasfiyesi, Arabistan yarımadasındaki bütün siyasî ve askerî dengeleri altüst etmişti.
Resûl-i Ekrem’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Artık onlar bize saldırmayacak, biz onlara (Mekke’ye) gideceğiz!” müjdesi, yeni bir devrin başladığını ilan ediyordu. Artık inisiyatif (üstünlük) tamamen Medine Devleti’ne geçmişti.
Bu askerî ve siyasî gücün zirvesindeyken, Resûl-i Ekrem (s.a.v.), Hicret’in 6. Yılında (Zilkade ayı), bütün dünyayı hayrete düşürecek, kılıca değil akla ve imana dayalı Cihan Şümul bir hamle yapmaya karar verdi.

BÖLÜM 25: BARIŞ YOLCULUĞU VE “RIDVÂN BİATI”
(Medenî Dönem – XIII: Hudeybiye Seferi)

1. Mekke’ye Hasret ve Rüyâ-yı Sâdıka

Muhâcirlerin (Mekke’den göç edenlerin) yüreğinde altı yıldır dinmeyen bir hasret vardı: Doğdukları şehir Mekke, büyüdükleri Kâbe-i Muazzama… Altı yıldır ne Kâbe’yi tavaf edebilmişler ne de yurtlarını görebilmişlerdi.
Hicretin 6. Yılında, Resûl-i Ekrem (s.a.v.), sâdık (doğru) bir rüyâ gördü. Rüyâsında, Ashâbıyla (r.anhüm) birlikte emniyet içinde Mescid-i Harâm’a girdiklerini, bazılarının saçlarını tıraş ederek, bazılarının kısaltarak “Umre” ibadetini yerine getirdiklerini müşahede etti.
Peygamberlerin (aleyhimüsselâm) rüyâsı, Vahyin bir parçasıdır (Vahy-i Zımnî).
Bu rüyâ üzerine Efendimiz (s.a.v.), Ashâbına (r.anhüm) müjdeyi verdi: “Kâbe’ye, Umre yapmaya gidiyoruz!”
Bu bir “harp (savaş) ilanı” değil, bir “barış yolculuğu” ve “ibadet” çağrısıydı. Bu çağrıya, Muhâcir ve Ensâr’dan yaklaşık 1.400 – 1.500 Sahabî (radıyallâhu anhüm) icabet etti.
Hazırlıklar, niyetin harp (savaş) olmadığını gösterecek şekilde yapıldı:
• Herkes, Hac ibadeti için giyilen o dikişsiz, beyaz elbiselere, yani **”İhram”**lara büründü.
• Yanlarına, yolcu kılıçları (sadece kınına sokulmuş meşru müdafaa silahları) dışında hiçbir harp (savaş) silahı (mızrak, zırh, miğfer) almadılar.
• Kâbe’de kurban etmek üzere yanlarına 70 (Yetmiş) kurbanlık deve aldılar ve bu develeri (haram aylarda olduklarını ve niyetlerinin ibadet olduğunu göstermek için) gerdanlıklarla işaretlediler.
İslâm Ordusu, tepeden tırnağa “barış” ve “ibadet” niyetiyle, o meşhur telbiyeyi (Lebbeyk Allâhümme Lebbeyk…) getirerek, Mekke’ye doğru yola çıktı.

2. Kureyş’in Paniği ve Hâlid bin Velîd’in Engellemesi

Efendimiz’in (s.a.v.) 1.500 kişilik bu ordusuyla Mekke’ye yaklaştığı haberi, Kureyş’e ulaştığında, Mekke’de büyük bir panik ve öfke yaşandı.
Ebû Süfyan ve Kureyş reisleri, bunu bir “baskın” veya “onur meselesi” olarak algıladılar. Dediler ki: “Muhammed (s.a.v.) ve Ashâbı (r.anhüm), Bedir’de, Uhud’da ve Hendek’te bize yaptıklarından sonra, şimdi zorla, kılıçla mı Kâbe’mize girecekler? Vallahi, sağ olduğumuz müddetçe O’nu (s.a.v.) Mekke’ye sokmayacağız!”
Kureyş, derhal harp (savaş) kararı aldı. Arapların en dâhi süvari komutanı olan Hâlid bin Velîd komutasında 200 (İki yüz) atlı süvari birliğini hazırladılar. Hâlid’in görevi, Müslümanların Mekke’ye geliş yolunu (Gamîm mevkiinde) kesmek ve onları gerekirse kılıçla geri püskürtmekti.
Resûl-i Ekrem (s.a.v.), Kureyş’in bu harp (savaş) hazırlığı haberini aldı. O (s.a.v.), harp (savaş) için gelmemişti. Haram aylarda (Zilkade) ve ihramlıyken kan dökmek istemiyordu.
Hâlid bin Velîd’in ordusuyla çatışmamak için, o eşsiz stratejisiyle, normal Mekke yolunu terk etti. Kimsenin bilmediği, son derece sarp, kayalık ve zorlu bir dağ yoluna (“Seniyyetü’l-Murâr”) saptı.
O zorlu yoldan ilerleyerek, Hâlid’in ordusunun arkasından dolaştı ve Mekke’nin hemen girişindeki “Hudeybiye” denilen mevkie (bugünkü Şümeyşî) ulaştı.
Efendimiz’in (s.a.v.) mübarek devesi Kasvâ, Hudeybiye’deki (suyu çekilmiş olan) kuyunun başında aniden çöktü. Sahâbe (r.anhüm) “Kalkmıyor!” dediyse de, Efendimiz (s.a.v.) “O’na (Kasvâ’ya) bu âdet verilmemiştir. Ancak O’nu (Kasvâ’yı), (Ebrehe’nin) filini (Mekke’ye girmekten) meneden (Allah c.c.) menetmiştir” buyurdu. Ve karargâhın buraya kurulmasını emretti. (O (s.a.v.) mübarek elini kuyuya sokunca, o kurak kuyudan su fışkırmış ve 1.500 kişi o sudan istifade etmişti.)
Hâlid bin Velîd, Müslümanların ihramlı ve silahsız halde o sarp yoldan geçerek Hudeybiye’ye ulaştıklarını görünce, hem hayrete hem de dehşete kapıldı. “Bunların niyeti harp (savaş) değil, ancak önlerinde durulmaz bir güç var” diyerek durumu rapor etmek için hızla Mekke’ye döndü.

3. Elçiler ve Müzakereler

Hudeybiye’de konaklayan Efendimiz (s.a.v.), Kureyş’e niyetlerinin harp (savaş) olmadığını anlatmak için elçiler göndermeye başladı.
Kureyş de kendi elçilerini gönderdi:
Önce Budeyl bin Verkâ geldi, durumu gördü, döndü.
Sonra Urve bin Mes’ud es-Sekafî (Tâif’in reisi) geldi. Urve, kibirli bir adamdı. Resûlullah (s.a.v.) ile konuşurken, Câhiliye âdetince Efendimiz’in (s.a.v.) mübarek sakalına dokunmaya yeltendi. Efendimiz’in (s.a.v.) yanında kılıcıyla nöbet tutan Muğîre bin Şu’be (r.a.) (Urve’nin öz yeğeniydi), kılıcının kabzasıyla Urve’nin eline sertçe vurdu: “Elini Resûlullah’tan (s.a.v.) çek! Yoksa o el sana geri dönmez!”
Urve, bu konuşma sırasında, Ashâbın (r.anhüm) Resûlullah’a (s.a.v.) olan bağlılığını hayretle izledi:
• Resûlullah (s.a.v.) konuştuğunda, herkes nefesini tutuyordu.
• Resûlullah (s.a.v.) abdest aldığında, O’nun (s.a.v.) abdest suyundan tek bir damlayı yere düşürmemek için kapışıyorlar, o mübarek suyu yüzlerine gözlerine sürüyorlardı (Teberrük).
• O’nun (s.a.v.) mübarek ağzından bir tükürük çıksa, onu kapıp bereket sayıyorlardı.
• O’nun (s.a.v.) huzurunda gözlerinin içine dahi bakamıyorlardı.
Urve, Kureyş’e döndüğünde o meşhur raporunu verdi:
“Ey Kureyş! Vallahi ben, nice Kralların huzuruna çıktım. Bizans Kayser’inin (İmparatorunun), Fars Kisrâ’sının, Habeş Necâşî’sinin saraylarını gördüm. Ama vallahi, yeryüzünde, Muhammed’in (s.a.v.) Ashâbının (r.anhüm) Muhammed’e (s.a.v.) bağlı olduğu (O’nu s.a.v. tâzim ettiği/yücelttiği) kadar, hiçbir kralın adamlarının krallarına bağlı olduğunu görmedim! Bu adamlar, O’nun (s.a.v.) abdest suyunu yere düşürmüyorlar! Aklınızı başınıza alın, bu adamlarla baş edemezsiniz!”

4. “Osman (r.a.) Öldürüldü!” Şâyiası (Asılsız Haberi)

Müzakereler tıkanmıştı. Efendimiz (s.a.v.), Kureyş’e son ve en resmî elçi olarak, Mekke’de güçlü bir himayesi olan (Ümeyyeoğullarından), yumuşak huylu ve diplomatik bir lisanı olan Hz. Osman bin Affân’ı (radıyallâhu anh) göndermeye karar verdi.
Hz. Osman (r.a.), Mekke’ye gitti. Ebû Süfyan ve Kureyş reislerine, “Biz harp (savaş) için değil, sadece Umre (Kâbe ziyareti) için geldik” mesajını iletti.
Kureyş, inat etti: “Siz giremezsiniz! Ama sen (r.a.), madem buraya kadar geldin, istersen tek başına Kâbe’yi tavaf et!”
Hz. Osman’ın (r.a.) o mübarek cevabı, sadakatin zirvesiydi:
“Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) tavaf etmedikçe, ben (Osman r.a.) de tek başıma Kâbe’yi tavaf etmem!”
Kureyş, bu cevap üzerine sinirlendi ve Hz. Osman’ı (r.a.) Mekke’de göz hapsine aldı. O’nun (r.a.) Hudeybiye’ye dönmesine izin vermediler.
Mekke’de kalış süresi uzadıkça, Hudeybiye’deki İslâm karargâhına, o korkunç şâyia (asılsız haber) ulaştı:
“Kureyş, elçimiz Osman’ı (r.a.) öldürdü! Osman (r.a.) şehit edildi!”

5. “Ölüm Yemini”: Bey’atü’r-Rıdvân (Rıdvân Biatı)

Arap geleneğinde, “elçiye zeval olmaz” (elçi öldürülmez) kaidesi vardı. Elçinin öldürülmesi, en büyük “harp (savaş) ilanı” ve en büyük “hakaret” idi.
Hz. Osman’ın (r.a.) şehit edildiği haberi, 1.500 kişilik o ihramlı ve silahsız ordunun üzerine bir bomba gibi düştü. Barış için gelen Müslümanların niyeti, o anda “intikam”a dönüştü.
Resûl-i Ekrem (s.a.v.), bu ihânet karşısında, Ashâbının (r.anhüm) kararlılığını görmek istedi. O (s.a.v.), Hudeybiye’deki bir “Semûre” (Sakız) ağacının altına oturdu. Ve o Cihan Şümul (Evrensel) yemini başlattı:
“Ashâbım (r.anhüm)! Kureyş ahdini (sözünü) bozdu, elçimizi öldürdü! Kureyş ile sonuna kadar savaşmadan, ölsek de kaçmamak üzere (Ölüm Yemini) bana biat (yemin) etmeyecek misiniz?”
Bu çağrıyı duyan 1.500 Sahabî (r.anhüm), o ağacın altında bir sel gibi coştu. Tek tek, Resûlullah’ın (s.a.v.) mübarek elini tuttular ve “Vallahi, yâ Resûlallah! (s.a.v.) Ya Kâbe’ye gireceğiz ya da bu uğurda son damla kanımıza kadar şehit olacağız! Asla kaçmayacağız!” diye “Ölüm Yemini” ettiler. (Sadece münafık olduğu bilinen Ced bin Kays, devesinin arkasına saklanıp biat etmedi.)
Efendimiz (s.a.v.), biat (yemin) tamamlanınca, sağ elini kaldırdı ve “Bu da, Mekke’de elçi olarak görevde olan kardeşim Osman’ın (r.a.) biatıdır” diyerek, sol elinin üzerine koydu ve Hz. Osman (r.a.) adına da biat (yemin) etmiş oldu.
Bu, ihramlı, zırhsız, sadece yolcu kılıçları olan 1.500 kişinin, Mekke’nin tamamına ve Kureyş’in ordusuna karşı yaptığı bir “ölümüne meydan okuma” yeminiydi.
Bu biat (yemin), Arş-ı Âlâ’yı titretti.
Cenâb-ı Hak, o ağacın altında, o zor anda Peygamber’ine (s.a.v.) bağlılık yemini eden o 1.500 Sahabî’nin (r.anhüm) tamamından “razı” olduğunu, Kur’ân-ı Kerîm’de şu ayet-i kerîme ile ilan etti:
“Andolsun ki o ağacın altında sana biat ederlerken Allah (c.c.), o mü’minlerden razı olmuştur. Kalplerinde olanı (sadakati) bilmiş, onlara bir sekîne (güven duygusu, huzur) indirmiş ve onlara yakın bir fetih (Hayber’in Fethi) ve elde edecekleri birçok ganimetler bahşetmiştir…” (Fetih, 48/18-19)
Allah’ın (c.c.) “Razı Olduğu” bu yemine, tarihte “Bey’atü’r-Rıdvân” (Rıdvân / Razılık Biatı) denildi.
Bu biatın (yeminin) haberi, Mekke’ye ulaştığında Kureyş dehşete kapıldı. 1.500 kişinin, ölümü göze alarak yemin ettiğini duydular. Hz. Osman’ı (r.a.) öldürmenin ne büyük bir felakete yol açacağını anladılar.
Derhal Hz. Osman’ı (r.a.) serbest bıraktılar ve barış (sulh) masasına oturmak için acil olarak elçileri Süheyl bin Amr’ı Hudeybiye’ye gönderdiler.
O “Rıdvân Ağacı”nın (Şeceretü’r-Rıdvân) altında, 1.500 Sahabî’nin (radıyallâhu anhüm) “Ölüm Yemini” etmesi, Kureyş’in bütün inadını kırmıştı. İhramlı ve silahsız olan bu insanların, elçilerinin (Hz. Osman r.a.) öldürüldüğü zannıyla ölüme biat (yemin) etmeleri, Mekke’ye harp (savaş) istemediklerini ancak harptan (savaştan) da asla kaçmayacaklarını ispat etmişti.
Kureyş, paniğe kapıldı. Derhal Hz. Osman’ı (r.a.) serbest bıraktılar ve barış (sulh) antlaşması yapmak üzere en güvendikleri, en çetin diplomatları olan Süheyl bin Amr’ı Hudeybiye’ye gönderdiler.

BÖLÜM 26: ZÂHİREN ZİLLET, HAKİKATTE “FETH-İ MÜBÎN”
(Medenî Dönem – XIV: Hudeybiye Muahedesi/Antlaşması)

1. Müzakerelerin Zorluğu: Süheyl bin Amr

Süheyl bin Amr, Hudeybiye’ye geldiğinde, Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) O’nu (Süheyl’i) görünce Ashâbına (r.anhüm) tebessüm etti ve “İşiniz kolaylaştı (‘Sehl’ oldu)” buyurdu (Süheyl’in ismiyle tevriye yaparak).
Ancak Süheyl, Kureyş’in onurunu kurtarmak ve Müslümanları zâhiren (dışsal olarak) ezmek için çok katı şartlarla gelmişti. Müzakereler çetin geçiyordu. Efendimiz (s.a.v.) barışı (sulhu) tesis etmek için muazzam bir sabır ve hikmet gösteriyordu.
Antlaşma metnini yazmak üzere kâtip olarak Hz. Ali (radıyallâhu anh) çağrıldı.

2. Mü’minlerin İmtihanı: “Resûlullah” (s.a.v.) Sıfatı

Efendimiz (s.a.v.), Hz. Ali’ye (r.a.) “Yaz, yâ Ali!” dedi, ” Bismillâhirrahmânirrahîm ” (Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın (c.a.) adıyla).
Süheyl bin Amr, derhal itiraz etti. Küstahça dedi ki:
“Dur! Biz, ‘Rahmân’ nedir bilmeyiz! Bizim âdetimiz üzere, sadece ‘ Bismike Allâhümme ‘ (Allah’ım! Senin isminle) yazarsın.”
Ashâb (r.anhüm) öfkelendi, ancak Resûl-i Ekrem (s.a.v.), barış (sulh) bozulmasın diye, o Cihan Şümul (Evrensel) sabrıyla Hz. Ali’ye (r.a.) döndü: “Peki, yâ Ali. ‘Bismike Allâhümme’ yaz.”
Metin devam etti. Efendimiz (s.a.v.) yazdırdı: “Bu, Allah’ın (c.c.) Resûlü Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile Süheyl bin Amr’ın üzerinde anlaştığı maddelerdir…”
Süheyl, ikinci ve daha büyük itirazını yaptı:
“Dur! Vallahi, eğer biz senin ‘Allah’ın (c.c.) Resûlü’ (s.a.v.) olduğuna inansaydık, seninle harp (savaş) etmez, Kâbe’yi sana (s.a.v.) bırakırdık! ‘Resûlullah’ (s.a.v.) sıfatını sil! Sadece kendi ismini ve babanın ismini, ‘ Muhammed bin Abdullah ‘ (Abdullah oğlu Muhammed) yazarsın!”
Bu, bardağı taşıran son damlaydı. Ashâb-ı Kirâm’ın (r.anhüm) öfkesi zirveye çıktı.
Ancak en büyük imtihanı, metni yazan Hz. Ali (r.a.) yaşıyordu. O (r.a.), o mübarek eliyle, “Resûlullah” (s.a.v.) sıfatını silmeyi reddetti: “Vallahi, yâ Resûlallah! (s.a.v.) Ben (Ali r.a.) senin (s.a.v.) isminin yanından ‘Resûlullah’ (s.a.v.) sıfatını silemem!”
Resûl-i Ekrem (s.a.v.), o anda Peygamberlik Nübüvvet’ini değil, barışın (sulhun) selametini düşünüyordu. Hz. Ali’ye (r.a.) sordu: “Yâ Ali! O (s.a.v.) kelimenin yerini bana göster.”
Hz. Ali (r.a.), o kelimeyi gösterdi. Efendimiz (s.a.v.), (Ümmî olmasına/okuma-yazma bilmemesine rağmen) o kelimeyi bizzat mübarek eliyle sildi (veya Hz. Ali’ye r.a. sildirtti) ve yerine “Abdullah oğlu Muhammed” yazılmasını emretti.
Ve Süheyl’e döndü: “Siz beni (s.a.v.) yalanlasanız da (inkâr etseniz de), ben (Muhammed s.a.v.) Allah’ın (c.c.) Resûlüyüm (s.a.v.).”

3. Zâhiren Ağır Şartlar ve Ebû Cendel’in (r.a.) Feryadı

İsimlerde anlaşıldıktan sonra, Kureyş’in (Süheyl’in) o ağır şartları masaya geldi:
• Müslümanlar, bu yıl Umre yapmadan, Kâbe’yi görmeden Hudeybiye’den Medine’ye geri dönecekler.
• Gelecek yıl Umre yapabilirler; ancak Mekke’de sadece üç (3) gün kalacaklar ve yanlarında sadece yolcu kılıçları olacak.
• Antlaşma süresi on (10) yıl olacak. Bu 10 yıl boyunca iki taraf birbiriyle savaşmayacak. (Bu, İslâm Devleti’nin Kureyş tarafından “resmen tanınması” demekti.)
• Ve en ağır, en adaletsiz, Müslümanların kanını donduran o son iki madde:
• (Madde A): Medine’den bir kimse (Müslümanlıktan dönerek) Kureyş’e sığınırsa, Kureyş onu Medine’ye geri vermek zorunda olmayacak.
• (Madde B): Mekke’den bir kimse (Müslüman olarak), velisinin izni olmadan Medine’ye, Muhammed’e (s.a.v.) sığınırsa, Müslümanlar o kişiyi Kureyş’e geri iade etmek zorunda olacak.
Bu, zâhiren (dışsal olarak) tam bir zillettı (aşağılanmaydı). Müslümanlar, Mekke’deki o zulümden kaçan bir mü’mini, nasıl olur da tekrar o işkenceye, o müşriklere teslim edebilirlerdi?
Tam bu madde imzalanmak üzereyken, o acı imtihanın zirvesi yaşandı.
Mekke’de işkence altında olan ve babası bizzat Kureyş elçisi Süheyl bin Amr olan Ebû Cendel (radıyallâhu anh), bir yolunu bulmuş, zincirlerini sürükleyerek, kan revan içinde, Hudeybiye’deki İslâm karargâhına kendini atmıştı.
Feryat ediyordu: “Yetişin yâ Resûlallah! (s.a.v.) Yetişin ey Müslümanlar! Beni (Ebû Cendel’i r.a.) bu müşriklerin işkencesinden kurtarın!”
Bu manzarayı gören 1.500 Sahabî’nin (r.anhüm) yüreği parçalandı.
Ancak Kureyş elçisi Süheyl bin Amr (Ebû Cendel’in r.a. babası), oğlunu (r.a.) gördü. Resûlullah’a (s.a.v.) döndü ve antlaşmayı işaret etti:
“Ey Muhammed! (s.a.v.) İşte bu, seninle aramızdaki antlaşmanın yürürlüğe girdiği ilk maddedir! Bu adamı (oğlunu r.a.) bana geri vereceksin!”
Efendimiz (s.a.v.) rica etti: “Yâ Süheyl! Antlaşma henüz tam imzalanmadı. Ne olur, bu bir kişiyi (Ebû Cendel’i r.a.), benim hatırım için bana bağışla.”
Süheyl, o katı kalbiyle gürledi: “Asla! Eğer O’nu (Ebû Cendel’i r.a.) geri vermezsen, ben (Süheyl) de bu 10 yıllık barış (sulh) antlaşmasını yırtarım!”
Ebû Cendel (r.a.) feryat ediyordu: “Yâ Resûlallah! (s.a.v.) Ben (Ebû Cendel r.a.) size Müslüman olarak sığınmışken, beni (Ebû Cendel’i r.a.) tekrar o müşriklere, o işkenceye mi teslim edeceksiniz?”
Resûl-i Ekrem’in (s.a.v.) mübarek gözleri dolmuştu. Ancak O (s.a.v.), bir kişinin feryadına değil, 10 yıllık “Barış (Sulh)”a, o Cihan Şümul (Evrensel) davetin geleceğine bakıyordu. O acı kararı verdi.
Ebû Cendel’e (r.a.) döndü ve o mübarek teselliyi verdi:
“Yâ Ebâ Cendel! Sabret! Mükafatını Allah’tan (c.c.) bekle. Muhakkak ki Allah Teâlâ (c.c.), sana ve senin durumundaki zayıflara (Müslümanlara) bir çıkış kapısı (ferec ve mahrec) yaratacaktır. Biz bu kavimle bir antlaşma yaptık. Onlara Allah (c.c.) adına ahid (söz) verdik. Biz, ahdimizi (sözümüzü) bozamayız (gadr edemeyiz).”
Süheyl bin Amr, oğlu Ebû Cendel’i (r.a.) zincirlerinden tuttu, O’nu (Ebû Cendel’i r.a.) yerlerde sürükleyerek Kureyş karargâhına, o işkenceye geri götürdü.

4. Hz. Ömer’in (r.a.) İtirazı ve Ashâbın (r.anhüm) Hüznü

Bu manzara, Ashâb-ı Kirâm (r.anhüm) için dayanılmaz bir noktaydı. Bilhassa “Fâruk” (Hak ile Bâtıl’ı Ayıran) Hz. Ömer (radıyallâhu anh), imanın verdiği o celâlle (hiddetle) yerinde duramıyordu.
Doğruca Resûl-i Ekrem’in (s.a.v.) huzuruna gitti. O güne kadar Resûlullah’a (s.a.v.) hiç sormadığı bir tonda, o meşhur sorgulamayı yaptı:
“Yâ Resûlallah! (s.a.v.) Sen (s.a.v.), Allah’ın (c.c.) hak Peygamberi değil misin?”
Efendimiz (s.a.v.) sâkince: “Evet, öyleyim” buyurdu.
“Biz hak üzere, onlar (Kureyş) bâtıl (yanlış inanç) üzere değil mi?”
Efendimiz (s.a.v.): “Evet, öyledir” buyurdu.
“Öyleyse, biz neden dinimiz uğrunda bu ‘Zeniyye’yi (Zilleti/Aşağılanmayı) kabul ediyoruz?”
Resûl-i Ekrem (s.a.v.), Nübüvvet’in o sarsılmaz vakarıyla cevap verdi:
“Yâ Ömer! (r.a.) Ben (Muhammed s.a.v.), Allah’ın (c.c.) Resûlüyüm (s.a.v.) ve O’na (c.c.) asla âsi olmam! O (c.c.), benim Yardımcımdır. O (c.c.), beni (s.a.v.) zâyi etmeyecektir.”
Hz. Ömer (r.a.) tatmin olmamıştı: “Peki, Sen (s.a.v.) bize rüyânda Kâbe’ye gireceğimizi, tavaf edeceğimizi vaat etmedin mi?”
Efendimiz (s.a.v.): “Evet, vaat ettim. Ama bu yıl gireceğimizi vaat ettim mi?”
Hz. Ömer (r.a.): “Hayır…”
Efendimiz (s.a.v.): “Elbet oraya girecek ve tavaf edeceksin.”
Hz. Ömer (r.a.), hırsını alamamış, aynı sualleri sormak için Hz. Ebû Bekir’in (r.a.) yanına gitmişti.
Hz. Ebû Bekir es-Sıddîk (r.a.), o sarsılmaz “Sıddîkıyet” makamıyla, Resûlullah’ın (s.a.v.) cevaplarının tıpatıp aynısını Hz. Ömer’e (r.a.) vermiş ve O’nu (Hz. Ömer’i r.a.) şöyle uyarmıştı:
“Ey Ömer! (r.a.) O (Muhammed s.a.v.), Allah’ın (c.c.) Resûlü’dür (s.a.v.)! O’nun (s.a.v.) emrine (eteğine) yapış! Vallahi, O (s.a.v.) hak üzeredir!”
Antlaşma imzalanmıştı. Zâhiren tam bir yenilgiydi.
Efendimiz (s.a.v.), Ashâbına (r.anhüm) emretti: “Kalkın! Kurbanlarınızı (70 deveyi) burada, Hudeybiye’de kesin! Saçlarınızı tıraş edin ve ihramdan çıkın!”
Ancak Ashâb (r.anhüm), o hüzün, o şok ve o kırgınlıkla, yerinden kıpırdayamadı. Kimse kalkmıyordu.
Resûl-i Ekrem (s.a.v.), emrini üç kez tekrarladı. Kimse itaat etmedi (edemedi).
Hayatı boyunca emri bir kez bile ikiletilmeyen Efendimiz (s.a.v.), bu duruma çok müteessir (üzgün) oldu. Üzgün bir halde çadırına, zevcesi Hz. Ümmü Seleme’nin (radıyallâhu anhâ) yanına girdi.
Hz. Ümmü Seleme (r.anha), o ferâsetli hanımefendi, durumu gördü ve o tarihî tavsiyeyi yaptı:
“Yâ Resûlallah! (s.a.v.) Ashâbın (r.anhüm) helâk olmasını istemiyorsan, dışarı çık. Hiç kimseyle tek bir kelime konuşma. Kendi deveni (kurbanını) kendin kes. Ve berberini çağır, herkesin içinde kendi saçını tıraş et (ihramdan çık).”
Efendimiz (s.a.v.), zevcesinin (r.anha) bu dâhiyane tavsiyesine uydu.
Çadırdan çıktı, hiç konuşmadan kurbanını kesti ve berberini çağırıp tıraş oldu.
O’nun (s.a.v.) ihramdan çıktığını gören Ashâb-ı Kirâm (r.anhüm), “Emri kaçırdık, helâk olacağız!” korkusuyla, o hüzün içinde, hep birlikte ayağa fırladı. Birbirlerinin saçlarını, o keder ve pişmanlıkla, neredeyse birbirlerini yaralayacak bir telaşla tıraş etmeye ve kurbanlarını kesmeye başladılar.

5. İlâhî Müjde: “Biz Sana (s.a.v.) Apaçık Bir Fetih Verdik!”

Ordu, zâhiren (dışsal olarak) yenilmiş, Umre yapamamış, Ebû Cendel’i (r.a.) bırakmış, hüzün ve keder içinde Medine’ye doğru geri dönüyordu. Hz. Ömer’in (r.a.) deyişiyle, “Kalbimizdeki hüzün dağı” ile yürüyorlardı.
Tam bu esnada, Medine yolu üzerinde, Cebrail (aleyhisselâm) nazil oldu.
Ve Cenâb-ı Hak, o hüzünlü Peygamber’ine (s.a.v.) ve O’nun (s.a.v.) kederli Ashâbına (r.anhüm), bu “Zillet” gibi görünen antlaşmanın, aslında İslâm tarihinin en büyük “Zaferi” olduğunu müjdeleyen o Cihan Şümul Sûreyi indirdi:
“İnnâ Fetehnâ Leke Fethan Mübînâ!”
“Şüphesiz biz sana (Hudeybiye Antlaşması ile) apaçık bir fetih (zafer) sağlamışızdır. (Ey Muhammed!) (s.a.v.)…
…Allah (c.c.), O (c.c.) hakkında besledikleri kötü zandan dolayı münafık erkeklere ve münafık kadınlara, Allah’a (c.c.) ortak koşan erkeklere ve Allah’a (c.c.) ortak koşan kadınlara azap edecektir…
…Andolsun ki o ağacın altında sana biat ederlerken Allah (c.c.), o mü’minlerden razı olmuştur…” (Fetih, 48/1, 6, 18 )
Ashâb (r.anhüm) hayret etti: “Yâ Resûlallah! (s.a.v.) Bu bir Fetih midir?”
Efendimiz (s.a.v.): “Evet! Vallahi, bu Apaçık bir Fetihtir!” buyurdu.
Bu nasıl bir Fetihti?
• Kureyş, İslâm Devleti’ni 10 yıllık bir antlaşma ile resmen tanımıştı.
• “Harp (Savaş) durmuştu” (Emniyet gelmişti). Artık Müslümanlar, Kureyş’in kılıç tehdidi olmadan, bütün Arap kabilelerine serbestçe gidebilecek, onlarla konuşabilecek, ticaret yapabilecek ve İslâm’ı (Kur’ân’ı) tebliğ edebileceklerdi.
• Zâhiren aleyhte görünen “iade” maddesi, hakikatte lehe (iyiye) dönecekti (Ebû Basîr r.a. hadisesinde görüleceği gibi).
• Hudeybiye’den sonraki 2 yıl içinde Müslüman olanların sayısı, Nübüvvet’in (Peygamberliğin) ilk 19 yılında (Hudeybiye’ye kadar) Müslüman olanların sayısından kat kat fazla olacaktı.
• Ve bu antlaşma, İslâm’ın en büyük düşmanlarından birini, Hayber Yahudilerini, müttefikleri olan Kureyş’ten “izole” etmiş (yalnız bırakmış) ve bir sonraki büyük fethin, **”Hayber’in Fethi”**nin kapısını açmıştı.
Hudeybiye’de imzalanan o zâhiren ağır antlaşma, Ashâbın (r.anhüm) kalbinde bir hüzün bırakmış olsa da, Medine’ye dönüş yolunda nâzil olan “Fetih Suresi”, bunun “Apaçık bir Fetih” (Feth-i Mübîn) olduğunu ilâhî bir mühürle tasdik etmişti.
Artık harp (savaş) durmuş, “Tebliğ” ve “Strateji” dönemi başlamıştı. Ve bu “Feth-i Mübîn”in meyveleri, hiç beklenmedik yerlerden, çok hızlı bir şekilde toplanmaya başlandı.

BÖLÜM 27: FETH-İ MÜBÎN’İN MEYVELERİ: HAYBER’İN FETHİ
(Medenî Dönem – XV)

1. Ahdin (Sözün) Stratejik Zaferi: Ebû Basîr (r.a.) Hadisesi

Hudeybiye Antlaşması’nın en acı veren maddesi, “Mekke’den Müslüman olup Medine’ye sığınanların, Kureyş’e geri iade edilmesi” şartıydı. Bu madde, Ebû Cendel’in (r.a.) feryatlarıyla Müslümanların yüreğini dağlamıştı.
Antlaşmadan hemen sonra, Ebû Cendel’den (r.a.) daha beter bir imtihan yaşandı. Mekke’de ağır işkence gören Müslümanlardan Ebû Basîr Utbe bin Esîd (radıyallâhu anh), bir yolunu bulup Mekke’den kaçtı ve Medine’ye, Resûlullah’ın (s.a.v.) huzuruna sığındı.
Daha nefes alamamıştı ki, arkasından O’nu (Ebû Basîr’i r.a.) geri götürmek için Kureyş’in gönderdiği iki elçi (bir müşrik ve O’nun (müşriğin) hizmetlisi) Medine’ye geldi.
Antlaşmayı gösterdiler: “Ey Muhammed! (s.a.v.) Ahid (Söz) ortadadır. Adamımızı (Ebû Basîr’i r.a.) bize geri ver!”
Resûl-i Ekrem (s.a.v.), o Cihan Şümul vefâsıyla, “Biz ahdimizi (sözümüzü) bozmayız (gadr edemeyiz)” buyurdu.
Ebû Basîr (r.a.), Ebû Cendel’den (r.a.) daha hiddetliydi: “Yâ Resûlallah! (s.a.v.) Ben (Ebû Basîr r.a.) Müslüman olarak geldim! Beni (Ebû Basîr’i r.a.) tekrar o dinimden döndürmek isteyen müşriklere mi teslim edeceksiniz?”
Efendimiz (s.a.v.), O’na (Ebû Basîr’e r.a.) da aynı teselliyi verdi:
“Yâ Ebâ Basîr! Sabret! Allah Teâlâ (c.c.), sana ve senin durumundakilere (Ebû Cendel r.a.) muhakkak bir çıkış yolu (ferec) yaratacaktır. Biz ahdimizi (sözümüzü) bozmayız.”
Ebû Basîr (r.a.), çaresizce, o iki Kureyşli muhafızla birlikte Mekke’ye doğru yola çıktı.
Ancak Ebû Basîr’in (r.a.) niyeti teslim olmak değildi. Medine’den epeyce uzaklaştıktan sonra, “Zülhuleyfe” mevkiinde, muhafızlarla birlikte mola verdiler. Ebû Basîr (r.a.), muhafızın (müşriğin) belindeki kılıca iltifat etti: “Ne güzel kılıcın var!”
Müşrik, kibirle kılıcını çekti: “Evet, çok iyidir, nice yiğitleri bununla doğradım!”
Ebû Basîr (r.a.), “Bir bakabilir miyim?” diyerek kılıcı eline aldı. Aldığı gibi, bir hamlede o müşrik muhafızın başını uçurdu.
Diğer muhafız (hizmetli), bunu görünce can havliyle kaçtı ve durmaksızın Medine’ye, Resûlullah’ın (s.a.v.) Mescidi’ne kadar koştu. Mescid’e daldı ve “Canımı kurtarın!” diye bağırdı.
Az sonra, elinde kanlı kılıçla Ebû Basîr (r.a.) Mescid’e geldi:
“Yâ Resûlallah! (s.a.v.) Sen (s.a.v.) ahdini (sözünü) yerine getirdin, beni (Ebû Basîr’i r.a.) onlara teslim ettin. Allah (c.c.) da beni (Ebû Basîr’i r.a.) onlardan kurtardı. Artık senin (s.a.v.) üzerinde bir mesuliyet (sorumluluk) kalmamıştır!”
Efendimiz (s.a.v.), O’nun (Ebû Basîr’in r.a.) bu gözü kara cesaretini görünce, hem harp (savaş) dehasını fark etti hem de Hudeybiye Antlaşması’na sadık kalmak zorundaydı. Şöyle buyurdu:
“Veyl ümmihî! Mis’aru harbin!” (Anası ağlayasıca! Bu adam, bir harp (savaş) ateşleyicisi/kışkırtıcısıdır! Yanında adamları olsaydı, neler yapardı!)
Ebû Basîr (r.a.), Resûlullah’ın (s.a.v.) bu sözünden, O’nu (Ebû Basîr’i r.a.) Medine’de tutmayacağını, yine iade etmek zorunda kalacağını anladı.
Ancak O (Ebû Basîr r.a.) Mekke’ye de dönmedi. Medine’ye de girmedi.
Hudeybiye Antlaşması’na göre O’nun (Ebû Basîr’in r.a.) Medine’ye girmesi yasaktı. O (Ebû Basîr r.a.) da Medine’ye girmedi. Kureyş’in Şam ticaret kervanlarının geçtiği sahil yoluna, “Îs” mevkiine gitti ve oraya yerleşti.
O’nun (Ebû Basîr’in r.a.) bu hareketi, Mekke’deki diğer mazlum Müslümanlara (Ebû Cendel r.a. dahil) ilham oldu. Mekke’den kaçan, ancak Medine’ye girmesi yasak olan herkes, Ebû Basîr’in (r.a.) yanına, “Îs” mevkiine gelmeye başladı.
Orada, yaklaşık 70 (yetmiş) (bazı rivayetlerde 300) kişilik, Medine Devleti’ne bağlı olmayan, ancak Resûlullah’a (s.a.v.) âşık, “bağımsız” bir Müslüman “Ordu Birliği” kurulmuş oldu.
Bu birlik, Kureyş’in Şam’a giden ne kadar kervanı varsa, hepsine baskın yapmaya, mallarına el koymaya ve müşrikleri öldürmeye başladı.
Hudeybiye’nin o zâhiren aleyhteki maddesi, Kureyş’in aleyhine dönmüştü:
• Resûlullah (s.a.v.), antlaşmaya uyarak Medine’ye kimseyi almıyor, ahdini (sözünü) bozmuyordu.
• Ancak Ebû Basîr (r.a.) ve arkadaşları (r.anhüm) da Medine’de olmadıkları için, Kureyş, Resûlullah’a (s.a.v.) “Antlaşmayı bozuyorsun!” diyemiyordu.
Ebû Basîr’in (r.a.) bu baskınları, Kureyş’in can damarı olan Şam ticaret yolunu tamamen kesti. Kureyş, ekonomik olarak iflas etme noktasına geldi.
Sonunda Kureyş, Ebû Süfyan’ın ağzından, bizzat Medine’ye yalvarmak zorunda kaldı.
Kureyş elçileri Medine’ye geldiler ve Resûlullah’a (s.a.v.) yalvardılar:
“Ey Muhammed! (s.a.v.) Allah (c.c.) aşkına ve akrabalık (rahim) bağı aşkına! Ne olur, o maddeyi (iade maddesini) kaldıralım! Ebû Basîr (r.a.) ve arkadaşlarına (r.anhüm) haber sal, Medine’ye gelsinler, onları (Ebû Basîr r.a. ve arkadaşlarını r.anhüm) yanına al! Yeter ki bizim ticaret yolumuzu açsınlar!”
Böylece, Müslümanların aleyhine görünen o madde, bizzat Kureyş’in yalvarmasıyla kaldırıldı. Ebû Basîr (r.a.) ve Ebû Cendel (r.a.) gibi kahramanlar, izzetle Medine’ye kabul edildiler. Bu, Hudeybiye’nin “diplomatik” bir zafer olduğunun ilk isbatı idi.

2. “Yakın Fetih” Müjdesi: Hayber’in Fethi (Hicret 7, Muharrem Ayı)

Fetih Suresi (48/18), Hudeybiye’deki o “Rıdvân Biatı”nı (Yeminini) yapan Sahabîlere (r.anhüm) (1.400-1.500 kişi), Allah’ın (c.c.) onlardan razı olduğunu müjdelemiş ve onlara “Fethan Karîbâ” (Yakın bir Fetih) vaat etmişti.
Bu “Yakın Fetih”, Hudeybiye’den sadece birkaç ay sonra, Hicretin 7. Yılında (M. 628) gerçekleşecekti.
Hedef, Hayber idi.
Hayber neden hedefti?
• Benî Nadîr (Medine’den sürülen Yahudiler), Huyey bin Ahtab gibi reisleriyle oraya yerleşmişti.
• Hendek (Ahzâb) Savaşı’nın finansörü, provokatörü ve mimarı Hayber Yahudileriydi.
• Gatafân gibi bedevî kabileleri parayla kiralayıp Medine’ye saldırtanlar onlardı.
• Hayber, Arap yarımadasının en zengin, en verimli topraklarına ve en müstahkem, en sarsılmaz kalelerine (Kamûs, Naîm, Şıkk, Ketîbe kaleleri vb.) sahip olan İslâm düşmanı bir fitne merkeziydi.
Hudeybiye’de Kureyş ile 10 yıllık saldırmazlık antlaşması yapan Resûl-i Ekrem (s.a.v.), Arabistan’ın güneyini (Mekke’yi) emniyete almıştı. Artık sıra, kuzeydeki o en büyük fitne merkezini (Hayber’i) temizlemeye gelmişti.
Efendimiz (s.a.v.), Fetih Suresi’nin (48/20) bir emri olarak, “Bu sefere sadece ganimet için değil, Allah (c.c.) rızası için katılanlar gelsin” buyurdu ve orduyu, Hudeybiye’ye katılan o 1.500 kişilik “Rıdvân Ehli”nden (r.anhüm) oluşturdu.
İslâm Ordusu, Hayber’e doğru yola çıktı. Hayber, 8 (veya daha fazla) ayrı kaleden oluşan bir şehir devletiydi. Fethedilmesi imkânsız görünüyordu.
Hayber Yahudileri, Müslümanların geldiğini görünce kalelerine çekildiler ve müttefikleri olan 6.000 kişilik Gatafân Ordusu’na “Yardıma gelin!” haberi gönderdiler.
Ancak Gatafânlılar yola çıktıklarında, geride kalan ailelerinin çadırlarından “Baskına uğruyoruz!” feryatları (ilâhî bir vesvese/korku) duydular ve ailelerini korumak için Hayber’e yardıma gitmeden geri kaçtılar.
Hayber, en büyük müttefikini kaybetmiş, İslâm Ordusu ile tek başına kalmıştı.

3. Sancağın Verilişi ve Hayber’in Kapısı (Hz. Ali r.a.)

Kuşatma başladı. Kaleler birer birer düşüyor, ancak en büyük, en müstahkem kale olan Kamûs Kalesi (içinde reisleri Kinâne bin Rebî’ ve en güçlü savaşçıları Merhab vardı) bir türlü düşmüyordu. Kuşatma uzamıştı.
Ashâb (r.anhüm) yorulmuştu. Resûl-i Ekrem (s.a.v.), o günlerde şiddetli bir göz ağrısı (aşûb) çekiyordu.
Bir akşam, o mübarek müjdeyi verdi:
“Vallahi, yarın sancağı (İslâm Ordusu’nun komutasını) öyle bir adama vereceğim ki; O (Ali r.a.), Allah’ı (c.c.) ve Resûlü’nü (s.a.v.) sever; Allah (c.c.) ve Resûlü (s.a.v.) de O’nu (Ali r.a.) sever. O (Ali r.a.), ‘Kerrâr’dır (Döne döne hücum eden), ‘Ferrâr’ değildir (Asla kaçmaz). Allah (c.c.), Fethi O’nun (Ali r.a.) eliyle müyesser (kolay) kılacaktır!”
O gece, Sahâbe (r.anhüm) uyuyamadı. Hz. Ömer (r.a.) der ki: “Hayatımda komutanlığı (sancaktarlığı) o gece arzuladığım kadar hiç arzulamadım. ‘Acaba yarın o adam ben (Ömer r.a.) mi olacağım?’ diye bekledim.”
Sabah oldu. Bütün Sahâbe (r.anhüm), Efendimiz’in (s.a.v.) nazarı (bakışı) kendisine dönsün diye bekliyordu.
Efendimiz (s.a.v.) sordu: “Ali bin Ebî Tâlib (r.a.) nerededir?”
“Yâ Resûlallah! (s.a.v.) O’nun (Ali’nin r.a.) gözleri şiddetle ağrıyor, neredeyse görmüyor” dediler.
“Getirin O’nu (Ali’yi r.a.) bana!”
Hz. Ali’yi (r.a.), gözlerini tutarak, Efendimiz’in (s.a.v.) huzuruna getirdiler.
Resûl-i Ekrem (s.a.v.), mübarek tükürüğünden (veya duasıyla) Hz. Ali’nin (r.a.) o ağrıyan gözlerine sürdü.
Hz. Ali (r.a.) der ki: “O anda gözlerimdeki ağrıdan ve sızıdan eser kalmadı; sanki hayatımda hiç göz ağrısı çekmemiş gibi oldum.”
Efendimiz (s.a.v.), Sancağı O’na (Ali’ye r.a.) verdi ve emretti: “Onları (Yahudileri) önce İslâm’a davet et. Kabul etmezlerse, Cizye’yi (vergi/haraç) teklif et. Onu da kabul etmezlerse, Allah’tan (c.c.) yardım dile ve savaş!”
Hz. Ali (r.a.): “Yâ Resûlallah! (s.a.v.) Onlar da bizim gibi (Müslüman) oluncaya kadar mı savaşayım?”
Efendimiz (s.a.v.): “Yâ Ali! (r.a.) Senin (Ali’nin r.a.) vesilenle tek bir kişinin hidayete ermesi, senin (Ali’nin r.a.) için (en kıymetli mal olan) kırmızı develere sahip olmandan daha hayırlıdır.”
Hz. Ali (r.a.), Sancağı aldı ve Kamûs Kalesi’nin önüne dikildi.
Kalenin içinden, Hayber’in en kibirli, en güçlü ve “Bin (1000) Askere Bedel” sayılan devi Merhab, tepeden tırnağa zırhlı halde, kılıcını sallayarak ve şiirler (recez) okuyarak meydana çıktı.
Hz. Ali (r.a.) de O’na (Merhab’a) şiirle (recez) cevap verdi.
İki kahraman birbirine girdi. Hz. Ali (r.a.), Zülfikâr ile öyle bir darbe vurdu ki, Merhab’ın miğferini, zırhını ve başını ikiye biçerek O’nu (Merhab’ı) oracıkta öldürdü.
Merhab’ın ölümü, Yahudilerin maneviyatını (moralini) çökertti.
Savaş kızıştığında, Siyer kaynaklarının nakline göre, Hz. Ali’nin (r.a.) kalkanı elinden düştü. O (r.a.), o anda, harbin (savaşın) verdiği o ilâhî güçle, Kamûs Kalesi’nin o devasa, rivayetlere göre 40 (kırk) kişinin ancak kaldırabileceği o ağır demir (veya ahşap) kapısını menteşelerinden söktü ve onu “Kalkan” olarak kullanarak dövüşmeye devam etti.
Bu kahramanlıklar ve Merhab’ın ölümü üzerine Hayber Kalesi düştü.
Hayber, fethedilmişti. Yahudiler, canlarının bağışlanması ve topraklarında “kiracı” (yarıcı) olarak kalıp, mahsulün yarısını Medine Devleti’ne “vergi” (haraç/cizye) olarak ödemeleri şartıyla barış (sulh) istediler. Efendimiz (s.a.v.) kabul etti.
Hayber’in o muazzam zenginlikleri (altın, gümüş, silahlar, araziler) Müslümanların eline geçti. Fetih Suresi’nin (48/19) vaat ettiği “elde edecekleri birçok ganimetler” müjdesi de gerçekleşmiş oldu.

4. İki Mutluluk Bir Arada: Hz. Ca’fer’in (r.a.) Dönüşü

Tam Hayber Fethi’nin tamamlandığı, ganimetlerin toplandığı o sevinçli anda, ufukta bir kafile daha belirdi.
Bunlar, yıllar önce (Nübüvvet’in 5. yılında), Kureyş’in zulmünden kaçarak Habeşistan’a hicret eden Müslümanların son kafilesiydi.
Ve o kafilenin başında, Resûlullah’ın (s.a.v.) amcasının oğlu, Hz. Ali’nin (r.a.) ağabeyi, Necâşî’nin huzurunda İslâm’ı o muhteşem hitabetle savunan Hz. Ca’fer bin Ebî Tâlib (radıyallâhu anh) vardı.
Resûl-i Ekrem (s.a.v.), yıllardır görmediği o mübarek amcaoğlu Hz. Ca’fer’i (r.a.) karşısında görünce, sevinçten ne yapacağını şaşırdı. Koştu, O’nu (Hz. Ca’fer’i r.a.) kucakladı ve alnından öptü.
Ve o gün, o mübarek dudaklardan şu tarihî söz döküldü:
“Bilemiyorum, bugün şu iki sevinçten hangisi benim için daha mühimdir: Hayber’in Fethi’ne mi (sevineyim), yoksa Ca’fer’in (r.a.) (Habeşistan’dan) gelişine mi?”
(Hz. Ca’fer (r.a.), fakirlerin babası (Ebû’l-Mesâkîn) olarak bilinirdi. Efendimiz (s.a.v.) O’na (Hz. Ca’fer’e r.a.) Hayber ganimetlerinden büyük bir pay ayırdı.)
Hudeybiye’de imzalanan ve zâhiren Müslümanların aleyhine görünen o muahede (antlaşma), bizzat Allah Teâlâ (c.c.) tarafından “Feth-i Mübîn” (Apaçık Fetih) olarak isimlendirilmişti. Bu antlaşmanın hikmeti, kısa sürede hem diplomatik alanda (Ebû Basîr r.a. hadisesi) hem de askerî alanda (Hayber’in Fethi) apaçık ortaya çıkmıştı.
Artık Kureyş ile 10 yıllık bir “saldırmazlık” (sulh) dönemi başlamıştı. İslâm’ın Cihan Şümul (Evrensel) davetinin önündeki en büyük engel olan Kureyş tehdidi (zâhiren/dışsal olarak) ortadan kalkmıştı. Sıra, bu “Feth-i Mübîn”in (Apaçık Fethin) manevî meyvelerini toplamaya gelmişti.

BÖLÜM 27: FETHİN TASDİKİ VE CİHAN ŞÜMUL (EVRENSEL) DAVET
(Medenî Dönem – XVI)

1. “Umretü’l-Kazâ” (Kazâ Umresi) – Yedi Yıllık Hasretin Sonu (Hicret 7)

Hudeybiye Muahedesi’nin (Antlaşmasının) en mühim maddelerinden biri şuydu: Müslümanlar, antlaşmanın yapıldığı o yıl (Hicret 6) Umre yapamayacak, ancak tam bir yıl sonra (Hicret 7) Mekke’ye gelip, Kâbe’yi ziyaret (Umre) edebileceklerdi.
Hudeybiye’nin üzerinden tam bir yıl geçmişti. Hicretin 7. Yılı, Zilkade ayı.
Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem), Hudeybiye’de O’nunla (s.a.v.) birlikte “Rıdvân Biatı”na (Yeminine) katılan ve Hayber’in Fethi’ne şahit olan Ashâbına (r.anhüm) seslendi. Efendimiz’in (s.a.v.) o sâdık (doğru) rüyâsının tahakkuk etme vakti gelmişti.
Yaklaşık 2.000 (İki bin) Müslüman (Hudeybiye’ye katılamayan diğer Sahabîler r.anhüm de iştirak etmişti), yedi yıllık hasretin ardından Kâbe’ye kavuşmak için, yine ihramlarına büründüler. Antlaşma gereği, yanlarına sadece “yolcu kılıçları”nı alarak Medine’den yola çıktılar.
Mekke’de ise Kureyş’i bir telaş sarmıştı. Antlaşmaya uymak zorundaydılar, ancak yedi yıl önce “sihirbaz, mecnûn, sâbiî” (hâşâ) diyerek kovdukları, öldürmek için ordular topladıkları Muhammed’in (s.a.v.) ve Ashâbının (r.anhüm), şimdi 2.000 kişilik muazzam bir cemaatle, izzetle Mekke’ye girmesini hazmedemiyorlardı.
Ebû Süfyan, Safvân bin Ümeyye ve Kureyş’in diğer reisleri, o manzarayı görmeye tahammül edemediler. Bütün Mekkelilere “Şehri boşaltın!” emri verdiler. Kureyş’in tamamı, Mekke’nin etrafındaki dağlara (bilhassa Ebû Kubeys Dağı’na) çekildiler. Oradan, hüzün, öfke ve hayretle, Müslümanların Kâbe’ye girişini seyretmeye başladılar.
Ve o an geldi.
Resûl-i Ekrem (s.a.v.), devesi Kasvâ’nın üzerinde, Ashâbı (r.anhüm) O’nun (s.a.v.) etrafında pervaneydi. 2.000 Müslüman, yedi yıllık ayrılığın ardından, hep bir ağızdan “Lebbeyk Allâhümme Lebbeyk!” (Buyur Allah’ım (c.c.) buyur!) nidalarıyla Mescid-i Harâm’a girdiler.
Müşrikler dağlardan, “Müslümanlar Medine’nin sıtmasından zayıf düşmüşler, bitkin haldeler” diye şâyia (asılsız haber) yayıyorlardı.
Resûl-i Ekrem (s.a.v.), bu şâyiayı (asılsız haberi) kırmak için Ashâbına (r.anhüm) emretti: “Allah (c.c.), bugün müşriklere karşı kuvvetini gösteren kuluna rahmet etsin!”
Müslümanlar, tavafın ilk üç şavtını (dönüşünü) “Remel” (hızlı ve çalımlı adımlarla koşar adım yürüme) yaparak; ihramlarını sağ omuzlarını açacak şekilde (“Iztıbâ”) giyerek, dağlardaki Kureyş’e ne kadar zinde ve güçlü olduklarını gösterdiler.
Tavaf bittikten sonra, Resûl-i Ekrem (s.a.v.), yedi yıl önce Medine semâlarını “Ezan” ile tanıştıran o mübarek müezzinini çağırdı: Hz. Bilâl-i Habeşî (radıyallâhu anh).
Efendimiz’in (s.a.v.) emriyle Hz. Bilâl (r.a.), o gün, putların gölgesindeki Kâbe-i Muazzama’nın üzerine çıktı.
Ve yedi yıl sonra, İslâm’ın Cihan Şümul daveti, “Allahu Ekber!” nidalarıyla, bizzat Kâbe’nin üzerinden, Mekke dağlarında yankılandı.
Dağlardan bu manzarayı izleyen müşrikler, atalarının putlarının üzerinde okunan bu Ezan karşısında öfkeden ve çaresizlikten yerlerinde duramıyorlardı. Ancak antlaşma, ellerini kollarını bağlamıştı.
Bu, “Kazâ Umresi” idi. Bu, kan dökülmeden kazanılmış, Hudeybiye’nin “Apaçık Fetih” olduğunun manevî bir ispatı (kanıtı) idi.

2. Mekke ile Kurulan Akrabalık: Hz. Meymûne (r.anha) Evliliği

Resûl-i Ekrem (s.a.v.), antlaşma gereği Mekke’de kaldığı bu üç (3) gün içinde, Kureyş ile olan buzları tamamen eritecek, barışı (sulhu) perçinleyecek bir adım daha attı.
O (s.a.v.), amcası Hz. Abbâs’ın (r.a.) (ki o esnada gizli Müslüman’dı) baldızı olan, Kureyş’in en asil hanımlarından Meymûne bint Hâris (radıyallâhu anhâ) ile nikahlandı (evlendi).
Bu evlilik, son derece mühim bir stratejik hamleydi. Zira Hz. Meymûne (r.anha), Mekke aristokrasisinin tam merkezindeydi:
• O’nun (r.anha) bir kız kardeşi, Efendimiz’in (s.a.v.) amcası Hz. Abbâs (r.a.) ile evliydi.
• Diğer kız kardeşi, (Habeşistan’dan dönen kahraman) Hz. Ca’fer (r.a.) ile evliydi.
• Diğer kız kardeşi, (Şehitlerin Efendisi) Hz. Hamza (r.a.) ile evliydi.
• Ve en mühimi, Hz. Meymûne’nin (r.anha) (anne bir) kız kardeşi, Kureyş’in en büyük süvari komutanı olan Hâlid bin Velîd’in annesiydi (veya teyzesiydi).
Bu evlilikle Resûl-i Ekrem (s.a.v.), Hâlid bin Velîd gibi Kureyş’in en sert komutanlarıyla dahi “akrabalık (sıhriyet)” bağı kurmuş oluyordu.
Efendimiz (s.a.v.), bu barış (sulh) havasını pekiştirmek için, Mekkelilere bir “düğün ziyafeti (velîme)” vermeyi teklif etti.
Ancak Kureyş’in inadı ve kibri (enaniyeti) buna müsaade etmedi. Üçüncü günün sonunda Süheyl bin Amr geldi ve sert bir dille dedi ki: “Mühletin (süren) doldu, ey Muhammed! (s.a.v.) Artık şehrimizden çık!”
Efendimiz (s.a.v.), o Cihan Şümul nezaketiyle, “Ne olurdu acele etmeseydiniz? Burada evlendim. Size bir ziyafet verseydik, hep birlikte yeseydik…” dediyse de, Süheyl “Bizim senin (s.a.v.) yemeğine ihtiyacımız yok! Derhal çık!” diye ısrar etti.
Resûl-i Ekrem (s.a.v.), antlaşmaya harfiyen uyarak, Ashâbına (r.anhüm) “Çıkıyoruz” emrini verdi. Düğün ziyafeti (velîme), Mekke’nin hemen dışındaki “Serif” mevkiinde yapıldı.

3. Cihan Şümul Davet: Krallara Mektuplar (Hicret 7)

Hudeybiye Barışı (Sulhu), İslâm’ın önündeki en büyük engel olan Kureyş tehdidini ortadan kaldırmıştı. Hayber’in Fethi ise kuzeydeki fitne odağını yok etmişti. Medine Devleti, artık Arabistan’ın en büyük ve en itibarlı gücüydü.
Resûl-i Ekrem (s.a.v.), İslâm’ın sadece Araplara değil, bütün insanlığa (Cihan Şümul/Evrensel) gönderildiğini biliyordu.
Hicretin 7. Yılında (Hayber Fethi’nden hemen sonra veya Kazâ Umresi’nden hemen önce), o Cihan Şümul davetini başlattı. O günün “Süper Güçleri” olan İmparatorlara ve Krallara, onları İslâm’a davet eden “Mektuplar” gönderdi.
Bu mektupların resmî (devlet mektubu) olması için, üzerinde “Muhammed Resûlullah” (Allah’ın (c.c.) Elçisi Muhammed) yazan mübarek gümüş mührünü yaptırdı.
Bu mektuplar ve elçilerin (r.anhüm) aldıkları cevaplar, İslâm’ın gelecekteki yayılışının da bir habercisiydi:
• Bizans (Doğu Roma) İmparatoru Herakliyus’a:
Elçi: Dihye bin Halîfe el-Kelbî (r.a.).
Herakliyus, mektubu aldığında Kudüs’teydi. O esnada ticaret için orada bulunan Ebû Süfyan’ı (henüz müşrikti) huzuruna çağırdı. Ebû Süfyan’a, Resûlullah (s.a.v.) hakkında (soyu, ahlâkı, yalan söyleyip söylemediği, kimlerin O’na (s.a.v.) tâbi olduğu) sualler sordu. Ebû Süfyan, o an “en büyük düşmanı” olmasına rağmen, kabile onuru (enaniyeti) gereği yalan söyleyemedi ve Efendimiz’in (s.a.v.) bütün vasıflarının “Peygamber” vasıfları olduğunu itiraf etti.
Herakliyus, Ebû Süfyan’a şu tarihî sözü söyledi: “Eğer bu anlattıkların doğruysa, O (Muhammed s.a.v.), muhakkak ki bir Peygamberdir. Ve O’nun (s.a.v.) ayakları, şu an benim oturduğum bu topraklara (Kudüs/Suriye) bir gün muhakkak hâkim olacaktır!”
Herakliyus, iman etmeye meyletti, ancak etrafındaki papazların ve komutanların “Krallığını kaybedersin!” tehdidi üzerine korktu ve iman etmedi. Mektuba hürmet etti.
• Sâsânî (İran) İmparatoru Kisrâ II. Hüsrev Pervîz’e:
Elçi: Abdullah bin Huzâfe es-Sehmî (r.a.).
İran Kisrâsı Hüsrev, mektubu okuduğunda, kendi isminden önce “Allah’ın (c.c.) Resûlü Muhammed’in (s.a.v.)” isminin yazılmış olmasına kibirlendi (enaniyet gösterdi). O Cihan Şümul (Evrensel) davet mektubunu yırtıp parçaladı.
Haber, Medine’ye Resûlullah’a (s.a.v.) ulaştığında, Efendimiz (s.a.v.) o meşhur bedduasını etti:
“Allâhümme mezzik mülkehu!” (Allah’ım! O’nun (Hüsrev’in) krallığını (mülkünü) paramparça et!)
Çok geçmeden Hüsrev, bizzat kendi oğlu Şîrûye tarafından öldürüldü ve o muazzam Sâsânî İmparatorluğu, Hz. Ömer (r.a.) devrinde paramparça olarak tarihe karıştı.
• Mısır Valisi (Bizans’a bağlı) Mukavkıs’a:
Elçi: Hâtıb bin Ebî Beltea (r.a.).
Mukavkıs, mektuba hürmet etti. İman etmedi, ancak “Ben (Mukavkıs) de bir peygamber (s.a.v.) bekliyordum, ama Şam’dan (Suriye’den) çıkacağını sanıyordum” diye cevap verdi. Elçiye (r.a.) çok iyi davrandı ve Resûlullah’a (s.a.v.) çok kıymetli hediyeler gönderdi.
Bu hediyelerin içinde, Efendimiz’in (s.a.v.) mübarek oğlu İbrahim’in (r.a.) annesi olacak olan Hz. Mâriye (radıyallâhu anhâ) ve O’nun (r.anha) kız kardeşi Sîrin (r.anha) de vardı.
• Habeşistan (Etiyopya) Kralı Necâşî Ashame’ye:
Elçi: Amr bin Ümeyye ed-Damrî (r.a.).
Necâşî (ki zaten Hz. Ca’fer’in (r.a.) tebliğiyle kalbi yumuşamıştı), mektubu alır almaz tahtından indi, yere oturdu, mektubu hürmetle gözlerine sürdü ve elçinin (r.a.) önünde Kelime-i Şehâdet getirerek Müslüman oldu.
Resûlullah’a (s.a.v.) bir cevap mektubu yazarak, “Şehâdet ederim ki Sen (s.a.v.), Allah’ın (c.c.) Resûlüsün (s.a.v.) ve Îsâ’nın (a.s.) haber verdiği Zâtsın! (s.a.v.)” dedi.
(Hicretin 9. Yılında Necâşî vefat ettiğinde, Cebrail (a.s.) O’nun (Necâşî’nin) vefat haberini Medine’ye getirmiş ve Resûl-i Ekrem (s.a.v.), Ashâbını (r.anhüm) toplayarak, Arabistan dışında, gıyâbında (görmeden) cenaze namazı kıldığı tek kişi olan Necâşî Ashame’nin (r.a.) gıyâbî cenaze namazını kıldırmıştır.)
Hudeybiye Barışı (Sulhu), İslâm’ı Medine’den çıkarmış; Mekke’nin kapılarını (Umre), Hayber’in kalelerini (Fetih) ve dünyanın saraylarını (Davet Mektupları) açmıştı.
Hudeybiye Barışı (Sulhu), Kureyş tehdidini bertaraf etmişti. Hayber’in Fethi, Yahudi fitnesinin kuzeydeki merkezini kırmıştı. “Kazâ Umresi”, Müslümanların manevî itibarını ve Kâbe’ye olan bağlılıklarını perçinlemişti.
Artık İslâm’ın Cihan Şümul daveti, Resûl-i Ekrem’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) mübarek mührünü taşıyan mektuplarla, Arabistan yarımadasının dışına, o devrin süper güçlerinin (Bizans, Sâsânî, Mısır) saraylarına ulaşmıştı.
Habeş Necâşî’si (r.a.) iman etmiş, Mısır Mukavkıs’ı hürmet göstermiş, İran Kisrâ’sı ise mektubu yırtarak kendi mülkünün (krallığının) parçalanmasına beddua almıştı.
Ancak en kritik ve en tehlikeli cevap, Kuzey’den, dünyanın en büyük gücü olan Bizans (Doğu Roma) İmparatorluğu’nun sınırından gelecekti.

*********

BÖLÜM 28: İLK BÜYÜK İMTİHAN – BİZANS’A KARŞI MÛTE
(Medenî Dönem – XVII)

1. Harp (Savaş) İlanı: Elçinin Şehit Edilmesi (Hicret 8)

Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem), o Cihan Şümul davet mektuplarından birini de, Bizans’ın Suriye (Şam) valilerinden biri olan Busrâ Emîri’ne göndermişti. Bu vazife için elçi olarak Hâris bin Umeyr el-Ezdî (radıyallâhu anh) tayin edilmişti.
Elçi Hâris (r.a.), Medine’den yola çıktı. Medine ile Şam arasındaki “Mûte” (Bugünkü Ürdün’de) mevkiine geldiğinde, Bizans İmparatoru Herakliyus’a bağlı Gassânî Emîri (Bölge Valisi) olan Şurahbîl bin Amr tarafından durduruldu.
Şurahbîl, O’na (Hâris’e r.a.) “Nereye gidiyorsun? Yoksa sen Muhammed’in (s.a.v.) elçilerinden misin?” diye sordu.
Hâris (r.a.) cesaretle, “Evet, ben (Hâris r.a.) Allah’ın Resûlü’nün (s.a.v.) elçisiyim!” dedi.
O devrin bütün Cihan Şümul örfünde (teamülünde) ve devletler hukukunda tek bir kaide vardı: “Elçiye zeval olmazdı.” Elçiyi öldürmek, en büyük hakaret ve en açık “Harp (Savaş) İlanı” demekti.
Ancak Gassânî Emîri Şurahbîl, bu Cihan Şümul hukuku hiçe sayarak, Resûlullah’ın (s.a.v.) elçisi Hz. Hâris’i (r.a.) oracıkta yakalattı ve O’nu (Hâris’i r.a.) hunharca şehit etti.
Bu, İslâm Devleti’nin gönderdiği elçilerden şehit edilen ilk ve tek elçiydi.

2. Ordu Toplanıyor: 3.000 (Üç Bin) Kişi

Şehâdet haberi Medine’ye ulaştığında, Resûl-i Ekrem (s.a.v.) derin bir hüzne (üzüntüye) boğuldu ve bu cüreti gösterenlere derhal cevap verilmesi gerektiğine karar verdi. Bu, sadece bir elçinin intikamı değil, İslâm Devleti’nin onurunu (izzetini) ve Cihan Şümul davetinin ciddiyetini koruma meselesiydi.
Efendimiz (s.a.v.), derhal ordu toplanmasını emretti.
Bu ordu, Kureyş’e veya bedevîlere değil, dünyanın en büyük ve en disiplinli ordusu olan Bizans (Roma) ordusuna ve O’nun (Bizans’ın) müttefiklerine karşı gidiyordu. Bu emri duyan Ashâb-ı Kirâm (r.anhüm), tereddütsüz toplandı.
3.000 (Üç bin) kişilik, o güne kadar Medine’den çıkan en kalabalık İslâm Ordusu hazırlandı.

3. Üç Sancaktar ve Peygamber (s.a.v.) Mucizesi

Resûl-i Ekrem (s.a.v.), bu zorlu sefere bizzat katılmadı (Bu, bir “Seriyye” idi, ancak ehemmiyeti (önemi) sebebiyle “Gazve” olarak anılır).
Medine’den ayrılmadan önce, orduya o meşhur ve mucizevî komuta zincirini tayin etti. Bu, aynı zamanda Nübüvvet’inin (Peygamberliğinin) bir isbatı olacaktı.
Mübarek Sancağı (Livâü’l-Beyzâ) eline aldı ve buyurdu:
“Sancağı, Zeyd bin Hârise (radıyallâhu anh) taşıyacaktır!”
(Bu, O’nun (s.a.v.) azatlı kölesi, evlatlığı ve en sevdiklerinden biriydi. Efendimiz (s.a.v.), bir kez daha, bir orduya komutan olarak kabile asaletine (enaniyetine) değil, liyâkate ve sadakate (Zeyd’e r.a.) kıymet verdiğini gösteriyordu.)
Sonra, olacakları görür gibi, ilâve etti:
“Eğer Zeyd (r.a.) şehit olursa, Sancağı Ca’fer bin Ebî Tâlib (radıyallâhu anh) alsın!”
(Amcasının oğlu, Hayber Fâtihi Hz. Ali’nin (r.a.) ağabeyi, Habeşistan kahramanı.)
Sonra tekrar ilâve etti:
“Eğer Ca’fer (r.a.) de şehit olursa, Sancağı Abdullah bin Revâha (radıyallâhu anh) alsın!”
(Medineli Ensâr’ın reisi, Akabe Biatı’nın kahramanı, İslâm’ın büyük şâiri.)
Orada bulunan Yahudilerden biri bu sıralamayı duyunca, “Eğer O (s.a.v.) gerçekten bir Peygamber ise, bu üçü de muhakkak ölecektir” diye fısıldamıştı.
Efendimiz (s.a.v.), orduyu Medine’nin dışındaki “Seniyyetü’l-Vedâ” (Vedâ Tepesi) mevkiine kadar bizzat uğurladı. Onlara (ordusuna) harp (savaş) ahlâkını bir kez daha hatırlattı: “Sakın bir kadını, bir çocuğu veya bir mâbede (kilise/havra) çekilmiş bir din adamını öldürmeyin! Ağaçları yakmayın, binaları yıkmayın!”

4. Ma’ân’daki Harp (Savaş) Meclisi: “Zafer veya Şehâdet!”

3.000 (Üç bin) kişilik İslâm Ordusu, kuzeye doğru yürüdü ve Mûte’ye yakın “Ma’ân” denilen (bugünkü Ürdün’de) yerde karargâh kurdu.
İşte o anda, İslâm tarihinin en sarsıcı askerî istihbarat (haberi) geldi:
Elçiyi (Hâris’i r.a.) öldüren Şurahbîl, yalnız değildi. Bizans İmparatoru Herakliyus, İslâm’ın bu cüretkâr ilerleyişini kökünden ezmek için, kardeşi Theodorus komutasında muazzam bir ordu göndermişti.
Siyer kaynakları, düşman ordusunun sayısını şöyle tasvir eder:
100.000 (Yüz bin) Bizans (Roma) askeri.
100.000 (Yüz bin) Bizans’a bağlı Hristiyan Arap (Gassânî, Lahm, Cüzâm) askeri.
Toplam: 200.000 (İki yüz bin) (En mutedil rivayetlerde dahi 100.000) kişilik, tepeden tırnağa zırhlı, dünyanın en güçlü ve en profesyonel ordusu.
Karşılarındaki güç: 3.000 (Üç bin) kişilik, çoğunluğu yaya, az zırhlı İslâm Ordusu.
Oran, 1’e 66 (altmış altı) idi. Bu, bir harp (savaş) değil, bir “imha (yok oluş)” harekâtıydı.
Ordu, Ma’ân’da iki gün durdu. Harp (Savaş) Meclisi toplandı.
• Görüş 1 (Mutediller): “Durum, tahmin ettiğimizin çok ötesindedir. Biz (3.000 kişi) 200.000 (İki yüz bin) kişiye karşı koyamayız. Derhal Resûlullah’a (s.a.v.) bir ulak gönderelim. Ya O’ndan (s.a.v.) takviye (yardımcı) kuvvet isteyelim ya da O’nun (s.a.v.) yeni emrini (Medine’ye dönme) bekleyelim.”
• Görüş 2 (Abdullah bin Revâha r.a.): Ordu bu görüşe (rey) meylederken, Sancağı üçüncü sırada alacak olan o büyük şâir ve kahraman Abdullah bin Revâha (radıyallâhu anh) ayağa fırladı. O (r.a.), o Cihan Şümul imanın ve şehâdet aşkının manifestosunu (ilanını) haykırdı:
“Ey Kavmim! Vallahi, şu an korktuğunuz ve çekindiğiniz o ‘ölüm’ (Şehâdet), zaten sizin (Medine’den) yola çıkarken arzuladığınız şeyin ta kendisidir!”
“Biz (Müslümanlar), düşmanlarımızla sayımızın çokluğuyla, silahımızın gücüyle veya atlarımızın fazlalığıyla savaşmayız! Biz, sadece ve sadece, Allah Teâlâ’nın (c.c.) bizi (Müslümanları) şereflendirdiği bu DİN (İslâm) ile savaşırız!”
“Haydi, yürüyün! Önümüzde sadece iki (2) güzellikten (Hüsnâ) biri var: Ya ‘Zafer’ (Galibiyet) ya da ‘Şehâdet’!”
Bu ateşli hitabe, 3.000 (Üç bin) kişilik ordunun kalbine çöken o zâhirî (dışsal) korkuyu söküp attı. Hepsi bir ağızdan gürledi: “Vallahi, İbn Revâha (r.a.) doğru söyledi! İleri!”
Ve 3.000 (Üç bin) kişilik ordu, 200.000 (İki yüz bin) kişilik Bizans denizine doğru “Mûte” meydanına yürüdü.

5. Mûte Harbi (Savaşı) ve Üç Şehit (Hicret 8, Cemâziyelevvel)

Harp (Savaş) başladı (M. 629). Bu, tarihin gördüğü en orantısız ve en kahramanca çarpışmalardan biriydi.
• Hz. Zeyd bin Hârise (r.a.): Resûlullah’ın (s.a.v.) Sancaktarı ve ilk komutanı. O (Zeyd r.a.), o devasa düşman saflarının arasına bir aslan gibi daldı. O (Zeyd r.a.), Resûlullah’ın (s.a.v.) sancağını (bayrağını) bir an bile düşürmedi. Çarpışa çarpışa, Bizans mızrakları arasında vücudu delik deşik oldu ve ilk komutan olarak şehit düştü.
• Hz. Ca’fer bin Ebî Tâlib (r.a.): Sancak yere düşerken, ikinci komutan Hz. Ca’fer (r.a.) atından atladı (düşmanın atını ele geçirmemesi için), Sancağı kaptı. O (Ca’fer r.a.) da düşman saflarını yarmaya başladı. Düşmanlar O’nun (Ca’fer’in r.a.) etrafını sardı. Bir kılıç darbesiyle Sancağı tutan sağ kolu kesildi. O (Ca’fer r.a.), Sancağı derhal sol eline aldı. Düşmanlar sol kolunu da kestiler. O (Ca’fer r.a.), İslâm Sancağı yere düşmesin diye, onu iki kesik kolunun (pazularının) arasına, göğsüne bastırdı. Tam o esnada, bir Bizans askeri O’nu (Ca’fer’i r.a.) mızrakla vurdu ve ikinci komutan da şehit düştü.
(Harp (Savaş) bittikten sonra, O’nun (Ca’fer’in r.a.) mübarek bedeninde 90’dan (doksandan) fazla kılıç, mızrak ve ok yarası saydılar ve hepsi de vücudunun ön tarafındaydı; sırtında tek bir yara yoktu. O (Ca’fer r.a.), asla arkasını dönmemişti.)
• Hz. Abdullah bin Revâha (r.a.): Sancağı üçüncü komutan Hz. Abdullah (r.a.) aldı. O (Abdullah r.a.), atının üzerindeyken, bir anlık beşerî (insanî) bir tereddüt yaşadı. (Siyer kaynakları, o an nefsine (kendi kendine) şöyle bir şiir okuduğunu nakleder: “Ey nefsim! İleri atıl! Neden Cennet’e gitmekten çekiniyorsun? Yemin ederim, ya savaşacaksın ya da (korkaklık edersen) zorla savaştırılacaksın!”) Bu derûnî muhasebeden sonra atından indi, o da düşman saflarına daldı ve üçüncü komutan olarak şehit düştü.

6. Medine’deki “Canlı Yayın” Mucizesi

Bütün bunlar Mûte’de (Ürdün’de) olurken, yüzlerce kilometre uzakta, Medine’de Mescid-i Nebevî’de, Resûl-i Ekrem (s.a.v.) Ashâbına (r.anhüm) bir hutbe (konuşma) irad ediyordu.
Aniden sustu. Mübarek gözleri yaşlarla doldu. Sesi titreyerek, Mûte’deki harp meydanını sanki canlı izliyormuş gibi, o Cihan Şümul mucizesini gösterdi:
“Sancağı Zeyd (r.a.) aldı… Zeyd (r.a.) çarpıştı ve şehit oldu!”
(Mescid’deki Ashâb (r.anhüm) ağlamaya başladı.)
“Sonra Sancağı Ca’fer (r.a.) aldı… Ca’fer (r.a.) de çarpıştı ve şehit oldu!”
(Ağlamalar hıçkırıklara dönüştü.)
“Sonra Sancağı Abdullah bin Revâha (r.a.) aldı… O (Abdullah r.a.) da çarpıştı ve şehit oldu!”
(Efendimiz (s.a.v.) bir an durakladı ve gözyaşları içinde müjdeyi verdi:)
“Sonra Onlar (üçü), bana (s.a.v.) Cennet’e yükseltildiler. Yakuttan tahtlar üzerinde oturuyorlardı…”
Ve Hz. Ca’fer (r.a.) için şu hususi müjdeyi verdi: “Allah Teâlâ (c.c.), Ca’fer’e (r.a.) o kesilen iki koluna bedel, Cennet’te meleklerle (a.s.) birlikte uçacağı iki kanat (Tayyâr) ihsan etti.” (Bu yüzden O’na (Ca’fer’e r.a.) “Ca’fer-i Tayyâr” / Uçan Ca’fer denildi.)

7. Allah’ın (c.c.) Kılıcı: Hâlid bin Velîd (r.a.)

Efendimiz (s.a.v.) Medine’de gözyaşı dökerken, Mûte’de İslâm Sancağı yere düşmek üzereydi. Ordu komutansız kalmış, 200.000 (İki yüz bin) kişilik düşman çemberinde imha (yok) olmak üzereydi.
Sahâbeden (r.anhüm) Sâbit bin Erkam (r.a.), Sancağı kaptı ve bağırdı: “Ey Müslümanlar! Başınıza bir komutan seçin!”
Bütün gözler, o Cihan Şümul askerî dehâya, Uhud’da İslâm Ordusu’nu arkadan vuran, ancak Hudeybiye’den sonra Müslüman olan Hâlid bin Velîd’e (radıyallâhu anh) döndü.
Hâlid (r.a.), “Ben (Hâlid r.a.) yeni Müslüman oldum, bu şeref Ensâr’a (Medinelilere) veya eski Muhâcirlere (Mekkelilere) aittir” dediyse de, ordu “Komutan sensin, yâ Hâlid!” (r.a.) diye gürledi.
Hâlid bin Velîd (r.a.), Sancağı eline aldı. O (Hâlid r.a.), Resûlullah (s.a.v.) tarafından tayin edilmemişti, ancak ordunun icmâsı (oy birliği) ile komutan olmuştu.
Hâlid (r.a.), bir askerî dâhiydi. Baktı ve gördü: 3.000 (Üç bin) kişiyle 200.000 (İki yüz bin) kişiyi yenmek mümkün değildi. Tek bir hedef vardı: İslâm Ordusu’nu imha (yok) olmaktan kurtarmak.
O gün, harbin (savaşın) ilk günü, Hâlid (r.a.) Sancağı aldığında, o kadar şiddetli savaştı ki, Siyer kaynakları O’nun (Hâlid’in r.a.) elinde tam dokuz (9) kılıcın parçalandığını nakleder. Orduyu o gün dağılmaktan kurtardı.
Gece olduğunda, o meşhur harp (savaş) hilesini (taktiğini) devreye soktu:
• Ordunun sağ kanadındaki (sağ cenah) askerleri sola (sol cenah), soldakileri sağa aldı.
• Öndeki (öncü) askerleri arkaya, arkadakileri öne aldı.
• Bir gruba, gece vakti uzakta tepelerde durmaksızın toz kaldırmalarını emretti (Sanki takviye/yardımcı kuvvet geliyormuş süsü vermek için).
Sabah oldu. 200.000 (İki yüz bin) kişilik Bizans Ordusu, karşılarındaki 3.000 (Üç bin) kişiye baktı. Ancak gördükleri yüzler, dün savaştıkları yüzler değildi. Sağda gördükleri, dün soldaydı. Önde gördükleri, dün arkadaydı. Uzaktan da toz bulutları geliyordu.
Bizans komutanları dehşete kapıldı: “Medine’den takviye (yardımcı) ordu gelmiş!”
Hâlid (r.a.), düşmanın bu şaşkınlığından istifade etti. Önce ani bir hücumla düşmanı şaşırttı, sonra da “taktiksel bir geri çekilme (ric’at)” ile İslâm Ordusu’nu o devasa çemberden, o imha (yok olma) tehlikesinden kurtararak, salimen Medine’ye doğru yola çıkardı.
Medine’de, Resûl-i Ekrem (s.a.v.), Mescid’de o “canlı yayını” bitirirken, mübarek yüzü tebessüm etti ve son haberi verdi:
“Nihayet Sancağı, Allah’ın (c.c.) Kılıçlarından bir Kılıç (Seyfullah) eline aldı ve Allah (c.c.), O’nun (Hâlid’in r.a.) eliyle Müslümanlara (kurtuluş) fethini müyesser (kolay) kıldı.”
Hâlid bin Velîd (radıyallâhu anh), o gün, bizzat Resûl-i Ekrem’in (s.a.v.) lisanıyla “SEYFULLAH” (Allah’ın (c.c.) Kılıcı) unvanını aldı.
Ordu Medine’ye döndüğünde, bazı Medineliler (bilhassa çocuklar veya münafıklar), 3 (üç) komutanın şehit olduğunu ve ordunun (zafer kazanmadan) geri çekildiğini görünce, onları “Yâ Ferrârûn!” (Ey Kaçaklar! Ey Firariler!) diyerek taşlamaya (toz atmaya) başladılar.
Resûl-i Ekrem (s.a.v.), ordusunu müdafaa etti:
“Hayır! Onlar ‘Ferrârûn’ (Kaçaklar) değil! Onlar, ‘Kerrârûn’dur (İnşallah, tekrar tekrar hücum edecek olanlardır)!”
Mûte, zâhiren bir zafer değildi; ancak 3.000 (Üç bin) kişinin, 200.000 (İki yüz bin) kişilik Roma İmparatorluğu’na meydan okuyup, O’nun (Roma’nın) kalbinden “sağ çıkması”, İslâm’ın adını Arap yarımadasının dışına, Cihan Şümul bir “Süper Güç” adayı olarak yazdırmıştı.
Hicretin 8. Yılı… İslâm Ordusu, Mûte’de, 200.000 (iki yüz bin) kişilik Bizans (Doğu Roma) ordusunun karşısına 3.000 (üç bin) kişiyle dikilmiş, üç sancaktarını (Zeyd, Ca’fer, Abdullah r.anhüm) şehit vermiş, ancak Hâlid bin Velîd’in (radıyallâhu anh) o Cihan Şümul askerî dehasıyla, o imha (yok oluş) çemberinden “Seyfullah” (Allah’ın c.c. Kılıcı) unvanıyla çıkmıştı.
Bu sefer, İslâm Devleti’nin adını Arabistan yarımadasının dışına, dünyanın en büyük süper gücünün (Bizans) kapılarına dayamıştı. Medine artık sarsılmaz bir devletti. Güneyde (Mekke) ise, Hicretin 6. Yılında imzalanan Hudeybiye Muahedesi (Antlaşması) sayesinde zâhiren bir sulh (barış) ve sükûnet hâkimdi.
Ancak bu sulh (barış), İslâm’ın Cihan Şümul davetinin önünü açtığı gibi, Kureyş’in içindeki intikam ateşini de söndürmemişti. Ve Kureyş, İslâm tarihinin en büyük fethine (Mekke’nin Fethi) kapı aralayacak o son, o ölümcül hatayı yapmak üzereydi.

BÖLÜM 29: AHDİN (SÖZÜN) İHLÂLİ VE 10.000 KİŞİLİK FETİH ORDUSU
(Medenî Dönem – XVIII)

1. Hudeybiye Muahedesi’nin (Antlaşmasının) İhlâli

Hudeybiye Muahedesi’nin (Antlaşmasının) mühim şartlarından biri, “Diğer Arap kabileleri, isterlerse Muhammed’in (s.a.v.) himayesine (ittifakına), isterlerse Kureyş’in himayesine (ittifakına) girebilir. Hangi kabile hangi tarafa katılırsa, o tarafın bir parçası sayılacak ve onlara yapılan saldırı, asıl müttefike (Kureyş’e veya Medine’ye) yapılmış sayılacaktır” maddesiydi.
Bu maddeye binaen;
• Huzâa Kabilesi (ki Câhiliye devrinden beri Efendimiz’in (s.a.v.) dedesi Hâşimoğulları ile müttefikti), Resûlullah’ın (s.a.v.) ittifakına katıldı.
• Benî Bekir Kabilesi (ki Huzâa’nın kadim düşmanıydı), Kureyş’in ittifakına katıldı.
Antlaşma gereği, Benî Bekir ve Huzâa kabilesi de birbirine 10 yıl boyunca saldırmamakla yükümlüydü.
Ancak Hicretin 8. Yılı, Şâban ayında (Mûte’den kısa bir süre sonra), Kureyş, bu 10 yıllık sulhu (barışı) paramparça etti.
Benî Bekir kabilesi, Kureyş’in korumasına güvenerek, aralarındaki eski bir kan davasını canlandırmak istedi. Bir gece vakti, “Vetîr” denilen bir su başında, antlaşmaya (Muahedeye) güvenerek silahsız ve emniyet içinde bulunan Huzâa kabilesine âni bir baskın yaptılar.
Bu, bir katliamdı. Huzâalılar gafil avlanmıştı.
Ancak ihânetin en büyüğü, bu baskında Kureyş’in oynadığı roldü:
• Kureyş, müttefiki Benî Bekir’in bu saldırısını durdurmakla yükümlüyken, durdurmadı.
• Bilakis, Kureyş’in en azılı İslâm düşmanlarından olan Safvân bin Ümeyye, İkrime bin Ebî Cehil (Ebû Cehil’in oğlu) ve Süheyl bin Amr (Hudeybiye’yi imzalayan elçi), bu baskına gizlice silah ve at desteği verdiler.
• Hattâ bazı rivayetlere göre, bu Kureyş reisleri, gece karanlığından istifade ederek, yüzlerini gizleyip, bizzat Benî Bekir kabilesiyle birlikte Huzâalı Müslümanların katliamına iştirak ettiler (katıldılar).
Huzâalılar, canlarını kurtarmak için Mekke’ye, Mescid-i Harâm’ın (Harem Bölgesi) dokunulmazlığına sığındılar. Ancak Benî Bekir’in lideri Nevfel, o kadar Câhiliye kiniyle doluydu ki, Harem’de bile onları (Huzâalıları) takip etti ve “Bugün Harem falan yok! İntikam!” diye bağırdı.

2. “Yardım Sana Erişti, Yâ Amr!” (Medine’den Feryat)

Bu alçakça ihânet ve katliam üzerine, Huzâa kabilesinin reisi Amr bin Sâlim el-Huzâî, kırk (40) atlıyla birlikte, durmaksızın Medine’ye, Resûl-i Ekrem’in (s.a.v.) huzuruna geldi.
Mescid-i Nebevî’de, Resûlullah’ın (s.a.v.) ve Ashâbın (r.anhüm) önünde ayağa kalktı. Başına gelen felaketi, Benî Bekir’in zulmünü ve Kureyş’in bu ihânetini, son derece dokunaklı ve meşhur bir şiir (mersiye) ile feryat etti:
“Yâ Rab! Muhammed’e (s.a.v.) hatırlat, Seninle (s.a.v.) bizim aramızdaki o kadim ahdi (sözü)!”
“Kureyş sana (s.a.v.) verdiği sözden döndü, ahdini (sözünü) bozdu!”
“Bizi (Huzâalıları) Vetîr’de, uykumuzda, hattâ secdede (rükû halinde) iken katlettiler!”
“Yardım et, ey Allah’ın (c.c.) Resûlü! (s.a.v.) Bize yardım et!”
Resûl-i Ekrem (s.a.v.), müttefikinin (Huzâa’nın) bu feryadını ve uğradığı ihâneti duyunca, mübarek yüzü hiddetten kızardı. O (s.a.v.) ahde (söze) vefânın (sadakatin) timsaliydi.
Mübarek ridasını (hırkasını) toplayarak ayağa kalktı ve gürledi:
“Nusirte, yâ Amr bin Sâlim!” (Yardım sana erişti / Yardım göreceksin, ey Amr bin Sâlim!)
Ve o Cihan Şümul yeminini etti:
“Vallahi, kendi nefsimi ve ailemi (Ehl-i Beytimi) neden (nasıl) koruyorsam, Huzâa kabilesini de onlardan (o şeylerden) korumazsam, Allah (c.c.) da bana (Muhammed’e s.a.v.) yardım etmesin!”
Artık karar verilmişti. Hudeybiye Muahedesi (Antlaşması), bizzat Kureyş’in eliyle yırtılmıştı.

3. Kureyş’in Paniği ve Ebû Süfyan’ın Zelil Yolculuğu

Kureyş, bu saldırıyı yaptığında, Mûte’nin neticesini (sonucunu) henüz tam bilmiyordu. Ancak İslâm Ordusu’nun (Hâlid r.a. komutasında) Bizans’tan “sağ kurtulduğunu” ve Medine’nin hâlâ dimdik ayakta olduğunu öğrendiklerinde, ne kadar büyük bir hata yaptıklarını anladılar.
Muhammed’in (s.a.v.) ve O’nun (s.a.v.) ordusunun, müttefiklerinin (Huzâa’nın) intikamını almak için Mekke’ye yürüyeceğinden emindiler.
Korku ve panik içinde, derhal bir “zarar kontrolü” (hasar tespiti) yapmaya karar verdiler. Liderleri Ebû Süfyan bin Harb’i, Medine’ye “acil” koduyla gönderdiler.
Ebû Süfyan’ın vazifesi: “Hudeybiye Muahedesi’ni (Antlaşmasını) yenilemek” ve “saldırıdan haberimiz yoktu” diyerek özür dilemekti.
Ebû Süfyan, Medine’ye geldi. Ancak 8 yıl önceki Ebû Süfyan değildi; Hendek’in mağrur (kibirli) komutanı değil, korku içindeki bir elçiydi.
İlk gittiği kapı, kendi öz kızının, Mü’minlerin Annesi (Ümmü’l-Mü’minîn) Hz. Ümmü Habîbe’nin (radıyallâhu anhâ) (ki Efendimiz’in s.a.v. zevcesiydi) kapısı oldu.
İçeri girdi. Tam Resûlullah’ın (s.a.v.) her zaman oturduğu mübarek mindere (sergiye) oturacaktı ki, Hz. Ümmü Habîbe (r.anha) bir hamleyle minderi çekti ve topladı.
Ebû Süfyan, şok oldu: “Kızım! Bu minderi mi benden esirgiyorsun, yoksa beni mi bu mindere lâyık görmüyorsun?”
Öz kızının (r.anha) cevabı, Câhiliye bağlarını (enaniyetini) parçalayan o Cihan Şümul iman cevabıydı:
“Bu, Resûlullah’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) mübarek sergisidir. Sen (Ebû Süfyan) ise müşriksin, necissin (manen kirlisin). Bir müşriğin, Resûlullah’ın (s.a.v.) sergisine oturmasına asla izin vermem!”
Ebû Süfyan, “Kızım, vallahi sen (Ebû Süfyan’dan) ayrıldıktan sonra çok değişmişsin!” diyerek öfkeyle oradan ayrıldı.
İkinci olarak Resûl-i Ekrem’in (s.a.v.) huzuruna çıktı. Yalvardı, Muahedeyi (Antlaşmayı) yenilemeyi teklif etti.
Resûl-i Ekrem (s.a.v.), O’nun (Ebû Süfyan’ın) yüzüne baktı, ancak tek bir kelime dahi cevap vermedi.
Üçüncü olarak, Resûlullah’ın (s.a.v.) en yakın dostu Hz. Ebû Bekir es-Sıddîk’a (r.a.) gitti. Yalvardı: “Ne olur, Resûlullah (s.a.v.) ile konuş, O’nu (s.a.v.) ikna et.”
Hz. Ebû Bekir (r.a.) net cevap verdi: “Ben (Ebû Bekir r.a.), Resûlullah’a (s.a.v.) karşı bir işe asla aracılık etmem!”
Dördüncü olarak, Hz. Ömerü’l-Fâruk’a (r.a.) gitti. Hz. Ömer (r.a.), o celâlli (hiddetli) imanıyla gürledi:
“Ben (Ömer r.a.) mi sizin için şefaat (aracılık) edeceğim? Vallahi, (savaşacak) bir çakıl taşından başka bir şey bulamasam dahi, o taşla bile sizinle (Kureyş ile) harp (savaş) ederim!”
Ebû Süfyan, çaresiz ve zelil (aşağılanmış) bir halde, son kapı olarak Hz. Ali (r.a.) ve Hz. Fâtıma’nın (r.anha) evine gitti. (Hz. Ali r.a., Ebû Süfyan’ın amcaoğluydu.)
Onlara (Hz. Ali r.a. ve Hz. Fâtıma r.anha) yalvardı. Hz. Ali (r.a.) “Resûlullah (s.a.v.) bir karar vermişse, biz (Hz. Ali r.a.) O’nu (s.a.v.) döndüremeyiz” dedi.
Ebû Süfyan, o kadar çaresizdi ki, Hz. Fâtıma’nın (r.anha) kucağındaki küçük Hz. Hasan’ı (r.a.) işaret etti: “Ne olur, şu oğlun (Hasan r.a.) kalksın, ‘Ben (Hasan r.a.) Kureyş’i himayeme (korumama) aldım’ desin. O (Hasan r.a.) ‘Arapların Efendisi’ olur!”
Hz. Fâtıma (r.anha) hiddetle cevap verdi: “O (Hasan r.a.) daha çocuktur! Hem Resûlullah’ın (s.a.v.) kararına karşı kim himaye (koruma) verebilir?”
Ebû Süfyan, Medine’de kimseden yüz bulamamıştı. Kendi öz kızı (r.anha) bile O’nu (Ebû Süfyan’ı) reddetmişti. Zelil (aşağılanmış) bir halde Mekke’ye döndü ve Kureyş’e raporunu verdi: “Muhammed (s.a.v.) kararını vermiş. Harp kaçınılmaz!”

4. “Allah’ım (c.c.), Gözlerini Bağla!”: 10.000 (On Bin) Kişilik Fetih Ordusu

Ebû Süfyan Medine’den ayrılır ayrılmaz, Resûl-i Ekrem (s.a.v.), o Cihan Şümul emrini verdi: “Sefere Hazırlık!”
Ancak bu sefer, O’nun (s.a.v.) bir hedefi vardı: Kan dökmemek.
O (s.a.v.), doğduğu şehri, Kâbe’yi seviyordu. Eğer Kureyş, O’nun (s.a.v.) geldiğini bilirse, harp hazırlığı yapar; Mekke sokakları (Harem Bölgesi) kan gölüne dönerdi.
Bunun olmaması için, “Baskın” (Sürpriz Saldırı) stratejisini seçti.
• Hedefi Gizledi: Ashâbına (r.anhüm) “Hazırlanın” dedi, ancak nereye gidileceğini (Mekke’ye mi, Tâif’e mi, kuzeye mi) sadece en yakın kumandanlarına (Hz. Ebû Bekir r.a. gibi) söyledi.
• Bütün Yolları Tuttu: Medine’den Mekke’ye haber sızmasın diye, bütün yollara nöbetçiler dikti.
• Bütün Müttefikleri Çağırdı: Sadece Medineliler (Ensâr ve Muhâcirler) değil; Hudeybiye’den sonra Müslüman olan Gıfâr, Eşlem, Müzeyne, Cüheyne, Süleym, Gatafân gibi bütün müttefik kabilelere “Silahlanan, Medine’ye gelsin!” emri gönderdi.
Ve İslâm tarihinin, o güne kadar gördüğü en muazzam, en kalabalık ve en disiplinli ordusu Medine’de toplandı: 10.000 (On bin) kişilik Fetih Ordusu!
Resûl-i Ekrem (s.a.v.), bu büyük orduyla Mekke’ye doğru yola çıkmadan önce, planının (kansız fetih) başarılı olması için Rabbine (c.c.) şu duayı etti:
“Allâhümme! Huz ‘ani’l-‘uyûne ve’l-ahbâra ‘an Kureyşin hattâ ebğatehâ fî bilâdihâ!”
(Allah’ım! Kureyş’in casuslarını (gözlerini) ve habercilerini bizden al (onların gözlerini bağla, haber almalarını engelle)! Tâ ki, biz onların yurduna (Mekke’ye) aniden (baskınla) varalım!)
(Bu duaya rağmen, Ashâbdan (r.anhüm) Hâtıb bin Ebî Beltea (r.a.) adında bir Sahabî (r.a.) (Bedir ehlindendi), Mekke’deki ailesini korumak için, Kureyş’e ordunun geldiğini haber veren bir mektup yazıp bir kadına verdi. Cebrail (a.s.), bu ihâneti Resûlullah’a (s.a.v.) vahiyle bildirdi. Efendimiz (s.a.v.) derhal Hz. Ali (r.a.) ve Hz. Zübeyr’i (r.a.) gönderdi, kadını yolda yakalattı ve mektuba el koydurdu. Böylece baskın planı, ilâhî bir müdahaleyle korunmuş oldu.)

Hicretin 8. Yılı, Ramazan ayının 10. Günü (10 Ramazan 8 H.).

10.000 (On bin) kişilik o muazzam ordu, oruçlu (bazıları seferî/yolcu olduğu için oruçsuz) halde, Kureyş’in haberi olmadan, Mekke’ye doğru yürüyüşe geçti.
Sekiz (8) yıl önce, gecenin karanlığında, bir mağaraya sığınarak, ağlayarak terk ettiği şehrine (Mekke’ye), şimdi 10.000 (On bin) kişilik muzaffer (galip) bir ordunun Başkomutanı olarak dönüyordu.

BÖLÜM 30: EL-FETHU’L-A’ZAM – MEKKE’NİN FETHİ (KANSIZ ZAFER)
(Medenî Dönem – XIX)

1. Merrü’z-Zahrân: 10.000 (On Bin) Ateşin Dehşeti

Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve 10.000 (On bin) kişilik ordusu, akşam karanlığı çöktüğünde Mekke’ye çok yakın bir vadi olan **”Merrü’z-Zahrân”**a (bugünkü Fâtıma Vadisi) ulaştı ve orada konakladı.
Kureyş hâlâ gaflet içindeydi.
Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), Kureyş’in kalbine, kılıçtan daha keskin bir “korku” ve “heybet” salarak, onların harp etme azmini tamamen kırmak istiyordu. Tâ ki, kan dökülmesin.
O gece, o Cihan Şümul askerî dehasıyla ordusuna şu emri verdi:
“Ordudaki herkes, ayrı ayrı ateş yaksın!”
O gece, Merrü’z-Zahrân vadisi, Mekke’nin ufkunda, 10.000 (On bin) ayrı ateşin alevleriyle aydınlandı. Vadi, bir ateş denizine dönmüştü.
Mekke’de, bu dehşet verici manzarayı fark eden Kureyş reisleri (Ebû Süfyan, Hakîm bin Hizâm, Budeyl bin Verkâ) dehşete kapıldılar.
“Bu da ne? Vallahi, yeryüzünde böyle bir ordu, böyle bir ateş görmedik! Hangi kabile bu? Gatafân mı? Huzâa mı?”
Ebû Süfyan, titreyerek, “Bu, Huzâa’nın ateşinden çok daha büyük bir felaket!” dedi.
Kureyş’in lideri Ebû Süfyan, bu ateşlerin ne olduğunu öğrenmek için, yanına birkaç adamını alarak, gecenin karanlığında Mekke’den gizlice çıktı ve o ateş denizine doğru ilerledi.

2. Ebû Süfyan’ın Yakalanışı ve Hz. Abbâs’ın (r.a.) Himayesi

Aynı esnada, İslâm Ordusu’nun içinde, kalbi Mekke için çarpan biri vardı: Efendimiz’in (s.a.v.) amcası Hz. Abbâs (radıyallâhu anh). (Hz. Abbâs r.a., Kazâ Umresi’nden sonra Medine’ye hicret etmişti ve artık ordudaydı.)
Hz. Abbâs (r.a.) düşündü: “Eğer Resûlullah (s.a.v.) yarın bu orduyla Mekke’ye girerse ve Kureyş direnirse, bu, Kureyş’in sonu olur!”
Kavminin (Kureyş’in) kanının dökülmesini istemiyordu. Resûlullah’ın (s.a.v.) katırı (Düldül) üzerine atladı ve gecenin karanlığında, “Belki Mekke’den gelen bir oduncu veya sütçü bulurum da, Kureyş’e haber gönderirim; ‘Muhammed (s.a.v.) geldi, teslim olun!’ desin” diye karargâhtan ayrıldı.
İki taraf da (Ebû Süfyan keşif için, Hz. Abbâs r.a. haberci aramak için) karanlıkta ilerlerken, birbirlerinin seslerini duydular.
Hz. Abbâs (r.a.), Ebû Süfyan’ın sesini tanıdı!
“Ebû Hanzala (Ebû Süfyan’ın künyesi) sen misin?”
Ebû Süfyan, dehşetle sordu: “Ebû’l-Fadl (Hz. Abbâs’ın r.a. künyesi) sen misin? Nedir bu felaket? Bu gördüğümüz ateşler kimindir?”
Hz. Abbâs (r.a.) o Cihan Şümul gerçeği söyledi:
“Bu, Resûlullah’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) 10.000 (On bin) kişilik ordusudur! Kureyş için felaket kapıdadır!”
Ebû Süfyan donakaldı: “Peki, çare nedir? Ne yapmalıyız?”
Hz. Abbâs (r.a.): “Tek çare var! Gel, benim (Hz. Abbâs’ın r.a.) terkime (katırımın arkasına) bin! Seni (Ebû Süfyan’ı) Resûlullah’tan (s.a.v.) ’eman’ (güvence/af) dilemek üzere O’nun (s.a.v.) huzuruna götüreyim. Yoksa sabah olduğunda Kureyş’in kökü kazınır!”
Ebû Süfyan, çaresizce, Kureyş’in Başkomutanı olarak, Hz. Abbâs’ın (r.a.) katırının terkisine bindi ve İslâm karargâhına doğru yola çıktılar.
Karargâha yaklaştıklarında, o gece nöbet tutan komutanın ateşini gördüler. O komutan, Hz. Ömerü’l-Fâruk (radıyallâhu anh) idi.
Hz. Ömer (r.a.), karanlıkta gelen katırı durdurdu. Terkideki adamı görünce gözleri parladı. O adam, İslâm’ın en azılı düşmanı, Uhud’un ve Hendek’in komutanı Ebû Süfyan’dı!
Hz. Ömer (r.a.) kılıcına davrandı ve gürledi:
“Elhamdülillah! (Allah’a c.c. hamdolsun!) Allah (c.c.), seni (Ebû Süfyan’ı) bize ahidsiz (anlaşmasız) ve amansız (güvencesiz) teslim etti! Ey Allah’ın (c.c.) düşmanı!”
Hz. Ömer (r.a.), O’nu (Ebû Süfyan’ı) oracıkta öldürmek için hamle yaptı.
Ancak Hz. Abbâs (r.a.) atıldı: “Dur yâ Ömer! (r.a.) O (Ebû Süfyan), benim (Hz. Abbâs’ın r.a.) himayemdedir (emanımdadır)!”
Hz. Ömer (r.a.), “Himaye (Eman) falan tanımam!” diyerek Resûlullah’ın (s.a.v.) otağına (çadırına) doğru koştu. Hz. Abbâs (r.a.) da katırını mahmuzlayarak Efendimiz’in (s.a.v.) otağına (çadırına) ulaştı.

3. Ebû Süfyan’ın İslâm’a Girişi ve “Eman” Vaadi

Resûl-i Ekrem’in (s.a.v.) otağında (çadırında) o gece tarih yeniden yazılıyordu.
Hz. Ömer (r.a.): “Yâ Resûlallah! (s.a.v.) İzin ver, şu Allah’ın (c.c.) düşmanı Ebû Süfyan’ın boynunu vurayım!”
Hz. Abbâs (r.a.): “Yâ Resûlallah! (s.a.v.) Ben (Hz. Abbâs r.a.) O’na (Ebû Süfyan’a) eman (güvence) verdim!”
Resûl-i Ekrem (s.a.v.), Hz. Ömer’i (r.a.) durdurdu. Amcası Hz. Abbâs’a (r.a.) “O’nu (Ebû Süfyan’ı) sabah bana (s.a.v.) getir” buyurdu.
Sabah oldu. Otağ (Çadır) yeniden kuruldu.
Resûl-i Ekrem (s.a.v.), yıllarca kendisine (s.a.v.) zulmeden, O’nu (s.a.v.) öldürmek için Uhud’a ve Hendek’e ordularla gelen o mağrur (kibirli) Kureyş Reisi’ne baktı. Ve o mübarek suali sordu:
“Yazık sana, ey Ebû Süfyan! ‘Lâ ilâhe illallah’ (Allah’tan c.c. başka ilâh yoktur) hakikatini anlamanın vakti hâlâ gelmedi mi?”
Ebû Süfyan, kekeledi: “Anam babam Sana (s.a.v.) feda olsun! Ne kadar yumuşak huylu, ne kadar şereflisin! Vallahi, eğer Allah’tan (c.c.) başka bir ilâh (putlar) olsaydı, Hendek’te, Uhud’da bize yardım ederlerdi. Evet, Allah’tan (c.c.) başka ilâh olmadığına kani oldum.”
Resûl-i Ekrem (s.a.v.), ikinci suali sordu:
“Peki, benim (Muhammed’in s.a.v.) Allah’ın (c.c.) Resûlü olduğumu anlamanın vakti gelmedi mi?”
Ebû Süfyan, tereddüt etti: “Anam babam Sana (s.a.v.) feda olsun! Bu konuda… Bu konuda benim (Ebû Süfyan’ın) içimde hâlâ biraz şüphe var.”
İşte o an, Hz. Abbâs (r.a.), Ebû Süfyan’ın kulağına eğildi ve kükredi:
“Ey Ebû Süfyan! Aklını başına al! Şu an kılıcın ucundasın! Derhal ‘Eşhedü enne Muhammeden Resûlullah’ (Şahitlik ederim ki Muhammed s.a.v. Allah’ın c.c. Elçisidir) de, yoksa boynun vurulacak!”
Ebû Süfyan, 10.000 (On bin) kişilik ordunun Başkomutanının (s.a.v.) karşısında, otağda (çadırda) can korkusuyla, tereddüt içinde Kelime-i Şehâdet’i getirdi.
Zâhiren Müslüman olmuştu. Resûl-i Ekrem (s.a.v.), O’nun (Ebû Süfyan’ın) kalbini biliyordu, ancak O’nun (s.a.v.) maksadı Ebû Süfyan’ın imanı değil, Mekke’nin “Kansız Fethi” idi.
Hz. Abbâs (r.a.) araya girdi: “Yâ Resûlallah! (s.a.v.) Ebû Süfyan, ‘Fahr’i (övünmeyi, itibarı) seven bir adamdır. O’na (Ebû Süfyan’a) bir şeref, bir imtiyaz (ayrıcalık) ver ki, kavmine (Kureyş’e) bununla övünebilsin.”
Resûl-i Ekrem (s.a.v.), o Cihan Şümul harp psikolojisi ve siyâset dehasıyla, hem kan dökülmesini engelleyecek hem de Kureyş’in liderinin enaniyetini (kibrini) okşayacak o meşhur “Genel Af” (Eman) ilanını yaptı:
“Git, yâ Abbâs! (r.a.) Ebû Süfyan’ı vadinin en dar yerine, İslâm Ordusu’nun geçit törenini göreceği yere götür. O (Ebû Süfyan), Allah’ın (c.c.) ordusunun heybetini görsün!”
Ve Ebû Süfyan’a döndü:
“Git, kavmine (Kureyş’e) söyle! Kim Ebû Süfyan’ın evine sığınırsa, O (sığınan) emniyettedir (güvendedir)!”
(Ebû Süfyan’ın evi, Kureyş reisinin evi olarak “eman” bölgesi ilan edilmişti.)
“Kim, kendi evine kapanır, kapısını kilitlerse, O (sığınan) da emniyettedir!”
“Ve kim, Mescid-i Harâm’a (Kâbe’ye) sığınırsa, O (sığınan) da emniyettedir!”

4. İslâm Ordusu’nun Heybeti (Geçit Töreni)

Hz. Abbâs (r.a.), Ebû Süfyan’ı vadinin en dar boğazına götürdü. Ve 10.000 (On bin) kişilik Fetih Ordusu, kabile kabile, sancak sancak, o boğazdan geçmeye başladı.
Gıfâr geçti… Cüheyne geçti… Süleym geçti… Ebû Süfyan, “Bunlar kim?” diye sordukça, Hz. Abbâs (r.a.) “Bunlar Gıfâr, bunlar Süleym…” diye cevaplıyordu.
Ebû Süfyan, “Benim (Ebû Süfyan’ın) onlarla ne işim olur…” diye mırıldanıyordu.
En son, yeşil zırhlara bürünmüş, sadece gözleri görünen, sayıları binlerce olan o en heybetli birlik geldi. Bu, Resûlullah’ın (s.a.v.) “Hadrâ” (Yeşil) Taburu, yani Ensâr ve Muhâcirlerin (r.anhüm) çekirdek ordusuydu.
Ebû Süfyan, bu heybet karşısında titredi: “Sübhânallah! (Allah c.c. ne yücedir!) Bunlar kim, yâ Abbâs? (r.a.)”
Hz. Abbâs (r.a.) cevap verdi: “İşte bu, Resûlullah’tır (sallallâhu aleyhi ve sellem)! Ensâr (Medineliler) ve Muhâcirler (Mekkeliler) ile birlikte!”
Ebû Süfyan, o anda teslim oldu:
“Yâ Ebâ’l-Fadl! (Hz. Abbâs r.a.) Vallahi, kardeşinin oğlunun (Muhammed’in s.a.v.) mülkü (krallığı) ne kadar da büyümüş!”
Hz. Abbâs (r.a.), o Câhiliye (yanlış inanç) bakışını (açısını) düzeltti:
“Yazık sana, ey Ebû Süfyan! O (s.a.v.) ‘Mülk’ (Krallık) değil, O (s.a.v.) ‘Nübüvvet’tir (Peygamberliktir)!”

5. “Bugün Merhamet Günüdür!”: Mekke’ye Giriş (20 Ramazan 8 H.)

Ebû Süfyan, bu heybeti gördükten sonra, Resûlullah’ın (s.a.v.) emriyle Mekke’ye koştu. Kâbe’nin önüne çıktı ve Kureyş’e nefesi kesilerek bağırdı:
“Ey Kureyş! İşte Muhammed (s.a.v.), sizin karşı koyamayacağınız bir orduyla geldi! (Gördüklerimi anlattı).”
“Kurtulmak isteyen, benim (Ebû Süfyan’ın) evime sığınsın!”
“Kurtulmak isteyen, kendi evine kapansın!”
“Kurtulmak isteyen, Mescid-i Harâm’a (Kâbe’ye) sığınsın!”
Kureyş’in harp (savaş) etme azmi, o anda tamamen kırıldı. Mekke, kansız bir fethe hazırlanıyordu.
Resûl-i Ekrem (s.a.v.), 10.000 (On bin) kişilik ordusunu dört (4) kola ayırdı:
• Sağ Kanat: Hâlid bin Velîd (Seyfullah) (r.a.) (Mekke’nin alt tarafından/Lît’ten girecek).
• Sol Kanat: Zübeyr bin Avvâm (r.a.) (Mekke’nin üst tarafından/Kedâ’dan girecek ve Sancağı Kâbe’nin yanına dikecek).
• Piyadeler: Ebû Ubeyde bin Cerrâh (r.a.) (Vadinin içinden/Batn-ı Vâdi’den girecek).
• Ensâr ve Muhâcirler: Resûl-i Ekrem (s.a.v.) ve Sa’d bin Ubâde (r.a.) (En arkadan ve merkezden girecek).
Efendimiz’in (s.a.v.) bütün komutanlarına tek bir emri vardı:
“Size saldıranlar (mukâbele edenler) dışında, KESİNLİKLE kimseyle savaşılmayacak! Kan dökülmeyecek!”
Ordu ilerlerken, Ensâr’ın Sancaktarı (Bayraktarı) olan Sa’d bin Ubâde (r.a.), Câhiliye’den kalma bir hamasetle (kahramanlık coşkusuyla), Ebû Süfyan’ın yanından geçerken gürledi:
“Ey Ebû Süfyan! El-yevme yevmü’l-melhame!” (Bugün, en büyük harp (savaş) ve katliam günüdür!)
Ebû Süfyan, dehşetle Resûlullah’a (s.a.v.) koştu: “Yâ Resûlallah! (s.a.v.) Sa’d (r.a.) ne diyor? Bize (Kureyş’e) eman (güvence) vermedin mi? O (Sa’d r.a.) bugün katliam yapacağını söylüyor!”
Âlemlere Rahmet olarak gönderilen Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem), Sa’d’ın (r.a.) bu sözüne hiddetlendi. Fethin, intikam değil, rahmet olmasını istiyordu.
Derhal Sancağı Sa’d bin Ubâde’den (r.a.) aldı ve O’nun (Sa’d’ın r.a.) oğlu Kays bin Sa’d’a (r.a.) (veya Hz. Ali’ye r.a.) verdi. Ve o Cihan Şümul af ilanını haykırdı:
“Hayır, yâ Ebâ Süfyan! Sa’d (r.a.) yanlış söyledi!”
“Bel, el-yevme yevmü’l-merhame!” (Bilakis, bugün Merhamet Günüdür!)
“El-yevme yevmün tu’azzamu fîhi’l-Ka’be!” (Bugün, Kâbe’nin azametinin (şerefinin) yüceltileceği gündür!)

20 Ramazan 8 H. (M. 630), Cuma günü (veya Pazartesi).

Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem), sekiz (8) yıl önce ağlayarak çıktığı mübarek şehrine (Mekke’ye), 10.000 (On bin) kişilik muzaffer (galip) bir ordunun Başkomutanı olarak, devesi Kasvâ’nın üzerinde, Fetih Suresi’ni okuyarak giriyordu.
Ama O (s.a.v.), bir Kral veya İmparator gibi kibirle (enaniyetle) girmiyordu. O (s.a.v.), Allah’ın (c.c.) kendisine (s.a.v.) lütfettiği bu fetih karşısında, o kadar büyük bir tevazu (alçakgönüllülük) ve şükür içindeydi ki;
Mübarek başını, devesinin hörgücüne değecek kadar öne eğmişti.
O (s.a.v.), Mekke’ye, bir “Fâtih” olarak değil, bir “Kul” olarak giriyordu.
(Sadece Hâlid bin Velîd’in (r.a.) girdiği güney kolunda, İkrime ve Safvân’ın (r.anhüm) komuta ettiği küçük bir müşrik grubu direniş göstermiş, Hâlid’in (r.a.) ordusu o direnişi kırmış, 12-13 müşrik öldürülmüş, Müslümanlardan ise sadece 2 şehit verilmişti. Bunun dışında Mekke’ye tek bir damla kan dökülmeden girilmişti.)
Hicretin 8. Yılı, Ramazan ayının 20’si, Cuma günü… Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem), sekiz (8) yıl önce gizlice terk ettiği şehrine, 10.000 (On bin) kişilik muzaffer (galip) bir ordunun başında, bir Fâtih olarak giriyordu. Ancak bu Fâtih, diğer krallara ve imparatorlara zıt (aykırı) olarak, kibir (enaniyet) ve intikamla değil, Allah’a (c.c.) olan şükrü ve tevazusuyla, mübarek başını devesinin hörgücüne değecek kadar eğerek ilerliyordu.
O (s.a.v.), Mekke sokaklarından geçerken, evine gitmedi. O’nun (s.a.v.) ve O’nun (s.a.v.) ordusunun tek bir hedefi vardı: Câhiliye’nin (yanlış inançların) merkezi olan Kâbe-i Muazzama’yı, atası Hz. İbrahim’in (a.s.) inşa ettiği o Tevhid kalesini, ait olduğu asıl gayesine, yani sadece Allah’a (c.c.) ibadet edilen bir mâbede (ibadethaneye) döndürmek.

BÖLÜM 31: KÂBE’NİN TATHÎRİ (TEMİZLENMESİ) VE “GENEL AF”
(Medenî Dönem – XX: Mekke’nin Fethi’nin Tamamlanışı)

1. Kâbe’nin Putlardan (Sanam) Temizlenmesi

Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem), devesi Kasvâ’nın üzerinde, Mescid-i Harâm’a ulaştı. O’nun (s.a.v.) mübarek lisanında (dilinde), O’na (s.a.v.) bu “Apaçık Feth”i (Feth-i Mübîn) vaat eden Fetih Suresi vardı.
Hacerü’l-Esved’i devesinin üzerinden, elindeki asâ (değnek) ile selamladı (İstilâm etti) ve tekbir (“Allahu Ekber!”) getirdi. 10.000 (On bin) kişilik ordu, O’nunla (s.a.v.) birlikte tekbir getirdi; Mekke dağları “Allahu Ekber!” nidalarıyla yankılandı.
Devesinin üzerinde, o mahşerî kalabalığın içinde, Kâbe’yi tavaf etti.
Tavafını tamamlarken, Kâbe’nin etrafına ve içine Câhiliye (yanlış inanç) devrinde yerleştirilmiş olan 360 (Üç yüz altmış) putu (sanem) gördü. Bunların en büyüğü Hubel, İsaf ve Naile idi.
O (s.a.v.), elindeki asâ (değnek/yay) ile, o kurşunla (veya harçla) sabitlenmiş putlara (sanemlere) tek tek işaret etmeye başladı.
O (s.a.v.) mübarek asâsıyla (değneğiyle) hangi puta (saneme) dokunsa (veya işaret etse), o put (sanem) yüzüstü yere devriliyordu.
O (s.a.v.) bu Cihan Şümul temizliği yaparken, lisanından da Kur’ân-ı Kerîm’in o Cihan Şümul hakikati dökülüyordu:
“De ki: ‘Hak geldi, bâtıl (yanlış inanç) yok oldu. Şüphesiz bâtıl (yanlış inanç), yok olmaya mahkûmdur.'” (İsrâ, 17/81)
Hak gelmişti; 360 (Üç yüz altmış) putun (sanemin) tamamı, tek bir balyoz darbesine gerek kalmadan, o ilâhî heybet karşısında devrilmiş, Kâbe’nin avlusu şirkten (yanlış inançtan) temizlenmişti.

2. Kâbe’nin Anahtarı ve Emanetin Ehline (Sahibine) Verilmesi

Sıra, Kâbe’nin içini temizlemeye gelmişti. Kâbe’nin kapısı kilitliydi. Kâbe’nin anahtarı (Sidâne vazifesi), Câhiliye’den (yanlış inançtan) beri Kureyş’in Benî Abdüddâr kolundan Osman bin Talha’daydı.
Efendimiz (s.a.v.), Osman bin Talha’yı çağırttı ve O’ndan (Osman’dan) anahtarı istedi.
(Osman bin Talha, henüz imanında tereddüt yaşayan biriydi. Rivayete göre, anahtarı vermekte tereddüt edince veya “Annemdedir” deyince, Hz. Ali (r.a.) o Cihan Şümul celâliyle (hiddetiyle) anahtarı O’ndan (Osman’dan) (veya annesinden) aldı.)
Anahtar, Fâtih’in (Muhammed’in s.a.v.) elindeydi.
Kâbe’nin kapısı açıldı. Resûl-i Ekrem (s.a.v.), yanına sadece vefâkâr dostu Hz. Bilâl-i Habeşî’yi (r.a.), “evlatlığı” Hz. Usâme bin Zeyd’i (r.a.) ve (anahtarı getiren) Osman bin Talha’yı (r.a.) alarak içeri girdi.
Kâbe’nin içi de putlarla (sanemlerle) ve tasvirlerle (resimlerle) doluydu. Müşrikler, duvarlara meleklerin (a.s.), Hz. İbrahim’in (a.s.) ve Hz. Meryem’in (r.anha) tasvirlerini (resimlerini) çizmişlerdi.
Efendimiz (s.a.v.), içerideki bütün putların (sanemlerin) derhal kırılmasını ve bütün o tasvirlerin (resimlerin) silinmesini emretti.
Atası Hz. İbrahim’in (a.s.) Tevhid Mâbedi (İbadethanesi), her türlü şirk (yanlış inanç) unsurundan tamamen tathîr edildi (temizlendi).
Ardından Rahmet Peygamberi (s.a.v.), Kâbe’nin içinde, o mübarek duvarların arasında iki rekât şükür namazı kıldı.
Namazdan sonra dışarı çıktı. Kâbe’nin anahtarı mübarek elindeydi.
Amcası Hz. Abbâs (r.a.) (Kâbe’nin ‘Sikâye’ (hacılara su temini) vazifesini elinde tutuyordu) ve Hz. Ali (r.a.) (Hâşimoğulları’nın reisi), Fâtih’in (Muhammed’in s.a.v.) huzuruna geldiler. “Yâ Resûlallah! (s.a.v.) Artık harp bitti. Hem Sikâye (su temini) hem de Sidâne (Kâbe anahtarı/perdedarlığı) vazifesini şeref olarak bize (Hâşimoğulları’na) verin” diye talepte bulundular.
Bu, siyâsî açıdan çok mantıklı bir talepti.
Ancak tam o esnada, Cebrail (aleyhisselâm), Resûl-i Ekrem’e (s.a.v.) o Cihan Şümul adalet ve emanet (güvence) ayetini getirdi:
“Şüphesiz Allah (c.c.), size emanetleri mutlaka ehline (sahiplerine) vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder…” (Nisâ, 4/58)
Bu, ilâhî bir emirdi. “Emanet” (Kâbe’nin anahtarı), ehli (sahibi) olan Osman bin Talha’ya (r.a.) iade edilmeliydi.
Resûl-i Ekrem (s.a.v.), Hz. Ali (r.a.) ve Hz. Abbâs’ın (r.a.) talebini reddetti. Osman bin Talha’yı (r.a.) çağırdı ve anahtarı O’na (Osman’a r.a.) geri uzattı. Ve o Cihan Şümul adalet sözünü söyledi:
“Al, yâ Osman! (r.a.) Bugün ‘Vefâ ve İyilik’ günüdür. Bu anahtar, ebediyen sizin ailenizde (Benî Abdüddâr’da) kalacaktır. Bu anahtarı sizden, ancak zâlim (haksız) olanlar alır!”
(Resûlullah’ın (s.a.v.) bu eşsiz adaleti ve vefâsı, Osman bin Talha’nın (r.a.) ve ailesinin kalbini tamamen İslâm’a bağladı.)

3. “Gidiniz, Hepiniz Serbestsiniz!” (Genel Af)

Resûl-i Ekrem (s.a.v.), Kâbe’nin kapısının eşiğinde durdu. Mübarek elini kapının pervazına koydu.
Aşağıda, Mescid-i Harâm’ın avlusunda, sekiz (8) yıl boyunca O’na (s.a.v.) ve Ashâbına (r.anhüm) en ağır zulümleri yapan, O’nu (s.a.v.) yurdundan çıkaran, O’nu (s.a.v.) öldürmek için Uhud’a ve Hendek’e ordularla gelen Kureyş’in tamamı; erkekler, kadınlar, reisler (Ebû Süfyan, Safvân bin Ümeyye, İkrime) toplanmıştı.
Korku içinde, başları öne eğik, kaderlerini bekliyorlardı.
O (s.a.v.), 10.000 (On bin) kişilik Fâtih ordunun Başkomutanıydı. O (s.a.v.), bir Fâtih’in, mağlup ettiği düşmanına yapabileceği her şeyi (intikam, katliam, sürgün, köleleştirme) yapma hakkına zâhiren sahipti.
Resûl-i Ekrem (s.a.v.), kaderini bekleyen o kalabalığa baktı ve o meşhur hutbesine (konuşmasına) başladı. “Allah’tan (c.c.) başka ilâh yoktur, O’nun (c.c.) ortağı yoktur…” diye Tevhid’i ilan ettikten sonra, Kureyş’e döndü ve o tarihî suali sordu:
“Ey Kureyş cemaati! Bugün, benden (Muhammed’den s.a.v.) size nasıl bir muamele yapacağımı umuyorsunuz? (Mâ tezunnûne ennî fâ’ilün biküm?)”
Kureyş, O’nun (s.a.v.) “el-Emîn” (Güvenilir) olduğunu, O’nun (s.a.v.) “Rahmet” Peygamberi (s.a.v.) olduğunu biliyordu. O’nun (s.a.v.) merhametine sığındılar. Hep bir ağızdan, Hz. Yûsuf’a (a.s.) kardeşlerinin söylediği o sözle cevap verdiler:
“Hayr (İyilik) umuyoruz! Sen (s.a.v.), ‘Ahun Kerîm’ (Çok şerefli ve asil bir Kardeş) ve ‘İbnü Ahin Kerîm’sin! (Çok şerefli ve asil bir Kardeşin Oğlusun!)”
Resûl-i Ekrem (s.a.v.), bu cevabı duyunca, O (s.a.v.) da onlara (Kureyş’e), kardeşi Hz. Yûsuf’un (a.s.) Mısır’da kardeşlerine verdiği o Cihan Şümul affı ilan etti (Bkz: Yûsuf, 12/92):
“Bugün size hiçbir kınama (serzeniş) yoktur! Allah (c.c.) sizi affetsin! O (c.c.), merhametlilerin en Merhametlisidir.”
Ve ardından, “Merhamet Günü”nü (Yevmü’l-Merhame) ilan eden o Cihan Şümul “Genel Af” cümlesini kurdu:
“İzhebû fe entüm et-Tulakâ’!”
(Gidiniz! Hepiniz serbestsiniz!)
Bu, bir Fâtih’in, bir intikamcının değil; bir Peygamber’in (s.a.v.) gösterebileceği en yüce faziletti (erdemdi). Harp (Savaş) bitmiş, kalplerin fethi başlamıştı.

4. Kâbe’nin Damındaki Muzaffer (Galip) Nidâ: Ezan

Fetih tamamlanmış, putlar (sanemler) kırılmış, canlar bağışlanmıştı.
Öğle namazı vakti girmişti.
Resûl-i Ekrem (s.a.v.), sekiz (8) yıl önce Mekke sokaklarında, Kureyş reislerinin (Ümeyye bin Halef) kızgın kumlara yatırıp göğsüne kaya koyduğu ve “İnkâr et!” diye işkence ettiği o mübarek Sahabî’ye (r.a.) döndü.
O’na (s.a.v.), İslâm’ın o ilk “Sesi”ne, Hz. Bilâl-i Habeşî’ye (radıyallâhu anh) emretti.
Hz. Bilâl (r.a.), o Habeşli, o eski köle, o gün, İslâm’ın muzaffer (galip) Fâtih’inin (Muhammed’in s.a.v.) Baş Müezzini olarak, Kureyş’in bütün reislerinin (Ebû Süfyan, Attâb bin Esîd vb.) gözleri önünde, o Câhiliye (yanlış inanç) kibirlerinin (enaniyetlerinin) üzerine basarak, Kâbe-i Muazzama’nın damına (tavanına) çıktı.
Ve o gür, o muzaffer (galip) sesiyle, Fetih Ezanı’nı Mekke semâlarına haykırdı:
“Allahu Ekber! Allahu Ekber! … Eşhedü enne Muhammeden Resûlullah!”
Aşağıda, o sesi duyan Kureyş’in yeni iman etmiş (veya etmekte tereddüt eden) reisleri, Câhiliye (yanlış inanç) damarlarıyla fısıldaşıyorlardı:
Ebû Süfyan: “Ben (Ebû Süfyan) bir şey demem. Desem, şu çakıl taşları bile O’na (Muhammed’e s.a.v.) haber verir!”
Attâb bin Esîd: “Allah’a (c.c.) hamdolsun ki, babam (Esîd) bugünü (bu siyah kölenin Kâbe’nin damına çıktığını) görmeden öldü!”
Hâris bin Hişâm: “Vallahi, O’nun (Muhammed’in s.a.v.) hak olduğunu bilsem, O’na (s.a.v.) tâbi olurdum!”
(Daha sonra hepsi samimi Müslümanlar olacaklardı.)
Ancak o Ezan, Câhiliye’nin (yanlış inancın) bittiğini, şirk (yanlış inanç) devrinin kapandığını ve Kâbe’nin, Kıyamete kadar “Tevhid”in merkezi olarak kalacağını ilan ediyordu.
Mekke fethedilmiş, Kureyş “Tulakâ” (Serbest Bırakılanlar) olarak İslâm’ın Cihan Şümul merhametine sığınmıştı. Kâbe, 360 (üç yüz altmış) puttan (sanem) tathîr edilmiş (temizlenmiş), Hz. Bilâl’in (r.a.) muzaffer (galip) Ezan’ı Mekke semâlarında yankılanmıştı. İslâm, Arabistan yarımadasının en büyük gücü olduğunu, sadece kılıçla değil, “Af” ve “Merhamet” ile de ispat (kanıt) etmişti.
Ancak bu kansız fetih, Mekke’nin hemen güneydoğusundaki dağlarda yaşayan, Arabistan’ın en savaşçı, en kibirli (enaniyetli) ve en zengin kabilelerini (Hevâzin ve Sakîf) dehşete düşürmüştü.
Bu kabileler, bilhassa Tâif’te yaşayan Sakîf kabilesi, Kureyş’ten sonra sıranın kendilerine geleceğini biliyorlardı. Resûl-i Ekrem’in (s.a.v.) yıllar önce Tâif’e sığındığında O’nu (s.a.v.) nasıl taşladıklarını unutmamışlardı. Kureyş’in bu kadar kolay teslim olmasını bir “zillet” (aşağılanma) olarak gördüler ve İslâm’a karşı, Câhiliye’nin o son büyük ordusunu toplamaya karar verdiler.

BÖLÜM 32: EN BÜYÜK ORDU, EN BÜYÜK İMTİHAN: HUNEYN GAZVESİ
(Medenî Dönem – XXI)

1. Câhiliye’nin Son Ordusu: Hevâzin ve Sakîf (Tâif)

Mekke’nin Fethi’nden sadece on beş (15) gün sonraydı.
Hevâzin kabilesinin genç ve kibirli (enaniyetli) reisi Mâlik bin Avf en-Nasrî, İslâm’a karşı birleşmek için bütün müttefik kabilelere (Sakîf, Nasr, Cüşem vb.) haber saldı.
“Kureyş bitti!” dedi. “Muhammed (s.a.v.) Mekke’yi aldı, şimdi O’nun (s.a.v.) gücü zirvedeyken O (s.a.v.) bize gelmeden, biz O’nun (s.a.v.) üzerine gidelim!”
Bu çağrıya, Arap kabilelerinden 20.000 (Yirmi bin) (bazı rivayetlerde 30.000) kişilik devasa bir ordu icabet etti.
Mâlik bin Avf, ordusunun “kaçma” ihtimalini ortadan kaldırmak için, Câhiliye (yanlış inanç) âdetince, akıl almaz bir karar aldı:
Orduya, bütün kadınlarını, çocuklarını, bütün koyun, keçi ve deve sürülerini ve bütün altın ve gümüş servetlerini de yanlarına almalarını emretti.
Ordu, bir harp (savaş) ordusu değil, bir “göç” kafilesi gibiydi.
Planı şuydu: Savaşçılar, arkalarında ailelerinin ve servetlerinin olduğunu bilirlerse, onları (ailelerini ve servetlerini) korumak için “ölümüne” savaşacaklar, asla kaçmayacaklardı.
(Hevâzin’in tecrübeli ve yaşlı reisi Düreyd bin Sımme, bu plana “Bu bir felakettir! Kaçan adamı (savaşçıyı) ailesi veya malı durduramaz. Eğer yenilirsek, hem canımızdan hem de bütün namusumuzdan ve servetimizden oluruz!” diye itiraz ettiyse de, kibirli (enaniyetli) Mâlik bin Avf O’nu (Düreyd’i) dinlemedi.)
Bu 20.000 (Yirmi bin) kişilik “her şeyini ortaya koyan” ordu, Mekke ile Tâif arasındaki **”Huneyn Vâdisi”**ne gelip karargâh kurdu ve Müslümanları beklemeye başladı.

2. İslâm’ın En Kalabalık Ordusu: 12.000 (On İki Bin) Kişi

Hevâzin ve Sakîf’in bu harp (savaş) hazırlığı haberi, Mekke’deki Resûl-i Ekrem’e (s.a.v.) ulaştı.
Efendimiz (s.a.v.), derhal Fetih Ordusu’na “Hazırlık!” emri verdi.
Bu ordu, İslâm’ın o güne kadar gördüğü en büyük orduydu:
• Medine’den gelen 10.000 (On bin) kişilik Fâtih Ordu (Ensâr ve Muhâcirler r.anhüm).
• Mekke’nin Fethi’nde yeni Müslüman olan 2.000 (İki bin) kişilik Kureyşli “Tulakâ” (Serbest Bırakılanlar) birliği. (Ebû Süfyan, Safvân bin Ümeyye, İkrime bin Ebî Cehil gibi reisler de, henüz imanları tam kalplerine yerleşmemiş olsa da, bu orduya katıldılar.)
Toplam: 12.000 (On iki bin) kişilik muazzam bir İslâm Ordusu.
Resûl-i Ekrem (s.a.v.), Mekke’ye (Fetihten sonra) Vâli olarak Attâb bin Esîd’i (r.a.) bıraktı ve Hicretin 8. Yılı, 6 Şevval günü, bu büyük orduyla Huneyn’e doğru yola çıktı.
Ordu o kadar kalabalıktı ki, bu İslâm tarihinin ilk “büyük” ordusuydu. Bedir’de 313, Uhud’da 700, Hendek’te 3.000 olan Müslümanlar, şimdi 12.000 kişiydiler.

3. İlk İmtihan: “Sayı Çokluğu” Kibri (Enaniyeti)

Ancak bu sayı çokluğu, ordunun içine, farkında olmadan, Câhiliye’den kalma bir “kibir (enaniyet)” (veya özgüven) sızmasına sebep oldu.
Ashâbdan (r.anhüm) bazıları (veya yeni Müslüman olan Kureyşliler), ordunun bu heybetini görünce, o imtihan cümlesini fısıldadılar:
“Len nuğlebe’l-yevme min kılletin!”
(Biz, bugün, ‘azlık’ (sayı azlığı) yüzünden asla yenilgiye uğramayız!)
O güne kadar Müslümanlar zaferleri hep Allah’ın (c.c.) yardımıyla (“Nusret” ile), azlıklarına (sayı azlıklarına) rağmen kazanmışlardı (Bedir gibi). İlk defa zaferin sebebini Allah’ın (c.c.) yardımından değil, kendi “sayı çoklukları”ndan (Kemmiyet/Sayı) beklemeye başlamışlardı.
Bu “kibir (enaniyet)”, Allah’a (c.c.) olan tevekkülü (güveni) bir anlığına zedelemişti. Ve İslâm Ordusu, bu zedelenmenin bedelini, tarihinin en büyük bozgunlarından birini yaşayarak ödeyecekti.
Kur’ân-ı Kerîm, o anı şöyle tasvir eder:
“Andolsun ki Allah (c.c.), birçok yerde ve Huneyn gününde size yardım etmişti. Hani o gün çokluğunuz size kendinizi beğendirmiş (sizi kibre/enaniyete sevk etmiş), fakat (bu çokluk) size hiçbir fayda sağlamamıştı. Yeryüzü, o genişliğine rağmen size dar gelmiş, sonra da (düşmana) arkanızı dönüp kaçmıştınız.” (Tevbe, 9/25 )

4. Huneyn Vâdisi: Büyük Pusu ve Bozgun

Hevâzin komutanı Mâlik bin Avf, sinsi bir harp (savaş) planı hazırlamıştı.
Huneyn Vâdisi, son derece dar, derin, kayalık ve pusuya elverişli bir vadiydi. Mâlik, 20.000 (Yirmi bin) kişilik ordusunu, vadiye inen yamaçlara, kayalıkların ve dar geçitlerin ardına gizledi. Okçularını ve mızraklılarını en stratejik yerlere yerleştirdi.
Emri şuydu: “İslâm Ordusu’nun tamamı vadiye inene kadar kimse kıpırdamayacak. Tamamı vadiye indiğinde, tek bir adam gibi üzerlerine ok ve taş yağdırıp, hep birlikte hücuma kalkacağız!”
İslâm Ordusu (12.000 kişi), sabahın alacakaranlığında (Fecirden hemen sonra) Huneyn Vâdisi’ne inmeye başladı.
Ordunun en önünde (öncü birlik/Vanguard), Kureyş’in en cesur süvari komutanı ve yeni “Seyfullah” (Allah’ın c.c. Kılıcı) olan Hâlid bin Velîd (radıyallâhu anh) ve O’nun (Hâlid’in r.a.) komutasındaki Süleymoğulları ve yeni Kureyşliler (Tulakâ) vardı.
Onlar (Hâlid’in r.a. birliği), vadinin en dar yerine geldiklerinde, tuzağın farkında değillerdi.
Tam o anda, Mâlik bin Avf hücum emrini verdi.
Vadinin her iki yamacından, binlerce Hevâzinli okçu, Müslümanların üzerine (zifiri karanlıkta) bir “yağmur” gibi ok yağdırmaya başladı. Ardından o 20.000 (Yirmi bin) kişilik ordu, gürültüyle ve çığlıklarla yamaçlardan aşağı hücuma geçti.
Bu âni, beklenmedik ve dehşet verici baskın, İslâm Ordusu’nun öncü kolunu (Hâlid’in r.a. birliğini) tam bir paniğe sevk etti.
Öncü birlik (Hâlid’in r.a. birliği), neye uğradığını şaşırdı. Zırhlarını delip geçen ok yağmuru karşısında geriye, “Kaçın! Bozgun!” diye bağırarak kaçmaya başladılar.
Öncülerin bu paniği, arkadan gelen ana orduya (10.000 kişi) çarptı. Arkadakiler, öndekilerin neden kaçtığını bilmeden, “Bozgun var!” nidalarıyla, birbirlerini ezerek, geriye (Mekke’ye doğru) kaçışmaya başladılar.
12.000 (On iki bin) kişilik o muazzam ordu, o “Bugün yenilmeyiz!” diyen ordu, dakikalar içinde, tek bir kılıç dahi çekemeden, tam bir “Bozgun” (Hezimet) yaşıyordu.

5. Peygamber’in (s.a.v.) Sebatı (Kararlılığı) ve Hz. Abbâs’ın (r.a.) Nidâsı

Bozgun o kadar büyüktü ki, herkes kaçışıyordu.
Ancak Huneyn Vâdisi’nin ortasında, o ok yağmurunun altında, o 20.000 (Yirmi bin) kişilik düşman hücumunun tam karşısında, yerinden bir adım bile geri atmayan Biri (s.a.v.) vardı:
Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem).
O (s.a.v.), mübarek beyaz katırı (Düldül) üzerinde, tek başına düşmana doğru ilerlemeye çalışıyor ve o Cihan Şümul sebat (kararlılık) ve cesaret nidasını haykırıyordu:
“Ene’n-Nebiyyü lâ kezib! Ene’bnü Abdilmuttalib!”
(Ben (Muhammed s.a.v.) Peygamberim, yalan değil! Ben (Muhammed s.a.v.), (Kureyş’in Reisi) Abdülmuttalib’in torunuyum!)
“İleyye ‘ibâdallâh! İleyye ene Resûlullah!”
(Bana (Muhammed’e s.a.v.) gelin ey Allah’ın (c.c.) kulları! Bana (Muhammed’e s.a.v.) gelin! Ben (Muhammed s.a.v.) Allah’ın (c.c.) Resûlüyüm!)”
O (s.a.v.) hücum etmek istiyor, ancak katırının yularını tutan amcası Hz. Abbâs (r.a.) ve Ebû Süfyan bin Hâris (r.a.) (amcasının oğlu), O’nu (s.a.v.) durdurmaya çalışıyorlardı.
Bozgun anında, Efendimiz’in (s.a.v.) etrafında sadece bir avuç (10 ila 100 kişi arası rivayet edilir) sâdık (sadakatli) Sahabî (r.anhüm) kalmıştı: Başta Hz. Ebû Bekir (r.a.), Hz. Ömer (r.a.), Hz. Ali (r.a.), Hz. Abbâs (r.a.) ve Ensâr’dan (Medinelilerden) birkaç fedakâr…
Efendimiz (s.a.v.), bu bozgunun ancak İman ile durdurulacağını biliyordu. Amcası Hz. Abbâs’a (r.a.) (ki O’nun r.a. sesi çok gür ve tesirliydi) emretti:
“Yâ Abbâs! (r.a.) Nidâ et (Seslen)! Çağır onları (Ashâbı r.anhüm) geri!”
Hz. Abbâs (r.a.), o gür sesiyle, kaçmakta olan orduya doğru avazı çıktığı kadar bağırmaya başladı. O (r.a.), onların (Ashâbın r.anhüm) “sayı çokluğu” kibrini (enaniyetini) değil, “iman” ahidlerini (sözlerini) hatırlattı:
“Yâ Ma’şera’l-Ensâr!” (Ey Ensâr Cemaati! – Siz ki Medine’de bize kucak açtınız!)
“Yâ Ehle Bey’ati’r-Rıdvân!” (Ey Rıdvân Biatı’nın (Yemininin) Ehli! – Siz ki Hudeybiye’de o ağacın altında ‘Ölüm Yemini’ etmiştiniz!)
“Yâ Ehle Sûreti’l-Bakara!” (Ey Bakara Suresi (Âlimleri) Ehli!)”

6. Bozgunun Zafere Dönüşü

Hz. Abbâs’ın (r.a.) bu sesi, kaçmakta olan Ensâr’ın (Medinelilerin) ve Muhâcirlerin (Mekkelilerin) (Rıdvân Ehli’nin r.anhüm) kulaklarına ulaştığında, o Cihan Şümul imanın ve sadakatin ne demek olduğunu gösterdiler.
Sanki bir rüyadan uyanmış gibiydiler. Resûlullah’ı (s.a.v.) tek başına, düşmanın ortasında bıraktıklarını fark ettiler.
“Lebbeyk! Yâ Resûlallah! (s.a.v.) (Buyur Yâ Resûlallah! s.a.v.)” nidalarıyla, atlarını ve develerini geriye döndürdüler.
Öyle bir telaşla geri dönüyorlardı ki, sıkışıklıktan atını döndüremeyenler, atından atlıyor, kalkanını, zırhını atıyor, “Resûlullah’a (s.a.v.) ulaşmak için” yaya olarak düşman saflarına dalıyorlardı.
Önce 100 (Yüz) kişilik bir fedâi grubu Efendimiz’in (s.a.v.) etrafında toplandı.
Resûl-i Ekrem (s.a.v.), bu imanın geri dönüşünü görünce, Bedir’deki mucizeyi tekrarladı. Yerden bir avuç toprak aldı, Hevâzin Ordusu’na doğru fırlattı ve buyurdu:
“Şâheti’l-Vücûh!” (Yüzleri kara olsun!)
O (s.a.v.), o bir avuç toprağı attıktan sonra harp (savaş) bitmişti. Buyurdu ki:
“Kâbe’nin Rabbine (c.c.) yemin ederim ki, Onlar (Hevâzin) artık hezimete (yenilgiye) uğradılar!”
Ve o bir avuç toprak, Hendek’te ve Bedir’de olduğu gibi, ilâhî bir emirle o 20.000 (Yirmi bin) kişilik Hevâzin Ordusu’nun tamamının gözlerine isabet etti.
Aynı anda, semâdan, gözle görülmeyen (veya beyaz elbiseli görülen) Melekler (a.s.) Ordusu nazil oldu (Tevbe, 9/26).
Müslümanların o fedâî hücumu ve bu ilâhî yardım (Nusret) karşısında, Hevâzin ve Sakîf Ordusu, o günün en büyük bozgununu yaşadı.
Bütün komutanları (Düreyd bin Sımme dahil) öldürüldü. Liderleri Mâlik bin Avf, canını zor kurtardı.
Savaş meydanını terk edip kaçtılar.
Ancak kaçarken, geride, harp (savaş) meydanına “kaçmayalım” diye getirdikleri her şeyi;
Bütün kadınlarını (yaklaşık 6.000 kişi),
Bütün çocuklarını,
Bütün develerini (24.000 deve),
Bütün koyunlarını (40.000’den fazla koyun),
Ve bütün altın ve gümüş servetlerini (4.000 ukiyye gümüş)
…İslâm Ordusu’na “ganimet” olarak bırakmışlardı.
Huneyn Gazvesi, o “sayı çokluğu” kibri (enaniyeti) yüzünden, İslâm tarihinin en büyük “Bozgun”u (Yenilgisi) ile başlamış; ancak Resûlullah’ın (s.a.v.) o Cihan Şümul sebatı (kararlılığı) ve Ashâbının (r.anhüm) o sarsılmaz “iman” sadakati sayesinde, İslâm tarihinin en büyük “Ganimet”inin (Hazinesinin) kazanıldığı en büyük “Zafer”lerinden birine dönüşmüştü.
.
Mekke’nin Fethi tamamlanmış, Kureyş’in 20 yıllık mücadelesi İslâm’ın Cihan Şümul (Evrensel) merhameti karşısında son bulmuştu. Ancak bu “kansız fetih”, Mekke’nin komşuları ve Arabistan’ın en savaşçı, en kibirli (enaniyetli) kabileleri olan Hevâzin ve (Tâif’te yaşayan) Sakîf kabilelerini dehşete düşürmüştü.
Onlar, Kureyş’in bu kadar kolay teslim olmasını bir zillet (aşağılanma) saydılar ve “Kureyş bittiyse, sıra bizdedir. Muhammed (s.a.v.) bize saldırmadan, biz O’na (s.a.v.) saldıralım!” diyerek, Câhiliye’nin (yanlış inancın) son büyük ordusunu topladılar.

*********

BÖLÜM 32: EN BÜYÜK ORDU, EN BÜYÜK İMTİHAN: HUNEYN GAZVESİ
(Medenî Dönem – XXI)

1. Câhiliye’nin Son Ordusu: Hevâzin ve Sakîf (Tâif)

Mekke’nin Fethi’nden sadece on beş (15) gün sonraydı.
Hevâzin kabilesinin genç ve kibirli (enaniyetli) reisi Mâlik bin Avf en-Nasrî, İslâm’a karşı birleşmek için bütün müttefik kabilelere (Sakîf, Nasr, Cüşem vb.) haber saldı.
“Kureyş bitti!” dedi. “Muhammed (s.a.v.) Mekke’yi aldı, şimdi O’nun (s.a.v.) gücü zirvedeyken O (s.a.v.) bize gelmeden, biz O’nun (s.a.v.) üzerine gidelim!”
Bu çağrıya, Arap kabilelerinden 20.000 (Yirmi bin) (bazı rivayetlerde 30.000) kişilik devasa bir ordu icabet etti.
Mâlik bin Avf, ordusunun “kaçma” ihtimalini ortadan kaldırmak için, Câhiliye âdetince, akıl almaz bir karar aldı:
Orduya, bütün kadınlarını, çocuklarını, bütün koyun, keçi ve deve sürülerini ve bütün altın ve gümüş servetlerini de yanlarına almalarını emretti.
Ordu, bir harp ordusu değil, bir “göç” kafilesi gibiydi.
Planı şuydu: Savaşçılar, arkalarında ailelerinin ve servetlerinin olduğunu bilirlerse, onları (ailelerini ve servetlerini) korumak için “ölümüne” savaşacaklar, asla kaçmayacaklardı.
(Hevâzin’in tecrübeli ve yaşlı reisi Düreyd bin Sımme, bu plana “Bu bir felakettir! Kaçan adamı (savaşçıyı) ailesi veya malı durduramaz. Eğer yenilirsek, hem canımızdan hem de bütün namusumuzdan ve servetimizden oluruz!” diye itiraz ettiyse de, kibirli (enaniyetli) Mâlik bin Avf O’nu (Düreyd’i) dinlemedi.)
Bu 20.000 (Yirmi bin) kişilik “her şeyini ortaya koyan” ordu, Mekke ile Tâif arasındaki **”Huneyn Vâdisi”**ne gelip karargâh kurdu ve Müslümanları beklemeye başladı.

