CENNETTE TAHTLAR ÜZERİNDE OTURUP DÜNYA MACERALARINI ANLATMA
“Birbirlerine karşı, tahtlar üzerinde (oturup sevinçli sohbetler yapacaklardır.)”Saffat. 44.
Cennetteki Sevinç ve Dostluk: Saffat Suresi 44. Ayeti Üzerine İbretlik Bir Yazı
Kur’an-ı Kerim, müminlere ahiretteki sonsuz nimetleri ve huzuru müjdeler. Bu müjdelerden biri de dostların, kardeşlerin ve sevilenlerin cennette bir araya gelerek mutlu bir şekilde sohbet etmeleridir. Saffat Suresi’nin 44. ayetinde Allah Teâlâ, cennetteki kullarının bu halini şöyle ifade eder:
Bu ayet, cennetin manevi güzelliklerini ve oradaki dostluğun derinliğini bizlere hatırlatır. Ayetin ışığında cennetteki mutluluk, huzur ve kardeşlik ortamını derinlemesine inceleyelim.
Cennet: Huzurun ve Dostluğun Yurdu
Cennet, dünya hayatında iman eden ve salih amel işleyen kullar için hazırlanan ebedi bir yurttur. Orada ne keder ne de üzüntü vardır. Allah, müminlere cennette hem bedenî hem de ruhî bir huzur bahşeder. Saffat Suresi’nin bu ayetinde, cennetteki dostluğun ve kardeşliğin ne kadar derin ve huzur verici olduğu tasvir edilir.
Dünya hayatında birbirini seven, Allah rızası için dost olan müminler, cennette de bu sevgiyi devam ettireceklerdir. Onlar, tahtlar üzerinde oturacak, birbirlerine yönelerek güzel sohbetler yapacak ve dünya hayatındaki iman dolu anılarını hatırlayacaklardır.
Dünya Dostluğu ve Ahiret Kardeşliği
Kur’an-ı Kerim’de, gerçek dostluğun Allah yolunda olan dostluk olduğu sıkça vurgulanır. Dünya hayatında kurulan dostluklar, eğer Allah rızasına dayanıyorsa ahirette de devam eder. Ancak dünya menfaatine veya günah üzerine kurulu dostluklar, ahirette düşmanlığa dönüşür:
> “O gün, takva sahipleri hariç dostlar birbirine düşmandır.”
(Sure: Zuhruf, Ayet: 67)
Bu ayetten anlaşıldığı gibi, gerçek dostluk ve kardeşlik yalnızca Allah’a iman ve O’nun rızası için yaşanan bir hayatla mümkündür. Saffat Suresi’nin 44. ayeti, cennet yurdunda bu dostluğun en güzel şekilde tecelli edeceğini müjdelemektedir.
Tahtlar Üzerinde Karşılıklı Oturmak: Ne Anlama Gelir?
Ayetin cennetteki “tahtlar üzerinde oturma” ifadesi, hem fiziksel hem de manevi bir huzuru simgeler. Cennette tahtlar, müminlerin değerini, yüceliğini ve onurlandırıldığını ifade eder. Bu tahtlarda oturan müminler, dünyadaki sıkıntılardan, imtihanlardan ve zahmetlerden uzak, ebedi bir rahatlık içinde olurlar.
“Karşılıklı oturmak” ise sevgi, kardeşlik ve samimiyetin bir göstergesidir. Bu oturuş, dünyevi çıkar ve kibirden uzak, tamamen saf ve samimi bir sohbeti temsil eder. Cennetteki bu dostluk, kalplerin arınmış olduğu, kin ve hasedin tamamen yok olduğu bir ortamda gerçekleşir:
> “Biz onların göğüslerindeki kin ve nefret duygularını çıkarıp atmışızdır; artık kardeşler olarak tahtlar üzerinde karşılıklı otururlar.”
(Sure: Hicr, Ayet: 47)
Cennetteki Bu Halden Çıkarmamız Gereken İbretler
1. Dostlukların Mahiyeti: Dünya hayatında kurulan dostlukların kalitesini sorgulamalı ve bunları Allah rızasına dayandırmalıyız. Sadece takva üzerine kurulu dostluklar cennette devam edecektir.
2. Ahiret İnancı: Müminler, ahiretteki bu müjdeye iman ederek dünya hayatında sabır ve gayretle Allah yolunda yürümelidir. Çünkü bu huzur, dünyadaki fedakârlıkların bir karşılığıdır.
3. Kalbi Arındırmak: Cennetteki huzurun bir sırrı da kin ve nefretin olmamasıdır. Bu, dünyadayken de kalbimizi kötü hislerden arındırmamız gerektiğini gösterir.
4. Allah’a Şükür: Cennetteki bu nimetler, Allah’ın rahmetinin bir tecellisidir. Bu dünyadayken O’na hamd etmek ve şükretmek, müminin vazifesidir.
Sonuç
Saffat Suresi’nin 44. ayeti, cennet hayatındaki huzuru, kardeşliği ve mutluluğu tasvir ederek müminlere büyük bir müjde vermektedir. Bu müjde, dünya hayatında Allah’a iman eden, takva üzere yaşayan ve salih amel işleyenler içindir. Rabbimiz, bizleri o tahtlar üzerinde sevinçle oturup kardeşlerimizle sohbet eden bahtiyar kullarından eylesin.
Rabbimiz! Bizi dünya dostluklarından ahiret kardeşliğine ulaştır. Cennette sevdiklerimizle birlikte huzurla oturan, nimetlerinle şereflenen kullarından olmayı nasip eyle. Amin.
BİR BİR ÇÖKERTİLEN RUHUN ASKERLERİ VE KAPANIP TIKANAN KAYNAKLARI
Bir Bir Çökertilen Ruhun Askerleri ve Kapanıp Tıkanan Kaynakları
İnsan, yaratılışı gereği ruhani ve maddi bir dengeye sahiptir. Ruh, ilahi hakikatle beslendikçe güçlenir, huzur bulur ve insanı yüksek mertebelere çıkarır. Ancak şeytanın ve nefsin hileleriyle bu ruh, yavaş yavaş çökertilebilir. İmanın askerleri zayıfladığında, hakikat kaynakları tıkandığında, insan karanlığa sürüklenir.
Peki, ruh nasıl çökertilir? Hangi kaynakları kapanır ve insan nasıl bir çıkmaza girer?
Bu makalede, imanın askerlerini nasıl kaybettiğimizi ve ruhun nasıl çökertildiğini ibretlik bir bakış açısıyla ele alacağız.
1. Ruhun Askerleri: İmanı ve Hakikati Korumak İçin Görevli Kuvvetler
Ruhun sağlam durmasını sağlayan manevi askerler vardır. Bunlar, insanın iç dünyasında hakikati koruyan, doğruyu gösteren ve huzura ulaştıran manevi kuvvetlerdir.
1) Akıl ve Fikir Askerleri
İnsan, düşünerek ve sorgulayarak hakikate ulaşır.
Akıl, doğru kullanıldığında Allah’ın varlığına ve birliğine işaret eder.
Ancak akıl, yanlış bilgiler ve vesveselerle bozulursa, ruhun en büyük kalesi yıkılmaya başlar.
> “Allah, aklını kullanmayanları pisliğe mahkûm eder.” (Yunus, 10/100)
2) Kalp ve Vicdan Askerleri
Kalp, ruhun merkezidir ve Allah’ın nuruyla beslendiğinde huzur bulur.
Vicdan, insanı doğruya yönlendiren bir pusuladır.
Eğer insan vicdanını öldürürse, ruhunun askerlerinden en güçlüsünü kaybeder.
> “Kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.” (Rad, 13/28)
3) Namaz, Oruç ve Zikir Askerleri
İbadetler, ruhun canlı kalmasını sağlayan askerlerdir.
> “Ey iman edenler! Allah’ı çokça zikredin.” (Ahzab, 33/41)
Ancak bu askerler bir bir çökertildiğinde, ruh zayıflar ve düşmanın (nefsin ve şeytanın) saldırılarına açık hale gelir.
2. Ruhun Çökertilme Süreci: Kaynakların Kapanması ve Zayıflama
Bir ruhun çökertilmesi için önce manevi besin kaynaklarının kesilmesi gerekir. İşte ruhu zayıflatıp insanı kaosa sürükleyen başlıca faktörler:
1) Bilinçsiz ve İman Zayıflatan Bilgiler
Yanlış ve saptırılmış bilgiler, aklı felç eder.
İman zayıfladığında, insan hakikati göremez hale gelir.
Modern çağın sahte ideolojileri, insanları inançsızlığa sürükleyen büyük bir tuzaktır.
> “Onlar, hakikati örtbas ederler ve insanları saptırırlar.” (Nahl, 16/25)
2) Vicdanın Susması ve Günahın Normalleşmesi
Günahlar arttıkça, insanın vicdanı körelir.
Haramlar normalleştiğinde, ruhun en önemli kalesi yıkılır.
Özellikle medya, popüler kültür ve sosyal hayat, günahı yaygınlaştırarak ruhları çökertir.
> “Günah işlemekten sakının; çünkü günah, kalbi karartır.” (Hadis)
3) İbadetlerin Terk Edilmesi
Namazı terk eden, ruhunun askerlerinden en büyük destekçisini kaybeder.
İbadetlerden uzaklaşan kişi, şeytanın oyunlarına daha açık hale gelir.
Bir süre sonra, insanın kalbi katılaşır ve manevi susuzluk başlar.
> “Namazı kılın; çünkü namaz, kötülüklerden alıkoyar.” (Ankebut, 29/45)
4) Dünya Sevgisinin Kalbe Hakim Olması
Mal, mülk, makam ve şöhret sevgisi ruhu felç eder.
Dünyanın geçici olduğunu unutan kişi, ebedi hayat için hazırlık yapmayı bırakır.
Dünya sevgisi, ruhun gıdasını kesen en büyük tuzaklardan biridir.
> “Dünya sevgisi, tüm hataların başıdır.” (Hadis)
3. Ruhu Yeniden Canlandırmanın Yolları
Eğer bir ruh çökertildiyse, tekrar ayağa kalkması mümkündür. Ruhun askerlerini geri kazanmamız ve tıkanan kaynakları yeniden açmamız gerekir.
