Hepimiz biliyoruz ki, ilk insan olan Adem Aleyhisselam topraktan yaratılmıştır. Adem babamız yaratılmadan önce, Hz. Allah (c.c.) Cebrail Aleyhisselam’ı göndererek dünyadan toprak getirmesini istedi. Hz. Cebrail, Adem Aleyhisselam’ınyaratılacağı toprağı alacağı
zaman toprak ona yalvardı:
– Ne olur benden alma. Çünkü benden yaratılacak olan insandan çoğalacak olanlardan bir kısmı, Allah’a isyan edip cehenneme gidecekler. Bir parçamın cehenneme gitmesini istemem. Ne olur benden bir şey alma.
Bunun üzerine Cebrail Aleyhisselam toprak almadan geri döndü.
Hz. Allah bu sefer Hz. Mikail’i gönderdi. Toprak Mikail Aleyhisselam’a da yalvardı, o da almadan geri döndü. Üçüncü olarak Allah Teala İsrafil Aleyhisselam’ı gönderdi. Toprak ona da yalvardı. O da almadan geri dönmek mecburiyetinde kaldı. Allah Teala Hazretleri son olarak Azrail Aleyhisselam’ı gönderdi. Toprak ona da yalvardıysa da, Azrail Aleyhisselam dinlemedi ve toprağı aldı ve Hazreti Adem o topraktan yaratıldı.
Allah Teala Hazretleri, Azrail Aleyhisselam’a buyurdu ki:
– Ey Azrail! Madem Adem’in yaratılcağı toprağı sen getirdin, Ademoğlunun canını alma vazifesini de sana veriyorum.
Azrail Aleyhisselam bunun üzerine,
– Ya Rabbi! İnsanların hepsi bana düşman olur. Benden nefret ederler, dedi. Hazreti Allah
buyurdu ki:
– Ey Azrail! Merak etme. Ben çeşitli hastalıklar, kazalar yaratacağım. İnsanlar o vesileyle ölecekler. Onların canlarını hep sen aldığın halde, onlar seni hiç düşünmeyecekler. Falan hastalıktan öldü, falan kazada öldü, diye konuşacaklar ve seni kimse suçlamayacak.
KAYNAK: ölüm, kıyamet, ahiret ve ahir zaman alametleri. (İmam Şa’rani
*****************
Sonradan Müslümân olan, Prof.Dr. John Davenport kendisinin Müslümân oluşunu ve Mekke’nin Fethini ne güzel anlatıyor. : Ben bir tarihçiydim. Her şeyi incelediğim gibi İslâm’ı ve Hz. Muhammed Aleyhisselâmı da inceledim. Bu çalışmamı ‘ilmî olarak yaptım ve çocukluğundan başladım. Gerçekten tertemiz bir çocukluğu var. Gençlik döneminde herkesin örnek gösterdiği ve ‘el-emîn’ dediği güvenilir bir insan. Vahiy dönemine ve diğer olaylara baktım ve bunlar üstün bir insanın özellikleri dedim. Ancak bu son peygamberdir, diyemedim. Ne zamân ki Mekke’nin fethini incelemeye başladım, o zamân işin rengi değişti. Mekke’nin fethi hakkında yazılmış en güzel kitaplardan birinin adı; ‘İzzus Sacide, ya’ni Secdedeki ‘İzzet’tir. Mekke’nin fethiyle Müslümânlar tarafından en büyük zafer kazanılmışken ve kendisine en büyük zulümleri yapan insanların hepsi teslim olmuş tir tir titrerken, Efendimiz intikamla hareket etmedi. Hatta Uhud Savaşı’nda kendi öz amcası Hz. Hamza’nın ciğerini çiğneyen insanı bile affetti. John Davenport diyor ki: İşte böylesi mu’azzam bir olayı gördüğüm zamân titremeye başladım. Peki, ‘Bütün bunlardan sonra ne yapacak?’ diye baktığım zamân bir de gördüm ki; yine Medine’ye döndü ve yine arpa ekmeği yiyerek, hasırın üzerinde yaşamaya başladı. ‘Bunların hepsini normal insanlar yapar ama bu zaferi kazandıktan sonra sade hayâtına tekrar dönmek ancak büyük bir peygamberin ahlâkı olabilir.’ dedim ve koşarak secdeye kapandım. Müslümân oldum.
*****************
Kur’an öğrettiğim gruba katılmak için küçük bir çocuk geldi.
Dedim ki çocuğa: Kur’andan ezberinde bir şey var mı? Evet dedi.
Dedim ki ona “ Amme cüzünden bir şey okur musun?” Okudu.
Sonra dedim Tebârake suresi ezberinde mi?
Yaşı küçük olmasına rağmen, okuyuşu hoşuma gitti, beğendim.
Ve Nahl suresini sordum. Onu da ezberlemişti, hayranlığım arttı.
Uzun sureleri sordum bu kez: “Bakara suresi ezberinde mi?”
Evet dedi ve hatasız okudu.
Bu kez sordum yavrucuğum sen hafız mısın?
Evet dedi.
SubhanAllah maşaAllah tebarekAllah..
Ertesi gün velisiyle birlikte gelmesini istedim ondan.
Ben hayretlerdeyim.
Bir baba nasıl böyle olabilirdi, nasıl böyle bir çocuk yetiştirmişti?
Ve geldi velisi.
Babanın gelişi benim için büyük sürpriz oldu.
Çünkü babanın görünüşü hiç de sünnete uygun yaşıyormuş izlenimini vermiyordu.
Sözü ilk o aldı ve dedi ki:
Biliyorum sen onun babası olduğuma hayret ettin.
Ben seni merakta bırakmayacak, ve söyleyeceğim, bu gördüğün çocuğun arkasında bin adam değerinde bir kadın var!
Ve müjde vereyim sana evde 3 oğlum var ve hepsi de Kur’an hafızı.
Bir de 4 yaşında bir kızım var, o da Amme cüzünü ezberliyor şimdi.
Hayret ettim, bu nasıl olur?
Dedi ki bana: Anneleri çocuk konuşmaya başladığı andan itibaren Kur’an ezberletmeye başlatıyor ve çocukları hep bu yönde teşvik ediyor.
Kim önce ezberlerse, o günün akşam yemeğini, o seçiyor.
Kim ezberini önce verirse, hafta sonu tatilinde nereye gidileceğini, o belirliyor.
Kim önce hatim yaparsa, o yıl senelik tatilde nereye gidileceğine, o karar veriyor..
İşte böylece çocuklar arasında Kur’an ezberlemede, hatim yapmada tatlı bir yarış ahlakı oluştu.
Evet işte hayırlı evlat yetiştiren saliha kadının hali bu..
Eğer kadın ıslah olursa, evi, ailesi, yetiştireceği nesiller de ıslah olur.
*****************
Belh’in meşhur velisi Hatem-i Esam, hacca gidiyordu.
Hanımına teklifte bulundu:
Hanım,
ne kadar nafaka bırakayım sana ben gelinceye kadar?
Tevekkül ve teslimiyet timsali hanımın cevabı ibretliydi:
-Ne kadar yaşayacaksam o kadar!
Hanım senin ne kadar yaşayacağını ben nerden bileyim?..
Öyle ise dedi, benim nafakamı ne kadar yaşayacağımı bilene bırak.
O beni şimdiye kadar hiç nafakasız bırakmadı, şimdiden sonra da bırakmaz.
Sen harçlığını yanında tut, gurbette sana lazım olabilir.
Hatem-i Esam yola çıktıktan sonra mahalle hanımları ziyarete geldiler.
Allah kavuştursun beyiniz hacca gitti, dediler.
Hemen arkasından da mahalli dille sormadan edemediler:
Beyin sana ne kadar rızık bıraktı gelinceye kadar?..
Benim beyim dedi, rızık veren değil rızık yiyendir.
Rızık yiyen, rızık veremez.
Ben rızkımı hep rızık verenden beklemişim şimdiye kadar.
O beni hiç rızıksız bırakmamış, yine de bırakmayacağına inanıyorum.
Hanımlar bu cevaptan pek memnun olmadılar, dudaklarını büküp aleyhte konuşarak gittiler…
Aradan çok geçmedi Hatem’in evinin kapısında at kişnemeleri duyuldu.
Dışarıya çıkan hanım, bir atlı kafilesiyle karşılaştı.
Hacıları uğurlamaktan dönen
Bağdat halifesi susamış, su içmek için uğramış buraya.
Hanım hemen bir testi su ile bir bardak uzattı.
Soğuk suyu kana kana içen halife yanındaki vezirine emir verdi:
İçtiğimiz suyun bedelini bize yakışan şekilde öde!..
Toprak çanağın içini altınla dolduran vezir, bardağı kapının yanına bırakırken söylendi:
Allah’a emanet olun bacım, soğuk suyunu içtik, hakkını helal et…
Kafile uzaklaşırken Hatim’in hanımı bardağın içinde beyi hacdan dönünceye kadar yetip de artacak miktarda para bırakıldığını gördü.
Her zaman yaptığı gibi yine seccadesine yönelip şükür secdesine kapandı:
Rabb’im dedi, çocukken anam babamın eliyle gönderiyordun rızkımı.
Şimdi ise beyim hacca gitti, bu defa da halifeyle gönderiyorsun rızkımı.
Beni hayatım boyunca hiç rızıksız bırakmadın. Zaten ben de seni hep böyle bildim.
Bu yüzden tevekkül ve teslimiyetim hiç azalmadı, hep arttı.”
İşte Razzak- ı Alem olan Cenab-ı Hakk’ a teslimiyet. Allah (cc) boyle bir teslimiyet nasip etsin.
Amin Ecmain. İnşaAllah..
*********************
TAHİR
Onu hiçbir sınıf arkadaşı sevmiyordu. Çünkü derslerine asla çalışmayan, tembel ve bön bir çocuktu. Özellikle öğretmeni “beni delirtiyorsun” diye hep kızıyordu Tahir’e. Bir gün Tahir’in annesi okula geldi. Öğretmeni ile görüştü. Öğretmen dürüstçe “çocuğunuz ders çalışmayan aptalca şeyler yapan bir çocuk, notları da düşük, hayatımda bunun kadar tembel bir öğrenci görmedim” dedi. Annesi çok şaşırdı, Tahir’i okuldan aldı ve Kayseri’ye taşındılar. Aradan 25 yıl geçti. Öğretmen de Kayseri’ye tayin olmuştu. Bir gün öğretmen ağır bir kalp krizi geçirdi. Bütün doktorlar ameliyat olması gerektiğini söylediler. Bu zor bir ameliyattı ve Kayseri’de ameliyatı yapabilecek tek bir cerrah vardı. Öğretmen ameliyat oldu. Gözünü açtığında karşısında yakışıklı cerrah ona gülümsüyordu. Öğretmen tam teşekkür edecekti ki suratı morarmaya başladı. Bir şey söylemek için elini kaldırdı ama söyleyemeden küt diye öldü. Cerrahın Tahir çıkacağını sandınız değil mi? Yapmayın, komik olmayın… Doktor şaşırdı. Ne olduğunu anlamaya çalışırken bir baktı ki o da ne? Odaları temizleyen Tahir, solunum cihazının fişini çekip elektrik süpürgesini takmış..
Kadrolaşma iddiasında bulunanlar mutlaka bakın kendileri kadrolaşmada ustadırlar. Karşıdakini yolsuzlukla itham edenler bilin ki kendileri mutlaka ve mutlaka yolsuzluklarını örtbas etmeye çabalamaktadırlar.
Onun telaşesi içerisindedirler.
Milletin analarını ağlatanlar, Çocuklarını da ağlatmaya talipler…
Hırsızlar sirkte oyun oynayan yine kendi arkadaşlarından olan kişiyi göstererek vatandaşların dikkatini o noktaya çeker ve bu arada gafletten istifade ile ceplerini boşaltırlar.
Maalesef bu zamanda da kirli işler bu şekilde yapılmakla kalınmıyor artık açıkça yapılmasından da pek çekinilmemektedir.
Maalesef pek de değişmeyen bir kuraldır ki, hırsıza bak politikası farklı şekillerde sürekli toplumda uygulanır. Hırçınlık yapan bir insan karşıdakini hırsızlıkla suçlayan bir insan, bakıyorum kendisinin de hırsızlık durumu vardır.
Çevresindeki ortaklarının hırsızlıklarını ve kendi hırsızlığını kapatmak isteyen o kişi hırçınca bağırarak, itham ederek nazarları başka tarafa çevirir, gündemi başka şeylerle meşgul etmeye çalışır.
Bu arada yapılan olumsuzluklarla, saman altından suyu götürürler.
Türkiye’de 1. Asırdır bu politika izleniyor. Azınlıkta olan insanlar, çoğunluğu susturmak için; ister mecliste, ister toplumun farklı kesimlerinde hırçınlık yaparak, bağırarak, çağırarak haksız pozisyonda iken, güya kendisini haklı olarak göstermeye çalışır. Mutlaka önemli çapta bir haksızlığının ortaya çıkacağı kesindir. Bunu örtbas etmek ister. Gündemi başka şeylerle meşgul etmek amacıyla gereksiz suni gündemler oluşturmaya başlar.
Bu sosyolojik bir hadisedir. İnsanların psikolojilerini bozarak, sosyolojik davranışlarla kendi sosyal gündemini oluşturmaya çalışır.
Rüzgarsız havada dönen fırıldağın mutlaka bir üfleyeni vardır. (Eskimo atasözü.)
Ancak nereye kadar?
Aslında bu Cenabı Hakk’ın istidrac dediğimiz, karşıdaki insanın Küfürde, inat da, fuhuşta, rüşvet de, sahtekarlık da yapmış olduğu şeye mühlet vermesi ama göz ardı etmemesidir.
Çünkü Allah imhal eder ama ihmal etmez yani mühlet ve süre tanır. Nitekim öyle yapmıştır.
Geçmiş kavimleri helak etmeden evvel artık günah da öyle bir noktaya gelmişlerdir ki; cezayı artık kendilerinin hak ettiğini, kendileri de dile getir hale gelmişlerdir.
Ondan dolayı bu asrımızda bazılarına süre vermektedir. Tamamen yerin dibine batırmak, tamamı pisliğe bulanarak bütün yönleriyle ortaya çıkmak için mühlet vermektedir.
-Makam ve iktidar uğruna her şey yapılıyor, her türlü yalan söyleniyor, kimden olursa olsun her türlü desteğin verileceği hatta ve hatta dağdaki eşkiyaya bile bakanlık verileceği çok rahatlıkla deklare ediliyor.
Bir gün Süleyman Peygamber (a.s) bir karıncaya bir yıllık yiyeceğinin miktarını sorar…
Karınca da,
“Bir buğday tanesi yerim.” diye cevap verir.
Cevabın doğru olup olmadığını kontrol etmek isteyen Süleyman Peygamber (a.s) karıncayı bir şişeye koyar. Yanına da bir buğday tanesi koyarak hava alacak şekilde şişeyi kapatır. Ondan sonra da bir yıl bekler. Müddeti dolunca şişeyi açtığında bir de bakar ki karınca buğday tanesinin yarısını yemiş, yarısını da bırakmıştır. Kendi kendine meraklanır. Acaba neden yemedi?
Bunun üzerine Hz. Süleyman (a.s) karıncaya buğday tanesini tamamen neden yemediğini sorar.
Karınca:
“Daha önce benim yiyeceğimi yüce Allah (c.c) verirdi. Ben de O’na güvenerek bir buğday tanesini tamam olarak yerdim. Çünkü O beni asla unutmaz ve ihmal etmezdi. Fakat bu işi sen üzerine alınca doğrusu nihayet bu aciz bir insandır diye sana pek güvenemedim. Belki beni unutup yiyeceğimi ihmal edebilirsin. O yüzden de bir yıllık yiyeceğimin yarısını yiyerek, diğer yarısını da ertesi yıla bıraktım” diye cevap verdi.
Yüce Allah (C.C) cümlemizi kul kapısına baktırmaktan korusun, amin”…
*******************
Adamın biri, Hz. Ömer’in oğlu Abdullah’a (r.anhümâ), Müslümanlar arasındaki Cemel ve Sıffin savaşları sürecinde; ‘Niçin taraf olmadığını’ sorar. Abdullah (r.a) bu soruyu sorana:
-’Allah Müslüman kanı dökmeyi haram kıldı’ cevabını verir. Adam üsteler:
-’Ama Allah “Fitne kalmayıncaya ve Din yalnız Allah’ın oluncaya kadar savaşın”(2/193) buyurdu’ der.
Bunun üzerine Abdullah b. Ömer, ona şu cevabı verir:
-’Evet savaştık; ta ki Din yalnız Allah’ın oldu. Ama siz neredeyse Din Allah’tan başkalarının olsun diye birbirinizle savaşı sürdürüyorsunuz.’ (Abdullah Yıldız, Kur’ân’ı Nasıl Anladılar, Pınar yay., s.44-45)
*************
Amsterdam ’da bir cami imamı, her Cuma günü 10-11 yaşındaki oğluyla şehrin sokaklarında dolaşır, İslâm’a dair kaleme aldığı küçük dergiyi dağıtır, insanları İslam’a davet edermiş. Yine bir Cuma günü rahatsız olduğundan oğluna;
– ‘Bu hafta tebliğ için çıkmayalım!’ der.