2. İslâm’ın En Kalabalık Ordusu: 12.000 (On İki Bin) Kişi

Hevâzin ve Sakîf’in bu harp hazırlığı haberi, Mekke’deki Resûl-i Ekrem’e (s.a.v.) ulaştı.
Efendimiz (s.a.v.), derhal Fetih Ordusu’na “Hazırlık!” emri verdi.
Bu ordu, İslâm’ın o güne kadar gördüğü en büyük orduydu:
• Medine’den gelen 10.000 (On bin) kişilik Fâtih Ordu (Ensâr ve Muhâcirler r.anhüm).
• Mekke’nin Fethi’nde yeni Müslüman olan 2.000 (İki bin) kişilik Kureyşli “Tulakâ” (Serbest Bırakılanlar) birliği. (Ebû Süfyan, Safvân bin Ümeyye, İkrime bin Ebî Cehil gibi reisler de, henüz imanları tam kalplerine yerleşmemiş olsa da, bu orduya katıldılar.)
Toplam: 12.000 (On iki bin) kişilik muazzam bir İslâm Ordusu.
Resûl-i Ekrem (s.a.v.), Mekke’ye (Fetihten sonra) Vâli olarak Attâb bin Esîd’i (r.a.) bıraktı ve Hicretin 8. Yılı, 6 Şevval günü, bu büyük orduyla Huneyn’e doğru yola çıktı.
Ordu o kadar kalabalıktı ki, bu İslâm tarihinin ilk “büyük” ordusuydu. Bedir’de 313, Uhud’da 700, Hendek’te 3.000 olan Müslümanlar, şimdi 12.000 kişiydiler.

3. İlk İmtihan: “Sayı Çokluğu” Kibri (Enaniyeti)

Ancak bu sayı çokluğu, ordunun içine, farkında olmadan, Câhiliye’den kalma bir “kibir (enaniyet)” (veya özgüven) sızmasına sebep oldu.
Ashâbdan (r.anhüm) bazıları (veya yeni Müslüman olan Kureyşliler), ordunun bu heybetini görünce, o imtihan cümlesini fısıldadılar:
“Len nuğlebe’l-yevme min kılletin!”
(Biz, bugün, ‘azlık’ (sayı azlığı) yüzünden asla yenilgiye uğramayız!)
O güne kadar Müslümanlar zaferleri hep Allah’ın (c.c.) yardımıyla (“Nusret” ile), azlıklarına (sayı azlıklarına) rağmen kazanmışlardı (Bedir gibi). İlk defa zaferin sebebini Allah’ın (c.c.) yardımından değil, kendi “sayı çoklukları”ndan (Kemmiyet/Sayı) beklemeye başlamışlardı.
Bu “kibir (enaniyet)”, Allah’a (c.c.) olan tevekkülü (güveni) bir anlığına zedelemişti. Ve İslâm Ordusu, bu zedelenmenin bedelini, tarihinin en büyük bozgunlarından birini yaşayarak ödeyecekti.
Kur’ân-ı Kerîm, o anı şöyle tasvir eder:
“Andolsun ki Allah (c.c.), birçok yerde ve Huneyn gününde size yardım etmişti. Hani o gün çokluğunuz size kendinizi beğendirmiş (sizi kibre/enaniyete sevk etmiş), fakat (bu çokluk) size hiçbir fayda sağlamamıştı. Yeryüzü, o genişliğine rağmen size dar gelmiş, sonra da (düşmana) arkanızı dönüp kaçmıştınız.” (Tevbe, 9/25 )

4. Huneyn Vâdisi: Büyük Pusu ve Bozgun

Hevâzin komutanı Mâlik bin Avf, sinsi bir harp (savaş) planı hazırlamıştı.
Huneyn Vâdisi, son derece dar, derin, kayalık ve pusuya elverişli bir vadiydi. Mâlik, 20.000 (Yirmi bin) kişilik ordusunu, vadiye inen yamaçlara, kayalıkların ve dar geçitlerin ardına gizledi. Okçularını ve mızraklılarını en stratejik yerlere yerleştirdi.
Emri şuydu: “İslâm Ordusu’nun tamamı vadiye inene kadar kimse kıpırdamayacak. Tamamı vadiye indiğinde, tek bir adam gibi üzerlerine ok ve taş yağdırıp, hep birlikte hücuma kalkacağız!”
İslâm Ordusu (12.000 kişi), sabahın alacakaranlığında (Fecirden hemen sonra) Huneyn Vâdisi’ne inmeye başladı.
Ordunun en önünde (öncü birlik/Vanguard), Kureyş’in en cesur süvari komutanı ve yeni “Seyfullah” (Allah’ın c.c. Kılıcı) olan Hâlid bin Velîd (radıyallâhu anh) ve O’nun (Hâlid’in r.a.) komutasındaki Süleymoğulları ve yeni Kureyşliler (Tulakâ) vardı.
Onlar (Hâlid’in r.a. birliği), vadinin en dar yerine geldiklerinde, tuzağın farkında değillerdi.
Tam o anda, Mâlik bin Avf hücum emrini verdi.
Vadinin her iki yamacından, binlerce Hevâzinli okçu, Müslümanların üzerine (zifiri karanlıkta) bir “yağmur” gibi ok yağdırmaya başladı. Ardından o 20.000 (Yirmi bin) kişilik ordu, gürültüyle ve çığlıklarla yamaçlardan aşağı hücuma geçti.
Bu âni, beklenmedik ve dehşet verici baskın, İslâm Ordusu’nun öncü kolunu (Hâlid’in r.a. birliğini) tam bir paniğe sevk etti.
Öncü birlik (Hâlid’in r.a. birliği), neye uğradığını şaşırdı. Zırhlarını delip geçen ok yağmuru karşısında geriye, “Kaçın! Bozgun!” diye bağırarak kaçmaya başladılar.
Öncülerin bu paniği, arkadan gelen ana orduya (10.000 kişi) çarptı. Arkadakiler, öndekilerin neden kaçtığını bilmeden, “Bozgun var!” nidalarıyla, birbirlerini ezerek, geriye (Mekke’ye doğru) kaçışmaya başladılar.
12.000 (On iki bin) kişilik o muazzam ordu, o “Bugün yenilmeyiz!” diyen ordu, dakikalar içinde, tek bir kılıç dahi çekemeden, tam bir “Bozgun” (Hezimet) yaşıyordu.

5. Peygamber’in (s.a.v.) Sebatı (Kararlılığı) ve Hz. Abbâs’ın (r.a.) Nidâsı

Bozgun o kadar büyüktü ki, herkes kaçışıyordu.
Ancak Huneyn Vâdisi’nin ortasında, o ok yağmurunun altında, o 20.000 (Yirmi bin) kişilik düşman hücumunun tam karşısında, yerinden bir adım bile geri atmayan Biri (s.a.v.) vardı:
Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem).
O (s.a.v.), mübarek beyaz katırı (Düldül) üzerinde, tek başına düşmana doğru ilerlemeye çalışıyor ve o Cihan Şümul sebat (kararlılık) ve cesaret nidasını haykırıyordu:
“Ene’n-Nebiyyü lâ kezib! Ene’bnü Abdilmuttalib!”
(Ben (Muhammed s.a.v.) Peygamberim, yalan değil! Ben (Muhammed s.a.v.), (Kureyş’in Reisi) Abdülmuttalib’in torunuyum!)
“İleyye ‘ibâdallâh! İleyye ene Resûlullah!”
(Bana (Muhammed’e s.a.v.) gelin ey Allah’ın (c.c.) kulları! Bana (Muhammed’e s.a.v.) gelin! Ben (Muhammed s.a.v.) Allah’ın (c.c.) Resûlüyüm!)”
O (s.a.v.) hücum etmek istiyor, ancak katırının yularını tutan amcası Hz. Abbâs (r.a.) ve Ebû Süfyan bin Hâris (r.a.) (amcasının oğlu), O’nu (s.a.v.) durdurmaya çalışıyorlardı.
Bozgun anında, Efendimiz’in (s.a.v.) etrafında sadece bir avuç (10 ila 100 kişi arası rivayet edilir) sâdık (sadakatli) Sahabî (r.anhüm) kalmıştı: Başta Hz. Ebû Bekir (r.a.), Hz. Ömer (r.a.), Hz. Ali (r.a.), Hz. Abbâs (r.a.) ve Ensâr’dan (Medinelilerden) birkaç fedakâr…
Efendimiz (s.a.v.), bu bozgunun ancak İman ile durdurulacağını biliyordu. Amcası Hz. Abbâs’a (r.a.) (ki O’nun r.a. sesi çok gür ve tesirliydi) emretti:
“Yâ Abbâs! (r.a.) Nidâ et (Seslen)! Çağır onları (Ashâbı r.anhüm) geri!”
Hz. Abbâs (r.a.), o gür sesiyle, kaçmakta olan orduya doğru avazı çıktığı kadar bağırmaya başladı. O (r.a.), onların (Ashâbın r.anhüm) “sayı çokluğu” kibrini (enaniyetini) değil, “iman” ahidlerini (sözlerini) hatırlattı:
“Yâ Ma’şera’l-Ensâr!” (Ey Ensâr Cemaati! – Siz ki Medine’de bize kucak açtınız!)
“Yâ Ehle Bey’ati’r-Rıdvân!” (Ey Rıdvân Biatı’nın (Yemininin) Ehli! – Siz ki Hudeybiye’de o ağacın altında ‘Ölüm Yemini’ etmiştiniz!)
“Yâ Ehle Sûreti’l-Bakara!” (Ey Bakara Suresi (Âlimleri) Ehli!)”

6. Bozgunun Zafere Dönüşü

Hz. Abbâs’ın (r.a.) bu sesi, kaçmakta olan Ensâr’ın (Medinelilerin) ve Muhâcirlerin (Mekkelilerin) (Rıdvân Ehli’nin r.anhüm) kulaklarına ulaştığında, o Cihan Şümul imanın ve sadakatin ne demek olduğunu gösterdiler.
Sanki bir rüyadan uyanmış gibiydiler. Resûlullah’ı (s.a.v.) tek başına, düşmanın ortasında bıraktıklarını fark ettiler.
“Lebbeyk! Yâ Resûlallah! (s.a.v.) (Buyur Yâ Resûlallah! s.a.v.)” nidalarıyla, atlarını ve develerini geriye döndürdüler.
Öyle bir telaşla geri dönüyorlardı ki, sıkışıklıktan atını döndüremeyenler, atından atlıyor, kalkanını, zırhını atıyor, “Resûlullah’a (s.a.v.) ulaşmak için” yaya olarak düşman saflarına dalıyorlardı.
Önce 100 (Yüz) kişilik bir fedâi grubu Efendimiz’in (s.a.v.) etrafında toplandı.
Resûl-i Ekrem (s.a.v.), bu imanın geri dönüşünü görünce, Bedir’deki mucizeyi tekrarladı. Yerden bir avuç toprak aldı, Hevâzin Ordusu’na doğru fırlattı ve buyurdu:
“Şâheti’l-Vücûh!” (Yüzleri kara olsun!)
O (s.a.v.), o bir avuç toprağı attıktan sonra harp (savaş) bitmişti. Buyurdu ki:
“Kâbe’nin Rabbine (c.c.) yemin ederim ki, Onlar (Hevâzin) artık hezimete (yenilgiye) uğradılar!”
Ve o bir avuç toprak, Hendek’te ve Bedir’de olduğu gibi, ilâhî bir emirle o 20.000 (Yirmi bin) kişilik Hevâzin Ordusu’nun tamamının gözlerine isabet etti.
Aynı anda, semâdan, gözle görülmeyen (veya beyaz elbiseli görülen) Melekler (a.s.) Ordusu nazil oldu (Tevbe, 9/26).
Müslümanların o fedâî hücumu ve bu ilâhî yardım (Nusret) karşısında, Hevâzin ve Sakîf Ordusu, o günün en büyük bozgununu yaşadı.
Bütün komutanları (Düreyd bin Sımme dahil) öldürüldü. Liderleri Mâlik bin Avf, canını zor kurtardı.
Savaş meydanını terk edip kaçtılar.
Ancak kaçarken, geride, harp meydanına “kaçmayalım” diye getirdikleri her şeyi;
Bütün kadınlarını (yaklaşık 6.000 kişi),
Bütün çocuklarını,
Bütün develerini (24.000 deve),
Bütün koyunlarını (40.000’den fazla koyun),
Ve bütün altın ve gümüş servetlerini (4.000 ukiyye gümüş)
…İslâm Ordusu’na “ganimet” olarak bırakmışlardı.
Huneyn Gazvesi, o “sayı çokluğu” kibri (enaniyeti) yüzünden, İslâm tarihinin en büyük “Bozgun”u (Yenilgisi) ile başlamış; ancak Resûlullah’ın (s.a.v.) o Cihan Şümul sebatı (kararlılığı) ve Ashâbının (r.anhüm) o sarsılmaz “iman” sadakati sayesinde, İslâm tarihinin en büyük “Ganimet”inin (Hazinesinin) kazanıldığı en büyük “Zafer”lerinden birine dönüşmüştü.

BÖLÜM 33: TÂİF KUŞATMASI VE KALPLERİN FETHİ (MÜELLEFE-İ KULÛB)

Huneyn’deki zafer muazzamdı, ancak Câhiliye’nin son kalesi henüz düşmemişti. Bozguna uğrayan Hevâzin ordusunun kalıntıları ikiye ayrıldı:
• Bir kısmı “Evtâs” vadisine kaçtı (Bunlar üzerine küçük bir birlik gönderildi ve mağlup edildiler).
• Ordunun asıl savaşçı kısmı olan Sakîf kabilesi ve komutanları Mâlik bin Avf, süratle kaleleri olan Tâif’e sığındı.

1. Yıllar Sonra Yeniden Tâif (Tâif Kuşatması – Hicret 8)

Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem), o Cihan Şümul zaferi Tâif’in fethiyle taçlandırmak istedi.
Bu, O’nun (s.a.v.) Tâif’e ikinci gelişiydi.
İlk gelişi (Hicretin 10. yılında), “Hüzün Yılı”nda, himayesiz, yalnız ve yardım arayan bir Peygamber (s.a.v.) olarak olmuş; Tâif’in çocukları O’nu (s.a.v.) taşlamış, mübarek ayaklarını kanlar içinde bırakmışlardı.
İkinci gelişi (Hicretin 8. yılında), 12.000 (On iki bin) kişilik muzaffer (galip) bir ordunun Başkomutanı, Mekke’nin Fâtihi olarak oluyordu.
Ancak Tâif’liler, Kureyş gibi değildi. Onlar, kalelerine ve okçuluktaki maharetlerine güveniyorlardı. Teslim olmaya niyetleri yoktu. Yıllarca yetecek erzakı kalelerine doldurdular ve kapıları kapattılar.
İslâm Ordusu, Tâif Kalesi’ni kuşattı.
Ancak Tâif Kalesi, müstahkem (sağlamlaştırılmış) bir kaleydi. Sakîf kabilesi, kalenin surlarından Müslümanların üzerine kızgın ok yağmurları yağdırıyordu. Müslümanlar bu ok yağmuru karşısında kayıplar (şehitler) vermeye başladılar.
Resûl-i Ekrem (s.a.v.), bu kuşatmada, Arap harp (savaş) geleneğinde olmayan, yeni harp teknolojilerini kullandı:
• Mancınık (Catapult): Düşman surlarını (kale duvarlarını) dövmek ve gedik açmak için (Selmân-ı Fârisî’nin r.a. tavsiyesiyle) mancınıklar kuruldu.
• Debbâbe (Zırhlı Araç): Kale duvarına yaklaşmak ve duvarı alttan delmek (lağım kazmak) veya yakmak için, üzeri derilerle kaplı, tekerlekli, zırhlı ahşap bir yürüyüş kulesi (Debbâbe) inşa edildi.
Ancak Sakîf kabilesi, bu hamlelere hazırlıklıydı. Debbâbe’nin üzerine surlardan kızgın demir parçaları ve alevli oklar atarak o ahşap kalkanı yaktılar. Mancınık atışları ise o kalın surlarda tesirli (etkili) olamadı.
Kuşatma, 20 (Yirmi) günden fazla sürdü. Müslümanlar şehitler veriyor, ancak kale düşmüyordu.
Kuşatma uzadıkça, Haram aylar (Zilkade) da girmişti (Harp/Savaş yapmanın yasak olduğu aylar). Resûl-i Ekrem (s.a.v.), (muhtemelen ilâhî bir işaretle veya stratejik bir kararla) bu kalenin fethinin o gün nasip olmayacağını anladı.
Ashâbıyla (r.anhüm) istişare etti ve o Cihan Şümul emri verdi: “Kuşatmayı kaldırıyoruz. Medine’ye dönüyoruz.”
Bu karar, Huneyn’in galibi olan orduda bir hayal kırıklığı yarattı. “Yâ Resûlallah! (s.a.v.) Bu kadar geldik, Tâif’i fethetmeden mi döneceğiz?” dediler.
Efendimiz (s.a.v.) onlara (Ashâbına r.anhüm) “Öyleyse yarın hücum edin” buyurdu. Ertesi gün yapılan hücumda, Müslümanlar Tâiflilerin yoğun ok atışı altında daha çok yaralı verince, kuşatmayı kaldırma emrine razı oldular.
O (s.a.v.), yıllar önce kendisini (s.a.v.) taşlayan Tâif’e beddua etmemişti; şimdi de etmedi. Kuşatmayı kaldırırken, ellerini (ellerini) açtı ve o mübarek duayı etti:
“Allâhümme’hdi Sakîfe ve’ti bihim!”
(Allah’ım! Sakîf kabilesine hidayet ver! (İman nasip et) ve onları (Müslüman olarak) bana (Muhammed’e s.a.v.) getir!)
(Bu dua, bir yıl sonra kabul olacak ve Tâif (Sakîf) kabilesi, bizzat Medine’ye heyet göndererek topluca Müslüman olacaklardı.)

2. Kalplerin Fethi: Ganimetlerin Taksimi (Müellefe-i Kulûb)

İslâm Ordusu, Tâif kuşatmasını kaldırarak, Huneyn’de ele geçirilen o muazzam ganimetlerin (6.000 esir, on binlerce hayvan ve gümüş) toplandığı “Ci’râne” mevkiine geri döndü.
Artık “Ganimet Taksimi” (Paylaşımı) yapılacaktı.
Resûl-i Ekrem (s.a.v.), bu taksimde (paylaşımda), İslâm’ın Cihan Şümul siyâsetinin ve “Kalp Fethi”nin en büyük misallerinden (örneklerinden) birini gösterdi.
O (s.a.v.), ganimetin en büyük, en aslan payını; Bedir’de, Uhud’da, Hendek’te O’nunla (s.a.v.) birlikte aç kalan, savaşan sadık (sadakatli) Ashâbına (Ensâr ve Muhâcirler’e r.anhüm) değil;
Mekke’de yeni Müslüman olmuş, imanları henüz kalplerine tam yerleşmemiş, Câhiliye kibri (enaniyeti) ve şerefi hâlâ taze olan Kureyş reislerine (Tulakâ) verdi.
Bu siyâsetin adı, Kur’ân-ı Kerîm’de de geçen “Müellefe-i Kulûb” (Kalpleri İslâm’a Isındırılacak Olanlar) siyâsetiydi.
• Ebû Süfyan’a (Kureyş’in Baş Reisi) 100 (yüz) deve ve bir miktar gümüş verdi. Ebû Süfyan, “Peki ya oğlum Yezîd?” dedi. O’na (Yezîd’e) da 100 (yüz) deve verdi. “Peki ya diğer oğlum Muâviye?” dedi. O’na (Muâviye’ye) da 100 (yüz) deve verdi. (Tek bir aileye 300 deve!)
• Safvân bin Ümeyye’ye (Mekke’nin Fethi’nde Müslüman olmamış, kaçmıştı, sonra emanla/güvenceyle gelmişti) bir vadi dolusu deve ve koyun verdi.
• İkrime bin Ebî Cehil, Hâris bin Hişâm, Süheyl bin Amr gibi… Düne kadar İslâm’ın en azılı düşmanı olan bütün Kureyş reislerine ve Gatafân’ın (bedevîlerin) reislerine yüzlerce deve ve yüklüce gümüşler verdi.
Bu Cihan Şümul cömertlik, o kalpleri katı reislerin buzlarını çözdü. Safvân bin Ümeyye (r.a.) daha sonra şöyle diyecekti: “Vallahi, Resûlullah (s.a.v.) bana (Safvân’a r.a.) verdiğinde, O (s.a.v.) benim (Safvân’ın r.a.) gözümde insanların en sevimsizi (en buğz edileni) idi. O (s.a.v.) bana (Safvân’a r.a.) vermeye devam etti, vermeye devam etti… Tâ ki, O (s.a.v.) benim (Safvân’ın r.a.) gözümde insanların en sevileni (en mahbûbu) oluncaya kadar!”

3. Ensâr’ın (Medinelilerin) Hüznü ve Resûlullah’ın (s.a.v.) Gözyaşları

Ancak bu taksim (paylaşım), İslâm’ın bel kemiği olan Ensâr (Medineli Müslümanlar) arasında derûnî bir hüzne (üzüntüye) ve beşerî (insanî) bir kırgınlığa sebep oldu.
Çünkü Resûl-i Ekrem (s.a.v.), o muazzam Huneyn ganimetinden, Kureyş’e (Mekkelilere) yüzlerce deve dağıtırken;
Ensâr’a (Medinelilere) tek bir deve, tek bir koyun, tek bir dirhem gümüş dahi vermemişti. Sıfır!
Ensâr’ın (Medinelilerin) gençleri, bu durumu hazmedemedi. Kalpleri kırılmıştı. Kendi aralarında fısıldaşmaya başladılar:
“Allah (c.c.), Resûlü’nü (s.a.v.) affetsin! Bu ne iştir?”
“Kılıçlarımızdan hâlâ onların (Kureyş’in) kanı damlarken, O (s.a.v.) bütün ganimeti kendi kavmine (Kureyş’e) verdi, bizi (Ensâr’ı r.anhüm) unuttu!”
“Demek ki, zor gün bitince, (Resûlullah s.a.v.) vatanını (Mekke’yi) ve akrabalarını (Kureyş’i) hatırladı, bizi (Ensâr’ı r.anhüm) bıraktı!”
Bu sitem ve kırgınlık dolu fısıltılar, Ensâr’ın (Medinelilerin) Reisi Sa’d bin Ubâde’nin (radıyallâhu anh) kulağına geldi. Sa’d (r.a.), derhal Resûl-i Ekrem’in (s.a.v.) çadırına gitti:
“Yâ Resûlallah! (s.a.v.) Bu ganimet taksiminden (paylaşımından) dolayı, kavmim Ensâr’ın (Medinelilerin) kalbinde Sana (s.a.v.) karşı bir kırgınlık (hüzün) var.”
Efendimiz (s.a.v.) sordu: “Peki, yâ Sa’d! (r.a.) Senin (Sa’d’ın r.a.) kalbin (görüşün/reyin) nicedir?”
Sa’d (r.a.), dürüstçe cevap verdi: “Yâ Resûlallah! (s.a.v.) Ben (Sa’d r.a.) de kavmimden (Ensâr’dan r.anhüm) bir ferdim (Benim de kalbim kırık).”
Resûl-i Ekrem (s.a.v.), bu Cihan Şümul imtihanın, kılıçla değil, “sevgi” ve “gözyaşı” ile çözüleceğini biliyordu. Emretti:
“Yâ Sa’d! (r.a.) Derhal git! Kavmini (Ensâr’ı r.anhüm) şu çadırda (veya üstü kapalı alanda) topla! Aralarına sizden (Ensâr’dan r.anhüm) olmayan HİÇ KİMSE (ne Muhâcir, ne Kureyşli) girmesin!”
Sadece Ensâr (Medineliler) toplandı. Resûl-i Ekrem (s.a.v.), o hüzünlü ve sitemkâr (kırgın) Ashâbının (r.anhüm) karşısına dikildi. Ve Siyer tarihinin en dokunaklı, en Cihan Şümul hitabelerinden (konuşmalarından) birini yaptı:
O (s.a.v.) söze başladı: “Ey Ensâr (Medineliler) cemaati! İşittiğime göre, kalbinizde (nefsinizde) bana (Muhammed’e s.a.v.) karşı bir kırgınlık (hüzün) duymuşsunuz?”
“Duydum ki, ‘Muhammed (s.a.v.) kavmine (Kureyş’e) kavuştu, bizi (Ensâr’ı r.anhüm) unuttu’ demişsiniz?”
“Ey Ensâr! (Medineliler) … Siz (Ensâr r.anhüm) dalâlette (sapıklıkta/putperest) değil miydiniz de, Allah (c.c.) benim (Muhammed s.a.v.) vasıtamla sizi (Ensâr’ı r.anhüm) hidayete (İslâm’a) erdirmedi mi?”
Ensâr (r.anhüm) hep bir ağızdan: “Evet! Lütuf ve minnet Allah’a (c.c.) ve Resûlü’nedir (s.a.v.)!”
“Ey Ensâr! (Medineliler) Siz (Ensâr r.anhüm) fakir (yoksul) değil miydiniz de, Allah (c.c.) benim (Muhammed s.a.v.) vasıtamla sizi (Ensâr’ı r.anhüm) zenginleştirmedi mi?”
Ensâr (r.anhüm) hep bir ağızdan: “Evet! Lütuf ve minnet Allah’a (c.c.) ve Resûlü’nedir (s.a.v.)!”
“Ey Ensâr! (Medineliler) Siz (Ensâr r.anhüm) birbirinize (Evs ve Hazrec) düşman değil miydiniz de, Allah (c.c.) benim (Muhammed s.a.v.) vasıtamla kalplerinizi (gönüllerinizi) birleştirmedi mi?”
Ensâr (r.anhüm) hep bir ağızdan: “Evet! Lütuf ve minnet Allah’a (c.c.) ve Resûlü’nedir (s.a.v.)!”
Resûl-i Ekrem (s.a.v.) durdu ve sesini değiştirdi:
“Ey Ensâr! (Medineliler) Vallahi, isteseydiniz, siz (Ensâr r.anhüm) de (bana Muhammed’e s.a.v.) şöyle diyebilirdiniz ve sonuna kadar haklı olurdunuz:
‘Yâ Muhammed! (s.a.v.) Sen (s.a.v.) bize (Ensâr’a r.anhüm) (Mekke’de) yalanlanmış (tekzîb edilmiş) olarak geldin; biz (Ensâr r.anhüm) Sana (Muhammed’e s.a.v.) inandık (tasdik ettik)!’
‘Sen (s.a.v.) bize (Ensâr’a r.anhüm) (Mekke’den) kovulmuş olarak geldin; biz (Ensâr r.anhüm) Sana (Muhammed’e s.a.v.) kucak açtık (himaye ettik)!’
‘Sen (s.a.v.) bize (Ensâr’a r.anhüm) fakir olarak geldin; biz (Ensâr r.anhüm) Sana (Muhammed’e s.a.v.) mallarımızı paylaştırdık!’
‘Sen (s.a.v.) bize (Ensâr’a r.anhüm) yardımsız olarak geldin; biz (Ensâr r.anhüm) Seni (Muhammed’i s.a.v.) koruduk!’
“Eğer bunları (bu sözleri) söyleseydiniz, vallahi doğru söylemiş olurdunuz!”
Sonra o Cihan Şümul suali sordu (hitabetin zirvesi):
“Ey Ensâr! (Medineliler) … O (Kureyş) insanların kalplerini (gönüllerini) İslâm’a ısındırmak (Müellefe-i Kulûb) için, fâni (geçici) dünyanın o değersiz mallarından (ganimetlerinden) onlara (Kureyş’e) biraz pay (hisse) verdim diye mi kalbinizde (gönlünüzde) bana (Muhammed’e s.a.v.) kırıldınız?”
Ve o Cihan Şümul teklifi yaptı. O (s.a.v.) teklif ki, Ensâr’ın (Medinelilerin) kalbini (gönlünü) paramparça etti:
“Ey Ensâr Cemaati!
O (Mekkeliler) insanlar, evlerine (yurtlarına) develerle, koyunlarla, altın ve gümüşlerle dönerken;
Siz (Ensâr r.anhüm), evlerinize (yurtlarınıza) bizzat Allah’ın (c.c.) Resûlü (s.a.v.) ile (Muhammed s.a.v. ile) dönmeye razı değil misiniz?”
Bu söz, çadıra bir bomba gibi düştü.
Bütün Ensâr (Medineliler), o koca koca Sahabîler (r.anhüm), hüngür hüngür ağlamaya başladılar. O çadırdan sadece gözyaşı ve hıçkırık sesleri geliyordu. Sakalları gözyaşlarıyla sırılsıklam olmuştu.
Hep bir ağızdan, o gözyaşları içinde feryat ettiler:
“Radînâ bi-Resûlillâhi (s.a.v.) kısmen ve hazzâ!”
(Biz (Ensâr r.anhüm), pay (hisse) ve ganimet olarak Allah’ın (c.c.) Resûlü’ne (s.a.v.) razı olduk! Razı olduk Yâ Resûlallah! (s.a.v.) Bize (Ensâr’a r.anhüm) Sen (Muhammed s.a.v.) yetersin!)
Resûl-i Ekrem (s.a.v.) de onlarla (Ensâr’la r.anhüm) birlikte ağlıyordu. Ve O (s.a.v.), o Cihan Şümul vefâ (sadakat) yeminini etti ve duasını yaptı:
“Vallahi, eğer Hicret (fazileti) olmasaydı, ben (Muhammed s.a.v.) muhakkak Ensâr’dan (Medinelilerden) bir fert olmak isterdim!”
“Vallahi, bütün insanlar bir vadiye (yola) gitse, ben (Muhammed s.a.v.) muhakkak Ensâr’ın (Medinelilerin) gittiği vadiye (yola) giderdim!”
“Ey Allah’ım! (c.c.) Ensâr’a (Medinelilere) rahmet et! Ensâr’ın (Medinelilerin) çocuklarına rahmet et! Ensâr’ın (Medinelilerin) torunlarına rahmet et!”
Huneyn Gazvesi, “sayı çokluğu”nun (kemmiyetin) değil, “iman”ın (keyfiyetin) zaferi olmuştu.
Ganimet taksimi (paylaşımı) ise, Kureyş’in “kalbini (gönlünü)” fethetmiş; Ensâr’ın (Medinelilerin) ise Resûlullah’a (s.a.v.) olan “Aşkı”nı (sevgisini) tazelemişti.
Efendimiz (s.a.v.), Ci’râne’de ihrama girerek Umre yaptı ve Medine’ye, Ensâr’ın (Medinelilerin) yurduna, onlarla (Ensâr’la r.anhüm) birlikte döndü.

Mekke’nin Fethi, Câhiliye’nin bel kemiğini kırmıştı. Huneyn Zaferi ve Tâif’in (Sakîf’in) teslimiyeti ise, Arabistan’daki son büyük müşrik direnişini de sona erdirmişti. Resûl-i Ekrem’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) Huneyn ganimetlerini (hazinelerini) “Müellefe-i Kulûb” (Kalpleri İslâm’a Isındırılacaklar) siyasetiyle Kureyş’in yeni Müslüman olan reislerine (Ebû Süfyan, Safvân r.a. vb.) dağıtması, onların (Kureyş reislerinin) kalplerini (gönüllerini) tamamen İslâm’a bağlamıştı.
Ensâr’ın (Medinelilerin) o Cihan Şümul (Evrensel) vefâsı (sadakati) ise, “Ganimet olarak bize (Ensâr’a r.anhüm) Allah’ın Resûlü (s.a.v.) yeter!” sözleriyle, Medine’nin içtimaî (sosyal) bütünlüğünü zirveye taşımıştı.
Artık İslâm’ın karşısında duracak bir Arap gücü kalmamıştı.

BÖLÜM 34: “ZORLUK ORDUSU” (CEYŞÜ’L-USRE) VE SON GAZVE: TEBÜK
(Medenî Dönem – XXII)

1. “Heyetler Yılı” (Senetü’l-Vüfûd) – Hicretin 9. Yılı

Hicretin 9. Yılı (M. 630-631), Medine için bir “Hasat” yılı oldu. Mekke’nin Fethi’ni ve Huneyn Zaferi’ni gören Arap kabileleri, İslâm’ın sadece manevî bir güç değil, aynı zamanda Arabistan’ın en büyük siyasî ve askerî gücü olduğunu da idrak ettiler (anladılar).
Artık direnmenin bir manası kalmamıştı. Arabistan’ın dört bir yanından (Yemen’den, Umman’dan, Bahreyn’den, Necid’den), kabile reisleri (liderleri) ve temsilcileri (elçileri), Medine’ye, Mescid-i Nebevî’ye akın etmeye başladılar.
Bu heyetler (vüfûd), Resûl-i Ekrem’in (s.a.v.) huzuruna çıkıyor, O’nun (s.a.v.) Peygamberliğini (s.a.v.) tasdik ediyor ve kabilelerinin topluca İslâm’a girdiğini ilan ediyorlardı.
Bu heyetlerin (heyetlerin) en mühimi, şüphesiz Sakîf (Tâif) Heyeti idi.
Yıllar önce Resûlullah’ı (s.a.v.) taşlayan, Huneyn’de O’na (s.a.v.) karşı savaşan ve Tâif Kalesi’ne sığınan Sakîf kabilesi, Efendimiz’in (s.a.v.) kuşatmayı kaldırırken yaptığı o mübarek duanın (“Allah’ım! Sakîf’e hidayet ver ve onları (Müslüman olarak) bana (Muhammed’e s.a.v.) getir!”) bereketiyle, artık direnemeyeceklerini anlamışlardı.
Bizzat Medine’ye geldiler. İslâm’ı kabul ettiler. Tek bir şartları vardı: “Yâ Resûlallah! (s.a.v.) Tâif’teki en büyük putumuz (sanemimiz) olan ‘Lât’ı (putunu) kırmamıza izin ver, O’nu (Lât’ı) üç (3) yıl (veya bir/1 yıl) daha tutalım.”
Resûl-i Ekrem (s.a.v.), Tevhid (Allah’ın c.c. birliği) akidesinde (inancında) asla taviz vermedi. Bu teklifi kati olarak reddetti.
“Peki, o (Lât) zaman O’nu (Lât’ı) kendi ellerimizle kırmayalım, bize (Sakîf’e) ağır geliyor. Sen (s.a.v.) birini gönder, O (gönderilen) kırsın” dediler. Efendimiz (s.a.v.) bunu kabul etti. (Ve Tâif’teki o meşhur putu (sanemi) kırma vazifesini, ironik bir şekilde, eski bir putperest (müşrik) komutan olan Muğîre bin Şu’be’ye (r.a.) verdi.)
Medine’ye o yıl o kadar çok heyet (elçi) geldi ki, Mescid-i Nebevî bir diplomasi (elçilik) merkezine döndü. Bu yüzden Hicretin 9. Yılı, İslâm tarihinde “Senetü’l-Vüfûd” (Heyetler Yılı) olarak anıldı.
Cenâb-ı Hak, bu manzarayı Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle tasvir (betimleme) edecekti:
“Allah’ın (c.c.) yardımı ve fetih (Mekke’nin Fethi) geldiğinde ve insanların bölük bölük Allah’ın (c.c.) dinine girdiklerini gördüğünde, Rabbine (c.c.) hamd ederek tesbihte bulun ve O’ndan (c.c.) bağışlama dile. Şüphesiz O (c.c.), tevbeleri (tövbeleri) çok kabul edendir.” (Nasr, 110/1-3 )

2. Kuzeyden Gelen Tehdit: Bizans (Roma) Ordusu

Arabistan yarımadası (Cezîretü’l-Arap) tamamen İslâm’ın sancağı altında birleşmişti. Ancak İslâm’ın Cihan Şümul davet mektupları, Kuzey’deki o devasa gücü (Bizans/Roma) rahatsız etmişti.
Mûte Savaşı’nda (Hicret 8), 3.000 (Üç bin) Müslümanın 200.000 (İki yüz bin) (veya 100.000) kişilik Bizans (Roma) ordusuna kafa tutması ve Hâlid bin Velîd’in (r.a.) o orduyu salimen geri çekmesi, Bizans (Roma) İmparatoru Herakliyus’u şaşırtmış ve korkutmuştu.
Herakliyus, Arabistan’da doğan bu yeni “Süper Güç”ü (İslâm Devleti’ni), daha fazla büyümeden, kökünden ezmeye karar verdi.
Hicretin 9. Yılı, Receb ayında (M. 630), Medine’ye korkunç bir istihbarat (haber) ulaştı:
“Herakliyus, Şam (Suriye) sınırına, Bizans (Roma) askerleri ve O’na (Herakliyus’a) bağlı Hristiyan Arap (Gassânî) kabilelerinden oluşan 40.000 (Kırk bin) kişilik muazzam bir ordu yığmıştır. Ordu, Medine’ye yürümeye hazırlanmaktadır!”
Bu, Hendek’ten (10.000 kişi) bile daha büyük, dünyanın en profesyonel ordusunun (Bizans/Roma) topyekûn bir istila (işgal) tehdidiydi. Resûl-i Ekrem (s.a.v.), bu tehdide derhal ve en üst seviyede karşılık verilmesi gerektiğine karar verdi.

3. “Ceyşü’l-Usre” (Zorluk Ordusu) ve İman İmtihanı

Efendimiz (s.a.v.), bu kez hedefi gizlemedi. Bütün Müslümanlara ve müttefik Arap kabilelerine “Açık Çağrı” (Nefîr-i Âmm) yaptı:
“Bizans (Roma) üzerine, Tebük’e yürüyoruz! Hazırlanın!”
Bu çağrı, İslâm Ümmeti’nin o güne kadar karşılaştığı en ağır “İman İmtihanı” idi. Bu yüzden bu sefere “Zorluk Gazvesi” (Gazvetü’l-Usre) denildi.
Zorluk şuydu:
• Mevsim: Arabistan’ın en kavurucu, en sıcak yaz aylarıydı (Temmuz/Ağustos).
• Mesafe: Tebük, Medine’ye 700-800 km uzakta, çölün ortasındaydı.
• Zamanlama: Tam hurmaların olgunlaştığı “Hasat” zamanıydı. Medine’nin bütün bir yıllık ekonomisi (nafakası) bu hasata bağlıydı. Sefere gitmek demek, o yılın bütün gelirini (hurmaları) ağaçlarda çürümeye terk etmek demekti.
• Düşman: Karşıdaki düşman, Kureyş veya Hevâzin gibi bedevîler (çöl Arapları) değil, dünyanın süper gücü (Bizans/Roma) idi.
Bu sefer, “Gerçek Mü’min” ile “Münafık”ı (sahtekârı), “Cömert” ile “Cimri”yi ayıracak olan son “Furkân” (ayırma) imtihanıydı.
Resûl-i Ekrem (s.a.v.), bu muazzam orduyu (Ceyşü’l-Usre’yi) teçhiz etmek (donatmak) için “İnfâk” (Malî Yardım) seferberliği başlattı.
O gün, Sahâbe (r.anhüm), imanın ve fedakârlığın ne demek olduğunu Cihan Şümul âleme (dünyaya) gösterdi:
• Hz. Osman’ın (r.a.) Cömertliği (Zenginlerin İmtihanı):
Hz. Osman bin Affân (radıyallâhu anh) (Zinnûreyn/İki Nur Sahibi), bu ordunun (Ceyşü’l-Usre’nin) neredeyse üçte birini (1/3) tek başına donattı. Rivayete göre; 900 (Dokuz yüz) deve, 100 (Yüz) at (tam teçhizatlı) ve 1.000 (Bin) dinar altın (muazzam bir servet) bağışladı. Resûl-i Ekrem (s.a.v.), Hz. Osman’ın (r.a.) getirdiği o altınları mübarek elleriyle karıştırırken, o kadar sevinmişti ki, O’na (Osman’a r.a.) şu müjdeyi verdi: “Bugünden sonra Osman’a (r.a.) yaptığı (yapacağı) hiçbir şey (günah) zarar vermez!”
• Hz. Ebû Bekir (r.a.) ve Hz. Ömer’in (r.a.) Yarışı:
Hz. Ömer (r.a.), “Hayatımda hep Ebû Bekir’i (r.a.) geçmek istedim. Bugün, malımın yarısını getiriyorum. Bugün O’nu (Ebû Bekir’i r.a.) geçeceğim!” (r.a.) diyerek malının tam yarısını (1/2) Efendimiz’in (s.a.v.) önüne koydu.
Efendimiz (s.a.v.) sordu: “Yâ Ömer! (r.a.) Ailene (Ehline) ne bıraktın?”
Hz. Ömer (r.a.): “Malımın yarısını (1/2), Yâ Resûlallah! (s.a.v.)”
Az sonra Hz. Ebû Bekir es-Sıddîk (radıyallâhu anh) geldi. O (Ebû Bekir r.a.), bir bohça içinde malının TAMAMINI Efendimiz’in (s.a.v.) önüne koydu.
Efendimiz (s.a.v.) sordu: “Yâ Ebâ Bekir! (r.a.) Sen (Ebû Bekir r.a.) ailene (ehline) ne bıraktın?”
O (Ebû Bekir r.a.) “Sıddîk” (Sadakatin zirvesi), o Cihan Şümul (Evrensel) iman cevabını verdi:
“Onlara (Ehline) Allah’ı (c.c.) ve Resûlü’nü (s.a.v.) bıraktım!”
Hz. Ömer (r.a.) o anda ağlamaya başladı ve “Anladım ki, ben (Ömer r.a.) seni (Ebû Bekir’i r.a.) hiçbir zaman geçemeyeceğim” dedi.
• “el-Bekkâûn” (Ağlayanlar) (Fakirlerin İmtihanı):
Bu zenginlerin (mal sahiplerinin) yanında, bir de fakir (yoksul) Ashâb (r.anhüm) vardı. Onlar (Bekkâûn r.anhüm) da bu sefere (Cihâd’a/Gazâya) katılmak, şehit olmak istiyorlardı. Efendimiz’in (s.a.v.) huzuruna geldiler: “Yâ Resûlallah! (s.a.v.) Bizim (Bekkâûn’un r.anhüm) ne kılıcımız ne de binecek devemiz var. Bize (Bekkâûn’a r.anhüm) de binecek (hayvan) ver, biz (Bekkâûn r.anhüm) de gelelim!”
Resûl-i Ekrem (s.a.v.), o anki imkânsızlık içinde, hüzünle cevap verdi: “Vallahi, sizi (Bekkâûn’u r.anhüm) bindirecek hiçbir şey (hayvan) bulamıyorum.”
Bu Sahabîler (r.anhüm) (el-Bekkâûn r.anhüm), Cihâd’a (Gazâya) katılamadıkları için, hıçkıra hıçkıra ağlayarak geri döndüler. Onların (Bekkâûn’un r.anhüm) bu ihlaslı (samimi) gözyaşları üzerine, Cenâb-ı Hak, Tevbe Suresi’nde (9/92) Onları (Bekkâûn’u r.anhüm) överek teselli etti.

 

 

  • Münafıkların İhâneti (Sahtekârların İmtihanı):

    Bu “Zorluk” (Usre) imtihanı, Münafıkların (sahtekârların) son maskesini de düşürdü. Onlar (Münafıklar), Resûlullah’a (s.a.v.) gelip yalan mazeretler (bahaneler) sundular:
    “Yâ Resûlallah! (s.a.v.) ‘Bu sıcakta sefere mi çıkılır?’ Bize (Münafıklara) izin ver, Medine’de kalalım.” (Allah c.c. onlara r.anhüm cevap verdi: “De ki: Cehennem ateşi, bu sıcaktan çok daha şiddetlidir!” – Tevbe, 9/81)
    “Yâ Resûlallah! (s.a.v.) Bizim (Münafıkların) evlerimiz savunmasız (Avret).” (Allah c.c., “Onların (Münafıkların) evleri savunmasız değildi, onlar (Münafıklar) sadece kaçmak istiyorlardı” – Ahzâb, 33/13 dedi.)
    “Yâ Resûlallah! (s.a.v.) Bizans (Roma) kadınları (kızları) çok güzeldir. Biz (Münafıklar) gidersek, fitneye (günaha) düşeriz. Bize (Münafıklara) izin ver, fitneye (günaha) düşmeyelim.” (Allah c.c. cevap verdi: “Haberiniz olsun ki, onlar (Münafıklar) zaten fitnenin (günahın) tam içine düşmüşlerdir!” – Tevbe, 9/49)
    Ve Medine’nin en büyük münafığı (sahtekârı) Abdullah bin Übeyy bin Selûl, en büyük ordusuyla Medine’nin dışında karargâh kurdu, ancak “Bizans’la (Roma’yla) savaşılmaz” diyerek, İslâm Ordusu’ndan ayrılıp Medine’ye geri döndü.

    4. Tebük’e Varış ve Kılıçsız Zafer

    İslâm Ordusu, geride kalan münafıklara (sahtekârlara) ve imanı zayıflara (inancı güçsüzlere) aldırmadan, 30.000 (Otuz bin) kişilik o muazzam kuvvetle (10.000’i atlı) yola çıktı.
    Bu, İslâm tarihinin o güne kadar gördüğü en büyük orduydu.
    Ancak yolculuk, “Zorluk” (Usre) ismine lâyık bir meşakkatle (zorlukla) doluydu. Sıcaklık dayanılmazdı. Su kaynakları (kuyular) kurumuştu. Açlık o raddeye gelmişti ki, Sahabîler (r.anhüm) develerinin içindeki suyu (işkembelerindeki) içmek veya su bulmak için develerini kesmek zorunda kalmışlardı.
    Ancak bu 30.000 (Otuz bin) sâdık (sadakatli) Mü’min (inanan), o imkânsız çöl yolculuğunu tamamladı ve Tebük’e ulaştı.
    Resûl-i Ekrem (s.a.v.) karargâhı kurdu ve 40.000 (Kırk bin) kişilik Bizans (Roma) Ordusu’nu beklemeye başladı.
    Ancak meydanda kimse yoktu!
    Bizans (Roma) casusları, Müslümanların o kavurucu çölde, hasat mevsimini terk ederek 30.000 (Otuz bin) kişilik bir orduyla, bu imkânsız yolculuğu yaptıklarını (iman gücünü) İmparator Herakliyus’a bildirince;
    Herakliyus, Mûte’de (Hicret 8) 3.000 (Üç bin) kişiden korktuğu gibi, bu 30.000 (Otuz bin) “imanlı” ordudan daha çok korkmuştu. “Bunlar (Müslümanlar) sıradan insanlar (beşer) değil. Bunlarla (Müslümanlarla) savaşılmaz” diyerek, ordusunu Şam’ın (Suriye’nin) içlerine (Hıms’a) geri çekmişti.
    Tebük Gazvesi, İslâm’ın, dünyanın süper gücü (Bizans/Roma) karşısında, tek bir kılıç çekilmeden, “iman gücü” ve “caydırıcılık” ile kazandığı en büyük psikolojik zaferdir.
    Efendimiz (s.a.v.) Tebük’te 20 (yirmi) gün kalır. Kuzeydeki Hristiyan Arap emirlerini (reislerini) (Eyle, Dûme vb.) İslâm’a davet eder, onlarla “Cizye” (vergi) antlaşmaları (muahedeleri) yapar. İslâm’ın kuzey sınırlarını Bizans (Roma) sınırına kadar emniyete alır.

    5. “Sadakatin” İmtihanı: Ka’b bin Mâlik (r.a.) ve İki Arkadaşı (r.anhüm)

    İslâm Ordusu, bu “kılıçsız” zaferle Medine’ye döndü.
    Resûl-i Ekrem (s.a.v.), Mescid’e oturdu. Sefere katılmayan Münafıklar (sahtekârlar) (80 küsur kişi) birer birer geldiler. Hepsi, yalan mazeretler (bahaneler) sundular (“Hastaydım”, “İşim vardı” vb.). Resûl-i Ekrem (s.a.v.), O’nların (münafıkların) zâhirlerini (dışlarını) kabul etti, onlar (münafıklar) için istiğfar (af) diledi, ancak derûnlarını (içlerini) Allah’a (c.c.) havale etti.
    En son, üç (3) sâdık (sadakatli) Sahabî (r.anhüm) geldi: Ka’b bin Mâlik (r.a.), Hilâl bin Ümeyye (r.a.) ve Mürâre bin Rebî’ (r.a.).
    Bunlar (Ka’b r.a., Hilâl r.a., Mürâre r.a.), münafık (sahtekâr) değillerdi. Sadece, o günlerde bahçeleri (hurmaları) çok güzel olduğu için, “Nasılsa ordu yavaş gider, yarın hazırlanır yetişirim… Ertesi gün yetişirim…” diyerek “Tembellik” (Tesvîf/Erteleme) yapmışlar ve orduyu kaçırmışlardı.
    Resûl-i Ekrem (s.a.v.), Ka’b’a (r.a.) sordu: “Yâ Ka’b! (r.a.) Sen (Ka’b r.a.) neden gelmedin? Binek (hayvan) almamış mıydın?”
    Ka’b (r.a.), o Cihan Şümul (Evrensel) “sadakat” dersini verdi:
    “Yâ Resûlallah! (s.a.v.) Vallahi, Senin (s.a.v.) huzurunda değil de, bir dünya sultanının huzurunda olsaydım, bir yalan uydurur (mazeret/bahane bulur), O’nun (sultanın) gazabından (öfkesinden) kurtulurdum. Benim (Ka’b’ın r.a.) hitabetim (konuşmam) kuvvetlidir.”
    “Ama biliyorum ki, bugün Sana (s.a.v.) yalan söylesem, Sen (s.a.v.) benden (Ka’b’dan r.a.) razı olsan bile, Allah (c.c.) yarın Sana (s.a.v.) (vahiyle) hakikati (gerçeği) bildirir ve Sen (s.a.v.) bana (Ka’b’a r.a.) gazap (öfke) edersin.”
    “Ama bugün Sana (s.a.v.) ‘doğruyu’ söylersem, belki bana (Ka’b’a r.a.) kızacaksın (darılacaksın). Lâkin (ancak) ben (Ka’b r.a.), bu sadakatim (doğruluğum) hürmetine, Allah’ın (c.c.) affını (bağışlamasını) ümit ediyorum.”
    “Yâ Resûlallah! (s.a.v.) Vallahi, benim (Ka’b’ın r.a.) (sefere katılmamak için) hiçbir mazeretim (bahanem) yoktu!”
    Resûl-i Ekrem (s.a.v.), O’nun (Ka’b’ın r.a.) ve diğer iki (2) arkadaşının (r.anhüm) da (Hilâl r.a., Mürâre r.a.) aynı şeyi söylediğini öğrenince, buyurdu ki:
    “İşte bu (Ka’b r.a.) doğru söyledi. Kalkın ve hakkınızda Allah’tan (c.c.) bir hüküm gelinceye kadar bekleyin!”
    Ve ilâhî bir emirle, bu üç (3) sâdık (sadakatli) Sahabî’ye (r.anhüm) “Boykot” (Tecrit) başlar.
    • Resûlullah (s.a.v.) da dahil, Medine’deki HİÇ KİMSE bu üç (3) kişiyle (Ka’b r.a., Hilâl r.a., Mürâre r.a.) konuşmayacaktı.
    • Bu boykot tam 50 (Elli) gün sürer.
    • Kırkıncı (40.) gün, imtihan daha da ağırlaşır: “Zevcelerinizden (eşlerinizden) de ayrılın (onlara yaklaşmayın)!” emri gelir.
    • Elli (50) gün boyunca, o üç (3) Sahabî (r.anhüm) Medine sokaklarında birer “hayalet” gibi dolaşırlar. Selam verirler, kimse selamlarını almaz. Mescid’e gelirler, kimse onlarla (Ka’b r.a., Hilâl r.a., Mürâre r.a.) konuşmaz.
    • Ka’b (r.a.) der ki: “Yeryüzü, o (bildiğim) yeryüzü değildi. O (bildiğim) insanlar, o (bildiğim) insanlar değildi. Yeryüzü o genişliğine rağmen bana (Ka’b’a r.a.) dar gelmişti.”
    Tam 50. (ellinci) günün sabah namazında, Ka’b (r.a.) evinin damında ağlayarak dua ederken, Medine’deki Sel’ Dağı’nın tepesinden bir Sahabî’nin (r.a.) (Ebû Bekir’in r.a. veya bir başkasının) o Cihan Şümul müjde nidâsı (sesi) yankılanır:
    “Müjde, yâ Ka’b bin Mâlik! (r.a.) Müjde! Tevben (Tövben) kabul oldu!”
    Cenâb-ı Hak, o üç (3) sâdık (sadakatli) Sahabî’nin (r.anhüm) “sadakatlerinin” (doğruluklarının) bedelini ve “tevbelerinin” (tövbelerinin) kabulünü, bizzat Kur’ân-ı Kerîm’de (Tevbe, 9/117-118) vahiyle ilan eder.
    Tebük Gazvesi, İslâm Ümmeti’nin son büyük imtihanı olmuş; Bizans’ı (Roma’yı) dize getirmiş ve “Münafık (Sahtekâr)” ile “Sâdık (Sadakatli)” olanı ebediyen ayırmıştır.
    Tebük Seferi (Hicret 9), İslâm’ın o “Zorluk Ordusu”nun (Ceyşü’l-Usre), dünyanın süper gücü (Bizans/Roma) karşısında kılıç çekmeden kazandığı Cihan Şümul bir psikolojik zafer olmuştu. Bu sefer, mü’min ile münafığı (sahtekârı) kesin bir çizgiyle ayırmıştı.
    Artık Arabistan yarımadasında (Cezîretü’l-Arap) İslâm’a karşı duracak ne bir müşrik (putperest) ordusu ne de bir Yahudi fitnesi kalmıştı. Hicretin 9. Yılı, “Heyetler Yılı” (Senetü’l-Vüfûd) olmuş, Arabistan’ın dört bir yanından gelen kabileler, bölük bölük Allah’ın (c.c.) dinine girmişlerdi. Yıllar önce kendisini (s.a.v.) taşlayan Tâif (Sakîf) kabilesi dahi, Medine’ye heyet (elçi) göndererek İslâm’ı kabul etmişti.
    Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem), 22 yıllık o meşakkatli (zorlu) Nübüvvet (Peygamberlik) vazifesinin (görevinin) sonuna yaklaştığını hissediyordu. Din, Arabistan’a hâkim olmuştu. Sıra, bu Cihan Şümul davanın esaslarını 100.000 (Yüz bin) kişiyi aşan muazzam bir cemaate, son bir kez, en mukaddes (kutsal) mekânda ilan etmeye ve onlarla (Ashâbıyla r.anhüm) vedalaşmaya gelmişti.

    BÖLÜM 35: HÜCCETÜ’L-VEDÂ (VEDA HACCI) VE DİNİN İKMÂLİ (TAMAMLANMASI)
    (Medenî Dönem – XXIII)

    1. Medine’den Son Yolculuk: 100.000 (Yüz Bin) Kişilik Nur Kervanı (Hicret 10)
    Hicretin 10. Yılı, Zilkade ayı… Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem), (Hicret’ten sonraki) ilk ve son Hacc’ını (Farz olan Hac) edâ (yerine getirme) edeceğini ilan etti.
    Bu haber, İslâm dünyasında bir şimşek gibi çaktı. Hayatı boyunca Resûlullah’ı (s.a.v.) bir kez olsun görmek, O’nunla (s.a.v.) birlikte namaz kılmak ve Hac yapmak isteyen on binlerce Müslüman, Arabistan’ın her köşesinden Medine’ye akın etti.
    100.000 (Yüz bin) (bazı rivayetlere göre 124.000) kişilik, o güne kadar görülmemiş, tamamı Müslümanlardan oluşan muazzam bir “Nur Kervanı” toplandı.
    Efendimiz (s.a.v.), Medine’den yola çıktı. “Zülhuleyfe”de (Mikât sınırı) ihrama girdi.
    O (s.a.v.), 10 (on) yıl önce, bir gece vakti, bir mağaraya sığınarak, tek bir dostuyla (Hz. Ebû Bekir r.a.) terk ettiği Mekke’ye; şimdi, 100.000 (Yüz bin) kişilik muazzam bir Ümmet’in (Müslüman toplumun) Lideri (Peygamberi s.a.v.) ve Fâtihi olarak, gündüz vakti, izzetle giriyordu.
    O (s.a.v.) ve 100.000 (Yüz bin) Sahâbîsi (r.anhüm), hep bir ağızdan Tevhid’in (Allah’ın c.c. birliğinin) o Cihan Şümul nidasını haykırıyordu:
    “Lebbeyk Allâhümme Lebbeyk! Lebbeyke lâ şerîke leke Lebbeyk! İnne’l-hamde ve’n-ni’mete leke ve’l-mülk! Lâ şerîke lek!”
    (Buyur Allah’ım (c.c.) buyur! Emrindeyim! Senin (c.c.) ortağın yoktur. Hamd (Övgü) Sana (c.c.) mahsustur, nimet de mülk de Senindir (c.c.)! Senin (c.c.) ortağın yoktur!)
    Mekke ve etrafındaki vâdiler, “Tevhid” (Allah’ın c.c. birliği) ile yankılanıyordu.

    2. Arafat Vakfesi ve “Vedâ Hutbesi” (Zilhicce 9, Cuma Günü)

    Hacc’ın zirvesi, Zilhicce ayının 9. Günü, Cuma günü, Arafat Dağı’ndaydı (Cebel-i Rahme).
    Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem), devesi Kasvâ’nın üzerinde, Arafat Vâdisi’nin ortasında (Urene Vâdisi’nde) durdu.
    O’nun (s.a.v.) karşısında, ufuk çizgisine kadar uzanan, ihramlara bürünmüş 124.000 (Yüz yirmi dört bin) Sahâbî (r.anhüm), huşû (derin saygı) içinde, O’nun (s.a.v.) mübarek lisanından (dilinden) dökülecek o son Cihan Şümul (Evrensel) vasiyeti (nasihati) dinlemek için nefeslerini tutmuşlardı.
    Efendimiz (s.a.v.), o mahşerî kalabalığa, İslâm Medeniyeti’nin Kıyamete kadar sürecek olan “Temel İnsan Hakları Beyannâmesi”ni ve “İslâm Anayasası”nı ilan etti:

    Vedâ Hutbesi.
    (Sesi gür olan Rabîa bin Ümeyye r.a. gibi Sahâbîler r.anhüm, Efendimiz’in (s.a.v.) cümlelerini yüksek sesle tekrarlayarak, hutbenin (konuşmanın) en arkadakilere kadar ulaşmasını sağlıyorlardı.)
    Efendimiz (s.a.v.) hamd (övgü) ve senâdan (yüceltmeden) sonra söze başladı:

    “Ey İnsanlar! Sözümü iyi dinleyiniz! Zira bilmiyorum, belki de bu seneden sonra sizinle burada ebedî olarak bir daha buluşamayacağım.”
    Bu, bir “Vedâ” hitabıydı.
    O (s.a.v.) devam etti:
    • Can ve Mal Emniyeti (Dokunulmazlığı):
    “Ey İnsanlar! Bu gününüz (Arefe Günü) nasıl mukaddes (kutsal) bir gün ise, bu ayınız (Zilhicce Ayı) nasıl mukaddes (kutsal) bir ay ise, bu şehriniz (Mekke) nasıl mukaddes (kutsal) bir belde ise; kanlarınız (canlarınız), mallarınız ve ırzlarınız (namusunuz) da (birbirinize karşı) aynı şekilde mukaddestir (kutsaldır), her türlü tecâvüzden (saldırıdan) korunmuştur!”
    • Câhiliye’nin Kaldırılması:
    “Dikkat ediniz! Câhiliye’den kalma bütün âdetler (batıl/yanlış inançlar, âdetler), ayaklarımın altındadır, kaldırılmıştır!”
    “Câhiliye devrinde güdülen kan davaları (dâvâü’d-dem) tamamen kaldırılmıştır. Kaldırdığım ilk kan davası, (amcam Hâris’in oğlu) Rabîa bin Hâris’in kan davasıdır!”
    “Faizin (Ribâ’nın) her türlüsü kaldırılmıştır, ayaklarımın altındadır. Kaldırdığım ilk faiz (ribâ) ise, (amcam) Abbâs bin Abdilmuttalib’in (r.a.) faizidir (alacağıdır)!”
    • Kadın Hakları ve Emanet:
    “Ey İnsanlar! Kadınların haklarına riayet etmeniz ve bu hususta Allah’tan (c.c.) korkmanızı (Takvâ’yı) tavsiye ederim!”
    “Sizin (erkeklerin) kadınlar üzerinde hakkınız (hukukunuz), kadınların da sizin (erkeklerin) üzerinizde hakkı (hukuku) vardır.”
    “Onlar (Kadınlar), size (erkeklere) Allah’ın (c.c.) bir emanetidir. Allah (c.c.) adına (nikahla) onları (kadınları) kendinize (erkeklere) helâl kıldınız. Onlara (kadınlara) karşı şefkatli ve merhametli olunuz, yiyecekleri ve giyecekleri hususunda (onlara r.anha) iyilikle (ihsanla) muamele ediniz!”
    • Cihan Şümul Eşitlik ve Kardeşlik:
    “Ey Mü’minler ! Rabbiniz (c.c.) birdir, babanız (Atanız Âdem a.s.) da birdir. Hepiniz Âdem’in (a.s.) çocuklarısınız, Âdem (a.s.) ise topraktandır.”
    “Arab’ın Acem’e (Arap olmayana), Acem’in (Arap olmayanın) Arab’a; kırmızının (beyaz tenlinin) siyaha, siyahın da kırmızıya (beyaz tenliye) takvâdan (Allah’tan c.c. korkmaktan/O’na c.c. itaatten) başka hiçbir üstünlüğü yoktur!”
    “Şüphesiz, Allah (c.c.) katında en kerîm (üstün/şerefli) olanınız, O’na (c.c.) karşı takvâsı (itaati/korkusu) en ziyade (fazla) olanınızdır!”
    • İki Cihan Şümul Emanet:
    “Ey İnsanlar! Size (Ashâbıma r.anhüm) iki emanet bırakıyorum. Onlara (iki emanete) sımsıkı sarıldığınız müddetçe, yolunuzu asla şaşırmazsınız:
    1. Allah’ın (c.c.) Kitabı (Kur’ân-ı Kerîm).
    2. Nebî’sinin (Peygamberinin s.a.v.) Sünneti (veya Ehl-i Beytim r.anhüm).”

    3. Şâhitlik (Tanıklık) ve Dinin İkmâli (Tamamlanması)
    Resûl-i Ekrem (s.a.v.), o Cihan Şümul hitabenin (konuşmanın) sonunda, o 124.000 (Yüz yirmi dört bin) kişilik mahşerî (çok kalabalık) cemaate sordu:
    “Ey İnsanlar! Yarın (Ahirette) beni (Muhammed’i s.a.v.) sizden (Ashâbımdan r.anhüm) soracaklar. Ne diyeceksiniz?”
    124.000 (Yüz yirmi dört bin) Sahâbî (r.anhüm), tek bir gür sesle Arafat Vâdisi’ni titretti:
    “Şehâdet (Şahitlik) ederiz ki, Sen (Muhammed s.a.v.) (Allah’ın c.c. Risâletini) tebliğ ettin! Vazifeni (görevini) (eksiksiz) ifâ (yerine getirme) ettin! Ve bize (Ashâbına r.anhüm) (sonuna kadar) nasihat ettin!”
    Bu Cihan Şümul şehâdet (şahitlik) üzerine, Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem), mübarek şehâdet (şahitlik) parmağını önce semâya (gökyüzüne) kaldırdı, sonra o muazzam cemaate çevirdi ve üç kez gürledi:

    “Eşhed (Şâhit ol), yâ Rab! Eşhed (Şâhit ol), yâ Rab! Eşhed (Şâhit ol), yâ Rab!”
    (Şâhit ol (Tanık ol), ey Rabbim! (c.c.) Şâhit ol (Tanık ol), ey Rabbim! (c.c.) Şâhit ol (Tanık ol), ey Rabbim! (c.c.))
    Ve tam o anda, o Cuma günü, Arafat Vâdisi’nde, o muazzam cemaatin (topluluğun) şâhitliğinde (tanıklığında), 23 (Yirmi üç) yıllık Risâlet (Elçilik) vazifesinin (görevinin) tamamlandığını, İslâm Dini’nin “kemâle erdiğini” (olgunlaştığını/tamamlandığını) ilan eden o Cihan Şümul (
    ayet-i kerîme nâzil (indi) oldu:
    “…Bugün kâfirler (inkârcılar) sizin dininizden (dininizi yok etmekten) ümitlerini (ümitlerini) kesmişlerdir. Artık onlardan (kâfirlerden) korkmayın, benden (Allah’tan c.c.) korkun. Bugün sizin için dininizi kemâle (tamama) erdirdim. Size (Müslümanlara) olan nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’ı seçtim (İslâm’dan razı oldum).” (Mâide, 5/3)
    Din, kemâle (tamama) ermişti.
    Bu ayet-i kerîme indiğinde, Ashâbın (r.anhüm) çoğu sevinirken, Hz. Ebû Bekir es-Sıddîk (radıyallâhu anh) ve Hz. Ömerü’l-Fâruk (radıyallâhu anh) hıçkırıklarla ağlamaya başladılar.
    “Neden ağlıyorsunuz?” diye soranlara (r.anhüm) şu cevabı verdiler: “Bir şey (vazife/görev) kemâle (tamama) ererse, artık zevâle (yok olmaya/gitmeye) yüz tutar (azalmaya başlar). Bu ayet (ayet-i kerîme), Resûlullah’ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) vazifesinin (görevinin) bittiğini ve O’nun (s.a.v.) aramızdan ayrılma (vefât) vaktinin (zamanının) yaklaştığını haber veriyor.”

    4. Medine’ye Dönüş ve Son Hazırlık: Refîk-i A’lâ (En Yüce Dost’a c.c.)

    Efendimiz (s.a.v.), Hacc’ın (Hac ibadetinin) kalan vazifelerini (görevlerini) (Müzdelife, Mina, Şeytan taşlama, Kurban, Vedâ Tavafı) tamamladı ve Medine’ye döndü.
    Artık Hicretin 11. Yılı, Safer ayıydı (M. 632).
    Efendimiz (s.a.v.), son günlerinde Uhud Şehitlerini (r.anhüm) ve Bakî’ Kabristanlığı’nı (Mezarlığını) ziyaret etti. Uhud Şehitleri’ne (r.anhüm), sanki onlarla (Uhud Şehitleri’yle r.anhüm) vedalaşır gibi bir cenaze namazı kıldı (veya onlar r.anhüm için dua etti).
    Bir gece yarısı, hizmetkârı (hizmetlisi) Ebû Müveyhibe (r.a.) ile Bakî’ Kabristanlığı’na (Mezarlığına) gitti ve oradaki ehl-i kubûra (kabirdekilere) şöyle seslendi: “Selâm (Esenlik) size (ehl-i kubûra r.anhüm), ey kabir ehli (sahipleri)! İçinde bulunduğunuz hâl (durum), insanların içinde bulunduğu hâlden (durumdan) (fitnelerden/kargaşalardan) daha hayırlıdır (iyidir)…”
    Ve onlar (ehl-i kubûr r.anhüm) için uzun uzun istiğfar (af) diledi (bağışlanma diledi).
    Bu ziyaretten dönerken, mübarek hastalığı (rahatsızlığı), şiddetli bir baş ağrısı ve yüksek ateş (humma) ile başladı.
    Hastalığı (Rahatsızlığı) ağırlaştıkça, Mescid’e çıkamaz oldu. Zevcelerinden (eşlerinden r.anha) izin alarak, son günlerini geçirmek üzere, en çok sevdiği zevcesi (eşi r.anha) ve Sıddîk’ın (Hz. Ebû Bekir’in r.a.) kızı (r.anha) olan Hz. Aişe’nin (radıyallâhu anhâ) odasına (Hücre-i Saadet’e) geçti.
    O (s.a.v.) artık İmamet (namaz kıldırma) yapamayacak kadar ağırlaşmıştı. Ashâbına (r.anhüm) o Cihan Şümul ve siyasî işareti (sinyali) verdi:
    “Mürû Ebâ Bekrin fe’l-yusalli bi’n-nâs.”
    (Ebû Bekir’e (r.a.) söyleyin, insanlara (cemaate) namazı o (Ebû Bekir r.a.) kıldırsın!)
    Hz. Aişe (r.anha), “Babam (Ebû Bekir r.a.) çok yufka (hassas) yüreklidir, Senin (s.a.v.) makamında (yerinde) ağlar, cemaate (topluluğa) sesini duyuramaz. Ne olur, Ömer’i (r.a.) emret” dediyse de, Efendimiz (s.a.v.) hiddetle emrini üç kez tekrarladı: “Ebû Bekir’e (r.a.) söyleyin, namazı o (Ebû Bekir r.a.) kıldırsın!”
    Böylece, Hz. Ebû Bekir (r.a.), Resûlullah’ın (s.a.v.) sağlığında (hayatında), O’nun (s.a.v.) yerine (mihrabına) geçen “İlk Halîfe” (Vekil/Devlet Başkanı) oldu.
    Hastalığı (Rahatsızlığı) boyunca, kızı Hz. Fâtıma (radıyallâhu anhâ) yanından ayrılmadı. Bir gün, O’nu (Hz. Fâtıma’yı r.anha) yanına çağırdı, kulağına (kulağına) bir şey fısıldadı; Hz. Fâtıma (r.anha) hıçkırıklarla ağlamaya başladı. Efendimiz (s.a.v.) O’nu (Hz. Fâtıma’yı r.anha) tekrar çağırdı, bir şey daha fısıldadı; Hz. Fâtıma (r.anha) bu kez tebessüm etti (gülümsedi).
    Hz. Aişe (r.anha) “Nedir bu?” diye sorunca, Hz. Fâtıma (r.anha) (O an sırrı açıklamadı, ancak vefâttan (vefâttan) sonra açıkladı):
    “İlkinde, Babam (Muhammed s.a.v.) bana (Fâtıma’ya r.anha) ‘Bu hastalığından (rahatsızlığından) kurtulamayıp vefât edeceğini’ söyledi, O’nun (s.a.v.) için ağladım. İkincisinde ise, bana (Fâtıma’ya r.anha) ‘Ailesinden (Ehl-i Beyt’inden r.anhüm) O’na (s.a.v.) ilk kavuşacak olanın ben (Fâtıma r.anha) olduğumu’ müjdeledi, O’nun (s.a.v.) için sevindim (gülümsedim).”
    Artık son anlar yaklaşıyordu. O (s.a.v.), 23 (yirmi üç) yıllık vazifesini (görevini) tamamlamış, Dini (İslâm’ı) ikmâl etmiş (tamamlamış), Ümmet’i (Müslüman toplumu) hazırlamıştı. O (s.a.v.), artık Âlemlerin Rabbi’ne (c.c.), o “En Yüce Dost”a (Refîk-i A’lâ’ya) kavuşmayı bekliyordu.

    BÖLÜM 36 (SON BÖLÜM): VUSLAT – “ER-REFÎKA’L-A’L”YA (EN YÜCE DOST’A C.C.)
    (Medenî Dönem – XXIV)

    1. Hastalığın (Rahatsızlığın) Başlangıcı ve Son Emir (Hicret 11)

    Hicretin 10. Yılında, o muazzam “Vedâ Haccı” tamamlanmış, Arafat’ta “Din’in kemâle (tamama) erdiği” (Mâide, 5/3) ayet-i kerîmesiyle ilan edilmişti. Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem), 23 (yirmi üç) yıllık Cihan Şümul vazifesini (görevini) eksiksiz tamamlamanın huzuruyla Medine’ye dönmüştü.
    Hicretin 11. Yılı, Safer ayının son günleri…
    Efendimiz (s.a.v.), bir gece yarısı Bakî’ Kabristanlığı’nı (Mezarlığını) ziyaret etmiş, oradaki Ashâbına (r.anhüm) selam verip, onlar (Ashâbı r.anhüm) için uzun uzun istiğfar (af) dilemişti. Bu ziyaret, bir “Vedâ” ziyareti gibiydi.
    Bu ziyaretten döndükten sonra, mübarek hastalığı (rahatsızlığı), şiddetli bir baş ağrısı ve yüksek ateş (humma) ile başladı.
    Hastalığı (Rahatsızlığı) ağırlaştı. Artık Mescid-i Nebevî’ye çıkıp Ashâbına (r.anhüm) namaz kıldıramayacak hâle (duruma) gelmişti. Bütün zevcelerinden (eşlerinden r.anha) izin alarak, o son ve en kritik günlerini, mübarek kalbinin (gönlünün) en sevdiği yerde, Hz. Aişe’nin (radıyallâhu anhâ) odasında (Hücre-i Saadet) geçirmeye karar verdi.
    O (s.a.v.), cemaatine (topluluğuna) İmamet (namaz kıldırma) edemeyince, o Cihan Şümul emri verdi. Bu emir, sadece bir namaz emri değil, aynı zamanda kendisinden (s.a.v.) sonra Ümmet’in (Müslüman toplumun) kime tâbi olacağına (uyacağına) dair siyasî bir işaretti (sinyaldi):
    “Mürû Ebâ Bekrin fe’l-yusalli bi’n-nâs.”
    (Ebû Bekir’e (r.a.) söyleyin, insanlara (cemaate) namazı o (Ebû Bekir r.a.) kıldırsın!)
    Hz. Aişe (r.anha), babasının (Hz. Ebû Bekir’in r.a.) ne kadar yufka (hassas) yürekli olduğunu, Resûlullah’ın (s.a.v.) makamına (yerine) geçtiğinde ağlamaktan kendini (Hz. Ebû Bekir’i r.a.) alamayacağını bildiği için, “Yâ Resûlallah! (s.a.v.) Ebû Bekir (r.a.) çok rikkatlidir (incedir/hassastır). Bu vazifeyi (görevi) Ömer’e (r.a.) verseniz?” diye rica ettiyse de, Efendimiz (s.a.v.) hiddetle (öfkeyle) emrini üç (3) kez tekrarladı: “Ebû Bekir’e (r.a.) söyleyin, namazı o (Ebû Bekir r.a.) kıldırsın!”
    Böylece Hz. Ebû Bekir es-Sıddîk (r.a.), Resûlullah’ın (s.a.v.) sağlığında (hayatında), O’nun (s.a.v.) mihrabında 17 (on yedi) vakit namaz kıldırarak, “İlk Halîfe” (Vekil/Devlet Başkanı) olacağının en büyük işaretini (sinyalini) taşımış oldu.

    2. Son Pazartesi: O Son Tebessüm (12 Rebiülevvel)

    Vefât (Vefât) günü, Hicretin 11. Yılı, 12 Rebiülevvel, Pazartesi günüydü.
    O sabah, Efendimiz’in (s.a.v.) üzerindeki o ağır ateş (humma) hafiflemiş gibiydi. Mübarek yüzünde (vech-i şerîfinde) bir sükûnet (dinginlik) vardı.
    Sabah Namazı vaktiydi. Mescid-i Nebevî, İmamları (İmam) Hz. Ebû Bekir’in (r.a.) arkasında, safları (sıraları) sıkıca kenetlenmiş, huşû (derin saygı) içinde namaza durmuştu.
    Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem), o anda, son bir kuvvetle (güçle) doğruldu. Hz. Aişe’nin (r.anha) odasının (Hücre-i Saadet’in) Mescid’e açılan perdesini mübarek eliyle araladı.
    Ve o Cihan Şümul manzaraya baktı…
    O (s.a.v.), 23 (yirmi üç) yıllık mücadelesinin (mücadele) neticesini (sonucunu) görüyordu: Birbirine düşman olan kabileler (Evs ve Hazrec), Mekke’den kovulanlar (Muhâcirler) ve Medine’de kucak açanlar (Ensâr)… Hepsi, tek bir safta (sırada), tek bir İmam’ın (Hz. Ebû Bekir’in r.a.) arkasında, tek bir Allah’a (c.c.) secde ediyorlardı.
    Ümmet (Müslüman toplum) birleşmişti. Vazife (Görev) tamamlanmıştı.
    Bu manzarayı gören Âlemlerin Rahmeti Efendimiz’in (s.a.v.) mübarek yüzü (vech-i şerîfi), ayın on dördü (dolunay) gibi parladı ve O (s.a.v.), o Cihan Şümul (Evrensel) “Tebessüm” (Gülümseme) ile gülümsedi.
    O’nu (s.a.v.) perde aralığında gören Ashâb (r.anhüm), Efendimiz’in (s.a.v.) iyileştiğini ve namaza çıkacağını zannederek sevinçten saflarını (sıralarını) bozdular. Hz. Ebû Bekir (r.a.), Resûlullah’ın (s.a.v.) geldiğini sanarak geri çekilmek istedi.
    Efendimiz (s.a.v.), onlara (Ashâbına r.anhüm) “Namazınıza devam edin” diye işaret (sinyal) etti. Hz. Ebû Bekir’e (r.a.) “Yerinde (Mihrapta) kal” diye işaret (sinyal) etti.
    Ve o mübarek perdeyi kapattı.
    Bu, Ashâb-ı Kirâm’ın (r.anhüm) O’nu (s.a.v.) sağ (canlı) olarak gördüğü son andı.

    3. Son Anlar ve O Son Söz: “Refîk-i A’lâ” (En Yüce Dost’a c.c.)

    O (s.a.v.) tebessümden (gülümsemeden) sonra tekrar Hz. Aişe’nin (r.anha) kucağına (kucağına) yattı. Ancak hastalığı (rahatsızlığı) öğleye doğru tekrar şiddetlendi. Artık “Sekerâtü’l-Mevt” (Ölüm anının zorlukları) başlamıştı.
    Hz. Aişe’nin (r.anha) kardeşi Abdurrahman (r.a.), elinde (taze) bir misvak (diş temizleme çubuğu) ile odaya (Hücre-i Saadet’e) girdi. Efendimiz (s.a.v.), o ağır hâline (durumuna) rağmen, gözlerini (gözlerini) o misvaktan (diş temizleme çubuğundan) ayırmadı.
    Hz. Aişe (r.anha), o Cihan Şümul ferâsetle (sezgiyle) anladı. “Yâ Resûlallah! (s.a.v.) Sana (s.a.v.) o misvağı vereyim mi?” diye sordu. Efendimiz (s.a.v.) mübarek başıyla “Evet” işareti (sinyali) verdi.
    Hz. Aişe (r.anha), misvağı aldı, mübarek ağzıyla (dişleriyle) onu (misvağı) yumuşattı ve Efendimiz’e (s.a.v.) uzattı.
    Resûl-i Ekrem (s.a.v.), o son anlarında dahi, Rabbine (c.c.) “tertemiz” bir ağızla kavuşmak için, hayatında hiç misvak kullanmamış gibi bir iştiyakla (arzuyla) mübarek dişlerini temizledi.
    Artık vuslat (kavuşma) anıydı.
    Odasında (Hücre-i Saadet’te) bulunan su kabına (su kabına) mübarek elini (elini) batırıyor, o ateşli yüzüne (vech-i şerîfine) sürüyor ve şöyle söylüyordu:
    “Lâ ilâhe illallah… İnne li’l-mevti le-sekerât…” (Allah’tan (c.c.) başka ilâh yoktur… Şüphesiz, ölümün (vefâtın) zorlukları (sekerâtı) vardır…)
    Hz. Aişe (r.anha) biliyordu; her Peygamber’e (a.s.) vefât (vefât) anında “Dünya” ile “Ahiret” (Rabbine c.c. kavuşmak) arasında bir “seçim” (tercih) hakkı verilirdi.
    Efendimiz’in (s.a.v.) mübarek nazarı (bakışı) odanın (Hücre-i Saadet’in) tavanına (tavanına) dikildi.
    Artık bu dünyadan ayrılıyordu. O (s.a.v.), Cebrail (a.s.) ve Azrâil’in (a.s.) (Melekü’l-Mevt’in) sunduğu o Cihan Şümul tercihi yapıyordu.
    Mübarek lisanından (dilinden) şu kelimeler döküldü:
    “…Ma’a’l-lezîne en’amte ‘aleyhim mine’n-Nebiyyîne ve’s-Sıddîkîne…” (…(Rabbim! c.c.) Beni (Muhammed’i s.a.v.), Peygamberler (a.s.), Sıddîklar (r.anhüm) gibi nimet (ihsan) verdiklerinle beraber kıl…)
    Ve o son, o net, o Cihan Şümul vuslat (kavuşma) cümlesi:
    “Allâhümme… er-Refîka’l-A’lâ…”
    (Allah’ım! (c.c.) … (Artık dünyayı/dünyayı değil,) En Yüce Dost’u (c.c.) (Seni c.c.) istiyorum…)
    Bu cümleyi üç kez tekrarladı.
    Hz. Aişe’nin (r.anha) kucağında, mübarek eli yana düştü. Mübarek ruhu, 23 (yirmi üç) yıllık çilenin (zorluğun), mücadelenin ve zaferin ardından, yaratıldığı o yüce makama (yere), Refîk-i A’lâ’ya (c.c.) (En Yüce Dost’a c.c.) kavuşmuştu.
    (Hicret 11, 12 Rebiülevvel Pazartesi, Kuşluk Vakti).

    4. Medine’deki Sarsıntı: “O (s.a.v.) Ölmedi!”

    Haber, Mescid-i Nebevî’ye ulaştığında, Medine’nin üzerine bir kıyamet kopmuş gibi oldu.
    Ashâb-ı Kirâm (r.anhüm) neye uğradığını şaşırdı. O (s.a.v.) sarsılmaz Lider (Peygamber s.a.v.), o (s.a.v.) şefkatli Baba (s.a.v.), o (s.a.v.) Vahyin kaynağı gitmişti.
    Hz. Osman (r.a.) olduğu yere yığıldı, dili tutuldu. Hz. Ali (r.a.) kederden (hüzünden) hareket edemez hâle (duruma) geldi.
    Münafıklar (Sahtekârlar) ise, “Gördünüz mü? O (s.a.v.) da öldü!” diye fitne (kargaşa/bozgunculuk) çıkarmaya başlamıştı.
    Bu Cihan Şümul şokun ve kederin (hüznün) en şiddetlisi, O’nu (s.a.v.) en çok sevenlerden birinde, Hz. Ömerü’l-Fâruk’ta (radıyallâhu anh) tezâhür (ortaya çıkma) etti.
    Hz. Ömer (r.a.), O’nun (s.a.v.) vefâtını kabullenemiyordu. İmanın verdiği o celâlle (hiddetle) kılıcını çekti ve Mescid-i Nebevî’nin ortasında gürledi:
    “Kim ‘Muhammed (s.a.v.) öldü!’ derse, kılıcımla O’nun (diyenin) boynunu vururum!”
    “O (s.a.v.) ölmedi! Vallahi ölmemiştir! O (s.a.v.), Mûsâ’nın (a.s.) Rabbine (c.c.) gittiği gibi Rabbine (c.c.) gitmiştir! Münafıkların (sahtekârların) kökünü kazımadan geri dönmeyecektir!”
    Ümmet, Peygamber’inin (s.a.v.) vefât acısı (kederi) ile Hz. Ömer’in (r.a.) bu Cihan Şümul tehdidi arasında felç olmuştu.

    5. “Sıddîk”ın (Sadakatin Zirvesinin) Sebatı (Kararlılığı): Hz. Ebû Bekir’in (r.a.) Hutbesi (Konuşması)

    O anda, İslâm’ın ikinci adamı, “Yâr-ı Gâr”ı (Mağara Arkadaşı r.a.), “Sıddîk”ı (Sadakatin zirvesi) Hz. Ebû Bekir (radıyallâhu anh), Medine dışındaki evinden (Sünh’ten) haber alır almaz atına atladı ve Mescid’e geldi.
    Kimseyle konuşmadı. Hz. Ömer’e (r.a.) bakmadı. Doğruca Hz. Aişe’nin (r.anha) odasına (Hücre-i Saadet’e) girdi.
    En sadık (sadakatli) dostunun (s.a.v.), mübarek Peygamber’inin (s.a.v.), vefât etmiş, yüzü (vech-i şerîfi) örtülmüş mübarek naaşının (naaş-ı mübarek) başına geldi.
    Yüzündeki (Vech-i şerîfindeki) örtüyü kaldırdı. O (s.a.v.) nurlu alnına eğildi ve O’nu (s.a.v.) gözyaşları içinde öptü.
    Ve o Cihan Şümul vedâ cümlesini fısıldadı:
    “Anam babam Sana (s.a.v.) feda olsun, yâ Resûlallah! (s.a.v.) Ne kadar güzelsin! Hayattayken (Sağlığında) de güzeldin, vefât (vefât) ettiğinde de güzelsin!
    “Vallahi, Allah (c.c.) Sana (s.a.v.) iki ölümü tattırmayacaktır. Sana (s.a.v.) yazılmış olan o tek ölümü (vefâtı) tatmış bulunuyorsun!”
    Sonra dışarı çıktı. Hz. Ömer (r.a.) hâlâ kılıcıyla bağırıyordu.
    Hz. Ebû Bekir (r.a.), o sarsılmaz “Sıddîkıyet” (Sadakat) vakarıyla (ağırbaşlılığıyla) Mescid’in minberine (veya yüksek bir yerine) çıktı ve gür sesiyle haykırdı: “Ey İnsanlar! (Eyyühe’n-nâs!)”
    (İnsanlar, o sarsılmaz sese döndüler.)
    Ve İslâm Ümmeti’ni (Müslüman toplumu) o ilk ve en büyük fitneden (kargaşadan/bozgunculuktan) kurtaran o Cihan Şümul hutbesini (konuşmasını) irad etti (söyledi):
    “Ey İnsanlar! Her kim Muhammed’e (sallallâhu aleyhi ve sellem) tapıyorsa (ibadet ediyorsa), bilsin ki Muhammed (s.a.v.) ölmüştür!”
    “Her kim Allah’a (c.c.) tapıyorsa (ibadet ediyorsa), bilsin ki Allah (c.c.) Hayy’dır (Diri’dir) ve Lâ-yemûttur (Ölümsüzdür)!”
    Ve ardından, o şok anında herkesin unuttuğu, ancak O’nun (Ebû Bekir’in r.a.) “Sıddîk” (Sadakatin zirvesi) hafızasının hatırladığı o ayet-i kerîmeyi gürledi:
    “Muhammed (s.a.v.), ancak bir peygamberdir (elçidir). O’ndan (s.a.v.) önce de nice peygamberler (a.s.) gelip geçmiştir. Şimdi O (s.a.v.) ölür veya öldürülürse, siz (Ashâb r.anhüm) ökçeleriniz üzerine (eski Câhiliye’ye/yanlış inanca) geri mi döneceksiniz? Kim (böyle) geri dönerse, Allah’a (c.c.) hiçbir zarar veremez. Allah (c.c.), şükredenleri mükâfatlandıracaktır.” (Âl-i İmrân, 3/144 )
    Hz. Ömer (r.a.) der ki: “Vallahi, Ebû Bekir (r.a.) o ayet-i kerîmeyi okuyunca, sanki onu (ayet-i kerîmeyi) ilk defa duyuyormuşum gibi oldum. Dizlerimin bağı çözüldü, kılıcım elimden düştü ve O’nun (s.a.v.) gerçekten vefât (vefât) ettiğini o an idrak ettim (anladım).”
    Hz. Ebû Bekir’in (r.a.) bu Cihan Şümul sebatı (kararlılığı), Ümmet’i o büyük sarsıntıdan kurtarmış, fitneyi (kargaşayı/bozgunculuğu) engellemişti.

    6. Son Vazifeler (Tağsîl, Tekfîn ve Defn)
    O (s.a.v.) Cihan Şümul Peygamber’in (s.a.v.) vefâtı, devletin başsız (lidersiz) kalması demekti. Ashâb-ı Kirâm’ın (r.anhüm) büyükleri (Hz. Ebû Bekir r.a., Hz. Ömer r.a., Ensâr’ın r.anhüm reisleri), derhal “Sakîfetü Benî Sâide” (Benî Sâide Gölgeliği) denilen yerde toplanarak, İslâm Devleti’nin bekâsı (sürekliliği) için “Hilâfet” (Devlet Başkanlığı) meselesini çözdüler ve Hz. Ebû Bekir’e (r.a.) biat (yemin) ederek O’nu (Ebû Bekir’i r.a.) “İlk Halîfe” (Devlet Başkanı) seçtiler.
    Bu Cihan Şümul siyasî vazife (görev) yerine getirilirken, Resûl-i Ekrem’in (s.a.v.) mübarek naaşı (naaş-ı mübarek), ailesi (Ehl-i Beyt’i r.anhüm) tarafından son yolculuğuna (Ahiret’e) hazırlanıyordu.
    • Tağsîl (Yıkanma): Hz. Ali (r.a.), Hz. Abbâs (r.a.) ve oğulları (r.anhüm) tarafından, mübarek elbiseleri çıkarılmadan, su elbisenin üzerinden dökülerek yıkandı.
    • Tekfîn (Kefenlenme): O (s.a.v.), krallar gibi süslü (gösterişli) değil, bir “Kul” gibi, üç parça sade, beyaz pamuklu (Suhûliyye) beze (kefene) sarıldı.
    • Defn (Defnedilme): Ashâb (r.anhüm), O’nu (s.a.v.) nereye defnedeceklerini (gömeceklerini) tartıştılar (konuştular). Kimi “Mekke’ye”, kimi “Bakî’ Kabristanlığı’na (Mezarlığına)” dedi. Hz. Ebû Bekir (r.a.), bir kez daha Ümmet’in imdadına yetişti ve Resûlullah’tan (s.a.v.) duyduğu şu hadîs-i şerîfi nakletti:
    “Ben (Ebû Bekir r.a.), Resûlullah’tan (s.a.v.) işittim: ‘Her Peygamber (a.s.), ruhunun kabzedildiği (alındığı) yere defnedilir.'”
    • Bu emir üzerine, mübarek ruhunu teslim ettiği yatağı (döşeği) kaldırdılar. Vefât ettiği o mübarek noktaya, Hz. Aişe’nin (r.anha) odasının (Hücre-i Saadet’in) içine kabir-i şerîfi (Lâhd şeklinde/Lâhd tarzında) kazıldı.
    • Ashâb-ı Kirâm (r.anhüm), o Cihan Şümul Peygamber’e (s.a.v.) olan son vazifelerini (görevlerini) yapmak için, o daracık odaya (Hücre-i Saadet’e) İmam’sız , cemaatsiz (topluluksuz), onar (10) kişilik küçük gruplar halinde girdiler. Her grup , kendi başına, O’nun (s.a.v.) mübarek naaşı (naaş-ı mübarek) başında cenaze namazı (dua) kıldılar. (Vefât Pazartesi günü olmuş, bu Cihan Şümul vedâlaşma Salı günü sürmüş, defn (gömme) işlemi Çarşamba gecesi (Salı’yı Çarşamba’ya bağlayan gece) tamamlanmıştır.)
    Ve o mübarek beden (beden-i şerîf), ailesi (Ehl-i Beyt’i r.anhüm) tarafından, Kıyamete kadar Ümmeti’ne “Nur” saçacağı o mübarek makama, “Kabir-i Saadet”e (Ravza-i Mutahhara’ya) tevdi edildi (emanet edildi).
    Rahmetullahi aleyh.

 

  

Hazırlayan: Mehmet Özçelik

www.tesbitler.com
02/11/2025

Loading

No ResponsesKasım 3rd, 2025

KANALINI BULMAK: SU MU, KANALİZASYON MU?

KANALINI BULMAK: SU MU, KANALİZASYON MU?

İnsan, bu cihan denilen geniş âlemde, aslında bir kanal arayıcısıdır. Çünkü her ruh bir yere akmak, bir mecrada yön bulmak ister. Kimi saf bir su gibi dağlardan doğar, berraklığını koruyarak denize ulaşır; kimi ise kirli bir lağım gibi nefsin bataklıklarına karışır. Ama her ikisi de akmak zorundadır. Zira durmak çürümektir, beklemek kokmaktır.
İnsan, kendini bulmak için dünyada dolaşır, fakat çoğu kez kendini dünyanın gürültüsünde kaybeder. Halbuki insanın asıl aradığı, ne maldır ne makam; asıl aradığı kendi kanalını, yani Rabbine çıkan yolunu bulmaktır. Çünkü kendini bilmeyen, yönünü de bilemez. Kendini tanımayan, neye meyilli olduğunu, neye muhtaç olduğunu da fark edemez.
Zira;
“Kendini bilen Rabbini bilir.”
Zira insan, varlığının sırlarını çözmeye başlayınca, o sırların sahibini de tanımaya başlar. Kalbinde akan o gizli ırmak, İlâhî bir kaynaktan doğmuştur; menzili de yine o kaynağa döner.
Ne var ki, herkes bir kanal buluyor bu dünyada. Kimi iman kanalında akıyor, kimi inkâr bataklığında. Kimi rahmet pınarlarından içiyor, kimi nefsin karanlık çukurlarında boğuluyor. Kimi su gibi hayat veriyor etrafına, kimi kanalizasyon gibi etrafını kirletiyor.
Bir suyun kıymeti, aktığı yatağa bağlıdır. Aynı şekilde insanın değeri de yöneldiği istikamete göredir. Kalbini kirli mecralara akıtanlar, en sonunda kendilerini karanlık bir lağıma dökerler. Fakat yönünü Hakk’a çevirenler, saf bir nehrin berraklığıyla akarlar ebediyet denizine.
Şaşkınlar vardır; ne tarafa akacağını bilmez, oradan oraya savrulur. Çünkü içlerinde bir pusula yoktur. O pusula, marifet-i nefis yani kendini bilme ilmidir. Kendini bilmeyen, sahip olduğu cevheri çamura bulandırır. Lakin kendini bilen, Rabbine ayna olur.
Ve nihayet, herkes bir gün kendi kanalını bulur.
Kimi rahmet kanallarında akar,
Kimi lanet kanallarında kaybolur.
Ama unutulmamalı ki, her kanal sahibine döner.
Su, denize döner.
Kanalizasyon ise pisliğin merkezine.
İşte insanın kaderi, seçtiği kanalın yönündedir.
Kimisi arınarak gider, kimisi kirlenerek.
Ama her halükârda, herkes bir gün akar;
Ya nura, ya da karanlığa…
“Her şey aslına rücu eder.”
Ve insan da, kendi kanalında, aslını bulmak için akıp gider…

Hazırlayan: Mehmet Özçelik www.tesbitler.com
02/11/2025

Loading

No ResponsesKasım 2nd, 2025

Beş Göz İttifakı ve Gölgedeki İddia: Mossad Kontrolündeki Küresel İstihbarat Ağı

Beş Göz İttifakı ve Gölgedeki İddia: Mossad Kontrolündeki Küresel İstihbarat Ağı

1. Giriş: Beş Göz’ün Aslı ve Esası
Küresel istihbarat iş birliğinin en köklü ve gizli yapılarından (doğalarından) biri, İkinci Dünya Savaşı sonrasında temelleri atılan “Beş Göz” (Five Eyes) İttifakıdır. Bu ittifak, 1946’da ABD ve Birleşik Krallık arasında imzalanan UKUSA Anlaşması ile resmileşmiş, sonrasında Kanada, Avustralya ve Yeni Zelanda’nın katılımıyla bugünkü küll (bütüncül) yapısını almıştır.
* Üyeleri: ABD (NSA, CIA, FBI), Birleşik Krallık (GCHQ, MI6, MI5), Kanada (CSE, CSIS), Avustralya (ASD, ASIO), Yeni Zelanda (GCSB, NZSIS).
* Temel Faaliyeti: Başlangıçta Sovyetler Birliği ve Doğu Bloku’na karşı kurulan bu ittifakın temel faaliyeti, Sinyal İstihbaratı (SIGINT) paylaşımıdır. ECHELON kod adlı sistem, dünya genelindeki her türlü elektronik iletişimi (telefon, faks, internet trafiği vb.) izlemek ve dinlemek üzere tasarlanmıştır.
Resmi ve teyit edilmiş bilgi ve belgelere göre, Beş Göz; ortak dil, benzer hukuk yapıları ve derin tarihsel bağlara sahip Anglosakson ülkeler arasında kurulmuş bir teknik iş birliği mekanizmasıdır. Bu ittifakın temel amacı, üye ülkelerin ulusal güvenlik ve dış politika faaliyetlerini destekleyecek cihan şümul istihbarat toplamak ve paylaşmaktır.

2. Mossad’ın Yapısı ve Küresel Erişimi

Mossad (İstihbarat ve Özel Faaliyetler Enstitüsü), İsrail’in yurt dışı istihbarat faaliyetlerinden sorumlu gizli servisidir. Kuruluşundan itibaren derûnî ve zahiri hayatına yönelik yayılması ve işgalci faaliyetleri içinde hareket etmiştir.
* Odak Noktası: Terörle mücadele (kılıfı ile), düşman ülkelere sızma, rehine kurtarma ve Siyonist davasını destekleyecek faaliyetler yürütmek.
* Stratejik Gücü: Dünya genelindeki Yahudi cemaatlerinden sağladığı gönüllü destek ağı (Sayanim) ve yüksek teknolojik kapasitesi sayesinde cihan şümul operasyon yapabilme yeteneği.
Mossad’ın gücü, özellikle Orta Doğu bağlantılı konularda tenkit kabul etmeyecek şekilde dünya çapında kabul görmektedir.

3. Beş Göz ve Mossad: İddia Edilen Bağlantı

Kamuoyunda sıklıkla dile getirilen tez, Beş Göz’ün teknik ve lojistik gücünün, İsrail’in siyasi ve stratejik çıkarlarına hizmet edecek şekilde Mossad kontrolünde olduğu iddiasına dayanır. Bu iddia, genellikle üç temel açıdan beslenir:

A. Stratejik Hizalanma ve Çıkar Birliği İddiası
* İddia: ABD ve Birleşik Krallık’ın, Orta Doğu politikalarında İsrail’in çıkarlarını merkeze alması ve bu nedenle Beş Göz’ün topladığı devasa istihbarat muhtevasının, Mossad ile öncelikli ve ayrıcalıklı bir şekilde paylaşıldığı.
* Teyit Edilen Bilgi: ABD ve İsrail arasında derin bir istihbarat ve askerî iş birliği olduğu bilgi ve belgelerle sabittir. İstihbaratın paylaşımı, her iki ülkenin çıkarları doğrultusunda işleyen karşılıklı bir bağlantı esasına dayanır.

B. Teknolojik ve İletişimli Hakimiyet İddiası
* Küresel teknoloji ve siber güvenlik sektöründeki bazı İsrail asıllı şirketlerin, Beş Göz’ün izleme faaliyetlerinde kullanılan kritik altyapıya sızma veya bu altyapıyı Mossad lehine kullanma faaliyetini yürüttüğü.
* Analiz: Siber güvenlik dünyasında İsrail menşeli teknolojilerin önemi zıt ve aykırı olmayan bir gerçektir. Ancak, Beş Göz gibi hiyerarşik ve hassas bir yapının çekirdek sistemlerinin dış bir gücün küll (bütüncül) kontrolüne bırakıldığı iddiası, risk taşıyabilir.

C. İnkılab (Devrim) ve Komplo Teorileri

* İddia: Mossad’ın küresel olayları manipüle ederek siyasi inkılapları (tersine dönüşleri) yönlendirdiği ve bunu Beş Göz’ün verilerini kullanarak yaptığı. Bu durum, örgütlerin küresel hayatı (yaşamı) zahiren değil, derûnîden kontrol ettiğini gösterir.

4. Netice ve Değerlendirme
Bilgi ve belgelere dayalı resmi cevap şudur: Beş Göz İttifakı, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana ABD liderliğinde işleyen, kendi aslına sadık ve bağımsız hareket eden bir sinyal istihbarat paylaşım mekanizmasıdır.
Ancak bu hakikat, ittifakın Orta Doğu’daki ve küresel politikadaki en önemli müttefiklerinden olan İsrail’in istihbarat teşkilatları (Mossad, Aman, Şin Bet) ile derin ve sürekli bir bağlantı (açı) içinde olduğu gerçeğini değiştirmez. Bu faaliyet, zahiri olarak devletlerin çıkar ortaklığına dayanır.

Hazırlayan: Mehmet Özçelik www.tesbitler.com
01/11/2025

Loading

No ResponsesKasım 2nd, 2025

Gazze’de Aranan Musa

Gazze’de Aranan Musa

Firavun’un sarayında yankılanan o korku, bugün Gazze’nin yıkılmış duvarlarında yeniden dolaşıyor.
Bir zamanlar Nil’in kıyısında “Bir Musa doğacak” diye erkek çocukları katleden zalim, bugün Akdeniz kıyısında aynı korkuyla doğmamış bebekleri hedef alıyor.
O gün kılıçla, bugün füzeyle…
O gün nehirde, bugün enkaz altında…
Değişen sadece araçlar; zulmün özü, korkunun kaynağı aynı.
Firavun, saltanatının sarsılacağından korktu;
Netanyahu ve onun şürekâsı da “hakikat”in yeniden doğmasından korkuyor.
Zira her çağın bir Musa’sı vardır; kimi zaman bir çocuk, kimi zaman bir fikir, kimi zaman bir direniş olarak doğar.
Allah, her zalimin karşısına bir Musa çıkarır.
Ve her Musa, zalimin uykusunu kaçırır.
Kur’ân’da şöyle buyrulur:
“Mûsâ’nın annesine, ‘Onu emzir, başına bir şey gelmesinden korktuğunda onu denize bırak, korkma, üzülme. Çünkü Biz onu sana geri döndüreceğiz ve onu peygamberlerden yapacağız’ diye ilham ettik.”
(Kasas Sûresi, 28/7)
Mûsâ’nın annesi, evladını suya bırakırken korkmadı.
Çünkü iman edenler bilir ki, bazen “kurtuluş”, teslimiyetin içinde saklıdır.
Nil’in sularına bırakılan o bebek, sarayların duvarlarını yıkacak bir hakikat taşıyordu.
Annesi ağladı, melekler sevinçle bekledi;
Çünkü “Allah’ın muradı” o küçük sandığın içindeydi.
Bugün Gazze’de bir anne, doğmamış çocuğunun karnına inen bombalardan saklanıyor.
Bir anne, enkaz altındaki evladının ismini haykırıyor.
Bir diğeri, “Belki o da bir Musa olurdu…” diyerek gözyaşını yutuyor.
Ve dünya, Firavun’un sofrasında sessizce oturuyor.
Zulüm karşısında susmak, zulme ortak olmaktır.
Firavun, Firavun kalır;
Ama Musa’nın Rabbi, her zaman birdir, ezelîdir, bâkîdir.
Netanyahu, Firavun’un izini takip ediyor;
Ancak unuttuğu bir hakikat var:
Firavun’un cesedi, denizin dibinde ibret olarak kaldı.
O da aynı akıbetten kaçamayacaktır.
Zira tarih, zalimleri unutur gibi görünse de, Hak onları unutturmaz.
Zulüm, bir devrin değil, bir kalbin hastalığıdır.
Lâkin her zulmün sonu, her karanlığın sabahı vardır.
Gazze bugün modern Mısır’dır.
Filistinli anneler, modern Mûsâ’nın anneleridir.
Ve Nil’in sularına bırakılan sandık, bugün Filistin’in sabrıdır.
Zalim, her çağda aynı korkuyla titrer:
“Bir Musa doğmasın!”
Fakat her çağda Allah, yeniden bir Musa gönderir —
Bazen bir çocukta, bazen bir fikirde, bazen bir kıyamda…
Ve her seferinde Firavun kaybeder.
Çünkü Allah, mazlumların yanındadır.

Özet

Makale, Firavun’un Hz. Musa’nın doğumundan korkarak erkek çocukları öldürmesi ile günümüzde Netanyahu’nun Gazze’de uyguladığı zulmü kıyaslar.
Her çağda bir “Firavun” ve bir “Musa” bulunduğunu, zalimlerin hakikatten korktuğunu anlatır.
Gazze anneleri, Musa’nın annesi gibi imanla direnirken, dünya Firavun’un sofralarında sessizdir.
Ancak tarih boyunca Firavun’un akıbeti değişmemiştir:
Zalimler helâk olur, mazlumların duası galip gelir.

Hazırlayan: Mehmet Özçelik – www.tesbitler.com
01/11/2025

Loading

No ResponsesKasım 2nd, 2025

İnsanlığın Rehberleri: Peygamber Kıssaları

İnsanlığın Rehberleri: Peygamber Kıssaları

İnsanlığın Atası: Hz. Âdem’in (a.s.) Hayatı
Her şeyin sahibi ve yaratıcısı olan Allah Teâlâ, meleklerine “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” (Bakara 2/30) buyurduğunda, kâinatta yeni bir sayfa açılmak üzereydi. Melekler, bu yeni varlığın hikmetini tam olarak kavrayamadıklarından, “Orada bozgunculuk yapacak, kan dökecek birini mi yaratacaksın? Oysa biz seni överek tesbih ediyor ve seni takdis ediyoruz” (Bakara 2/30) dediler. Cenâb-ı Hak, ilahi muradını ve sonsuz ilmini onlara şöyle bildirdi: “Şüphesiz ben sizin bilmediklerinizi bilirim.” (Bakara 2/30).

1. Yaratılış ve İlahi Şeref
Allah Teâlâ, ilk insanı, yani Hz. Âdem’i (a.s.) yaratmayı irade etti. Onu, kudret eliyle, toprağın farklı katmanlarından alınan (kuru çamur, yapışkan çamur gibi muhtelif aşamalardan geçen) bir “tîn”den, yani topraktan şekillendirdi. Sonra ona Kendi ruhundan üfledi (Sad 38/72) ve Hz. Âdem, can buldu; gören, işiten, idrak eden ilk insan oldu.
Yaratılış tamamlandığında, Cenâb-ı Hak, Hz. Âdem’e (a.s.) “bütün isimleri” (el-esmâ) öğretti (Bakara 2/31). Bu, varlıkların isimlerini, sıfatlarını, vazifelerini ve mahiyetlerini bilme kabiliyetiydi. Bu, insana verilen ilim ve idrak şerefiydi.
Allah, bu ilmi meleklere gösterdi. Melekler, bu derin bilgiyi görünce, acziyetlerini ve Rablerinin sonsuz ilmini itiraf ettiler: “Seni bütün eksikliklerden uzak tutarız. Senin bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur. Şüphesiz her şeyi hakkıyla bilen, her şeyi hikmetle yapan sensin.” (Bakara 2/32).
Bu ilim şerefi üzerine, Allah Teâlâ meleklere, bu yeni ve şerefli varlığa, yani Âdem’e secde etmelerini emretti. Bu secde, bir ibadet secdesi değil, Hz. Âdem’in üstünlüğünü kabul etme ve ilahi emre boyun eğme secdesi, bir hürmet gösterisiydi.
Meleklerin hepsi derhal secde etti.

2. İlk İmtihan ve Büyüklenme
Ancak biri secde etmedi: İblis.
İblis, melekler arasında bulunan ancak meleklerden olmayan, ateşten yaratılmış bir cindi (Kehf 18/50). Allah ona neden secde etmediğini sorduğunda, içinde gizlediği o korkunç hastalığı, yani kibri ve enaniyeti açığa vurdu: “Ben ondan daha hayırlıyım. Beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın” (A’râf 7/12).
Kendi yapısını (ateşi), Allah’ın emrinden ve topraktan yaratılan Âdem’in ilim şerefinden üstün gördü. Bu isyanı sebebiyle ilahi huzurdan kovuldu ve “Şeytan” (rahmetten uzaklaşan) adını aldı.
Kovulan İblis, Allah’tan kıyamete kadar mühlet istedi. Bu mühleti alırken de korkunç bir yemin etti: İnsanları saptırmak için onların “önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından” (A’râf 7/17) sokulacak ve pek çoğunu şükürden uzaklaştıracaktı. Böylece, insanın yeryüzündeki imtihanının baş aktörü ve apaçık düşmanı belli olmuş oldu.

3. Cennet Hayatı ve Tek Yasak
Hz. Âdem (a.s.) Cennet’teydi. Ancak yalnızdı. Allah Teâlâ, ona bir eş, bir sükûnet ve huzur kaynağı olması için, tefsirlerde belirtildiğine göre onun sol eğe kemiğinden (veya onun “nefs”inden) Hz. Havva’yı yarattı.
Onlara Cennet’te muazzam bir hürriyet verildi: “Ey Âdem! Sen ve eşin cennete yerleşin. Orada dilediğiniz gibi bol bol yiyin.” (Bakara 2/35).
Ancak bu hürriyetin tek bir sınırı vardı. Bir imtihan ağacı: “Ama şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zalimlerden olursunuz.” (Bakara 2/35). Bu ağacın ne ağacı olduğu (buğday, elma, incir vs.) Kur’an’da belirtilmez; mühim olan ağacın cinsi değil, ilahi yasağın kendisiydi.

4. Aldanma ve Hata
Düşmanları olan Şeytan, yeminini tutmak için harekete geçti. Hz. Âdem ve Havva’ya yanaştı ve onlara vesvese vermeye başladı. Yalan söyledi. Dedi ki: “Rabbiniz size bu ağacı sırf melek olursunuz veya ebedî kalanlardan olursunuz diye yasakladı.” (A’râf 7/20).
Onları inandırmak için yemin etti: “Şüphesiz ben size nasihat edenlerdenim.” (A’râf 7/21).
Hz. Âdem ve Havva, Allah’ın emrini unuttular. İblis’in yeminine kandılar. Yasak ağacın meyvesinden tattılar.
Tattıkları an, bir şey oldu. Üzerlerindeki Cennet elbiseleri, manevi örtüleri açıldı ve mahrem yerleri göründü (Tâ-Hâ 20/121). Büyük bir utanç ve pişmanlıkla Cennet yapraklarıyla üzerlerini örtmeye çalıştılar. Hatalarını anında fark etmişlerdi.

5. Tövbe: İnsanlığın İlk Duası
Rableri onlara seslendi: “Ben size o ağacı yasaklamadım mı? Şeytanın size apaçık bir düşman olduğunu söylemedim mi?” (A’râf 7/22).
Hz. Âdem ve Hz. Havva’nın hissettiği pişmanlık, insanlık tarihinin ilk ve en samimi tövbesi oldu. Onlar, İblis gibi kibirlenip hatayı meşrulaştırmadılar. Acziyetlerini ve pişmanlıklarını itiraf ederek Allah’a sığındılar. Cenâb-ı Hak, onlara şu kelimeleri ilham etti ve onlar da şöyle yalvardılar:
“Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen, mutlaka hüsrana uğrayanlardan oluruz.” (A’râf 7/23).
Bu, “Tövbe” idi. Allah Teâlâ, onların bu samimi tövbelerini kabul etti (Bakara 2/37). Çünkü O, “Tevvâb”dır (tövbeleri çok kabul edendir) ve “Rahîm”dir (çok merhametlidir). Hata yapmışlardı ama affedilmişlerdi.

6. Yeryüzü: Yeni Bir Başlangıç ve Hilafet
Ancak imtihanın yeri artık Cennet değil, yeryüzü olacaktı. Tövbe kabul edilmişti ama yasağa uymamanın bir neticesi vardı. Allah Teâlâ, onlara (ve onların düşmanı İblis’e) şöyle buyurdu: “Birbirinize düşman olarak oradan (Cennet’ten) inin! Yeryüzünde sizin için bir süreye kadar yerleşme ve faydalanma vardır.” (A’râf 7/24).
Hz. Âdem ve Hz. Havva yeryüzüne indirildiler. İslam tarihi kaynakları, onların farklı yerlere indirildiğini ve uzun bir ayrılıktan sonra Arafat Dağı’nda buluştuklarını nakleder.
Hz. Âdem (a.s.) yeryüzünde sadece bir insan değil, aynı zamanda ilk peygamberdi. Allah ona vahiyler (sahifeler) gönderdi. O, ailesine ve çocuklarına Allah’ın birliğini (Tevhid), O’na nasıl ibadet edileceğini, helali ve haramı öğretti. Ziraat yapmayı, evi inşa etmeyi, kısacası yeryüzünü imar etmeyi öğrendi ve öğretti. Onun asıl vazifesi olan “Halifelik” yeryüzünde başlamıştı.

7. Evlatların İmtihanı: Hâbil ve Kâbil
Hz. Âdem ve Havva’nın çocukları oldu. Onların imtihanı da evlatları üzerinden devam etti. Kur’an-ı Kerim, isim vermeden Hz. Âdem’in iki oğlunun kıssasını anlatır (Mâide 5/27-31).
Hâbil ve Kâbil. İkisi de Allah’a birer kurban sundular. Hâbil, ihlasla ve elindekinin en iyisini; Kâbil ise isteksizce ve elindekinin kötüsünü sundu. Allah, Hâbil’in kurbanını kabul etti.
Kâbil’in içine haset ve kıskançlık ateşi düştü. Kardeşi Hâbil’i tehdit etti: “Seni mutlaka öldüreceğim.” Hâbil ise teslimiyetle cevap verdi: “Sen beni öldürmek için elini uzatsan da, ben seni öldürmek için elimi uzatmayacağım. Çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım.” (Mâide 5/28).
Fakat Kâbil, içindeki bu kıskançlığa yenik düştü ve kardeşini öldürdü. Yeryüzünde dökülen ilk kan, işlenen ilk cinayet buydu. Pişman oldu ama iş işten geçmişti. Kardeşinin cesedini ne yapacağını bilemez haldeyken, Allah’ın gönderdiği bir karga (Mâide 5/31) ona toprağı eşeleyerek defin işlemini öğretti.
Hz. Âdem (a.s.), bu olaya çok üzüldü. Ancak sabretti ve peygamberlik vazifesine devam etti. Allah ona teselli olarak Hz. Şît (a.s.) gibi hayırlı bir evlat daha lütfetti ve peygamberlik nesli onunla devam etti.

8. Vefatı ve Mirası
Hz. Âdem (a.s.), rivayetlere göre yaklaşık bin yıl yaşadı. Vefat vakti geldiğinde, melekler tarafından ruhu alındı ve çocuklarına nasıl defnedileceğini öğretti.
Hz. Âdem, bizim ilk atamız, ilk peygamberimiz ve tövbenin ilk öğretmenidir. Onun hayatı, insanlığın bütün macerasının bir özetidir:
• Şeref: İlim ve hilafet ile yaratıldık.
• Düşman: Bizi saptırmaya yeminli bir Şeytan var.
• Hata: İnsan “nisyan” (unutma) ile maluldür, hata yapabilir.
• Kurtuluş: Kibirle isyan etmek (İblis gibi) helâke götürür; acziyeti itiraf edip tövbe etmek (Âdem gibi) kurtuluşa erdirir.
• Hayat: Yeryüzü bir ceza yeri değil, tövbenin kabul edildiği ve “Halife” olarak imtihanın kazanılacağı bir imtihan meydanıdır.
Biz hepimiz, o ilk hatayı yapan, o ilk tövbeyi eden ve yeryüzünde imtihana başlayan babamız Hz. Âdem’in (a.s.) evlatlarıyız.

**************

Bismillâhirrahmânirrahîm.
Kalemin ve Hikmetin Peygamberi: Hazreti İdrîs (Aleyhisselam)
Çok uzun zaman önce, yeryüzü henüz gençken, Hazreti Âdem (Aleyhisselam) ve onun mübarek evlatları bu topraklarda Allah’a kulluk etmenin ilk tohumlarını atmışlardı. İnsanlık çoğalmaya başlamış, fakat zamanla bazıları ataları Âdem’in (as) ve oğlu Şît’in (as) getirdiği saf tevhîd (Allah’ın birliği) inancından uzaklaşma eğilimine girmişti. İşte böyle bir zamanda, insanlığa yeniden yol göstermesi için hikmet ve ilimle donatılmış bir peygamber gönderildi: Hazreti İdrîs (Aleyhisselam).
O, Hazreti Şît’in (as) torunlarındandı. Dürüstlüğü, doğruluğu ve Allah’a olan derin bağlılığı ile bilinirdi. O kadar çok ders verir, Allah’ın ayetlerini o kadar çok tedris eder (inceler) ve öğretirdi ki, “ders” kökünden gelen “İdrîs” ismiyle anılır oldu.
O, Cenâb-ı Hakk’ın Kur’ân-ı Kerîm’de bizzat övdüğü, yüksek fazilet sahibi bir seçilmişti.

Allah’ın Kitabında Hz. İdrîs

Cenâb-ı Hak, onun bu müstesna (seçkin) makamını bize Meryem Sûresi’nde şöyle haber verir. Bu ayetler, onun şahsiyetinin temelini tasvir eder:
“(Ey Muhammed!) Kitap’ta İdrîs’i de an. Şüphesiz o, dosdoğru bir kimse, bir peygamberdi. Onu yüce bir mekâna (makama) yükselttik.” (Meryem Sûresi, 19:56-57)
Rabbimiz onu sadece “peygamber” olarak değil, aynı zamanda “sıddîk” (dosdoğru) olarak vasıflandırmıştır. Bu, onun hayatının her anında doğruluktan zerre kadar ayrılmadığının, Allah’ın vahyine tam bir sadakatle bağlandığının en büyük isbatıdır.
İnsanlığa İlkleri Öğreten Peygamber
Hazreti İdrîs’in (as) peygamberliği, insanlık tarihine medeniyetin ve ilmin ilk adımlarını da getirmiştir. Tefsirler ve İslâm tarihi kaynakları, onun Allah’ın izniyle insanlığa pek çok “ilk”i öğrettiğini kaydeder:

1. Kalemle Yazıyı İlk Kullanan:
Ondan önce insanlar bilgiyi sadece hafızalarında tutar ve sözlü olarak aktarırlardı. Rivayetlere göre Cenâb-ı Hak, Hazreti İdrîs’e (as) 30 sahîfe (kutsal metin) indirmiştir. O, bu ilâhî mesajları korumak ve gelecek nesillere ulaştırmak için “kalemi” kullanmayı, yani yazıyı icat etmiştir. Kalem, ilmin kaydedilmesi ve yayılmasının ilk adımıydı. O, Allah’ın kendisine öğrettiği hikmetleri ve ilimleri yazarak, medeniyetin temelini atmıştır.

2. Terziliğin ve Dikişin Mûcidi:
Hazreti İdrîs (as) dönemine kadar insanlar, genellikle hayvan derilerini basitçe üzerlerine örterek giyinirlerdi. Bu, hem kaba bir görüntüye sebep olur hem de tam bir örtünmeyi sağlamazdı. Allah (cc), Peygamberine tabiatı ve eşyayı nasıl kullanacağını ilham etti. O, iğneyi eline aldı, ipliği keşfetti ve derileri kesip biçerek, dikerek elbiseler yapmaya başladı.
İnsanlık ilk defa onun sayesinde dikilmiş, bedene uygun elbiselere kavuştu. Bu sadece bir terzilik faaliyeti değil; aynı zamanda örtünmenin (setr-i avret) ve temizliğin medenî bir seviyeye yükselişinin de başlangıcıydı.

3. İlim ve Hikmet Öğretmeni:
O, sadece bir terzi veya kâtip değil, bir hikmet öğretmenidir. İslâmî kaynaklar onun “ilm-i nücûm” (astronomi, yıldızlar ilmi) ve hesap (matematik) ilimlerinde derin bir vukûfiyete (anlayışa) sahip olduğunu belirtir. Fakat o, bu ilmi asla falcılık veya tabiata tesir atfetmek için kullanmadı. Tam aksine, yıldızların, Ay’ın ve Güneş’in muntazam hareketlerine bakarak insanlara Allah’ın sonsuz kudretini, nizamını ve sanatını anlattı. Kâinata “ibret nazarıyla” bakmayı öğretti.

Sabrın ve Sadakatin Timsali

Hazreti İdrîs (as), kavmini putperestlikten ve cehaletten kurtarıp tek olan Allah’a davet ederken büyük zorluklarla karşılaştı. İnsanlara hem dünyevî (medeniyet) hem de uhrevî (tevhid) bilgileri öğretmek için büyük bir gayret sarf etti. Bu davet yolunda gösterdiği sebat ve tahammül, Kur’ân-ı Kerîm’de de takdirle anılmıştır:
“İsmâil, İdrîs ve Zülkifl’i de an. Hepsi de sabredenlerdendi. Onları da rahmetimize soktuk. Şüphesiz onlar sâlih kimselerdi.” (Enbiyâ Sûresi, 21:85-86, TDV Meali)
O, Allah’ın rahmetine, sabrı ve sâlih amelleri sayesinde kavuşan mübarek bir elçiydi.

“Yüce Bir Mekâna Yükseltiliş”
Onun hayatındaki en mühim ve esrarengiz hadiselerden biri, Meryem Sûresi’nde geçen “Onu yüce bir mekâna (makama) yükselttik” ayetinin tefsiridir.
İslâm âlimleri ve müfessirlerin (tefsir uzmanlarının) çoğu, bu “yüce mekân” ifadesini açıklarken, Cenâb-ı Hakk’ın Hazreti İdrîs’i (as), Hazreti İsa (as) gibi, ölümü tattırmadan veya kısa bir an tattırdıktan sonra (rivayetler muhteliftir) bedeniyle ve ruhuyla birlikte semâya, göklere yükselttiğini belirtirler. Rivayetlerde onun şu anda dördüncü kat semâda bulunduğu ve Allah’ın kendisine bu yüksek makamı ikram ettiği nakledilir.
Bu hadise, onun Allah katındaki değerinin ne kadar yüksek olduğunun, doğruluğunun (sıddîk) ve peygamberliğinin nasıl mükâfatlandırıldığının en açık delilidir.

Bıraktığı Miras

Hazreti İdrîs (Aleyhisselam), insanlığa kalemi, yazıyı, dikili elbiseyi ve tabiatı Allah adına tefekkür etmeyi öğreten bir medeniyet kurucusudur. Onun mirası, ilmin ve hikmetin, ancak Allah’a kulluk için kullanıldığında “yüce bir mekâna” layık olacağı hakikatidir. O, Hazreti Nûh’un (as) atası olarak, Tufan öncesi insanlığa son ilâhî uyarıları yapan peygamberlerden biri olmuştur.
Onun hayatı bizlere, dürüstlüğün, sabrın ve ilim öğrenmenin Allah katında ne büyük bir fazilet olduğunu asırlar ötesinden fısıldamaya devam etmektedir.
Selâm olsun sabredenlere, sâlihlere ve dosdoğru olanlara…

************

Sabır Timsali Bir Peygamber: Hz. Nuh (a.s.) ve Büyük Tufan

Karanlıktaki Davet

Hz. Nuh Aleyhisselam, insanlığın Hz. Adem’den (a.s.) sonra tevhidden, yani Allah’ın birliği inancından saptığı ilk dönemde gönderilmiş bir Resûldür. Zamanla insanlar, Allah Teâlâ’yı unutmuş; faziletli olduğuna inandıkları geçmiş büyüklerinin heykellerini yapıp onlara tapınmaya başlamışlardı. Kur’an-ı Kerim, onların bu putlarını “Ved, Süvâ, Yegûs, Yeûk ve Nesr” (Nûh, 71/23) olarak isimlendirir.
İşte böyle bir cehalet ve şirk karanlığında, Allah Teâlâ, rahmetinin bir tecellisi olarak Nuh Aleyhisselam’ı kavmine peygamber eyledi. Onun vazifesi açıktı: İnsanları putların esaretinden kurtarıp, alemlerin Rabbi olan tek Allah’a ibadete çağırmak.
Nitekim Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulur:
“Andolsun, biz Nûh’u kendi kavmine peygamber olarak gönderdik. Dedi ki: ‘Ey kavmim! Allah’a kulluk edin. Sizin O’ndan başka hiçbir ilâhınız yoktur. Doğrusu ben, sizin adınıza büyük bir günün azabından korkuyorum.'” (A’râf, 7/59)

950 Yıllık Sabırlı Mücadele

Hz. Nuh, kavmini hakikate davet etmeye başladı. Fakat bu davet, asırlar sürecek çileli bir mücadelenin de başlangıcıydı. Kur’an-ı Kerim, onun bu müddetini şöyle belirtir:
“Andolsun, biz Nûh’u kendi kavmine peygamber olarak gönderdik. O da dokuz yüz elli yıl onların arasında kaldı. Neticede onlar zulümlerini sürdürürlerken tûfan kendilerini yakalayıverdi.” (Anke1bût, 29/14)
Hz. Nuh, tam 950 sene boyunca bıkmadan, usanmadan, gece gündüz demeden kavmini uyardı. Nûh Suresi, onun bu davet esnasındaki gayretini bizzat kendi lisanından bizlere aktarır. Onları bazen gizlice, bazen açıktan açığa Hakk’a çağırdı.
Fakat kavminin tepkisi, kibir ve inattan ibaretti. Özellikle kavmin zengin ve ileri gelen (mele’) tabakası, Hz. Nuh’u tenkit ediyor, onunla alay ediyor ve halkı ondan uzaklaştırıyordu.
Onların temel itirazları şuydu:
• Beşeriyet İddiası: “Sen de bizim gibi bir insansın. Eğer Allah elçi gönderecek olsaydı, melek gönderirdi.” (Mü’minûn, 23/24)
• Sınıfsal Kibir: “Sana uyanların, toplumun en aşağı tabakasından (erâzil) başkası olmadığını görüyoruz.” (Hûd, 11/27)
• Enaniyet: “Sizin bize bir üstünlüğünüz yok, siz yalancısınız.” (Hûd, 11/27)
Hz. Nuh (a.s.) ise onlara, kendisinin sadece bir uyarıcı olduğunu, mükafatı Allah’tan beklediğini, iman edenleri -zayıf ve fakir olsalar dahi- asla yanından kovmayacağını söylüyordu. Ancak onlar, parmaklarını kulaklarına tıkıyor, elbiselerine bürünüyor ve bu daveti duymamak için direniyorlardı. (Nûh, 71/7)

İlahi Emir: Geminin (Sefine) İnşası

Asırlar süren davete rağmen kavminin büyük çoğunluğu imana gelmedi. Artık kalplerinin mühürlendiği ve o ana kadar iman eden az sayıdaki mü’min dışında kimsenin iman etmeyeceği Hz. Nuh’a vahyolundu. (Hûd, 11/36)
Sabır abidesi o peygamber, kavminin ıslahından ümidini kesince, Rabbine şöyle sığındı:
“Nûh, şöyle dedi: ‘Rabbim! Yeryüzünde kâfirlerden hiç kimseyi bırakma! Çünkü sen onları bırakırsan, kullarını saptırırlar; sadece ahlâksız ve kâfir kimseler yetiştirirler.'” (Nûh, 71/26-27)
Bu dua üzerine Allah Teâlâ, hem o mübarek peygamberi ve mü’minleri kurtaracak, hem de zalim kavmi cezalandıracak olan emrini verdi:
“Gözetimimiz altında ve vahyimize göre gemiyi yap. Zulmedenler hakkında bana bir şey söyleme. Çünkü onlar suda boğulacaklardır.” (Hûd, 11/37)
Hz. Nuh, Allah’ın emriyle büyük bir gemi (sefine) inşa etmeye başladı. Kavmi ise onunla alay etmeyi sürdürüyordu. Çölün ortasında, suyun olmadığı bir yerde gemi yapan bir peygamber, onların kibrine ve cehaletine göre bir “delilik” alametiydi.
“Nûh gemiyi yapıyor, kavminden ileri gelenler ise, yanına her uğradıkça onunla alay ediyorlardı. Nûh, dedi ki: ‘Eğer bizimle alay ediyorsanız, sizin bizimle alay ettiğiniz gibi biz de sizinle alay edeceğiz.'” (Hûd, 11/38)

Büyük Tufan ve Acı Bir İmtihan

Nihayet ilahi azabın vakti geldi. Allah’ın emriyle hem gökten bardak boşanırcasına bir yağmur başladı hem de yerden sular fışkırdı (Tefsirlerde bu, “tandırın kaynaması” olarak da ifade edilir). (Hûd, 11/40; Kamer, 54/11-12)
Hz. Nuh’a, iman eden ailesi (hanımı ve bir oğlu hariç), ona inanan o az sayıdaki mü’min ve her canlı türünden birer çifti gemiye alması emredildi.
Gemi, dağlar gibi azgın dalgaların arasında yüzmeye başladı. Tufan, yeryüzünü kaplamıştı. İman ile küfrün kesin olarak ayrıldığı o dehşet anında, Hz. Nuh (a.s.), bir peygamber olmasının yanında, bir baba şefkatiyle son bir gayret gösterdi. Gemiye binmemiş olan oğluna seslendi:
“(Gemi) dağlar gibi dalgalar arasında onları götürüyordu. Nûh, gemiden uzakta bulunan oğluna, ‘Yavrucuğum! Bizimle beraber sen de bin, kâfirlerle beraber olma!’ diye seslendi.
O, ‘Beni sudan koruyacak bir dağa sığınacağım’ dedi. Nûh, ‘Bugün Allah’ın rahmet ettikleri hariç, O’nun azabından korunacak hiç kimse yoktur’ dedi. Derken aralarına dalga girdi, o da boğulanlardan oldu.” (Hûd, 11/42-43)
Bu hadise, kurtuluşun kan bağında değil, iman bağında olduğunun en acı ve en net isbatıydı. Hz. Nuh’un babalık şefkatiyle Rabbine yakarması üzerine, Allah Teâlâ, “O, senin ailenden değildir. Çünkü o, salih olmayan bir amel işlemiştir.” (Hûd, 11/46) buyurarak, imanın temel bağ olduğunu kesin bir hükümle bildirmiştir.

Yeni Bir Başlangıç: Cûdî Dağı

Tüm inkârcılar sular altında boğulup yeryüzü bu zulümden temizlendikten sonra, ilahi emir tekrar tecelli etti:
“‘Ey yeryüzü! Yut suyunu. Ey gök! Tut suyunu’ denildi. Su çekildi, iş bitirildi. Gemi de Cûdî’ye oturdu ve ‘Zalimler topluluğu Allah’ın rahmetinden uzak olsun!’ denildi.” (Hûd, 11/44)
Tefsir ve tarih kaynaklarına göre Cûdî Dağı, bugünkü Şırnak ili sınırları içerisindedir.
Hz. Nuh ve beraberindeki mü’minler, “Ey Nûh! Sana ve seninle birlikte bulunan ümmetlere bizden bir selâmet ve bereketlerle (gemiden) in…” (Hûd, 11/48) müjdesiyle gemiden indiler.
Onlar, yeryüzünde tevhidi yeniden hâkim kılan, temizlenmiş bir dünyaya ayak basan kutlu bir topluluktu. Bu sebeple Hz. Nuh (a.s.), “İkinci Adem” olarak da anılmıştır. Onun sabrı, mücadelesi ve Allah’a olan teslimiyeti, kıyamete kadar gelecek tüm mü’minler için bir ders ve bir meşale olmuştur.

**************

Direkler Sahibi İrem’in Kibirli Halkı: Âd Kavmi

Çok eski zamanlarda, Yemen ile Umman arasındaki “Ahkâf” denilen geniş ve verimli topraklarda, Âd isminde bir kavim hayat sürerdi. Bu kavim, sıradan bir topluluk değildi. Allah onlara o zamana kadar kimseye vermediği bir kuvvet, heybet ve zenginlik bahşetmişti. Rivayetlere göre onlar, uzun boylu, fevkalâde güçlü ve sanatta çok ileri idiler.
Kur’ân-ı Kerîm onların bu ihtişamını “direkleri (yüksek binaları) olan İrem” şehri olarak tasvir eder. Onların bu durumu Kur’an-ı Kerim’de şöyle haber verilir:
“Görmedin mi, Rabbin ne yaptı Âd kavmine; direkleri (yüksek binaları) olan, ülkelerde benzeri yaratılmamış İrem’e?”
(Fecr 89/6-8)
Fakat bu muazzam kuvvet ve zenginlik, Âd kavmini şükre değil, büyük bir kibre ve enaniyete sevk etti. Güçlerine o kadar güvendiler ki, yeryüzünde kendilerinden daha üstün bir varlık olmadığını zannettiler. Bu enaniyet, onları yaratan Allah’ı unutmaya ve kendi elleriyle yaptıkları putlara tapmaya (şirke) götürdü.
Onların bu kibirli hali ayet-i kerimede şöyle zikredilir:
“Âd kavmine gelince, yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar ve ‘Bizden daha güçlü kim var?’ dediler. Onlar, kendilerini yaratan Allah’ın onlardan daha güçlü olduğunu görmediler mi? Onlar bizim âyetlerimizi (mucizelerimizi) inkâr ediyorlardı.”
(Fussilet 41/15)
Zayıfları eziyor, haksızlık yapıyor ve sahip oldukları nimetlerle şımarıyorlardı.
Rahmet Elçisi: Hz. Hûd’un (a.s.) Daveti
Allah Teâlâ, sonsuz rahmetiyle, bu azgınlaşan kavme doğru yolu göstermek üzere yine kendi içlerinden, soylu, güvenilir (emin) ve fazilet sahibi birini peygamber olarak vazifelendirdi. Bu zat, Hz. Hûd (aleyhisselâm) idi.
Hz. Hûd, kavminin karşısına çıktı ve onları hikmetle uyardı. Daveti net ve berraktı: Sadece Allah’a kulluk etmek, putları terk etmek ve zulümden vazgeçmek.
“Âd kavmine de kardeşleri Hûd’u (gönderdik). Dedi ki: ‘Ey kavmim! Allah’a kulluk edin. O’ndan başka sizin hiçbir ilâhınız yoktur. Allah’a karşı gelmekten sakınmaz mısınız?'”
(A’râf 7/65)
Hz. Hûd onlara dedi ki: “Ey kavmim! Sizi yaratan, size bu gücü, bu bağları, bu bahçeleri veren Rabbinize dönün. O’ndan bağışlanma dileyin. Ben sizden bu tebliğim için bir ücret istemiyorum. Benim ücretim ancak âlemlerin Rabbi olan Allah’a aittir.”

Kibir, İftira ve Azabın İstenmesi

Ancak Âd kavminin kibirle katılaşmış kalpleri bu samimi daveti kabul etmedi. Kavmin ileri gelenleri, Hz. Hûd ile alay ettiler. Onu aşağıladılar ve akılsızlıkla (sefâhet) suçladılar.
“Kavminden inkâr edenlerin ileri gelenleri dediler ki: ‘Biz seni bir çılgınlık (sefâhet) içinde görüyoruz ve gerçekten senin yalancılardan olduğunu sanıyoruz.'”
(A’râf 7/66)
Hz. Hûd, bir peygambere yakışır vakur bir edâ ile onlara cevap verdi:
“Hûd dedi ki: ‘Ey kavmim! Bende herhangi bir çılgınlık (sefâhet) yoktur. Fakat ben, âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamberim. Size Rabbimin vahyettiklerini duyuruyorum ve ben sizin için güvenilir bir öğütçüyüm.'”
(A’râf 7/67-68)
Onlar, atalarının yolunu terk etmeyeceklerini söylediler ve eğer doğru söylüyorsa, tehdit ettiği azabı hemen getirmesini isteyerek meydan okudular. “İster öğüt ver, ister verme; bizim için fark etmez. Biz bu azaba uğratılacak değiliz” dediler.

Azabın Gelişi: Rîh-i Sarsar (Uğultulu Rüzgâr)

Hz. Hûd’un (a.s.) bütün gayretlerine rağmen kavminin büyük çoğunluğu inkârda ısrar edince, ilâhî azabın vakti geldi.
Önce şiddetli bir kuraklık baş gösterdi. Yağmurlar kesildi, ekinler kurudu. Kavim perişan halde yağmur duasına çıktı. Bir müddet sonra ufukta kara bir bulutun belirdiğini gördüler.
İşte bu, onların imtihanının sonuydu. Azabı rahmet zannettiler. Sevinçle bağrıştılar: “İşte bu, bize yağmur getirecek bulut!”
Oysa o bulut, yağmur değil, Allah’ın vaat ettiği şiddetli azabı taşıyordu. Hz. Hûd (a.s.) onlara son kez hakikati haykırdı:
“Hûd ise, ‘Hayır! O, sizin acele gelmesini istediğiniz şeydir. İçinde elem dolu azap bulunan bir rüzgârdır’ dedi. ‘O, Rabbinin emriyle her şeyi yerle bir eder.’…”
(Ahkâf 46/24-25)
Ve o korkunç rüzgâr (rîh-i sarsar) başladı. Tefsirlerde belirtildiğine göre bu, sıradan bir fırtına değil, dondurucu, uğultulu ve her şeyi kökünden söküp atan dehşetli bir kasırgaydı.
Kur’ân-ı Kerîm, bu azabın müddetini ve tesirini şöyle tasvir eder:
“Âd kavmi ise, azgın ve dondurucu bir rüzgârla helâk edildi. Allah, onu (rüzgârı) kesintisiz olarak yedi gece sekiz gün onların üzerine musallat etti. Öyle ki, (eğer orada olsaydın) o kavmi, içi boş hurma kütükleri gibi oracıkta yere serilmiş halde görürdün.”
(Hâkka 69/6-7)
Yedi gece ve sekiz gün süren o rüzgâr, Âd kavminin gururlandığı o yüksek direkli binaları, o sağlam sarayları ve o kibirli bedenleri, sanki içi boşalmış hurma kütükleri gibi yerle bir etti. Güçleriyle övünen o kavimden geriye, ibretlik bir enkazdan başka bir şey kalmadı.

Necat (Kurtuluş) ve İbret

Peki, Hz. Hûd’a (a.s.) ve ona iman eden o az sayıdaki mü’mine ne oldu?
Onlar, Allah’ın emriyle o bölgeden ayrılmışlardı. Cenâb-ı Hak, peygamberini ve ona tabi olanları o dehşetli azaptan rahmetiyle muhafaza buyurdu.
“Emrimiz gelince Hûd’u ve beraberindeki iman edenleri tarafımızdan bir rahmetle kurtardık. Onları ağır bir azaptan kurtardık.”
(Hûd 11/58)
Hz. Hûd (a.s.) ve beraberindekiler, imanlarının mükâfatı olarak kurtuluşa erdiler ve hayatlarına Allah’a şükrederek devam ettiler.
Âd kavminin bu kıssası, bizlere gücün, zenginliğin ve medeniyetin Allah’a iman ve şükürden ayrı olduğu zaman, nasıl bir helâk sebebi olacağını gösteren büyük bir ibrettir. Asıl kuvvetin, Rabbe teslimiyette; asıl zenginliğin ise iman faziletinde olduğunu öğretir.

*****************

Bismillâhirrahmânirrahîm.

HİCR DİYARINDA BİR HİDAYET ÇAĞRISI: HAZRET-İ SÂLİH (Aleyhisselâm)

Tarihin derinliklerinde, Âd kavminin helâkinden sonra, Arabistan’ın kuzeybatısında, Hicr denilen bölgede muazzam bir medeniyet yükseldi. Bu medeniyetin sahipleri, Semûd kavmi idi. Onlar, ataları Âd kavmi gibi güçlü, kuvvetli ve zengin bir topluluktu. Fakat onların en mühim hususiyetleri, mimarideki eşsiz maharetleriydi. Dağları oyarak, sert kayalara saraylar yontarak kendilerine güvenli ve haşmetli meskenler inşa ediyorlardı.
Kur’ân-ı Kerîm, onların bu hâlini şöyle tasvir eder:
“Sizler ‘Ebedî kalmak umuduyla sanat yapıları mı ediniyorsunuz? (İnsanlara) hükmettiğiniz zaman zorbalar gibi mi hükmediyorsunuz? Artık Allah’tan korkun ve bana itaat edin. Bildiğiniz şeyleri size bol bol veren, size hayvanlar ve oğullar, bahçeler ve pınarlar veren Allah’tan korkun. Şüphesiz ben, sizin adınıza büyük bir günün azabından korkuyorum.'” (Şuarâ, 129-135)
Bu kavim, Allah’ın kendilerine bahşettiği bu nimetlere şükretmeyi unutmuştu. Dağları yontmaktaki maharetleri, kalplerini de taş gibi katılaştırmıştı. Tabiatın ve kendi ellerinin eseri olan putlara tapıyor, Allah’a şirk koşuyorlardı. İşte böyle bir zulmet devrinde, Allah Teâlâ, onlara kendi içlerinden, nesebi temiz, ahlâkı yüksek, “emin” (güvenilir) olarak tanıdıkları birini peygamber olarak gönderdi: Hz. Sâlih (aleyhisselâm).

Tevhid Daveti ve Kavmin İnkârı

Hz. Sâlih, kavmini sarsmak için derhal davetine başladı. Onları, atalarının düştüğü vahim hatadan kurtarmak ve yalnızca Allah’a kulluk etmeye çağırdı.
Allah Teâlâ, bu ilk çağrıyı şöyle haber verir :
“Semûd kavmine de kardeşleri Salih’i peygamber gönderdik. Dedi ki: ‘Ey kavmim! Allah’a kulluk edin. Sizin O’ndan başka hiçbir ilâhınız yoktur. Gerçekten size rabbinizden apaçık bir delil geldi. İşte size bir mûcize olarak Allah’ın şu devesi! Bırakın onu da Allah’ın arzında yesin (içsin). Sakın ona bir kötülük etmeyin. Yoksa sizi elem dolu bir azap yakalar.'” (A’râf, 73)
Ancak Semûd kavminin önde gelenleri (mele’), bu daveti şiddetle reddettiler. Hz. Sâlih’in de kendileri gibi bir beşer olduğunu, bir üstünlüğünün bulunmadığını iddia ettiler. Onu, atalarının yolunu tenkit etmekle, düzenlerini bozmakla ve hatta “büyülenmiş” olmakla itham ettiler.
Dediler ki:
“Dediler ki: ‘Ey Sâlih! Sen bundan önce aramızda ümit beslenen bir kimseydin. Şimdi babalarımızın taptıklarına tapmaktan bizi engelliyor musun? Doğrusu biz, bizi çağırdığın şeyden derin bir şüphe içindeyiz.'” (Hûd, 62)
Kavmin zayıf ve mustaz’af bırakılanlarından bir kısmı Hz. Sâlih’e iman etti. Fakat kibirlerine yenik düşen zenginler ve idareciler, inkârda direttiler.

İmkânsızı İstemek: Mûcize Talebi

Kavmin ileri gelenleri, Hz. Sâlih’i âciz bırakmak ve halkın nazarında küçük düşürmek için ondan olağanüstü, akıllara durgunluk veren bir mûcize istediler. Tefsirlerde zikredildiğine göre, toplandıkları bir gün Hz. Sâlih’e dönüp, “Eğer gerçekten Allah tarafından gönderilmiş bir peygamber isen, şu karşıdaki (işaret ettikleri) sert kayadan bizim için gebe ve on aylık bir dişi deve çıkar. Eğer bunu yaparsan sana iman edeceğiz” dediler.
Onların maksadı iman etmek değil, Hz. Sâlih’i imkânsız bir taleple susturmaktı. Hz. Sâlih, Rabbine yöneldi. Kavminden, eğer bu mûcize gerçekleşirse iman edeceklerine dair kesin söz aldı ve dua etti.

Kayadan Doğan Mûcize: Nâkatullah (Allah’ın Devesi)

Çok geçmeden, bütün kavmin gözleri önünde, işaret ettikleri o koca kaya büyük bir gürültüyle yarıldı. İçinden, istedikleri vasıflara sahip, muazzam bir dişi deve (nâka) çıktı ve hemen ardından bir de yavru doğurdu.
Bu, sıradan bir hayvan değil, doğrudan doğruya ilâhî bir kudretin eseriydi. Ona “Nâkatullah” (Allah’ın Devesi) denildi. Bu mûcize karşısında kavmin bir kısmı dehşete kapılıp iman etse de, büyük çoğunluk inadını sürdürdü.
Hz. Sâlih, bu devenin onlar için bir imtihan vesilesi olduğunu bildirdi ve onlara şu şartları koştu:
“Sâlih, şöyle dedi: ‘İşte o deve! Su içme hakkı (bir gün) onun, belli bir günün içme hakkı da sizindir. Ona bir kötülükle dokunmayın, yoksa sizi büyük bir günün azabı yakalar.'” (Şuarâ, 155-156)
Deve, serbestçe aralarında dolaşacak, Allah’ın arzından rızkını yiyecekti. Kavmin su kuyusunu ise bir gün deve, bir gün insanlar kullanacaktı. Tefsirler, devenin su içtiği gün, bütün kuyunun suyunu içtiğini, buna mukabil o gün kavme sütten bir nehir gibi muazzam miktarda süt verdiğini, böylece insanların aslında daha kârlı çıktığını belirtir.

Tuzak (Desise) ve Devenin Katledilişi

Bir müddet bu nizam devam etti. Fakat devenin varlığı, kâfirlerin kibirlerini ve düşmanlıklarını daha da artırdı. O deve, her gün onlara Allah’ın kudretini ve Hz. Sâlih’in haklılığını hatırlatıyordu. Bu durumdan rahatsız olan kavmin önde gelenleri, bu ilâhî emaneti ortadan kaldırmak için gizli bir plan yaptılar.
Kur’ân-ı Kerîm, bu plânı kuranlardan şöyle bahseder:
“Şehirde dokuzlu bir çete vardı ki, bunlar yeryüzünde bozgunculuk yapıyorlar, düzeltmeye yanaşmıyorlardı.” (Neml, 48)
İslam tarihi kaynakları, bu çetenin elebaşının, kavmin en azgını ve şakîsi olan Kudar b. Sâlif olduğunu kaydeder. Bu zorbalar, devenin su içmeye gittiği bir gün pusu kurdular. Önce devenin ayak sinirlerini (arkub) keserek onu yere düşürdüler, sonra da hunharca katlettiler.
Bu haberi duyan Hz. Sâlih, kavminin yanına geldiğinde, onların bu cürümleriyle övündüklerini gördü. Artık ilâhî azabın gelmesi mukadder olmuştu.

Üç Günlük Mühlet ve Korkunç Son

Hz. Sâlih, deveyi öldüren kavmine son ihtarını yaptı:
“Derken, onlar deveyi kestiler. Sâlih, dedi ki: ‘Yurdunuzda üç gün daha yaşayın (keyif sürün). Bu, yalanlanmayacak bir tehdittir.'” (Hûd, 65)
Bu üç günlük mühlet, onların son tövbe fırsatıydı. Tefsirlerde belirtildiğine göre, bu üç gün içinde yüzlerinde azabın alametleri belirmeye başladı: Birinci gün yüzleri sarardı, ikinci gün kızardı, üçüncü gün ise simsiyah kesildi.
Onlar ise bu mühleti alayla karşıladılar. Hatta azgınlıklarını bir adım öteye taşıyarak, deveden sonra Hz. Sâlih’i ve ailesini de geceleyin öldürmeye karar verdiler.
“Aralarında Allah’a and içerek şöyle dediler: ‘Mutlaka onu ve ailesini geceleyin öldüreceğiz, sonra da velisine; ‘Biz onun ailesinin helâk edilişi sırasında orada değildik, inanın ki biz doğru söylüyoruz’ diyeceğiz.’ Onlar böyle bir tuzak kurdular. Biz de onlar farkında olmadan onların tuzağını altüst ettik.” (Neml, 49-50)
Üçüncü günün şafağında, mühlet dolduğunda, Allah’ın emri geldi.
Semûd kavmi, o sağlam kayalardan oydukları, kendilerini her şeyden koruyacağına inandıkları saraylarının içindeyken, gökten korkunç bir ses (sayha) ve yerden şiddetli bir sarsıntı (recfe) onları yakaladı.
“O zulmedenleri korkunç bir ses yakaladı da yurtlarında yüzüstü çökekaldılar. Sanki orada hiç yaşamamışlardı. Bilin ki Semûd kavmi Rablerini inkâr etti. Bilin ki Semûd kavmi Allah’ın rahmetinden uzaklaştı.” (Hûd, 67-68)
“Bunun üzerine onları o müthiş sarsıntı yakaladı da yurtlarında yüzüstü çökekaldılar.” (A’râf, 78)
O haşmetli binalar, o yontulmuş kayalar, içindekilere mezar oldu. Allah’ın azabı geldiğinde, ne servetleri ne de o muhkem kaleleri onlara en ufak bir fayda vermedi. Sabah olduğunda, hepsi oldukları yere cansız yığılmış, “kuru ot kırıntıları” gibi dağılıp gitmişlerdi.

Kurtuluş ve İbret

Bu dehşet verici helâk gerçekleşirken, Allah Teâlâ, peygamberi Hz. Sâlih’i ve ona iman eden mü’minleri rahmetiyle oradan kurtardı.
Hz. Sâlih, kavminin cansız bedenlerine ve harabeye dönmüş yurtlarına son bir defa baktı. Yıllarca süren tebliğinin neticesiz kalmasının hüznüyle onlara şöyle seslendi:
“Sâlih, o zaman onlardan yüz çevirdi ve şöyle dedi: ‘Ey kavmim! Andolsun, ben size Rabbimin vahyettiklerini tebliğ ettim ve size öğüt verdim, fakat siz öğüt verenleri sevmiyorsunuz.'” (A’râf, 79)
Hz. Sâlih ve beraberindekiler, Hicr diyarını terk ederek (rivayetlere göre Mekke veya Filistin civarına) hicret ettiler.
Semûd kavminin o ibretlik kalıntıları ise, Medâin-i Sâlih olarak bilinen bölgede, asırlar sonrasına bir ders olarak kalmıştır. Nitekim Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) de Tebük Seferi esnasında bu bölgeden geçerken, ashâbına o harabelere ibret nazarıyla bakmalarını, oradan su almamalarını ve hızla geçmelerini tembihlemiştir.
Hz. Sâlih’in kıssası, Allah’ın verdiği nimetlere karşı nankörlüğün, ilâhî mûcizelere karşı kibrin ve peygamber davetine karşı inadın sonunun nasıl elim bir helâk olduğunu bizlere en çarpıcı şekilde göstermektedir.