1) İlim ve Hakikatle Beslenmek
Doğru bilgiyle ruhu yeniden inşa etmek gerekir.
Kur’an ve sünnet, insanın hakikati yeniden görmesini sağlar.
Şüphelerle dolu bir akıl, ancak ilahi hakikatlerle huzura kavuşur.
> “Bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” (Zümer, 39/9)
2) Tövbe ve Kalbin Arınması
Tövbe, kapanan manevi kapıları tekrar açar.
İnsan ne kadar günah işlemiş olursa olsun, samimi bir tövbe ile ruhunu arındırabilir.
> “Ey iman edenler! Allah’a samimi bir tövbe ile dönün.” (Tahrim, 66/8)
3) İbadetleri Hayatın Merkezine Koymak
Namaz, oruç ve zikir ile ruhu yeniden canlandırmak mümkündür.
İbadetler, ruhun en güçlü askerlerini yeniden harekete geçirir.
> “Kıyamet günü insanın ilk sorgulanacağı şey namazdır.” (Hadis)
4) Dünya Sevgisini Kontrol Altına Almak
Dünya sevgisini kalpten çıkarmadan ruh özgürleşemez.
Mal, mülk ve şöhret yerine, ahireti kazanmayı hedeflemek gerekir.
> “Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden ibarettir.” (En’am, 6/32)
Sonuç: Ruhun Askerlerini Toparlamak ve Hakikate Dönmek
Bir ruh, ancak imanın askerleri güçlü olduğunda ayakta kalabilir. Eğer akıl, vicdan, ibadet ve ilim gibi unsurlar zayıflarsa, ruh çöker ve karanlık içine sürüklenir.
Ancak insan ne kadar düşerse düşsün, tekrar ayağa kalkabilir. Tövbe, ibadet ve ilahi hakikate yönelmek, ruhu tekrar canlandırmanın tek yoludur.
Ruhumuzu çökertecek her şeyden kaçınmalı, imanın askerlerini güçlendirmeli ve tıkanan manevi kaynakları tekrar açmalıyız. Çünkü gerçek huzur, ancak hakikatin ışığında mümkündür.
> “Ey huzur içinde olan nefis! Rabbin senden razı, sen de O’ndan razı olarak dön!” (Fecr, 89/27-28)
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
“Kim kırk gün boyunca cemaatle namaz kılar ve ilk tekbiri kaçırmazsa, ona iki berat yazılır: Biri cehennemden kurtuluş, diğeri de münafıklıktan uzak oluş beratıdır.” (Tirmizî, Salât, 241)
Evet, bahsedilen hadis Tirmizî’nin Sünen eserinde geçmektedir (Tirmizî, Salât, 241). Bu hadiste cemaatle namaz kılmanın ve özellikle iftitah tekbirini kaçırmamanın faziletine dikkat çekilmektedir. Bu konuyu destekleyen başka hadisler ve ayetler de bulunmaktadır.
Bu Hadisi Destekleyen Diğer Hadisler
1. Namazın münafıklık alametlerinden koruduğu:
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
“Münafıklara en ağır gelen namaz, yatsı ve sabah namazıdır. Eğer bunların sevabını bilselerdi, emekleyerek de olsa gelirlerdi.” (Buhârî, Mevâkît 26; Müslim, Mesâcid 252)
Bu hadis, özellikle sabah ve yatsı namazına devam etmenin münafıklıktan uzaklaştırıcı bir etkisi olduğunu anlatmaktadır. 40 gün boyunca cemaatle namaz kılmanın münafıklıktan uzaklaştırdığına dair hadisi destekler niteliktedir.
2. Namazın Cehennemden Kurtuluş Olduğu:
“Kim Allah rızası için kırk gün cemaatle namaz kılar ve ilk tekbiri (iftitah tekbirini) kaçırmazsa, ona iki berat yazılır: Biri cehennemden kurtuluş, diğeri de münafıklıktan beri oluş beratıdır.” (Tirmizî, Salât 241)
Burada bahsedilen “cehennemden kurtuluş” ibaresi, namazın kişiyi günahlardan arındırdığına ve Allah’ın affına vesile olduğuna işaret eder.
3. Namazın Günahları Sildiği:
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
“Beş vakit namaz, tıpkı bir nehrin içinde yıkanan kimsenin kirlerinden temizlenmesi gibidir.” (Buhârî, Mevâkît 6; Müslim, Mesâcid 283)
Bu hadis, namazın sürekli kılındığında insanı günahlardan arındırarak cehennemden kurtuluşa vesile olacağını gösterir.
Bu Hadisi Destekleyen Ayetler
1. Namazın Münafıklıktan Koruduğuna Dair Ayet:
“Şüphesiz münafıklar Allah’ı aldatmaya çalışırlar. Hâlbuki Allah, onların hilelerini başlarına geçirir. Onlar namaza kalkarken üşene üşene kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar ve Allah’ı pek az anarlar.” (Nisâ, 4/142)
Bu ayette münafıkların namazı ihmal ettikleri ve gösteriş için kıldıkları belirtilmektedir. Oysa 40 gün boyunca cemaatle ve vaktinde kılınan namaz, bu kötü huydan uzaklaştırır.
2. Namazın Kötülüklerden Alıkoyduğuna Dair Ayet:
“Gerçekten namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar.” (Ankebût, 29/45)
Bu ayet, düzenli ve ihlasla kılınan namazın, insanı kötü işlerden uzaklaştıracağını anlatır. 40 gün boyunca cemaatle namaz kılmanın münafıklıktan kurtuluş beratına vesile olması, bu ayetin işaret ettiği bir durum olabilir.
3. Namazın Cehennemden Kurtardığına Dair Ayet:
“Onlar cennetin ortasında olacaklar ve birbirlerine soracaklar. Suçlular hakkında: ‘Sizi bu yakıcı ateşe sürükleyen nedir?’ diyecekler. Onlar da şöyle cevap verecekler: ‘Biz namaz kılanlardan değildik.’” (Müddessir, 74/40-43)
Bu ayette cehennemliklerin namaz kılmamaktan dolayı azaba uğradıkları bildirilmiştir. Düzenli namaz kılanlar ise bu tehlikeden korunur.
Sonuç
Tirmizî’de geçen 40 gün cemaatle namaz kılmanın iki berat kazandıracağına dair hadis, yukarıdaki ayetler ve hadislerle desteklenmektedir. Cemaatle namaz, münafıklıktan uzaklaştırıcı ve cehennemden kurtarıcı bir ibadet olarak görülmektedir. Bu yüzden, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) bu hadisini amel etmeye teşvik eden diğer İslami kaynaklar da bulunmaktadır.
( İsrailli esir Alexander Turbanov’un serbest bırakıldıktan sonra Hamas Mücahitlerine hitaben sosyal medyasında paylaştığı bir yazısı. )
Sizin nezaketiniz vicdanıma kazındı. Aranızda yaşadığım 498 gün boyunca, maruz kaldığınız saldırganlık ve suçlara rağmen, gerçek erkekliğin, saf kahramanlığın ve insanlığa ve değerlere saygının anlamını öğrendim.
Siz özgür kuşatılmış olanlardınız, ben tutsaktım ve siz hayatımın koruyucularıydınız. Bana şefkatli bir babanın çocuklarına gösterdiği gibi baktınız. Sağlığımı, onurumu ve zarafetimi korudunuz ve toprakları ve gasp edilmiş hakları için savaşan adamların pençesinde olmama ve ülkemin hükümeti tarafından kuşatılmış bir halka karşı en iğrenç soykırımı gerçekleştirmelerine rağmen açlığın veya aşağılanmanın bana dokunmasına izin vermediniz.
Erkekliğin anlamını gözünüzde görene kadar bilmiyordum ve fedakarlığın değerini, aranızda yaşayana kadar, ölümü gülümseyerek karşılayıp, öldürme ve yok etme araçlarına sahip düşmana çıplak bedeninizle direnene kadar fark etmemiştim. Ne kadar belagatli ve açık sözlü olsam da, sizin değerinizi yansıtacak, yüce ahlakınız karşısındaki hayretimi ve hayranlığımı ifade edecek kelimeler bulamayacağım.
Dininiz size esirlere karşı böyle mi davranmanızı öğretiyor?
Bu ne büyük dindir ki, sizi bu kadar yüce bir mertebeye eriştirir ki, karşısında insan yapımı bütün insan hakları kanunları çöker, düşmanlarla mücadele protokolleri çöker!
En zor anlarda yalan sloganlarla değil, yaşadığımız gerçeklerle adaleti ve merhameti gösterdiniz, en karanlık koşullarda bile ilkelerinizden vazgeçmediniz.
İnanın bana, eğer bir gün buraya dönersem ancak sizin saflarınızda bir mücahit olarak dönerim. Çünkü hakikati halkınızdan öğrendim ve sizin sadece toprağın değil, aynı zamanda ilkenin ve haklı davanın da sahipleri olduğunuzu anladım.
@@@@@@@
1. **İsrailli Esirlerin Medya Yasağı**:
Hamas tarafından serbest bırakılan İsrailli esirlerin, İsrail’e döndüklerinde basına açıklama yapmalarının yasaklandığı belirtiliyor. Özellikle Gazze’den serbest bırakılan 3 İsrailli esirin (Sasha Alexander Trubnov, Sagi Dekel Han ve Yair Horn) medya önünde konuşmalarının engellendiği ifade edildi .
2. **Hamas’ın İddiaları**:
Hamas, esirlere “insani muamele” gösterdiklerini ve onlara “özgürlük ve saygı” ile davrandıklarını iddia etti. Örneğin, İzzeddin El Kassam Tugayları sözcüsü Seyyid Ebu Hamza, Alexander Trobanov’a gösterilen “açık özgürlük ve iyi muamele”yi örnek göstererek, İsrail’in tutumunu eleştirdi .