Bir insanın hidâyetine vesile olmanın ne büyük bir devlet olduğunun hazzını defalarca yaşayan çocuk, babasına yalnız çıkma noktasında ısrar eder. Şiddetli yağışın da olduğu soğuk bir kış günü İmam, oğlunun ısrarına dayanamaz ve;
– ‘Peki!’ der, onu gönderir.
Çocuk Amsterdam sokaklarında dolaşır ve her gördüğü kişiye o dergiyi takdim eder ve onlara;
– ‘Allah, seni cennetine davet ediyor!’ der.
Fakat hava soğuk olduğu için sokaklarda pek kimseler yoktur. En son elinde tek bir dergi kalır, verecek birilerini arar, bulamaz. Sonunda bir kapıya gelir ve defalarca zili çalar, lâkin kimse kapıyı açmaz. Tam dönerken yaşlı bir kadın açar kapıyı. Kadın, karşısında bir çocuk görünce ona;
– ‘Niçin geldin!’ diye sorar.
Soğuktan üşümüş çocuk;
– ‘Allah, seni cennetine davet ediyor. Kur’an’a iman etmeye, sonra da ondaki buyrukları yaşamaya davet ediyor, gelir misin?’ der.
Çocuk kitapçığı verir ve geri eve döner. Ertesi cuma, namazdan sonra babası mutad olduğu üzere cemaate vaaz eder. Ardından soru-cevap faslı başlar. Salonun arka taraflarında oturan kadınlardan biri ayağa kalkar ve şunları söyler;
– ‘Ben önceki haftaya kadar Hristiyan’dım, eşimi kaybettim, çocuklarım da yok, hayatta birinci derece tek bir yakınım olmadığından, aylardır kimse kapımı açmadı. Yapayalnızdım. Yalnızlıktan tarifi imkânsız bir krize girmiştim. Herkesin benden nefret ettiğini, topluma yük olduğumu düşünüyordum. Çünkü Batı’da emekli bir vatandaş topluma yük kabul edilir. ‘”Ölse de devletin yükü hafiflese’” diye düşünenler vardır. Lâkin siz müslümanlar, insanlar yaşlanınca onlara hizmet etmeyi ibadet kabul edersiniz!’
Yaşlı kadın gözyaşı içinde geçen hafta; evin yatak odasına çıktığını, tavana ip bağladığını, ipin halkasını boynuna geçirdiğini,tam ayağını sehpaya vurup, intihar edecekken zil çaldığını duygulu bir şekilde anlatır. Kendi kendine;
– ‘Benim kapımı kim çalar ki?’ deyip biraz beklediğini, sonra tekrar intihara teşebbüs etmek istediğini; ama zili ısrarlı bir şekilde çalınınca, ipi boynundan çıkarıp kapıya yöneldiğini, karşısında duran çocuğun ona;
– ‘Ben, Hz. Muhammed’in (sav.) öğrencisiyim, Allah seni Cenneti’ne davet ediyor!’ deyince sarsıldığını, çocuğun kendisine verdiği kitapçığı alıp okuduğunu ve Müslüman olduğunu anlatır. Camideki bütün cemaat ağlaşmaktadır. Kadın sözlerini şu ifadelerle tamamlar!
– ‘Bana şu anda dünyada en mutlu insan kimdir, diye sorsalar tereddüt etmeden, kendimi gösteririm. Bundan sonraki ömrümü benim gibi zavallıların kurtuluşuna adadım. Ben de o çocuk hayatımın geri kalan bölümünde Amsterdam sokaklarında dolaşacak ve insanlara,
– ‘Allah, sizi cennetine davet ediyor, diyeceğim!’
Yani esas olan şerrin defedilmesidir. Tıpkı takva gibi.
Densiz ve iffetsizin biri, İffetli kadın Hz. Meryem’e saldırmış. Gerçi ilahiyatçı değil ancak İzmir Dekanı tarafından gariptir ki, sahiplenmiş olmasıdır.[1]
Kur’an-ı Kerim-in ifadesi yani Allah’ın tescil ve tesbitiyle Hz. Meryem iffetli bir kadındır.
Bir surenin adı, Meryem suresidir.
Aslında bir insan ne kadar cahil olursa olsun, sadece Rabbimizin Meryem hakkındaki ifadesine bakmakla O’nu çok rahatlıkla anlayabilir, terbiyesizlikte bulunmaktan içtinab eder.[2]
Aslında burada sadece Hz. Meryem’e iftirada bulunulmuş olunmuyor, Hz. İsa’nın zinadan olduğu iftirasında da bulunuluyor.
Gerçi zırva tevil götürmez ancak safi zihinleri bulandırmaktadır.
Hz. Meryem’e iftiraya sebeb gösterilen olay, tahrif edilmiş incil’den bir kıssanın anlatılmasıdır.
Zina yaptığı iddia edilen bir kadını taşlamak için can atan topluluğa Hz. İsa’nın şöyle dediğidir: “İlk taşı, günahsız olan atsın”.
Kimse taş atamaz. Kadın da affedilir.
Kur’an-ı Kerim âyetlerinde Hz. Meryem’in iffeti şöyle anlatılır:
“İffetli ve (haklarında uydurulan kötülüklerden) habersiz mü’min kadınlara zina isnat edenler, gerçekten dünya ve ahirette lanetlenmişlerdir. İşlemiş oldukları günahtan dolayı dillerinin, ellerinin ve ayaklarının kendi aleyhlerine şahitlik edecekleri günde onlara çok büyük bir azap vardır.”Nur.24.
“Namuslu kadınlara zina isnat edip sonra da dört şahit getiremeyenlere seksen değnek vurun. Artık onların şahitliğini asla kabul etmeyin. İşte bunlar fâsık kimselerdir.”Nur.4.
“Onu doğurunca, “Rabbim!” dedi, “Onu kız doğurdum.” -Oysa Allah onun ne doğurduğunu daha iyi bilir-7 “Erkek, kız gibi değildir. Ona Meryem adını verdim. Onu ve soyunu kovulmuş şeytandan senin korumana bırakıyorum.” Al.i İmran.36.
“Hani melekler, “Ey Meryem! Allah seni seçti. Seni tertemiz yaptı ve seni dünya kadınlarına üstün kıldı.” Al.i İmran.42.bak.43.44.
“Hani melekler şöyle demişti: “Ey Meryem! Allah seni kendi tarafından bir kelime ile müjdeliyor ki, adı Meryemoğlu İsa Mesih’dir. Dünyada da, ahirette de itibarlı ve Allah’a çok yakın olanlardandır.”Al.i İmran.45.
“Bir de inkarlarından ve Meryem’e büyük bir iftira atmalarından ve “Biz Allah’ın peygamberi Meryemoğlu İsa Mesih’i öldürdük” demelerinden dolayı kalplerini mühürledik. Oysa onu öldürmediler ve asmadılar. Fakat onlara öyle gibi gösterildi. Onun hakkında anlaşmazlığa düşenler, bu konuda kesin bir şüphe içindedirler. O hususta hiçbir bilgileri yoktur. Sadece zanna uyuyorlar. Onu kesin olarak öldürmediler.” Nisa.157.bak.171.
“Meryem oğlu Mesih sadece bir peygamberdir. Ondan önce de nice peygamberler geldi geçti. Onun annesi de dosdoğru bir kadındır. (Nasıl ilah olabilirler?) İkisi de yemek yerlerdi. Bak, onlara âyetlerimizi nasıl açıklıyoruz. Sonra bak ki, nasıl da (haktan) çevriliyorlar.” Maide.75.
“O gün Allah şöyle diyecek: “Ey Meryem oğlu İsa! Senin üzerindeki ve annen üzerindeki nimetimi düşün…” Maide. 110.
“(Yahudiler) Allah’ı bırakıp, hahamlarını; (hrıstiyanlar ise) rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i rab edindiler. Oysa, bunlar da ancak, bir olan Allah’a ibadet etmekle emrolunmuşlardır. Ondan başka hiçbir ilah yoktur. O, onların ortak koştukları her şeyden uzaktır.” Tevbe.31.
Kimi ifrat harekette bulunurken, kimide tefritte bulunmaktadır.
“(Ey Muhammed!) Kitapta (Kur’an’da) Meryem’i de an. Hani ailesinden ayrılarak doğu tarafında bir yere çekilmiş ve (kendini onlardan uzak tutmak için) onlarla arasında bir perde germişti. Biz, ona Cebrail’i göndermiştik de ona tam bir insan şeklinde görünmüştü.” Meryem.17.
“Meryem, “Senden, Rahmân’a sığınırım. Eğer Allah’tan çekinen biri isen (bana kötülük etme)” dedi. Meryem.18.
Meryem, “Bana hiçbir insan dokunmadığı ve iffetsiz bir kadın olmadığım halde, benim nasıl çocuğum olabilir?” dedi.”Meryem.20.
Böylece Meryem çocuğa gebe kaldı ve onunla uzak bir yere çekildi.”Meryem.22.
“Kucağında çocuğu ile halkının yanına geldi. Onlar şöyle dediler: “Ey Meryem! Çok çirkin bir şey yaptın!” Meryem.27.
“Meryem oğlu İsa’yı ve annesini büyük bir mucize kıldık ve her ikisini de oturmaya elverişli, akarsulu yüksek bir yere yerleştirdik.” Müminin.50.
“Allah, bir de iffetini sapasağlam koruyan ve bizim de kendisine ruhumuzdan üflediğimiz, Rabbinin kelimelerini ve kitaplarını doğrulayan İmran kızı Meryem’i de (inananlara) örnek gösterdi. O itaat edenlerdendi.” Tahrim.12.
Gerçekten bunda zahir hakikatler var iken, kör olup görmemek, sağır olup duymamak, ahmak olup araştırma zahmetinde bulunmamak hamakatın ötesinde ihanet ve cinayettir.
Birde cehennem konusunda[3] Allah’ın yakması olarak görülmesi ve gösterilmesine kısaca cevap ise;
Cehennem deyince genellikle insanlar yanılacak yer olarak düşünürler. Oysa cehennemin bir çok görevleri vardır.
En önemlisi ise, temizleyici olmasıdır. Günahları ve günah kirlerini temizler. Eğer temizlenecek durumda ise.
Ancak yakma en köklü temizleme ateşle de olmaktadır.
Bir ağacın gölgesinde adam felsefe kitabı okuyordu. Sorular üstüne sorular adamın kafasını karıştırmıştı. Başını kaldırıp ağaca baktı.
—Keşke ağaç olsaydım, hiç düşünmeden yaşasaydım dedi.
Birden ağaç dile geldi:
—Ben düşünmüyorum belki ama düşünen insanlara o kadar çok ders verebilirim ki, dedi.
Adam heyecanla:
—Seni dinlemek isterim, dedi.
Ağaç konuşmaya başladı:
—At o felsefe kitabını elinden, şimdi bana bak ve beni dinle sana on tane hayat dersi vereceğim, dedi.
Adam heyecanlanarak:
—Tamam dedi.
Ağaç:
—Dinle o zaman, dedi ve hayat dersini sıralamaya başladı:
1-Ağaç yaş iken eğilir ya da doğrulur. Her şeyin bir zamanı vardır. Hayat öğrenme sürecidir ama zamanlaması çok önemlidir. Siz de bilirsiniz ki “yaşlı köpeğe yeni oyunlar öğretilmez.” “Yaşlı kurda yol öğretilmez.”
2-Düşen ağaca balta vuran çok olur. Onun için hayatta düşmemeye dikkat etmek gerek; güçlüyken gölgene sığınanlar düşerken baltayı alıp sana koşarlar.
3-Bizi yok etmeye çalışan baltanın sapı bizdendir. Her zaman dış düşmandan korkmayın. İç düşman daha tehlikelidir. Sizin gibi görünüp size hainlik edecek insanlara dikkat edin. Dişi kıran pirince en çok benzeyen beyaz taştır.
geliştiren mükemmelleştiren zorluklardır. Büyük adamlar büyük engellerle karşılaşıp onu aştıkları için büyük adam olurlar. Büyük devletler büyük badireleri atlatarak büyük devlet olurlar. Uçurtma rüzgâr engelini aşmak için yükseğe çıkar. Engelleri fırsat bilmelisiniz.
5-Bir ağacın kökü ne kadar derinse boyu o kadar yükseğe çıkar. Kökleri zayıf olan büyüklüğü taşıyamaz. Onun için kökünüze sahip çıkmalısınız. Kökünü unutan ya da yok sayan bir ağaç ayakta kalabilir mi? Bir ağaç tüm gücünü kökten alır. Sizin de tarihiniz olmazsa nasıl geleceğiniz olacak? Tarihinizi yok sayar ya da unutursanız nasıl geleceği inşa edebilirsiniz?
6-Ağaç yapraklarıyla gürler. Bir insan da ailesiyle, sosyal çevresiyle güzel olur; onlarla tamamlanır. Onlarla varlığını hissettirir. Onun için sosyal ilişkileriniz önemlidir.
7-Hiçbir ağaç acaba bahar gelecek mi, çiçek açacak mıyım diye düşünmez. Kök, gövde ve dallar görevini sessizce ve sabırlıca yaparlar. Siz de baharın gelmesini bekliyorsanız görevinizi şamata yapmadan sessizce, hakkıyla ve sabırla yapmalısınız.
8-Meyveli ağacı taşlarlar. Bilgili, becerikli, başarılı insanlara haset eden çok olur. Bir işe yaramayan, niteliksiz, silik insanlar kimsenin umurunda olmazlar. Onun için başarılı insanlar atılacak taşlara mukavemet edemezlerse başarılarını sürdüremezler.
9-Her ağaç kendi toprağında büyür. Ağaç ancak uygun toprağı
bulması halinde gelişmesini sürdürür. İnsan yetenekleri de öyledir; ağaç tohumu gibidir. Uygun zemin bulursa gelişir, yoksa çürür gider.
10-Beşikten mezara kadar ağaca muhtaçsınız. Çocukken beşikte, ölünce tabutta bizimle berabersiniz. Bize hep odun gözüyle bakmayın. Biraz da ibret gözüyle bakın. Sözü şöyle bitireyim, insanların kulağına küpe olsun. “Her şey bir ağacı sevmekle başlar.” Bundan sonra bir ağacın yanından geçerken durun ve şarkımızı dinleyin.
Adam ağaca tekrar baktı, “Aslında odun olan bu ağaç değil benmişim meğerse” diye geçirdi içinden.
“Yeryüzünün öğretmeni olmadan, gökyüzünün öğrencisi olmak lazım!”
– Aliya İzzet Begoviç
**************
İŞTE TARİHİMİZDEN ÖRNEK BİR ESNAF VE EMANET AHLAKI.(NASIL YİTİRDİK BU AHLAKI)
-Geçmişte insanlar hacca araba ile değil daha çok at sırtında giderlermiş. Giderken de üzerlerindeki ağırlıkları, kıymetli ziynet eşyalarını Şam’da bulunan Mithat Paşa caddesine bırakıp dönüşte alırlarmış.
-Bir gün bir hacı adayı caddede bulunan esnafın birine içerisinde 3 bin osmanlı lirası bulunan bir keseyi teslim etmiş ve “ben hacca gidiyorum dönüşte bunu senden alacağım” demiş.
-Aradan 3 ay gibi bir zaman geçmiş ve adam hacdan geri dönüp geldiğinde keseyi bıraktığı kişiye gidip “ben buraya bir kese emanet etmiştim onu almak istiyorum” demiş. Bunun üzerine dükkan sahibi:” biraz müsaade et benim çarşıda işlerim var, bu arada çocuklar sana ikramda bulunsunlar, çok sürmez ben gelirim” demiş. Aradan birkaç saat geçmiş ve dükkan sahibi içerisinde 3 bin lira bulunan kırmızı bir kese ile geri dönmüş ve emaneti sahibine teslim etmiş. Kese sahibi teşekkür edip tam çıktığı esnada keseyi emanet ettiği dükkanın yan tarafta bulunan diğer dükkan olduğunu farketmiş. Kese sahibi hayıflanarak büyük bir üzüntüye kapılıp keseyi bıraktığı asıl dükkana gider ve dükkan sahibi hacıyı görünce tanır :”Allah haccını makbul ve mebrur etsin” demiş ve kesesini kendisine teslim etmiş. Bunun üzerine adam şaşırıp kalmış, “nasıl bir yanlış yaptım” diye düşünmeye başlamış ve “benim olmayan bir keseyi nasıl bana verdiler” demiş.
–Keseyi teslim aldığı ilk dükkana gider ve “sende olmayan bir emaneti bana nasıl verdin” diye sorar.