***********

Halilullah’ın Hayatı: Hz. İbrâhim’in (a.s.) Tevhid Mücadelesi

Kâinatın Yaratıcısı Yüce Allah (c.c.), insanlık tarihinin belirli dönemlerinde, kullarını karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için rehberler, yani peygamberler göndermiştir. Bu mübarek elçiler zincirinin en parlak halkalarından biri, “Ebu’l-Enbiyâ” (Peygamberlerin Atası) ve “Halilullah” (Allah’ın Dostu) unvanlarıyla şereflenmiş olan Hz. İbrâhim’dir (a.s.).

Onun hayat hikâyesi, aklın ve kalbin tevhidi

(Allah’ın birliğini) arayışının, şirke (Allah’a ortak koşmaya) karşı verilen tavizsiz bir mücadelenin ve Allah’ın emrine mutlak teslimiyetin en muazzam tasviridir. Şimdi, Kur’ân-ı Kerîm’in nuru, tefsirlerin izahı ve İslam tarihi kaynaklarının ışığında, bu mübarek Peygamber’in ibret dolu hayatına nazar edelim.

1. Bölüm: Putlar Arasında Doğan Güneş

Hz. İbrâhim (a.s.), Mezopotamya’da, Keldanî kavminin yaşadığı Bâbil (veya Ur) diyarında dünyaya geldi. O dönem, insanlığın cehalet karanlığına gömüldüğü bir zamandı. Halkın büyük çoğunluğu, yıldızlara, gezegenlere ve kendi elleriyle yonttukları putlara tapıyordu. Bu şirk düzeninin başında ise, kendisini (hâşâ) ilah yerine koyan zalim hükümdar Nemrut bulunuyordu.
Hz. İbrâhim’in (a.s.) babası (veya amcası/büyüten kişi) olan Âzer, bu putları yapan ve satan bir kimseydi. Hz. İbrâhim (a.s.), daha çocukluğundan itibaren bu manasızlığın farkındaydı. Gözleri, çevresindeki bu ölü, dilsiz, fayda veya zarar veremeyen taş parçalarına değil, bu muazzam kâinatın sahibine çevrilmişti. Kur’ân-ı Kerîm, onun bu ilk sorgulamasını şöyle zikreder:
“Hani İbrâhim, babası Âzer’e, ‘Sen putları ilâh mı ediniyorsun? Şüphesiz, ben seni de kavmini de apaçık bir sapıklık içinde görüyorum’ demişti.” (En’âm, 6/74)

2. Bölüm: Aklî Arayış ve Kalbî İtminan

Hz. İbrâhim (a.s.), fıtratındaki (yaratılışındaki) temiz tevhid çekirdeği ile kâinatı tefekkür etmeye başladı. O, sadece iman etmekle kalmadı, aynı zamanda aklını kullanarak hakikati aradı. Bu arayış, özellikle gençlere mükemmel bir örnektir. Kur’ân-ı Kerîm, onun bu derûnî yolculuğunu bize adım adım tasvir eder:
“Üzerine gece karanlığı basınca, bir yıldız gördü. ‘İşte bu benim rabbimdir’ dedi. Yıldız batınca da, ‘Ben böyle batanları sevmem’ dedi.” (En’âm, 6/76)
“Ay’ı doğarken görünce, ‘İşte bu benim rabbimdir’ dedi. Ay batınca da, ‘Andolsun ki, Rabbim bana doğru yolu göstermeseydi, mutlaka ben de sapıklardan olurdum’ dedi.” (En’âm, 6/77)
“Güneş’i doğarken görünce de, ‘İşte bu benim rabbimdir, bu daha büyüktür’ dedi. Güneş batınca da, ‘Ey kavmim! Ben sizin Allah’a ortak koştuğunuz şeylerden uzağım’ dedi.” (En’âm, 6/78)
Yıldızlar, ay ve güneş; hepsi birer birer batıyor, kayboluyordu. Batan, kaybolan, değişikliğe uğrayan bir varlık, kâinatın ezelî ve ebedî Rabbi olamazdı. Bu muazzam aklî tefekkürün sonunda, Hz. İbrâhim (a.s.) kalbinin en derin noktasından gelen şu hakikati haykırdı:
“Ben, hakka yönelen birisi olarak yüzümü, gökleri ve yeri yaratana döndürdüm. Ben, Allah’a ortak koşanlardan değilim.” (En’âm, 6/79)
Artık o, “Hanîf” idi; yani bütün batıl inançlardan yüz çevirmiş, sadece Bir olan Allah’a yönelmişti.

3. Bölüm: Kavmine Karşı Tevhid Mücadelesi

Hz. İbrâhim (a.s.), bulduğu bu paha biçilmez hakikati önce en yakını olan babası Âzer’e nazik ve hikmetli bir dille anlattı:
“Hani babasına şöyle demişti: ‘Babacığım! İşitmeyen, görmeyen ve sana hiçbir faydası olmayan şeylere niçin tapıyorsun?'” (Meryem, 19/42)
Fakat Âzer’in cevabı sert oldu ve onu taşlamakla tehdit etti. Hz. İbrâhim (a.s.), babasından yüz çevirmedi, ona selam diledi ve Rabbinden onun için af dileyeceğini söyledi (ancak kâfir olarak öleceği kesinleşince bu istiğfarından vazgeçmiştir).
Sonra kavmine döndü. Onların taptığı putların acizliğini yüzlerine vurdu. Kavmiyle ve zamanın hükümdarı Nemrut ile yaptığı münazaralar (tartışmalar), akıl ve hikmet doludur. Nemrut, “Ben de öldürür ve diriltirim” (yani affeder veya idam ederim) diyerek ilahlık tasladığında, Hz. İbrâhim (a.s.) onu susturan o meşhur cevabı verdi:
“İbrâhim, ‘Şüphesiz Allah güneşi doğudan getirir, sen de onu batıdan getir’ dedi. O kâfir de şaşırıp kaldı. Zaten Allah, zalimler topluluğunu hidayete erdirmez.” (Bakara, 2/258)

4. Bölüm: Putları Kıran Genç ve “Büyük” İmtihan

Sözle ikna olmayan kavmine, Hz. İbrâhim (a.s.) unutamayacakları bir ders vermeye karar verdi. Kavmi bir bayram günü şehirden ayrıldığında, o gizlice puthaneye girdi.
“Onları paramparça etti, belki ona (büyük puta) müracaat ederler diye sadece büyüğünü bıraktı.” (Enbiyâ, 21/58)
Kavmi dönüp mabedlerinin halini görünce dehşete düştü. “Bunu ilâhlarımıza kim yaptı?” diye sordular. Bazıları, “İbrâhim adında bir gencin onları diline doladığını işitmiştik” dedi.
Hz. İbrâhim’i (a.s.) halkın önüne getirdiler ve sorguladılar. Hz. İbrâhim’in (a.s.) cevabı, onların donmuş akıllarını sarsacak nitelikteydi:
“Dedi ki: ‘Hayır! Belki de bu işi şu büyükleri yapmıştır. Hadi onlara sorun, eğer konuşabiliyorlarsa!'” (Enbiyâ, 21/63)
Bu cevap karşısında ne diyeceklerini bilemediler. Kendi vicdanlarına döndüler ve “Asıl zalimler sizlersiniz” dediler, ancak kibirleri ağır bastı. Konuşamayan, kendini savunamayan putlara taptıklarını bir anlığına idrak etseler de, atalarının yolundan dönmediler.

5. Bölüm: “Ey Ateş! İbrâhim’e Karşı Serin Ol!”

Nemrut ve kavmi, akıl ve mantık delilleri karşısında mağlup olunca, kaba kuvvete başvurdular. Hz. İbrâhim (a.s.) için devasa bir ateş yaktılar. Ateş o kadar büyüktü ki, yanına yaklaşmak mümkün değildi. Onu bir mancınıkla ateşin tam ortasına fırlatmaya karar verdiler.
Bütün mahlûkat nefesini tutmuştu. Rivayetlere göre melekler yardım teklif ettiğinde, Hz. İbrâhim’in (a.s.) cevabı tam bir teslimiyet ifadesiydi: “Rabbim halimi biliyor, O’ndan bir şey istememe hacet yok. Hasbunallahu ve ni’mel vekîl!” (Allah bize yeter, O ne güzel vekildir!).
Tam ateşe atıldığı anda, sebeplerin de, ateşin de sahibi olan Yüce Allah (c.c.) emrini verdi:
“Biz de ‘Ey ateş! İbrâhim’e karşı serin ve esenlik ol!’ dedik.” (Enbiyâ, 21/69)
Ateş, yakma vasfını unuttu. Allah’ın Halil’i (Dostu) için bir gül bahçesine, serin ve esenlik dolu bir yere dönüştü. Bu, tevhidi seçen bir kulun, bütün dünyaya karşı gelse bile Allah’ın yardımıyla nasıl kurtulacağının en büyük isbatıydı.

6. Bölüm: Hicret, Tevekkül ve Zemzem

Bu büyük mucizeden sonra dahi kavmi iman etmeyince, Hz. İbrâhim (a.s.) hicret etmeye karar verdi. Beraberinde iman edenler, eşi Hz. Sâre (r.a.) ve yeğeni Hz. Lût (a.s.) vardı. “Ben Rabbime gidiyorum. O, bana yol gösterecektir” (Sâffât, 37/99) diyerek yola çıktı.
Önce Harran’a, oradan Kenan diyarına (Filistin) ve Mısır’a gittiler. Mısır’da yaşadıkları imtihanlardan sonra (Hz. Sâre’nin Allah tarafından korunması hadisesi), Mısır hükümdarı, Hz. Sâre’ye hizmet etmesi için Hz. Hacer’i (r.a.) hediye etti.
Yıllar geçmiş, Hz. İbrâhim’in (a.s.) ve Hz. Sâre’nin (r.a.) yaşları ilerlemiş, ancak bir evlatları olmamıştı. Hz. Sâre (r.a.), neslinin devam etmesi için büyük bir fedakârlıkla, Hz. Hacer’i (r.a.) eşine nikâhlamayı teklif etti. Bu evlilikten Hz. İsmail (a.s.) dünyaya geldi.
Hz. İsmail (a.s.) henüz kundağında bir bebekken, ilahî bir emir geldi. Hz. İbrâhim (a.s.), eşi Hacer’i ve oğlu İsmail’i alıp, “ekin bitmez bir vadiye”, yani o zamanlar kimsenin yaşamadığı çorak Mekke vadisine götürdü. Onları Kâbe’nin bulunduğu yere bıraktı. Yanlarına az bir su ve biraz hurma koydu.
Hz. Hacer (r.a.), eşinin arkasından sordu: “Bizi bu ıssız vadide kime bırakıp gidiyorsun?” Hz. İbrâhim (a.s.) cevap vermedi. Hz. Hacer (r.a.) anladı ve o muazzam tevekkül sorusunu sordu: “Bunu sana Allah mı emretti?” Hz. İbrâhim (a.s.) “Evet” deyince, Hz. Hacer’in (r.a.) kalbi mutmain oldu: “Öyleyse Rabbim bizi zayi etmez!”
Hz. İbrâhim (a.s.) oradan ayrılırken, kalbi evladı ve eşi için dua ile doluydu:
“Rabbimiz! Ben çocuklarımdan bazısını, senin kutsal evinin (Kâbe’nin) yanında ekin bitmez bir vadiye yerleştirdim. Rabbimiz! Namazı dosdoğru kılmaları için (böyle yaptım). Sen de insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meylettir, onları ürünlerden rızıklandır, umulur ki şükrederler.” (İbrâhîm, 14/37)1
Azıkları tükenince Hz. Hacer (r.a.), oğlu için su aramaya başladı. Safâ ve Merve tepeleri arasında yedi defa koştu (Hac’daki Sa’y ibadetinin aslı budur). Sonunda, Cebrail’in (a.s.) yardımıyla, Hz. İsmail’in (a.s.) ayağının dibinden mübarek Zemzem suyu fışkırdı. Bu su, sadece onların hayatını kurtarmakla kalmadı, Cürhümî kabilesinin oraya yerleşmesine ve Mekke şehrinin kurulmasına vesile oldu.

7. Bölüm: En Büyük İmtihan: Kurban

Hz. İsmail (a.s.) büyümüş, babasıyla birlikte gezip dolaşacak çağa gelmişti. Hz. İbrâhim (a.s.), oğluna olan sevgisiyle dolu bir haldeyken, Allah (c.c.) onu bir kez daha, belki de imtihanların en ağırı ile sınadı. Rüyasında, biricik oğlunu kurban ettiğini gördü. Peygamberlerin rüyası vahiydir.
Bu, “Halil” (Dost) makamının isbatı olacaktı. Allah’ın dostluğu, O’nun emri ile evlat sevgisi arasında bir tercih anı gerektiriyordu. Hz. İbrâhim (a.s.) tereddüt etmedi, durumu oğluna açtı. Bu, baba ile oğul arasındaki teslimiyetin zirvesidir:
“Çocuk, babasıyla beraber yürüyüp gezecek çağa erişince, ‘Yavrucuğum! Ben rüyamda seni boğazladığımı gördüm. Bak bakalım, ne dersin?’ dedi. O da, ‘Babacığım! Emrolunduğun şeyi yap. İnşallah beni sabredenlerden bulacaksın’ dedi.” (Sâffât, 37/102)
Baba da, oğul da Allah’ın emrine tam teslim olmuştu. Tefsirler, şeytanın bu süreçte her ikisine de vesvese vermeye çalıştığını, ancak onların şeytanı taşlayarak reddettiğini anlatır (Hac’daki şeytan taşlamanın aslı).
Hz. İbrâhim (a.s.) oğlunu yatırdı ve bıçağı boynuna dayadı. Fakat bıçak, Allah’ın emriyle kesmedi. Tam o anda, gökten bir nida geldi:
“Bize, ‘Ey İbrâhim!’ diye seslendik.” (Sâffât, 37/104)
“Rüyayı gerçekleştirdin. Şüphesiz biz, iyilik yapanları böyle mükâfatlandırırız.” (Sâffât, 37/105)
“Şüphesiz bu, apaçık bir imtihandı.” (Sâffât, 37/106)
“Biz, (oğlunun yerine) ona büyük bir kurbanlık (koç) verdik.” (Sâffât, 37/107)
Hz. İbrâhim (a.s.), Allah’ın emrini her şeyin üstünde tutarak “Halil” olduğunu ispatlamış, Hz. İsmail (a.s.) ise sabrederek “Zebîhullah” (Allah için kurban olmaya teslim olan) olmuştur.

8. Bölüm: Kâbe’nin İnşası ve Hz. İshak’ın Müjdesi

Bu büyük imtihanların ardından Allah (c.c.), Hz. İbrâhim’e (a.s.) yeryüzündeki ilk mabed olan Kâbe’nin temellerini yükseltme vazifesi verdi. Baba-oğul, büyük bir şevkle Beytullah’ı (Allah’ın Evi) inşa ettiler. Taşları taşırken dillerinde şu dua vardı:
“Hani İbrâhim, İsmâil ile birlikte evin (Kâbe’nin) temellerini yükseltiyor, ‘Ey Rabbimiz! Bizden kabul buyur! Şüphesiz sen hakkıyla işitensin, hakkıyla bilensin’ diyorlardı.” (Bakara, 2/127)
İnşaat bitince, Hz. İbrâhim’e (a.s.) insanları Hac için çağırması emredildi.
Yüce Allah (c.c.), bu sadakatine karşılık ona bir müjde daha verdi. Melekler, Lût kavmini helak etmek üzere insan suretinde geldiklerinde, önce Hz. İbrâhim’e (a.s.) uğradılar. Ona ikramda bulundu. Melekler, hem Lût kavminin durumunu haber verdiler hem de yaşlı olan Hz. İbrâhim (a.s.) ile Hz. Sâre’ye (r.a.) müjdeyi verdiler:
“Biz de ona, İshak’ı müjdeledik; İshak’ın ardından da Yakub’u.” (Hûd, 11/71)
Hz. Sâre (r.a.) bu duruma hayret etse de, Allah’ın rahmeti tecelli etti ve Hz. İshak (a.s.) dünyaya geldi. Böylece Hz. İbrâhim (a.s.), hem Hz. İsmail’in (a.s.) (Arapların ve Peygamberimiz Hz. Muhammed’in (s.a.v.) atası) hem de Hz. İshak’ın (a.s.) (İsrailoğulları peygamberlerinin atası) babası oldu.

Sonuç: Ebedî Miras

Hz. İbrâhim (a.s.), hayatını tevhide adamış, Allah’ın (c.c.) “dostum” dediği müstesna bir peygamberdir. Yüce Allah (c.c.), onun bu eşsiz teslimiyetini şöyle övmüştür:
“Hani Rabbi ona, ‘Teslim ol’ demişti. O da, ‘Âlemlerin Rabbine teslim oldum’ demişti.” (Bakara, 2/131)
O, bizlere aklı kullanarak Allah’ı bulmayı, ateşe atılma pahasına haktan taviz vermemeyi, en sevdiklerimizden bile Allah için vazgeçebilmeyi (kurban) ve çorak bir vadiye evladını bırakacak kadar Rabbine tevekkül etmeyi öğretti.
Onun mirası “Millet-i İbrâhim” yani Hanîf dinidir; bütün peygamberlerin ortak mesajı olan İslam’dır. O, bugün Mescid-i Aksa’nın bulunduğu Kenan diyarında (El-Halil şehri) medfundur.
Allah (c.c.) bizleri, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) ve atası Hz. İbrâhim’in (a.s.) yolundan ayırmasın. Âmin.

************

KISSA-İ LÛT (A.S.): İBRET DOLU BİR HELÂK HİKÂYESİ

1. Bölüm: İman Yurdundan Fesat Diyarına

Hz. Lût (a.s.), peygamberler atası olarak bilinen Hz. İbrahim’in (a.s.) yeğeniydi. Henüz peygamberlik vazifesi verilmeden evvel, Bâbil’in Nemrut zulmünden bunalan amcası Hz. İbrahim’e ilk iman edenler arasında yer almış, onunla birlikte o ateş diyarından hicret etme şerefini paylaşmıştı. Bu kutlu yolculuk onları Harran’a, oradan da Filistin ve Mısır’a götürmüştü.
Hz. İbrahim (a.s.) ile bir müddet Kenan diyarında kaldıktan sonra, ilâhî bir vazifelendirme ile yolları ayrıldı. Cenâb-ı Hak, Hz. Lût’u (a.s.) peygamber olarak seçmiş ve onu, Şeria (Ürdün) Nehri havzasında, bugün Lût Gölü (Ölü Deniz) olarak bilinen bölgenin yakınlarında kurulmuş olan Sodom (Sedûm) ve Gomore (Amûre) şehirlerine göndermişti.
Bu şehirler, tabiatın bütün cömertliğini sunduğu, bağları bahçeleri bol, zengin bir bölgeydi. Fakat bu zenginlik, onların kalplerini şımartmış, ruhlarını kirletmişti.

2. Bölüm: Dünyada İlk Cürüm ve Davetin Başlangıcı

Sodom halkı, İslâm tarihi ve tefsir kaynaklarına göre, yeryüzünde daha evvel hiçbir mahlûkatın işlemediği korkunç bir cürmü, görülmemiş bir hayâsızlığı (fâhişe) âdet edinmişti. Bolluk ve refah onları azdırmış, fıtrata (yaratılış yapısına) aykırı bu çirkin fiili açıkça, hatta övünerek yapar hale gelmişlerdi. Yol kesiyor, meclislerinde türlü ahlâksızlıkları işliyor ve gariplere, yolculara zulmediyorlardı.
Hz. Lût (a.s.), bu sapkın kavmin içine bir güneş gibi doğdu. Onları en şefkatli, fakat en net üslûpla uyardı:
“Ben size gönderilmiş emin (güvenilir) bir elçiyim. Artık Allah’a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin. Buna karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretim ancak âlemlerin Rabbi olan Allah’a aittir.”
Hz. Lût (a.s.), onları doğrudan işledikleri o büyük günah üzerinden tenkit etti. Kur’ân-ı Kerîm, bu daveti şöyle haber verir:
“Hani Lût da kavmine şöyle demişti: ‘Gerçekten siz, sizden önce âlemlerden hiç kimsenin yapmadığı bir hayâsızlığı yapıyorsunuz! (Bu ilâhî ikazdan sonra hâlâ) siz, ille de erkeklere yaklaşacak, yol kesecek ve toplantılarınızda edepsizlik yapacak mısınız?’ Kavminin cevabı ise, ‘Eğer doğru söyleyenlerden isen, haydi Allah’ın azabını getir bize!’ demekten başka bir şey olmadı.” (Ankebût Sûresi, 28-29. Âyetler -Meali)
Onlar, bu çirkin fiili o kadar benimsemişlerdi ki, Hz. Lût’un (a.s.) temizlik ve iffet davetini bir ayıp, bir “farklılık” olarak gördüler.

3. Bölüm: Tufan Gibi Yükselen İnkâr

Yıllar geçti. Hz. Lût (a.s.) usanmadan, bıkmadan tebliğine devam etti. Onları Allah’ın azabıyla korkuttu, fıtrata dönmeye davet etti. Fakat kavmin kalpleri mühürlenmişti.
Onların cevabı, alay etmek ve tehdit etmekten ibaretti. Tebliğ karşısında o kadar küstahlaştılar ki, Hz. Lût’u (a.s.) ve ona iman eden az sayıdaki ailesini (iki kızı) aralarında istemediler.
“Kavminin cevabı, ‘Onları (Lût’u ve taraftarlarını) memleketinizden çıkarın; çünkü onlar (sözde) temiz kalmak isteyen kimselermiş!’ demekten başka olmadı.” (A’râf Sûresi, 82. Âyet – Meali)
Bu cevap, ahlâkî bir çöküntünün zirvesiydi. İffeti ve temizliği “suç” olarak görüyorlardı. Hz. Lût’un (a.s.) sabrı tükenme noktasına geldiğinde, artık onlardan ümidini kesince, ellerini Rabbine açtı.
“Lût, ‘Ey Rabbim! Şu bozguncu kavme karşı bana yardım et!’ dedi.” (Ankebût Sûresi, 30. Âyet – Meali)
Bu dua, helâk kararının icra edilme vaktinin geldiğini ilan ediyordu.

4. Bölüm: İmtihan Gecesi ve Melek Misafirler

Cenâb-ı Hak, duayı kabul etmiş ve azap meleklerini (Hz. Cebrail, Mikail ve İsrafil olduğu rivayet edilir) vazifelendirmişti. Bu melekler, önce insan suretinde Hz. İbrahim’e (a.s.) misafir oldular. Ona Hz. İshak’ın (a.s.) müjdesini verdikten sonra, asıl vazifelerini açıkladılar: Lût kavmini helâk etmek.
Hz. İbrahim (a.s.), o şefkatli yüreğiyle, “Ama orada Lût var!” diyerek onlar için af dilemeye çalıştı. Fakat melekler, “Biz orada kimlerin olduğunu daha iyi biliriz. Kararı kesindir” cevabını verdiler.
Melekler, yakışıklı genç delikanlılar suretinde, akşam vakti Sodom’a ulaştılar. Şehrin girişinde Hz. Lût (a.s.) ile karşılaştılar. Hz. Lût (a.s.), kavminin sapkınlığını bildiği için, bu “misafirleri” görünce kalbi sıkıştı, büyük bir keder ve endişe duydu. Onların melek olduğunu bilmiyor, onları koruyamayacağından korkuyordu. Kur’ân-ı Kerîm o anı şöyle tasvir eder:
“Elçilerimiz Lût’a gelince, Lût onların gelişinden dolayı kaygılandı, onlar yüzünden göğsü daraldı ve ‘Bu, çetin bir gündür’ dedi.” (Hûd Sûresi, 77. Âyet – Meali)
Hz. Lût (a.s.), misafirlerini kimseye göstermeden evine almaya çalıştı. Ancak Hz. Lût’un (a.s.) hanımı, iman etmemiş, kavminin o çirkin fiillerine içten içe taraftar olan bir kadındı. Bu durumu hemen dışarıdaki sapkınlara haber verdi.

5. Bölüm: Zirveye Çıkan Hayâsızlık

Haber, şehirde bir anda yayıldı. Gözü dönmüş Sodom halkı, “müjde” almış gibi sevinerek evi kuşattı. Kapıya dayandılar ve misafirlerin kendilerine teslim edilmesini istediler.
Hz. Lût (a.s.), bir peygamberin misafirine uzanacak eli durdurmak için son bir gayretle yalvardı. İnsanlık onuru adına, misafir şerefi adına onlara seslendi:
“Kavmi, koşarak onun yanına geldi. Zaten onlar önceden de o kötü işleri yapıyorlardı. Lût, ‘Ey kavmim! İşte şunlar kızlarımdır (onlarla evlenin). Onlar sizin için daha temizdirler. Allah’tan korkun ve misafirlerimin önünde beni rezil etmeyin! İçinizde (bu kötülüğü engelleyecek) aklı başında bir adam yok mu!’ dedi.” (Hûd Sûresi, 78. Âyet – Meali)
Hz. Lût (a.s.), “kızlarım” derken, tefsirlerin çoğunluğuna göre kavminin kadınlarını kastetmiş, onlara fıtrata uygun, helal nikâh yolunu göstermişti. Fakat onlar tamamen körleşmişlerdi.
“Dediler ki: ‘Bizim, senin kızlarında bir hakkımız olmadığını (onlarla evlenmek istemediğimizi) iyi bilirsin. Sen bizim ne istediğimizi de pekâlâ bilirsin.’ Lût, ‘Keşke size karşı bir gücüm olsaydı veya güçlü bir sığınağa (kaleye, aşirete) dayanabilseydim!’ dedi.” (Hûd Sûresi, 79-80. Âyetler – Meali)
Hz. Lût (a.s.), beşerî olarak çaresizliğin zirvesine ulaştığı, “Keşke size yetecek bir gücüm olsaydı” dediği anda, misafirler kimliklerini açıkladı.
“(Misafirler) şöyle dediler: ‘Ey Lût! Biz Rabbinin elçileriyiz. Onlar sana asla ulaşamayacaklar…'” (Hûd Sûresi, 81. Âyet – Meali)
Rivayete göre Cebrail (a.s.), dışarıdaki azgın kalabalığa bir kanat darbesiyle (veya elinin bir işaretiyle) vurdu ve kapıdakilerin gözleri kör oldu. Birbirlerine çarparak, ne olduğunu anlayamadan dağıldılar.

6. Bölüm: İlâhî Azap ve Kurtuluş Vakti

Melekler, Hz. Lût’a (a.s.) son emri verdiler:
“…Hemen gecenin bir vaktinde ailenle (sana inananlarla) yola çık. Karından başka sizden hiç kimse geri kalmasın (geriye bakmasın). Çünkü onlara isabet edecek olan azap, şüphesiz ona da isabet edecektir. Onların helâk zamanı sabaha yakındır. Sabah yakın değil mi?'” (Hûd Sûresi, 81. Âyet – Meali)
Hz. Lût (a.s.) ve ona iman eden iki kızı (ve rivayetlere göre çok az sayıda inanan), zifiri karanlıkta, seher vakti şehri terk ettiler. Arkalarına bakmaları kesinlikle yasaklanmıştı. Çünkü görecekleri manzara dehşet vericiydi.
Sabah vakti, güneş doğarken ilâhî emir infaz edildi.
O mamur şehirlerin, o güzelim bağ ve bahçelerin “altı üstüne” getirildi. Cebrail (a.s.) o bölgeyi kanadıyla kökünden söküp göğe yükselttiği ve ters çevirip yere vurduğu tefsirlerde zikredilir.
“Emrimiz gelince, oranın altını üstüne getirdik. Üzerlerine de Rabbinin katında işaretlenmiş pişirilmiş balçıktan (siccîl) taşlar yağdırdık. Bunlar zalimlerden uzak değildir.” (Hûd Sûresi, 82-83. Âyetler – Meali)
Gökyüzünden, her bir kâfirin adına işaretlenmiş, kızgın taşlar yağmur gibi yağdı. O zengin ve şımarık kavim, çirkin fiilleriyle birlikte yerin dibine geçti.
Hz. Lût’un (a.s.) karısı, kavmine olan bağlılığı ve ihaneti sebebiyle emre uymamış, geriye dönüp bakmıştı. Rivayete göre o da, “Vah kavmim!” diye seslenmiş ve başına isabet eden bir taşla helâk olanların arasına katılmıştı.

7. Bölüm: Geride Kalan İbret

Hz. Lût (a.s.) ve ailesi kurtulduktan sonra amcası Hz. İbrahim’in (a.s.) yanına döndü. Helâk olan bölge ise, kokuşmuş suların ve cansız toprağın olduğu bir göle, “Lût Gölü”ne (Ölü Deniz) dönüştü.
Kur’ân-ı Kerîm, bu kıssayı defalarca hatırlatır ve o bölgenin hâlâ bir ibret vesikası olarak durduğunu belirtir:
“Andolsun ki biz, aklını kullanacak bir kavim için o memleketten geriye apaçık bir nişâne bırakmışızdır.” (Ankebût Sûresi, 35. Âyet – Meali)
Hz. Lût’un (a.s.) hikâyesi, fıtrata (yaratılışın temel yapısına) aykırı hareket etmenin, ilâhî sınırlara isyan etmenin ve bir peygamberin davetine karşı küstahça direnmenin ne kadar korkunç bir sonuca yol açtığını gösteren en dehşetli kıssalardan biridir. Aynı zamanda, en zor şartlarda bile imandan, iffetten ve tebliğden vazgeçmemenin, sabrın ve Allah’a sığınmanın bir kurtuluş müjdesi olduğunu bizlere öğretir.

********

Teslimiyetin ve Sabrın Mübarek Timsâli: Hz. İsmâîl (a.s.)
Ulu’l-azm peygamberlerden olan Halîlullah (Allah’ın Dostu) Hz. İbrâhim (a.s.), tabiat kanunları açısından artık evlat sahibi olmasının zorlaştığı bir devrede, Salih bir evlat için Rabbine duâ etmişti. Onun saliha zevcesi Hz. Sâre (r.anha) de, kocasının bu derûnî arzusunu biliyordu. İleri yaşına rağmen evladı olmayan Hz. Sâre, büyük bir fazilet ve fedakârlık timsâli göstererek, hizmetlerinde bulunan Hz. Hâcer’i (r.anha) eşine zevce olarak takdim etti. Bu evlilikten murâd-ı ilâhî tecellî etti ve Hz. İbrâhim’in (a.s.) hanesini bir nur topu aydınlattı.
Ona, “Allah işitti” mânâsına gelen “İsmâîl” adını verdiler. Zira Cenâb-ı Hak, Halîl’inin o yalnız ve derûnî yakarışlarını işitmiş ve ona bir cevap lütfetmişti.

I. Mekke Çöllerinde Bir Anne ve Bir Bebek: Tevekkülün Zirvesi

Hz. İsmâîl henüz kucakta bir bebekken, Hz. İbrâhim (a.s.) ilâhî bir emir aldı. Bu emir, zevcesi Hâcer’i ve oğlu İsmâîl’i alıp, o vakitler kimsenin bulunmadığı, ekin bitmeyen, susuz ve ıssız bir vadiye götürmesini bildiriyordu.
Hz. İbrâhim (a.s.), bu emre tam bir teslimiyetle boyun eğdi. Hz. Hâcer ve kucağındaki Hz. İsmâîl ile birlikte yola koyuldu. Bugün Kâbe’nin bulunduğu yere geldiklerinde, yanlarına az bir miktar su ve bir dağarcık hurma bıraktı. Sonra, kalbi Hâcer ve İsmâîl’de kalarak, geldiği yöne doğru geri dönmeye başladı.
Hz. Hâcer, bu ıssız ve korkutucu vadide yalnız bırakılmalarının hikmetini anlayamamıştı. Arkasından seslendi: “Ey İbrâhim! Bizi bu ekin bitmez, kimsesiz vadide bırakıp nereye gidiyorsun?”
Hz. İbrâhim (a.s.) cevap vermedi. Yüreği yanıyordu ama ilâhî emre zıt bir iş yapamazdı. Hz. Hâcer validemiz tekrar tekrar seslendi. Cevap alamayınca, meselenin derûnî yönünü kavradı ve o mübarek soruyu sordu:
“Bunu sana Allah mı emretti?”
Hz. İbrâhim (a.s.) sadece, “Evet” diye cevap verdi.
Bu cevabı duyan Saliha kadın, tevekkülün ve teslimiyetin zirvesini gösteren şu tarihî sözü söyledi:
“Öyleyse git. Rabbim bizi zâyi etmeyecektir (bize kâfidir).”
Hz. İbrâhim (a.s.), onlardan biraz uzaklaşıp bir tepenin ardında gözden kaybolunca, ellerini semâya kaldırdı ve Kâbe’nin temellerinin bulunduğu yere bakarak o meşhur duâsını yaptı. Kur’ân-ı Kerîm, bu yakarışı şöyle tasvir eder:
“Rabbimiz! Ben çocuklarımı, senin kutsal evinin (Kâbe) yanında, ekinsiz bir vadiye yerleştirdim. Rabbimiz! Namazı dosdoğru kılmaları için (böyle yaptım). Sen de insanlardan bir kısmının gönüllerini onlara meylettir, onları ürünlerden rızıklandır, umulur ki şükrederler.” (İbrâhîm, 14/37)1

II. Bir Medeniyetin Kaynağı: Zemzem

Hz. Hâcer, yanındaki az miktardaki su ve hurma tükeninceye kadar bebeği İsmâîl’i emzirdi. Ancak çok geçmeden su bitti, sütü kesildi. Küçük İsmâîl susuzluktan ağlamaya, toprağı eşelemeye başladı.
Bir annenin evladının bu hâlini görmesi, onun için en büyük ızdıraptı. Hz. Hâcer, bir umutla su veya bir insan gölgesi aramak için en yakındaki Safâ tepesine çıktı. Vadiye baktı, kimse yoktu. Hızla inip Merve tepesine koştu. Oraya çıktı, etrafa bakındı. Yine kimseyi göremedi.
Bu iki tepe arasında, evladı için çırpınan bir annenin telaşıyla yedi defa gidip geldi (Sa’y). Son kez Merve tepesine çıktığında, bir ses işitti. Önce kendini dinledi, sonra “Ey ses sahibi! Sesini duyurdun, eğer bir yardımın olacaksa (acele et)” diye seslendi.
O anda, bebeğin bulunduğu yerde, Cibrîl-i Emîn’i (a.s.) gördü. Cibrîl (a.s.), topuğuyla (veya bir rivayette kanadıyla) toprağı eşeledi. O kupkuru yerden, berrak, tatlı ve mübarek bir su fışkırmaya başladı.
Hz. Hâcer, bu ilâhî ikram karşısında hem şaşırdı hem sevindi. Bir yandan kana kana içiyor, bir yandan da akıp gitmesin diye suyun etrafını kumla çeviriyor ve “Zem! Zem!” (Dur! Dur!) diyordu.
Allah Resûlü (s.a.v.) bu hadiseyi anlatırken şöyle buyurmuştur: “Allah, İsmâîl’in annesi Hâcer’e rahmet etsin! Eğer o, suyu (toprakla çevirmeyip) serbest bıraksaydı, muhakkak Zemzem, akar bir pınar olurdu.”
Bu mübarek su, sadece bir bebeğin hayatını kurtarmakla kalmadı; aynı zamanda bir medeniyetin tohumunu attı. Gökyüzünde uçan kuşlar, suyun bulunduğu yerde dönmeye başlayınca, Yemen taraflarından gelen Cürhüm kabilesi bu durumu fark etti. Kuşların olduğu yerde hayat olduğunu biliyorlardı. Gelip Hz. Hâcer’den izin istediler. Hz. Hâcer, suyun mülkiyetinin kendisinde kalması şartıyla yerleşmelerine müsaade etti.
Böylece Hz. İsmâîl (a.s.), bu Arap kabilesinin içinde büyüdü. Onlardan fasih Arapçayı öğrendi ve onlardan bir kızla evlendi. O, “Arab-ı Musta’ribe” (Sonradan Araplaşanlar) olarak bilinen neslin atası oldu.

III. Tarihin En Büyük İmtihanı: Kurban Hadisesi

Hz. İbrâhim (a.s.), zaman zaman ailesini ziyarete geliyordu. Hz. İsmâîl (a.s.), babasıyla birlikte koşup oynayacak çağa gelmişti. Babasının hasretiyle büyüyen bu Salih evlat, babasına son derece bağlıydı.
Bir gece Hz. İbrâhim (a.s.), bir rüya gördü. Rüyasında, biricik oğlu İsmâîl’i kurban ediyordu. Peygamberlerin rüyası vahiydir. Bu, Cenâb-ı Hak’tan gelen açık bir emirdi. Bu, bir babanın dünyada karşılaşabileceği en çetin, en ağır imtihandı.
Hz. İbrâhim (a.s.), Halîl (Dost) unvanına yaraşır bir teslimiyetle, durumu oğluna açtı. Tefsir kaynakları, bu muazzam diyaloğu nakleder. Kur’ân-ı Kerîm, bu babayı ve bu evladı şöyle anlatır:
“Çocuk, kendisiyle birlikte koşup yürüyecek yaşa gelince İbrâhim ona, ‘Yavrum, ben rüyamda seni boğazladığımı gördüm. Düşün bakalım, ne dersin?’ dedi. O da, ‘Babacığım, emrolunduğun şeyi yap. İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın’ dedi.” (Sâffât, 37/102)
Hz. İsmâîl (a.s.) tereddüt etmedi. “Babacığım, neden?” diye sormadı. “Beni sabredenlerden bulacaksın” diyerek, emrin Allah’tan geldiğini biliyor ve bu imtihanda babasını yalnız bırakmıyordu.
Baba-oğul, bu ağır emri yerine getirmek için Minâ istikametine doğru yola çıktılar. Rivayetlere göre, şeytan bu teslimiyeti bozmak için üç defa onların karşısına çıktı. Önce Hz. İbrâhim’i, sonra Hz. Hâcer’i ve son olarak da Hz. İsmâîl’i vesveseyle yoldan çıkarmaya çalıştı. Lâkin her biri, şeytanı taşlayarak (bugün hacda yapılan şeytan taşlamanın aslı budur) Allah’ın emrine olan bağlılıklarını gösterdiler.
Nihayet kurban edilecek yere vardılar. Hz. İsmâîl (a.s.), babasına son bir ricada bulundu: “Babacığım, beni yüzüstü yatır ki, yüzümü görüp de babalık şefkatin galip gelmesin ve emri geciktirmeyesin. Elbisemi de anneme götürürsün, bu ona bir teselli olur.”
Hz. İbrâhim (a.s.), gözyaşları içinde oğlunu alnı üzerine yatırdı ve bıçağı boynuna çaldı.
Bu, teslimiyetin zirve noktasıydı. Bir peygamber, Rabbinin emri uğruna en sevdiği varlığını, ciğerparesini feda ediyordu. Fakat bıçak, Allah’ın emriyle kesmedi. Hz. İbrâhim (a.s.) tekrar denedi, bıçak yine kesmedi. O anda, semâdan bir nidâ (ses) geldi:
“Böylece ikisi de teslim olup, İbrâhim de onu yüzüstü yere yatırınca ona şöyle seslendik: ‘Ey İbrâhim! Rüyayı gerçekleştirdin. Biz iyileri böyle mükâfatlandırırız. Bu, gerçekten apaçık bir imtihandı.’ Biz, (oğlunun yerine) fidye olarak ona büyük bir kurbanlık verdik. Sonradan gelenler arasında ona güzel bir ad bıraktık.” (Sâffât, 37/103-108)
Cenâb-ı Hak, onların sadakatini kabul etmişti. Cibrîl (a.s.), semâdan getirdiği bir koçu Hz. İbrâhim’e (a.s.) takdim etti. Bu “Zibh-i Azîm” (Büyük Kurban) idi. Hz. İsmâîl (a.s.) kurtulmuş, imtihan kazanılmıştı.

IV. Kâbe’nin İnşâsı: Baba-Oğul Duâsı

Yıllar geçti. Hz. İbrâhim (a.s.) tekrar Mekke’ye geldiğinde, bu kez Cenâb-ı Hak’tan yeni bir emir almıştı: Tevhîd’in merkezi olacak olan Kâbe’yi, yani “Beytullah”ı (Allah’ın Evi) inşâ etmek.
Yerini Allah’ın gösterdiği, temelleri Hz. Âdem (a.s.) veya daha evvelinden beri var olan bu mübarek binayı, baba-oğul birlikte yükseltmeye başladılar. Hz. İsmâîl (a.s.) taş taşıyor, Hz. İbrâhim (a.s.) de duvarları örüyordu.
Duvarlar yükselip Hz. İbrâhim’in (a.s.) boyunu aşınca, Hz. İsmâîl (a.s.) bir taş getirdi. Hz. İbrâhim (a.s.) bu taşa basarak duvarları örmeye devam etti. İşte o taş, bugün “Makâm-ı İbrâhim” olarak bilinen ve üzerinde Hz. İbrâhim’in (a.s.) mübarek ayak izlerinin nişânesi bulunan taştır.
Onlar sadece bir bina değil, kıyâmete kadar gelecek mü’minlerin kıblesi olacak bir mâbed inşâ ediyorlardı. Bu şerefli işi yaparken, dilleri duâdaydı:
“Hani İbrâhim, İsmâîl ile birlikte evin (Kâbe’nin) temellerini yükseltiyor, ‘Ey Rabbimiz! Bizden kabul buyur! Şüphesiz sen hakkıyla işitensin, hakkıyla bilensin’ diyorlardı. ‘Rabbimiz! Bizi sana teslim olmuş kimseler kıl. Soyumuzdan da sana teslim olmuş bir ümmet kıl. Bize ibadet yerlerini göster, tevbemizi kabul et. Şüphesiz sen, tevbeleri çok kabul edensin, çok merhametlisin. Rabbimiz! İçlerinden onlara bir peygamber gönder; onlara senin âyetlerini okusun, kitabı ve hikmeti öğretsin ve onları her kötülükten arındırsın. Şüphesiz sen mutlak güç sahibisin, hüküm ve hikmet sahibisin.'” (Bakara, 2/127-129)
Allah (c.c.), onların bu duâsını asırlar sonra kabul etti. Hz. İsmâîl’in (a.s.) soyundan, o mübarek beldeden, Âlemlere Rahmet olan Son Peygamber Hz. Muhammed Mustafa’yı (s.a.v.) gönderdi.

V. Vefâtı ve Mirâsı

Hz. İsmâîl (a.s.), Kur’ân-ı Kerîm’de ismi zikredilen peygamberlerdendir. O, sadece bir peygamber babası veya peygamber atası değil, aynı zamanda kendisi de bir Nebî ve Rasûl idi. Cenâb-ı Hak, onun en mühim vasfını şöyle zikreder:
“(Ey Muhammed!) Kitapta İsmâîl’i de an. Şüphesiz o, sözünde duran bir kimse idi, bir rasûl, bir nebî idi. Ailesine namazı ve zekâtı emrederdi. Rabbinin katında da rızaya ermişti.” (Meryem, 19/54-55)
O, “sâdiku’l-va’d” idi; verdiği sözde duran, ahdine sâdık bir peygamberdi. Kurban hadisesinde Rabbine verdiği “beni sabredenlerden bulacaksın” sözüne sâdık kalmıştı.
Hz. İsmâîl (a.s.), rivayetlere göre 130 küsur yıl hayat sürmüş, babasından sonra Kâbe’nin hizmetini (sidâne) üstlenmiş ve Hicaz bölgesindeki insanlara tevhîd akîdesini tebliğ etmiştir. Vefât ettiğinde, annesi Hz. Hâcer’in de medfûn bulunduğu Kâbe’nin yanına, “Hicr-i İsmâîl” (Hatîm) denilen bölgeye defnedilmiştir.
Hz. İsmâîl’in (a.s.) hayatı; sabrın, tevekkülün, Allah’ın emrine kayıtsız şartsız teslimiyetin ve evlat sadakatinin en parlak misallerinden biridir.

***********

Bismillâhirrahmânirrahîm.
Bir Sabır Müjdesi, Bir Bereket Silsilesi: Hazret-i İshâk Aleyhisselâm

Kâbe’nin Hâdimi, Halîlullâh (Allah’ın Dostu) makamının sahibi, Tevhid sancağının büyük peygamberi Hazret-i İbrahim (aleyhisselâm), hayatını tek bir gayeye adamıştı: İnsanları putların esaretinden kurtarıp, Âlemlerin Rabbi olan Tek Allah’a ibadete davet etmek. Bu yolda ateşlere atılmış, yurdundan sürülmüş, evladını kurban etmesi emredilerek en çetin imtihanlardan geçmişti.
Onunla birlikte bu mübarek yolda yürüyen, sadakatin ve teslimiyetin en güzel misallerinden biri olan zevcesi Hazret-i Sâre vardı. Yıllar yılları kovalamış, Hazret-i İbrahim (as) ve Hazret-i Sâre (r.anha) ihtiyarlık çağına gelmişlerdi. Zahiri sebeplere nazar edildiğinde, bir evlat sahibi olmaları artık mümkün görünmüyordu. Fakat onlar, sebeplerin ötesinde, her şeye kâdir olan Allah’ın (celle celâluhu) rahmetinden ümitlerini hiç kesmemişlerdi.
Meleklerin Getirdiği Hayret Verici Müjde
Hazret-i İbrahim (as), misafiri çok seven, ikramı bol bir peygamberdi. Bir gün, tanımadığı bir grup misafir evine geldi. Hazret-i İbrahim (as) onları hemen buyur etti ve kendilerine ziyafet hazırlamak için aceleyle bir buzağı kesip kızarttı. Yemeği önlerine koyduğunda, misafirlerin yemeğe hiç el uzatmadıklarını fark etti.
Bu durum, o devrin âdetlerine göre bir düşmanlık alameti olabilirdi. Hazret-i İbrahim’in (as) içine bir korku düştü. Onun bu halini sezen misafirler, derhal kimliklerini açıkladılar:
“Korkma!” dediler. Onlar, insan suretine girmiş meleklerdi. İki mühim vazife için gelmişlerdi: Birincisi, azgınlaşan Lût kavmini helâk etmek; ikincisi ise Hazret-i İbrahim (as) ve Hazret-i Sâre’ye (r.anha) o hayret verici müjdeyi vermekti.
Kur’ân-ı Kerîm, bu hadiseyi şöyle tasvir eder:
“(İbrahim, misafirlerin) yemediklerini görünce, onlardan dolayı içine bir korku düştü. ‘Korkma’ dediler ve ona bilgin bir oğul müjdelediler. Bunun üzerine karısı bir çığlık atarak (elini yüzüne) vurup: ‘Ben kısır bir kocakarıyım!’ dedi. Onlar: ‘Rabbin böyle buyurdu. Şüphesiz O, hüküm ve hikmet sahibidir, hakkıyla bilendir’ dediler.” (Zâriyât Sûresi, 28-30)
Başka bir Sûre-i Celîle’de, o anda perde arkasında hizmette duran Hazret-i Sâre’nin (r.anha) tepkisi daha tafsilatlı anlatılır:
“Ayakta durmakta olan karısı (Sâre) gülümseyiverdi. Biz de ona İshak’ı, İshak’ın ardından da Ya’kûb’u müjdeledik. Karısı: ‘Vay başıma gelenler! Ben bir kocakarı, bu kocam da bir ihtiyar iken çocuk mu doğuracağım? Bu gerçekten şaşılacak bir şey!’ dedi. Melekler dediler ki: ‘Allah’ın işine mi şaşıyorsun? Ey ev halkı! Allah’ın rahmeti ve bereketleri sizin üzerinizedir. Şüphesiz ki O, övülmeye lâyıktır, şanı yücedir.'” (Hûd Sûresi, 71-73)
Bu müjde, sadece bir evlat müjdesi değildi; aynı zamanda o evladın (İshâk’ın) soyundan da Hazret-i Yakûb (as) gibi bir peygamberin geleceğinin müjdesiydi. Bu, bereketli bir peygamberler silsilesinin haberiydi. Hazret-i Sâre’nin hayreti, Allah’ın kudretinden şüphe ettiği için değil, O’nun âdetullah (tabiat kanunları) dışındaki bu muazzam lütfu karşısındaki beşerî şaşkınlığının bir ifadesiydi.
Kurban Hadisesi ve İshâk (as) Bağlantısı
Hazret-i İbrahim’in (as) imtihanlarının en büyüğü, rüyasında oğlunu kurban etmesinin emredilmesiydi. İslâm âlimlerinin ve müfessirlerin büyük çoğunluğu, Kur’ân-ı Kerîm’deki ayetlerin işaretlerine ve sahih rivayetlere dayanarak kurban edilmesi emredilen evladın, Mekke’de kalan ilk oğlu Hazret-i İsmail (as) olduğu görüşündedir.
Ancak bazı tefsir kaynaklarında ve Ehl-i Kitap rivayetlerinde bu hadisenin Hazret-i İshâk (as) ile ilgili olduğu zikredilir. Lakin İslâmî kaynaklarda kuvvetli olan görüş, kurban kıssasının Hazret-i İsmail (as) ile ilgili olduğudur. Hatta bazı müfessirler, Hûd Sûresi’ndeki ayeti (İshâk’ın ardından Yakûb’u müjdeledik) delil getirirler: Allah Teâlâ, Hazret-i İshâk’ı (as) ve onun soyundan gelecek Hazret-i Yakûb’u (as) daha o doğmadan müjdelemişti. Gelecekte soyu devam edecek biri için kurban emrinin verilmesi, bu açıdan bir zıtlık teşkil edebilirdi.
Kuvvetli görüşe göre; Hazret-i İbrahim (as), Hazret-i İsmail (as) ile olan o büyük teslimiyet imtihanını kazandıktan sonra, Allah Teâlâ ona ikinci bir lütuf olarak, yaşlılığında Hazret-i Sâre’den (r.anha) Hazret-i İshâk’ı (as) ihsan etmiştir.
Nitekim Sâffât Sûresi’nde, kurban kıssası anlatıldıktan hemen sonra gelen şu ayetler bu bağlantıyı güçlendirir:
“Ona, sâlihlerden bir peygamber olarak İshak’ı müjdeledik. Ona ve İshak’a bereketler indirdik. İkisinin soyundan iyilik yapan da vardı, kendine apaçık zulmeden de vardı.” (Sâffât Sûresi, 112-113)

Velâdeti ve Yetişmesi

İshâk, “gülen, tebessüm eden” manasına gelen bir isimdir. Bu ismin, Hazret-i Sâre’nin (r.anha) müjdeyi aldığındaki tebessümüne veya hayretine bir işaret olduğu rivayet edilir.
Hazret-i İshâk (as), Ken’an diyarında (bugünkü Filistin ve civarı) doğdu. Babası “Halîlullâh” olan bir evde, Tevhid akidesinin merkezinde büyüdü. Ağabeyi Hazret-i İsmail (as) Mekke’de Kâbe’nin inşasıyla ve oradaki tebliğ ile vazifeliyken, Hazret-i İshâk (as) da Filistin’deki misyon için hazırlanıyordu.
O, babasından peygamberlik hikmetini, sabrı ve Allah’a tam teslimiyeti öğrendi. Kur’ân-ı Kerîm onu “bilgin bir oğul” (gülâmin alîm) (Zâriyât, 28) ve “sâlihlerden bir peygamber” (Sâffât, 112) olarak tasvir eder.

Evliliği ve Evlatları

Hazret-i İbrahim (as), vefatı yaklaşınca, oğlu İshâk’ın (as) Ken’an diyarındaki putperest kavimlerden bir kızla evlenmesini istemedi. Kendi aslının, iman ehlinin bulunduğu Harran’a (Irak bölgesi) gitmesini ve oradan bir zevce almasını arzu etti.
İslâm tarihi ve tefsir kaynaklarındaki rivayetlere göre, Hazret-i İshâk (as), babasının bu arzusu üzerine (veya babasının vekili vasıtasıyla) dayısının kızı olan Refika (Rebecca) Hanım ile evlendi.
Tıpkı annesi Hazret-i Sâre (r.anha) gibi, Hazret-i Refika’nın (r.anha) da bir müddet evladı olmadı. Hazret-i İshâk (as), Allah’a (cc) dua etti ve bu duanın bereketiyle Refika Hanım hamile kaldı. İkiz evlatları dünyaya geldi: İys (Esav) ve Yakûb (as).
Hazret-i Yakûb (as), babasının ve dedesinin peygamberlik mirasını devam ettirecek olan seçilmiş evlattı. Onun lakabı “İsrâîl” (Allah’ın kulu veya Allah ile yürüyen) idi. Bu sebeple, Hazret-i İshâk (as) ve oğlu Hazret-i Yakûb (as) vasıtasıyla gelen peygamberler soyuna “Benî İsrâîl” (İsrâiloğulları) denilmiştir.

Nübüvveti (Peygamberliği) ve Tebliği

Hazret-i İshâk (as), babası Hazret-i İbrahim’in (as) vefatından sonra Ken’an (Şam/Filistin) bölgesinde peygamber olarak vazifelendirildi. O, yeni bir din getirmedi; dedesi İbrahim’in (as) “Hanîf” dini olan, Allah’ın birliği (Tevhid) inancını insanlara tebliğ etmeye devam etti.
Onun vazifesi, babasının yaktığı iman meşalesini o bölgede canlı tutmak, insanları putperestliğin karanlığından kurtarmak ve babasının mirasına sahip çıkmaktı. Allah Teâlâ, Kur’ân-ı Kerîm’de onun bu şerefli mevkiini şöyle beyan eder:
“Biz ona (İbrahim’e) İshak’ı ve (İshak’ın oğlu) Yakub’u da armağan ettik. Hepsini hidayete erdirdik…” (En’âm Sûresi, 84)
Hazret-i İshâk (as), babası ve kardeşiyle birlikte, Allah’a teslimiyetin sembol isimlerinden biri olmuştur. Vefat vakti yaklaştığında, Hazret-i Yakûb’un (as) evlatlarına (yani torunlarına) ettiği vasiyet, bu mübarek silsilenin gayesini özetler:
“Yoksa siz Yakub’un, ölüm döşeğinde iken çocuklarına, ‘Benden sonra kime ibadet edeceksiniz?’ dediği, onların da, ‘Senin ilâhına ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak’ın ilâhı olan tek Allah’a ibadet edeceğiz; bizler O’na teslim olmuşuzdur’ dedikleri zaman orada mı idiniz?” (Bakara Sûresi, 133)

Fazileti ve Mirası

Hazret-i İshâk (as), Kur’ân-ı Kerîm’de sabrı, ilmi, salih ameli ve kuvvetli imanı ile övülür. O, Allah’ın (cc) bir mucizesi olarak dünyaya gelmiş; hayatını Allah’ın (cc) dinini anlatmaya adamış ve kendisinden sonra gelecek binlerce peygamberin (Benî İsrâîl peygamberlerinin) mübarek atası olma şerefine nail olmuştur.
Hazret-i Yûsuf (as), Hazret-i Mûsâ (as), Hazret-i Hârûn (as), Hazret-i Dâvûd (as), Hazret-i Süleymân (as), Hazret-i Zekeriyyâ (as), Hazret-i Yahyâ (as) ve Hazret-i İsâ (as) gibi nice büyük peygamber, onun soyundan gelen nurlu bir zincirin halkalarıdır.
Hazret-i İshâk Aleyhisselâm’ın kıssası; bizlere, zahiri sebepler tükendiğinde bile Allah’ın (cc) rahmetinden ümit kesmemeyi, imtihanlar karşısında sabretmeyi ve Allah’a (cc) tam bir teslimiyetle bağlananların hem dünyada hem de ahirette nasıl bereketli bir mirasla mükâfatlandırılacağını öğretir.
Selâm O’na ve bütün peygamberlerin üzerine olsun.

***********

Bismillâhirrahmânirrahîm.
Peygamberler silsilesinin mübarek bir halkası, sabrın ve tevekkülün timsali olan Hz. Yâkub’un (a.s.) hayatı, Kur’ân-ı Kerîm’de, bilhassa Yûsuf Sûresi’nde, derin bir hikmet ve ibret muhtevasıyla bizlere takdim edilir. O, “İsrâil” lakabıyla da bilinen, Hz. İshak’ın (a.s.) oğlu ve Halîlullah (Allah’ın Dostu) Hz. İbrâhim’in (a.s.) torunudur.
İşte o mübarek peygamberin, imtihanlarla dolu, lakin her anı Allah’a teslimiyetle bezenmiş hayat hikâyesi:

1. Mübarek Soy ve “İsrâil” Lakabı

Hz. Yâkub, babası Hz. İshak ve annesi Refika’nın evladı olarak Ken’an diyarında dünyaya geldi. Onunla birlikte bir de ikiz kardeşi vardı ki, İslâmî kaynaklarda adı “Îs” (veya Esav) olarak geçer.
Yâkub (a.s.), babası İshak’ın (a.s.) peygamberlik mirasını taşıyacak olan seçilmiş evlattı. “İsrâil” lakabını almasıyla ilgili çeşitli rivayetler bulunmakla birlikte, en yaygın kabul gören manası “Allah’ın kulu” veya “Allah ile (O’na giden yolda) yürüyen” demektir. Kur’ân-ı Kerîm, ondan ve onun soyundan “Benî İsrâil” (İsrâiloğulları) olarak bahseder. Onun on iki oğlundan gelen nesil, İsrâiloğulları’nın on iki kabilesini (sıbt/esbât) teşkil edecekti.

2. Gurbet, Evlilik ve On İki Oğul (Esbât)

Hz. Yâkub, kardeşi Îs ile aralarında çıkan bir anlaşmazlık (veya tefsirlerde zikredilen bazı hadiseler) üzerine, babasının tavsiyesiyle Ken’an diyarından ayrılarak dayısı Leban’ın yanına, Harran’a (Feddân-ı Arâm) hicret etti.
Burada dayısının kızları Leyâ (Lea) ve Rahel (Rachel) ile evlendi. (O dönemin şeriatında iki kız kardeşle aynı anda evli olmak caizdi; bu hüküm daha sonra Kur’ân-ı Kerîm ile neshedilmiştir). Ayrıca bu iki hanımının câriyeleri (hizmetçileri) olan Bilha ve Zilpa’yı da nikâhına aldı.
Bu dört hanımından toplam on iki oğlu oldu: Rûben (Reuben), Şem’ûn (Simeon), Levî (Levi), Yahûda (Judah), Dân, Naftali, Gad, Âşer (Asher), İssakar (İsakar), Zebûlun (Zebulun), Yûsuf ve Bünyamin.
Bu on iki oğul, “Esbât” (torunlar, kabileler) olarak bilinir ve Hz. Yûsuf dışındaki diğer on biri peygamber olmamakla birlikte, peygamber soyunun ataları olmuşlardır. Hz. Yâkub’un hayatındaki en büyük imtihan silsilesi de bu oğulları, bilhassa en çok sevdiği Hz. Yûsuf ve Bünyamin üzerinden gelecekti.

3. Rüyâ, Hased ve Ayrılığın Başlangıcı

Hz. Yâkub, uzun yıllar Harran’da kaldıktan sonra Allah’ın emriyle zengin bir sürü sahibi olarak ata yurdu Ken’an’a döndü. Oğulları arasında en küçükleri olan, anneleri Rahel’den doğma Yûsuf (a.s.) ile Bünyamin’e karşı apayrı bir muhabbet besliyordu. Yûsuf’un (a.s.) simasındaki peygamberlik nuru ve müstesna ahlâkı, babasının firasetiyle birleşince, bu sevgi daha da derinleşmişti.
Bir gece, küçük Yûsuf (a.s.) hayret verici bir rüyâ gördü. Güneş, ay ve on bir yıldızın kendisine secde ettiğini babasına anlattı. Peygamber firasetine sahip olan Hz. Yâkub, bu rüyânın manasını derhal anladı: Yûsuf, bir gün büyük bir makama erişecek ve bütün ailesi ona hürmet edecekti.
Fakat bu büyük müjdenin, büyük bir imtihanı da beraberinde getireceğini biliyordu. Oğullarının Yûsuf’a karşı besledikleri hasedi (kıskançlığı) seziyordu. Bu sebeple oğlunu şöyle tenbihledi:
“(Babası) şöyle dedi: ‘Yavrucuğum! Rüyanı kardeşlerine anlatma. Yoksa sana tuzak kurarlar. Çünkü şeytan, insanın apaçık düşmanıdır.'” (Yûsuf Sûresi, 5)
Lakin kader tecelli edecekti. Diğer on kardeş, babalarının Yûsuf’a olan sevgisini hazmedemiyorlardı. “Biz güçlü bir topluluk olduğumuz halde Yûsuf ve kardeşi (Bünyamin) babamıza bizden daha sevgili” diyerek hasetlerini kinle bilediler. Şeytanın da vesvesesiyle, “Yûsuf’u öldürün veya onu ıssız bir yere atın ki, babanızın teveccühü yalnız size kalsın” diye korkunç bir karar aldılar.

4. “Sabr-ı Cemîl” (Güzel Sabır) İmtihanı

Kardeşleri, bir gün babalarına gelip, “Ey babamız! Yûsuf’u bizimle kıra gönder, oynasın, eğlensin, biz onu mutlaka koruruz” dediler. Hz. Yâkub’un kalbi endişeyle doldu. “Onu götürmeniz beni üzer, siz farkında değilken onu bir kurdun yemesinden korkarım” dedi.
Oğulları ise ısrarcıydı. Neticede Hz. Yâkub, takdire boyun eğerek istemese de izin verdi. Kardeşleri, Yûsuf’u (a.s.) alıp götürdüler ve onu ıssız bir kuyunun dibine attılar.
Akşam olduğunda, ağlayarak babalarının yanına döndüler. Yalandan bir gözyaşı döküyorlardı.
“Akşam vakti babalarına ağlayarak geldiler. Dediler ki: ‘Ey babamız! Biz yarışmak üzere uzaklaşmıştık. Yûsuf’u da eşyamızın yanında bırakmıştık. Bir de baktık ki onu kurt yemiş. Biz doğru söyleyenler olsak da sen bize inanmazsın.’ Üzerine de sahte bir kan bulaştırılmış olarak Yûsuf’un gömleğini getirdiler.” (Yûsuf Sûresi, 16-18)
Hz. Yâkub, bu sözlere kanmadı. Gömleğe baktı; gömlek sağlamdı ama üzerindeki kan sahteydi. Bir kurdun saldırısında gömleğin parçalanması gerekirdi. Evlatlarının bir hile yaptığını, Yûsuf’una bir zarar verdiklerini anladı.
İşte o an, bir peygamberin ve bir babanın en zor anıydı. Kalbi yanıyordu, lakin o, isyan etmedi. İnsanlara şikâyet edip feryâd ü figân eylemedi. Yüzünü sadece Allah’a döndü ve tarihe geçecek o mübarek sözü söyledi:
“(Ya‘kūb) dedi ki: ‘Hayır! Nefisleriniz sizi aldatıp böyle bir işe sürüklemiş. Artık bana düşen, güzel bir sabırdır. Sizin bu anlattıklarınıza karşı yardımı istenilecek de ancak Allah’tır.'” (Yûsuf Sûresi, 18)
Bu, “Sabr-ı Cemîl” idi. Yani, içinde şikâyet olmayan, feryat olmayan, rızâ ile bezenmiş en güzel sabır.

5. Hasretin Şiddeti ve Gözlere Düşen Ak

Aradan yıllar geçti. Hz. Yâkub, oğlu Yûsuf’un hasretiyle yanıp tutuşuyordu. Geceleri ağlıyor, gündüzleri bu derdi içinde saklıyordu. Ken’an diyarında kıtlık baş gösterdi. Mısır’da ise, o vakitler kuyudan çıkıp saraya vezir (Aziz) olmuş olan Hz. Yûsuf, hazineleri adaletle yönetiyordu.
Hz. Yâkub, oğullarını (Yûsuf’un öz kardeşi Bünyamin hariç) erzak almaları için Mısır’a gönderdi. Oğulları Mısır’a vardıklarında, Vezir olan kardeşleri Yûsuf’u tanıyamadılar, ama Yûsuf (a.s.) onları tanıdı. Onlara erzak verdi ve bir dahaki sefere öz kardeşleri Bünyamin’i de getirmelerini istedi.
Hz. Yâkub, diğer oğullarına güvenmese de, Allah’tan sağlam bir söz (yemin) alarak Bünyamin’in de onlarla gitmesine izin verdi. Ancak Mısır’da Hz. Yûsuf’un kurduğu bir planla Bünyamin alıkonuldu.
Kardeşleri Ken’an’a dönüp olanları babalarına anlattıklarında, Hz. Yâkub için ikinci bir yıkım oldu. Yûsuf’tan sonra şimdi de Bünyamin kayıptı.
Artık yaşlı bir peygamber olan Hz. Yâkub’un acısı dayanılmaz bir hadde ulaştı. Yûsuf’un hasreti tazelenmişti. Yıllardır içinde tuttuğu kederi, gözyaşlarına dönüştü.
“Onlardan yüz çevirdi, ‘Ah Yûsuf’um ah!’ diye sızlandı ve kederini içinde saklaya saklaya gözlerine ak düştü.” (Yûsuf Sûresi, 84)
Oğullarının “Vallahi sen hâlâ Yûsuf’u anıp duruyorsun” demelerine rağmen o, tevekkülünden zerre kaybetmedi. İmtihan ne kadar ağırlaşırsa ağırlaşsın, o Allah’tan ümidini kesmiyordu.

6. “Allah’ın Rahmetinden Ümit Kesmeyin”

Hz. Yâkub (a.s.), Yûsuf’un acısıyla gözlerini kaybetmişti ama kalp gözü (basireti) açıktı. O, Yûsuf’unun yaşadığını biliyordu. Allah’ın vadine güveniyordu. Oğullarına döndü ve onlara ümitsizliğe karşı şu dersi verdi:
“Dedi ki: ‘Ben tasa ve üzüntümü ancak Allah’a arz ederim. Ben Allah katından sizin bilmediklerinizi bilirim. Ey oğullarım! Gidin Yûsuf’u ve kardeşini araştırın. Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü kâfirler topluluğundan başkası Allah’ın rahmetinden ümit kesmez.'” (Yûsuf Sûresi, 86-87)
Bu, ye’se (ümitsizliğe) düşmenin küfre ne kadar yakın olduğunu gösteren bir peygamber uyarısıydı.
Oğulları tekrar Mısır’a gittiler. Bu defa Hz. Yûsuf (a.s.) onlara kimliğini açıkladı, onları affetti ve “Bünyamin’i ve bu gömleğimi alın, babamın yüzüne sürün, gözleri açılacaktır. Ve bütün ailenizle bana gelin” dedi.

7. Vuslat (Kavuşma) ve Rüyânın Tâbiri

Kafile Mısır’dan ayrılır ayrılmaz, yüzlerce kilometre uzaktaki Ken’an’da, Hz. Yâkub (a.s.) yanındakilere, “Eğer bana bunak demezseniz, (şunu söyleyeyim ki) ben Yûsuf’un kokusunu alıyorum” dedi (Yûsuf, 94).
Ve müjdeci gelip, Hz. Yûsuf’un gömleğini o mübarek yüze sürdüğü an, bir mucize gerçekleşti. Yıllardır kapalı olan gözleri, Allah’ın izniyle yeniden görmeye başladı.
“Müjdeci gelip gömleği onun yüzüne sürünce, gözleri derhal açılıverdi. Dedi ki: ‘Ben size, “Allah katından sizin bilmediklerinizi bilirim” dememiş miydim?'” (Yûsuf Sûresi, 96)
Oğulları hatalarını itiraf edip af dilediler. Hz. Yâkub da onlar için istiğfar etti.
Ardından bütün aile (Hz. Yâkub, hanımı ve on bir oğlu) Mısır’a göç etti. Hz. Yûsuf, anne ve babasını tahtına oturttu. İşte o an, yıllar evvel görülen rüyânın tâbiri gerçekleşiyordu:
“Ana babasını tahtın üzerine çıkardı. Hepsi onun için secdeye kapandılar. Yûsuf dedi ki: ‘Babacığım! İşte bu, daha önce gördüğüm rüyanın yorumudur. Rabbim onu gerçekleştirdi…'” (Yûsuf Sûresi, 100)
Buradaki secde, bir ibadet secdesi değil, o dönemin âdetince bir hürmet ve selamlama secdesiydi. Böylece Hz. Yâkub, yıllar süren “Sabr-ı Cemîl” imtihanını en güzel şekilde tamamlamış, Yûsuf’una ve Bünyamin’e kavuşmuştu.

8. Son Vasiyet ve Tevhid Mirası

Hz. Yâkub (a.s.), Mısır’da bir müddet daha yaşadı. Ömrünün son anları geldiğinde, evlatlarını başına topladı. Onun tek bir derdi vardı: Kendisinden sonra evlatlarının Allah’a olan bağlılıkları. Onlara son vasiyetini yaptı. Bu hadise, Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle tasvir edilir:
“Yoksa siz Yakub’un, ölüm döşeğinde iken çocuklarına, ‘Benden sonra kime ibadet edeceksiniz?’ dediği, onların da, ‘Senin ilâhına ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak’ın ilâhı olan tek Allah’a ibadet edeceğiz; bizler O’na boyun eğmişizdir’ dedikleri zaman orada mı idiniz?” (Bakara Sûresi, 133)
Hz. Yâkub (a.s.), evlatlarından “Tevhid” (Allah’ı birleme) sözünü aldıktan sonra ruhunu teslim etti. Rivayete göre, vasiyeti üzerine naaşı Mısır’dan götürülerek, ataları Hz. İbrâhim (a.s.) ve Hz. İshak’ın (a.s.) mezarlarının bulunduğu Ken’an diyarındaki El-Halîl (Hebron) şehrine defnedildi.
Kıssadan Hisse
Hz. Yâkub’un (a.s.) hayatı, bizlere şu büyük hakikatleri öğretir:
• Sabr-ı Cemîl: Musibet ne kadar büyük olursa olsun (evlat acısı, körlük, hasret gibi), bir mü’minin tavrı isyan ve şikâyet değil, Allah’ın takdirine rızâ göstererek “güzel bir sabır” ile beklemektir.
• Tevekkül ve Ümit: Gözleri kör olsa dahi, Hz. Yâkub “Allah katından sizin bilmediklerinizi bilirim” diyerek O’nun rahmetinden ümidini asla kesmemiştir. Mü’min, ye’se düşmez.
• Firaset (Basiret): O, sahte kanlı gömleğe bakıp aldanmamış, Yûsuf’un rüyâsını doğru tâbir etmiş ve yıllar sonra Yûsuf’un kokusunu almıştır. Bu, Allah’a yakınlığın getirdiği bir kalp gözü açıklığıdır.
• Tevhid Mirası: Bir babanın evlatlarına bırakacağı en büyük miras, mal-mülk değil, “Benden sonra kime ibadet edeceksiniz?” sorusuna verilecek “Tek olan Allah’a” cevabıdır.
Allah (c.c.), o mübarek peygamberin sabrından, teslimiyetinden ve firasetinden bizlere de hisseler nasip eylesin. Âmin.

************

Bismillahirrahmânirrahîm.
Cenâb-ı Hakk’ın, Kur’ân-ı Kerîm’de “Ahsenü’l-Kasas” (Kıssaların En Güzeli) olarak vasıflandırdığı Hz. Yûsuf’un (aleyhisselâm) ibretlerle dolu hayat hikâyesi, sabrın, tevekkülün, iffetin ve affın en âlî misallerini bizlere sunar. Bu mübarek kıssa, sadece bir peygamberin başından geçen hadiseleri değil, aynı zamanda Allah’ın takdirinin, kullarının planları üzerindeki mutlak hâkimiyetini tasvir eder.

KISIM 1: RÜYA, HASET VE KUYU

Hz. Yûsuf (a.s.), Allah’ın Halîl’i (dostu) Hz. İbrâhim’in (a.s.) soyundan gelen, peygamberler silsilesinin bir halkası olan Hz. Ya’kûb’un (a.s.) on iki oğlundan biriydi. Babasının ona ve küçük kardeşi Bünyamin’e olan derin muhabbeti, diğer on kardeşinin kalbinde büyük bir haset (kıskançlık) ateşi yakmıştı.
Bu derûnî muhabbetin ve Yûsuf’un (a.s.) istikbaldeki yüksek makamının ilk işareti, gördüğü bir rüya ile zahir oldu. Henüz küçük bir çocukken gördüğü bu manidar rüyayı babasına şöyle anlattı:
“Babacığım! Rüyamda on bir yıldız, güneşi ve ayı gördüm; bana secde ediyorlardı.” (Yûsuf, 12/4)
Peygamber ferasetiyle bu rüyanın ne manaya geldiğini anlayan Hz. Ya’kûb (a.s.), oğlunun gelecekte büyük bir imtihana ve ardından yüksek bir mertebeye ulaşacağını sezdi. Kardeşlerinin hasedini bildiğinden, onu derhal uyardı:
“Yavrucuğum! Rüyânı sakın kardeşlerine anlatma; sonra sana bir tuzak kurarlar! Çünkü şeytan insana apaçık bir düşmandır.” (Yûsuf, 12/5)
Fakat kardeşlerin kalbindeki haset, bu rüyadan haberdar olmasalar dahi, babalarının sevgisini kazanma hırsıyla doluydu. “Yûsuf’u öldürelim veya uzak bir yere atalım ki babamızın teveccühü yalnız bize kalsın” diye aralarında konuştular. İçlerinden biri, “Öldürmeyin, onu bir kuyunun dibine atın; gelip geçen kervanlardan biri onu bulup götürür” diyerek diğerlerini ikna etti.
Bir gün babalarından, “kırda oynaması için” Hz. Yûsuf’u (a.s.) yanlarına almayı istediler. Hz. Ya’kûb (a.s.), “Onu kurdun kapmasından korkarım” dese de, kardeşlerinin ısrarlarına dayanamadı. Onu alıp uzaklaştıklarında, planlarını tatbik ettiler. Masum Yûsuf’u (a.s.) derin bir kuyuya attılar. Akşam olup eve döndüklerinde, yanlarında getirdikleri ve üzerine sahte kan sürdükleri gömleğini babalarına göstererek ağlamaya başladılar: “Biz yarışırken onu eşyalarımızın yanında bırakmıştık, kurt onu yemiş!”
Hz. Ya’kûb (a.s.), bu işte bir hile olduğunu anlamıştı. Yüreği evlat acısıyla yansa da, bir peygambere yakışır bir teslimiyetle şöyle dedi:
“Hayır! Nefisleriniz sizi aldatıp böyle bir işe sürüklemiş. Artık bana düşen güzelce sabretmektir (sabr-ı cemîl). Anlattıklarınıza karşılık yardımı istenecek olan ancak Allah’tır.” (Yûsuf, 12/18)
Hz. Yûsuf (a.s.) ise kuyunun derinliklerinde, Allah’ın himayesi altındaydı. Cenâb-ı Hak, ona “Bir gün mutlaka bu yaptıklarını onlara haber vereceksin” diye vahyederek kalbini teskin etti. Çok geçmeden, oradan geçmekte olan bir ticaret kervanı, su almak için kuyuya kova saldıklarında, içinden çıkan bu nur yüzlü çocuğu gördüler. Onu “ucuz bir fiyata” (birkaç dirheme) köle olarak satmak üzere yanlarına alıp Mısır’a doğru yola çıktılar.

KISIM 2: MISIR SARAYI VE İFFET İMTİHANI

Mısır’a varan kervan, Hz. Yûsuf’u (a.s.) Mısır’ın üst düzey yöneticilerinden olan Azîz’e (Potifar) sattı. Azîz, onun asaletini ve güzelliğini fark ederek hanımına (tefsir ve tarih kaynaklarında Züleyha olarak geçer) “Ona iyi bak, belki bize faydası dokunur veya onu evlat ediniriz” dedi.
Hz. Yûsuf (a.s.), sarayda büyüdü, olgunluk çağına erişti. Allah ona ilim, hikmet ve rüya tabiri ilmini bahşetmişti. Onun bu emsalsiz güzelliği, aklı ve fazileti, yanında bulunduğu Azîz’in hanımının kalbini çeldi. Züleyha, nefsine mağlup olarak Hz. Yûsuf’tan (a.s.) gayrimeşru bir talepte bulundu. Kapıları kapatıp onu arzusuna davet etti.
Bu, Hz. Yûsuf’un (a.s.) peygamberlik yolundaki en çetin imtihanlarından biriydi. O, Allah’ın koruması altındaydı ve en küçük bir meyil göstermedi. İffetini muhafaza ederek kararlılıkla cevap verdi:
“Yûsuf, “Allah’a sığınırım! O benim efendimdir; bana iyi baktı. Doğrusu zalimler kurtuluşa eremezler” dedi.” (Yûsuf, 12/23)
Ve hızla kapıya yöneldi. Züleyha da onu durdurmak için arkasından koştu ve gömleğini arkadan çektiği gibi yırttı. Tam o esnada kapı açıldı ve Azîz ile karşılaştılar. Züleyha, suçunu örtbas etmek için hemen iftira attı: “Senin ailene kötülük yapmak isteyenin cezası zindandır!”
Hz. Yûsuf (a.s.) ise “Hayır, o benden murat almak istedi” diyerek kendini savundu. Olayın hakikati, Züleyha’nın ailesinden bilge birinin hakemliği ile ortaya çıktı. Bu bilge kişi şöyle bir ölçü koydu:
“Eğer gömleği önden yırtılmışsa kadın doğru söylemiş, o yalancılardandır. Eğer gömleği arkadan yırtılmışsa kadın yalan söylemiş, o doğru söyleyenlerdendir.” (Yûsuf, 12/26-27)
Gömlek arkadan yırtılmıştı. Hz. Yûsuf’un (a.s.) masumiyeti isbat edilmişti. Azîz, olayın büyümemesi için üstünü kapattı.
Fakat bu hadise Mısır’ın ileri gelen kadınları arasında yayıldı. Kadınlar, “Azîz’in karısı kölesinden murat almak istemiş, sevgisi kalbini yakıp kavurmuş. Biz onu apaçık bir sapkınlık içinde görüyoruz” diyerek Züleyha’yı kınadılar.
Züleyha, bu tenkitlere cevap vermek ve Hz. Yûsuf’un (a.s.) güzelliği karşısında neden nefsine yenik düştüğünü onlara göstermek için bir ziyafet tertip etti. Kadınların ellerine meyve ve bıçak verdi. Tam o esnada Hz. Yûsuf’a (a.s.) “Karşılarına çık!” dedi. Kadınlar, Hz. Yûsuf’un (a.s.) cemâlini görünce hayranlıktan (meyve yerine) kendi ellerini kestiler ve “Hâşâ! Bu bir beşer değil, bu ancak yüce bir melektir” dediler.
Züleyha, bu durum karşısında tehdidini artırdı:
“…Kadın dedi ki: “İşte hakkında beni kınadığınız şahıs budur. Yemin ederim ki, ben ondan murat almak istedim, fakat o iffetini korudu. Andolsun, eğer istediğimi yapmazsa mutlaka zindana atılacak ve kesinlikle zillete uğrayanlardan olacak!”” (Yûsuf, 12/32)
Hz. Yûsuf (a.s.), böylesine zorlu bir imtihan karşısında, günaha düşmektense zindana girmeyi tercih ederek Allah’a sığındı:
“Yûsuf, “Ey rabbim! Zindan bana, bunların benden istediklerini yapmaktan daha sevimlidir. Eğer onların hilesini benden uzak tutmazsan onlara meyleder ve cahillerden olurum” dedi.” (Yûsuf, 12/33)
Azîz ve adamları, Hz. Yûsuf’un (a.s.) masum olduğunu bilmelerine rağmen, dedikoduları durdurmak ve sarayın itibarını kurtarmak için onu bir müddet zindana atmaya karar verdiler.

KISIM 3: ZİNDAN MEDRESESİ VE RÜYA TABİRİ

Zindan, zahiren bir cezaevi olsa da, Hz. Yûsuf (a.s.) için bir “Medrese-i Yûsufiye” (Yusuf Medresesi) oldu. O, burada da Allah’ın dinini tebliğ etmeye devam etti. Onunla birlikte zindana giren iki genç daha vardı. Biri kralın (Melik) içeceklerini sunan (sakî), diğeri ise fırıncısıydı.
Bu iki genç, bir gece rüya gördüler. Biri rüyasında şarap sıktığını, diğeri ise başının üzerinde ekmek taşıdığını ve kuşların o ekmekten yediğini gördü. Hz. Yûsuf’un (a.s.) salih ve hikmetli bir zat olduğunu anladıklarından, rüyalarını ona tabir etmesini istediler.
Hz. Yûsuf (a.s.), bu fırsatı bir tebliğ vesilesi kıldı. Onlara rüyalarının tabirini yapmadan evvel, Allah’ın birliğinden (Tevhid) bahsetti. Putlara tapmanın anlamsızlığını, tek hüküm sahibinin Allah olduğunu anlattı. Zindanı bir irşad meclisine çevirdi.
Ardından rüyalarını tabir etti: “Biriniz (sakî) efendisine tekrar hizmet edecek, şarap sunacak. Diğeriniz ise (fırıncı) asılacak ve kuşlar başından yiyecek.”
Hz. Yûsuf (a.s.), kurtulacağını müjdelediği sakîye dedi ki: “Efendinin yanında beni an (suçsuz olduğumu söyle).” Fakat sakî zindandan çıkıp görevine dönünce, şeytan ona Hz. Yûsuf’u (a.s.) unutturdu. Böylece Hz. Yûsuf (a.s.), masum olduğu halde senelerce zindanda kalmaya devam etti. Bu, onun sabrının ve Allah’a olan teslimiyetinin bir başka imtihanıydı.

KISIM 4: MELİK’İN RÜYASI VE HAZİNELERİN BAŞI

Yıllar sonra, Mısır Melik’i (Firavun değil, o dönemki hükümdar) bir rüya gördü. Rüyasında yedi zayıf ineğin, yedi semiz ineği yediğini; ayrıca yedi yeşil başak ve yedi kuru başak gördü. Bu rüya onu çok endişelendirdi. Ülkenin tüm kâhinlerini, bilginlerini topladı ama kimse bu rüyayı tatmin edici şekilde tabir edemedi.
İşte o anda, yıllar önce zindandan çıkan sakî, Hz. Yûsuf’u (a.s.) hatırladı. Melik’e, zindanda rüya tabirini çok iyi bilen bir genç olduğunu söyledi ve ondan izin alarak zindana gitti.
Sakî, Hz. Yûsuf’a (a.s.) Melik’in rüyasını anlattı. Hz. Yûsuf (a.s.), kendisini unutan arkadaşına sitem etmeden, rüyanın tabirini ve çözüm yolunu şöyle açıkladı:
“Yedi sene boyunca bolluk içinde ekip biçeceksiniz. Hasat ettiğiniz ekinin az bir kısmı hariç, gerisini başağında (stoklamak için) saklayın. Sonra yedi sene sürecek şiddetli bir kıtlık gelecek ve sakladıklarınızın çoğunu yiyip bitirecek. Ardından tekrar bolluk ve bereket dolu bir yıl gelecek.”
Bu muazzam tabir ve iktisadî plan, Melik’i hayrete düşürdü. Derhal onun zindandan çıkarılmasını emretti.
Fakat Melik’in elçisi geldiğinde, Hz. Yûsuf (a.s.) zindandan çıkmayı reddetti. O, sadece affedilmek değil, aynı zamanda temize çıkmak, masumiyetinin herkesçe bilinmesini istiyordu. Elçiye dedi ki: “Efendine dön ve o ellerini kesen kadınların meselesini sor. Şüphesiz Rabbim onların hilesini bilir.”
Melik, meseleyi araştırdı. Züleyha’yı ve diğer kadınları huzuruna çağırdı. Artık Züleyha’nın kalbi pişmanlıkla dolmuş ve hakikati itiraf etme vakti gelmişti. Herkesin içinde şöyle dedi:
“…Kadın, “Şimdi gerçek ortaya çıktı. Ben onun nefsinden murat almak istedim. O ise, muhakkak ki doğru söyleyenlerdendir” dedi.” (Yûsuf, 12/51)
Hz. Yûsuf’un (a.s.) masumiyeti resmen ilan edildi. Melik, onun bilgeliğine, iffetine ve liyakatine hayran kalmıştı. Onu zindandan çıkarıp yüksek bir makama getirmek istedi. Hz. Yûsuf (a.s.), ülkeyi bekleyen kıtlık tehlikesini bildiğinden, Melik’e şu teklifte bulundu:
“Yûsuf, “Beni ülkenin hazinelerine tayin et! Çünkü ben (onları) çok iyi korurum, (bu işi) çok iyi bilirim” dedi.” (Yûsuf, 12/55)
Melik bu teklifi kabul etti. Hz. Yûsuf (a.s.), kuyudan çıkarılıp köle olarak satıldığı Mısır’a, şimdi maliyeden ve hazineden sorumlu bir bakan, bir nevi “Azîz” olmuştu.

KISIM 5: VUSLAT VE DUANIN KABULÜ

Hz. Yûsuf (a.s.), yedi yıllık bolluk döneminde ambarları ağzına kadar doldurdu, büyük bir basiretle iktisadı yönetti. Ardından gelen şiddetli kıtlık yıllarında, sadece Mısır’ı değil, civar ülkeleri de (Filistin, Kenan diyarı) açlıktan kurtardı.
Kıtlık, Hz. Ya’kûb’un (a.s.) memleketi Kenan’ı da vurmuştu. Hz. Yûsuf’un (a.s.) kardeşleri de erzak almak için Mısır’a, Azîz’in huzuruna geldiler. Hz. Yûsuf (a.s.) onları görür görmez tanıdı, fakat onlar onu tanımadılar.
Kardeşlerine erzaklarını verdi, ancak onlara bir şart koştu: “Bir dahaki gelişinizde, babanızdan olan diğer kardeşinizi (Bünyamin’i) de getirin. Getirmezseniz benden erzak alamazsınız.”
Kardeşler Kenan’a döndüler, durumu babalarına anlattılar. Hz. Ya’kûb (a.s.), Yûsuf’u (a.s.) kaybetmenin acısı taze iken, Bünyamin’i de göndermek istemedi. Ancak kıtlığın zorlamasıyla ve onlardan kesin söz (misak) alarak Bünyamin’in gitmesine izin verdi.
İkinci kez Mısır’a geldiklerinde, Hz. Yûsuf (a.s.) kardeşi Bünyamin’i gizlice yanına çağırdı ve ona kimliğini açıkladı. Kardeşini yanında alıkoymak için bir plan yaptı. Melik’in su tasını (kıymetli bir ölçek kabı) Bünyamin’in yükünün içine koydurdu. Kervan yola çıkınca arkalarından “Ey kervan, siz hırsızsınız!” diye seslenildi.
Arama yapıldı ve tas Bünyamin’in yükünden çıktı. O devrin kanunlarına göre, hırsızlık yapan kişi, malı çalınan kişinin kölesi olurdu. Kardeşleri perişan oldular, “Onun yerine bizden birini alıkoy” diye yalvardılar. Hz. Yûsuf (a.s.) kabul etmedi.
Kardeşler, babalarına ne cevap vereceklerini bilemez halde geri döndüler. En büyükleri Mısır’da kaldı. Olanları duyan Hz. Ya’kûb’un (a.s.) acısı katlanmıştı. Yûsuf’un (a.s.) ardından Bünyamin’in de acısıyla gözleri hüzünden ağardı, görmez oldu. Fakat o, Allah’ın rahmetinden asla ümidini kesmedi. Oğullarına, “Gidin, Yûsuf’u ve kardeşini araştırın. Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin” dedi.
Kardeşler üçüncü kez, bitkin ve muhtaç bir halde Mısır’a geldiler. Azîz’in huzurunda merhamet dilendiler.
İşte o an, Hz. Yûsuf (a.s.) için hakikati açıklama vakti gelmişti. Onlara dedi ki: “Siz cahilken Yûsuf’a ve kardeşine ne yaptığınızı biliyor musunuz?”
Kardeşleri şaşkınlıkla baktılar ve “Yoksa sen, sen Yûsuf musun?” dediler.
Hz. Yûsuf (a.s.) cevap verdi: “Ben Yûsuf’um, bu da kardeşim. Allah bize lütfetti.”
Kardeşleri, yaptıklarından dolayı utanç içindeydiler. “Vallahi Allah seni bizden üstün kıldı, biz gerçekten suçluyduk” dediler.
Hz. Yûsuf (a.s.), yıllar süren çilenin, zindanın, iftiranın ve hasedin intikamını almak yerine, bir peygambere yakışan en büyük fazileti, affı gösterdi:
“Yûsuf dedi ki: “Bugün size kınama yok. Allah sizi bağışlasın. O, merhametlilerin en merhametlisidir.”” (Yûsuf, 12/92)
Onlara gömleğini verdi ve “Bunu babamın yüzüne sürün, gözleri açılacaktır. Ve bütün ailenizle birlikte bana gelin” dedi.
Kervan Mısır’dan ayrılır ayrılmaz, Hz. Ya’kûb (a.s.) Kenan’da, “Eğer bana bunak demezseniz, Yûsuf’un kokusunu alıyorum” dedi. Gömlek gelip yüzüne sürülünce, Allah’ın izniyle gözleri tekrar görmeye başladı.
Bütün aile (Hz. Ya’kûb, hanımı ve on bir oğlu) toplanıp Mısır’a göç ettiler. Hz. Yûsuf (a.s.) ailesini muazzam bir törenle karşıladı. Annesini ve babasını tahtına oturttu.
İşte o an, yıllar önce görülen o mübarek rüya gerçekleşti.
“Babası ile annesini tahtına oturttu; diğerleri onun huzurunda saygıyla eğildiler. Yûsuf dedi ki: “Babacığım! İşte bu, daha önce gördüğüm rüyanın yorumudur. Rabbim onu gerçekleştirdi. Şeytan benimle kardeşlerimin arasını bozduktan sonra, Rabbim beni zindandan çıkararak ve sizi çölden getirerek bana çok büyük lütuflarda bulundu. Şüphesiz Rabbim, dilediği kimseye lütfuyla nice incelikler gösterir. Şüphesiz O, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.”” (Yûsuf, 12/100)
Buradaki secde, bir ibadet secdesi değil, o dönemin âdetince bir hürmet ve saygı eğilmesiydi. Kardeşler, Güneş (anne), Ay (baba) ve on bir yıldız (kardeşler), Mısır’ın Azîzi, Allah’ın Peygamberi Hz. Yûsuf’un (a.s.) önünde saygıyla eğilmişlerdi.

HİSSE VE NETİCE

“Ahsenü’l-Kasas” olan bu kıssa, bizlere şu cihan şümul hakikatleri öğretir:
• Sabır ve Tevekkül: Hz. Ya’kûb’un (a.s.) evlat acısına karşı gösterdiği “sabr-ı cemîl” (güzel sabır) ve Allah’tan asla ümit kesmemesi, tevekkülün zirvesidir.
• İffet ve Takva: Hz. Yûsuf’un (a.s.) en zorlu şartlarda (Züleyha’nın teklifi) dahi iffetini koruması ve “Zindan bana bu günahtan daha sevimlidir” diyerek Allah’a sığınması, takvanın en büyük isbatıdır.
• Hasedin Tehlikesi: Kardeşlerin hasedi, onları bir peygamberi kuyuya atmaya kadar sürüklemiştir. Haset, insanın kalbini karartan en tehlikeli manevi hastalıklardandır.
• Allah’ın Takdiri: Kardeşleri onu kuyuya attılar ki itibarsız kalsın; Allah onu oradan çıkarıp Mısır’a Azîz yaptı. Züleyha onu zindana attırdı ki iradesini kırsın; Allah onu zindandan çıkarıp Melik’in en güvendiği kişi yaptı. İnsanların planları ne olursa olsun, Allah’ın takdiri daima galip gelir.
• Af ve Fazilet: Hz. Yûsuf’un (a.s.), kendisine onca zulmü reva gören kardeşlerini, eline en büyük fırsat geçmişken “Bugün size kınama yoktur” diyerek affetmesi, peygamber ahlâkının ve faziletin en güzel misalidir.
Hz. Yûsuf’un (a.s.) hayatı, kuyunun karanlığından Mısır’ın tahtına uzanan, baştan sona imtihan ve hikmet dolu bir yoldur. O, güzelliğiyle (Cemâl), iffetiyle (İsmet) ve affıyla (Af) müminler için en güzel örneklerden biri olmuştur.
Allah’ın selâmı O’nun ve bütün peygamberlerin üzerine olsun.

*************

Sabır Timsali: Hz. Eyyûb (Aleyhisselam)

Çok eski zamanlarda, Şam diyarı civarında, Allah’ın kendisine hem peygamberlik hem de dünya zenginliği bahşettiği salih bir kul yaşardı. Bu mübarek zatın adı Eyyûb idi. Hz. Eyyûb (a.s.), Allah’a derin bir sevgi ve teslimiyetle bağlıydı. Sayısız sürüleri, bereketli toprakları, pek çok hizmetkârı ve ailesine neşe katan çok sayıda evladı vardı.
O, bu nimetlerin hiçbirinin kendisinden kaynaklanmadığını bilir, her anında Allah’a şükrederdi. Eli o kadar açıktı ki, kapısına gelen hiçbir ihtiyaç sahibini geri çevirmez, sofrası daima misafirlerle dolu olurdu. Sadece zenginliğiyle değil, aynı zamanda ibadeti, güzel ahlakı ve Allah’a olan sarsılmaz imanıyla da tanınırdı.

İblis’in Hasedi ve İlahi İzin

Rivayetlere göre, melekler yeryüzündeki bu salih kulun, yani Hz. Eyyûb’un ibadetinden ve şükründen övgüyle bahsederlerdi. Bu durum, insanın ebedi düşmanı olan İblis’in (şeytanın) dikkatini çekti. İblis, Allah’ın huzurunda (mecazi bir ifadeyle, O’nun ilmine malum olacak şekilde) bir iddiada bulundu. Dedi ki: “Ey Rabbim! Kûlun Eyyûb, ona verdiğin bu sayısız nimetler, sağlık ve afiyet yüzünden Sana şükrediyor. Eğer bu nimetleri elinden alırsan, onun Sana isyan ettiğini ve şükretmeyi bıraktığını göreceksin.”
Allah-u Teâlâ, kulunun imanının samimiyetini ve sabrının derecesini hem İblis’e hem de âlemlere göstermek istiyordu. İblis’in bu iddiasına karşılık, ona Hz. Eyyûb üzerinde (ancak onun kalbi, aklı ve imanı hariç) bir hâkimiyet kurmasına izin verdi. Bu, aslında Hz. Eyyûb için derecesini yükseltecek büyük bir ilahi imtihanın başlangıcıydı.

Büyük İmtihan Başlıyor: Malın Gidişi

İmtihan başladı. İlk olarak Hz. Eyyûb’un muazzam serveti hedef alındı. Bir gün, onun binlerce hayvanlık sürüleri çeşitli felaketlerle telef oldu. Verimli tarlalarını afetler vurdu. Bütün zenginliği, göz açıp kapayıncaya kadar yok oldu.
Haber ona ulaştığında, Hz. Eyyûb (a.s.) metanetini bozmadı. Alnını secdeye koydu ve şöyle dedi: “Mülkün sahibi Allah’tır. Dilediğine verir, dilediğinden alır. Bana veren O idi, alan da O’dur. O’nun takdirine her halükârda şükürler olsun.”
Şeytan, bu teslimiyet karşısında öfkelendi. Umduğunu bulamamıştı.

İmtihanın Şiddetlenmesi: Evlatların Kaybı

İblis, imtihanı daha da ağırlaştırmak için izin istedi. Bu kez hedef, Hz. Eyyûb’un gözünün nuru olan evlatlarıydı. Rivayetlere göre, evlatlarının bulunduğu ev bir felaket sonucu yıkıldı ve hepsi vefat etti. Bu, bir babanın dayanması en zor acılardan biriydi.
Bu kahredici haber Hz. Eyyûb’a ulaştığında, o yine sabır ve teslimiyet gösterdi. Gözyaşlarını içine akıttı ama dilinden isyan sözü dökülmedi. Tekrar Rabbine yöneldi ve “Bizi yaratan O’dur, yanına alacak olan da O’dur. Biz Allah’tan geldik ve şüphesiz O’na döneceğiz. Rabbimin takdirine razıyım” dedi.

Bedenin İmtihanı: Hastalık

Şeytan, mal ve evlatla yenemediği bu mübarek kulu, bedeniyle imtihan etmek için son bir izin istedi. Allah-u Teâlâ, bu izni de verdi. Hz. Eyyûb (a.s.), çok ağır ve acı verici bir hastalığa yakalandı.
Hastalık o kadar şiddetliydi ki, bütün vücudunu yaralar kapladı. Güçten düştü, ayağa kalkamaz hale geldi. Dili ve kalbi dışında, ibadet etmesine mani olacak şekilde bütün azaları acı içindeydi.
Bu durum üzerine, insanlar ondan uzaklaşmaya başladı. Zenginliğinde etrafında olanlar, hastalığında yanına yaklaşmaz oldular. Yanında sadece ona sadakatle bağlı, imanı güçlü olan hanımı kaldı.

Sabrın Zirvesi ve Sadık Zevce

Hz. Eyyûb (a.s.), yıllar süren bu ağır hastalığa rağmen bir gün bile Rabbine şikâyette bulunmadı. Acılar içinde kıvranırken bile dili daima “Allah, Allah” diyerek zikirdeydi. Kalbi, bu imtihanın Allah’tan geldiği bilgisiyle mutmain (tatmin olmuş) haldeydi.
Onun sadık hanımı Hz. Rahme (veya Rahime), eşine büyük bir fedakârlıkla baktı. İnsanların yanında çalışarak kazandığı az bir yiyecekle hem kocasını doyuruyor hem de onun hizmetini görüyordu.
Bir gün şeytan, Hz. Eyyûb’un hanımına insan suretinde yaklaştı ve ona vesvese vermeye çalıştı: “Bak,” dedi, “eşin Allah’a bu kadar kulluk etti. Karşılığı bu mu oldu? Ne malı kaldı, ne evladı, ne de sağlığı. Söyle ona, bir kez olsun isyan etsin de bu azap bitsin.”
Sadık kadın bu vesveseyi reddetti. Ancak imtihanın ağırlığı ve çaresizlik onu çok yormuştu. Bir gün Hz. Eyyûb’a sitemkâr bir dille, “Ey Allah’ın Peygamberi! Artık Rabbine dua etsen de seni bu dertten kurtarsa olmaz mı?” dedi.
Hz. Eyyûb (a.s.) ona baktı ve sordu: “Biz kaç yıl bolluk ve afiyet içinde yaşadık?” Hanımı, “Yetmiş (veya seksen) yıl” dedi. Hz. Eyyûb devam etti: “Peki, kaç yıldır bu sıkıntı içindeyiz?” Hanımı, “Yedi (veya on sekiz) yıl” diye cevap verdi.
O zaman Hz. Eyyûb (a.s.) celallendi: “Allah bana yetmiş yıl nimet verdi, ben O’na şükrettim. Şimdi yedi yıllık sıkıntıya mı sabredemeyeceğim? Bollukta olduğum süre kadar darlıkta kalmadan O’ndan bir şey istemeye haya ederim (utanırım)!”
Bu cevap, onun sabrının ve Allah’a olan edebinin zirvesiydi.

Meşhur Dua ve İlahi Cevap

Ancak imtihanın sonlarına doğru, acılar dayanılmaz bir hale gelmişti. Hastalığın tesiriyle ibadetlerinde bir noksanlık olmasından, dilindeki zikrin kesilmesinden endişe etmeye başladı. İşte o zaman, şikâyet için değil, sadece ve sadece Allah’ın merhametine sığınmak için O’na yöneldi.
Kur’an-ı Kerim, bu mübarek duayı bize şöyle aktarır:
“Eyyûb’u da (an). Hani o, rabbine, “Başıma bu dert geldi. Sen, merhametlilerin en merhametlisisin” diye niyaz etmişti.” (Enbiyâ Suresi, 83. Ayet)
Başka bir ayette ise durumunu şöyle arz etmişti:
“Kulumuz Eyyûb’u da an. Hani o, rabbine, “Şeytan bana bir yorgunluk ve azap dokundurdu” diye seslenmişti.” (Sâd Suresi, 41. Ayet)
Bu dua, bir isyan değil, acziyetin tam bir itirafı ve merhametin en yücesine sığınmaydı.

Şifa ve Kurtuluş

Bu samimi ve edep dolu yakarış üzerine, ilahi rahmet tecelli etti. Allah-u Teâlâ, kulunun sabır imtihanını başarıyla tamamladığını ilan etti ve ona şöyle vahyetti:
“(Ona şöyle dedik:) “Ayağını yere vur! İşte yıkanacak ve içilecek soğuk bir su.” (Sâd Suresi, 42. Ayet)
Hz. Eyyûb (a.s.), son gücüyle ayağını yere vurduğu anda, yerden bir pınar fışkırdı. Allah’ın emriyle bu sudan içti; içindeki bütün hastalıklar şifa buldu. Ardından o su ile yıkandı; bedenindeki bütün yaralar iyileşti. Eski sağlığından daha dinç, daha genç bir görünüme kavuştu.

Nimetlerin İadesi ve Kıssadan Hisse

Hz. Eyyûb (a.s.) şifa bulduğunda, hanımı onu tanıyamadı. Durumu öğrenince sevinçten secdeye kapandı. Allah, sadece sağlığını değil, ondan aldıklarını da kat kat fazlasıyla iade etti.
“Biz de onun duasını kabul edip başındaki sıkıntıyı gidermiştik. Ona tarafımızdan bir rahmet ve kulluk edenler için bir hatıra (ibret) olmak üzere ailesini ve onlarla birlikte bir mislini daha vermiştik.” (Enbiyâ Suresi, 84. Ayet)
“Biz ona, tarafımızdan bir rahmet ve akıl sahiplerine bir öğüt olmak üzere ailesini ve onlarla birlikte bir mislini daha bağışladık.” (Sâd Suresi, 43. Ayet)
Allah ona yeniden evlatlar bahşetti ve servetini eskisinden daha bereketli kıldı.
Rabbimiz, onun bu eşsiz sabrını Kur’an-ı Kerim’de şöyle övdü:
“…Gerçekten biz onu çok sabırlı bulduk. O ne güzel kuldu! O, Allah’a çok yönelen (evvâh) bir kimse idi.” (Sâd Suresi, 44. Ayet)

Hz. Eyyûb’un (a.s.) bu mübarek kıssası; genç, yaşlı hepimiz için bir derstir. Bize, başımıza gelen sıkıntıların ve musibetlerin, Allah’ın bizi sevmediğinden değil, tam aksine imanımızı güçlendirmek, derecemizi artırmak ve O’na ne kadar samimiyetle bağlı olduğumuzu göstermek için birer imtihan olduğunu öğretir.
En zor anlarda bile şikâyet etmek yerine “Sen merhametlilerin en merhametlisisin” diyerek O’na sığınmanın, sabrın sonunun mutlaka selamet, şükrün karşılığının ise sonsuz rahmet olduğunu gösterir.

*******

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Hz. Şuayb (a.s.): Medyen ve Eyke Kavimlerine Gönderilen “Hatîb’ül-Enbiyâ”

Asırlar evvel, ticaret yollarının kesiştiği, kervanların durup soluklandığı mühim bir beldede, Medyen diyarında bir kavim hayat sürerdi. Bu kavim, Cenâb-ı Hakk’ın kendilerine bahşettiği nimetlere nâil olmuş, ticaretle zenginleşmişti. Lâkin bu zenginlik, onların kalplerini katılaştırmış, onları doğruluktan ayırmıştı. Medyen halkı, Allah’ı birlemeyi (Tevhid’i) terk etmiş, kendi elleriyle yaptıkları putlara tapmaya başlamıştı.
Dahası, bu kavmin en büyük günahı, cemiyetin temelini sarsan iktisadî bir ahlâksızlıktı: Ölçü ve tartıda hile yapmak (Tatfîf).
Pazara mal getiren yabancıların mallarını ucuza kapatır, kendi mallarını satarken terazinin kefesiyle oynar, ölçüyü eksik tutarlardı. Alırken fazla fazla alır, satarken eksik verirlerdi. Bu haksız kazanç, onların hayat tarzı olmuştu. Sadece bununla da kalmaz, yolları keser, insanları korkutur ve Allah’ın yoluna îman etmek isteyenlere mâni olurlardı.
İşte böyle bir fesad ve zulüm ortamına, Allah Teâlâ, rahmetinin bir tecellîsi olarak, onlara doğru yolu göstermesi için kendi içlerinden, soylu ve mümtaz bir zâtı peygamber olarak vazifelendirdi. Bu zât, fasih lisanı, açık ve tesirli hitabeti sebebiyle “Peygamberlerin Hatîbi” (Hatîb’ül-Enbiyâ) lakabıyla anılacak olan Hz. Şuayb (aleyhisselâm) idi.

1. Davetin Başlangıcı: “Ölçüyü ve Tartıyı Eksik Yapmayın!”

Hz. Şuayb (a.s.), kavminin karşısına çıktı. O, yumuşak huylu, hikmetle konuşan, kavminin iyiliğini isteyen bir elçiydi. Onlara, bütün peygamberlerin ortak çağrısı olan Tevhid’i tebliğ etti. Fakat Hz. Şuayb’ın (a.s.) davetinde, diğer peygamberlerden farklı olarak, iktisadî adâlet ve ticaret ahlâkı vurgusu ön plandaydı.
Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerîm’de onun bu ilk davetini şöyle haber vermektedir:
“Medyen’e de kardeşleri Şuayb’ı peygamber gönderdik. Dedi ki: ‘Ey kavmim! Allah’a kulluk edin. Sizin O’ndan başka hiçbir ilâhınız yoktur. Ölçüyü ve tartıyı eksik yapmayın. Ben sizi bolluk içinde görüyorum. Ama sizin adınıza kuşatıcı bir günün azabından da korkuyorum.'” (Hûd, 11/84)
Hz. Şuayb (a.s.), onlara sadece “Allah’a inanın” demekle kalmadı; inancın, gündelik hayata, pazara, ticarete nasıl yansıması gerektiğini de tasvir etti:
“Ey kavmim! Ölçüyü ve tartıyı adâletle tam yapın. İnsanların eşyalarını (mallarını) eksiltmeyin. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın.” (Hûd, 11/85)
O, kavmine şunu anlatmaya çalışıyordu: Helal yoldan kazandığınız az bir kâr, hile ile elde ettiğiniz dağlar gibi servetten daha hayırlıdır. Gerçek zenginlik, Allah’ın rızasına uygun, adâletli bir hayattadır.

2. Kavminin İnkârı ve Alaycılığı

Medyen’in haksız kazançla semirmiş ileri gelenleri (Mele’ tabakası), bu davetten hiç hoşlanmadılar. Onlar için bu yeni nizam, kurulu düzenlerinin ve menfaatlerinin sonu demekti. Hz. Şuayb’ın (a.s.) tebliğine karşı çıktılar ve onunla alay etmeye başladılar.
Onun ibadetine, namazına dil uzattılar. Dediler ki:
“…’Ey Şuayb! Atalarımızın taptıklarını yahut mallarımız hakkında dilediğimizi yapmayı bırakmamızı sana namazın mı emrediyor? Oysa sen gerçekten yumuşak huylu, akıllı uslu bir adamsın.’ dediler.” (Hûd, 11/87)
Bu, aslında derin bir alaycılıktı. “Sen ne kadar iyi bir insandın, bu namazı kılmaya başladıktan sonra bizim ticaretimize karışır oldun” demek istiyorlardı. İbadetin, sosyal ve iktisadî hayata müdahale etmesini kabullenemiyorlardı.
Hz. Şuayb’ı (a.s.) zayıf ve himayesiz gördüler. Onu, kabilesinin hatırı olmasa taşa tutacaklarını (recm edeceklerini) söyleyerek tehdit ettiler.
Nihayetinde, baskıyı en üst seviyeye çıkardılar. İnananları ve Hz. Şuayb’ı (a.s.) sürgünle tehdit ettiler. Kur’ân-ı Kerîm, bu zorbalığı şöyle tasvir eder:
“Kavminden büyüklük taslayan ileri gelenler dediler ki: ‘Ey Şuayb! Mutlaka seni ve seninle birlikte inananları memleketimizden çıkaracağız, yahut dinimize döneceksiniz.’ (Şuayb) dedi ki: ‘İstemesek de mi?'” (A’râf, 7/88)

3. Son İkaz ve Medyen’in Helâkı

Hz. Şuayb (a.s.), bu tehditler karşısında asla geri adım atmadı. Bütün peygamberler gibi, onun da yegâne dayanağı Cenâb-ı Hak idi. Kavmine şöyle cevap verdi:
“(Şuayb) dedi ki: ‘Ey kavmim! Benim kabilem sizce Allah’tan daha mı değerli ki, Allah’a sırt çevirdiniz (O’nun emirlerini göz ardı ettiniz). Şüphesiz Rabbim, yaptıklarınızı çepeçevre kuşatmıştır. Ey kavmim! Elinizden geleni yapın. Ben de (görevimi) yapacağım. Kime rezil edici bir azabın geleceğini ve kimin yalancı olduğunu yakında bileceksiniz. Gözetleyin. Şüphesiz ben de sizinle beraber gözetlemekteyim.'” (Hûd, 11/92-93)
Hz. Şuayb (a.s.), onlara Nûh, Hûd, Sâlih kavimlerinin başına gelenleri hatırlattı. Hatta kendilerine çok da uzak olmayan Hz. Lût kavminin helâkını misal verdi (Hûd, 11/89). Fakat Medyen halkı, bu ikazlara kulak tıkadı.
Artık ilâhî hükmün vakti gelmişti.
Tefsirlerde anlatıldığına göre, üzerlerine önce şiddetli bir sıcak geldi. Ardından, gökten gelen korkunç bir ses (Sayha) ve yeri sarsan şiddetli bir deprem (Recfe) onları yakaladı.
“Derken, onları o korkunç sarsıntı yakaladı da yurtlarında yüzüstü hareketsiz kalarak donakaldılar.” (A’râf, 7/91)
“Emrimiz gelince Şuayb’ı ve onunla birlikte iman edenleri, katımızdan bir rahmetle kurtardık. Zulmedenleri ise o korkunç (uğultulu) ses yakaladı da yurtlarında yüzüstü hareketsiz kalarak çöktüler.” (Hûd, 11/94)
Sabah olduğunda, o zengin, şımarık ve hilekâr kavimden geriye hiçbir şey kalmamıştı. Sanki o diyarlarda hiç hayat sürmemişler gibi oldular. Ölçü ve tartıda hile yapanlar, kendi amellerinin karşılığını bulmuşlardı.

4. Eyke Ashâbı ve “Gölge Günü Azabı”

İslâm tarihi ve tefsir kaynakları, Hz. Şuayb’ın (a.s.) Medyen’den sonra veya Medyen’e komşu olan “Eyke” halkına da gönderildiğini kaydeder. (Bazı müfessirler ikisinin aynı kavim olduğunu belirtse de, çoğunluk iki ayrı kavim veya kavmin iki ayrı kolu olduğu görüşündedir).
“Eyke”, sık ağaçlı ormanlık bölge demekti. Bu kavim de Medyen gibi Tevhid’den sapmış ve ticaret ahlâkını bozmuştu. Hz. Şuayb (a.s.) onlara da aynı çağrıyı yaptı:
“Hani Şuayb onlara şöyle demişti: ‘Allah’a karşı gelmekten sakınmaz mısınız? Şüphesiz ben size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim. Artık Allah’a karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin. Buna karşılık sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretim ancak âlemlerin Rabbi’ne aittir. Ölçüyü tam yapın. Eksik verenlerden olmayın. Doğru terazi ile tartın. İnsanların mallarını ve haklarını eksiltmeyin. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın.'” (Şuarâ, 26/177-183)
Eyke halkı da onu yalanladı. Onu büyülenmiş (mecnun) olmakla suçladılar. Hatta daha da ileri giderek, “Eğer doğru söylüyorsan, haydi üzerimize gökten bir parça düşür!” (Şuarâ, 26/187) diye meydan okudular.
Onların helâkı, Medyen’den farklı ve istedikleri şeye benzer bir tarzda oldu. Rivayete göre, Allah o bölgeye yedi gün boyunca nefes aldırmayan şiddetli bir sıcaklık musallat etti. Sular kaynadı, gölgelikler fayda vermedi. İnsanlar bunalmış haldeyken, gökyüzünde kara bir bulut (zulle) gördüler.
Serinlemek ümidiyle hepsi o bulutun gölgesine koştular. Tamamı bulutun altında toplandığında ise, o gölgelikten üzerlerine ateş yağmaya başladı. Bu, Kur’ân-ı Kerîm’in “gölge gününün azabı” (Azâbü Yevmi’z-Zulle) olarak zikrettiği korkunç bir helâk idi.
“Onlar, Şuayb’ı yalanladılar. Derken, gölge gününün azabı onları yakaladı. Şüphesiz o, büyük bir günün azabı idi.” (Şuarâ, 26/189)

5. Hz. Şuayb (a.s.) ve Hz. Musa (a.s.) Kıssası

Hz. Şuayb’ın (a.s.) hayatı, bu iki kavmin helâkından sonra da devam etti. İslâmî kaynaklarda, onun hayatının ilerleyen dönemlerinde, bir başka büyük peygamber olan Hz. Musa (a.s.) ile yollarının kesiştiği kuvvetle rivayet edilir.
Hz. Musa (a.s.), Mısır’da bir Kıptî’nin ölümüne istemeden sebep olduktan sonra Mısır’dan kaçmış ve Medyen’e gelmişti. Bir kuyu başında, hayvanlarını sulamak için bekleyen, ancak kalabalıktan dolayı kenarda duran iki kıza yardım etti. Koyunlarını suladı.
Bu kızlar, evlerine döndüklerinde durumu babalarına anlattılar. Babaları, bu iyiliksever ve güvenilir gence ücretini ödemek için onu evine davet etti.
Tefsirlerin büyük çoğunluğu, Hz. Musa’ya (a.s.) evini açan, ona iş ve nihayetinde kızlarından birini nikâhlamayı teklif eden bu “yaşlı ve salih zât”ın Hz. Şuayb (a.s.) olduğunu belirtir.
Bu hadise, Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle anlatılır:
“(Babaları) dedi ki: ‘Bana sekiz yıl çalışmana karşılık şu iki kızımdan birini sana nikâhlamak istiyorum. Eğer on yıla tamamlarsan artık o kendinden; yoksa sana zorluk çıkarmak istemem. İnşaallah beni iyi kimselerden (ahdine vefa gösterenlerden) bulacaksın.’ Mûsâ dedi ki: ‘Bu, seninle benim aramdadır. Bu iki süreden hangisini doldurursam doldurayım, bana karşı bir husûmet yok demektir. Söylediklerimize Allah vekildir.'” (Kasas, 28/27-28)
Böylece Hz. Musa (a.s.), Hz. Şuayb’ın (a.s.) yanında 8 veya 10 yıl kalarak hem onun ilminden ve hikmetinden istifade etti, hem de peygamberlik vazifesine hazırlanmış oldu. Bu, peygamberler silsilesinin birbirine nasıl kenetlendiğinin en güzel misallerinden biridir.

Hâtime: Alınacak Dersler ve Faziletler

Hz. Şuayb’ın (a.s.) hayatı, bizlere kıyamete kadar baki kalacak dersler ihtiva eder:
• İnanç ve Ahlâk Bütünlüğü: O, bizlere îmanın sadece kalpte kalan soyut bir inanç olmadığını; pazarımıza, ticaretimize, ölçü ve tartımıza, yani hayatımızın her alanına sirayet etmesi gereken bir adâlet ve dürüstlük nizamı olduğunu öğretmiştir.
• Kul Hakkının Önemi: Ölçüde ve tartıda hile (tatfîf), en büyük kul haklarındandır. Bu günahın büyüklüğü o derecededir ki, Cenâb-ı Hak bu sebeple kavimleri helâk etmiştir.
• Tebliğde Hikmet ve Belâğat: “Hatîb’ül-Enbiyâ”nın mücadelesi, hakikati anlatırken lisanın ne kadar mühim bir vâsıta olduğunu, sabır, hikmet ve nezaketle yapılan davetin peygamber mesleği olduğunu isbat eder.
• Allah’a Tevekkül: Kavminin bütün tehditlerine, sürgün ve taşlama (recm) tehlikesine rağmen, “Benim başarım ancak Allah’ın yardımıyladır” (Hûd, 11/88) diyerek, davasından asla taviz vermemiştir.
Cenâb-ı Hak, bizleri Hz. Şuayb’ın (a.s.) temsil ettiği adâlet, dürüstlük ve güzel ahlâk faziletlerinden ayırmasın. O’nun ve bütün peygamberlerin (aleyhimüsselâm) şefaatlerine nâil eylesin. Âmin.

***********

Hz. Mûsâ (a.s.), “Ulu’l-Azm” (en büyük peygamberler) olarak bilinen beş büyük resûlden biridir ve kendisine “Kelîmullâh” (Allah ile doğrudan konuşan) sıfatı bahşedilmiştir. O’nun hayatı, en küçük teferruatına kadar Kur’ân’da zikredilerek, bizlere iman, sabır, tevekkül, liderlik ve zulme karşı mücadelenin en âlî derslerini sunar.

BÖLÜM 1: ZULMÜN GÖLGESİNDEKİ DOĞUM

Mısır diyarı, o devirde kendini ilâh yerine koyan (enaniyetinin zirvesinde) gaddar bir hükümdar olan Firavun’un idaresi altındaydı. Firavun, Hz. Yûsuf (a.s.) neslinden gelen İsrâiloğullarını (Benî İsrâil) köleleştirmiş, onlara en ağır işleri gördürüyor ve büyük bir zulüm uyguluyordu.
Bir gece Firavun, korkunç bir rüya gördü. Rüyasında, Kudüs tarafından gelen bir ateşin Mısır’ı sardığını ve kendi halkı olan Kıptîleri yakıp kül ettiğini, ancak İsrâiloğullarına dokunmadığını gördü. Bu rüyayı tabir ettirdiğinde, kâhinler ona şöyle dedi: “İsrâiloğullarından doğacak bir erkek çocuk, senin saltanatını yerle bir edecek.”
Bu haber üzerine Firavun’un zulmü daha da arttı. İsrâiloğullarından doğan bütün erkek çocukların derhal katledilmesini emretti. İşte böyle karanlık, kan ve gözyaşı dolu bir zamanda, Allah’ın takdiriyle bir nur parladı ve Hz. Mûsâ dünyaya geldi.
Annesi (Kur’ân’da ismi geçmez, ancak tefsirlerde Yukâbed olarak zikredilir), evladını cellatlardan nasıl koruyacağını bilemez haldeyken, kalbine Allah’tan bir ilham (vahiy) geldi:
“Mûsâ’nın annesine, ‘Onu emzir, başına bir şey gelmesinden korktuğunda onu denize (Nil nehrine) bırak, korkma, üzülme. Çünkü biz onu sana döndüreceğiz ve onu peygamberlerden yapacağız’ diye ilham ettik.” (Kasas, 28/7 )
Annesi, Rabbine tam bir teslimiyetle, içi oyulmuş bir sandığın içine ciğerparesini koydu ve onu azgın Nil nehrinin sularına bıraktı. Ablasına da, “Onu takip et” diye tembihledi.

BÖLÜM 2: SARAYA DÜŞEN EMANET

Nehirde süzülen sandık, kaderin bir cilvesiyle, tam da o çocuğun ölüm fermanını imzalayan Firavun’un sarayının bahçesine ulaştı. Saray hizmetlileri sandığı bulup Firavun’un hanımı Hz. Âsiye’ye getirdiler. Hz. Âsiye, son derece merhametli ve imanını gizleyen sâliha bir kadındı. Çocuğun nur yüzünü görür görmez kalbi ona ısındı.
Firavun çocuğu görünce derhal öldürülmesini emretti. Fakat Hz. Âsiye, kocasına yalvardı:
“Firavun’un karısı dedi ki: ‘Bana da, sana da bir göz aydınlığıdır! Onu öldürmeyin. Belki bize faydası dokunur veya onu evlat ediniriz.’ Oysa onlar (işin sonunu) bilmiyorlardı.” (Kasas, 28/9 )
Allah, Firavun’un kalbini hanımının sözlerine meylettirdi ve Mûsâ’nın sarayda yaşamasına izin verdi. Fakat bir problem vardı; bebek hiçbir sütanneyi emmiyordu. Sarayda bir telaş başladı. Onu uzaktan takip eden ablası, hemen bir teklifte bulundu: “Size bu çocuğa iyi bakacak bir aile tavsiye edebilir miyim?”
Teklifi kabul edilince, hemen kendi annesini saraya getirdi. Hz. Mûsâ, annesinin göğsünü hemen kabul etti. Böylece Allah, vadini yerine getirmiş, hem Mûsâ’yı korumuş hem de “Onu sana döndüreceğiz” sözüyle annesinin gözyaşlarını dindirmişti.
Hz. Mûsâ, Firavun’un sarayında bir prens gibi büyüdü. En iyi eğitimleri aldı, sarayın bütün imkânlarından faydalandı. Ancak kalbi ve fıtratı her zaman ezilen kavmi İsrâiloğullarındandı.

BÖLÜM 3: MEDYEN’E HİCRET

Hz. Mûsâ delikanlılık çağına geldiğinde, güçlü, kuvvetli ve hikmet sahibi biri olmuştu. Bir gün, kimsenin görmediği bir vakitte şehre indi. Şehirde iki adamın kavga ettiğini gördü; biri kendi kavminden (İsrâiloğullarından), diğeri ise Firavun’un kavminden (Kıptî) idi. Kendi kavminden olan ondan yardım istedi.
Hz. Mûsâ, zalim Kıptî’ye bir yumruk vurdu. Niyeti öldürmek değildi, sadece zulmü engellemekti. Fakat darbesi o kadar şiddetliydi ki, adam oracıkta öldü. Hz. Mûsâ, bu istemeden işlediği fiilden dolayı derin bir pişmanlık duydu ve hemen Rabbine sığındı:
“Mûsâ, ‘Bu, şeytanın işidir. O, gerçekten apaçık bir saptırıcı düşmandır’ dedi. Mûsâ, ‘Rabbim! Doğrusu kendime zulmettim. Beni bağışla’ dedi. Allah da onu bağışladı. Şüphesiz O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” (Kasas, 28/15-16 )
Ertesi gün, aynı adamın başka biriyle kavga ettiğini gördü ve onu azarlamak istedi. Adam korkuyla, “Dün birini öldürdüğün gibi beni de mi öldürmek istiyorsun?” deyince, Hz. Mûsâ’nın bir gün önce bir Kıptî’yi öldürdüğü haberi yayıldı.
Saraydan haberi alan bir adam koşarak geldi ve “Ey Mûsâ! İleri gelenler seni öldürmek için plan yapıyorlar, hemen burayı terk et!” dedi. Hz. Mûsâ, arkasına bile bakmadan, korku ve endişe içinde Mısır’dan kaçtı ve Medyen diyarına doğru yola koyuldu.

BÖLÜM 4: MEDYEN’DE HİZMET VE YUVA

Günlerce süren yorucu bir yolculuktan sonra Medyen’e vardı. Bir su kuyusunun başında, hayvanlarını sulamak için bekleyen kalabalık bir çoban grubu ve onlardan ayrı duran iki genç kız gördü. Kızlar, sürülerini sulamak için erkeklerin çekilmesini bekliyordu. Hz. Mûsâ onlara yardım etti, ağır kuyu taşını tek başına kaldırarak onların sürüsünü suladı.
Kızlar eve erken dönünce, babaları (tefsirlerde Hz. Şuayb (a.s.) olduğu kuvvetle rivayet edilir) durumu sordu. Kızlar, “Çok güçlü ve güvenilir (Kavî ve Emîn)” bir yabancının kendilerine yardım ettiğini söyledi. Babaları, bu iyiliğin karşılığını vermek için Hz. Mûsâ’yı evine davet etti.
Hz. Mûsâ, başından geçenleri anlattı. Yaşlı zat ona güvende olduğunu söyledi. Kızlarından biri babasına, “Babacığım, onu ücretle tut. Çünkü ücretle tuttuklarının en hayırlısı, hem güçlü hem de güvenilir olandır” dedi.
Hz. Şuayb (a.s.), Mûsâ’nın bu dürüstlüğüne ve gücüne hayran kalarak ona bir teklifte bulundu:
“Dedi ki: ‘Bana sekiz yıl çalışmana karşılık şu iki kızımdan birini sana nikâhlamak istiyorum. Eğer on yıla tamamlarsan, o da senden olur. Ben sana zorluk çıkarmak istemem. İnşaallah, beni sâlih kimselerden bulacaksın.'” (Kasas, 28/27 )
Hz. Mûsâ bu teklifi kabul etti. On yıllık süreyi (daha faziletli olanı seçerek) tamamladı, evlendi ve Medyen’de bir aile kurdu.

BÖLÜM 5: TÛR DAĞI’NDA İLÂHÎ VAZİFE (RİSÂLET)

Medyen’deki süresi dolduğunda, Hz. Mûsâ ailesiyle birlikte Mısır’a dönmek üzere yola çıktı. Gece vakti, soğuk bir havada yollarını kaybettiler. Uzakta, Tûr Dağı’nın yamacında bir ateş gördü. Ailesine, “Siz burada bekleyin, ben bir ateş gördüm. Ya size oradan bir kor getiririm (ısınmanız için) ya da bir haberci bulurum (yol sormak için)” dedi.
Ateşe yaklaştığında, ne yakından ne uzaktan sönmeyen, yakmayan ama aydınlatan mübarek bir ağaçtan (çalı) bir ses duydu:
“Oraya gelince, o mübarek yerdeki vadinin sağ kıyısından, (oradaki) ağaçtan şöyle seslenildi: ‘Ey Mûsâ! Şüphesiz ben, âlemlerin Rabbi olan Allah’ım.'” (Kasas, 28/30 )
Ve Tâhâ Sûresi’nde bu ilk konuşma şöyle tasvir edilir:
“Oraya vardığında kendisine şöyle seslenildi: ‘Ey Mûsâ! Ben şüphesiz senin Rabbinim. Hemen ayakkabılarını çıkar. Çünkü sen mukaddes vadi Tuvâ’dasın. Ben seni (peygamber olarak) seçtim. Şimdi vahyolunacak şeyleri dinle.'” (Tâhâ, 20/11-13 )
Hz. Mûsâ, hayatının en büyük anını yaşıyordu. Allah (c.c.) ile doğrudan konuşuyordu. Allah ona, “Elindeki nedir?” diye sordu. Mûsâ, “O benim asâmdır (bastonumdur)” dedi ve ne işe yaradığını anlattı. Allah, “Onu yere at!” buyurdu. Yere attığı anda asâ, hızla hareket eden bir yılana dönüştü. Hz. Mûsâ korktu. Allah, “Korkma, tut onu! Biz onu eski haline döndüreceğiz” buyurdu.

İkinci bir mucize olarak, “Elini koynuna sok, kusursuz ve bembeyaz çıksın” (Yed-i Beyzâ) buyurdu. Bu iki büyük mucize, Firavun’a gitmesi için ona verildi.
Hz. Mûsâ, bu ağır vazife için Rabbinden yardım istedi. Kekemeliği olduğunu (çocukken ağzına ateş atması rivayetine dayanır), bu yüzden kardeşi Hârun’un kendisinden daha fasih (düzgün konuşan) olduğunu belirterek onu da vezir (yardımcı) olarak istedi.
“(Mûsâ) dedi ki: ‘Rabbim! Gönlüme ferahlık ver. İşimi bana kolaylaştır. Dilimdeki tutukluğu çöz ki sözümü anlasınlar. Bana ailemden birini, kardeşim Hârun’u yardımcı yap. Onunla gücümü artır. Onu işime ortak et.'” (Tâhâ, 20/25-32 )
Allah, onun bu duasını kabul etti ve iki kardeşi de peygamberlikle şereflendirerek, en azgın tirana, Firavun’a gönderdi.

BÖLÜM 6: FİRAVUN İLE YÜZLEŞME VE SİHİRBAZLAR

Hz. Mûsâ ve Hz. Hârun, Firavun’un sarayına geldiler. “Biz âlemlerin Rabbinin elçileriyiz. İsrâiloğullarını bizimle gönder, onlara zulmetme” dediler.
Firavun, bu sözler karşısında kibirlendi ve alay etti: “Sen bizim içimizde büyüyüp yetişmedin mi? O yaptığın işi (adam öldürmeyi) de yapmadın mı? Sen nankörün birisin!”
Hz. Mûsâ, o fiili istemeden işlediğini ve Rabbine sığındığını belirttikten sonra, Firavun’a “Âlemlerin Rabbi”nin kim olduğunu anlattı. Firavun ise enaniyetle, “Sizin en yüce rabbiniz benim!” (Nâziât, 79/24) diyerek küfründe ısrar etti. Hz. Mûsâ ona mucizelerini gösterdi.
Firavun ve adamları, bunun büyük bir sihir olduğunu iddia ettiler. “Ey Mûsâ! Eğer iddianda doğruysan, bütün Mısır’ın en usta sihirbazlarıyla bir bayram günü halkın önünde karşılaş.” dediler.
Belirlenen günde, Mısır’ın dört bir yanından gelen en mâhir sihirbazlar toplandı. Firavun onlara büyük mükâfatlar vadetti. Sihirbazlar, “Önce sen mi atarsın, yoksa biz mi atalım?” dediler. Hz. Mûsâ, “Siz atın” dedi.
“Bir de baktı ki, büyüleri sayesinde ipleri ve değnekleri kendisine gerçekten koşuyor gibi görünüyor. Mûsâ, birden içinde bir korku hissetti. ‘Korkma!’ dedik. ‘Muhakkak ki sen, evet sen galip geleceksin.'” (Tâhâ, 20/66-68 )
Allah’ın emriyle Hz. Mûsâ asâsını yere attı. Asâ, dev bir ejderhaya dönüştü ve sihirbazların göz boyamak için yaptıkları bütün ipleri ve değnekleri bir anda yuttu.
Sihirbazlar, bunun bir sihir olmadığını, beşerî gücün üstünde İlâhî bir mucize olduğunu anladılar. Onlar sihrin en iyisini biliyorlardı ve Mûsâ’nın yaptığının sihirle ilgisi olmadığını ilk onlar fark etti. Derhal secdeye kapandılar ve “Biz, Hârun ve Mûsâ’nın Rabbine iman ettik” dediler.
Firavun çılgına döndü. “Ben size izin vermeden mi ona iman ettiniz? O size sihri öğreten büyüğünüzdür! Andolsun, ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama kestireceğim ve sizi hurma kütüklerine astıracağım!” diye tehdit etti.
Fakat kalplerine iman nuru giren sihirbazlar, “Bize gelen bu apaçık delillerden sonra seni tercih edemeyiz. Ne yaparsan yap. Biz Rabbimize dönüyoruz” diyerek şehadeti göze aldılar. Bu, hakkın bâtıla ilk büyük galebesiydi.

BÖLÜM 7: MU’CİZELER VE KIZILDENİZ’İN YARILMASI

Sihirbazların iman etmesi Firavun’u durdurmadı, aksine zulmünü artırdı. İman edenlere ve İsrâiloğullarına işkenceyi çoğalttı. Bunun üzerine Allah, Firavun kavminin üzerine “Dokuz Açık Mucize” gönderdi. Kur’ân’da (A’râf Sûresi, 133. Ayet) bunların bir kısmı şöyle sıralanır: Tufan (sel), Çekirge istilası, Haşerat (Kımıl/bit), Kurbağalar ve Kan (içtikleri suların kana dönüşmesi).
Her musibet geldiğinde Firavun, Hz. Mûsâ’ya gelip, “Rabbine dua et, bu belayı kaldırsın, İsrâiloğullarını seninle göndereceğim” diyor; bela kalkınca da sözünden dönüyordu.
Artık son nokta gelmişti. Allah, Hz. Mûsâ’ya İsrâiloğullarını toplayıp gece Mısır’dan çıkmasını vahyetti. Firavun, durumu fark ettiğinde devasa bir orduyla peşlerine düştü.
İsrâiloğulları şafak vakti Kızıldeniz’in (Bahr-i Ahmer) kenarına vardılar. Arkalarında Firavun’un ordusu, önlerinde ise azgın dalgalar vardı. Büyük bir korkuya kapıldılar:
“İki topluluk birbirini görünce Mûsâ’nın arkadaşları, ‘Eyvah! Yakalandık’ dediler.” (Şuarâ, 26/61 )
Hz. Mûsâ, iman ve tevekkülün zirvesinde şu cevabı verdi:
“Mûsâ, ‘Asla! Rabbim muhakkak benimledir, bana bir çıkış yolu gösterecektir’ dedi.” (Şuarâ, 26/62 )
O anda vahiy geldi:
“Bunun üzerine Mûsâ’ya, ‘Asân ile denize vur’ diye vahyettik. Deniz derhal yarıldı. Her bir parçası koca bir dağ gibi oldu.” (Şuarâ, 26/63 )
Denizin ortasında on iki kabile için on iki kuru yol açıldı. İsrâiloğulları karşı kıyıya geçti. Firavun ve ordusu da kibre kapılarak aynı yoldan denize girdiler. Son askeri de denize girdiğinde, Allah’ın emriyle sular kapandı.
Firavun boğulurken, o meşhur sözünü söyledi: “İsrâiloğullarının inandığından başka ilâh olmadığına inandım!” Fakat son anda, çaresizlik içindeki bu iman kabul edilmedi. Allah, “Şimdi mi? Oysa daha önce isyan etmiştin!” buyurdu ve O’nun cansız bedeninin, sonraki nesillere ibret olması için kurtarılacağını bildirdi (Yûnus, 10/90-92).

BÖLÜM 8: ÇÖLDE İMTİHAN VE ALTIN BUZAĞI

İsrâiloğulları artık hürdü. Ancak Mısır’daki kölelik ruhu ve nankörlük tabiatları peşlerini bırakmadı. Çölde (Tîh) imtihanları başladı.
Putlara tapan bir kavim gördüler, “Ey Mûsâ, bize de onların ilâhları gibi bir ilâh yap” dediler. Acıktılar; Allah onlara gökten “Kudret Helvası (Menn)” ve “Bıldırcın Eti (Selvâ)” indirdi. Susadılar; Hz. Mûsâ asâsıyla taşa vurdu, on iki kabilenin her biri için on iki pınar fışkırdı.
Allah, Hz. Mûsâ’yı İlâhî emirleri (Tevrat Levhalarını) alması için Tûr Dağı’na 40 günlüğüne davet etti. Hz. Mûsâ, kardeşi Hârun’u (a.s.) kavminin başına vekil bıraktı.
Hz. Mûsâ Tûr’da iken, kavmin içinde Sâmirî adında fitneci bir adam ortaya çıktı. İsrâiloğullarından topladığı altın ziynetleri eritti ve ondan böğüren bir “Altın Buzağı” heykeli yaptı. “İşte sizin de Mûsâ’nın da ilâhı budur, fakat Mûsâ unuttu” dedi.
Kavmin çoğu bu fitneye kapıldı ve buzağıya tapmaya başladı. Hz. Hârun onları engellemeye çalıştı, “Bu bir imtihandır, sizin Rabbiniz Rahmân’dır” dedi, ancak onu dinlemediler, hatta neredeyse öldüreceklerdi.
Hz. Mûsâ, Levhalar ile Tûr’dan döndüğünde kavminin buzağıya taptığını görünce, derin bir gazap ve üzüntüye kapıldı. Elindeki Levhaları (kutsal tabletleri) öfkeyle yere bıraktı, kardeşi Hârun’un sakalından ve başından tutarak ona hesap sordu. Hz. Hârun, “Anamın oğlu! Kavim beni zayıf gördü, az kalsın beni öldüreceklerdi” diyerek mazaretini bildirdi.
Hz. Mûsâ, Sâmirî’yi lanetleyerek sürgüne gönderdi. Bu büyük günahtan (şirk) dolayı kavmine çok ağır bir tövbe emredildi.

BÖLÜM 9: TÎH ÇÖLÜ VE VEFAT

Hz. Mûsâ, kavmini toparladı ve onlara Allah’ın vaat ettiği Kutsal Topraklara (Arz-ı Mev’ûd / Filistin) girmelerini emretti. “Orada zorba (Amâlika) bir kavim var, onlarla savaşın, Allah size yardım edecektir” dedi.
Fakat İsrâiloğulları yine korkaklık gösterdiler ve o meşhur nankör sözü söylediler:
“Dediler ki: ‘Ey Mûsâ! Onlar orada bulundukça, biz oraya asla girmeyeceğiz. Git, sen ve Rabbin savaşın. Biz burada oturacağız.'” (Mâide, 5/24 )
Bu büyük isyan ve nankörlük üzerine Allah (c.c.) onlara o kutsal toprakları kırk yıl haram kıldı.
“Allah, ‘O halde, orası onlara kırk yıl haram kılınmıştır. (Bu süre içinde) yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşacaklar. Artık böyle yoldan çıkmış kavme üzülme’ dedi.” (Mâide, 5/26 )
İsrâiloğulları, “Tîh Çölü” denilen o bölgede tam kırk yıl boyunca şaşkın ve hedefsizce dolaştılar. O isyan eden neslin tamamı çölde öldü. Yeni, hürriyete alışkın, çölün zorluklarıyla pişmiş yeni bir nesil yetişti.
Hz. Hârun (a.s.) bu kırk yıllık sürede vefat etti. Ardından, Tîh Çölü’ndeki sürenin sonlarına doğru, Hz. Mûsâ’nın (a.s.) da eceli geldi. Rivayete göre, vefatından önce Kutsal Topraklara bir taş atımı mesafeye kadar yaklaşmayı Rabbinden niyaz etmiş ve orada ruhunu teslim etmiştir.

HÂTİME: KELÎMULLÂH’IN MİRASI

Hz. Mûsâ’nın (a.s.) vefatından sonra, onun yetiştirdiği genç yardımcısı Hz. Yuşâ (a.s.), yeni neslin başına geçti ve Allah’ın izniyle Kutsal Toprakları fethetti.
Hz. Mûsâ’nın hayatı; bir zulüm diyarında doğup, o zulmün merkezinde (sarayda) büyüyen, İlâhî bir terbiye ile Mısır’dan Medyen’e hicret eden, Tûr Dağı’nda “Kelîmullâh” olma şerefine eren ve en azgın bir zorbaya (Firavun) karşı tevhid mücadelesi veren bir Ulu’l-Azm peygamberin destanıdır.
O’nun kıssası, ne kadar zor durumda olunursa olunsun Allah’a tevekkül etmenin, nankör bir kavme liderlik yaparken sabretmenin ve hakkı tebliğ ederken asla yılgınlığa düşmemenin en büyük timsalidir. O’nun mücadelesi, kıyamete kadar hak ile bâtılın mücadelesine ışık tutmaya devam edecektir.

*********

Bismillahirrahmanirrahim

HİLM VE FESAHAT PEYGAMBERİ: HAZRET-İ HÂRÛN (Aleyhisselâm)

Mısır toprakları, tarihin en karanlık zulümlerinden birine sahne oluyordu. Firavun adındaki zalim hükümdar, kendisine ilahlık isnat ediyor, İsrailoğulları’nı (Benî İsrail) köleleştiriyor ve doğan erkek çocuklarını katlediyordu. İşte böyle bir dehşet ve ümitsizlik devrinde, İmran ailesinin hanesinde, kaderi büyük peygamberle kesişecek bir çocuk dünyaya geldi: Hârûn.

O, kendisinden küçük olan kardeşi Hazret-i Mûsâ’dan (a.s.) farklı olarak, bu katliam fermanından önce doğmuştu. Aynı hanede, aynı iman pınarıyla büyüdüler. Hârûn, tabiatı icabı halîm (yumuşak huylu), sabırlı ve hepsinden mühimi, lisanı son derece fasih (düzgün ve tesirli konuşan) bir zât idi.

İlâhî Vazife ve Bir Kardeşin Duası

Yıllar geçti. Kardeşi Mûsâ, saraydan uzaklaşmış, Medyen’e gitmiş ve Tûr-i Sînâ’da (Sina Dağı) ilâhî vahye mazhar olmuştu. Cenâb-ı Hak, ona en zorlu vazifeyi vermişti: Zalim Firavun’a gitmek, onu imana davet etmek ve İsrailoğulları’nı Mısır’dan çıkarmak.
Bu, beşer takatinin zorlanacağı bir vazifeydi. Hazret-i Mûsâ, hem vazifenin ağırlığı hem de Firavun’a karşı geçmişte yaşadığı hadiseler sebebiyle bir endişe hissetti. Lisanında, rivayetlere göre küçükken ağzına attığı bir kordan kalma bir pelteklik (veya tutukluk) vardı. En zorlu anında, Rabbine sığındı ve tarihteki en samimi, en derûnî dualardan birini yaptı. Sadece kendisi için değil, bu kutlu davada kendisine omuz verecek en güvendiği kişi için de istekte bulundu.
Kur’ân-ı Kerîm, Hazret-i Mûsâ’nın bu yakarışını şöyle tasvir eder (Meali):
“(Mûsâ), ‘Bana ailemden birini yardımcı ver. Kardeşim Hârûn’u. Onunla gücümü artır. Onu işime ortak et ki, seni çok tesbih edelim ve seni çok analım. Şüphesiz sen bizi görmektesin’ dedi. Allah da, ‘Ey Mûsâ! İstediklerin sana verilmiştir’ dedi.” (Tâhâ, 20/29-36)
Cenâb-ı Hak, sadece Hazret-i Mûsâ’nın duasını kabul etmekle kalmadı, aynı zamanda Hârûn’a da nübüvvet (peygamberlik) ihsan etti. İki kardeş, artık tek bir vazifede birleşmişti. Hazret-i Mûsâ “Resûl” (elçi peygamber), Hazret-i Hârûn ise onun en büyük yardımcısı ve “Vezir”i idi.
Hazret-i Mûsâ, kardeşinin lisanının güzelliğine de itimat ediyordu. Nitekim başka bir ayette şöyle niyaz etmişti:
“Kardeşim Hârûn’un dili benimkinden daha düzgündür. Onu da beni doğrulayan bir yardımcı olarak benimle gönder. Çünkü ben, onların beni yalanlamalarından korkuyorum.’ Allah dedi ki: ‘Seni kardeşinle destekleyeceğiz ve size öyle bir güç vereceğiz ki, bu sayede âyetlerimizle (mucizelerimizle) onlar size ulaşamayacaklar. Siz ve size tâbi olanlar üstün geleceksiniz.’” (Kasas, 28/34-35)

Firavun’un Huzurunda Hak Söz

İki kardeş peygamber, Firavun’un kibir dolu sarayına korkusuzca girdiler. Hazret-i Hârûn, kardeşi Mûsâ’nın yanında dimdik durdu. Hazret-i Mûsâ tebliğini yapıyor, mucizelerini (Asâ ve Yed-i Beyzâ) gösteriyor; Hazret-i Hârûn da onun sözlerini teyit ediyor, fesahatiyle davasını kuvvetlendiriyordu.
Sihirbazlarla olan büyük karşılaşmada, iman ve küfrün mücadelesinde Hârûn (a.s.), Mûsâ (a.s.) ile birlikteydi. Zulmün arttığı, İsrailoğulları’nın ümitsizliğe kapıldığı her anda, kavimlerine sabrı ve Allah’ın vaadini hatırlatan iki rehber oldular.
Nihayet, mucizevî “Çıkış” (Hicret) vakti geldi. Kızıldeniz, Allah’ın emriyle yarıldı. İki kardeş peygamber, kavimleriyle birlikte selâmete ererken, Firavun ve ordusu kibirlerinin bedelini sularda boğularak ödedi.

En Büyük İmtihan: Altın Buzağı Fitnesi

Mısır’dan kurtuluş, mücadelenin sonu değil, İsrailoğulları’nın çetin imtihanlarının başlangıcıydı. Cenâb-ı Hak, Hazret-i Mûsâ’yı Tevrat levhalarını (Elvâh) alması için Tûr Dağı’na çağırdı. Bu müddet otuz gece olarak belirlenmiş, sonra on gece daha ilave edilerek kırk geceye tamamlanmıştı.
Hazret-i Mûsâ, dağa çıkmadan önce kavminin başına güvendiği vekili, kardeşi Hazret-i Hârûn’u bıraktı. Ona vazifesini net bir şekilde bildirdi:
“Mûsâ ile otuz gece sözleştik ve ona on gece daha ekledik. Böylece Rabbinin belirlediği vakit kırk geceye tamamlandı. Mûsâ, kardeşi Hârûn’a, ‘Kavmim içinde benim yerime geç, onları düzelt ve bozguncuların yoluna uyma’ dedi.” (A’râf, 7/142)
Hazret-i Hârûn, bu ağır emaneti yüklendi. Fakat İsrailoğulları’nın tabiatında Mısır’dan miras kalan bir putperestlik eğilimi gizliydi. İçlerinden Sâmirî adında fitneci bir adam çıktı. Mısır’dan getirdikleri ziynet eşyalarını eritti ve böğüren bir buzağı heykeli yaptı. Kavme, “İşte sizin de Mûsâ’nın da ilahı budur, fakat Mûsâ unuttu!” dedi.
Kavmin büyük bir kısmı bu fitneye kapıldı. Hazret-i Hârûn, bu korkunç şirke ve nankörlüğe derhal müdahale etti. Onları en yumuşak üslubuyla (hilm ile) ikaz etti:
“Andolsun, Hârûn onlara daha önce, ‘Ey kavmim! Siz ancak bu buzağı ile imtihan edildiniz. Sizin Rabbiniz şüphesiz Rahmân’dır. Haydi bana uyun ve emrime itaat edin’ demişti. Onlar, ‘Mûsâ bize dönünceye kadar buzağıya tapmaya devam edeceğiz’ demişlerdi.” (Tâhâ, 20/90-91)
Hazret-i Hârûn’un yumuşak huylu ikazları kâr etmedi. Azgınlaşan kavim, Hazret-i Hârûn’u dinlemediği gibi, onu tehdit etti. Tefsirlerde belirtildiğine göre, onu zayıf gördüler ve neredeyse öldürmeye kastettiler.
Hazret-i Hârûn (a.s.), bir tereddütte kaldı: Ya buzağıya tapanlara karşı şiddet kullanıp kavmi ikiye bölecek (ve belki bir iç savaş çıkacaktı) ya da kardeşi Mûsâ’nın dönüşünü bekleyip, bu tefrikanın (ayrılığın) vebalini almayacaktı. O, daha büyük bir fitneyi, yani kavmin bölünmesini engellemek için sabretmeyi seçti.