3. **Filistinli Esirlerin Durumu**:
İsrail tarafından serbest bırakılan Filistinli esirlerden bazılarının sağlık durumlarının kötü olduğu ve hastaneye kaldırıldıkları bildirildi. Ayrıca, İsrail’in bu esirlere “Unutmayacağız, affetmeyeceğiz” yazılı kıyafetler giydirdiği ve baskı uyguladığı iddia edildi . Hamas, bu durumu “Siyonist düşmanın vahşeti” olarak nitelendirdi .
4. **ABD ve İsrail’in Tutumu**:
ABD Başkanı Donald Trump, serbest bırakılan esirlerin “iyi durumda” göründüğünü belirtti, ancak bu açıklamalar İsrailli esirlerin doğrudan ifadelerine dayanmıyor . İsrail hükümeti ise esirlerin sessiz kalmasını sağlayarak olası olumsuz haberleri engellemeye çalıştı .
Tarih boyunca siyaset, toplumların şekillenmesinde ve ulusların kaderinde belirleyici bir rol oynamıştır. Ancak siyasetin amacından saptığı, kişisel çıkarların toplumsal faydanın önüne geçtiği durumlar, toplumlar için büyük yıkımlara yol açmıştır. Bu durum, siyasetin bir canavara dönüşme potansiyelini gözler önüne serer.
Menfaat Odaklı Siyasetin Yükselişi
Menfaat üzerine kurulu siyaset, siyasetçilerin kişisel çıkarlarını halkın çıkarlarının önüne koyduğu bir sistemdir. Bu yaklaşımda, halka verilen sözler sadece seçim dönemi propagandası olarak kalır ve asıl amaç, iktidarı korumak ya da kişisel serveti artırmaktır. Halkın refahı, adalet, eşitlik ve özgürlük gibi değerler, menfaat odaklı siyasetçiler için ikincil hale gelir.
Bu tür bir siyasetin sonuçları tarih boyunca farklı şekillerde karşımıza çıkmıştır. Örneğin, Romalılar döneminde Sezar’ın kişisel hırsı, cumhuriyetin sonunu getirmiş ve imparatorluğun kurulmasına zemin hazırlamıştır. Aynı şekilde, modern dünyada da popülist liderlerin kişisel menfaatlerini önceleyen politikaları, toplumsal kutuplaşma, yolsuzluk ve ekonomik krizlere neden olmuştur.
Toplumsal Bedeller
Menfaat odaklı siyasetin topluma ödettiği bedel ağırdır. Adalet sisteminin zedelenmesi, kamu kaynaklarının haksız yere kullanımı, eğitim ve sağlık gibi temel hizmetlerin kalitesinin düşmesi gibi sorunlar, halkın devlete olan güvenini sarsar. Güvensizlik, toplumsal barışı zedeler ve kutuplaşmayı artırır.
Bu açıdan, yolsuzluk ve nepotizm (kayırmacılık) da menfaat üzerine dönen siyasetin önemli sonuçlarındandır. Kamu kaynaklarının haksız yere kullanılması, toplumsal eşitsizliği derinleştirir. Ekonomik kaynakların adil dağıtılmadığı toplumlarda, yoksulluk ve işsizlik artar; bu da suç oranlarının yükselmesine ve sosyal dokunun zarar görmesine yol açar.
Çözüm: Ahlaklı Siyaset
Siyasetin canavara dönüşmesini engellemenin yolu, ahlaki değerlere dayalı bir yönetim anlayışını benimsemekten geçer. Şeffaflık, hesap verebilirlik ve adalet ilkeleri, siyasetin merkezinde yer almalıdır. Ahlaklı siyasetçiler, menfaatlerinden önce toplumsal faydayı gözetir ve kamusal hizmetlerde adaleti sağlar.
Eğitim ve bilinçlendirme çalışmaları, vatandaşların daha bilinçli tercihler yapmalarına yardımcı olabilir. Sivil toplum kuruluşları ve medya, yolsuzluk ve adaletsizlikle mücadelede önemli roller üstlenebilir. Halkın katılımını teşvik eden demokratik mekanizmalar, siyasetin menfaat odaklı olmaktan çıkmasına katkıda bulunur.
Sonuç
Menfaat üzerine dönen siyaset, toplumsal yapıyı zedeleyen, adaleti ve eşitliği yok eden bir canavardır. Bu canavarla mücadele etmek, ancak ahlaki değerlere bağlı, şeffaf ve hesap verebilir bir siyaset anlayışı ile mümkündür. Toplumsal barış ve refahın sağlanması için, siyasetin amacının halka hizmet etmek olduğu unutulmamalıdır. Siyaset, kişisel menfaatlerin değil, toplumsal faydanın aracı olmalıdır.
Siyaset canavar olmamalı; adaletin, ahlakın ve insan onurunun koruyucusu olmalıdır.
MAHŞER GÜNÜ HER ŞEYİME ŞAHİT OLUP KONUŞACAK OLAN ORGANLARIM.
Mahşer Günü: Şahitlik Eden Organlarımız ve Hesap Günü Üzerine İbretlik Bir Yazı
Ahiret günü, insanın dünyada yaptıklarının bir bir ortaya çıkacağı ve herkesin kendi amelleriyle yüzleşeceği büyük bir gündür. Mahşer günü, sadece Allah’ın adalet terazisinin çalışacağı bir gün değildir; aynı zamanda insanın kendi bedeninin de ona şahitlik edeceği gündür. O gün dil susar, ancak organlar konuşur. Bu gerçek, Kur’an-ı Kerim’de açıkça vurgulanmış ve insanlara derin bir ibret vesilesi olarak bildirilmiştir.
Organlarımızın Şahitliği
Kur’an-ı Kerim, organlarımızın ahiretteki şahitliğini şu çarpıcı ayetlerle ifade eder:
> “O gün, dillerine, ellerine ve ayaklarına, yapmakta olduklarına dair kendileri aleyhine şahitlik ederler.”
(Sure: Nur, Ayet: 24)
> “O gün onların ağızlarını mühürleriz. İşlediklerini bize elleri anlatır, ayakları ise şahitlik eder.”
(Sure: Yasin, Ayet: 65)
Bu ayetler, insanın hiçbir şey gizleyemeyeceği o büyük mahkemeyi tasvir eder. Kişinin dili susturulacak ve inkâr imkânı kalmayacaktır. Eller, yaptıkları işleri, ayaklar ise gittikleri yolları anlatacaktır. Hiçbir detay gözden kaçmayacak ve herkes yaptıklarının hesabını verecektir.
Organların İtirafı ve İnsanın Şaşkınlığı
Mahşer günü, insan organlarının şahitlik etmesi kişiyi şaşkına çevirecek bir olaydır. İnsan, kendi aleyhine şahitlik eden organlarına dönüp itiraz edecektir. Ancak bu itiraz da nafiledir. Kur’an’da bu durum şöyle ifade edilir:
> “Derilerine, ‘Niçin aleyhimize şahitlik ettiniz?’ derler. Onlar da, ‘Bizi, her şeyi konuşturan Allah konuşturdu. Sizi ilk defa O yaratmıştı ve yine O’na döndürülüyorsunuz’ derler.”
(Sure: Fussilet, Ayet: 21)
Bu ayet, insanın ahiretteki çaresizliğini ve kendi organlarının şahitliği karşısındaki şaşkınlığını gözler önüne serer. İnsan, dünya hayatında yaptığı her şeyin kaydedildiğini ve bu kaydın bir gün aleyhine delil olacağını anlamış olacaktır.
Hangi Organlar, Hangi Amellere Şahitlik Edecek?
1. Gözler: Mahşer günü, gözlerimiz baktığımız her şeyi ifşa edecektir. Haram bir şeye bakmak ya da gözleri hak yolda kullanmamak o gün ortaya çıkacaktır.
2. Eller: Ellerimiz, dünya hayatında yaptığımız her işi dile getirecektir. Birine uzatılan yardım eli de, işlenen bir haksızlık da ellerimiz tarafından itiraf edilecektir.
3. Ayaklar: Ayaklarımız, bizi götürdükleri yerler konusunda şahitlik edeceklerdir. Hayırlı bir yere mi, yoksa günaha mı adım attığımız o gün açığa çıkacaktır.
4. Dil: Dilimiz yalan söyledi mi, hakikati mi haykırdı? Gıybet ve iftira mı konuştu, yoksa hayır dualar mı etti? Bu soruların cevapları o gün dilimizin suskunluğu, diğer organlarımızın ise şahitliği ile verilecektir.
5. Deriler: Derilerimiz bile o gün işlediğimiz her şeyin şahidi olacaklardır. Bu durum, Allah’ın insan üzerindeki mutlak hakimiyetini bir kez daha gözler önüne serer.
İbret ve Düşünce
Organlarımızın konuşacağı o gün, insan için büyük bir ibret vesilesidir. Dünyadayken yaptığımız her şeyin bir gün ortaya çıkacağını bilmek, bizi daha dikkatli yaşamaya sevk etmelidir. Zira her sözümüz, her bakışımız, her adımımız kaydedilmektedir.
Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulur:
> “Hiçbir kimse yoktur ki, üzerinde bir gözetleyici bulunmasın.”
(Sure: Tarık, Ayet: 4)
Bu ayet, insanın sürekli bir gözetim altında olduğunu hatırlatarak bizleri sorumlu bir hayat yaşamaya davet eder.
Sonuç
Mahşer günü, sadece Allah’ın huzurunda hesap vereceğimiz bir gün değildir; kendi organlarımızın bile aleyhimize şahitlik edeceği büyük bir gündür. O günün dehşetinden kurtulmak, bugün yaşadığımız hayatta takva sahibi olmaktan ve Allah’ın emirlerine uymaktan geçer.
Rabbimiz! Bizi organlarımızın aleyhimize şahitlik edeceği kullardan eyleme. Bizi dünya ve ahirette razı olduğun kullar arasına kat. Amin.