–Dükkan sahibi:”ben senin samimi olduğunu gördüm, doğru söylediğini anladım ve sana inandım ama tüm bunlara rağmen bahsettiğin keseyi sana verecek imkanım yoktu. Belki sen keseyi bırakmışsındır da ben unutmuşumdur diye kendi kendime hayıflandım, sonrasında gittim elimde bir eşyam vardı bin liraya onu sattım, komşumdan bin beşyüz lira borç aldım, beş yüz lira da cebimde vardı, bir şekilde toparladım ve sana emanetini verdim. Tüm bunları yaparken şundan korktum, Allah korusun sen memlekete döndüğün zaman, ben gittim Mithat Paşa’da bulunan herhangi bir dükkana emanetimi verdim sonrasında dönüp almaya gittiğimde bana emanetin burada yok dediler, inkar ettiler dersin ve memleketimizin, sokağımızın ismi kötü anılır diye çok korktum ve emanetini bir şekilde toparlayıp sana teslim ettim” der….
**************
EBU DÜCANE/SAHABE VE BİZ
Ebu Dücane* (ra); sabah namazlarını Rasûlûllah (sav)’ın arkasında kılmayı adet edinmişti.
Ancak namaz n biter-bitmez süratle camiden çıkar giderdi. Bu davranışı Rasûlullah (sav)’ın dikkatini çekmiş olacak ki bir gün Ebu Dücane’yi durdurdu ve
*-Ey Ebu Dücane, Allah’a ihtiyacın yokmudur? (ki dua etmeden çıkıp gidiyorsun)* buyurdu.
Ebu Dücane;
-Allah’a olan ihtiyacım o kadar fazladır ki bir an bile Allah’ı unutmuyorum ya Rasûlallah! dedi.
Rasûlullah (sav):
-O halde niçin namaz bitip Allah’a dua edinceye kadar bizimle kalmadan çekip gidiyorsun?
Ebu Dücane;
*-Ya Rasûlallah, benim Yahudi bir komşum var, bahçesindeki hurma ağacının dalları evimin avlusuna sarkmış. Gece rüzgar esince, hurmaları bahçeme düşmektedir. Küçük çocuklarım aç olarak uyanıp o hurmaları yemeden önce gidip onları topluyor ve sahibi olan Yahudiye veriyorum.
Birgün sabah namazından sonra eve biraz geç gidince, yeni uyanan bir çocuğumun o hurmalardan birini ağzına koyup çiğnediğini gördüm. Parmağımı ağzına sokup dışarı atmasını sağlayınca çocuk ağlamaya başladı. -Ben ona,
*-Allah’ın huzuruna Yahudinin hurmasını çalan bir hırsız olarak çıkmamdan utanmıyor musun ki hurmasını yiyiyorsun? dedim.
Dolayısıyla bu durumun bir daha tekrarlanmaması için namazdan hemen sonra çıkıyorum.
Duruma vakıf olan Hz. Ebu Bekir Yahudiye giderek hurma ağacını satın aldı. Ebu Dücane ve çocuklarına hediye etti.
*Yahudi, Hz. Ebu Bekir’in bu ağacını satın almasının sebebini öğrenince bütün ailesini yanına alarak Rasûlullah (as)’ın huzuruna çıktılar ve ailece müslüman oldular.
Kısa sürede İslam’ın bütün Arap Yarımadası’na ve kıtalara yayılmasının ve ‘bölük-bölük’ insanların İslam’ı girmelerinin sebebi o günkü müslümanların İslam’ı bu şekilde yaşamalarıydı.
**************
Paris’te 1938’de bir tiyatronun vestiyer görevlisi kadın, temsil bittikten sonra, Amerikalı müşterilerden birine paltosunu giydirir. Müşteri hemen paltoyu çıkarır:*
-Bu benim değil, der.
Vestiyer görevlisi kadın, Amerikalının paltosunu arar, arar, bulamaz. Yanlışlıkla bunu başka bir müşteriye giydirdiğini anlar. *Paltonun cebinde 150 dolar kadar para ve Amerikan sigaraları vardır.*
Vestiyer görevlisi kadın, bütün bunları ödemekle kalmayacak, tiyatro ile mukavelesi de bozulacaktır. Telâş içindedir. *Amerikalıdan özürler dileyerek ertesi güne kadar mühlet ister.*
O geceyi uykusuz geçirir ve sürekli düşünür:
*”Yanlışlıkla bu paltoyu giyip giden müşteri, Fransızsa geri getireceği şüphelidir. İngilizse geri getireceği muhakkaktır.” vs, vs.* Böylece, zihninde tanıdığı bildiği bütün milletlerin insanlarına göre birer ahlâk notu verir.
Ertesi gün, sabahtan itibaren, gözleri kapıda beklemeye başlar.
*Öğleye doğru, zayıf, gözlüklü, orta yaşlı ve orta boylu bir adam çıka gelir ve paltoyla birlikte ceplerindeki dolarları ve sigaraları kadına teslim eder. Kadın sevinçten deli gibidir. Namuslu müşteriye bir çift bilet hediye etmek ister, kabul ettiremez. Sorar:*
-Fransız mısınız siz?
-Hayır, madam.
-İngiliz?
-Hayır.
-İtalyan?
-Hayır, madam, ben Türk’üm.
O zaman, kadın gece düşündüklerini anlattıktan sonra:
*-Türkler hiç hatırıma gelmemişti, der.*
Ve müşteriye, Türk bayrağının rengini hatırlatan kırmızı ve beyaz güllerden acele yaptırdığı buketi hediye eder.
*Bu hikâye yaşanmış ve doğrudur, çünkü buketi alan Türk, PEYAMİ SAFA’dır.*
********************
Şeyh Edebali’den…
Evladım,
İnsan kulağından zehirlenir.
Her duyduğuna inanma!
Aziz Nesin anlatıyor;
“Bir roman yazdım. Üç ay, geceli gündüzlü bu romana çalıştım. Dünyada herkes birbirini kandırır, yazar kısmı da kendi kendini kandırır. Başkalarına söylemeye utansam bile kendi kendime söyleyebilirim. Roman çok güzel oldu. Gazetelerden birine götürdüm.
“Biz telif roman neşretmiyoruz,” dediler.
“Bir kere okuyun!”
“Ne gereği var, halk telif roman sevmiyor.”
Bir kitapçıya götürdüm. Daha “Bir romanım var,” der demez, “Biz yalnız tercüme romanlar basıyoruz,” dedi.
Başka birine götürdüm. O da, “Tercüme varsa getirin, telif roman satılmıyor,” dedi.
Nereye gittimse, hepsi birbirinin ağzına tükürmüş. Üç ay, ha babam ha, çalışıp büyük ümitlerle yazdığım roman, kimse görmeden cami kapısına bırakılacak günah çocuğu gibi elimde kaldı. O zaman aklıma geldi. Bizim arkadaşlar, kimi Fransızcadan, kimi Almancadan, kimi İngilizceden, İtalyancadan hikâyeler aparıp Johnson’u Ahmet, Martha’yı Fatma yapıyorlar; sonra kendileri yazmış gibi hikâyenin altına imzalarını çakıp dergilere veriyorlar. Ben niye sanki tersini yapmayayım?
Oturdum, romanda ne kadar Türk adı varsa değiştirdim. Amerikan ismi koydum. Elime bir yerden de New York’un planını geçirdim. Romandaki yer adları da Amerikan’ca oldu. Şimdi sıra geldi, romanın yazarına…Mark Obrien diye bir de ortaya Amerikan yazarı çıkardım.
“Yalnız çeviri roman yayımlıyoruz,” diye beni tersyüz eden gazeteye romanı götürdüm. “Size Mark Obrien’den çevirdiğim bir roman getirdim,” dedim.
“Çok güzel. Kim bu Mark Obrien?”
“Aaa! Bilmiyor musunuz? Ünlü Mark Obrien yahu! Kitapları bütün dünya dillerine çevrildi.”
Romanı okuma gereği bile görmediler; trink paraları sayıp aldılar. Yalnız bana “Yazar ve eseri hakkında bir şeyler yaz,” dediler.
Sarıldım kaleme:
“Mark Obrien’in son şaheseri: ‘Struggle for Life’
Amerika’yı yerinden oynatan bu eser bir ayda 4 milyon sattı. Bütün dünya dillerine çevrilen bu kıymetli roman, nihayet ‘hayat kavgası’ adıyla dilimize de çevrilmiştir.”
Mark Obrien efendiye bir de hal tercümesi şişirdim, sormayın. 18 çocuklu ailenin en küçük çocuğu. Babası Philadelphia’da bir çiftçi. Oğlunu papaz yapmak istiyor. Küçük Mark, daha 14 yaşında ilahiyat profesörünün kaba etine iğne batırıp mektepten kovulmak zekâsını gösteriyor. Tıpkı birçok ünlü Amerikan yazarının hayatı gibi… Balıkçılık yapıyor. Hep bildiğiniz hikâye. Derken 40 yaşında ilk hikâyesini ‘Let Us Kiss’ dergisine gönderiyor. Dili, üslubu o kadar bozuk, anlamsız, saçma ki!
Anlayacağınız, uzun bir hal tercümesi. Bizim roman bir tutunsun. Kitapçılar, “Aman şu mark Obrien’den bir çeviri de bize yap!” diye peşime düştüler.
Mark Obrien’den tam 18 roman çevirdim. Daha da ömrüm oldukça çevireceğim. İş bununla kalmadı. Hani ünlü polis hafiyesi Jack Lammer var ya. Kitabı herkesin elinde dolaşıyor. Ondan da 6 kitap çevirdim. Son günlerde işi ilerletmiştim. Hintçeden, Çinceden bile çeviriyordum.
Bu gidişle bir zaman gelecek, Amerikan edebiyat tarihini yazacak olanlar, Türkçe romanları okumaya mecbur olacaklar. Benim de artık son umudum, Mark Obrien adıyla, Amerikan edebiyatında yer almak.
Sosyal medyada bu mevzunun roman değil de ağaç versiyonunu denedim. Türkiye olarak son 20 yılda gerek devlet , gerek STK’lar eliyle 4 milyar adet fidan dikmişiz. Dünya rekoru kırmışız. Gittim bir çapulcu sayfaya , bu başarı Türkiye’de değil de, Finlandiya’da gerçekleşmiş gibi anlattım. Sonuç muazzamdı. Türkiye deyince ormanı yakıp saray yapacaklar, Avm yapacaklar diyenler, her yer beton oldu diyen tipler Finlandiya yazınca çok fena takdir ettiler.
Bunları niye yazdım: Burada kendi sayfasında kalem oynatan, ilgi duyduğu bir alana, günlük yaşama, siyasete, ekonomiye, insana dair yazılar yazan öyle insanlar tanıdım ki yazdığının altına ünlü bir ekonomist, popüler bir yazar, bilindik bir politikacı, büyük medya kuruluşlarında köşe sahibi insanların adı yazılsa kimse anlamaz, etkileşimleri de 10 kat yüz kat artar. Tamam, eskiden de öyleydi ama, bu zamanda-özellikle bu zamanda- etiket herşey vesselam. Selam olsun ambalajı değil de, içeriği kaliteli olanlara… ?
(E. Barzonun sayfasından)
******************
▪️Göz; 324 Milyon piksel görme kalitesi
▪️Beyin; 2.5 Milyon GB hafıza
▪️Damarlar; Vücutda 40 bin km’lik ağ.
▪️Kalp; Yılda 38 milyon ritim.
▪️Böbrek; 1.2 milyon filtreleme ünitesi
▪️İskelet; 206 kemik üzerinde duran vücut.
▪️Bu organları bir avuç topraktan yaratan Allah’a şükürler olsun
*******************
Zamanında Sultan Ahmet meydanında Allahın veli bir kulu varmış, gelen gidenin kolundan tutup: “ALLAH VAR, ALLAH VAR!!!” diye insanları silkeliyormuş.
Tabii insanlar buna deli muamelesi yapıyor, pek ciddiye almıyor.
Ben de 10 yıllık imamım, bu zattan haberim yok ve SultanAhmet ziyareti çıkışında baktım benim de kolumdan tutup “ALLAH VAR, ALLAH VAR” diye bedenimi silkeledi…
Ben de, meczuptur deyip elimle adamın sırtını sıvazlayarak: “Elbetteki Allah var kardeşim, hiç olmaz mı” diye tasdik ettim.
Adam tekrar eti: “AMA GERÇEKTEN ALLAH VAR!”
Ben bu sefer daha sıcak bir karşılık ile: “Evet, gerçekten Allah var” dedim. Ama bu mübarek adam, yüzüme bakıp bu sefer bedenimi değil adeta ruhumu silkelercesine: “HAYIR, HAYIR. ÖYLE BÖYLE DEĞİL. SANDIĞINIZ GİBİ HİÇ DEĞİL. GERÇEKTEN DE ALLAH VAR!!!” dedi.
Ben hala meczupluğuna bağlayıp kırmadan cevap vermeye çalışırken birden vicdanım irkiliverdi. Ne demekti: “ÖYLE BÖYLE DEĞİL” ne demekti: “SANDIĞIMIZ GİBİ DEĞİL”
Biz Allahı nasıl biliyorduk ki; bu zat bilmediğimizden bu kadar emin bir şekilde bizi ikaz ediyordu. Ben bir İmamım ben bilmezsen kim bilecekti Allahın var olduğunu.
Ama bir tuhaflık vardı bu uyarıda, bu meczubun bu söylemi yabana atılacak cinsten değildi, bu mübarek zat öyle laf olsun diye değil, yürekten ikaz ediyordu beni.
Yoksa, yoksa gerçekten de Allahın varlığının farkında değilmiydim???
Bu mübarek adam ruhumu öyle bir silkelemişti ki, on yıllık bir imam olduğum halde gerçekten de Allahın varlığını tam idrak edemediğimi fark ettim. Olduğum yere yığıldım, bu zat kolumdan tutup beni bir kenara çekti. Ben ağladım o benimle ağladı, ben sustum o benimle sustu.
İki saat sonra ancak kendime gelebildim ve o zat yüzüme öyle bir sevgi ile baktı ki, gayriihtiyari elini öpmeye giriştim ama o bana sarıldı. Ve “ELHAMDULİLLAH, BİR İNANAN KARDEŞİMİ DAHA BULDUM” dedi. ve ardından “ŞİMDİ VAR GİT, MÜSLÜMANLARA ALLAHIN GERÇEKTEN VAR OLDUĞUNU ANLAT AMA HABERİN OLSUN. ÇOK ZORDUR, MÜSLÜMANLARA ALLAHIN VAR OLDUĞUNU ANLATMAK.
Kur’an-ı Kerim-de anlatılan hiçbir mesele yoktur ki; gerek zahiri, gerek işari ve imaen de olsa, gelecek asırlara ışık tutan, benzerinin yaşanacağı bir dönem ve olay vuku bulacaktır.
Bunlar bilimsel meseleler yani peygamber mucizelerinin ilmen tezahüründen tutun da, geçmiş kavimlerin başlarına gelen olayların benzerleri olan sosyal hadiseler vuku bulacaktır.
Fil olayının benzerinin yaşanmasından, bir ifk yani iftira olayından, münafıkların yaptıkları mescidin ayetin emriyle Mescid-i Dırar kabul edilip yıkılması ve yakılması hadisesi.
Geçmişteki olayların benzerleri yaşanmadan ve de onlardan ders alacak bir yaşantı içerisine girmeden hayat son bulmayacaktır.
-Hz. Yusuf Peygamberin rüyası gibi rüya hakikati hayatta önemli bir yer tutar ve rüyalar geleceğe ışık tutan hakikatlerdir.
Firavunun rüyasından, Hz. İbrahim ve vahiylerin gelmesine kadar.
-“Andolsun onların (geçmiş peygamberler ve ümmetlerinin) kıssalarında akıl sahipleri için pek çok ibretler vardır. (Bu Kur’an) uydurulabilecek bir söz değildir. Fakat o, kendinden öncekileri tasdik eden, her şeyi açıklayan (bir kitaptır); iman eden toplum için bir rahmet ve bir hidayettir.”[1]
-“Andolsun ki Yûsuf ve kardeşlerinde, almak isteyenler için ibretler vardır”[2]
-Bunlardan birisi de; Hz. Yusuf bolluğu ve kıtlığı dönemleri.
-“ Kral dedi ki: “Rüyamda yedi arık ineğin yedi semiz ineği yediğini gördüm. Ayrıca yedi yeşil ve bir o kadar da kuru başak gördüm. Efendiler! Eğer rüya yorumluyorsanız bu rüyamı da bana yorumlayın.
(Zindana varınca), “Yûsuf! Ey doğru sözlü! Rüyada yedi semiz ineği yedi zayıf ineğin yemesi, bir de yedi yeşil başakla diğer yedi kuru başak hakkında bize yorum yap. Ümid ederim ki (vereceğin bilgi ile) insanlara dönerim de onlar da (senin değerini) bilirler” dedi.
Yûsuf dedi ki: “Yedi yıl âdetiniz üzere ekin ekeceksiniz. Yiyeceğiniz az bir miktar hariç, biçtiklerinizi başağında bırakın.”
“Sonra bunun ardından yedi kurak yıl gelecek, saklayacağınız az bir miktar hariç bu yıllar için biriktirdiklerinizi yiyip bitirecek.”