İki Kardeşin Yüzleşmesi ve Duası

Hazret-i Mûsâ, Tûr’dan ilâhî levhalarla döndüğünde, kavmini buzağıya tapar halde görünce dehşete kapıldı. Öfkesi (celâli) o kadar şiddetliydi ki, elindeki levhaları bıraktı ve bu isyanın hesabını sormak için doğruca vekili olan kardeşinin üzerine yürüdü.
Kur’ân-ı Kerîm, bu dokunaklı sahneyi şöyle tasvir eder:
“Mûsâ, kavmine kızgın ve üzgün olarak döndüğünde, ‘Benden sonra arkamdan ne kötü işler yapmışsınız! Rabbinizin emrini beklemeyip acele mi ettiniz?’ dedi. (Öfkesinden) levhaları attı ve kardeşinin (Hârûn’un) başından tuttu, onu kendisine doğru çekmeye başladı. (Hârûn), ‘Ey anamın oğlu! Bu kavim beni cidden zayıf gördüler de neredeyse beni öldüreceklerdi. Sen de düşmanları bana güldürme ve beni bu zalimler topluluğu ile bir tutma’ dedi.” (A’râf, 7/150)
Başka bir surede Hazret-i Hârûn’un izahatı daha tafsilatlıdır:
“Hârûn dedi ki: ‘Ey annemin oğlu! Saçımdan sakalımdan tutma! Ben, ‘İsrailoğulları arasında ayrılık çıkardın, sözüme bakmadın’ demenden korktum.’” (Tâhâ, 20/94)
Hazret-i Hârûn’un bu masumiyet dolu ve tefrikadan kaçınma hikmetini belirten cevabı, Hazret-i Mûsâ’nın celâlini dindirdi. Kardeşinin haklı olduğunu, zayıf bırakıldığını ve elinden geleni yaptığını anladı. Öfkesi, Sâmirî’ye ve kavme yöneldi. O an, ellerini Rabbine açarak hem kendisi hem de vefakâr kardeşi için şöyle dua etti:
“(Mûsâ), ‘Rabbim! Beni ve kardeşimi bağışla. Bizi rahmetine sok. Sen merhametlilerin en merhametlisisin’ dedi.” (A’râf, 7/151)

Tîh Çölü’nde Bir Hayat ve Vefatı

Buzağı fitnesi ağır bir tövbe ile neticelendi. Fakat İsrailoğulları’nın isyankârlığı bitmedi. Kutsal topraklara (Filistin’e) girmeleri emredildiğinde korktular ve “Sen ve Rabbin gidin savaşın, biz burada oturacağız” (Mâide, 5/24) diyerek tekrar isyan ettiler.
Cezaları, 40 yıl boyunca Tîh Çölü’nde başıboş dolaşmak oldu.
Hazret-i Hârûn, bu 40 yıllık çöl hayatında da kavmine rehberlik etti. Hazret-i Mûsâ ile birlikte onların sıkıntılarına katlandı, onlara peygamberlik vazifesini icra etti.
İslâm tarihi kaynaklarına ve rivayetlere göre, Hazret-i Hârûn (a.s.), kardeşi Hazret-i Mûsâ’dan (a.s.) önce, Tîh Çölü’ndeki bu yolculuk esnasında vefat etmiştir. Vefatının nasıl olduğuna dair çeşitli rivayetler bulunmakla birlikte, hepsinin ortak noktası, onun Allah’ın rahmetine kavuştuğu ve çöldeki imtihanını tamamladığıdır.
Hazret-i Hârûn’un hayatı; sadakatin, hilm ile tebliğin, zor zamanda kardeşine destek olmanın ve fitne karşısında tefrikayı değil, birliği (vahdeti) öncelemenin en güzel misallerinden biri olarak İslâm tarihinde yerini almıştır. O, Allah’ın lütfuyla peygamber olmuş, en zorlu vazifede en büyük peygamberlerden birine “vezir” kılınmış mübarek bir nebîdir.
Allah’ın selâmı onun, kardeşi Mûsâ’nın ve bütün peygamberlerin üzerine olsun.

***********

Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.
Kur’an-ı Kerim’de ismi zikredilen, ancak hayatına dair tafsilatlı malumatın daha çok tefsir ve tarih kaynaklarında yer aldığı peygamberlerden biri de Hazreti Zülkifl’dir (Aleyhisselam).
O, sabrı, ahde vefası ve yüklendiği ağır mesuliyeti (kefaleti) yerine getirmesiyle anılan mübarek bir şahsiyettir.
İşte, İslâmî kaynakların ışığında, sabır ve kefalet timsali Hz. Zülkifl’in (a.s.) ibret dolu hayat hikâyesi.

1. Kur’an-ı Kerim’de Hz. Zülkifl

Yüce Kitabımız Kur’an-ı Kerim, Hz. Zülkifl’i (a.s.) iki yerde, büyük peygamberlerle birlikte zikreder ve onun en belirgin vasfına, yani “sabrına” ve “salihlerden” (iyi kullardan) oluşuna dikkat çeker:

a) Enbiyâ Suresi’nde:
Cenâb-ı Hak, bazı peygamberlerin faziletlerini sayarken onu şöyle anar:
وَاِسْمٰع۪يلَ وَاِدْر۪يسَ وَذَا الْكِفْلِۜ كُلٌّ مِنَ الصَّابِر۪ينَۚ ﴿85﴾
وَاَدْخَلْنَاهُمْ ف۪ي رَحْمَتِنَاۜ اِنَّهُمْ مِنَ الصَّالِح۪ينَ ﴿86﴾
(Meali): “İsmâil, İdrîs ve Zülkifl’i de an. Hepsi de sabredenlerdendi. Onları da rahmetimize soktuk. Şüphesiz onlar sâlih kimselerdi.” (Enbiyâ, 21/85-86)
Bu ayetler, onun peygamberlik silsilesi içindeki yerini teyit eder ve Allah’ın rahmetine mazhar olmasının sebebini “sabrı” ve “salih” amelleri olarak tasvir eder.

b) Sâd Suresi’nde:
Yine Kur’an-ı Kerim’de, hayırlı kullar arasında zikredilir:
وَاذْكُرْ اِسْمٰع۪يلَ وَالْيَسَعَ وَذَا الْKِفْلِۜ وَكُلٌّ مِنَ الْاَخْيَارِۜ ﴿48﴾
(Meali): “İsmâil’i, Elyesa’ı ve Zülkifl’i de an. Hepsi de en hayırlı kimselerdendi.” (Sâd, 38/48)
Kur’an-ı Kerim, onun hayatına dair tafsilata girmez, ancak bu övgüler, onun Allah katındaki yüksek mertebesini göstermeye kâfidir.

2. “Zülkifl” İsminin Manası ve Kimliği
Tefsir âlimleri, onun hakkında daha geniş malumat verebilmek için öncelikle isminin manası üzerinde durmuşlardır.
• “Zü” (ذُو): Arapça’da “sahip” manasına gelir.
• “el-Kifl” (الْكِفْل): Bu kelime “kefalet”, “sorumluluk”, “pay”, “nasip” veya “büyük bir yük” gibi manalara gelir.
Dolayısıyla “Zülkifl”; “Kefalet Sahibi”, “Ağır Sorumluluk Yüklenen”, “Büyük Pay Sahibi” veya “Verdiği Sözün Kefili Olan” demektir. Bu ismin, onun hayatındaki meşhur bir hadiseye dayandığı rivayet edilir.
İslâm tarihi ve tefsir kaynaklarında (mesela Taberî, İbn Kesîr gibi müfessirlerin eserlerinde) Hz. Zülkifl’in kim olduğuna dair farklı görüşler vardır:
• Hz. Eyyûb’un (a.s.) Oğlu: En yaygın rivayetlerden biri, onun Hz. Eyyûb’un (a.s.) oğlu olduğudur. Sabır imtihanından sonra Hz. Eyyûb’a tekrar evlatlar lütfedilmiştir. Rivayete göre Zülkifl’in asıl adı “Bişr” idi, ancak yüklendiği mesuliyet sebebiyle “Zülkifl” lakabını almıştır.
• Bir Peygamber (Nebi): Âlimlerin çoğunluğu, Kur’an’da peygamberlerle birlikte anılmasından dolayı onun bir Nebi olduğunu kabul etmişlerdir.
• Salih Bir Kul veya Hâkim: Bazı âlimler ise onun peygamber olmayıp, İsrâiloğulları arasında adaletle hükmeden salih bir kul veya hâkim olduğunu belirtmişlerdir.
Bu farklı rivayetler içinde en meşhur olanı ve “Zülkifl” ismini almasına sebep olan hadise, onun adalet ve sabırla ilgili yüklendiği ağır kefalettir.

3. Kefalet Sahibi: Hz. Zülkifl’in Meşhur Kıssası

Tefsirlerde ve “Kısas-ı Enbiyâ” (Peygamber Kıssaları) kitaplarında nakledildiğine göre, hadise şöyle gelişmiştir:
İsrâiloğulları arasında, Hz. Elyesa’dan (a.s.) sonra (veya bazı rivayetlere göre Hz. Yuşâ’dan sonra) yaşlı ve salih bir kral (veya peygamber) vardı. Bu zat, artık yaşlandığını hissedince, kavmini toplayarak bir halef tayin etmek istedi. Ancak bu makama geçecek kişide çok ağır vasıflar arıyordu.
Kavmine şöyle seslendi:
“İçinizden kim, üç şeyi yapmaya bana söz verirse, onu yerime halef tayin edeceğim:
• Gündüzleri saim (oruçlu) olmak.
• Geceleri kaim (namazda ve ibadette) olmak.
• Asla gazaplanmamak (öfkelenmemek).”
Bu şartlar o kadar ağırdı ki, topluluktan kimse öne çıkmaya cesaret edemedi. Derin bir sessizlik oldu.
O sırada, topluluğun en gençlerinden olan ve o vakte kadar “Bişr” adıyla bilinen bir delikanlı ayağa kalktı:
“Ey Allah’ın kulu (veya Nebisi)! Ben bu şartlara kefil olurum!”
Yaşlı hâkim gence baktı, onun tecrübesiz olduğunu düşünerek teklifini kabul etmedi ve sözünü üç defa tekrarladı. Her defasında kalabalıktan sadece aynı genç ayağa kalktı ve “Ben bu ağır yüke kefilim!” dedi.
Üçüncü seferin sonunda, yaşlı zat, bu gençteki azmi ve ihlası gördü. Verdiği sözün ağırlığını bildiği halde onu halef tayin etti. İşte o günden sonra “Bişr”, verdiği sözün kefili olduğu için “Zülkifl” (Kefalet Sahibi) olarak anılmaya başlandı.

4. Şeytanın İmtihanı ve Hz. Zülkifl’in Sabrı

Hz. Zülkifl, sözünü harfiyen tutmaya başladı. Gündüzleri devlet işleriyle meşgul oluyor, adalet dağıtıyor ve orucunu tutuyordu. Geceleri ise sabahlara kadar ibadet ediyor, çok az uyuyordu. Sadece öğle vakti, kısa bir an (kaylûle) istirahat ediyordu.
Onun bu müthiş sabrı, ahde vefası ve gazaplanmaması, İblis’i (Şeytan’ı) çileden çıkardı. İblis, yardımcılarına “Bu zatı yoldan çıkarın, onu öfkelendirin!” dedi. Fakat hiçbiri muvaffak olamadı.
Sonunda İblis, bu işi bizzat kendisi yapmaya karar verdi.
Bir gün, tam Hz. Zülkifl (a.s.) o kısacık öğle istirahatine çekileceği vakit, İblis, fakir ve mazlum bir ihtiyar kılığında sarayın kapısına geldi. Kapıdaki nöbetçilere, “Hâkimle (Zülkifl ile) görüşmem lazım, büyük bir zulme uğradım!” dedi.
Nöbetçiler, “Hâkim şu an istirahattedir, akşam divan vaktinde gelin” dediler.
İhtiyar kılığındaki İblis, feryat figan etmeye başladı: “Hakkım kayboluyor! Hâkim uyurken mazlumlar nasıl hakkını alacak!”
Gürültüyü duyan Hz. Zülkifl, kapıya geldi ve ihtiyara sordu: “Derdin nedir?”
İblis: “Kavmimden bazıları bana zulmetti, malımı gasp etti. Sizin divan vaktinizi beklersem hakkım tamamen zayi olacak!”
Hz. Zülkifl, onun halinden etkilenmişti ama geceleri ibadet, gündüzleri oruç ve devlet işleri sebebiyle çok yorgundu. Ona dedi ki: “Akşam divana gel, hasımlarını da getir, aranızda hükmedeyim.”
İblis: “Onlar zalimdir, senin divanına gelmezler!”
Hz. Zülkifl (asla öfkelenmeden): “O halde onlara benim mühürlü mektubumu götür, gelmelerini emredeyim.”
İblis: “Mektubunu da dinlemezler!”
Hz. Zülkifl, bu ısrar karşısında zerre kadar gazaplanmadı. Mazlumun hakkı, kendi istirahatinden daha mühimdi. Yorgunluğunu unutup, “Peki, kalk! Neredelerse beni oraya götür, hakkını bizzat ben alayım” dedi.
Yola koyuldular. Bir müddet gittikten sonra, ihtiyar kılığındaki İblis, “Onlar şu tarafa gitmiş olabilir” diyerek birden gözden kayboldu. Hz. Zülkifl, divan vaktine kadar onu aradı ama bulamadı. “Akşam divana gelir” diye düşündü.
Akşam oldu, divan kuruldu, fakat ihtiyar gelmedi.
Ertesi gün, tam yine Hz. Zülkifl istirahat edeceği sırada, İblis aynı kılıkta kapıda belirdi ve dünkinden daha fazla bağırmaya başladı: “Zulme uğradım, hâkim bana yardım etmedi!”
Hz. Zülkifl, yine sabırla kapıya çıktı: “Dün sana geldim, niçin kayboldun? Hasımların nerede?”
İblis: “Tam biz oradan ayrılınca geri geldiler, ama sonra yine kaçtılar!”
Hz. Zülkifl (yine öfkelenmeden): “Peki, bu gece gelmezlerse, yarın ben bizzat seninle geleceğim.”
Hz. Zülkifl, o gece yine sabaha kadar ibadet etti. Gündüz oruçlu halde devlet işlerine baktı. Öğle vakti istirahat için odasına çekildiğinde, artık aşırı yorgunluktan ayakta duracak hali kalmamıştı. Kapıdaki nöbetçilere, “Bugün çok yorgunum. Ne olursa olsun, kimseyi içeri almayın!” diye emretti ve kapısını kilitledi.
Hz. Zülkifl tam gözlerini kapatmıştı ki, odanın içinde birinin belirdiğini fark etti!
Karşısında dün gördüğü ihtiyar duruyordu.
Şaşkınlıkla yerinden fırladı: “Sen kimsin? Kapı kilitli, nöbetçilere emir verdim, sen buraya nasıl girdin?”
O anda, ihtiyar kılığı değişti ve İblis gerçek suretine yakın bir halde konuştu:
“Ben İblis’im! Seni öfkelendirmek için Allah’tan izin istedim. İki gündür yapmadığımı bırakmadım. En yorgun anını kolladım, mazlum kılığına girdim, seni uykundan ettim. Ama sen bir defa bile gazaplanmadın. Verdiğin söze (kefalete) sadık kaldın. Allah seni benim şerrimden korudu.”
Böylece İblis, mağlubiyetini itiraf ederek oradan ayrıldı.
Hz. Zülkifl (a.s.), en zor şartlarda bile sabrederek, orucunu bozmayarak, ibadetini aksatmayarak ve en önemlisi “asla gazaplanmayarak” verdiği söze, yüklendiği kefalete sadık kalmıştı.

5. Kıssadan Hisse: Hayatımız İçin Dersler

Hz. Zülkifl’in (a.s.) bu mübarek hayatı, bizlere, bilhassa gençlere şu büyük hakikatleri ders vermektedir:
• Ahde Vefa (Söze Sadakat): Bir Müslüman, verdiği sözün ağırlığını bilmeli ve o sözü yerine getirmek için (Allah rızası dâhilinde) her türlü fedakârlığı yapmalıdır. Hz. Zülkifl, ibadet, oruç ve adaleti bir arada yürütme sözünü, canı pahasına yerine getirmiştir.
• Sabır: Kur’an’ın onu “Sabredenlerden” (Min-es-Sâbirîn) diye övmesi boşuna değildir. Sabır, sadece musibete değil, aynı zamanda ibadete devam etme ve gazaplanmama konusunda da gösterilen derûnî bir kuvvettir.
• Gazabı (Öfkeyi) Yenmek: Peygamber Efendimiz (s.a.v.) “Güçlü kimse, güreşte rakibini yenen değil, öfke anında nefsine hâkim olandır” buyurmuştur. Hz. Zülkifl’in imtihanının en zorlu noktası öfkeydi ve o, İblis’in tüm hilelerine rağmen nefsine hâkim olmayı başardı.
• Mesuliyet (Sorumluluk): Genç yaşta olmasına rağmen, ümmetin idaresi gibi ağır bir mesuliyetten kaçmamış, “Ben kefilim” diyerek öne atılmıştır.
• Adalet ve Merhamet: Bir idareci olarak, en yorgun anında bile bir mazlumun (öyle zannettiği kişinin) derdiyle dertlenmiş, kendi istirahatini değil, adaletin tecellisini ön planda tutmuştur.
Hz. Zülkifl (a.s.), Kur’an’da kısaca anılsa da, tefsirlerdeki bu rivayetlerle “sabrın”, “sözüne sadakatin” ve “öfkesine hâkim olmanın” timsali olmuş mübarek bir peygamberdir.
Cenâb-ı Hak, bizleri onun ve diğer peygamberlerin (Aleyhimüsselâm) şefaatine nail eylesin ve onların ahlâkıyla ahlâklanmayı nasip etsin. Amin.

************

Bismillâhirrahmânirrahîm.

HZ. DÂVÛD (Aleyhisselâm): Peygamber, Hükümdar ve Allah’ın Halifesi

Güneşin Kudüs tepelerine henüz doğmadığı zamanlarda, Benî İsrâil (İsrailoğulları) arasında, ileride hem peygamberlik (nübüvvet) hem de hükümdarlık (mülk) şerefini birleştirecek mübarek bir çocuk dünyaya geldi. Adı Dâvûd idi. O, Hz. İbrâhim’in (a.s.) soyundan gelen, cesur yürekli ve Allah’a karşı son derece haşyet (derin saygı ve korku) sahibi bir gençti.
Hayatının ilk yılları, tabiatın içinde, koyunlarını otlatarak geçti. Bu sükûnet dolu hayat, onun derûnî tefekkürünü artırıyor, Rabbine olan bağlılığını kuvvetlendiriyordu. Eli sapan tutmakta pek mahirdi, ancak asıl mahareti, Allah’ı zikreden dilinde ve o zikre eşlik eden muazzam sesindeydi.

I. Bölüm: Genç Kahraman ve Zorba Câlût

O devirde Benî İsrâil, Câlût (Goliath) adında zalim ve devasa bir komutanın idaresindeki Amâlika kavminin zulmü altındaydı. Yurtlarından çıkarılmış, zayıf düşmüşlerdi. Allah’a yalvarıp, kendilerine savaşacak bir komutan (melik) göndermesini istediler. Allah Teâlâ, onlara Tâlût’u (Saul) hükümdar olarak seçti.
Tâlût, âlim ve güçlü bir kimseydi ancak zengin değildi. Kavmi önce itiraz etse de, peygamberlerinin (o dönemde İşmoil (a.s.) olduğu rivayet edilir) bildirdiği alâmetler (Tabut-u Sekine’nin geri gelmesi) ile ona itaat ettiler.
Tâlût, Câlût’un muazzam ordusuna karşı ordusunu topladı. Ancak bu ordu, çetin bir imtihandan geçirilecekti. Kur’ân-ı Kerîm’in tasvir ettiği üzere, bir nehir kenarında Tâlût askerlerine dedi ki: “Allah sizi bir ırmakla imtihan edecek. Kim ondan içerse benden değildir. Eliyle bir avuç içen müstesna.” Askerlerin pek çoğu bu emri dinlemedi ve nehirden kana kana içti; içtikleri anda ise cesaretlerini kaybettiler. Geriye sadece Tâlût’a sadık kalan az bir zümre kaldı.
İki ordu karşı karşıya geldiğinde, Câlût, demir zırhları içinde, kibrinden kükreyerek meydana çıktı ve kendisine karşı çıkacak birini istedi. Benî İsrâil ordusunda bir sessizlik oldu. O devasa cüsseye kimse cesaret edemiyordu.
İşte o an, orduda babasının emriyle kardeşlerine yiyecek getirmek için bulunan genç Dâvûd (a.s.) öne atıldı. Tâlût, bu genç çobanın cesaretine hayran kaldı. Hz. Dâvûd, Tâlût’tan izin istedi. O, ne kılıç ne de ağır bir zırh istedi. Sadece çobanlıkta kullandığı sapanını ve yerden aldığı birkaç taşı yanına aldı.
Câlût, karşısında bu genç ve zırhsız delikanlıyı görünce alay etti. Lâkin Hz. Dâvûd, sarsılmaz bir imanla haykırdı: “Sen bana kılıç ve kalkanınla geliyorsun, ben ise sana orduların Rabbi olan Allah’ın adıyla geliyorum!”
Sapanını çevirdi ve taşı fırlattı. Allah’ın izniyle o küçük taş, Câlût’un alnına isabet etti ve o zalim dev, cansız bir şekilde yere yığıldı. Komutanlarının düştüğünü gören ordu, büyük bir bozguna uğradı.
Bu zafer, Hz. Dâvûd’un Benî İsrâil içindeki şanını yüceltti. Kur’ân-ı Kerîm bu hadiseyi şöyle zikreder :
“Derken, Allah’ın izniyle onları yendiler. Dâvûd da Câlût’u öldürdü. Allah, ona (Dâvûd’a) hükümdarlık ve hikmet verdi ve ona dilediğinden öğretti. Eğer Allah’ın; insanların bir kısmıyla diğerlerini savması olmasaydı, yeryüzü bozulurdu. Fakat Allah, bütün âlemlere karşı lütuf sahibidir.”
(Bakara, 2/251)
Tâlût’un vefatından sonra, halk Hz. Dâvûd’un etrafında birleşti. Böylece Allah Teâlâ, ona hem hükümdarlık hem de peygamberlik lütfetti.

II. Bölüm: Zebûr’un İndirilişi ve Muazzam Sesi

Hz. Dâvûd, sadece bir kral değil, aynı zamanda Allah’ın vahyine mazhar olan bir peygamberdi. Allah (c.c.) ona, dört büyük kitaptan biri olan “Zebûr”u indirdi.
“Rabbin, göklerde ve yerde olan herkesi en iyi bilendir. Andolsun, biz peygamberlerin bir kısmını bir kısmına üstün kıldık. Dâvûd’a da Zebûr’u verdik.”
(İsrâ, 17/55)
Zebûr, yeni bir şeriat (hukuk düzeni) getirmiyordu; Hz. Mûsâ’nın (a.s.) şeriatını (Tevrat’ı) tasdik ediyor ve kuvvetlendiriyordu. Muhtevası daha çok Allah’a hamd, dua, zikir ve hikmetli nasihatlerden ibaretti.
Hz. Dâvûd’a (a.s.) verilen en büyük mucizelerden biri, sesinin güzelliğiydi. O, Zebûr’u okumaya başladığında, sesi o kadar tesirli ve derûnî olurdu ki, sadece insanlar değil, tabiat dahi ona iştirak ederdi.
Dağlar onunla beraber Allah’ı tesbih eder, yankılanırdı. Kuşlar gökyüzünde durur, cıvıltılarıyla onun zikrine katılırdı. Bu, zahiri bir mucize olduğu kadar, kâinatın Hâlık’ını (Yaratıcısını) zikretme noktasındaki cihan şümul ahengin de bir isbatıydı.
“Sabret! Kulumuz Dâvûd’u, o kuvvet sahibi olanı an. O, hep Allah’a yönelirdi. Biz dağları onun emrine vermiştik. Akşam sabah onunla birlikte tesbih ederlerdi. Kuşları da toplu hâlde onun emrine vermiştik. Hepsi de ona uyarak zikrederlerdi.”
(Sâd, 38/17-19)

III. Bölüm: Demiri Yumuşatan Peygamber

Hz. Dâvûd (a.s.), bir hükümdar olmasına rağmen, kendi elinin emeğiyle geçinirdi. Allah Teâlâ, ona kimseye vermediği bir sanat ve mucize daha bahşetmişti: Demiri hamur gibi yumuşatma kabiliyeti.
Onun mübarek ellerinde demir, ateşe veya çekice ihtiyaç duymadan şekil alırdı. O da bu mucizeyle, o güne kadar bilinmeyen, ince halkalardan örülmüş, vücudu saran ve hareketi engellemeyen sağlam zırhlar yapardı. Bu, hem askerlerini koruyan bir savunma teknolojisi hem de onun peygamberliğine bir delildi.
“Andolsun, Dâvûd’a tarafımızdan bir lütuf verdik. ‘Ey dağlar! Kuşların eşliğinde onunla birlikte tesbih edin’ dedik ve ‘Geniş zırhlar yap, örgüsünde ölçüyü tuttur’ diye demiri ona yumuşattık. ‘Salih amel işleyin. Çünkü ben sizin yaptıklarınızı görmekteyim’ diye vahyettik.”
(Sebe’, 34/10-11)

IV. Bölüm: İbadet Hayatı ve Adaleti

Hz. Dâvûd (a.s.), “Ehl-i havf” (Allah’tan en çok korkan) ve “Ehl-i haşyet” (en derin saygıyı duyan) peygamberlerdendi. İbadete olan düşkünlüğü o derecedeydi ki, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) onun bu faziletini şöyle tasvir etmiştir: “Allah katında en sevimli namaz, Dâvûd’un namazıdır. Gecenin yarısını uyur, üçte birinde namaz kılar, altıda birinde yine uyurdu. Allah katında en sevimli oruç da Dâvûd’un orucudur. Bir gün oruç tutar, bir gün tutmazdı.”
O, sadece bir âbid (ibadet eden) değil, aynı zamanda âdil bir hâkimdi. İnsanlar arasında adaletle hükmederdi. Ancak peygamberler dahi imtihan edilirler. Hz. Dâvûd’un hayatındaki en mühim imtihanlardan biri, onun adalet anlayışını daha da derinleştiren “iki davacı” kıssasıdır.

A) Ekin Tarlası Meselesi

Bir gün, iki adam Hz. Dâvûd’a (a.s.) bir dava getirdi. Biri ekin sahibi, diğeri koyun sürüsü sahibiydi. Koyun sürüsü, geceleyin ekin tarlasına girmiş ve bütün mahsulü telef etmişti.
Hz. Dâvûd (a.s.), zararın tazmini için koyunların tarla sahibine verilmesine hükmetti.
Ancak orada bulunan oğlu Hz. Süleyman (a.s.) -ki o da küçük yaşına rağmen büyük bir hikmet sahibiydi- babasına daha farklı bir hüküm teklif etti: “Ey Allah’ın Peygamberi! Koyunlar tarla sahibine verilsin; tarlanın mahsulünden elde edeceği yün, süt gibi menfaatleri alsın. Tarla da koyun sahibine verilsin; o da tarlayı eski hâline gelinceye kadar ekip biçsin. Tarla eski hâline dönünce, tarla sahibine, koyunlar da kendi sahibine iade edilsin.”
Bu hüküm, her iki taraf için de daha âdil ve hikmetliydi. Hz. Dâvûd (a.s.) oğlunun bu hükmünü tasdik etti. Allah Teâlâ, bu kıssayı Kur’ân’da zikrederek, her ikisine de ilim ve hikmet verdiğini beyan eder:
“Dâvûd ve Süleyman’ı da hatırla. Hani bir ekin tarlası hakkında hüküm veriyorlardı. Çünkü bir kavmin koyunları o ekine geceleyin yayılmıştı. Biz de onların hükmüne şahit idik. Biz onu (hükmü) Süleyman’a kavratmıştık. Zaten her birine hüküm (hükümdarlık, peygamberlik) ve ilim vermiştik…”
(Enbiyâ, 21/78-79)

B) 99 Koyun Meselesi ve Büyük İmtihan

Hz. Dâvûd’un (a.s.) asıl imtihanı, ibadet için çekildiği mihrabında gerçekleşti. Tefsirlerde anlatıldığına göre, o, günlerini ibadet ve adalet işlerine ayırmıştı. Bir gün mihrabında (özel ibadet yerinde) iken, duvardan tırmanarak aniden iki kişi yanına girdi. Hz. Dâvûd (a.s.) onlardan ürktü.
“(Ey Muhammed!) Sana o davacıların haberi geldi mi? Hani duvardan tırmanıp mâbede girmişlerdi. Hani Dâvûd’un yanına girmişlerdi de Dâvûd onlardan korkmuştu. Onlar, ‘Korkma! Biz, iki davacıyız. Birimiz diğerine haksızlık etti. Aramızda adaletle hükmet. Haksızlık etme ve bize doğru yolu göster’ dediler.”
(Sâd, 38/21-22)
Davacılardan biri söze başladı:
“İçlerinden biri şöyle dedi: ‘Bu, benim kardeşimdir. Onun doksan dokuz koyunu var. Benim ise bir tek koyunum var. Böyle iken, ‘Onu da bana ver’ dedi ve tartışmada bana üstün geldi.’ Dâvûd şöyle dedi: ‘Andolsun, senin koyununu kendi koyunlarına katmak istemekle sana haksızlık etmiştir. Zaten ortakların birçoğu birbirine haksızlık ederler. Yalnız iman edip salih amel işleyenler başka. Onlar da pek azdır!'”
(Sâd, 38/23-24)
Hz. Dâvûd (a.s.) hükmü verir vermez, gelen kişilerin birer melek olduğunu ve bunun Allah’tan bir imtihan olduğunu anladı. Hatası; diğer tarafı (99 koyunu olanı) dinlemeden, aceleyle hüküm vermesiydi. Bu, bir peygamberin şanına yakışan teenni (acele etmeme) ve adalet titizliğinde küçük bir sürçmeydi.
(İslâm âlimleri, bu kıssanın etrafında örülen ve peygamberlerin ismet sıfatına (günahsızlığına) aykırı olan İsrailiyat kaynaklı (Tevrat ve tahrif edilmiş kaynaklardan gelen) rivayetleri (bir komutanın hanımıyla ilgili hikâyeler) şiddetle reddetmişlerdir. Kur’ân’ın bahsettiği imtihan, tamamen adalet ve hüküm verme usûlüyle ilgili bir imtihandır.)
Hz. Dâvûd (a.s.) hatasını anladığı an, derhal secdeye kapandı ve Rabbinden af diledi.
“…Dâvûd, bizim kendisini imtihan ettiğimizi anladı. Derhal Rabbinden bağışlanma diledi, eğilerek secdeye kapandı ve Allah’a yöneldi. Biz de bunu ona bağışladık. Şüphesiz katımızda onun için bir yakınlık ve varılacak güzel bir yer vardır.”
(Sâd, 38/24-25)
Bu imtihandan sonra Allah Teâlâ, ona şu mühim ikazda bulundu ve onun yeryüzündeki “halife” (Allah’ın hükümlerini uygulayan yönetici) sıfatını teyit etti:
“Ey Dâvûd! Gerçekten biz seni yeryüzünde bir halife yaptık. O hâlde insanlar arasında adaletle hükmet. Hevâ ve hevese uyma, sonra bu seni Allah’ın yolundan saptırır. Şüphesiz, Allah’ın yolundan sapanlara, hesap gününü unutmalarından dolayı çetin bir azap vardır.”
(Sâd, 38/26)

V. Bölüm: Mescid-i Aksa ve Vefatı

Hz. Dâvûd’un (a.s.) en büyük arzularından biri, Allah’a ibadet edilecek, içinde “Tabut-u Sekine”nin (Hz. Mûsâ’dan kalan kutsal emanetlerin) korunacağı muazzam bir mâbed (Mescid-i Aksa) inşa etmekti.
Bu niyetle Kudüs’te Beyt-i Makdis’in temellerini attı. Ancak rivayetlere göre, bu şerefli mâbedin tamamlanması ona değil, oğlu Hz. Süleyman’a (a.s.) nasip olacaktı. Hz. Dâvûd (a.s.) temelleri hazırladı ve oğluna bu kutlu vazifeyi vasiyet etti.
Hz. Dâvûd (a.s.), rivayetlere göre 100 yıl süren, ibadet, adalet ve hükümdarlıkla dolu bir hayatın sonunda vefat etti. Onun vefatı da ibretliktir. Çok takva (Allah’ın haramlarına karşı gayretli) bir zat olduğu, evine kimsenin izinsiz girmesine müsaade etmediği anlatılır. Bir gün evinde iken, tanımadığı bir adam gördü. “Sen kimsin?” diye sordu. O zat, “Ben, krallardan korkmayan ve izin almadan girenim” dedi. Hz. Dâvûd (a.s.), onun ölüm meleği Azrâil (a.s.) olduğunu anladı ve Rabbinin emrine teslim oldu.
Ruhu, o çok sevdiği, dağlarla ve kuşlarla birlikte zikrettiği Rabbine kavuştu.
Hz. Dâvûd’un (a.s.) hayatı; genç bir çobanın imanıyla nasıl bir zalimi yenebileceğinin, bir kralın kendi el emeğiyle nasıl geçinebileceğinin, bir âbidin Rabbine nasıl yalvaracağının ve bir hâkimin adaletten saptığında nasıl derhal tövbe edeceğinin en güzel misalidir.
Allah’ın selâmı, rahmeti ve bereketi O’nun üzerine olsun.

********

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Tarih sayfaları arasında, hem peygamberlik hikmetiyle donatılmış hem de cihan şümul bir saltanatın sahibi kılınmış müstesna bir şahsiyet parıldar: Hazret-i Süleyman (aleyhisselâm). O, sadece insanların değil, rüzgârların, cinlerin ve hayvanatın dahi emrine verildiği bir peygamber-kraldır. Onun hayatı, kudretin zirvesinde dahi Allah’a nasıl kulluk edileceğinin, hikmetin ve adaletin nasıl tecelli edeceğinin en parlak misallerinden biridir.
İşte, Kur’ân-ı Kerîm’in nûru, tefsirlerin izahı ve İslam tarihinin sadık rivayetleriyle bezenmiş Hz. Süleyman’ın (a.s.) ibret dolu hayat hikâyesi:

1. BÖLÜM: BİR PEYGAMBER OĞLU PEYGAMBER: HİKMETİN TECELLİSİ

Hz. Süleyman, yine bir peygamber-kral olan Hz. Dâvûd’un (a.s.) oğludur. Daha genç bir delikanlıyken, babasının sarayında adalet ve hikmet dersleri alarak yetişti. Allah Teâlâ, ona daha çocuk yaşta, meselelerin derûnî yapısını kavrayacak keskin bir nazar ve anlayış lütfetmişti.
Kur’ân-ı Kerîm, bu durumu şöyle tasvir eder:
“Dâvûd ile Süleyman’ı da hatırla. Hani bir ekin tarlası hakkında hüküm veriyorlardı. Çünkü bir kavmin koyunları o tarlaya geceleyin girip yayılmıştı. Biz de onların hükmüne şahit idik. Biz onu (hükmü) Süleyman’a kavratmıştık. Zaten her birine hükümranlık ve ilim vermiştik. Kuşları ve tesbih eden dağları da Dâvûd’un emrine verdik. Bunları yapan biz idik.” (Enbiyâ, 21/78-79)
Rivayetlere göre, bir sürü koyun, geceleyin bir bağa girmiş ve tüm mahsulü telef etmişti. Bağ sahibi, Hz. Dâvûd’a müracaat etti. Hz. Dâvûd, zararın bedeli olarak koyunların bağ sahibine verilmesine hükmetti. O sırada henüz küçük bir çocuk olan Hz. Süleyman ise, babasına daha farklı ve âdil bir çözüm teklif etti:
“Ey Allah’ın Peygamberi! Hüküm böyle olmamalı. Koyunlar bağ sahibine verilsin; bağ sahibi, koyunların sütünden, yününden ve kuzularından istifade etsin. Bağ da koyunların sahibine verilsin; o da bağı eski hâline gelinceye kadar ekip biçsin. Bağ eski hâline dönünce sahibine geri verilir, koyunlar da kendi sahibine iade edilir.”
Bu cevap, her iki tarafın da hakkını gözeten, ziyanı telafi ettiren ve kimseyi mağdur etmeyen hikmet dolu bir hükümdü. Hz. Dâvûd, oğlunun bu isabetli hükmünden memnûn oldu ve Allah’ın ona lütfettiği bu fevkalâde anlayışa hamd etti. Bu hâdise, Hz. Süleyman’ın gelecekte nasıl âdil bir hükümdar olacağının ilk işaretiydi.

2. BÖLÜM: EMSALSİZ BİR MÜLKÜN DUASI

Hz. Dâvûd’un vefatının ardından Hz. Süleyman, hem peygamberlik vazifesine hem de babasının tahtına vâris oldu. O, bu büyük mesuliyetin farkındaydı. Bir gün Rabbine yöneldi ve tarihe geçecek o meşhur duasını yaptı. Bu dua, bir enaniyet veya dünya hırsı değil, Allah’ın kudretini insanlar ve cinler üzerinde tam manasıyla gösterme arzusunun bir ifadesiydi:
“Süleyman, ‘Rabbim! Beni bağışla. Bana, benden sonra kimseye lâyık olmayacak bir mülk (hükümranlık) ver. Şüphesiz sen çok bahşedicisin’ dedi.” (Sâd, 38/35)
Allah Teâlâ, sevgili peygamberinin bu ihlaslı duasını kabul etti. Ona, ne kendisinden önce ne de sonra kimseye nasip olmayan bir saltanat bahşetti.

Rüzgâr Emrine Verildi

Allah, rüzgârı onun emrine musahhar kıldı. Hz. Süleyman’ın (a.s.) emriyle rüzgâr, onu ve ordularını istediği yere hızla taşırdı. Sabah gidişi bir aylık, akşam dönüşü bir aylık mesafeye rüzgârla hükmederdi. Bu, onun ordularının intikal kabiliyetini benzersiz kılıyordu.
“Biz de rüzgârı onun emrine verdik. Rüzgâr, onun emriyle dilediği yere yumuşacık akıp giderdi.” (Sâd, 38/36)

Cinler ve Şeytanlar Hizmetindeydi

Allah’ın izniyle cinler âlemi de onun kontrolü altındaydı. Sadece mü’min cinler değil, isyankâr şeytanlar bile onun emrinden çıkamazdı.
“Dalgıçlık yapan ve bundan başka işler de gören şeytanları da onun emrine verdik. Biz onları gözetim altında tutuyorduk.” (Enbiyâ, 21/82)
Cinler, onun için devasa binalar, saraylar, kaleler, büyük kazanlar ve heykeller inşa ederlerdi. Rivayetlere göre, Kudüs’teki muazzam Mescid-i Aksâ’nın (Beyt-i Makdis) inşasında da cinleri çalıştırmıştı. Ayrıca, emrindeki dalgıç cinler, denizlerin derinliklerinden kıymetli inciler ve mücevherler çıkarırlardı. Bu, Allah’ın ona verdiği mülkün azametini gösteriyordu.

Hayvanatın Dilini Bilmesi

Hz. Süleyman’a (a.s.) lütfedilen en hârikulâde mucizelerden biri de, hayvanların ve kuşların lisanını (mantıku’t-tayr) anlamasıydı.
“Süleyman, Dâvûd’a mirasçı oldu ve şöyle dedi: ‘Ey insanlar! Bize kuş dili öğretildi ve bize her şeyden (nasip) verildi. Şüphesiz bu, apaçık bir lütuftur.'” (Neml, 27/16)
Bu, onun saltanatının sadece insanları ve cinleri değil, tabiatın diğer unsurlarını da kapsadığını gösteren cihan şümul bir mucizeydi.

3. BÖLÜM: KARINCA VADİSİ’NDEKİ MÜTEBESSİM NEBÎ

Hz. Süleyman’ın (a.s.) hayatındaki en latif kıssalardan biri, “Karınca Vadisi”nde (Vâdi’n-Neml) yaşanmıştır. Bir gün Hz. Süleyman, insanlardan, cinlerden ve kuşlardan müteşekkil muazzam ordusuyla bir sefere çıkmıştı.
“Nihayet Karınca vadisine geldikleri zaman, bir karınca şöyle dedi: ‘Ey karıncalar! Yuvalarınıza girin, Süleyman ve orduları farkına varmadan sizi ezmesinler.'” (Neml, 27/18)
Ordunun azametiyle ilerlerken, Hz. Süleyman’ın kulaklarına bu küçücük mahlûkun, kendi kavmini korumak için yaptığı bu endişe dolu ikazı ulaştı. Koca bir ordunun komutanı, bir karıncanın sesini duymuştu.
Bu hâdise karşısında Hz. Süleyman’ın (a.s.) tepkisi, kibir veya gurur değil, derin bir şükran ve tevazu olmuştur. O, bu küçücük mahlûkun sözlerini anlamanın ve ona verilen bu eşsiz nimetin farkındalığıyla tebessüm etti.
“(Süleyman) onun sözüne gülümseyerek dedi ki: ‘Ey Rabbim! Bana ve ana babama verdiğin nimetlere şükretmemi ve razı olacağın salih ameller işlememi bana ilham et ve beni rahmetinle salih kullarının arasına kat!'” (Neml, 27/19)
Bu kıssa, en büyük kudret sahibinin bile, en küçük mahlûkatın hayat hakkına nasıl hürmet göstermesi gerektiğini; asıl faziletin, kudret anında gösterilen merhamet ve şükür olduğunu bizlere öğretir.

4. BÖLÜM: HÜDHÜD KUŞU VE SEBE MELİKESİ BELKIS

Hz. Süleyman’ın (a.s.) hayatının dönüm noktalarından biri, Sebe Melikesi Belkıs ile olan muazzam hadisedir. Bu kıssa, bir kuşun tebliğ vazifesiyle başlar.
Bir gün Hz. Süleyman, kuşlardan müteşekkil ordusunu teftiş ederken Hüdhüd kuşunun (Çavuşkuşu) yerinde olmadığını fark etti. Öfkelendi ve onun mazeretsiz yokluğunun hesabını soracağını belirtti.
“Süleyman, kuşları gözden geçirdikten sonra şöyle dedi: ‘Hüdhüd’ü niçin göremiyorum? Yoksa kayıplara mı karıştı? Bana (mazeretini gösteren) apaçık bir delil getirsin, yahut onu mutlaka şiddetli bir cezaya çarptıracağım, ya da onu boğazlayacağım!'” (Neml, 27/20-21)
Çok geçmeden Hüdhüd çıka geldi ve korkusuzca, Peygamberin dahi bilmediği mühim bir haberi getirdiğini söyledi:
“Çok geçmeden Hüdhüd gelip, ‘Senin bilmediğin bir şeyi öğrendim. Sebe’den sana sağlam bir haber getirdim. Ben, onlara hükmeden, kendisine her şeyden verilmiş ve büyük bir tahtı olan bir kadın gördüm. Onun ve kavminin, Allah’ı bırakıp güneşe taptıklarını gördüm…” (Neml, 27/22-24’ten muhtasaran)
Hüdhüd’ün bu haberi, Hz. Süleyman’ın gayret-i diniyyesini harekete geçirdi. O, bir hükümdar olarak değil, bir peygamber olarak bu duruma müdahale etme kararı aldı. Hüdhüd’e, Allah’ın adıyla başlayan (Besmele) ve onları teslimiyete (İslam’a) davet eden meşhur mektubunu verdi.
Belkıs, mektubu alınca devlet erkânını topladı. Akıllı bir kadındı; istişare etti. Savaş yerine, Hz. Süleyman’ın niyetini anlamak için ona değerli hediyeler göndermeye karar verdi. Eğer o bir kralsa hediyeleri kabul edecek, yok eğer bir peygamberse kabul etmeyecekti.
Elçiler hediyelerle Hz. Süleyman’ın huzuruna vardığında, Peygamber-Kral hediyeleri hiddetle reddetti:
“(Elçiler, hediyelerle) Süleyman’ın huzuruna gelince, Süleyman şöyle dedi: ‘Siz bana mal ile yardım mı etmek istiyorsunuz? Allah’ın bana verdiği, size verdiğinden daha hayırlıdır. Hayır, hediyenizle ancak siz sevinirsiniz. Onlara dön. Andolsun, karşı koyamayacakları ordularla üzerlerine gelir, onları oradan aşağılanmış ve küçük düşürülmüş olarak çıkarırız.'” (Neml, 27/36-37)
Bu cevap, Belkıs’ın karşısındakinin sıradan bir kral olmadığını anlamasını sağladı. Belkıs, teslimiyet yolunu seçerek Kudüs’e gelmeye karar verdi.

Tahtın Getirilmesi

Belkıs yola çıktığında, Hz. Süleyman, ona Allah’ın kudretini ve kendi nübüvvetinin isbatını göstermek için bir mucize daha sergilemek istedi. Yanındakilere sordu: “Onlar bana teslimiyet gösterip gelmeden önce, onun (Belkıs’ın) tahtını bana kim getirebilir?”
Cinlerden bir ifrit, “Sen makamından kalkmadan ben onu sana getiririm” dedi. Fakat bu, Hz. Süleyman’a yeterince hızlı gelmedi.
“Kitaptan bilgisi olan biri, ‘Ben onu, gözünü kapayıp açmadan önce sana getiririm’ dedi. (Süleyman) tahtı yanında yerleşmiş hâlde görünce şöyle dedi: ‘Bu, şükür mü edeceğim, yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınamak üzere Rabbimin (gösterdiği) lütfundandır. Kim şükrederse ancak kendisi için şükretmiş olur, kim de nankörlük ederse (bilsin ki) Rabbim her bakımdan sınırsız zengindir, çok cömerttir.'” (Neml, 27/40)
Tefsirlerde, “kitaptan bilgisi olan” bu zatın, Allah’ın İsm-i Âzam’ını bilen âlim bir zat (bazı rivayetlerde veziri Âsaf bin Berhiyâ) olduğu belirtilir. Bu hâdise, ilmin ve manevî gücün, cinlerin maddî gücünden daha üstün ve hızlı olduğunun bir delilidir.

Belkıs’ın Teslimiyeti

Belkıs saraya geldiğinde, önce kendi tahtıyla imtihan edildi. Hz. Süleyman tahtı biraz değiştirmişti. Belkıs, tam bir hikmetle “Sanki o” diyerek hem aklını hem de diplomatik nezaketini gösterdi.
Ardından Hz. Süleyman, onu camdan yapılmış şeffaf bir köşke (saray) davet etti. Köşkün zemini o kadar parlak camdandı ki, altından sular akıyordu.
“Ona, ‘Köşke gir’ denildi. Köşkü görünce, onu (zemini) derin bir su sandı ve eteklerini topladı. Süleyman, ‘Bu, camdan yapılmış şeffaf bir zemindir’ dedi. Belkıs, ‘Ey Rabbim! Şüphesiz ben nefsime zulmetmişim. (Artık) Süleyman’la beraber âlemlerin Rabbi olan Allah’a teslim oldum’ dedi.” (Neml, 27/44)
Gördüğü bu teknoloji harikası yapı ve Hz. Süleyman’ın hikmeti karşısında Belkıs, güneşe tapmanın bir yanılma olduğunu anladı ve orada Hz. Süleyman’ın vasıtasıyla Âlemlerin Rabbi olan Allah’a iman etti.

5. BÖLÜM: BİR PEYGAMBERİN İMTİHANI VE VEFATI

Hz. Süleyman’ın (a.s.) hayatı, muazzam mülküne rağmen imtihanlardan hâlî değildi. Kur’ân-ı Kerîm, onun da bir imtihandan geçtiğini, tahtının üzerine “bir ceset bırakıldığını” ve onun sonra Rabbine yöneldiğini (tevbe ettiğini) bildirir (Sâd, 38/34). Tefsirler bu konuda çeşitli izahlar sunsa da, özü şudur: En güçlü peygamberler dahi imtihan edilir ve onların sığınağı daima Allah’tır.
Onun vefatı da, hayatı kadar ibretlidir.
Hz. Süleyman, cinleri ağır işlerde, özellikle Mescid-i Aksâ’nın inşasında çalıştırıyordu. Cinler, gaybı (geleceği ve görünmeyeni) bildiklerini iddia ediyor ve insanları bu şekilde etkilemeye çalışıyorlardı. Allah Teâlâ, Hz. Süleyman’ın vefatını, bu batıl inancı çürütmek için bir vesile kıldı.
Hz. Süleyman, her zamanki gibi ibadet ederken veya rivayete göre cinlerin çalışmasını teftiş ederken, asâsına (bastonu) dayanmış bir vaziyette ruhunu teslim etti. O, ayakta, asâsına dayanmış olarak vefat etmişti.
Cinler, onun öldüğünü anlamadılar. Heybetinden korktukları için, onun kendilerini izlediğini zannederek çalışmaya devam ettiler. Bu durum, rivayetlere göre uzun bir müddet sürdü.
“Süleyman’ın ölümüne hükmettiğimiz zaman, onun öldüğünü, ancak değneğini yiyen bir ağaç kurdu (dâbbetü’l-arz) onlara gösterdi. (Süleyman’ın cesedi) yıkılınca, cinler anladılar ki, eğer gaybı bilmiş olsalardı, o alçaltıcı azap içinde (o ağır işte) kalmazlardı.” (Sebe’, 34/14)
Nihayet, bir ağaç kurdu, onun dayandığı asâyı içten içe kemirdi. Asâ zayıflayıp kırılınca, Hz. Süleyman’ın (a.s.) mübarek bedeni yere düştü. İşte o zaman, bütün mahlûkat ve özellikle de cinler, onun vefat ettiğini anladı.
Bu hâdise, cinlerin ve hiçbir mahlûkun gaybı bilemeyeceğinin, gaybın anahtarlarının yalnızca Allah katında olduğunun en açık isbatı oldu.

HÂTİME: KUDRET VE HİKMET MİRASI

Hz. Süleyman’ın (a.s.) hayatı; kudretin, ancak adaletle ve Allah yolunda kullanıldığında bir fazilet olduğunu gösterir. O, emsalsiz mülküne rağmen bir karıncanın hakkına riayet eden bir merhamet; bir kuşun getirdiği haberle tebliğ seferine çıkan bir davetçi; ve vefatıyla bile insanlara tevhid dersi veren bir muallimdir.
Onun mirası, saraylar veya hazineler değil, Allah’a teslimiyetin getirdiği derûnî bir hikmet ve cihan şümul bir adalettir.
Rabbimiz, onun ve bütün peygamberlerin (aleyhimüsselâm) yolundan gitmeyi, onların hikmetlerinden istifade etmeyi bizlere nasip eylesin. Âmin.

*********

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Tarihin derinliklerinde, İsrailoğulları’nın tevhid sancağını dalgalandırdığı topraklarda, zamanla gaflet ve nisyân (unutkanlık) bulutları dolaşmaya başlamıştı. Hz. Musa’nın (a.s.) getirdiği nurlu şeriatın izleri silikleşmiş, kalpler katılaşmış ve insanlar, Yüce Yaratıcıları yerine kendi elleriyle yaptıkları cansız putlara yönelmişlerdi.
İşte böyle karanlık bir devirde, Şam civarında, bugünkü Lübnan topraklarında yer alan “Ba’lbek” şehrinde büyük bir dalâlet (sapıklık) hüküm sürüyordu. Bu şehir, adını taptıkları büyük puttan almıştı.

Ba’l Putu ve Sapan Kavim

Ba’lbek halkı, “Ba’l” adını verdikleri, rivayetlere göre altından yapılmış, heybetli bir puta tapıyordu. Şehrin kralı (İslâmî kaynaklarda ve tefsirlerde, İsrâiliyat’tan gelen rivayetlere göre Aczab veya Ahab olarak da zikredilir) ve onun zâlim zevcesi, bu şirk düzeninin başını çekiyordu. Halk, rızkı Allah’tan değil, bu cansız taştan bekliyor; yağmuru ondan diliyor, dertlerine ondan çare umuyordu. Allah’ın peygamberlerinin mirası unutulmuş, tevhid kalesi yıkılmıştı.
Bu zifiri karanlığın ortasına bir hidayet güneşi doğdu. Allah Teâlâ, onlara Hz. Harun’un (a.s.) soyundan gelen, sâlih, cesur ve hikmet sahibi bir kulunu, Hz. İlyâs’ı (aleyhisselâm) peygamber olarak gönderdi.
Kur’ân-ı Kerîm, onun bu kutlu vazifesini şöyle tasdik eder:
“Şüphesiz İlyâs da peygamberlerdendi.”
(Sâffât, 37/123 )

Tevhid Mücadelesi Başlıyor

Hz. İlyâs (a.s.), kavminin ve bilhassa kralın karşısına büyük bir cesaretle çıktı. Onları, içinde bulundukları bu akıl almaz sapkınlıktan kurtarmak için davete başladı. Onları, yaratıcıların en güzeli olan, kâinatın tek sahibi Allah’a kulluğa çağırdı.
Bu davet, Kur’ân-ı Kerîm’de ne kadar net bir şekilde tasvir edilmektedir:
“Hani o, kavmine şöyle demişti: ‘Allah’a karşı gelmekten sakınmaz mısınız?'”
(Sâffât, 37/124 )
“Yaratıcıların en güzelini, sizin ve geçmiş atalarınızın Rabbi olan Allah’ı bırakıp da Ba’l’e mi taparsınız?”
(Sâffât, 37/125-126 )
Hz. İlyâs’ın bu sözleri, Ba’lbek şehrinin temellerini sarstı. O, sadece bir puta tapmanın yanlışlığını değil, aynı zamanda Allah’ı (c.c.) bırakıp “Ba’l” gibi âciz bir varlığa yönelmenin mantıksızlığını da ortaya koyuyordu. “Ahsenü’l-Hâlikîn” (Yaratıcıların en güzeli) olan Allah dururken, hiçbir şey yaratamayan bir puta tapmak, en büyük nankörlük ve cehaletti.

İnkâr, Kibir ve İlâhî İmtihan: Kıtlık

Ancak kalpleri mühürlenmiş olan kavmi, bu nurlu davete kulaklarını tıkadı. Şımarıklık, kibir ve atalarından gördükleri yanlışı sürdürme inadı, onların gözlerini kör etmişti.
“Onu yalanladılar. Bu sebeple onlar (cehenneme) götürüleceklerdir.”
(Sâffât, 37/127 )
Onlar sadece yalanlamakla kalmadılar, Allah’ın peygamberine düşman kesildiler. Onu tehdit ettiler, davasından vazgeçirmeye çalıştılar ve hatta rivayetlere göre onu öldürmek için planlar kurdular.
Hz. İlyâs (a.s.), kavminin bu inadı karşısında, onlara bir ders vermek ve taptıkları Ba’l putunun ne kadar âciz olduğunu göstermek için Allah’a dua etti. Tefsirlerde zikredildiğine göre, Allah’tan (c.c.) göğün bereketini, yani yağmuru kesmesini niyaz etti.
Duası kabul oldu. Ba’lbek ve civarına üç yıl (rivayetlere göre) boyunca bir damla yağmur düşmedi. Nehirler kurudu, ekinler sarardı, hayvanlar telef olmaya başladı. Şiddetli bir kıtlık ve kuraklık, şehri kasıp kavurdu. Halk, o kadar zor duruma düştü ki, yiyecek bir lokma ekmeğe muhtaç kaldılar.
Taptıkları Ba’l putu ise, bu felaket karşısında sessiz bir taştan ibaretti. Ona yalvardılar, kurbanlar kestiler, ayinler yaptılar; fakat Ba’l, onlara ne bir damla yağmur verebildi ne de karınlarını doyurabildi. Taptıkları sahte ilahın âcizliği, güneş gibi ortaya çıkmıştı.
Mucize: Yağmurun Dönüşü ve Katı Kalpler
Kavim, çaresizliğin son noktasına gelince, bu felaketin başlarına Hz. İlyâs’ın (a.s.) duası yüzünden geldiğini anladılar. Zayıf da olsa bir ümitle ona geldiler ve bu kıtlığın bitmesi için Rabbine dua etmesini istediler.
Hz. İlyâs (a.s.), onlardan Allah’a iman edeceklerine ve Ba’l’e tapmaktan vazgeçeceklerine dair söz aldı (bazı rivayetlerde, putun ve putperest kâhinlerin yok edilmesini şart koştuğu da zikredilir).
Sonra, o mübarek peygamber ellerini semâya kaldırdı. Kendisini kuraklıkla imtihan eden Rabbine, bu kez rahmetiyle tecelli etmesi için yalvardı. Duası biter bitmez, gökyüzünde bulutlar toplanmaya başladı. Bi-iznillah (Allah’ın izniyle), bardaktan boşanırcasına bir yağmur başladı. Kuruyan toprak suya kandı, nehirler yeniden aktı ve hayat normale dönmeye başladı.
İnsanlar bu büyük mucizeye şahit oldular. Allah’ın kudretini ve Hz. İlyâs’ın hak peygamber olduğunu gözleriyle gördüler.
Fakat mucizeler, kalbinde hastalık olanların ancak inadını artırır. Kavmin büyük bir çoğunluğu, özellikle de zâlim kral ve çevresi, rahata kavuşunca eski inkârlarına geri döndüler. Verdikleri sözleri unutup, tekrar Ba’l putuna tapmaya başladılar.
Dahası, bu mucizeden sonra Hz. İlyâs’a (a.s.) olan düşmanlıkları daha da arttı. Onu öldürmek için kesin emir çıkardılar.

Hz. Elyesa’nın (a.s.) Yetişmesi ve Göğe Yükseliş Rivayeti

Hz. İlyâs (a.s.), zâlimlerin şerrinden korunmak için şehirden ayrılmak zorunda kaldı. Dağlara çekildi, mağaralarda saklandı. Yıllarca kavmini imana davet etmeye devam etti, ancak çok az kişi ona iman etti.
Bu iman edenlerin arasında, Allah’ın (c.c.) ileride peygamberlik vazifesi vereceği mübarek bir genç vardı: Hz. Elyesa (aleyhisselâm).
Hz. Elyesa (a.s.), Hz. İlyâs’ın (a.s.) yanından hiç ayrılmadı. Ondan tevhidin sırlarını, hikmeti ve şeriatın hükümlerini öğrendi. Hz. İlyâs (a.s.), onu bir halife, bir vâris olarak yetiştirdi.
Hz. İlyâs’ın (a.s.) hayatının nasıl sonlandığına dair Kur’ân-ı Kerîm’de açık bir bilgi bulunmamaktadır. Ancak İslâmî kaynaklarda ve tefsirlerde, onun vefat etmediği, Hz. İsa (a.s.) gibi semâya (göğe) kaldırıldığı yönünde kuvvetli rivayetler mevcuttur. Bazı rivayetlerde onun “ateşten bir ata” veya “nurdan bir bineğe” bindirilerek melekler tarafından semâya ref’ edildiği (yükseltildiği) anlatılır.
Bu rivayetlere göre Hz. İlyâs (a.s.) halen hayattadır. İslâmî kültürde, Hz. Hızır (a.s.) ile Hz. İlyâs’ın (a.s.) her sene belirli vakitlerde buluştukları, Hızır’ın (a.s.) deryalarda (denizlerde), İlyâs’ın (a.s.) ise karalarda darda kalan müminlerin yardımına koştukları şeklinde yaygın bir inanış vardır. (Bu konu, tefsir ve hadislerde zikredilmekle birlikte, âlimler arasında farklı yorumlara da konu olmuştur.)
Vazifesini tamamladıktan sonra, onun yerine kavmine peygamberlik vazifesi Hz. Elyesa’ya (a.s.) verilmiştir.

Kur’ân-ı Kerîm’de Yankılanan “Selâm”

Hz. İlyâs (a.s.), Allah katında o kadar kıymetli bir kuldu ki, Yüce Rabbimiz, kıyamete kadar okunacak olan kitabında ona hususi bir “selâm” göndermiştir.
“Ancak Allah’ın seçkin kulları başka.
Sonradan gelenler arasında ona (iyi bir ün) bıraktık.
‘İlyâs’a selâm olsun!’
İşte biz, iyilik yapanları böyle mükâfatlandırırız.
Çünkü o, bizim mü’min kullarımızdandı.”
(Sâffât, 37/128-132 )
Ayet-i kerimede geçen “İl-yâsîn” (Sâffât 130) ifadesi için müfessirler (tefsir âlimleri), bunun “İlyâs” kelimesinin bir başka okunuşu olduğunu veya “İlyâs’ın ailesi ve ona tâbi olan müminler” manasına geldiğini belirtmişlerdir. Her iki durumda da bu, Allah’ın o mübarek peygambere ve onun yolundan gidenlere bir ikramıdır.
Hz. İlyâs’ın (a.s.) hayatı; zorbalık karşısında tevhidden taviz vermemenin, en çaresiz anlarda bile yalnızca Allah’a sığınmanın ve putperestliğin (şirkin) her türlüsüne karşı dimdik ayakta durmanın en güzel misallerinden biridir.
Selâm olsun İlyâs’a… Selâm olsun onun yolundan giden tüm müminlere…

*********

Allah’ın Salih Kulu: Hazreti Elyesa’ (a.s.)
Kur’ân-ı Kerîm’de ismi zikredilen, fazilet ve rehberlikleriyle âlemlere üstün kılınan peygamberler silsilesinin mümtaz bir halkası da Hazreti Elyesa’dır (aleyhisselâm). O, İsrailoğulları’nın (Beni İsrail) Tevhid sancağını dalgalandırmak için gönderilmiş, sabrı, sadakati ve Allah’a olan derûnî bağlılığı ile tanınan seçkin bir nebidir.
Cenâb-ı Hak, onun bu seçkin makamını Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle haber verir:
“İsmâil’i, Elyesa’ı, Yûnus’u ve Lût’u da (hidâyete erdirdik). Hepsini âlemlere üstün kıldık.”
(En’âm Sûresi, 6:86 )
Hazreti Elyesa’nın hayatı, kendisinden evvelki büyük peygamber Hazreti İlyas (a.s.) ile kesişir. Bu sebeple onun hikâyesi, bir peygamberin bir diğerine nasıl manevi bir miras bıraktığının da en güzel tasvirlerinden biridir.

Fırtınalı Bir Devirde Yeşeren İman

Hazreti Elyesa’nın dünyaya geldiği dönem, İsrailoğulları için manevi açıdan oldukça çalkantılı bir zamandı. Hazreti Süleyman’ın (a.s.) vefatından sonra İsrailoğulları’nın birliği bozulmuş, krallık bölünmüştü. Daha da vahimi, birçokları Allah’ın dininden yüz çevirmiş, putperestliğe, bilhassa “Ba’l” isimli puta tapmaya geri dönmüştü.
İşte böyle karanlık bir devirde, Tevhid meşalesini taşıyan ve putperest krallara karşı çetin bir mücadele veren Hazreti İlyas (a.s.) bulunuyordu. Hazreti İlyas, zalim kralların takibatından kaçarken, yolu mübarek bir haneye düştü.
İslâm tarihi ve tefsir kaynaklarına göre, Hazreti İlyas (a.s.) sığındığı evde, durumu ağır olan bir gençle karşılaştı. Bu genç, Hazreti Elyesa’ idi. O vakit henüz peygamberlikle vazifeli değildi, ancak temiz bir fıtrata sahipti. Hazreti İlyas, bu hasta gence merhamet etti ve onun sıhhat bulması için Allah’a dua etti. Cenâb-ı Hak, peygamberinin duasına icabet etti ve Hazreti Elyesa’ya şifa bahşetti.

Bir Peygambere Talebe Olmak

Bu mucizevî hadise, genç Elyesa’nın hayatında bir dönüm noktası oldu. Gözlerinin önünde gerçekleşen bu ilahi lütuf, onun kalbini tamamen Allah’a ve O’nun elçisi Hazreti İlyas’a bağladı. O günden sonra Hazreti İlyas’ın (a.s.) yanından hiç ayrılmadı.
Hazreti Elyesa, büyük peygamberin “sohbet”inde pişti. Ondan Tevrat’ın hikmetlerini, Tevhid mücadelesinin inceliklerini ve bir peygamberin sahip olması gereken sabrı ve metaneti öğrendi. Hazreti İlyas (a.s.) nereye giderse, Hazreti Elyesa (a.s.) da onunla birlikte gider, onun ilim ve hikmet pınarından kana kana içerdi. O, sadece bir talebe değil, aynı zamanda en sadık dost ve yardımcı oldu.

Peygamberlik Mirası ve Çetin Vazife

İslâmî kaynaklar, Hazreti İlyas’ın (a.s.) dünyevi hayatının sonunda semâya (göğe) yükseltildiğini nakleder. Hocası ve rehberi ilahi bir emirle yanından ayrılınca, Hazreti Elyesa’ya (a.s.) büyük bir vazife tevdi edildi: Peygamberlik sancağını devralmak.
Artık İsrailoğulları’nı irşad etme, onları putperestliğin karanlığından çıkarıp Allah’ın vahyine döndürme vazifesi Hazreti Elyesa’nın (a.s.) omuzlarındaydı.
Hazreti Elyesa’nın (a.s.) peygamberliği, hocasının yolunun bir devamıydı. O da kavmini Tevrat’ın hükümlerine uymaya, sadece Allah’a kulluk etmeye ve tağutları (putları ve zalim yöneticileri) reddetmeye davet etti.

Allah’ın İzniyle Gelen Mucizeler

Cenâb-ı Hak, diğer peygamberlerini olduğu gibi Hazreti Elyesa’yı da kavminin iman etmesi için apaçık mucizelerle destekledi. Tefsir ve kısas-ı enbiyâ (peygamber kıssaları) kitaplarında onun gösterdiği birçok mucizeden bahsedilir.
Bu mucizelerin en meşhurlarından biri, Allah’ın izniyle ölüleri diriltmesidir. Rivayetlere göre, kavmi ondan böyle bir delil istediğinde, Hazreti Elyesa (a.s.) dua etmiş ve Allah’ın kudretiyle vefat etmiş bir kimse yeniden hayata dönmüştür. Bu, Allah’ın sadece diriltmeye değil, aynı zamanda öldürmeye de kâdir olduğunun en büyük isbatı idi.
Bir diğer mucizesi, az olanı bereketlendirmesiydi. Kıtlık zamanında, az bir yiyeceğin onun duasıyla çoğaldığı veya bir kadının evindeki az bir zeytinyağının bereketlenerek kaplarını doldurduğu rivayet edilir.
Ayrıca, hastalıklara şifa vermesi, bilhassa cüzzam gibi çaresiz görülen dertlere Allah’ın izniyle derman olması da onun mucizeleri arasında sayılır.
Ancak İsrailoğulları’nın büyük bir kısmı, bu apaçık mucizelere rağmen inatlarında direndi. Peygamberlerine iman etmek yerine, ona karşı çıktılar, onu yalanladılar ve krallarıyla birlikte zulüm ve isyanlarına devam ettiler.

Kur’ân-ı Kerîm’de Övülen Salih Kul

Hazreti Elyesa (a.s.), kavminin bu nankörlüğüne karşı büyük bir sabır gösterdi. Hayatı boyunca Tevhid davasından bir an bile taviz vermedi. O, Allah’ın “hayırlı kimseler” (ahyâr) olarak vasıflandırdığı seçkin kullarından biriydi.
Rabbimiz, onun bu üstün ahlâkını ve seçkinliğini bir başka ayette şöyle zikreder:
“İsmâil’i, Elyesa’ı ve Zülkifl’i de an. Hepsi de en hayırlı kimselerdendi.”
(Sâd Sûresi, 38:48 )
Ayetlerde geçen “hayırlı kimseler” (el-ahyâr) tabiri, onların sadece iyi insanlar olduğunu değil, aynı zamanda Allah katında seçilmiş, arındırılmış ve en yüksek faziletlere sahip kimseler olduğunu ifade eder.

Mirası ve Hatırası

Hazreti Elyesa (a.s.), uzun bir ömür boyunca İsrailoğulları’nı irşad vazifesine devam etti. O, Hazreti İlyas’tan (a.s.) aldığı manevi mirası korudu ve kendisinden sonra gelecek peygamberlere, bilhassa Hazreti Zülkifl’e (a.s.) zemin hazırladı (Bazı müfessirler Zülkifl’in onun talebesi veya manevi varisi olduğunu belirtir).
Onun hayatı bizlere, hocaya (mürşide) sadakatin, ilim ve hikmet yolunda sabretmenin ve en zor şartlar altında bile Allah’ın davasından vazgeçmemenin ne kadar ulvi bir fazilet olduğunu öğretir.
Hazreti Elyesa (a.s.), Allah’ın hidayete erdirdiği, âlemlere üstün kıldığı ve en hayırlılardan eylediği bir peygamber olarak, iman edenler için bir rehber ve örnek olmaya devam etmektedir. Allah’ın selâmı onun ve bütün peygamberlerin üzerine olsun.

***********

Bismillahirrahmânirrahîm.

Kısas-ı Enbiyâ: Sabır, Tevbe ve Teslimiyetin Timsali Hz. Yunus (a.s)

1. Vazife Yeri: Ninova ve İsyankâr Kavim

Asur İmparatorluğu’nun mühim merkezlerinden biri olan Ninova şehri, Dicle nehrinin kenarında kurulmuş büyük ve kalabalık bir beldeydi. Ancak bu büyüklük, manevi bir çöküşle birlikte anılıyordu. Ninova halkı, Allah Teâlâ’ya şirk koşuyor, putlara tapıyor ve zulüm içinde bir hayat sürüyordu.
İşte böyle bir zamanda, Allah (c.c.), rahmetinin bir tecellisi olarak onlara kendi içlerinden bir peygamber, Hz. Yunus bin Mettâ’yı (Aleyhisselam) gönderdi. Hz. Yunus’un vazifesi netti: Kavmini tevhide davet etmek, putları terk etmelerini sağlamak ve yaklaşan ilahi azaba karşı onları ikaz (inzar) etmek.
Hz. Yunus, büyük bir gayret ve sabırla tebliğ vazifesine başladı. Gece gündüz demeden onlara Allah’ın birliğini, kudretini ve ahiret gününü anlattı. Fakat kavminin kalpleri katılaşmıştı. Onu yalanladılar, alay ettiler ve davetine icabet etmediler. Rivayetlere göre bu tebliğ süreci uzun yıllar devam etti.

2. Peygamberin Öfkesi ve Kavminden Ayrılışı

Kavminin bu inadı ve isyanı karşısında, Hz. Yunus (a.s.) beşerî bir hissiyatla, onlar adına üzüntü ve öfke duydu. Artık ıslah olmayacaklarına kanaat getirerek, onlara yakında (bazı rivayetlerde üç gün veya kırk gün sonra) bir azabın geleceğini haber verdi.
Ancak Hz. Yunus, tebliğ vazifesini tamamladığını düşünerek ve kavmine duyduğu kızgınlığın da tesiriyle, Allah Teâlâ’dan izn-i İlahî gelmeden Ninova’dan ayrılmaya karar verdi. Bu, bir peygamberin sabır imtihanındaki ince bir noktaydı. O, Rabbi’nin kendisini sıkıştırmayacağını, bu kararından dolayı bir mesuliyet yüklemeyeceğini zannetmişti.
Kur’ân-ı Kerîm, bu derûnî hâleti şöyle tasvir eder:
“Zünnûn’u da (Yunus’u da zikret). O öfkeli bir halde geçip gitmişti; bizim kendisini asla sıkıştırmayacağımızı zannetmişti. Nihayet karanlıklar içinde: «Senden başka hiçbir tanrı yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben zalimlerden oldum!» diye niyaz etti.  .”
(Enbiyâ Sûresi, 21:87)

3. Yüklü Gemi ve Çekilen Kur’a

Hz. Yunus (a.s.), Ninova’yı terk edip bir sahil kenarına geldi ve denizi geçmek için bekleyen, tam da hareket etmek üzere olan yüklü bir gemiye bindi. Gemi denize açıldıktan kısa bir süre sonra, tabiatın dengesi değişti. Şiddetli bir fırtına koptu, dev dalgalar gemiyi alabora etmek üzereydi.
Gemiciler ve yolcular büyük bir paniğe kapıldı. O devrin itikadına göre, böyle bir fırtına, ancak gemide bulunan bir âsi, bir suçlu veya efendisinden kaçan bir köle yüzünden çıkardı. Geminin yükünü hafifletmek fayda vermeyince, aralarındaki o “suçluyu” bulup denize atmak için kur’a çekmeye karar verdiler.
Kur’a çekildi ve ok, geminin en salih ve en sakin görünen yolcusuna, Hz. Yunus’a (a.s.) isabet etti. Buna ihtimal veremediler, “Bu zâtın yüzünde kötülük alameti yok” diyerek kur’ayı tekrarladılar. İkinci ve üçüncü çekilişlerde de kur’a hep Hz. Yunus’u gösterdi.
Hz. Yunus (a.s.) artık anlamıştı. Bu fırtına, bu kur’a, tesadüf değildi; Rabbinden izinsiz ayrılışının bir neticesiydi. O, “Aradığınız kaçkın köle benim. Rabbimden izinsiz ayrıldım,” diyerek teslimiyet gösterdi.
Kur’ân-ı Kerîm bu hadiseyi şöyle zikreder:
“Hani o kaçıp yüklü gemiye binmişti.”
(Sâffât Sûresi, 37:140)
“Gemidekilerle kur‘a çekmiş ve kaybedenlerden olmuştu.”
(Sâffât Sûresi, 37:141)
O, Rabbine karşı işlediği (peygamber makamına yakışmayan) zelleden (hatadan) dolayı “kaybedenlerden” olmuş ve denize atılmıştı.

4. “Hût” (Büyük Balık) ve Üç Karanlık

Hz. Yunus denize atılır atılmaz, Allah Teâlâ’nın emriyle “Hût” olarak bilinen dev bir balık (Nûn) onu yakaladı. Balığa, peygamberini yememesi, ona zarar vermemesi, sadece bir müddet misafir etmesi emredilmişti.
“Yûnus, (gemiden atılınca) kınanacak bir iş yapmıştı. Bunun üzerine onu bir balık yuttu.”
(Sâffât Sûresi, 37:142)
Hz. Yunus (a.s.), kendini üç katlı bir karanlığın içinde buldu: Gecenin karanlığı, denizin derinliklerinin karanlığı ve balığın karnının karanlığı.
Bu, onun için zahiri bir hapis olduğu kadar, derûnî bir muhasebe ve arınma mekanıydı. Ene ve enaniyetin, beşerî sabırsızlığın ve öfkenin terk edildiği bir makamdı. Orada, nefsinden ve dünyadan tamamen kesilip, sebepleri ortadan kaldıran ve sadece Müsebbibü’l-Esbâb olan Allah’a (c.c.) yöneldi.

5. Tesbih-i Yunusiyye: Kurtuluş Duası

İşte bu mutlak acziyet ve ümitsizlik anında, Hz. Yunus’un (a.s.) dilinden o meşhur ve tesirli tesbihat döküldü:
“Lâ ilâhe illâ ente sübhâneke innî küntü mine’z-zâlimîn.”
(Senden başka hiçbir ilâh yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben zâlimlerden oldum.)
Bu dua, bir itiraftı; nefsine zulmettiğinin, sabırsızlık göstererek peygamberlik makamının gerektirdiği tam teslimiyeti gösteremediğinin itirafı. Bu dua, bir tevhiddi; o karanlıklarda kendisini ancak Allah’ın kurtarabileceğinin ikrarı. Ve bu dua, bir tesbihti; Allah’ı her türlü noksanlıktan tenzih etmekti.
Bu samimi nidâ, semanın kapılarını açtı ve icabet gecikmedi:
“Bunun üzerine onun duasına cevap verdik ve onu kederden kurtardık. İşte biz mü’minleri böyle kurtarırız.”
(Enbiyâ Sûresi, 21:88)
Bu ayet, bu duanın sadece Hz. Yunus’a mahsus olmadığını, aynı samimiyet ve teslimiyetle yapılan duaların “mü’minler” için de bir kurtuluş vesilesi olduğunu müjdeler.

6. Sahile Çıkış ve “Yaktîn” Bitkisi

Allah Teâlâ’nın emriyle balık, Hz. Yunus’u (a.s.) hasta ve bitkin bir halde, “çıplak bir alana” (sahile) attı. Balığın karnındaki asitli ortam, onu bir kuş yavrusu gibi zayıf ve hassas bırakmıştı.
“Hâlsiz bir hâlde iken kendisini çıplak bir alana (sahile) attık.”
(Sâffât Sûresi, 37:145)
Fakat Rabbi onu yalnız bırakmadı. Rahmet-i İlahi, onun imdadına yetişti. Hemen yanı başında, “Yaktîn” denilen (geniş yapraklı kabak veya benzeri bir asma) bir bitki bitirildi. Bu bitki, Hz. Yunus’u (a.s.) hem yakıcı güneşten koruyan bir gölgelik oldu, hem de (tefsirlere göre) yaprakları ve meyvesiyle ona gıda ve şifa vesilesi kılındı.
“Üzerine (gölge yapması için) kabak türünden bir bitki bitirdik.”
(Sâffât Sûresi, 37:146)

7. Ninova Halkının Toplu Tevbesi (Bir İstisna)

Peki, Hz. Yunus (a.s.) balığın karnındayken, Ninova’da neler olmuştu?
Hz. Yunus’un haber verdiği azabın alametleri, o ayrıldıktan sonra Ninova semalarında belirmeye başladı. Gökyüzü karardı, etrafı korkunç bir duman kapladı ve azabın yaklaştığını anladılar. O anda, Hz. Yunus’un (a.s.) haklı olduğunu, onun gerçek bir peygamber olduğunu idrak ettiler.
Büyük bir pişmanlık ve korkuyla sarsıldılar. Tefsirlerde tasvir edildiğine göre, kralları başta olmak üzere, bütün halk (hayvanlarını dahi yanlarına alarak, yavruları annelerinden ayırarak) sahraya çıktılar. Üzerlerindeki süslü elbiseleri çıkarıp çullara büründüler. Topluca feryat ederek, gözyaşları içinde Allah’a (c.c.) yalvarmaya, tevbe ve istiğfar etmeye başladılar.
Bu, Kur’ân-ı Kerîm’de zikredilen eşsiz bir hadisedir. Azap gelip çattıktan sonra iman etmek (Firavun’un imanı gibi) fayda vermezken, Ninova halkının bu samimi ve toplu tevbesi kabul edildi.
“Yûnus’un kavminden başka, (azabı gördükten sonra) iman edip de imanı kendisine fayda veren hiçbir memleket halkı yoktur. Onlar iman ettiklerinde, dünya hayatında onlardan zillet azabını kaldırmış ve kendilerini bir süre daha (nimetlerimizden) faydalandırmıştık.”
(Yûnus Sûresi, 10:98)
Allah (c.c.), üzerlerindeki azabı kaldırdı ve onlara bir müddet daha hayat bahşetti.

8. Dönüş ve Büyük Buluşma

Hz. Yunus (a.s.) sahilde sıhhat bulup kendine gelince, Allah Teâlâ ona tekrar vazifesinin başına, kavmine dönmesini emretti. O, kavminin helak edildiğini düşünerek Ninova’ya doğru yola çıktı.
Ancak şehre yaklaştığında gördüğü manzara şaşırtıcıydı. Yıkım ve felaket yerine, hayatın devam ettiğini gördü. Şehre girdiğinde ise, kendisini yalanlayan o isyankâr kavmin, şimdi topluca iman etmiş ve Allah’a ibadet eder halde olduğunu gördü.
Rabbi, ona “yüz bin veya daha fazla” kişiden oluşan bir ümmeti yeniden bahşetmişti.
“Onu, yüz bin veya daha fazla kişiye peygamber olarak gönderdik.”
(Sâffât Sûresi, 37:147)
“Sonunda ona iman ettiler. Biz de onları bir süreye kadar (dünya nimetlerinden) faydalandırdık.”
(Sâffât Sûresi, 37:148)
Böylece Hz. Yunus (a.s.), tebliğinin neticesini görmüş, kavmiyle birlikte iman üzere bir hayat sürmüştür.

Kıssadan Hisseler ve Hikmetler

Hz. Yunus’un (a.s.) bu muazzam kıssası, sadece bir peygamberin başından geçen tarihi bir hadise değil, aynı zamanda her mü’min için cihan şümul dersler ihtiva eden bir hikmet mektebidir:
• Sabır ve Teslimiyet: Tebliğ ve hizmet yolunda karşılaşılan zorluklar ne olursa olsun, bir mü’min sabretmeli ve Allah’ın izni ve emri dairesinden ayrılmamalıdır. Beşerî hisler (öfke, acelecilik, enaniyet) imtihanın bir parçasıdır.
• Tevbenin Gücü: Hz. Yunus’un (a.s.) hatasını (zellesini) anlar anlamaz yaptığı samimi tevbe, onun kurtuluşunun anahtarı olmuştur. Aynı şekilde, Ninova halkının toplu ve samimi tevbesi, kaçınılmaz bir azabı geri çevirmiştir.
• Tesbih-i Yunusiyye’nin Sırrı: Bu mübarek dua, en karanlık, en ümitsiz anlarda bile sebepleri değil, doğrudan Allah’ı (c.c.) yardıma çağırmanın formülüdür. Bu tesbih, mü’minler için “kederden kurtuluş” müjdesidir.
• Derûnî Muhasebe: Balığın karnı, Hz. Yunus (a.s.) için dünyadan ve nefsinden (ene) sıyrıldığı bir “halvet” ve tefekkür mekânı olmuştur. Bazen en büyük musibetler, en büyük manevi fetihlerin mukaddimesidir.
• Risale-i Nur’da Hz. Yunus Kıssası: Bilhassa Risale-i Nur Külliyatı gibi eserlerde bu kıssa, derin bir tefekkür vesilesi olarak ele alınır. Hz. Yunus’un (a.s.) vaziyeti, dünyanın fırtınaları içinde boğuşan, nefs-i emmaresinin (balık) ve gafletin (gece ve deniz) karanlıklarında kaybolan modern insanın vaziyetine bir temsildir. Kurtuluş reçetesi ise, aynı onun gibi “Lâ ilâhe illâ ente sübhâneke innî küntü mine’z-zâlimîn” diyerek, tam bir acziyetle Allah’a sığınmaktır.
Cenâb-ı Hak, bizleri Hz. Yunus Aleyhisselam’ın teslimiyetinden, sabrından ve samimi tevbesinden hisseler almayı nasip eylesin. Amin.

***********

Kudüs’ün kalbinde, Süleyman (a.s.) Mabedi’nin (Beytü’l-Makdis) kutsal duvarları arasında, kendini Allah’a adamış, gecesi ve gündüzü ibadetle geçen bir peygamber vardı: Hz. Zekeriyyâ (a.s.). O, Hz. Dâvûd (a.s.) soyundan gelen, İmrân ailesiyle akraba, İsrailoğullarına doğru yolu gösteren sâlih bir kul, bir rehberdi.
Hz. Zekeriyyâ’nın hayatı, sabrın, duanın ve imkânsız görünen anlarda bile Allah’ın rahmetinden ümit kesmemenin en güzel kıssalarından biridir.

Birinci Bölüm: Kutsal Emanet ve Mihrabdaki Keramet (Hz. Meryem’in Kefâleti)

Her şey, Beytü’l-Makdis’e adanmış küçük bir kız çocuğuyla başladı. Bu çocuk, Hz. Zekeriyyâ’nın hanımının akrabası olan Hanne’nin kızı Meryem’di. Hanne, hamileyken karnındakini Allah’a adamıştı. Doğum yaptığında, bu adağını yerine getirmek için kızı Meryem’i Mescid’in hizmetine verdi.
Mescid’deki âlimler ve rehberler, bu mübarek kız çocuğunun bakımını (kefâletini) kimin üstleneceği konusunda aralarında anlaştılar; kura çekilecekti. Kur’an-ı Kerim’in tasvir ettiğine göre, kalemlerini nehre attılar ve kura, Meryem’in eniştesi olan Hz. Zekeriyyâ’ya çıktı. Bu, ilâhî bir tercihti.
Hz. Zekeriyyâ, Hz. Meryem için Mescid’de yüksekçe, hususi bir bölüm (mihrâb) tahsis etti. Onu gözü gibi koruyor, ilim ve hikmetle yetiştiriyordu. Fakat bu süreçte, ilâhî kudretin akıllara durgunluk veren bir tecellisine şahit oldu. Ne zaman Hz. Meryem’in bulunduğu odaya girse, yanında, o mevsimde Kudüs’te bulunması mümkün olmayan, taze ve harikulâde yiyecekler (rızıklar) buluyordu.
Bir gün hayretle sordu: “Ey Meryem! Bu sana nereden geliyor?”
Hz. Meryem’in cevabı, derûnî bir teslimiyetin ifadesiydi: “Bu, Allah katındandır.”
Cenâb-ı Hak, bu hâdiseyi Âl-i İmrân Sûresi’nde şöyle haber verir :
“Bunun üzerine Rabbi onu güzel bir şekilde kabul buyurdu ve onu güzel bir şekilde yetiştirdi. Zekeriyya’yı da onun bakımıyla görevlendirdi. Zekeriyya, onun bulunduğu bölmeye (mihrâb) her girdiğinde yanında bir yiyecek bulurdu. ‘Meryem! Bu sana nereden geldi?’ derdi. O da ‘Bu, Allah katındandır. Şüphesiz Allah, dilediğine hesapsız rızık verir’ derdi.” (Âl-i İmrân, 3:37)

İkinci Bölüm: İhtiyarlığın Sessizliğinde Yükselen Dua

Bu keramet, Hz. Zekeriyyâ’nın kalbinde yıllardır sakladığı bir arzuyu yeniden alevlendirdi. Kendisi artık çok yaşlanmıştı (pir-i fâni olmuştu). Saçları ağarmış, kemikleri zayıflamıştı. Hanımı (zevcesi) ise gençliğinden beri kısırdı (âkır idi). Zahirî şartlara (dış sebeplere) bakıldığında, bir evlat sahibi olmaları imkânsız görünüyordu.
Fakat Hz. Zekeriyyâ, mevsimi dışında Meryem’e rızık gönderen Allah’ın (c.c.), “ihtiyarlık mevsimi” dışında kendisine de bir “hayat meyvesi” (evlat) verebileceğini derinden hissetti.
Onun endişesi, sadece neslinin devam etmesi değildi. O, kendisinden sonra İsrailoğulları arasındaki manevî mirasın, peygamberlik davasının sahipsiz kalmasından, akrabalarının (mevâlî) yoldan sapmasından endişe ediyordu. Bu yüzden, hem kendisine hem de Yâkub (a.s.) hanedanına manevî bir mirasçı olacak, Allah’ın razı olacağı sâlih bir evlat (veli) niyaz etti.
O gece, mihrabda, Rabbine gizli bir nida (sesleniş) ile yalvardı. Meryem Sûresi, bu içli duayı şöyle tasvir eder :
“4 – O, şöyle demişti: ‘Rabbim! Şüphesiz kemiklerim gevşedi. Saçım sakalım ağardı. Sana yaptığım dualarda (cevapsız bırakılarak) hiç bedbaht olmadım.’
5 – ‘Gerçek şu ki ben, benden sonraki akrabalarım(ın isyankâr olmaların)dan korkuyorum. Eşim de kısırdır. Artık katından bana bir dost (nesil) ver.’
6 – ‘Ki o, bana da mirasçı olsun, Yakup ailesine de mirasçı olsun. Rabbim! Onu, rızana lâyık kıl.'” (Meryem, 19:4-6)
Ve Âl-i İmrân Sûresi’nde de şöyle buyrulur :
“Orada Zekeriyya, Rabbine dua etti: ‘Rabbim! Bana katından temiz bir nesil bahşet. Şüphesiz sen duayı hakkıyla işitensin’ dedi.” (Âl-i İmrân, 3:38)

Üçüncü Bölüm: Müjde ve İlâhî İşaret (Hz. Yahya)

Hz. Zekeriyyâ (a.s.), tam da mihrabda durmuş namaz kılarken, o derûnî yakarışının cevabı melekler vasıtasıyla geldi. Allah’ın kudreti, sebepleri bir kez daha aradan kaldırıyordu.:
“Zekeriyya mabedde durmuş namaz kılarken melekler ona şöyle seslendiler: ‘Allah, sana, Allah’tan bir kelimeyi (İsa’yı) doğrulayıcı, efendi, nefsine hâkim ve salihlerden bir peygamber olarak Yahya’yı müjdeler.'” (Âl-i İmrân, 3:39)
Bu, akıl almaz bir müjdeydi. Müjdelenen evladın sadece adı verilmiyor (Yahya), aynı zamanda onun hususiyetleri de sayılıyordu:
• Musaddık (Doğrulayıcı): Allah’tan bir “Kelime” olan Hz. İsa’yı tasdik edecekti.
• Seyyid (Efendi): Kavmi içinde manevî bir önder, bir efendi olacaktı.
• Hasûr (Nefsine Hâkim): İffet timsali, nefsanî arzulardan kendini koruyan biri olacaktı.
• Nebî (Peygamber): Sâlihlerden seçilmiş bir peygamber olacaktı.
Hz. Zekeriyyâ, bu müjde karşısında hem büyük bir sevinç hem de bir hayret yaşadı. Bu, bir şüphe değil, kudretin tecellisini anlamak ve kalbinin tam bir itmi’nana (tatmin) kavuşması için bir sualdi.:
“Zekeriyya, ‘Rabbim! Hanımım kısır ve ben de ihtiyarlığın son noktasına ulaşmış iken, benim nasıl çocuğum olur?’ dedi. Allah, ‘Öyledir, Allah dilediğini yapar’ buyurdu.” (Âl-i İmrân, 3:40)
Cenâb-ı Hak, Meryem Sûresi’nde bu durumu şöyle pekiştirir :
“(Allah), ‘Rabbin böyle buyurdu: Bu, bana kolaydır. Daha önce, sen hiçbir şey değilken seni de yaratmıştım’ dedi.” (Meryem, 19:9)
Bu muazzam hâdise karşısında kalbi coşan Hz. Zekeriyyâ, bu müjdenin bir isbatı olarak Rabbinden bir “âyet” (işaret) istedi. Allah Teâlâ, ona hem dünyevî hem de manevî bir işaret bahşetti.:
“Zekeriyya, ‘Rabbim! Öyleyse bana bir işaret ver’ dedi. Allah da, ‘Senin işaretin, sapasağlam olduğun hâlde üç gün (Meryem sûresinde “üç gece”) insanlarla konuşamamandır. Rabbini çokça an ve sabah akşam tespih et’ buyurdu.” (Âl-i İmrân, 3:41)
İşaret başlamıştı. Hz. Zekeriyyâ, sağlığı yerinde olduğu halde, insanlarla konuşma kabiliyetini kaybetti. Dili, sadece Allah’ı zikretmek ve O’nu tespih etmek için çalışıyordu. Mescid’den kavminin yanına çıktığında, onlarla ancak işaret yoluyla (remz) anlaştı ve onlara sabah akşam Allah’ı tespih etmelerini vasiyet etti. (Bkz. Meryem, 19:11)
Bu üç günlük sessizlik, büyük müjdenin vuku bulacağına dair ilâhî bir mühürdü.

Dördüncü Bölüm: Mirasçı ve Şehadet

Ve vaat edilen gün geldi. Allah’ın “Ol” emriyle, o kısır rahimden ve o ihtiyar bedenden, mucizevî bir hayat filizlendi. Hz. Yahya (a.s.) dünyaya geldi. O, babasının mirasını, yani hikmet ve peygamberlik davasını devralacaktı. Cenâb-ı Hak, ona daha çocuk yaşta hikmet (ilim ve anlayış) verdi. (Bkz. Meryem, 19:12)
Hz. Zekeriyyâ’nın duası kabul olmuş, Beytü’l-Makdis’in manevî rehberliği emin ellere teslim edilmişti.
Hz. Zekeriyyâ’nın (a.s.) hayatının sonu hakkında Kur’an-ı Kerim’de tafsilatlı malumat bulunmamaktadır. Ancak İslam tarihi kaynaklarında ve bazı tefsirlerde zikredilen rivayetlere göre, onun sonu da oğlu Hz. Yahya (a.s.) gibi şehadetle neticelenmiştir.
Bu rivayetlere göre, Hz. Yahya (a.s.), o dönemin zalim ve ahlâksız hükümdarının (Herod) gayr-i meşru bir evlilik isteğine karşı çıktığı için vahşice şehit edilmişti. Bu zulümden sonra, zalimler Hz. Zekeriyyâ’nın da peşine düştüler.
Kaçmakta olan Hz. Zekeriyyâ (a.s.), rivayete göre bir ağacın yanına geldiğinde, ağaç Allah’ın izniyle yarılmış ve Hz. Zekeriyyâ onun kovuğuna sığınmıştır. Ancak İblis, onun yerini askerlere göstermiş ve cübbesinden bir parçayı dışarıda bırakarak bir iz oluşturmuştur. Zalimler, peygamberin ağacın içinde olduğuna inanarak, o mübarek ağacı testereyle kesmişler ve Hz. Zekeriyyâ da bu esnada ruhunu Allah’a teslim ederek şehitlik mertebesine ulaşmıştır.

Netice: Sabır ve Ümit Peygamberi

Hz. Zekeriyyâ’nın (a.s.) hayatı, bizlere şu cihan şümul hakikatleri öğretir:
• Duanın Gücü: Sebepler ne kadar imkânsız görünürse görünsün, “sebeplerin Müsebbibi” olan Allah’tan (c.c.) istemekten asla vazgeçilmemelidir.
• Allah’ın Kudreti: O, dilediğine hesapsız rızık verir; kurudan yaşı, ölüden diriyi çıkarır. İhtiyarlıktan ve kısırlıktan hayat bahşeder.
• Sâlih Evlat Niyazı: Bir mümin için en kıymetli miras, dünyalık mal mülk değil, Allah’ın davasını sürdürecek, O’nun rızasına lâyık sâlih bir nesildir.
• Teslimiyet: Allah’tan gelen müjdeye karşı “Bu nasıl olur?” demek, şüphe değil; kudretin azametini idrak ve kalbin itmi’nan bulması içindir.
• Sabır ve Şehadet: Peygamberlerin yolu, çile, sabır ve gerektiğinde hak uğruna canını feda etme yoludur.
Hz. Zekeriyyâ, mihrabda bir dua, sabırda bir timsal ve şehadette bir şeref nişanı olarak müminlerin kalbinde hayatını sürdürmektedir. Allah’ın selamı onun üzerine olsun.

**********

Bir Peygamberin Duası ve Mucizevî Müjde: Hz. Yahyâ (a.s.)

Her şey, Kudüs’teki büyük mâbedin (Beytü’l-Makdis) sessiz bir köşesinde, huşû içinde Rabbine yönelen salih bir peygamberin derûnî yakarışıyla başladı. Bu mübarek zat, İmrân ailesinden gelen Hz. Zekeriyyâ (a.s.) idi.
Yıllar geçmiş, Hz. Zekeriyyâ’nın yaşı kemale ermiş, saçlarına aklar düşmüştü. Eşi Îşâ (Elisabeth) da yaşlanmıştı ve en büyük imtihanları, bir evlat hasretiydi. Îşâ, kısır (âkır) olarak biliniyordu ve zahirî sebeplere bakıldığında bir çocuk sahibi olmaları mümkün görünmüyordu.
Fakat Hz. Zekeriyyâ, Allah’ın rahmetinden asla ümidini kesmeyen bir peygamberdi. Bir gün, mâbedde Hz. Meryem’in yanında, ona Allah katından gelen mevsimsiz rızıkları gördü. Bu harikulâde hadise, onun kalbindeki ümidi daha da alevlendirdi. Hz. Meryem’e bu rızıkları verenin, kendisine de salih bir evlat verebileceğine olan imanı tamdı.
Ellerini açtı ve Rabbine şöyle yalvardı. Kur’ân-ı Kerîm, bu dokunaklı duayı bize şöyle nakleder:
“Orada Zekeriyyâ, rabbine dua etti: «Rabbim! Bana katından temiz bir nesil bahşet. Şüphesiz sen duayı hakkıyla işitensin» dedi.” (Âl-i İmrân, 3:38)
Bu, sadece bir evlat isteği değil, aynı zamanda peygamberlik davasını sürdürecek, Allah’ın dinine hizmet edecek “temiz bir nesil” talebiydi.
Cenâb-ı Hakk, peygamberinin bu ihlaslı yakarışına icabet etmekte gecikmedi. Hz. Zekeriyyâ mâbedde (mihrap) namaz kılarken, melekler ona seslendi. Bu, dünyayı değiştirecek bir müjdeydi:
“Zekeriyyâ mâbedde durmuş namaz kılarken, melekler ona şöyle seslendiler: «Allah, sana; Allah’tan bir kelimeyi (Îsâ’yı) tasdik edici, efendi, nefsine hâkim ve sâlihlerden bir peygamber olarak Yahyâ’yı müjdeler».” (Âl-i İmrân, 3:39)
Hz. Zekeriyyâ, bu müjde karşısında hem büyük bir sevinç hem de bir hayret yaşadı. “Rabbim,” dedi, “Bana ihtiyarlık gelip çatmışken ve eşim de kısırken, benim nasıl oğlum olabilir?” Bu, Allah’ın kudretinden bir şüphe değil, bu mucizenin nasıl tecelli edeceğine dair bir hayretti.
Cenâb-ı Hakk, O’nun sonsuz kudretini hatırlattı: “Öyledir, Allah dilediğini yapar.”
Hz. Zekeriyyâ, kalbinin tam mutmain olması için bir alâmet (işaret) istedi. Allah Teâlâ şöyle buyurdu:
“Zekeriyyâ, «Rabbim! (Oğlum olacağına dair) bana bir alâmet ver» dedi. Allah da şöyle dedi: «Senin için alâmet, insanlarla üç gün konuşamaman, ancak işaretleşebilmendir. Rabbini çok zikret, sabah akşam tesbih et».” (Âl-i İmrân, 3:41)
Ve mucize gerçekleşti. Hz. Zekeriyyâ, hiçbir hastalığı olmaksızın üç gün boyunca insanlarla konuşamadı, ancak işaret yoluyla anlaştı. Bu süre zarfında dilini sadece Allah’ı zikretmek ve O’nu tesbih etmek için kullanabildi. Bu, duanın kabulünün ve mucizenin başlangıcının sessiz ama kudretli bir isbatıydı.

Hikmetle Dolu Bir Çocukluk

Nihayet, Allah’ın vaadi yerine geldi. İhtiyar peygamber Hz. Zekeriyyâ ile vefalı eşi Hz. Îşâ’nın hanesine bir güneş gibi doğdu Hz. Yahyâ. Cenâb-ı Hakk, ona bizzat “Yahyâ” ismini vermişti; bu isim “yaşayan, hayat bulan” manasına geliyordu ve daha önce kimseye verilmemişti.
Hz. Yahyâ, sıradan bir çocuk gibi büyümedi. O, daha ilk günlerinden itibaren farklıydı. Diğer çocuklar oyun peşinde koşarken, o derin düşüncelere dalar, vaktini tefekkür ve ibadetle geçirirdi. Allah Teâlâ, ona çok erken yaşta bir lütufta bulundu. Kur’ân-ı Kerîm bu durumu şöyle tasvir eder:
“«Ey Yahyâ! Kitab’a (Tevrat’a) vargücünle sarıl» (dedik) ve henüz çocuk iken ona hikmeti verdik.” (Meryem, 19:12)
Ona “hikmet” verilmişti. Yani, Allah’ın kitabını (Tevrat’ı) anlama, meselelerin derûnî manalarına vakıf olma ve doğru ile yanlışı ayırabilme kabiliyeti bahşedilmişti. O, Tevrat’ın hükümlerine sadece uymakla kalmadı, ona “vargücüyle sarıldı.” Bu, onun Allah’ın emirlerine olan bağlılığının ne kadar kuvvetli olduğunu gösteriyordu.

Eşsiz Bir Ahlâk ve Peygamberlik Görevi

Hz. Yahyâ büyüdükçe, ahlâkı ve faziletleri daha da parladı. O, Allah’ın özel olarak terbiye ettiği, saf ve temiz bir kuldu. Allah Teâlâ, onun üstün vasıflarını şöyle devam ettirir:
“Tarafımızdan ona bir kalp yumuşaklığı (Hanân) ve bir temizlik (Zekât) (de verdik). O, Allah’tan sakınan, takvâ sahibi biri idi.” (Meryem, 19:13)
“Ana babasına çok iyi davranırdı. Âsi ve isyankâr bir zorba değildi.” (Meryem, 19:14)
Hz. Yahyâ, “Hanân” sahibiydi; yani derin bir şefkat, merhamet ve kalp yumuşaklığına sahipti. Sadece insanlara değil, bütün mahlûkata karşı merhametliydi. Tefsirlerde, onun tabiat içinde vakit geçirdiği, vahşi hayvanlarla bile dost olduğu, gözyaşlarının yanaklarında iz bıraktığı derecede çok ağlayan, hassas bir peygamber olduğu rivayet edilir.
Aynı zamanda “Zekât” sahibiydi; yani günahtan, kibirden, kötülükten arınmış, tertemiz bir fıtratı vardı.
Ve en mühim vasıflarından biri, anne ve babasına olan eşsiz hürmetiydi. Kendisi bir mucize olarak dünyaya gelmiş bir peygamber olmasına rağmen, ihtiyar anne ve babasına karşı “öf” bile dememiş, onlara karşı daima itaatkâr ve şefkatli olmuştu.
Hz. Yahyâ’nın bir diğer önemli görevi, Âl-i İmrân Suresi’nde belirtildiği gibi, “Allah’tan bir kelimeyi (Hz. İsa’yı) tasdik edici” olmasıydı. Hz. Yahyâ ile Hz. İsa (a.s.) teyze çocuklarıydılar (Anneleri Îşâ ve Meryem kardeştiler). Hz. Yahyâ, Hz. İsa’dan birkaç ay önce doğmuş ve onun peygamberliğini ilk tasdik eden, O’na inanan ve halkı O’na inanmaya davet eden kişi olmuştur. O, Hz. İsa’nın kutlu vazifesinin hazırlayıcısı ve en büyük destekçisiydi.
O, Âl-i İmrân Suresi’nde zikredildiği gibi “Hasûr” idi; yani nefsine son derece hâkim, kendini Allah’a adamış, dünyevî zevklere ve haramlara karşı tam bir iffet ve korunmuşluk içindeydi. Zühd (dünyaya rağbet etmeme) hayatının esasıydı. Kaba kumaşlardan elbiseler giyer, arpa ekmeği yer, vaktinin çoğunu ibadetle ve insanları irşad ile geçirirdi.

Hakkı Söylemekten Çekinmeyen Cesur Peygamber

Hz. Yahyâ’nın yaşadığı dönem, Benî İsrâil’in hem ahlâkî hem de dinî açıdan büyük bir bozulma yaşadığı bir zamandı. Hükümdarlar ve idareciler, zâlim ve keyfî hareket ediyor, Allah’ın hükümlerini çiğniyorlardı.
İslâm tarihi ve tefsir kaynaklarının aktardığına göre, o devrin zâlim kralı (Tarihî kaynaklarda Herod Antipas olarak geçer), Tevrat’ın hükümlerine aykırı, gayr-i meşrû bir evlilik yapmak istedi. Bu evlilik, kendi kardeşinin kızı (veya başka bir rivayette kardeşinin hanımı) ile olacaktı ki, bu, Tevrat’a göre kesinlikle haramdı.
Ancak kral, bu arzusunu meşrulaştırmak için halkın sevdiği ve saydığı peygamber olan Hz. Yahyâ’dan bir fetva, bir onay almak istedi. Onu sarayına davet etti, ona makam ve mevki teklif etti, belki de tehdit etti.
Hz. Yahyâ (a.s.), sarayın debdebesinden veya kralın gazabından zerre kadar korkmadı. O, sadece Allah’tan korkardı. Kralın yüzüne karşı, Hakk’ı gür bir sesle haykırdı: “Bu izdivaç sana helâl değildir! Allah’ın hükmüne aykırıdır!”
Bu cevap, kralı ve o gayr-i meşrû evliliği arzulayan kadını öfkelendirdi. Hz. Yahyâ’nın bu tavizsiz duruşu, onun sonunu hazırladı.

Hakk Yolunda Bir Şehâdet

Zâlim kral, nefsine ve şeytanın fısıltılarına uyarak, o zâlim kadının da kışkırtmasıyla tarihin en acı verici emirlerinden birini verdi. Allah’ın peygamberi Hz. Yahyâ’nın (a.s.) yakalanmasını ve katledilmesini emretti.
Rivayetlere göre, askerler Hz. Yahyâ’yı mâbedde ibadet ederken buldular. Oracıkta, Allah’a secde ettiği o mübarek mekânda, onu şehit ettiler.
Tefsirlerde geçen meşhur ve ibretlik bir rivayete göre, Hz. Yahyâ’nın (a.s.) mübarek başı kesildikten sonra bile, o kesik baş, kralın önündeki tepside Hakk’ı haykırmaya devam etmiş ve “O kadın sana helâl değildir!” demiştir. Bu, Hakk’ı söylemenin ve bu yolda şehit olmanın ne kadar ulvî bir mertebe olduğunu gösteren tüyler ürpertici bir tasvirdir.

Üç Günde Gelen İlâhî Selâm

Hz. Yahyâ (a.s.), kısa ama hikmet dolu bir hayat sürdü. O, iffetin, zühdün, anne-babaya itaatin, hikmetin ve en mühimi de Hakk uğruna canını feda etmenin sembolü oldu.
Cenâb-ı Hakk, Kur’ân-ı Kerîm’de çok az peygambere nasip olan bir şerefi ona bahşetmiştir. Bizzat Allah (c.c.), sevgili kulu ve peygamberi Yahyâ’ya “Selâm” etmiştir. Bir insanın hayatındaki en zorlu ve en kritik üç an, Allah’ın teminatı altına alınmıştır:
“Doğduğu gün, öleceği gün ve diriltileceği gün ona selâm olsun!” (Meryem, 19:15)
Allah’ın selâmı üzerine olan Hz. Yahyâ’nın hayatı, bizlere ve özellikle gençlere şu dersi verir: Dünyevî makamlar, güçler veya tehditler ne olursa olsun, Allah’ın hükmünü söylemekten asla çekinmemek gerekir. Gerçek fazilet, Allah’ın kitabına “vargücüyle sarılmak” ve O’nun yolunda şehit olabilmeyi göze almaktır.

*********

Hz. İsa’nın (Aleyhisselâm) Mübarek Hayatı: Kur’an, Tefsir ve İslam Tarihi Işığında

Bölüm 1: Mübarek Bir Aile ve Bir Adak

Her şey, Kudüs’te, Benî İsrail’in (İsrailoğulları) en saygıdeğer ailelerinden biri olan “Âl-i İmrân” yani İmrân ailesinde başladı. İmrân, salih bir zattı ve hanımı Hanne de o derece mübarek bir kadındı. Hanne validemiz, uzun müddet bir evlat hasreti çekmişti. Gönlü, Allah’a (Celle Celâlühü) hizmet edecek hayırlı bir evlat arzusuyla doluydu.
Bir gün, bütün samimiyetiyle Rabbine yöneldi ve derûnî bir ahitte bulundu. Kur’an-ı Kerim, onun bu samimi duasını bize şöyle haber verir:
“Hani, İmrân’ın karısı, ‘Rabbim! Karnımdakini (çocuğumu) sırf sana hizmet etmek üzere adadım. Benden kabul et. Şüphesiz sen hakkıyla işitensin, hakkıyla bilensin’ demişti.” (Âl-i İmrân, 35 )
Hanne validemiz, doğacak çocuğunun bir erkek olacağını ve onu Beytü’l-Makdis’e (Mescid-i Aksa) hizmetkâr olarak adayacağını düşünmüştü. Lakin Allah’ın (C.C.) takdiri farklı tecelli etti. Bir kız çocuğu dünyaya getirdi ve ona “Meryem” adını verdi. Meryem, “ibadet eden, kendini Allah’a adayan” manasına geliyordu.
Çocuğu kız olmasına rağmen, Hanne validemiz adağından dönmedi. Onu Beytü’l-Makdis’e teslim etti. Hz. Meryem’in himayesini (bakımını) kimin üstleneceği konusunda bir ihtilaf olsa da, neticede bu şerefli vazife, onun teyzesinin eşi olan Hz. Zekeriyya’ya (Aleyhisselâm) nasip oldu.
Hz. Zekeriyya, Meryem için mabedde “mihrap” denilen hususi bir oda tahsis etti. Hz. Meryem, burada vaktinin tamamını ibadetle, zikirle ve tefekkürle geçiriyordu. Öyle ki, Allah (C.C.) ona hususi ikramlarda bulunuyordu. Kur’an-ı Kerim bu hali şöyle tasvir eder:
“Rabbi, onu (Meryem’i) güzel bir şekilde kabul etti ve onu güzel bir bitki gibi yetiştirdi. Zekeriyya’yı da onun bakımıyla görevlendirdi. Zekeriyya, onun bulunduğu bölmeye (mihrâba) her girdiğinde yanında bir yiyecek bulurdu. ‘Meryem! Bu sana nereden geldi?’ derdi. O da ‘Bu, Allah katındandır. Şüphesiz Allah, dilediğine hesapsız rızık verir’ derdi.” (Âl-i İmrân, 37 )
Hz. Meryem, yazın kış meyveleri, kışın yaz meyveleri ile rızıklanıyordu. Bu, onun sıradan bir insan olmadığını, Allah katında seçilmiş ve hususi bir vazifeye hazırlanan müstesna bir kul olduğunu gösteriyordu.

Bölüm 2: Büyük Müjde ve “Kelimetullah”

Hz. Meryem, iffetiyle, takvasıyla ve ibadetiyle emsalsiz bir mertebeye ulaşmıştı. Bir gün, ibadeti için mabedde veya evinin doğu tarafında bir yere çekilmiş, insanlardan uzlet etmişti. Tam bu esnada, karşısında fevkalade bir hadise vuku buldu. Allah’ın (C.C.) büyük meleği Cebrail (Aleyhisselâm), ona tam bir insan suretinde göründü.
Hz. Meryem, bu ani ve zahirî durum karşısında dehşete kapıldı. Karşısındakinin niyetinden emin olamadı ve iffetine bir zarar gelmesinden korkarak hemen Rabbine sığındı. Kur’an-ı Kerim, bu anı şöyle anlatır:
“(Meryem), ‘Senden, çok esirgeyici olan Allah’a sığınırım! Eğer Allah’tan sakınan bir kimse isen (bana dokunma)’ dedi.” (Meryem, 18 )
Cebrail (A.S.), onu hemen teskin etti ve geliş sebebini açıkladı:
“Melek, ‘Ben, ancak sana tertemiz bir erkek çocuk bağışlamak için Rabbinin bir elçisiyim’ dedi.” (Meryem, 19 )
Bu, akıllara durgunluk veren bir müjdeydi. Hz. Meryem, hayret içinde kaldı. Zira o, bir erkekle asla teması olmamış, iffetini titizlikle koruyan bir bakireydi.
“Meryem, ‘Bana bir insan dokunmadığı ve iffetsiz de olmadığım hâlde benim nasıl çocuğum olabilir?’ dedi.” (Meryem, 20 )
Cebrail’in (A.S.) cevabı, Allah’ın (C.C.) kudretinin sebeplerin ötesinde olduğunu gösteriyordu:
“Melek, ‘Öyledir’ dedi. Rabbin dedi ki: ‘O (babasız çocuk vermek), bana kolaydır. Onu insanlar için bir mucize ve katımızdan bir rahmet kılmak için (böyle yapacağız). Bu, (ezelde) hükme bağlanmış bir iştir.'” (Meryem, 21)
Ve melekler, doğacak çocuğun vasıflarını bildirdiler. O, sıradan bir çocuk olmayacaktı. O, Allah’ın “Ol” emriyle, yani bir “Kelime”siyle yaratılacağı için “Kelimetullah” (Allah’ın Kelimesi) olacaktı.
“Hani melekler, ‘Ey Meryem! Allah, seni kendi katından bir kelime ile müjdeliyor ki, adı Meryem oğlu İsa Mesih’tir. Dünyada da, ahirette de itibarlı ve Allah’a çok yakın olanlardandır’ demişti.” (Âl-i İmrân, 45 )
Tefsirlerde belirtildiğine göre, Cebrail (A.S.), Hz. Meryem’e (veya elbisesinin yakasına) üfürdü ve bu ilahi nefha ile Hz. İsa’nın (A.S.) mucizevî hayatı, anne rahminde başlamış oldu.

Bölüm 3: Mucizevî Doğum ve Beşikteki Hitap

Hz. Meryem, bu ilahi emaneti taşımaya başladı. Kavminin, bu durumu gördüğünde kendisine inanmayacağını, hakkında kötü zanlarda bulunacağını biliyordu. Bu sebeple, hamilelik alametleri belirince Kudüs’ten uzaklaşarak Beytüllahim (Bethlehem) yakınlarında, sakin bir yere çekildi.
Doğum sancıları başladığında, ilahi bir sevk ile kuru bir hurma ağacının altına sığındı. İçinde bulunduğu vaziyetin ağırlığı, iffetine düşkünlüğünün verdiği ıstırap ve kavminden duyduğu endişe ile doluydu. Fakat Rabbi onu yalnız bırakmadı. Altından bir ses ona şöyle nida etti:
“Üzülme! Rabbin senin alt tarafında bir dere akıttı. Hurma ağacını kendine doğru silkele ki, üzerine taze, olgun hurma dökülsün. Ye, iç, gözün aydın olsun.” (Meryem Suresi’nden mülhem).
Hz. Meryem, bu ilahi ikramla kuvvet buldu ve mucizevî evladını dünyaya getirdi: Hz. İsa (Aleyhisselâm).
Emzini yerine getirdikten sonra, Allah’ın emriyle, susma orucuna niyet ederek (o gün kimseyle konuşmamaya ahdederek) kucağında bebeğiyle kavminin yanına döndü.
Onu kucağında bir bebekle görenler, dehşete düştüler. Mabede adanmış, iffet timsali Meryem’in böyle bir durumda olması, onlara göre korkunç bir hadiseydi. Hemen onu tenkit etmeye ve kınamaya başladılar:
“Kucağında çocuğu ile halkının yanına geldi. Onlar şöyle dediler: ‘Ey Meryem! Çok çirkin bir şey yaptın!'” (Meryem, 27 )
“‘Ey Hârûn’un kız kardeşi! Senin baban kötü bir kimse değildi. Annen de iffetsiz değildi.'” (Meryem, 28 )
Hz. Meryem, adağı sebebiyle onlara hiçbir cevap vermedi. Sadece kucağındaki bebeği işaret etti. Onlar ise alaycı bir tavırla, “Biz beşikteki bir çocukla nasıl konuşuruz?” dediler.
İşte tam o anda, Allah’ın (C.C.) kudreti bir kez daha tecelli etti. Günler, belki de saatler önce doğmuş olan bebek, fasih bir lisanla konuşmaya başladı. Bu, onun peygamberliğinin ve annesinin masumiyetinin ilk isbatı idi:
“Çocuk şöyle dedi: ‘Şüphesiz ben Allah’ın kuluyum. O, bana kitabı (İncil’i) verdi ve beni peygamber yaptı.'” (Meryem, 30 )
“‘Nerede olursam olayım, o beni mübarek kıldı; yaşadığım sürece bana namazı ve zekâtı emretti.'” (Meryem, 31)
“‘Beni anneme saygılı kıldı, beni bedbaht bir zorba yapmadı.'” (Meryem, 32)
“‘Doğduğum gün, öleceğim gün ve diriltileceğim gün bana selâm (esenlik) verilmiştir.'” (Meryem, 33)
Bu mucizevi hitap, Hz. İsa’nın (A.S.) kimliğini net bir şekilde ortaya koyuyordu: O, Allah’ın oğlu değil, “Allah’ın kulu” idi. O, kendisine Kitap (İncil) verilecek bir Peygamberdi.

Bölüm 4: Peygamberlik Vazifesi ve Mucizeler

Hz. İsa (A.S.) büyüdü ve otuz yaşına geldiğinde kendisine peygamberlik vazifesi verildi. O, kendisinden önceki peygamber Hz. Musa’nın (A.S.) getirdiği Tevrat’ı tasdik etmek ve Benî İsrail’i saptıkları yanlış yoldan, özellikle de aşırı maddeperestlikten ve katılaşmış kalplerinden kurtarıp hidayete davet etmek için gönderilmişti.
Allah (C.C.), onu Benî İsrail’in inkârcılığına karşı açık mucizelerle teyit etti. Kur’an-ı Kerim, onun bu mucizelerini kendi lisanından şöyle aktarır:
“…’Ben size Rabbinizden bir mucize getirdim. Ben size çamurdan kuş şeklinde bir şey yapar, ona üflerim. O da Allah’ın izniyle hemen kuş oluverir. Anadan doğma körü ve alacalıyı (o dönemde tedavisi imkânsız olan bir cilt hastalığı) iyileştiririm. Allah’ın izniyle ölüleri diriltirim. Evlerinizde ne yiyip ne biriktirdiğinizi size haber veririm. Eğer inanan kimseler iseniz, bunda sizin için elbette bir ibret vardır.'” (Âl-i İmrân, 49 )
Burada en mühim nokta, Hz. İsa’nın (A.S.) her mucizeyi “Allah’ın izniyle” (bi-iznillâh) kaydıyla yapmasıdır. Bu, onun gücünün zatından değil, Allah’ın (C.C.) ona verdiği bir kudretten kaynaklandığını gösterir.
O, çamurdan yaptığı şekillere üflüyor, onlar canlanıp uçuyordu. Doğuştan kör olanların gözlerini açıyor, iyileşmez denilen hastaları sıhhate kavuşturuyordu. Hatta Allah’ın izniyle, ölmüş olanları bile diriltiyordu. Tefsirlerde, dostu Lazar’ı (veya Âzir’i) dirilttiği rivayet edilir.
Ayrıca, insanların evlerinde gizlice ne yediklerini veya ne biriktirdiklerini haber vererek, onların derûnî (iç) hallerine de vakıf olduğunu gösteriyordu.

Bölüm 5: Havariler ve Semâdan Gelen Sofra

Hz. İsa’nın (A.S.) bu davetine karşı Benî İsrail’in çoğu inkârda direndi. Ancak ona yürekten inanan, samimi bir grup da vardı. Bunlara “Havariler” (yardımcılar, samimi dostlar) denildi. Onlar, Hz. İsa’nın davasına destek oldular.
Havariler, iman etmiş olsalar da, kalplerinin tam mutmain olması için Hz. İsa’dan (A.S.) ilahi bir mucize daha talep ettiler. Mâide Suresi’nde anlatıldığına göre, semâdan (gökten) donatılmış bir sofra (mâide) istediler. Hz. İsa (A.S.), bu talebin bir imtihan olduğunu bilerek önce tereddüt etti, fakat onların ısrarı üzerine Rabbine dua etti.
Allah (C.C.), bu sofrayı indireceğini, ancak bu mucizeden sonra kim inkâr ederse, onu çok şiddetli bir azapla cezalandıracağını bildirdi. Ve sofra indirildi. Bu hadise, Havarilerin imanını pekiştirdi.

Bölüm 6: İnkâr, Tuzak ve Göğe Yükseliş (Ref’)

Hz. İsa’nın (A.S.) mucizeleri arttıkça, Benî İsrail’in din adamları (Yahudi hahamları) ve Romalı idareciler ondan daha çok rahatsız oldular. Onun, kendi saltanatlarını ve bozulmuş dini nizamlarını sarsmasından korktular. Halkın ona yönelmesini hazmedemediler.
Nihayet, onu öldürmek için haince bir tuzak kurmaya karar verdiler. Rivayetlere göre, Havarilerden biri olan Yahuda (Judas), bir miktar dünyalık karşılığında ihanet ederek Hz. İsa’nın (A.S.) yerini onlara ihbar etti.
Zalimler, Hz. İsa’yı (A.S.) yakalayıp çarmıha germek (asmak) için harekete geçtiler.
Ancak, Allah’ın (C.C.) tuzağı, onların tuzağından üstündü. Onlar, Hz. İsa’yı (A.S.) öldürmeyi planlarken, Allah (C.C.) peygamberini onların elinden kurtarmayı takdir etmişti.
Kur’an-ı Kerim, bu hadisenin hakikatini, Hristiyanların ve Yahudilerin inandığından tamamen farklı bir şekilde, kesin bir dille açıklar:
“Bir de ‘Allah’ın peygamberi Meryem oğlu İsa Mesih’i öldürdük’ demeleri yüzünden… Hâlbuki onu ne öldürdüler ne de astılar; fakat (öldürdükleri) onlara İsa gibi gösterildi. Onun hakkında anlaşmazlığa düşenler, bu konuda kesin bir şüphe içindedirler. O hususta hiçbir bilgileri yoktur. Sadece zanna uyuyorlar. Onu kesinlikle öldürmediler.” (Nisâ, 157 )
Tefsirlerin çoğunluğuna göre, zalimler Hz. İsa’yı (A.S.) yakalamaya geldiklerinde, Allah (C.C.) ihanet eden kişiyi (veya orada bulunan bir başkasını) Hz. İsa’ya benzetti. Askerler, Hz. İsa’ya benzetilen o kişiyi yakaladılar ve onu “İsa budur” zannıyla çarmıha gerdiler.
Peki, Hz. İsa’ya (A.S.) ne oldu? Cevabı, bir sonraki ayet vermektedir:
“Fakat Allah, onu kendisine yükseltti. Allah, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Nisâ, 158 )
Allah (C.C.), peygamberini o zalimlerin eline bırakmadı. Onu, bedeni ve ruhuyla birlikte, canlı olarak Kendi katına, semâya yükseltti (Ref’ etti).

Sonuç: Akidemizdeki Yeri ve Beklenen Dönüş

İslam akidesine göre Hz. İsa (Aleyhisselâm), “Ulü’l-Azm” denilen beş büyük peygamberden biridir. O, Allah’ın (C.C.) oğlu değil, mübarek kulu ve şerefli elçisidir. O, öldürülmemiş veya asılmamıştır; Allah katında diridir.
İslam inancının mühim bir parçası da, Hz. İsa’nın (A.S.) kıyamet kopmadan önce yeryüzüne tekrar ineceğidir (Nüzûl-i İsa). O, Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed’in (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) şeriatına tabi olarak gelecek, Deccal’i öldürecek, haçı kıracak (Hristiyanlığın tahrif olmuş inançlarını düzeltecek), domuzu öldürecek (haramları tesis edecek) ve yeryüzünde adalet ve barışı tesis edecektir.
Onun hayatı, baştan sona Allah’ın (C.C.) sonsuz kudretinin bir mucizesidir. Babasız dünyaya gelişi, beşikte konuşması, ölüleri diriltmesi ve semâya yükseltilmesi, bizlere Allah’ın (C.C.) sebeplere muhtaç olmadığını, O “Ol” deyince her şeyin olacağını gösteren parlak isbatlardır.
Selâm, doğduğu gün, semâya yükseltildiği gün ve tekrar diriltileceği (yeryüzüne ineceği) gün onun üzerine olsun.

*********

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Cenâb-ı Hakk’ın insanlığa rehber olarak gönderdiği peygamberler (aleyhimüsselâm) silsilesi içinde, bazıları Kur’ân-ı Kerîm’de ibretlik kıssalarıyla hususi bir yer tutar.
İşte Hz. Üzeyir (aleyhisselâm) da, hem hayatı hem de vefatından sonra Cenâb-ı Hakk’ın kudretine nasıl bir delil (isbat) kılındığı ile tefekkür edilmesi gereken müstesna şahsiyetlerden biridir.
Onun hikâyesi, bir milletin hafızasını kaybettiği, mukaddes şehrin harabeye döndüğü ve imanın en zorlu sınavlardan geçtiği bir devirde başlar.

1. Bölüm: Harabe Şehir ve Yüz Yıllık Vefat

Hz. Üzeyir (a.s.), Bani Israil’e gönderilmiş bir peygamber veya (bazı tefsirlere göre) salih, âlim ve hikmet sahibi bir kuldur. O, Tevrat’ı en iyi bilen, hıfzeden ve yaşayan bir rehberdi.
Onun yaşadığı dönem, Beni Israil için büyük bir felaket zamanıydı. Bâbil Hükümdarı Buhtunnasr (Nebukadnezar), Kudüs’ü (Yeruşalim) yerle bir etmiş, Süleyman (a.s.) tarafından inşa edilen Beytü’l-Makdis’i (Mescid-i Aksa) yıkmış, Tevrat nüshalarını yaktırmış ve Bani Israil’in çoğunu esir alarak Bâbil’e sürmüştü.
İşte böyle bir yıkım ve dağılmışlık devrinde, Hz. Üzeyir (a.s.) bir yolculuğa çıkmıştı. Yolu, bir zamanlar hayat dolu olan, şimdi ise duvarları çökmüş, çatıları uçmuş ve içinde canlı namına bir şey kalmamış o harabe şehre, yani Kudüs’e düştü.
Merkebinden indi, etrafındaki o dehşet verici sessizliğe ve yıkıma nazar etti. Gözünün gördüğü her yer, ölüm ve hiçlikti. O derûnî tefekkür halinde, kalbinden Cenâb-ı Hakk’ın kudretine dair bir sual geçti. Bu bir şüphe değil, haşir (yeniden diriliş) hakikatinin nasıl tecelli edeceğine dair bir hayret ve hikmet arayışıydı.
Kur’ân-ı Kerîm, bu anı şöyle tasvir eder:
“Yahut altüst olmuş, ıssız duran bir şehre uğrayan kimseyi görmedin mi? O, ‘Allah, burayı ölümünden sonra nasıl diriltecek?’ demişti. Bunun üzerine Allah onu öldürüp yüzyıl ölü bıraktı, sonra diriltti. ‘Ne kadar kaldın?’ dedi. ‘Bir gün veya bir günden daha az kaldım’ dedi. Allah, ‘Hayır, yüzyıl kaldın. Yiyeceğine ve içeceğine bak, henüz bozulmamış. Eşeğine de bak. Seni insanlara bir delil kılalım diye (böyle yaptık). Kemiklere bak, onları nasıl düzeltiyor, sonra onlara nasıl et giydiriyoruz!’ dedi. Durum kendisine açıkça belli olunca, ‘Biliyorum ki Allah’ın her şeye gücü yeter’ dedi.”
(Bakara Sûresi, 2:259 )
Cenâb-ı Hak, onun bu tefekkürüne, bizzat onu “öldürerek” cevap verdi. Hz. Üzeyir (a.s.), tam yüz sene boyunca vefat etmiş halde kaldı.

2. Bölüm: Uyanış ve İlâhî Kudretin İsbatı
Yüz yıl geçtikten sonra, Allah (c.c.) ona yeniden hayat verdi. Gözlerini açtığında, muhtemelen bir melek vasıtasıyla kendisine soruldu: “Ne kadar kaldın?”
Hz. Üzeyir (a.s.), belki bir sabah uyuyup akşama doğru uyandığını zannederek, etrafına bakındı ve “Bir gün veya bir günden daha az kaldım” diye cevap verdi.
Ancak ilâhî cevap, zamanın hakikatini ortaya koydu: “Hayır, yüzyıl kaldın.”
Bu, aklın idrak sınırlarını zorlayan bir hakikatti. Cenâb-ı Hak, bu hakikati ona iki zıt delil ile gösterdi:
• Korunan Rızık: “Yiyeceğine ve içeceğine bak, henüz bozulmamış.”
Yanındaki bir sepet incir (veya üzüm) ve içeceği, sanki az önce bırakılmış gibi taptaze duruyordu. Yüz yıllık zaman, Allah’ın izniyle onlara tesir etmemişti. Bu, “zamanı durdurma” kudretinin bir nişanıydı.
• Çürüyen Beden ve Diriliş: “Eşeğine de bak.”
Merkebine baktığında ise sadece çürümüş, dağılmış kemiklerini gördü. Zaman, bu canlı bedene bütün haşmetiyle tesir etmişti.
Sonra, Hz. Üzeyir’in (a.s.) gözleri önünde muazzam bir hadise cereyan etti: “Kemiklere bak, onları nasıl düzeltiyor, sonra onlara nasıl et giydiriyoruz!”
Dağılmış kemikler bir araya toplandı (inşâ), iskelet halini aldı. Ardından bu iskelete adeta bir elbise giydirilir gibi et, damar, sinir ve deri giydirildi. Ve nihayet, Allah (c.c.) ona ruh üfledi ve merkep (eşek) anırarak ayağa kalktı.
Hz. Üzeyir (a.s.), aynı anda hem “zamanın durdurulmasını” (yiyecek) hem de “ölümden sonra dirilişi” (merkep) bizzat gözlemlemiş (aynelyakîn) oldu.
O harabe şehrin nasıl dirileceğini merak etmişti; Allah (c.c.) ona cevabı bizzat kendi merkebinin ve en nihayetinde kendi bedeninin dirilişiyle vermişti.
Tefsirlere göre, o vefat ettiğinde 40 yaşlarındaydı, dirildiğinde yine aynı yaştaydı.
Bu muazzam delil karşısında, onun kalbi tam bir itminan ile doldu ve o meşhur teslimiyet cümlesini söyledi:
“Durum kendisine açıkça belli olunca, ‘Biliyorum ki Allah’ın her şeye gücü yeter’ dedi.”

3. Bölüm: Kavme Dönüş ve Kayıp Hafızanın İhyası

Hz. Üzeyir (a.s.), merkebine bindi ve diriltilmiş şehre, Kudüs’e doğru yola çıktı. Ancak döndüğü yer, bıraktığı yer değildi. Yüz yıl geçmişti. Esaret bitmiş, insanlar Bâbil’den dönmüş, şehir kısmen de olsa yeniden kurulmaya başlamıştı.
Fakat kimse onu tanımıyordu. Kendi evine gittiğinde, onu tanıyan nesilden kimse kalmamıştı. Orada, çok yaşlanmış, gözleri görmeyen bir hizmetçi (veya rivayetlere göre torununun torunu) ile karşılaştı. Kadın 120 yaşlarındaydı ve Hz. Üzeyir’i çocukluğundan hayal meyal hatırlıyordu.
Hz. Üzeyir, “Ben Üzeyir’im” dedi.
Kadın inanamadı, “Üzeyir yüz yıl önce kayboldu, ondan bir haber yok. Eğer sen o isen, onun bir alameti vardı; duaları makbul bir zattı. Dua et de gözlerim açılsın” dedi.
Hz. Üzeyir (a.s.) Cenâb-ı Hakk’a dua etti ve Allah’ın izniyle kadının gözleri açıldı. Kadın ona baktı ve “Şehadet ederim ki sen Hz. Üzeyir’sin!” diyerek onu tanıdı.
Bu hadise Beni Israil arasında yayıldı. Onu, babalarından ve dedelerinden duymuşlardı. Onu imtihan etmek için yanına geldiler. Bu sırada en mühim mesele şuydu: Buhtunnasr, Tevrat’ı yakmıştı ve onu tam olarak ezbere bilen kimse kalmamıştı. Beni Israil, hidayet rehberini kaybetmişti.
Dediler ki: “Eğer sen gerçekten Üzeyir isen, babalarımızdan duyduğumuza göre Tevrat’ı eksiksiz bilen tek kişi oydu. Bize Tevrat’ı yeniden yazdır.”
İslâm tarihi ve tefsir kaynaklarına göre, Hz. Üzeyir’in (a.s.) en büyük mucizelerinden biri burada gerçekleşti. O, Allah’ın ilhamıyla ve lütfuyla, hafızasında korunan Tevrat’ı onlara yeniden okudu ve yazdırdı.
Böylece Hz. Üzeyir (a.s.), sadece bir şehrin değil, bir milletin de manevi ihyasına vesile oldu. Kaybolan mukaddes kitabı, Allah’ın yardımıyla yeniden ortaya çıkardı.

4. Bölüm: Aşırılığın Doğuşu ve Kur’ân’ın Uyarısı

Hz. Üzeyir’in (a.s.) bu mucizevî dönüşü, yüz yıl sonra aynı gençlikte olması ve en mühimi, kayıp Tevrat’ı mucizevî bir şekilde yeniden ihya etmesi, Benî Israil’in bir kısmının yoldan çıkmasına sebep oldu.
Onu o kadar yücelttiler ki, beşer (insan) olma vasfından çıkarıp ilâhî bir vasıf isnat etmeye kalkıştılar. Aklın alamayacağı bu mucizeler silsilesi karşısında ifrata (aşırılığa) saptılar.
Bazıları, “Bu kadar büyük bir işi ancak Allah’ın oğlu yapabilir” diyerek dalalete düştüler.
İşte Kur’ân-ı Kerîm, Yahudiler içindeki bu sapkın bir fırkanın sözünü bize şöyle nakleder ve bu iftirayı en şiddetli şekilde reddeder:
“Yahudiler, ‘Üzeyir Allah’ın oğludur’ dediler. Hıristiyanlar da, ‘Mesih Allah’ın oğludur’ dediler. Bu, onların ağızlarıyla söyledikleri (gerçeği yansıtmayan) sözleridir. Onların bu sözleri daha önce inkâr etmiş kimselerin söylediklerine benziyor. Allah onları kahretsin! Nasıl da haktan çevriliyorlar!”
(Tevbe Sûresi, 9:30 )
Bu ayet, Hz. Üzeyir’in (a.s.) de, tıpkı Hz. İsa (a.s.) gibi, gösterdiği mucizeler sebebiyle insanlar tarafından yanlış anlaşıldığını ve ilahlaştırılmaya çalışıldığını gösterir. Kur’ân, her ikisinin de Allah’ın sevgili, mucizelerle donatılmış bir kulu ve peygamberi olduğunu, “oğul” (veled) sıfatından Cenâb-ı Hakk’ın münezzeh (her türlü noksanlıktan uzak) olduğunu bizlere ders verir.

Kıssadan Hisse: Alınacak Dersler ve Hikmetler

Hz. Üzeyir’in (a.s.) bu ibretlik hayatı ve kıssası, bizlere şu mühim hakikatleri hatırlatır:
• Haşrin (Dirilişin) İsbatı: Bu kıssa, “Allah ölüleri nasıl diriltecek?” diye tefekkür eden insan aklına verilmiş en somut cevaplardan biridir. Yüz yıl ölü kalan bir bedeni ve çürümüş bir merkebi dirilten Allah (c.c.), kıyamet günü bütün insanları diriltmeye kadirdir.
• Allah’ın Kudretinin Sınırsızlığı: Allah (c.c.) dilerse zamanı durdurur (yiyecekler bozulmaz), dilerse zamanı hızlandırır (merkep çürür) ve dilerse ölüyü diriltir. O’nun kudreti için “zor” veya “imkânsız” yoktur.
• Hidayetin Korunması: İnsanlar mukaddes kitapları tahrif etse veya yeryüzünden sildiklerini zannetse bile, Allah (c.c.) hidayeti koruyacak ve onu dilediği salih kulları vasıtasıyla yeniden ihya edecektir.
• İfrat ve Tefrit Tehlikesi: Dindeki en büyük tehlike, aşırılıktır. Salih kulları ve peygamberleri sevmek imandandır; ancak onları beşer üstü görerek ilahlaştırmak şirktir. Hz. Üzeyir (a.s.) ve Hz. İsa (a.s.) kıssaları, bu hassas dengeyi korumanın ehemmiyetini bizlere öğretir.
Hz. Üzeyir (a.s.), hayatıyla, ölümüyle ve yeniden dirilişiyle, Allah’ın kudretine şahit kılınan, kavmine yeniden rehber olan ve ismi Kur’ân-ı Kerîm’de bizlere ders olarak zikredilen mübarek bir peygamberdir.
Selâm O’na ve bütün peygamberlerin üzerine olsun.

*********

HİKMET VE NASİHAT TİMSALİ: HZ. LOKMÂN (aleyhisselâm)

Eski zamanlarda, engin bilgelik pınarlarından su içmiş, kalbi Allah sevgisi ve bilgisiyle aydınlanmış mübarek bir zat yaşardı. Bu zatın adı Lokmân idi. O, Allah Teâlâ’nın kendisine “hikmet” bahşettiği, adı Kur’ân-ı Kerîm’de müstakil bir sureye (Lokmân Suresi) isim olan seçkin bir kuldu.
Onun hikâyesi, peygamber olup olmadığına dair âlimler arasında farklı görüşler bulunsa da, çoğunluğun ittifakıyla Allah’ın kendisine derin bir anlayış ve doğruyu yanlıştan ayırma kabiliyeti verdiği “Hakîm” yani bilge bir zat olduğu yönündedir.

Bir Bilgenin Doğuşu: Kölelikten Hikmete

İslâm tarihi ve tefsir kaynaklarına göre Hz. Lokmân, hikmetli sözleri ve derin tefekkürü ile tanınmadan önce, mütevazı bir hayat sürmekteydi. Bazı rivayetlerde onun bir köle olduğu, marangozluk, terzilik veya çobanlık yaparak geçimini sağladığı zikredilir.
Onun bu mütevazı durumu, hikmetin kapılarının açılmasına engel değildi. Zira hikmet, makamda veya zenginlikte değil, Allah’a olan derin bağlılıkta ve tefekkürde gizliydi.
Hz. Lokmân’ın hikmeti, onun her hadiseye Allah’ın rızası penceresinden bakabilme kabiliyetinden geliyordu. Rivayet edilir ki, efendisi ona bir koyun kesip en iyi iki parçasını getirmesini söylediğinde, Hz. Lokmân ona kalbi ve dili getirmiştir. Başka bir zaman, en kötü iki parçasını istediğinde, yine kalbi ve dili getirmiştir.
Efendisi hayretle sebebini sorduğunda, o eşsiz bilgeliğini ortaya koyan şu cevabı vermiştir: “Bu ikisi (kalp ve dil) iyi olduğunda, bedende onlardan daha iyisi yoktur. Kötü olduklarında ise onlardan daha kötüsü yoktur.”
Bu ve benzeri hadiseler, onun ne kadar derin bir anlayışa sahip olduğunu gösterdi. Onun bu hali, efendisinin dikkatini çekti ve nihayetinde hürriyetine kavuştu.
Allah Teâlâ, onun bu samimiyetini ve şükrünü Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle tasdik etmiştir:
“Andolsun, biz Lokmân’a ‘Allah’a şükret!’ diyerek hikmet verdik. Kim şükrederse, ancak kendisi için şükretmiş olur. Kim de nankörlük ederse, bilsin ki Allah her bakımdan sınırsız zengindir, övülmeye lâyıktır.” (Lokmân Suresi, 31/12)
Ona verilen hikmet, sadece güzel söz söylemek değil, aynı zamanda varlıkların sırrını anlamak, doğruyu yanlıştan ayırmak ve her işte Allah’ın rızasını gözetmekti.

Kur’ân-ı Kerîm’de Yankılanan Nasihatler

Hz. Lokmân’ın hayatının en meşhur ve Kur’ân-ı Kerîm’de bizzat yer alan bölümü, sevgili oğluna verdiği öğütlerdir. Bu öğütler, sadece o günkü bir çocuğa değil, kıyamete kadar gelecek bütün gençlere ve ebeveynlere bir rehber niteliğindedir.
Bir baba şefkatiyle, fakat bir bilgenin ciddiyetiyle oğluna seslendi. Bu nasihatler, imanın esaslarından başlayıp günlük hayattaki ahlâk kurallarına kadar uzanan geniş bir çerçeveyi ihtiva eder:

1. İmanın Temeli: Tevhid ve Şirkten Sakınma

Hz. Lokmân’ın nasihatlerinin başında, varoluşun en temel hakikati olan Tevhid geliyordu.
“Hani Lokmân, oğluna öğüt vererek şöyle demişti: ‘Yavrucuğum! Allah’a ortak koşma! Doğrusu şirk, elbette büyük bir zulümdür.'” (Lokmân Suresi, 31/13)
Ona göre en büyük haksızlık (zulüm), yaratıcı olan Allah’a yaratılmışları ortak koşmaktı. Bu, hikmetin başı ve sonuydu.

2. Ebeveyne Saygı: Allah’a İtaatten Sonra
Tevhidden hemen sonra, Hz. Lokmân, dünyadaki varlık sebebimiz olan anne ve babaya saygıyı hatırlattı. Bu, Allah’ın da Kur’ân’da pek çok kez vurguladığı bir emirdi.
“Biz, insana anne babasına iyi davranmayı emrettik. Annesi onu nice sıkıntılara katlanarak (karnında) taşımıştır. Sütten ayrılması da iki yıl içinde olur. (İşte bunun için) insana şöyle emrettik: ‘Bana ve anne babana şükret. Dönüş ancak banadır.'” (Lokmân Suresi, 31/14)
Fakat bu itaat körü körüne değildi. Eğer anne ve baba, evladını Allah’a şirk koşmaya zorlarsa, buradaki sınır çiziliyordu:
“Eğer, hakkında hiçbir bilgi sahibi olmadığın bir şeyi bana ortak koşman için seni zorlarlarsa, onlara itaat etme. Onlarla dünyada iyi geçin. Bana yönelenlerin yoluna uy. Sonra dönüşünüz ancak banadır. Ben de size yapmakta olduklarınızı haber vereceğim.” (Lokmân Suresi, 31/15)
Bu, İslâm ahlâkının ne kadar dengeli olduğunu gösteren muazzam bir ölçüdür: Yaratıcı’ya isyan olan konuda yaratılana itaat yoktur, ancak bu durum, onlara karşı insani vazifeleri ve güzel geçimi ortadan kaldırmaz.

3. Allah’ın Sonsuz İlmi: Hiçbir Şeyin Gizli Kalmayacağı

Hz. Lokmân, oğluna Allah’ın kudretini ve ilminin her şeyi nasıl kuşattığını, zerre kadar bir iyilik veya kötülüğün bile kaybolmayacağını anlattı. Bu, insanın hem yalnızken hem de topluluk içindeyken davranışlarına dikkat etmesi (takva) için en mühim dersti:
“(Lokmân, öğüdüne şöyle devam etti:) ‘Yavrucuğum! Şüphesiz yapılan iş, bir hardal tanesi ağırlığında olsa ve bir kayanın içinde, yahut göklerde ya da yerin içinde bile olsa, Allah onu çıkarır getirir. Çünkü Allah en gizli şeyleri bilendir, (her şeyden) hakkıyla haberdar olandır.'” (Lokmân Suresi, 31/16)

4. Toplumsal Hayatın Direkleri: Namaz, İyilik ve Sabır

İman ve ahiret bilincinden sonra sıra, toplumu ayakta tutan amellere geldi:
“Yavrucuğum! Namazı dosdoğru kıl. İyiliği emret. Kötülükten alıkoy. Başına gelen musibetlere karşı sabırlı ol. Çünkü bunlar kesin olarak emredilmiş işlerdendir.” (Lokmân Suresi, 31/17)
Hz. Lokmân, oğluna sadece iyi olmasını değil, aynı zamanda iyiliğin toplumda yayılması (emr-i bi’l ma’ruf) ve kötülüğün engellenmesi (nehy-i ani’l münker) için çaba göstermesini öğütledi. Ve bu zorlu yolda başına gelecek sıkıntılara karşı sabrı kuşanmasını istedi.

5. Ahlâkî Duruş: Kibir ve Gösterişten Uzaklık

Hikmet sahibi bir insanın en belirgin özelliği, tevazu ve alçakgönüllülüktür. Hz. Lokmân, oğlunu insanları küçümsemekten ve yeryüzünde böbürlenerek yürümekten şiddetle men etti:
“Küçümseyerek surat asıp insanlardan yüz çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme! Zira Allah, kendini beğenmiş övünüp duran kimseleri asla sevmez.” (Lokmân Suresi, 31/18)

6. Denge ve Zarafet: Yürüyüş ve Konuşma Adabı

Hikmet, hayatın her alanına sirayet etmeliydi. Hz. Lokmân, oğlunun yürümesine ve konuşmasına bile bir ölçü getirdi:
“Yürüyüşünde tabiî ol (ölçülü ol, dengeli yürü), sesini alçalt. Unutma ki, seslerin en çirkini merkeplerin sesidir.” (Lokmân Suresi, 31/19)
Bu, hem fiziksel hareketlerde (çok hızlı veya çok yavaş değil, vakur bir yürüyüş) hem de sosyal ilişkilerde (bağırıp çağırmadan, nezaketle konuşmak) bir denge ve itidal çağrısıydı.

Hikmetinden Damlalar

Hz. Lokmân’ın Kur’ân’da zikredilen bu nasihatlerinin yanı sıra, tefsir ve tarih kitaplarında ona atfedilen pek çok hikmetli söz (vecize) bulunmaktadır. Bu sözler, onun derin tefekkür dünyasını ve hayata bakışını yansıtır:
• “Susmak hikmettir, ancak onu yapabilen azdır.”
• “Âlimlerin meclisine devam et. Allah, ölü toprağı yağmurla dirilttiği gibi, ölü kalpleri de hikmet nuruyla diriltir.”
• “İki şeyi asla unutma: Allah’ı ve ölümü. İki şeyi de unut: Başkasına yaptığın iyiliği ve başkasının sana yaptığı kötülüğü.”
• “Yavrum! Mide doluyken düşünce uyur, hikmet dilsizleşir ve organlar ibadetten geri kalır.”

Ebedî Miras

Hz. Lokmân (aleyhisselâm), peygamber olsun veya olmasın, Allah’ın kendisine “hikmet” verdiği mübarek bir kul olarak İslâm düşünce tarihinde müstesna bir yere sahiptir. O, bir köle iken hikmetiyle sultanlara ders verecek bir makama yükselmiş, bilgeliğin ve güzel ahlâkın timsali olmuştur.
Oğluna verdiği öğütler, sadece bir babanın evladına mirası değil, Allah’ın hikmet sahibi bir kulu aracılığıyla tüm insanlığa sunduğu evrensel bir ahlâk manifestosudur. Hz. Lokmân’ın hikâyesi, bizlere gerçek zenginliğin malda mülkte değil, Allah’a olan derin imanda, şükürde, tefekkürde ve bu tefekkürü hayata geçiren güzel ahlâkta olduğunu öğretir.

*********

Hazreti Zülkarneyn: Adaletin Kılıcı, Rahmetin Seddi

Evvel zaman içinde, Allah’ın kendisine yeryüzünde büyük bir güç, kudret ve ilim bahşettiği salih bir kul yaşardı. Adı Zülkarneyn idi. O, ne zalim bir fatih ne de gururlu bir imparatordu; o, Allah’ın adını yüceltmek, yeryüzüne adaleti hâkim kılmak ve mazlumları korumak için hareket eden ilahi bir rehberdi.
Kur’an-ı Kerim, onun kıssasını bizlere Kehf Suresi’nde (83-98. ayetler) anlatır.

Zülkarneyn Kimdi?

Tarihçiler ve tefsir alimleri, onun kimliği hakkında farklı görüşler belirtmişlerdir. Kimileri onun Büyük İskender olduğunu düşünmüşse de, İslam alimlerinin çoğunluğu bu görüşü reddetmiştir. Zira Kur’an’daki Zülkarneyn, tek Allah’a iman eden, ahirete inanan ve ilahi bir misyonla hareket eden mü’min bir şahsiyettir. Büyük İskender ise, tarihi kayıtlara göre putperest bir felsefeyle yetişmişti.
Bu sebeple, Zülkarneyn’in (aleyhisselâm) İskender’den çok daha önce yaşamış, Allah tarafından desteklenmiş salih bir kral veya peygamber (hakkında peygamber olup olmadığı ihtilaflıdır, ancak Allah’ın vahyine veya ilhamına mazhar olduğu kesindir) olduğuna inanılır.
Adı olan “Zülkarneyn,” “iki karn (çağ/boynuz) sahibi” anlamına gelir. Bu ismin veriliş sebebi hakkında da farklı rivayetler vardır:
• Dünyanın hem doğusuna hem batısına (o gün bilinen “iki ucuna”) sefer düzenlediği için.
• İki nesil veya iki çağ sürecek kadar uzun yaşadığı için.
• Taktığı miğferin iki yanında boynuza benzer çıkıntılar olduğu için.
• Allah’ın ona hem zahiri (dünyevi) hem de batıni (manevi) ilim ve saltanat verdiği için.
En kuvvetli mana, onun saltanatının ve misyonunun yeryüzünün iki ufkunu kapsamasıdır.
Allah’ın Verdiği “Sebep”: İlim ve Kudret
Kıssası, “Sana Zülkarneyn’den sorarlar…” (Kehf, 18/83) ayetiyle başlar. Allah Teâlâ, Peygamber Efendimize (s.a.v.) ona dair hakikati şöyle vahyeder:
“Gerçekten biz onu yeryüzünde iktidar ve kudret sahibi kıldık ve ona (muhtaç olduğu) her şey için bir sebep (bir yol, bir vasıta, bir ilim) verdik.” (Kehf, 18/84)
Bu “sebep,” onun sırrıdır. Zülkarneyn, sadece güçlü bir orduya değil, aynı zamanda çağının ötesinde bir teknoloji bilgisine, coğrafya ilmine, adil yönetim sistemine ve en önemlisi ilahi rehberliğe sahipti. O, gücünü keyfi için değil, Allah’ın ona verdiği “sebeplere” ittiba ederek, yani o ilmi ve yolu takip ederek kullanırdı.
Birinci Sefer: Güneşin Battığı Yer (Batı Ufku)
“O da (Batı’ya gitmek için) bir sebep tuttu (yola koyuldu).” (Kehf, 18/85)
Hazreti Zülkarneyn, Allah’ın verdiği imkanlarla heybetli ordusunu ve muazzam donanımını alarak yeryüzünün batı ufkuna doğru uzun bir sefere çıktı. Kur’an-ı Kerim, onun yolculuğunu şiirsel ve mucizevi bir dille tasvir eder:
“Nihayet güneşin battığı yere vardığı zaman, onu (sanki) kara bir balçıkta (veya sıcak bir su gözesinde) batar buldu. Orada (kâfir) bir kavme rastladı…” (Kehf, 18/86)
Bu, onun okyanusun veya büyük bir denizin kıyısına ulaştığını gösteren sembolik bir anlatımdır. Ufka baktığında güneş, adeta çamurlu bir denizin içinde kayboluyordu.
Orada bulduğu kavim, imandan sapmış, adalet duygusunu yitirmiş bir topluluktu. İşte burada Zülkarneyn’in ilk büyük imtihanı başladı. Allah Teâlâ, ona bir seçim sundu:
“…Dedik ki: ‘Ey Zülkarneyn! (Onları) ya cezalandıracak veya haklarında iyilik etme yolunu seçeceksin.'” (Kehf, 18/86)
Bu, “Onlara savaş açıp zalimlerini yok edebilirsin ya da onlara yumuşak davranıp hidayete davet edebilirsin” demekti. Zülkarneyn’in cevabı, onun adalet anlayışını ve ilahi misyonunu ortaya koyar:
“Dedi ki: ‘Kim zulmederse, biz onu cezalandıracağız. Sonra o, Rabbine döndürülür; Rabbi de onu görülmemiş bir azaba çarptırır. Ama kim de iman eder ve salih amel işlerse, ona mükâfat olarak en güzel (Cennet) vardır. Ve ona emrimizden kolay olanı söyleriz.'” (Kehf, 18/87-88)
Zülkarneyn, gücünü zorbalık için kullanmadı. Bir adalet sistemi kurdu:
• Zalimler (Şirk ve Küfürde Israr Edenler): Dünyada cezalandırılacak (savaş veya adil yargılama ile). Ahiretteki asıl cezaları ise Allah’a ait.
• İman Edip İyilik Yapanlar: Dünyada güvende olacaklar, en güzel mükâfatı alacaklar ve onlara zorluk çıkarılmayacak, kolaylıkla muamele edilecek.
Böylece Zülkarneyn, Batı ufkunda Allah’ın adaletini tesis etti, imanı yaydı ve oradaki medeniyeti ıslah ederek Allah’ın kendisine verdiği “sebebi” yerine getirdi.
İkinci Sefer: Güneşin Doğduğu Yer (Doğu Ufku)
“Sonra (Doğu’ya gitmek için) yine bir sebep tuttu (yola koyuldu).” (Kehf, 18/89)
Adalet misyonunu tamamlayan Zülkarneyn, bu kez ordusuyla yeryüzünün en doğu ucuna, medeniyetin sınırlarına doğru yola çıktı.
“Nihayet güneşin doğduğu yere vardığı zaman, onu öyle bir kavmin üzerine doğar buldu ki, onlar için güneşe karşı bir siper (elbise, ev) yapmamıştık.” (Kehf, 18/90)
Bu, Zülkarneyn’in ulaştığı en uç noktaydı. Oradaki insanlar, medeniyetten o kadar uzaktılar ki, ya iklim şartları ya da ilkel yaşam tarzları sebebiyle onları güneşin yakıcı sıcağından koruyacak elbiseleri veya sığınacakları sağlam barınakları yoktu. Çöllerde veya açık arazilerde yaşıyorlardı.
Kur’an-ı Kerim, Zülkarneyn’in onlara nasıl davrandığını tafsilatlı anlatmaz, sadece “İşte böyleydi. Ve biz onun sahip olduğu her şeyi (ilmen) kuşatmıştık.” (Kehf, 18/91) der.
Tefsir alimleri buradan şu manayı çıkarırlar: Zülkarneyn, o ilkel kavme zulmetmedi. Onlara medeniyeti öğretti. Güneşten korunmayı, barınaklar yapmayı ve kendilerini geliştirmeyi gösterdi. Onlara da Batı’da uyguladığı adalet sistemini uyguladı. Allah, Zülkarneyn’in orada ne yaptığını, hangi ilmi kullandığını ve nasıl bir düzen kurduğunu biliyordu. Zülkarneyn, ilkel de olsalar, medeni de olsalar, Allah’ın kullarına adalet ve rahmetle muamele etme vazifesini yerine getirdi.