Mahşer Günü: Müminlerin ve Kâfirlerin Hali Üzerine İbretlik Bir Yazı
Mahşer günü, dünya hayatının sona erip ahiretin başladığı, her insanın hesaba çekileceği ve hak ettiği karşılığı alacağı gündür. Bu gün, insanın dünya hayatında yaptığı her şeyin ortaya çıkacağı ve sırların ifşa edileceği bir gündür. Müminler ve kâfirler için ise bu gün, bambaşka bir mahiyet taşır. Müminler için saadetin, kâfirler içinse azabın başlangıcıdır. Şimdi bu iki zıt grubun mahşerdeki hallerine bakalım.
Müminlerin Hali
Müminler, Allah’a iman eden, O’nun emir ve yasaklarına uyan, ihlâs ve takva üzere yaşayan kimselerdir. Mahşer günü, onlar için bir mükâfat ve kurtuluş günüdür. Allah Teâlâ müminlerin mahşer günündeki halini şu şekilde bildirir:
> “O gün, Allah’ın peygamberleri ve iman edenlerle onları utandırmayacağı gündür. Onların nurları önlerinde ve sağ taraflarında koşar. Onlar, ‘Rabbimiz! Nûrumuzu tamamla, bizi bağışla. Şüphesiz Sen her şeye hakkıyla gücü yetensin’ derler.”
(Sure: Tahrim, Ayet: 8)
Müminler, o gün korku ve endişeden uzak olacaklardır. Amel defterleri sağ ellerine verilecek ve şöyle denilecektir:
> “Kitabını oku! Bugün nefsini hesaba çekmek için sen kendine yetersin.”
(Sure: İsra, Ayet: 14)
Müminler, yaptıkları iyiliklerin karşılığını alacak ve Allah’ın rahmetiyle cennete kavuşacaklardır. Allah’ın selamı ve rahmeti, onların üzerinde olacaktır.
Kâfirlerin Hali
Kâfirler, Allah’ı inkâr eden, O’nun ayetlerini ve peygamberlerini yalanlayan kimselerdir. Mahşer günü, onlar için dehşet, pişmanlık ve azap dolu bir gün olacaktır. Kur’an-ı Kerim, onların durumunu şöyle açıklar:
> “O gün, kâfirler için çok zordur. Onlar, ‘Keşke toprak olsaydık!’ diyeceklerdir.”
(Sure: Nebe, Ayet: 40)
Kâfirlerin amel defterleri sol ellerine veya arkalarından verilecektir:
> “Amel defteri sol eline verilen kimse ise, ‘Keşke kitabım bana verilmeseydi! Hesabımı hiç bilmeseydim!’ der.”
(Sure: Hâkka, Ayet: 25-26)
Bu ifadeler, onların pişmanlıklarının büyüklüğünü ve azabın dehşetini gözler önüne serer. Onlar için ne bir kurtuluş ümidi ne de bir şefaat söz konusudur. Dünya hayatındaki inkârları ve azgınlıkları, ahirette sonsuz azapla karşılık bulacaktır.
Mümin ve Kâfirlerin Akıbetleri
Mahşer günü, müminler için bir müjde günü, kâfirler için ise dehşet günüdür. Müminlerin halleri cennetin müjdesiyle aydınlanırken, kâfirler azap korkusuyla yüzleşecektir. Allah, müminlere cenneti vaat ederken, kâfirler için cehennemin sonsuz azabını bildirmiştir:
> “Şüphesiz, iman edip salih ameller işleyenler için altından ırmaklar akan cennetler vardır. İşte büyük kurtuluş budur.”
(Sure: Buruc, Ayet: 11)
> “Gerçek şu ki, Rablerini inkâr edenler için cehennem azabı vardır. Ne kötü dönüş yeridir!”
(Sure: Mülk, Ayet: 6)
İbret ve Uyarı
Mahşer günü, bizlere şu önemli hakikatleri hatırlatır:
1. Hesap Günü Kesindir: Allah, adaletiyle herkese hak ettiği karşılığı verecektir. Bu yüzden dünya hayatında yaptığımız her işin bir gün karşımıza çıkacağını unutmamalıyız.
2. İman ve Amelin Önemi: Sadece iman etmek yeterli değildir; salih amel işlemek ve Allah’ın rızasına uygun bir hayat sürmek gereklidir.
3. Son Pişmanlık Fayda Vermez: Kâfirlerin mahşerdeki pişmanlıkları, dünya hayatında Allah’a ve peygamberine teslim olmayı reddetmelerinin bir sonucudur. O gün pişmanlık, azabı hafifletmeyecektir.
Sonuç
Mahşer günü, hakikatin ortaya çıkacağı, adaletin tecelli edeceği bir gündür. Müminler için saadet, kâfirler için ise azap günü olacaktır. Bu gerçek, bizlere dünya hayatında ne kadar dikkatli olmamız gerektiğini hatırlatır. Rabbimiz! Bizleri o gün, yüzü ak olan, cennetin kapılarından içeri giren bahtiyar kullarından eyle. Amin.
Mahşer Günü: Münafıkların ve Fasıkların Hali Üzerine İbretlik Bir Yazı
Mahşer günü, Kur’an-ı Kerim’de sıkça bahsedilen ve her insanın amel defteriyle hesaba çekileceği o büyük gündür. Bu gün, insanın dünya hayatındaki tüm sözlerinin, niyetlerinin ve amellerinin karşılık bulacağı bir anı temsil eder. Bu günde müminler için müjdeler olduğu kadar, münafıklar ve fasıklar için büyük bir azap ve pişmanlık vardır. İbret dolu bir şekilde münafıkların ve fasıkların akıbetine bakalım.
Münafıkların Durumu
Münafıklar, zahiren iman ettiklerini söyleyen, ancak kalplerinde küfrü saklayan kimselerdir. Allah Teâlâ, münafıkların mahşer günü yaşayacağı durumla ilgili Kur’an’da şu şekilde buyurur:
> “Münafıklar, o gün müminlere: ‘Bizi bekleyin ki sizin nurunuzdan ışık alalım’ derler. Onlara: ‘Geriye dönün ve bir nur arayın’ denir. Nihayet onların arasına kapısı olan bir duvar çekilir. İç tarafında rahmet, dış tarafında ise azap vardır.”
(Sure: Hadid, Ayet: 13)
Bu ayet, münafıkların ahirette yaşayacağı en büyük kaybı anlatır: Müminlerin yanında yer almayı dilerken, aralarına çekilen duvarla dışlanırlar. Dünya hayatında müminlerle beraber görünüp aslında iman etmeyen bu insanlar, mahşer günü de sahte imanlarının cezasını çekerler. Onlar için ne bir şefaat vardır ne de bir kurtuluş.
Fasıkların Hali
Fasık, Allah’ın emirlerine karşı gelerek sınırları aşan kişidir. Fasıkların durumu, Kur’an’da çeşitli ayetlerle açık bir şekilde belirtilmiştir. Şu ayet, onların mahşer günü yaşayacağı azabı tasvir eder:
> “Rablerini inkâr edenlerin durumu şudur: Onların amelleri, bir kasırgada şiddetle esen rüzgârın savurduğu kül gibidir. Kazandıklarından hiçbir şey ellerinde kalmaz. İşte bu, uzak bir sapıklığın ta kendisidir.”
(Sure: İbrahim, Ayet: 18)
Bu ayet, fasıkların dünya hayatında yaptıkları iyi işlerin bile ahirette boşa çıkacağını gösterir. Allah’a isyan ederek hayat süren bir kimsenin amel defteri, yaptığı kötülüklerin ağırlığıyla dolacak ve onu cehenneme sürükleyecektir.
İbret ve Uyarı
Münafıkların ve fasıkların hali, insanı derin bir tefekküre sevk eder. Bu tablo, bize şu hakikatleri hatırlatır:
1. Samimiyetin Önemi: Allah, kullarının kalplerine bakar. İmanın şekilsel değil, samimi ve derin bir bağlılık olması gerektiğini öğretir.
2. Amellerin Kıymeti: Yaptığımız her işin bir gün karşımıza çıkacağını bilmek, bizi iyiye yönlendirmelidir. Çünkü Allah’ın terazisi şaşmaz.
3. Allah’ın Rahmeti ve Azabı: Allah, rahmetiyle her şeyi kuşattığı gibi, adaletiyle de hükmeder. Bu yüzden kullukta ihmal ve gevşeklik felaket getirir.
Sonuç
Mahşer günü, herkesin hak ettiği karşılığı bulacağı bir gündür. Münafıkların ve fasıkların hazin sonu, bizlere dünya hayatında ne kadar dikkatli ve samimi olmamız gerektiğini hatırlatır. İman ve amelde sadık olanlar için müjde dolu bir hayat, münafıklar ve fasıklar için ise pişmanlıkla dolu bir azap günü vardır. Allah bizleri o gün utanacaklardan değil, yüzü ak olanlardan eylesin.
Rabbimiz! Kalplerimizi imanda sabit kıl ve bizi o büyük günde rahmetine mazhar olanlardan eyle. Amin.
SUNİ GÜNDEMLERLE KASITLI OLARAK BU MİLLETİN VE DEVLETİN MEŞGUL EDİLİP ENERJİSİ TÜKETİLMEYE ÇALIŞILIYOR
SUNİ GÜNDEMLERLE MİLLETİN ENERJİSİNİ TÜKETMEK: BİR OYUNUN İÇİNDE MİYİZ?
Tarih boyunca milletler, gerçek problemlerini çözüme kavuşturmak yerine suni gündemlerle meşgul edildiğinde büyük bedeller ödemiştir. Güçlü devletlerin ve toplumların zayıflatılması için uygulanan en etkili taktiklerden biri, insanları asıl meselelerden uzaklaştırarak gereksiz tartışmalarla vakit kaybettirmektir. Bugün de benzer bir sürecin içindeyiz.
Zihinleri Meşgul Etme Taktikleri
Tarih boyunca güçlü devletler, iç ve dış güçlerin planlı hamleleriyle dizginlenmek istenmiştir. Bunun en kolay yolu, halkın dikkatini dağıtarak onları iç çekişmelere sürüklemektir. Medya, sosyal medya ve çeşitli propaganda araçları kullanılarak toplumda yapay tartışmalar oluşturulur. Küçük meseleler büyütülerek halkın zihni bu konulara yönlendirilir ve böylece gerçek gündem gölgede bırakılır.