“Sonra bunun ardından insanların yağmura kavuşacağı bir yıl gelecek. O zaman (bol rızka kavuşup) şıra ve yağ sıkacaklar.”
Yûsuf, “Beni ülkenin hazinelerine bakmakla görevlendir. Çünkü ben iyi koruyucu ve bilgili bir kişiyim” dedi.
Böylece Yûsuf’a, dilediği yerde oturmak üzere ülkede imkân ve iktidar verdik. Biz rahmetimizi istediğimize veririz ve iyi davrananların mükâfatını zayi etmeyiz.”[3]
Ve genişçe yedi sene bolluğun arkasından gelen yedi sene kıtlık o çevreyi tamamıyla vurmuştu.
Yusuf suresinde anlatılan bu bolluk ve kıtlık yılları bizleri bekliyor.
Hep bu tehlikeye dikkat çekiliyor.
Türkiye Mısır olabilir.
Yiyecek dağıtan ülke, muhtaç ülkelere ve onları tevhide çağıran ülke olabilir.
Yusuf peygamberin 7 yıl kıtlığını mı göreceğiz?
Hz. Yusuf kıssası ve alınacak dersler vardır.
Dünyada sürekli istatistiklerde insanlığı bekleyen kuraklıklardan söz edilmektedir.
Bolluk içinde yaşayan, padişah ve kralların yaşantısının herkes tarafından fazlasıyla yaşandığı devreden geçmekteyiz.[4]
-Bazı makamlar var ki, oraya ibadetle değil ancak musibetlerle çıkılabilir, Eyyüb Peygamberin makamı gibi.
Kısmetindir gezdiren yer yer seni /Arşa çıksan âkıbet yer, yer seni. /Onun için onun adı yer oldu. / Önce besler sonra kendi yer seni. | İbn-i Kemal Paşa.
-Dünya yaşlı dünya. 1400 sene önce gelen Peygamberimiz Ahirzaman Peygamberiydi. Kur’an-ı Kerim kıyamet yaklaştı buyurmuştu.[5]
Terörün kaynakları olmadıkça ve dahilden beslenmediği sürece ne terör devam eder, ne de terörist kalır. Özellikle ve özellikle içten bir destek bulmadıkça, maddi manevi bir destek bulmadıkça terörün devam etmesi söz konusu değildir.
Bugün dağdaki terörist hem içten hem de dıştan destek görmekte ve bu devleti yıpratarak maddi bir menfaat elde edip, devletin güçlenmesini engellemektedir.
Devleti zayıf düşürmesi, kendi gücünü ortaya koyarak uyuşturucu gibi sektörler bunun temel menfaat odaklarıdır.
Cennet ucuz değil, cehennem dahi lüzumsuz değil.
Teröre destek olan teröristle aynı saftadır.
Zulme Rıza zulümdür, küfre Rıza küfürdür. Teröre destek olan ve onu meşru görüp maddi manevi destek olan da teröristtir.
Marksist, materyalist, sosyalist veya lgbt hangi tavır içerisinde bulunursa bulunsun, neticede terör iltisaklı ve destekli bir yöne gidiyorsa, elbette teröristle aynı seviyededir.
Askeri öldüren, polisi öldüren, vatandaşı öldüren ve onu öldürene destek olan ve de onu meşru gören ve olumlu Gören, oy oranıyla meşru olarak değerlendiren ve onun arkasında müspet bir pozisyon arayan veya birine olan kininden dolayı onları destekleyen de teröristle aynı eş değerdedir.
Teröristin tanımı mı?
Dağda, silahla ve öldürerek, haksızca hak aramaya çalışan kişi ve kişilerdir.
Hak aranacaksa meşru yoldan ve hakça aranmalıdır.
Ortada varsa bir pislik, temiz yolla temizlenmelidir.
Pislik pislikle temizlenmez. Temizlenirse pislik olur. Sahibi de pis olur.
“PKK elebaşı Duran Kalkan: Mücadelemiz dostlarımızla daha etkili hale geldi.”dedi.[1]
Bu dost kapsamı ve kavramı içinde bulunanlar için dünya ve ahiret zilleti yeter.
Bir asırdır inançlı insanlar nice mağduriyetler yaşadı, yaşatanlar bugün teröristlerin yapmakta olduklarının yapılmasını, ekmeklerine yağ sürülmesini, gayri meşru uygulamalarına kılıf geçirerek meşru gösterilmesini istediler.
Şuurlu Müslümanlar buna pirim vermedi.
Bu sefer kendileri piyonlarını piyasaya sürerek Müslümanlara saldırdılar.
Kendileri çalıp, kendileri oynadılar.
İşte bugün kanalizasyonlar patladı, kokular etrafa saçıldı.
Ve bu düşen maskenin arkasındaki haince yüz, varsa dünyanın ömrü yüz yıllarca anlatılacaktır.
Cengiz ve Hülagü ve de firavun zulmü gibi.
İslam’ın affetmediği iki büyük sosyal suç var; biri terör, diğeri irtidat suçu.
Osmanlının da asırlardır en şiddetli mücadelesi dağ eşkiyası ile olmuştur.
Rahmetli dedem kırk yıl önce eşkıya dağda idi, şehre indi demişti.
Şimdi mi?
Devlet kurumlarında, oda en hassas yerlerinde faaliyet göstermektedir. İçişleri Bakanının ifade tesbitiyle…[2]
-Gündem kasıtlı olarak değiştiriliyor.
Herkes kendisine terör ve benzeri gibi bir olumsuzluk isnad edildiğinde doğrudan Anıtkabir’e gidiyor.
Atatürkçülük kalkan olarak kullanılıyor.
Bazı gündem değiştirmeye yönelik hareketler, bir yerlere verilen mesajlardır.
Bir yerlere mesaj gönderilmektedir.
Tıpkı 17/25 Aralık gibi.
Sinsi ve kirli oyun peşinde olanlar var.
Allah fırsat vermesin, akamete uğratıp, hilelerini boyunlarına geçirsin, bu millete, dinine ve vatanına ihanet edenlerin.
**************
“Mülteci Hakları Derneği’nin raporu, terör örgütü PKK’nın Suriye Haseke’deki Hol Kampı’nı cehenneme çevirdiğini ortaya koydu. Kampta neredeyse her hafta 2 çocuk hayatını kaybediyor. Son olarak bir çadırda Kur’an okuyan 30 kadın PKK’lılar tarafından infaz edildi. DEAŞ’lı bahanesiyle Hol Kampı’nda tutulan 40 bini çocuk 64 bin kişi, insanlık dışı ortamda yaşam savaşı verirken, uluslararası toplum yaşananları sadece izliyor.”[3]
Terörle dikkatimizi dağıtanlar, içte ve içimizde geleceğe yönelik her türlü tahribatı yapmaktadırlar.
Artık eski işgal dönemlerinin şekli tamamen değişti.
İçten temsilci ve temsilcilerle bu iş yürütülmektedir.
Nitekim dünyadaki darbeleri besleyen Soros, Türkiye’de bunun için boğazdaki zenginlerin bunu üstlendiklerini söylüyordu.
Erdoğan’da boşu boşuna ve birden bire, rast gele söylemedi onlar için; Ben sizin cinsinizi, cibilliyetinizi bilirim, diye.
Bu millete bir yönden değil, hem sağdan, hem soldan ve hem de ortadan vurulmaktadır.
-Dün sol cenahla yürüyenler, bugün sol cenahın sol ve sosyalist ve terörist koluyla yola koyulmaktadır.
Bazılarını engel olmasın diye yoldan çıkararak.
Artık kirlenme o kadar açık hale geldi ki, sol, sağ, milliyetçi görünümlü olanlar gerçek yüzlerini göstererek aynı cenahta hatta aynı karede görüntü vermede bir beis görmediler.
-Biz bu filmi yüz yıldır izliyoruz. Oynanan oyun hep aynı, piyonlar değişik.
-Bizi bekleyen tehlike mi?
Korkuyorum.
Ölümden mi?
Asla…
Çocuklarımızın ihanete uğramasından.
Yüz yıllık kavganın bir yüz yıl daha devam ettirilmesinden.
Suyun ve zihnin bulandırılmasından.
Dağdaki terör ve kavganın şehirlere hatta kurumlara ve de evlere taşınmasından.
İmam Hatip Lisesi Müdürü İsmail İnan Bey sosyal medya üzerinden aile fertleriyle şu yazıyı paylaşmış ?
“ Ömür Dediğin:
Hayata ha şimdi, ha sonra başlayım derken bir bakıyorsun;
tükenmiş ömür…
Avucumuzda son kullanma tarihi çoktan geçmiş bir yığın
TECRÜBE kalıyor.
Atsan atılmıyor,
satsan satılmıyor!..
“Gençlik bir kuştu;
tutmak istedim tutamadım.
Yaşlılık bir paçavra; satmak istedim satamadım.”
B i r
i k i n d i
g ö l g e s i
Ö M Ü R
d e d i ğ i n…
Gece olur duramazsın,
güneş vurur kalkamazsın.
Sade bir ikindilik, kısa bir dinlencelik…
Dünyaya ait ne varsa harcanıp gidiyor.
Yiyip içmeler, gezip tozmalar,
gülüp eğlenmeler…
Evin, arabanın taksitleri,
filanca yerde yaptığımız tatiller,
almalar vermeler,
saçıp savurmalar,
bizim zannettiğimiz saklayıp durduğumuz altınlar,
azıcık bile vermeye kıyamadığımız paralar…
Hepsi bir bir kaçıyor bizden,
ya da istemesek de biz onlardan ayrılmak zorunda kalıyoruz…
B i r
S E C D E
y e r l e r i
k a l ı y o r
g e r i y e..
Alnımızda mıh gibi çakılı kalıyor.
Bozulmuyor, kokmuyor, yitmiyor…
Bir o bize kalıyor…
O k ş a n m ı ş b i r
Y e t i m B a ş ı
Ö p ü l m ü ş
A n n e E l i
A l ı n m ı ş
b i r B a b a D u a s ı
Reyyan kapısından geçmek için vize mahiyetinde, saklanmış ORUÇ’lar…
Gizliden; şöyle kimseye çaktırmadan bir fakirin eline tutuşturulmuş SADAKA’lar kalıyor…
Masivadan sıyrılıp, vakit saat dinlemeden açılmış eller,
tek O’ndan istemeler,
tek O’na gönderilmiş dilekçeler kalıyor…
Yürekten söylenmiş
E l h a m d u l i l l a h,
acizce,
kulca edilmiş nasuh bir
T e v b e,
isyanları yıkayan
G ö z y a ş l a r ı
kalıyor…
Mümince gülüşler, şeker tadında sözler….
Kimsenin etini yemeden,
kırıp dökmeden,
gözünde yaş bırakmadan geçirilmiş günler kalıyor…
Biraz dur, bekle biraz…
Arada bir arkana dön ve geriye neler bıraktığına bak…
Harcanmış yıllarını seyret usulca.
Bak nasıl bitiyor ömür dediğin…
Bir KAPIYA bir kere gidersin,
ikincisinde utanırsın…
Ama bir
K A P I
var ki her gün gidersin,
gitmelere
D O Y A M A Z S I N..
Çünkü bilirsin seni KAPISINDAN
kovmayacak
bir tek
“O” V A R D I R
Her gün,
her gün içini dökersin,
bir O SIKILMAZ senden,
bir O affeder seni,
bir O yüzüne vurmaz AYIPLARINI ?
Akıttığımız her damla gözyaşı cehennem ateşini söndürsün inşallah.
Dua ve muhabbetle…
O sonsuz rahmet sahibi ALLAH’ıma emanet olun inşaallah…”
Bu güzel nasihatleri yazdıktan birkaç gün sonra hocamız vefat etmiş.
Rabb’im rahmet eylesin ?
Aslında biliyor musunuz, ben öğretmenlere kızıyorum, hemde çok kızıyorum…
Neden mi?
İşte sebebi…..
****************
EKMEK VEREN ELİ KIRAN BABA
Bağdat’ı kıtlık kırıp geçiriyordu. Herkesten önce de hamallar açlık çekiyordu. İçinde ekmek piştiği, sokağa kadar yayılan kokudan belli olan bir evin kapısından seslendi hamalın biri:
– Allah rızası için birazcık ekmek. Günlerdir lokma girmedi ağzımdan.
Tandırın başındaki kadın taze ekmekleri kızına uzattı. “Ver şu adama” dedi. Kızcağız ekmekleri güzelce katlayıp verdi aç hamala.
Hamalın sevincine sınır yoktu. Evine doğru hızlandı. Kim bilir kaç günlük açlığını giderecekti? Tam bu sırada karşıdan gelen birinin sert ikazı durdurdu onu:
– Çabuk söyle, bu ekmeği hangi evden aldın?
Geriye bakıp eliyle işaret etti:
– İşte şu evden.
Adam kızgın şekilde salladı başını:
– Yanılmamışım, böyle zamanda başka kimin evinden alınabilir ekmek? diyerek eve doğru ilerledi.
Kapıyı açar açmaz da sordu:
– Kim verdi ekmeği hamala?
Hanım korkudan kızını gösterdi. Güya kızına acır, bir şey yapmaz diye düşünmüştü. Halbuki adamın şükürsüzlük ve cimrilik içine işlemişti. Elindeki sopayı hızla havaya kaldırdı, kızının ekmek veren eline öyle bir indirdi ki bilek zedelenip burkuldu, el çarpık kaldı. Söyleniyordu kendi kendine:
– Ben herkese ekmek versem bu evde ekmek kalır mı? diye.
Halbuki nimet şükür isterdi. Şükürsüzlük nimetin gitmesine sebepti. Nitekim bu şükürsüzlüğün akibeti de öyle olacaktı.
Olmaya başladı bile. Kısa zamanda işleri bozuldu, çarşının en işlek yerindeki dükkanını satması da onun bozulan işlerini düzeltemedi.
Bir ara o hale geldi ki, evine ekmek alamaz duruma bile düştü. Nitekim bir akşam eve gelmiş, kızcağızına da acı sözü söylemişti;
– Artık benden ümidinizi kesin. Çünkü bu akşam ekmek alacak kadar da olsa elime para geçmedi. Çarşıya in, ekmek parası iste.
Kızcağız çarşıya inmiş, utana sıkıla sattıkları dükkanın karşısına geçerek bir tanıdık görürüm diye beklemeye başlamıştı. Kendisini gören dükkandaki adam hemen yanına gelerek:
– Sen masum birine benziyorsun, ne bekliyorsun burada? diye sormuştu. O da anlatmıştı gerçek durumu:
– Ekmek alacak paramız kalmadı, bir tanıdıktan ekmek parası istemek üzere bekliyorum burada.
Hemen elini cebine attı adam. Hatırı sayılır bir miktar parayı uzatarak “Al” dedi. “Bununla istediğin kadar ekmek alabilirsin. Ben de nimetin şükrünü eda etmiş olurum böylece.”
Kızcağız elinin birini arkasına saklamış, ötekiyle parayı alırken adamın dikkatin çekti bu saklayış;
– Elinde bir yara bere varsa tedavi ettireyim, niçin saklıyorsun? Allah bana nimet verdi, şükrünü eda etmek için iyilik yapmam gerek, dedi.
Kızcağız önce açıklamak istememişse de adamın ısrarı üzerine anlattı elinin durumunu:
– Ben bir yoksula ekmek vermiştim. Babam yolda rastlayıp sormuş, o da evi gösterip ‘İşte oradan aldım’ demiş, bizi haber vermiş. Babam eve gelince elindeki sopayla ekmek veren elime öylesine bir darbe indirdi ki, elim böylece çarpık kaldı. Göstermekten utanır oldum. Bu yüzden de evde kaldım.
Bu açıklamayı dinleyen adam bağırmaya başlar:
– Komşular! Çabuk buraya gelin, ben hayalimdeki altın kalpli kızı buldum, hayat arkadaşım işte karşımda, siz de şahit olun… diyerek başlar anlatmaya:
– Ekmeği isteyen fakir bendim. Ben o gün bir hamaldım. Demek ki elinin çarpık kalmasına ben sebep olmuşum. Hem sebep olayım hem de seni bu halinle baş başa bırakayım. Buna Allahü teala razı olmaz. Seni görünce içimden bir sevgi selinin koptuğunu anladım, bana ekmek veren kıza ne kadar da benziyor diye düşünmüştüm. Yanılmamışım. Baban şükürsüzlük ettiğinden Allahü teala onun dükkanını elinden alıp bana nasip eyledi. Şimdi ise imtihan sırası bana geldi, ben de aynı şükürsüzlüğe düşmek istemem. Haydi gel, nikahımızı yaptırıp birlikte babanı sıkıntıdan kurtaralım.
Yola koyulurlar, ekmek veren eli sakatlayan şükürsüz babaya doğru…
“Şükrederseniz çoğaltırım, etmezseniz elinizden alır şükredene veririm. Şükürsüze de azabım şiddetli olur…” (İbrahim Suresi /7)
***************
AHH OSMANLI..
Ankara’da bir kurumda genel müdürüm..