Üçüncü Sefer: İki Dağın Arası ve Büyük Seddin İnşası

“Sonra (başka bir istikamete) bir sebep tuttu (yola koyuldu).” (Kehf, 18/92)
Zülkarneyn’in bu üçüncü ve en mühim yolculuğu, ne doğuya ne de batıya idi; bu, yeryüzünün iki büyük dağ silsilesinin arasına, stratejik bir geçide doğruydu.
“Nihayet iki sed (iki dağ) arasına ulaştığı zaman, onların önünde (veya yakınında) neredeyse hiçbir sözü anlamayan (dilleri çok farklı olan) bir kavim buldu.” (Kehf, 18/93)
Zülkarneyn ve ordusu, farklı bir dil ve kültürle karşılaştı. Bu insanlar, medeniyetten uzak, dağların arasında sıkışıp kalmış mazlum bir topluluktu. Tercümanlar aracılığıyla veya Allah’ın verdiği özel bir ilimle onlarla anlaştılar. Bu kavmin korkunç bir derdi vardı:
“Dediler ki: ‘Ey Zülkarneyn! Muhakkak ki Ye’cüc ve Me’cüc bu yerde fesat çıkaran (bozgunculuk yapan) kimselerdir. Bizimle onların arasına bir sed (bir engel) yapman için sana bir vergi verelim mi?'” (Kehf, 18/94)
Ye’cüc ve Me’cüc, İslam eskatolojisinde (ahiret ilminde) Kıyamet’e yakın ortaya çıkacakları bildirilen, sayıları çok kalabalık, barbar, yıkıcı ve bozguncu iki kavmin (veya kabileler topluluğunun) adıdır. Bu mazlum kavim, dağların arkasından gelen bu barbar sürülerinin istilalarından bıkmıştı. Ekinlerini, mallarını ve canlarını koruyamıyorlardı. Zülkarneyn’in kudretini gördüklerinde, ondan bir çözüm istediler ve karşılığında tüm servetlerini vermeyi teklif ettiler.
Zülkarneyn’in cevabı, onun yüce ahlakının ve misyonunun zirvesidir:
“Dedi ki: ‘Rabbimin beni içinde bulundurduğu iktidar ve servet (sizin vereceğinizden) daha hayırlıdır. Haydi, siz bana (bedenî) kuvvetle yardım edin de, sizinle onların arasına (aşılmaz) sağlam bir sed yapayım.'” (Kehf, 18/95)
O, para veya servet peşinde değildi. Liderliğin ve yardımlaşmanın en güzel örneğini gösterdi. “Benim ilmim ve teknolojim var, ama sizin de gücünüze ihtiyacım var” dedi. Bu, sadece bir mühendisin değil, aynı zamanda bir komutanın ve bir öğretmenin sözüydü. Onlara tembelliği değil, birlikte çalışmayı teklif etti.

Muazzam Proje Başlıyor: Demir ve Bakır Seddi

Zülkarneyn, o çağın çok ötesinde bir metalürji ve mühendislik dehası sergiledi. Sadece taştan bir duvar değil, aşılması imkânsız bir “engel” (Kur’an’daki ifadesiyle Redm) yapacaktı.

1. Adım: Demir Kütleleri

“Bana demir kütleleri getirin.” (Kehf, 18/96)
Kavim seferber oldu. Dağlardan demir cevherleri çıkarıldı, büyük bloklar halinde istendi. Zülkarneyn, iki dağın arasındaki o geniş vadiyi, demir kütleleriyle doldurttu. Demir bloklar, iki dağın zirvesiyle aynı seviyeye gelene kadar yığıldı.

2. Adım: Büyük Ateş

“…Nihayet (demiri) körükleyip onu (kor haline getirip) ateş kestiği vakit…” (Kehf, 18/96)
Devasa körükler kuruldu. O demir yığını, haftalarca belki aylarca süren bir ateşle ısıtıldı. Demir kütleleri eriyip birbirine kaynadı ve kıpkırmızı bir kor dağına dönüştü.

3. Adım: Zirve Mühendisliği (Ergimiş Bakır)

“…Dedi ki: ‘Getirin bana, üzerine ergimiş bakır dökeyim.'” (Kehf, 18/96)
İşte bu, projenin kilit noktasıydı. Zülkarneyn, o kızgın demir kütlesinin üzerine, dağlardan çıkartılıp eritilmiş tonlarca bakırı döktürdü. Ergimiş bakır, demir blokların arasındaki en ufak boşluklara bile sızdı ve demirle birleşti. Soğuduğunda, ortaya demirden daha sert, bakırdan daha pürüzsüz, yekpare, aşınmaz ve tırmanılmaz devasa bir metal blok çıktı.
Bu sed, ne delinerek geçilebilirdi (çünkü demirden yapılmıştı) ne de tırmanılarak aşılabilirdi (çünkü yüzeyi bakırla kaplanıp pürüzsüz hale getirilmişti).
“Artık (Ye’cüc ve Me’cüc) onu ne aşabildiler ne de onu delebildiler.” (Kehf, 18/97)
Mazlum kavim, sevinç gözyaşları içindeydi. Yüzyıllardır süren kâbusları sona ermişti. Hepsi Zülkarneyn’e minnettardı.
Zirvedeki Tevazu ve Kıyamet Hatırlatması
İnsanlar ona teşekkür edip onu yüceltmek istediklerinde, Hazreti Zülkarneyn, bu muazzam mühendislik harikasının önünde durdu ve başarısını asla kendisine mal etmedi. Bütün övgüleri asıl sahibine, Allah’a yöneltti ve şöyle dedi:
“(Zülkarneyn) Dedi ki: ‘Bu, Rabbimden bir rahmettir. Fakat Rabbimin vaadi (Kıyamet vakti) geldiği zaman, onu yerle bir eder. Rabbimin vaadi haktır.'” (Kehf, 18/98)
O biliyordu ki, yaptığı sed ne kadar güçlü olursa olsun, ebedi değildi. Ancak Allah’ın izniyle ayakta duruyordu. Ye’cüc ve Me’cüc’ün o seddi aşacağı gün, yani Kıyamet’in büyük alametlerinin başladığı gün geldiğinde, Allah o seddi “dakka” (darmadağın, dümdüz) edecekti.

Hazreti Zülkarneyn’den Kalan Miras

Hazreti Zülkarneyn’in kıssası, binlerce yıldır bizlere şu dersleri vermektedir:
• Güç ve İktidar, Emanettir: Allah, dilediği kuluna güç (temkin) ve ilim (sebep) verir. Asıl mesele, bu gücü adalet, iman ve insanlığın hayrı için kullanmaktır.
• Adaletin Evrenselliği: Zülkarneyn, medeni (Batı’daki kavim), ilkel (Doğu’daki kavim) veya mazlum (İki dağ arasındaki kavim) ayırt etmeksizin herkese adalet götürmüştür.
• İlim ve Çalışkanlık: O, sadece dua ederek oturmamış, Allah’ın verdiği “sebeplere” (ilme, teknolojiye, yollara) sarılmıştır.
• Hizmet ve Tevazu: Halktan gelen vergi teklifini reddetmiş, “Rabbimin verdiği daha hayırlıdır” diyerek hizmeti karşılıksız yapmış ve “Bana yardım edin” diyerek halkı da işin içine katmıştır.
• Tevhid (Allah’a İman): Başarısının sonunda asla gururlanmamış, “Bu, Rabbimden bir rahmettir” diyerek tüm başarıyı Allah’a teslim etmiştir.
Hazreti Zülkarneyn (aleyhisselâm), yeryüzünün karanlık köşelerine adaletin ve imanın ışığını götüren, gücünü mazlumlardan yana kullanan ve arkasında insanlığı koruyan muazzam bir set bırakan kutlu bir komutan, adil bir kral ve salih bir kul olarak tarihe ve Kur’an’a geçmiştir. Onun yolculuğu, gücü elinde bulunduran her idareci için Kıyamet’e kadar sürecek bir rehberdir.

**************

• Hz. Âdem
• Hz. İdrîs
• Hz. Nuh
• Hz. Hûd
• Hz. Sâlih
• Hz. İbrâhim
• Hz. Lût
• Hz. İsmâîl
• Hz. İshâk
• Hz. Yâkûb
• Hz. Yûsuf
• Hz. Eyyûb
• Hz. Şuayb
• Hz. Mûsâ
• Hz. Hârûn
• Hz. Zülkifl
• Hz. Dâvûd
• Hz. Süleymân
• Hz. İlyâs
• Hz. Elyesa’
• Hz. Yûnus
• Hz. Zekeriyyâ
• Hz. Yahyâ
• Hz. Îsâ
• Hz. Üzeyr (aleyhisselâm)
• Hz. Lokmân (aleyhisselâm)
• Hz. Zülkarneyn (aleyhisselâm)

Hazırlayan: Mehmet Özçelik

www.tesbitler.com
0

02/11/2025

Loading

No ResponsesKasım 2nd, 2025

Ateşle Oynayanlar: Zulmün Geri Dönüşü

Ateşle Oynayanlar: Zulmün Geri Dönüşü

Cenâb-ı Hakk’ın değişmeyen bir kanunu vardır: Zulüm ile abad olanın, akıbeti haraptır.
Bugün Filistin topraklarında, Gazze’nin yıkık duvarları arasında, dünyanın en eski zulmü yeniden hortladı. İsrail, mazlumların kanı üzerine kurduğu hâkimiyet sarayını, bir kez daha ateşle beslemekte; lâkin unuttuğu bir hakikat var: “Zulüm devam etmez, mazlumun âhı arşı deler.”
Asırlar önce Firavun’un saraylarında yankılanan çığlıklar, bugün Tel Aviv’in karanlık odalarında yeniden işitilmekte. O zaman Nil kanla dolmuştu; bugün Gazze’nin sokakları kanla sulanıyor. Fakat tarih tekerrür eder, çünkü insanlar ibret almaz.
Firavun’u boğan deniz, Nemrud’u yakan ateş, Karun’u yutan toprak; her biri zulmün intikamını Cenâb-ı Hakk’ın kudret eliyle almıştı. Şimdi ise aynı kudret eli, bu devrin zalimlerinin üzerine inmeye hazırlanıyor.

Gazze: Dünyanın Vicdan Aynası

Gazze, artık yalnız bir şehir değildir; insanlığın aynasıdır.
O aynada kim baksa, kendi suretini görür.
Kiminde merhamet, kiminde ihanet, kiminde ise sessiz bir ortaklık…
Ve o aynada en kirli yüz, İsrail ve destekçilerine aittir: Amerika, Batı ve sözde medeniyetin temsilcileri.
Bugün Gazze’de yakılan her çocuk, dünyanın göğsüne kazınan bir ateştir.
Her bombada parçalanan ev, onların vicdanlarında açılmış bir yaradır.
Ve o yara kabuk bağlamayacak —çünkü her sabah yeni bir zulümle kanıyor.
Onlar, Gazzelilere cehennemi yaşattılar.
Fakat o cehennemin alevi, dönüp kendilerini yakacak.
Vicdanları varsa, o vicdan artık bir yanardağ gibi patlayacak.
Uyuduklarında kabus görecek, uyandıklarında dahi o kabustan kurtulamayacaklar.
Bir ömür boyu ölecekler, her nefeste bir ölüm tadacaklar.

Tarihin Kararı: Lanetle Anılacaklar

Tarih, zalimleri yazarken sadece isimlerini değil, yüzlerini de lekeler.
Bugün Yahudiler ve onların destekçisi Batı, insanlığın vicdanında silinmez bir utanç lekesiyle mühürlendi.
Kendilerini seçilmiş zanneden bu kavim, aslında lanetlenmiş bir kavimdir.
Cenâb-ı Hakk onların kibirlerini, zulümleriyle terbiye edecek.
Çünkü “Allah zalimlere mühlet verir, fakat ihmal etmez.”
Bir gün gelecek, onların kurdukları düzen çökecek, yaptıkları tahribat kendi üzerlerine yıkılacak.
Silahları paslanacak, yalanları çökecek, dünyadan yüz bulamayacaklar.
Her biri kendi iç yangınında kavrulacak, cinnet ve intihar dalgalarıyla mahvolacak.
Onlar için kabir, dünyadan daha serin bir yer olacak.
Fakat o serinlik dahi azaptan kurtuluş olmayacak.

Eser ve İbret

Bu çağ, zalimlerin çağından ziyade, şahitlerin çağıdır.
Gazzelilerin çektiği her acı, dünya Müslümanlarının kalbinde bir mühürdür.
Bu mühür, kıyamete kadar silinmeyecek.
Bu hadiseler, filmlere, belgesellere, kitaplara geçecek.
“Zehra’nın Gözleri” gibi nice eserler ve filimler, insanlığın vicdanına şahitlik edecek.
Mazlumların gözyaşı, zalimlerin kanından daha kalıcı bir iz bırakacaktır.
Unutulmasın ki, her zulüm kendi sonunu hazırlar.
Bugün Gazzelilerin kanı, yarın zalimlerin cezası olacaktır.
Cenâb-ı Hak, mazlumun duasını geciktirse de reddetmez.
Çünkü ilâhî adaletin terazisi, ağır tartar ama şaşmaz.

Son Söz

Ey İsrail ve onun kanlı destekçileri:
Allah’ın, meleklerin, insanların, cinlerin ve bütün mahlûkatın laneti üzerinizedir.
Siz dünyada kazandığınızı zannediyorsunuz,
hâlbuki hem dünyayı hem âhireti kaybettiniz.
Kibriniz sizi yükseltti, ama o yükseklikten düşüşünüz, tarihin en ibretli düşüşü olacak.
Gazze ise, kıyamete kadar “sabır, izzet ve iman”ın adı olarak yaşayacak.
Ve her cuma, her secde, her dua; sizin lanetinizi yeniden hatırlatacak.

Özet:

Bu makale, İsrail’in Gazze’de işlediği zulmün sadece bir savaş değil, insanlığın imtihanı olduğunu vurgular. Tarih boyunca zulmeden kavimlerin akıbeti gibi, bugünkü zalimlerin de aynı ilâhî adaletle cezalandırılacağı belirtilir. Gazzelilerin sabrı ve direnişi, iman tarihine altın harflerle kazınacak; İsrail ve destekçileri ise lanetle anılacaktır.

Hazırlayan: Mehmet Özçelik – www.tesbitler.com
30/10/2025

 

 

Loading

No ResponsesKasım 1st, 2025

Gazze Meselesi: Tarihin Aynasında İmtihan ve Vicdanın Zâhirî Cehennemi

Gazze Meselesi: Tarihin Aynasında İmtihan ve Vicdanın Zâhirî Cehennemi

Tarih, sadece geçmiş vakaların kuru bir nakli (aktarımı) değil, aynı zamanda beşeriyetin fasılasız (kesintisiz) imtihanının büyük bir ibret vesikasıdır. Her devir, Firavun’un kudreti, Nemrud’un kibri ve nihayetinde zulmün her daim kendi zevalini (yok oluşunu) nasıl hazırladığının destanını yazar. Bugün, Filistin coğrafyasında, bilhassa Gazze’de yaşananlar da, insaniyetin müşterek (ortak) vicdanını derin bir yara ile vurucu bir surette sarsan, tarihî bir dönüm noktasıdır.
Gazze’nin maruz kaldığı musibet, sadece siyasî yahut askerî bir hadise olmaktan çıkıp, topyekûn medeniyetimizin ahlâkî esası hakkında bir suale dönüşmüştür. Zira bir kısım kuvvetli aktörlerin, kuvveti mutlak bir hakikat gibi addedip, masumların hayatını hiçe sayması, beşerî adaletin terazisini tahrip etmiştir. Destekleyen yahut sükût eden (susan) küllî yapının mesuliyeti, ferdî günahın hudutlarını aşan, cihan şümul bir mesuliyet yüklemektedir.

📌 Zulmün Yapısı ve Derûnî Akıbet

Kadîm (eski) hikmet lisanı, zulmün neticesinin her daim bumerang tesiri yaptığını öğretir. Mâlûmdur ki, bir milletin, başka bir millete reva gördüğü illet ve zillet, zamanla o millete ve o fiile destek verenlere döner. Bu dönüş, illâ ki hemen zâhirî bir mağlûbiyetle zuhur etmez; ekseriyetle evvelâ derûnî bir tahribat ile başlar.
Zulme batanların evvelce yitirdikleri şey, vicdandır. Vicdan ki, insanın ene (benlik) ve enaniyetini (bencilliğini) hizaya getiren, Allah’ın insandaki hakîkî sesi ve hassas terazisidir. Bu sese kulak tıkayanlar, gazabı ve nefreti bir silâh gibi kuşanırlar. Ancak bu kin ve nefret, zannettikleri gibi düşmanı değil, bizzat onu taşıyanın iç dünyasını yakıp kavuran bir cehennem ateşine dönüşür.
Bugün, o zulmü icra eden ve ona destek verenlerin, Gazze’deki masumlara yaşattığı zâhirî cehennemin kabûsuyla uyanacakları, vicdanlarının azabıyla yanacakları tezi, bir nevi ilahî faziletin tecellisidir. O masumlara çektirilen her acı, o faillerin ruhunda bir leke, bir yara ve bir hastalık olarak kalmaya mahkûmdur. İntihar vakalarının artması, psikolojik buhranlar ve iç çöküşler, derûnî tahribatın apaçık ön planıdır (dışavurumudur). Bu, toprağa gömülmeden evvel, her gün ruhun ölmesidir.

📜 Tarihin Tenkit Eden Beyti

Tarih, lekeli sahifeleri affetmez. Tıpkı eskiden olduğu gibi, Bâbil’in, Firavunların yahut Haçlı Seferleri’nin acı ibretleri gibi, Gazze hadisesi de, nesilden nesile aktarılacak, yüzleşilmesi zor bir utanç tablosu olarak kalacaktır. Bu hadiseler, bir kısım kuvvetlerin kendi siyasî çıkarları uğruna, cihan şümul hukuku ve ahlâkî esası nasıl ayaklar altına aldığının en acı tasviridir.
Fazilet ve hakikat karşısında, bir kısım devletlerin aldığı tavır, onlara dünyada yüz bulamayacakları, tecrid edilecekleri ve mahcubiyet duyacakları bir durum olarak dönecektir. Zira, bu zulme tanık olan cihan Müslümanları, bu acıyı kıyamete kadar unutmayacak ve bu zıt vaziyeti nesiller boyu aktaracaktır. Bu acının muhtevası, kitaplara, filmlere ve belgesellere sızacak, her mısra ve her kare, failin ve destekçisinin utanç verici tavrını tenkit edecektir. Zehra’nın Gözleri gibi eserler, bir isbat gibi dâimâ önümüzde duracaktır.

🌟 Sonuç ve Hikmetin Nefesi

Hakikatte, kuvvetle kazanılan zannedilen zafer, aslen en büyük kayıp ve mağlubiyettir. Zira İsrail, ABD ve destekçileri, maddî kuvveti arttırmış olsalar dahi, cihanın vicdanındaki yerlerini, insanlığın ortak hafızasındaki itibarlarını kaybetmişlerdir. Aslî kuvvet, silâhta değil, hakta ve fazilettedir. Zulme batanlar, kendilerine karşı doğacak olan nefretin ateşinde yanacaklar ve hakikî kazanan, o zilletin altında dahi izzetini muhafaza eden sabır ehli olacaktır.
Küllî hikmet budur ki, zulmün neticesi sadece mazluma dönük değildir; bilâkis, zulmü icra edenin kendi nefsine yönelen en keskin silâhıdır. Dünyada başlayan bu mahcubiyetin zâhirî azabı, manevî âlemde de karşılığını bulacak bir lanet ve lanetle anılma akıbetini netice verecektir.

📝 Hülasa (Özet)
Bu makale, Gazze’de yaşanan trajediyi, zulmün evrensel neticesi ve tarihî mesuliyet açılarıyla ele almaktadır. Makalenin aslı ve esası, zulme destek verenlerin ve icra edenlerin maddî kudreti artırmış olsalar dahi, ahlâkî ve derûnî bir hezimete uğrayacakları tezine dayanır. Zulüm, failin ve destekçisinin vicdanını tahrip eden, onları zillet, illet ve mahcubiyet içinde bırakan bir iç cehenneme sürükler. Makale, bu mahcubiyetin nesiller boyu tarihî utanç olarak aktarılacağını, kitaplara ve filmlere konu olacağını ve bu durumun, cihan şümul vicdanın tenkidi ile kıyamete kadar sürecek bir lanetle anılma akıbetini getireceğini vurgulamaktadır. Hakikî faziletin ve kazancın, maddî kuvvetten ziyade, hakta ve izzette olduğunu ifade ederek, makaleyi hikmetli bir neticeye bağlamaktadır.

Hazırlayan: Mehmet Özçelik – www.tesbitler.com
01/11/2025

 

 

Loading

No ResponsesKasım 1st, 2025

SÜNUHAT’DAN BÖLÜMLER VE İZAHLARI

SÜNUHAT’DAN BÖLÜMLER VE İZAHLARI

 

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

اَلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَ عَمِلُوا الصَّالِحَاتِ

{(1): Yalnız ıtlakın nüktesini beyan eder.}

Kur’an “sâlihat”ı mutlak, mübhem bırakıyor. Çünki ahlâk ve faziletler, hüsn ve hayr çoğu nisbîdirler. Nev’den nev’e geçtikçe değişir. Sınıftan sınıfa nâzil oldukça ayrılır. Mahalden mahalle tebdil-i mekân ettikçe başkalaşır. Cihet muhtelif olsa, muhtelif olur. Ferdden cemaate, şahıstan millete çıktıkça mahiyeti değişir.

Meselâ: Cesaret, sehavet erkekte gayret, hamiyet, muavenete sebebdir. Karıda nüşûze, vekahete, zevc hakkına tecavüze sebeb olabilir.
Meselâ: Zaîfin kavîye karşı izzet-i nefsi, kavîde tekebbür olur. Kavînin zaîfe karşı tevazuu, zaîfte tezellül olur.

Meselâ: Bir ulü-l emr, makamındaki ciddiyeti vakar, mahviyeti zillettir. Hanesinde ciddiyeti kibir, mahviyeti tevazudur.

Meselâ: Tertib-i mukaddematta tefviz, tenbelliktir. Terettüb-ü neticede tevekküldür. Semere-i sa’yine, kısmetine rıza kanaattır. Meyl-i sa’yi kuvvetlendirir. Mevcuda iktifa, dûnhimmetliktir.

Meselâ: Ferd mütekellim-i vahde olsa müsamahası, fedakârlığı amel-i sâlihtir. Mütekellim-i maal-gayr olsa hıyanet olur.

Meselâ: Bir şahıs kendi namına hazm-ı nefs eder, tefahur edemez; millet namına tefahur eder, hazm-ı nefs edemez. Herbirinde birer misal gördün, istinbat et.

Madem ki Kur’an bütün tabakata, bütün a’sârda, kâffe-i ahvalde şâmil bir hitab-ı ezelîdir. Hem nisbî hüsn, hayr çoktur. Sâlihattaki ıtlakı, belîgane bir îcaz-ı mutnebdir. Beyanda sükûtu, geniş bir sözdür.

* * *********

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

Kur’an-ı Kerim’in “الصَّالِحَاتِ” (sâlihat – salih ameller) tabirini neden “mutlak” yani umumî ve mübhem (belirsiz) bıraktığının hikmetini izah etmektedir. Metne göre bunun temel sebebi, “hayr” (iyilik) ve “fazilet” kavramlarının çoğunun “nisbî” (göreceli) olmasıdır.
Bir fiilin “salih amel” olup olmaması; şahsa (ferd), topluluğa (cemaat), makama (sınıf), yere (mahal) ve duruma (cihet) göre değişiklik arz eder. Metinde verilen misaller (kavînin tevazuu ile zaîfin tezellülü, ulü-l emrin makamındaki ciddiyeti ile hanesindeki ciddiyeti vb.) bu nisbîliği açıkça ortaya koyar.
Kur’an’ın “sâlihat”ı tarif etmeyip mutlak bırakması, onun hitabının ezelî ve cihan şümul olmasının bir gereğidir. Bu “belîgane sükût” (beliğ bir suskunluk), her çağa, her sınıfa ve her duruma uygun olan “salih amel”in idrak edilmesine imkân tanıyan bir “îcaz-ı mutneb”dir (geniş manalar ihtiva eden veciz bir ifade).
İşte, Kur’an-ı Kerim’de bu üslûba benzer şekilde, umumî ve mutlak bırakılarak her duruma ve şarta şamil olması hedeflenen başka kavramlar ve bunlarla ilgili ayet-i kerimeler:

1. “el-Ma’rûf” (المَعْرُوفُ – İyilik, Akla ve Örfe Uygun Olan)
Kur’an-ı Kerim, “sâlihat” gibi “ma’rûf”u da mutlak bırakır. “Ma’rûf”, kelime manasıyla “bilinen, tanınan (iyilik)” demektir. Bu, onun tarifinin şeriata, selim akla ve cemiyetin muteber örfüne bırakıldığını gösterir. Bu durum, metinde zikredilen nisbîliğin (göreceliliğin) tam bir misalidir.
Ayet :
وَلْتَكُنْ مِنْكُمْ أُمَّةٌ يَدْعُونَ إِلَى الْخَيْرِ وَيَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَأُولَئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ
“Sizden, hayra çağıran, iyiliği (ma’rûf) emreden ve kötülükten meneden bir topluluk bulunsun. İşte kurtuluşa erenler onlardır.” (Âl-i İmrân, 3/104)
İzahı:
Ayet, neyin “ma’rûf” olduğunu tek tek saymaz. Zira bir tüccar için “ma’rûf” olan (örn: ticarette dürüstlük), bir âlim için “ma’rûf” olan (örn: ilmi yaymak) veya bir idareci için “ma’rûf” olan (örn: adaletle hükmetmek) fiillerin tatbik şekli farklıdır. Aynı şekilde, bir beldede “ma’rûf” (örf) olan bir âdet, başka bir beldede “münker” (kötü) sayılabilir. Bu ıtlak, İslam’ın her zamana ve mekâna hitap etmesini sağlar.

2. “el-Hayr” (الْخَيْرُ – Hayır)
“Sâlihat”ın temelinde “hayr” vardır. Metin de “hüsn ve hayr çoğu nisbîdirler” diyerek buna işaret eder. Kur’an, “hayr”ı da mutlak bırakarak en küçüğünden en büyüğüne kadar her türlü iyiliği kapsamasını murad etmiştir.
Ayet ( Meali):
فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْرًا يَرَهُ ﴿٧﴾ وَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَرًّا يَرَهُ ﴿٨﴾
“Artık kim zerre ağırlığınca bir hayır işlerse, onun mükâfatını görecektir. Kim de zerre ağırlığınca bir şer işlerse, onun cezasını görecektir.” (Zilzâl, 99/7-8)
İzahı:
Burada “hayr”ın ne olduğu listelenmemiştir. “Zerre ağırlığınca” denilerek, en küçük “hayr” fiiline dahi kapı açılmıştır. Bu, metindeki misallere tam mutabakat eder. Mesela, “kavînin zaîfe tevazuu” bir “hayr”dır; ancak aynı fiil (tevazu) “zaîfin kavîye karşı” olduğunda “tezellül” olup “hayr” olmaktan çıkabilir. Veya “terettüb-ü neticede tevekkül” bir “hayr” iken, “tertib-i mukaddematta tefviz” (aynı fiilin farklı bir ciheti) “tenbellik” olup “şer” olabilir. “Hayr”ın mutlak bırakılması, bu ince farkların ve nisbî durumların tamamını kuşatır.

3. “el-İhsân” (الْإِحْسَانُ – İyilik Etmek, Mükemmellik)
“İhsân”, “sâlihat”ın en yüksek mertebelerinden biridir. Adaletin (farzların) ötesinde, bir işi en güzel şekilde yapmak veya fazladan iyilikte bulunmaktır. Kur’an, “ihsân”ı da mutlak bırakarak, her duruma uygun en mükemmel davranışı hedefler.
Ayet (Meali):
إِنَّ اللَّهَ يَأْمُرُ بِالْعَدْلِ وَالْإِحْسَانِ وَإِيتَاءِ ذِي الْقُرْبَى وَيَنْهَى عَنِ الْفَحْشَاءِ وَالْمُنْكَرِ وَالْبَغْيِ يَعِظُكُمْ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ
“Şüphesiz Allah, adaleti, iyilik yapmayı (ihsân), yakınlara yardım etmeyi emreder; hayâsızlığı, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.” (Nahl, 16/90)
İzahı:
Ayet “adalet”i (her hak sahibine hakkını vermek) emrettikten sonra, ondan daha geniş ve duruma göre değişen “ihsân”ı emreder. “İhsân”ın şekli, muhataba göre değişir. Anne-babaya “ihsân” (İsrâ, 17/23), onlara “öf” bile dememektir. Borçluya “ihsân” (Bakara, 2/280), ona mühlet vermek veya borcu bağışlamaktır. Metindeki misale dönersek; bir “ulü-l emr”in (idareci) “ihsân”ı, makamında (adaletle birlikte) vakar göstermesi, hanesinde ise (adaletle birlikte) tevazu göstermesidir. “İhsân”ın mutlak bırakılması, her ferdin kendi makamına, durumuna ve muhatabına göre en faziletli davranışı bulmasına imkân verir.
Netice:
Tıpkı “sâlihat” gibi, “ma’rûf”, “hayr” ve “ihsân” kelimelerinin de Kur’an’da mutlak bırakılması, bu kavramların nisbî (göreceli) yapılarını ve farklı durumlara (ahvâl), sınıflara (tabakat) ve zamanlara (a’sâr) göre tebeddül eden (değişen) mahiyetlerini dikkate alan bir belâgat harikasıdır.

 

 

 

 

وَ جَعَلْنَاكُمْ شُعُوبًا وَ قَبَٓائِلَ لِتَعَارَفُوا

اَىْ لِتَعَارَفُوا فَتَعَاوَنُوا فَتَحَابُّوا لَا لِتَنَاكَرُوا فَتَعَانَدُوا فَتَعَادُّوا

Bir nefer takımda, bölükte, taburda, fırkada birer rabıtası, birer vazifesi olduğu gibi; herkesin heyet-i içtimaiyede müteselsil revabıt ve vezaifi vardır. Halita şeklinde gayr-ı muayyen olsa, tearüf ve teavün olmaz.

Unsuriyetin intibahı ya müsbettir ki, şefkat-i cinsiye ile intiaşe gelir ki, tearüfle teavüne sebebdir. Veya menfîdir ki, hırs-ı ırkî ile intibaha gelir ki, tenakürle teanüdün sebebidir. İslâmiyet bunu reddeder.

* * *
وَمَا مِنْ دَٓابَّةٍ فِى الْاَرْضِ اِلَّا عَلَى اللّٰهِ رِزْقُهَا

Rızık hayat kadar, kudret nazarında ehemmiyetlidir. Kudret çıkarıyor, kader giydiriyor, inayet besliyor. Kudret-i ezeliye dehşetli bir faaliyetle âlem-i kesifi, âlem-i latife kalb ve zerrat-ı kâinatı hayattan hissedar etmek için edna bir sebeb ile, bir bahane ile kemal-i ehemmiyetle hayatı verdiği gibi; aynı derece ehemmiyetle mebsuten mütenasib, rızkı dahi ihzar ediyor.

Hayat, muhassal-ı mazbuttur, görünür. Rızık gayr-ı muhassal, tedricî münteşirdir, düşündürür.

Bir nokta-i nazarda denilebilir: “Açlıktan ölmek yoktur.” Zira şahm vesair surette iddihar olunan gıda bitmeden evvel ölüyor. Demek terk-i âdetten neş’et eden maraz öldürür. Rızıksızlık değil.

* * *
وَ اِنَّ الدَّارَ اْلاٰخِرَةَ لَهِىَ الْحَيَوَانُ

{(*): Hayat-ı hakikiye ancak âlem-i âhiretin hayatıdır. Hem o âlem ayn-ı hayattır. Hiçbir zerresi mevat değildir. Demek dünyamız da bir hayvandır.}

Küremiz hayvana benziyor. Âsâr-ı hayatı gösteriyor. Acaba yumurta kadar küçülse, bir nevi hayvan olmayacak mıdır? Veya bir mikrop, küre kadar büyüse, ona benzemiyecek mi?

Hayatı varsa ruhu da vardır. İnsan-ı ekber olan âlem, tazammun ettiği manzume-i kâinat o derece hassasiyet ve âsâr-ı hayat gösteriyor ki; bir ceseddeki a’zâ, ecza, zerrat izhar ettikleri tesanüd, tecazüb, teavünden daha ziyade muntazam, muttarid, mükemmel âsârı gösteriyor.

Acaba âlem insan kadar küçülse, yıldızları zerrat ve cevahir-i ferde hükmüne geçse, o da bir hayvan-ı zîşuur olmayacak mıdır?… Şu âyet dehşetli bir sırrı telvih eder. Kesretin mebdei vahdettir, müntehası da vahdettir. Bu bir düstur-u fıtrattır.

Kudret-i ezeliyenin feyz-i tecellisi ve eser-i ibdaı olan kâinattaki kuvvetten umum zerrata, herbir zerreye birer zerre-i cazibe halk ve ihsan ederek ve ondan kâinatın rabıtası olan müttehid, müstakil, muhassal cazibe-i umumiyeyi inşa ve icad etmiştir. Nasılki zerratta reşehat-ı kuvvet olan cazibelerin muhassalası bir cazibe-i umumiye vardır. O da kuvvetin ziyasıdır. İzabesinden neş’et eden bir istihale-i latifesidir.

Kezalik kâinata serpilmiş katarat ve lemaat-ı hayatın dahi muhassalı bir hayat-ı umumiye var olmak gerektir. Hayat varsa ruh da vardır. Öteki gibi münteha-i ruh, bir mebde-i ruhun cilve-i feyzidir. O mebde-i ruh dahi hayat-ı ezeliyenin tecellisidir ki, lisan-ı tasavvufta hayat-ı sâriye tesmiye ederler.

İşte ehl-i istiğrakın iştibahının sebebi ve şatahatın menşei: Şu zılli, asla iltibas etmeleridir.

* * ********

1. Bölüm: Tearüf (Tanışma), Teavün (Yardımlaşma) ve Unsuriyet
Verilen metin, Hucurât Suresi’ndeki …لِتَعَارَفُوا (“…tanışasınız diye…”) ayet-i kerimesinin hikmetini, “tanışmanın” (تَعَارُف) “yardımlaşmaya” (تَعَاوُن) ve “sevişmeye” (تَحَابُّ), aksi olan “yabancılaşmanın” (تَنَاكُر) ise “inatlaşmaya” (تَعَانُد) ve “düşmanlığa” (تَعَادُّ) sebep olacağını belirterek izah etmektedir. Ayrıca içtimaî hayattaki vazifelerin muayyen olmasının ehemmiyetine ve İslamiyet’in menfî ırkçılığı (عُنْصُرِيَّة) reddettiğine dikkat çekilmektedir.
Bu bahsin temelini teşkil eden ayet-i kerime şudur:
Ey insanlar! Şüphe yok ki, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi boylara ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız, O’na karşı gelmekten en çok sakınanınızdır. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, hakkıyla haberdar olandır. (Hucurât, 49:13)
Bu muhtevayı destekleyen benzer ayet-i kerimeler:
• Teavün (Yardımlaşma) Hakkında:
Metinde geçen فَتَعَاوَنُوا (yardımlaşasınız) hedefi, Maide Suresi’nde açıkça emredilmektedir. Bu ayet, içtimaî yardımlaşmanın hangi açılardan olması gerektiğini de tasvir eder:
…İyilik ve takvâ (Allah’a karşı gelmekten sakınma) üzere yardımlaşın; günah ve düşmanlık üzere yardımlaşmayın. Allah’a karşı gelmekten sakının. Çünkü Allah’ın cezası çok şiddetlidir. (Mâide, 5:2)
• Tefrikadan (Ayrılıkçılıktan) Sakınma Hakkında:
Metnin tenkit ettiği تَنَاكُر (yabancılaşma) ve تَعَانُد (inatlaşma), Kur’an-ı Kerim’de mü’minlerin arasını bozan birer fitne olarak zikredilir. Birlik ve beraberlik esastır:
Hep birlikte Allah’ın ipine (Kur’an’a) sımsıkı sarılın. Parçalanıp bölünmeyin. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani sizler birbirinize düşmanlar idiniz de O, kalplerinizi birleştirmişti. İşte O’nun bu nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında idiniz de O sizi oradan kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle apaçık bildiriyor ki doğru yola eresiniz. (Âl-i İmrân, 3:103)
• Mü’minlerin Kardeşliği Hakkında:
Metindeki فَتَحَابُّوا (birbirinizi sevesiniz) emrinin temeli, ırk veya kabile birliğinden öte, iman kardeşliğidir. Hucurât Suresi, bu bahsi şöyle pekiştirir:
Müminler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin. Allah’a karşı gelmekten sakının ki size merhamet edilsin. (Hucurât, 49:10)

2. Bölüm: Rızık Meselesi
Verilen metin, Hûd Suresi’ndeki وَمَا مِنْ دَابَّةٍ… (“Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki…”) ayet-i kerimesini esas alarak, rızkın hayat kadar kudret nazarında ehemmiyetli olduğunu belirtir. Rızkın, kudret-i ezeliye tarafından “ihzar edildiğini” (hazırlandığını) ve “açlıktan ölmek” diye bir şeyin hakikatte olmadığını, zira ölümün rızıksızlıktan değil, bedenin “terk-i âdetten neş’et eden marazından” (alışkanlıklarını terk etmekten kaynaklanan hastalıktan) ileri geldiğini izah eder.
Bu bahsin temelini teşkil eden ayet-i kerime şudur:
Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki, rızkı Allah’a ait olmasın. Her birinin (dünyada) duracakları yeri de (öldükten sonra) emanet konulacakları yeri de O bilir. Bunların hepsi apaçık bir kitapta (Levh-i Mahfuz’da) yazılıdır. (Hûd, 11:6)
Bu muhtevayı destekleyen benzer ayet-i kerimeler:
• Rezzâk İsminin Tecellisi Hakkında:
Metnin vurguladığı “rızkın ihzar edilmesi” (hazırlanması) fikri, Allah-u Teâlâ’nın Rezzâk (Rızık Veren) isminin mutlak tecellisine dayanır:
Şüphesiz Allah rızık verendir, güçlüdür, çok kuvvetlidir. (Zâriyât, 51:58)
• Rızkın Tevekküle Bağlantısı Hakkında:
Rızkın ehemmiyeti ve Allah’ın inayeti altında olması, aynı zamanda tevekkülü de gerektirir. Rızık, kulun beklemediği yerden de gelebilir:
Ve ona beklemediği yerden rızık verir. Kim Allah’a tevekkül ederse, O kendisine yeter. Şüphesiz Allah, emrini yerine getirendir. Allah, her şeye bir ölçü koymuştur. (Talâk, 65:3)
• Bütün Canlıların Rızkı Hakkında:
Metnin rızkı hayat ile bir tutan bakış açısı, Allah’ın sadece insanı değil, rızkını biriktiremeyen en aciz canlıları dahi rızıklandırdığını belirten şu ayetle desteklenir:
Nice canlılar vardır ki, rızıklarını taşıyamazlar (yiyeceklerini biriktiremezler). Onları da sizi de Allah rızıklandırır. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir. (Ankebût, 29:60)

3. Bölüm: Hayat-ı Hakikiye ve Hayat-ı Umumiye (Kâinatın Hayatı)
Verilen metin, Ankebût Suresi’ndeki …لَهِىَ الْحَيَوَانُ (“…işte asıl hayat odur…”) ayet-i kerimesinden yola çıkarak “hakikî hayatın” ahiret hayatı olduğunu izah eder. الْحَيَوَان kelimesinin mübalağa sîgası olduğuna, yani ahiretin “hayatın ta kendisi” (عَيْنِ حَيَات) olduğuna işaret eder. Bu noktadan hareketle, küremizin (dünyanın) de bir hayvana benzediği, âsâr-ı hayat gösterdiği ve bir ruhu olabileceği tefekkür edilir. Kâinatı “insan-ı ekber” (büyük insan) olarak tasvir eder ve zerratlar arasındaki cazibe-i umumiyeye (genel çekim kuvvetine) kıyasla, kâinatta da bir “hayat-ı umumiye” (genel hayat) ve buna bağlı bir “ruh” olması gerektiğini belirtir. Bu “hayat-ı sâriye” (her şeye sirayet eden hayat), Hayat-ı Ezeliyye’nin (Allah’ın ezelî hayatının) bir tecellisidir.
Bu bahsin temelini teşkil eden ayet-i kerime şudur:
Bu dünya hayatı ancak bir eğlence ve oyundan ibarettir. Ahiret yurduna gelince, işte gerçek hayat odur. Keşke bilselerdi! (Ankebût, 29:64)
Bu muhtevayı destekleyen benzer ayet-i kerimeler:
• Hayy-ı Kayyûm ve Hayat-ı Sâriye Hakkında:
Metinde “Hayat-ı Ezeliyye’nin tecellisi” olarak belirtilen ve kâinatı ayakta tutan “hayat-ı umumiye” ve “ruh” mefhumlarının mebdei (kaynağı), Allah-u Teâlâ’nın “Hayy” (Diri) ve “Kayyûm” (Her şeyi ayakta tutan) isimleridir. Âyetü’l-Kürsî bu hakikati ders verir:
Allah, O’ndan başka ilah yoktur; diridir (hayydır), her şeyin varlığı O’na bağlı ve dayalıdır (kayyûmdur). Kendisine ne bir uyuklama ne de bir uyku gelir. Göklerde ve yerdekilerin hepsi O’nundur. İzni olmaksızın O’nun katında şefaatte bulunacak kimdir? O, kullarının önlerindekini ve arkalarındakini bilir. Onlar O’nun ilminden, dilediği müstesna, hiçbir şeyi kavrayamazlar. O’nun kürsüsü gökleri ve yeri kuşatmıştır. Onları koruyup gözetmek O’na zor gelmez. O, yücedir, büyüktür. (Bakara, 2:255)
• Dünya Hayatının Geçiciliği Hakkında:
Metnin “hakikî hayatın” ahiret olduğu vurgusu, dünya hayatının geçici bir meta ve aldanış olduğunu belirten birçok ayetle desteklenir:
Fakat siz dünya hayatını tercih ediyorsunuz. Oysa âhiret, daha hayırlı ve daha kalıcıdır. (A’lâ, 87:16-17)
• Yeryüzünün Hayatı (Diriltilmesi) Hakkında:
Metindeki “Küremiz hayvana benziyor. Âsâr-ı hayatı gösteriyor” şeklindeki nazar ve bakış, Kur’an-ı Kerim’in sıkça yeryüzünün ölümünden sonra diriltilmesini zikretmesiyle bağlantılıdır. Bu, hem ahirete bir isbattır hem de yeryüzünün bir nevi “hayat” sahibi olduğuna bir işarettir:
Allah, rüzgârları gönderendir. Onlar da bulutu harekete geçirir. Biz de onu ölü bir toprağa süreriz. Onunla yeryüzünü ölümünden sonra diriltiriz. İşte ölümden sonra diriliş de böyledir. (Fâtır, 35:9)

 

 

 

 

وَ لَا تَقُولُوا لِمَنْ يُقْتَلُ ف۪ى سَب۪يلِ اللّٰهِ اَمْوَاتٌ بَلْ اَحْيَٓاءٌ وَ لٰكِنْ لَا تَشْعُرُونَ

اَىْ وَلٰكِنَّهُمْ يَشْعُرُونَ اَنَّهُمْ اَحْيَاءٌ مَا مَاتُوا

Şehid kendini hayy bilir.

{(*): Acib bir vakıa, şu manaya bana kat’î kanaat vermiştir.}

Feda ettiği hayatı sekeratı tatmadığından gayr-ı münkatı’ ve bâki görüyor. Yalnız daha nezih olarak buluyor. Başka meyyite nisbeti şuna benzer ki: İki adam rü’yada lezaizin enva’ına câmi’ bir bahçede geziyorlar. Biri rü’ya olduğunu bilir, ehemmiyet vermez. Diğeri ise yakaza bilir, hakikî mütelezziz olur.

Âlem-i rü’ya, âlem-i misalin zılli ve o da âlem-i berzahın zılli olduğundan, desatirleri mütemasildir.

* * *
مَنْ قَتَلَ نَفْسًا بِغَيْرِ نَفْسٍ اَوْ فَسَادٍ فِى الْاَرْضِ فَكَاَنَّمَا

قَتَلَ النَّاسَ جَم۪يعًا وَمَنْ اَحْيَاهَا فَكَاَنَّمَٓا اَحْيَا النَّاسَ جَم۪يعًا

Şu âyet haktır. Akla münafî olamaz. Hakikattır. Mücazefe, mübalağa içinde bulunamaz. Halbuki zahir düşündürür.

BİRİNCİ CÜMLE:

Adalet-i mahzanın en büyük düsturunu vaz’ediyor. Der ki: Bir masumun hayatı, kanı, hattâ umum beşer için olsa da heder olmaz. İkisi nazar-ı kudrette bir olduğu gibi, nazar-ı adalette de birdir. Cüz’iyatın küllîye nisbeti bir olduğu gibi, hakkın dahi mizan-ı adalete karşı aynı nisbettir. O nokta-i nazardan, hakkın küçüğü büyüğü olamaz.

Lâkin adalet-i izafiye cüz’ü külle feda eder. Fakat muhtar cüz’ün sarihan veya zımnen ihtiyar ve rıza vermek şartıyla… (Ene)ler (nahnü)ye inkılab edip, mezcî cemaat ruhu tevellüd ederek, külle feda olmak için ferd zımnen rızadade olabilir. Bazan (nur), (nar) göründüğü gibi şiddet-i belâgat da mübalağa görünür.

Şurada nükte-i belâgat üç noktadan terekküb ediyor:

Birincisi:

Beşerin fıtratındaki istidad-ı isyan ve tehevvür, gayr-ı mahdud olduğunu göstermektir. Hayra olduğu gibi, şerre dahi insanın kabiliyeti nâmütenahî gibidir. Hodgâmlık ile öyle insan olur ki, heves ve ihtirasına mani herşeyi, hattâ elinden gelirse dünyayı harab ve nev’-i beşeri mahvetmek ister.

İkincisi:

İstidad-ı fıtrînin haricde derece-i kuvvetini izharla, mümkini vaki’ suretinde göstererek, nefsi zecr edip -demek o damar-ı gadr ve isyan çekirdeği güya bilkuvveden bilfiile çıkıp, imkânatı vukuata inkılab ederek, müstaid olduğu semeratı verip, bir şecere-i zakkum suretinde hayalin nasb-ül aynına vaz’eder- tâ matlub olan teneffür ve inzicarı, nefsin dibine kadar işletilsin. İrşadî belâgat böyle olur.

Üçüncüsü:

Kaziye-i mutlaka bazan külliye ve kaziye-i vaktiye-i münteşire bazan daime suretinde görünür. Halbuki bir ferd, bir zamanda hükme mazhar olsa, kaziyenin mantıkan sıdkına kâfidir. Ehemmiyetli bir kemmiyet olsa, örfen dahi doğrudur. Nasılki her mahiyette bazı hârikulâde efrad veya o nev’in nihayet derecede tekemmül etmiş bir ferd veya her ferd için acib şeraite câmi’ hârika bir zaman bulunur ki; sair efrad ve ezmine o ferde veya o zamana nisbeten, zerreler kadar küçücük balıklar balina balığına nisbeti gibidir.

Bu sırra binaen cümle-i ûlâ çendan zahiren külliye ise, fakat daime değildir. Fakat beşere katilliğin zaman cihetiyle en müdhiş ferdini nazara vaz’ediyor.

Öyle zaman olur ki, bir kelime bir orduyu batırır; bir gülle otuz milyonun mahvına sebeb olur. Nasılki oldu da… Öyle şerait tahtında olur ki, küçük bir hareket insanı a’lâ-yı illiyyîne çıkarır. Öyle hal olur ki; küçük bir fiil, insanı esfel-i safilîne indirir.

Böyle kaziye-i mutlakada veya münteşire-i zamaniyede böyle haller, büyük bir nükte için nazara alınır. Böyle acib ferdler ve acib zamanlar ve haller mutlak, mübhem bırakılır.
Meselâ: İnsanlarda (veli), cum’ada (dakika-i icabe), ramazanda (leyle-i kadir), esma-ül hüsnada (ism-i a’zam), ömürde (ecel) meçhul kaldıkça, sair efrad dahi kıymetdar kalır, ehemmiyet verilir.

Taayyün ettikçe, sairleri rağbetten düşer. Yirmi sene mübhem bir ömür, nihayeti muayyen bin seneye müreccahtır. Zira vehim, ebediyete ihtimal verdiğinden mübhemde nefsi kandırır. Muayyende ise, yarısı geçtikten sonra darağacına tedricen takarrüb gibidir.

TENBİH:

Bazı âyât ve ehadîs vardır ki; mutlakadır, külliye telakki edilmiş. Hem öyleler vardır ki; münteşire-i muvakkatadır, daime zannedilmiş. Hem mukayyede var, âmm hesab edilmiş.

Meselâ: Demiş bu şey küfürdür. Yani o sıfat imandan neş’et etmemiş, o sıfat kâfiredir. O haysiyet ile o zât küfür etti denilir. Fakat mevsufu ise imandan neş’et ettikleri gibi ve imanın tereşşuhatına da hâize olan başka masume evsafa mâlik olduğundan, o zât kâfirdir denilmez. İllâ ki, o sıfat küfürden neş’et ettiği yakînen biline. Zira başka sebebden de neş’et edebilir. Sıfatın delaletinde (şekk) var. İmanın vücudunda da (yakîn) var. Şekk ise yakînin hükmünü izale etmez. Tekfire çabuk cür’et edenler düşünsünler!..

İKİNCİ CÜMLE:

اَىْ مَنْ اَحْيَاهَا فَكَاَنَّمَٓا اَحْيَا النَّاسَ جَم۪يعًا

İhya, mana-yı zahiriyy-i mecazî itibariyle, hasenenin gayr-ı mahdud tezauf düsturunu gösterir. Mana-yı aslî itibariyle halk ve icadda şirk ve iştiraki, esasıyla (hedm) eden bir bürhana remizdir. Zira bu cümle ile beraber

مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ

tarafeyndeki teşbih, iktidar manasını ifham ettiğini dahi nazara alınsa, mantıkan aks-i nakîz kaidesiyle istilzam ediyor ki,

مَنْ لَا يَقْتَدِرُ عَلٰٓى اِحْيَاءِ النَّاسِ جَم۪يعًا

لَا يَقْتَدِرُ عَلٰٓى اِحْيَٓاءِ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ

demek işareten delalet ediyor.
Madem ki insanın, mümkinatın kudreti, bilbedahe semavatın, küre-i arzın halkına, icadına muktedir değildir. Bir taşın, hiçbir şeyin halkına da muktedir olamaz.

Demek arzı ve bütün nücum ve şümusu tesbih taneleri gibi kaldıracak, çevirecek kuvvetli bir ele mâlik olmayan kimse, kâinatta dava-yı halk ve iddia-yı icad edemez.

Sun’î tasarrufat-ı beşeriye ise, fıtratta cari olan nevamis-i İlahînin sereyanlarını keşf ile, tevfik-i hareket edip, lehinde istimal etmektir.

İşte bu derece bürhanda vuzuh, parlaklık Kur’anın rumuz-u i’cazındandır. Gelecek âyet bunu isbat edecektir.

* * *******

1. Bölüm: Şehadet ve Hayat (Bakara 154 İzahı)
Metindeki İzah:
وَلَا تَقُولُوا لِمَنْ يُقْتَلُ ف۪ى سَب۪يلِ اللّٰهِ اَمْوَاتٌ بَلْ اَحْيَٓاءٌ وَلٰكِنْ لَا تَشْعُرُونَ
“Allah yolunda öldürülenlere ‘ölüler’ demeyin. Bilâkis onlar diridirler, lâkin siz hissetmezsiniz.” (Bakara 2/154 – Meali)
Metinde bu ayet, “اَىْ وَلٰكِنَّهُمْ يَشْعُرُونَ اَنَّهُمْ اَحْيَاءٌ مَا مَاتُوا” (Yani, lâkin onlar kendilerinin diri olduklarını, ölmediklerini hissederler) şeklinde tefsir edilmiş ve “Şehid kendini hayy bilir” denilerek, şehidin kendi hayatını inkıtaa uğramamış, sadece daha nezih bir seviyeye intikal etmiş olarak gördüğü belirtilmiştir. Bu durum, rü’yada olduğunu bilmeyen ve hakiki lezzet alan kimsenin haline benzetilmiştir.
Benzer Ayetler ve İzahı:
Bu manayı en açık şekilde teyit eden ve şehitlerin berzah alemindeki hallerini tasvir eden ayetler Âl-i İmrân suresindedir. Bu ayetler, Bakara 154’teki “lâkin siz hissetmezsiniz” kısmının şehitlerin kendi hissetmeleriyle (şuur) nasıl zıt olmadığını, aksine onların Rableri katında nasıl bir hayat içinde olduklarını beyan eder:
Âl-i İmrân Suresi, 169-170. Ayetler (Meali):
“Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma! Bilakis onlar diridirler, Rableri katında rızıklanmaktadırlar. Allah’ın, lütfundan kendilerine verdiği nimetlerin sevincini yaşayarak. Arkalarından kendilerine ulaşamayan (henüz şehit olmamış) kimselere de hiçbir korku olmayacağına ve onların üzülmeyeceklerine sevinirler.”
• İzahı: Bu ayetler, tefsirdeki “Şehid kendini hayy bilir” ve “Feda ettiği hayatı… bâki görüyor. Yalnız daha nezih olarak buluyor” manasını birebir destekler. Ayetteki “rızıklanmaktadırlar” (يُرْزَقُونَ) ve “sevinç yaşayarak” (فَرِح۪ينَ) ifadeleri, onların şuurlu, his sahibi ve lezzet alan bir hayat içinde olduklarını gösterir. Bu, metindeki “hakikî mütelezziz olur” (hakiki lezzet alır) tespitiyle tam bir mutabakat içindedir.

2. Bölüm: Bir Canı Öldürmek ve İhya Etmek (Maide 32 İzahı)
Metindeki İzah:
مَنْ قَتَلَ نَفْسًا بِغَيْرِ نَفْسٍ اَوْ فَسَادٍ فِى الْاَرْضِ فَكَاَنَّمَا قَتَلَ النَّاسَ جَم۪يعًا وَمَنْ اَحْيَاهَا فَكَاَنَّمَٓا اَحْيَا النَّاسَ جَم۪يعًا
“…Kim, bir cana kıymamış veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmamış bir kimseyi öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir canı kurtarırsa, bütün insanları kurtarmış gibi olur…” (Maide 5/32 -Meali)
Metin, bu ayeti iki cümlede incelemiştir:

A. Birinci Cümle (Katl fiili): Adalet-i Mahza ve İsyanın Sınırsızlığı
Metin, bu cümlenin “adalet-i mahza” (mutlak adalet) düsturunu vaz ettiğini, bir masumun hakkının umum beşer için dahi heder edilemeyeceğini belirtir. Ayrıca bu ayetteki şiddetli ifadenin (bütün insanları öldürmüş gibi), insanın fıtratındaki sınırsız şer kabiliyetini (istidad-ı isyan) göstermek ve bu potansiyeli fiile çıkmış gibi tasvir ederek nefsi şiddetle menetmek (zecr) için kullanılan bir “nükte-i belâgat” olduğunu izah eder.
Benzer Ayetler ve İzahı:
• Hayatın Dokunulmazlığı (Adalet-i Mahza):
Metnin vurguladığı “bir masumun hayatı… heder olmaz” prensibi, Kur’an’ın birçok yerinde teyit edilen temel bir haktır:
İsrâ Suresi, 33. Ayet (Meali):
“Haklı bir sebep olmadıkça Allah’ın dokunulmaz kıldığı cana kıymayın. Kim haksız yere öldürülürse, biz onun velisine bir yetki vermişizdir. O da öldürme işinde sınırı aşmasın. Çünkü ona (veliye) yardım edilmiştir.”
• İzahı: Bu ayet, Maide 32’deki hükmü pekiştirerek, can almanın ancak “haklı bir sebep” (bi’l-hakk) ile mümkün olabileceğini, bunun dışında mutlak surette haram kılındığını belirtir. Bu, metindeki “adalet-i mahza”nın bir yansımasıdır; zira adalet, hakkın teslimidir ve en büyük hak, hayat hakkıdır.
• İnsanın Derûnî Yapısı (Şer İstidadı):
Metnin “Beşerin fıtratındaki istidad-ı isyan ve tehevvür, gayr-ı mahdud olduğunu göstermektir” tespiti, insanın bu zafiyetine işaret eden ayetlerle desteklenir:
Asr Suresi, 2-3. Ayetler (Meali):
“İnsan gerçekten ziyandadır. Ancak iman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlar, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenler başkadır.”
• İzahı: İnsanın fıtraten “ziyanda” (خُسْرٍ) olması, onun müdahaleye (iman ve salih amel) muhtaç bir yapıda olduğunu gösterir. Metindeki “hodgâmlık ile… dünyayı harab ve nev’-i beşeri mahvetmek ister” ifadesi, bu “hüsran” potansiyelinin, yani ene ve enaniyetin (egonun) kontrolsüz bırakıldığında ne derece büyük bir şerre kabiliyetli olduğunu tasvir eder. Maide 32’deki şiddetli ifade, bu potansiyel şer kapısını kapatmak içindir.
• Mübhem (Belirsiz) Olanın Hikmeti:
Metin, ayetin bir “kaziye-i mutlaka” olduğunu, bazen müthiş bir ferdin veya zamanın hükmü temsil ettiğini söylerken; Veli, Leyle-i Kadir, İsm-i A’zam ve Ecel’in gizli (mübhem) bırakılmasındaki hikmete işaret eder.
Lokmân Suresi, 34. Ayet (Meali):
“Kıyametin ne zaman kopacağı bilgisi şüphesiz yalnızca Allah katındadır. O, yağmuru indirir, rahimlerdekini bilir. Hiç kimse yarın ne kazanacağını bilemez. Hiç kimse nerede öleceğini de bilemez. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir, (her şeyden) haberdardır.”
• İzahı: Metnin “ömürde (ecel) meçhul kaldıkça, sair efrad dahi kıymetdar kalır” tespiti, bu ayetle tam örtüşür. Ecelin ve yarın ne olacağının bilinmemesi, insanın her anını dikkatle ve ehemmiyetle geçirmesi için bir ilahî tedbirdir. Aynı hikmetle, Maide 32’de bir canın katli “bütün insanlar” gibi gösterilerek, her bir ferdin hayatı “bütün nev-i beşer” kadar kıymetli bir mevkiye çıkarılmıştır.

B. İkinci Cümle (İhya fiili): Yaratılışta Tevhid ve Şirkin Reddi
Metin, “men ahyâhâ” (kim onu ihya ederse) cümlesinin mecazî manada iyiliğin sınırsız mükafatını gösterdiğini; aslî mana (hakiki yaratma) itibariyle ise yaratılışta şirki (ortaklığı) temelden yıkan bir “bürhan” (delil) olduğunu belirtir. Bu delili de “aks-i nakîz” (mantıkta bir önermenin tersini alıp olumsuzlamak) kaidesiyle şöyle açıklar: “Bütün insanları ihya etmeye muktedir olmayan, bir tek nefsi dahi ihya etmeye muktedir olamaz.”
Benzer Ayetler ve İzahı:
• Tevhid-i E’fâl (Fiillerde Birlik):
Metnin bizzat atıf yaptığı ve bu mantıkî delilin temelini oluşturan ayet şudur:
Lokmân Suresi, 28. Ayet (Meali):
“(Ey insanlar!) Sizin yaratılmanız da, diriltilmeniz de ancak tek bir kişinin yaratılması ve diriltilmesi gibidir. Şüphesiz Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.”
• İzahı: Bu ayet, Kudret-i İlahiye nazarında bir kişi ile bütün insanları yaratmak arasında hiçbir fark olmadığını beyan eder. Metnin “aks-i nakîz” ile çıkardığı “Bütününü yapamayan, bir tekini de yapamaz” neticesi, bu ayete dayanır. Eğer bir tek nefsi yaratmakta zerre kadar acziyet veya iştirak (ortaklık) bulunsaydı, bu, Allah’ın kudretinin (hâşâ) sınırlı olduğunu gösterirdi ki; bu kudret ile bütün insanları yaratmak da imkânsız olurdu. Halbuki Allah için bir ile bütün, zerre ile güneş birdir.
• Kâinatın Bütünlüğü ve Şirkin İmkânsızlığı:
Metnin “arzı ve bütün nücum ve şümusu tesbih taneleri gibi kaldıracak… bir ele mâlik olmayan kimse, kâinatta dava-yı halk ve iddia-yı icad edemez” delili, kâinatın bölünmez bir bütün olduğunu ve ancak tamamına hükmedenin bir parçasına da hükmedebileceğini ispat eder.
Enbiyâ Suresi, 22. Ayet (Meali):
“Eğer yerde ve gökte Allah’tan başka ilâhlar olsaydı, kesinlikle ikisinin de düzeni bozulurdu. Demek ki, Arş’ın Rabbi Allah, onların nitelemelerinden uzaktır, yücedir.”
• İzahı: Bu ayet, metindeki tevhid bürhanının tam bir dayanağıdır. Kâinatta mükemmel bir nizam vardır. Eğer bir tek nefsi (canı) yaratan “başka” bir ilah olsaydı, o nefsin hayatı için gereken havayı, suyu, rızkı ve kâinatla olan binlerce bağını da o ilahın tedarik etmesi gerekirdi. Bu ise kâinatta “ikinci bir ilah” olması demektir ki, ayetin belirttiği gibi bu durum nizamın bozulmasına (لَفَسَدَتَا) sebep olurdu. Madem nizam bozulmamıştır, öyleyse bir tek nefsi ihya eden de, bütün kâinatı idare eden Zât-ı Vâhid’den başkası olamaz. Bu, Maide 32’nin “men ahyâhâ” ifadesinin derûnî tevhid manasıdır.

 

 

 

مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ

Zira kudret zâtiyedir. Acz tahallül edemez. Melekûtiyete taalluk eder. Mevani’ tedahül edemez. Nisbeti kanunîdir. Cüz ve küll, cüz’î ve küllî hükmüne geçer.

BİRİNCİ NOKTA:

Kudret-i ezeliye, Zât-ı Akdes’e lâzıme-i zaruriye-i naşie-i zâtiyedir. (Acz) zıddı olduğundan bizzarure, zaruriye-i zâtiye ile, zıddının melzumu olan zâta ârız olmaz. Madem zâta ârız olamaz, kudrete bizzarure tahallül edemez. Madem ki tahallül edemez, kudrette meratib bizzarure olamaz. Zira meratibin vücudu, ezdadın tedahülüyledir. Meselâ hararette meratib, bürudetin tahallülüyledir. Hüsündeki derecat, kubhun tedahülüyledir.

وَ هَلُمَّ جَرًّا

Mümkinatta hakikî lüzum-u zâtî-i tabiî olmadığından, kâinatta ezdad birbirine girebilmiş. Meratib tevellüd edip, ihtilafat ile tegayyürat neş’et etmiştir.
Madem ki kudrette meratib olamaz, makdurat dahi bizzarure kudrete nisbeti bir olur. En büyük, en küçüğe müsavi, zerrat yıldızlara emsal olur.

İKİNCİ NOKTA:

Kâinatın iki ciheti var, âyinenin iki vechi gibi. Biri mülk, biri melekûtiyet. Mülk ciheti ezdadın cevelangâhıdır. Hüsn kubh, hayr şer, sıgar kibr gibi umûrun mahall-i tevarüdüdür. Onun için vesait ve esbab vaz’edilmiş, tâ dest-i kudret zahiren umûr-u hasise ile mübaşir olmasın. Azamet, izzet öyle ister. Hakikî tesir verilmemiş, vahdet öyle ister.

Melekûtiyet ciheti ise, mutlaka şeffafedir. Teşahhusat karışmaz. O cihet vasıtasız Hâlık’a müteveccihtir. Terettüb, teselsülü yoktur. İlliyet ma’luliyet giremez. İ’vicacatı yoktur. Avaik müdahale edemez. Zerre şemse kardeş olur.

Kudret hem basit, hem nâmütenahî, hem zâtî, mahall-i taalluk-u kudret hem vasıtasız, hem lekesiz, hem isyansızdır. Büyük küçüğe tekebbürü, cemaat ferde rüchanı, küll cüz’e nisbeten kudrete karşı fazla nazlanması olamaz.

**********

Lokman Suresi, 28. Ayet:
“مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍؕ اِنَّ اللّٰهَ سَمٖيعٌ بَصٖيرٌ”
Meali: “Sizin yaratılmanız da yeniden diriltilmeniz de ancak bir tek kişinin yaratılması ve diriltilmesi gibidir. Şüphe yok ki Allah her şeyi işitir, her şeyi görür.” (Lokmân 31:28)
İktibas Edilen Metnin Özeti (Risale-i Nur İzahı):
Bu mühim parça, “Neden bütün insanları yaratmak ve diriltmek, Allah’ın kudretine bir tek nefsi yaratmak gibi kolay gelir?” sualinin hikmetini izah etmektedir. Cevap şu esaslara dayanır:
• Kudret Zâtiyedir, Meratibi Yoktur: Allah’ın kudreti, O’nun Zât-ı Akdes’inin zaruri bir lazımesidir. Zıddı olan acz (âcizlik), Zât’a ârız olamadığı için kudrete de tahallül edemez (içine giremez, karışamaz). Bir şeye zıddı karıştığı zaman onda dereceler (meratib) meydana gelir (sıcağa soğuğun karışmasıyla ılıklığın oluşması gibi). Madem ki Kudret-i İlâhiye’ye acz karışamaz, o halde O’nun kudretinde mertebeler yoktur. Kudret, sonsuz ve mutlaktır.
• Müsavat (Eşitlik): Kudrette mertebe olmayınca, O’na nisbetle bütün makdurat (kudretin taalluk ettiği, yarattığı şeyler) müsavi (eşit) olur. En küçük zerre ile en büyük yıldız, bir fert ile bütün insanlık, o kudrete nisbeten farksızdır.
• Mülk ve Melekûtiyet Ciheti: Kâinatın iki yüzü vardır. Mülk yüzü (görünen, zahiri yüz), zıtların, sebeplerin (esbab) ve engellerin (mevani’) olduğu yerdir. Allah’ın izzet ve azameti, kudret elinin zahiren bu sebeplerle ve umûr-u hasise (basit, küçük işler) ile mübaşeret etmemesini iktiza eder. Lakin bu sebeplerin hakiki tesiri yoktur. Melekûtiyet yüzü ise (perde arkası, hakikî yüz) şeffaftır, vasıtasızdır, engel (avaik) giremez. Kudret bu cihette her şeye doğrudan taalluk eder. Bu cihette zerre, güneşe kardeş olur; ikisi de kudrete aynı nisbettedir.

Konuyla İlgili Benzer Muhtevadaki Ayet-i Kerimeler
Bu ulvî hakikati (yani Kudret-i İlâhiye’nin mutlaklığını, O’na nisbetle az ile çoğun, küçük ile büyüğün bir olduğunu) teyit eden ve bu açıdan Lokman Suresi 28. ayet ile bağlantılı olan diğer ayet-i kerimelerden bazı misaller:

1. Emrin Tekliği ve Sürati (Kamer Suresi)
Risale-i Nur’daki izahın “Melekûtiyet cihetinde terettüb, teselsül yoktur” (yani bir işi yapmak için sıralama, vakit alma, aşama yoktur) hakikatine en güzel misallerden biri, Allah’ın emrinin süratidir.
“وَمَٓا اَمْرُنَٓا اِلَّا وَاحِدَةٌ كَلَمْحٍ بِالْبَصَرِ”
Meali: “Bizim buyruğumuz, bir göz kırpması gibi bir anlıktır.” (Kamer 54:50)
İzahı: Bu ayet, Allah’ın emrinin “vâhide” (tek bir emir) olduğunu ve “göz açıp kapama” kadar süratli, hatta ondan da süratli olduğunu beyan eder. Bu, Kudret-i Zâtiye’nin iş görmek için zamana veya aşamalara muhtaç olmadığını gösterir. Tıpkı Lokman 28’de bütün insanları diriltmenin “bir tek nefis gibi” olması gibi, burada da en büyük hadiselerin icadı “tek bir emir” ile olmaktadır.

2. “Ol” Emri (Yâsîn Suresi)
Kudretin Mülk cihetindeki sebeplere değil, Melekûtiyet cihetindeki vasıtasız taallukuna işaret eden en meşhur ayet-i kerimedir.
“اِنَّـمَٓا اَمْرُهُٓ اِذَٓا اَرَادَ شَيْـٔاً اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ”
Meali: “O, bir şey dilediğinde buyruğu sadece, “Ol!” demektir, hemen oluverir.” (Yâsîn 36:82)
İzahı: Bu ayet, Kudret-i Zâtiye’nin karşısında “zorluk” veya “kolaylık” gibi nisbî mefhumların olmadığını isbat eder. Risale-i Nur metninde zikredilen “Kudret basit, nâmütenahî (sonsuz), zâtîdir” hakikatinin tefsiridir. Kudret, sebeplerle bağlı değildir. İradesi “Kün” (Ol) dediği anda, Melekûtiyet cihetinden o şey hemen vücut bulur. Bir zerreyi “Kün” ile icat etmekle, kâinatı “Kün” ile icat etmek arasında fark yoktur.

3. Kudretin Kapsayıcılığı (Bakara Suresi)
Allah’ın kudretinin Zâtî olduğunu ve “Acz tahallül edemez” kaidesini teyit eden ve bu kudretin hem diriltmeye hem de her şeye yettiğini vurgulayan bir ayettir.
“اَلَمْ تَعْلَمْ اَنَّ اللّٰهَ لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِؕ وَمَا لَكُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِ مِنْ وَلِيٍّ وَلَا نَصٖيرٍ”
Meali: “Göklerin ve yerin mülk ve hâkimiyetinin yalnız Allah’a ait olduğunu bilmez misin? Sizin için Allah’tan başka ne bir dost ne bir yardımcı vardır.” (Bakara 2:107)
Ve devamındaki şu ayet ile bağlantılı düşünülebilir:
“اَلَمْ تَعْلَمْ اَنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَدٖيرٌ”
Meali: “Allah’ın her şeye kādir olduğunu bilmez misin?” (Bakara 2:106 – Kısmi iktibas, ayetin sonu)
İzahı: Özellikle “Allah’ın her şeye kādir olması” ( عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَدٖيرٌ ) ifadesi, O’nun kudretinde mertebe olmadığını, kudretin her şeyi kuşattığını gösterir. Risale’deki izahın “kudrette meratib bizzarure olamaz” hükmünü tasdik eder. Eğer kudrette mertebe olsaydı, bazı şeylere gücü yeterken bazılarına yetmemesi (acz) gerekirdi. Hâlbuki O, her şeye kādirdir.

4. Yaratmada Yorgunluk Olmaması (Kāf Suresi)
Risale-i Nur metnindeki “Acz zıddı olduğundan bizzarure… zâta ârız olmaz… Madem zâta ârız olamaz, kudrete bizzarure tahallül edemez” deliline Kur’an’dan sarih bir isbattır.
“وَلَقَدْ خَلَقْنَا السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا فٖي سِتَّةِ اَيَّامٍؗ وَمَا مَسَّنَا مِنْ لُغُوبٍ”
Meali: “Andolsun, gökleri, yeri ve ikisi arasında bulunanları altı günde yarattık. Bize bir yorgunluk da dokunmadı.” (Kāf 50:38)
İzahı: “Luğûb” (yorgunluk, bitkinlik), aczin bir neticesidir. Kudret-i Ezeliye’nin kâinatı (en büyüğü) yaratırken dahi zerre kadar yorgunluk hissetmemesi, O’nun kudretinin Zâtî olduğunun ve aczden münezzeh olduğunun delilidir. Eğer kudrette azalma veya zorlanma (mertebe) olsaydı, en büyük iş olan kâinatın yaratılışı bir yorgunluğa sebep olurdu. “Bize bir yorgunluk dokunmadı” beyanı, kudretin sonsuzluğunu ve Lokman 28’deki “bir nefis ile hepinizin” yaratılmasının O’na göre eşit olduğunu isbat eder.

 

 

 

 

ÜÇÜNCÜ NOKTA:

لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ ٭ وَ لِلّٰهِ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى

Temsil, tasviri teshil ettiğinden, temsilatla bu gamız noktayı tefhime çalışacağız.

Meselâ: Şemsin feyz-i tecellisi olan timsali, deniz sathında, denizin katresinde aynı hüviyeti gösteriyor. Meselâ: Kâinat hailsiz şemse müteveccih olmak şartıyla, mütefavit cam parçalarından farzedilse, timsal-i şems zerrede, sath-ı arzda, umumda müzahametsiz, tecezzisiz, tenakussuz bir olur. İşte (şeffafiyet sırrı).

Meselâ: Noktalardan terekküb eden bir daire-i azîmin nokta-i merkeziyenin elinde bir (mum) ve muhitteki noktaların ellerinde birer (âyine) farzedilse; nokta-i merkeziyenin verdiği feyz, müzahametsiz, tecezzisiz, tenakussuz nisbeti birdir. İşte (mukabele sırrı).

Meselâ: Hakikî bir mizanın iki gözünde iki şems, iki yıldız, iki dağ, iki yumurta, iki cevher-i ferd hangisi bulunursa bulunsun, sarfolunacak aynı kuvvetle, hassas terazinin bir kefesi Süreyya’ya, bir kefesi seraya inebilir. İşte (müvazene sırrı).

Meselâ: En azîm bir gemiyi, bir çocuk dahi oyuncağını çevirdiği gibi çevirir. İşte (intizamın sırrı).

Meselâ: Bir mahiyet-i mücerrede bütün cüz’iyatına en asgarına, en ekberine yorulmadan, tenakus etmeden, tecezzisiz bir bakar. Mülk cihetindeki teşahhusat, hususiyat müdahale edip tağyir edemez. İşte (tecerrüdün sırrı).

Meselâ: Bir kumandan arş emri ile bir neferi tahrik, bir orduyu tahrik eder. İşte (itaat sırrı).

Zira herşeyin bir nokta-i kemali ve o noktaya bir meyli var. Muzaaf meyil, ihtiyaç; muzaaf ihtiyaç, aşk; muzaaf aşk, incizabdır. Mahiyat-ı mümkinatın mutlaka kemali, mutlak vücuddur. Hususî kemali, istidadatını bilfiile çıkaran has vücuddur. Bütün kâinatın (Kün) emrine itaatı, bir zerre neferi itaatı gibidir. (Kün) emr-i ezelîsine mümkinin itaat ve imtisalinde, meyil ve ihtiyaç ve şevk ve incizab mümtezic, mündemicdir.
Nikat-ı selâse hususan üçüncü noktadaki esrar-ı sitte ile, mülk ve mümkin canibinde değil, melekûtiyet ve kudret-i ezeliye cihetinde nazar edilse, istinkâra incirar eden istib’ad zâil ve nefs mutmainne olur.

Şöyle: Madem ki kudret-i ezeliye gayr-ı mütenahiyedir, zâtiyedir, zaruriyedir. Herşeyin lekesiz, perdesiz cihet-i melekûtiyeti ona müteveccihtir, ona mukabildir. İmkân itibariyle mütesavi, mütevazin-üt tarafeyndir. Şeriat-ı fıtriye-i kübra olan nizama muti’dir. Avaik ve hususiyat-ı mütenevviadan cihet-i melekûtiyet mücerreddir. Küll-ü a’zam, cüz’-ü asgara nisbeten, kudrete karşı ziyade nazlanmaz, mukavemet etmez. Haşirde bütün zevil-ervah ihyası, mevt-âlûd bir nevm ile kışta uyuşmuş bir sineği, baharda ihya ve in’aşından kudrete daha ağır olamaz. Mezkûr üç nokta dikkat-i nazara alınsa görünür ki;

مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ

mübalağasız, mücazefesiz doğrudur, haktır, hakikattır.

* * *******

Bu metnin gayesi, aklın imkânsız gördüğü veya akıldan uzak saydığı (istib’âd ettiği) haşir (yeniden diriliş) gibi gamız (anlaşılması zor) hakikatlerin, Cenâb-ı Hakk’ın Kudret-i Ezeliyesi cihetinden bakıldığında ne kadar kolay ve basit olduğunu altı ayrı “sır” (şeffafiyet, mukabele, müvazene, intizam, tecerrüd, itaat) temsiliyle tefhim etmektir (anlatmaktır).
Metnin ana fikri, mahlûkatın yaratılışı ve yeniden diriltilişi meselesine, mülk (görünen, zahirî âlem) cihetinden değil, melekûtiyet (her şeyin iç yüzü, hakikati) ve Kudret-i Ezeliye cihetinden nazar edilmesi (bakılması) gerektiğidir. Bu bakış açısıyla, “bir” ile “çok”, “küçük” ile “büyük” arasında kudret-i İlahîye nisbetle bir fark kalmaz.
İşte bu derin hakikatleri isbat eden ve metindeki ruh ile bağlantılı olan bazı ayet-i kerimeler ve izahları:

1. Kudretin Vahidiyeti ve Temsilden Münezzeh Oluşu
Metin, “لَيْسَ كَمِثْلِهِ شَيْءٌ” (O’nun benzeri hiçbir şey yoktur) ayetiyle başlamaktadır. Bu, bütün meselenin temelidir. Bizim aklımızın bir şeyi zor görmesi, kendi aciz kudretimiz ve fâni ölçülerimizle kıyas etmemizden kaynaklanan bir yanılmadır.
• Ayet-i Kerime (Şûrâ, 42:11):
“O, gökleri ve yeri yaratandır. Size kendinizden eşler, hayvanlardan da (kendilerine) eşler yaratmıştır. Bu sûretle sizi üretiyor. O’nun benzeri hiçbir şey yoktur. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.”
Bu ayet, Cenâb-ı Hakk’ın Zât’ının, sıfatlarının ve fiillerinin mahlûkatınkine benzemediğini bildirir. Dolayısıyla, metindeki “şems” (güneş) veya “mizan” (terazi) temsilleri, hakikatin kendisi değil, sadece O’nun kudretinin azametini akla yaklaştırmak için birer vasıtadır.

2. Emr-i “Kün” (Ol) ve “Sırr-ı İtaat”
Metinde zikredilen “itaat sırrı” ve “Kün” (Ol) emrine bütün kâinatın bir zerre gibi itaat etmesi, Kur’an-ı Kerim’de defaatle vurgulanan bir hakikattir.
• Ayet-i Kerime (Yâsîn, 36:82):
“Bir şey dilediği zaman, O’nun emri yalnızca ‘Ol!’ demektir; o da hemen oluverir.”
• Ayet-i Kerime (Nahl, 16:40):
“Biz bir şeyin olmasını dilediğimiz zaman, ona söyleyeceğimiz söz sadece ‘Ol!’ dememizdir. O da hemen oluverir.”
Bu ayetler, “sırr-ı itaat”in temelini teşkil eder. Nasıl ki bir kumandanın “Arş!” emri bir neferi ve bir orduyu aynı anda harekete geçiriyorsa (metindeki temsil), Cenâb-ı Hakk’ın “Kün!” emri de bir zerrenin icadından bütün bir kâinatın yaratılışına kadar her şey için aynı kolaylıktadır. Kudret-i Ezeliye için zorluk, zaman, mekân veya vasıta söz konusu değildir.

3. “Bir” ile “Milyon” Arasındaki Farksızlık (Metnin Esas Gayesi)
Metnin tamamı, esasen “مَا خَلْقُكُمْ وَلَا بَعْثُكُمْ اِلَّا كَنَفْسٍ وَاحِدَةٍ” ayetini tefsir etmekte ve isbat etmektedir. “Şeffafiyet sırrı” (güneşin timsalinin denizde ve katresinde aynı olması), “mukabele sırrı” (merkezdeki mumun bütün aynalarda aynı anda görünmesi) ve “müvazene sırrı” (hassas terazide iki dağ ile iki yumurtanın fark etmemesi) hep bu hakikati teyit eder.
• Ayet-i Kerime (Lokmân, 31:28):
“Sizin yaratılmanız da diriltilmeniz de ancak tek bir kişinin yaratılıp diriltilmesi gibidir. Şüphesiz Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.”
Bu ayet, metnin vardığı neticenin ta kendisidir. İstib’âdı (akıldan uzak görmeyi) tamamen ortadan kaldırır. İnsanların “Milyarlarca insanı tek tek, aynı anda yeniden diriltmek nasıl mümkün olur?” şeklindeki şüphesine karşı, Kudret-i Ezeliye’ye nisbetle bir kişiyi diriltmekle milyarlarca kişiyi diriltmek arasında hiçbir fark olmadığını beyan eder.
• Ayet-i Kerime (Kamer, 54:50):
“Emrimiz, ancak göz açıp kapayıncaya kadar gibi bir ‘tek’ emirdir.”
Bu ayet de, fiilin süratini ve vahidiyetini (tekliğini) gösterir. Haşir, ne kadar azîm (büyük) olursa olsun, Allah’ın “tek bir emri” ile “göz açıp kapayıncaya kadar” süratli vukû bulacaktır. Bu, “sırr-ı intizam” (büyük gemiyi çocuğun çevirmesi) ve “sırr-ı itaat”e de işaret eder.

4. Haşrin (Dirilişin) Kolaylığı ve “Tecerrüd Sırrı”
Metin, bütün bu delillerin neticesini haşre bağlar ve “Haşirde bütün zevil-ervah ihyası… bir sineği, baharda ihya ve in’aşından kudrete daha ağır olamaz” der. Bu, ilk yaratılışa nazaran ikinci yaratılışın daha kolay olması gerektiği (aslında ikisi de O’na göre kolaydır) hakikatine dayanır.
• Ayet-i Kerime (Rûm, 30:27):
“O, başlangıçta yaratmayı yapan, sonra onu tekrarlayacak olandır. Bu, O’na göre (ilk yaratmadan) daha kolaydır. Göklerde ve yerde en yüce ve eşsiz sıfatlar O’nundur. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.”
Bu ayet, insanların istib’âdını (akıldan uzak görmesini) kendi dar ölçüleriyle yaptığını gösterir. İnsan için bir şeyi tekrar yapmak, ilk yapmaktan kolaydır. Ayet, bu insani ölçüyle dahi bakılsa, yeniden diriltmenin Allah için (haşa) zor olamayacağını, bilakis “daha kolay” olduğunu belirterek aklı ikna eder.
Metindeki “tecerrüd sırrı” (mahiyet-i mücerredenin bütün cüz’iyatına aynı anda bakması), Cenâb-ı Hakk’ın ilminin ve kudretinin mahlûkata sirayetini, tecezzi (bölünme) ve tenakus (eksilme) etmeden her şeyi ihata etmesini (kuşatmasını) tasvir eder. Kudret tecerrüd ettiği (maddeden ve mekândan münezzeh olduğu) için, bir atomla ilgilenmesi, bütün bir galaksiyle ilgilenmesine mani olmaz.
Netice olarak; “Üçüncü Nokta,” Kur’an-ı Kerim’in (hususen Lokmân 28, Yâsîn 82 ve Rûm 27 gibi) ayetlerinde beyan edilen haşir hakikatinin ve Kudret-i Ezeliye’nin azametinin, akla yaklaştırılması için altı muazzam temsil ile izah edildiği bir tefekkür metnidir.

 

 

 

وَلَا يَتَّخِذْ بَعْضُنَا بَعْضًا اَرْبَابًا مِنْ دُونِ اللّٰهِ

Binler nüktesinden bir nükte: Sofiye meşrebinden kat’-ı nazar, İslâmiyet vasıtayı red, delili kabul ve vesileyi nefiy, imamı isbat eder. Başka din, vasıtayı kabul eder. Bu sırra binaendir ki; Hristiyanda servet ve rütbece yüksek olanlar, ziyade dindardır. İslâmiyette avam ise, servet ve rütbece yüksek olanlardan ziyade dine merbuttur. Zira bir zîrütbe enaniyetli bir Hristiyan, ne derece dinde mütesallib ise, o derece mevkiini muhafaza ve enaniyeti okşar, kibrinde imtiyazından fedakârlık etmez. Belki kazanır.

Bir Müslim ne derece dine mütemessik ise, o derece kibrinden, gururundan, hattâ izzet-i rütebîden fedakârlık etmek gerektir.

Öyle ise, kendini havas zanneden zalimlere, mazlumîn ve avamın hücumu ile, Hristiyanlık havassın tahakkümüne yardım ettiğinden parçalanabilir. İslâmiyet ise dünyevî havastan ziyade avamın malı olduğundan, esasat itibariyle müteessir olmamak gerektir.

* * *
يُخْرِجُ الْحَىَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَ يُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَىِّ

Pekçok desatir-i külliye ve bir kısım desatir-i ekserîyi tazammun eder. Ferde, cemaate, nev’e, mesleğe şâmildir. Yalnız ekserî düsturların mâsadakatından bir-iki misal zikredeceğiz:

Lâkayd Emevîlik nihayet Sünnet Cemaate, salabetli Alevîlik nihayet Râfızîliğe dayandı.

Hem zalime karşı miskinliği esas tutan Hristiyanlık, nihayet tecellüd, cebbarlıkta; ve zalime karşı cihad, izzet-i nefsi esas tutan İslâmiyet eyvah nihayet miskinlikte karar kıldı.

Hem mebdei taassub derecesinde azimet olsa nihayeti müsaheleye, ruhsata tarafdarsa nihayeti salabete müncer olan bir kısım Hanbelî, Hanefî gibi.
Hattâ en garibi, bir kısım mutaassıblar mesleklerinin zıddına olarak, küffara karşı müsamaha, dostluk; ve lâkayd Jönler husumet ve salabet tarafdarı çıktılar. Güya mebde-i Hürriyetteki mevkilerini becayiş ettiler.

İki âlim; bazan nâkısın oğlu kâmil, kâmilin oğlu nâkıs oluyor. Güya bakiyye-i iştiha ve şevki, tevarüsle velede geçiyor. Öteki kaza-i vatar ettiğinden, veledinden ilme karşı açlık hissini uyandırmıyor.

Şu emsilelerdeki sırr-ı düstur şudur: Beşerde meyl-i teceddüd var. Halef selefi kâmil görse, tezyid eylemese; meylinin tatminini başka tarzda arar, bazan aks-ül amel yapar.

* * *******

1. Nükte: “Birbirimizi Allah’tan Başka Rabler Edinmeyelim” (Âl-i İmrân, 3/64)
Verdiğiniz ilk iktibas, Âl-i İmrân Suresi’nin 64. ayetinin bir kısmını (…وَلَا يَتَّخِذْ بَعْضُنَا بَعْضًا اَرْبَابًا مِنْ دُونِ اللّٰهِ…) esas alarak, İslâmiyet ile Hristiyanlık arasındaki temel bir farkı izah etmektedir. Bu fark; İslâmiyet’in “vasıtayı red, delili kabul” etmesi, yani aracıları (ruhbanları, âlimleri) ilahlaştırmayıp sadece birer rehber (imam, delil) olarak görmesidir. Hristiyanlığın ise “vasıtayı kabul” etmesi, yani din adamlarına ilahî bir otorite atfetmesidir.
Bu nükteye göre, Hristiyanlıkta yüksek rütbeli (zîrütbe) ve enaniyetli kimseler, dinî vasıtaları kabul ettikçe mevkilerini ve kibirlerini muhafaza ederler. İslâmiyet’te ise dine temessük eden (bağlanan) bir Müslüman’ın, kibrinden ve rütbesinin izzetinden fedakârlık etmesi gerekir.
Bu mühim sırrı ve Tevhid akidesinin bu cihetini izah eden benzer ayet-i kerimeler şunlardır:

1. Tevbe Suresi, 9/31. Ayet:
Bu ayet-i kerime, Âl-i İmrân 64. ayetinde zikredilen “erbab” (rabler) kelimesinin kimler olduğunu doğrudan tasvir eder:
اَتَّخَذُٓوا اَحْبَارَهُمْ وَرُهْبَانَهُمْ اَرْبَابًا مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَالْمَس۪يحَ ابْنَ مَرْيَمَۚ وَمَٓا اُمِرُٓوا اِلَّا لِيَعْبُدُٓوا اِلٰهًا وَاحِدًاۚ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۜ سُبْحَانَهُ عَمَّا يُشْرِكُونَ
Meali: “(Yahudiler) âlimlerini, (hıristiyanlar) rahiplerini Allah’ı bırakıp rab edindiler, Meryem oğlu Mesîh’i de. Oysa onlara ancak tek ilâha kulluk etmeleri emrolunmuştu. O’ndan başka ilâh yoktur. O, bunların ortak koştukları şeylerden uzaktır.” (Tevbe, 9/31)
İzahı: Bu ayet, iktibastaki “vasıtayı kabul eder” hükmünün temelini teşkil eder. Burada “ahbâr” (âlimler) ve “ruhbân” (rahipler), Allah’ın hükümlerine aykırı olarak helali haram, haramı helal kıldıklarında, onlara itaat edenler tarafından “rab” mevkiine yükseltilmişlerdir. İktibastaki Hristiyanlık tenkidi (eleştirisi) tam olarak bu noktaya dayanır. İslâmiyet ise “imamı isbat eder”, yani âlimi bir “delil” ve “rehber” olarak kabul eder, fakat ona “rab” gibi mutlak itaat ve hüküm koyma yetkisi vermez.

2. Yûsuf Suresi, 12/40. Ayet:
Bu ayet, hükmün ve otoritenin yalnızca Allah’a ait olduğunu, “vasıta”ların bu hükmü ancak tebliğ edebileceğini beyan eder:
…اِنِ الْحُكْمُ اِلَّا لِلّٰهِۜ اَمَرَ اَلَّا تَعْبُدُٓوا اِلَّٓا اِيَّاهُۜ ذٰلِكَ الدّ۪ينُ الْقَيِّمُ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ
Meali: “…Hüküm ancak Allah’a aittir. O, kendisinden başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir. İşte bu dosdoğru dindir. Fakat insanların çoğu bilmezler.” (Yûsuf, 12/40)
İzahı: İktibasta belirtildiği gibi, “zîrütbe enaniyetli bir Hristiyan” mevkiini dindarlığı ile pekiştirir. Fakat “hükmün ancak Allah’a ait olduğunu” kabul eden bir Müslim, “ne derece dine mütemessik ise, o derece kibrinden… fedakârlık etmek” zorundadır. Zira kendi rütbesinin veya mevkisinin, Allah’ın hükmü karşısında hiçbir kıymeti olmadığını bilir. Bu ayet, dünyevî rütbelerin ve enaniyetin Allah’ın hükmü karşısında nasıl erimesi gerektiğini gösteren bir Tevhid dersidir.

3. Zümer Suresi, 39/3. Ayet:
Bu ayet, “vasıta” veya “vesile” edinmenin ardındaki zihniyeti ve bu zihniyetin nasıl şirke dönüştüğünü ortaya koyar:
…وَالَّذ۪ينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِه۪ٓ اَوْلِيَٓاءَ مَا نَعْبُدُهُمْ اِلَّا لِيُقَرِّبُونَٓا اِلَى اللّٰهِ زُلْفٰىۜ…
Meali: “…O’nu bırakıp da başka dostlar edinenler, ‘Bizi Allah’a yaklaştırmaları için onlara kulluk ediyoruz’ derler…” (Zümer, 39/3 – Ayetin ilgili kısmı)
İzahı: İktibasta “İslâmiyet vasıtayı red, delili kabul ve vesileyi nefiy, imamı isbat eder” denilmektedir. Buradaki “vesileyi nefiy” (aracılığı reddetme), aracıların ilahlaştırılmasını reddetmektir. Bu ayet, müşriklerin dahi “Bizi Allah’a yaklaştırsınlar” diyerek, yani bir “vasıta” ve “vesile” gayesiyle başkalarına kulluk ettiklerini beyan eder. İslâmiyet ise “delili” (Kur’an’ı ve Sünnet’i öğreten imamı) kabul eder, fakat o delilin kendisini “yaklaştırıcı bir rab” olarak görmeyi şiddetle reddeder.

2. Nükte: “Ölüden Diriyi Çıkarır, Diriden de Ölüyü Çıkarır” (Rûm, 30/19)
Verdiğiniz ikinci iktibas, Rûm Suresi’nin 19. ayetindeki (يُخْرِجُ الْحَىَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَ يُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَىِّ) ilahî kanunu, içtimaî (sosyolojik) ve ferdî hadiselere tatbik etmektedir. Bu, “desatir-i külliye”den (küllî düsturlardan) biridir.
İktibas, bu düsturun tecellilerini (görünümlerini) şöyle sıralar:
• Lâkayd Emevîlikten, salabetli (sağlam) Sünnet Cemaatinin çıkması.
• Salabetli Alevîlikten, (aşırıya giden) Râfızîliğin çıkması.
• Miskinliği esas tutan Hristiyanlıktan, cebbarlığın (zorbalığın) çıkması.
• Cihadı ve izzet-i nefsi esas tutan İslâmiyet’ten, (sonraki dönemlerde) miskinliğin çıkması.
• Taassub (aşırı bağlılık) ile başlayanların müsamahaya (hoşgörüye), müsamaha ile başlayanların taassuba kayması.
• Âlimin oğlunun nâkıs, nâkısın oğlunun kâmil olabilmesi.
Bu hadiselerin sırrı (sebebi) ise “Beşerde meyl-i teceddüd var” (İnsanda yenilenme meyli vardır) cümlesiyle açıklanır. Halef (sonra gelen), selefi (önce geleni) kâmil görse, ona bir şey ekleyemeyeceğini anlayınca, bu “teceddüd meylini” tatmin için “aks-ül amel” (zıt tepki) yapar.
Cenâb-ı Hakk’ın bu “tebeddül ve tehavvül” (değişim ve dönüşüm) kanununu, yani zıtları birbirinden çıkarma (ihrâc) kudretini gösteren benzer ayet-i kerimeler şunlardır:

1. Âl-i İmrân Suresi, 3/27. Ayet:
Bu ayet, “ölüden diriyi çıkarma” kanununun içtimaî ve siyasî sahadaki en net tecellisidir:
تُولِجُ الَّيْلَ فِي النَّهَارِ وَتُولِجُ النَّهَارَ فِي الَّيْلِ وَتُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَتُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَيِّ وَتَرْزُقُ مَنْ تَشَٓاءُ بِغَيْرِ حِسَابٍ
Meali: “Geceyi gündüze sokarsın, gündüzü geceye sokarsın. Ölüden diriyi çıkarırsın, diriden ölüyü çıkarırsın. Dilediğine de hesapsız rızık verirsin.” (Âl-i İmrân, 3/26. ayetin devamı olan 27. ayet)
(Not: Bu ayet, 26. ayetle birlikte mütalaa edildiğinde mana tamamlanır. 26. Ayet: “De ki: ‘Ey mülkün sahibi olan Allah’ım! Sen mülkü dilediğine verirsin. Dilediğinden de mülkü çeker alırsın. Dilediğini aziz edersin, dilediğini zelil edersin. Hayır senin elindedir. Şüphesiz sen her şeye hakkıyla gücü yetensin.'”)1
İzahı: Âl-i İmrân 26-27, Sünnetullah’ın bu devri daimisini tam olarak tasvir eder. “Mülkü vermek” ve “mülkü almak”, “aziz etmek” ve “zelil etmek”; iktibasta bahsedilen “zalime karşı cihadı esas tutan İslâmiyet’in miskinlikte karar kılması” veya “miskinliği esas tutan Hristiyanlığın cebbarlıkta (zorbalıkta) karar kılması” gibi içtimaî dönüşümlerin tam karşılığıdır. Allah, izzetli (diri) bir kavimden zilleti (ölümü), zelil (ölü) bir kavimden izzeti (diriliği) çıkarabilir.

2. Hadîd Suresi, 57/17. Ayet:
Bu ayet, “ölüden diriyi çıkarma” düsturunun sadece biyolojik değil, aynı zamanda manevî ve içtimaî bir diriliş olduğunu da gösterir:
اِعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ يُحْيِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَاۜ قَدْ بَيَّنَّا لَكُمُ الْاٰيَاتِ لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ
Meali: “Bilin ki Allah, yeryüzünü ölümünden sonra diriltir. Şüphesiz, düşünüp akledesiniz diye size âyetleri açıkladık.” (Hadîd, 57/17)
İzahı: “Yeryüzünün ölümü”, sadece kuraklık değil, aynı zamanda cehalet, gaflet, miskinlik ve zulüm ile manen ölmesidir. Allah’ın onu “diriltmesi” ise ilim, hidayet, adalet ve izzet ile (yani “hayat” ile) yeniden canlandırmasıdır. İktibastaki “Lâkayd Emevîlik” (ölüm) içinden “Sünnet Cemaatinin” (diriliş) çıkması veya “nâkısın oğlu kâmil” (ölüden diri) olması, bu küllî düsturun tecellileridir.

3. Ra’d Suresi, 13/11. Ayet:
Bu ayet, iktibasta bahsedilen “meyl-i teceddüd” (yenilenme meyli) ve “aks-ül amel” (zıt tepki) gibi derûnî (içsel) saiklerin, zahirî (dışsal) neticeleri nasıl doğurduğunu açıklayan Sünnetullah’ı beyan eder:
…اِنَّ اللّٰهَ لَا يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ حَتّٰى يُغَيِّرُوا مَا بِاَنْفُسِهِمْ…
Meali: “…Şüphesiz ki, bir kavim kendi durumunu değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez…” (Ra’d, 13/11 – Ayetin ilgili kısmı)
İzahı: Bu ayet, değişimin (hem müspet hem menfi) başlangıcının insanın “enfüsü” (kendi derûnî yapısı) olduğunu belirtir. İktibasta, “Halef selefi kâmil görse, tezyid eylemese (arttırmasa); meylinin tatminini başka tarzda arar, bazan aks-ül amel yapar” denilerek, bu derûnî değişim (meyl-i teceddüd) tasvir edilir. Bir kavim (mesela Hristiyanlar) miskinliği esas alarak “kendi durumunu” (nefsindeki izzet hissini) değiştirince, Allah da onların zahirî durumunu “cebbarlık” ile değiştirmiştir. Veya Müslümanlar cihadı (izzeti) terk edip “kendi durumlarını” değiştirince, Allah da onları “miskinlik” ile imtihan etmiştir. Bu ayet, “ölüden diriyi, diriden ölüyü çıkarma” kanununun, irade-i cüziyye (insan iradesi) ile olan bağlantısını kurar.

 

 

 

وَ لَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰى

İşte siyaset-i şahsiye, cemaatiye, milliyeye dair en âdil bir düstur-u Kur’anî.

اِنَّهُ كَانَ ظَلُومًا جَهُولاً

İşte mahiyet-i insaniyede dehşetli kabiliyet-i zulüm sırrı şudur: Beşerde hayvanın aksine olarak, kuva ve müyul fıtraten tahdid edilmemiş. Meyl-i zulüm, hubb-u nefis dehşetli meydan alıyor.

Evet ene ve enaniyetin eşkâl-i habisesi olan hodgâmlık, hodbinlik, hodendişlik, gurur ve inad, o meyle inzimam etse, öyle ekber-ül kebairi icad eder ki, daha beşer ona isim bulmamış. Cehennem’in lüzumuna delil olduğu gibi, cezası da yalnız Cehennem olabilir.

Evvelâ şahıs itibariyle: Bir şahıs çok evsafa câmi’dir. Onların içinde bir sıfat adaveti celbetse, birinci âyetteki kanun-u İlahî iktiza eder ki, adavet o sıfata inhisar etsin; mecma-i evsaf-ı masume olan şahsına yalnız acısın ve tecavüz etmesin.

Halbuki o zalûm-u cehûl, tabiat-ı zalimane ile, bir câni sıfat için o evsaf-ı masumenin hakkına da tecavüz edip, mevsufa da husumet; hattâ onda da iktifa etmiyor, akrabasına da, hattâ meslekdaşına da zulmünü teşmil eder. Bir şeyin müteaddid esbabı olduğundan, olabilir o câni sıfat da kalbin fesadından değil, belki haric bir sebebin neticesidir. O halde sıfat câniye değil, kâfire de olsa, o zât câni olamaz.

Cemaat itibariyle görüyoruz ki: Bir şahıs, muhteris bir intikamıyla veya müntakim bir muhalefetle, arzuyu tazammun eden bir fikir ile demiş ki: “İslâm parçalanacak” veyahut “Hilafet mahvolacak.” Sırf o meş’um sözünü doğru göstermek, gururiyetini, enaniyetini tatmin etmek için, İslâmın perişaniyetini, (el’iyazü billah) uhuvvet-i İslâmiyenin boğulmasını arzu eder. Hasmın zulm-ü kâfiranesini, hayale gelemez cerbezeli tevillerle adalet suretinde göstermek ister.

Medeniyet-i hazıra itibariyle görüyoruz ki; şu medeniyet-i meş’ume öyle gaddar bir düstur-u zulüm beşerin eline vermiş ki, bütün mehasin-i medeniyeti sıfıra indiriyor. Melaike-i kiramın

اَتَجْعَلُ ف۪يهَا مَنْ يُفْسِدُ ف۪يهَا وَ يَسْفِكُ الدِّمَٓاءَ

deki endişelerinin sırrını gösteriyor.

İşte bir köyde bir hain bulunsa, o köyü masumeleriyle imha etmek veya bir cemaatte bir âsi bulunsa, o cemaati çoluk çocuğuyla ifna etmek veya Ayasofya gibi milyarlara değer mukaddes bir binaya, kanun-u zalimanesine serfüru etmeyen birisi tahassun etse, o binayı harab etmek gibi, en dehşetli vahşetlere şu medeniyet fetva veriyor.

Acaba bir adam, kardeşinin günahıyla hak nazarında mes’ul olmadığı halde, nasıl oluyor ki, bir karyenin veya bir cemaatin binlerle masumları, hiçbir zaman fena tabiatlı ihtilalciden hâlî kalmayan bir şehirde veya bir mahallede bulunan bir serkeş adamın isyanıyla, hiç münasebet olmadığı halde, o masumlar mes’ul, belki ifna ediliyor.

* * *******

İktibas edilen metin, temel olarak üç ana noktaya odaklanmaktadır:

• Mesuliyetin Şahsîliği: وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أُخْرَىٰ (Hiçbir günahkâr, başkasının günahını yüklenmez) ayetiyle ifade edilen, suçun ve cezanın sadece fiili işleyene ait olduğu prensibi.
• Beşerin Zulüm Kabiliyeti: إِنَّهُ كَانَ ظَلُومًا جَهُولًا (O, çok zalim, çok cahildir) ayetiyle işaret edilen, insandaki ene, enaniyet ve tahdid edilmemiş (sınırlandırılmamış) kuvvelerin, haddi aşan bir zulüm potansiyeli taşıdığı hakikati.
• Kolektif Zulüm Tenkidi: Metnin “medeniyet-i meş’ume” (uğursuz medeniyet) olarak tasvir ettiği yapının, bir suçluya mukabil masumları da helâk etmesi ve meleklerin أَتَجْعَلُ ف۪يهَا مَنْ يُفْسِدُ ف۪يهَا وَيَسْفِكُ الدِّمَاءَ (Orada bozgunculuk yapacak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın?) endişesini haklı çıkarması.
İşte bu noktalara ışık tutan benzer ayet-i kerimeler:

1. Mesuliyetin ve Cürmün Şahsîliği Prensibi
Metnin “en âdil bir düstur-u Kur’anî” olarak belirttiği bu prensip, Kur’an-ı Kerim’in pek çok yerinde teyit edilir. Bu düstur, metindeki “bir câni sıfat için o evsaf-ı masumenin hakkına da tecavüz edip… akrabasına da, hattâ meslekdaşına da zulmünü teşmil eder” şeklindeki beşerî zulmün tam zıddıdır.
• En’âm Sûresi, 6:164
Mealinden İktibas:
$$ قُلْ اَغَيْرَ اللّٰهِ اَبْغ۪ي رَبًّا وَهُوَ رَبُّ كُلِّ شَيْءٍۜ وَلَا تَكْسِبُ كُلُّ نَفْسٍ اِلَّا عَلَيْهَاۚ وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰىۚ ثُمَّ اِلٰى رَبِّكُمْ مَرْجِعُكُمْ فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ ف۪يهِ تَخْتَلِفُونَ$$
“De ki: “O, her şeyin Rabbi iken ben Allah’tan başka bir rab mi arayayım? Herkesin kazandığı yalnız kendisine aittir. Hiçbir günahkâr, başkasının günahını yüklenmez. Sonra dönüşünüz ancak Rabbinizedir. O, size üzerinde ayrılığa düştüğünüz şeyleri haber verecektir.”
• Bağlantısı: Bu ayet, metindeki ana ayeti tekrar etmekle kalmaz, وَلَا تَكْسِبُ كُلُّ نَفْسٍ إِلَّا عَلَيْهَا (Herkesin kazandığı yalnız kendisine aittir) hükmüyle mesuliyetin şahsîliğini perçinler.
• Necm Sûresi, 53:38-41
Mealinden İktibas:
اَلَّا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰىۙ ﴿٣٨﴾ وَاَنْ لَيْسَ لِلْاِنْسَانِ اِلَّا مَا سَعٰىۙ ﴿٣٩﴾ وَاَنَّ سَعْيَهُ سَوْفَ يُرٰىۙ ﴿٤٠﴾ ثُمَّ يُجْزٰيهُ الْجَزَٓاءَ الْاَوْفٰىۙ ﴿٤١﴾
“Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez. (38) İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır. (39) Şüphesiz onun çalışması ileride görülecektir. (40) Sonra çalışmasının karşılığı ona tastamam verilecektir. (41)”
• Bağlantısı: Bu ayetler, sadece günahın değil, çabanın (sa’y) ve mükâfatın da şahsî olduğunu, herkesin kendi amelinin karşılığını göreceğini belirterek ilahî adaletin temelini vaz’eder.
• Bakara Sûresi, 2:286 (Kısmî İktibas)
TDV Mealinden İktibas:
… لَهَا مَا كَسَبَتْ وَعَلَيْهَا مَا اكْتَسَبَتْ …
“…Herkesin kazandığı iyilik kendi yararına, kötülük de kendi zararınadır…”
• Bağlantısı: Bu meşhur ayetin ilgili kısmı, lehte ve aleyhte olan her şeyin “kesb”e, yani şahsın kendi iradî fiiline bağlı olduğunu net bir şekilde ortaya koyar.

2. İnsanın “Zalûm” (Çok Zalim) ve “Cehûl” (Çok Cahil) Yapısı
Metin, insanın bu yapısını, “kuva ve müyul fıtraten tahdid edilmemiş” olmasıyla ve “ene ve enaniyetin” bu meyle inzimam etmesiyle (katılmasıyla) izah eder.
• İbrahim Sûresi, 14:34
TDV Mealinden İktibas:
وَاٰتَاكُمْ مِنْ كُلِّ مَا سَاَلْتُمُوهُۜ وَاِنْ تَعُدُّوا نِعْمَتَ اللّٰهِ لَا تُحْصُوهَاۜ اِنَّ الْاِنْسَانَ لَظَلُومٌ كَفَّارٌ ﴿٣٤﴾
“O, istediğiniz şeylerin hepsinden size verdi. Eğer Allah’ın nimetlerini saymaya kalkışsanız sayamazsınız. Şüphesiz insan çok zalimdir, çok nankördür.”
• Bağlantısı: Bu ayet, insanın “zalûm” (çok zalim) sıfatını, “keffâr” (çok nankör) sıfatıyla birleştirir. Metindeki “hubb-u nefis” (nefsini sevme) ve “hodgâmlık” (bencillik), nimetin sahibini unutup nankörlük etmenin ve böylece kendine ve başkalarına zulmetmenin temel sebeplerindendir.
• Hucurât Sûresi, 49:6
Mealinden İktibas:
يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِنْ جَٓاءَكُمْ فَاسِقٌ بِنَبَاٍ فَتَبَيَّنُٓوا اَنْ تُص۪يبُوا قَوْمًا بِجَهَالَةٍ فَتُصْبِحُوا عَلٰى مَا فَعَلْتُمْ نَادِم۪ينَ
“Ey iman edenler! Size bir fâsık bir haber getirirse, bilmeyerek bir topluluğa zarar verip de yaptığınıza pişman olmamak için o haberin doğruluğunu araştırın.”
• Bağlantısı: Bu ayet, metindeki cehûl (cahil) sıfatının tehlikeli neticesini gösterir. İnsan, “cehâlet” sebebiyle, yani hakikati araştırmadan, cahilce hareket ederek bir “kavme” (topluluğa) zulmedebilir. Bu, metindeki “bir câni sıfat için o evsaf-ı masumenin hakkına da tecavüz edip” hükmünün nasıl işlediğini gösteren bir misaldir.

3. Masumların Haksız Yere Katledilmesi ve Kolektif Zulüm

Metin, “medeniyet-i meş’ume”nin “bir köyde bir hain bulunsa, o köyü masumeleriyle imha etmek” gibi gaddar bir düsturu benimsediğini belirterek bunu tenkit eder. Kur’an-ı Kerim ise bir masumun haksız yere katlini, bütün insanlığın katli gibi değerlendirir.
• Mâide Sûresi, 5:32
Mealinden İktibas:
مِنْ اَجْلِ ذٰلِكَ كَتَبْنَا عَلٰى بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪يلَ اَنَّهُ مَنْ قَتَلَ نَفْسًا بِغَيْرِ نَفْسٍ اَوْ فَسَادٍ فِي الْاَرْضِ فَكَاَنَّمَا قَتَلَ النَّاسَ جَم۪يعًا وَمَنْ اَحْيَاهَا فَكَاَنَّمَا اَحْيَا النَّاسَ جَم۪يعًاۜ وَلَقَدْ جَٓاءَتْهُمْ رُسُلُنَا بِالْبَيِّنَاتِ ثُمَّ اِنَّ كَث۪يرًا مِنْهُمْ بَعْدَ ذٰلِكَ فِي الْاَرْضِ لَمُسْرِفُونَ
“Bundan dolayı İsrâiloğulları’na şöyle yazdık: Kim, bir insanı, bir cana veya yeryüzünde bir bozgunculuğa karşılık olmaksızın öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir canı kurtarırsa, bütün insanları kurtarmış gibi olur. Peygamberlerimiz onlara apaçık deliller getirdiler; ama bundan sonra da onlardan çoğu yeryüzünde taşkınlık göstermektedirler.”
• Bağlantısı: Bu ayet, metinde tenkit edilen “vahşet”in tam zıddı olan ilahî adalet ölçüsünü koyar. “Bir cana veya yeryüzünde bir bozgunculuğa karşılık olmaksızın” (yani suçun şahsî karşılığı olmaksızın) bir nefsi öldürmek, bütün insanlığı öldürmek gibidir. Metindeki medeniyetin yaptığı ise, bir cana karşılık binlerce masumu imha etmektir. Bu ayet, metindeki اَتَجْعَلُ ف۪يهَا… وَيَسْفِكُ الدِّمَٓاءَ (kan dökecek) endişesinin de bir tefsiridir.
Bu ayetler, iktibas edilen metnin dayandığı Kur’anî temellerin ne kadar sağlam olduğunu ve beşerin “zalûm ve cehûl” sıfatlarıyla bu adaletten saptığında ne dehşetli zulümlere fetva verebildiğini açıkça göstermektedir.

 

 

 

وَ اعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللّٰهِ جَم۪يعًا وَلَا تَفَرَّقُوا ٭ الٓمٓ ذٰلِكَ الْكِتَابُ لَا رَيْبَ ف۪يهِ هُدًى لِلْمُتَّق۪ينَ

Kur’anın Hâkimiyet-i Mutlakası

Ümmet-i İslâmiyenin ahkâm-ı diniyede gösterdiği teseyyüb ve ihmalin bence en mühim sebebi şudur:

Erkân ve ahkâm-ı zaruriye ki, yüzde doksandır. Bizzât Kur’anın ve Kur’anın tefsiri mahiyetinde olan sünnetin malıdır. İçtihadî olan mesail-i hilafiye ise, yüzde on nisbetindedir. Kıymetçe mesail-i hilafiye ile erkân ve ahkâm-ı zaruriye arasında azîm tefavüt vardır. Mes’ele-i içtihadiye altun ise, öteki birer elmas sütundur. Acaba doksan elmas sütunu, on altunun himayesine vermek, mezcedip tâbi kılmak caiz midir?

Cumhuru, bürhandan ziyade me’hazdeki kudsiyet imtisale sevkeder. Müçtehidînin kitabları vesile gibi, cam gibi Kur’anı göstermeli, yoksa vekil, gölge olmamalı.
Mantıkça mukarrerdir ki; zihin, melzumdan tebaî olarak lâzıma intikal eder ve lâzımın lâzımına tabiî olarak etmez. Etse de, ikinci bir teveccüh ve kasd ile eder. Bu ise, gayr-ı tabiîdir.

Meselâ; hükmün me’hazı olan şeriat kitabları melzum gibidir. Delili olan Kur’an ise, lâzımdır. Muharrik-i vicdan olan kudsiyet, lâzımın lâzımıdır. Cumhurun nazarı kitablara temerküz ettiğinden, yalnız hayal meyal lâzımı tahattur eder. Lâzımın lâzımını, nadiren tasavvur eder. Bu cihetle vicdan lâkaydlığa alışır, cümudet peyda eder.

Eğer zaruriyat-ı diniyede doğrudan doğruya Kur’an gösterilse idi, zihin tabiî olarak müşevvik-i imtisal ve mûkız-ı vicdan ve lâzım-ı zâtî olan “kudsiyet”e intikal ederdi. Ve bu suretle kalbe meleke-i hassasiyet gelerek, imanın ihtaratına karşı asamm kalmazdı.

Demek şeriat kitabları, birer şeffaf cam mahiyetinde olmak lâzım gelirken, mürur-u zamanla mukallidlerin hatası yüzünden paslanıp, hicab olmuşlardır. Evet bu kitablar, Kur’ana tefsir olmak lâzım iken, başlı başına tasnifat hükmüne geçmişlerdir.
Hacat-ı diniyede cumhurun enzarını doğrudan doğruya, cazibe-i i’caz ile revnakdar ve kudsiyetle haledar ve daima iman vasıtasıyla vicdanı ihtizaza getiren hitab-ı ezelînin timsali bulunan Kur’ana çevirmek üç tarîkledir:

1- Ya müellifînin bihakkın lâyık oldukları derin bir hürmeti, emniyeti, tenkid ile kırıp, o hicabı izale etmektir. Bu ise tehlikelidir, insafsızlıktır, zulümdür.

2- Yahut tedricî bir terbiye-i mahsusa ile kütüb-ü şeriatı şeffaf birer tefsir suretine çevirip, içinde Kur’anı göstermektir. Selef-i müçtehidînin kitabları gibi; “Muvatta”, “Fıkh-ı Ekber” gibi.

Meselâ: Bir adam İbn-i Hacer’e nazar ettiği vakit, Kur’anı anlamak ve Kur’anın ne dediğini öğrenmek maksadıyla nazar etmeli. Yoksa İbn-i Hacer’in ne dediğini anlamak maksadıyla değil. Bu ikinci tarîk de zamana muhtaçtır.

3- Yahut cumhurun nazarını, ehl-i tarîkatın yaptığı gibi, o hicabın fevkine çıkararak üstünde Kur’anı gösterip, Kur’anın hâlis malını yalnız ondan istemek ve bilvasıta olan ahkâmı vasıtadan aramaktır. Bir âlim-i şeriatın vaazına nisbeten, bir tarîkat şeyhinin vaazındaki olan halâvet ve cazibiyet bu sırdan neş’et eder.

Umûr-u mukarreredendir ki; efkâr-ı âmmenin birşeye verdiği mükâfat, gösterdiği rağbet ve teveccüh ekseriya o şeyin kemaline nisbeten değildir, belki ona derece-i ihtiyaç nisbetindedir. Bir saatçının bir allâmeden ziyade ücret alması bunu teyid eder.

Eğer cemaat-ı İslâmiyenin hacat-ı zaruriye-i diniyesi bizzât Kur’ana müteveccih olsa idi, o Kitab-ı Mübin, milyonlarca kitablara taksim olunan rağbetten daha şedid bir rağbete, ihtiyaç neticesi olan bir teveccühe mazhar olur. Ve bu suretle nüfus üzerinde bütün manasıyla hâkim ve nafiz olurdu. Yalnız tilavetiyle teberrük olunan bir mübarek derecesinde kalmazdı.

Bununla beraber zaruriyat-ı diniyeyi, mesail-i cüz’iye-i fer’iye-i hilafiye ile mezcedip, ona tâbi’ gibi kılmakta, büyük bir hatar vardır. Zira “Musavvibe”nin

{(*): “Dört mezheb de haktır. Füruatta hak taaddüd eder.” diyenlere, İlm-i Usûl ıstılahınca “Musavvibe” denir.}

muhalifi olan “Tahtieci”lerden biri der ki: “Mezhebim haktır, hata ihtimali var. Başka mezheb hatadır, savaba ihtimali var.” Halbuki cumhur-u avam, mezhebde imtizac etmiş olan zaruriyatı, nazariyat-ı içtihadiyeden vazıhan temyiz etmediğinden, sehven veya vehmen Tahtie’yi filcümle teşmil edebilir. Bu ise, hatar-ı azîmdir. Bence Tahtieci, hubb-u nefisten neş’et eden “inhisar zihniyeti” illetiyle ma’luldür. Ve Kur’anın câmiiyetinden ve umum tabakat-ı beşere şümul-ü hitabından gafletle mes’uldür.

Hem Tahtiecilik fikri, sû’-i zan ve tarafgirlik hissinin menbaı olduğundan, İslâmda lâzım olan tesanüd-ü ervah, tevhid-i kulûb, tahabüb ve teavüne büyük rahneler açmıştır. Halbuki hüsn-ü zanla, muhabbet ve vahdetle memuruz.
Bu mes’eleyi yazdıktan biraz zaman sonra, bir gece rü’yada Cenab-ı Peygamber Sallallahü Aleyhi Vesellem Efendimizi gördüm. Bir medresede huzur-u saadette bulunuyordum. Cenab-ı Peygamber bana Kur’andan ders vereceklerdi. Kur’anı getirdikleri sırada, Hazret-i Peygamber Sallallahü Aleyhi Vesellem Efendimiz, Kur’ana ihtiramen kıyam buyurdular. O dakikada şu kıyamın, ümmeti irşad için olduğu birden hatırıma geldi.

Bilâhere bu rü’yayı, suleha-yı ümmetten bir zâta hikâye ettim. Şu suretle tabir etti: “Bu büyük bir işaret ve beşarettir ki, Kur’an-ı Azîmüşşan lâyık olduğu mevki-i muallâyı bütün cihanda ihraz edecektir.”

* * ******

Metinde işlenen temel fikirler; Kur’an’ın bizzat esas ve hakim olması, zaruriyat-ı diniyenin (muhkemât) %90’lık kısmının ihmal edilip, içtihadî ve hilafî meselelerin (%10) öne çıkarılmasıyla ümmetin teseyyübe (ihmalkârlığa) düşmesi, fıkıh ve şeriat kitaplarının Kur’an’a şeffaf bir cam (tefsir) olması gerekirken zamanla paslanıp hicab (perde) hükmüne geçmesi ve bu durumun vicdanlardaki kudsiyet hissini zayıflatmasıdır.
İşte bu noktalara temas eden benzer ayet-i kerimeler:

1. Kur’an’ın Hakimiyeti ve Anlaşmazlıklarda Yegâne Hakem Oluşu

Metinde, Kur’an’ın “Hâkimiyet-i Mutlakası” ve hükümlerin me’hazı (kaynağı) olduğu vurgulanmaktadır. Şeriat kitaplarının “vesile gibi, cam gibi Kur’anı göstermesi” gerektiği belirtilmektedir. Kur’an-ı Kerim, kendisinin insanlar arasındaki ihtilafları çözmek için indirildiğini beyan eder:
Ayet-i Kerime:
إِنَّآ أَنزَلْنَآ إِلَيْكَ ٱلْكِتَٰبَ بِٱلْحَقِّ لِتَحْكُمَ بَيْنَ ٱلنَّاسِ بِمَآ أَرَىٰكَ ٱللَّهُ ۚ وَلَا تَكُن لِّلْخَآئِنِينَ خَصِيمًا
Meali :
“Biz, sana Kitab’ı (Kur’an’ı) hak olarak indirdik ki, insanlar arasında Allah’ın sana gösterdiği şekilde hükmedesin. Sakın hainlerin savunucusu olma.” (Nisâ, 4/105)
İrtibatı:
Bu ayet, metindeki “Kur’anın Hâkimiyet-i Mutlakası” fikrinin temel isbatıdır. Hükmün, bizzat Allah’ın vahyettiği Kitap ile verilmesi emredilmektedir. Metindeki tenkit, zamanla hükmün me’hazı olan Kur’an yerine, “vekil” ve “gölge” hükmüne geçen içtihadî kitapların merkeze alınmasıdır. Ayet ise asıl hakemin ve hüküm kaynağının doğrudan Kur’an olduğunu tasrih eder.

2. Dinin Esasları (Muhkemât) ve Teferruatı (Müteşâbihât)

Metin, dinin %90’ını “erkân ve ahkâm-ı zaruriye” (elmas sütunlar) ve %10’unu “mesail-i hilafiye” (altun) olarak tasvir eder. Ümmetin hatasını, %90’ı %10’un himayesine vermek olarak belirtir. Bu, Kur’an’daki muhkem (temel esaslar) ve müteşâbih (yoruma açık) ayrımını hatıra getirir:
Ayet-i Kerime:
هُوَ ٱلَّذِىٓ أَنزَلَ عَلَيْكَ ٱلْكِتَٰبَ مِنْهُ ءَايَٰتٌ مُّحْكَمَٰتٌ هُنَّ أُمُّ ٱلْكِتَٰبِ وَأُخَرُ مُتَشَٰبِهَٰتٌ ۖ فَأَمَّا ٱلَّذِينَ فِى قُلُوبِهِمْ زَيْغٌ فَيَتَّبِعُونَ مَا تَشَٰبَهَ مِنْهُ ٱبْتِغَآءَ ٱلْفِتْنَةِ وَٱبْتِغَآءَ تَأْوِيلِهِۦ ۗ وَمَا يَعْلَمُ تَأْوِيلَهُۥٓ إِلَّا ٱللَّهُ ۗ وَٱلرَّٰسِخُونَ فِى ٱلْعِلْمِ يَقُولُونَ ءَامَنَّا بِهِۦ كُلٌّ مِّنْ عِندِ رَبِّنَا ۗ وَمَا يَذَّكَّرُ إِلَّآ أُوْلُوا۟ ٱlْأَلْبَٰبِ
Meali :
“Sana Kitab’ı indiren O’dur. O’ndan, Kitab’ın anası (temeli) olan bir kısım âyetler muhkem (açık ve kesin)dir. Diğerleri de müteşâbihtir (yoruma açık). Kalplerinde bir eğrilik olanlar, fitne çıkarmak ve onu (keyfî) yorumlamak için müteşâbih olanlara uyarlar. Onun yorumunu ise ancak Allah bilir. İlimde derinleşmiş olanlar ise, ‘Ona inandık, hepsi Rabbimiz katındandır’ derler. (Bu inceliği) ancak akıl sahipleri düşünüp anlar.” (Âl-i İmrân, 3/7)
İrtibatı:
Bu ayet, metindeki %90 (zaruriyat) / %10 (içtihadî) ayrımının Kur’an’daki temelini gösterir. “Muhkemât”, metindeki “elmas sütunlar” olan “erkân ve ahkâm-ı zaruriye”ye tekabül eder; bunlar “Kitab’ın anası” (أُمُّ ٱلْكِتَٰبِ) yani temelidir. Metnin tenkit ettiği “mesail-i hilafiye”ye dalıp aslı unutmak ise, ayette belirtilen kalplerinde eğrilik olanların fitne arzusuyla müteşâbih olana tâbi olmasına benzer bir hali tasvir eder.

3. Tefrika ve Bölünmenin Sebebi Olarak Asıldan Uzaklaşmak

Metin, “Tahtieci” (kendi mezhebini mutlak hak, diğerlerini mutlak hata gören) zihniyetin “İslâmda lâzım olan tesanüd-ü ervah, tevhid-i kulûb, tahabbüb ve teavüne büyük rahneler açtığını” belirtir. Bu, Kur’an’ın vahdet (birlik) emrine zıt bir durumdur.
Ayet-i Kerime:
إِنَّ هَٰذِهِۦٓ أُمَّتُكُمْ أُمَّةً وَٰحِدَةً وَأَنَا۠ رَبُّكُمْ فَٱعْبُدُونِ. وَتَقَطَّعُوٓا۟ أَمْرَهُم بَيْنَهُمْ ۖ كُلٌّ إِلَيْنَا رَٰجِعُونَ
Meali :
“Şüphesiz bu sizin ümmetiniz bir tek ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim. Öyle ise bana kulluk edin. (İnsanlar) işlerini kendi aralarında parça parça ettiler. Hepsi de ancak bize döneceklerdir.” (Enbiyâ, 21/92-93)
İrtibatı:
Allah Tealâ ümmetin “tek bir ümmet” (أُمَّةً وَٰحِدَةً) olduğunu bildirirken, insanların (metindeki “Tahtieci” zihniyet ve tarafgirlik hissi gibi sebeplerle) işlerini parça parça ettiklerini (وَتَقَطَّعُوٓا۟) beyan eder. Bu, metnin başında iktibas edilen “vela teferraku” (bölünmeyin) emrinin çiğnenmesinin neticesidir ve metnin tenkit ettiği “inhisar zihniyeti”nin (tekelcilik) ümmette açtığı yarayı tasvir eder.

4. Kur’an’ı Terk Edilmiş (Mehcur) Bırakmak

Metin, cumhurun (halkın) nazarının doğrudan Kur’an’a çevrilmemesinin bir neticesi olarak, Kur’an’ın “yalnız tilavetiyle teberrük olunan bir mübarek derecesinde” kaldığını, nüfuz edici hâkimiyetini kaybettiğini ifade eder. Bu durum, Kur’an’ın “mehcur” (terk edilmiş) bırakılması halidir.
Ayet-i Kerime:
وَقَالَ ٱلرَّسُولُ يَٰرَبِّ إِنَّ قَوْمِى ٱتَّخَذُوا۟ هَٰذَا ٱلْقُرْءَانَ مَهْجُورًا
Meali :
“Peygamber der ki: ‘Ey Rabbim! Kavmim şu Kur’an’ı terk edilmiş bir şey hâline getirdi.'” (Furkân, 25/30)
İrtibatı:
Bu ayet, metinde tasvir edilen vaziyetin en acı neticesini ifade eder. Kur’an’ın “hâkimiyet-i mutlakası”nın kaybolması, onun bizzat ahkâmının ve ruhunun değil, sadece lafzının tilavetine (teberrüken) indirgenmesi, bir nevi “terk edilme” (mehcur) halidir. Metin, “teseyyüb ve ihmal”in sebebini, Kur’an’ın doğrudan muhatap alınmayıp “hicab” olan kitapların arkasında bırakılması olarak teşhis eder ki, bu da ayetteki şikayetin bir tezahürüdür.

5. Kur’an’a Tâbi Olmanın Gerekliliği ve Kudsiyeti

Metin, eğer nazar doğrudan Kur’an’a çevrilse, zihnin “müşevvik-i imtisal ve mûkız-ı vicdan” (itaate teşvik edici ve vicdanı uyandırıcı) olan “kudsiyet”e intikal edeceğini belirtir. Kur’an, kendisinin bu vasıflara sahip olduğunu beyan eder:
Ayet-i Kerime:
وَهَٰذَا كِتَٰبٌ أَنزَلْنَٰهُ مُبَارَكٌ فَٱتَّبِعُوهُ وَٱتَّقُوا۟ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ
Meali :
“Bu da bizim indirdiğimiz mübarek bir kitaptır. Ona uyun ve Allah’tan korkun ki size merhamet edilsin.” (En’âm, 6/155)
İrtibatı:
Metin, cumhurun bürhandan (delilden) ziyade “me’hazdeki kudsiyet” ile imtisale (itaate) sevk olduğunu söyler. Bu ayet, Kur’an’ın hem “mübarek” (kudsiyet ve bereket kaynağı) olduğunu, hem de asıl gayenin ona “tâbi olmak” (فَٱتَّبِعُوهُ) olduğunu emreder. Metnin ısrarla vurguladığı gibi, Kur’an sadece teberrük edilecek bir metin değil, bizzat uyulacak (hâkimiyeti kabul edilecek) bir kitaptır.

 

 

 

وَ اَمْرُهُمْ شُورٰى بَيْنَهُمْ ٭ وَ شَاوِرْهُمْ فِى الْاَمْرِ

{(*): Bidayet-i Hürriyette şu fikri jöntürklere teklif ettim, kabul etmediler. Oniki sene sonra tekrar teklif ettim, kabul ettiler. Lâkin meclis feshedildi. Şimdi âlem-i İslâmın mütemerkiz noktasına tekraren arzediyorum.}

Tarih bize gösteriyor ki, İslâm ne derece dine temessük etmiş ise terakki etmiş, ne vakit dinde za’f göstermiş ise tedenni etmiştir. Başka dinde bilakis kuvveti zamanında vahşet, za’fı zamanında temeddün hasıl olmuştur.

Cumhur-u enbiyanın şarkta bi’seti, kader-i ezelînin bir remzidir ki, şarkın hissiyatına hâkim dindir. Bugün âlem-i İslâmdaki tezahürat da gösteriyor ki, âlem-i İslâmı uyandıracak, şu mezelletten kurtaracak yine o histir.

Hem de sabit oldu ki, bu devlet-i İslâmiyeyi bütün öldürücü müsademata rağmen, yine o his muhafaza etmiştir. Bu hususta garba nisbetle ayrı bir hususiyete mâlikiz. Onlara kıyas edilemeyiz.

Saltanat ve hilafet gayr-ı münfekk, müttehid-i bizzâttır. Cihet muhteliftir. Binaenaleyh bizim padişahımız, hem sultandır, hem halifedir ve âlem-i İslâmın bayrağıdır.

Saltanat itibariyle otuz milyona nezaret ettiği gibi, hilafet itibariyle üçyüz milyonun mabeynindeki rabıta-i nuraniyenin ma’kes ve istinadgâh ve mededkârı olmak gerektir. Saltanatı sadaret, hilafeti meşihat temsil eder.

Sadaret üç mühim şûraya bizzât istinad ediyor, yine kifayet etmiyor. Halbuki böyle inceleşmiş ve çoğalmış münasebat içinde, içtihadattaki müdhiş fevza, efkâr-ı İslâmiyedeki teşettüt, fasid medeniyetin tedahülüyle ahlâktaki müdhiş tedenni ile beraber, Meşihat cenahı bir şahsın içtihadına terkedilmiş.

Ferd tesirat-ı hariciyeye karşı daha az mukavimdir. Tesirat-ı hariciyeye kapılmakla, çok ahkâm-ı diniye feda edildi.

Hem nasıl oluyor ki, umûrun besateti ve taklid ve teslim cari olduğu zamanda, velev ki intizamsız olsun, yine Meşihat bir şûraya, lâakal Kadıaskerler gibi mühim şahsiyetlere istinad ederdi. Şimdi iş besatetten çıkmış, taklid ve ittiba gevşemiş olduğu halde, bir şahıs nasıl kifayet eder?

Zaman gösterdi ki, hilafeti temsil eden şu Meşihat-ı İslâmiye, yalnız İstanbul ve Osmanlılara mahsus değildir. Umum İslâma şâmil bir müessese-i celiledir. Bu sönük vaziyetle, değil koca âlem-i İslâmın, belki yalnız İstanbul’un irşadına da kâfi gelmiyor. Öyle ise, bu mevki öyle bir vaziyete getirilmelidir ki, âlem-i İslâm ona itimad edebilsin. Hem menba’, hem ma’kes vaziyetini alsın. Âlem-i İslâma karşı vazife-i diniyesini hakkıyla îfa edebilsin.

Eski zamanda değiliz. Eskiden hâkim bir şahs-ı vâhid idi. O hâkimin müftüsü de, onun gibi münferid bir şahıs olabilirdi. Onun fikrini tashih ve ta’dil ederdi. Şimdi ise, zaman cemaat zamanıdır. Hâkim, ruh-u cemaatten çıkmış az mütehassis, sağırca, metin bir şahs-ı manevîdir ki, şûralar o ruhu temsil eder.
Şöyle bir hâkimin müftüsü de ona mücanis olup, bir şûra-yı âliye-i ilmiyeden tevellüd eden bir şahs-ı manevî olmak gerektir. Tâ ki, sözünü ona işittirebilsin. Dine taalluk eden noktalardan, sırat-ı müstakime sevkedebilsin. Yoksa ferd dâhî de olsa, cemaatin ferd-i manevîsine karşı sivrisinek kadar kalır. Şu mühim mevki böyle sönük kalmakla, İslâmın ukde-i hayatiyesini tehlikeye maruz bırakıyor.

Hattâ diyebiliriz, şimdiki za’f-ı diyanet ve şeair-i İslâmiyetteki lâkaydlık ve içtihadattaki fevza, Meşihat’ın za’fından ve sönük olmasından meydan almıştır. Çünki haricde bir adam re’yini, ferdiyete istinad eden Meşihat’a karşı muhafaza edebilir. Fakat böyle bir şûraya istinad eden bir Şeyhülislâm’ın sözü, en büyük bir dâhîyi de ya içtihadından vazgeçirir, ya o içtihadı ona münhasır bırakır.

Her müstaid çendan içtihad edebilir. Lâkin içtihadı o vakit düstur-ul amel olur ki, bir nevi icma’ veya cumhurun tasdikine iktiran ede. Böyle bir Şeyhülislâm manen bu sırra mazhar olur. Şeriat-ı Garra’da daima cma’ ve re’y-i cumhur, medar-ı fetva olduğu gibi, şimdi de fevza-i ârâ için, böyle bir faysala lüzum-u kat’î vardır.

Sadaret, Meşihat iki cenahtır. Şu devlet-i İslâmiyenin bu iki cenahı mütesavi olmazsa ileri gidilmez. Gidilse de, böyle bir medeniyet-i faside için mukaddesatından insilah eder.

İhtiyaç her işin üstadıdır. Şöyle bir şûraya ihtiyaç şediddir. Merkez-i hilafette tesis olunmazsa, bizzarure başka bir yerde teşekkül edecektir.

Bu şûranın bazı mukaddematı olan cemaat-ı İslâmiye teşkilatı ve evkafın Meşihat’a ilhakı gibi umûrun daha evvel tahakkuku münasib ise de, baştan başlansa, sonra mukaddemat ihzar edilse yine maksad hasıl olur. Daire-i intihabiyeleri hem mahdud, hem muhtelit olan a’yan ve meb’usanın vazife-i resmiyeleri itibariyle, bilvasıta ve dolayısıyla bu işe tesiri olabilir. Halbuki vasıtasız, doğrudan doğruya bu vazife-i uzmayı deruhde edecek hâlis İslâm bir şûra lâzımdır.
Bir şey mâ-vudia-lehinde istihdam edilmezse, atalete uğrar, matlub eseri göstermez. Binaenaleyh mühim bir maksad için tesis edilen Dâr-ül Hikmet-il İslâmiyeyi, şimdiki âdi bir komisyon derecesinden çıkarıp, Meşihat’taki devairin rüesasıyla beraber şûranın a’zâ-yı tabiiyesi addetmek ve haricdeki âlem-i İslâmdan, şimdilik onbeş-yirmi kadar, İslâmın dinen, ahlâken itimadını kazanmış müntehab ülemasını celbeylemek, bu mes’ele-i uzmanın esasını teşkil eder.

Vehham olmamalıyız. Korkmakla din rüşvet verilmez. Dinin za’fiyeti bahanesine olan müzahref medeniyete lanet. Havf ve za’f, tesirat-ı hariciyeyi teşci’ eder. Muhakkak maslahat, mevhum mazarrata feda edilmez.

وَ مِنَ اللّٰهِ التَّوْف۪يقُ

* * *******

Metin, İslâm âleminin idarî ve ilmî hayatında “şûrâ” (danışma) ve “meşveret” esasının ne derece hayatî bir ehemmiyet taşıdığını, bilhassa Hilafet ve Meşihat makamının “cemaat zamanı” olarak tasvir edilen yeni devrin icaplarına göre yeniden tanzim edilmesi zaruretini kuvvetli delillerle ortaya koymaktadır.
Metnin hülasası, ferdî içtihadın ve idarenin, tesirat-ı hariciyeye (dış tesirlere) karşı mukavemetsiz kaldığı ve İslâm âlemindeki “efkâr-ı İslâmiyedeki teşettüt” (İslâmî fikirlerdeki dağınıklık) ile “içtihadattaki müdhiş fevza”yı (içtihadlardaki korkunç başıbozukluğu) önleyemediğidir. Çare olarak, Meşihat makamının ferdî bir yapıdan kurtarılıp, Dâr-ül Hikmet-il İslâmiye’yi ve âlem-i İslâm’dan müntehab (seçkin) ülemayı ihtiva eden “bir şûra-yı âliye-i ilmiyeden tevellüd eden bir şahs-ı manevî” haline getirilmesi teklif edilmektedir.
Metnin hemen başında iktibas edilen iki ayet-i kerime, bu davanın temelini ve Kur’anî isbatını teşkil etmektedir.
• وَ اَمْرُهُمْ شُورٰى بَيْنَهُمْ (Onların işleri, aralarında danışma (şûrâ) yoluyladır.)
Bu ifade, Şûrâ Suresi’nin 38. ayet-i kerimesinin bir kısmıdır. Ayetin tamamı şöyledir (Meali):
“Onlar, rablerinin çağrısına uyarlar, namazı dosdoğru kılarlar. İşleri de aralarında danışma (şûrâ) yoluyladır. Kendilerine verdiğimiz rızıktan da harcarlar.” (Şûrâ 42:38)
• İzahı: Bu ayet-i kerime, “şûrâ”yı, kâmil mü’minlerin temel vasıflarından biri olarak zikretmektedir. İman, namaz ve infak gibi en temel esasların yanında “işlerinin aralarında şûrâ ile olması” şartının getirilmesi, İslâm cemaatinin hiçbir mühim meselesinin istişaresiz, ferdî bir re’y (görüş) ile karara bağlanamayacağını göstermektedir. Metindeki teklif, tam da bu ayetin emrettiği “kolektif idare” prensibinin, İslâm’ın en yüksek ilmî makamı olan Meşihat’ta tesis edilmesini istemektedir.
• وَ شَاوِرْهُمْ فِى الْاَمْرِ (İş konusunda onlara danış.)
Bu ifade, Âl-i İmrân Suresi’nin 159. ayet-i kerimesinin bir kısmıdır. Ayetin tamamı şöyledir (Meali):
“Allah’ın rahmeti sayesinde sen onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi. Artık sen onları affet, onlar için Allah’tan bağışlama dile. İş konusunda onlara danış (şâvirhum fi’l-emr). Kararını verdiğin zaman da artık Allah’a dayanıp güven. Çünkü Allah, kendisine dayanıp güvenenleri sever.” (Âl-i İmrân 3:159)
• İzahı: Bu ayet, doğrudan doğruya Resûlullah Efendimize (s.a.v.) hitap etmektedir. Vahiy ile müeyyed (desteklenmiş) olmasına rağmen, bizzat Peygamber’e (s.a.v.) ashabıyla “meşveret etmesi” emredilmiştir. Bu emir, meşveretin bir lütuf değil, idarenin temel bir rüknü (direği) olduğunu isbat eder. Metin, bu ayetten hareketle şu güçlü mantığı kurar: Peygamber (s.a.v.) dahi meşveretle memur iken, “ferd tesirat-ı hariciyeye karşı daha az mukavim” olan ve “dâhî de olsa, cemaatin ferd-i manevîsine karşı sivrisinek kadar kalan” bir şahsın (mesela Şeyhülislâm’ın) istişaresiz hareket etmesi veya bu makamın bir ferde bırakılması nasıl kâfi gelebilir?

Şûrâ Prensibini Destekleyen Benzer Ayet-i Kerimeler
Metnin ruhuna ve şûrâ esasına temas eden diğer bazı ayet-i kerimeler de mevcuttur:

1. İdarecilere (Ulû’l-Emr) İtaat ve İhtilafın Çözümü
Metin, “hâkim, ruh-u cemaatten çıkmış” bir “şahs-ı manevîdir” demekle, idarecilerin (ulû’l-emr) artık kolektif bir yapı olduğunu belirtir. Bu kolektif yapının nasıl hareket etmesi gerektiğine dair şu ayet işaret eder (Meali):
“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygamber’e itaat edin ve sizden olan ulu’l-emre (idarecilere) de. Herhangi bir hususta anlaşmazlığa düştüğünüz takdirde, Allah’a ve ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız, onu Allah’a ve Resûl’e götürün. Bu, daha hayırlı ve netice bakımından daha güzeldir.” (Nisâ 4:59)
• İzahı: Metnin tenkit ettiği “içtihadattaki fevza” (içtihadlardaki başıbozukluk), tam da bu ayette zikredilen “anlaşmazlığa düşme” halidir. Metnin teklif ettiği “Şûra-yı Âliye-i İlmiye”, İslâm âleminin “ulû’l-emr”i (ilmî otoritesi) olarak, meseleleri “Allah’a ve Resûl’e götürme” (yani Kur’an ve Sünnet ışığında kolektif bir içtihad ile karara bağlama) vazifesini görecek bir müessesedir. Böyle bir şûrâ, “re’y-i cumhur” (çoğunluğun görüşü) ve “bir nevi icma'” (konsensüs benzeri) bir yapı oluşturarak ihtilafları asgariye indirecektir.

2. Birlik ve Beraberlik Emri, Tefrikadan Nehiy

Metin, mevcut vaziyeti “İslâmın ukde-i hayatiyesini (hayat düğümünü) tehlikeye maruz bırakmak” olarak tasvir eder ve “teşettüt”ten (dağınıklıktan) şikâyet eder. Şûrâ, bu dağınıklığı önleyen en mühim ilâçtır (Meali):
“Hep birlikte Allah’ın ipine (Kur’an’a) sımsıkı sarılın. Parçalanıp bölünmeyin. Allah’ın size olan nimetini hatırlayın. Hani sizler birbirinize düşmanlar idiniz de O, kalplerinizi birleştirmişti. İşte O’nun bu nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında idiniz de O sizi oradan kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle apaçık bildiriyor ki doğru yola eresiniz.” (Âl-i İmrân 3:103)
• İzahı: “Allah’ın ipine hep birlikte sarılmak”, ancak “emruhum şûrâ beynehum” (işleri aralarında danışma iledir) prensibiyle mümkündür. Ferdî re’yler, cemaati “parçalanıp bölünmeye” sevk eder. Metnin teklif ettiği şûrâ, âlem-i İslâm’ın “hep birlikte” sarılacağı o “Allah’ın ipi”nin müessesevî bir tezahürüdür. Bu şûrâ, kalpleri birleştirecek ve metnin “müdhiş tedenni” (korkunç alçalma) olarak belirttiği “ateş çukuru”ndan kurtuluşa vesile olacaktır.

3. Bilenlere Sorma (Zikir Ehline Müracaat) Esası
Metin, “müntehab ülemasını celbeylemek” (seçkin âlimleri davet etmek) suretiyle, Meşihat’ın “menba’ hem ma’kes” (kaynak ve yansıtıcı) olmasını teklif eder. Bu, ferdî aklın yerine kolektif ilme ve “ehl-i zikr”e müracaat etmektir (Meali):
“Senden önce de, kendilerine vahyettiğimiz ancak erkekleri peygamber olarak gönderdik. Eğer bilmiyorsanız, bilenlere (zikir ehline) sorun.” (Nahl 16:43)
• İzahı: “Zaman cemaat zamanı” olduğunda ve meseleler “besatetten çıkmış” (basitlikten çıkmış, karmaşıklaşmış) olduğunda, “bilmiyorsanız” hitabı sadece avama değil, idarecilere de yöneliktir. Bir “ferd” (kişi), ne kadar dâhî de olsa, zamanın bütün karmaşık meselelerini bilemez. Öyleyse çözüm, en üst seviyedeki “bilenlere” yani “zikir ehline” (İslâm âleminin en muktedir âlimlerine) sormaktır. Metnin teklif ettiği şûrâ, tam da bu ayetin emrettiği “bilenlere sorma” fiilinin en yüksek seviyede icra edileceği “Şûra-yı Âliye-i İlmiye”dir.