Bugün televizyonları açtığımızda veya sosyal medyaya göz attığımızda, toplumun büyük çoğunluğunu ilgilendirmeyen konuların saatlerce tartışıldığını görürüz. Gerçek ekonomik meseleler, eğitim, teknoloji, sanayi, üretim, bağımsızlık gibi konular geri planda kalırken; magazinsel olaylar, sansasyonel haberler ve kısır siyasi tartışmalar ön plana çıkar.
Kim Kazanıyor, Kim Kaybediyor?
Bu oyunda kazananlar ve kaybedenler çok nettir. Kazananlar, milletin enerjisini tüketerek onu etkisiz hale getirmeye çalışanlardır. Kaybedenler ise zamanını ve gücünü bu yapay tartışmalara harcayan insanlardır.
Bugün gelişmiş ülkeler üretime, bilime, teknolojiye, yapay zekâya yatırım yaparken; biz hâlâ kısır döngülerin içinde debeleniyorsak burada bir değil bir cok problem var demektir. Asıl meseleler yerine yan konularla uğraşmak, bizim potansiyelimizi tüketmekte ve bizi rekabet gücümüzden uzaklaştırmaktadır.
Çözüm: Şuur ve Bilinç
Bu oyunlara karşı koymanın yolu, bilinçli ve şuurlu olmaktan geçer. Her gündemi sorgulamak, öncelikli meseleleri unutmamak, bilinçli medya okuryazarlığına sahip olmak ve asıl konulara odaklanmak gerekir. Eğitim sistemimizi güçlendirerek, gençlerimizi teknolojiye ve üretime yönlendirerek, toplum olarak dikkatimizi gerçekten önemli meselelere çevirmeliyiz.
Unutulmamalıdır ki büyük milletler, yapay gündemlere kapılmayan ve kendi geleceğini kendi elleriyle şekillendiren milletlerdir. Eğer bu oyunu bozmazsak, birileri bizimle oynamaya devam edecek. Ama biz kendi gündemimizi belirlersek, geleceğimizi de şekillendiren biz oluruz.
KAOSUN ÇOCUKLARININ BESLENDİKLERİ ARPALAR VE ARPALIKLAR
Kaosun Çocuklarının Beslendiği Arpalar ve Arpalıklar
Dünya tarihi boyunca kaos, karanlık emellerin ve çıkar sahiplerinin en büyük silahı olmuştur. Düzeni yıkmak, ahlâkı yozlaştırmak ve toplumları çökertmek isteyenler, kaosun çocuklarını beslemek için çeşitli “arpalar” ve “arpalıklar” oluştururlar.
Peki, kaosun çocukları kimlerdir? Bunlar, bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde fitne, kargaşa ve yozlaşmayı besleyen bireyler ve gruplardır. Arpalar ve arpalıklar ise, bu kaosun sürdürülmesi için oluşturulan maddi ve manevi beslenme kaynaklarıdır.
Bu makalede, kaosun nasıl beslendiğini, hangi kaynaklardan güç aldığını ve bu tuzağa düşmemek için ne yapmamız gerektiğini inceleyeceğiz.
1. Kaosun Çocukları Kimlerdir?
Kaosun çocukları, düzenin yıkılmasını isteyen, hak ve adalet yerine çıkar ve kargaşa ile beslenen bireyler, gruplar ve ideolojilerdir. Bunlar, bazen bir ideolojiyi, bazen bir menfaati, bazen de bir gücü elde etmek için hareket ederler.
Kaosun çocukları birkaç gruba ayrılabilir:
Fitneciler ve Provokatörler: Toplum içinde huzursuzluk çıkarmak için bilgi kirliliği yayan, insanları birbirine düşüren kişilerdir.
Ahlâkî Yozlaşmayı Savunanlar: Değerleri aşındıran, aile yapısını, toplumsal normları ve insanları fıtratlarından uzaklaştıran propagandalar yapanlardır.
Siyasi ve Ekonomik Rantçılar: Kaos ortamlarında servetlerine servet katan, savaş, kriz ve ekonomik çöküşlerden faydalananlardır.
Manevi Boşluğu Kullanarak İnsanları Yanıltanlar: İnanç ve düşünce sistemlerini çarpıtarak insanları saptıran, kaosu “yeni bir düzen” gibi gösterenlerdir.
Bunlar, halkın gözünü boyamak, insanları kutuplaştırmak ve kendilerine bağlı kılmak için çeşitli arpalıklardan beslenirler.
2. Arpalar ve Arpalıklar: Kaosu Besleyen Kaynaklar
Tarih boyunca kaosu besleyen mekanizmalar hep olmuştur. Bu mekanizmalar, kaosun çocuklarına adeta “arpa” sağlayan tarlalar gibidir.
1) Medya ve Bilgi Kirliliği
Kaosun en büyük besin kaynağı manipüle edilen bilgidir.
Yanlış bilgilerle toplumları kutuplaştıran, korku salan, insanları birbirine düşüren medya organları, kaosun çocuklarını besleyen en büyük arpalıklardandır.
Sosyal medyada sahte haberler, sansasyonel iddialar ve kışkırtıcı içerikler, toplum mühendisliği için kullanılan birer araçtır.
Örnek:
Tarihte birçok toplumsal çatışma, medyanın yanlış veya taraflı haberleriyle körüklenmiştir. En büyük savaşların çoğu, yalan haberlerle başlamıştır.
2) Finansal Kaynaklar ve Çıkar Çeteleri
Kaos ortamları bazı gruplara büyük kazanç sağlar.
Savaş baronları, silah tüccarları ve krizden kâr elde eden sermayedarlar, kaosun devam etmesini isterler.
Uyuşturucu, kara para, illegal ticaret ve spekülatif finans oyunları, kaosun beslendiği büyük arpalıklardır.
Örnek:
Tarih boyunca büyük savaşlardan hemen önce, silah şirketlerinin, petrol baronlarının ve uluslararası bankacıların servetlerini katladıkları belgelerle kanıtlanmıştır.
3) Ahlâkî ve Kültürel Yozlaşma
Kaosun en derin kaynağı insanların manevi zayıflığıdır.
Aile yapısının çökmesi, ahlâkî değerlerin kaybolması, nesillerin amaçsızlaştırılması, kaosun sürekli hale gelmesini sağlar.
Popüler kültür, bireyleri bencilleştiren ve toplum bilincini yok eden bir “arpa deposu” olarak çalışır.
Uyuşturucu, alkol, fuhuş ve kumar gibi alışkanlıklar, bireyin direncini kırar ve onu kaosun bir piyonu haline getirir.
Örnek:
Tarihte ahlâkî çöküş yaşayan medeniyetlerin kısa sürede dağıldığı görülmüştür. Roma İmparatorluğu, Bizans, Osmanlı’nın son dönemleri, hep bu yozlaşmanın bedelini ödemiştir.
4) Hukuksuzluk ve Adaletsizlik
Adaletin olmadığı yerde kaos büyür.
Eğer toplumun güçlü kesimleri hukuktan muaf tutulursa, halk içinde huzursuzluk başlar.
Haksızlıkların cezasız kalması, bireylerin adaleti kendi elleriyle sağlamaya çalışmasına neden olur.
Sonuç olarak anarşi doğar, düzen bozulur ve kaos hâkim olur.
Örnek:
Tarihte birçok isyan ve devrim, adaletsizliğe karşı bir tepki olarak doğmuştur. Ancak bu isyanlar çoğu zaman daha büyük bir kaosa yol açmıştır.
3. Kaosun Tuzaklarından Korunmanın Yolları
Kaosun çocukları, toplumları manipüle etmek, huzursuzluk çıkarmak ve kendi çıkarlarını büyütmek için çalışır. Ancak bu tuzaklara düşmemek mümkündür.
1) Bilinçli ve Sorgulayıcı Olmak
Hangi haberin doğru, hangisinin yönlendirilmiş olduğunu anlamak için sorgulamak gerekir.
Sadece tek bir kaynaktan değil, farklı bakış açılarından bilgi edinmek önemlidir.
2) Ahlâkî Değerlere Sarılmak
Aile, din, ahlâk ve kültürel değerler, kaosa karşı en güçlü savunmadır.
Bir toplum ahlâkî olarak sağlam durursa, kaosun çocukları o toplumu yıkamaz.
3) Ekonomik Bağımsızlık ve Adaletin Sağlanması
Bir toplum ekonomik olarak dışa bağımlı hale gelirse, kaos baronları tarafından kolayca yönlendirilir.
Adaletin güçlü olduğu bir yerde, kaosun besleneceği bir zemin kalmaz.
4) Maneviyatı Güçlendirmek
İnançlı ve bilinçli bireyler, kaosun manipülasyonuna kapılmaz.
Kur’an ve sünnet ışığında yaşamak, kaosun en büyük ilacıdır.
> “Allah size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğinizde adaletle hükmetmenizi emreder.” (Nisa, 4/58)
Sonuç: Kaosun Arpalıklarını Kurutmalıyız
Kaos, bir sonuç değil, bir projedir. Onu besleyen arpalar ve arpalıklar tespit edilmezse, kaos büyümeye devam eder.
Eğer bir toplum bilgi kirliliğine, ekonomik sömürüye, ahlâkî yozlaşmaya ve adaletsizliğe karşı durursa, kaosun çocukları aç kalır ve yok olur.
Bu yüzden kaosun arpalıklarını kurutmalı, bilincimizi ve inancımızı sağlam tutmalıyız. Ancak o zaman gerçek huzura ulaşabiliriz.
TÜRKİYE’DE VE DÜNYADA BAŞARISIZLIK VE KAOSTAN BESLENENLER
Başarısızlık ve Kaostan Beslenenler: Türkiye ve Dünya Üzerine Bir İbret Hikâyesi
Tarih boyunca insanlık, büyük liderler, mucitler kadar, başarısızlığı fırsata çeviren, kaosu bir kazanç kapısı olarak gören insanlara da şahit olmuştur. Kimileri sistemleri inşa ederken, kimileri de sistemlerin çöküşünü ve düzensizliği kendi çıkarları için kullanmıştır. Günümüzde de Türkiye’de ve dünyada bu tip insanların varlığı, toplumsal, ekonomik ve siyasi gelişmeleri derinden etkilemektedir. Peki, başarısızlıktan ve kaostan beslenenler kimlerdir ve nasıl hareket ederler?