Bazı problemler yaşamış ve eşimden boşanmıştım. Uzun süre geçmişti..
Bi ara çok yıpranmış, dengemi kaybetmiş olduğumdan, toparlanayım diye kurum bana bir ay mazeret izni vermişti.
Bu süre zarfında yeni bir evlilik yaptım ve eşimle birlikte Uzakdoğu seyahatine çıktım.
Yolumuz Endonezya’ya uzandı.
Başkent Cakarta’da büyük bir mağazada eşime uzak doğu kumaşı almak istedim.
Pazarlığını yaparken Türkçe konuşmamızı duyan mağaza sahibi İngilizce ile
‘’Siz Türk müsünüz?’’ diye sordu.
“Evet” cevabını alınca çok heyecanlandı ve bana sarıldı: ‘’Bu kumaşımız size hediyemizdir, lütfen kabul edin; mağazamız açıldığından beri ilk kez bir Osmanlı torunu şereflendiriyor.” dedi.
Bizi özel odasına alır ve kahve ısmarlar.
Ayrılırken, ‘’Yarın Cumayı nerede kılacaksınız? diye sorunca ben afalladım.
Bende abdest, namaz yok ama bu kadar iltifat gördükten sonra da “kılmıyorum” demeye de utandım.
‘’Ben buraya yeni geldim. Şehri tanımıyorum. Siz hangi camiye götürürseniz ben oraya gelirim.’’ dedim, kıvırttım.
Patron; “Tamam ben sizi yarın araba ile aldırırım.” dedi..
Otelin adresini verdim ve çıktık.
Bir dükkandan kendime bir takke satın aldım.
Ertesi Cuma günü beni otelden aldılar.
Cakarta’nın en büyük camisine götürdüler.
Minber’in en başında bana yer ayırmışlar.
İmam hutbeye çıktı ve başladı:
-“Sevgili kardeşlerim, eğer bizler burada dinimizi rahat yaşıyorsak, huzurla Allah diyebiliyorsak, hak-hukuk-adalet ile tanışmışsak, insanca yaşıyorsak ve şimdiye kadar bu vasıflarımızı koruduysak bilin ki bu OSMANLI sayesinde olmuştur..
Zalim haçlı dünyasına karşı direnebilmiş ve inancımızı muhafaza edebilmişsek bunu Osmanlıya borçluyuz. Allah bu millete zeval vermesin. Allah bu milleti payidar eylesin, Allah bu milleti başımızdan eksik etmesin.
Sevgili kardeşlerim biliyor musunuz Şu anda aramızda Osmanlı torunu vardır. Cumamız bununla bereketlenmiştir. Şimdi hutbeyi okumak üzere onu davet ediyorum.” dedi.
Ve der demez hızla bana geldi ve sarığı cübbeyi bana giydirdi.
Olaylar o kadar hızlı gelişti ki itiraz etmeye fırsat bulamadım. Ben şok oldum, bana bu kadar değer verildiğini bilmiyordum.
Kalktım mecburen.
Cuması, namazı olmayan ben şimdi hutbe okuyacağım!
Minbere çıkarken içimden nasıl yalvarıyordum, anlatamam..
‘’Aman yarabbi, beni bu güzel insanlar karşısında mahcup etme, aman yarabbi beni ve milletimi rezil etme, aman ya rabbi bana yardım et, ayıbımı gizle, yarabbi beni bu badireden kurtar, beni bu zorluktan kurtar..” diye yalvara yakara çıktım.
Hep bir ağızdan: ‘’Aleykümüsselam’’ diye camiyi titrettiler.
Ve başladım.
“Sevgili kardeşlerim hiç şüpheniz olmasın ki Osmanlı dimdik ayaktadır, her zaman arkanızdayız, her zaman İslamla hakla birlikteliğimiz devam ediyor, size her zaman yardıma hazırız vs.”
Cemaat öyle bir dalgalandı ki.
Hutbeden sonra beni büyük bir konvoyla otele bıraktılar, devlet başkanı uğurlar gibi.
Onlar gidince otel odama girdim, ağladım, ağladım..
“Hey Allah’ım!
Dünyadaki insanlar, mazlumlar bizden ne bekliyor, biz ne işle uğraşıyoruz?” diye.
Not:halen Endonezya Açe eyaletinde hutbeler Osmanlı adına okunur.
*************
KISSADAN HİSSE
Bir zamanlar
Çin’de bir adam o kadar aç ve bitkin düşmüştü ki, dayanamayıp bir armut çaldı..
Adamı yakalayıp cezalandırılmak üzere İmparator’un karşısına çıkardılar. Hırsız imparatoru görünce ona şöyle dedi;
“Değerli efendim, çok açtım,
dayanamadım çaldım ve yedim. Beni affetmeniz için yalvarıyorum. Eğer affedersiniz size paha biçilemez bir armağanım olacak..”
İmparator dudak büker;
“Senin gibi birinde paha biçilemez ne olabilir ki?”
Hırsız, avucunun içindeki armut çekirdeğini uzatır ve;
“Bu çekirdeği ekerseniz bir gün içinde altın meyveler veren bir ağacın yeşerdiğini göreceksiniz..”
İmparator kahkaha atarak;
“Ek o zaman, altın meyveleri görünce affederim seni..” dedi.
Yoksul adam;
“Haşmetlim bu tohumu ben ekemem çünkü ben bir hırsızım..
Bu tohumu ancak, ömründe hiç
çalmamış, başkalarına hiç haksızlık yapmamış, yalan söylememiş biri ekebilir. Tohum o zaman gücünü gösterir, aksi takdirde onu ekeni zehirler, tarif edilemez acılarla öldürür. Sultanım, bu tohumu ancak siz ekebilirsiniz..”
İmparator irkildi, suratını astı, bir süre düşündü, sonra hırçın bir sesle;
“Ben imparator’um bahçıvan değil, o tohumu başbakana ver eksin de altın meyveleri görelim.” dedi..
Yoksul adam, tohumu başbakana uzatınca başbakan telaşe içerisinde imparatora dönüp itiraz etti.
“Ben ekim biçim işlerinde çok beceriksizim efendim, sihirli tohumu ziyan ederim. Bence bu tohumu hazinedar başı eksin..”
Hazinedar başı da hemen bir bahane buldu ve bu görevi başkasına devretti.
Bir bir orada bulunan herkes sudan sebeplerle tohum ekme görevinden kaçındılar..
Sonra İmparator, doğan sessizliğin içerisinde bir süre düşündü. Başı önünde başbakana, hazinedara ve bütün görevlilere dik dik baktı ve;
“Hadi bakalım bu hırsız bahçıvana tohumun nasıl altın meyve verdiğini hep birlikte gösterip sevindirelim.” dedi.
Cebinden bir altın çıkarıp yoksul adamın tutması için attı.
Herkesin ceplerinden sessiz sedasız birer altın çıkarıp adama vermesini izledi..
Sonra da gülerek;
“Bas git buradan be adam, bugünlük bu ders hepimize yeter..” dedi.
Ortalığın toz duman olduğu şu günlerde tohumu ekecek temiz kimse var mı dersiniz?
***************
Karganın biri sürekli kilisenin Çan’ına pislermiş. Hergün Çan temizlemekten bıkıp usanan papaz çan’ın yanına bir bardak şarap koymuş. Karga Şaraptan içip kendisini kaybedince papaz kargayı, tek hamlede yakalayıp kendisine şu soruyu yöneltmiş.
– Müslüman olsan Şarap içmez,
Hristiyan olsan Çan’a pislemezsin
Söylesene sen neyin nesisin ?
**************
Ömer Seyfettin asker bir yazardır, İstiklal savaşında birçok cephede savaşmıştır. Filistin cephesinde olan hatırasını okuyalım:
” Almanların yenilmesiyle savaş bitmiş müterake imzalanmıştı Filistin’den çekiliyorduk bir kaç arkadaş subayla karşı tarafın subaylarıyla çekilme işlerini görüşmek için görüşmeye gittik. Karşı tarafta Fransız üniformalı bir subay bana sık sık bakıyor gözünü benden ayırmıyordu. Ben buna bir mana veremiyordum. Fransız subay yerinden kalkıp bana doğru geldi ve nasılsın Ömer Seyfettin dedi. Beni nerden tanıyorsun ben bir yüzbaşıyım öyle tanınacak kadar üst düzey bir kumandan değilim dedim. Ömer ben seninle İstanbul da askerî lisede beraber okudum ben falancayım deyince hayretler içinde baktım hatırladım. Hep dini Kur’an-ı eleştiren Osmanlıyı devamlı kötüleyen vatan bayrak sevgisi olmayan bir öğrenci idi amma yine de Fransız subayı olması normal değildi.
Peki, nasıl böyle oldun dedim. Dedi ki: Ne zaman bir savaş olsa Türkler galip gelse içimde üzüntü oluyordu. Türkler kaybetse zarar görse içimde bir sevinç oluyordu, çoğu zaman kendimi ayıplıyor neden böyleyim diyordum. Bir gün Anneme ısrarla bunun sebebini sordum.
– Dayanamayacağım anlatayım dedi. İstanbul hastanesinde görevli bir Fransız doktor vardı hastaneye gidip gelirken onunla birlikte oldum ve sen o Fransız doktorun oğlusun babanın bundan haberi olmadı, şimdi sen öğrendin dedi.
Zaten babam zannettiğim çoktan ölmüştü. O hastaneye gittim şu tarihte burada çalışmış şimdi Fransa’ya dönmüş olan şu isimli doktorun adresi var mı dedim, adresi verdiler. Fransa’ya gittim babamı buldum. Olanları, Annemin sözlerini söyledim. Hiç bir şeyi unutmadım, anneni gerçekten sevdim dedi ve beni kabul edip nüfusuna yazdırdı. Fransız okullarında eğitimimi tamamladım ve gördüğün gibi bir Fransız subayı olarak karşındayım Ömer Seyfettin dedi.
Şimdi ben milletini bayrağını dinini eleştirenleri gördükçe acaba onlar da böyle piç mi diye düşünüyorum..!!! Ömer Seyfettin
Bu bana Bediüzzaman’ın su sözünü hatırlattı,
” ‘Ben bakıyorum; kim bana zulmediyor, dikkat ediyordum, onlar katiyen Türk değillerdir. Çünkü, hakiki Türklerde zulmetmek damarı yoktur. Bana zulmedenler, Türklük perdesi altına girmiş başka millettendir, ‘ ve ‘ Her milletten ziyade yüksek bir haslet, bir manevi kahramanlık Türklerde görüyorum.’ derdi.”
Cumhurbaşkanı Tusıad’ın maskesini düşürdü. Ağır konuştu.
“Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Ey TÜSİAD ve yavruları sizlere sesleniyorum. Kalkıp hükümete saldırmanın farklı versiyonlarını aramayın. Bizimle mücadele edemezsiniz. Sizin cinsinizi de cibiliyetinizi de iyi biliyorum” dedi.”[1]
İçişleri bakanı İstanbul belediyesine PKK’lı teröristlerin alındığını ifşa etti.[2]
Saflar netleşti.
-Ortadoğu’da kasıtlı olarak savaş alevlendiriliyor, İsrail lehine.
Batının çirkin yüzü göründü.
Çözüm yolları tıkanıp, terör ve terörist destekleniyor.[3]
Mert ile na-mert ortaya çıktı.
Dünyaya darbe yapan ve darbeden hiçbir zaman vaz geçemeyen batı ve Abd, darbeyi yine içinden yiyecektir.[4]
Men dakka dukka. Çalma kapıyı, çalarlar kapını
Başta İngiliz batı hiç bir zaman ihanetinden vaz geçmedi.
Keser döndü sap döndü/ Bir gün geldi hesap döndü.
*******************
GEL ZÜĞÜRTLÜK GEL, SENİ BUGÜNLER İÇİN BEKLİYORDUM
Köyün birinde gariban, biraz da meczubun biri, tavuk kümesi gibi olan yerinde yaşayıp gider.
Bir gün köyde çıkan yangın sonucu bütün evler yanmaya başlar. Herkes bir telaş içerisinde koşturmaya başlar.
Bu gariban ise kırık bir sandalye bulup köyün ortasına koyarak ayak ayak üstüne atıp oturur. Hiçbir şey olmamış gibi rahattır.
Herkes telaş içerisinde yangınları, bağını, bahçesini, evini, ahırını, hayvanlarını kurtarmaya çalışıp koşarken bu adam;
Gel züğürtlük gel. Ben seni bu günler için bekliyordum, der.
İşte bir gün önce bir milyon doları olup da, 18 trilyona sahip olanlar, bir gecede en az 6-7 trilyon kaybettiler.
Evini satıp 17 binden dolar alan kişi bir gecede parasının üçte birini kaybetti.
Tusiadın patronları mı? Nasıl küplere binmesinler ki, o da iğneli küplere trilyonları bir gecede kaybetmişken!!!
Gel züğürtlük gel, işte bende seni bu günler için bekliyordum.
Dünya bizi anlarken, bizim içimizdeki aklı evveller bizi hala anlamadı çünkü anlamak istemedi.
-Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın TL’yi güçlendirecek yeni ekonomik kararları açıklaması sonrası, dolar 18 TL’den 12 liraya kadar düştü. Yaşanan bu gelişme yabancı ekonomistleri şaşırttı. İngiliz ekonomist Timothy Ash, “30 yıldır ekonomistim. Kariyerim boyunca böyle bir şey görmedim” yorumunda bulundu.[5]
Normal aslında çünkü alıştırılmış, standart ve kendini aşamamış, faize bağlı bir düşünce için bu şaşmaya, şaşmamalı.
–Cüneyt Özdemir itiraf etti: Bunu beklemiyordum, Erdoğan hepimizi ters köşeye yatırdı…[6]
Zaten problemde burada ya.
Bir insan hala bunu öğrenememiş ve aklı hala eskilerde ise kendisini yenilememiştir.
Siyasilerden mi? Onların zaten i’rabtan mahalli yok. Kurala tabi değil, kuralsız ve düzensiz.
-France 24: Erdoğan ne pahasına olursa olsun “ekonomik bağımsızlık savaşı” başlattı.[8]
Maalesef düşmanın gördüğünü, bizim dost görünümlüler kör kaldı.
-“Biz, ferec ve ferah ve sürur ve fütuhat isteriz. Fakat kâfirlerin kılıncı ile değil. Kâfirlerin kılınçları başlarını yesin; kılınçlarından gelen faide bize lâzım değil. Zâten o mütemerrid ecnebilerdir ki, münafıkları ehl-i imana musallat ettiler ve zındıkları yetiştirdiler. Hem harb belası ise hizmet-i Kur’aniyemize mühim bir zarardır. “[9]
Geçmişe doğru mecliste yapılan küfürler, yüz kızartıcı ve milleti temsil etmekten uzaktır.[1]
Meclisteki problem, milletin problemi ve millet kaynaklıdır.
“Bir kavim kendini bozmadıkça Allah onları bozmaz.”(Rad, 13/11)
“Davranışları sebebiyle zalimlerin bir kısmını diğer kısmına yönetici yaparız.”(En’am, 6/129)
“Allah her dönemin hükümdarını halkın kalbine göre gönderir. Onları düzeltmek isterse salih birini, helak etmek isterse kötü birini hükümdar olarak gönderir.”(bk. İsra, 17/16)
“Kemâ tekûnû yuvella aleyküm” (Siz nasıl olursanız yöneticileriniz de öyle olurlar).
“A’malüküm ummalükum” (amelleriniz yönetcilerinizdir, onlar sizlerin eseridir) (bk. Acluni, I / 146; II / 127) denilmiştir.
“Allah’ım merhametsizleri bize musallat etme.” (Tirmizi, Daâvât, 79).
Toplumda ve kurumlarda temizlik yapan devletin, asıl temizliği mecliste yapması gerekir.
Artık mecliste temizlik yapma, meclisi temizleme zamanı gelmedi mi?
Bir şehidin yakınına küfreden kişinin bu hareketi devleti harekete geçirme zamanıdır.
Dağdakilerle mücadele eden devlet, meclisi göz ardı etmemeli ve de edemez.
Meclis toplumun aynasıdır.
Ayna iyi görüntü vermiyor.
***********
Eskiden eşkıyalar dağlarda idi, artık şehre indi ve kurumsallaştı ve de ihaleyle iş yapar oldu.
Devletler arkasında durmaya başladı.
6 yılda 32901 terörist öldürüldü. Bunlar kimin beslemeleridir?
Abd bu amaçla Pkk’ya 40 bin tır silahı gönderirken, bu yığınağı Yunanistan gibi devletlere de yapmaktadır.[2]
-Kandili bombalayacaklarını söyleyenler, belli ki kandilin misyonunun bittiğini gördü. Acaba başka kandil yakma düşüncesi içerisinde olanlar mı var?. Acaba başka bir plan mı var? Kandile adam devşirilirken sus pus kalınıp, annelerin feryadına kulak verilmezken, şimdiye kadar neden bombalanmadı da şimdi bombalanıyor?
Belli ki artık kandilde kimse kalmadı, gidende azaldı, artık kandilin inine de girildi.