Hülasa
Netice olarak, Kur’an-ı Kerim, Müslümanların idarî, içtimaî ve bilhassa ilmî meselelerini ferdî re’ylere ve içtihadlara değil, “şûrâ”, “meşveret” ve “ehl-i zikr”e müracaat esasına dayanan kolektif bir akla tevdi etmelerini emretmektedir. Takdim edilen metin, bu cihan şümul Kur’anî prensibin, “zaman cemaat zamanı olduğu” için, İslâm’ın hayat düğümü olan Hilafet ve Meşihat müessesesinde nasıl tatbik edilmesi gerektiğine dair derin bir nazar ve kuvvetli bir teklif arz etmektedir.
وَ مِنَ اللّٰهِ التَّوْف۪يقُ

 

 

 

Hazırlayan: Mehmet Özçelik

 www.tesbitler.com
01/11/2025

Loading

No ResponsesKasım 1st, 2025

KALEMİN NAMUSU VE SİLAHIN SUSKUNLUĞU

KALEMİN NAMUSU VE SİLAHIN SUSKUNLUĞU

(Bir vicdan muhasebesi ve tarihe not)
Kalemin namusu, silahın namusunu deldi.
Zira kalem, vicdanın sesidir; silah, öfkenin.
Kalem aklı temsil eder, silah nefsi.
Kalem hakikati yazar, silah hakikati susturur.
Bugün bir kez daha görüyoruz ki, tarihin en büyük savaşları, önce kelimelerle başlar;
Ve yine kelimelerle biter.
Silahın sustuğu yerde kalem konuşur; kalemin sustuğu yerde zulüm hüküm sürer.
Bir zamanlar kılıç, dünyayı biçen kuvvetti.
Bugün kalem, akılları biçen kudret oldu.
Artık dönem, tüfeğin değil; haberin, manşetin, başlığın, ve kelâmın dönemidir.
Bir cümle, bir kurşundan daha derin yaralar açabilir.
Bir başlık, bir bombadan daha fazla zihinleri yakabilir.
Ama bugün, kalemin namusu satılığa çıkarılmış durumda.
Bazı kalemler kanı durdurmak için değil, kanı meşrulaştırmak için yazıyor.
Bazı gazeteler hakikati değil, propaganda metinlerini manşet yapıyor.
Bazı haber merkezleri, mazlumu değil zalimi temize çıkarıyor.
İşte tam da bu karanlık vakitte, 300’ü aşkın yazar, akademisyen ve sanatkâr;
Bir tarihî duruş sergiledi.
New York Times’ın Filistin karşıtı önyargılı yayın politikalarına karşı
“Kalemimizi satmıyoruz” diyerek geri çekildiler.
Bu sadece bir protesto değil, insanlığın vicdanına düşen bir imzadır.
Zira onlar dediler ki:
“Silah üreticileri kadar medya da savaş makinesinin bir parçasıdır.”
Ne doğru söz!
Zira medya, yanlış kelimelerle bir toplumu kışkırtabilir;
Hakikati gizleyerek zulmü meşrulaştırabilir;
Bir fotoğrafı yayımlamayarak bir mazlumun çığlığını boğabilir.
“Katliam”, “işgal”, “etnik temizlik” gibi kelimeleri sansürleyen bir basın,
Hakikatin değil, zulmün hizmetindedir.
Kelimeleri susturmak, vicdanı susturmakla eşdeğerdir.
Tarih, bu tür anları unutmaz.
Bir zamanlar Galileo, hakikatini söylemek için mahkemede titrerken
Papa’nın elinde kalem vardı — ama o kalem sustu.
Bir kelâmı kibarda:
“Kalem kılıçtan keskindir.”
Ama keskinliği hak için kullanılmadıkça, o kalem sadece bir silahtır.
Bugün Gazze’deki çocuklar kan içinde yatarken,
Bir grup kalem sahibi insanlığın haysiyetini ayağa kaldırdı.
Belki onların satırları bir duvar yıkmadı;
Ama bir duvarın arkasındaki yalanı deldi.
Bir hakikat duvarı ördüler: kelimelerden, vicdandan, namustan.
Artık kalem sadece yazmaz;
Hüküm verir.
Artık haber sadece bildirmaz;
İfşa eder.
Artık dünyayı silahlar değil;
Kalem ve kelâm değiştirir.
Çünkü kalem, Allah’ın “Oku!” emrinin mirasçısıdır.
Silah, o emrin unutturulduğu karanlık çağların nişanesidir.
Kalemini kanı durdurmak için kullananlar,
Hakikatin askeridir.
Silahını masumu öldürmek için kullananlar ise
Zulüm ordusunun neferidir.
Birinin adı tarih kitaplarında anılır;
Diğerinin adı sadece lanetle hatırlanır.

Sonuç / Özet:
Bu makale, kalemin vicdani sorumluluğunu, medyanın hakikat karşısındaki imtihanını ve New York Times’a karşı 300’den fazla yazarın sergilediği onurlu duruşu ele alır.
Hakikatin, kelimelerin namusu üzerine bina edildiğini; kalemini zulmün değil, adaletin hizmetine verenlerin tarihe şerefli bir iz bıraktığını vurgular.
Bugün dünyayı değiştiren asıl güç ne silah ne para, belki de sadece namuslu bir kalemin ucundaki hakikattir.

Hazırlayan: Mehmet Özçelik

 www.tesbitler.com
30/10/2025

Loading

No ResponsesEkim 31st, 2025

Kalemin Namusu, Silahın Zulmüne Galip Geldiğinde

Kalemin Namusu, Silahın Zulmüne Galip Geldiğinde


Tarih, iki zıt kuvvetin ebedî mücadelesine şahittir: Biri yıkan, diğeri yapan; biri kan döken, diğeri o kanı durdurmaya çalışan. Bu mücadelenin bir cephesinde kaba kuvvet, yani silah vardır; diğer cephesinde ise idrak, vicdan ve hakikat, yani kelâm ve kalem.
Kalemin gücü, kelâmın gücünden, kelâmın gücü de kişinin kişiliğinden ileri gelir.
Silahın gücü, yapıldığı çeliğin sertliğinden gelirken, kalemin kudreti, onu tutan elin vicdanından ve o vicdana istikamet veren “kişilikten” beslenir.
Ve tarih nice defalar isbat etmiştir ki; “Kalemin gücü, silahın gücünden daha güçlü ve etkisi daha kalıcıdır.”
Zira silah, bedene hükmeder; kalem ise zihne, ruha ve en nihayetinde tarihin seyrine…
Kelâmın İmtihanı: Hakikat mi, Propaganda mı?
Yaşadığımız devir, bir iletişim, medya ve reklam devridir. Gücün aslı, artık tanklardan ve füzelerden ziyade, o tankların ve füzelerin “gerekçesini” yazan kalemlerden, o zulmü “meşrulaştıran” manşetlerden alınmaktadır.
Eğer bir savaş makinesi, sadece silahla çalışsaydı, onu durdurmak nisbeten kolay olurdu. Lakin asıl tehlikeli olan, o savaş makinesinin “medya ayağıdır.” O ayak ki, katliamı “meşru müdafaa,” etnik temizliği “güvenlik operasyonu,” soykırımı ise “talihsiz bir zayiat” olarak tasvir eder. İşte bu, kalemin namusunu yitirdiği, silahın uşağı olduğu andır.
Kalemini kan akıtmak için satanlara karşı, kalemini kanı durdurmak için atanların farkı; insanlık farkıdır.
Bugün, bu “insanlık farkını” cihan şümul bir hadisede, Batı medyasının en büyük kalelerinden biri sayılan New York Times’ın (NYT) surlarında açılan gedikte müşahede ediyoruz.

Vicdanın Ayaklanması: 300 Namuslu Kalem

Haber, soğuk ve net: Aralarında yazarların, akademisyenlerin ve sanatçıların bulunduğu 300’ü aşkın vicdan sahibi, kalemlerini bir kenara koymuyor; bilakis kalemlerini en güçlü “atarak” bir tavır ortaya koyuyor.
NYT gibi devasa bir medya gücünün “Görüş” bölümüne artık yazmayacaklarını ilân ediyorlar.
Bu bir boykottan öte, bir “vicdanî ret” eylemidir. Bu, kelâmın, kendisini kirleten mürekkebe karşı isyanıdır.
İthamları, medyanın faaliyetinin nasıl bir propagandaya dönüştüğünü tasvir etmektedir:
* NYT, “savaşın medya ayağı” olmakla suçlanmaktadır.
* Haber merkezinin, “katliam”, “etnik temizlik” ve “işgal edilmiş toprak” gibi hakikati yansıtan tabirlerden “kaçının” talimatı vermesi, gerçeğin nasıl tahrif edildiğinin isbatıdır.
* Gazze’deki soykırıma ve adaletsizliğe “suç ortağı” olmamak için bu kararı almışlardır.
Bu 300’den fazla yazar, akademisyen ve sanatçı, “kişiliklerini” ortaya koymuşlardır. Onlar, “Sözsüz Çığlıklar” gibi teyitsiz ve propaganda maksatlı haberlerin geri çekilmesini talep ederek, yalanın üzerine inşa edilen bir haberciliği reddetmektedir. En vurucu talepleri ise, Yayın Kurulunun ABD’nin İsrail’e silah ambargosu uygulamasını talep etmesidir.
İşte bu nokta, makalenin başındaki hikmetin tecelli ettiği yerdir: “İsrail silahını kan dökmek için kullanırken, bir kısım şerefli kalem sahibi yazar kalemini kan dursun diye şerefli ve namuslu bir karara imza attı.”
Onlar, kalemlerini, doğrudan silaha karşı bir kalkan olarak kullanmışlardır.

Tarihe Düşülen İbretlik Not

Tarih, her zaman galipler tarafından yazılmaz. Bazen tarih, o galiplerin zulmünü yazmayı reddeden “mağlup” ama “onurlu” kalemler tarafından yazılır.
NYT’de yaşanan bu hadise, medyanın sadece bir haber verme vasıtası olmadığını, aynı zamanda bir “savaş makinesinin parçası” olabileceğini gösteren ibretlik bir vesikadır. Silah üreticileri mermiyi yapar; bazı medya kurumları ise o merminin “ahlâkî” zeminini hazırlar. 300 yazarın bu duruşu, işte bu ahlâksız zemini çökertmeye yönelik bir hamledir.
Filistinli gazetecilerin kanı ve canı pahasına dünyaya duyurmaya çalıştığı hakikatler, Batı’nın konforlu ofislerinde sansürlenirken; bu 300 kalem, o sansür mekanizmasının bir dişlisi olmayı reddetmiştir.
Unutulmamalıdır ki;
Dünyayı silahlar değil, kalem ve kelam değiştirir.
Bu 300’den fazla yazar, kelâmın gücünü ve kalemin namusunu, silahın gücüne ve zulmün propagandasına karşı kullanarak, tarihin doğru tarafına şerefli bir imza atmışlardır. Onların bu tavrı, “kalemin namusunun, silahın (ve onun uşağı olan propagandanın) namusunu nasıl deldiğinin” en parlak ve en yeni misalidir.

🖋️ Makalenin Özeti
Bu makale, kalemin gücünün ve namusunun, silahın kaba kuvvetinden ve zulmünden daha üstün olduğu ana fikri üzerine inşa edilmiştir. Günümüzün bir medya ve iletişim çağı olduğunu, bu yüzden savaşların meşruiyetinin artık silahlardan çok “kalemler” ve “manşetler” üzerinden sağlandığını vurgulamaktadır.
New York Times’da (NYT) 300’den fazla yazarın, gazetenin Filistin karşıtı önyargılı yayınlarını ve “savaşın medya ayağı” gibi faaliyet göstermesini protesto ederek yazılarını çekmesi, bu duruma somut bir misal olarak sunulmuştur. Bu yazarların, “katliam” ve “etnik temizlik” gibi ifadelerin kullanılmasını yasaklayan bir kuruma “suç ortağı” olmayı reddetmesi, kalemin namusunu korumak adına atılmış şerefli bir adım olarak tasvir edilmiştir.
Makale, bu 300 yazarın, kalemlerini kanı durdurmak için kullandığını ve dünyayı asıl değiştirecek olanın silahlar değil, hakikate hizmet eden “kalem ve kelam” olduğunu belirterek son bulmaktadır.

Hazırlayan: Mehmet Özçelik

 www.tesbitler.com
30/10/2025

Loading

No ResponsesEkim 31st, 2025

‘KİTAPTA…… AN – ……HATIRLA ‘

‘KİTAPTA…… AN – ……HATIRLA ‘

Bu, Kur’an-ı Kerîm’in üslûbu ve hidayet metodu açısından son derece mühim bir husustur. “وَاذْكُرْ” (Vezkur – “An” veya “Hatırla”) emri, Kur’an’da sıkça kullanılan ve muhatabın dikkatini belirli bir hadiseye, nimete veya şahsa çekmeyi hedefleyen ilahî bir hitaptır.
Ancak “وَاذْكُرْ فِي الْكِتَابِ” (Vezkur fi’l-kitâbi – “Kitap’ta …’ı da an”) ifadesi, daha hususi bir mana taşır ve bilhassa Meryem Suresi’nde peş peşe gelen peygamber kıssalarının başında kullanılır.
Bu hitabın hikmetini ve illetini (sebebini) anlamak için, kimlerin anıldığını ve hangi vasıflarının öne çıkarıldığını incelemek gerekir.

“Vezkur fi’l-Kitâbi” Emrinin Muhatabı ve Manası

Bu emir, öncelikli olarak Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed’e (s.a.v.) ve onun şahsında bütün müminlere yöneliktir.

“Kitap’ta an” emri şu manalara gelir:
* Tilavet Et ve Tebliğ Et: “Ey Peygamber! Sana vahyedilen bu Kitap’ta (Kur’an’da) yer alan şu mübarek zâtların kıssalarını oku, tilavet et ve insanlara tebliğ et.”
* Unutulmaz Kıl: “Onların isimlerini ve mücadelelerini anarak, hatıralarını taze tut ve kıyamete kadar unutulmaz kıl.”
* İbret Al ve Örnek Göster: “Bu kıssalar sadece bir tarih bilgisi değil, hidayet için birer örnektir. Onları an ve onlardan ibret alınmasını sağla.”
* İlahî Kayda İşaret: “el-Kitab” ifadesi aynı zamanda, bu kıssaların Levh-i Mahfuz’daki aslına, yani tahrif edilmemiş, ilahî kayıtta bulunan hakikatlerine bir işarettir.

Kitap’ta Anılması İstenenler ve Öne Çıkan Vasıfları
Meryem Suresi’nde bu ifadeyle anılan şahıslar ve anılma sebepleri (hikmet ve illetleri) şöyledir:

1. Hz. Meryem (a.s.)
> Ayet : “Kitap’ta Meryem’i de an! Hani o, ailesinden ayrılıp doğu tarafında bir yere çekilmişti.” (Meryem, 19/16)
>
* Öne Çıkan Vasıfları: İffet, Allah’a tam teslimiyet, adanmışlık ve sabır.
* Hikmet ve İllet: Hz. Meryem, bir peygamber olmamasına rağmen peygamberlerle birlikte anılır. Bunun sebebi, Allah’ın kudretinin sebeplerin ötesinde olduğunu (erkeksiz çocuk yaratma mucizesi) göstermesidir. O, iffetin, samimi kulluğun ve Allah’ın takdirine rızanın en büyük timsallerinden biridir. Kavminin ağır ithamlarına karşı sabrı ve Allah’a olan bağlılığı, müminler için (bilhassa mümin kadınlar için) küllî bir fazilet örneği olarak sunulmaktadır.

2. Hz. İbrahim (a.s.)
> Ayet : “Kitap’ta İbrahim’i de an! Şüphesiz o, özü sözü doğru bir peygamberdi.” (Meryem, 19/41)
>
* Öne Çıkan Vasıfları: “Sıddîk” (özü sözü dosdoğru, sadakati en üst seviyede) ve “Nebî” (Peygamber) olması.
* Hikmet ve İllet: Hz. İbrahim’in anılmasının temel illeti, onun Tevhid mücadelesindeki sarsılmaz azmidir. Putperest olan babasına ve kavmine karşı gösterdiği hikmetli davet üslubu, şirke karşı olan net tavrı ve bu uğurda ateşe atılmayı göze alması, imanın nasıl olması gerektiğini tasvir eder. O, “Hanîf” dininin aslı ve esası olarak, Tevhid akidesinin bir isbatı olarak anılır.

3. Hz. Musa (a.s.)
> Ayet : “Kitap’ta Mûsâ’yı da an! Şüphesiz o, ihlâslı bir kuldu, resul ve nebî idi.” (Meryem, 19/51)
>
* Öne Çıkan Vasıfları: “Muhlas” (ihlâsa erdirilmiş, samimi kılınmış, seçilmiş) ve hem “Resul” (kendisine yeni bir kitap/şeriat verilen) hem de “Nebî” (haber getiren) olması.
* Hikmet ve İllet: Hz. Musa, zorba bir idareciye (Firavun) karşı tebliğ vazifesini yerine getirmesi, Allah ile vasıtasız konuşması (Kelîmullah) ve büyük bir kavme rehberlik etmesiyle öne çıkar. Onun “muhlas” vasfı, bütün faaliyetlerinde samimiyetin ve Allah tarafından seçilmişliğin ehemmiyetini vurgular. Onun kıssası, zorbalığa karşı hakkı savunmanın ve tebliğdeki sebatın bir örneğidir.

4. Hz. İsmail (a.s.)
> Ayet : “Kitap’ta İsmâil’i de an! Şüphesiz o, sözüne sâdık bir kimseydi, resul ve nebî idi.” (Meryem, 19/54)
>
* Öne Çıkan Vasıfları: “Sâdiku’l-va’d” (sözüne sadık) olması.
* Hikmet ve İllet: Hz. İsmail’in en belirgin vasfı, verdiği söze sadakatidir. Bu, hem kurban edilme hadisesindeki teslimiyeti ve babasına verdiği sözü (“İnşallah beni sabredenlerden bulacaksın”) hem de Allah’a verdiği kulluk sözünü kapsar. Ayrıca devamındaki ayette, “Ailesine namazı ve zekâtı emretmesi” (19/55) zikredilir. Bu, onun aile reisi olarak mesuliyetini ve imanı sadece şahsında değil, ailesinde de tesis etme gayretini gösterir. Sabır ve söze bağlılığın timsali olarak anılır.

5. Hz. İdris (a.s.)
> Ayet : “Kitap’ta İdrîs’i de an! Şüphesiz o, özü sözü doğru bir peygamberdi.” (Meryem, 19/56)
>
* Öne Çıkan Vasıfları: “Sıddîk” (özü sözü dosdoğru) ve “Nebî” (Peygamber) olması.
* Hikmet ve İllet: Hz. İdris de Hz. İbrahim gibi “sıddîk” vasfıyla anılır. Devamındaki ayette “Biz onu yüce bir makama (Mekânen Aliyyen) yükselttik” (19/57) buyrulur. Onun anılmasındaki hikmet, Allah’a olan sadakatinin ve doğruluğunun karşılığında nasıl yüksek bir mertebeye ulaştırıldığını göstermektir.

Küllî Hikmet ve Netice (Genel Sebep)
Bu mübarek zâtların “Kitap’ta anılması” emrinin küllî hikmetleri şunlardır:

* Peygamberi (s.a.v.) Teselli ve Takviye: Bu kıssalar, Mekke döneminde zorluklar yaşayan Peygamber Efendimiz’e (s.a.v.) ve müminlere bir teselli kaynağıdır. Önceki peygamberlerin de benzer mücadeleler verdiği, sabrettikleri ve ilahî yardıma mazhar oldukları hatırlatılarak, onların azmi kuvvetlendirilir.
* Tevhid Zincirinin İsbatı: Bu anma faaliyeti, Kur’an’ın getirdiği mesajın yeni ve ayrı bir din olmadığını; Hz. Adem’den (a.s.) beri devam eden Tevhid silsilesinin bir devamı olduğunu isbat eder.
* Ahlâkî ve İmanî Örnekler Sunma: Her peygamber ve salih kul, müminlerin hayatlarına tatbik etmeleri gereken hususi bir fazilet ile öne çıkarılır: Meryem’de iffet ve teslimiyet, İbrahim’de tevhid ve sadakat, Musa’da ihlâs ve tebliğ, İsmail’de söze bağlılık ve aile mesuliyeti, İdris’de doğruluk ve yüksek mertebe.

* Kıssanın Aslını Korumak: Bu hadiseler, önceki ümmetler tarafından zamanla tahrif edilmiş veya unutulmuştu. Kur’an, “Kitap’ta an” emriyle bu kıssaların en doğru, saf ve hidayete medar olan aslını zikrederek, hakikati yeniden tesis eder.

*******

Bu kıssaların her biri, birer hidayet meşalesi olarak Meryem Suresi’nde peş peşe zikredilmiştir. Cenâb-ı Hakk’ın “Kitap’ta an!” emriyle işaret ettiği bu mübarek zatların kıssalarını, müfessirlerin (tefsir alimlerinin) ortaya koyduğu derinlikli tahliller ışığında inceleyelim:

1. Hz. Meryem (a.s.) – İffet ve Teslimiyetin Timsali
> Ayetler :
> “Kitap’ta Meryem’i de an! Hani o, ailesinden ayrılıp doğu tarafında bir yere çekilmişti. Sonra onlarla kendi arasına bir perde çekmişti. Biz de ruhumuzu (Cebrail’i) ona gönderdik. O, ona düzgün bir insan şeklinde göründü. Meryem, ‘Senden, Rahmân’a sığınırım. Eğer Allah’tan çekinen biri isen (bana yaklaşma)’ dedi.” (Meryem, 19/16-18)
>
Derûnî Tahlil ve Tefsir
Hitabın Nüktesi: Sure, Hz. Zekeriyya’nın duası ve Hz. Yahya’nın mucizevî doğumu ile başlar. Hemen ardından, bir peygamber olmamasına rağmen Hz. Meryem’in “Vezkur” emriyle zikredilmesi, kıssanın merkezî ehemmiyetini gösterir. Bu, Surenin de ismi olan Hz. Meryem’in, Allah’ın kudretinin sebepler üstü (esbab fevki) tecellisine ve iradesine tam teslimiyetin en büyük isbatı olmasındandır.

Öne Çıkan Vasıflar ve Hikmetler:
* Uzlet ve Adanmışlık: “Ailesinden ayrılıp doğu tarafında bir yere çekilmişti.” Bu ayrılış, bir kaçış değil, Mescid-i Aksâ’nın “doğu tarafında” bir odaya (hücreye) ibadet ve tefekkür için çekilmesidir. Bu, onun dünyevî meşgalelerden sıyrılarak kendini tam manasıyla Allah’a adadığını (tebettül) gösterir.
* İffet ve Takva: “Kendi arasına bir perde çekmişti.” Bu perde, hem ibadet mahallinin mahremiyeti için fizikî bir perde, hem de onun haramlara karşı manevî bir perdesidir. Cebrail (a.s.) ona “düzgün bir insan şeklinde” göründüğünde, onun ilk tepkisi “Senden Rahmân’a sığınırım” olmuştur. Bu, onun takvasının ve iffet hassasiyetinin zirvesidir. Tanımadığı bir erkek suretinden dahi, Allah’ın “Rahmân” ismine sığınarak korunmak istemiştir.
* Teslimiyet ve Rıza: Bebek mucizesi haber verildiğinde, “Bana hiçbir insan dokunmadığı ve ben iffetsiz de olmadığım halde benim nasıl çocuğum olabilir?” (19/20) suali, bir itiraz değil, ilahî kudretin nasıl tecelli edeceğine dair bir hayret ifadesidir. Cebrail’in, “Rabbin dedi ki: O bana pek kolaydır…” (19/21) cevabıyla tam bir teslimiyet göstermiştir.
* İlahî Kudretin Delili: Hz. Meryem’in anılmasındaki asıl illet, Hristiyanların iddia ettiği gibi (haşa) Allah’ın oğlu değil, O’nun kudretiyle babasız yaratılmış bir “kelimesi” ve “ruhu” olan Hz. İsa’nın (a.s.) varlığının hakikatini ortaya koymaktır. Hz. Meryem, bu mucizenin saf ve temiz bir numunesidir.
Mesajı: İffet, Allah’a adanmışlık ve O’nun takdirine tam teslimiyet, bir kulu (peygamber olmasa dahi) peygamberlerle birlikte anılacak bir mertebeye yükseltir.

2. Hz. İbrahim (a.s.) – Tevhid ve Sıddîkıyet Abidesi
> Ayetler :
> “Kitap’ta İbrahim’i de an! Şüphesiz o, özü sözü doğru (Sıddîk) bir peygamberdi. Hani babasına şöyle demişti: ‘Babacığım! İşitmeyen, görmeyen ve sana hiçbir faydası olmayan şeylere niçin tapıyorsun?'” (Meryem, 19/41-42)
>
Derûnî Tahlil ve Tefsir
Hitabın Nüktesi: Tevhid mücadelesinin atası olan “Halîlullah” (Allah’ın dostu) Hz. İbrahim, şirke karşı nasıl bir duruş sergilenmesi gerektiğinin küllî bir örneği olarak zikredilir.
Öne Çıkan Vasıflar ve Hikmetler:
* Sıddîk (صِدِّيق): Bu vasıf, onun peygamberliğinden (Nebî) önce zikredilmiştir. “Sıddîk”, sadakati, doğruluğu ve Allah’ın emirlerini tasdiki en yüksek mertebede yaşayan demektir. Onun bütün hayatı, imanıyla amelinin tam bir mutabakatı içindedir. O, “doğru” olmanın ötesinde, “doğruluğun ta kendisi” haline gelmiş bir zattır.
* Davette Şefkat ve Nezaket: Kıssanın hemen babası (veya putperest amcası Azer) ile olan diyaloğuyla başlaması manidardır. Babası şirk içinde olmasına rağmen ona “Babacığım!” (يَا أَبَتِ) hitabıyla, azamî derecede şefkat ve hürmetle yaklaşmıştır. Bu, tebliğin, en yakın akrabadan başlanarak ve en sert muhataba karşı bile nezaketle yapılması gerektiğinin isbatıdır.
* Aklî ve Mantıkî Deliller: Babasını ikna için kullandığı deliller son derece hikmetlidir: “İşitmeyen, görmeyen… faydası olmayan” şeylere tapmanın mantıksızlığını vurgulamıştır. Şirkin ne kadar aciz bir temel üzerine kurulu olduğunu aklî delillerle çürütmüştür.
* Tevhid Uğruna Hicret: Babasının tehdidine (“Beni bırakıp gitmezsen, andolsun seni taşlarım! Uzun bir süre benden uzaklaş!”) (19/46) karşı, o beddua etmemiş, “Selâm olsun sana. Senin için Rabbimden af dileyeceğim…” (19/47) demiştir. Şirk ortamından ve bâtılda ısrar edenlerden ayrılmanın (hicretin) imanın bir gereği olduğunu göstermiştir: “Sizden ve Allah’tan başka taptıklarınızdan çekilip ayrılıyor…” (19/48).
Mesajı: İmanın esası Tevhid’dir. Tevhid mücadelesi, en yakınlara karşı bile olsa, şefkat ve hikmetle yapılmalı; ancak bâtılda ısrar edildiğinde imanı korumak için o ortamdan tecrit olmak (ayrılmak) gerekir. “Sıddîk” olmanın bedeli, Allah için her şeyi terk edebilmektir.

3. Hz. Musa (a.s.) – İhlâs ve Risalet Timsali
> Ayetler :
> “Kitap’ta Mûsâ’yı da an! Şüphesiz o, ihlâslı bir kuldu (Muhlas), resul ve nebî idi. Ona Tûr’un sağ tarafından seslendik ve onu (kendisiyle) gizlice konuşmak için (kendimize) yaklaştırdık. Rahmetimizin bir gereği olarak ona kardeşi Hârûn’u da bir peygamber olarak armağan ettik.” (Meryem, 19/51-53)
>
Derûnî Tahlil ve Tefsir
Hitabın Nüktesi: Hz. Musa, siyasî ve içtimaî şirkin (Firavun’un zulmü) karşısına dikilen, “Ulu’l-Azm” peygamberlerdendir. Onun mücadelesi, zorbalığa karşı hakkı tebliğin sembolüdür.
Öne Çıkan Vasıflar ve Hikmetler:
* Muhlas (مُخْلَص): Bu vasıf çok derindir. “Muhlis” (ihlasla amel eden) değil, “Muhlas” (Allah tarafından ihlasa erdirilmiş, seçilmiş, arındırılmış) demektir. Bu, onun samimiyetinin ve kulluğunun, beşerî gayretin ötesinde, ilahî bir seçim ve terbiye ile safileştirildiğini gösterir. Allah onu Kendisi için (risaleti için) seçip hazırlamıştır (“Seni kendim için seçtim.” – Tâhâ, 20/41).
* Resul ve Nebî: Her iki vasfın da zikredilmesi önemlidir. “Nebî” (haber alan) ve “Resul” (yeni bir şeriat ve kitapla gönderilen) olması, onun vazifesinin ağırlığını ve şerefini gösterir.
* Teklîm ve Kurbiyet (Allah ile Konuşma ve Yakınlık): “Tûr’un sağ tarafından seslendik” ve “gizlice konuşmak için yaklaştırdık.” Bu, Hz. Musa’nın “Kelîmullah” sıfatına ve Allah katındaki hususi mertebesine (kurbiyet) işarettir. İlahî vahyin doğrudan tecellisine mazhar olmuştur.
* Tebliğde Yardımcının Ehemmiyeti: “Ona kardeşi Hârûn’u da bir peygamber olarak armağan ettik.” Bu, tebliğ faaliyetinin bir ekip işi olabileceğini, zorlu vazifelerde Allah’tan yardım (vezir) istemenin meşruiyetini ve Allah’ın rahmetinin peygamberlerini nasıl desteklediğini gösterir.
Mesajı: Tebliğ vazifesi, ne kadar zorlu (Firavun gibi) olursa olsun, Allah tarafından seçilmiş “muhlas” kullar tarafından yerine getirilir. Samimiyet ve Allah’a yakınlık (kurbiyet), bu vazifenin temelidir ve Allah, davasını yüklenenlere mutlaka yardımcılar lütfeder.

4. Hz. İsmail (a.s.) – Ahde Vefa ve Aile Mesuliyeti
> Ayetler :
> “Kitap’ta İsmâil’i de an! Şüphesiz o, sözüne sâdık (Sâdiku’l-va’d) bir kimseydi, resul ve nebî idi. Ailesine namazı ve zekâtı emrederdi. Rabbinin katında da rızaya ermiş (Merzî) idi.” (Meryem, 19/54-55)
>
Derûnî Tahlil ve Tefsir
Hitabın Nüktesi: Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) ceddi olan Hz. İsmail, babası Hz. İbrahim ile birlikte Kâbe’nin temellerini yükselten, teslimiyetin ve ahde vefanın sembolüdür.
Öne Çıkan Vasıflar ve Hikmetler:
* Sâdiku’l-Va’d (صَادِقَ الْوَعْدِ): “Sözüne sadık.” Müfessirler bu vasfı iki açıdan ele alır:
* Kurban Hadisesi: Babası rüyasını anlattığında, “Babacığım! Emrolunduğun şeyi yap. İnşallah beni sabredenlerden bulacaksın.” (Sâffât, 37/102) diyerek, canı pahasına verdiği söze ve Allah’ın emrine sadık kalmıştır.
* Beşerî Münasebetler: Verdiği hiçbir sözden dönmeyen, ahdine vefalı bir şahsiyet olması.
* En küllî manada, Allah’a verdiği “kulluk ahdine” sadık kalmasıdır.
* Aile Reisi Mesuliyeti: “Ailesine namazı ve zekâtı emrederdi.” Bu ayet, bir peygamberin tebliğe en yakın halkadan, kendi ehlinden başlaması gerektiğinin altını çizer. İmanın sadece şahsî bir kurtuluş olmadığını; namaz (Allah ile bağ) ve zekât (toplumla bağ) gibi dinin direklerini aile içinde tesis etmenin peygamberî bir faaliyet olduğunu gösterir.
* Marzî (مَرْضِيًّا): “Rızaya ermiş.” Yaptığı bu faaliyetler (ahde vefa, aile terbiyesi) neticesinde ulaştığı makamdır. O, Allah’ın kendisinden razı olduğu, amellerini kabul ettiği seçkin bir kul makamına (Rıza Makamına) yükselmiştir.
Mesajı: Allah katında yüksek mertebeye ulaşmanın yolu, ahde vefadan ve imanı önce kendi ailesinde tesis etme gayretinden geçer. Gerçek kurtuluş, Allah’ın rızasını kazanmaktır.

5. Hz. İdris (a.s.) – Sadakat ve Yüce Mertebe
> Ayetler :
> “Kitap’ta İdrîs’i de an! Şüphesiz o, özü sözü doğru (Sıddîk) bir peygamberdi. Biz onu yüce bir makama (Mekânen Aliyyen) yükselttik.” (Meryem, 19/56-57)
>
Derûnî Tahlil ve Tefsir
Hitabın Nüktesi: Hz. İdris, insanlığın ilk dönem peygamberlerindendir. Hz. İbrahim gibi onun da “Sıddîk” vasfıyla anılması, bu vasfın peygamberlik silsilesindeki temel ehemmiyetini vurgular.
Öne Çıkan Vasıflar ve Hikmetler:
* Sıddîk (صِدِّيق): Tıpkı Hz. İbrahim gibi, onun da en belirgin vasfı sadakatidir. Allah’tan aldığını tasdik etmesi ve olduğu gibi, zerre sapma olmadan insanlara ulaştırmasındaki doğruluğudur.
* Mekânen Aliyyen (مَكَانًا عَلِيًّا): “Yüce bir makam.” Bu ifadenin tefsirinde iki görüş öne çıkar:
* Manevî Yücelik: Peygamberlik şerefi, ilim ve hikmetteki derinliği, Allah katındaki yüksek derecesi ve manevî mertebesi.
* Zahirî Yücelik: Müfessirlerin çoğunluğu, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) Mi’rac hadisindeki rivayetlere (Hz. İdris’i 4. kat semada görmesi) dayanarak, onun semaya (göğe) yükseltildiğini ve orada vefat ettiğini veya halen hayatta olduğunu belirtirler.
Mesajı: Allah’a ve O’nun vahyine tam sadakatin (Sıddîkıyet) neticesi, hem manevî hem de zahirî olarak “yüce bir makam”dır. Allah, kendisine sadık olan kulunu yüceltir.
Küllî Netice (Genel Hikmet)
Meryem Suresi’nde bu beş mübarek zatın “Vezkur fi’l-Kitâbi” emriyle peş peşe anılması, bir hidayet silsilesini ve Tevhid akidesinin farklı cephelerini tasvir eder:
* Hz. Meryem ile sebeplerin ötesindeki ilahî kudret ve iffet;
* Hz. İbrahim ile Tevhid akidesi, hikmetli davet ve şirkten hicret;
* Hz. Musa ile zalime karşı tebliğde ihlâs ve ilahî destek;
* Hz. İsmail ile ahde vefa, teslimiyet ve aile mesuliyeti;
* Hz. İdris ile sadakat ve yüce mertebeler;
Bütün bu kıssalar, Mekke’de zorluk çeken Peygamber Efendimiz’e (s.a.v.) ve müminlere birer teselli ve sebat dersidir. Onlara, hidayet yolunun yalnız olmadıklarını, bu yolun kadim peygamberlerin yolu olduğunu ve bu yolda gösterilen faziletlerin (sıdk, ihlâs, vefa, sabır) karşılığının Allah katında zayi olmayacağını hatırlatır.

Hazırlayan: Mehmet Özçelik

 www.tesbitler.com
30/10/2025

Loading

No ResponsesEkim 31st, 2025

DECCAL VE SÜFYAN

DECCAL VE SÜFYAN

Bediüzzaman Said Nursî, Risale-i Nur Külliyatı’nda Deccal ve Süfyan konularını çok dikkat çekici ve derinlikli bir şekilde ele alır. Bu iki kavramı hem imanî bir bakışla, hem de sosyopolitik bir perspektifle değerlendirir.

1. DECCAL:

Bediüzzaman, Deccal’i bir şahıs olarak kabul etmekle birlikte, onun temsil ettiği fikrî ve ideolojik sistemi esas alır. Deccal, daha çok inkârı, dinsizliği ve maddeperestliği temsil eder.

> “Âhir zamanda çıkacak olan Deccal, hayat-ı içtimaiyeyi tamamen alt üst eder, din-i mübîni yıkar, mukaddesâtı mahveder…”
(Şuâlar, 5. Şuâ)

> “O Deccal, kendi zatını mabud ittihaz eder, herkesi kendine taptırır.”
(Şuâlar, 5. Şuâ)

Deccal’in alametleri:

Harikulade işler göstermesi
Dini tahrif etmesi veya tamamen yok sayması
Kendi aklını ve şahsını ilah gibi göstermesi.

***********

Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri, Risale-i Nur Külliyatı’nda âhir zaman hadiseleri, hususan Deccal ve Süfyan mevzularını, klasik şerhlerden farklı bir usûl ile, zamanın anlayışına ve hadiselerin seyrine muvafık bir surette tahlil eder. Bu tahliller, bu şahısların sadece ferdî (şahsî) cihetlerini değil, daha ziyade temsil ettikleri dehşetli “şahs-ı manevî”lerini ve küfrî sistemlerini hedef alır.
Bu iki kavram hem imanî bir bakışla hem de içtimaî-siyasî (sosyopolitik) bir zaviyeden (açıdan) değerlendirilir. Tahlilleri, hadis rivayetlerindeki müteşabih (sembolik) ifadelerin te’viline (yorumlanmasına) dayanır.

1. DECCAL (BÜYÜK DECCAL)

Risale-i Nur’da Deccal Kimdir, Neyi Temsil Eder?
Bediüzzaman, Deccal’i bir şahıs olarak kabul etmekle birlikte, onun temsil ettiği fikrî ve ideolojik sistemi esas alır. Deccal, daha çok inkârı, dinsizliği ve maddeperestliği (materyalizmi) temsil eder.
“Âhir zamanda çıkacak olan Deccal, hayat-ı içtimaiyeyi tamamen alt üst eder, din-i mübîni yıkar, mukaddesâtı mahveder…”
(Şuâlar, 5. Şuâ)
“O Deccal, kendi zatını mabud ittihaz eder, herkesi kendine taptırır.”
(Şuâlar, 5. Şuâ)
Bediüzzaman’ın nazarında Deccal, Allah’ı inkâr (inkâr-ı ulûhiyet) üzerine kurulu, tabiatperest ve maddeci düşüncenin (felsefenin) tecessüm etmiş hâlidir. Bu, Bolşevizm veya komünizm suretinde tezahür eden ve beşeriyetin manevî hayatını hedef alan cihan şümul bir sistemdir.
Deccal’in Alametleri ve Faaliyetlerinin Te’vili
Risale-i Nur’da genişçe te’vil edilir:
a. Harikulade İşler Göstermesi (İstidrac):
Deccal’in göstereceği harikalar, bir mucize veya keramet değil, “istidrac”dır. İstidrac, kâfir veya fâsık bir kimseden, imtihan sırrına binaen zuhur eden olağanüstü hâllerdir. Bediüzzaman, bu istidracı modern teknolojinin, sihrin ve propagandanın kötüye kullanılması olarak tasvir eder:
• Teshir Edici Kabiliyetleri: Deccal’in “ispirtizma” (ruh çağırma) ve “manyetizma” (hipnotizma) gibi aldatıcı kabiliyetleri olacaktır. Bu, kitleleri aldatan propaganda gücüne ve medyanın teshir edici (büyüleyici) tesirine de işarettir.
• Rivayetlerdeki “Merkebi” (Bineği): Deccal’in “bir günde dünyayı dolaşan” bineği (eşeği) hakkındaki rivayetler, şimendifer (tren), tayyare (uçak) ve otomobil gibi modern ulaşım vasıtalarına bir işarettir. (Şuâlar, Beşinci Şuâ)
• “Cenneti ve Cehennemi”: Deccal’in “yanında cenneti ve cehennemi vardır” rivayeti, onun “cenneti”nin, medeniyetin sefih ve cazibedar eğlenceleri, lüks hayatı; “cehennemi”nin ise muhaliflerine reva gördüğü zindanlar ve işkenceler olduğuna te’vil edilir.
b. Dini Tahrif Etmesi veya Tamamen Yok Sayması:
Büyük Deccal, dini ve mukaddesatı tamamen inkâr eder. İnsanın maneviyatını kurutarak onu sadece madde ve menfaate tapan bir varlığa dönüştürmeye çalışır.
c. Kendi Aklını ve Şahsını İlah Gibi Göstermesi (Rububiyet İddiası):
Deccal, fen ve teknolojideki terakkiye dayanarak, insanın tabiat üzerinde hâkimiyet kurduğunu iddia eder. Bu hâkimiyeti, Firavun gibi, “Ben sizin en yüce rabbinizim!” (Nâziât Sûresi, 24) demeye benzer bir rububiyet (terbiye edicilik ve idare edicilik) davasına dönüştürür.
“Ve şahs-ı Deccal’in, kutb-u şimalî yakınında veya Sibirya tarafında zuhur edeceğine dair rivayetler var. Ve ‘bir merkebi vardır.’ diye hadiste varit olmuş. Bu rivayetler dahi, onun şahs-ı manevîsi olan dinsizlik cereyanının, şimalden, Rusya’dan zuhur edeceğine ve o cereyanın bir bineği, bir vasıtası olan şimendiferin icadına ve sür’atle yayılmasına işaret eder.”
(RNK, Şuâlar, Envar Neşriyat, s. 696 – [Beşinci Şuâ])

d. “Tek Gözlü” Olması:
Hadislerde Deccal’in “tek gözlü” (a’ver) olması, onun maneviyata tamamen kör olduğuna işarettir. Sadece maddeyi gören, âhireti ve derûnî hakikatleri göremeyen “maddî” bir bakışa sahiptir.

2. SÜFYAN (İSLÂM DECCALI)
Bediüzzaman Said Nursî’nin Deccal konusundaki en mühim tesbitlerinden biri, rivayetlerde geçen Deccal’in iki farklı şahsiyet olduğuna dair yaptığı ayrımdır: Büyük Deccal (cihan şümul dinsizlik) ve Süfyan (İslâm Deccalı).
“Rivayetlerde, Deccal’in dehşetli fitnesi İslâmlarda olacağını gösterir ki, bütün ümmet istiâze etmiş (Allah’a sığınmış)…
لاَ يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلاَّ اللّٰهُ
(Gaybı ancak Allah bilir.)
Bunun bir te’vili şudur ki: İslâmların Deccalı ayrıdır. Hattâ bir kısım ehl-i tahkik, İmam-ı Ali’nin (r.a.) dediği gibi demişler ki: Onların Deccalı Süfyan’dır, İslâmlar içinde çıkacak, aldatmakla iş görecek. Kâfirlerin Büyük Deccalı ayrıdır.”
(RNK, Şuâlar, Envar Neşriyat, s. 718 – [Beşinci Şuâ, İkinci Makam])

Süfyan’ın Hususiyetleri
Bediüzzaman, Süfyan’ın fitnesinin Büyük Deccal’den daha aldatıcı ve İslâm âlemi için daha tehlikeli olduğunu belirtir:
• Müslümanlar İçinde Çıkması: Süfyan, İslâm âlemi içinden çıkacak ve “münafıkane” bir siyaset takip edecektir.
• Aldatmakla İş Görmesi: Büyük Deccal gibi açıktan inkâr ve cebir yoluna değil, daha ziyade hile, nifak ve aldatma yoluna sapacaktır.
• Şeâir-i İslâmiyeyi (İslâm’ın Sembollerini) Hedef Alması: Dini “modernleştirme” veya “hurafelerden arındırma” perdesi altında, Ezan, tesettür, mukaddes mekânlar gibi İslâm’ın şeâirini (sembollerini) tahribe çalışacaktır.

• Âlimleri Kullanması: Zeki ve siyasî dehasıyla, bazı âlimleri (ehl-i ilmi) aldatarak kendi yıkıcı faaliyetlerine fetva bulduracaktır.
• Milliyetçiliği Kullanması: İslâm kardeşliği yerine ırkçılık ve milliyetçilik (unsuriyet) fikrini kullanarak Müslümanlar arasındaki birliği parçalayacaktır.
Bediüzzaman, Süfyan’ın bu faaliyetleriyle İslâm âleminin manevî direncini kıracağını ve bu zafiyetin, Büyük Deccal’in (komünizm ve materyalizm) İslâm dünyasına nüfuz etmesine zemin hazırlayacağını belirtir.

3. DECCALİYETLE MÜCADELE USÛLÜ

Bediüzzaman’ın tahlillerine göre, bu iki dehşetli şahs-ı manevî (Süfyanizm ve Deccaliyet) ile mücadele, siyasî, askerî veya maddî bir mücadele değildir. Onların dayandığı temel nokta “inkâr” ve “şüphe” olduğu için, onlara karşı ancak manevî ve fikrî bir mücadele verilebilir.
Bu mücadelenin esası, “iman-ı tahkikî”dir (tahkike, isbata dayalı iman). Risale-i Nur’un vazifesi, bu tahkikî imanı ders vererek Deccal’in ve Süfyan’ın yaydığı şüphelere ve inkâra karşı manevî bir sed (set) oluşturmaktır.

Hz. İsa’nın (a.s.) âhir zamanda nüzûlü (inişi) ve Deccal’i öldürmesi rivayetini de bu zaviyeden te’vil eder: Hz. İsa’nın (a.s.) şahs-ı manevîsi olan hakikî Hristiyanlık (teslis kirinden arınmış tevhidî düşünce), İslâmiyet’in hakikatleri (Hz. Mehdi’nin temsil ettiği manevî cereyan) ile ittifak ederek, Deccal’in temsil ettiği inkâr-ı ulûhiyet ve materyalizm fikrini fikren öldürecek, yani isbatlarıyla çürütecektir.

*************

2. SÜFYAN:

Süfyan, Deccal’in İslâm ümmeti içindeki versiyonu gibidir. Bediüzzaman, Süfyan’ın “dinsizliği İslâm kisvesiyle yayacağını” ve daha tehlikeli olduğunu belirtir.

> O Süfyan, ahir zamanda zuhur eder. Ehl-i dalaleti arkasına takar. Hatta, Zümre-i İslam’ı sarsar. Şeair-i İslamiye’yi tahrip eder. Din namına, dini yıkar.

> Süfyanın ehemmiyetli bir vazifesi, şeriatı kaldırmak ve yerine la-dinî bir sistem kurmaktır.

Süfyan’ın Dört Büyük Fitnesi:

1. Dinin temel esaslarını yok etme teşebbüsü

2. Şeair-i İslamiye’yi (İslam’ın alametlerini) kaldırma

3. Din adamlarını etkisizleştirme

4. Kendisini dinî bir lider gibi gösterip sahte mesihlik

3. Bediüzzaman’ın Bu Konudaki Tavrı:

> Biz Hizmet-i İmaniye yapıyoruz. Bu zamanda en büyük cihad, iman kurtarmaktır,der.

Bediüzzaman açıkça şiddetle değil, iman hizmetiyle ve ilimle bu tür fitnelerle mücadele edilmesi gerektiğini söyler.

*************

Külliyat’ta bu mevzu, bilhassa Beşinci Şuâ’da etraflıca tahlil edilmiştir. Bediüzzaman Hazretleri, âhir zaman fitnesinin iki dehşetli şahsı olan Deccal ve Süfyan’ı, hadis-i şeriflerin ışığında tevil ve tasvir eder.

1. Süfyan’ın Mahiyeti: İslâm Deccalı
Bediüzzaman’ın en mühim tesbiti, rivayetlerde geçen “Büyük Deccal” (Kâfirlerin Deccalı) ile “İslâm Deccalı” (Süfyan) arasında bir tefrik yapmasıdır. Süfyan, İslâm âlemi içinde zuhur edecek ve tahribatı dâhilî olacaktır.
Onun en tehlikeli cephesi, nifak (münafıklık) perdesi altında hareket etmesidir. Kâfirlerin Deccalı alenen dinsizlik, cebir ve kuvvet ile hücum ederken, Süfyan “aldatmakla” iş görecektir.
• Tahlil: Süfyan, İslâm kisvesine bürünerek, hatta kendini bir nevi müceddid veya kurtarıcı gibi göstererek, dinin temellerini sarsmaya çalışır. Bu sebeple onun fitnesi, Müslümanlar için daha aldatıcı ve daha tehlikelidir. Bediüzzaman, onun “din namına dini yıkacağını” belirtir. Bu, onun şeriatı ve şeairi (İslâm’ın sembollerini) “bid’alar ihdas ederek” veya “tecdid” (yenileme) adı altında tahrif ederek ortadan kaldırmaya çalışacağı manasındadır.

2. Süfyan’ın Dehşetli Vazife ve Tahribatları
Risale-i Nur’daki tahlillere göre Süfyan’ın şahs-ı manevîsinin (komitesinin) yapacağı başlıca tahribatlar şunlardır:

a. Şeriat-ı İslâmiyeyi ve Ahkâm-ı Kur’aniyeyi Kaldırmak:
Süfyan’ın en ehemmiyetli vazifesi, İslâm hukukunu ve hayat nizamını (Şeriatı) ilga etmek ve yerine beşerî, la-dinî (din dışı) bir sistem ikame etmektir.
İktibas: “Âhirzamanda, dinsizliğin iki cereyanı kuvvet bulacak: Birisi: Nifak perdesi altında risalet-i Ahmediyeyi (a.s.m.) inkâr edecek, Süfyan namında müthiş bir şahıs, ehl-i nifakın başına geçecek, şeriat-ı İslâmiyenin tahribine çalışacaktır.”1
(Şuâlar, Beşinci Şuâ, İkinci Makam)

b. Şeair-i İslâmiyeyi Tağyir ve Tahrip Etmek:
İslâm’ın alametleri olan ezan, namaz, tesettür, mukaddes mekânlar ve İslâmî takvim gibi şeairi ortadan kaldırmaya veya değiştirmeye (tağyir etmeye) çalışır. Hadis rivayetlerinde gelen “Allah Allah diyen kalmayacak” ifadesini Bediüzzaman, “zikirhâneler, tekkeler, medreseler kapanacak ve ezan ve kāmet gibi şeâirde İsmullâh yerine, başka isim konulacak” şeklinde tevil eder (Beşinci Şuâ).

c. Aldatmak, Nifak ve Ulemâ-i Sû’ (Kötü Âlimler) Kullanmak:
Süfyan, tahribatını alenen “din düşmanlığı” şeklinde değil, “dini hurafelerden temizlemek” veya “modernleştirmek” gibi aldatıcı sloganlarla yapar. Bu iş için de en çok, dünyaya meftun olan, makam ve mevki sahibi “ulemâ-i sû'” denilen kötü âlimleri kullanır. Onlara resmî vazifeler vererek, onun dine aykırı icraatlarına fetva bulmalarını temin eder.

d. İsrafı ve Sefaheti Teşvik Ederek Ahlâkı Bozmak:
Bediüzzaman, Süfyan’la ilgili bir hadis rivayetinde geçen “eli delik olacak” ifadesini, onun israfı şiddetle teşvik edeceği şeklinde tahlil eder.
İktibas: “İşte Süfyân, israfı teşvîk etmekle şiddetli bir hırs ve tamaı uyandırarak, insanların o zayıf damarlarını tutup kendine musahhar eder…”
(Şuâlar, Beşinci Şuâ, İkinci Makam’ın Zeyli)
Bu yolla, helal kazancın yetmediği bir cemiyet yapısı oluşturarak, insanları harama, sefahete ve ahlâksızlığa sevk eder, böylece derûnî ve manevî hayatı çökertir.

3. Süfyaniyetin Bir Şahs-ı Manevî (Komite) Olması
Bediüzzaman’ın mühim bir tesbiti de, Süfyaniyetin tek bir şahıstan ziyade, dehşetli bir şahs-ı manevî (tüzel kişilik, komite) olduğudur. Bu komitenin “dört rüknü” (dört temel direği/lideri) ve dört devresi olacağını ve bu şahısların sırayla veya aynı anda fitneye kumandanlık edeceğini belirtir. Bu tahlil, Süfyaniyetin uzun süreli ve planlı bir tahribat programı olduğunu gösterir.

4. Bediüzzaman’ın Mücadele Tavrı: Müsbet Hareket
Bediüzzaman, bu dehşetli âhir zaman fitnesine karşı mücadele metodunun “menfî” (yıkıcı, siyasî, anarşist) olamayacağını kat’î bir surette beyan eder. Süfyan dâhilî bir fitne olduğu ve içerde asayişi bozmaya çalıştığı için, ona karşı verilecek cevap, imanı kurtarmak ve asayişi muhafaza etmek temelli “müsbet hareket” olmalıdır.
Fitnenin temel hedefi imanı sarsmak olduğundan, en büyük cihad, tahkikî iman dersleriyle imanları kurtarmak ve şüphelere cevap vermektir.
İktibas: “Bizim vazifemiz, müsbet hareket etmektir. Menfî hareket değildir. Rıza-yı İlâhîye göre sırf hizmet-i imaniyeyi yapmaktır, vazife-i İlâhiyeye karışmamaktır.”
(Emirdağ Lâhikası-I, 26. Mektup)
Ona göre Süfyan’ın ve Deccal’in maddî kılıcını kıracak olan, Hz. İsa (a.s.) ve Mehdi (r.a.) şahs-ı manevîlerinin temsil ettiği semavî ve nuranî hakikatlerdir. Risale-i Nur şakirtlerinin vazifesi ise, o gelecek olan zâtlara zemin hazırlamak, yani iman hizmetiyle meşgul olmaktır.

Hülasa :
Netice olarak, Risale-i Nur’daki Süfyan tahlili; onun İslâm âlemi içinde çıkacak, münafıkane ve aldatma yoluyla hareket eden, şeriatı ilga edip şeairi tahrip etmeyi hedefleyen ve bir komite (şahs-ı manevî) yapısında olan bir fitne cereyanı olduğudur.

Hazırlayan: Mehmet Özçelik

 www.tesbitler.com
29/10/2025

Loading

No ResponsesEkim 31st, 2025

KUR’AN-IN KIRK VECHİ İ’CAZI

KUR’AN-IN KIRK VECHİ İ’CAZI

 

“Risale-i Nur’da kırk vech-i i’cazı ispat edilen ve kırk taife ve tabaka-i nâsa ve herbir tabakaya karşı bir nevi i’câzını gösterdiği kerametli ve harikalı On Dokuzuncu Mektupta beyan olunan ve Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm bin mu’cizâtıyla onun bir mu’cizesi olarak hak kelâmullah olduğu kat’î ispat edilen Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyan, hiçbir cihette imkânı var mı ki, o Mütekellim-i Ezelî ve o Sâni-i Sermedînin kelâmı ve fermanı olmasın? Hâşâ, yüz bin defa hâşâ ve kellâ!”
Asa-yı Musa.52

******

* Mu’cizât-ı Ahmediyye (A.S.M.) delili: Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın hakkaniyeti, (On Dokuzuncu Mektup’ta izah edildiği üzere) “kırk taife-i nâs”ın şahit olduğu binlerce mucizesiyle ispatlanmıştır. Kur’ân ise, O’nun (A.S.M.) en büyük, ebedî ve cihan şümul mucizesidir.
* Mu’cizât-ı Kur’âniyye delili: Kur’ân, Peygamber’in (A.S.M.) bir mucizesi olmakla beraber, kendi başına da (Yirmi Beşinci Söz’de izah edildiği üzere) “kırk vech-i i’câzı” bulunan bir Kelâmullah harikasıdır.
İktibasdaki “kırk taifeye bir nevi i’câzını göstermesi” ifadesi, bu iki delili birleştirir: Nasıl ki Peygamber (A.S.M.) her bir zümreye onların anlayacağı dilden bir mucize göstermişse, O’nun en büyük mucizesi olan Kur’ân da, aynı “kırk taifeye” ve onlardan kıyamete kadar gelecek her tabakaya, kendi istidatlarına ve anlayışlarına münasip bir i’câz penceresi açar.
Risale-i Nur Külliyatı’nın ilgili bahisleri (hususan 19. Mektup ve 25. Söz) muvacehesinde verdiğimiz cevaplar aşağıdadır:
1. Kur’ân’ın ‘Kırk Vech-i İ’câzı’ Nedir?
Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri, Yirmi Beşinci Söz (Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi)’nde, Kur’ân’ın i’câzını “kırk pencereli bir saraya” benzetir. Her bir pencere, onun Allah kelâmı (Kelâmullah) olduğuna dair farklı bir isbatı, farklı bir parlaklığı gösterir. Bu “kırk vecih” (yön, cihet), esasta Kur’ân’ın mucizeviliğinin kırk farklı boyutudur.
Bunların tamamını tek tek saymak yerine, Risale-i Nur’da zikredilen en küllî (bütüncül) ve temel vecihleri şöyle tasnif edebiliriz:
* Belâgatındaki İ’câz: Kur’ân’ın nazmı (dizilişi), üslubu ve lafzındaki harika selâset (akıcılık), fesâhat (açıklık) ve belâgat (edebî üstünlük). En büyük Arap edip ve şairlerini taklitten âciz bırakması.
* Manasındaki Câmiiyet ve İ’câz: Bir tek cümlesi veya kıssası ile aynı anda farklı asırlara, farklı anlayış seviyelerine (avamdan en derin âlimlere kadar) hitap edebilmesi ve her birinin kendi hissesini alabilmesi.
* İhbarât-ı Gaybiye (Gaybdan Haber Vermesi):
* Geçmişe Dair İhbarât: Geçmiş peygamberlerin ve kavimlerin hallerini, Tevrat ve İncil’deki ihtilafları düzelterek, en doğru ve net surette haber vermesi.
* Geleceğe Dair İhbarât: Rumların galibiyeti, Mekke’nin fethi gibi vuku bulmadan önce haber verdiği hadiselerin aynen tahakkuk etmesi.
* Hakâik-i İlahî ve Kevniyedeki İ’câz: Tevhid, nübüvvet, haşir gibi en derin ve en mühim hakikatleri, en basit bir insana dahi kabul ettirecek bir katiyet ve açıklıkla beyan etmesi.
* Şebâbeti (Gençliği): Asırlar geçtikçe ihtiyarlamak yerine, bilakis tefsir ilimlerinin ve fenlerin (bilimlerin) inkişafıyla manasının daha da parlaması ve gençleşmesi.
* Ümmiyye-i Sadıka’dan (Okuma yazma bilmeyen, sadık Zât’tan) Zuhûru: Beşerî hiçbir tahsili olmayan bir Zât’ın (A.S.M.) lisanından, cihan şümul bir inkılabı yapacak ve kıyamete kadar gelecek bütün ilimlere ve tabakalara rehber olacak böyle bir kitabın zuhûr etmesi.

2. ‘Kırk Taife ve Tabaka-i Nâs’ Kimlerdir?
Bu “kırk taife,” On Dokuzuncu Mektup (Mu’cizât-ı Ahmediyye Risalesi)’nde, Peygamber Efendimiz’in (A.S.M.) risâletini (peygamberliğini) tasdik eden ve O’nun mucizelerine şahit olan gruplardır. Buradaki “kırk” sayısı, kesretten (çokluktan) kinayedir ve mevcudâtın (varlıkların) ve insanların hemen her sınıfını ihtiva ettiğini gösterir.
Kur’ân, bu taifelerin tamamına hitap eden en büyük mucizedir. Bu taifeleri, 19. Mektup’taki tasnife göre şöyle gruplandırabiliriz:
A. İnsan Taifeleri:
* Ehl-i İlim ve Ulemâ: (Âlimler, filozoflar/hikmet ehli)
* Ehl-i Belâgat ve Şuarâ: (Şairler, hatipler, edebiyatçılar)
* Ehl-i Siyaset ve Hükümdârlar: (Devlet reisleri, idareciler)
* Askerler ve Kumandanlar: (Savaş ve strateji ehli)
* Avam-ı Nâs: (Halkın geneli)
* Çocuklar, Kadınlar, Hastalar, Zayıflar: (Toplumun farklı hassas kesimleri)
* Kâhinler ve Gaybdan Haber Verenler: (O devrin mâneviyat ve gayb haberlerine aşina olanları)

B. Diğer Mahlûkat Taifeleri: (Bunlar da Kur’ân’ın davetine ve Peygamber’in (A.S.M.) risâletine şahittir)
* Cinler
* Melekler (Melâike)
* Hayvanât (Hayvanlar)
* Nebâtât (Bitkiler, ağaçlar)
* Cemâdât (Cansız varlıklar, taşlar, ay, güneş)
3. Herbir Tabakaya Gösterilen İ’câz ve Kur’ân’dan Misaller
Kur’ân’ın bu farklı taifelere kendi “dillerinden” nasıl bir i’câz gösterdiğine dair bazı misaller ve ayetler:
Taife 1: Ehl-i Belâgat ve Şairler (Edebiyat Ustaları)
* Gösterilen İ’câz Vech-i: Belâgattaki İ’câzı (Edebî Mucizeviliği).
* İzahı: Kur’ân, şiir ve hitabetin zirvede olduğu bir dönemde, en büyük ediplere meydan okumuş (tehaddî etmiş) ve onları bir tek sûresinin benzerini getirmekten âciz bırakmıştır. Bu acziyet, onun beşer kelâmı olmadığını, ancak Kelâmullah olduğunu ispat etmiştir.
* Misal Ayet (Meydan Okuma):
> Bakara 2:23 : “Eğer kulumuza (Muhammed’e) indirdiğimizden (Kur’an’dan) şüphe içinde iseniz, haydi onun benzeri bir sûre getirin; eğer doğru söyleyenler iseniz, Allah’tan başka şahitlerinizi (yardımcılarınızı) da çağırın.”
>
* Mürâdif Ayet (Acziyetin İlanı):
> İsrâ 17:88 : “De ki: ‘Andolsun, insanlar ve cinler bu Kur’an’ın bir benzerini getirmek üzere toplansalar, birbirlerine destek de olsalar, onun benzerini getiremezler.'”
>
Taife 2: Kâhinler ve Gaybdan Haber Verenler
* Gösterilen İ’câz Vech-i: İhbarât-ı Gaybiye (Gelecekten Haber Vermesi).
* İzahı: O dönemin kâhinleri, eksik ve yalanla karışık (çoğunlukla cinlerden alınan) gaybî haberler verirken; Kur’ân, katiyetle, net ve şüphesiz bir surette gelecekte yaşanacak hadiseleri haber vermiş ve bu haberler aynen vuku bulmuştur. Bu durum, Kur’ân’ın haber kaynağının, gaybı bilen Allâmu’l-Guyûb olduğunu göstermiştir.
* Misal Ayet (Rumların Galibiyeti):
> Rûm 30:2-4 : “Romalılar, yenilgiye uğradılar. (Arapların bulunduğu bölgeye) en yakın bir yerde. Onlar, bu yenilgilerinden sonra birkaç yıl içinde galip geleceklerdir. Eninde sonunda emir Allah’ındır. O gün mü’minler, Allah’ın yardımıyla sevineceklerdir.”
>
* Mürâdif Ayet (Mekke’nin Fethi):
> Fetih 48:27 : “Andolsun, Allah, Peygamberinin rüyasını doğru çıkardı. Allah dilerse, siz güven içinde, başlarınızı kazıtmış veya saçlarınızı kısaltmış olarak, korkmadan Mescid-i Harâm’a gireceksiniz. Allah, sizin bilmediğinizi bildi, bunun dışında size yakın bir fetih de verdi.”
>
Taife 3: Ehl-i İlim ve Ulemâ (Âlimler ve Hikmet Ehli)
* Gösterilen İ’câz Vech-i: Hakâik-i İlahî ve Kevnî Câmiiyeti (İlmî ve Tevhîdî Hakikatler).
* İzahı: Felsefenin (hikmetin) ve ilmin çözemediği, varlığın aslı, hayatın gayesi, ölümden sonraki hayat (haşir) ve kâinatın Sâni’i (Yaratıcısı) gibi en derin meseleleri, en âmi bir insana dahi bir sayfada (misal: Haşr Sûresi’nin son ayetleri) veya bir sûrede (misal: İhlâs Sûresi) tam bir vuzûhiyetle ders vermesi, onun ilmî i’câzıdır.
* Misal Ayet (Tevhîd’in Özü):
> İhlâs 112:1-4 : “De ki: O, Allah’tır, bir tektir. Allah Samed’dir (Her şey O’na muhtaçtır, O, hiçbir şeye muhtaç değildir). O, doğurmamış ve doğmamıştır. O’nun hiçbir dengi yoktur.”
>
* Mürâdif Ayet (Kâinatın Yaratılışına İşaret):
> Enbiyâ 21:30 : “İnkâr edenler, göklerle yer bitişik bir halde iken bizim, onları birbirinden kopardığımızı ve her canlı şeyi sudan yarattığımızı görmediler mi? Hâlâ inanmayacaklar mı?”
>
Taife 4: Avam-ı Nâs ve Ehl-i İhtiyaç (Halk ve İhtiyaç Sahipleri)
* Gösterilen İ’câz Vech-i: Her Seviyeye Hitap Etmesi ve Tesellisi (Manevî Rehberlik).
* İzahı: Kur’ân, sadece yüksek tabakalara değil, hayatın zorluklarıyla boğuşan, okuma yazması olmayan, teselliye ve rehberliğe muhtaç olan avam tabakasına da en mükemmel bir rehber, en tesirli bir şifa olmuştur. Onun ayetlerindeki merhamet, ümit ve kolaylık vaadi, bu tabakanın ruhunu fethetmiştir.
* Misal Ayet (Rahmetin Genişliği):
> Zümer 39:53 : “De ki: ‘Ey kendilerinin aleyhine aşırı giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Şüphesiz Allah, bütün günahları affeder. Çünkü O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.'”
>
* Mürâdif Ayet (Kolaylık Vaadi):
> İnşirâh 94:5-6 : “Şüphesiz güçlükle beraber bir kolaylık vardır. Gerçekten, güçlükle beraber bir kolaylık vardır.”
>
Netice olarak, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyan; belâgat ehline belâgatıyla, âlimlere hakikatleriyle, kâhinlere gaybî haberleriyle, idarecilere adalet düsturlarıyla, avama teselli ve rehberliğiyle… kısacası “kırk taifenin” her birine, onların anlayacağı ve teslim olacağı bir cihetten mucizeliğini göstermiş ve ispat etmiştir.
Bu vaziyet, onun Mütekellim-i Ezelî olan Allah’ın kelâmı olduğunu güneş gibi âşikâr kılar.

***********

Kur’ân-ı Kerîm’in, hitap ettiği taifelerin en genişini ve en temelini teşkil eden “avam-ı nâs”a (genel halk tabakasına) bakan i’câz vecihini (mucizevilik yönünü) de tahlil edelim:

5. Avam-ı Nâs, Hastalar, Zayıflar ve Ehl-i İhtiyaç (Halk, İhtiyaç Sahipleri ve Kalbi Kırıklar)
* Onlara Gösterdiği İ’câz Vech-i: Manevî Şifâ, Kapsayıcı Rahmet, Tam Teselli ve Kolaylaştırıcı Rehberlik.
* İzahı ve Tahlili: Bu geniş tabaka, ekseriyetle nazarî (teorik) ilimlerin derinliklerinde, belâgatın inceliklerinde veya siyasetin karmaşık düsturlarında değildir. Onların hayatı; korku, endişe, hüzün, hastalık, fakirlik, ölüm, ayrılık ve adalet arayışı gibi en temel insani tecrübelerle doludur.
Bu taifeye Kur’ân’ın gösterdiği i’câz şudur: Felsefenin (hikmetin) ve psikolojinin asırlarca uğraşıp tam manasıyla tatmin edemediği insan ruhunun en derin yaralarına, en basit ve en avamî bir ferdin dahi anlayacağı bir surette, doğrudan ve tam bir şifa ile merhem olmasıdır.
Kur’ân, en büyük musibet olan “ölüm”ü bir “hiçlik” olmaktan çıkarıp “ebedî bir hayata geçiş” olarak tasvir eder. Fakirliği bir “zillet” değil, “sabırla ebedî bir zenginliği kazanma vesilesi” olarak gösterir. Hastalığı bir “azap” değil, “günahlara kefaret ve mânevî bir terakki” olarak tanımlar. Zalimin zulmünü “karşılıksız” bırakmayıp, “Mahkeme-i Kübrâ”yı (Büyük Mahkeme) ilân ederek mazlumun kalbini teselli eder.
Bu, beşerî bir telkinin, bir felsefî tesellinin çok fevkindedir. Zira Kur’ân, bunu sadece bir “tavsiye” olarak değil, kâinatın Sahibi namına “vaad” ve “emir” olarak yapar. İşte bu sarsılmaz dayanak noktası, en âmi bir mü’minin dahi, en büyük bir musibet karşısında, en büyük bir filozoftan daha metanetli durmasını sağlar. Bu “mânevî kuvvet” ve “şifa”, Kur’ân’ın bu tabakaya gösterdiği en parlak i’câzıdır.
* Misal Ayetler ve İzahları:
* Günahkârlara ve Ümitsizlere Teselli:
> Zümer 39:53 : “De ki: ‘Ey kendilerinin aleyhine aşırı giden kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Şüphesiz Allah, bütün günahları affeder. Çünkü O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.'”
>
* İzah: Geçmişin hataları altında ezilen ve kurtuluş ümidi kalmadığını düşünen bir insana, beşerî hiçbir söz, bu ayetin verdiği genişlikte bir ümit ve teselli veremez. Kâinatın Sahibinin (C.C.) af kapısını bizzat açtığını ve “bütün günahları” kapsadığını ilân etmesi, ruh için tam bir şifadır.
* Musibetzedelere ve Dertlilere Teselli:
> Bakara 2:155-156 : “Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla, bir de mallar, canlar ve ürünlerden eksilterek deneriz. Sabredenleri müjdele! Onlar; başlarına bir musibet gelince, ‘Biz şüphesiz (her şeyimizle) Allah’a aidiz ve şüphesiz O’na döneceğiz’ derler.”
>
* İzah: Bu ayetler, hayatın kaçınılmaz imtihanları (korku, açlık, mal ve can kaybı) karşısında insana bir “duruş” ve “mânâ” kazandırır. Musibeti bir “isyan” vesilesi değil, “inâ lillâh…” (Biz Allah’a aidiz) diyerek “sabır” ve “teslimiyet” ile müjdelenme vesilesi kılar. Bu, acıyı dindiren değil, acıyı “mânâlandıran” ve “sevaba” çeviren bir i’câzdır.
* Hayatın Zorlukları ve Sıkıntılar İçindekilere Teselli:
> İnşirâh 94:5-6 : “Şüphesiz güçlükle beraber bir kolaylık vardır. Gerçekten, güçlükle beraber bir kolaylık vardır.”
>
* İzah: En âmi bir insanın dahi ezberinde olan bu ayetler, en karanlık anda bir ümit ışığıdır. Zorluğun “içinde” veya “hemen ardından” bir kolaylığın geleceğini, kâinatın Rabbi namına iki defa te’kid ederek (pekiştirerek) vaad etmesi, ruhun direncini ayakta tutan en kuvvetli bir mânevî ilaçtır.
* Yalnızlara ve Kendini Çaresiz Hissedenlere Teselli:
> Bakara 2:186 : “Kullarım, beni senden sorarlarsa, (bilsinler ki), gerçekten ben (onlara) çok yakınım. Bana dua edince, dua edenin duasına cevap veririm. O hâlde, doğru yolu bulmaları için benim davetime uysunlar ve bana inansınlar.”
>
* İzah: İnsanın en temel ihtiyacı “duyulmak”tır. Bu ayet, Allah (C.C.) ile kul arasına hiçbir vasıta koymadan, “Ben yakınım” ve “duaya cevap veririm” diyerek, en zayıf, en kimsesiz kulun dahi sesinin doğrudan Arş-ı A’lâ’da işitildiğini ve O’nunla muhatap olabildiğini ilân eder. Bu, avam-ı nâs için en büyük bir kuvvet ve şereftir.
Netice olarak Kur’ân; âlime ilmiyle, edibe belâgatıyla hitap ettiği gibi; en geniş taife olan avama da onların en temel ihtiyacı olan “rahmet”, “şifa”, “teselli” ve “ümit” diliyle hitap etmiş, onların ruh dünyalarında en büyük inkılabı yaparak mucizeliğini her an, her fert üzerinde göstermiş ve göstermektedir.

 

Hazırlayan: Mehmet Özçelik

 www.tesbitler.com
30/10/2025

Loading

No ResponsesEkim 31st, 2025

LEM’ALAR’DAN BÖLÜMLER VE İZAHLARI

LEM’ALAR’DAN BÖLÜMLER VE İZAHLARI

 

İÇİNDEKİLER:

  • ÜÇÜNCÜ LEM’A
  • ONİKİNCİ LEM’A
  • OTUZUNCU LEM’A

 

 

Üçüncü Lem’a

(Bu Lem’aya bir derece hiss ve zevk karışmış. Hiss ve zevkin coşkunlukları ise aklın düsturlarını, fikrin mizanlarını çok dinlemediklerinden ve müraat etmediklerinden bu Üçüncü Lem’a mantık mizanları ile tartılmamalı.)

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُ لَهُ الْحُكْمُ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ

âyetinin mealini ifade eden

يَا بَاق۪ٓى اَنْتَ الْبَاق۪ى ٭ يَا بَاق۪ٓى اَنْتَ الْبَاق۪ى

iki cümlesi mühim iki hakikatı ifade ediyorlar. Ondandır ki: Nakşîlerin rüesasından bir kısım, bu iki cümle ile kendilerine bir hatme-i mahsus yapıp muhtasar bir hatme-i Nakşiye hükmünde tutuyorlar. Madem o azîm âyetin mealini bu iki cümle ifade ediyor. Biz bu iki cümlenin ifade ettiği iki hakikat-ı mühimmenin birkaç nüktesini beyan edeceğiz.

BİRİNCİ NÜKTE:

Birinci defa

يَا بَاق۪ٓى اَنْتَ الْبَاق۪ى

bir ameliyat-ı cerrahiye hükmünde kalbi masivadan tecrid ediyor, kesiyor. Şöyle ki: İnsan, mahiyet-i câmiiyeti itibariyle mevcudatın hemen ekserîsiyle alâkadardır. Hem insanın mahiyet-i câmiasında hadsiz bir istidad-ı muhabbet dercedilmiştir. Onun için insan da umum mevcudata karşı bir muhabbet besliyor. Koca dünyayı bir hanesi gibi seviyor. Ebedî Cennet’e bahçesi gibi muhabbet ediyor. Halbuki muhabbet ettiği mevcudat durmuyorlar, gidiyorlar. Firaktan daima azab çekiyor. Onun o hadsiz muhabbeti, hadsiz bir manevî azaba medar oluyor. O azabı çekmekte kabahat, kusur ona aittir. Çünki kalbindeki hadsiz istidad-ı muhabbet, hadsiz bir cemal-i bâkiye mâlik bir zâta tevcih etmek için verilmiş. O insan sû’-i istimal ederek o muhabbeti fâni mevcudata sarfettiği cihetle kusur ediyor, kusurun cezasını, firakın azabıyla çekiyor.
İşte bu kusurdan teberri edip o fâni mahbubattan kat’-ı alâka etmek, o mahbublar onu terketmeden evvel o onları terketmek cihetiyle Mahbub-u Bâki’ye hasr-ı muhabbeti ifade eden

يَا بَاق۪ٓى اَنْتَ الْبَاق۪ى

olan birinci cümlesi: “Bâki-i Hakikî yalnız sensin. Masiva fânidir. Fâni olan elbette bâki bir muhabbete ve ezelî ve ebedî bir aşka ve ebed için yaratılan bir kalbin alâkasına medar olamaz.” manasını ifade ediyor. “Madem o hadsiz mahbubat fânidirler, beni bırakıp gidiyorlar; onlar beni bırakmadan evvel ben onları

يَا بَاق۪ٓى اَنْتَ الْبَاق۪ى

demekle bırakıyorum. Yalnız sen bâkisin ve senin ibkan ile mevcudat beka bulabildiğini bilip itikad ederim. Öyle ise senin muhabbetinle onlar sevilir. Yoksa alâka-i kalbe lâyık değiller.” demektir. İşte bu halette kalb, hadsiz mahbubatından vazgeçiyor. Hüsün ve cemalleri üstünde fânilik damgasını görür, alâka-i kalbi keser. Eğer kesmezse, mahbubları adedince manevî cerihalar oluyor.

İkinci cümle olan

يَا بَاق۪ٓى اَنْتَ الْبَاق۪ى

o hadsiz cerihalara hem merhem, hem tiryak oluyor. Yani:

يَا بَاق۪ى

“Madem sen bâkisin, yeter; herşeye bedelsin. Madem sen varsın, herşey var.” Evet mevcudatta sebeb-i muhabbet olan hüsün ve ihsan ve kemal, umumiyetle Bâki-i Hakikî’nin hüsün ve ihsan ve kemalâtının işaratı ve çok perdelerden geçmiş zaîf gölgeleridir; belki cilve-i esma-i hüsnanın gölgelerinin gölgeleridir.

**********

Risale-i Nur Külliyatı’ndan Üçüncü Lem’a, bizzat müellifinin de işaret ettiği gibi, “hiss ve zevk” cihetinin ağır bastığı, kalbin derûnî tefekkürlerini ve manevî bir seyr-i sülûkun esaslarını tasvir eden mühim bir bahistir. Bu Lem’a, insanın ebede uzanan arzularıyla fâni bir âlemde yaşamasının getirdiği zıtlığın (çelişkinin) hallini “Yâ Bâkî Ente’l-Bâkî” (Ey Bâkî olan! Bâkî ancak Sensin!) cümlesinin tefsiriyle sunar.

Giriş: Fena ve Beka Meseelesi
Üçüncü Lem’a’nın temel meselesi, insanın mahiyetine dercedilmiş olan “hadsiz bir istidad-ı muhabbet” ile bu muhabbetin yöneldiği “fâni mevcudat” arasındaki derin aykırılıktır. İnsan, yapısı (doğası) icabı güzele, mükemmele ve ihsana meftundur. Gördüğü her güzelliği sevmek ister. Ancak bu âlemdeki güzellikler, kemaller ve ihsanlar fânidir; zevâle (yok olmaya) mahkûmdur.
İnsan bu fâni sevgililerden (mahbublardan) ayrıldıkça, kalbi “hadsiz cerihalar” (sınırsız yaralar) alır. İşte “Yâ Bâkî Ente’l-Bâkî” zikri, bu fânilik yarasının hem teşhisi hem de tedavisidir.
Dayandığı Âyet-i Kerime: “Küllü Şey’in Hâlikün İllâ Vecheh”
Lem’a’nın başında zikredilen ve bu tefekkürün temelini teşkil eden âyet-i kerime, Kasas Sûresi’nin 88. âyetinin son kısmıdır. Bu âyetin tamamı, meselenin hem “fena” hem de “beka” cihetini kâmil manada ortaya koyar:
“Allah ile birlikte başka bir ilâha kulluk edip yalvarma. O’ndan başka ilâh yoktur. O’nun zâtından başka her şey yok olacaktır. Hüküm yalnızca O’nundur ve kesinlikle O’na döndürüleceksiniz.” (Kasas 28/88)
Bu âyet, “Bâkî-i Hakikî”nin (Gerçek ve Ebedî Olan’ın) yalnızca Allah olduğunu, O’nun Zât’ı (vecheh) haricindeki her şeyin “hâlik” (helâk olucu, fâni) olduğunu hükme bağlar.

Birinci Nükte: “Ameliyat-ı Cerrahiye” (Mâsivâdan Tecrid)
Birinci defa söylenen “Yâ Bâkî Ente’l-Bâkî”, bir teşhis ve bir ameliyattır.
• Teşhis (Fâniliğin İdrakı): İnsan, kalbindeki sınırsız sevme kabiliyetini yanlış kullanarak (sû’-i istimal ederek) fâni mevcudata sarf eder. Dünyayı bir “hane”, sevdiklerini “ebedî bir yoldaş” zanneder. Halbuki bu mevcudat durmayıp gitmektedir. Bu durum, “firaktan” (ayrılıktan) kaynaklanan “hadsiz bir manevî azaba” sebep olur.
• Ameliyat (Kat’-ı Alâka): Birinci cümle, kalbe cerrah neşteri vurur. Der ki: “Madem Bâkî olan yalnız Sensin, öyleyse mâsivâ (Senden gayrı her şey) fânidir.” Fâni olan ise, ebed için yaratılan bir kalbin hakikî sevgisine, aşkına ve alâkasına medar olamaz.
Bu ameliyat, sevgiyi fâniden kesip Bâkî’ye yöneltmektir. Bu, “o mahbublar onu terketmeden evvel o onları terketmek” manasındadır.
Müradif (Alakalı) Mefhumlar:
• Tevhid-i Mahbûb: Sevgide tevhidi sağlamak. Nasıl ki “Lâ ilâhe illallah” (Allah’tan başka ilah yoktur) denilerek rubûbiyette şirk reddedilir; burada da “Lâ mahbûbe illallah” (Allah’tan başka [hakikî] sevgili yoktur) manasıyla muhabbetteki gizli şirk (şirk-i hafî) reddedilir.
• Fena-i Âlem: Âlemin bizâtihî fâniliğini, kendi başına bir kıymeti olmadığını idrak etmek.
Destekleyen Diğer Âyetler (Fena Ciheti):
Fâniliği vurgulayan ve insanın bu dünyaya aldanmaması gerektiğini belirten pek çok âyet, bu birinci nüktedeki “ameliyat-ı cerrahiye”yi destekler:
“(26) Yeryüzünde bulunan herkes fânidir. (27) Sadece kerem sahibi ve yüce olan rabbinin zâtı bâki kalacaktır.” (Rahmân 55/26-27)
“Bilin ki dünya hayatı ancak bir oyun, eğlence, bir süs, aranızda bir övünme ve daha çok mal ve evlât sahibi olma isteğinden ibarettir. Tıpkı bir yağmur gibidir ki, bitirdiği ziraatçilerin hoşuna gider. Sonra kurur da sen onun sapsarı olduğunu görürsün; sonra da çer çöp olur. Ahirette ise çetin bir azap; Allah’tan mağfiret ve rıza vardır. Dünya hayatı, aldatıcı bir zevkten başka bir şey değildir.” (Hadîd 57/20)

İkinci Nükte: “Merhem ve Tiryak” (Beka ile Teselli)
Birinci cümle kalbi mâsivâdan (Allah dışındaki her şeyden) kestiğinde, ortaya “hadsiz cerihalar” (sınırsız yaralar) çıkar. Zira insan sevdiği her şeyden yüz çevirmiştir. Bu, büyük bir boşluk ve acı verir.
İkinci defa söylenen “Yâ Bâkî Ente’l-Bâkî” cümlesi, bu yaralara hem merhem hem de tiryak (panzehir) olur.
• Merhem (Teselli): Bu cümle der ki: “Yâ Bâkî! Madem Sen bâkisin, yeter; herşeye bedelsin.” Evet, bütün fâni sevgililer gitse de, Bâkî olan Allah mevcuttur. O’nun varlığı, giden her şeyin yerini doldurur.
• Tiryak (Hakikati Görmek): Bu cümle, fânilere bakışı değiştirir. Der ki: “Madem Sen varsın, herşey var.” Bu şu demektir: Fâni mevcudatta gördüğümüz ve sevdiğimiz hüsün (güzellik), ihsan (iyilik) ve kemal (mükemmellik), aslında onların kendi malı değildir. Onlar, Bâkî-i Hakikî’nin hüsün, ihsan ve kemalâtının “işaratı” ve “çok perdelerden geçmiş zaîf gölgeleridir.”
Müradif (Alakalı) Mefhumlar:
• Beka Billah (Allah ile Beka Bulmak): Mevcudatın fâniliğini (fena) idrak ettikten sonra, onların ancak Allah’ın “ibkası” (beka vermesi) ile varlıklarını sürdürdüklerini, O’nun isimlerinin bir “cilvesi” olduklarını anlamak.
• Mir’ât-ı Esmâ (İsimlerin Aynası): Yaratılmış her şey, Sâni-i Bâkî’nin isimlerine bir ayna olur. Artık sevgi, fâni olan aynanın zâtına değil, onda görünen Bâkî Zât’ın güzelliğine yönelir.
• Muhabbet li-Vechillah (Allah Namına Sevmek): Artık mevcudat, “senin muhabbetinle onlar sevilir” sırrına mazhar olur. Bir çiçek, Allah’ın Musavvir (şekil veren) ve Cemîl (güzel) isimlerinin bir tecellisi olduğu için sevilir. Bir anne, Allah’ın Rahîm isminin bir cilvesini taşıdığı için sevilir. Bu sevgi, fâniye değil, Bâkî’yedir.
Destekleyen Diğer Âyetler (Beka Ciheti):
Bu ikinci nükte, her şeyin kıymetini Allah’tan aldığını ve hakikî varlığın O’na ait olduğunu belirten âyetlere dayanır:
“Sizde olanlar tükenir, Allah katında olanlar ise bâkidir. Elbette sabredenlere, yapmakta olduklarının daha güzeliyle mükâfatlarını vereceğiz.” (Nahl 16/96)
“Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır. Allah, her şeye hakkıyla gücü yetendir.” (Âl-i İmrân 3/189)
Netice ve Hülâsa
Üçüncü Lem’a’da tasvir edilen “Yâ Bâkî Ente’l-Bâkî” zikri, kalbin seyr-i sülûkudur (manevî yolculuğudur):
• Birinci Adım (Fena idrakı): Kalp, fânilere yönelttiği sevgiden (şirk-i hafîden) tevbe eder. Bu, bir “tecrid” (soyutlanma) ve “kat’-ı alâka”dır (ilişiği kesmektir). Bu, “Lâ mevcûde illâ Hû” (O’ndan başka hakikî varlık yoktur) hakikatine yaklaşmaktır.
• İkinci Adım (Beka idrakı): Kalp, Bâkî olan Allah’ın varlığının her şeye bedel olduğunu anlar. Artık fânilere, O’nun sanatı, O’nun isimlerinin aynası ve O’nun mahlûku nazarıyla bakar.
Böylece, insanın “hadsiz istidad-ı muhabbeti”, fânilerde boğulup ebedî azap çekmek yerine, Bâkî-i Zülcelâl’e yönelerek ebedî bir lezzet ve saadet kazanmış olur.

 

İKİNCİ NÜKTE:

İnsanın fıtratında bekaya karşı gayet şedid bir aşk var. Hattâ her sevdiği şeyde kuvve-i vâhime cihetiyle bir nevi beka tevehhüm eder, sonra sever. Ne vakit zevalini düşünse veya görse, derinden derine feryad eder. Bütün firaklardan gelen feryadlar, aşk-ı bekadan gelen ağlamaların tercümanlarıdır. Eğer tevehhüm-ü beka olmazsa muhabbet edemez. Hattâ denilebilir ki: Âlem-i bekanın ve ebedî Cennet’in bir sebeb-i vücudu, şu mahiyet-i insaniyedeki o şiddetli aşk-ı bekadan çıkan gayet kuvvetli arzu-yu beka ve beka için fıtrî umumî duadır ki, Bâki-i Zülcelal o şedid sarsılmaz fıtrî arzuyu, o tesirli kuvvetli umumî duayı kabul etmiştir ki, fâni insanlar için bâki bir âlemi halketmiş. Hem hiç mümkün müdür ki: Fâtır-ı Kerim, Hâlık-ı Rahîm, küçük midenin cüz’î arzusunu ve muvakkat bir beka için lisan-ı hal ile duasını hadsiz enva’-ı mat’umat-ı leziziyenin icadıyla kabul etsin de, umum nev’-i beşerin pek büyük bir ihtiyac-ı fıtrîden gelen pek şiddetli bir arzusunu ve küllî ve daimî ve haklı ve hakikatlı, kalli, halli, bekaya dair gayet kuvvetli duasını kabul etmesin? Hâşâ, yüzbin defa hâşâ. Kabul etmemek mümkün değildir. Hem hikmet ve adaletine ve rahmet ve kudretine hiçbir cihetle yakışmaz.

Madem insan bekaya âşıktır, elbette bütün kemalâtı, lezzetleri, bekaya tâbi’dir. Ve madem beka, Bâki-i Zülcelal’e mahsustur ve madem Bâki’nin esması bâkiyedir ve madem Bâki’nin âyineleri Bâki’nin rengini, hükmünü alır ve bir nevi bekaya mazhar olur. Elbette insana en lâzım iş, en mühim vazife; o Bâki’ye karşı alâka peyda etmektir ve esmasına yapışmaktır. Çünki Bâki yoluna sarfolunan herşey, bir nevi bekaya mazhar olur. İşte o ikinci

يَا بَاق۪ٓى اَنْتَ الْبَاق۪ى

cümlesi bu hakikatı ifade ediyor. İnsanın hadsiz manevî yaralarını tedavi etmekle beraber, fıtratındaki gayet şiddetli arzu-yu bekayı onunla tatmin ediyor.

ÜÇÜNCÜ NÜKTE:

Şu dünyada zamanın, fena ve zeval-i eşyadaki tesiratı gayet muhteliftir. Ve mevcudat ise mütedâhil daireler gibi birbiri içinde iken, hükümleri zeval noktasında ayrı ayrı oluyor. Nasılki saatin sâniyelerini sayan dairesi, dakikayı ve saati ve günleri sayan daireleri zahiren birbirine benzer, fakat sür’atte birbirine muhaliftir. Öyle de: İnsandaki cisim, nefis, kalb, ruh daireleri öyle mütefavittir. Meselâ: Cismin bekası, hayatı, vücudu; bulunduğu bir gün, belki bir saat olduğu ve mazi ve müstakbeli madum ve meyyit bulunduğu halde, kalbin hazır günden çok gün evvel, çok gün sonraki zamana kadar daire-i vücudu ve hayatı geniştir. Ruhun hazır günden seneler evvel ve seneler sonraki bir daire-i azîme, daire-i hayatına ve vücuduna dâhildir.

İşte bu istidada binaen hayat-ı kalbî ve ruhîye medar olan marifet-i İlahiye ve muhabbet-i Rabbaniye ve ubudiyet-i Sübhaniye ve marziyat-ı Rahmaniye cihetiyle bu dünyadaki fâni ömür, bâki bir ömrü tazammun eder ve ebedî ve bâki bir ömrü intac eder ve bâki ve lâyemut bir ömür hükmüne geçer. Evet Bâki-i Hakikî’nin muhabbet, marifet, rızası yolunda bir sâniye, bir senedir. Eğer onun yolunda olmazsa, bir sene bir sâniyedir. Belki onun yolunda bir sâniye, lâyemuttur, çok senelerdir. Ve dünya cihetinde ehl-i gafletin yüz senesi, bir sâniye hükmüne geçer. Meşhur böyle bir söz var ki:

سِنَةُ الْفِرَاقِ سَنَةٌ وَ سَنَةُ الْوِصَالِ سِنَةٌ

yani: “Firakın bir sâniyesi, bir sene kadar uzundur ve visalin bir senesi, bir sâniye kadar kısadır.” Ben bu fıkranın bütün bütün aksine diyorum ki: Visal, yani Bâki-i Zülcelal’in rızası dairesinde livechillah bir sâniye visal, değil yalnız böyle bir sene, belki daimî bir pencere-i visaldir.
Gaflet ve dalalet firakı içinde değil bir sene, belki bin sene, bir sâniye hükmündedir. O sözden daha meşhur şu söz var:

اَرْضُ الْفَلَاتِ مَعَ الْاَعْدَاءِ فِنْجَانٌ سَمُّ الْخِيَاطِ مَعَ الْاَحْبَابِ مَيْدَانٌ

hükmümüzü teyid ediyor.

Meşhur evvelki sözün sahih bir manası budur ki: Fâni mevcudatın visali madem fânidir, ne kadar uzun da olsa yine kısa hükmündedir. Senesi, bir sâniye gibi geçer; hasretli bir hayal ve esefli bir rü’ya olur. Bekayı isteyen kalb-i insanî bir sene visalde, yalnız bir sâniyecikte ancak zerre gibi bir zevkini alabilir. Firak ise sâniyesi bir sene değil, senelerdir. Çünki firakın meydanı geniştir. Bekayı isteyen bir kalbe, firak çendan bir sâniye de olsa, seneler kadar tahribat yapar. Çünki hadsiz firakları ihtar eder. Maddî ve süflî muhabbetler için bütün mazi ve müstakbel, firakla doludur.

Şu mes’ele münasebetiyle deriz: Ey insanlar! Fâni, kısa, faidesiz ömrünüzü; bâki, uzun, faideli, meyvedar yapmak ister misiniz? Madem istemek insaniyetin iktizasıdır, Bâki-i Hakikî’nin yoluna sarfediniz. Çünki Bâki’ye müteveccih olan şey, bekanın cilvesine mazhar olur. Madem her insan gayet şiddetli bir surette uzun bir ömür ister, bekaya âşıktır ve madem bu fâni ömrü, bâki ömre tebdil eden bir çare var ve manen çok uzun bir ömür hükmüne geçirmek mümkündür. Elbette insaniyeti sukut etmemiş bir insan, o çareyi arayacak ve o imkânı bilfiile çevirmeye çalışacak ve tevfik-i hareket edecek. İşte o çare budur: Allah için işleyiniz, Allah için görüşünüz, Allah için çalışınız. “Lillah, livechillah, lieclillah” rızası dairesinde hareket ediniz. O vakit sizin ömrünüzün dakikaları, seneler hükmüne geçer.

Bu hakikata işareten Leyle-i Kadir gibi bir tek gece, seksen küsur seneden ibaret olan bin ay hükmünde olduğunu Nass-ı Kur’an gösteriyor. Hem bu hakikata işaret eden ehl-i velayet ve hakikat beyninde bir düstur-u muhakkak olan “bast-ı zaman” sırrıyla çok seneler hükmünde olan birkaç dakikalık zaman-ı Mi’rac, bu hakikatın vücudunu isbat eder ve bilfiil vukuunu gösteriyor. Mi’racın birkaç saat müddeti, binler seneler hükmünde vüs’ati ve ihatası ve uzunluğu vardır. Çünki o Mi’rac yoluyla, beka âlemine girdi. Beka âleminin birkaç dakikası, şu dünyanın binler senesini tazammun etmiştir. Hem şu hakikata bina edilen beyn-el evliya kesretle vuku bulmuş olan “bast-ı zaman” hâdiseleridir. Bazı evliya bir dakikada, bir günlük işi görmüş. Bazıları bir saatte, bir sene vazifesini yapmış. Bazıları bir dakikada, bir hatme-i Kur’aniyeyi okumuş olduklarını rivayet edip ihbar ediyorlar. Böyle ehl-i hak ve sıdk, bilerek kizbe elbette tenezzül etmezler. Hem o derece hadsiz ve kesretli bir tevatürle “bast-ı zaman”

{(Haşiye):

قَالَ قَٓائِلٌ مِنْهُمْ كَمْ لَبِثْتُمْ قَالُوا لَبِثْنَا يَوْمًا اَوْ بَعْضَ يَوْمٍ

âyetiyle,

وَلَبِثُوا ف۪ى كَهْفِهِمْ ثَلَاثَ مِائَةٍ سِن۪ينَ وَازْدَادُوا تِسْعًا

âyeti “tayy-ı zaman”ı gösterdiği gibi,

وَاِنَّ يَوْمًا عِنْدَ رَبِّكَ كَاَلْفِ سَنَةٍ مِمَّا تَعُدُّونَ

âyeti de “bast-ı zaman”ı gösterir.}

hakikatını aynen müşahede ettikleri medar-ı şübhe olamaz. Şu “bast-ı zaman” herkesçe musaddak bir nev’i, rü’yada görünüyor. Bazan bir dakikada insanın gördüğü rü’yayı, geçirdiği ahvali, konuştuğu sözleri, gördüğü lezzetleri veya çektiği elemleri görmek için yakaza âleminde bir gün, belki günler lâzımdır.

Elhasıl: İnsan çendan fânidir. Fakat beka için halkedilmiş ve bâki bir zâtın âyinesi olarak yaratılmış ve bâki meyveleri verecek işleri görmekle tavzif edilmiş ve bâki bir zâtın, bâki esmasının cilvelerine ve nakışlarına medar olacak bir suret verilmiştir. Öyle ise böyle bir insanın hakikî vazifesi ve saadeti: Bütün cihazatı ve bütün istidadatıyla o Bâki-i Sermedî’nin daire-i marziyatında esmasına yapışıp, ebed yolunda o Bâki’ye müteveccih olup gitmektir. Lisanı

يَا بَاق۪ٓى اَنْتَ الْبَاق۪ى

dediği gibi; kalbi, ruhu, aklı, bütün letaifi “Hüve-l Bâki, Hüve-l Ezeliyy-ül Ebedî, Hüve-s Sermedî, Hüve-d Daim, Hüve-l Matlub, Hüve-l Mahbub, Hüve-l Maksud, Hüve-l Mabud” demeli.

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ

رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَس۪ينَٓا اَوْ اَخْطَاْنَا

***********

Risale-i Nur Külliyatı’ndan iktibas edilen bu “İkinci Nükte” ve “Üçüncü Nükte”, insanın en derûnî ve cihan şümul bir meselesini, yani “aşk-ı beka” (ebediyet aşkı) hakikatini ve bu fıtrî (doğuştan gelen) şiddetli arzunun nasıl tatmin edileceğini, fâni (ölümlü) hayatın nasıl bâki (ebedî) bir hayata tebdil edilebileceğini (dönüştürülebileceğini) hikmetli bir surette izah etmektedir.

Konunun Esası: İnsanın Fıtratındaki Beka Aşkı
Her iki nüktenin de temel aldığı nokta, insanın fıtratına (yaratılışına) yerleştirilmiş olan o “gayet şedid” (çok şiddetli) ebediyet aşkıdır. İnsan, yapısı itibariyle yokluğa (adem) değil, varlığa (vücud) ve devamlılığa (beka) meftundur.

BİRİNCİ BÖLÜM: AŞK-I BEKA VE MANTIKÎ NETİCELERİ (İKİNCİ NÜKTE’NİN TAHLİLİ)

İkinci Nükte, bu şiddetli arzunun varlığından yola çıkarak, ebedî bir âlemin (ahiretin) varlığının zarurî bir isbatını sunar.
1. Muhabbetin Kaynağı: Tevehhüm-ü Beka
Metin, insanın sevdiği (muhabbet ettiği) her şeyde, vehim kuvvetiyle (kuvve-i vâhime) dahi olsa, bir nevi ebediyet vehmettiğini, ancak o şeyin zevalini (yok oluşunu) düşündüğünde veya gördüğünde derinden feryat ettiğini belirtir.
• İzahı: İnsanın bir çiçeği, bir dostunu veya gençliğini sevmesi, aslında onlardaki güzelliğin ve kemalin daimî olmasını arzu etmesindendir. “Bütün firaklardan gelen feryadlar, aşk-ı bekadan gelen ağlamaların tercümanlarıdır.” cümlesi, ayrılık acısının temelinde, sevilen şeyin fâniliğine karşı duyulan bir isyan ve ebediyet arzusunun fıtrî bir çığlığı olduğunu gösterir.

2. Arzu-yu Beka’dan Alem-i Beka’ya Delil (İsbat)
Nükte, bu cihan şümul ve fıtrî arzuyu, “umumî bir dua” olarak nitelendirir ve bu duanın kabul edilmemesinin mümkün olmadığını beyan eder.
• Kıyas (Analoji): Nasıl ki Fâtır-ı Kerîm (ikramı sonsuz Yaratıcı), “küçük midenin cüz’î arzusunu” ve muvakkat (geçici) bir beka (hayatta kalma) duasını, hadsiz lezzetli yiyeceklerin (enva’-ı mat’umat-ı leziziye) yaratılmasıyla kabul etmiştir;
• Netice (Hüküm): Öyle de, bütün insanlığın (umum nev’-i beşer) “pek büyük bir ihtiyac-ı fıtrîden gelen pek şiddetli bir arzusunu” ve ebedî bekaya dair “gayet kuvvetli duasını” kabul etmemesi, O’nun hikmet, adalet, rahmet ve kudretine hiçbir cihetle yakışmaz.
• Müradifi: Bu, bir “ihtiyac-ı fıtrî”dir. Nasıl ki balığın hayatı suyu iktiza eder (gerektirir), insanın ebediyet arzusu da ebedî bir âlemi iktiza eder. Allah (c.c.), fıtrata bu ihtiyacı koymuşsa, cevabını da halk etmiştir.

3. Tedavi ve Vazife: Bâkî’ye Teveccüh
Madem insan bekaya âşıktır ve madem beka ancak Bâkî-i Zülcelal’e (azamet sahibi ve ebedî olan Allah’a) mahsustur; öyleyse fâni insanın vazifesi, Bâkî’ye yönelmektir.
• Formül: “Bâki’nin esması bâkiyedir.” İnsan, O’nun Bâkî, Evvel, Ahir, Zahir, Batın gibi ebedî isimlerine (esmasına) yapışarak ve O’nun âyinesi olarak O’nun rengini (sıbgatullah) alarak bir nevi bekaya mazhar olur.
• Müradifi: “Bâki yoluna sarfolunan herşey, bir nevi bekaya mazhar olur.” Bu, fâni olanı ebedîleştirmenin sırrıdır.
• Nida: “يَا بَاق۪ٓى اَنْتَ الْبَاق۪ى” (Ey Bâkî! Gerçek Bâkî ancak Sensin!) nidası, insanın bu hadsiz manevî yaralarını tedavi eden ve fıtratındaki o şiddetli arzuyu tatmin eden bir ilticadır (sığınmadır).

4. Konuyla İlgili Ayetler (Fena ve Beka)
Bu nüktenin temel aldığı “fena” (fânilik) ve “beka” (ebedîlik) hakikatleri, Kur’an-ı Kerim’de müteaddit defalar vurgulanır:
• Meali (Rahmân, 55/26-27):
كُلُّ مَنْ عَلَيْهَا فَانٍۚ ﴿٢٦﴾ وَيَبْقٰى وَجْهُ رَبِّكَ ذُو الْجَلَالِ وَالْاِكْرَامِۚ ﴿٢٧﴾
“Yeryüzünde bulunanların hepsi fânidir. Azamet ve kerem sahibi rabbinin zâtı ise bâki kalır.”
• Meali (Kasas, 28/88):
… لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ۠ كُلُّ شَيْءٍ هَالِكٌ اِلَّا وَجْهَهُۜ لَهُ الْحُكْمُ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ ﴿٨٨﴾
“…O’ndan başka ilâh yoktur. O’nun zâtından başka her şey yok olacaktır. Hüküm sadece O’nundur ve siz ancak O’na döndürüleceksiniz.”
Bu ayetler, hakikî bekanın ancak Allah’a ait olduğunu, O’na yönelmeyen her şeyin (O’nun vechi/zâtı/rızası dışında olan her şeyin) “hâlik” (yok olucu) olduğunu tasdik eder.

İKİNCİ BÖLÜM: FÂNİ ÖMRÜ BÂKİ KILMAK (ÜÇÜNCÜ NÜKTE’NİN TAHLİLİ)

Üçüncü Nükte, İkinci Nükte’de tesis edilen “Bâkî’ye yönelme” vazifesinin, bu fâni dünyada nasıl gerçekleştirileceğini ve zamanın izafî (göreceli) yapısı itibariyle kısa bir ömrün nasıl ebedî bir ömür hükmüne geçebileceğini izah eder.

1. Zamanın İzafiyeti ve İnsanın Mahiyeti
Metin, zamanın tesirinin mahlukata göre farklı olduğunu (muhtelif) ve insanın “mütedâhil daireler” (iç içe geçmiş daireler) gibi olduğunu belirtir:
• Cisim (Beden): Hayatı ve vücudu sadece “hazır bir saat” ile sınırlıdır. Geçmişi ve geleceği ölüdür (meyyit) veya yoktur (madum).
• Kalb (Gönül): Dairesi daha geniştir; geçmiş ve gelecek zamanlara uzanır.
• Ruh: Dairesi çok daha geniştir (daire-i azîme); seneler öncesi ve sonrasını idrak sahasına dâhil edebilir.

2. Fâni Ömrü Bâkîleştirmenin Sırrı: “Lillah” (Allah İçin)
İnsanın bu ruhî ve kalbî genişliğine (istidadına) binaen, fâni ömrü ebedî bir ömre dönüştürmenin çaresi gösterilir:
• Vasıtalar: Marifet-i İlahiye (Allah’ı tanımak), Muhabbet-i Rabbaniye (Allah’ı sevmek), Ubudiyet-i Sübhaniye (Allah’a kulluk etmek) ve Marziyat-ı Rahmaniye (Allah’ın rızasını aramak).
• Netice: Bu yolda geçirilen bir fâni ömür, “bâki bir ömrü tazammun eder” (ihtiva eder) ve “ebedî bir ömrü intac eder” (netice verir).
• Formül: “Bâki-i Hakikî’nin… yolunda bir sâniye, bir senedir. Eğer onun yolunda olmazsa, bir sene bir sâniyedir.”

3. Meşhur Sözün Tashih Edilmesi (Düzeltilmesi)
Metin, “Firakın (ayrılığın) bir sâniyesi bir senedir; visalin (kavuşmanın) bir senesi bir sâniyedir” sözünü, hakikat noktasında tashih eder:
• Fâni Visal: Dünyevî ve fâni bir kavuşma (visal) ne kadar uzun olursa olsun, zevale mahkûm olduğu için kısa hükmündedir (“bir sâniye gibi geçer”) ve geriye sadece “hasretli bir hayal ve esefli bir rü’ya” bırakır.
• Bâkî Visal: “Bâki-i Zülcelal’in rızası dairesinde livechillah (Allah için) bir sâniye visal,” bir senelik fâni visalden çok ötedir; “daimî bir pencere-i visaldir.”
• Gaflet Firakı: Gaflet ve dalalet içindeki bir ayrılık (Allah’tan uzaklık) ise, bin sene bile sürse, neticesi itibariyle (hiçlik ve kayıp olduğundan) “bir sâniye hükmündedir.”

4. Amelî Çare: “Lillah, Livechillah, Lieclillah”
Nükte, fâni ömrü bâki yapmanın amelî (pratik) çaresini şu üç kelimeyle özetler:
“Allah için işleyiniz, Allah için görüşünüz, Allah için çalışınız. ‘Lillah, livechillah, lieclillah’ rızası dairesinde hareket ediniz. O vakit sizin ömrünüzün dakikaları, seneler hükmüne geçer.”
Bu, niyetin ameli nasıl dönüştürdüğünün ve fâni bir fiili nasıl ebedîleştirdiğinin sırrıdır.

5. “Bast-ı Zaman” Hakikati ve Delilleri
Bu manevî uzunluğun, maddî âlemde de tezahürleri olan “Bast-ı Zaman” (zamanın genişlemesi) hakikatiyle ispatı yapılır:
• Nass-ı Kur’an (Leyle-i Kadir): Kur’an’ın sarahatiyle bir gecenin (Kadir Gecesi), seksen küsur senelik bin ay hükmünde olması.
Meali (Kadr, 97/3):
لَيْلَةُ الْقَدْرِ خَيْرٌ مِنْ اَلْفِ شَهْرٍۜ ﴿٣﴾
“Kadir gecesi, bin aydan daha hayırlıdır.”
• Mi’rac-ı Nebevî: Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) Mi’rac hadisesinde “birkaç saat” gibi kısa bir müddette, beka âlemine girmesi hasebiyle “binler seneler hükmünde vüs’ati ve uzunluğu” olan bir seyahati yapması.
• Keramat-ı Evliya (Bast-ı Zaman): Ehl-i velayetin (velilerin) bir dakikada bir günlük işi görmesi veya bir hatim okuması gibi, kesretle (çoklukla) ve tevatürle (yalan üzere birleşmesi mümkün olmayan bir kalabalıkla) rivayet edilen hadiseler.
• Rü’ya Hadisesi: Herkesin yaşadığı rü’ya hadisesi. “Bazan bir dakikada insanın gördüğü rü’yayı… görmek için yakaza âleminde (uyanıklıkta) bir gün, belki günler lâzımdır.” Bu, zamanın izafî olduğuna dair umumî bir tecrübedir.

6. “Tayy-ı Zaman” ve “Bast-ı Zaman”a İşaret Eden Ayetler (Haşiyeden)
Metindeki haşiyede (dipnotta) bu zaman izafiyetine işaret eden ayetler zikredilmiştir:
• Tayy-ı Zaman (Zamanın Dürülmesi/Kısalması): Ashab-ı Kehf’in uykudan uyanınca kendi aralarındaki konuşması, zaman algılarının nasıl değiştiğini gösterir.
• TDV Meali (Kehf, 18/19):
… قَالَ قَٓائِلٌ مِنْهُمْ كَمْ لَبِثْتُمْ قَالُوا لَبِثْنَا يَوْمًا اَوْ بَعْضَ يَوْمٍ …
“…İçlerinden biri, ‘Ne kadar kaldınız?’ dedi. (Bir kısmı) ‘Bir gün, ya da bir günden az kaldık’ dediler…”
• Halbuki hakikatte kalan müddet şudur:
• Meali (Kehf, 18/25):
وَلَبِثُوا ف۪ى كَهْفِهِمْ ثَلَاثَ مِائَةٍ سِن۪ينَ وَازْدَادُوا تِسْعًا ﴿٢٥﴾
“Onlar mağaralarında üç yüz yıl kaldılar. Buna dokuz yıl da ilave ettiler.”
• Bast-ı Zaman (Zamanın Genişlemesi/Uzaması): Allah katındaki zaman mefhumunun, bizim saydığımızdan farklı olduğunu beyan eden ayet:
• Meali (Hac, 22/47):
… وَاِنَّ يَوْمًا عِنْدَ رَبِّكَ كَاَلْفِ سَنَةٍ مِمَّا تَعُدُّونَ ﴿٤٧﴾
“…Şüphesiz, Rabbin katında bir gün, sizin saydıklarınızdan bin yıl gibidir.”

Elhasıl (Netice ve Hülâsa)
Her iki nüktenin vardığı nihaî netice şudur:
İnsan fânidir, fakat “beka için halkedilmiş” ve “bâki bir zâtın âyinesi” olarak yaratılmıştır. Ona verilen fâni cihazlar ve istidatlar (kabiliyetler), bâki meyveler verecek işlerde kullanılması için emanet edilmiştir.
Öyleyse insanın hakikî vazifesi ve ebedî saadeti; bütün cihazatını ve istidatlarını o Bâkî-i Sermedî’nin (ebedî ve sonsuz olan Bâkî’nin) rızası dairesinde (daire-i marziyatında) kullanarak, O’nun esmasına yapışıp, ebed yolunda O’na yönelerek (müteveccih olarak) gitmektir.
Lisanı “يَا بَاق۪ٓى اَنْتَ الْبَاق۪ى” dediği gibi; kalbi, ruhu, aklı ve bütün letaifi (duyguları) hep bir ağızdan “Hüve-l Bâki (Bâkî ancak O’dur), Hüve-l Matlub (Maksat O’dur), Hüve-l Mahbub (Sevgili O’dur), Hüve-l Mabud (İbadet edilecek O’dur)” demelidir.

 

 

 

 

  1. LEM’A

    İKİNCİ SUAL

    münasebetiyle iki mes’ele-i mühimme beyan edilecek. Çünki Coğrafya ve Kozmoğrafya fenlerinin kısacık kanunlarıyla ve daracık düsturlarıyla ve küçücük mizanlarıyla Kur’anın semavatına çıkamadıklarından ve âyâtın yıldızlarındaki yedi kat manaları keşfedemediklerinden âyeti tenkid, belki inkârına divanecesine çalışmışlar.

    Birinci Mes’ele-i Mühimme:

    Semavat gibi arzın da yedi tabaka olmasına dairdir. Şu mes’ele, yeni zamanın feylesoflarına hakikatsız görünüyor. Onların arza ve semavata dair olan fenleri kabul etmiyor. Bunu vasıta ederek bazı hakaik-i Kur’aniyeye itiraz ediyorlar. Buna dair muhtasaran birkaç işaret yazacağız.

    Birincisi:

    Evvelâ: Âyetin manası ayrıdır ve o manaların efradı ve mâsadakları ayrıdır. İşte o küllî mananın müteaddid efradından bir ferdi bulunmazsa, o mana inkâr edilmez. Semavatın yedi tabakasına ve arzın yedi katına dair mana-yı küllîsinin çok efradından yedi mâsadak zahiren görünüyor. Sâniyen: Âyetin sarahatında “yedi kat arz” dememiş.

    اَللّٰهُ الَّذ۪ى خَلَقَ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ وَمِنَ الْاَرْضِ مِثْلَهُنَّ
    ilââhir. Âyetin zahiri diyor ki: “Arzı da o seb’a semavat gibi halketmiş ve mahlukatına mesken ittihaz etmiş.” Yedi tabaka olarak halkettim, demiyor. Misliyet ise mahlukıyet ve mahlukata meskeniyet cihetiyle bir teşbihtir.

    İkincisi:

    Küre-i Arz her ne kadar semavata nisbeten çok küçüktür, fakat hadsiz masnuat-ı İlahiyenin meşheri, mazharı, mahşeri, merkezi hükmünde olduğundan; kalb, cesede mukabil geldiği gibi, Küre-i Arz dahi, koca hadsiz semavata karşı bir kalb ve manevî bir merkez hükmünde olarak mukabil gelir. Onun için zeminin küçük mikyasta eskiden beri yedi

    {(*): Seb’a ile beraber yedi kelimesi yedi kerre tevafuku pek güzel düşmüş.}

    iklimi; hem Avrupa, Afrika, Okyanusya, iki Asya, iki Amerika namlarıyla maruf yedi kıt’ası; hem denizle beraber şark, garb, şimal, cenub, bu yüzdeki ve Yeni Dünya yüzündeki malûm yedi kıt’ası; hem merkezinden tâ kışr-ı zahirîye kadar hikmeten, fennen sabit olan muttasıl ve mütenevvi yedi tabakası, hem zîhayat için medar-ı hayat olmuş yetmiş basit ve cüz’î unsurları tazammun edip ve “yedi kat” tabir edilen meşhur yedi nevi küllî unsuru; hem dört unsur denilen su, hava, nar, toprak (türab) ile beraber, “mevalid-i selâse” denilen maadin, nebatat ve hayvanatın yedi tabakaları ve yedi kat âlemleri; hem cinn ve ifrit ve sair muhtelif zîşuur ve zîhayat mahlukların âlemleri ve meskenleri olduğu, çok kesretli ehl-i keşf ve ashab-ı şuhudun şehadetiyle sabit yedi kat arzın âlemleri; hem Küre-i Arzımıza benzeyen yedi küre-i uhra dahi bulunmasına, zîhayata makarr ve mesken olmasına işareten yedi tabaka yani yedi küre-i arziye bulunmasına işareten Küre-i Arz dahi, yedi tabaka âyât-ı Kur’aniyeden fehmedilmiştir.

    İşte yedi nevi ile yedi tarzda, arzın yedi tabakası mevcud olduğu tahakkuk ediyor. Sekizincisi olan âhirki mana, başka nokta-i nazarda ehemmiyetlidir; o yedide dâhil değildir.

    Üçüncüsü:

    Madem Hakîm-i Mutlak israf etmiyor, abes şeyleri yaratmıyor. Ve madem mahlukatın vücudları, zîşuur içindir ve zîşuurla kemalini bulur ve zîşuurla şenlenir ve zîşuurla abesiyetten kurtulur. Ve madem bilmüşahede o Hakîm-i Mutlak, o Kadîr-i Zülcelal, hava unsurunu, su âlemini, toprak tabakasını hadsiz zîhayatlarla şenlendiriyor. Ve madem hava ve su, hayvanatın cevelanına mani olmadığı gibi; toprak, taş gibi kesif maddeler, elektrik ve röntgen gibi maddelerin seyrine mani olmuyorlar. Elbette o Hakîm-i Zülkemal, o Sâni’-i Bîzeval, Küre-i Arzımızın merkezinden tut, tâ meskenimiz ve merkezimiz olan bu kışr-ı zahirîye kadar birbirine muttasıl yedi küllî tabakayı ve geniş meydanlarını ve âlemlerini ve mağaralarını boş ve hâli bırakmaz. Elbette onları şenlendirmiş.
    O âlemlerin şenlenmesine münasib ve muvafık zîşuur mahlukları halkedip orada iskân etmiştir. O zîşuur mahluklar, mademki melaike ecnasından ve ruhanî enva’larından olmak lâzım gelir. Elbette en kesif ve en sert tabaka, onlara nisbeten, balığa nisbeten deniz ve kuşa nisbeten hava gibidir. Hattâ zeminin merkezindeki müdhiş ateş dahi, o zîşuur mahluklara nisbeti, bizlere nisbeten Güneşin harareti gibi olmak iktiza eder. O zîşuur ruhanîler nurdan oldukları için, nâr onlara nur gibi olur.

    Dördüncüsü:

    Onsekizinci Mektub’da tabakat-ı Arzın acaibine dair ehl-i keşfin tavr-ı akıl haricinde beyan ettikleri tasvirata dair bir temsil zikredilmiştir. Hülâsası şudur ki: Küre-i Arz, âlem-i şehadette bir çekirdektir; âlem-i misaliye ve berzahiyede bir büyük ağaç gibi, semavata omuz omuza vuracak bir azamettedir. Ehl-i keşfin Küre-i Arzda ifritlere mahsus tabakasını bin senelik bir mesafe görmeleri, âlem-i şehadete ait Küre-i Arzın çekirdeğinde değil, belki âlem-i misalîdeki dallarının ve tabakalarının tezahürüdür. Madem Küre-i Arzın zahiren ehemmiyetsiz bir tabakasının böyle başka âlemde azametli tezahüratı var; elbette yedi kat semavata mukabil yedi kat denilebilir ve mezkûr noktaları ihtar için îcaz ile i’cazkârane bir tarzda âyât-ı Kur’aniye, semavatın yedi tabakasına karşı bu küçücük arzı mukabil göstermekle işaret ediyor.

    *******

    Kur’an-ı Kerim’in “yedi gök” ve “yerden de onların benzeri” ifadelerini, modern fenlerin (bilimlerin) itirazlarına karşı müdafaa eden ve bu ayetlerin geniş, çok katmanlı anlamlarını izah eden derin bir tefsir analizidir.

    1. Meselenin Özü: Kur’an Ayeti ve İtiraz
    Metnin ele aldığı temel sorun, bazı coğrafya ve kozmografya (jeoloji ve kozmoloji) bilim insanlarının, Kur’an’ın “yedi kat sema” ve “yedi kat arz” ifadelerini kendi dar kanunları ve ölçüleriyle değerlendirip, yeryüzünde yedi katman (tabaka) bulamadıkları gerekçesiyle ayeti eleştirmesi, hatta inkâr etme eğilimidir.
    Bu itirazın yüzeysel olduğunu ve ayetin derinliğini kavrayamamaktan kaynaklandığını savunur.

    2. Merkezi Ayet ve Dil İnceliği
    Tartışmanın merkezinde yer alan ayet, Talâk Suresi’nin 12. ayetidir.
    Merkezi Ayet:
    اَللّٰهُ الَّذ۪ي خَلَقَ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ وَمِنَ الْاَرْضِ مِثْلَهُنَّۜ يَتَنَزَّلُ الْاَمْرُ بَيْنَهُنَّ لِتَعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌۙ وَاَنَّ اللّٰهَ قَدْ اَحَاطَ بِكُلِّ شَيْءٍ عِلْمًا **Anlamı:** “Allah, yedi göğü ve yerden de **onların benzerini** yaratandır. Emir, bunlar arasından inip durur ki, Allah’ın her şeye kadir olduğunu ve Allah’ın her şeyi ilmiyle kuşattığını bilesiniz.” (Talâk, 65/12) Metninizdeki izahın kilit noktası şudur: * Ayet, açıkça “yedi kat yer” (seb’a aradîn) dememiş, “onların benzerini” (مِثْلَهُنَّ – mislehünne) demiştir. * Bu “benzerlik” (misliyet), ille de katman katman, birebir aynı yapıdadır demek değildir. * Metin, bu benzerliğin öncelikle **”mahlukıyet” (yaratılmış olmak)** ve **”mahlûkata meskeniyet” (yaratıklara ev sahipliği yapmak)** cihetiyle olabileceğini belirtir.

    ### 3\. Yeryüzünün Kâinattaki Manevî Yeri Metin, yeryüzünün (Küre-i Arz), görünürdeki fiziki küçüklüğüne rağmen, kâinattaki rolünün büyüklüğüne dikkat çeker. Yeryüzü: * Allah’ın sayısız sanatının bir “sergisi” (meşheri), * İsimlerinin tecellilerinin “göründüğü yer” (mazharı), * Canlıların “toplanma yeri” (mahşeri), * Ve kâinatın manevî “kalbi” ve “merkezi” hükmündedir. Nasıl ki küçük bir kalp, devasa bir bedeni idare eder; küçük olan yeryüzü de bu manevî ve faaliyet merkeziyeti sebebiyle, ayette koskoca semavata bir “mukabil” (karşılık) olarak zikredilmiştir.

    ### 4\. “Yedi Arz” İfadesinin Muhtemel Anlamları (Efradı ve Mâsadakları)
    Metin, ayetteki “benzerlik” ifadesinin küllî (genel) bir mana taşıdığını ve bu genel mananın birden çok ferdinin (örneğinin, gerçekleşme biçiminin) olabileceğini savunur. Bir tanesinin görünmemesi, o genel manayı çürütmez. Metnin sıraladığı bu yedi (veya sekiz) muhtemel mana şunlardır:
    1. **Yedi İklim:** Eskiden beri coğrafyacıların kabul ettiği yedi iklim kuşağı.
    2. **Yedi Kıt’a (Eski Dünya):** Asya, Avrupa, Afrika, Okyanusya, (ve Asya ile Amerika’nın ikiye bölünmesiyle) yedi kıt’a. 3. **Yedi Kıt’a (Yeni Dünya):** Şark (Doğu), Garb (Batı), Şimal (Kuzey), Cenub (Güney), bu yüz (Eski Dünya), Yeni Dünya yüzü ve denizlerle beraber yedi bölge.
    4. **Yedi Jeolojik Tabaka:** Yerin merkezinden (çekirdekten) dış kabuğa (kışr-ı zahirîye) kadar bilimsel olarak da (fennen) sabit olan, iç içe geçmiş farklı yoğunluk ve özelliklerdeki yedi katman (Çekirdek, Dış Çekirdek, Alt Manto, Üst Manto, Astenosfer, Litosfer, Yer Kabuğu gibi).
    5. **Yedi Küllî Unsur:** Canlıların hayatına kaynaklık eden ve “yedi kat” olarak tabir edilen yedi genel element (unsur) grubu (metin, bunların yetmiş basit unsuru kapsadığını belirtir).
    6. **Yedi Varlık Tabakası (4+3):** Dört temel unsur (su, hava, ateş, toprak) ile birlikte “mevâlid-i selâse” (üç doğanlar) denilen üç âlem: Madenler, bitkiler (nebatat) ve hayvanat.
    7. **Yedi Manevî Âlem:** Cinler, ifritler ve diğer şuurlu (zîşuur) ve canlı (zîhayat) varlıkların yaşadığı, ehl-i keşif ve ehl-i şuhudun (manevî keşif sahiplerinin) müşahede ettiği yedi farklı âlem veya mesken.
    8. **Yedi Benzer Küre (Gezegen):** (Metnin sekizinci olarak dışarıda tuttuğu, ancak bir ihtimal olarak sunduğu) Yeryüzüne benzeyen, canlılara ev sahipliği yapan yedi başka gezegen (küre-i uhra) bulunması.

    ### 5\. Yaratılışın Gayesi: Boşluk ve Abesiyetin Reddi
    Metnin üçüncü noktası, teolojik bir delil sunar:
    * **Hakîm-i Mutlak (Allah), israf etmez ve abes (anlamsız, gayesiz) iş yapmaz.
    ** * Varlıkların yaratılış gayesi şuurlu varlıklardır (zîşuur). Kâinat, şuurlu varlıklarla şenlenir ve anlamsızlıktan (abesiyetten) kurtulur.
    * Allah, havayı kuşlarla, denizi balıklarla, toprağın yüzeyini insan ve hayvanlarla doldurup şenlendirmiştir.
    * Aynı şekilde, yerkürenin merkezinden kabuğuna kadar olan o devasa yedi tabakayı (eğer 4. maddedeki gibi kabul edilirse) boş ve hâli bırakması, O’nun hikmetine uymaz.

    * **Sonuç:** Elbette o âlemleri de şenlendirmiş, oralara uygun şuurlu varlıklar (melaike, ruhanîler vb.) yaratıp yerleştirmiştir. O varlıklar (örneğin nurdan yaratılmışlarsa), onlara o kesif tabakalar balığa su, kuşa hava gibi gelir; hatta merkezdeki müthiş ateş (magma), onlara Güneş’in bize verdiği ısı gibi bir “nur” ve enerji kaynağı olabilir.
    ### 6\. Metafizik Boyut: Çekirdek ve Ağaç Temsili
    Metnin dördüncü noktası, meselenin fizik ötesi (metafizik) boyutuna işaret eder:
    * Bizim gördüğümüz bu fiziksel dünya (âlem-i şehadet), asıl hakikatin sadece bir “çekirdeği” gibidir.
    * Bu çekirdeğin, misal âleminde (âlem-i misaliye) ve berzah âleminde (âlem-i berzahiye) açılmış, semavata ulaşan devasa bir “ağaç” gibi tezahürleri vardır.
    * Ehl-i keşfin, “ifritlere mahsus tabakayı bin senelik mesafe gördük” demesi, bu fiziksel çekirdekte değil, o manevî ağacın misal âlemindeki yansımalarında gördükleri bir genişliktir.
    * Dolayısıyla, yeryüzünün de semavat gibi “yedi kat” olarak ifade edilmesi, bu fiziksel, jeolojik, biyolojik ve manevî katmanların tümüne birden işaret eden mucizevî bir Kur’an ifadesidir.

    ### Konuyla İlgili Diğer Ayetler (Müradifler/Benzer Temalar) “Yedi gök” ifadesi, Kur’an-ı Kerim’de sıkça tekrarlanarak kâinatın bu düzenine vurgu yapar. İşte bu merkezi ayetin (Talâk 12) temasını destekleyen ve “yedi gök” kavramını kullanan bazı ayetler: 1. **Bakara Suresi, 29. Ayet:**
    هُوَ الَّذ۪ي خَلَقَ لَكُمْ مَا فِي الْاَرْضِ جَم۪يعًا ثُمَّ اسْتَوٰٓى اِلَى السَّمَٓاءِ فَسَوّٰيهُنَّ سَبْعَ سَمٰوَاتٍۜ وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ

    **Anlamı:** “O, yeryüzünde olanların hepsini sizin için yaratan, sonra göğe yönelip onları yedi gök hâlinde düzenleyendir. O, her şeyi hakkıyla bilendir.”
    • Mülk Suresi, 3. Ayet:
    \\ اَلَّذ۪ي خَلَقَ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ طِبَاقًاۜ مَا تَرٰى ف۪ي خَلْقِ الرَّحْمٰنِ مِنْ تَفَاوُتٍۜ فَارْجِعِ الْبَصَرَۙ هَلْ تَرٰى مِنْ فُطُورٍ
    Anlamı: “O, yedi göğü tabaka tabaka (uyum içinde) yaratandır. Rahmân’ın yaratışında hiçbir uyumsuzluk göremezsin. Gözünü çevir de bir bak, bir bozukluk görüyor musun?”
    • İsrâ Suresi, 44. Ayet:
    \\ تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ ف۪يهِنَّۜ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِه۪ وَلٰكِنْ لَا تَفْقَهُونَ تَسْب۪يحَهُمْۜ اِنَّهُ كَانَ حَل۪يمًا غَفُورًا
    Anlamı: “Yedi gök, yer ve bunların içinde bulunanlar O’nu tesbih eder. O’nu övgü ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Ne var ki siz, onların tesbihini anlamazsınız. Şüphesiz O, halîmdir, çok bağışlayandır.”
    • Mü’minûn Suresi, 86. Ayet:
    \\ قُلْ مَنْ رَبُّ السَّمٰوَاتِ السَّبْعِ وَرَبُّ الْعَرْشِ الْعَظ۪يمِ
    Anlamı: “De ki: ‘Yedi göğün Rabbi ve büyük Arş’ın Rabbi kimdir?'”
    Sonuç ve Değerlendirme

    Özetle, metin, Talâk Suresi 12. ayetteki “yedi gök ve yerden de onların benzeri” ifadesinin, basit bir jeolojik katman sıralamasından ibaret olmadığını savunmaktadır. Bu ifade; jeolojik, coğrafî, biyolojik, unsurlar âlemi (elementler), manevî/ruhanî âlemler ve hatta muhtemel başka gezegenler gibi yedi farklı seviyede veya anlamda anlaşılabilecek çok yönlü (zül-vücuh) bir hakikate işaret eder.
    Bu yaklaşım, modern bilimin (fenlerin) yüzeysel ve materyalist bakış açısının, Kur’an’ın derin ve çok katmanlı manalarını kavramakta yetersiz kaldığını; asıl meselenin bilimsel verilerin reddi değil, o verilerin Kur’an’ın geniş manaları içindeki “efradından” sadece bir “ferd” olabileceğini anlamak olduğunu ortaya koymaktadır.

 

 

 

 

İkinci Mes’ele-i Mühimme’dir:

تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ ف۪يهِنَّ

ilâ âhir…

ثُمَّ اسْتَوٰٓى اِلَى السَّمَٓاءِ فَسَوّٰيهُنَّ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ

Şu âyet-i kerime gibi müteaddid âyetler, semavatı yedi sema olarak beyan ediyor. İşarat-ül İ’caz tefsirinde eski Harb-i Umumî’nin birinci senesinde cephe-i harbde ihtisar mecburiyetiyle gayet mücmel beyan ettiğimiz o mes’elenin yalnız bir hülâsasını yazmak münasibdir. Şöyle ki:

Eski hikmet, semavatı dokuz tasavvur edip, lisan-ı şer’îde, Arş ve Kürsî yedi semavat ile beraber kabul edip acib bir suretle semavatı tasvir etmiştiler. O eski hikmetin dâhî hükemasının şaşaalı ifadeleri, nev’-i beşeri çok asırlar müddetince tahakkümleri altında tutmuşlar. Hattâ çok ehl-i tefsir, âyâtın zahirlerini onların mezhebine göre tevfik etmeye mecbur kalmışlar. O suretle Kur’an-ı Hakîm’in i’cazına bir derece perde çekilmişti. Ve hikmet-i cedide namı verilen yeni felsefe ise, eski felsefenin mürur u ubûra ve hark u iltiyama kabil olmayan semavat hakkındaki ifratına mukabil tefrit edip, semavatın vücudunu âdeta inkâr ediyorlar. Evvelkiler ifrat, sonrakiler tefrit edip hakikatı tamamıyla gösterememişler. Kur’an-ı Hakîm’in hikmet-i kudsiyesi ise, o ifrat ve tefriti bırakıp hadd-i vasatı ihtiyar edip der ki: Sâni’-i Zülcelal, yedi kat semavatı halketmiştir. Hareket eden yıldızlar ise, balıklar gibi sema içinde gezerler ve tesbih ederler. Hadîste

اَلسَّمَٓاءُ مَوْجٌ مَكْفُوفٌ

denilmiş. Yani: “Sema, emvacı karardade olmuş bir denizdir.”

İşte bu hakikat-ı Kur’aniyeyi yedi kaide ve yedi vecih mana ile gayet muhtasar bir surette isbat edeceğiz.

Birinci Kaide:

Fennen ve hikmeten sabittir ki: Bu haddi yok feza-yı âlem, nihayetsiz bir boşluk değil, belki “esîr” dedikleri madde ile doludur.

İkincisi:

Fennen ve aklen, belki müşahedeten sabittir ki: Ecram-ı ulviyenin cazibe ve dafia gibi kanunlarının rabıtası ve ziya ve hararet ve elektrik gibi maddelerdeki kuvvetlerin naşiri ve nâkili, o fezayı dolduran bir madde mevcuddur.

Üçüncüsü:

Madde-i esîriye, esîr kalmakla beraber, sair maddeler gibi muhtelif teşekkülâta ve ayrı ayrı suretlerde bulunduğu tecrübeten sabittir. Evet nasılki buhar, su, buz gibi havaî, mâyi, camid üç nevi eşya, aynı maddeden oluyor. Öyle de: Madde-i esîriyeden dahi yedi nevi tabakat olmasına hiçbir mani-i aklî olmadığı gibi, hiçbir itiraza medar olmaz.

Dördüncüsü:

Ecram-ı ulviyeye dikkat edilse görünüyor ki: O ulvî âlemlerin tabakatında muhalefet var. Meselâ: Nehr-üs Sema ve Kehkeşan namıyla maruf, Türkçe “Samanyolu” tabir olunan bulut şeklindeki daire-i azîmenin bulunduğu tabaka, elbette sevabit yıldızların tabakasına benzemiyor. Güya tabaka-i sevabit yıldızları, yaz meyveleri gibi yetişmiş, ermişler. Ve o Kehkeşan’daki bulut şeklinde görülen hadsiz yıldızlar ise, yeniden yeniye çıkıp ermeye başlıyorlar. Tabaka-i sevabit dahi, sadık bir hads ile Manzume-i Şemsiye’nin tabakasına muhalefeti görünüyor. Ve hâkeza yedi manzumat ve yedi tabaka, birbirine muhalif bulunması, hiss ve hads ile derkolunur.

Beşincisi:

Hadsen ve hissen ve istikraen ve tecrübeten sabit olmuştur ki: Bir maddede tanzim ve teşkil düşse ve o maddeden başka masnuat yapılsa, elbette muhtelif tabaka ve şekillerde olur. Meselâ: Elmas madeninde teşkilât başladığı vakit, o maddeden hem ramad yani hem kül, hem kömür, hem elmas nevileri tevellüd ediyor. Hem meselâ: Ateş, teşekküle başladığı vakit; hem alev, hem duman, hem kor tabakalarına ayrılıyor. Hem meselâ: Müvellid-ül mâ, müvellid-ül humuza ile mezcedildiği vakit, o mezcden hem su, hem buz, hem buhar gibi tabakalar teşekkül ediyor. Demek anlaşılıyor ki bir madde-i vâhidde teşkilât düşse, tabakata ayrılıyor. Öyle ise: Madde-i esîriyede Kudret-i Fâtıra teşkilâta başladığı için, elbette ayrı ayrı tabaka olarak

فَسَوّٰيهُنَّ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ

sırrıyla yedi nevi semavatı ondan halketmiştir.

Altıncısı:

Şu mezkûr emareler, bizzarure semavatın hem vücuduna, hem taaddüdüne delalet ederler. Madem kat’iyyen semavat müteaddiddir ve Muhbir-i Sadık, Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’ın lisanıyla yedidir der; elbette yedidir.

Yedincisi:

Yedi, yetmiş, yedi yüz gibi tabirat, üslûb-u Arabîde kesreti ifade ettiği için, o küllî yedi tabaka çok kesretli tabakaları hâvi olabilir.

ELHASIL:

Kadîr-i Zülcelal, esîr maddesinden yedi kat semavatı halkedip tesviye ederek, gayet dakik ve acib bir nizam ile tanzim etmiş ve yıldızları içinde zer’edip ekmiştir. Madem Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan, umum ins ü cinnin umum tabakalarına karşı konuşan bir hutbe-i ezeliyedir. Elbette nev’-i beşerin her bir tabakası, herbir âyât-ı Kur’aniyeden hissesini alacak ve âyât-ı Kur’aniye, her tabakanın fehmini tatmin edecek surette ayrı ayrı ve müteaddid manaları zımnen ve işareten bulunacaktır. Evet hitabat-ı Kur’aniyenin vüs’ati ve maânî ve işaratındaki genişliği ve en âmi bir avamdan en has bir havassa kadar derecat-ı fehimlerini müraat ve mümaşat etmesi gösterir ki; herbir âyetin herbir tabakaya bir vechi var, bakıyor.

İşte bu sırra binaen, “yedi semavat” mana-yı küllîsinde yedi tabaka-i beşeriye, muhtelif yedi kat manayı fehmetmişler. Şöyle ki:

فَسَوّٰيهُنَّ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ

âyetinde, kısa nazarlı ve dar fikirli bir tabaka-i insaniye, hava-yı nesimînin tabakatını fehmeder. Ve Kozmoğrafya ile sersemleşmiş diğer bir tabaka-i insaniye dahi, elsine-i enamda seb’a-i seyyare ile meşhur yıldızları ve medarlarını fehmeder. Daha bir kısım insanlar küremize benzer zevil-hayatın makarrı olmuş semavî yedi küre-i âheri fehmeder. Diğer bir taife-i beşeriye, Manzume-i Şemsiye’nin yedi tabakaya ayrılmasını, hem Manzume-i Şemsiye’mizle beraber yedi manzumat-ı şümusiyeyi fehmeder. Daha diğer bir taife-i beşeriye, madde-i esîriyenin teşekkülâtı yedi tabakaya ayrılmasını fehmeder. Daha geniş fikirli bir tabaka-i beşeriye, yıldızlarla yaldızlanıp, bütün görünen gökleri bir sema sayıp, onu bu dünyanın semasıdır diyerek, bundan başka altı tabaka-i semavat var olduğunu fehmeder. Ve nev’-i beşerin yedinci tabakası ve en yüksek taifesi ise; semavat-ı seb’ayı, âlem-i şehadete münhasır görmüyor. Belki avalim-i uhreviye ve gaybiye ve dünyeviye ve misaliyenin birer muhit zarfı ve ihatalı birer sakfı olan yedi semavatın var olduğunu fehmeder.

Ve hâkeza bu âyetin külliyetinde mezkûr yedi kat tabakanın yedi kat manaları gibi daha çok cüz’î manaları vardır. Herkes fehmine göre hissesini alır ve o maide-i semaviyeden herkes rızkını bulur.

Madem o âyetin böyle pek çok sadık mâsadakları var. Şimdiki akılsız feylesofların ve serseri Kozmoğrafyalarının, inkâr-ı semavat bahanesiyle böyle âyete taarruz etmesi, haylaz ahmak çocukların semavattaki yıldızlara bir yıldızı düşürmek niyetiyle taş atmasına benzer. Çünki âyetin mana-yı küllîsinden bir tek mâsadak sadıksa, o küllî mana sadık ve hak olur. Hattâ vaki’de bulunmayan, fakat umumun lisanında mütedavil bulunan bir ferdi, umumun efkârını müraat için o küllîde dâhil olabilir. Halbuki, hak ve hakikî çok efradını gördük. Ve şimdi bu insafsız ve haksız Coğrafyaya ve sersem ve sermest ve sarhoş Kozmoğrafyaya bak! Nasıl bu iki fen hata ederek, hak ve hakikat ve sadık olan küllî manadan gözlerini yumup ve çok sadık olan mâsadakları görmeyerek; hayalî bir acib ferdi, mana-yı âyet tevehhüm ederek âyete taş attılar; kendi başlarını kırdılar, imanlarını uçurdular!…

Elhasıl: Kıraat-ı seb’a, vücuh-u seb’a ve mu’cizat-ı seb’a ve hakaik-i seb’a ve erkân-ı seb’a üzerine nâzil olan Kur’an semasının o yedişer tabakalarına, cinn ve şeyatîn hükmündeki itikadsız maddî fikirler çıkamadıklarından âyâtın nücumunda ne var, ne yok bilmeyip yalan ve yanlış haber verirler. Ve onların başlarına o âyâtın nücumundan mezkûr tahkikat gibi şahablar inerler ve onları yakarlar. Evet cinn fikirli feylesofların felsefesiyle o semavat-ı Kur’aniyeye çıkılmaz. Belki âyâtın yıldızlarına, hikmet-i hakikiyenin mi’racıyla ve iman ve İslâmiyetin kanatlarıyla çıkılabilir.

اَللّٰهُمَّ صَلِّ عَلٰى شَمْسِ سَمَٓاءِ الرِّسَالَةِ وَ قَمَرِ فَلَكِ النُّبُوَّةِ وَ عَلٰٓى اٰلِهِ وَ صَحْبِهِ نُجُومِ الْهُدٰى لِمَنِ اهْتَدٰى ٭ سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ ٭ اَللّٰهُمَّ يَا رَبَّ السَّمٰوَاتِ وَ الْاَرْضِ زَيِّنْ قُلُوبَ كَاتِبِ هٰذِهِ الرِّسَالَةِ وَ رُفَقَٓائِهِ بِنُجُومِ حَقَٓائِقِ الْقُرْاٰنِ وَ اْلا۪يمَانِ اٰم۪ينَ

* * *

“İkinci Mes’ele-i Mühimme” metni, Risale-i Nur Külliyatı’nda, Kur’an-ı Hakîm’in “yedi semavat” (يَدِي سَمَاوَات) tabirine dair gayet mühim bir tefsir ve izahı ihtiva etmektedir. Bu meselenin gayesi, Kur’an’ın bu beyanını, hem “Eski Hikmet”in (Batlamyus kozmolojisi) ifratından, hem de “Hikmet-i Cedide”nin (materyalist ve pozitivist felsefe) tefritinden kurtararak, Kur’an’ın mucizevî beyanının hakikatini ve “hadd-i vasat”ını (itidalli orta yolunu) isbat etmektir.
Bu kıymetli metin doğrultusunda, “yedi semavat” meselesinin ayetler ve bu ayetlerin işaret ettiği müradif (ilişkili) manalarla birlikte geniş ve detaylı bir izahını aşağıda arz ediyorum:

1. Meselenin Bağlantısı: İfrat, Tefrit ve Hadd-i Vasat
Metnin hemen başında tenkit edilen iki zıt (aykırı) bakış açısı vardır:
• Eski Hikmet’in İfratı (Aşırılığı): Bu, Batlamyus (Ptolemy) sistemine dayanan eski Yunan hikmetidir. Kâinatı, iç içe geçmiş ve “hark u iltiyama kabil olmayan” (yırtılması ve tamiri mümkün olmayan) dokuz katı (eflâk) küre olarak tasavvur etmiştir. Metnin işaret ettiği gibi, maalesef bazı ehl-i tefsir, âyetlerin zahirî manalarını bu hâkim felsefî kabule uydurmaya (tevfik etmeye) mecbur kalmış, bu da Kur’an’ın i’cazına (mucizeliğine) bir derece perde çekmiştir. Bu, Kur’an’ı felsefeye tâbi kılma hatasıdır.
• Hikmet-i Cedide’nin Tefriti (İhmali): Bu, modern materyalist (maddeci) felsefe ve kozmolojidir. Eski hikmetin o katı kürelerini (eflâk) bulamayınca, “semavatın vücudunu âdeta inkâr” etmişlerdir. Fezayı (uzayı) sonsuz bir “boşluk” (nihayetsiz bir boşluk) olarak kabul etmişler, göklerin bir “bina” veya “tabaka” olduğunu reddetmişlerdir.

Kur’an’ın Hadd-i Vasatı (İtidalli Yolu):
Kur’an-ı Hakîm, bu iki aşırı görüşün ortasında, hakikatin ta kendisi olan “hadd-i vasat”ı beyan eder: Semavat “yok” değildir (tefrit), fakat eski hikmetin tasvir ettiği gibi katı, cansız küreler de değildir (ifrat). Bilakis, Sâni’-i Zülcelal’in halkettiği (yarattığı) yedi kat, muhtelif tabakalardan müteşekkil, faal ve O’nu tesbih eden bir binadır.

2. “Yedi Semavat” Beyanının Kur’an’daki Temelleri
Metin, bu hakikatin temelini iki mühim ayet-i kerimeye dayandırmaktadır. Bu ayetler ve şöyledir:
Birinci Ayet (Tesbihatı Bildiren):
تُسَبِّحُ لَهُ السَّمٰوَاتُ السَّبْعُ وَالْاَرْضُ وَمَنْ ف۪يهِنَّۜ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِه۪ وَلٰكِنْ لَا تَفْقَهُونَ تَسْب۪يحَهُمْۜ اِنَّهُ كَانَ حَل۪يمًا غَفُورًا
“Yedi gök, yer ve bunlarda bulunanlar O’nu tesbih eder. O’nu övgü ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Ama siz onların tesbihini anlayamazsınız. O, halîmdir, çok bağışlayıcıdır.” (İsrâ 17/44)
Bu ayet, semavatın hem adedini (yedi) hem de vazifesini (tesbih) açıkça bildirir. Onların cansız bir boşluk değil, şuurlu veya vazifeli birer mevcud olduklarını isbat eder.
İkinci Ayet (Tesviye ve Tanzimi Bildiren):
هُوَ الَّذ۪ي خَلَقَ لَكُمْ مَا فِي الْاَرْضِ جَم۪يعًا ثُمَّ اسْتَوٰٓى اِلَى السَّمَٓاءِ فَسَوّٰيهُنَّ سَبْعَ سَمٰوَاتٍۜ وَهُوَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ
“O, yeryüzünde olanların hepsini sizin için yaratan, sonra göğe yönelip onları yedi gök hâlinde düzenleyendir. O, her şeyi hakkıyla bilendir.” (Bakara 2/29)
Bu ayetteki “فَسَوّٰيهُنَّ” (fe sevvâhunne – onları düzenledi) tabiri, metindeki “tesviye” kelimesine işaret eder. Bu, göğün tesadüfî bir boşluk değil, bir tanzim ve tesviye (nizam verme, düzene koyma) fiilinin neticesi olduğunu gösterir.

3. “Yedi Semavat”a Dair Müradif (İlişkili) Ayetler
Kur’an-ı Kerim, bu hakikati pek çok yerde teyit eder. “Seb’a semâvât” (yedi gök) ve “tabaka” (katman) kavramları birbiriyle irtibatlıdır:
• Tabaka Vurgusu:
اَلَّذ۪ي خَلَقَ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ طِبَاقًاۜ مَا تَرٰى ف۪ي خَلْقِ الرَّحْمٰنِ مِنْ تَفَاوُتٍۜ فَارْجِعِ الْبَصَرَۙ هَلْ تَرٰى مِنْ فُطُورٍ
“O, yedi göğü tabaka tabaka yaratandır. Rahmân’ın yaratışında hiçbir uyumsuzluk göremezsin. Bir kere daha bak! Hiçbir çatlak (ve düzensizlik) görüyor musun?” (Mülk 67/3)
• Yaratılış ve Vazifelendirme:
فَقَضٰيهُنَّ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ ف۪ي يَوْمَيْنِ وَاَوْحٰى ف۪ي كُلِّ سَمَٓاءٍ اَمْرَهَاۜ وَزَيَّنَّا السَّمَٓاءَ الدُّنْيَا بِمَصَاب۪يحَ وَحِفْظًاۜ ذٰلِكَ تَقْد۪يرُ الْعَز۪يزِ الْعَل۪يمِ
“Böylece onları, iki günde (iki evrede) yedi gök olarak yarattı ve her göğe kendi işlevini bildirdi. En yakın göğü (dünya göğünü) kandillerle (yıldızlarla) süsledik ve (bozulmaktan) koruduk. İşte bu, mutlak güç sahibi ve hakkıyla bilen Allah’ın takdiridir.” (Fussilet 41/12)
• Yaratılışın Benzerliği:
اَللّٰهُ الَّذ۪ي خَلَقَ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ وَمِنَ الْاَرْضِ مِثْلَهُنَّۜ يَتَنَزَّلُ الْاَمْرُ بَيْنَهُنَّ لِتَعْلَمُٓوا اَنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ وَاَنَّ اللّٰهَ قَدْ اَحَاطَ بِكُلِّ شَيْءٍ عِلْمًا
“Allah, yedi göğü ve yerden de onların benzerini yaratandır. Emir, bunlar arasından hep iner ki, Allah’ın her şeye hakkıyla gücü yeten olduğunu ve Allah’ın ilmiyle her şeyi kuşattığını bilesiniz.” (Talâk 65/12)
Bu ayetler, “yedi gök” tabirinin Kur’an’da tesadüfî değil, ısrarlı, sistemli ve “tabaka tabaka” (طِبَاقًا) bir yaratılışa işaret eden temel bir hakikat olduğunu isbat eder.