Başarısızlık Üzerinden Yükselenler
Başarısızlık normalde bir insan ya da toplum için dersler çıkarılacak bir durumdur. Ancak bazıları için başarısızlık, bilinçli olarak sürdürülen bir avantajdır. Türkiye’de ve dünyada siyaset, ekonomi, medya ve iş dünyasında bazı gruplar, başarısızlığı derinleştirerek, yönetilemez hale getirerek bundan fayda sağlarlar.
Siyasette Kaostan Beslenenler: Bazı politikacılar, toplumun huzursuzluğunu körükleyerek, belirsizliği artırarak kendi güçlerini pekiştirirler. Krizler yönetme becerisi gerektirirken, bazıları krizleri yönetmek yerine yeni krizler üretir. Kutuplaştırıcı sözler, toplum içinde düşmanlık oluşturma ve sürekli bir tehdit hissi oluşturma bu stratejinin bir parçasıdır.
Ekonomide Düzensizliği Avantaja Çevirenler: Bazı iş dünyası aktörleri ve fırsatçılar, ekonomik krizlerden faydalanır. Enflasyon, devalüasyon ve ekonomik belirsizlik zamanlarında büyük servetler kazanabilirler. Özellikle enflasyonist ortamlarda spekülasyon, stokçuluk ve krizleri derinleştirme yoluyla zenginleşen gruplar vardır.
Medyada Kaosu Büyütenler: Medyanın bazı kesimleri, kötü haberleri, korku ve paniği abartarak reyting ve tıklanma uğruna toplumu manipüle eder. Gerçekleri çarpıtarak veya sadece felaket senaryolarını işleyerek insanların umutsuzluğa sürüklenmesini sağlarlar. Çünkü korku, yönetilebilir bir kitlenin oluşmasını kolaylaştırır.
Kaosun Sürekli Hale Gelmesi
Kaostan beslenenler için en önemli strateji, krizin geçici olmamasını sağlamaktır. Bunun için:
1. Toplumsal Gerilimleri Diri Tutmak: Mezhep, ayrıma sebep şeyler, ideoloji veya sınıf farklılıklarını sürekli ön planda tutarak bölünmeyi teşvik ederler.
2. Ekonomik Belirsizliği Derinleştirmek: Enflasyon, faiz, döviz kurları gibi konularda panik havası oluşturarak insanları kontrol altında tutmaya çalışırlar.
3. Korku Kültürü Oluşturmak: Sürekli bir düşman veya tehdit olduğu hissini yayarak, insanları sorgulamaktan uzaklaştırırlar.
Çözüm: Bilinçli Toplum ve Güçlü Kurumlar
Kaos ve başarısızlıktan beslenenlerin etkisini kırmak için toplumun bilinçli olması, medyanın manipülasyonlarına karşı dikkatli davranması ve demokratik kurumların güçlü olması gerekmektedir. Gerçek anlamda çözüm üretmeye çalışan, krizleri yönetmek yerine ortadan kaldıran liderlere ve köklü reformlara ihtiyaç vardır.
İbret alınması gereken en büyük ders, başarısızlığı kabullenmemek ve kaosa teslim olmamaktır. Çünkü tarih göstermiştir ki, kaos bir süre sonra herkesi yutar, hatta onu yönetenleri bile.
Yorgun, Tükenmiş ve Bitmiş Ruhlar Üzerine: Hayatın Ağırlığına Karşı Direnmek
Hayat, zaman zaman omuzlarımıza ağır yükler bindiren bir yolculuktur. Kimimiz bu yükleri sabırla taşırken, kimimiz ise farkında olmadan tükenmişliğin girdabına sürükleniriz. Ruhun yorgunluğu, sadece fiziksel bir bitkinlikten ibaret değildir; aynı zamanda umutların solması, hayallerin anlamsızlaşması ve insanın içindeki ışığın sönmeye yüz tutmasıdır.
Tükenmiş Ruhların Sessiz Çığlığı
Yorgun ruhların en büyük göstergesi, hiçbir şeyin eskisi gibi anlam ifade etmemesidir. Sabahları zorla uyanmak, geçmişte heyecanlandıran şeylere karşı ilgisiz kalmak ve sürekli bir boşluk hissi içinde kaybolmak… Bu, deruni bir çürüme sürecidir. Kimi zaman bu hâl, bir işin ya da sorumluluğun altında ezildiğimizde ortaya çıkar. Kimi zaman ise, yaşamın anlamını kaybettiğimizi hissettiğimizde derin bir umutsuzluk hâlini alır.
Tükenmiş ruhlar, çevrelerinden gelen sesleri duymaz hâle gelir. Onları en çok yoran şey ise, toplumun bu yorgunluğu anlamaması ve onlardan hep daha fazlasını beklemesidir. İnsan bazen yalnız kalmak ister, ama içinde kaybolduğu karanlık yalnızlık onu daha da derine çeker.
Ruhun Yorgunluğu Nasıl Başlar?
Ruhun tükenmişliği, bir anda oluşmaz. Yavaş yavaş, sinsice gelir ve bir gün kendimizi hiç tanımadığımız bir hâlde buluruz. Bunun birkaç temel sebebi vardır:
1. Sürekli Fedakârlık Yapmak: Kendinden sürekli vermek, başkalarını mutlu etmek için kendi mutluluğunu hiçe saymak, ruhu aşındıran en büyük etkenlerden biridir.
2. Gerçek Hisleri Bastırmak: İnsan, yaşadığı olumsuz duyguları yok sayarak devam etmeye çalıştığında, zamanla içinde büyük bir boşluk oluşur. Duygular bastırıldıkça ruh, kırılgan hâle gelir.
3. Hayallerin ve Amaçların Kaybolması: İnsan, bir amacı olmadan yaşadığında savrulmaya başlar. Hedefi olmayan bir gemi, en ufak rüzgârda bile yönünü kaybeder.
4. Zihinsel ve Duygusal Yorgunluk: Sürekli stres, kaygı ve baskı altında yaşamak, insanın içindeki yaşam enerjisini tüketir.
Tükenmiş Bir Ruh Nasıl Yeniden Canlanır?
Her ne kadar karanlıkta kaybolmuş gibi hissetsek de ruhumuzu yeniden canlandırmak mümkündür. Önemli olan, içimizdeki ışığı tekrar bulabilmektir.
Dur ve Kendini Dinle: Sürekli koşturmak yerine, biraz durup iç dünyana kulak vermelisin. Gerçekten ne istiyorsun? Seni ne mutlu eder?
Küçük Mutlulukları Hatırla: Hayatın büyük anlamlarını ararken, küçük ama değerli anları göz ardı etme. Bir çiçeğin kokusu, bir dostun tebessümü bile ruhuna iyi gelebilir.
Hayır Demeyi Öğren: Kendini sürekli tüketen şeylere ve insanlara “hayır” diyebilmek, ruhunu korumanın en önemli adımlarından biridir.
Anlam Arayışına Çık: Bazen tükenmişliğin sebebi, hayatın anlamsız gelmeye başlamasıdır. Yeni bir amaç, yeni bir hedef belirleyerek kendini yeniden bulabilirsin.
Sessizliğe Sığın: Gürültü ve kaostan uzaklaş, tabiatın huzur veren kollarına kendini bırak. Toprağa basmak, denizi izlemek, yıldızları seyretmek ruhunu yeniden besleyebilir.
Son Söz: Yorgun Ruhlar İçin Umut Var mı?
Evet, her zaman umut vardır. Ruh ne kadar yorgun olursa olsun, içinde bir kıvılcım mutlaka kalmıştır. O kıvılcımı büyütmek için bazen sadece durup nefes almak, bazen de yeni bir başlangıç yapmak gerekir. Unutma ki, karanlık ne kadar yoğun olursa olsun, en küçük ışık bile onu delip geçebilir.
Ruhun ne kadar yorgun olursa olsun, pes etme. Belki de hayat, tam da yeniden başlamaya cesaret ettiğin noktada sana yeni kapılar açacaktır.
PKK’DAN MEDET UMAN BİR İRAN VAR. GEÇMİŞİ GİBİ… HASAN SABBAH BESLEMELERİ.
**TARİHİN TEKRARI: HASAN SABBAH’IN GÖLGESİNDE MODERN BİR STRATEJİ**
*(İran’ın Tarihi Oyunları ve Günümüzdeki Yansımaları)*
### **1. Tarihin Sessiz Tanığı: Hasan Sabbah ve Haşhaşiler**
Hasan Sabbah, 11. yüzyılda İran coğrafyasında Büyük Selçuklu İmparatorluğu’na karşı kurduğu **Nizârî-İsmaili Devleti** ve **Haşhaşi Tarikatı** ile tarihin en gizemli ve korkutucu figürlerinden biri haline geldi. Alamut Kalesi’ni ele geçirerek burayı hem askeri bir karargâh hem de ideolojik bir merkeze dönüştürdü . Sabbah’ın en çarpıcı stratejisi, **suikastlar** ve **psikolojik savaş** üzerine kuruluydu. Fedailerini, hedeflerini öldürmek için yıllarca bekletebilen, onları “cennet vaadi” veya haşhaş (afyon) ile motive eden bir sistem geliştirdi .
Bugün de İslam dünyasında yapılanlar ve işgaller gibi.
Bu yöntemler, Selçuklu devlet adamlarını derinden sarstı. Örneğin, **Nizamülmülk**, dönemin en güçlü veziri, Hasan Sabbah’ın bir fedaisi tarafından hançerlenerek öldürüldü . Sabbah’ın amacı, devlet otoritesini zayıflatmak ve korku imparatorluğuyla bölgesel nüfuz kazanmaktı.
Bugün de İran kendisinden daha güçlü ve güçlenecek bir İslam devletine tahammül etmediği gibi.