-Bugünlere kolay gelinmedi. Darbeler atlatılarak gelindi.
Döküntüler dökülerek, ayak bağları çözülerek gelindi.[3]
-Tarihin çöplüğündeki partiler.. Oda yüzlerce.. Ya onları temsil edenler?
Halk içinde bozgunluk yapan haindir oğul!” Dede Korkut.[1]
Biz arkadan değil, içten vurulduk.
Katranı kaynatsan olur mu şeker, cinsine yandığım cinsine çeker.
“De ki: Herkes, kendi mizaç ve meşrebine göre iş yapar. Bu durumda kimin doğru bir yol tuttuğunu Rabbiniz en iyi bilendir.”İsra. 84.
Daha önceleri içteki ahtapot dışın güdümüyle her 10 yılda bir darbe yapıyor, büyüdükçe buduyor, ölmeye yakın suluyordu.
Tam ortadan kalkmasa da kesilen bazı kolları sebebiyle, hariçteki kollardan medet bekliyor.
Böylece içteki gövde ile dıştaki kollar aynı darbeyi zorda olsa sürdürmeye devam ediyor.
Türkiye’nin 100 yıllık program ve problemleri kesinlikle ve kesinlikle belli şahıslar değil. Onlar gider, şunlar gelir.
Onlar belli odaklara çalışmakta ve tam tersine çetrefilli bir yol içerisine toplumu itmektedirler.
Yeni bir değişim, yeni bir dönüşüm yapabilecek ne cesaretleri var, ne de bir birikimleri.
500 sene geçse de Ahmet Davutoğlu’nun Mit Başkanı Hakan Fidanı terfi ettirme görüntüsünde milletvekili adayı göstermesi tam bir faciaydı.
Görevden almasından daha tehlikeli bir durumdu.
Son anda farkına varılıp, milletin aşırı tepki göstermesi neticesinde vazgeçildi.
Bu sinsi plan birileri tarafından mutlaka fısıldandı, oyun oynandı.
Eğer darbe olmuyor veya 15 Temmuz-da ki gibi haber alınıp akamete uğratılıyor, içten ve dıştan yapılan saldırılara karşı konulup dışa açılabiliyorsak, bu MİT’in şimdiye kadar başkasının güdümünde çalışırken, şimdi milletin hesabına çalışmasındandır.
Oyunları bozan Allah bu oyunu da bozdu.
İşte marifet ve basiret budur.
Bundan mahrum olanlar değil devleti, bir okulu bile idare edemezler.
Kendisini aşamayanlar, toplumu hiç aşamazlar.
İhanete alet olan ve de ortak olanlar, samimi ve dürüst olamazlar.
***************
“Saadet lideri Karamollaoğlu: 28 Şubatçı komutanların yargılanmasını içime sindiremiyorum.
Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu, Halk TV’de yaptığı açıklamada, 28 Şubat davasında ceza alan generallerin hapis cezası almasını içine sindiremediğini söyledi.
Parçalanan masumlara değil de, onu parçalayanların sorgulanmasına acımak!
Ne kadar hazin değil mi? Kelimeler ifade edemez!
-Bilderberg toplantılarına Türkiye’den en çok katılan isimlerden biri de Ali Babacan’dır.
2003’ten 2014’e kadar tam on kez katılmıştır!
Uzun seneler evvel, CIA tarafından kurulan Bilderberg’ten söz ediyoruz.”[3]
Kişi kendisiyle beraber olduğu kişidir. Çünkü kişi kişinin aynasıdır.
Hükümeti devirmek için her entrikayı sadece yapan değil, onunla beraber olanda sorumlu ve vebal altındadır.
Özellikle içteki münafık yapının.
Zira küfre rıza küfürdür, zulme rıza zulümdür.
-“Baro binasında toplanan avukatlar DHKP-C yanlısı Grup Yorum’un seslendirdiği ‘Gündoğdu Marşı’ını söyledi.
TBB Başkanı seçilen Erinç Sağkan’ın başkanlığını kutlamak için Baro binasında toplanan avukatlar, hep birlikte DHKP-C yanlısı Grup Yorum’un seslendirdiği ”Gündoğdu Marşı”ını söyledi.[4]
Barolar seçimini kazanan delegeler, zafer coşkusu içinde marş söylediler.
Söyledikleri marşın sözleri şöyleydi:
“Yolumuz devrim yoludur / Gelin kardaşlar gelin / Yurdumuza faşist dolmuş / Vurun kardaşlar vurun”[5]
Partiler ve Barolar birilerini himaye için mi kurulmaktadır?[6]
Türkiye 50 yıl sonra yine 1970’lerin kaygan ve kaypak ortamına çekiliyor.
Uyanık ve basiretli olunmalı, müsbet harekette bulunulmalı, oyuna gelinmemelidir.
Harun Reşid’in oğlu Me’mun henüz çocuk iken, hocası sebepsiz yere sopayla ona vurmuştu.
Me’mun:
-‘Neden bana vurdun?’ diye sordu.
Hocası ona sadece:
-‘Sus!’ dedi.
Biraz konuştular.
Me’mun tekrar sordu:
-‘Neden bana vurdun?’
Hocası yine:
-‘Sus!’ dedi.
20 yıl sonra Me’mun halife olunca, ilk iş olarak hocasını çağırttı ve:
-‘Bana neden sebepsiz yere vurmuştun?’ diye sordu.
Hocası tebessüm ederek:
-‘Onu hâlâ unutmadın mı?’ dedi.
Halife Me’mun:
-‘Vallahi asla unutmadım.’ dedi.
Hocası tarihe ibret olarak not düşülecek şu sözleri söyledi:
-‘Zulme uğrayanın asla unutmayacağını öğrenesin ve kimseye zulmetmeyesin diye yaptım.
Sakın ha kimseye zulmetme!
Çünkü zulüm, yıllar geçse de kalpte sönmeyen bir ateştir dedi…
**********
Pakistanlı Dr. İşân Hüseyni yaptığı büyük hizmetlerden dolayı ödül almak için uluslararası bir konferansa gidiyordu. Uçağa bindi.
Ancak havada bir arıza olmuş ve yıldırım çarpması sonucu uçak en yakın havaalanına inmek zorunda kalmıştı.
Bir sonraki uçak 16 saat sonra kalkacaktı. Sinirlendi ve “O toplantıya muhakkak yetişmem lazım. 16 saat bekleyemem” diye bağırdı.
Görevliler gideceği şehrin 6 saat uzaklıkta olduğunu ve isterse araba kiralayarak gidebileceğini söylediler.
Acele yola çıktı ama aksilik bu sefer de yolda şiddetli yağmurdan göz gözü görmez olmuş ve selden dolayı araç gidemez olmuştu.
Yol kenarında eski bir evin kapısını çalıp hızla içeri girdi. Yaşlı bir kadın içeride oturuyordu. Süratle ona “Telefonu verir misin telefon etmem lazım” dediğinde kadın tebessüm ederek dedi ki: “Görmüyor musun evladım ne telefonu. Burada ne telefon ne de elektrik var. Geç az dinlen, yemek ye, çay iç sonra düşünürsün bu işleri”
Adam çaresiz az ısınarak yemek yedi ve çayını yudumlarken yaşlı kadın namaz kılıp uzun uzun dualar etti.
Dikkatle baktığında kadının bir beşiği salladığını ve beşikte çok küçük bir bebeğin hareketsiz durduğunu gördü.
“Kimin bu bebek anacığım? Hayırdır bu kadar uzun ağlayarak dua ettin”
Yaşlı kadın:
“Hem annesi hem de babasından yetim olan torunumdur. Ağır hastalığı var. Bölgedeki hiçbir doktor çaresini bulamadı. İşan Hüseyni adlı bir doktor var. Çaresi ondadır dediler. Ancak çok uzakta olduğundan birkaç gündür Allah’a dua ediyorum ki Allah bu bebeğin işini kolaylaştırsın.
– Doktor Hüseyni ağlayarak dedi ki “Kalk anacığım. Allah senin duanı kabul etti. Senin duan yıldırımlar çaktırıp uçağı yere indirdi. Seller akıttı ve sonunda beni size ulaştırdı. Dr. İşan Hüseyni benim.
Allahın kullarına böylece isteğini ulaştıracağına kalpten iman ettim. Bütün yollar kapanınca yeri göğü yaratana sığın. Onun iltiması dua”
************
Mebus olacakken, mahbus oldum.
ONLAR BİZİ AFFETSİNLER
Lekesiz alınlar, harama uzanmamış eller, içleri nûr, dışları nûr olan insanlar bizleri affetsinler!.. Onlar hapishanelerde iken dahi bizden hürdüler… Çünkü imanlarının, vicdanlarının emrindedirler. Allah’tan başka kimseye kulluk yapmamaktadırlar. Ne bareme girip, barem kulu olmuşlar, ne asli maaş endişesiyle asliyetlerini kaybetmişler, ne şu, ne bu ikbal hırsının önünde secde etmişlerdir. Onlar karanlık, loş hapishane köşelerinde her türlü pisliğin barındığı bu yerlerde, gübreliklerde açan, her yere güzel kokular saçan güzel çiçekler gibidirler…
Ben bilirim onları. Ben bir arada kaldım onlarla. Asrın kaybettiği bütün meziyetlere sahiptir onlar. İmanlıdırlar, vefalıdırlar, severler, sevilirler. Cesurdurlar, kahramandır. Kısaca tam bir Müslümandırlar.
Varsın, Çetinler, Özekler onları lekeleye dursun. Ben bilirim onları. Onlar güneş gibidirler, leke tutmaz, çamur tutmaz onları. Onlar ateş gibidirler. Onlar yakarlar kirleri, pisleri, pislikleri.
Konya hapishanesinde onlardan bir Dr. Sadullah vardı ki… Allah’ım ne adamdı o? Nasıl imandı ondaki! Adam hapishanede idi, fakat gül-gülistan içindeydi. Gülen gözlerle bakardı insana. Her şeyi unutuyordum onun yanında. Adam adeta teneffüs edilen bir şey gibiydi. Yanımdan bir ruh gibi uçuverip gideceğinden korkardım!.. Yanımdaki arkadaşa:
-Şu pencereleri kapat. Sonra doktor uçar gider bu demirlerin aralarından, demiştim. Fakat onun uçmaya, gitmeye niyeti yoktu. Bu kadar yüksek olduğu halde bizim gibi sürünenlerle beraberdi; bizi bırakmıyordu; kurtaracaktı o.
Evet, Dr. Sadullah Nutku…
Nurculuktan sanıktı. Karakola götürmüşler, dövmüşlerdi; bayılıncaya kadar. Kendine geldiği zaman zalimlerin affı için Allah’ına dua etmişti.
-Yarabbi bunlar ne yaptıklarını bilmiyorlar. Sen bunları affet, demişti. Tıpkı o yüce peygamber gibi.
Bunları bana o anlatmıyordu. Başkaları anlatmıştı. Çünkü kendisi yoktu ortada. Silmişti varlığını.
Fakat yok oldukça var oluyordu doktor, silindikçe biliniyordu. Kendini mesele haline getirenlerden değildi. Mesele o idi. O, yalnız o. Her zaman o.
1961’de Konya’dan seçimlere girmiştim ve propagandanın ikinci günü, bilâ sebep, bilâ tereddüt tevkif olunmuştum. İşte, doktorla o zaman, orada karşılaşmıştım. Beni gıyaben tanıyordu. İlk karşılaşmamızda, ilk hitabı şu oldu:
“Gazamız mübarek ola!”
Cevap vermedim; çok öfkeli ve hınçlı idim. O mütemadiyen yüzüme bakıyor, bana yakın olmak istiyordu. “Cenab-ı Hak lütfetti de sizi buraya gönderdi. Sizi esirgedi, acıdı” gibi laflar ediyordu.
Şu adama bak dedim içimden. Meczubun biri. Bunun neresi lütuf. Mebus olacakken mahpus oldum. Öyle öfkeliyim ki, bir hamlede, mahkemeleri, hapishane duvarlarını yıkmak istiyordum. Doktordan yüz çevirdim. Fakat nereye çevrilsem, o da o tarafa çevriliyordu. Her yönde onu görüyordum. Aynı sözler…
-Cenab-ı Hak lütfetti. Nedir o dışarıda olanlar. Nutuklar, kendini övmeler, öbür tarafa sövmeler. Bir felaket! Bir an gözlerim gözlerine geldi. “Öyle değil mi?” Öyle. Bu suali sessizce tasdik ettim. Hakikaten öyle içime bir huzur yayıldı.
Meydanlar, nutuklar, alabildiğine karşı tarafa sövmeler, kendini ve partisini övmeler. Kazanmak için türlü dolaplar, dalavereler… Yarabbi, beni bunlardan kurtardığın için sana binlerce şükürler.
Doktor, yaşlı gözlerle hapishanenin penceresinden, göklere, göklerdeki bulutlara bakar, Kur’an’ı Kerim’den gökler ve bulutlarla ilgili, o temaşa’yi şairane ayetler okurdu. Hapishanenin bahçesindeki ağaca bakar, Said-i Nursi’nin tohum ve ağaç teşbihlerini, nisbetlerini dile getirirdi.
Ara sıra, benim yine öfke nöbetlerim tutar, namussuzlar, diye nutka başlardım. Doktor Sadullah Nutku’ya bakınca nutkum tutulurdu.
Onda söz yoktu, öz vardı. Susmak, susmak, tezekkür, tefekkür, temâşâ!..
Doktor, derdim. “Sen dünyayı üçten dokuza boşamışsın, kurtulmuşsun. Ben hala dünya ile evliyim.” Tatlı tatlı gülümserdi. Bana, “Sen büyük mücahitsin.” derdi.
O beni büyüttükçe küçülür giderdim. Kendisini küçülttükçe gözümde ve gönlümde o daha fazla büyürdü.
O sıralarda ihtilâlin başı, Cemal Gürsel, “Türkiye’de huzur yok!” Demişti. Kendisine bir tel çekecektim. Yazdım da sonradan vazgeçtik.
“Türkiye’de huzur, Konya hapishanesinin falan koğuşunda, Doktor Sadullah’ın yanında, huzura kavuşmak istiyorsanız buyurun.”
İşte Nurcu diye hapishane hapishane dolaştırdığımız, karakol karakol dayak attığımız suçlulardan biri. Biz bunları affetmiyoruz da. Diyeceksiniz ki hepsi bu kıratta adamlar mı?
Değil tabi. Ama hepsi de bu ihlasta, bu yolda, bu imanda adamlar. Bu insanları suçlu diye affetmek bile bir zül. Bizlerin onlardan af ve özür dilememiz lazım.
Osman Yüksel Serdengeçti
*************
HZ SÜLEYMAN’IN İBRETLİK ÖLÜMÜ
?… Süleyman aleyhisselam bir gün eshabına dedi ki:
✍️… “Öyle bir gün istiyorum ki, o gün bana hiç tasa, hiç bir gam gelmesin” Veziri Asaf:
?… “Yarın, böyle bir gün olsun” dedi.
Ertesi gün oldu. Süleyman aleyhisselam da asasını alarak, cinnilerin çalıştığı Mescid-i Aksa inşaatına gitti. Bu sırada beyaz elbiseler giyinmiş bir yiğidin çıkıp geldiğini gördü. Tanımadığı bu şahıs kendisine selam verdi.
Süleyman aleyhisselam da selamını aldı ve sordu:
“Kimsin sen, ey yiğit..?”
Gelen yiğit dedi ki:
“Yâ Nebiyyallah, ben o kimseyim ki, Sultanlardan beylerden korkmam.
Benim girdiğim köşkler, saraylar, evler, hep sahipsiz kalır. Benim girdiğim evlerde izzet ve ikram ile beslenen nazik tenler hemen kara toprağın altını boylar, toprak olur”
Süleyman aleyhisselam gelen bu esrarengiz misafiri tanıdı ve sordu:
“Ey Azrail kardeşim..!
Ruhumu kabzetmeğe mi, yoksa ziyaretime mi geldin” Azrail aleyhisselam:
“Ruhunu kabzetmeğe geldim” dedi. Süleyman aleyhisselam:
“Ey ölüm meleği, şöyle bir günümü olsun tasasız gamsız geçireyim dedim, buraya geldim, oturdum” Azrail aleyhisselam dedi ki:
“Ey Süleyman, senin istemiş olduğun o gün, dünya günlerinin içerisinde yoktur. Mü’min için rahatlık ancak ahirettedir”
Bunları söyleyen Azrail aleyhisselam hemen o anda Süleyman aleyhisselamın ruhunu kabzetti.
Süleyman aleyhisselam o sırada asasına dayanmıştı. Ruhu çıktığı halde, bedeni öylece kaldı.
çevresindekiler onun öldüğünü, ancak dayandığı asasını bir ağaç kurdunun yemesi sonucunda, kendisinin yere yıkılmasından sonra anlayabildiler. O, yere düşünce anladılar ancak.