4. Yedi Kaide ile “Esîr” Maddesi Üzerinden İzah
Metin, bu Kur’anî hakikati, devrinin fennî (bilimsel) birikimiyle (özellikle “esîr/ether” nazariyesiyle) isbat etmeye çalışır. O dönemde “esîr”, fezayı dolduran, ışığın ve kuvvetlerin (cazibe, elektrik vb.) içinden geçtiği temel madde olarak kabul ediliyordu.
Metnin “Yedi Kaide” ile yaptığı izah şudur:
• Fezâ Boşluk Değildir (Kaide 1-2): Kâinat boşluk değil, “esîr” denilen bir madde ile doludur. Bu madde, ziya (ışık), hararet (ısı) ve elektriğin nâşiri (yayıcısı) ve nâkili (taşıyıcısı) ve kanunların (cazibe gibi) rabıtasıdır (bağlayıcısıdır).
• Bir Madde, Muhtelif Tabakalar Olabilir (Kaide 3): Asıl mühim nokta budur. Nasıl ki Hidrojen (Müvellid-ül mâ) ve Oksijen (Müvellid-ül humuza) maddesinden hem buhar (havaî), hem su (mâyi), hem de buz (camid) gibi üç farklı hâl (tabaka) teşekkül ediyorsa; öyle de “madde-i esîriye”den yedi nevi tabaka (semavat) teşekkül etmesine aklî bir mâni yoktur.
• Kâinatta Görülen Tabakalar (Kaide 4): Nazar ve bakış (gözlem) dahi kâinatta farklı tabakaların olduğunu gösterir. Metin, “Kehkeşan” (Samanyolu) tabakasındaki yıldızların “yeni yeni çıkıp ermeye başladığını” (yeni oluşan yıldız kuşağı), “sevabit yıldızları” (sabit/yaşlı yıldızlar) tabakasının ise “yetişmiş, ermiş” (olgunlaşmış) olduğunu belirterek, bu müşahedeye dayalı farklılığı delil getirir.
• Tanzim ve Teşkilin Tabakalaşmayı Gerektirmesi (Kaide 5): Bu en kuvvetli aklî delildir. Bir maddeye “tanzim ve teşkil” (bir düzen ve form verme) iradesi müdahale ettiğinde, o madde tabakalara ayrılır. Verilen misaller:
• Karbon Maddesi: Kül (ramad), kömür ve elmas nevilerine ayrılır.
• Ateş Maddesi: Alev, duman ve kor tabakalarına ayrılır.
• Su Maddesi: Buhar, su ve buz tabakalarına ayrılır.
Netice: Madem Kudret-i Fâtıra (Yaratan Güç), “madde-i esîriye”ye bir teşkilât (organizasyon) vermiştir; elbette o maddeyi “فَسَوّٰيهُنَّ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ” sırrıyla yedi ayrı tabaka, yedi nevi semavat hâlinde halketmiştir.
• Adedin “Yedi” Olması (Kaide 6-7): Bu emareler semavatın hem vücuduna (varlığına) hem de taaddüdüne (çokluğuna) delalet eder. Madem Muhbir-i Sadık (Hz. Muhammed s.a.v. ve Kur’an) bu adedi “yedi” olarak bildirmiştir, elbette yedidir. Ayrıca, Arabî üslupta “yedi, yetmiş, yedi yüz” tabirleri kesreti (çokluğu) ifade eder. Demek ki, bu “yedi küllî tabaka”, kendi içlerinde daha pek çok cüz’î tabakaları ihtiva edebilir.

5. En Mühim Esas: “Mana-yı Küllî” ve “Muhtelif Mâsadaklar”
Metnin son ve en mühim bölümü, “yedi semavat”ın tefsirindeki i’cazı (mucizeliği) gösterir. Kur’an, “umum ins ü cinnin umum tabakalarına karşı konuşan bir hutbe-i ezeliyedir.” Bu sebeple, her tabaka-i beşeriye (insan sınıfı) aynı ayetten kendi fehim (anlayış) seviyesine göre hissesini alır.
“Yedi semavat” tabiri, dar bir felsefî kalıba sıkıştırılamayacak bir “mana-yı küllî” (evrensel/genel anlam) ifade eder. Bu küllî mananın, farklı fehim seviyelerine hitap eden “mâsadakları” (hakikatteki tezahürleri, somut örnekleri) vardır.
Metin, “yedi tabaka-i beşeriye”nin bu ayetten fehmettiği yedi kat manayı şöyle sıralar:
• En Basit Nazar (Kısa Nazarlı): Atmosferimizin yedi tabakasını (Troposfer, Stratosfer vb.) fehmeder.
• Kozmoğrafyacı (Eski Astronomi): Gözle görülen ve “Seb’a-i Seyyare” (Yedi Gezegen: Ay, Utarid, Zühre, Güneş, Merih, Müşteri, Zühal) denilen yedi gök cismini ve medarlarını (yörüngelerini) fehmeder.
• Diğer Bir Grup: Dünyamıza benzer, hayat sahibi varlıkların (zevil-hayat) meskeni (makarrı) olan yedi ayrı küreyi (yedi ayrı dünyayı) fehmeder.
• Diğer Bir Taife: Güneş Sistemi’nin (Manzume-i Şemsiye) yedi tabakaya (belki gezegen kuşaklarına) ayrılmasını veya bizim sistemimizle beraber yedi ayrı güneş sistemini fehmeder.
• Daha İlmî Bir Nazar: Metnin “Yedi Kaide” ile izah ettiği, “madde-i esîriye”nin teşekkülâtının (yapılanmasının) yedi ayrı tabakaya ayrılmasını fehmeder.
• Geniş Fikirli Tabaka: Gördüğümüz bütün bu yıldızlı âlemi (galaksiler dahil) tek bir sema (dünya seması) sayar ve bunun ötesinde altı ayrı semavat tabakasının var olduğunu fehmeder (Fussilet 12. ayetteki “السَّمَٓاءَ الدُّنْيَا – en yakın gök” tabirinin işareti gibi).
• En Yüksek Taife (Havass): Meselenin derûnî (derinliğini) ve gaybî boyutunu fehmeder. “Yedi semavat”ı sadece şehadet âlemine (görünen âlem) hasretmez. Onları, Âlem-i Misal, Âlem-i Gayb, Âlem-i Uhrevî gibi manevî âlemlerin her birini ihata eden birer “muhit zarf” (kuşatıcı zarf) ve “sakf” (tavan) olarak anlar.

Elhasıl (Netice)
Bu “İkinci Mes’ele”, Kur’an’ın “yedi semavat” beyanının, tek bir felsefî veya fennî döneme hapsedilemeyecek kadar cihan şümul ve küllî bir hakikat olduğunu isbat eder.
• “Akılsız feylesoflar” ve “sersem kozmoğrafyacılar”, bu küllî mananın mâsadaklarından sadece birini (mesela Batlamyus’un katı kürelerini) ele alıp, “Biz bunu göremiyoruz, öyleyse ayet yanlıştır” diyerek hata ederler.
• Halbuki ayetin mana-yı küllîsi sadıktır (doğrudur). Bu mânânın hakikatte pek çok sadık mâsadakları (doğru tezahürleri) vardır. Atmosferin yedi kat olması da, esîrin yedi tabakası olması da, manevî âlemlerin yedi zarfı olması da bu küllî mananın cüz’leridir.
• Metnin sonunda belirtildiği gibi, Kur’an semasının bu yedi katmanlı hakikatlerine, “cinn fikirli feylesofların felsefesiyle” (sadece materyalist akılla) çıkılamaz. O semalara ancak “hikmet-i hakikiyenin mi’racıyla ve iman ve İslâmiyetin kanatlarıyla” (yani hem aklı hem kalbi tatmin eden Kur’anî hikmetle) çıkılabilir.

 

 

 

 

İsm-i A’zam’ın altı nurundan üçüncü nuruna işaret eden

Üçüncü Nükte

اُدْعُ اِلٰى سَبِيلِ رَبِّكَ بِالْحِكْمَةِ

âyetinin bir nüktesi ve bir İsm-i A’zam veya İsm-i A’zam’ın altı nurundan bir nuru olan “İSM-İ HAKEM”in bir cilvesi Ramazan-ı Şerifte görüldü. Ona yalnız bir işaret olarak “Beş Nokta”dan ibaret Üçüncü Nükte acele olarak yazıldı; müsvedde halinde kaldı.

Üçüncü Nükte’nin Birinci Noktası:

Onuncu Söz’de işaret edildiği gibi: İsm-i Hakem’in tecelli-i a’zamı şu kâinatı öyle bir kitab hükmüne getirmiş ki, her sahifesinde yüzer kitab yazılmış.. ve her satırında yüzer sahife dercedilmiş.. ve her kelimesinde yüzer satır mevcuddur.. ve her harfinde yüzer kelime var.. ve her noktasında kitabın muhtasar bir fihristeciği bulunur bir tarza getirmiştir. O kitabın sahifeleri, satırları, tâ noktalarına kadar yüzer cihette nakkaşını, kâtibini öyle vuzuhla gösteriyor ki; o kitab-ı kâinatın müşahedesi, kendi vücudundan yüz derece daha ziyade kâtibinin vücudunu ve vahdetini isbat eder. Çünki bir harf, kendi vücudunu bir harf kadar ifade ettiği halde; kâtibini bir satır kadar ifade ediyor.

Evet bu kitab-ı kebirin bir sahifesi, zemin yüzüdür. O sahifede nebatat, hayvanat taifeleri adedince kitablar, birbiri içinde, beraber, bir vakitte, yanlışsız, gayet mükemmel bir surette bahar mevsiminde yazıldığı gözle görünüyor. Bu sahifenin bir satırı, bir bahçedir. O bahçede bulunan çiçekler, ağaçlar, nebatlar adedince manzum kasideler; beraber, birbiri içinde, yanlışsız yazıldığını gözümüzle görüyoruz. O satırın bir kelimesi çiçek açmış, meyve vermek üzere yaprağını vermiş bir ağaçtır. İşte bu kelime; muntazam, mevzun, süslü yaprak, çiçek ve meyveleri adedince Hakem-i Zülcelal’in medh ü senasına dair manidar fıkralardır. Güya çiçek açmış her ağaç gibi, o ağaç dahi nakkaşının medîhelerini teganni eden manzum bir kasidedir.

Hem güya Hakem-i Zülcelal, zeminin meşherinde teşhir ettiği antika ve acib eserlerine binler gözle bakmak istiyor.

Hem güya o Sultan-ı Ezelî’nin o ağaca verdiği murassa’ hediye ve nişanları ve formaları, hususî bayramı ve resm-i küşadı olan baharda padişahının nazarına arzetmek için öyle müzeyyen, mevzun, muntazam, manidar bir şekil almış ve öyle hikmetli bir şekil verilmiştir ki; herbir çiçeğinde, herbir meyvesinde birbiri içinde çok vecihler ve diller ile, nakkaşının vücuduna ve esmasına şehadet ederler. Meselâ: Herbir çiçekte, herbir meyvede bir mizan var. Ve o mizan, bir intizam içinde.. ve o intizam, tazelenen bir tanzim ve tevzin içinde.. ve o tevzin ve tanzim, bir zînet ve san’at içinde.. ve o zînet ve san’at, manidar kokular ve hikmetli tatlar içinde bulunduğundan; herbir çiçek, o ağacın çiçekleri adedince Hakem-i Zülcelal’e işaretler ediyor.

Ve bu bir kelime olan bu ağaçta, bir harf hükmünde olan bir meyvede bulunan bir çekirdek noktası, bütün ağacın fihristesini, proğramını taşıyan küçük bir sandukçadır.

Ve hâkeza… Buna kıyasen kâinat kitabının bütün satırları, sahifeleri böyle İsm-i Hakem ve Hakîm’in cilvesiyle yalnız herbir sahifesi değil, belki herbir satırı ve herbir kelimesi ve herbir harfi ve herbir noktası, birer mu’cize hükmüne getirilmiştir ki; bütün esbab toplansa, bir noktasının nazirini getiremezler, muaraza edemezler.

Evet bu Kur’an-ı Azîm-i Kâinat’ın herbir âyet-i tekviniyesi, o âyetin noktaları ve hurufu adedince mu’cizeler gösterdiklerinden; elbette serseri tesadüf, kör kuvvet, gayesiz, mizansız, şuursuz tabiat hiçbir cihetle o hakîmane, basîrane olan has mizana ve gayet ince intizama karışamazlar. Eğer karışsaydılar, elbette karışık eseri görünecekti. Halbuki hiçbir cihette intizamsızlık müşahede olunmuyor.

Üçüncü Nükte’nin İkinci Noktası:

“İki Mes’ele”dir.

Birinci Mes’ele:

Onuncu Söz’de beyan edildiği gibi.. nihayet kemalde bir cemal ve nihayet cemalde bir kemal, elbette kendini görmek ve göstermek, teşhir etmek istemesi; en esaslı bir kaidedir. İşte bu esaslı düstur-u umumîye binaendir ki; bu kitab-ı kebir-i kâinatın Nakkaş-ı Ezelî’si, bu kâinatla ve bu kâinatın herbir sahifesiyle ve herbir satırıyla, hattâ harfleri ve noktalarıyla kendini tanıttırmak ve kemalâtını bildirmek ve cemalini göstermek ve kendisini sevdirmek için en cüz’îden en küllîye kadar herbir mevcudun müteaddid lisanlarıyla cemal-i kemalini ve kemal-i cemalini tanıttırıyor ve sevdiriyor.

İşte ey gafil insan! Bu Hâkim-i Hakem-i Hakîm-i Zülcelali Velcemal, sana karşı kendisini herbir mahlukuyla böyle hadsiz ve parlak tarzlarda tanıttırmak ve sevdirmek istediği halde, sen onun tanıttırmasına karşı imanla tanımazsan ve onun sevdirmesine mukabil ubudiyetinle kendini ona sevdirmezsen ne derece hadsiz muzaaf bir cehalet, bir hasaret olduğunu bil, ayıl!..

İkinci Noktanın İkinci Mes’elesi:

Bu kâinatın Sâni’-i Kadîr ve Hakîm’inin mülkünde iştirak yeri yoktur. Çünki herşeyde nihayet derecede intizam bulunduğundan, şirki kabul edemez. Çünki müteaddid eller bir işe karışırsa, o iş karışır. Bir memlekette iki padişah, bir şehirde iki vali, bir köyde iki müdür bulunsa; o memleket, o şehir, o köyün her işinde bir karışıklık başlayacağı gibi.. en edna bir vazifedar adam, o vazifesine başkasının müdahalesini kabul etmemesi gösteriyor ki; hâkimiyetin en esaslı hâssası, elbette istiklal ve infiraddır. Demek intizam vahdeti ve hâkimiyet infiradı iktiza eder. Madem hâkimiyetin bir muvakkat gölgesi, muavenete muhtaç ve âciz insanlarda böyle müdahaleyi reddederse elbette derece-i rububiyette hakikî bir hâkimiyet-i mutlaka, bir Kadîr-i Mutlak’ta bütün şiddetiyle müdahaleyi reddetmek gerektir. Eğer zerre kadar müdahale olsaydı, intizam bozulacaktı.

Halbuki bu kâinat öyle bir tarzda yaratılmış ki; bir çekirdeği halketmek için, bir ağacı halkedebilir bir kudret lâzımdır. Ve bir ağacı halketmek için de kâinatı halkedebilir bir kudret gerektir. Ve kâinat içinde parmak karıştıran bir şerik bulunsa, en küçük bir çekirdekte de hissedar olmak lâzım gelir. Çünki o, onun nümunesidir. O halde, koca kâinatta yerleşmeyen iki rububiyet, bir çekirdekte, belki bir zerrede yerleşmek lâzım gelir. Bu ise, muhalatın ve bâtıl hayalatın en manasız ve en uzak bir muhalidir. Koca kâinatın umum ahval ve keyfiyatını mizan-ı adlinde ve nizam-ı hikmetinde tutan bir Kadîr-i Mutlak’ın aczini, hattâ bir çekirdekte dahi iktiza eden şirk ve küfür ne kadar hadsiz derecede muzaaf bir hilaf, bir hata, bir yalan olduğunu.. ve tevhid ne derece hadsiz muzaaf bir derecede hak ve hakikat ve doğru olduğunu bil, “Elhamdülillahi ale-l iman” de!..

Üçüncü Nokta:

Sâni’-i Kadîr, İsm-i Hakem ve Hakîm’iyle bu âlem içinde binler muntazam âlemleri dercetmiştir. O âlemler içinde en ziyade kâinattaki hikmetlere medar ve mazhar olan insanı, bir merkez, bir medar hükmünde yaratmış. Ve o kâinat dairesinin en mühim hikmetleri ve faideleri, insana bakıyor. Ve insan dairesi içinde dahi, rızkı bir merkez hükmüne getirmiş. Âlem-i insanîde ekser hikmetler, maslahatlar; o rızka bakar ve onunla tezahür eder. Ve insanda şuur ve rızıkta zevk vasıtasıyla İsm-i Hakîm’in cilvesi parlak bir surette görünüyor. Ve şuur-u insanî vasıtasıyla keşfolunan yüzer fenlerden herbir fen, Hakem isminin, bir nevide bir cilvesini tarif ediyor.

Meselâ Tıb Fenninden sual olsa: “Bu kâinat nedir?” Elbette diyecek ki: “Gayet muntazam ve mükemmel bir eczahane-i kübradır. İçinde herbir ilâç güzelce ihzar ve istif edilmiştir.”

Fenn-i Kimya’dan sorulsa: “Bu Küre-i Arz nedir?” Diyecek: “Gayet muntazam ve mükemmel bir kimyahanedir.”

Fenn-i Makine diyecek: “Hiçbir kusuru olmayan gayet mükemmel bir fabrikadır.”

Fenn-i Ziraat diyecek: “Nihayet derecede mahsuldar, her nevi hububu vaktinde yetiştiren muntazam bir tarladır ve mükemmel bir bahçedir.”

Fenn-i Ticaret diyecek: “Gayet muntazam bir sergi ve çok intizamlı bir pazar ve malları çok san’atlı bir dükkândır.”

Fenn-i İaşe diyecek: “Gayet muntazam, bütün erzakın enva’ını câmi’ bir anbardır.”

Fenn-i Rızık diyecek: “Yüzbinler leziz taamlar beraber kemal-i intizam ile içinde pişirilen bir matbah-ı Rabbanî ve bir kazan-ı Rahmanîdir.”

Fenn-i Askeriye diyecek ki: “Arz bir ordugâhtır. Her bahar mevsiminde yeni taht-ı silâha alınmış ve zemin yüzünde çadırları kurulmuş dörtyüz bin muhtelif milletler o orduda bulunduğu halde; ayrı ayrı erzakları, ayrı ayrı libasları, silâhları, ayrı ayrı talimatları, terhisatları kemal-i intizamla hiçbirini unutmayarak ve şaşırmayarak, bir tek Kumandan-ı A’zam’ın emriyle, kuvvetiyle, merhametiyle, hazinesiyle gayet muntazam yapılıp, idare ediliyor.”

Ve Fenn-i Elektrik’ten sorulsa, elbette diyecek: “Bu muhteşem saray-ı kâinatın damı, gayet intizamlı, mizanlı hadsiz elektrik lâmbalarıyla tezyin edilmiştir. Fakat o kadar hârika bir intizam ve mizan iledir ki: Başta Güneş olarak Küre-i Arz’dan bin defa büyük o semavî lâmbalar, mütemadiyen yandıkları halde müvazenelerini bozmuyorlar, patlak vermiyorlar, yangın çıkarmıyorlar. Sarfiyatları hadsiz olduğu halde, vâridatları ve gazyağları ve madde-i iştialleri nereden geliyor? Neden tükenmiyor? Neden yanmak müvazenesi bozulmuyor?.. Küçük bir lâmba dahi muntazam bakılmazsa, söner. Kozmoğrafyaca Küre-i Arz’dan bir milyondan ziyade büyük ve bir milyon seneden ziyade yaşayan Güneş’i

{(Haşiye): Acaba dünya sarayını ısındıran Güneş sobasına veyahud lâmbasına ne kadar odun ve kömür ve gazyağı lâzım olduğu hesabedilsin. Her gün yanması için -Kozmoğrafya’nın sözüne bakılsa- bir milyon Küre-i Arz kadar odun yığınları ve binler denizler kadar gazyağı gerektir. Şimdi düşün; onu odunsuz, gazsız daimî ışıklandıran Kadîr-i Zülcelal’in haşmetine, hikmetine, kudretine Güneş’in zerreleri adedince “Sübhanallah, Mâşâallah, Bârekâllah” de.}

kömürsüz, yağsız yandıran; söndürmeyen Hakîm-i Zülcelal’in hikmetine, kudretine bak. “Sübhanallah” de. Güneş’in müddet-i ömründe geçen dakikalarının âşiratı adedince “Mâşâallah, Bârekâllah, Lâ ilahe İllâ Hu” söyle.

Demek bu semavî lâmbalarda gayet hârika bir intizam var ve onlara çok dikkatle bakılıyor. Güya o pek büyük ve pekçok kitle-i nariyelerin ve gayet çok kanadil-i nuriyelerin buhar kazanı ise, harareti tükenmez bir Cehennem’dir ki, onlara nursuz hararet veriyor. Ve o elektrik lâmbalarının makinesi ve merkezî fabrikası, daimî bir Cennet’tir ki, onlara nur ve ışık veriyor. İsm-i Hakem ve Hakîm’in cilve-i a’zamıyla, intizamla yanmakları devam ediyor. Ve hâkeza…

Bunlara kıyasen yüzer fennin herbirisinin kat’î şehadetiyle, noksansız bir intizam-ı ekmel içinde hadsiz hikmetler, maslahatlarla bu kâinat tezyin edilmiştir. Ve o hârika ve ihatalı hikmetle, mecmu-u kâinata verdiği intizam ve hikmetleri, en küçük bir zîhayat ve bir çekirdekte küçük bir mikyasta dercetmiştir.

Ve malûm ve bedihîdir ki; intizam ile gayeleri ve hikmetleri ve faideleri takib etmek; ihtiyar ile, irade ile, kasd ile, meşiet ile olabilir; başka olamaz. İhtiyarsız, iradesiz, kasıdsız, şuursuz esbab ve tabiatın işi olmadığı gibi, müdahaleleri dahi olamaz. Demek bu kâinatın bütün mevcudatındaki hadsiz intizamat ve hikmetleriyle iktiza ettikleri ve gösterdikleri bir Fâil-i Muhtar’ı, bir Sâni’-i Hakîm’i bilmemek veya inkâr etmek, ne kadar acib bir cehalet ve divanelik olduğu tarif edilmez.

Evet dünyada en ziyade hayret edilecek birşey varsa, o da bu inkârdır. Çünki kâinatın mevcudatındaki hadsiz intizamat ve hikmetleriyle, vücud ve vahdetine şahidler bulunduğu halde; onu görmemek, bilmemek, ne derece körlük ve cehalet olduğunu, en kör cahil de anlar. Hattâ diyebilirim ki; ehl-i küfrün içinde, kâinatın vücudunu inkâr ettiklerinden ahmak zannedilen Sofestaîler, en akıllılarıdır. Çünki kâinatın vücudunu kabul etmekle Allah’a ve Hâlık’ına inanmamak kabil ve mümkün olmadığından, kâinatı inkâra başladılar. Kendilerini de inkâr ettiler. “Hiçbir şey yok” diyerek akıldan istifa ederek, akıl perdesi altında sair münkirlerin hadsiz akılsızlıklarından kurtulup, bir derece akla yanaştılar.

Dördüncü Nokta:

Onuncu Söz’de işaret edildiği gibi: Bir Sâni’-i Hakîm ve gayet hikmetli bir usta, bir sarayın herbir taşında yüzer hikmeti hassasiyetle takib etse, sonra o saraya dam yapmayıp boşu boşuna harab olmasıyla takib ettiği hadsiz hikmetleri zayi’ etmesini hiçbir zîşuur kabul etmediği.. ve bir Hakîm-i Mutlak, kemal-i hikmetinden bir dirhem kadar bir çekirdekten yüzer batman faideleri, gayeleri, hikmetleri dikkatle takib ettiği halde; dağ gibi koca ağaca bir dirhem kadar bir tek faide, bir tek küçük gaye, bir tek meyve vermek için o koca ağacın pek çok masarıfını yapmakla, kendi hikmetine bütün bütün zıd ve muhalif olarak müsrifane bir sefahet irtikâb etmesi hiçbir cihetle imkânı olmadığı gibi; aynen öyle de; bu kâinat sarayının herbir mevcudatına yüzer hikmet takan ve yüzer vazife ile teçhiz eden, hattâ herbir ağaca meyveleri adedince hikmetler ve çiçekleri adedince vazifeler veren bir Sâni’-i Hakîm, kıyameti getirmemekle ve haşri yapmamakla, bütün hadd ü hesaba gelmeyen hikmetleri ve nihayetsiz vazifeleri manasız, abes, boş, faidesiz zayi’ etmesi, o Kadîr-i Mutlak’ın kemal-i kudretine acz-i mutlak verdiği gibi; o Hakîm-i Mutlak’ın kemal-i hikmetine hadsiz abesiyet ve faidesizliği ve o Rahîm-i Mutlak’ın cemal-i rahmetine nihayetsiz çirkinliği ve o Âdil-i Mutlak’ın kemal-i adaletine nihayetsiz zulmü vermek demektir. Âdeta kâinatta herkese görünen hikmet, rahmet, adaleti inkâr etmektir. Bu ise, en acib bir muhaldir ki; hadsiz bâtıl şeyler, içinde bulunur. Ehl-i dalalet gelsin, baksın; gireceği ve düşündüğü kendi kabri gibi, kendi dalaletinde ne derece dehşetli bir zulmet, bir karanlık ve yılanların, akreplerin yuvası bir kuyu olduğunu görsün. Ve âhirete iman ise, Cennet gibi güzel ve nuranî bir yol olduğunu bilsin, imana girsin.

Beşinci Nokta:

“İki Mes’ele”dir.

Birinci Mes’ele:

Sâni’-i Zülcelal, İsm-i Hakîm’in muktezasıyla, herşeyde en hafif sureti, en kısa yolu, en kolay tarzı, en faideli şekli ehemmiyetle takib ettiği gösteriyor ki; israf, abesiyet, faidesizlik, fıtratta yoktur. İsraf ise, İsm-i Hakîm’in zıddı olduğu gibi; iktisad, onun lâzımıdır ve düstur-u esasıdır.

Ey iktisadsız israflı insan! Bütün kâinatın en esaslı düsturu olan iktisadı yapmadığından, ne kadar hilaf-ı hakikat hareket ettiğini bil!

كُلُوا وَ اشْرَبُوا وَ لَا تُسْرِفُوا

âyeti; ne kadar esaslı, geniş bir düsturu ders verdiğini anla!..

İkinci Mes’ele:

İsm-i Hakem ve Hakîm, bedahet derecesinde Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın risaletine delalet ve istilzam ediyor denilebilir. Evet madem gayet manidar bir kitab, onu ders verecek bir muallim ister. Ve gayet güzel bir cemal, kendini görecek ve gösterecek bir âyine iktiza eder. Ve gayet kemalde bir san’at, teşhirci bir dellâl ister. Elbette herbir harfinde yüzer manalar, hikmetler bulunan bu kitab-ı kebir-i kâinatın muhatabı olan nev’-i insan içinde elbette bir rehber-i ekmel, bir muallim-i ekber bulunacak. Tâ ki, o kitabda bulunan kudsî ve hakikî hikmetleri ders verecek.. belki kâinattaki hikmetlerin vücudunu bildirecek.. belki kâinatın hilkatindeki makasıd-ı Rabbaniyenin zuhuruna, belki husulüne vesile olacak.. ve umum kâinatta Hâlık tarafından gayet ehemmiyetle izharını irade ettiği kemal-i san’atını, cemal-i esmasını bildirecek, âyinedarlık edecek.. ve o Hâlık, bütün mevcudatla kendini sevdirmek ve zîşuur mahluklarından mukabele istediğinden, o zîşuurların namına birisi o geniş tezahürat-ı rububiyete karşı geniş bir ubudiyet ile mukabele edip, berr ve bahri cezbeye getirecek, Semavat ve Arz’ı çınlatacak bir velvele-i teşhir ve takdis ile, o zîşuurların nazarını, o san’atların Sâni’ine çevirecek.. ve kudsî dersler ve talimatla bütün ehl-i aklın kulaklarını kendine çevirecek bir Kur’an-ı Azîmüşşan’la, o Sâni’-i Hakem-i Hakîm’in makasıd-ı İlahiyesini en güzel bir surette gösterecek.. ve bütün hikmetlerinin tezahürüne ve tezahürat-ı cemaliye ve celaliyesine karşı en ekmel bir mukabele edecek bir zât, Güneş’in vücudu gibi bu kâinata lâzımdır, zarurîdir. Ve öyle eden ve en ekmel bir surette o vazifeleri yapan, bilmüşahede Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’dır.
Öyle ise; Güneş ziyayı, ziya gündüzü istilzam ettiği derecede; kâinattaki hikmetler, risalet-i Ahmediyeyi (A.S.M.) istilzam eder.

Evet nasılki İsm-i Hakem ve Hakîm’in cilve-i a’zamı ile, a’zamî derecede risalet-i Ahmediyeyi iktiza ediyor; öyle de esma-i hüsnadan Allah, Rahman, Rahîm, Vedud, Mün’im, Kerim, Cemil, Rab gibi çok isimlerin herbiri, kâinatta görünen bir cilve-i a’zamla, a’zamî derecede ve mertebe-i kat’iyyette risalet-i Ahmediyeyi (A.S.M.) istilzam ederler.

Meselâ: İsm-i Rahman’ın cilvesi olan rahmet-i vasia, o Rahmeten lil-âlemîn ile tezahür eder. Ve İsm-i Vedud’un cilvesi olan tahabbüb-ü İlahî ve taarrüf-ü Rabbanî, o Habib-i Rabb-ül Âlemîn ile netice verir, mukabele görür. Ve İsm-i Cemil’in bir cilvesi olan bütün cemaller; yani cemal-i zât, cemal-i esma, cemal-i san’at, cemal-i masnuat dahi, o âyine-i Ahmediyede görülür, gösterilir. Ve haşmet-i rububiyet ve saltanat-ı uluhiyetin cilveleri dahi, o dellâl-ı saltanat-ı rububiyet olan Zât-ı Ahmediyenin risaletiyle bilinir, görünür, anlaşılır, tasdik edilir. Ve hâkeza… Bu misaller gibi ekser esma-i hüsnanın herbiri, risalet-i Ahmediyeye birer parlak bürhandır.

Elhasıl:

Madem kâinat mevcuddur ve inkâr edilmiyor; elbette kâinatın renkleri, zînetleri, ışıkları, ziyaları, sıfatları, hayatları, rabıtaları hükmünde olan hikmet, inayet, rahmet, cemal, nizam, mizan, zînet gibi meşhud hakikatlar, hiçbir cihetle inkâr edilmez. Madem bu sıfatların, fiillerin inkârı mümkün değildir; elbette o sıfatların mevsufu ve o fiillerin fâili ve o ziyaların güneşi olan Zât-ı Vâcib-ül Vücud, Hakîm, Kerim, Rahîm, Cemil, Hakem, Adl dahi hiçbir cihetle inkâr edilmez ve inkârı kabil olmaz. Ve elbette o sıfatların ve o fiillerin medar-ı zuhurları, belki medar-ı kemalleri, belki medar-ı tahakkukları olan rehber-i ekber, muallim-i ekmel ve dellâl-ı a’zam ve tılsım-ı kâinatın keşşafı ve âyine-i Samedanî ve Habib-i Rahmanî olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın risaleti hiçbir cihetle inkâr edilmez. Âlem-i hakikatın ve hakikat-ı kâinatın ziyaları gibi, bunun risaleti dahi kâinatın en parlak bir ziyasıdır.

عَلَيْهِ وَعَلٰٓى اٰلِهِ وَصَحْبِهِ الصَّلَاةُ وَالسَّلَامُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ الْاَيَّامِ وَذَرَّاتِ الْاَنَامِ

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ

* * *******

Risale-i Nur Külliyatı’ndan Lem’alar isimli eserde yer alan “İsm-i A’zam’ın altı nurundan üçüncü nuruna işaret eden Üçüncü Nükte”, İsm-i Hakem’in kâinattaki tecellilerini (yansımalarını) ve bu tecellilerin tevhid, haşir (diriliş) ve risaleti nasıl isbat ettiğini fevkalade bir vuzuh (açıklık) ile izah etmektedir.

Konunun Esası: İsm-i Hakem ve Hikmet

Metnin hemen başında, Nahl Sûresi’nin 125. ayetine telmih (atıf) yapılmaktadır:
اِنَّ رَبَّكَ هُوَ اَعْلَمُ بِمَنْ ضَلَّ عَنْ سَب۪يلِه۪ وَهُوَ اَعْلَمُ بِالْمُهْتَد۪ينَ
“Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle davet et; onlarla en güzel yöntemle tartış. Kuşkusuz rabbin, yolundan sapanları en iyi bilendir ve O, doğru yolda olanları da en iyi bilendir.” (Nahl 16/125 )
“Hikmetle davet” emri, davetin kaynağı olan Allah-u Zülcelal’in “Hakem” ve “Hakîm” isimlerinin bir cilvesidir. İsm-i Hakem, her şeyi bir gaye ve faide ile, tam yerli yerine, en mükemmel nizam ve mizan (denge) ile yerleştiren, hükmeden ve her hükmünde sonsuz hikmet bulunan Zât’ın ismidir.
Bu Üçüncü Nükte, kâinata “İsm-i Hakem” nazarıyla bakıldığında, varlığın tamamının nasıl bir “hikmet kitabı” olduğunu ve bu kitabın her bir harfinin, O Kâtib-i Ezelî’yi (Sâni’-i Hakîm’i) nasıl isbat ettiğini beş esas (Nokta) dairesinde tafsilatlı (detaylı) bir surette tasvir eder.
Birinci Nokta: Kâinatın Bir Kitab-ı Kebir Olması
Ana Fikir: İsm-i Hakem’in en büyük tecellisi, kâinatı öyle bir kitap hükmüne getirmiştir ki, bu kitabın her bir parçası (sahife, satır, kelime, harf, nokta) kendisini yazan Kâtib’i (Nakkaş’ı) kendi varlığından yüz derece daha ziyade vuzuhla gösterir.
Tahlil ve İzah:
Bu noktada, kâinat bir “Kitab-ı Kebir” (Büyük Kitap) olarak tasvir edilir. Bu kitabın;
• Sahifesi: Zemin (yeryüzü) yüzüdür.
• Satırı: Bir bahçedir.
• Kelimesi: Çiçek açmış bir ağaçtır.
• Harfi: O ağacın bir meyvesidir.
• Noktası: O meyvenin içindeki çekirdektir.
Buradaki temel delil şudur: Bir harf (mesela bir ağaç), kendi vücudunu ancak “bir harf kadar” ifade ederken, kâtibini (Sâni’ini) “bir satır kadar” (yani bir bahçe dolusu hikmet kadar) ifade eder. Çekirdek (nokta), bütün bir ağacın programını (fihristesini) taşıması cihetiyle, kendi maddî varlığından sonsuz derecede daha büyük bir ilmi, iradeyi ve hikmeti gösterir.
Bu baş döndürücü nizam ve hikmet, “serseri tesadüf, kör kuvvet, gayesiz, mizansız, şuursuz tabiat” gibi ihtimalleri kökünden reddeder. Zira hikmetli bir iş, ancak hikmet sahibi bir Fâil (fail) ile vücud bulabilir.
Ayetler ve Müradif Esaslar:
• Mizan ve Nizam (Denge ve Düzen): İsm-i Hakem’in en bariz tecellisi, kâinattaki kusursuz ölçü ve dengedir.
• “Göğü O yükseltti ve dengeyi (mizanı) O koydu. Sakın dengeyi bozmayın.” (Rahmân 55/7-8 )
• Kitab-ı Mübîn (Apaçık Kitap): Kâinatın ve içindekilerin bir “kitap”ta yazılı olduğu fikri, hem Levh-i Mahfuz’daki ilim cihetini, hem de kâinatın kendisinin okunabilir bir kitap olduğunu ifade eder.
• “…Yaş ve kuru ne varsa, hepsi apaçık bir kitaptadır.” (En’âm 6/59 )
• İtkan ve İhsan (Kusursuz Sanat): Her şeyin en güzel ve hikmetli surette yapılması.
• “O, yarattığı her şeyi en güzel şekilde yapandır…” (Secde 32/7 )
İkinci Nokta: Hâkimiyet-i Mutlaka ve Vahdetin Zarureti
Ana Fikir: İsm-i Hakem’in tecellisi olan mutlak hâkimiyet ve intizam, şirki (ortaklığı) kabul etmez. Hâkimiyet “istiklal” (bağımsızlık) ve “infirad”ı (tek olmayı) iktiza eder (gerektirir).
Tahlil ve İzah:
Bu nokta iki meseleden müteşekkildir:
• Birinci Mes’ele (Taarrüf ve Tahabbüb): “Nihayet kemalde bir cemal ve nihayet cemalde bir kemal,” elbette kendini göstermek ve tanıttırmak ister. Sâni’-i Zülcelal, bu kâinat kitabı ile kendini mahlûkatına tanıttırır (taarrüf) ve sevdirir (tahabbüb). İnsanın bu ilahî tanıttırmaya ve sevdirmeye karşı mukabelesi ise, “iman ile tanımak” ve “ubudiyet ile kendini sevdirmek” olmalıdır. Aksi hâl, en büyük cehalet ve hasarettir (kayıptır).
• İkinci Mes’ele (Şirkin İmkânsızlığı): İntizam, vahdetin (birliğin) en kat’î delilidir. Metindeki “Bir memlekette iki padişah… bulunsa…” misali, hâkimiyetin müdahaleyi reddettiğini gösterir. Eğer zerre kadar müdahale olsa, nizam bozulurdu. Bir çekirdeği halk etmek (yaratmak), bütün kâinatı halk edebilecek bir kudreti gerektirir. Zira çekirdek, ağacın; ağaç ise kâinatın küçük bir nümunesi ve fihristesidir. Koca kâinatta yerleşemeyen iki rububiyet (Rablik iddiası), bir çekirdekte veya zerrede yerleşmesi “muhalatın en manasız” olanıdır.
Ayetler ve Müradif Esaslar:
• Vahdet ve Nizam (Birlik ve Düzen): Şirkin, nizamı nasıl bozacağına dair Kur’anî delil:
• “Eğer yerde ve gökte Allah’tan başka ilâhlar olsaydı, kesinlikle ikisinin de düzeni bozulurdu. Demek ki, Arş’ın Rabbi olan Allah, onların niteledikleri şeylerden uzaktır, yücedir.” (Enbiyâ 21/22 )
• Mülkün İnfiradı (Tek Sahibi Olması): Hâkimiyetin bölünmezliği.
• “…O’nunla beraber hiçbir ilâh yoktur. Eğer olsaydı, her ilâh kendi yarattığını alır götürür ve mutlaka birbirlerine üstün gelmeye çalışırlardı…” (Mü’minûn 23/91 )
• Yaratılışta Acziyetin Olmaması: Zerre ile kâinat arasındaki kudret bağı.
• “(Ey insanlar!) Sizin yaratılmanız ve diriltilmeniz, ancak tek bir kişinin yaratılması ve diriltilmesi gibidir…” (Lokmân 31/28 )
Üçüncü Nokta: Fenlerin (Bilimlerin) Lisanıyla İsm-i Hakem
Ana Fikir: Sâni’-i Kadîr, insanı kâinattaki hikmetlere bir “merkez” kılmış ve bu hikmetlerin tezahürü için de “rızkı” esas almıştır. Bu hikmetler, insanın keşfettiği fenler (bilimler) lisanıyla İsm-i Hakem’i ilan eder.
Tahlil ve İzah:
İnsan, kâinat dairesinin en mühim gayesidir; rızık da insan dairesinin merkezidir. İnsandaki “şuur” ve rızıktaki “zevk”, İsm-i Hakîm’in parlak bir cilvesidir. Metin, bu noktada, her bir fennin kâinatı nasıl okuduğunu tasvir eder:
• Tıb Fennî: Kâinatı “muntazam bir eczahane-i kübra” olarak görür.
• Fenn-i Kimya: Küre-i Arz’ı “mükemmel bir kimyahane” olarak tanımlar.
• Fenn-i Makine: “Kusursuz bir fabrika” der.
• Fenn-i Ziraat: “Mahsuldar bir tarla ve bahçe” olarak bilir.
• Fenn-i Askeriye: Zemin yüzünü, dörtyüz bin milletin (türün) talim yaptığı, iaşe edildiği “muntazam bir ordugâh” olarak görür.
• Fenn-i Elektrik: Gökyüzünü, güneş gibi hadsiz lambalarla tezyin edilmiş (süslenmiş) bir saray tavanı olarak müşahede eder.
Bu fenlerin her biri, kendi sahasında “noksansız bir intizam-ı ekmel” (en mükemmel ve eksiksiz düzen) ve “hadsiz hikmetler” olduğunu kat’î surette isbat eder. Bu durum, “ihtiyar ile, irade ile, kasd ile” hareket eden bir Fâil-i Muhtar’ı ve Sâni’-i Hakîm’i bedahetle (apaçık) gösterir. Bu hakikati inkâr etmek, “divanelik”tir.
Ayetler ve Müradif Esaslar:
• Teshir (Boyun Eğdirme): Kâinatın insana hizmetkâr kılınması, insanın merkezî rolünü gösterir.
• “O, göklerde ve yerde ne varsa hepsini, kendi katından (bir lütfu olmak üzere) size boyun eğdirmiştir. Elbette bunda düşünen bir kavim için deliller vardır.” (Câsiye 45/13 )
• Kâinatı Okuma (Tefekkür): Fenler, Kur’an’ın “bakmaz mısınız, düşünmez misiniz?” dediği yerlere bakarak hikmeti keşfeder.
• “Şüphesiz, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde, akıl sahipleri için nice deliller vardır.” (Âl-i İmrân 3/190 )
• Rızık ve Hikmet: Rızkın intizamı, Rezzak-ı Hakîm’i gösterir.
• “Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki, rızkı Allah’a ait olmasın. O, onun (dünyada) durduğu yeri de, (öldükten sonra) emanet bırakıldığı yeri de bilir. Bunların hepsi apaçık bir kitaptadır.” (Hûd 11/6 )

Dördüncü Nokta: İsm-i Hakem ve Haşrin (Dirilişin) Lüzumu
Ana Fikir: İsm-i Hakîm, abesiyeti (boşunalığı) ve israfı reddettiği için, kâinattaki bütün hikmet ve gayelerin neticesi olan “haşir” (yeniden dirilme) zarurîdir.

Tahlil ve İzah:
Bir çekirdeğe yüzler hikmet takan bir Sâni’-i Hakîm’in, koca bir ağacı sadece “bir tek faide” için yaratması nasıl hikmetine zıt ise; aynı şekilde, bu muazzam kâinat sarayını ve içindeki hadsiz hikmetleri “kıyameti getirmemekle ve haşri yapmamakla” manasız, abes ve faidesiz bırakması, O’nun hikmetine taban tabana zıttır.
Haşrin inkârı;
• Kemal-i Kudret’e (Kusursuz Güce) karşı acz-i mutlak (mutlak acizlik),
• Kemal-i Hikmet’e (Kusursuz Hikmete) karşı hadsiz abesiyet (anlamsızlık),
• Cemal-i Rahmet’e (Güzelliğin Rahmetine) karşı nihayetsiz çirkinlik,
• Kemal-i Adalet’e (Kusursuz Adalete) karşı nihayetsiz zulüm isnad etmek demektir.
Bu ise, kâinatta apaçık görünen hikmet, rahmet ve adaleti inkâr etmektir. Demek ki, İsm-i Hakem, nasıl ki kâinatın varlığını nizamıyla isbat ediyorsa, aynı nizam ve hikmetle de ahiretin varlığını isbat eder.
Ayetler ve Müradif Esaslar:
• Yaratılışın Abes Olmaması: Kur’an, yaratılışın gayesizliğini (abesiyeti) şiddetle reddeder.
• “Sizi boşuna yarattığımızı ve bize tekrar döndürülmeyeceğinizi mi sandınız?” (Mü’minûn 23/115 )
• “Biz göğü, yeri ve ikisi arasındakileri boş yere yaratmadık. Bu (boş yere yaratılma), inkâr edenlerin zannıdır. Vay o inkâr edenlerin ateşteki hâline!” (Sâd 38/27 )
• Adalet ve Haşir: Mutlak adalet, ancak ahirette tecelli edebilir.
• “Yoksa kötülük işleyenler, kendilerini, inanıp salih amel işleyenler gibi kılacağımızı; hayatlarının ve ölümlerinin bir olacağını mı sandılar? Ne kötü hüküm veriyorlar!” (Câsiye 45/21)

Beşinci Nokta: İktisadın Zarureti ve Risaletin İktizası
Ana Fikir: İsm-i Hakîm’in fıtrattaki tecellisi “iktisad”dır (israfın zıddı). Kâinattaki bu muazzam hikmetin en büyük gayesi ise, o hikmeti ders verecek bir “Muallim-i Ekber”i ve “Rehber-i Ekmel”i, yani Risalet-i Ahmediye’yi (A.S.M.) iktiza (zaruri) kılar.
Tahlil ve İzah:
Bu nokta da iki meseledir:
• Birinci Mes’ele (İktisad): İsm-i Hakîm, her şeyde en kolay, en kısa ve en faideli yolu takip eder. Bu, “iktisad” düsturudur. İsraf ise, bu ismin zıddıdır. Fıtrat (tabiat) israf etmez.
• İkinci Mes’ele (Risalet): Kâinatın hikmetle dolu olması, bu hikmetlerin ders verilmesini zaruri kılar.
• Manidar bir kitap, bir muallim ister.
• Kemalde bir sanat, bir dellâl (ilan edici) ister.
• Bu kâinat kitabının hikmetlerini ders verecek, Sâni’in makasıd-ı Rabbaniyesini (İlahî amaçlarını) gösterecek ve O’nun rububiyetine karşı umum mahlûkat namına en geniş ubudiyetle mukabele edecek bir Zât (A.S.M.) lazımdır.
• Güneşin ziyayı (ışığı) gerektirmesi gibi, kâinattaki hikmetler de Risalet-i Ahmediye’yi (A.S.M.) istilzam eder (zorunlu olarak gerektirir).

Elhasıl (Netice):
Metin, muazzam bir hülasa ile biter: Madem kâinat ve içindeki hikmet, rahmet, nizam gibi sıfatlar inkâr edilemez; bu sıfatlar bir Mevsuf’u (o sıfatlara sahip olan Zât-ı Vâcib-ül Vücud’u) kat’î olarak isbat eder. Ve madem bu hikmet ve rahmetin bir gayesi olmalıdır; öyleyse bu gayelerin en mükemmel mazharı, muallimi ve dellâlı olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın risaleti de kâinatın en parlak ve inkârı mümkün olmayan bir ziyasıdır.
Ayetler ve Müradif Esaslar:
• İktisad ve İsrafın Reddi:
• “…Yiyin, için, fakat israf etmeyin; çünkü Allah israf edenleri sevmez.” (A’râf 7/31)
• Risaletin Gayesi (Talim-i Hikmet): Peygamberin (A.S.M.) “muallim” ve “rehber” vasfı.
• “Andolsun, Allah, mü’minlere kendi içlerinden; onlara âyetlerini okuyan, onları arındıran, onlara kitabı ve hikmeti öğreten bir peygamber göndermekle büyük bir lütufta bulunmuştur. Oysa onlar, daha önce apaçık bir sapıklık içinde idiler.” (Âl-i İmrân 3/164 )
• Rahmeten li’l-Âlemîn: Metindeki “Rahman” isminin cilvesine işaret.
• “(Ey Muhammed!) Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” (Enbiyâ 21/107 )
Allah, (C.C.) bu derin hakikatleri hakkıyla fehmetmeyi (anlamayı) ve hayatımıza tatbik etmeyi nasip eylesin.

 

 

 

 

 

Otuzuncu Lem’a

Otuzbirinci Mektub’un Otuzuncu Lem’ası ve Eskişehir Hapishanesinin bir meyvesi, “Altı Nükte”dir.

Denizli Medrese-i Yusufiyesinin bir ders-i a’zamı “Meyve Risalesi” olduğu ve Afyon Medrese-i Yusufiyesinin kıymetdar bir ders-i ekmeli “Elhüccetüzzehra” olması gibi.. Eskişehir Medrese-i Yusufiyesinin gayet kuvvetli bir ders-i a’zamı da, ism-i a’zamı taşıyan altı ismin altı nüktesini beyan eden bu Otuzuncu Lem’adır.

(İsm-i A’zam’dan Hayy-u Kayyum’a dair parçada pek derin ve geniş mes’eleleri herkes birden bilemez ve zevk etmez, fakat hissesiz de kalmaz.)

Birinci Nükte

İsm-i Kuddüs’ün bir nüktesine dairdir.

[Bu Kuddüs Nüktesi, Otuzuncu Söz’ün Zeylinin Zeyli olması münasibdir.]

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

وَالْاَرْضَ فَرَشْنَاهَا فَنِعْمَ الْمَاهِدُونَ

âyetinin bir nüktesi ve bir İsm-i A’zam veyahud İsm-i A’zam’ın altı nurundan bir nuru olan “Kuddüs” isminin bir cilvesi Şaban-ı Şerif’in âhirinde, Eskişehir Hapishanesi’nde bana göründü. Hem mevcudiyet-i İlahiyeyi kemal-i zuhurla, hem vahdet-i Rabbaniyeyi kemal-i vuzuhla gösterdi. Şöyle ki, gördüm:

Bu kâinat ve bu Küre-i Arz, daim işler bir büyük fabrika ve her vakit dolar boşalır bir han, bir misafirhanedir. Halbuki böyle işlek fabrikalar, hanlar ve misafirhaneler; müzahrefatla, enkazlarla, süprüntülerle çok kirleniyorlar, bulaşık oluyorlar ve ufunetli maddeler her tarafında teraküm ediyorlar. Eğer pek çok dikkatle bakılmazsa ve tanzif edilmezse ve süpürülüp temizlenmezse içinde durulmaz, insan onda boğulur. Halbuki bu fabrika-i kâinat ve misafirhane-i Arz o derece pâk, temiz ve naziftir ve o kadar kirsiz ve bulaşıksızdır ve ufunetsizdir ki, bir lüzumsuz şey ve bir menfaatsiz madde ve tesadüfî bir kir bulunmaz. Zahirî bulunsa da, çabuk bir istihale makinesine atılır, temizlenir. Demek bu fabrikaya bakan zât, çok iyi bakıyor. Ve bu fabrikanın öyle tanzifçi bir sahibi var ki, o koca fabrikayı ve o büyük sarayı küçük bir oda gibi süpürtür, temizler, tanzim ve tanzif eder. Ve o pek büyük fabrikanın büyüklüğü nisbetinde müzahrefatı ve enkazından kalma kirli maddeleri, süprüntüleri bulunmuyor. Belki büyüklüğü nisbetinde, temizliğine ve nezafetine dikkat ediliyor. Bir insan, bir ayda yıkanmazsa ve küçük odasını süpürmezse çok kirlenir, pislenir. Demek bu saray-ı âlemdeki pâklık, safilik, nuranîlik, temizlik; mütemadiyen hikmetli bir tanziften, bir dikkatli tathirden ileri geliyor.

Ve eğer o daimî tathir ve süpürmek ve dikkat ile bakmak olmasaydı, bir senede bütün hayvanların yüzbin milletleri Arz’ın yüzünde boğulacaklardı. Ve semavatın fezasında, tahribe ve mevte mazhar olan kürelerin ve peyklerin, belki yıldızların enkazları, başımızı ve diğer hayvanatın başlarını, belki Küre-i Arz’ın başını, belki dünyamızın başını kıracaklardı. Dağlar büyüklüğündeki taşları başımıza yağdıracaklardı ve bizi bu vatan-ı dünyevîmizden kaçıracaklardı. Halbuki eskiden beri o yukarı âlemlerdeki tahrib ve tamirden, medar-ı ibret olarak yalnız birkaç semavî taşlar düşmüş ise de hiç kimsenin başını kırmamış.

Hem zeminin yüzünde her sene mevt ve hayatın değişmeleri ve döğüşmeleri yüzünden yüzbinler hayvanat milletlerinin cenazeleri ve ikiyüzbin nebatatın taifelerinin enkazları, berr ve bahrin yüzlerini fevkalâde öyle kirleteceklerdi ki; zîşuur, o yüzleri değil sevmek, âşık olmak belki öyle çirkinlikten nefret edip mevte ve ademe kaçacaklardı. Bir kuş kolayca kanatlarını ve bir kâtib rahatça sahifelerini temizlediği gibi, bu tayyare-i Arz’ın ve bu tuyur-u semaviyenin kanatları ve bu kitab-ı kâinatın sahifeleri de öylece temizleniyor, güzelleşiyor ki; âhiretin hadsiz güzelliğini görmeyen ve imanla düşünmeyen insanlar, dünyanın bu temizliğine, bu güzelliğine âşık olurlar, perestiş ederler.

Demek bu saray-ı âlem ve bu fabrika-i kâinat, İsm-i Kuddüs’ün bir cilve-i a’zamına mazhardır ki, o tanzif-i kudsîden gelen emirleri, değil yalnız denizlerin âkil-ül lahm tanzifatçıları ve karaların kartalları, belki kurdlar ve karıncalar gibi cenazeleri toplayan sıhhiye memurları dahi dinliyorlar. Belki o kudsî evamir-i tanzifiyeyi, bedende cereyan eden kandaki küreyvat-ı hamra ve beyza dahi dinleyip, bedenin hüceyratında tanzifat yaptıkları gibi; nefes dahi o kanı tasfiye eder, temizler. Ve o emri; göz kapakları, gözleri temizlemek ve sinekler, kanatlarını süpürmek için dinledikleri gibi, koca hava ve bulut dahi dinler. Hava zeminin sathına, yüzüne konan toz toprak gibi süprüntülere üfler, tanzif eder. Bulut süngeri, zemin bahçesine su serper, toz toprağı yatıştırır. Sonra gökyüzünü çok zaman kirletmemek için, çabuk süprüntülerini toplayıp kemal-i intizamla çekilir, gizlenir. Göğün güzel yüzünü ve gözünü, silinmiş ve süpürülmüş, parıl parıl parlar gösteriyor. Ve o evamir-i tanzifiyeyi yıldızlar, unsurlar, madenler, nebatlar dinledikleri gibi, bütün zerreler dahi dinliyorlar ki, hayret-engiz tahavvülât fırtınaları içinde o zerreler nezafete dikkat ediyorlar. Bir yerde lüzumsuz toplanmıyorlar, kalabalık etmiyorlar. Mülevves olsalar, çabuk temizleniyorlar. En temiz ve en nazif ve en parlak ve en pâk vaziyetleri; en güzel, en saf, en latif suretleri almak için, bir dest-i hikmet tarafından sevkolunuyorlar.

İşte bu tek fiil, yani bir tek hakikat olan tanzif; İsm-i Kuddüs gibi bir ism-i a’zamdan, kâinatın daire-i a’zamında görünen bir cilve-i a’zamdır ki, doğrudan doğruya mevcudiyet-i Rabbaniyeyi ve vahdaniyet-i İlahiyeyi esma-i hüsnasıyla beraber, Güneş gibi geniş ve dûrbîn gibi olan gözlere gösterir.

Evet Risale-i Nur’un çok cüz’lerinde kat’î bürhanlarla isbat edilmiş ki: İsm-i Hakem ve İsm-i Hakîm’in bir cilvesi olan fiil-i tanzim ve nizam ve İsm-i Adl ve Âdil’in bir cilvesi olan fiil-i tevzin ve mizan ve İsm-i Cemil ve Kerim’in bir cilvesi olan fiil-i tezyin ve ihsan ve İsm-i Rab ve Rahîm’in bir cilvesi olan fiil-i terbiye ve in’am; bu daire-i a’zam-ı âlemde, herbiri bir tek hakikat ve bir tek fiil olduklarından, bir tek zâtın vücub-u vücudunu ve vahdetini gösteriyorlar. Aynen öyle de: İsm-i Kuddüs’ün bir mazharı ve bir cilvesi olan fiil-i tanzif ve tathir dahi, o Zât-ı Vâcib-ül Vücud’un hem güneş gibi mevcudiyetini, hem gündüz gibi vahdaniyetini gösteriyorlar. Ve mezkûr tanzim, tevzin, tezyin, tanzif misillü o ef’al-i hakîmane, a’zamî dairede vahdet-i nev’iyeleri noktasında bir tek Sâni’-i Vâhid’i gösterdikleri gibi; esma-i hüsnanın ekserîsinin, belki binbir esmanın herbirinin böyle birer cilve-i a’zamı, bu daire-i a’zamda vardır. Ve o cilveden gelen fiil, büyüklüğü nisbetinde vuzuh ve kat’iyyetle Vâhid-i Ehad’i gösterir.

Evet herşeyi kanun ve nizamına itaat ettiren hikmet-i âmme ve herşeyi süslendirip yüzünü güldüren inayet-i şamile ve her şeyi sevindirip memnun eden rahmet-i vasia ve zîhayat her şeyi beslendirip lezzetlendiren rızk-ı umumî-i iaşe ve her şeyi umum eşyaya münasebettar ve müstefid ve bir derece mâlik eden hayat ve ihya gibi kâinatın yüzünü güldüren, ışıklandıran bedihî hakikatlar ve vahdanî fiiller; ziya güneşi gösterdiği gibi, bir tek Zât-ı Hakîm, Kerim, Rahîm, Rezzak, Hayy ve Muhyî’yi bilbedahe gösteriyorlar.

Eğer herbiri birer bürhan-ı bahir-i vahdaniyet olan o yüzer geniş fiillerden tek birisi Vâhid-i Ehad’e verilmezse, yüzer vecihte muhaller lâzım gelir. Meselâ: Onlardan değil hikmet, inayet, rahmet, iaşe, ihya gibi bedihî hakikatlar ve vahdanî deliller, belki yalnız tanzif fiili kâinat Hâlık’ına verilmezse, o vakit ehl-i dalaletin o meslek-i küfrîsinde lâzım gelir ki: Ya tanzif ile alâkadar zerreden, sinekten tut tâ unsurlara, yıldızlara kadar bütün mahlukatın her biri koca kâinatın tezyinini ve tevzinini ve tanzimini ve tanzifini bilecek, düşünecek ve ona göre davranacak bir kabiliyette olacak.. veyahud Hâlık-ı Âlem’in sıfât-ı kudsiyesi kendisinde bulunacak.. veyahud bu kâinatın tezyinat ve tanzifatı ve vâridat ve masarıfının müvazenelerini tanzim etmek için, kâinat büyüklüğünde bir meclis-i meşveret bulundurulacak ve hadsiz zerreler, sinekler, yıldızlar o meclisin a’zâları olacak ve hâkeza.. bunlar gibi hurafeli, safsatalı yüzer muhaller bulunacak. Tâ ki, her tarafta görünen ve müşahede olunan umumî ve ihatalı ulvî tezyin ve tathir ve tanzif vücud bulabilsin. Bu ise bir muhal değil, belki yüzbin muhal ortaya girer.

Evet eğer gündüzün ziyası ve zemindeki umum parlak şeylerde temessül eden hayalî güneşçikler Güneş’e verilmezse ve bir tek Güneş’in cilve-i in’ikasıdır denilmezse, o vakit zemin yüzünde parlayan bütün cam parçalarında ve su katrelerinde ve karın şişeciklerinde, belki havanın zerrelerinde birer hakikî Güneş bulunmak lâzım gelir. Tâ ki, o umumî ziya vücud bulabilsin.

İşte hikmet dahi bir ziyadır.. rahmet-i muhita bir ziyadır.. tezyin, tevzin, tanzim, tanzif muhit birer ziyadırlar ki, o Şems-i Ezelî’nin şualarıdırlar. İşte gel, bak; dalalet ve küfür nasıl hiç çıkılmaz bataklığa girer. Ve dalaletteki cehalet, ne derece ahmakane olduğunu gör, “Elhamdülillahi alâ din-il İslâm ve kemal-il iman” de.

Evet kâinat sarayını tertemiz tutan bu ulvî, umumî tanzif; elbette İsm-i Kuddüs’ün cilvesi ve muktezasıdır. Evet nasılki bütün mahlukatın tesbihatları İsm-i Kuddüs’e bakar; öyle de bütün nezafetlerini de, Kuddüs ismi ister.

{(Haşiye): Kötü hasletler, bâtıl itikadlar, günahlar, bid’alar; manevî kirlerden olduklarını unutmamalıyız.}

Nezafetin bu kudsî intisabındandır ki;

اَلنَّظَافَةُ مِنَ اْلا۪يمَانِ

hadîsi, nezafeti imanın nurundan saymış.

اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ التَّوَّاب۪ينَ وَيُحِبُّ الْمُتَطَهِّر۪ينَ

âyeti dahi, tahareti muhabbet-i İlahiyenin bir medarı göstermiş.

***************

Otuzuncu Lem’a’nın “Birinci Nükte”si, Risale-i Nur Külliyatı’nın en mühim tefekkür derslerinden biridir. Eskişehir Medrese-i Yusufiyesi’nde telif edilen bu ders, İsm-i A’zam’ın altı nurundan biri olan “Kuddüs” isminin kâinattaki en parlak tecellilerinden birini, yani “umumi tanzif ve tathiri” esas alarak hem Cenâb-ı Hakk’ın mevcudiyetini (varlığını) hem de vahdaniyetini (birliğini) kemal-i vuzuhla isbat etmektedir.

1. Nükte’nin Ana Fikri: Kâinat Fabrikası ve Kuddüs İsmi
Nükte, kâinatı (saray-ı âlem) ve bilhassa Küre-i Arz’ı (misafirhane-i Arz), “daim işler bir büyük fabrika” ve “her vakit dolar boşalır bir han” olarak tasvir eder. Bu teşbih (benzetme) çok mühimdir:
• Faaliyet ve Üretim: Fabrika durmaksızın üretir (tahrib ve tamir, mevt ve hayat).
• Hareket ve Değişim: Han ve misafirhane sürekli dolar ve boşalır (gelen zîhayat kafilesi gider, yenisi gelir).
Mantıkî netice şudur: Böylesine işlek bir yerin, süratle “müzahrefatla” (artıklarla), “enkazlarla” (yıkıntılarla) ve “ufunetli maddelerle” (kokuşmuşlukla) dolması gerekir. Metinde geçtiği gibi, “bir insan, bir ayda yıkanmazsa ve küçük odasını süpürmezse çok kirlenir, pislenir.”
Fakat kâinata nazar ettiğimizde (baktığımızda), bu mantıkî neticenin tam zıddı bir durum müşahede ederiz: Bu kâinat fabrikası ve Arz misafirhanesi, “o derece pâk, temiz ve naziftir” ki, içinde lüzumsuz, menfaatsiz ve tesadüfî bir kir bulunmaz. Zahiren bulunsa bile, “çabuk bir istihale makinesine atılır, temizlenir.”
İşte bu “ulvî, umumî tanzif” (yüce ve genel temizlik) fiili, perdelerin arkasında bu fabrikanın Sahibini gösterir. Bu Sahib, “İsm-i Kuddüs” ile müsemmadır.

2. İsm-i Kuddüs’ün Mânâsı ve Müradifleri
Metni daha derûnî anlamak için “Kuddüs” isminin ve alâkalı mefhumların (kavramların) manalarına bakmak lazımdır:
• Kuddüs: Her türlü noksanlıktan, kusurdan, hatadan, ‘acziyetten, şerikten (ortaktan) ve mahlukata (yaratılmışlara) ait vasıflardan münezzeh (uzak) ve mukaddes (kutsal) olan Zât demektir. O, Zât’ında, sıfatlarında ve fiillerinde bütün ayıp ve noksanlardan pâktır.
• Tanzif (Nezafet): Maddî veya manevî kirlerin izale edilmesi, temizlenmesi.
• Tathir: Sadece temizlemek değil, aynı zamanda arındırmak, pâk kılmak, saf hale getirmek.
• Tesbih: Kuddüs isminin fiilî bir yansımasıdır. Kâinattaki her bir mahlûkun kendi lisan-ı haliyle “Sübhanallah” demesi, yani Allah’ı (c.c.) bütün noksan sıfatlardan tenzih etmesi, O’nun kuddûsiyetini ilân etmesidir. Metnin ifade ettiği gibi, “bütün mahlukatın tesbihatları İsm-i Kuddüs’e bakar; öyle de bütün nezafetlerini de, Kuddüs ismi ister.”
• İstihale: Bir halden başka bir hale geçme, dönüşüm. Nükte’de bu mefhum, “istihale makinesi” olarak geçer. Kâinatta hiçbir şey israf olmaz, çöp olmaz. Ölen bir hayvan veya çürüyen bir bitki, toprağa karışarak başka mahlûkatın rızkına veya yeni bir hayata medar olan unsurlara (elementlere) dönüşür. Bu, Kuddüs isminin kirliliğe müsaade etmeyen bir tecellisidir.

3. Kuddüs İsminin Tecellisi Olarak “Umumî Tanzif”
Nükte, bu temizlik fiilinin (fiil-i tanzif) kâinatın her noktasında nasıl icra edildiğini misallerle gösterir:
• Semavat (Gökler): Tahrip olan ve ölen yıldızların (peyklerin) enkazları “dağlar büyüklüğündeki taşlar” halinde başımıza yağmaz. Koca sema fezasının tanzifi, mükemmel bir nizam ile yapılır.
• Zemin (Yeryüzü): Her sene ölen “yüzbinler hayvanat milletlerinin cenazeleri” ve “ikiyüzbin nebatatın taifelerinin enkazları” yeryüzünü bir mezbeleye çevirmez.
• Tanzifat Memurları: Bu temizlik için “sıhhiye memurları” vazifelendirilmiştir. Sadece denizlerdeki “âkil-ül lahm” (et yiyen) balıklar veya karadaki “kartallar, kurdlar ve karıncalar” gibi cenazeleri toplayan hayvanlar değil;
• Beden ve Hücreler: Bedendeki “küreyvat-ı hamra ve beyza” (alyuvarlar ve akyuvarlar), bedenin hüceyratında (hücrelerinde) tanzifat yapar.
• Unsurlar (Elementler): “Nefes” kanı tasfiye eder (temizler). “Göz kapakları” gözü temizler. “Hava,” zeminin yüzündeki tozlara üfler. “Bulut süngeri,” zemin bahçesine su serper, tozu yatıştırır ve sonra “gökyüzünü çok zaman kirletmemek için” intizamla çekilir, göğün yüzünü “parıl parıl parlar gösterir.”
• Zerreler (Atomlar): En küçük parçacıklar olan zerreler dahi, “hayret-engiz tahavvülât fırtınaları içinde” (şaşırtıcı dönüşüm fırtınaları içinde) nezafete dikkat ederler. Lüzumsuz toplanıp “kalabalık etmezler.” Bir “dest-i hikmet” (hikmet eli) tarafından en temiz, en parlak, en latif suretleri almak için sevk olunurlar.

4. Tanzif Fiilinin Vahdaniyete (Birliğe) Delâleti
Bu Nükte, Kuddüs isminin sadece Allah’ın varlığını değil, esas olarak “vahdet-i Rabbaniyeyi kemal-i vuzuhla” (Allah’ın birliğini tam bir açıklıkla) gösterdiğini isbat eder. Bu, şu şekilde izah edilir:
• Tek Bir Fiil (Vahdet-i Fiil): Kâinatın en büyüğünden (galaksilerden) en küçüğüne (zerrelere) kadar görülen bu “tanzif” (temizlik) fiili, tek bir merkezden idare edilen, bölünmez, “tek bir hakikat” ve “bir tek fiil”dir.
• Diğer Fiillerle Benzerlik: Tıpkı kâinattaki umumî “tanzim” (nizam verme) fiilinin Hakem ve Hakîm ismini; “tevzin” (ölçü ve denge) fiilinin Adl ve Âdil ismini; “tezyin” (süsleme) fiilinin Cemil ve Kerim ismini göstermesi gibi, “tanzif” fiili de Kuddüs ismini gösterir.
• İmkânsızın İspatı (Reductio ad Absurdum): Metin, bu “tek fiil” olan tanzif, “bir tek Sâni’-i Vâhid’e” (Bir olan Sanatkâr’a) verilmezse ortaya çıkacak “muhaller”i (imkânsızlıkları) zikreder:
• O vakit, tanzif işinde çalışan “zerreden, sinekten tut tâ unsurlara, yıldızlara kadar bütün mahlukatın her biri” koca kâinatın bütün nizamını ve temizliğini bilecek, düşünecek ve ona göre davranacak bir kabiliyette olmalıdır.
• Veyahut her birinde Hâlık’ın (Yaratıcı’nın) sıfatları bulunmalıdır.
• Veyahut bu işi koordine etmek için “kâinat büyüklüğünde bir meclis-i meşveret” (danışma meclisi) bulunmalı ve bütün zerreler, sinekler o meclisin âzâları (üyeleri) olmalıdır.
• Güneş Misali: Bu muhal durumu, “Güneş misali” ile izah eder. Eğer yerdeki cam parçalarında ve su katrelerinde görünen “hayalî güneşçikler” (yansımalar), “bir tek Güneş’in cilve-i in’ikasıdır” (yansımasının cilvesidir) denilmezse; o vakit “bütün cam parçalarında” ve “havanın zerrelerinde” birer “hakikî Güneş bulunmak lâzım gelir.” Bu ne derece imkânsız bir safsata ise, kâinattaki tanzifatı (temizlikleri) her bir zerreye ve mahlûka havâle etmek, ondan “yüzbin muhal” daha imkânsızdır.
Demek ki, kâinatı bir saray gibi temiz tutan bu “ulvî, umumî tanzif,” o “Şems-i Ezelî” olan Zât-ı Kuddüs’ün bir cilvesidir.

5. Konuyla Alâkalı Ayet-i Kerimeler

Metnin kendisinde zikredilen ve bu hakikati perçinleyen ayetler ve Kuddüs isminin geçtiği diğer ayetler şöyledir:
• Metnin Başladığı Ayet (Zâriyât, 51:48):
وَالْاَرْضَ فَرَشْنَاهَا فَنِعْمَ الْمَاهِدُونَ
“Yeryüzünü de biz döşedik. Biz ne güzel döşeyiciyiz!”
(Bu “döşeme” (ferş) fiili, yeryüzünün zîhayat için en mükemmel, en temiz ve en yaşanılır hale getirilmesini ifade eder ki, tanzif de bu döşemenin en mühim rüknüdür.)
• Metnin Zikrettiği Ayet (Bakara, 2:222):
…اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ التَّوَّاب۪ينَ وَيُحِبُّ الْمُتَطَهِّر۪ينَ
(Ayetin tamamı şöyledir:) “Sana kadınların ay halini sorarlar. De ki: ‘O, bir rahatsızlıktır. Bu sebeple ay halinde olan kadınlardan uzak durun. Temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın. Temizlendikleri vakit, Allah’ın size emrettiği yerden onlara yaklaşın. Şüphesiz Allah çok tövbe edenleri sever, çok temizlenenleri sever.'”
(Bu ayet, İsm-i Kuddüs’ün manevî (tövbe) ve maddî (taharet) temizliği nasıl sevdiğini ve emrettiğini gösterir.)
• Kuddüs İsminin ve Tesbihin Zikri (Cuma, 62:1):
يُسَبِّحُ لِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِ الْمَلِكِ الْقُدُّوسِ الْعَز۪يزِ الْحَك۪يمِ
“Göklerdeki ve yerdeki her şey, mülkün sahibi, her türlü eksiklikten uzak, mutlak güç sahibi, hüküm ve hikmet sahibi olan Allah’ı tespih eder.”
(Kâinattaki her şeyin O’nu tesbih etmesi, O’nun kuddûsiyetini, yani her türlü noksan ve kirden münezzeh olduğunu ilân etmesidir. Maddî nezafet, bu fiilî tesbihin bir parçasıdır.)
• Kuddüs İsminin Zikri (Haşr, 59:23):
هُوَ اللّٰهُ الَّذ۪ي لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۚ اَلْمَلِكُ الْقُدُّوسُ السَّلَامُ الْمُؤْمِنُ الْمُهَيْمِنُ الْعَز۪يزُ الْجَبَّارُ الْمُتَكَبِّرُۜ سُبْحَانَ اللّٰهِ عَمَّا يُشْرِكُونَ
“O, kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayan Allah’tır. O, mülkün gerçek sahibi, her türlü eksiklikten uzak, barış ve esenliğin kaynağı, güven veren, gözetip koruyan, mutlak güç sahibi, düzeltip ıslah eden ve dilediğini yaptıran ve büyüklükte eşsiz olan Allah’tır. Allah, onların ortak koştuklarından uzaktır.”
(“Her türlü eksiklikten uzak” manası, Kuddüs isminin tam karşılığıdır.)
• Manevî ve Maddî Temizliği Sevenler (Tevbe, 9:108):
…ف۪يهِ رِجَالٌ يُحِبُّونَ اَنْ يَتَطَهَّرُواۜ وَاللّٰهُ يُحِبُّ الْمُطَّهِّر۪ينَ
(Ayetin tamamı şöyledir:) “Orada asla namaza durma. İlk günden temeli takvâ üzerine kurulan mescit (Kuba Mescidi), içinde namaz kılmana elbette daha lâyıktır. Orada temizlenmeyi seven adamlar vardır. Allah da tertemiz olanları sever.”
(Bu ayet de hem takvâ (manevî temizlik) hem de maddî temizliği sevenlerin Allah’ın muhabbetine mazhar olacağını gösterir.)

Netice
Otuzuncu Lem’a’nın Birinci Nüktesi, İsm-i Kuddüs’ün sadece bir inanç veya bir sıfat olmaktan öte, kâinatın her zerresinde fiilen müşahede edilen, “güneş gibi geniş ve dûrbîn gibi olan gözlere” görünen bir hakikat olduğunu isbat eder.
Kâinat sarayının bu “ulvî, umumî tanzifi,” Zât-ı Kuddüs’ün mevcudiyetine ve vahdaniyetine şüphe bırakmaz. Bu hakikat, metindeki (Haşiye) ile de bizlere mühim bir ders verir: Maddî kâinatı bu derece temiz tutan bir Rabb-i Kuddüs, elbette kulunun manevî hayatının da (kalbinin, aklının, itikadının) “kötü hasletler, bâtıl itikadlar, günahlar, bid’alar” gibi “manevî kirlerden” temizlenmesini ister.
اَلنَّظَافَةُ مِنَ اْلا۪يمَانِ (Nezafet imandandır) hadîs-i şerifi, bu Kuddüs ismine imanın, hem zahirî hem de bâtınî (derûnî) temizliği iktiza ettiğinin (gerektirdiğinin) en güzel ifadesidir.

 

 

 

 

Otuzuncu Lem’anın İkinci Nüktesi

وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا عِنْدَنَا خَزَٓائِنُهُ وَمَا نُنَزِّلُهُٓ اِلَّا بِقَدَرٍ مَعْلُومٍ

âyetinin bir nüktesi ve bir ism-i a’zam veyahud ism-i a’zamın altı nurundan bir nuru olan “Adl” isminin bir cilvesi, Birinci Nükte gibi Eskişehir Hapishanesinde uzaktan uzağa göründü. Onu yakınlaştırmak için yine temsil yoluyla deriz:

Şu kâinat öyle bir saraydır ki, o sarayda mütemadiyen tahrib ve tamir içinde çalkalanan bir şehir var.. ve o şehirde her vakit harb ve hicret içinde kaynayan bir memleket var.. ve o memlekette her zaman mevt ve hayat içinde yuvarlanan bir âlem var. Halbuki o sarayda, o şehirde, o memlekette, o âlemde o derece hayret-engiz bir müvazene, bir mizan, bir tevzin hükmediyor, bilbedahe isbat eder ki: Bu hadsiz mevcudatta olan tahavvülât ve vâridat ve masarıf; herbir anda umum kâinatı görür, nazar-ı teftişinden geçirir bir tek zâtın mizanıyla ölçülür, tartılır. Yoksa balıklardan bir balık bin yumurtacık ile ve nebatattan haşhaş gibi bir çiçek yirmi bin tohum ile ve sel gibi akan unsurların, inkılabların hücumuyla şiddetle müvazeneyi bozmaya çalışan ve istila etmek isteyen esbab başıboş olsalardı veyahud maksadsız serseri tesadüf ve mizansız kör kuvvete ve şuursuz zulmetli tabiata havale edilseydi, o müvazene-i eşya ve müvazene-i kâinat öyle bozulacaktı ki; bir senede, belki bir günde herc ü merc olurdu. Yani: Deniz karmakarışık şeylerle dolacaktı, taaffün edecekti; hava, gazat-ı muzırra ile zehirlenecekti; zemin ise bir mezbele, bir mezbaha, bir bataklığa dönecekti. Dünya boğulacaktı.

İşte cesed-i hayvanînin hüceyratından ve kandaki küreyvat-ı hamra ve beyzadan ve zerratın tahavvülâtından ve cihazat-ı bedeniyenin tenasübünden tut, tâ denizlerin vâridat ve masarıfına.. tâ zemin altındaki çeşmelerin gelir ve sarfiyatlarına.. tâ hayvanat ve nebatatın tevellüdat ve vefiyatlarına.. tâ güz ve baharın tahribat ve tamiratlarına.. tâ unsurların ve yıldızların hidemat ve harekâtlarına.. tâ mevt ve hayatın, ziya ve zulmetin ve hararet ve bürudetin değişmelerine ve döğüşmelerine ve çarpışmalarına kadar o derece hassas bir mizan ile ve o kadar ince bir ölçü ile tanzim edilir ve tartılır ki, akl-ı beşer hiçbir yerde hakikî olarak hiçbir israf, hiçbir abes görmediği gibi; hikmet-i insaniye dahi, herşeyde en mükemmel bir intizam, en güzel bir mevzuniyet görüyor ve gösteriyor.
Belki, hikmet-i insaniye o intizam ve mevzuniyetin bir tezahürüdür, bir tercümanıdır.

İşte gel, Güneş ile muhtelif oniki seyyarenin müvazenelerine bak. Acaba bu müvazene, Güneş gibi, Adl ve Kadîr olan Zât-ı Zülcelal’i göstermiyor mu? Ve bilhâssa seyyarattan olan gemimiz yani Küre-i Arz, bir senede yirmidört bin senelik bir dairede gezer, seyahat eder. Ve o hârika sür’atiyle beraber zeminin yüzünde dizilmiş, istif edilmiş eşyayı dağıtmıyor, sarsmıyor, fezaya fırlatmıyor. Eğer sür’ati bir parça tezyid veya tenkis edilseydi, sekenesini havaya fırlatıp fezada dağıtacaktı. Ve bir dakika, belki bir sâniye müvazenesini bozsa, dünyamızı bozacak; belki başkasıyla çarpışacak, bir kıyameti koparacak. Ve bilhâssa zeminin yüzünde nebatî ve hayvanî dörtyüz bin taifenin tevellüdat ve vefiyatça ve iaşe ve yaşayışça rahîmane müvazeneleri; ziya güneşi gösterdiği gibi, bir tek Zât-ı Adl ü Rahîm’i gösteriyor. Ve bilhâssa o hadsiz milletlerin hadsiz efradından bir tek ferdin a’zâsı, cihazatı, duyguları o derece hassas bir mizanla birbiriyle münasebetdar ve müvazenettedir ki; o tenasüb, o müvazene, bedahet derecesinde bir Sâni’-i Adl ü Hakîm’i gösteriyor. Ve bilhâssa her ferd-i hayvanînin bedenindeki hüceyratın ve kan mecralarının ve kandaki küreyvatın ve o küreyvattaki zerrelerin o derece ince ve hassas ve hârika müvazeneleri var, bilbedahe isbat eder ki: Herşeyin dizgini elinde ve herşeyin anahtarı yanında ve birşey birşeye mani olmuyor.. umum eşyayı bir tek şey gibi kolayca idare eden bir tek Hâlık-ı Adl ü Hakîm’in mizanıyla, kanunuyla, nizamıyla terbiye ve idare oluyor. Haşrin mahkeme-i kübrasında mizan-ı azîm-i adaletinde cinn ve insin müvazene-i a’mallerini istib’ad edip inanmayan, bu dünyada gözüyle gördüğü bu müvazene-i ekbere dikkat etse, elbette istib’adı kalmaz.

Ey israflı, iktisadsız.. ey zulümlü, adaletsiz.. ey kirli, nezafetsiz bedbaht insan! Bütün kâinatın ve bütün mevcudatın düstur-u hareketi olan iktisad ve nezafet ve adaleti yapmadığından, umum mevcudata muhalefetinle, manen onların nefretlerine ve hiddetlerine mazhar oluyorsun. Neye dayanıyorsun ki; umum mevcudatı zulmünle, mizansızlığınla, israfınla, nezafetsizliğinle kızdırıyorsun?

Evet İsm-i Hakîm’in cilve-i a’zamından olan hikmet-i âmme-i kâinat, iktisad ve israfsızlık üzerinde hareket ediyor; iktisadı emrediyor. Ve İsm-i Adl’in cilve-i a’zamından gelen kâinattaki adalet-i tâmme, umum eşyanın müvazenelerini idare ediyor ve beşere de adaleti emrediyor. Sure-i Rahman’da وَالسَّمَٓاءَ رَفَعَهَا وَوَضَعَ الْم۪يزَانَ ٭ اَلَّا تَطْغَوْا فِى الْم۪يزَانِ ٭ وَاَق۪يمُوا الْوَزْنَ بِالْقِسْطِ وَلَا تُخْسِرُوا الْم۪يزَانَ

âyetindeki dört mertebe, dört nevi mizana işaret eden dört defa “mizan” zikretmesi, kâinatta mizanın derece-i azametini ve fevkalâde pek büyük ehemmiyetini gösteriyor. Evet hiçbir şeyde israf olmadığı gibi, hiçbir şeyde de hakikî zulüm ve mizansızlık yoktur. Ve İsm-i Kuddüs’ün cilve-i a’zamından gelen tanzif ve nezafet, bütün kâinatın mevcudatını temizliyor, güzelleştiriyor. Beşerin bulaşık eli karışmamak şartıyla, hiçbir şeyde hakikî nezafetsizlik ve çirkinlik görünmüyor.

İşte hakaik-i Kur’aniyeden ve desatir-i İslâmiyeden olan “adalet, iktisad, nezafet” hayat-ı beşeriyede ne derece esaslı birer düstur olduğunu anla. Ve ahkâm-ı Kur’aniye ne derece kâinatla alâkadar ve kâinat içine kök salmış ve sarmış bulunduğunu ve o hakaikı bozmak, kâinatı bozmak ve suretini değiştirmek gibi mümkün olmadığını bil!. Ve bu üç ziya-yı a’zam gibi; rahmet, inayet, hafîziyet misillü yüzer ihatalı hakikatlar haşri, âhireti iktiza ve istilzam ettikleri halde, hiç mümkün müdür ki: Kâinatta ve umum mevcudatta hükümferma olan rahmet, inayet, adalet, hikmet, iktisad ve nezafet gibi pek kuvvetli ihatalı hakikatlar; haşrin ademiyle ve âhiretin gelmemesiyle merhametsizliğe, zulme, hikmetsizliğe, israfa, nezafetsizliğe, abesiyete inkılab etsinler? Hâşâ, yüzbin defa hâşâ!

Bir sineğin hakk-ı hayatını rahîmane muhafaza eden bir rahmet, bir hikmet; acaba haşri getirmemekle umum zîşuurların hadsiz hukuk-u hayatlarını ve nihayetsiz mevcudatın nihayetsiz hukuklarını zayi’ eder mi? Ve tabiri caiz ise, rahmet ve şefkatte ve adalet ve hikmette hadsiz hassasiyet ve dikkat gösteren bir haşmet-i rububiyet; ve kemalâtını göstermek ve kendini tanıttırmak ve sevdirmek için bu kâinatı hadsiz hârika san’atlarıyla, nimetleriyle süslendiren bir saltanat-ı uluhiyet, böyle hem umum kemalâtını, hem bütün mahlukatını hiçe indiren ve inkâr ettiren haşirsizliğe müsaade eder mi? Hâşâ! Böyle bir Cemal-i Mutlak, böyle bir kubh-u mutlaka bilbedahe müsaade etmez.

Evet âhireti inkâr etmek isteyen adam, evvelce bütün dünyayı bütün hakaikıyla inkâr etmeli. Yoksa, dünya bütün hakaikıyla, yüzbin lisanla onu tekzib ederek bu yalanında yüzbin derece yalancılığını isbat edecek. Onuncu Söz kat’î delillerle isbat etmiştir ki; âhiretin vücudu, dünyanın vücudu kadar kat’î ve şübhesizdir.

* * ******

Bu İkinci Nükte, İsm-i A’zam’ın altı nurundan biri olan “Adl” isminin kâinattaki muazzam cilvesini (manifestasyonunu) ve bu cilvenin, Allah’ın birliğine (Tevhid) ve ahiret gününe (Haşir) dair ne derece kat’î bir isbat teşkil ettiğini tasvir etmektedir.
Metnin temelini teşkil eden ve her şeyin bir “kader-i malûm” (bilinen bir ölçü) ile indirildiğini beyan eden ayet-i kerime ile izaha başlayalım.

1. Nüktes’in Temel Dayanağı: Hazine-i İlahî ve Kader-i Malûm
Metnin başında iktibas edilen Hicr Suresi 21. ayet, bu tefekkürün (derin düşünce) anahtarıdır:
وَإِنْ مِنْ شَيْءٍ إِلَّا عِنْدَنَا خَزَائِنُهُ وَمَا نُنَزِّلُهُ إِلَّا بِقَدَرٍ مَعْلُومٍ
(Vemâ min şey’in illâ ‘indenâ hazâinuhu vemâ nunezziluhû illâ bikaderin ma’lûm)
Meali: “Hiçbir şey yoktur ki, hazineleri yanımızda olmasın. Biz onu ancak belli bir ölçüye göre indiririz.” (Hicr, 15/21)
Bu ayet, kâinattaki her bir mevcudun, zerreden seyyarelere kadar, Allah’ın sonsuz ilim ve kudret hazinelerinden geldiğini ve yeryüzüne gönderilişinin tesadüfî veya gelişigüzel olmadığını, bilakis “bilinen, tâyin edilmiş bir ölçü” ile olduğunu beyan eder. Bu “kader-i malûm” tabiri, Nükte’nin tamamına hâkim olan Mizan (Denge), Müvazene (Dengede olma) ve Tevzin (Tartılma) hakikatlerinin Kur’anî temelidir.

2. İsm-i Adl’in Tecellisi: Kâinattaki Hayretengiz Müvazene
Üstad Bediüzzaman Hazretleri, bu ayetin işaret ettiği “ölçü”yü, “Adl” isminin bir cilvesi olarak tasvir eder. “Adl,” lügatte “adalet, denklik, her şeyi yerli yerine koyma” manasındadır. Allah’ın Adl ismi, kâinattaki bütün varlıkların, hadiselerin ve kanunların tam bir denge, nizam ve adaletle idare edildiğini gösterir.
Nükte, bu adaleti ve müvazeneyi şu temsil ile aklımıza yaklaştırır: Kâinat bir saraydır, içinde sürekli “tahrib ve tamir” gören bir şehir (dünya), o şehirde “harb ve hicret” içinde kaynayan bir memleket (canlılar âlemi) ve o memlekette “mevt ve hayat” içinde yuvarlanan bir âlem (insanlık ve sair zîhayatlar) vardır.
Bu kadar karmaşa, değişim ve zıtların çarpışması (tahrip-tamir, savaş-göç, ölüm-hayat) içinde, hayret verici bir müvazene hükmetmektedir. Bu müvazene, kör tesadüfün, sağır tabiatın veya şuursuz kuvvetlerin eseri olamaz.
Müradifler (İlgili Manalar):
• Mizan / Müvazene / Tevzin: Kâinattaki her şeyin (atomlar, hücreler, ekosistemler, gezegenler) hassas bir terazi ile tartılması, dengelenmesi ve ölçülmesi.
• Adl: Her varlığa hakkını vermek, her şeyi tam yerli yerine koymak, hiçbir şeyde haddi aşmaya (ifrat) veya eksik bırakmaya (tefrit) müsaade etmemek.
• Kader: Her şeyin ilimle planlanması, hikmetle tâyin edilmesi.
Eğer bu Adl ve Kader olmasaydı, “balıklardan bir balık bin yumurtacık ile ve nebatattan haşhaş gibi bir çiçek yirmi bin tohum ile” müvazeneyi bozmaya çalışacak; denizler taaffün edecek (kokuşacak), hava zehirli gazlarla dolacak ve zemin bir mezbele (çöplük) haline gelecekti.
Kâinattaki bu nizamı tasdik eden pek çok ayet mevcuttur:
وَالسَّمَاءَ رَفَعَهَا وَوَضَعَ الْمِيزَانَ
(Vessemâe rafe’ahâ ve vada’al mîzân)
Meali: “Göğü yükseltti ve ölçüyü (dengeyi) koydu.” (Rahmân, 55/7)
إِنَّا كُلَّ شَيْءٍ خَلَقْنَاهُ بِقَدَرٍ
(İnnâ kulle şey’in halaknâhu bikader)
Meali: “Şüphesiz biz her şeyi bir ölçüye göre yarattık.” (Kamer, 54/49)

3. Müvazene Delilinden Tevhid Hakikatine Geçiş
Metin, müvazenenin cihan şümul (evrensel) yapısını en büyük varlıktan en küçüğüne doğru (tâ seyyarelerden tâ hüceyrat ve küreyvat-ı hamra ve beyzâya kadar) göstererek, bu dengenin tek bir merkezden idare edildiğini isbat eder:
• Makro Âlem (Güneş ve Seyyareler): Güneş ve on iki seyyarenin (gezegenin) müvazenesi, Dünya’nın (Küre-i Arz) yörüngesindeki hârika sür’ati ve bu sür’ate rağmen içindeki eşyayı dağıtmaması. Bu durum, “Adl ve Kadîr” bir Zât’ı gösterir.
• Biyo-Âlem (Canlılar): Yeryüzündeki dört yüz bin nebatî ve hayvanî taifenin (türün) doğum (tevellüdat) ve ölümleri (vefiyat) arasındaki rahîmane denge. Bu, “Adl ü Rahîm” bir Zât’ı gösterir.
• Mikro Âlem (Beden ve Hücreler): Tek bir ferdin bedenindeki a’zâların tenasübü (uyumu) ve kandaki küreyvatın (alyuvar ve akyuvar) ve zerrelerin (atomların) hassas müvazenesi.
Bu üç seviyedeki müvazene, bedahet (apaçıklık) derecesinde isbat eder ki: “Herşeyin dizgini elinde ve herşeyin anahtarı yanında” olan, “umum eşyayı bir tek şey gibi kolayca idare eden bir tek Hâlık-ı Adl ü Hakîm” vardır.

4. Kâinatın Üç Esaslı Düsturu: Adalet, İktisad ve Nezafet
Bu Nükte, “Adl” isminin tecellisi olan müvazeneden yola çıkarak, kâinatta hükümferma olan üç cihan şümul hakikati tespit eder:
• Adalet (İsm-i Adl): Kâinattaki adalet-i tâmme (tam adalet) ve müvazene. Bu, beşere de adaleti emreder.
• İktisad (İsm-i Hakîm): Kâinattaki hikmet-i âmme (genel hikmet) ve israfsızlık. Hiçbir şeyde abes (boşuna) bir sarfiyat yoktur. Bu, beşere de iktisadı emreder.
• Nezafet (İsm-i Kuddûs): Kâinattaki tanzif (temizleme) ve nezafet (temizlik). Beşerin bulaşık eli karışmadıkça hiçbir şeyde hakikî çirkinlik ve kirlilik yoktur. Bu, beşere de nezafeti emreder.
İnsanın bu üç düstura (adalet, iktisad, nezafet) muhalefeti, onun “umum mevcudata muhalefeti” manasına gelir ve kâinatın nefretini celbeder.

Nükte, Rahmân Suresi’ndeki ayetlere dikkat çeker:
وَالسَّمَاءَ رَفَعَهَا وَوَضَعَ الْمِيزَانَ (7) أَلَّا تَطْغَوْا فِي الْمِيزَانِ (8) وَأَقِيمُوا الْوَزْنَ بِالْقِسْطِ وَلَا تُخْسِرُوا الْمِيزَانَ (9)
(Vessemâe rafe’ahâ ve vada’al mîzân (7) Ellâ tatğav fîl mîzân (8) Ve ekîmûl vezne bilkıstı velâ tuhsirûl mîzân (9))
Meali: “7. Göğü yükseltti ve ölçüyü (dengeyi) koydu. 8. Ölçüde haddi aşmayın. 9. Tartıyı adaletle yapın ve teraziyi eksik tutmayın.” (Rahmân, 55/7-9)
Bu ayetlerde dört defa “Mizan” (ölçü, denge, terazi) kelimesinin zikredilmesi, kâinatta ve hayat-ı beşeriyede (insan hayatında) mizanın ehemmiyetini ve adalet, iktisad gibi hakikatlerin kâinatın yapısına ne derece kök saldığını gösterir.

5. Adalet ve Müvazeneden Haşre (Ahirete) Kat’î İspat
Nükte’nin son ve en kuvvetli noktası, kâinattaki bu mutlak adaletin, ahiretin varlığını nasıl zarurî kıldığıdır.
Üstad, “Haşrin mahkeme-i kübrasında mizan-ı azîm-i adaletinde cinn ve insin müvazene-i a’mallerini istib’ad edip inanmayan (akıldan uzak görüp inanmayan)” kimseye seslenir: Bu dünyada gözünle gördüğün bu “müvazene-i ekbere” (en büyük dengeye) dikkat etse, istib’adı (uzak görmesi) kalmaz.
Mantıkî delil (Burhan-ı Adalet):
• Kâinatta hükümferma olan mutlak bir adalet, hikmet, iktisad, nezafet, rahmet ve inayet vardır.
• Bir sineğin hakk-ı hayatını dahi rahîmane muhafaza eden bu adalet ve rahmet, bu dünyada tam tecelli etmemektedir. Zalim izzetinde, mazlum zilletinde kalıp göçüp gitmektedir.
• Eğer Haşir (yeniden dirilme) ve Mahkeme-i Kübra (Büyük Mahkeme) gelmezse, bu dünyada hakları zayi olan hadsiz zîşuurların (şuurlu varlıkların) hukukları payimal olur.
• Bu durumda kâinattaki o mutlak adalet; zulme, merhametsizlikliğe, hikmetsizlikliğe ve abesiyete (boşunalığa) inkılab eder (dönüşür).
• Allah’ın Cemal-i Mutlak’ı ve Adalet-i Mutlak’ı, böyle bir “kubh-u mutlak”a (mutlak çirkinliğe), yani adaletsizliğe ve zulme müsaade etmez.
• Netice: Öyleyse, bu dünyadaki adalet-i izafiye (göreceli adalet), ahiretteki adalet-i mutlaka’yı (Mahkeme-i Kübra’yı) zarurî kılar ve iktiza eder (gerektirir).
Müradif Ayetler (Ahiret ve Adalet):
وَنَضَعُ الْمَوَازِينَ الْقِسْطَ لِيَوْمِ الْقِيَامَةِ فَلَا تُظْلَمُ نَفْسٌ شَيْئًا
(Ve neda’ul mevâzînel kısta liyevmil kıyâmeti felâ tuzlemu nefsun şey’â)
Meali: “Biz, kıyamet günü için adalet terazileri kurarız. Artık kimseye, hiçbir şekilde haksızlık edilmez…” (Enbiyâ, 21/47)
أَفَنَجْعَلُ الْمُسْلِمِينَ كَالْمُجْرِمِينَ (35) مَا لَكُمْ كَيْفَ تَحْكُمُونَ (36)
(Efenec’alul muslimîne kelmucrimîn (35) Mâ lekum keyfe tahkumûn (36))
Meali: “35. Biz müslümanları, suçlular gibi mi tutarız? 36. Size ne oluyor? Nasıl hüküm veriyorsunuz?” (Kalem, 68/35-36)
أَمْ حَسِبَ الَّذِينَ اجْتَرَحُوا السَّيِّئَاتِ أَنْ نَجْعَلَهُمْ كَالَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ سَوَاءً مَحْيَاهُمْ وَمَمَاتُهُمْ سَاءَ مَا يَحْكُمُونَ (21) وَخَلَقَ اللَّهُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ بِالْحَقِّ وَلِتُجْزَى كُلُّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْ وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ (122)
(Em hasibellezînecterahus seyyiâti en nec’alehum kellezîne âmenû ve ‘amilûs sâlihâti sevâen mahyâhum ve memâtuhum sâe mâ yahkumûn (21) Ve halakallâhus semâvâti vel arda bil hakkı ve lituczâ kullu nefsin bimâ kesebet ve hum lâ yuzlemûn (22))
Meali: “21. Yoksa kötülük işleyenler, kendilerini, inanıp salih amel işleyenler gibi kılacağımızı; hayatlarının ve ölümlerinin bir olacağını mı sandılar? Ne kötü hüküm veriyorlar! 22. Allah, gökleri ve yeri, hak ve hikmete uygun olarak, herkese kazandığının karşılığı verilsin diye yaratmıştır. Onlara zulmedilmez.” (Câsiye, 45/21-22)

Hülasa (Özet):
Otuzuncu Lem’a’nın İkinci Nüktesi, kâinattaki zerreden seyyareye kadar her şeyde görünen hassas denge ve ölçünün (Mizan), Allah’ın “Adl” isminin bir tecellisi olduğunu gösterir. Bu tecelli, “Adalet, İktisad ve Nezafet” olarak üç temel düstur halinde kâinata ve İslâm’a damgasını vurmuştur. Kâinattaki bu mutlak adalet, hikmet ve rahmet; ancak ve ancak ahiretteki bir “Mizan-ı Azîm” (Büyük Terazi) ile tamamlanabilir. Bu sebeple ahireti inkâr etmek, bütün kâinatı ve onun şahitlik ettiği bütün Esma-i Hüsna’yı inkâr etmek demektir.

 

 

 

 

Otuzuncu Lem’anın Dördüncü Nüktesi

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ

âyetinin bir nüktesi ve Vâhid ve Ehad isimlerini tazammun eden bir ism-i a’zam veya ism-i a’zamın altı nurundan bir nuru olan “FERD” isminin bir cilvesi, Şevval-i Şerif’te Eskişehir Hapishanesi’nde bana göründü. O cilve-i a’zamın tafsilâtını Risale-i Nur’a havale edip, burada muhtasar “Yedi İşaret”le, İsm-i Ferd’in tecelli-i a’zamıyla gösterdiği tevhid-i hakikîyi, gayet muhtasar beyan edeceğiz.

Birinci İşaret:

Ferd ism-i a’zamı, a’zamî bir tecelli ile kâinatın heyet-i mecmuasına ve herbir nev’ine ve herbir ferdine birer sikke-i tevhid, birer hâtem-i vahdaniyet koyduğunu, Yirmiikinci Söz ile Otuzüçüncü Mektub tafsilen göstermişlerdir. Burada yalnız üç sikkeye işaret edeceğiz.

Birinci Sikke:

Ferdiyet cilvesi, kâinat yüzünde öyle bir sikke-i vahdet koymuştur ki, kâinatı tecezzi kabul etmez bir küll hükmüne getirmiştir. Bütün kâinata tasarruf edemeyen bir zât, hiçbir cüz’üne hakikî mâlik olamaz. O sikke de şudur: Kâinatın mevcudatı, enva’ları, en muntazam bir fabrika çarkları gibi birbirine muavenet eder; birbirinin vazifesini tekmile çalışır. Öyle bir tesanüd, öyle birbirine muavenet, öyle birbirinin sualine cevab vermek ve birbirinin imdadına koşmak ve birbirine sarılmak, birbiri içine girmek suretiyle öyle bir vahdet-i vücud teşkil ediyorlar ki; bir insanın cesedindeki unsurlar gibi, birbirinden kabil-i tefrik olmaz. Bir unsurun dizginini tutan, umumun dizginlerini tutamazsa, o tek unsurun dizginini zabtedemez.

İşte kâinatın sîmasındaki bu teavün, tesanüd, tecavüb, teanuk; pek parlak bir sikke-i kübra-yı vahdettir.

İkinci Sikke:

Zeminin yüzünde ve bahar sîmasında öyle bir parlak hâtem-i ehadiyet ve sikke-i vahdaniyet İsm-i Ferd’in cilvesiyle görünüyor ki, Küre-i Arz’ın yüzünde bütün zîhayatı bütün efradıyla ve ahval ve şuunatıyla idare etmeyen ve umumunu birden görmeyen ve bilmeyen ve icad etmeyen bir zât, icad cihetinde hiçbir şeye karışmadığını isbat ediyor. O sikke de şudur: Zeminin yüzünde madeni maddelerin, unsurların ve camidat mahlukatın gayet muntazam, fakat gizli sikkelerinden kat’-ı nazar; yalnız ikiyüzbin hayvanat taifelerinin ve ikiyüzbin nebatat enva’ının atkı ipleriyle dokunan nakışlı şu sikkeye bak ki: Birden bahar mevsiminde, zeminin yüzünde, birbiri içinde, beraber, ayrı ayrı şekilleri, ayrı ayrı hizmetleri, ayrı ayrı rızıkları, ayrı ayrı cihazatları; hiçbirini şaşırmayarak, yanlış etmeyerek, nihayet karışıklık içinde nihayet derecede temyiz ve tefrik ile, gayet hassas bir mizanla herbir şeye lâzım olan herşeyleri külfetsiz tam vaktinde umulmadığı yerden verildiğini gözümüzle gördüğümüzden, zeminin sîmasında o keyfiyet, o tedbir, o idare öyle bir hâtem-i vahdaniyet ve öyle bir sikke-i ehadiyettir ki; bütün o mevcudatı birden, hiçten icad edip beraber idare etmeyen bir zât; rububiyet ve icad cihetiyle hiçbir şeye karışamaz. Çünki karışmış olsa, o hadsiz geniş müvazene-i idare bozulacak. Fakat insanların o kavanin-i rububiyetin hüsn-ü cereyanlarına yine emr-i İlahî ile surî bir hizmeti var.

Üçüncü Sikke:

İnsanın yüzünde.. belki, insanın yüzü öyle bir sikke-i ehadiyettir ki, Âdem zamanından tâ kıyamete kadar gelmiş ve gelecek bütün efrad-ı insaniye birden nazar-ı mütalaasında bulunmayan ve herbirine karşı o tek yüzde birer alâmet-i farika koymayan ve o küçük yüzde hadsiz alâmet-i farika bırakmayan bir sebeb, bir tek insanın yüzündeki hâtem-i vahdaniyete icad cihetiyle el uzatamaz. Evet insanın yüzüne o sikkeyi koyan zât, elbette bütün efrad-ı insaniye nazar-ı şuhudunda ve daire-i ilmindedir ki, herbir insanın sîması göz, kulak, ağız gibi a’zâ-yı esasîde birbirine benzediği halde, birer alâmet-i farika ile, hiçbirisine tamam benzemez. Nasılki o sîmada göz, kulak gibi a’zâların umum efradında birbirine benzediği, o nev’-i insanın Sâni’i bir, vâhid olduğuna şehadet eden bir sikke-i tevhiddir; öyle de: Hukuk-u insaniyenin muhafazası için sair enva’ın fevkinde olarak, o sîmalarda birbirine iltibas olmamak ve birbirinden tefriki için, hikmetli pek çok alâmet-i farika ile iftirakları, o Sâni’-i Vâhid’in iradesini, ihtiyarını ve meşietini göstermekle beraber, ayrı ve çok dakik bir sikke-i ehadiyet oluyor ki; bütün insanları, hayvanları, belki kâinatı halketmeyen bir zât, bir sebeb o sikkeyi koyamaz.

İkinci İşaret:

Kâinatın âlemleri, enva’ları ve unsurları öyle birbiri içine girift olarak girmiştir ki, kâinatın heyet-i mecmuasına mâlik olmayan bir sebeb, hiçbir nev’ine, hiçbir unsuruna hakikî tasarruf edemez. Âdeta İsm-i Ferd’in cilve-i vahdeti, bütün kâinatı bir vahdet içine almış; herşey o vahdeti ilân ediyor. Meselâ: Bu kâinatın lâmbası olan Güneş’in bir olması, umum kâinat birinin olmasına işaret ettiği gibi; zîhayatların çevik ve çalak hizmetçileri olan hava unsuru bir olması.. ve aşçıları olan ateş bir olması.. ve zemin bahçesini sulayan bulut süngeri bir olması.. ve umum zîhayatın imdadına yetişen yağmur bir olması ve her yere yetişmesi.. ve ekser hayvanat ve nebatat taifelerinin herbirisi umum zemin yüzünde serbest yayılmaları, vahdet-i nev’iyeleri ve meskenleri bir bulunması; gayet kat’î bir surette işaretler, şehadetlerdir ki: Meskenleri ile beraber umum o mevcudat, bir tek zâtın malı olduğuna delalet ederler.

İşte buna kıyasen, bütün kâinatın böyle birbirine girift olan enva’ları mecmu kâinatı öyle bir küll hükmüne getirmiştir ki, icad cihetiyle tecezzi kabul etmez. Umum kâinata hükmü geçmeyen bir sebeb, rububiyet cihetiyle ve icad keyfiyetiyle hiçbir şeye hükmedemez ve bir tek zerreye rububiyetini dinlettiremez.

Üçüncü İşaret:

İsm-i Ferd’in tecelli-i a’zamıyla kâinatı birbiri içinde hadsiz mektubat-ı Samedaniye hükmüne getirip, her mektubda hadsiz hâtem-i vahdaniyet ve pek çok mühr-ü ehadiyet basılmış gibi, herbir mektubun kelimatı adedince ehadiyet mühürlerini taşıyor ve o mühürlerin adedince kâtibini gösteriyor. Evet herbir çiçek, herbir meyve, herbir ot, hattâ herbir hayvan, herbir ağaç birer mühr-ü ehadiyet ve birer sikke-i Samediyet olduklarını ve bulundukları mekân ise bir mektub suretini alması cihetiyle herbiri bir imza şeklini alır; o mekânın kâtibini gösteriyor. Meselâ: Bir bahçede bir sarı çiçek, o bahçe nakkaşının bir mührü hükmündedir. O çiçek mührü kimin ise, bütün zemin yüzündeki o nevi çiçekler, o zâtın kelimeleri hükmünde olduğuna ve o bahçe dahi onun yazısı olduğuna, açık bir surette delalet ediyor. Demek oluyor ki; herbir şey, umum eşyayı Hâlık’ına isnad edip, a’zamî bir tevhide işaret ediyor.

Dördüncü İşaret:

İsm-i Ferd’in cilve-i a’zamı güneş gibi zahir olmakla beraber, vücub derecesinde bir makuliyet ve hadsiz bir kolaylıkla kabul edilir. Ve o cilvenin muhalifi ve zıddı olan şirk, nihayet derecede müşkil ve akıldan gayet derecede uzak, belki muhal ve mümteni derecesinde olduğunu isbat eden çok bürhanlar, Risale-i Nur’un eczalarında beyan edilmiş. Şimdilik o delillerdeki o noktaların tafsilatını o risalelere havale edip, yalnız “Üç Nokta”sını burada beyan edeceğiz.

Birincisi:

Onuncu ve Yirmidokuzuncu Sözlerin âhirlerinde icmalen ve Yirminci Mektub’un âhirinde tafsilen gayet kat’î bürhanlar ile isbat etmişiz ki: Zât-ı Ferd ve Ehad’in kudretine nisbeten en büyük şey’in icadı, en küçük birşey gibi kolaydır. Bir baharı, bir çiçek gibi sühuletle halkeder. Binler haşrin nümunelerini her baharda gözümüz önünde kolaylıkla icad eder. Büyük bir ağacı, küçük bir meyve gibi rahatça idare eder.
Eğer müteaddid esbaba havale edilse, herbir meyve, bir ağaç kadar masraflı ve müşkilâtlı.. ve bir çiçek, bir bahar kadar zahmetli ve suubetli olur. Evet nasılki bir ordunun teçhizat-ı askeriyesi bir kumandanın emriyle bir fabrikada yapılsa; o ordunun teçhizatı, âdeta bir tek neferin teçhizatı gibi kolaylaşır. Eğer her neferin cihazatı ayrı ayrı fabrikada yapılsa ve idare-i askeriyesi vahdetten kesrete girse; o vakit herbir nefer, ordu kadar fabrikalar ister.

Aynen öyle de eğer herşey Zât-ı Ferd ve Ehad’e verilse; bütün bir nev’in hadsiz efradı, bir tek ferd gibi kolay olur. Eğer esbaba verilse; herbir ferd, o nev’ kadar müşkilâtlı olur. Evet vahdet de, ferdiyet de; herşeyin o Zât-ı Vâhid’e intisabıyla olur ve ona istinad eder. Ve bu istinad ve intisab ise; o şey için hadsiz bir kuvvet, bir kudret hükmüne geçebilir. O vakit, küçük bir şey, o intisab ve istinad kuvvetiyle, binler derece kuvvet-i şahsiyesinin fevkinde işler görebilir, neticeler verebilir. Ve çok kuvvetli olan Ferd ve Ehad’e istinad ve intisab etmeyen bir şey, kendi şahsî kuvvetine göre, küçük işler görebilir ve neticesi ona göre küçülür. Meselâ: Nasılki başıbozuk, gayet cesur, kuvvetli bir adam, kendi cephanesini ve zahîresini beraberinde ve belinde taşımağa mecbur olduğundan, ancak on adam düşmanına karşı muvakkat dayanabilir. Çünki şahsî kuvveti o kadar eser gösterebilir. Fakat, askerlik tezkeresiyle bir kumandan-ı a’zama intisab ve istinad eden bir adam; kendi menabi-i kuvvetini ve erzak deposunu kendisi çekmediği ve taşımağa mecbur olmadığı için, o intisab ve istinad, onun için tükenmez bir kuvvet, bir hazine hükmüne geçtiğinden; mağlub düşen düşman ordusunun bir müşirini, belki binler adamla beraber, o intisab kuvvetiyle esir edebilir.

Demek vahdette, ferdiyette; bir karınca bir Firavun’u, bir sinek bir Nemrud’u, bir mikrop bir cebbarı o intisab kuvvetiyle mağlub edebildiği gibi; nohut tanesi küçüklüğünde bir çekirdek dahi dağ gibi heybetli bir çam ağacını omuzunda taşıyabilir. Evet nasılki bir kumandan-ı a’zam, bir neferin imdadına bir orduyu gönderebilir haysiyetiyle ve o neferin arkasında bir orduyu tahşid edebildiği cihetiyle; o nefer, bir ordu kendisinin arkasında manen bulunuyor gibi bir kuvvet-i maneviye ile pek büyük işlere, kumandanı namına mazhar olur. Öyle de: Sultan-ı Ezelî, Ferd ve Ehad olduğundan -hiçbir cihetle ihtiyaç yok, eğer farazâ ihtiyaç olsa- herşeyin imdadına bütün eşyayı gönderir ve herbir şeyin arkasına kâinat ordusunu tahşid eder ve herbir şey kâinat kadar bir kuvvete dayanır ve herbir şeye karşı bütün eşya -farazâ eğer ihtiyaç olsa- o Kumandan-ı Ferd’in kuvveti hükmüne geçebilir. Eğer Ferdiyet olmazsa, herbir şey bütün bu kuvveti kaybeder, hiç hükmüne sukut eder; neticeleri dahi hiçe iner.

İşte gözümüzle her vakit müşahede ettiğimiz bu çok hârika eserlerin gayet küçük ehemmiyetsiz şeylerden tezahürü, bilbedahe Ferdiyet ve Ehadiyeti gösteriyor. Yoksa herşeyin neticesi, meyvesi, eseri; o şeyin maddesi ve kuvveti gibi küçülerek hiçe inecekti. Ve gözümüz önündeki gayet kıymetdar şeylerin gayet derecede ucuzluğu ve nihayet derecede mebzuliyeti, hiç kalmayacaktı. Şimdi kırk para ile alacağımız bir kavunu, bir narı; kırk bin lira ile de yiyemezdik. Evet dünyadaki bütün sühulet, bütün ucuzluk, bütün mebzuliyet; vahdetten gelir ve Ferdiyete şehadet eder.

İkinci Nokta:

Mevcudat iki vecihle icad ediliyor. Biri; “ibda’ ve ihtira'” tabir edilen hiçten icaddır. Diğeri; “inşa ve terkib” tabir edilen mevcud olan anasır ve eşyadan toplamak suretiyle ona vücud vermektir. Eğer cilve-i Ferdiyete ve sırr-ı Ehadiyete göre olsa, hadsiz derece bir sühulet, belki vücub derecesinde bir kolaylık olur. Eğer Ferdiyete verilmezse, hadsiz derece müşkil ve gayr-ı makul, belki imtina’ derecesinde bir suubet olacak. Halbuki kâinattaki mevcudat, nihayet derecede külfetsiz olarak ve sühuletle ve kolaylıkla gayet mükemmel bir surette vücuda gelmeleri, cilve-i Ferdiyeti bilbedahe gösteriyor ve herşey doğrudan doğruya Zât-ı Ferd-i Zülcelal’in san’atı olduğunu isbat ediyor.

Evet eğer bütün eşya Ferd-i Vâhid’e verilse, bir kibrit çakar gibi, eserleriyle azameti anlaşılan o nihayetsiz kudretiyle hiçten icad eder ve ihatalı nihayetsiz ilmiyle herşeye manevî bir kalıb hükmünde bir mikdar tayin eder. Ve o âyine-i ilmindeki herşeyin suretine ve plânına göre kolayca herbir şeyin zerreleri o kalıb-ı ilmî içine yerleşir, muntazaman vaziyetlerini muhafaza ederler. Eğer etraftan zerreleri toplamak lâzım gelse de, ilmî kanunların ve kudretin ihatalı düsturları cihetiyle; o zerreler, kanun-u ilmî ve sevk-i kudretî ile bağlanmaları haysiyetiyle muti’ bir ordunun neferatı gibi muntazaman kanun-u ilmî ve sevk-i kudretî ile gelip o şeyin vücudunu ihata eden kalıb-ı ilmî ve mikdar-ı kaderî içine girip kolayca vücudunu teşkil ederler. Belki âyinedeki aksin fotoğraf vasıtasıyla kâğıt üstüne vücud-u haricî giymesi veyahud görünmeyen bir yazı ile yazılan bir mektuba gösterici maddeyi sürmekle görünmesi gibi, Ferd-i Vâhid’in ilm-i ezelîsinin âyinesinde bulunan mahiyet-i eşya ve suver-i mevcudata gayet sühuletle, kudret onlara vücud-u haricî giydirir ve âlem-i manadan âlem-i zuhura getirir, gözlere gösterir. Eğer Ferd-i Vâhid’e verilmezse, bir sineğin vücudunu rûy-i zeminin etrafından ve anasırından gayet hassas bir mizanla toplamak, âdeta yeryüzünü ve unsurları eleyip her taraftan o mahsus vücudun mahsus zerrelerini getirerek san’atlı vücudunda muntazam yerleştirmek için maddî kalıb, belki a’zâları adedince kalıblar bulunmak ve o vücuddaki duygular ve ruh gibi ince, dakik, manevî letaifi dahi mizan-ı mahsusla manevî âlemlerden celbetmek lâzım gelir.
İşte bu surette bir sineğin icadı, kâinat kadar müşkilâtlı olur; yüz derece müşkil müşkil içinde, belki muhal muhal içinde olacak. Çünki Hâlık-ı Ferd’den başka hiçbir şey, hiçten ve ademden icad edemediğine bütün ehl-i din ve ehl-i fen ittifak ediyorlar. Öyle ise esbab ve tabiata havale edilse, herşeye, ekser eşyadan toplamak suretiyle vücud verilebilir.

Üçüncü Nokta:

Eğer bütün eşya, bir Zât-ı Ferd-i Vâhid’e verilse, bir tek şey gibi kolay olmasına; eğer esbaba ve tabiata havale edilse, bir tek şeyin vücudu, umum eşya kadar müşkilâtlı olduğuna işaret eden, başka risalelerde izah edilen bir iki temsili, muhtasaran beyan edeceğiz.

Meselâ:

Bir zabite, bin nefere ait vaziyet ve idare havale edilse ve bir nefer de on zabitin idaresine verilse.. o bir neferin idaresi, bir taburun idaresinden on derece daha müşkilâtlı olur. Çünki ona emredenler, birbirine mani olurlar. Bir keşmekeş ile o nefer hiçbir istirahat yüzünü görmeyecek. Hem bir taburdan matlub vaziyet ve netice, bir tek zabite havale edilse; külfetsiz, kolayca o neticeyi istihsal eder ve o vaziyeti verebilir. Eğer o vaziyeti almayı ve o neticeyi istihsal etmeyi, o taburdaki başsız, âmirsiz, çavuşsuz neferata havale edilse, o matlub vaziyeti ve neticeyi almak için çok karışıklık içinde münakaşalarla ancak nâkıs bir sureti, müşkilâtla tahsil edilebilir.

İkinci Temsil:

Meselâ Ayasofya gibi kubbeli bir câmiin kubbesindeki taşlarını durdurmak vaziyeti ve muallakta durdurması bir ustaya verilse, o vaziyeti onlara kolayca verebilir. Eğer o vaziyete girmesi, taşlara havale edilse, herbir taş umum taşlara hem hâkim-i mutlak, hem mahkûm-u mutlak olmak lâzım gelir. Tâ ki, birbirine başbaşa verip, muallakta durabilsinler. O halde o ustanın kolayca gördüğü işini görmek için yüz usta kadar, yüz derece işinden daha ziyade işler görülecek, sonra o vaziyetler alınacak.

Üçüncü Temsil:

Meselâ Küre-i Arz, Zât-ı Ferd-i Vâhid’in bir memuru, bir neferi olduğundan, yalnız o bir tek nefer, o tek zâtın tek emrini dinlediği için, mevsimlerin husulü ve gece ve gündüz vakitlerinin vücudu ve semavattaki ulvî ve haşmetli harekâtın zuhuru ve sinemavari semavî levhaların tebdili gibi neticeleri istihsal için Arz gibi bir tek nefer, bir tek zâtın bir tek emrini almakla, o vazifenin neş’esinden gelen bir cazibe ile meczub mevlevî gibi semaa kalkar, bütün o muhteşem neticelerin husulüne ve zuhuruna vesile olur. Güya o tek nefer, kâinat yüzündeki muhteşem manevraya bir kumandanlık eder. Eğer hâkimiyet-i uluhiyeti ve saltanat-ı rububiyeti umum kâinatı ihata eden ve hüküm ve emri umum mevcudata geçen bir Zât-ı Ferd’e verilmezse; o halde o neticeleri, o semavî manevrayı ve arzî mevsimleri tahsil etmek için Küre-i Arz’dan bin defa büyük milyonlarla yıldızlar ve küreler, milyonlar sene uzun bir mesafeyi her yirmidört saatte, herbir senede gezmekle o neticeler gösterilebilir. İşte Küre-i Arz gibi bir tek memur, meczub bir mevlevî gibi mihveri ve medarı üstünde iki hareketle hasıl olan o haşmetli neticelerin husulü ise, vahdette ne derece hadsiz sühulet olduğuna bir misal olması gibi, aynı neticeleri kazanmak için milyonlar defa o hareketten daha müşkil ve hadsiz uzun yollar ile o neticeleri kazanmak ne derece müşkilâtlı, belki muhal olduğuna; şirk ve küfrün yolunda ne derece muhaller, bâtıl şeyler bulunduğuna misaldir.

Esbaba tapanların ve tabiatperestlerin cehaletlerine bu misal ile bak. Meselâ: “Bir zât hârika bir fabrikanın veya acib bir saatin veya muhteşem bir sarayın veya mükemmel bir kitabın gayet muntazam bir surette eczalarını, çarklarını fevkalâde san’atıyla hazır ettikten sonra, kendisi kolayca o eczaları terkib edip işletmeyerek, belki çok uzun masraflarla o eczaları kendi kendine işlemek ve o usta yerine fabrikayı, sarayı, saati yapmak, kitabı yazmak için herbir cüz’ü, herbir çarkı, hattâ kâğıdı, kalemi birer hârika makine hükmüne getiriyor. Ve teşhirini çok istediği bütün hünerlerini, kemalâtını izhara vesile olan o üstadlığını ve san’atını onlara havale ediyor.” diye zannetmek, ne derece akıldan uzak ve cehalet olduğunu anlarsın!

Aynen öyle de; esbaba ve tabiatlara icad isnad edenler, muzaaf bir cehalete düşerler. Çünki tabiatların ve sebeblerin üstünde dahi gayet muntazam bir eser-i san’at var; onlar da sair mahlukat gibi masnu’durlar. Onları öyle yapan zât, onların neticelerini dahi yapar, beraber gösteriyor. Çekirdeği yapan, onun üstünde ağacı o yapar; ve ağacı yapan, onun üstünde meyveleri dahi o icad eder. Yoksa ayrı ayrı tabiatların, sebeblerin vücuda gelmeleri için, yine muntazam başka tabiatları, sebebleri isteyecekler. Ve hâkeza gitgide nihayetsiz, manasız, imkânsız bir silsile-i mevhumatı mevcud kabul etmek lâzım gelir. Bu ise, cehaletlerin en antikasıdır.

Beşinci İşaret:

Çok yerlerde kat’î delillerle isbat etmişiz ki: Hâkimiyetin en esaslı hâssası; istiklaldir, infiraddır. Hattâ hâkimiyetin zaîf bir gölgesi; âciz insanlarda dahi, istiklaliyetini muhafaza etmek için, gayrın müdahalesini şiddetle reddeder ve kendi vazifesine başkasının karışmasına müsaade etmez. Çok padişahlar bu redd-i müdahale haysiyetiyle masum evlâdlarını ve sevdiği kardeşlerini merhametsizce kesmişler. Demek, hakikî hâkimiyetin en esaslı hâssası ve infikâk kabul etmez bir lâzımı ve daimî bir muktezası; istiklaldir, infiraddır, gayrın müdahalesini reddir.

İşte bu çok esaslı hâssa içindir ki, rububiyet-i mutlaka derecesindeki hâkimiyet-i İlahiye, gayet şiddetle şirki ve iştiraki ve müdahale-i gayrı reddettiğinden, Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan dahi, gayet hararetle ve şiddetle ve pek çok tekrar ile tevhidi gösterip; şirki, iştiraki azîm tehdidlerle reddediyor.

İşte rububiyetteki hâkimiyet-i İlahiye, tevhid ve vahdeti kat’î bir surette iktiza ettiği ve gayet kuvvetli bir dâîyi ve gayet şiddetli bir mukteziyi gösterdiği gibi, kâinat yüzündeki nihayet derecede mükemmel ve mecmu-u kâinattan, yıldızlardan tut tâ nebatat, hayvanat, maadin.. tâ cüz’iyat ve efrada ve zerrelere kadar görünen intizam-ı ekmel ve insicam-ı ecmel; o ferdiyete, o vahdete hiçbir cihetle şübhe getirmez bir şahid-i âdil, bir bürhan-ı bahirdir. Çünki gayrın müdahalesi olsa, bu gayet hassas nizam ve intizam ve müvazene-i kâinat elbette bozulacaktı ve intizamsızlık eseri görünecekti.

لَوْ كَانَ ف۪يهِمَٓا اٰلِهَةٌ اِلَّا اللّٰهُ لَفَسَدَتَا

âyetinin sırrıyla, bu hârika mükemmel nizam-ı kâinat karışacaktı ve fesada girecekti. Halbuki

فَارْجِعِ الْبَصَرَ هَلْ تَرٰى مِنْ فُطُورٍ

âyetiyle zerrattan tâ seyyarata, ferşten tâ arşa kadar hiçbir cihetle kusur ve noksan ve müşevveşiyet eseri görülmediğinden, gayet parlak bir surette, bu nizam-ı kâinat ve şu intizam-ı mahlukat ve şu müvazene-i mevcudat, İsm-i Ferd’in cilve-i a’zamını gösterip vahdete şehadet eder. Hem cilve-i ehadiyet sırrıyla, en küçük bir zîhayat mahluk, kâinatın bir misal-i musaggarası ve küçük bir fihristesi hükmünde olduğundan; o tek zîhayata sahib çıkan, bütün kâinatı kabza-i tasarrufunda tutan zât olabilir. Ve bir çekirdek, hilkatçe bir ağaçtan geri olmadığı; ve bir ağaç, küçük bir kâinat hükmünde olduğu.. herbir zîhayat dahi, küçük bir kâinat ve küçük bir âlem hükmünde olduğundan; bu sırr-ı ehadiyet cilvesi, şirk ve iştiraki muhal derecesine getiriyor.

Bu kâinat, o sır ile; değil yalnız tecezzi kabul etmez bir külldür; belki mahiyetçe, inkısam ve iştiraki ve tecezzisi imkânsız ve müteaddid elleri kabul etmez bir küllî hükmüne geçtiğinden; ondaki herbir cüz’, bir cüz’î ve bir ferdî hükmünde; ve o küll dahi, bir küllî hükmünde olduğundan, hiçbir cihetle iştirakin imkânı olmuyor. Bu İsm-i Ferd’in cilve-i a’zamı; hakikat-ı tevhidi, bu sırr-ı ehadiyetle bedahet derecesinde isbat ediyor.

Evet kâinatın enva’ları birbiri içine girift olması ve kenetleşmesi ve herbirinin vazifesi umuma baktığı cihetle; kâinatı rububiyet ve icad noktasında tecezzi kabul etmez bir küll hükmüne getirdiği misillü; kâinatta faaliyet gösteren ef’al-i umumiye-i muhita dahi, birbirinin içinde tedahül cihetiyle, yani meselâ hayat vermek fiili içinde, aynı anda iaşe ve terzîk fiili görünüyor. Ve o iaşe, ihya fiilleri içinde aynı zamanda o zîhayatın cesedini tanzim, teçhiz fiilleri müşahede olunuyor. Ve o iaşe, ihya, tanzim, teçhiz fiilleri içinde; aynı vakitte tasvir, terbiye ve tedbir fiilleri nazara çarpıyor. Ve hâkeza.. böyle muhit ve umumî ef’alin birbiri içine tedahülü ve girift olması.. ve ziyadaki yedi renk gibi imtizac belki ittihad etmesi haysiyetiyle ve o ef’alin herbiri mahiyetçe bir birlik ve vahdet içinde ekser mevcudata ihatası ve şümulü.. ve vahdanî birer fiil olduğundan, her halde fâilinin bir tek zât olması.. ve herbiri umum kâinatı istila etmesi.. ve sair ef’al ile muavenetdarane birleşmesi itibariyle, kâinatı tecezzi kabul etmez bir küll hükmüne getirdiği gibi; zîhayat mahlukların herbirisi, kâinatın bir çekirdeği, bir fihristesi, bir nümunesi hükmünde olduğundan, kâinatı rububiyet noktasında tecezzi ve inkısamı imkân haricinde bir küllî hükmüne getirmiştir. Demek kâinat öyle bir külldür ki; bir cüz’e Rab olmak, umum o külle Rab olmakla olur. Ve öyle bir küllîdir ki; herbir cüz’, bir ferd hükmüne geçip, bir tek ferde rububiyetini dinlettirmek, umum o küllîyi müsahhar etmekle olabilir.

Altıncı İşaret:

Ferdiyet-i Rabbaniye ve vahdet-i İlahiye, bütün kemalâtın

{(Haşiye): Hattâ hadsiz kemal ve cemal-i İlahînin tahakkukuna en zahir bürhan ve en kuvvetli bir delil, vahdettir. Çünki kâinatın sâni’i Vâhid-i Ehad bilinse, bütün kâinattaki kemalât ve cemaller, o Sâni’-i Vâhid’de bulunan kudsî kemalâtın ve cemallerin gölgeleri ve cilveleri ve işaretleri ve tereşşuhatları olduğu bilinecek. Yoksa kâinatın kemalâtı ve cemalleri, mahlukata ve şuursuz bir kısım esbaba ait kalacaktı. O vakit akl-ı beşer nazarında kemalât-ı İlahiyenin hazine-i sermediyesi anahtarsız, meçhul kalırdı.}

medarı, esası olduğu ve kâinatın hilkatindeki hikmetlerin ve maksadların menşei ve madeni olduğu gibi, zîşuur ve zîaklın, hususan insanların metalibinin ve arzularının husul bulmasının menbaı ve çare-i yegânesidir. Eğer ferdiyet olmazsa, beşerin bütün metalib ve arzuları sönecek. Hem hilkat-i kâinatın neticeleri hiçe inecek, hem mevcud ve muhakkak olan ekser kemalâtın in’idamına vesile olacak. Meselâ: İnsanda en şedid ve sarsılmaz ve aşk derecesinde bir arzu-yu beka var. Ve o matlabı vermek için, bütün kâinatı sırr-ı ferdiyetle kabzasında tutan ve bir menzili kapayıp öbür menzili açmak gibi kolay bir surette dünyayı kapayıp âhireti açabilir bir zât, o arzu-yu bekayı yerine getirebilir. Ve bu arzu gibi, ebede uzanmış ve kâinatın etrafına yayılmış, beşerin binler arzuları, sırr-ı ferdiyete ve hakikat-ı tevhide bağlıdırlar. Eğer o ferdiyet olmazsa; onlar olmaz, akîm kalırlar. Ve vahdetle bütün kâinata birden tasarruf eden bir Zât-ı Ferd olmazsa, o matlablar yerine gelmez. Farazâ gelse de çok nâkıs olur.

İşte bu sırr-ı azîm içindir ki: Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan, tevhid ve ferdiyeti pek çok tekrar ile, kuvvetli bir hararetle, yüksek bir halâvetle ders verdiği gibi; bütün enbiya ve asfiya ve evliya en büyük zevklerini ve saadetlerini; kelime-i tevhid olan “Lâ İlahe İllâ Hu”da buluyorlar.

Yedinci İşaret:

İşte bu tevhid-i hakikîyi bütün meratibiyle en mükemmel bir surette ders veren, isbat eden, ilân eden Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’ın risaleti, elbette o tevhidin kat’iyyeti derecesinde sabit olmak lâzım gelir. Çünki madem daire-i vücudun en büyük hakikatı olan tevhidi bütün hakaikıyla o zât ders veriyor.. elbette tevhidi isbat eden bütün bürhanlar; dolayısıyla onun risaletini ve vazifesinin hakkaniyetini ve davasının doğruluğunu dahi kat’î isbat eder denilebilir. Evet böyle binler hakaik-i âliyeyi cem’eden, Ferdiyet ve Vahdaniyeti hakkıyla keşfedip ders veren bir risalet; gayet kat’î bir surette o tevhid, o Ferdiyetin muktezasıdır ve lâzımıdır. Onlar, onu her halde isterler.

İşte o vazifeyi tamtamına yerine getiren Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm’ın şahsiyet-i maneviyesinin derece-i ehemmiyetine ve ulviyetine ve bu kâinatın bir güneşi olduğuna şehadet eden pek çok delillerden, sebeblerden üç tanesini nümune olarak beyan ediyoruz.

Birincisi:

Umum ümmet, umum asırlarda işledikleri umum hasenatın bir misli “Es-sebebü ke-l fâil” sırrınca, Zât-ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâm’ın sahife-i hasenatına geçtiği gibi; umum ümmet, her günde ettikleri salavat duasının kat’î makbuliyeti cihetiyle, o hadsiz duaların iktiza ettikleri makam ve mertebeyi düşünmekle, şahsiyet-i maneviye-i Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm’ın bu kâinat içinde nasıl bir güneş olduğu anlaşılır.

İkincisi:

Âlem-i İslâmın şecere-i kübrasının menşei, çekirdeği, hayatı, medarı olan mahiyet-i Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm’ın fevkalâde istidad ve cihazatıyla, âlem-i İslâmiyetin maneviyatını teşkil eden kudsî kelimatı, tesbihatı, ibadatı en evvel bütün manalarıyla hissedip yapmaktan gelen terakkiyat-ı ruhiyesini düşün; habibiyet derecesine çıkan ubudiyet-i Muhammediyenin (A.S.M.) velayeti, sair velayetlerden ne kadar yüksek olduğunu anla!

Bir zaman bir tek tesbihin, bir tek namazda, Sahabelerin tarz-ı telakkisine yakın bir surette bana inkişafı, bir ay kadar ibadet derecesinde ehemmiyetli göründü. Sahabelerin yüksek kıymetini onunla anladım. Demek bidayet-i İslâmiyede kelimat-ı kudsiyenin verdiği feyiz ve nurun başka bir meziyeti var. Tazeliği haysiyetiyle başka bir letafeti, bir taraveti, bir lezzeti var ki; gaflet perdesi altında mürur-u zamanla gizlenir, azalır, perdelenir. Zât-ı Muhammediye (A.S.M.) ise, onları menba-ı hakikîsinden (Zât-ı Akdes’ten) turfanda, taze olarak, fevkalâde istidadıyla almış, emmiş, massetmiş. Bu sırra binaen o zât; bir tek tesbihten, başkasının bir sene ibadeti kadar feyiz alabilir.

İşte bu nokta-i nazardan Zât-ı Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm’ın, haddi ve nihayeti olmayan meratib-i kemalâtta ne derece terakki ettiğini kıyas et.

Üçüncüsü:

Bu kâinatın Hâlık’ı, bu kâinattaki bütün makasıdının en ehemmiyetli medarı nev’-i insan olduğundan ve bütün hitabat-ı Sübhaniyenin en anlayışlı bir muhatabı nev’-i beşer olduğundan; o nev’-i beşer içinde en meşhur, en namdar ve âsârıyla ve icraatıyla en mükemmel, en muhteşem ferd olan Zât-ı Muhammediyeyi (A.S.M.) o nev’ namına, belki umum kâinat hesabına kendine muhatab eden Zât-ı Ferd-i Zülcelal, elbette onu hadsiz kemalâtta hadsiz feyzine mazhar etmiştir.

İşte bu üç nokta gibi çok noktalar var. Kat’î bir surette isbat ederler ki; şahsiyet-i maneviye-i Muhammediye (A.S.M.), kâinatın manevî bir güneşi olduğu gibi, bu kâinat denilen Kur’an-ı Kebir’in âyet-i kübrası ve o Furkan-ı A’zam’ın ism-i a’zamı ve İsm-i Ferd’in cilve-i a’zamının bir âyinesidir. Kâinatın umum zerratının umum zamanlarındaki umum dakikalarının bütün âşirelerine darbedilip, hasıl-ı darb adedince o Zât-ı Ahmediyeye salât ü selâm, nihayetsiz hazine-i rahmetinden inmesini, Zât-ı Ferd-i Ehad-i Samed’den niyaz ediyoruz!..

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ

* * ******

Risale-i Nur Külliyatı’ndan Otuzuncu Lem’a’nın Dördüncü Nüktesi, Tevhid-i Hakikî’nin en yüksek mertebelerini İsm-i Ferd’in tecellisiyle izah eden son derece mühim bir tefekkür metnidir. Bu Nükte, İsm-i A’zam’ın altı nurundan biri olan “Ferd” isminin, Sure-i İhlâs’ın birinci ayeti olan “قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ” (De ki: O, Allah’tır, bir tektir.) ayetinin bir nüktesi olarak nasıl tecelli ettiğini “Yedi İşaret” ile tasvir etmektedir.

Giriş: İsm-i Ferd, Vâhidiyet ve Ehadiyet Münasebeti
Metnin mebdei (başlangıcı), mevzunun temelini teşkil eden üç mühim ismi takdim eder: Ferd, Vâhid ve Ehad.
• İsm-i Vâhid (Vâhidiyet): Allah’ın (c.c.) bir olduğunu, Zâtında, sıfatında ve ef’alinde (fiillerinde) şeriki (ortağı) bulunmadığını ifade eder. Vâhidiyet tecellisi, daha çok kâinatın heyet-i mecmuasına, yani bütününe bir anda bakar. Kâinatı bir bütün olarak idare edenin, nizamı kuranın “Bir” olduğunu gösterir. Birinci ve İkinci İşaret’teki kâinatın umumî tesanüdü (dayanışması) ve unsurların (güneş, hava, su) birliği, bu Vâhidiyet tecellisinin parlak delilleridir.
• İsm-i Ehad (Ehadiyet): Allah’ın (c.c.) Zâtının “Bir” olduğunu, cüz’lerden (parçalardan) mürekkep olmadığını (parçaları olmadığını) ifade eder. Ehadiyet tecellisi ise, kâinattaki her bir cüz’e, her bir ferde hususî olarak bakar. Kâinatın Hâlık’ının, her bir zerreye, her bir çiçeğe, her bir insana bizzat nazar ettiğini, O’nun rububiyetinin her şeyin üzerinde doğrudan doğruya bulunduğunu gösterir. Her bir varlığın yüzündeki hususî mühür (sikke), Ehadiyet’in isbatıdır.
• İsm-i Ferd: Ferdiyet, Vâhidiyet ve Ehadiyet’in manalarını cem’ eden (toplayan) ve Zât-ı Akdes’in hiçbir şeye benzemeyen, misli olmayan, tek ve yegâne (singular) olduğunu ifade eden bir ism-i a’zam cilvesidir. Kâinatı bir bütün olarak (Vâhidiyet) idare ettiği gibi, her bir cüz’ü de (Ehadiyet) bizzat ve infirad (tek başına) ile tedbir ve terbiye ettiğini gösterir.
Bu Nükte, “قُلْ هُوَ اللّٰهُ اَحَدٌ” ayetinin manasının, İsm-i Ferd’in bu a’zamî tecellisi ile kâinatta nasıl okunduğunu Yedi İşaret ile isbat eder.
Birinci Bölüm: Kâinattaki Vahdet Sikkeleri (Birinci, İkinci ve Üçüncü İşaretler)
Bu bölümde, İsm-i Ferd’in kâinata, nev’lere ve fertlere vurduğu “sikke-i tevhid” (tevhid damgası) ve “hâtem-i vahdaniyet” (birlik mührü) üç misal ile izah edilir:

1. Birinci Sikke: Kâinatın Heyet-i Mecmuasındaki Tesanüd (Dayanışma)
Metin, kâinatı “en muntazam bir fabrika çarkları gibi” birbirine muavenet eder (yardımlaşır) ve birbirinin vazifesini tekmile (tamamlamaya) çalışır şeklinde tasvir eder.
• Tesanüd, Teavün, Tecavüb, Teanuk: Bu dört tabir, kâinatın bölünemez bir küll olduğunu isbat eder.
• Tesanüd: Varlıkların (mesela, güneşin, havanın, suyun, toprağın ve bitkilerin) birbiriyle sarsılmaz bir dayanışma içinde olması.
• Teavün: Birbirine yardım etmeleri (bulutun bitkiye, bitkinin hayvana yardım etmesi).
• Tecavüb: Birbirinin sualine (ihtiyacına) cevap vermeleri (Midenin ihtiyacına rızıkların koşması).
• Teanuk: Birbiri içine girme, sarılma (Bir insanın cesedindeki unsurlar gibi).
• İzahı: Bu öyle bir vahdet-i vücud (varlık birliği değil, varlığın bir bütün teşkil etmesi) teşkil eder ki, bir unsurun dizginini tutan (mesela sadece havayı idare etmek isteyen), umumun (güneşin, suyun, toprağın) dizginlerini tutamazsa, o tek unsurun dizginini dahi zabtedemez. Bu, kâinatın Hâlık’ının Vâhid (Bir) olması gerektiğinin kat’î bir isbatıdır.

2. İkinci Sikke: Zemin Yüzündeki Hâtem-i Ehadiyet
Bahar mevsiminde, zemin yüzünde yüzbinlerce hayvan ve bitki taifesinin (nev’inin) bir anda, birbiri içinde, fakat şaşırmadan, karıştırmadan, mükemmel bir temyiz ve tefrik (ayırt etme) ile icad edilmesi, Ehadiyet’in mührüdür.
• İzahı: Gayet karışıklık içinde, gayet hassas bir mizanla, her bir zîhayata (canlıya) lazım olan rızkın, cihazatın (donanımın) tam vaktinde, külfetsizce verilmesi; bütün bu mevcudatı birden görmeyen, bilmeyen ve idare etmeyen bir zâtın, icad cihetiyle hiçbir şeye karışamayacağını gösterir. Bir sineği halketmek için, onunla alakadar olan bütün kâinatı idare etmek gerekir. Bu da ancak Ehad olan bir Zât’a mahsustur.

3. Üçüncü Sikke: İnsanın Yüzündeki Sikke-i Ehadiyet
İnsanın yüzü (sîması), Vâhidiyet ve Ehadiyet’i birleştiren cami’ (toplayıcı) bir aynadır:
• Vâhidiyet Ciheti (Tevhid Sikkesi): Bütün insanların yüzlerinde, göz, kulak, ağız gibi a’zâ-yı esasîde (temel organlarda) birbirine benzemesi, Sâni’in (Sanatkârın) bir ve vâhid olduğunu gösterir.
• Ehadiyet Ciheti (Ehadiyet Sikkesi): Bu umumî benzerlik içinde, Hz. Âdem’den (a.s.) kıyamete kadar gelecek milyarlarca insanın, hukuklarının muhafazası için, hiçbirinin sîmasının diğerine tam benzememesi, her birine hususî bir alâmet-i farika (ayırt edici işaret) konulmasıdır. Bu, Sâni’in ihtiyarını (dilediğini seçmesini) ve meşietini (iradesini) gösteren ve O’nun Ehad olduğunu isbat eden dakik bir mühürdür.
İkinci Bölüm: Kâinatın Bölünmezliği ve Samedanî Mektuplar (İkinci ve Üçüncü İşaretler)
Bu işaretler, kâinatın hem unsurlar hem de fertler seviyesinde nasıl bölünemez bir bütün olduğunu ve her parçanın, bütünü Yaratan’a nasıl işaret ettiğini derinleştirir.

1. Unsurların Birliği (İkinci İşaret):
Kâinatın âlemleri ve unsurları (elementleri) “birbiri içine girift olarak girmiştir.” Güneşin bir olması, havanın bir olması, ateşin bir olması, yağmurun bir olması ve her yere yetişmesi, meskenleri olan zemin yüzü ile beraber umum mevcudatın, bir tek zâtın malı olduğuna kat’î şehadet eder. Güneşi idare edemeyen, bir çiçeğin hayatına müdahale edemez.

2. Mektubat-ı Samedaniye (Üçüncü İşaret):
İsm-i Ferd’in tecellisi, kâinatı birbiri içinde “hadsiz mektubat-ı Samedaniye” (Samed olan Allah’ın mektupları) hükmüne getirir.
• İzahı: Her bir çiçek, her bir meyve, her bir hayvan… birer “mühr-ü ehadiyet” ve “sikke-i Samediyet”tir. Bulundukları mekân (mesela bahçe) bir mektup ise, o çiçek o mektuptaki imza gibidir.
• Neticesi: Bir bahçedeki sarı çiçeğin mührü kime ait ise (o bahçenin Nakkaşı kim ise), zemin yüzündeki bütün aynı nevi çiçekler de O’nun “kelimeleri” hükmündedir. Böylece her bir şey (cüz’), umum eşyayı (küll’ü) Hâlık’ına isnad eder; a’zamî bir tevhidi ilan eder.
Üçüncü Bölüm: Tevhidin Sühuleti ve Şirkin Müşkilâtı (Dördüncü İşaret)
Bu, Nükte’nin en mühim ve en hacimli İşaretidir. Tevhidin (Allah’ı bir bilmenin) ne kadar makul ve kolay (sühulet), şirkin (ortak koşmanın) ise ne kadar müşkil (zor) ve muhal (imkânsız) olduğunu “Üç Nokta” ile isbat eder.
Birinci Nokta: Vahdette Sühulet (Kolaylık), Kesrette Müşkilât (Zorluk)
• Tevhidde Sühulet: Zât-ı Ferd ve Ehad’in kudretine nisbeten, en büyük şey (bir baharı icad etmek) ile en küçük şey (bir çiçeği icad etmek) arasında fark yoktur; ikisi de eşit derecede kolaydır.
• Şirkte Müşkilât: Eğer o çiçek, müteaddid esbaba (sebeplere) havale edilse, o tek çiçeği yapmak için, adeta bütün baharı yaratacak bir kudret ve ilim o sebeplerde bulunmak mecburiyetinde kalır.
• Temsiller:
• Ordu Temsili: Bir ordunun teçhizatı bir kumandanın emriyle bir fabrikada yapılsa, bir neferin teçhizatı kadar kolaylaşır. Eğer her neferin teçhizatı ayrı ayrı yerlerde yapılsa, her nefer için bir ordu kadar fabrika gerekir.
• İntisab ve İstinad: Bir nefer, “askerlik tezkeresiyle” bir kumandan-ı a’zama intisab (bağlanma) ve istinad (dayanma) ettiği için, kendi kuvvetinin binler derece fevkinde işler görür (düşman ordusunu esir alır). Bu intisab sayesinde, bir karınca bir Firavun’u, bir sinek bir Nemrud’u, bir mikrop bir cebbarı mağlup edebilir. Bir çekirdek, dağ gibi çam ağacını omuzunda taşıyabilir.
• Netice: Dünyadaki bütün sühulet (kolaylık), ucuzluk ve mebzuliyet (bolluk), vahdetten gelir ve Ferdiyete şehadet eder.
Cenâb-ı Hak, bu hakikati şöyle beyan eder:
اِنَّمَٓا اَمْرُهُٓ اِذَٓا اَرَادَ شَيْـًٔا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ
“O, bir şeyi dilediği zaman, O’nun emri yalnızca: ‘Ol!’ demesidir; o da hemen oluverir.” (Yâsîn, 36:82 – TDV Meali)

İkinci Nokta: İcadın İki Vecihi (İbda’ ve İnşa’)
• İbda’ (Hiçten İcad): Eğer her şey Ferd-i Vâhid’e verilse, O, nihayetsiz kudretiyle “hiçten icad eder.” Veya ihatalı ilmiyle her şeye manevî bir kalıb-ı ilmî (ilmî kalıp) tayin eder; zerreler o kalıba emr-i Rabbanî ile muntazam girer. Bu, “âyinedeki aksin fotoğraf vasıtasıyla kâğıt üstüne vücud-u haricî giymesi” gibi kolaydır.
• İnşa’ (Toplama): Eğer Ferd-i Vâhid’e verilmezse ve esbaba/tabiata havale edilse, ibda’ (hiçten yaratma) mümkün olmadığından, inşa’ (mevcut unsurlardan toplama) yolu kalır. Bu ise, bir sineğin vücudunu yaratmak için, rûy-i zeminin (yeryüzünün) bütün unsurlarını eleyip, gayet hassas bir mizanla o sineğin mahsus zerrelerini toplamak ve manevî âlemlerden ruhunu celbetmek (çekmek) lazımdır ki, bu, “yüz derece müşkil müşkil içinde, belki muhal muhal içinde olacak” bir durumdur.

Üçüncü Nokta: İdaredeki Vahdet ve Kesret Temsilleri
• Zabit/Nefer Temsili: Bir zabite (subaya) bin neferin idaresi verilse kolaydır. Fakat bir nefer, on zabitin idaresine verilse, o neferin idaresi bir taburdan on derece müşkil olur; bir keşmekeş (kargaşa) çıkar.
• Ayasofya Temsili: Bir cami kubbesindeki taşları muallakta (boşlukta) durdurmak bir ustaya verilse kolaydır. Eğer o vaziyet taşlara havale edilse, her bir taşın, diğer bütün taşlara hem hâkim-i mutlak hem mahkûm-u mutlak olması gerekir ki, bu imkânsızdır.
• Küre-i Arz Temsili: Küre-i Arz (Dünya), Zât-ı Ferd-i Vâhid’in bir memurudur. “Meczub bir mevlevî gibi” iki hareketiyle (mihveri ve medarı üstünde) mevsimler, gece-gündüz gibi haşmetli neticeleri hasıl eder. Eğer bu vazife Vâhid-i Ehad’e verilmezse, o neticeleri (mesela mevsimleri) tahsil etmek için, Arz’dan bin defa büyük milyonlarca yıldızın, hadsiz uzun mesafeleri gezmesi lazımdır ki, bu, şirkin yolunda ne derece muhaller olduğunu gösterir.
Bu İşaret, esbaba ve tabiata icad isnad etmenin “cehaletlerin en antikası” olduğunu isbat eder. Zira sebeplerin ve tabiatın kendileri dahi muntazam birer eser-i san’attır, masnu’durlar (sanatla yapılmışlardır).