### **2. İran’ın Tarihi Kodları: Beslemeler ve Vekalet Savaşları**
Hasan Sabbah’ın mirası, İran’ın modern jeopolitik stratejilerinde hâlâ hissediliyor. Tarih boyunca İran, **asimetrik savaş** ve **vekâlet grupları** ile bölgedeki güç dengelerini manipüle etti. Bugün de **PKK** gibi örgütlere verdiği destek, bu tarihsel modelin bir uzantısı. Nasıl ki Haşhaşiler, Selçuklu’nun iç dinamiklerini çökertmek için kullanıldıysa, modern İran da benzer taktiklerle komşu devletleri zayıflatmayı hedefliyor .
#### **Paralel Stratejiler:**
– **Hedef Odaklı Manipülasyon:** Haşhaşiler, düşman liderleri hedef alırken; bugün İran, bölgedeki rakip devletlerin iç işlerine müdahale ediyor.
İran FETÖ’nün paralel devlet yapılanmasında da önemli katkıda bulunmuştur.
– **İdeolojik Propaganda:** Sabbah, müritlerini “dini bir görev”e inandırdı. Bugün ise **Şii mezhebi** ve **anti-emperyalist söylem**, İran’ın bölgesel grupları mobilize etme aracı .
– **Kale Mantığı:** Alamut, ele geçirilemez bir sığınaktı. İran’ın Suriye’deki üsleri veya Lübnan Hizbullah’ı da bu mantığın modern yansıması .
Tıpkı bugün Pkk inleri ve mağaraları gibi.
### **3. Tarihten İbret: Kısa Vadeli Zafer, Uzun Vadeli Çöküş**
Haşhaşiler, 166 yıl boyunca bölgede terör estirdi ancak sonunda **Moğollar** tarafından yok edildi. Hasan Sabbah’ın mirası, “korkuyla hükmetme”nin kalıcı olmadığını gösterdi. Benzer şekilde, İran’ın vekâlet savaşları da **uluslararası izolasyon** ve **iç çözülmelerle** risk taşıyor. Örneğin, **Hülagu Han**’ın Alamut’u yerle bir etmesi gibi, modern İran da küresel yaptırımlar ve iç huzursuzluklarla sınanıyor .
Öyle ki dünkü Moğollara karşı Bugün onun yerinde ABD bulunmakta, Moğollor gibi hiçbir hak hukuk tanımadan devletleri işgal etmektedir.
“Zalim Allah’ın kılıcıdır; onunla intikam alır, sonra ondan intikam alır.”
#### **Çarpıcı Veriler:**
– Hasan Sabbah, 34 yıl boyunca Alamut Kalesi’nden çıkmadı, ancak ölümünden sonra örgüt zayıfladı .
– İran’ın 2023’teki dış operasyon bütçesi 14 milyar doları aştı; ancak ekonomik kriz nedeniyle bu sürdürülebilir değil .
### **4. Düşündürücü Sorular: Tarih Neden Tekerrür Ediyor?**
– **İdeoloji mi, Çıkar mı?** Sabbah’ın müritleri “cennet”e inanıyordu. PKK militanları ise “özerklik” vaadiyle motive oluyor. Ancak her iki durumda da manipülasyon, gerçek hedefleri perdeliyor.
– **Güç Zehirlenmesi:** Nizamülmülk, Sabbah’ı hafife aldı ve bedelini ödedi. Bugün Batılı devletler de İran’ın vekâlet güçlerini küçümsüyor mu?
– **Tarihin Son Sözü:** Moğollar, Haşhaşileri yok etti. Peki İran’ın beslemeleri, küresel bir koalisyonla durdurulabilir mi?
### **5. Sonuç: Tarih, İbret Almak İçindir**
Hasan Sabbah’ın hikâyesi, **gücün karanlık yüzünü** ve **korkuyla hükmetmenin geçici zaferini** anlatır. İran’ın bugünkü politikaları, bu tarihi modelin modern bir versiyonu. Ancak unutulmamalıdır ki, tarih **tekerrür etmek zorunda değil**. Uluslararası toplumun ders alarak **diplomasi**, **ekonomik istikrar** ve **ideolojik direnç** ile bu oyunları bozma şansı var. Nasıl ki Selçuklu, Nizamiye Medreseleri ile fikri bir mücadele başlattıysa , bugün de eğitim ve kültürel dayanışma, terörizmin kökünü kurutabilir.
> *”Geçmişi hatırlamayanlar, onu tekrar yaşamak zorunda kalır.”* – George Santayana
Bu makale, tarihin sessiz çığlığını duymamız için bir çağrı niteliğindedir.
@@@@@@@@
İran’ın Pkk aşkı.
İran terörün hamisi.
İran terörden medet umuyor.
İran hiç değişmemiş.
Acem oyunları devam ediyor.
“Terör örgütü PKK’ya silah bıraktırma çabası sürerken İran farklı bir senaryo ile sahada. Suriye’de zemin kaybeden İran, örgütle aynı masaya oturdu. Güvenlik kaynaklarının verdiği bilgiye göre Tahran, Suriye’de PKK/YPG’ye daha fazla destek vadetti. Karşılığında ise İran’da bulunan teröristlerin Türkiye’de eylem yapmalarını istedi. PKK/YPG’nin çekincesi İran’ı düşman olarak gören ABD’nin tavrı.” https://www.yenisafak.com/gundem/iranin-yeni-pkk-plani-4677095
İttihat ve Terakki’den Günümüze CHP: Tarihî, İbretlik ve Düşündürücü Bir Yolculuk
Türk siyasi tarihinde, kökleri derinlere uzanan iki büyük oluşumdan biri olan İttihat ve Terakki Cemiyeti ve onun mirasçısı sayılabilecek Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), ülkenin olumsuz,gergin, kavgacı ve manevi değerlerden uzak bir yapıyı belirleyen en önemli siyasi aktörlerden olmuştur. Bu iki yapı, farklı dönemlerde farklı roller üstlenmiş olsa da, birçok açıdan benzerlikler taşımaktadır. Tarihi olaylar ışığında CHP’nin geçmişten günümüze uzanan serüvenini incelediğimizde, bu sürecin ibretlik ve düşündürücü yönleri daha net bir şekilde ortaya çıkmaktadır.
İttihat ve Terakki’nin Mirası: Merkezîyetçi ve Devletçi Bir Anlayış
İttihat ve Terakki Cemiyeti, 19. yüzyılın sonlarında Osmanlı Devleti’ni kurtarma idealiyle yola çıkan, ancak zamanla otoriterleşen bir hareket olarak tarih sahnesine çıkmıştır. Cemiyetin öne çıkan en önemli özellikleri şunlardı:
1. Merkeziyetçilik: Devleti güçlü kılmak adına her şeyi kontrol altında tutma isteği
2. Militarizm: Ordu ve bürokrasinin siyaset üzerindeki belirleyici rolü
3. Devletçilik: Ekonomiyi ve toplumu yukarıdan aşağıya bir müdahale anlayışıyla yönetme eğilimi
Bu ilkeler, 1908’de II. Meşrutiyet’in ilanıyla birlikte Osmanlı yönetiminde etkisini artıran İttihatçılar tarafından sıkı bir şekilde uygulandı. Ancak, uygulanan baskıcı politikalar, yanlış ekonomik tercihler ve özellikle I. Dünya Savaşı’na giriş gibi stratejik hatalar, Osmanlı’nın yıkılmasını hızlandırdı.
CHP’nin Kuruluşu: İttihatçı Kadroların Devamı mı?
Osmanlı’nın çöküşünden sonra, Cumhuriyet Halk Fırkası (daha sonra CHP), 1923’te yeni devletin temel taşı olarak ortaya çıktı. İttihat ve Terakki’nin kadrolarından gelen birçok isim, yeni partide önemli roller üstlendi.
CHP’nin kuruluş süreci, İttihatçılardan miras kalan bazı özellikleri de barındırıyordu:
Tek Parti Dönemi ve Otoriterlik: 1923-1946 arasında CHP’nin tek parti rejimi uygulaması, İttihatçıların merkeziyetçi anlayışının devamı gibiydi.
Devletçilik Politikası: Ekonomik kalkınma için devletin öncülüğünde sanayileşme projeleri başlatıldı.
Toplum Mühendisliği: Latin alfabesine geçiş, kıyafet devrimi gibi radikal reformlarla toplum dönüştürülmeye çalışıldı.
Atatürk döneminde reformlar sıkıcı, tek adam tekeli, baskıcı ve despot bir şekilde geçmise ait tüm bin yıllık manevi ve milli birikim ve değerleri devre dışı birakma politika ve siyaseti uygulanırken, özellikle İsmet İnönü’nün 1938 sonrası CHP’si, daha sert ve baskıcı bir yapıya çevrildi. II. Dünya Savaşı sürecinde uygulanan Varlık Vergisi, köylülere zorla tarım ürünleri toplatılması (Toprak Mahsulleri Vergisi), Tek Parti Diktatörlüğü gibi uygulamalar, halkın CHP’ye tepkisini artırdı.
CHP’nin Çok Partili Hayata Geçişi ve Kendi Muhalefetiyle Mücadelesi
1946’da çok partili hayata geçilmesiyle, CHP’nin siyasi tekelinin kırılması kaçınılmaz hale geldi. 1950 seçimlerinde Demokrat Parti’nin (DP) büyük bir zafer kazanması, halkın tek parti dönemine olan tepkisini gözler önüne serdi. Ancak CHP, muhalefete düştüğü dönemlerde bile devlet bürokrasisi, yargı ve ordu içindeki etkisini korumayı başardı.
27 Mayıs 1960 Darbesi: DP’yi deviren askerî darbenin ideolojik desteğini büyük ölçüde CHP’nin elit kadroları sağladı.
Ordu ve Yargı Vesayeti: CHP, uzun yıllar boyunca “Atatürkçülük” adına ordu ve yargı içinde güçlü bir etki alanı oluşturdu.
Ekonomik Politikalarda Devletçilikten Vazgeçmemek: CHP, serbest piyasa ekonomisine geçiş sürecinde bile devletçi çizgisini korudu.
Günümüz CHP’si: Değişim mi, Devamlılık mı?