*************
Şanlıurfa da yaşanmış bir olay*
Geçmiş dönemlerde Urfa ilimizde seçilen bir Milletvekilini seçimden sonra Ankara’ya yolcu etmek için yaklaşık 150 civarında Urfalı biraraya gelirler. Sayın Vekil bir sandalyenın üstüne çıkmış veda konuşması yapıyorken bir Vatandaşın “Sayın Vekilim, Vekil oldunuz dilerim bundan sonra değişmesiniz” şeklindeki ifadesi karşışında Sayın Milletvekili de *”Sayın Urfalılar bakın ve beni dinleyin, siz sütsünüz ben ise kaymağım eğer süt bozulursa bilinki kaymakta bozulur” der.
***********
AHİRZAMANDA BEKLENEN ZAT İÇİN, CİZRE MÜFTÜ’SÜNÜN AKIL ALMAZ BOŞAMA HADİSESİ…
Abdussamed Efendi, Adiyaman’in Besni ilçesinde uzun yıllar ikamet etmiş, çok değerli bir âlimdir. 1992 yılında Besni’de vefat eden bu muhterem zat aslen Diyarbakırlıdır. Doğunun tanınmış fıkıh ve tefsir âlimi olan Abdussamed Efendi; Fransızca, matematik, geometri ve mantık gibi müsbet ilimleri de bilen bir insandır. Doğuda çok tanınan ve çok sevilen ünlü bir şeyh olan Seyda Hazretlerinin en önemli talebesidir…
Tahsil hayati Şeyh Seyda’nın yanında Cizre’de geçmiştir. Hocasının himayesinde yetişmiş ve çok zaman da hocasının yerine medresedeki talebeleri okutmuştur. Şeyh Seyda, ayni zamanda bir tarikat şeyhidir. Çevresinde binlerce müridi olmuştur. Suriye, Irak ve İran’da da bağlıları vardır. Abdussamed Efendi de, hocasının hem asistanı hem de halifesi makamında bulunmuştur. Şeyh Seyda, Bediüzzaman Said Nursi’nin, 1960 yılında Urfa’da vefatı dolayısıyla, talebeleriyle birlikte gıyabî cenaze namazını kılmıştır…
Abdussamed efendi Etrafı kalabalık, kendisine hizmet eden insanları, geleni gideni çok olan bir büyük alimdir…
Birgün kalabalık bir toplulukta vaaz verirken, Risalei Nur’ların bu zamanın fitnesini ve İslâm’a gelen tenkitleri bertaraf etttiğini İmansız ve Kur’ân’sız kalmış, aklı ve fikri kirlenmiş insanların bu kitapları çok okumaları gerektiğinden bahseder…
Yanında oturan kişilerden biraz yaşlıca, bıyıksız ve fötr şapkalı birisi söze karışarak: “Efendim,” dedi. “Ben malûmunuz emekli müftüyüm. O zatta ve onun eserlerinde öyle üstün ve çekici bir taraf görmedim. Neden övüp duruyorsunuz? “Abdussamed Efendi, kızarak sert bir çıkışta bulunur…
Müftü Efendi der: “Bizler tarikat ehli, hoca ve din adamları olarak, camiye ve cemaatimize gelen dindar insanlarla meşgul oluyoruz. Onların zaten imanları var. Yaptığımız şey, onların imanlarını kuvvetlendirmektir. Ama asil önemli olan hizmet, camiye ve cemaate gelmeyen, sokak ahlâksızlığına düşmüş veya inkârla imanını kaybetmiş kişileri kurtarmaktır. İşte Bediüzzaman Said Nursi eserleriyle ve hizmetiyle, bu tip insanları kurtarmaya çalışmıştır. Bediüzzaman Said Nursi’ye dil uzatmak ve hizmetini tenkit etmek, dinsizlik ve imansızlık hesabına geçer. Dikkat et hata ediyorsun. Anlaşılan sen Bediüzzaman Said Nursi’yi ve eserlerini hiç tanımamışsın. İlk yapacağın şey derhal Risale-i Nur’dan istifade etmek olsun…
Bir müftünün; dünyaya mal olmuş iman ve Kur’ân hizmetlerinin sahibi Bediüzzaman Said Nursi’yi ve Risale-i Nur eserlerini tenkit etmesi, oradaki insanlara son derece garip gelmişti…
Ayrıca, bıyıksız, fötr şapkalı bir müftü tipine de ilkkez rastlanıyordu. Abdussamed Efendi devam eder: “Ben bugüne kadar yazılmış olan Kur’ân tefsirlerinin hepsini inceledim. İddia ediyorum ki hepsini toplayın, Bediüzzaman Said Nursi’nin yalnızca ‘İşarat’ül İ’caz’ isimli bir kitabına ulaşamazlar…
Risale-i Nur tuluattır, sûnuhattır. Kalbe doğmuş ve yazdırılmış bir tefsirdir. Kesbî değil, vehbî bir çalışmadır. Yani çalışarak elde edilen bir ilimle yazılmamış, tamamen izn-i İlâhî ile yazılmıştır. Zaten kitapları okuyan her akl-ı selim, ele alınan mevzulara ve verilen cevaplara bir insan dehasının yetmeyeceğini görecektir…
Abdussamed Efendi, karşısında kendisini dinleyen müftü efendinin tatmin olmadığını anlamış olacak ki: “Müftü Efendi,” der: “İyi dinle sana bir de hatıra anlatacağım. Bu hatırayı bir iki defa anlatmıştım. Ama simdi sırası geldi, yeniden anlatmam lâzımdır. “Ben Cizre’de Şeyh Seyda Hazretlerinin medresesinde okuyordum. Ayni zamanda Şeyh Hazretleri gelmediği vakit de onun yerine hocalık yapıyordum. “Bir gün medresemizde yatsı namazını kılmış, sohbet ediyorduk. Şeyh Hazretleri kendi mescidine çekilmişti…
O esnada, bir ilçede müftülük yapan ve ayni zamanda Şeyh Hazretlerinin talebesi olan bir arkadaşım geldi, sohbete karıştı. ‘Arkadaşlar dedi. ‘Beni dinleyiniz sizlere çok önemli bir şey söyleyeceğim. “Hepimiz sustuk. Müftü Efendiyi dinlemeye başladık. ‘Benim hanımım bos olsun ki, Bediüzzaman Said Nursi ahirzamanda beklenen zattır. Hizmetiyle ve çalışmalarıyla o cemiyete huzur getirecektir ve gençliği imansızlıktan o koruyacaktır.”
Beklenmedik bu iddia ve tespite hepimiz de büyük tepki gösterdik. ‘Yahu sen aklini mi kaçırdın? Neden hanımını boşuyorsun. Ya değilse? Senin hanim gitti’ diye itirazda bulunduk…
Sonra bu çok önemli meseleyi biz bilemeyiz. Bizlerin ilmî seviyesi buna yeterli değil. Bunu ancak Şeyh Hazretleri bilir. Bu konuyu gidip, ona soralım… Acaba o ne diyecek?’ “Kalktık müftü efendi ve ben, Şeyh Hazretlerine gittik…
Vakit de epeyce geçmişti. Şeyh Hazretleri, her vakit kendisinin rahatsız edilebileceği konusunda bana müsaade vermişti. “Mescidine gittik. Mum yanıyor, Şeyh Hazretleri ayakta, elini bağlamış ve kıbleye doğru dönmüş birisiyle konuşuyor.Ve beli seyda beli seyda diyordu. Ama konuştuğu kişi ortada yoktur. “Pencerede bir müddet, büyük bir heyecan içinde bu hâli müşahede ettik…
Dinledik ki, Şeyh Hazretleri soru soruyor, o görülmeyen zat da cevap veriyor. Ama ne cevaplar. Kendisini göremediğimiz bu zat kimdir, diye merak içinde kaldık. “Şeyh Efendinin bu konuşması bitince kapıyı hafifçe çalarak içeri girdik…
Şeyh Hazretleri: Gelin evlâtlarım, dedi. ‘Ne için geldiğinizi biliyorum. Müftü efendinin nikâhı sağlam ve hanımı ‘boş’ olmamıştır. Çünkü Bediüzzaman Hazretleri beklenen zattır. Sizin de müşahede ettiğiniz konuşmayı, Bediüzzaman Hazretleriyle yapıyordum. O, simdi Barla’dadır. Ben, kendisine müşkillerimi ve sorularımı arz ettim O da cevap verdiler. Bu 10 yıldır sürmektedir. O yalnızca benim değil bütün âlem-i İslâmın üstadıdır. Ben huzur-u ilâhîye, O zata talebe olmanın şerefiyle çıkmak istiyorum. Şeyh seyda Efendi ağlamaya başladı.. Bizler donakalmıştık…
Abdussamed efendi bu hatırayı anlattıktan sonra sözlerine şöyle devam etti: Ama ne yazık ki bu muhterem insan, hürmet ve saygı göreceği yerde, hayati hapis ve sürgünlerle geçti. Fakat o dünya makamını şöhretini bir tarafa bıraktı, Kur’ân ve iman hizmetinde fani oldu, bakî bir hizmet vücuda getirdi…
Bize simdi düsen, bu hizmetten istifade etmek ve bu hizmet ehillerine dua etmektir.” Müftü Efendi kalktı, Abdussamed Efendi’nin eline sarıldı. “Affedersiniz şeyhim,” dedi. “Hata ettim. Beni bağışlayın lütfen.” Abdussamed Efendi ise: “Seni Allah bağışlasın,” diye cevap verdi…
Vaktiyle bir ateşperest, oğlunu evlendirmektedir. Düğün günü çok koyun ve inek kesilir.
✍️… Et kokuları mahalleyi sarar. Ancak evin bitişiğinde, Müslüman, dul bir kadın, dört yetimiyle yaşamaktadır.
Hepsi de günlerdir açtırlar. Kadıncağız, düğün evinin kapısını çalıp, ‘ateş’ ister. Ancak maksadı başkadır. “Belki yemek verirler” diye gitmiştir. Adam, kadının niyetini anlasada! bir şey vermez.
✍️… Kadıncağız, bir daha gidip ‘ateş’ ister. Yine eli boş döner. Üçüncüde yine öyle. Ama ne olur bilinmez, bu defa acır kadına. Hallerini anlamak için dehlize iner ve dayar kulağını bitişik evin duvarına ve dinler.
Yetimcik, annesine yalvarıyor:
– Anneciğim, ne olur bir daha git. Belki bu sefer bir şey verirler.
Kadın ağlamaklıdır:
– Üç defa gittim..! yavrum! Artık utanıyorum.
Adam bunu duyar. Kalbi sızlar. güze bir ‘Sofra’ hazırlatıp, gönderir evlerine. Ve dehlize inip, dinler yine. Yetimlerin en küçüğü dua ediyor:
– Ya Rabbi! O nasıl bize ikram ettiyse, sen de ona ikram et..! Onu imanla şereflendir..!
Ardından;
– Âmiiiin..! sesleri yükselir.
O anda, kalbi döner ateşperestin. Ve ‘Şehâdet’i getirip imanla şereflenir.
Sizi şu yakıcı ateşe sokan nedir?”
Müddessir..
﴾42 “Sizi şu yakıcı ateşe sokan nedir?”﴿
43.Onlar şöyle cevap verirler: “Biz namaz kılanlardan değildik;
﴾44﴿Yoksulu doyurmuyorduk;
﴾45﴿(Günaha) dalanlarla birlikte biz de dalıyorduk,
﴾46﴿ Ceza gününü de asılsız sayıyorduk,
﴾47﴿Sonunda bize ölüm geldi çattı.”
﴾48﴿Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez.
***************
YENİ YETME İLAHİYATÇI
“İmam Buhari gece uykudan uyanır, lambasını yakar, hatırına gelen faydalı bir şeyi yazardı. Hatta bir gecede yaklaşık yirmi defa kalktığı olurdu.
İlahiyat 1. Sınıf öğrencisi Mert, sabah namazına dahi kalkmadığı halde hadis tenkiti yapıyor.(!!!)
66 yaşında hapis cezası olarak kuyuya atılan ve 15 senelik bu zamanda ezberden öğrencilerine 30 ciltlik El Mebsut isimli fıkıh usulü kitabını yazdıran İmam Serahsi’ye, sehiv secdesi yapmayı bile bilmeyen İlahiyat 2. Sınıf öğrencisi Betül kafa tutuyor.(?)
İlahiyat 4. Sınıf öğrencisi Rumeysa Nur’un okumaya vakit bulamadığı kitapları, 40 yıl süren ilmî seyahatler esnasında toplayan, 600.000 hadisi, 16 yılda tasnif ederek 7275 sahih hadisi bize bırakan İmam Buhari, Rumeysa Nur’un derin tenkitlerinden kurtulamıyor.
Muhammed İdris er-Razi’nin hadis için ilk çıktığı yolculuğu yedi sene sürdü. Yaya olarak yürüdüğü yollar bin fersah kadardı. Buna dudak büken var.
İlahiyat 1. Sınıf öğrencisi Şeyma, dolmuşla gidip geldiği fakülte yollarında Hadislerin sıhhat durumunu tartışıyor.
Abdullah ibni Mesud’un hadis rivayet ederken yüz şeklinin değiştiği, nefesi kesildiği, titrediği halde, ilahiyat 2. Sınıf öğrencisi Hasan, Hadis okurken veya kendisine okunurken bacak bacak üstüne atıyor.
Adını bilmediği ama künyesiyle tanıdığı Ebû Hanife’nin binlerce talebesi olup, bunların kırk kadarı müctehid mertebesine ulaşmış olduğu halde, bizim ilahiyat hazırlık talebesi Nisa Nur hanım efendi, kendini ne sanıyorsa, İmam-ı Azam’ın içtihadlarına kafa tutuyor.
İslam 14 asırdır anlaşılmak için, ilahiyat fakültelerinde zuhur edecek 20’li yaşlardaki Kur’an’ı yüzünden bile okuyamayan bu müceddidleri bekliyordu zaten…?
*************
BU SOĞUK KIŞ GECELERİ SİZLERE ÜSTADIN ÇİLESİNİ HATIRLATSIN
►► Dünyada en çok zulme uğramış bir İslam alimi olan Bediüzzaman Said Nursi (r.a.) hazretleri, 1923’ten itibaren 1956’ya kadar, bilinen toplam yirmi üç defa hunharca acımasızca zehirlenmişti. Bunlar genellikle hapishanelerde ilaç ve yemeklerle vuku bulmuştu. Muazzez Üstadımızın zehirlenme vak’alarından birkaç tanesini naklediyoruz:
Hapis, sürgün, gözaltılar. Ne yaparlarsa yapsınlar Üstadı Kur’ana hizmet yolundan çeviremezler. Kastamonu’da ölsün gitsin diye bir yere sürgün edilmişti. Fakat Kastamonu’nun salih evlatları üstadımızın etrafında toplanmaya başlaması üzerine “derin” adamlar, harekete geçmekte gecikmez. Ve üstadı zehirlemeyi planlarlar. Ve hain planlarını uygulamaya koydular…
Üstad zaman zaman dağlara gidip teneffüs ve tefekkür eder. Bir gün yine bu maksatla kaldığı evden çıkar. Yolu üzerindeki bakkaldan Çoğu zaman meyve gibi yiyecek bir şeyler yanına alır. Üstad’ı gözetleyen ajanlar, söz konusu bakkaldan alış veriş yaptığını tesbit ederler. Bunun üzerine o bakkalı elde ederek Bediüzzaman hazretlerine verilecek meyvelere zehir katarlar. Üstad, o gün yine parasını vererek bir miktar meyve alır. Aldığı bu meyveler daha önceden zehirlenmiştir…
Üstad, çoğu zaman olduğu gibi Hancı Mehmed’den kiraladığı doru ata biner. Tashihi yapılacak kitaplar sebebiyle o gün Mehmed Feyzi Ağabey geri kalır. Tashihi bitirip gidecektir Üstadın yanına. Üstad dağa varınca meyveleri yemeğe başlar. Yer yemezde zehirlenir. Vücudundan adeta kan çekilmeye başlar. İstifra eder ve attan düşer. Yerde kendinden geçmiş şekilde yatar. At, üstadın yanından uzaklaşıp şehre gelir. Hana vardığında yeri eşelemeye ve kişnemeye başlar. Sahibi neler olup bittiğinden habersizdir.