Dördüncü Bölüm: Hâkimiyet-i İlahiye ve Nizam-ı Kâinat (Beşinci İşaret)
Bu İşaret, hâkimiyetin yapısı (doğası) üzerinden tevhidi isbat eder.
• Hâkimiyetin Esası: İstiklal ve İnfirad: Hâkimiyetin en esaslı hassası (özelliği), istiklaldir (bağımsızlıktır) ve infiraddır (tekliktir). Gayrın müdahalesini şiddetle reddeder. (Padişahların bu uğurda evlatlarını katletmeleri misali).
• Rububiyet-i Mutlaka: Allah’ın (c.c.) rububiyet (terbiye edicilik) derecesindeki mutlak hâkimiyeti, şirki ve iştiraki (ortaklığı) gayet şiddetle reddeder.
• Delil: Nizam-ı Kâinat: Eğer gayrın müdahalesi olsa, bu gayet hassas nizam ve intizam ve müvazene-i kâinat (kâinat dengesi) elbette bozulacaktı.
Bu hakikat, Kur’an-ı Kerim’de şöyle ferman edilir:
لَوْ كَانَ ف۪يهِمَٓا اٰلِهَةٌ اِلَّا اللّٰهُ لَفَسَدَتَاۚ فَسُبْحَانَ اللّٰهِ رَبِّ الْعَرْشِ عَمَّا يَصِفُونَ
“Eğer yerde ve gökte Allah’tan başka ilâhlar olsaydı, kesinlikle ikisinin de düzeni bozulurdu. Demek ki, arşın Rabbi olan Allah, onların niteledikleri şeylerden uzaktır, yücedir.” (Enbiyâ, 21:22 )
Metin, bu fesadın (bozulmanın) ve füturun (çatlağın) zerrelerden seyyarata (gezegenlere) kadar hiçbir yerde görünmediğini şu ayetle teyid eder:
اَلَّذ۪ي خَلَقَ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ طِبَاقًاۜ مَا تَرٰى ف۪ي خَلْقِ الرَّحْمٰنِ مِنْ تَفَاوُتٍۜ فَارْجِعِ الْبَصَرَۙ هَلْ تَرٰى مِنْ فُطُورٍ
“O, yedi göğü tabaka tabaka yaratandır. Rahmân’ın yaratışında hiçbir uyumsuzluk göremezsin. Bir kere daha bak! Hiçbir çatlak (ve düzensizlik) görüyor musun?” (Mülk, 67:3 )
Ayrıca, sırr-ı ehadiyet ile en küçük bir zîhayat mahluk (mesela bir sinek), kâinatın bir misal-i musaggarası (küçültülmüş misali) olduğundan, o tek zîhayata sahib çıkanın, bütün kâinata sahib olması gerekir. Bu da şirki muhal derecesine getirir.
Cenâb-ı Hakk’ın mülkünde ortağı olmadığını beyan eden şu ayet de bu İşaret’in gayesini teyid eder:
اَلَّذ۪ي لَهُ مُلْكُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَلَمْ يَتَّخِذْ وَلَدًا وَلَمْ يَكُنْ لَهُ شَر۪يكٌ فِي الْمُلْكِ وَخَلَقَ كُلَّ شَيْءٍ فَقَدَّرَهُ تَقْد۪يرًا
“Göklerin ve yerin mülkü O’nundur; O, çocuk edinmemiştir. Mülkünde ortağı yoktur. O, her şeyi yaratmış ve yarattığı o şeyleri bir ölçüye göre takdir etmiştir.” (Furkân, 25:2 )

Beşinci Bölüm: Ferdiyet, Kemalât ve İnsanın Gayesi (Altıncı İşaret)
Bu İşaret, Ferdiyet ve Vahdet’in, bütün kemalâtın (mükemmelliklerin) ve hilkat-i kâinatın (kâinatın yaratılış) gayelerinin medarı (dayanağı) ve menşei (kaynağı) olduğunu beyan eder.
• Kemalâtın Medarı: (Haşiyede izah edildiği gibi) Eğer Sâni’-i Kâinat Vâhid-i Ehad bilinse, kâinattaki bütün kemalât ve cemaller (güzellikler), O’nun kudsî kemalâtının ve cemallerinin gölgeleri ve işaretleri olduğu bilinir. Yoksa o kemaller, şuursuz esbaba ve mahlukata ait kalır; Allah’ın (c.c.) “hazine-i sermediyesi” (ebedî hazinesi) meçhul kalırdı.
• Metalib-i Beşeriyenin Menbaı: İnsanın en şiddetli arzusu olan arzu-yu beka (ebediyet arzusu) gibi, ebede uzanmış binler arzuları vardır. Bu arzuları ancak, bütün kâinatı sırr-ı ferdiyetle kabzasında tutan, “bir menzili kapayıp öbür menzili açmak gibi kolay bir surette dünyayı kapayıp âhireti açabilir bir zât” yerine getirebilir.
• Netice: Eğer Ferdiyet olmazsa, bu arzular söner, hilkatin neticeleri hiçe inerdi. Bütün enbiya, asfiya ve evliyanın en büyük zevklerini “Lâ İlahe İllâ Hu” kelime-i tevhidinde bulmalarının sırrı budur.

Altıncı Bölüm: Tevhid-i Hakikînin Bürhanı: Risalet-i Ahmediye (A.S.M.) (Yedinci İşaret)
Nükte, zirveye ulaşır. Madem kâinatın en büyük hakikati Tevhid-i Hakikî’dir; ve madem bu hakikati bütün mertebeleriyle en mükemmel surette ders veren, isbat eden ve ilan eden Zât-ı Muhammediye’dir (A.S.M.); öyle ise:
“Tevhidi isbat eden bütün bürhanlar; dolayısıyla onun (A.S.M.) risaletini ve vazifesinin hakkaniyetini ve davasının doğruluğunu dahi kat’î isbat eder.”
Bu, Risalet’in, Ferdiyet ve Vahdaniyet’in muktezası (gereği) ve lazımı (ayrılmaz parçası) olduğunu gösterir. Metin, bu Zât’ın (A.S.M.) kâinatın bir güneşi olduğuna dair “Üç Nokta” ile şehadet eder:
• “Es-sebebü ke-l fâil” Sırrı: Umum ümmetin işlediği umum hasenatın (güzel amellerin) bir misli, O’nun (A.S.M.) sahife-i hasenatına geçmektedir. Umum ümmetin her gün ettiği salavatların (makbul duaların) iktiza ettiği makam ve mertebe, O’nun şahsiyet-i maneviyesinin azametini gösterir.
• Ubudiyet-i Muhammediyenin (A.S.M.) Yüksekliği: O Zât (A.S.M.), kudsî kelimatı (tesbihatı, ibadatı) “menba-ı hakikîsinden (Zât-ı Akdes’ten) turfanda, taze olarak” fevkalâde istidadıyla almış, emmiş ve massetmiştir (özümsemiştir). Bu sebeple O Zât (A.S.M.), bir tek tesbihten, başkasının bir sene ibadeti kadar feyiz alabilir. Bu, O’nun hadsiz meratib-i kemalâtta terakkisini gösterir.
• En Mükemmel Muhatab: Kâinatın Hâlık’ı, bütün makasıdının en ehemmiyetli medarını (dayanağını) nev’-i insan kılmış ve bu nev’ içinde en mükemmel, en muhteşem ferd olan Zât-ı Muhammediye’yi (A.S.M.) umum kâinat hesabına kendine muhatab etmiştir. Elbette bu muhatabiyeti, O’nu hadsiz kemalâta ve feyze mazhar etmiştir.
Bu Zât’ın (A.S.M.) ehemmiyeti, Kur’an-ı Kerim’de şöyle ifade edilir:
وَمَٓا اَرْسَلْنَاكَ اِلَّا رَحْمَةً لِلْعَالَم۪ينَ
“Biz seni âlemlere ancak rahmet olarak gönderdik.” (Enbiyâ, 21:107 )

Netice

Dördüncü Nükte, İsm-i Ferd’in tecellisiyle, kâinatın bölünemez bir küll (bütün) olduğunu (Vâhidiyet); ve her bir cüz’ünün (parçasının) de o küll’ün Hâlık’ına doğrudan bağlı bir ferd olduğunu (Ehadiyet) isbat eder. Varlığın icadındaki ve idaresindeki hadsiz sühuletin (kolaylığın) ancak Tevhid ile mümkün olduğunu; şirkin ve esbaba tapmanın ise hadsiz müşkilâta ve imkânsızlığa dayandığını kat’î delillerle gösterir.
Bu a’zamî tevhid hakikatinin, kâinatın manevî güneşi ve “Kur’an-ı Kebir’in âyet-i kübrası” olan Zât-ı Ahmediye (A.S.M.) eliyle ders verilmesi ise, Risalet ile Tevhid’in birbirinden ayrılmaz en büyük hakikatler olduğunu ilan eder.
Metnin sonunda zikredildiği gibi:
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ
“(Melekler) dediler ki: ‘Seni bütün eksikliklerden uzak tutarız. Senin bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur. Şüphesiz her şeyi hakkıyla bilen, her şeyi hikmetle yapan sensin.'” (Bakara, 2:32 )

 

 

 

 

Otuzuncu Lem’anın Beşinci Nüktesi

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

فَانْظُرْ اِلٰٓى اٰثَارِ رَحْمَتِ اللّٰهِ كَيْفَ يُحْيِى الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْيِى الْمَوْتٰى وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ

âyet-i azîmenin ve

اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الْحَىُّ الْقَيُّومُ لَا تَاْخُذُهُ سِنَةٌ وَلَا نَوْمٌ

âyet-i azîmin birer nüktesi ile, İsm-i A’zam veyahud İsm-i A’zam’ın iki ziyasından bir ziyası veya altı nurundan bir nuru olan İsm-i Hayy’ın bir cilvesi, Şevval-i Şerif’te, Eskişehir Hapishanesi’nde, uzaktan uzağa aklıma göründü. Vaktinde kaydedilmedi ve çabuk o kudsî kuşu avlayamadık. Tebaud ettikten sonra, hiç olmazsa bazı remizlerle o hakikat-ı ekberin ve nur-u a’zamın bazı şualarını muhtasaran göstereceğiz.

Birinci Remiz:

İsm-i Hayy ve İsm-i Muhyî’nin bir cilve-i a’zamından olan “Hayat nedir? Ve mahiyeti ve vazifesi nedir?” sualine karşı fihristevari cevab şudur ki:

Hayat, şu kâinatın en ehemmiyetli gayesi.. hem en büyük neticesi.. hem en parlak nuru.. hem en latif mayesi.. hem gayet süzülmüş bir hülâsası.. hem en mükemmel meyvesi.. hem en yüksek kemali.. hem en güzel cemali.. hem en güzel zîneti.. hem sırr-ı vahdeti.. hem rabıta-i ittihadı.. hem kemalâtının menşei.. hem san’at ve mahiyetçe en hârika bir zîruhu.. hem en küçük bir mahluku bir kâinat hükmüne getiren mu’cizekâr bir hakikatı.. hem güya kâinatın küçük bir zîhayatta yerleşmesine vesile oluyor gibi; koca kâinatın bir nevi fihristesini o zîhayatta göstermekle beraber, o zîhayatı ekser mevcudatla münasebetdar ve küçük bir kâinat hükmüne getiren en hârika bir mu’cize-i kudrettir. Hem en büyük bir küll kadar -hayat ile- küçük bir cüz’ü büyülten ve bir ferdi dahi küllî gibi bir âlem hükmüne getiren ve rububiyet cihetinde kâinatı tecezzi ve iştiraki ve inkısamı kabul etmez bir küll ve bir küllî hükmünde gösteren fevkalâde hârika bir san’at-ı İlahiyedir. Hem kâinatın mahiyetleri içinde Zât-ı Hayy-u Kayyum’un vücub-u vücuduna ve vahdetine ve ehadiyetine şehadet eden bürhanların en parlağı, en kat’îsi ve en mükemmeli.. hem masnuat-ı İlahiye içinde en hafîsi ve en zahiri, en kıymetdarı ve en ucuzu, en nezihi ve en parlak ve en manidar bir nakş-ı san’at-ı Rabbaniyedir. Hem sair mevcudatı kendine hâdim ettiren nazenin, nazdar, nazik bir cilve-i rahmet-i Rahmaniyedir. Hem şuunat-ı İlahiyenin gayet câmi’ bir âyinesidir. Hem Rahman, Rezzak, Rahîm, Kerim, Hakîm gibi çok esma-i hüsnanın cilvelerini câmi’ ve rızk, hikmet, inayet, rahmet gibi çok hakikatları kendine tâbi’ eden ve görmek ve işitmek ve hissetmek gibi umum duyguların menşei, madeni bir acube-i hilkat-i Rabbaniyedir. Hem hayat, bu kâinatın tezgâh-ı a’zamında öyle bir istihale makinesidir ki, mütemadiyen her tarafta tasfiye yapıyor, temizlendiriyor, terakki veriyor, nurlandırıyor.. Ve zerrat kafilelerine, güya hayatın yuvası olan cesedi o zerrelere vazife görmek, nurlanmak, talimat yapmak için bir misafirhane, bir mekteb, bir kışladır. Âdeta Zât-ı Hayy ve Muhyî, bu makine-i hayat vasıtasıyla; bu karanlıklı ve fâni ve süfli olan âlem-i dünyayı latifleştiriyor, ışıklandırıyor, bir nevi beka veriyor, bâki bir âleme gitmeye hazırlattırıyor. Hem hayatın iki yüzü, yani mülk, melekût vecihleri parlaktır, kirsizdir, noksansızdır, ulvîdir. Onun için perdesiz, vasıtasız, doğrudan doğruya dest-i kudret-i Rabbaniyeden çıktığını aşikâre göstermek için, sair eşya gibi zahirî esbabı hayattaki tasarrufat-ı kudrete perde edilmemiş bir müstesna mahluktur. Hem hayatın hakikatı, altı erkân-ı imaniyeye bakıp, manen ve remzen isbat eder. Yani: Hem Vâcib-ül Vücud’un vücub-u vücudunu ve hayat-ı sermediyesini, hem dâr-ı âhireti ve hayat-ı bâkiyesini, hem vücud-u melaike, hem sair erkân-ı imaniyeye pek kuvvetli bakıp iktiza eden bir hakikat-ı nuraniyedir. Hem hayat, bütün kâinattan süzülmüş en safi bir hülâsası olduğu gibi, kâinattaki en mühim bir maksad-ı İlahî ve hilkat-i âlemin en mühim neticesi olan şükür ve ibadet ve hamd ve muhabbeti netice veren bir sırr-ı a’zamdır.

İşte, hayatın bu mezkûr yirmidokuz ehemmiyetli ve kıymetdar hâssalarını ve ulvî ve umumî vazifelerini nazara al. Sonra bak. Muhyî isminin arkasında, İsm-i Hayy’ın azametini gör. Ve hayatın bu azametli hâssaları ve meyveleri noktasından, İsm-i Hayy nasıl bir İsm-i A’zam olduğunu bil. Hem anla ki; bu hayat, madem kâinatın en büyük neticesi ve en azametli gayesi ve en kıymetdar meyvesidir; elbette bu hayatın dahi kâinat kadar büyük bir gayesi, azametli bir neticesi bulunmak gerektir. Çünki ağacın neticesi meyve olduğu gibi, meyvenin de çekirdeği vasıtasıyla neticesi, gelecek bir ağaçtır. Evet bu hayatın gayesi ve neticesi hayat-ı ebediye olduğu gibi bir meyvesi de, hayatı veren Zât-ı Hayy ve Muhyî’ye karşı şükür ve ibadet ve hamd ve muhabbettir ki; bu şükür ve muhabbet ve hamd ve ibadet ise; hayatın meyvesi olduğu gibi, kâinatın gayesidir. Ve bundan anla ki; bu hayatın gayesini “rahatça yaşamak ve gafletli lezzetlenmek ve heveskârane nimetlenmektir” diyenler, gayet çirkin bir cehaletle; münkirane, belki de kâfirane, bu pek çok kıymetdar olan hayat nimetini ve şuur hediyesini ve akıl ihsanını istihfaf ve tahkir edip, dehşetli bir küfran-ı nimet ederler.

İkinci Remiz:

İsm-i Hayy’ın bir cilve-i a’zamı ve İsm-i Muhyî’nin bir tecelli-i eltafı olan bu hayatın Birinci Remiz’deki fihristesi zikredilen bütün mertebeleri ve vasıfları ve vazifeleri beyan etmek, o vasıflar adedince risaleler yazmak lâzım geldiğinden, Risale-i Nur’un eczalarında o vasıfların, o mertebelerin, o vazifelerin bir kısmı izah edildiğinden, kısmen tafsilatı Risale-i Nur’a havale edip, burada birkaç tanesine muhtasaran işaret edeceğiz.

İşte, hayatın yirmidokuz hâssalarından yirmiüçüncü hâssasında şöyle denilmiştir ki: Hayatın iki yüzü de şeffaf, kirsiz olduğundan, esbab-ı zahiriye, ondaki tasarrufat-ı kudret-i Rabbaniyeye perde edilmemiştir. Evet bu hâssanın sırrı şudur ki: Kâinatta gerçi herşeyde bir güzellik ve iyilik ve hayır vardır; ve şerr ve çirkinlik gayet cüz’îdir ve vâhid-i kıyasîdirler ki, güzellik ve iyilik mertebelerini ve hakikatlarının tekessürünü ve taaddüdünü göstermek cihetiyle, o şerr ise hayır ve o kubh dahi hüsün olur. Fakat zîşuurların nazar-ı zahirîsinde görünen zahirî çirkinlik ve fenalık ve bela ve musibetten gelen küsmekler ve şekvalar Zât-ı Hayy-u Kayyum’a teveccüh etmemek için; hem aklın zahirî nazarında hasis, pis görünen şeylerde, kudsî münezzeh olan kudretin bizzât ve perdesiz onlar ile mübaşereti, kudretin izzetine münafî gelmemek için, zahirî esbablar o kudretin tasarrufatına perde edilmişler. O esbab ise; icad edemiyorlar, belki haksız olan şekvalara ve itirazlara hedef olmak ve izzet ve kudsiyet ve münezzehiyet-i kudreti muhafaza içindirler.

Yirmiikinci Söz’ün İkinci Makamının Mukaddemesinde beyan edildiği gibi; Hazret-i Azrail (A.S.), kabz-ı ervah vazifesi hususunda Cenab-ı Hakk’a münacat etmiş. Demiş: “Senin kulların benden küsecekler.” Cevaben ona denilmiş: “Senin vazifen ile vefat edenlerin ortasında hastalıklar ve musibetler perdesini bırakacağım; vefat edenler sana değil, belki itiraz ve şekva oklarını o perdelere atacaklar.” Bu münacatın sırrına göre; ölümün ve vefatın ehl-i iman hakkında hakikî güzel yüzünü görmeyen ve ondaki rahmetin cilvesini bilmeyenlerin küsmeleri ve itirazları Zât-ı Hayy-u Kayyum’a gitmemek için Hazret-i Azrail’in (A.S.) vazifesi de bir perde olduğu gibi, sair esbablar dahi zahirî perdedirler. Evet izzet-i azamet ister ki, esbab perdedar-ı dest-i kudret ola aklın nazarında.. fakat vahdet ve celal ister ki; esbab, ellerini çeksinler tesir-i hakikîden…

Fakat hayatın hem zahirî, hem bâtınî, hem mülk, hem melekût vecihleri kirsiz, noksansız, kusursuz olduğundan; şekvaları ve itirazları davet edecek maddeler onda bulunmadığı gibi, izzet ve kudsiyet-i kudrete münafî olacak pislik ve çirkinlik olmadığından, doğrudan doğruya perdesiz olarak Zât-ı Hayy-u Kayyum’un “ihya edici, hayat verici, diriltici” isminin eline teslim edilmişlerdir. Nur da öyledir, vücud ve icad da öyledir. Onun içindir ki; icad ve halk doğrudan doğruya, perdesiz, Zât-ı Zülcelal’in kudretine bakar. Hattâ yağmur bir nevi hayat ve rahmet olduğundan, vakt-i nüzulü bir muttarid kanuna tâbi’ kılınmamış; tâ ki, her vakt-i hacette eller dergâh-ı İlahiyeye rahmet istemek için açılsın. Eğer yağmur, Güneş’in tulûu gibi bir kanuna tâbi’ olsaydı; o nimet-i hayatiye, her vakit rica ile istenilmeyecekti.

Üçüncü Remiz:

Yirmidokuzuncu hâssasında denilmiştir ki; kâinatın neticesi hayat olduğu gibi; hayatın neticesi olan şükür ve ibadet dahi, kâinatın sebeb-i hilkati ve ille-i gaiyesi ve maksud neticesidir. Evet bu kâinatın Sâni’-i Hayy-u Kayyum’u bu kadar hadsiz enva’-ı nimetiyle kendini zîhayatlara bildirip sevdirdiğine mukabil, elbette zîhayatlardan o nimetlere karşı teşekkür ve sevdirmesine mukabil sevmelerini ve kıymetdar san’atlarına mukabil medh ü sena etmelerini ve evamir-i Rabbaniyesine karşı itaat ve ubudiyetle mukabele edilmelerini ister.

İşte bu sırr-ı rububiyete göre teşekkür ve ubudiyet, bütün enva’-ı hayatın ve dolayısıyla bütün kâinatın en ehemmiyetli gayesi olduğundandır ki, Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan pek çok hararetle ve şiddetle ve halâvetle şükür ve ibadete sevkediyor. Ve ibadet Cenab-ı Hakk’a mahsus ve şükür ona lâyık ve hamd ona hastır diye çok tekrar ile beyan ediyor. Demek bu şükür ve ibadet doğrudan doğruya Mâlik-i Hakikîsine gitmek lâzım olduğunu ifade için, hayatı bütün şuunatıyla perdesiz kabza-i tasarrufunda tutmasına delalet eden

وَهُوَ الَّذ۪ى يُحْي۪ى وَ يُمِيتُ وَلَهُ اخْتِلَافُ الَّيْلِ وَالنَّهَارِ ٭ هُوَ الَّذ۪ى يُحْي۪ى وَ يُم۪يتُ فَاِذَا قَضٰٓى اَمْرًا فَاِنَّمَا يَقُولُ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ ٭ فَيُحْي۪ى بِهِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا

gibi âyetler; pek sarih bir surette vasıtaları nefyedip, doğrudan doğruya hayatı Hayy-u Kayyum’un dest-i kudretine münhasıran veriyor. Evet minnetdarlık ve teşekkürü davet eden ve muhabbet ve sena hissini tahrik eden, hayattan sonra rızk ve şifa ve yağmur gibi vesile-i şükran şeyler dahi doğrudan doğruya Zât-ı Rezzak-ı Şâfî’ye ait olduğunu; esbab ve vesait bir perde olduğunu

هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَت۪ينُ ٭ وَ اِذَا مَرِضْتُ فَهُوَ يَشْف۪ينِ ٭ وَهُوَ الَّذ۪ى يُنَزِّلُ الْغَيْثَ مِنْ بَعْدِ مَا قَنَطُوا

gibi âyetler ile “Rızk, şifa ve yağmur, münhasıran Zât-ı Hayy-u Kayyum’un kudretine hastır.” Perdesiz, ondan geldiğini ifade için kaide-i nahviyece alâmet-i hasr ve tahsis olan

هُوَ الَّذ۪ى ٭ هُوَ الرَّزَّاقُ

ifade etmiştir. İlâçlara hâsiyetleri veren ve tesiri halkeden ancak o Şâfî-i Hakikî’dir.

Dördüncü Remiz:

Hayatın yirmisekizinci hâssasında beyan edilmiştir ki; hayat, imanın altı erkânına bakıp isbat ediyor; onların tahakkukuna işaretler ediyor. Evet madem bu kâinatın en mühim neticesi ve mayesi ve hikmet-i hilkati hayattır; elbette o hakikat-ı âliye, bu fâni, kısacık, noksan, elemli hayat-ı dünyeviyeye münhasır değildir. Belki hayatın yirmidokuz hâssasıyla mahiyetinin azameti anlaşılan şecere-i hayatın gayesi, neticesi ve o şecerenin azametine lâyık meyvesi, hayat-ı ebediyedir ve hayat-ı uhreviyedir; taşıyla ve ağacıyla, toprağıyla hayatdar olan dâr-ı saadetteki hayattır. Yoksa bu hadsiz cihazat-ı mühimme ile teçhiz edilen hayat şeceresi; zîşuur hakkında, hususan insan hakkında meyvesiz, faidesiz, hakikatsız olmak lâzım gelecek.. ve sermayece ve cihazatça serçe kuşundan meselâ yirmi derece ziyade ve bu kâinatın ve zîhayatın en mühim yüksek ve ehemmiyetli mahluku olan insan, serçe kuşundan saadet-i hayat cihetinde yirmi derece aşağı düşüp en bedbaht, en zelil bir bîçare olacak. Hem en kıymetdar bir nimet olan akıl dahi, geçmiş zamanın hüzünlerini ve gelecek zamanın korkularını düşünmekle kalb-i insanı mütemadiyen incitip bir lezzete dokuz elemleri karıştırdığından, en musibetli bir bela olur. Bu ise, yüz derece bâtıldır. Demek bu hayat-ı dünyeviye, âhirete iman rüknünü kat’î isbat ediyor ve her baharda haşrin üçyüz binden ziyade nümunelerini gözümüze gösteriyor.

Acaba senin cisminde, senin bahçende ve senin vatanında hayatına lâzım ve münasib bütün levazımatı ve cihazatı hikmet ve inayet ve rahmetle ihzar eden ve vaktinde yetiştiren, hattâ senin midenin beka ve yaşamak arzusuyla ettiği hususî ve cüz’î olan rızık duasını bilen ve işiten ve hadsiz leziz taamlarla o duanın kabulünü gösteren ve mideyi memnun eden bir Mutasarrıf-ı Kadîr, hiç mümkün müdür ki; seni bilmesin ve görmesin ve nev’-i insanın en büyük gayesi olan hayat-ı ebediyeye lâzım esbabı ihzar etmesin ve nev’-i insanın en büyük, en ehemmiyetli, en lâyık ve umumî olan beka duasını hayat-ı uhreviyenin inşasıyla ve Cennet’in icadıyla kabul etmesin ve kâinatın en mühim mahluku, belki zeminin sultanı ve neticesi olan nev’-i insanın arş ve ferşi çınlatan umumî ve gayet kuvvetli duasını işitmeyip küçük bir mide kadar ehemmiyet vermesin, memnun etmesin, kemal-i hikmetini ve nihayet rahmetini inkâr ettirsin? Hâşâ yüzbin defa hâşâ!..

Hem hiç kabil midir ki; hayatın en cüz’îsinin pek gizli sesini işitsin, derdini dinlesin ve derman versin ve nazını çeksin ve kemal-i itina ve ihtimam ile beslesin ve ona dikkatle hizmet ettirsin ve büyük mahlukatını ona hizmetkâr yapsın; ve sonra en büyük ve kıymetdar ve bâki ve nazdar bir hayatın gök sadâsı gibi yüksek sesini işitmesin ve onun çok ehemmiyetli beka duasını ve nazını ve niyazını nazara almasın? Âdeta bir neferin kemal-i itina ile teçhizat ve idaresini yapsın; ve muti’ ve muhteşem orduya hiç bakmasın.. ve zerreyi görsün, Güneş’i görmesin.. sivrisineğin sesini işitsin, gök gürültüsünü işitmesin? Hâşâ yüzbin defa hâşâ!..

Hem hiçbir cihetle akıl kabul eder mi ki; hadsiz rahmetli, muhabbetli ve nihayet derecede şefkatli ve kendi san’atını çok sever ve kendini çok sevdirir ve kendini sevenleri ziyade sever bir Zât-ı Kadîr-i Hakîm, en ziyade kendini seven ve sevimli ve sevilen ve Sâni’ini fıtraten perestiş eden hayatı ve hayatın zâtı ve cevheri olan ruhu, mevt-i ebedî ile i’dam edip, kendinden o sevgili muhibbini ve habibini ebedî bir surette küstürsün, darıltsın, dehşetli rencide ederek sırr-ı rahmetini ve nur-u muhabbetini inkâr etsin ve ettirsin? Yüzbin defa hâşâ ve kellâ!.. Bu kâinatı cilvesiyle süslendiren bir cemal-i mutlak ve umum mahlukatı sevindiren bir rahmet-i mutlaka, böyle hadsiz bir çirkinlikten ve kubh-u mutlaktan ve böyle bir zulm-ü mutlaktan, bir merhametsizlikten, elbette nihayetsiz derece münezzehtir ve mukaddestir.

NETİCE:

Madem dünyada hayat var, elbette insanlardan hayatın sırrını anlayanlar ve hayatını sû’-i istimal etmeyenler, dâr-ı bekada ve Cennet-i bâkiyede, hayat-ı bâkiyeye mazhar olacaklardır. Âmennâ.

Ve hem nasılki yeryüzünde bulunan parlak şeylerin Güneş’in akisleriyle parlamaları ve denizlerin yüzlerinde kabarcıkları ziyanın lem’alarıyla parlayıp sönmeleri, arkalarından gelen kabarcıklar yine hayalî güneşçiklere âyinelik etmeleri bilbedahe gösteriyor ki; o lem’alar, yüksek bir tek Güneş’in cilve-i in’ikasıdırlar ve Güneş’in vücudunu muhtelif diller ile yâdediyorlar ve ışık parmaklarıyla ona işaret ediyorlar. Aynen öyle de: Zât-ı Hayy-u Kayyum’un Muhyî isminin cilve-i a’zamı ile berrin yüzünde ve bahrin içinde zîhayatların kudret-i İlahiye ile parlayıp, arkalarından gelenlere yer vermek için “YÂ HAYY!” deyip perde-i gaybda gizlenmeleri; bir hayat-ı sermediye sahibi olan Zât-ı Hayy-u Kayyum’un hayatına ve vücub-u vücuduna şehadetler, işaretler ettikleri gibi.. umum mevcudatın tanziminde eseri görünen ilm-i İlahîye şehadet eden bütün deliller ve kâinata tasarruf eden kudreti isbat eden bütün bürhanlar ve tanzim ve idare-i kâinatta hükümferma olan irade ve meşieti isbat eden bütün hüccetler ve kelâm-ı Rabbanî ve vahy-i İlahînin medarı olan risaletleri isbat eden bütün alâmetler, mu’cizeler ve hâkeza yedi sıfât-ı İlahiyeye şehadet eden bütün delail; bil’ittifak Zât-ı Hayy-u Kayyum’un hayatına delalet, şehadet, işaret ediyorlar. Çünki nasıl bir şeyde görmek varsa, hayatı da var; işitmek varsa, hayatın alâmetidir; söylemek varsa, hayatın vücuduna işaret eder; ihtiyar, irade varsa hayatı gösterir.. aynen öyle de; bu kâinatta âsârıyla vücudları muhakkak ve bedihî olan kudret-i mutlaka ve irade-i şamile ve ilm-i muhit gibi sıfatlar bütün delailleriyle Zât-ı Hayy-u Kayyum’un hayatına ve vücub-u vücuduna şehadet ederler ve bütün kâinatı bir gölgesiyle ışıklandıran ve bir cilvesiyle bütün dâr-ı âhireti zerratıyla beraber hayatlandıran hayat-ı sermediyesine şehadet ederler.

Hem hayat, “melaikeye iman” rüknüne dahi bakar, remzen isbat eder. Çünki madem kâinatta en mühim netice hayattır ve en ziyade intişar eden ve kıymetdarlığı için nüshaları teksir edilen ve zemin misafirhanesini gelip geçen kafilelerle şenlendiren zîhayatlardır.. ve madem Küre-i Arz bu kadar zîhayatın enva’ıyla dolmuş ve mütemadiyen zîhayat enva’larını tecdid ve teksir etmek hikmetiyle her vakit dolar boşanır ve en hasis ve çürümüş maddelerinde dahi kesretle zîhayatlar halkedilerek bir mahşer-i huveynat oluyor.. ve madem hayatın süzülmüş en safi hülâsası olan şuur ve akıl ve en latif ve sabit cevheri olan ruh, bu Küre-i Arz’da gayet kesretli bir surette halkolunuyorlar; âdeta Küre-i Arz, hayat ve akıl ve şuur ve ervah ile ihya olup öyle şenlendirilmiş… Elbette Küre-i Arz’dan daha latif, daha nuranî, daha büyük, daha ehemmiyetli olan ecram-ı semaviye; ölü, camid, hayatsız, şuursuz kalması imkân haricindedir. Demek gökleri, güneşleri, yıldızları şenlendirecek ve hayatdar vaziyetini verecek ve netice-i hilkat-i semavatı gösterecek ve hitabat-ı Sübhaniyeye mazhar olacak olan zîşuur, zîhayat ve semavata münasib sekeneler, her halde sırr-ı hayatla bulunuyorlar ki, onlar da melaikelerdir.

Hem hayatın sırr-ı mahiyeti “peygamberlere iman” rüknüne bakıp remzen isbat eder. Evet madem kâinat, hayat için yaratılmış ve hayat dahi Hayy-u Kayyum-u Ezelî’nin bir cilve-i a’zamıdır, bir nakş-ı ekmelidir, bir san’at-ı ecmelidir. Madem hayat-ı sermediye, resullerin gönderilmesiyle ve kitabların indirilmesiyle kendini gösterir. Evet eğer kitablar ve peygamberler olmazsa, o hayat-ı ezeliye bilinmez. Nasılki bir adamın söylemesiyle, diri ve hayatdar olduğu anlaşılır; öyle de bu kâinatın perdesi altında olan âlem-i gaybın arkasında söyleyen, konuşan, emir ve nehyedip hitab eden bir zâtın kelimatını, hitabatını gösterecek, peygamberler ve ellerinde nâzil olan kitablardır. Elbette kâinattaki hayat, kat’î bir surette Hayy-ı Ezelî’nin vücub-u vücuduna kat’î şehadet ettiği gibi; o hayat-ı ezeliyenin şuaatı, celevatı, münasebatı olan “irsal-i rusül” ve “inzal-i kütüb” rükünlerine bakar, remzen isbat eder. Ve bilhâssa risalet-i Muhammediye (A.S.M.) ve vahy-i Kur’anî, hayatın ruhu ve aklı hükmünde olduğundan, bu hayatın vücudu gibi, hakkaniyetleri kat’îdir denilebilir.

Evet nasılki hayat, bu kâinattan süzülmüş bir hülâsadır.. ve şuur ve his dahi hayattan süzülmüş, hayatın bir hülâsasıdır.. akıl dahi şuurdan ve histen süzülmüş, şuurun bir hülâsasıdır.. ve ruh dahi, hayatın hâlis ve safi bir cevheri ve sabit ve müstakil zâtıdır; öyle de maddî ve manevî hayat-ı Muhammediye (A.S.M.) dahi, hayat ve ruh-u kâinattan süzülmüş hülâsat-ül hülâsadır.. ve risalet-i Muhammediye dahi (A.S.M.), kâinatın his ve şuur ve aklından süzülmüş en safi hülâsasıdır, belki maddî ve manevî hayat-ı Muhammediye (A.S.M.), âsârının şehadetiyle hayat-ı kâinatın hayatıdır.. ve risalet-i Muhammediye (A.S.M.), şuur-u kâinatın şuurudur ve nurudur.. ve vahy-i Kur’an dahi, hayatdar hakaikının şehadetiyle hayat-ı kâinatın ruhudur ve şuur-u kâinatın aklıdır. Evet, evet, evet… Eğer kâinattan risalet-i Muhammediyenin (A.S.M.) nuru çıksa, gitse; kâinat vefat edecek.. eğer Kur’an gitse, kâinat divane olacak ve Küre-i Arz kafasını, aklını kaybedecek, belki şuursuz kalmış olan başını bir seyyareye çarpacak, bir kıyameti koparacak.

Hem hayat, “iman-ı bil’kader” rüknüne bakıyor, remzen isbat eder. Çünki madem hayat, âlem-i şehadetin ziyasıdır ve istila ediyor ve vücudun neticesi ve gayesidir ve Hâlık-ı Kâinat’ın en câmi’ âyinesidir ve faaliyet-i Rabbaniyenin en mükemmel enmuzeci ve fihristesidir, temsilde hata olmasın, bir nevi proğramı hükmündedir. Elbette âlem-i gayb -yani mazi, müstakbel- yani geçmiş ve gelecek mahlukatın hayat-ı maneviyeleri hükmünde olan intizam ve nizam ve malûmiyet ve meşhudiyet ve taayyün ve evamir-i tekviniyeyi imtisale müheyya bir vaziyette bulunmalarını sırr-ı hayat iktiza ediyor. Nasılki bir ağacın çekirdek-i aslîsi ve kökü ve müntehasında ve meyvelerindeki çekirdekleri dahi aynen ağaç gibi bir nevi hayata mazhardırlar. Belki ağacın kavanin-i hayatiyesinden daha ince kavanin-i hayatı taşıyorlar. Hem nasılki bu hazır bahardan evvel geçmiş güzün bıraktığı tohumlar ve kökler, bu bahar gittikten sonra, gelecek baharlara bırakacağı çekirdekler, kökler, bu bahar gibi cilve-i hayatı taşıyorlar ve kavanin-i hayatiyeye tâbi’dirler.

Aynen öyle de; şecere-i kâinatın bütün dal ve budaklarıyla herbirinin bir mazisi ve müstakbeli var. Geçmiş ve gelecek tavırlarından ve vaziyetlerinden müteşekkil bir silsilesi bulunur. Her nevi ve her cüz’ünün ilm-i İlahiyede muhtelif tavırlar ile müteaddid vücudları bir silsile-i vücud-u ilmî teşkil eder. Ve vücud-u haricî gibi o vücud-u ilmî dahi, hayat-ı umumiyenin manevî bir cilvesine mazhardır ki, mukadderat-ı hayatiye, o manidar ve canlı elvah-ı kaderiyeden alınır. Evet âlem-i gaybın bir nev’i olan âlem-i ervah, ayn-ı hayat ve madde-i hayat ve hayatın cevherleri ve zâtları olan ervah ile dolu olması, elbette mazi ve müstakbel denilen âlem-i gaybın bir diğer nev’i de ve ikinci kısmı dahi, cilve-i hayata mazhariyetini ister ve istilzam eder. Hem herbir şeyin vücud-u ilmîsindeki intizam-ı ekmeli ve manidar vaziyetleri ve canlı meyveleri, tavırları; bir nevi hayat-ı maneviyeye mazhariyetini gösterir. Evet hayat-ı ezeliye güneşinin ziyası olan bu cilve-i hayat, elbette yalnız bu âlem-i şehadete ve bu zaman-ı hazıra ve bu vücud-u haricîye münhasır olamaz; belki herbir âlem, kabiliyetine göre o ziyanın cilvesine mazhardır; ve kâinat bütün âlemleriyle o cilve ile hayatdar ve ziyadardır. Yoksa nazar-ı dalaletin gördüğü gibi muvakkat ve zahirî bir hayat altında herbir âlem, büyük ve müdhiş birer cenaze ve karanlıklı birer virane âlem olacaktı.

İşte “kadere ve kazaya iman” rüknü dahi, geniş bir vecihte sırr-ı hayatla anlaşılıyor ve sabit oluyor. Yani nasılki âlem-i şehadet ve mevcud hazır eşya, intizamlarıyla ve neticeleriyle hayatdarlıkları görünüyor, öyle de âlem-i gaybdan sayılan geçmiş ve gelecek mahlukatın dahi manen hayatdar bir vücud-u manevîleri ve ruhlu birer sübut-u ilmîleri vardır ki; Levh-i Kaza ve Kader vasıtasıyla o manevî hayatın eseri, mukadderat namıyla görünür, tezahür eder.

Beşinci Remiz:

Hem hayatın onaltıncı hâssasında denilmiş ki: Hayat birşeye girdiği vakit, o cesedi bir âlem hükmüne getirir; cüz’ ise küll gibi, cüz’îye dahi küllî gibi bir câmiiyet verir. Evet hayatın öyle bir câmiiyeti var; âdeta umum kâinata tecelli eden ekser esma-i hüsnayı kendinde gösteren bir câmi’ âyine-i ehadiyettir. Bir cisme hayat girdiği vakit, küçük bir âlem hükmüne getirir; âdeta kâinat şeceresinin bir nevi fihristesini taşıyan bir nevi çekirdeği hükmüne geçiyor. Nasılki bir çekirdek, onun ağacını yapabilen bir kudretin eseri olabilir; öyle de en küçük bir zîhayatı halkeden, elbette umum kâinatın Hâlık’ıdır.
İşte bu hayat, bu câmiiyetiyle en gizli bir sırr-ı ehadiyeti kendinde gösterir. Yani nasılki azametli güneş, ziyasıyla ve yedi rengiyle ve aksiyle güneşe mukabil olan herbir katre suda ve herbir cam zerresinde bulunuyor.. öyle de; herbir zîhayatta kâinatı ihata eden esma ve sıfât-ı İlahiyenin cilveleri beraber onda tecelli ediyor. Bu nokta-i nazardan hayat; kâinatı, rububiyet ve icad cihetinde inkısam ve tecezzi kabul etmez bir küll hükmüne, belki iştiraki ve tecezzisi imkân haricinde bulunan bir küllî hükmüne getirir. Evet seni yaratan, bütün nev’-i insanı yaratan zât olduğunu, bilbedahe senin yüzündeki sikkesi gösteriyor. Çünki mahiyet-i insaniye birdir, inkısamı gayr-ı mümkündür. Hem hayat vasıtasıyla ecza-yı kâinat onun efradı hükmüne ve kâinat ise, nev’i hükmüne geçer; sikke-i ehadiyeti mecmuunda gösterdiği gibi, herbir cüz’de dahi o sikke-i ehadiyeti ve hâtem-i samediyeti göstererek şirk ve iştiraki her cihetle tardeder.

Hem hayatta san’at-ı Rabbaniyenin öyle fevkalâde hârika mu’cizeleri var ki, bütün kâinatı halkedemeyen bir zât, bir kudret; en küçük bir zîhayatı halkedemez. Evet bir nohut tanesinde bütün Kur’anı yazar gibi; çamın gayet küçük bir tohumunda koca çam ağacının fihristesini ve mukadderatını yazan kalem, elbette semavatı yıldızlarla yazan kalem olabilir. Evet bir arının küçük kafasında kâinat bahçesindeki çiçekleri tanıyacak ve ekser enva’ıyla münasebetdar olacak ve bal gibi bir hediye-i rahmeti getirecek ve dünyaya geldiği günde şerait-i hayatı bilecek derecede bir istidadı, bir kabiliyeti, bir cihazı derceden zât; elbette bütün kâinatın Hâlık’ı olabilir.

Elhasıl:

Hayat nasılki kâinatın yüzünde parlak bir sikke-i tevhiddir ve herbir zîruh dahi hayat noktasında bir sikke-i ehadiyettir ve hayatın herbir ferdinde bulunan nakş-ı san’at, bir mühr-ü samediyettir ve zîhayatların adedince bu kâinat mektubunu Zât-ı Hayy-u Kayyum ve Vâhid-i Ehad namına hayatlarıyla imza ediyorlar ve o mektubda tevhid mühürleri ve ehadiyet hâtemleri ve samediyet sikkeleridirler.. öyle de; hayat gibi, herbir zîhayat dahi, bu kitab-ı kâinatta birer mühr-ü vahdaniyet olduğu gibi, herbirinin yüzünde ve sîmasında birer hâtem-i ehadiyet konulmuştur. Hem nasılki hayat, cüz’iyatı adedince ve zîhayat efradı sayısınca Zât-ı Hayy-u Kayyum’un vahdetine şehadet eden imzalar ve mühürlerdir.. öyle de; ihya ve diriltmek fiili dahi, efradı adedince tevhide imza basıyor. Meselâ: İhyanın bir ferdi olan ihya-yı Arz, güneş gibi parlak bir şahid-i tevhiddir. Çünki baharda zeminin dirilmesinde ve ihyasında üçyüz bin enva’ın ve her nev’in hadsiz efradı beraber, birbiri içinde, noksansız, kusursuz, mükemmel, muntazam ihya edilir ve dirilirler. Evet böyle bir tek fiil ile hadsiz muntazam fiilleri yapan, elbette bütün mahlukatın Hâlık’ıdır ve bütün zîhayatları ihya eden Hayy-u Kayyum’dur ve rububiyetinde iştiraki mümkün olmayan bir Vâhid-i Ehad’dir.

Şimdilik hayatın hâssalarından bu kadar az ve muhtasar yazıldı. Başka hâssaların beyanı ve tafsilatını Risale-i Nur’a ve başka zamana havale ediyoruz.

Hâtime

İsm-i a’zam herkes için bir olmaz, belki ayrı ayrı oluyor. Meselâ İmam-ı Ali Radıyallahü Anh’ın hakkında; “Ferd, Hayy, Kayyum, Hakem, Adl, Kuddüs” altı isimdir. Ve İmam-ı A’zam’ın ism-i a’zamı “Hakem, Adl” iki isimdir. Ve Gavs-ı A’zam’ın ism-i a’zamı “Yâ Hayy!”dır. Ve İmam-ı Rabbanî’nin ism-i a’zamı “Kayyum” ve hâkeza.. pek çok zâtlar daha başka isimleri, ism-i a’zam görmüşlerdir.

Bu Beşinci Nükte İsm-i Hayy hakkında olduğu münasebetiyle, hem teberrük, hem şahid, hem delil, hem kudsî bir hüccet, hem kendimize bir dua, hem bu risaleye bir hüsn-ü hâtime olarak Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, Cevşen-ül Kebir namındaki münacat-ı a’zamında marifetullahta gayet yüksek ve gayet câmi’ derecede marifetini göstererek böyle demiştir. Biz de hayalen o zamana gidip, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın dediğine “Âmîn!” diyerek, aynı münacatı kendimiz de söylüyor gibi, sadâ-yı Muhammedî Aleyhissalâtü Vesselâm ile deriz:

يَا حَىُّ قَبْلَ كُلِّ حَىٍّ ٭ يَا حَىُّ بَعْدَ كُلِّ حَىٍّ ٭ يَا حَىُّ الَّذ۪ى لَيْسَ كَمِثْلِهِ حَىٌّ ٭ يَا حَىُّ الَّذ۪ى لَا يُشْبِهُهُ شَيْءٌ ٭ يَا حَىُّ الَّذ۪ى لَا يَحْتَاجُ اِلٰى حَىٍّ ٭ يَا حَىُّ الَّذ۪ى لَا يُشَارِكُهُ حَىٌّ ٭ يَا حَىُّ الَّذ۪ى يُم۪يتُ كُلَّ حَىٍّ ٭ يَا حَىُّ الَّذ۪ى يَرْزُقُ كُلَّ حَىٍّ ٭ يَا حَىُّ الَّذ۪ى يُحْيِى الْمَوْتٰى ٭ يَا حَىُّ الَّذ۪ى لَا يَمُوتُ ٭ سُبْحَانَكَ يَا لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اَنْتَ الْاَمَانُ الْاَمَانُ نَجِّنَا مِنَ النَّارِ اٰم۪ينَ

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ

* * ********

Bu Beşinci Nükte, İsm-i A’zam’ın (Allah’ın En Büyük İsmi’nin) veya o İsm-i A’zam’ın altı nurundan biri olan “İsm-i Hayy”ın bir cilvesinin, Eskişehir Hapishanesi’nde müellifine (Bediüzzaman Said Nursi Hazretlerine) görünen bir hakikat-ı ekberin (en büyük hakikatin) remizler (işaretler) halinde tasviridir.
Bu nüktenin temelini iki âyet-i kerime teşkil etmektedir:
• Rum Sûresi, 30:50:
“فَانْظُرْ اِلٰٓى اٰثَارِ رَحْمَتِ اللّٰهِ كَيْفَ يُحْيِى الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْيِى الْمَوْتٰى وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ”
Meal : “Allah’ın rahmetinin eserlerine bak! Yeryüzünü ölümünden sonra nasıl diriltiyor. Şüphe yok ki, O, ölüleri de elbette diriltecektir. O, her şeye hakkıyla gücü yetendir.”
• Bakara Sûresi, 2:255 (Âyete’l-Kürsî):
“اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الْحَىُّ الْقَيُّومُ…”
Meal : “Allah, O’ndan başka ilah yoktur; diridir (Hayy), her şeyin varlığı O’na bağlı ve dayalıdır (Kayyûm)…”
Bu Nükte, “hayat” mefhumunu bu âyetler zaviyesinden ele alarak, onun sadece biyolojik bir faaliyet olmadığını; kâinatın en büyük gayesi, en parlak nuru ve Allah’ın Vâhid ve Ehad (Bir ve Tek) olduğuna dair en kat’î bürhan (delil) olduğunu isbat eder.
İzahı, metindeki remizlerin sırasına göre takdim edelim:

Birinci Remiz: Hayatın Mahiyeti, Vazifesi ve Gayesi
Bu remiz, “Hayat nedir?” sualine fihriste (özet) nev’inden yirmiden fazla (metinde “yirmidokuz” olarak işaret edilen) hâssa (hususiyet) ile cevap verir.

1. Hayatın Mahiyeti (Yapısı):
Hayat, kâinatın tesadüfî bir neticesi değil, belki:
• En Ehemmiyetli Gayesi ve En Büyük Neticesi: Kâinat ağacının en mükemmel meyvesidir.
• En Parlak Nuru ve En Latif Mayesi: Kâinatın karanlığını aydınlatan ve ona kıvam veren cevherdir.
• Sırr-ı Vahdet ve Rabıta-i İttihad: Kâinattaki bütün mevcudatın birbiriyle olan alakasını temin eden, birliği (vahdeti) gösteren sırdır. Hayat olmasaydı, mevcudat dağınık, manasız ve birbirinden kopuk yığınlar halinde kalırdı.
• Mu’cizekâr Bir Hakikat: En küçük bir zîhayatı (canlıyı), kâinatın bir fihristesi hükmüne getirir. Bir sinek, kâinattaki ekser esma-i hüsnanın (Allah’ın güzel isimlerinin) cilvesini gösteren küçük bir âlem olur. Bu cihetle kâinatın tecezzi (parçalanma) ve iştiraki (ortaklığı) kabul etmez bir “küll” olduğunu isbat eder.

2. Hayatın Gayesi (Maksadı):
Nükte, hayatın gayesinin “rahatça yaşamak ve gafletli lezzetlenmek” olmadığını, bunun “dehşetli bir küfran-ı nimet” (nimeti inkâr) olduğunu beyan eder. Zira bu kadar kıymetdar bir sermaye (hayat) bu kadar basit bir gaye için verilemez.
• Asıl Gaye: Hayat-ı ebediyedir (ebedî hayat).
• Bu Dünyadaki Meyvesi: Hayatı veren Zât-ı Hayy ve Muhyî’ye (Hayat Sahibi ve Hayat Veren Zât’a) karşı şükür, ibadet, hamd ve muhabbet ile mukabele etmektir. Bu mukabele, hem hayatın hem de topyekûn kâinatın yaratılış gayesidir.
İkinci Remiz: Hayatın Şeffafiyeti ve Esbab Perdesi
Bu remiz, hayatın neden perdesiz ve vasıtasız (doğrudan doğruya) Zât-ı Hayy-u Kayyum’a isnad edilmesi gerektiğini izah eder.
• Esbabın (Sebeplerin) Vazifesi: Kâinatta görünen zahirî (dış) çirkinlik, noksanlık ve musibetler vardır. Aklın zahirî nazarında kudretin izzetine münafî (zıt) düşecek bu hallerde, esbab (sebepler) kudretin tasarrufatına perde kılınmıştır.
• Misal: Hazret-i Azrail’in (a.s.) vazifesi bir perdedir. Hastalıklar ve musibetler, kabz-ı ervah (ruhların alınması) fiilinde perdedir ki, insanların şekvaları (şikâyetleri) ve itirazları doğrudan Cenâb-ı Hakk’a teveccüh etmesin.
• Hayatın Müstesna Hâli: Hayatın ise “iki yüzü, yani mülk (görünen) ve melekût (görünmeyen) vecihleri parlaktır, kirsizdir, noksansızdır, ulvîdir.” Hayatın kendisi bizâtihî güzeldir, hayırdır ve rahmettir. Onda şikâyeti davet edecek bir çirkinlik veya kudretin izzetine dokunacak bir noksanlık yoktur.
• Netice: Bu sebeple hayat, sair eşya gibi zahirî sebeplere havale edilmemiş, “doğrudan doğruya perdesiz olarak Zât-ı Hayy-u Kayyum’un ‘ihya edici, hayat verici, diriltici’ isminin eline teslim edilmişlerdir.” Nur (ışık) ve Vücud (varlık) da böyledir.

Üçüncü Remiz: Ubudiyet, Şükür ve Tevhidin Delilleri
Bu remiz, hayatın neticesi olan şükür ve ibadetin, doğrudan Allah’a mahsus olduğunu ve bu hususta vasıtaların (aracıların) olmadığını âyetler ile isbat eder.
Nükte, Kur’an-ı Kerim’in bu hakikati ifade etmek için kaide-i nahviyece (dilbilgisi kuralınca) “alâmet-i hasr ve tahsis” (sadece O’na ait olduğunu belirten sınırlama) edatlarını kullandığını belirtir. Bu edatların başında “هُوَ” (O) zamiri veya cümlenin takdim-tehiri (öne alınması) gelir.
Hayat gibi, hayata hizmet eden en mühim unsurlar da perdesiz olarak O’na aittir:
1. Müradif: İhya ve İmate (Diriltme ve Öldürme)
• İktibas (Nükte’den): وَهُوَ الَّذ۪ى يُحْي۪ى وَ يُمِيتُ…
• Meali (Mü’minûn Sûresi, 23:80): “O, dirilten ve öldürendir. Gece ile gündüzün birbirini takibi de O’na aittir. Hâlâ aklınızı kullanmıyor musunuz?”
• İzah: “Vav” harfinden sonra “Hu ve” (O) zamirinin gelmesi, diriltme ve öldürme fiillerinin münhasıran (sadece) O’na ait olduğunu gösterir.
2. Müradif: Rızık (Rızıklandırma)
• İktibas (Nükte’den): هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ الْمَت۪ينُ
• Meali (Zâriyât Sûresi, 51:58): “Şüphesiz ki rızık veren, mutlak güç ve kuvvet sahibi olan ancak Allah’tır.”
• İzah: Haberin (er-Rezzâk) mübtedadan (Hu ve) önce gelmesi (veya marife gelmesi) “hasr” ifade eder. Rızkı veren yalnızca O’dur.
3. Müradif: Şifa (Şifa Verme)
• İktibas (Nükte’den): وَ اِذَا مَرِضْتُ فَهُوَ يَشْف۪ينِ
• Meali (Şuarâ Sûresi, 26:80): “(Hz. İbrahim dedi:) Hastalandığımda da O bana şifa verir.”
• İzah: Hastalığı nefsine (meridtü – ben hastalandım), şifayı ise “Hu ve” (O) zamiriyle doğrudan Allah’a isnad etmesi, ilâçların sadece birer perde olduğunu, Şâfî-i Hakikî’nin (Gerçek Şifa Verici’nin) O olduğunu gösterir.
4. Müradif: Ğays / Yağmur (Rahmet İndirme)
• İktibas (Nükte’den): وَهُوَ الَّذ۪ى يُنَزِّلُ الْغَيْثَ مِنْ بَعْدِ مَا قَنَطُوا
• Meali (Şûrâ Sûresi, 42:28): “O, insanlar umutlarını kestikten sonra yağmuru indiren, rahmetini her tarafa yayandır. O, dost olandır, övülmeye lâyık olandır.”
• İzah: Yağmurun (rahmetin) indirilmesi de “Hu ve” (O) zamiri ile doğrudan Allah’a verilmiştir. Bu sebeple yağmur, Güneş’in doğuşu gibi muttarid (düzenli) bir kanuna tâbi kılınmamış ki, insanlar her vakit-i hacette (ihtiyaç vaktinde) O’na dua etsinler.

Dördüncü Remiz: Hayatın Erkân-ı İmaniyeyi (İmanın Altı Rüknünü) İsbatı
Bu remiz, hayat hakikatinin, imanın altı rüknünü (Allah’a, Meleklere, Kitaplara, Peygamberlere, Âhirete ve Kadere iman) nasıl remzen (işaretle) isbat ettiğini izah eder.

1. Âhirete ve Haşre İman:
Bu fâni, kısa ve elemli dünya hayatı, hayat şeceresinin (ağacının) nihai meyvesi olamaz. İnsana verilen bu hadsiz cihazat (akıl, kalp, hisler) ve beka (ebedîlik) arzusu, eğer âhiret olmazsa, en büyük musibet ve bela olurdu. İnsanı serçe kuşundan daha bedbaht bir dereceye düşürürdü. Demek, bu hayatın varlığı, zarurî olarak hayat-ı ebediyeyi iktiza eder. Her baharda yeryüzünün ihyası (diriltilmesi), bunun üç yüz binden fazla numunesini gösterir.

2. Allah’a (Vâcib-ül Vücud’a) İman:
Nasıl ki deniz yüzündeki kabarcıkların parlaması ve sönmesi, arkadan gelenlerin tekrar parlaması, yüksek bir tek Güneş’in varlığını bedahetle (apaçıklıkla) gösterir. Aynen öyle de, zîhayatların (canlıların) kudret-i ilahiye ile parlayıp “Yâ Hayy!” diyerek gayb perdesine çekilmeleri, bir Zât-ı Hayy-u Kayyum’un (Ebedî Diri ve Her Şeyi Ayakta Tutan Zât’ın) varlığına ve hayat-ı sermediyesine (ebedî hayatına) şehadet eder. Zira görmek, işitmek, irade etmek gibi sıfatlar hayatı istilzam eder (gerektirir). Kâinattaki bu muazzam ilim, kudret ve irade eserleri, elbette bu sıfatların sahibi olan Zât’ın hayatına delildir.

3. Melaikeye İman:
Madem kâinatın en mühim neticesi hayattır; ve madem bu küçük, süflî (aşağı) Küre-i Arz (Dünya), hayatın en safî hülâsası olan şuur, akıl ve ruhlar ile bu kadar şenlendirilmiştir. Elbette Küre-i Arz’dan daha latif, daha nuranî ve daha büyük olan ecram-ı semaviye (gök cisimleri, yıldızlar, galaksiler) ölü, camid (cansız) ve hayatsız kalması imkân haricindedir. Demek, o semavatı şenlendirecek ve hayatdar vaziyetini verecek, onlara münasip zîşuur sekeneler (sakinler) vardır ki, onlar da melaikelerdir.

4. Peygamberlere ve Kitaplara İman:
Madem kâinat hayat için yaratılmış ve hayat, Hayy-ı Ezelî’nin bir cilvesidir. Bu ezelî hayat, kendini göstermek ister. Nasıl ki bir adamın konuşması onun diri olduğunu gösterir; öyle de, âlem-i gaybın arkasında konuşan, emir ve nehiy veren bir Zât’ın varlığını ve hayatını, O’nun kelimatı (sözleri) olan kitablar ve o hitabatı tebliğ eden peygamberler gösterir.
Hayat nasıl kâinattan süzülmüş bir hülâsa ise, Risalet-i Muhammediye (Aleyhissalâtü Vesselâm) ve Vahy-i Kur’anî dahi, kâinatın hayatının ruhu, aklı ve şuuru hükmündedir. “Eğer kâinattan risalet-i Muhammediyenin (A.S.M.) nuru çıksa, gitse; kâinat vefat edecek..”

5. Kadere İman:
Hayat, sadece bu âlem-i şehadete (görünen âleme) ve zaman-ı hazıra (şimdiki zamana) münhasır değildir. Nasıl ki bir ağacın kökü (mazisi) ve çekirdekleri (müstakbeli) de ağacın kendisi gibi hayat kanunlarına tâbidir. Aynen öyle de, kâinat ağacının da bir mazisi (geçmişi) ve müstakbeli (geleceği) vardır. Bu geçmiş ve gelecek tavırlar, âlem-i gaybda, Allah’ın ilminde bir “vücud-u ilmî” (ilmî varlık) ile mevcuttur. İşte eşyanın bu ilmî varlığı ve manevî hayatı, Levh-i Kaza ve Kader vasıtasıyla “mukadderat” namıyla görünür.

Beşinci Remiz: Hayatın Ehadiyet ve Tevhid Mührü Olması
Bu remiz, hayatın, Allah’ın şeriki (ortağı) olmadığını ve her şeyin O’nun Ehad (Tek) olduğuna nasıl en parlak delil olduğunu izah eder.
• Hayatın Câmiiyeti (Toplayıcılığı): Hayat bir şeye girdiği vakit, o cüz’î (kısmî) şeyi bir küll (bütün) hükmüne getirir. O küçük cesed, ekser esma-i hüsnayı gösteren bir “âyine-i ehadiyet” (Ehadiyetin/Tekliğin aynası) olur.
• Misal: Azametli Güneş, nasıl ki ziyasıyla her bir su katresinde ve cam zerresinde (kendi azametiyle değil, cilvesiyle) bulunuyorsa; öyle de, Kâinatın Hâlık’ı da, bütün sıfat ve esmasıyla her bir zîhayatta tecelli eder.
• Şirki (Ortaklığı) Reddetmesi: Bu câmiiyet, şirki temelden reddeder. Zira bir çam ağacının küçük bir tohumunda, o koca ağacın bütün fihristesini ve mukadderatını yazan kalem; elbette semavatı yıldızlarla yazan kalem olabilir. Bir arının küçük kafasına kâinat bahçesini tanıyacak cihazatı derceden Zât, elbette bütün kâinatın Hâlık’ı olabilir.
• İhya-yı Arz (Yeryüzünün Diriltilmesi) Delili: Bahar mevsiminde, üç yüz bin nevi mahlukatın hadsiz efradının beraber, birbiri içinde, noksansız ve kusursuz olarak ihya edilmesi, öyle bir “sikke-i tevhid” (birlik mührü) ve **”hâtem-i ehadiyet”**tir (teklik damgasıdır) ki; bu tek fiili yapamayan, hiçbir şey yapamaz. Bu tek fiili yapan ise, her şeyin Hâlık’ıdır.

Hâtime (Sonuç): İsm-i Hayy’ın Azameti
Nükte, İsm-i A’zam’ın herkes için bir olmayıp, meşrebine (manevî yoluna) göre değişebileceğini belirtir (Misal: Gavs-ı A’zam için “Yâ Hayy”, İmam-ı Rabbanî için “Yâ Kayyum”).
Ve bu Beşinci Nükte’nin İsm-i Hayy hakkında olması münasebetiyle, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın Cevşen-ül Kebir münacatındaki İsm-i Hayy’a dair şu muazzam marifet tefekkürü ile sona erer:
“Ey her diriden evvel Diri Olan (Yâ Hayyu kable külli Hayy)!”
“Ey her diriden sonra Diri Olan (Yâ Hayyu ba’de külli Hayy)!”
“Ey hiçbir dirinin Kendi misli gibi olmadığı Diri (Yâ Hayyu’llezî leyse kemislihî Hayy)!”
“Ey hiçbir şeyin Kendisine benzemediği Diri!”
“Ey hiçbir diriye muhtaç olmayan Diri!”
“Ey hiçbir dirinin Kendisine ortak olamadığı Diri!”
“Ey bütün dirileri öldürecek olan Diri!”
“Ey bütün dirileri rızıklandıran Diri!”
“Ey ölüleri dirilten Diri (Yâ Hayyu’llezî yuhyi’l-mevtâ)!”
“Ey aslâ ölmeyen Diri (Yâ Hayyu’llezî lâ yemût)!”
Cenâb-ı Hak, bu Nükte’de izah edilen hayatın kıymetini bilmeyi ve o hayatı, gayesi olan ebedî hayata ve rızasına sarf etmeyi hepimize nasip eylesin. Âmin.

 

 

 

Otuzuncu Lem’anın Altıncı Nüktesi

İsm-i Kayyum’a bakar.

İsm-i Hayy’ın bir hülâsası, Nur Çeşmesi’nin bir zeyli olmuş; bu İsm-i Kayyum dahi, Otuzuncu Söz’ün zeyli olması münasib görüldü.

İTİZAR:

Bu çok ehemmiyetli mes’eleler ve çok derin ve geniş İsm-i Kayyum’un cilve-i a’zamı, hem muntazaman değil, belki ayrı ayrı lem’alar tarzında kalbe hutur ettiğinden, hem gayet müşevveş ve acele ve tedkiksiz müsvedde halinde kaldığından elbette tabirat ve ifadelerde çok noksanlar, intizamsızlıklar bulunacaktır. Mes’elelerin güzelliklerine, benim kusurlarımı bağışlamalısınız.

İHTAR:

İsm-i a’zama ait nükteler, a’zamî bir surette geniş, hem gayet derin olduğundan, hususan İsm-i Kayyum’a ait mes’eleler ve bilhâssa Birinci Şuaı

{(Haşiye): Bu risaleyi okuyan eğer mütefennin değilse, Birinci Şuaı okumasın veya âhirde okusun; ikinciden başlasın.}

maddiyyunlara baktığı için, daha ziyade derin gittiğinden, elbette her adam her mes’eleyi her cihette anlamaz. Fakat herkes her mes’eleden bir derece hisse alabilir. “Bir şey bütün elde edilmezse, bütün bütün elden kaçırılmaz.” kaidesiyle, “bu manevî bahçenin bütün meyvelerini koparamıyorum” diye vazgeçmek kâr-ı akıl değildir. İnsan ne kadar koparsa, o kadar kârdır. İsm-i a’zama ait mes’elelerin ihata edilmeyecek derecede genişleri olduğu gibi, akıl görmeyecek derecede inceleri de vardır. Hususan İsm-i Hayy ve Kayyum’a ve bilhâssa hayatın iman erkânına karşı remizlerine ve bilhâssa Kaza ve Kader rüknüne hayatın işaretine ve İsm-i Kayyum’un Birinci Şuaına herkesin fikri yetişmez, fakat hissesiz de kalmaz; belki herhalde imanını kuvvetlendirir. Saadet-i ebediyenin anahtarı olan imanın kuvvetleşmesi ehemmiyeti çok azîmdir. İmanın bir zerre kadar kuvveti ziyade olması, bir hazinedir. İmam-ı Rabbanî Ahmed-i Farukî diyor ki: “Bir küçük mes’ele-i imaniyenin inkişafı, benim nazarımda yüzler ezvak ve kerametlere müreccahtır.”

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

بِيَدِه۪ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ ٭ لَهُ مَقَال۪يدُ السَّمٰوَاتِ وَ الْاَرْضِ ٭ وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا عِنْدَنَا خَزَٓائِنُهُ ٭ مَا مِنْ دَٓابَّةٍ اِلَّا هُوَ اٰخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا
gibi kayyumiyet-i İlahiyeye işaret eden âyetlerin bir nüktesi ve ism-i a’zam veyahud ism-i a’zamın iki ziyasından ikinci ziyası veyahud ism-i a’zamın altı nurundan altıncı nuru olan Kayyum isminin bir cilve-i a’zamı, Zilkade ayında aklıma göründü. Eskişehir hapishanesindeki müsaadesizliğim cihetiyle o nur-u a’zamı elbette tamamıyla beyan edemeyeceğim, fakat Hazret-i İmam-ı Ali (R.A.), Kaside-i Ercuze’sinde “Sekine” nam-ı âlîsiyle beyan ettiği ism-i a’zam ve Celcelutiye’sinde pek muhteşem isimlerle ism-i a’zam içinde bulunan o altı ismi en a’zam, en ehemmiyetli tuttuğu için ve onların bahsi içinde kerametkârane bize teselli verdiği için bu İsm-i Kayyum’a dahi, evvelki beş esma gibi, hiç olmazsa muhtasar bir surette “Beş Şua” ile, o nur-u a’zama işaret edeceğiz.

Birinci Şua:

Bu kâinatın Hâlık-ı Zülcelal’i Kayyum’dur. Yani bizâtihî kaimdir, daimdir, bâkidir. Bütün eşya onunla kaimdir, devam eder ve vücudda kalır, beka bulur. Eğer kâinattan bir dakikacık olsun o nisbet-i kayyumiyet kesilse, kâinat mahvolur. Hem o Zât-ı Zülcelal’in kayyumiyetiyle beraber Kur’an-ı Azîmüşşan’da ferman ettiği gibi

لَيْسَ كَمِثْلِه۪ شَيْءٌ

dür. Yani ne zâtında, ne sıfâtında, ne ef’alinde naziri yoktur, misli olmaz, şebihi yoktur, şeriki olmaz. Evet bütün kâinatı bütün şuunatıyla ve keyfiyatıyla kabza-i rububiyetinde tutup, bir hane ve bir saray hükmünde kemal-i intizam ile tedbir ve idare ve terbiye eden bir Zât-ı Akdes’e misil ve mesîl ve şerik ve şebih olmaz, muhaldir. Evet bir zât ki, ona yıldızların icadı zerreler kadar kolay gele.. ve en büyük şey en küçük şey gibi kudretine müsahhar ola.. ve hiçbir şey hiçbir şeye, hiçbir fiil hiçbir fiile mani olmaya.. ve hadsiz efrad, bir ferd gibi nazarında hazır ola.. ve bütün sesleri birden işite.. ve umumun hadsiz hacatını birden yapabile.. ve kâinatın mevcudatındaki bütün intizamat ve mizanların şehadetiyle hiçbir şey, hiçbir hal, daire-i meşiet ve iradesinden hariç olmaya.. ve hiçbir mekânda olmadığı halde, herbir yerde ve herbir mekânda kudretiyle, ilmiyle hazır ola.. ve herşey ondan nihayet derecede uzak olduğu halde, o ise herşeye nihayet derecede yakın olabilen bir Zât-ı Hayy-u Kayyum-u Zülcelal’in elbette hiçbir cihetle misli, naziri, şeriki, veziri, zıddı, niddi olmaz ve olması muhaldir. Yalnız mesel ve temsil suretinde şuunat-ı kudsiyesine bakılabilir. Risale-i Nur’daki bütün temsilât ve teşbihat, bu mesel ve temsil nev’indendirler.

İşte böyle misilsiz ve Vâcib-ül Vücud ve maddeden mücerred ve mekândan münezzeh ve tecezzisi ve inkısamı her cihetle muhal ve tegayyür ve tebeddülü mümteni ve ihtiyaç ve aczi imkân haricinde olan bir Zât-ı Akdes’in kâinat safahatında ve tabakat-ı mevcudatında tecelli eden bir kısım cilvelerini ayn-ı Zât-ı Akdes tevehhüm ederek bir kısım mahlukatına uluhiyetin ahkâmını veren ehl-i dalalet insanların bir kısmı, o Zât-ı Zülcelal’in bazı eserlerini tabiata isnad etmişler. Halbuki Risale-i Nur’un müteaddid yerlerinde kat’î bürhanlarla isbat edilmiş ki: Tabiat bir san’at-ı İlahiyedir, Sâni’ olmaz.. bir kitabet-i Rabbaniyedir, kâtib olmaz.. bir nakıştır, nakkaş olamaz.. bir defterdir, defterdar olmaz.. bir kanundur, kudret olmaz.. bir mistardır, masdar olmaz.. bir kabildir, münfail olur; fâil olmaz.. bir nizamdır, nâzım olamaz.. bir şeriat-ı fıtriyedir, şâri’ olamaz.

Farz-ı muhal olarak en küçük bir zîhayat mahluk tabiata havale edilse, “bunu yap” denilse; Risale-i Nur’un çok yerlerinde kat’î bürhanlarla isbat edildiği gibi, o küçük zîhayatın a’zâları ve cihazatları adedince kalıblar, belki makineler bulundurmak gerektir; tâ ki, tabiat o işi görebilsin.

Hem maddiyyun denilen bir kısım ehl-i dalalet, zerrattaki tahavvülât-ı muntazama içinde hallakıyet-i İlahiyenin ve kudret-i Rabbaniyenin bir cilve-i a’zamını hissettiklerinden ve o cilvenin nereden geldiğini bilemediklerinden ve o kudret-i samedaniyenin cilvesinden gelen umumî kuvvetin nereden idare edildiğini anlayamadıklarından, madde ve kuvveti ezelî tevehhüm ederek, zerrelere ve hareketlerine âsâr-ı İlahiyeyi isnad etmeye başlamışlar. Fesübhanallah! İnsanlarda bu derece hadsiz cehalet olabilir mi ki, mekândan münezzeh olmakla beraber herbir yerde herbir şeyin icadında herşeyi görecek, bilecek, idare edecek bir tarzda bulunur bir vaziyetle yaptığı fiilleri ve eserleri; camid, kör, şuursuz, iradesiz, mizansız ve tesadüf fırtınaları içinde çalkanan zerrata ve harekâtına vermek, ne kadar cahilane ve hurafetkârane bir fikir olduğunu, zerre kadar aklı bulunanların bilmesi gerektir. Evet bu herifler vahdet-i mutlakadan vazgeçtikleri için, hadsiz ve nihayetsiz bir kesret-i mutlakaya düşmüşler; yani bir tek ilahı kabul etmedikleri için, nihayetsiz ilahları kabul etmeye mecbur oluyorlar. Yani bir tek Zât-ı Akdes’in hâssası ve lâzım-ı zâtîsi olan ezeliyeti ve hâlıkıyeti, bozulmuş akıllarına sığıştıramadıklarından; o hadsiz, nihayetsiz camid zerrelerin ezeliyetlerini, belki uluhiyetlerini kabul etmeye mesleklerince mecbur oluyorlar…

İşte sen gel, echeliyetin nihayetsiz derecesine bak! Evet zerrelerdeki cilve ise; zerreler taifesini Vâcib-ül Vücud’un havliyle, kudretiyle, emriyle muntazam ve muhteşem bir ordu hükmüne getirmiştir. Eğer bir sâniye o Kumandan-ı A’zam’ın emri ve kuvveti geri alınsa, o çok kesretli camid, şuursuz taife, başıbozuklar hükmüne gelecekler; belki bütün bütün mahvolacaklar.

Hem insanların bir kısmı güya daha ileri görüyor gibi, daha ziyade cahilane bir dalaletle Sâni’-i Zülcelal’in gayet latif, nazenin, muti’, müsahhar bir sahife-i icraatı ve emirlerinin bir vasıta-i nakliyatı ve zaîf bir perde-i tasarrufatı ve latif bir midad (mürekkeb)-ı kitabeti ve en nazenin bir hulle-i icadatı ve bir maye-i masnuatı ve bir mezraa-i hububatı olan “esîr” maddesini, cilve-i rububiyetine âyinedarlık ettiği için masdar ve fâil tevehhüm etmişler. Bu acib cehalet, hadsiz muhalleri istilzam ediyor. Çünki esîr maddesi, maddiyyunları boğduran zerrat maddesinden daha latif ve eski hükemanın saplandığı heyula fihristesinden daha kesif, ihtiyarsız, şuursuz, camid bir maddedir. Bu hadsiz bir surette tecezzi ve inkısam eden ve nâkillik ve infial hâssasıyla ve vazifesiyle teçhiz edilen bu maddeye, belki o maddenin zerreden çok derece daha küçük olan zerrelerine; herşeyde herşeyi görecek, bilecek, idare edecek bir ihtiyar ve bir iktidar ile vücud bulan fiilleri, eserleri isnad etmek, esîrin zerreleri adedince yanlıştır.

Evet mevcudatta görünen fiil-i icad öyle bir keyfiyettedir ki; herşeyde, hususan zîhayat olsa, ekser eşyayı ve belki umum kâinatı görecek, bilecek ve kâinata karşı o zîhayatın münasebatını tanıyacak, temin edecek bir iktidar ve ihtiyardan geldiğini gösteriyor ki, maddî ve ihatasız olan esbabın hiçbir cihetle fiili olmaz. Evet -sırr-ı Kayyumiyetle- en cüz’î bir fiil-i icadî, doğrudan doğruya bütün kâinat Hâlık’ının fiili olduğuna delalet eden bir sırr-ı a’zamı taşıyor. Evet meselâ bir arının icadına teveccüh eden bir fiil, iki cihetle Hâlık-ı Kâinat’a hususiyetini gösteriyor.

Birincisi:

O arının bütün emsalinin bütün zeminde, aynı zamanda aynı fiile mazhariyetleri gösteriyor ki: Bu cüz’î ve hususî fiil ise, ihatalı rûy-i zemini kaplamış bir fiilin bir ucudur. Öyle ise; o büyük fiilin fâili ve o fiilin sahibi kim ise, o cüz’î fiil dahi onundur.

İkinci cihet:

Bu hazır arının hilkatine teveccüh eden fiilin fâili olmak için, o arının şerait-i hayatiyesini ve cihazatını ve kâinatla münasebatını temin edecek ve bilecek kadar pek büyük bir iktidar ve ihtiyar lâzım geldiğinden, o cüz’î fiili yapan zâtın, ekser kâinata hükmü geçmekle ancak o fiili öyle mükemmel yapabilir.

Demek en cüz’î fiil, iki cihetle Hâlık-ı Külli Şey’e has olduğunu gösterir.

En ziyade cây-ı dikkat ve cây-ı hayret şudur ki: Vücudun en kuvvetli mertebesi olan “vücub”un ve vücudun en sebatlı derecesi olan “maddeden tecerrüd”ün ve vücudun zevalden en uzak tavrı olan “mekândan münezzehiyet”in ve vücudun en sağlam ve tegayyürden ve ademden en mukaddes sıfatı olan “vahdet”in sahibi olan Zât-ı Vâcib-ül Vücud’un en has hâssası ve lâzım-ı zâtîsi olan ezeliyeti ve sermediyeti; vücudun en zaîf mertebesi ve en incecik derecesi ve en mütegayyir, mütehavvil tavrı ve en ziyade mekâna yayılmış olan hadsiz kesretli bir maddî madde olan esîr ve zerrat gibi şeylere vermek ve onlara ezeliyet isnad etmek ve onları ezelî tasavvur etmek ve kısmen âsâr-ı İlahiyenin onlardan neş’et ettiğini tevehhüm etmek, ne kadar hilaf-ı hakikat ve vakıa muhalif ve akıldan uzak ve bâtıl bir fikir olduğu, Risale-i Nur’un müteaddid cüz’lerinde kat’î bürhanlarla gösterilmiştir.

İkinci Şua:

“İki Mes’ele”dir.

Birinci Mes’ele:

İsm-i Kayyum’un bir cilve-i a’zamına işaret eden

لَا تَاْخُذُهُ سِنَةٌ وَلَا نَوْمٌ ٭ مَا مِنْ دَٓابَّةٍ اِلَّا هُوَ اٰخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا ٭ لَهُ مَقَال۪يدُ السَّمٰوَاتِ وَ الْاَرْضِ

gibi âyetlerin işaret ettiği hakikat-ı a’zamın bir vechi şudur ki:

Şu kâinattaki ecram-ı semaviyenin kıyamları, devamları, bekaları; sırr-ı Kayyumiyetle bağlıdır. Eğer o cilve-i Kayyumiyet bir dakikada yüzünü çevirse, bir kısmı Küre-i Arz’dan bin defa büyük milyonlarla küreler, feza-yı gayr-ı mütenahî boşluğunda dağılacak, birbirine çarpacak, ademe dökülecekler. Nasılki meselâ: Havada -tayyareler yerinde- binler muhteşem kasırları kemal-i intizamla durdurup seyahat ettiren bir zâtın kayyumiyet iktidarı, o havadaki sarayların sebat ve nizam ve devamları ile ölçülür.. öyle de: O Zât-ı Kayyum-u Zülcelal’in madde-i esîriye içinde hadsiz ecram-ı semaviyeye nihayet derecede intizam ve mizan içinde sırr-ı kayyumiyetle bir kıyam, bir beka, bir devam vererek, bazısı Küre-i Arz’dan bin ve bir kısmı bir milyon defa büyük milyonlarla azîm küreleri direksiz, istinadsız, boşlukta durdurmakla beraber, herbirini bir vazife ile tavzif edip gayet muhteşem bir ordu şeklinde “Emr-i Kün Feyekûn”den gelen fermanlara kemal-i inkıyadla itaat ettirmesi, İsm-i Kayyum’un a’zamî cilvesine bir ölçü olduğu gibi, herbir mevcudun zerreleri dahi, yıldızlar gibi sırr-ı kayyumiyetle kaim ve o sır ile beka ve devam ediyorlar. Evet bir zîhayatın cesedindeki zerrelerin herbir a’zâya mahsus bir heyet ile küme küme toplanıp dağılmadıkları ve sel gibi akan unsurların fırtınaları içinde vaziyetlerini muhafaza edip dağılmamaları ve muntazaman durmaları, bilbedahe kendi kendilerinden olmayıp, belki sırr-ı kayyumiyetle olduğundan; herbir cesed muntazam bir tabur, herbir nevi muntazam bir ordu hükmünde olarak bütün zîhayat ve mürekkebatın zemin yüzünde ve yıldızların feza âleminde durmaları ve gezmeleri gibi, bu zerreler dahi hadsiz dilleriyle sırr-ı kayyumiyeti ilân ederler.
İkinci Mes’ele:

Eşyanın sırr-ı kayyumiyetle münasebetdar faidelerinin ve hikmetlerinin bir kısmına işaret etmeyi, bu makam iktiza ediyor.

Evet herşeyin hikmet-i vücudu ve gaye-i fıtratı ve faide-i hilkati ve netice-i hayatı üçer nevidir:

Birinci nevi,

kendine ve insana ve insanın maslahatlarına bakar.

İkinci nevi,

daha mühimdir ki: Herşey, umum zîşuur mütalaa edebilecek ve Fâtır-ı Zülcelal’in cilve-i esmasını bildirecek birer âyet, birer mektub, birer kitab, birer kaside hükmünde olarak manalarını hadsiz okuyucularına ifade etmesidir.

Üçüncü nevi ise,

Sâni’-i Zülcelal’e aittir, ona bakar. Herşeyin faidesi ve neticesi kendine bakan bir ise, Sâni’-i Zülcelal’e bakan yüzlerdir ki, Sâni’-i Zülcelal kendi acaib-i san’atını kendisi temaşa eder; kendi cilve-i esmasına, kendi masnuatında bakar. Bu a’zamî üçüncü nevide, bir sâniye kadar yaşamak kâfidir.

Hem herşeyin vücudunu iktiza eden bir sırr-ı kayyumiyet var ki, Üçüncü Şua’da izah edilecek.

Bir zaman tılsım-ı kâinat ve muamma-yı hilkat cilvesiyle mevcudatın hikmetlerine ve faidelerine baktım, dedim: “Acaba bu eşya neden böyle kendini gösteriyorlar, çabuk kaybolup gidiyorlar?” Onların şahsına bakıyorum; muntazam, hikmetli giyinmiş, giydirilmiş, süslendirilmiş, sergiye temaşagâha gönderilmiş. Halbuki bir iki günde, belki bir kısmı birkaç dakikada kaybolup; faidesiz boşu boşuna gidiyorlar. Bu kısa zamanda bize görünmelerinden maksad nedir? diye çok merak ediyordum. O zaman mevcudatın, hususan zîhayatın dünya dershanesine gelmelerinin mühim bir hikmetini lütf-u İlahî ile buldum. O da şudur:

Herşey, hususan zîhayat, gayet manidar bir kelime, bir mektub, bir kaside-i Rabbanîdir, bir ilânname-i İlahîdir. Umum zîşuurun mütalaasına mazhar olduktan ve hadsiz mütalaacılara manasını ifade ettikten sonra, lafzı ve hurufu hükmündeki suret-i cismaniyesi kaybolur.

Bir sene kadar bu hikmet bana kâfi geldi. Bir sene sonra masnuatta ve bilhâssa zîhayatlarda bulunan çok hârika ve pek ince san’atın mu’cizeleri inkişaf etti. Anladım ki: Bu çok ince ve çok hârika olan dekaik-ı san’at, yalnız zîşuurların nazarlarına ifade-i mana için değildir. Gerçi herbir mevcudu, hadsiz zîşuurlar mütalaa edebilir. Fakat hem onların mütalaası mahduddur, hem de herkes o zîhayatın bütün dekaik-ı san’atına nüfuz edemezler. Demek zîhayatların en mühim netice-i hilkati ve en büyük gaye-i fıtratı, Zât-ı Kayyum-u Ezelî’nin kendi nazarına, kendi acaib-i san’atını ve verdiği rahîmane hediyelerini ve ihsanlarını arzetmektir.

Bu gaye ise, çok zaman bana kanaat verdi ve ondan anladım ki: Her mevcudda, hususan zîhayatlarda hadsiz dekaik-ı san’at bulunması, Zât-ı Kayyum-u Ezelî’nin nazarına arzetmek, yani Zât-ı Kayyum-u Ezelî kendi san’atını kendisi temaşa etmek olan hikmet-i hilkat, o büyük masarıfa kâfi geliyordu. Bir zaman sonra gördüm ki: Mevcudatın şahıslarında ve suretlerindeki dekaik-ı san’at devam etmiyor; gayet sür’atle tazeleniyor, tebeddül ediyor; nihayetsiz bir faaliyet ve bir hallakıyet içinde tahavvül ediyorlar. Bu hallakıyet ve bu faaliyetin hikmeti elbette o faaliyet derecesinde büyük olmak lâzım geliyor, diye tefekküre başladım. Bu defa mezkûr iki hikmet kâfi gelmemeye başladılar, noksan kaldılar. Gayet merak ile ayrı bir hikmeti aramaya ve taharriye başladım. Bir zaman sonra, lillahilhamd Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’ın feyzi ile, sırr-ı kayyumiyet noktasında azîm hadsiz bir hikmet, bir gaye göründü. Ve onun ile “tılsım-ı kâinat” ve “muamma-yı hilkat” tabir edilen bir sırr-ı İlahî anlaşıldı. (Yirmidördüncü Mektub’da tafsilen beyan edildiğinden, burada yalnız icmalen iki-üç noktasını Üçüncü Şua’da zikredeceğiz.)

Evet sırr-ı kayyumiyetin cilvesine bu noktadan bakınız ki; bütün mevcudatı ademden çıkarıp, herbirisini bu nihayetsiz fezada

اَللّٰهُ الَّذ۪ى رَفَعَ السَّمٰوَاتِ بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَهَا

sırrıyla durdurup, kıyam ve beka verip, umumunu böyle sırr-ı kayyumiyetin tecellisine mazhar eyliyor. Eğer bu nokta-i istinad olmazsa; hiçbir şey kendi başıyla durmaz. Hadsiz bir boşlukta yuvarlanıp ademe sukut edecek.

Hem nasılki bütün mevcudat, vücudları ve kıyamları ve bekaları cihetinde Kayyum-u Zülcelal’e dayanıyorlar; kıyamları onunladır.. öyle de: Mevcudatın keyfiyat ve ahvalinde binler silsilelerin; (temsilde hata olmasın) telefon, telgraf silsilelerinin merkezi ve santral direği hükmünde olan sırr-ı kayyumiyette

وَ اِلَيْهِ يُرْجَعُ الْاَمْرُ كُلُّهُ

sırrıyla, uçları bağlıdır. Eğer o nuranî nokta-i istinada dayanmazlarsa, ehl-i akılca muhal ve bâtıl olan binler devirler ve teselsüller lâzım gelecek; belki, mevcudat adedince bâtıl olan devirler ve teselsüller lâzım gelir. Meselâ: Bu şey (hıfz veya nur veya vücud veya rızık gibi) bir cihette buna dayanır, bu da ötekine, o da ona.. gitgide herhalde nihayetsiz olamaz, bir nihayeti bulunacak. İşte, bütün böyle silsilelerin müntehaları, elbette sırr-ı kayyumiyettir. Sırr-ı kayyumiyet anlaşıldıktan sonra, o mevhum silsilelerde birbirine dayanmak rabıtası ve manası kalmaz, kalkar; herşey doğrudan doğruya sırr-ı kayyumiyete bakar.
Üçüncü Şua:

كُلَّ يَوْمٍ هُوَ ف۪ى شَاْنٍ ٭ فَعَّالٌ لِمَا يُر۪يدُ ٭ يَخْلُقُ مَا يَشَٓاءُ ٭ بِيَدِه۪ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ ٭ فَانْظُرْ اِلٰٓى اٰثَارِ رَحْمَتِ اللّٰهِ كَيْفَ يُحْيِى الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا

gibi âyetlerin işaret ettikleri hallakıyet-i İlahiye ve faaliyet-i Rabbaniye içindeki sırr-ı kayyumiyetin bir derece inkişafına, bir iki mukaddeme ile işaret edeceğiz.

Birincisi:

Şu kâinata baktığımız vakit görüyoruz ki: Zaman seylinde mütemadiyen çalkanan ve kafile kafile arkasından gelip geçen mahlukatın bir kısmı, bir sâniyede gelir, der-akab kaybolur. Bir taifesi, bir dakikada gelir, geçer. Bir nev’i, bir saat âlem-i şehadete uğrar, âlem-i gayba girer. Bir kısmı bir günde, bir kısmı bir senede, bir kısmı bir asırda, bir kısmı da asırlarda bu âlem-i şehadete gelip, konup, vazife görüp gidiyorlar. Bu hayret verici seyahat ve seyeran-ı mevcudat ve sefer ve seyelan-ı mahlukat öyle bir intizam ve mizan ve hikmetle sevk ü idare edilir ve onlara ve o kafilelere kumandanlık eden öyle basîrane, hakîmane, müdebbirane kumandanlık ediyor ki; bütün akıllar farazâ ittihad edip bir tek akıl olsa, o hakîmane idarenin künhüne yetişemez ve kusur bulup tenkid edemez.

İşte bu hallakıyet-i Rabbaniyenin içinde; o sevimli ve sevdiği masnuatın hususan zîhayatların hiçbirine göz açtırmayarak âlem-i gayba gönderiyor, hiçbirine nefes aldırmayarak dünyadaki hayattan terhis ediyor, mütemadiyen bu misafirhane-i âlemi doldurup misafirlerin rızası olmayarak boşaltıyor; kalem-i kaza ve kader, Küre-i Arz’ı yazar bozar tahtası gibi yaparak

يُحْي۪ى وَ يُم۪يتُ

cilveleriyle mütemadiyen Küre-i Arz’da yazılarını yazar ve o yazıları tazelendirir, tebdil eder. İşte bu faaliyet-i Rabbaniyenin ve bu hallakıyet-i İlahiyenin bir sırr-ı hikmeti ve esaslı bir muktezisi ve bir sebeb-i dâîsi, üç mühim şubeye ayrılan hadsiz, nihayetsiz bir hikmettir.

O hikmetin birinci şubesi şudur ki: Faaliyetin her nev’i cüz’î olsun, küllî olsun bir lezzet verir. Belki her faaliyette bir lezzet var. Belki faaliyet ayn-ı lezzettir. Belki faaliyet, ayn-ı lezzet olan vücudun tezahürüdür ve ayn-ı elem olan ademden tebaud ile silkinmesidir. Evet her kabiliyet sahibi, bir faaliyetle kabiliyetinin inkişafını lezzetle takib eder. Herbir istidadın faaliyetle tezahür etmesi, bir lezzetten gelir ve bir lezzeti netice verir. Herbir kemal sahibi, faaliyetle kemalâtının tezahürünü lezzetle takib eder. Madem herbir faaliyette böyle sevilir, istenilir bir kemal, bir lezzet vardır ve faaliyet dahi, bir kemaldir ve madem zîhayat âleminde daimî ve ezelî bir hayattan neş’et eden hadsiz bir muhabbetin, nihayetsiz bir merhametin cilveleri görünüyor ve o cilveler gösteriyor ki, kendini böyle sevdiren ve seven ve şefkat edip lütuflarda bulunan zâtın kudsiyetine lâyık ve vücub-u vücuduna münasib o hayat-ı sermediyenin muktezası olarak hadsiz derecede (tabirde hata olmasın) bir aşk-ı lahutî, bir muhabbet-i kudsiye, bir lezzet-i mukaddese gibi şuunat-ı kudsiye o Hayat-ı Akdes’te var ki, o şuunat böyle hadsiz faaliyetle ve nihayetsiz bir hallakıyetle kâinatı daima tazelendiriyor, çalkalandırıyor, değiştiriyor.

Sırr-ı kayyumiyete bakan hadsiz faaliyet-i İlahiyedeki hikmetin ikinci şubesi:

Esma-i İlahiyeye bakar. Malûmdur ki herbir cemal sahibi, kendi cemalini görmek ve göstermek ister; herbir hüner sahibi, kendi hünerini teşhir ve ilân etmekle nazar-ı dikkati celbetmek ister ve sever. Ve hüneri gizli kalmış bir güzel hakikat ve güzel bir mana, meydana çıkmak ve müşterileri bulmak ister ve sever. Madem bu esaslı kaideler, herşeyde derecesine göre cereyan ediyor; elbette Cemil-i Mutlak olan Zât-ı Kayyum-u Zülcelal’in binbir esma-i hüsnasından herbir ismin, kâinatın şehadetiyle ve cilvelerinin delaletiyle ve nakışlarının işaretiyle, her birisinin herbir mertebesinde hakikî bir hüsün, hakikî bir kemal, hakikî bir cemal ve gayet güzel bir hakikat, belki herbir ismin herbir mertebesinde hadsiz enva’-ı hüsünle hadsiz hakaik-i cemile vardır.

Madem bu esmanın kudsî cemallerini irae eden âyineleri ve güzel nakışlarını gösteren levhaları ve güzel hakikatlarını ifade eden sahifeleri, bu mevcudattır ve bu kâinattır. Elbette o daimî ve bâki esma, hadsiz cilvelerini ve nihayetsiz manidar nakışlarını ve kitablarını; hem müsemmaları olan Zât-ı Kayyum-u Zülcelal’in nazar-ı müşahedesine, hem hadd ü hesaba gelmeyen zîruh ve zîşuur mahlukatın nazar-ı mütalaasına göstermek ve nihayetli mahdud bir şeyden nihayetsiz levhaları ve bir tek şahıstan pek çok şahısları ve bir hakikattan pek kesretli hakikatları göstermek için, o aşk-ı mukaddes-i İlahîye istinaden ve o sırr-ı kayyumiyete binaen, kâinatı umumen ve mütemadiyen cilveleriyle tazelendiriyorlar, değiştiriyorlar.

Dördüncü Şua:

Kâinattaki hayretnüma faaliyet-i daimenin hikmetinin üçüncü şubesi şudur ki:

Herbir merhamet sahibi, başkasını memnun etmekten mesrur olur; herbir şefkat sahibi, başkasını mesrur etmekten memnun olur; herbir muhabbet sahibi, sevindirmeye lâyık mahlukları sevindirmekle sevinir; herbir âlîcenab zât, başkasını mes’ud etmekle lezzet alır; herbir âdil zât, ihkak-ı hak etmek ve müstehaklara ceza vermekte hukuk sahiblerini minnetdar etmekle keyiflenir; hüner sahibi herbir san’atkâr, san’atını teşhir etmekle ve san’atının tasavvur ettiği tarzda işlemesiyle ve istediği neticeleri vermesiyle iftihar eder.

İşte bu mezkûr düsturların herbiri birer kaide-i esasiyedir ki, kâinatta ve âlem-i insaniyette cereyan ediyorlar. Bu kaidelerin esma-i İlahiyede cereyan ettiklerini gösteren üç misal, Otuzikinci Söz’ün İkinci Mevkıfında izah edilmiştir. Bir hülâsası bu makamda yazılması münasib olduğundan, deriz:

Nasılki meselâ gayet merhametli, sehavetli, gayet kerim âlîcenab bir zât, fıtratındaki âlî seciyelerin muktezasıyla büyük bir seyahat gemisine, çok muhtaç ve fakir insanları bindirip, gayet mükemmel ziyafetlerle, ikramlarla o muhtaç fakirleri memnun ederek denizlerde Arz’ın etrafında gezdirir ve kendisi de onların üstünde, onları mesrurane temaşa ederek o muhtaçların minnetdarlıklarından lezzet alır ve onların telezzüzlerinden mesrur olur ve onların keyiflerinden sevinir, iftihar eder. Madem böyle bir tevziat memuru hükmünde olan bir insan, böyle cüz’î bir ziyafet vermekten bu derece memnun ve mesrur olursa.. elbette bütün hayvanları ve insanları ve hadsiz melekleri ve cinleri ve ruhları, bir sefine-i Rahmanî olan Küre-i Arz gemisine bindirerek; rûy-i zemini, enva’-ı mat’umatla ve bütün duyguların ezvak ve erzakıyla doldurulmuş bir sofra-i Rabbaniye şeklinde onlara açmak ve o muhtaç ve müteşekkir ve minnetdar ve mesrur mahlukatını aktar-ı kâinatta seyahat ettirmekle ve bu dünyada bu kadar ikramlarla onları mesrur etmekle beraber, dâr-ı bekada Cennetlerinden herbirini ziyafet-i daime için birer sofra yapan Zât-ı Hayy-u Kayyum’a ait olarak o mahlukatın teşekkürlerinden ve minnetdarlıklarından ve mesruriyetlerinden ve sevinçlerinden gelen ve tabirinde âciz olduğumuz ve me’zun olmadığımız şuunat-ı İlahiyeyi, “memnuniyet-i mukaddese” “iftihar-ı kudsî” ve “lezzet-i mukaddese” gibi isimlerle işaret edilen maânî-i rububiyettir ki, bu daimî faaliyeti ve mütemadi hallakıyeti iktiza eder.

Hem meselâ bir mahir san’atkâr, plâksız bir fonoğraf yapsa, o fonoğraf istediği gibi konuşsa, işlese; san’atkârı ne kadar müftehir olur, mütelezziz olur; kendi kendine “Mâşâallah” der. Madem icadsız ve surî bir küçük san’at, san’atkârının ruhunda bu derece bir iftihar, bir memnuniyet hissi uyandırırsa, elbette bu mevcudatın Sâni’-i Hakîm’i, kâinatın mecmuunu, hadsiz nağmelerin enva’ıyla sadâ veren ve ses verip tesbih eden ve zikredip konuşan bir musikî-i İlahiye ve bir fabrika-i acibe yapmakla beraber, kâinatın herbir nev’ini, herbir âlemini ayrı bir san’atla ve ayrı san’at mu’cizeleriyle göstererek zîhayatların kafalarında birer fonoğraf, birer fotoğraf, birer telgraf gibi çok makineleri, hattâ en küçük bir kafada dahi yapmakla beraber herbir insan kafasına, değil yalnız plâksız fonoğraf, birer âyinesiz fotoğraf, bir telsiz telgraf, belki bunlardan yirmi defa daha hârika, her insanın kafasında öyle bir makineyi yapmaktan ve istediği tarzda işleyip neticeleri vermekten gelen iftihar-ı kudsî ve memnuniyet-i mukaddese gibi manaları ve rububiyetin bu nev’inden olan ulvî şuunatı; elbette ve herhalde bu faaliyet-i daimeyi istilzam eder.

Hem meselâ bir hükümdar-ı âdil, ihkak-ı hak için mazlumların hakkını zalimlerden almakla ve fakirleri kavîlerin şerrinden muhafaza etmekle ve herkese müstehak olduğu hakkı vermekle lezzet alması, iftihar etmesi, memnun olması; hükümdarlığın ve adaletin bir kaide-i esasiyesi olduğundan, elbette Hâkim-i Hakîm, Adl-i Âdil olan Zât-ı Hayy-u Kayyum’un bütün mahlukatına, hususan zîhayatlara “hukuk-u hayat” tabir edilen şerait-i hayatiyeyi vermekle.. ve hayatlarını muhafaza için onlara cihazat ihsan etmekle.. ve zaîfleri kavîlerin şerrinden Rahîmane himaye etmekle.. ve umum zîhayatlarda bu dünyada ihkak-ı hak etmek nev’i tamamen ve haksızlara ceza vermek nev’i ise kısmen sırr-ı adaletin icrasından olmakla.. ve bilhâssa mahkeme-i kübra-yı haşirde adalet-i ekberin tecellisinden hasıl olan ve tabirinde âciz olduğumuz şuunat-ı Rabbaniye ve maânî-i kudsiyedir ki, kâinatta bu faaliyet-i daimeyi iktiza ediyor.

İşte bu üç misal gibi; esma-i hüsnanın umumunda, herbirisi bu faaliyet-i daimede böyle kudsî bazı şuunat-ı İlahiyeye medar olduklarından, hallakıyet-i daimeyi iktiza ederler. Hem madem her kabiliyet, herbir istidad, inbisat ve inkişaf edip semere vermekle bir ferahlık, bir genişlik, bir lezzet verir.. hem madem her vazifedar, vazifesini yapmak ve bitirmekle, vazifesinden terhisinde büyük bir rahatlık, bir memnuniyet hisseder.. ve madem bir tek tohumdan bir çok meyveleri almak ve bir dirhemden yüz dirhem kâr kazanmak, sahiblerine çok sevinçli bir halettir, bir ticarettir. Elbette bütün mahlukattaki hadsiz istidadları inkişaf ettiren ve bütün mahlukatını kıymetdar vazifelerde istihdam ettikten sonra terakkivari terhis ettiren, yani unsurları, madenler mertebesine; madenleri, nebatlar hayatına; nebatları, rızık vasıtasıyla hayvanların derece-i hayatına; ve hayvanları insanların şuurkârane olan yüksek hayatına çıkarıyor.

İşte herbir zîhayatın zahirî bir vücudunun zevaliyle; (Yirmidördüncü Mektub’da izah edildiği gibi) ruhu, mahiyeti, hüviyeti, sureti gibi pek çok vücudlarını arkasında bıraktıran ve yerinde vazife başına geçiren faaliyet-i daime ve hallakıyet-i Rabbaniyeden neş’et eden maânî-i kudsiyenin ve rububiyet-i İlahiyenin ne kadar ehemmiyetli oldukları anlaşılır.
Mühim bir suale kat’î bir cevab:

Ehl-i dalaletten bir kısmı diyorlar ki: “Kâinatı bir faaliyet-i daime ile tağyir ve tebdil eden zâtın, elbette kendisinin de mütegayyir ve mütehavvil olması lâzım gelir.”

Elcevab:

Hâşâ yüzbin defa hâşâ!.. Yerdeki âyinelerin tegayyürü, gökteki Güneş’in tegayyürünü değil, bilakis cilvelerinin tazelendiğini gösterir. Hem ezelî, ebedî, sermedî, her cihetçe kemal-i mutlakta ve istiğna-yı mutlakta, maddeden mücerred, mekândan, kayıddan, imkândan münezzeh, müberra, muallâ olan bir Zât-ı Akdes’in tegayyürü ve tebeddülü muhaldir. Kâinatın tegayyürü, onun tegayyürüne değil, belki adem-i tegayyürüne ve gayr-ı mütehavvil olduğuna delildir. Çünki müteaddid şeyleri intizamla daimî tağyir ve tahrik eden bir zât, mütegayyir olmamak ve hareket etmemek lâzım gelir. Meselâ; sen çok iplerle bağlı çok gülleleri ve topları çevirdiğin ve daimî intizamla tahrik edip vaziyetler verdiğin vakit, senin yerinde durup tegayyür ve hareket etmemekliğin gerektir. Yoksa o intizamı bozacaksın.

Meşhurdur ki: İntizamla tahrik eden, hareket etmemek ve devam ile tağyir eden, mütegayyir olmamak gerektir; tâ ki o iş intizamla devam etsin.

Sâniyen: Tegayyür ve tebeddül; hudûstan ve tekemmül etmek için tazelenmekten ve ihtiyaçtan ve maddîlikten ve imkândan ileri geliyor. Zât-ı Akdes ise hem kadîm, hem her cihetçe kemal-i mutlakta, hem istiğna-yı mutlakta, hem maddeden mücerred, hem Vâcib-ül Vücud olduğundan; elbette tegayyür ve tebeddülü muhaldir, mümkün değildir.

Beşinci Şua:

İki mes’eledir:

Birinci Mes’elesi:

İsm-i Kayyum’un cilve-i a’zamını görmek istersek, hayalimizi bütün kâinatı temaşa edecek; biri, en uzak şeyleri; diğeri, en küçük zerreleri gösterecek iki dûrbîn yapıp birinci dûrbînle bakıyoruz, görüyoruz ki: İsm-i Kayyum’un cilvesiyle, Küre-i Arz’dan bin defa büyük milyonlar küreler, yıldızlar, direksiz olarak havadan daha latif olan madde-i esîriye içinde kısmen durdurulmuş, kısmen vazife için seyahat ettiriliyor. Sonra o hayalin hurdebîni olan ikinci dûrbîniyle, küçük zerratı görecek bir suretle bakıyoruz. O sırr-ı kayyumiyetle, zîhayat mahlukat-ı Arziyenin herbirinin zerrat-ı vücudiyeleri, yıldızlar gibi muntazam bir vaziyet alıp hareket ediyorlar ve vazifeler görüyorlar. Hususan zîhayatın kanındaki “küreyvat-ı hamra ve beyza” tabir ettikleri zerrelerden teşekkül eden küçücük kütleleri, seyyar yıldızlar gibi, mevlevîvari iki hareket-i muntazama ile hareket ediyorlar görüyoruz.
Bir hülâsat-ül hülâsa:

{(Haşiye) : Otuzuncu Lem’anın altı risaleciğinin esası ve mevzuu ve ism-i a’zamın sırrını taşıyan altı mukaddes isimlerin gayet kısa bir hülâsalarıdır.}

İsm-i a’zamın altı ismi, ziyadaki yedi renk gibi imtizac ederek teşkil ettikleri ziya-yı kudsiyeye bakmak için, bir hülâsanın zikri münasibdir. Şöyle ki:

Bütün kâinatın mevcudatını böyle durduran, beka ve kıyam veren, İsm-i Kayyum’un bu cilve-i a’zamının arkasından bak: İsm-i Hayy’ın cilve-i a’zamı, o bütün mevcudat-ı zîhayatı cilvesiyle şu’lelendirmiş, kâinatı nurlandırmış, bütün zîhayat mevcudatı cilvesiyle yaldızlıyor. Şimdi bak: İsm-i Hayy’ın arkasında İsm-i Ferd’in cilve-i a’zamı, bütün kâinatı enva’ıyla, eczasıyla bir vahdet içine alıyor; herşeyin alnına bir sikke-i vahdet koyuyor; her şeyin yüzüne bir hâtem-i ehadiyet basıyor; nihayetsiz ve hadsiz dillerle cilvesini ilân ettiriyor. Şimdi İsm-i Ferd’in arkasından İsm-i Hakem’in cilve-i a’zamına bak ki; yıldızlardan zerrelere kadar, hayalin iki dûrbîniyle temaşa ettiğimiz mevcudatın herbirisini, cüz’î olsun, küllî olsun, en büyük daireden en küçük daireye kadar, herbirine lâyık ve münasib olarak meyvedar bir nizam ve hikmetli bir intizam ve semeredar bir insicam içine almış, bütün mevcudatı süslendirmiş, yaldızlandırmış. Sonra İsm-i Hakem’in cilve-i a’zamı arkasından bak ki, İsm-i Adl’in cilve-i a’zamıyla (İkinci Nükte’de izah edildiği vechile) bütün kâinatı mevcudatıyla, faaliyet-i daime içinde öyle hayretengiz mizanlarla, ölçülerle, tartılarla idare eder ki; ecram-ı semaviyeden biri, bir sâniye de müvazenesini kaybetse; yani İsm-i Adl’in cilvesi altından çıksa, yıldızlar içinde bir herc ü merce, bir kıyamet kopmasına sebebiyet verecek. İşte bütün mevcudatın daire-i a’zamı, Kehkeşan’dan yani Samanyolu tabir edilen mıntıka-i kübradan tut, tâ kan içindeki küreyvat-ı hamra ve beyzanın daire-i hareketlerine kadar herbir dairesini, herbir mevcudunu hassas bir mizan, bir ölçü ile biçilmiş bir şekil ve bir vaziyetle baştan başa yıldızlar ordusundan, tâ zerreler ordusuna kadar bütün mevcudatın “Emr-i Kün Feyekûn”den gelen emirlere kemal-i müsahhariyetle itaat ettiklerini gösteriyor. Şimdi İsm-i Adl’in cilve-i a’zamı arkasından (Birinci Nükte’de izah edildiği gibi) İsm-i Kuddüs’ün cilve-i a’zamına bak ki; kâinatın bütün mevcudatını öyle temiz, pâk, sâfi, güzel, süslü, berrak yapar gösterir ki; bütün kâinata ve bütün mevcudata Cemil-i Mutlak’ın hadsiz derecede cemal-i zâtîsine lâyık ve nihayetsiz güzel olan esma-i hüsnasına münasib olacak güzel âyineler şeklini vermiştir.

Elhasıl: İsm-i a’zamın bu altı ismi ve altı nuru, kâinatı ve mevcudatı ayrı ayrı güzel renklerde, çeşit çeşit nakışlarda, başka başka zînetlerde bulunan yaldızlı perdeler içinde mevcudatı sarmıştır.
Beşinci Şua’nın İkinci Mes’elesi:

Kâinata tecelli eden kayyumiyetin cilvesi, vâhidiyet ve celal noktasında olduğu gibi, kâinatın merkezi ve medarı ve zîşuur meyvesi olan insanda dahi, kayyumiyetin cilvesi ehadiyet ve cemal noktasında tezahürü var. Yani nasılki kâinat sırr-ı kayyumiyetle kaimdir.. öyle de İsm-i Kayyum’un mazhar-ı ekmeli olan insan ile, bir cihette kâinat kıyam bulur; yani kâinatın ekser hikmetleri, maslahatları, gayeleri insana baktığı için, güya insandaki cilve-i kayyumiyet, kâinata bir direktir. Evet Zât-ı Hayy-u Kayyum, bu kâinatta insanı irade etmiş ve kâinatı onun için yaratmış denilebilir. Çünki insan, câmiiyet-i tâmme ile bütün esma-i İlahiyeyi anlar, zevkeder. Hususan rızktaki zevk cihetiyle pek çok esma-i hüsnayı anlar. Halbuki melaikeler, onları o zevk ile bilemezler.

İşte insanın bu ehemmiyetli câmiiyetidir ki: Zât-ı Hayy-u Kayyum, insana bütün esmasını ihsas etmek ve bütün enva’-ı ihsanatını tattırmak için öyle iştihalı bir mide vermiş ki, o midenin geniş sofrasını hadsiz enva’-ı mat’umatıyla kerimane doldurmuş. Hem bu maddî mide gibi hayatı da bir mide yapmış. O hayat midesine duygular, eller hükmünde gayet geniş bir sofra-i nimet açmış. O hayat ise, duyguları vasıtasıyla, o sofra-i nimetten her çeşit istifadeler ile, teşekküratın her nev’ini yapar. Ve bu hayat midesinden sonra bir insaniyet midesini vermiş ki, o mide, hayattan daha geniş bir dairede rızk ve nimet ister. Akıl ve fikir ve hayal, o midenin elleri hükmünde, semavat ve zemin genişliğinde, o sofra-i rahmetten istifade edip şükreder. Ve insaniyet midesinden sonra hadsiz geniş diğer bir sofra-i nimet açmak için, İslâmiyet ve iman akidelerini, çok rızk ister bir manevî mide hükmüne getirip, onun rızk sofrasının dairesini mümkinat dairesinin haricinde genişletip, esma-i İlahiyeyi de içine alır kılmıştır ki, o mide ile İsm-i Rahman’ı ve İsm-i Hakîm’i en büyük bir zevk-i rızkî ile hisseder. “Elhamdülillahi alâ Rahmaniyyetihi ve alâ Hakîmiyyetihi” der ve hâkeza.. bu manevî mide-i kübra ile hadsiz nimet-i İlahiyeden istifade edebilir ve bilhâssa o midedeki muhabbet-i İlahiye zevkinin daha başka bir dairesi var.

İşte Zât-ı Hayy-u Kayyum, insanı bütün kâinata bir merkez, bir medar yaparak, kâinat kadar geniş bir sofra-i nimet insana açtığının ve kâinatı insana müsahhar ettiğinin ve kâinatın insan ile mazhar olduğu sırr-ı kayyumiyetle bir cihette kaim olduğunun hikmeti ise, insanın mühim üç vazifesidir:

Birincisi:

Kâinatta münteşir bütün enva’-ı nimeti insanla tanzim etmek ve insanın menfaatı ipiyle tesbih taneleri gibi tanzim eder, nimetlerin iplerinin uçlarını insanın başına bağlar, rahmet hazinelerinin umum çeşitlerine insanı bir liste hükmüne getirir.
İkinci Vazifesi:

Zât-ı Hayy-u Kayyum’un hitabatına, insan câmiiyeti haysiyetiyle en mükemmel muhatab olmak ve hayretkârane san’atlarını takdir ve tahsin etmekle en yüksek sesli bir dellâl olmak ve şuurdarane teşekküratın bütün enva’ıyla, bütün enva’-ı nimetine ve çeşit çeşit hadsiz ihsanatına şükür ve hamd ü sena etmektir.

Üçüncü Vazifesi:

Hayatı ile, üç cihetle Zât-ı Hayy-u Kayyum’a ve şuunatına ve sıfât-ı muhitasına âyinedarlık etmektir.

Birinci Vecih:

İnsan kendi acz-i mutlakıyla, Hâlık’ının kudret-i mutlakasını ve derecatını; ve aczin dereceleriyle, kudretin mertebelerini hissetmektir. Ve fakr-ı mutlakıyla rahmetini ve rahmetinin derecelerini idrak etmek ve za’fıyla onun kuvvetini anlamaktır. Ve hâkeza.. noksan sıfatlarıyla Hâlık’ının evsaf-ı kemaline mikyasvari âyine olmak. Gecede nurun daha ziyade parlamasına nazaran, gece zulmetinin elektrik lâmbalarını göstermeğe mükemmel bir âyine olduğu gibi, insan dahi böyle nâkıs sıfatlarıyla kemalât-ı İlahiyeye âyinedarlık eder.

İkinci Vecih:

İnsan, cüz’î iradesiyle ve azıcık ilmiyle ve küçücük kudretiyle ve zahirî mâlikiyetiyle ve hanesini bina etmesiyle, bu kâinat ustasının mâlikiyetini ve san’atını ve iradesini ve kudretini ve ilmini, kâinatın büyüklüğü nisbetinde anlar, âyinedarlık eder.

Üçüncü Vecih’teki

âyinedarlığın iki yüzü var:

Birisi,

esma-i İlahiyenin ayrı ayrı nakışlarını kendinde göstermektir. Âdeta insan, câmiiyetiyle kâinatın küçük bir fihristesi ve bir misal-i musaggarası hükmünde olup, umum esmanın nakışlarını gösteriyor.

İkinci yüzü,

şuunat-ı İlahiyeye âyinedarlık eder. Yani kendi hayatıyla Zât-ı Hayy-u Kayyum’un hayatına işaret ettiği gibi, kendi hayatında inkişaf eden sem’ ve basar gibi duyguların vasıtasıyla, Zât-ı Hayy-u Kayyum’un sem’ ve basar gibi sıfatlarına âyinedarlık eder, bildirir. Hem insan hayatında bulunan ve inkişaf etmeyen ve his ve hassasiyet suretinde galeyan eden ve kesretli bir surette olan çok ince hayatî duygular, manalar ve hisler vasıtasıyla, Zât-ı Hayy-u Kayyum’un şuunat-ı kudsiyesine âyinedarlık eder. Meselâ: O hassasiyet içinde; sevmek, iftihar etmek, memnun olmak, mesrur olmak, müferrah olmak gibi manalar ile Zât-ı Akdes’in kudsiyetine ve gına-yı mutlakına münasib ve lâyık olmak şartıyla, o neviden olan şuunatına âyinedarlık eder.

Hem insan, nasılki hayat-ı câmiasıyla Zât-ı Zülcelal’in sıfât ve şuunatına bir mikyas-ı marifettir ve cilve-i esmasına bir fihristedir ve şuurlu bir âyinedir.. ve hâkeza çok cihetlerle Zât-ı Hayy-u Kayyum’a âyinedarlık eder. Öyle de: İnsan, şu kâinatın hakaiklerine bir vâhid-i kıyasîdir, bir fihristedir, bir mikyastır ve bir mizandır. Meselâ: Kâinatta Levh-i Mahfuz’un gayet kat’î bir delil-i vücudu ve bir nümunesi, insandaki kuvve-i hâfızadır ve âlem-i misalin vücuduna kat’î delil ve nümune, kuvve-i hayaliyedir

{(Haşiye): Evet nasılki insanın anasırları, kâinatın unsurlarından; ve kemikleri, taş ve kayalarından; ve saçları nebat ve eşcarından; ve bedeninde cereyan eden kan ve gözünden, kulağından, burnundan ve ağzından akan ayrı ayrı suları, Arz’ın çeşmelerinden ve madenî sularından haber veriyorlar, delalet edip onlara işaret ediyorlar. Aynen öyle de; insanın ruhu âlem-i ervahtan ve hâfızaları Levh-i Mahfuz’dan ve kuvve-i hayaliyeleri âlem-i misalden.. ve hâkeza herbir cihazı bir âlemden haber veriyorlar. Ve onların vücudlarına kat’î şehadet ederler.}

ve kâinattaki ruhanîlerin bir delil-i vücudu ve nümunesi, insandaki kuvvelerdir ve latifelerdir ve hâkeza… İnsan, küçük bir mikyasta, kâinattaki hakaik-i imaniyeyi şuhud derecesinde gösterebilir.

İşte insanın mezkûr vazifeler gibi çok mühim hizmetleri var. Cemal-i bâkiye âyinedir, kemal-i sermedîye dellâl-ı mazhardır ve rahmet-i ebediyeye muhtac-ı müteşekkirdir. Madem cemal, kemal, rahmet bâkidirler ve sermedîdirler; elbette o cemal-i bâkinin âyine-i müştakı ve o kemal-i sermedînin dellâl-ı âşıkı ve o rahmet-i ebediyenin muhtac-ı müteşekkiri olan insan, bâki kalmak için, bir dâr-ı bekaya girecek ve o bâkilere refakat için ebede gidecek ve o ebedî cemal ve o sermedî kemal ve daimî rahmete, ebed-ül âbâdda refakat etmek gerektir, lâzımdır.

Çünki ebedî bir cemal, fâni bir müştaka ve zâil bir dosta razı olmaz. Çünki cemal, kendini sevdiği için, sevmesine mukabil muhabbet ister. Zeval ve fena ise, o muhabbeti adavete kalbeder, çevirir. Eğer insan ebede gidip bâki kalmazsa, fıtratındaki cemal-i sermedîye karşı olan esaslı muhabbet yerine adavet bulunacaktır. Onuncu Söz’ün haşiyesinde beyan edildiği gibi: Bir zaman bir dünya güzeli, bir âşıkını huzurundan çıkarıyor. O adamdaki aşk, birden adavete dönüyor ve diyor ki: “Tuh!.. Ne kadar çirkindir” diyerek, kendine teselli vermek için cemalinden küsüyor, cemalini inkâr ediyor. Evet insan bilmediği şeye düşman olduğu gibi, eli yetişmediği veyahut tutamadığı şeylerin adavetkârane kusurlarını arar, âdeta düşmanlık etmek ister.

Madem bütün kâinatın şehadetiyle Mahbub-u Hakikî ve Cemil-i Mutlak, bütün güzel esma-i hüsnasıyla kendini insana sevdiriyor ve insanların kendini sevmelerini istiyor; elbette ve her halde, kendisinin hem mahbubu, hem habibi olan insana fıtrî bir adaveti verip derinden derine kendinden küstürmeyecek.. ve fıtraten en ziyade sevimli ve muhabbetli ve perestiş için yarattığı en müstesna mahluku olan insanın fıtratına bütün bütün zıd olarak bir gizli adaveti, insanın ruhuna vermeyecek. Çünki insan, sevdiği ve kıymetini takdir ettiği bir Cemal-i Mutlak’tan ebedî ayrılmaktan gelen derin yarasını; ancak ona adavetle, ondan küsmekle ve onu inkâr etmekle tedavi edebilir. İşte kâfirlerin ALLAH’ın düşmanı olması, bu noktadan ileri geliyor. Öyle ise, herhalde o Cemal-i Ezelî, kendisinin âyine-i müştakı olan insan ile ebed-ül âbâd yolunda seyahatında beraber bulunmak için, alâküllihal bir dâr-ı bekada bir hayat-ı bâkiyeye insanı mazhar edecek.

Evet madem insan fıtraten bir Cemal-i Bâki’ye müştak ve muhib bir surette halkedilmiştir.. ve madem bâki bir cemal, zâil bir müştaka razı olamaz.. ve madem insan bilmediği veya yetişemediği veya tutamadığı bir maksuddan gelen hüzün ve elemden teselli bulmak için, o maksudun kusurunu bulmakla, belki gizli adavet etmekle kendini teskin eder.. ve madem bu kâinat, insan için halkedilmiş ve insan ise marifet ve muhabbet-i İlahiye için yaratılmış.. ve madem bu kâinatın Hâlık’ı, esmasıyla sermedîdir.. ve madem esmalarının cilveleri daim ve bâki ve ebedî olacaktır; elbette ve herhalde insan, bir dâr-ı bekaya gidecek ve bir hayat-ı bâkiyeye mazhar olacaktır. Ve insanın kıymetini ve vazifelerini ve kemalâtını bildiren rehber-i a’zam ve insan-ı ekmel olan Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm, insana dair beyan ettiğimiz bütün kemalâtı ve vazifeleri en ekmel bir surette kendinde ve dininde göstermesiyle gösteriyor ki: Nasıl kâinat insan için yaratılmış ve kâinattan maksud ve müntehab insandır; öyle de, insandan dahi en büyük maksud ve en kıymetdar müntehab ve en parlak âyine-i Ehad u Samed, elbette Ahmed-i Muhammed’dir.

عَلَيْهِ وَ عَلٰٓى اٰلِهِ الصَّلَاةُ و السَّلَامُ بِعَدَدِ حَسَنَاتِ اُمَّتِهِ

يَٓا اَللّٰهُ يَا رَحْمٰنُ يَا رَح۪يمُ يَا فَرْدُ يَا حَىُّ يَا قَيُّومُ يَا حَكَمُ يَا عَدْلُ يَا قُدُّوسُ

نَسْئَلُكَ بِحَقِّ فُرْقَانِكَ الْحَك۪يمِ وَ بِحُرْمَةِ حَب۪يبِكَ الْاَكْرَمِ وَ بِحَقِّ اَسْمَٓائِكَ الْحُسْنٰى وَ بِحُرْمَةِ اِسْمِكَ الْاَعْظَمِ اِحْفَظْنَا مِنْ شَرِّ النَّفْسِ وَ الشَّيْطَانِ وَ مِنْ شَرِّ الْجِنِّ وَ اْلاِنْسَانِ اٰم۪ينَ

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ

*************

Risale-i Nur Külliyatı’ndan Otuzuncu Lem’a’nın “Altıncı Nükte”si olan İsm-i Kayyum bahsi, hakikaten tefekkürî ve derûnî bir muhtevaya sahiptir. Bu mübarek metin, İsm-i A’zam’ın altı nurundan biri (veya İsm-i Hayy ile birlikte İsm-i A’zam’ın iki ziyasından ikincisi) olan “Kayyûm” isminin kâinattaki ve insandaki tecellî-i a’zamını (en büyük yansımasını) tasvir etmektedir.
Üstad Bediüzzaman Hazretleri’nin “İtizar” (Özür) ve “İhtar” (Uyarı) ile başladığı bu bahis, Eskişehir hapsinde, gayet müşevveş (karışık) ve acele bir surette, kalbe gelen lem’alar (parıltılar) halinde yazıldığından, tabirlerde noksanlık olabileceğini, ancak mes’elelerin güzelliğine ve ehemmiyetine nazar edilmesi gerektiğini belirtir. Bu, mes’elenin ne kadar derin ve geniş olduğunun bir ifadesidir.

Giriş: İsm-i Kayyûm’un Manası ve Kâinat ile Alakası
“Kayyûm” ismi, lügat manasıyla “bizâtihî kaim olan, yani varlığı kendinden olan, varlıkta durmak için hiçbir şeye muhtaç olmayan ve bütün eşyayı varlıkta durduran, ayakta tutan” demektir.
Metnin başında zikredilen ve bu hakikatin müradifleri olan ayet-i kerimeler, İsm-i Kayyum’un kâinattaki tecellîlerini icmalen (özetle) haber verir:
• بِيَدِه۪ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ
• Meali (Yâsîn Suresi, 36:83): “O halde her şeyin mülkiyet ve yönetimi elinde olan (Allah) ne yücedir! Siz de yalnız O’na döndürüleceksiniz.”
• İzahı: “Melekût”, eşyanın derûnî, iç yüzü, yönetimi ve idaresi demektir. Her şeyin idaresi, ayakta duruşu O’nun elindedir.
• لَهُ مَقَال۪يدُ السَّمٰوَاتِ وَ الْاَرْضِ
• Meali (Zümer Suresi, 39:63): “Göklerin ve yerin anahtarları O’nundur. Allah’ın âyetlerini inkâr edenler, işte onlar hüsrana uğrayanların ta kendileridir.”
• İzahı: “Makâlîd” (anahtarlar), hazineler, kilitler manasındadır. Bütün hayat, rızık, varlık ve beka (devamlılık) hazinelerinin anahtarları O’nun nezdindedir.
• وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا عِنْدَنَا خَزَٓائِنُهُ
• Meali (Hicr Suresi, 15:21): “Hiçbir şey yoktur ki, hazineleri yanımızda olmasın. Biz onu ancak belli bir ölçüyle indiririz.”
• İzahı: Her şeyin vücuda gelmesi ve devamı için lazım olan her ne varsa, hepsi O’nun tükenmez hazinelerindedir.
• مَا مِنْ دَٓابَّةٍ اِلَّا هُوَ اٰخِذٌ بِنَاصِيَتِهَا
• Meali (Hûd Suresi, 11:56): “İşte ben, hem benim, hem sizin rabbiniz olan Allah’a dayandım. Yeryüzünde bulunan hiçbir canlı yoktur ki, Allah, onun perçeminden tutmuş olmasın. Şüphesiz Rabbim dosdoğru bir yol üzerindedir.”
• İzahı: “Nâsiye” (perçem), mutlak hâkimiyetin ifadesidir. Bütün canlıların idaresi, sevk edilmesi ve ayakta durması, zerre miskal O’nun kabza-i tasarrufundan (idaresi altından) hariç değildir.
Bu ayetler, kâinatta hiçbir şeyin kendi kendine, tesadüfen veya başka bir sebebe dayanarak ayakta durmadığını, hepsinin tek bir Kayyûm-u Zülcelâl’in kayyûmiyeti ile kaim (ayakta) olduğunu ders verir.

Birinci Şua: Kayyûmiyet, Tenzih ve Tabiatın Reddi
Bu Şua, İsm-i Kayyûm’un en temel manasını ve bu mananın zıddı olan dalâlet fikirlerini çürütür.

1. Kayyûmiyet ve Tenzih:
Hâlık-ı Zülcelâl, Kayyûm’dur. Bütün eşya O’nunla kaimdir. Eğer bu “nisbet-i kayyûmiyet” (sübûtî bir sıfat olan ‘Kıyam’ın mahlûkatla alakası) bir an kesilse, kâinat mahvolur.
Aynı zamanda bu Kayyûm Zât, hiçbir şeye benzemez. Zira Kur’an-ı Azîmüşşan ferman eder:
• لَيْسَ كَمِثْلِه۪ شَيْءٌ وَهُوَ السَّم۪يعُ الْبَص۪يرُ
• Meali (Şûrâ Suresi, 42:11): “…O’nun benzeri hiçbir şey yoktur. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.”
Kâinatı bir saray gibi idare eden, yıldızların icadını zerreler kadar kolay yaratan, hadsiz işleri bir anda yapan, her şeyi birden işitip her şeye birden cevap veren bir Zât’ın; elbette misli, nazîri (benzeri), şerîki (ortağı), zıddı ve niddi (dengi) olması muhaldir. Risale-i Nur’daki bütün temsilât ve teşbihât (benzetmeler), O’nun Zât’ını değil, şuûnât-ı kudsiyesini (kutsal işleyişini) akla yaklaştırmak içindir.

2. Dalâlet Fırkalarının Reddi (İsbat-ı Kayyûm):
İnsanlardan bir kısmı, bu Kayyûm Zât’ı ve O’nun eserlerini yanlış tasavvur ederek dalâlete düşmüşlerdir. Birinci Şua, üç ana dalâlet fikrini reddeder:
• a) Tabiatperestlik (Natüralizm): Eserleri “tabiat”a isnad edenler. Risale, tabiatın kendisinin bir fâil (iş yapan) değil, bir “san’at-ı İlahiyye” (İlahi sanat) olduğunu isbat eder. Tabiat;
• Bir kitaptır, kâtip (yazar) olamaz.
• Bir nakıştır, nakkaş olamaz.
• Bir kanundur, kudret (güç) olamaz.
• Bir mistardır (cetveldir), masdar (kaynak) olamaz.
• Münfaildir (edilgendir), fâil (etken) olamaz.
• Bir nizamdır, nâzım (düzenleyici) olamaz.
• b) Maddiyyun (Materyalizm): Hâdiseleri “madde” ve “zerreler”in (atomların) hareketlerine isnad edenler. Bu, bir tek İlah’ı kabul etmemek için, zerreler adedince nihayetsiz ilahları kabul etmektir. Câmid (cansız), kör, şuursuz zerrelerin; her şeyi gören, bilen, idare eden bir Zât’ın fiillerini yapması, “echeliyetin nihayetsiz derecesi” yani cehaletin son noktasıdır. Zerreler, Kayyûm-u Zülcelâl’in emriyle hareket eden muntazam bir ordudur.
• c) Esîrperestlik: Hâdiselerin kaynağını “esîr” maddesine verenler. Esîr, zerrelerden daha latîf (ince) olsa da, neticede o da şuursuz, camid, edilgen bir maddedir. Her şeyi idare eden sonsuz ilim ve kudreti bu maddeye vermek, esîrin zerreleri adedince yanlıştır.
Ana Delil: Bir arının icadı gibi en cüz’î (küçük) bir fiil dahi, o arının bütün kâinatla olan münasebetini bilmeyi ve idare etmeyi gerektirir. Bu ise, ancak bütün kâinatın Hâlık’ı (Yaratıcısı) olan Zât’ın fiili olabilir.

İkinci Şua: Kayyûmiyet’in Tecellîsinin İki Mes’elesi
Bu Şua, Kayyûm isminin tezahürünün ihtişamını ve mahlûkatın yaratılış hikmetlerini izah eder.
Birinci Mes’ele: Semâvât ve Zerrâttaki Kıyam (Ayakta Duruş)
Kayyûmiyet’in azametini gösteren ayetlerden biri, Âyetü’l-Kürsî’dir:
• اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۚ اَلْحَيُّ الْقَيُّومُۚ لَا تَأْخُذُهُ سِنَةٌ وَلَا نَوْمٌ…
• Meali (Bakara Suresi, 2:255): “Allah, O’ndan başka ilah yoktur; diridir, her şeyin varlığı O’na bağlı ve dayalıdır. Ne uykusu gelir ne de uyur…”
“Siz de O’na döndürüleceksiniz.” ayetinin (Yâsîn 36:83) manasını tefsir eden bu Şua’da, Arz’dan milyonlarca defa büyük yıldızların ve kürelerin, fezâ-yı gayr-ı mütenâhîde (sonsuz uzayda) direksiz durmaları, İsm-i Kayyûm’un cilvesiyledir. Eğer o nisbet-i kayyûmiyet bir an kesilse, hepsi dağılır, ademe (yokluğa) dökülürler.
Aynı sır, en büyükten en küçüğe caridir. Bir zîhayatın (canlının) cesedindeki zerreler dahi, unsurların sel gibi akışına rağmen, muntazam bir tabur gibi yerlerini muhafaza ederler. Bu, Kayyûm isminin sırrıdır.

İkinci Mes’ele: Eşyanın Hikmet-i Vücudu (Varlık Sebebi)
Mahlûkat neden yaratılır, kısa bir süre görünüp kaybolur? Bu mes’ele, Üstad Hazretleri’nin tefekkür seyahatindeki üç mühim merhaleyi (aşamayı) tasvir eder:
• Birinci Merhale (Zîşuurlara Bakan Gaye): Her şey, manidar bir kelime, bir mektup, bir kaside-i Rabbanîdir. Umum zîşuurlara (şuur sahiplerine) manasını ifade ettikten sonra, lafzı (sureti) kaybolur.
• İkinci Merhale (Sâni’e Bakan Gaye): Mahlûkattaki ince sanatlar, sadece insanların ve diğer zîşuurun nazarına (bakışına) göre değildir. Zira onların nazarı mahduddur (sınırlıdır). En mühim gaye, “Zât-ı Kayyûm-u Ezelî’nin kendi nazarına, kendi acaib-i san’atını ve verdiği rahîmane hediyelerini ve ihsanlarını arzetmektir.” Sâni’, kendi sanatını kendisi temâşâ eder.
• Üçüncü Merhale (Sırr-ı Kayyûmiyet ve Faaliyet): Fakat bu sanatlar da sabit durmuyor; “gayet sür’atle tazeleniyor, tebeddül ediyor.” Bu “faaliyet-i daime”nin (devamlı faaliyetin) hikmeti nedir? Bu, mezkûr iki hikmetten daha azîm bir hikmeti, yani “sırr-ı kayyûmiyeti” gösterir.
Bu üçüncü nokta, Üçüncü Şua’da izah edilecektir. Varlık, ayakta durmak için bir istinad noktasına (dayanak noktasına) muhtaçtır. Bu nokta, Kayyûm-u Zülcelâl’dir. Ayet-i kerimede bu hakikate şöyle işaret edilir:
• …اَللّٰهُ الَّذ۪ى رَفَعَ السَّمٰوَاتِ بِغَيْرِ عَمَدٍ تَرَوْنَهَا…
• Meali (Ra’d Suresi, 13:2): “…Allah, gökleri gördüğünüz gibi direksiz yükselten…”
Ve her şeyin merci ve müntehâsı (son durağı) O’dur:
• …وَاِلَيْهِ يُرْجَعُ الْاَمْرُ كُلُّهُ…
• Meali (Hûd Suresi, 11:123): “…İşlerin hepsi, sonunda O’na döner…”

Üçüncü ve Dördüncü Şualar: Faaliyet-i Daimenin Hikmetleri
Bu iki Şua, İkinci Şua’nın sonunda ulaşılan “Neden kâinatta durmayan bir faaliyet ve hallâkıyet (yaratıcılık) var?” sualinin cevabıdır. Bu faaliyet, Kayyûm isminin bir gereğidir.

1. Faaliyetin Sebebi: Kâinat bir misafirhanedir; durmadan dolar, boşalır. Kalem-i kaza ve kader, Arz’ı “yazar bozar tahtası” gibi kullanır. Bu faaliyetin üç mühim şubesi (dalı) vardır:
Birinci Şube (Üçüncü Şua): Faaliyet ve Lezzet-i Mukaddese
“Faaliyet ayn-ı lezzettir.” Her kabiliyet sahibi, faaliyetle inkişaf etmekten (gelişmekten) lezzet alır. Madem Hayy-u Kayyûm olan Zât’ın ezelî hayatından neş’et eden (kaynaklanan) hadsiz bir muhabbet ve merhamet kâinatta görünüyor; elbette o Hayat-ı Akdes’te (En Kutsal Hayat’ta), tabirde hata olmasın, bir “aşk-ı lahûtî”, bir “muhabbet-i kudsiye”, bir “lezzet-i mukaddese” gibi şuûnât-ı kudsiye (kutsal işler, Zât’ın muktezâları) vardır ki, bu hadsiz faaliyeti iktiza eder (gerektirir).
İkinci Şube (Üçüncü Şua): Esma-i İlahiyyenin Tecellî İsteği
Her cemal (güzellik) sahibi, cemalini görmek ve göstermek ister. Her hüner sahibi, hünerini teşhir etmek ister. Elbette Cemîl-i Mutlak (Mutlak Güzel) olan Zât-ı Kayyûm, binbir Esmâ-i Hüsnâ’sının (Güzel İsimlerinin) sonsuz cemallerini ve hakikatlerini görmek ve göstermek ister. Kâinat ve mevcudat, bu Esmâ’nın âyineleri, levhaları ve sahifeleridir. Bu isimler dâimî ve bâkî oldukları için, cilvelerini gösterecek âyineleri mütemadiyen (sürekli) tazelendirirler, değiştirirler.
Üçüncü Şube (Dördüncü Şua): Şuûnât-ı Rubûbiyetin (Terbiye Ediciliğin Gerekleri) Tecellîsi
Bu Şua, bu faaliyetin “netice”sine, yani mahlûkatı memnun etmekten, onlara haklarını vermekten, sanatını teşhir etmekten gelen kudsî manalara bakar:
• Misal 1 (Rahmet ve Kerem): Âlicenap bir zâtın, fakirleri bir gemide mükemmel ziyafetlerle gezdirip onların memnuniyetiyle mesrur olması gibi; Zât-ı Hayy-u Kayyûm da, Arz sefinesine bindirdiği hadsiz mahlûkatını rızıklandırmaktan ve onların teşekküratından gelen, tabirine me’zun olmadığımız bir “memnuniyet-i mukaddese” hisseder.
• Misal 2 (San’atkârlık): Mahir bir sanatkârın, yaptığı plâksız fonoğrafın (insan zihni ve hafızası gibi) istediği gibi çalışmasından “iftihar-ı kudsî” duyması gibi; Sâni’-i Hakîm de, kâinatı ve içindeki hadsiz mu’cizeleri (insan kafasındaki hârika makineler gibi) mükemmel işleterek, Zât’ına mahsus bir iftihar-ı kudsî ile faaliyetini devam ettirir.
• Misal 3 (Adalet ve Hikmet): Âdil bir hükümdarın, ihkak-ı hak (hakkı yerine getirmek) ile lezzet alması gibi; Adl-i Âdil olan Zât da, mahlûkata “hukuk-u hayat” (hayat hakları) vermekle, zaîfleri kavîlerden himaye etmekle ve mahkeme-i kübrâda adaleti tam tecellî ettirmekle gelen ulvî şuûnâtı sebebiyle bu faaliyeti devam ettirir.
Bu daimî faaliyetin bir remzi (işareti) şu ayettir:
• …كُلَّ يَوْمٍ هُوَ ف۪ى شَاْنٍ
• Meali (Rahmân Suresi, 55:29): “…O, her an yeni bir ilâhî tasarruftadır.”

Mühim Suale Cevap: Faaliyet, Tegayyürü (Değişmeyi) Gerektirir mi?
Ehl-i dalâlet der: “Kâinatı değiştiren, kendisi de değişmelidir.”
Elcevap: Hâşâ! Yerdeki âyinelerin değişmesi, gökteki Güneş’in değiştiğini değil, cilvelerinin tazelendiğini gösterir. Tegayyür (değişim); hudûstan (sonradan olmaktan), noksanlıktan, ihtiyaçtan ve maddîlikten gelir. Zât-ı Akdes ise Kadîm’dir, Kemal-i Mutlak’tadır, Maddeden Mücerred’dir ve Vâcib-ül Vücud’dur. O’nda tagayyür muhaldir.

Beşinci Şua: Kayyûmiyet’in İnsandaki Tecellîsi ve Sırr-ı Beka
Bu Şua, İsm-i Kayyûm’un kâinattaki “vâhidiyet” (bütüncül) tecellîsinden, insandaki “ehadiyet” (birebir, odaklanmış) tecellîsine geçer ve bahsi haşre (dirilişe) bağlar.
Birinci Mes’ele (Hülâsat-ül Hülâsa):
Bu, Altı İsm-i A’zam’ın (Kayyûm, Hayy, Ferd, Hakem, Adl, Kuddûs) kâinatı nasıl birbiri içinde kuşattığını gösteren muazzam bir özettir. Kayyûm’un ayakta tuttuğu kâinatı; Hayy hayatlandırır, Ferd birlik damgasını vurur, Hakem hikmetle düzenler, Adl mizanla (ölçüyle) tartar ve Kuddûs temizleyip güzelleştirir.
İkinci Mes’ele: İnsan ve Sırr-ı Kayyûmiyet
Bu, nüktenin zirvesidir. Nasıl kâinat sırr-ı kayyûmiyetle kaim ise, “insan ile, bir cihette kâinat kıyam bulur.” Zira kâinatın ekser hikmetleri, gayeleri insana bakıyor; güya insandaki cilve-i kayyûmiyet, kâinata bir direktir.
Zât-ı Hayy-u Kayyûm, kâinatı insan için yaratmış denilebilir. Çünkü insan, “câmiiyet-i tâmme” (tam kapsamlılık) ile bütün Esmâ-i İlâhiyeyi anlar ve zevk eder.

İnsanın Mühim Üç Vazifesi:
İnsanın bu merkezî ehemmiyetinin sebebi üç büyük vazifesidir:
• Liste ve Tanzim Edici Olmak: Kâinattaki bütün nimetler, insanın menfaati ipiyle tesbih taneleri gibi tanzim edilmiştir. İnsan, rahmet hazinelerinin umum çeşitlerine bir “liste” hükmündedir.
• Muhatab, Dellâl ve Şâkir Olmak: İnsan, câmiiyeti haysiyetiyle, Allah’ın hitabatına en mükemmel muhataptır. Sanatlarını takdir eden en yüksek sesli “dellâl” (ilan edici) ve bütün nimetlerine en şuurlu şükredendir.
• Âyinedarlık (Aynalık) Etmek: İnsan, Zât-ı Hayy-u Kayyûm’a, sıfatlarına ve şuûnâtına üç vecihle âyinedarlık eder:
• Birinci Vecih: Kendi acz-i mutlakı ile O’nun Kudret-i Mutlakasını; fakr-ı mutlakı ile O’nun Rahmet-i Mutlakasını; noksan sıfatları ile O’nun kemal sıfatlarını gösteren bir “mikyas” (ölçü) olur.
• İkinci Vecih: Kendi cüz’î iradesi, ilmi ve kudretiyle; O’nun Küllî İradesini, Muhît (kuşatıcı) İlmini ve Sonsuz Kudretini, kâinat büyüklüğünde anlar.
• Üçüncü Vecih: Kendi mahiyetiyle; hem Esmâ’nın bütün nakışlarını gösteren bir “fihriste” olur, hem de kendi hayatı, sem’ (işitme), basar (görme) ve sevmek, memnun olmak gibi hisleriyle, Zât-ı Akdes’in Hayat, Sem’, Basar sıfatlarına ve O’nun kudsiyetine lâyık şuûnâtına âyinedarlık eder.

Netice: Kayyûmiyet ve Beka (Haşir)
Madem insan, fıtraten (yaratılıştan) “Cemal-i Bâkî”ye (Sonsuz Güzelliğe) müştak ve muhib (âşık) yaratılmıştır.
Ve madem “bâkî bir cemal, fâni bir müştaka ve zâil bir dosta razı olmaz.”
Ve madem fena (yok oluş), muhabbeti adavete (düşmanlığa) çevirir (İnsan eli yetişmediği şeye düşman olur; kâfirlerin Allah’a adaveti bu sırdandır).
Ve madem Mahbûb-u Hakikî (Gerçek Sevgili), kendini insana sevdiriyor ve insanın da O’nu sevmesini istiyor.
Elbette ve herhalde: O Cemal-i Ezelî, kendisinin âyine-i müştâkı (özlem duyan aynası) olan insanı, ebedî bir firak (ayrılık) ile kendine düşman ve küskün yapmayacaktır. İnsanı, alâküllihal (her durumda) bir “dâr-ı bekâ”ya (sonsuzluk yurduna) alacak ve bir “hayat-ı bâkiye”ye mazhar edecektir.
Bu cihan şümul hakikati en ekmel surette gösteren ve yaşayan ise, İnsan-ı Ekmel olan Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’dır.

Hülâsa
İsm-i Kayyûm, sadece yıldızları direksiz durduran bir “kozmik güç” değil, aynı zamanda varlığın temel direği, faaliyetin sebebi ve insan ruhunun bekaya olan iştiyakının yegâne cevabıdır. Kâinatın ayakta durması O’nunla olduğu gibi, kâinatın yaratılış gayesinin tahakkuku (gerçekleşmesi) ve manasının isbatı da, O’nun Kayyûmiyeti ile insanın bekaya mazhar edilmesine bağlıdır.
Cenâb-ı Hak, bu derin hakikatleri hakkıyla fehmetmeyi (anlamayı) nasip eylesin. Âmin.

Hazırlayan: Mehmet Özçelik – www.tesbitler.com
30/10/2025

Loading

No ResponsesEkim 31st, 2025

Dağdaki Gölge, Şehirdeki Sirayet: Yüz Yıllık Maskelerin Düşüşü

Dağdaki Gölge, Şehirdeki Sirayet: Yüz Yıllık Maskelerin Düşüşü

Bir devleti ayakta tutan iki temel direk vardır: Biri zahirî (dış) kudreti, diğeri dahilî (iç) adaletidir. Tarih, kalelerin daima dışarıdan gelen hücumlardan ziyade, içeriden kemiren kurtlarla yıkıldığına şahittir. Bir bünyeyi en tehlikeli hâle getiren, görünen yara değil, kanı zehirleyen gizli iltihaptır. Türkiye’nin yakın dönemdeki güvenlik mücadelesi, bu kadim hikmetin âdeta canlı bir tasviri niteliğindedir.
İçişleri Bakanlığı’nın Süleyman Soylu devrindeki faaliyetleri, nazarını (bakışını) ve kudretini evveliyetle “dağdaki eşkıya”ya çevirmişti. Bu, devletin bekâsı için ertelenemez bir zaruretti. Zira düşman, namlusunu millete doğrultmuşken, “içerideki” nisbeten küçük sızlanmalara kulak asmak, harp esnasında gürültüden şikâyet etmeye benzerdi. O dönem, devletin kılıcının keskin yüzü dağları hedef aldı ve elde edilen neticeler, o kararlılığın bir meyvesi olarak bugün önümüzde durmaktadır. Bu mücadele, zahirî düşmanın tesirsiz hâle getirilmesi için elzemdi.
Lâkin, bir bahçıvanın bahçenin etrafındaki çitleri onarırken, bahçenin aslını (köklerini) saran ayrık otlarını ihmal etmesi gibi, dikkatler dağlara çevriliyken, şehirlerin damarlarında farklı bir zehir dolaşmaya devam etti. Bu zehir, “içerideki eşkıya” idi.
Ali Yerlikaya’nın bakanlık vazifesine gelmesiyle birlikte, devletin projektörleri bu defa dağların zirvesinden şehirlerin en karanlık dehlizlerine, plazaların ışıltılı koridorlarına ve bürokrasinin girift yollarına çevrildi. Ve o an, “yüz yıllık kanalizasyon” patladı.
Ortaya çıkan manzara, ibret vericidir. Görüldü ki, dağdaki eşkıyanın silahı kadar, belki ondan daha tehlikelisi, şehirdeki eşkıyanın kalemi, imzası ve nüfuzuydu. Bu kirli yapı; rüşvet çarkları, yolsuzluk ağları, casusluk faaliyetleri, spordaki şike ve bahis baronları, milletin malına musallat olan arsızlar ve en tehlikelisi, dış mihraklarla işbirliği yapan “yerli” görünümlü hainlerden müteşekkildi.
Şahitlik ettiğimiz bu süreç, acı bir hakikati yüzümüze vurdu: Dağdaki eşkıya, aslında şehirdeki bu kirli düzenden besleniyordu. Kanalizasyonun patlamasıyla anlaşıldı ki, terörün sadece dağda gezeni değil, kravat takanı, makam işgal edeni ve hatta “muteber” addedileni de vardı. Şehirden akan bu irin, dağı besliyor; dağdaki tehdit ise şehirdeki bu kirliliğin üzerini örtmek için bir bahane, bir sis perdesi vazifesi görüyordu.
“Yüz yıllık maskelerin düşmesi” tabiri, meselenin basit bir suçla mücadele olmadığını, tarihî bir hesaplaşma olduğunu gösterir. Bu, suyun yüzeyindeki köpüğü almak değil, bataklığın esasını (kökünü) kurutma mücadelesidir. “Kellerin ortaya çıkması”, artık hiçbir şeyin eskisi gibi saklanamayacağını, o sahte ve parlak maskelerin altındaki çıplak hakikatin ifşa olduğunu ilan etmektedir. Büyüyen ve bahçeyi saran o ayrık otlarının, hangi zehirli tohumları barındırdığı artık gün yüzü gibi aşikârdır.
Netice olarak, bir devlet için zahirî düşmanı mağlup etmek bir zaferdir; ancak dahilî fesadı ortadan kaldırmak, o devletin yeniden doğuşudur. Dağdaki eşkıyanın sesi kesilebilir, ancak şehirdeki eşkıyanın kurduğu düzen (nizam) çökertilmezse, o dağlar yeniden ses verir. Bugün yaşananlar, acı verici bir temizlenme, sancılı bir arınmadır. Zira patlayan kanalizasyonun etrafa saçtığı kirlilik ne kadar ağır olsa da, o borunun patlaması, temiz suyun akacağı yeni bir yolun açılması için bir mecburiyettir. Asıl ibret; görünen düşmandan ziyade, dost görünen haini, içerideki çürümeyi fark edebilmektedir.
🖋️ Makalenin Özeti
Bu makale, Türkiye’nin yakın dönem iç güvenlik stratejilerini iki farklı dönem üzerinden analiz etmektedir.
Süleyman Soylu dönemi, önceliği “dağdaki eşkıya”ya (zahirî terör) vererek bu tehdidin bertaraf edilmesine odaklanmıştır.
Ali Yerlikaya dönemi ise, dikkatleri “içerideki eşkıya”ya (organize suç, yolsuzluk, rüşvet ve dış bağlantılı yapılar) çevirmiştir.
Makale, “yüz yıllık kanalizasyonun patlaması” metaforu üzerinden, içerideki kirliliğin ve suç ağlarının, aslında dağdaki terörü besleyen asıl kaynak olduğunu savunmaktadır. Şehirlerdeki bu dahilî çürümenin, dağdaki tehditten daha tehlikeli hâle geldiği ve son dönemdeki operasyonların bu “yüz yıllık maskeleri” düşürerek bir arınma sürecini başlattığı tasvir edilmektedir.
Makalenin ana fikri, bir devletin gerçek gücünün, zahirî düşmanları yenmekten ziyade, dahilî fesadı ve çürümeyi ortadan kaldırma kabiliyetinde yattığıdır.

Hazırlayan: Mehmet Özçelik – www.tesbitler.com
29/10/2025

Loading

No ResponsesEkim 30th, 2025