Mehmed Feyzi Ağabey oraya gelmesi de ilginç bir şekilde olmuştur. Evde tashih yaparken kapı çalınır. Dışarıdan : Üstad seni çağırıyor! diye bir ses işitir. Kapıyı açıp baktığında kimseyi göremez. Bu durum üç kez tekrarlanır. Üçüncü defa da kimseyi göremeyince, telaşlanır:
Bunda bir iş var! deyip Hancı Mehmed’in yanına koşar…
Bakar ki at orada ama Üstad yok! Hayvan lisan-ı haliyle adeta bir şeyler söylemektedir. Mehmed Feyzi Ağabey vakit kaybetmeden ata atlayarak süratle, dağa doğru koşar. Üstadı yolda yarı baygın bir halde bulur. Hemen attan iner. Üstad’ın başucuna gelir. Üstad hafifce gözünü açar. Kardeşim Feyzi! Beni zehirlediler.Tanıdığım bir adamdı diyebilir. Üstadı Mehmed Feyzi abi ata bindirip eve getirip yatırır. Üstad günlerce hasta yatar…
Dr. Tahir Barçın ağabey Bediüzzaman’ı çeşitli zamanlarda zehirlediler diyerek bir hatırasında şöyle anlatır:
Eskişehir hapsinde de tifo aşısı diye sol meme üzerinden zehir şırınga ediyorlar. Vücut zehiri tecrit ediyor. Orası sertleşmiş kalmıştı. Zamanla zehir yavaş yavaş balmumu şeklini almış, bir defasında da kopmuştu. Parçasını ayırmış, saklamış. Bir gün ziyaretine gittiğimde, ‘Bak’ dedi. O parçayı sol göğsünün üzerinde çukurluğa koyuyor. Tam oraya uyuyor. Zehirlediklerini ispat ediyor. Her şeyi ispatlı, ispatsız bir şeyi yok. Uydurma değil. Halbuki deri altında her şey kana karışır. O karışmamış, sertleşmiş kalmış. Cenabı-ı Hak muhafaza ediyor…
Ahmet Nazif Çelebi Ağabey anlatıyor:
Afyon hapsinde bir gün bir fırsatta Üstâd’ın koğuşuna girebildim. O sıra Üstâd’ı zehirlemişlerdi. Kışın da en soğuk günleriydi. Yüzüne baktım, adeta simsiyah kesilmiş, dudakları çatlamış, ateşler içinde kıvranmaktaydı. İhtiyarlık ve çok fazla zafiyetiyle beraber, o ağır zehirlenmeden mütevellid çok perişan, odasında kimsesiz, yalnız yardımcısız bulunduruluyordu. Üstâd Hazretleri beni görünce ağlamaya başladı. Ben de ağladım. İkimiz bir müddet ağladık. Dedi: Kardeşim, ben çok perişan bir durumdayım. Seni Allah gönderdi. Sağını solunu aceleden düzelttim, etrafını süpürüp temizledim. Zaruri ihtiyaçlarını gördüm ve çıktım.
***************
CEVİZ FİDANI DİKMEK
Bir gün Nizamülmülk atıyla giderken yolda bir ihtiyarın ceviz dikmekte olduğunu görür ve sorar:
“Ey ihtiyar! Ceviz 20-30 senede tam olarak yetişip meyve verir; ondan yemek için kaç sene yaşayacağını umuyorsun?”
İhtiyarın tam bir vefa ve sorumluluk örneği olan şu cevabı verir:
“Beyim, diktiler yedik, dikelim ki yesinler…”
*************
Son pişmanlık fayda etmez…
Saddam Hüseyin İbretlik bir hikaye…
“ABD savaş uçakları bizim oturduğumuz IRAK’ın Tikrit vilayetine saldırı yaptığı gece, benim evimi yakmaya çalışan komşumdu.
evet hergün selam verip selam aldığımız, sohbet ettiğimiz, yeri gelip yardım ettiğimiz komşumdu.
Bizim Saddam Hüseyin destekçisi olduğumuzu bildiği için o gece, elinde silahla sağa sola saldırıyordu.
Adam sanki çıldırmış gibi ‘‘artık Saddam yok, diktatörü yıkacağız, Saddamı öldüreceğiz’’ diyerek zafer sloganları atıyor, adetâ ABD’nin gelişini sevinçle karşılıyordu.
Savaş yıllarında eşimi ve 3 oğlumu kaybettim.
Evim, işim, akrabalarım hepsi savaş sebebiyle yok oldu.
Kardeş ülke Türkiye’ye göç etmek mecburiyetinde kaldım.
Yıllar sonra o komşumu da Türkiye’nin Şırnak vilayetinde sokakta gördüm.
Tek ayağı yoktu, dileniyordu.
Yanına gidip kendimi tanıttım.
Neden burada olduğunu sorduğumda; “ABD askerlerinin elektirikli işgencesine mâruz kaldığını, bu sebeple sağ bacağını kaybettiğini” söyledi.
O gün Saddam Hüseyin devriliyor diye zafer kutlaması yapan, ABD’nin ülkemizi işgal etmesine sevinip, yönetimin kendilerine kalacağını zanneden komşum(!) bugün büyük bir pişmanlık içinde; ‘‘Amerikalılar bizi dinlemediler, keşke geriye dönebilseydik de, Saddam’ın yanında savaşsaydım’’ diyor.
Haçlılar ülkeleri işgâl etmek istediğinde önce algı operasyonlarıyla, dünyayı ve insanları orada bir diktatör olduğuna inandırırlar.
Bunu başardıklarında ise gelirler ve ‘bu bizden veya değil’ diyerek hiç bir ayrım yapmazlar.
Mevlana Celaleddin-i Rumi “kuddise sirruh” hazretleri, dünya hayatının bir rüya olduğunu şu misalle anlatır:
Bir zaman adamın biri hamama gitmişti. Hamamda göbek taşının üzerine uzanıp terlemesini bekliyordu.
Biraz sonra aynen kendisine benzeyen bir adam girdi hamama. Adamın yanında tellaklar, etrafında hizmetçiler. Kim olduğunu sordu, padişah olduğunu söylediler. Adamı hamamın en temiz ve lüks kısımlarından birine aldılar. Göbek taşının üzerinde yatan adam, gelen kişinin kendisine bu kadar benzemesine hayret etmişti, kim imiş bu diye bir bakmak istedi.
Adamın odasını açıp baktı ki, adam ölmüş. Fırsat bu fırsattır. Nasıl olsa bu adam bana tamamen benziyor, alıp bunu göbek taşına yatırayım, ben de bunun yerinde kalırım, biraz sonra gelen hizmetçiler beni o adam zannederler diyerek adamı düşündüğü gibi kendi yerine koyup, kendisi de onun yerine geçti.
Biraz sonra hakikaten beklediği gibi tellaklar gelip terleyip terlemediğini sordular ve kendisini iyi bir yıkadılar. Adamın işi yolunda idi. Biraz sonra padişah olacaktı. Keyfine göre yıkandıktan sonra hamamdan giyinme odasına aldılar. Üstünü başını kuruladılar. Hizmetçiler etrafında dört dönüyorlardı. Elbisesini giydi, dışarıda kendisini bekleyen arabasına bindi ve gayet muhteşem sarayına vardı.
Padişaha çok benzediği için kimse şüphelenmiyordu bile. İçeri girdi. Etrafında hizmetçiler, cariyeler, ne emredersiniz efendim, diye emrini bekliyorlardı. Fakat kendisi hiç açık vermeden : “Şunu şöyle yapın, bunu böyle yapın!” gibi etrafa emirler veriyor, zenginliğin tadını çıkarıyordu.
Birden suratına şak diye bir tokat yedi. Gözünü açtı ki, hamamda göbek taşının üzerinde yatmakta, temizlikçiler gelmiş hamamı temizlemekle meşguller ve kendisine: Kalk be adam sabahtan beri yatıyorsun! Yeter artık yattığın, temizlen de çık diyorlardı. Adamcağız anladı rüya gördüğünü, “eyvah” dedi ama elden ne gelirdi ki?
Dünya hayatı da işte böyle bir rüyadan ibarettir. Bir gün yattığın uykudan uyanırsın ama neye yarar ki…
*************
Suudi Arabistan’da Oturan Bir Yemenlinin Anlattığı Ilginç Bir Olay
Kefilim beni aldı, malının zekatını dağıtmak için fakir köylerin bulunduğu güney hattına götürdü. Dağıtılacak zekat parası zarfların içine konulmuştu. Ve her bir zarfta 5000 riyal vardı. Köyün birinden çıkıp Cidde – Cezan hattına doğru giderken yolda yaşlı ama dinç ve sağlığı yerinde, 70 – 75 yaşlarında bir adamın yürüdüğünü gördük. Arkadaşım:
– Bu adam bu vakitte bu çölde ne yapıyor? dedi.
Şoför:
– Kesinlikle Yemenli bir kaçaktır. dedi.
Durduk ve adama selam verdik.
– Neredensin?
– Yemen’den..
– Nereye gidiyorsun?
– Kabe’yi özledim!..
– Ziyaret için iznin var mı?
– Yok vallahi, izin almadım.
– Niçin izin almadın?
– 2000 riyal ödemem gerekiyor; bende ise sadece 200 riyal var. 100 riyal araba parası versem geri 100 riyalim kalıyor.
Arkadaşım:
– Tamam amca. Ne kadardır yürüyorsun? dedi.
– 6 gündür. dedi.
– Yemek yedin mi?
– Hayır, oruçluyum.
Arkadaşım:
– Buraya kadar en az 5 polis kontrol noktası geçtin. oralardan nasıl geçtin? dedi..
– Vallahi ben onların yanından geçerken hiç kimse bana bir şey sormadı.
Ben, çalışmak için mi geldin? diye sordum.
– Hayır. Vallahi Kabe’yi özledim. Umre yapmak için Mekke’ye gidiyorum.
Arkadaşım:
– Sen bu yolda yürürken polis devriyeleri seni iyi yakalamadı!?..
– Yarım saat önce yaklaşık 50 km geride bir devriye beni tuttu ve buraya 1km uzaktaki şubeye götürdü. Bana nereye gittiğimi sordular. Onlara Kabe’ye gitmek istediğime yemin ettim ve beni bıraktılar. Dedim ki kendi kendime ‘SubhanAllah, Rabbim seni bu yere bir an önce ulaştırmak ve işini kolaylaştırmak için güvenlik görevlilerini gönderdi.’
Arkadaşım kalktı ve ona iki zarf verdi.
– Al; bu zekat parası..
Adam zarfları aldı ve:
– Allah razı olsun. dedi.
Tabi adam içinde ne kadar olduğunu bilmiyordu.
– Suudi parasını tanıyor musun? dedim.
– Evet
– İyi, zarfları aç ve parayı kemerine koy kaybolmasın..
Zarfları açtı ve içinde 10000 riyal olduğunu görünce:
– Bunun hepsi benim mi!? diye sordu.
– Evet senin dedik.
Adam bayılarak arabanın üzerine düştü. Arabadan indik ve adama su serptik. Kendine gelince bağırarak:
– Bunun hepsi benim mi? bunun hepsi benim mi? diyordu.
Oturdu ve çok derinden ağlamaya başladı. Arkadaşım onu biraz ileri götürelim dedi. Bizimle arabaya bindi ve biraz dinlendikten sonra; niye bu kadar ağladığını sordum:
– Benim Yemen’de bir evim var. Evimin yanında da bir parça arazim vardı. orayı Allah rızası için hibe ettim. Ben ve ailem orada taş ve çamurdan bir cami inşa ettik. inşaatı bitti ancak içini donatacak bir kaç basit eşyaların alınması kalmıştı. Düşünüp duruyordum bu caminin tefrişatını nasıl yapacağım diye…
Hepimiz ağladık…Peygamber (S.A.V.)’in sözü aklıma geldi.
” Kimin derdi ahiret olursa dünya ayağına gelir” Ve yine bir Hadisi şerifte: ” Kimin arzusu ahiret olursa, Allah onun kalbine zenginliğini koyar ve işlerini derli toplu kılar, artık dünya boyun eğerek onun peşinden gelir. Kimin hedefi de dünya olursa, Allah iki gözünün arasına fakirliği koyar, işlerini darmadağınık eder. Neticede dünyadan da eline, kendisine takdir edilmiş olandan fazlası geçmez.”
Bu sırada arkadaşıma ona biraz daha vermesi için işaret ettim. Arkadaşım ona iki zarf daha verdi ve miktar 20000 riyal oldu.
Adam arabadan inmeden önce kekeleyerek dua ediyor ve ağlıyordu. Ve yine sevgili Peygamber (S.A.V)’in sözü aklıma geldi:
” Siz gerçekten hakkıyla Allah’a tevekkül edebilseydiniz. Allah, sabah aç gidip akşam tok dönen kuşları rızıklandırdığı gibi sizi de rızıklandırırdı.”…
**************
ÜÇ PARÇA EKMEK
Hz. Ali’nin ağabeyi Ca’fer b. Ebû Tâlib’in oğlu Abdullah, sıcak bir günde, bir kabilenin hurmalığına inmişti. Abdullah burada dinlenirken, hurmalıkta çalışan köleye, yemek vakti 3 parça ekmek geldiğini gördü. Adam ekmeklerden birini ağzına götürmek üzereydi ki, birden önünde açlığı her halinden belli bir köpek belirdi. Köle elindeki ekmeği köpeğin önüne attı. Köpek ekmeği derhal yedi. Köle ekmeğin ikinci parçasını da attı. Köpek bunu da bir kerede sildi süpürdü. Köle bunun üzerine üçüncü parçayı da köpeğe verdi. Kalkıp, yeniden işine dönmek üzereydi ki, olup biteni uzaktan seyreden Abdullah, yaklaşıp sordu:
–Ey köle, bugünkü yiyeceğin ne kadardı? Köle sıkılarak cevap verdi:
–İşte bu 3 parça ekmek…
–O halde neden kendine hiç ayırmadın?
– Baktım ki, hayvan çok aç. O halde bırakmak istemedim.
–Peki, sen ne yiyeceksin şimdi?
–Oruç tutacağım. Bunun üzerine, Abdullah b. Ca’fer, köleden sahibini, evinin nerede olduğunu sordu. Sonra da gidip adamdan bu hurmalığı içindeki köleyle birlikte satın aldı. Sonra döndü, köleye bu tarlayı ve onu sahibinden satın aldığını söyledi ve ekledi:
–Seni azad ediyorum. Bu hurmalığı da sana hediye ediyorum. Cömertliğiyle meşhur Abdullah b. Ca’fer, kendisinden daha cömert birini tanıyıp tanımadığı sorulduğunda, bu olayı anlatır ve:
–Ama o köpeğe topu topu 3 parça ekmek vermiş; sense ona koskoca bir hurmalığı ve hürriyetini vermişsin, dediklerinde, şu karşılığı verirdi:
–Ama o elindeki her şeyi verdi; ben ise elimdekinin bir kısmını.
************
MÜTHİŞ DERS ALINACAK BİR Hikâye..”
Çocukları olmayan evli bir çift, hergün olduğu gibi yine tarlaya çalışmaya gitmişler.
Çalışırlarken bir yılan ile gelinciğin kavgasını izlerler,
Anne Gelincik yavrusunu yemesin diye kendini Yılana yem eder, ve Yılan çekip gider.
Yavru gelincik orada tek başına kalır. Kadın; bey yazıktır evimize götürelim besleyelim der ve eve götürürler.
Aradan zaman geçer bu çiftin çocukları olur ve tabi gelincikte büyümüştür evin bir parçası olmuştur.
Birgün bu çift acil tarlaya gitmeleri gerekiyor ama bebek evde uyuyor.
Erkek; bişey olmaz 5 dk’ya geliriz der ve sırtlanırlar küreklerini tarlaya giderler. Geldiklerinde kapıyı bi açarlar bide ne görsünler ? Gelincik ağzı kan revan içinde evin içinde dolaşıyor !
Bunu gören adam kan beynine sıçramış ve elindeki kürekle vura vura gelinciği öldürür.
Sonra bütün odalara bakarak çocuğunu arar ve bi bakarlar ki çocuk odasında mışıl mışıl uyuyor, bebeğin diğer yanına baktıklarında ise ölü bir yılan görürler ve anlaşılırki gelincik bebeği korumak için yılanı öldürür.
Adam dizleri üzerine çöker Aman Yarabbi ben ne yaptım nasıl böyle bir yanlış yaparım diye yıllarca kendini yer bitirir.
İşte önyargı böyle birşeydir.
***************
BEHLÜL DANE’YE “HUŞU” Nedir.?
Diye sorarlar: Cevap çok enteresan;
Bir adam Behlül dane Hazretlerine huşu hakkında soru sorar, O da cevaben:
-“Bu adama ağzına kadar doldurulmuş bir tas zeytinyağı verin. Yanına birkaç asker koyup şehrin sokaklarını dolaştırın. Eğer bir damla yağı yere dökerse başını vurun der”
Hikmetini anlamazlar ama mutlaka bizim Behlüldane bir şeyler anlatacak diye dediğini yapmaya koyulurlar.
Adamcağız denildiği şekilde gönderilir. Bir süre sonra da salimen döner.
Behlüldane sorar;
“Anlat bakalım şehrin sokaklarında neler gördün ?”
Adam cevap verir ;
“Ben tastaki zeytinyağından başka hiçbir şey görmedim.”
Behlüldane tekrar sorar;
“Ama nasıl olur, falan yerde düğün dernek vardı ; davullar zurnalar çalıyordu nasıl görmez nasıl duymazsın?”
Adam;
“Aman efendim bana öyle bir dert verdiniz ki, başımın kesilme korkusundan başka bir şey ne duydum ne de gördüm” der.
Behlüldane hikmetli sözünü kondurur;
“Namaz kılarken Azrail’in başında bekler vaziyette olduğunu bu namazdan sonra canını teslim alacağını hayal edersen …başka bir şey hatırına gelmez. Sen de o zaman huşu içinde namazını kılarsın” der.