Bugünkü CHP, 100 yılı aşan geçmişinde temelde pek bir değişim ve dönüşüm yaşamadı. Bir çok temel özellikleri, İttihat ve Terakki’den gelen mirasın izlerini taşımaya devam ediyor:
Devletçi ve Merkeziyetçi Anlayış: CHP, hâlâ devletin toplumu yönlendirmesi gerektiğine inanıyor ve özgürlükçü ekonomi politikalarına mesafeli duruyor.
Seçkinci Söylem: Parti, halkın değerleriyle tam anlamıyla örtüşmeyen azınlıklı ve şaibeli bir “aydın” kadroya dayanmayı sürdürüyor.
Vesayetçi Tavır: Ordu, yargı ve bürokrasi içindeki eski nüfuz alanlarını kaybetmiş olsa da, CHP hâlâ devletin belirli unsurlarına yaslanarak siyaset yapma eğiliminde.
Son yıllarda CHP içinde bazı göstermelik değişim çabaları olsa da, parti ideolojik kimliğini ve devletçi reflekslerini tam olarak terk edebilmiş değil. Halkın geniş kesimlerine hitap edebilen bir dönüşüm geçirememesi, CHP’nin seçimlerde istikrarlı bir başarı yakalayamamasının temel sebeplerinden biri olmaya devam ediyor.
Sonuç: Tarihten Ders Almak
İttihat ve Terakki’den CHP’ye uzanan süreç, Türk siyasetinin en ibretlik hikâyelerinden biridir. Devleti halkın üstünde gören anlayış, toplumla barışık olmayan siyaset tarzı ve vesayetçi eğilimler, CHP’yi uzun yıllar boyunca iktidar dışında tutan en büyük etkenler olmuştur. Bugünün CHP’si için en büyük sınav, geçmişin hatalarından ders çıkararak, halkla bütünleşen ve özgürlükçü politikalar geliştiren bir yapıya dönüşebilmek olacaktır. Ancak kim gelirse gelsin ufukta böyle bir ışık görülmemektedir.
Tarih, sadece geçmişi anlamak için değil, aynı hatalara tekrar düşmemek için de okunmalıdır. İttihat ve Terakki’nin hatalarından ders almayan CHP, eğer aynı yolu izlemeye devam ederse ki etmektedir, tarih sahnesinde benzer bir akıbete uğrama riskiyle karşı karşıya kalacaktır.
Dış Dünyamızı Şekillendiren İç Dünyamızdır: İslami ve İbretlik Bir Bakış
İnsan, iç dünyasında taşıdığı inançları, düşünceleri ve duyguları ile çevresini şekillendirir. Tıpkı bir tohumun toprağın altında filizlenip dış dünyaya yansıması gibi, insanın iç dünyasında olgunlaştırdığı fikirler ve duygular da hayatına yön verir. İslam, insanın kalbinin ve zihninin temiz olmasını, dış dünyaya da güzellikler yansıtmasını öğütler. Çünkü dışımızı inşa eden, içimizde taşıdığımızdır.
İç Dünya ve Kalbin Önemi
Kur’an-ı Kerim’de “Şüphesiz ki Allah, bir kavim kendi içinde olanı değiştirmedikçe, onların durumunu değiştirmez.” (Rad, 13/11) buyrulmuştur. Bu ayet, değişimin ve dönüşümün insanın iç dünyasında başladığını ifade eder. Bir toplumun düzelmesi için bireylerin zihin ve kalp dünyalarının temizlenmesi gerekir.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de bu gerçeği şöyle ifade etmiştir: “Dikkat edin! Vücutta bir et parçası vardır. Eğer o iyi olursa, bütün vücut iyi olur; eğer o bozulursa, bütün vücut bozulur. İşte o, kalptir.” (Buhari, Müslim)
Kalbin temizliği, sadece bireyin değil, toplumun da huzurunu sağlar. Kötü niyetler, hırslar ve yanlış düşünceler insanın dış dünyasını da karartır. Öyle ki, içindeki kötülükleri dizginleyemeyen kişi, çevresine de zarar vermeye başlar.
İç Dünyamızın Dışımıza Yansımaları
1. İyi Bir İç Dünya, Güzel Bir Hayat Getirir
İslam, insanın kalbini ve zihnini güzel duygularla doldurmasını öğütler. Tevekkül, sabır, şükür ve merhamet gibi erdemler insanın iç dünyasını huzurlu kılar. Böyle bir insan çevresine de huzur saçar.
Hz. Mevlana, bu gerçeği şöyle dile getirir: “Dünyayı güzel görmek istiyorsan, önce kalbini güzelleştir.”
Eğer bir insan kalbini iyi niyetle doldurursa, onun bakışı, sözü ve davranışları da iyilikle dolacaktır.
2. Kötü Düşünceler, Hayatı da Kötüleştirir
Öfke, kibir, haset ve kin gibi duygular insanın iç dünyasını karartır. Zamanla bu duygular, kişinin dış dünyasına da yansır ve etrafındaki insanlara zarar vermeye başlar. Kalbi kinle dolu bir insan, etrafına da nefret saçar. Bunun sonucunda toplumda huzursuzluk ve fitne meydana gelir.
Katılaşmış bir kalp, merhametsiz ve zalim bir hayat sürer. İç dünyasını kötü duygularla dolduran bir insan, sadece kendisini değil, çevresini de karanlığa sürükler.
İç Dünyamızı Güzelleştirmenin Yolları
İslam, insanın iç dünyasını güzelleştirmesi için bazı yollar gösterir:
1. Tefekkür ve Zikir: Allah’ı anmak ve yaratılış üzerine düşünmek, insanın ruhunu temizler. “Bilesiniz ki, kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.” (Rad, 13/28)
2. Şükür ve Sabır: Şükreden ve sabreden bir insanın iç dünyası huzur bulur, bu da dış dünyasına yansır.
3. Güzel İnsanlarla Beraberlik: İyi insanlarla olmak, insanın kalbini temizler. “Kişi dostunun dini üzeredir.” (Tirmizi)
4. Helal ve Temiz Lokma: Helal rızık, insanın hem ruhunu hem de bedenini temizler.
5. Kur’an ve Sünnet’e Bağlılık: Kur’an okumak ve Peygamber Efendimiz’in ahlakını örnek almak, insanın iç dünyasını nurlandırır.
Sonuç
Dış dünyamız, iç dünyamızın bir yansımasıdır. Kalbimiz neyle doluysa, hayatımız da ona göre şekillenir. Kalbi temiz olanın hayatı da huzurlu olur; kalbi kötü olan ise, kendisini ve çevresini sıkıntıya sokar. Bu yüzden, önce kalbimizi ve düşüncelerimizi temizlemeliyiz. Çünkü hayatın gerçek inşası, önce içimizde başlar.
Allah bizleri, kalbini temiz tutan ve dışına da güzellik yansıtan kullarından eylesin. Amin.
**************
HAYATTAKİ KİRLİKLİKLER ÖNCE DÜŞÜNCENİN KİRLENMESİYLE BAŞLAR
Düşüncenin Kirlenmesi ve Hayattaki Kirlilikler: İslami ve İbretlik Bir Bakış
İnsan, Allah’ın yarattığı en şerefli varlık (eşref-i mahlûkat) olarak dünyaya gönderilmiştir. Ancak insanın şerefli olması, onun aklı ve düşünme kabiliyeti ile doğrudan bağlantılıdır. Kur’an-ı Kerim’de birçok ayette akletmek, düşünmek ve tefekkür etmek teşvik edilmiştir. Çünkü insanın kalbi ve zihni temiz oldukça, amelleri de temiz olur. Ancak düşüncenin kirlenmesi, zamanla amellere ve toplumsal yozlaşmaya sebep olur.
Düşüncenin Kirlenmesi Nasıl Başlar?
İnsanın zihni, tıpkı bir bahçe gibidir. Ona ne ekilirse, zamanla o yeşerir ve meyve verir. Eğer bu bahçeye güzel fikirler, ahlaki prensipler ve doğru inançlar ekilirse, insanın davranışları da güzel olur. Ancak bu bahçeye fesat, kin, nefret ve kötü düşünceler ekilirse, zamanla bireyin kalbi kararır ve topluma da zarar vermeye başlar.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.), “Dikkat edin! Vücutta bir et parçası vardır; eğer o iyi olursa bütün vücut iyi olur, eğer o bozuk olursa bütün vücut bozuk olur. İşte o, kalptir.” (Buhari, Müslim) buyurarak, insanın iç dünyasının dış dünyasını nasıl şekillendirdiğine işaret etmiştir.
Düşüncenin Kirlenmesinin Sonuçları
1. Bireysel Yozlaşma: Kötü düşünceler önce bireyin kendi iç dünyasında bozulmalara yol açar. Haset, kibir, öfke ve nefret gibi duygular kalbi kirletir ve zamanla insana yanlış davranışlar yaptırır.
2. Ahlaki Çöküş: Düşüncenin kirlenmesi, insanın ahlaki değerlerini aşındırır. Yalan, hile, gıybet gibi günahlar normalleşir ve bireyin ruhu kararmaya başlar.
3. Toplumsal Kirlilik: Bireylerin iç dünyasındaki bozulma, zamanla topluma sirayet eder. Rüşvet, adaletsizlik, sömürü, israf ve ahlaki dejenerasyon gibi sorunlar, aslında bireylerin düşünce dünyalarındaki bozulmanın yansımasıdır.
Kur’an-ı Kerim’de “Şüphesiz ki Allah, bir kavim kendi içinde olanı değiştirmedikçe onların durumunu değiştirmez.” (Rad, 13/11) buyrularak, değişimin önce bireyin iç dünyasında başlaması gerektiği vurgulanmıştır.
Çözüm: Düşüncenin Arınması
Düşünceyi temiz tutmak, İslam’ın üzerinde önemle durduğu bir konudur. Bunun için şu hususlara dikkat etmek gerekir:
1. Tefekkür ve Zikir: Allah’ı sürekli anmak ve yaratılış üzerine düşünmek, insanın iç dünyasını temizler. “Bilesiniz ki, kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.” (Rad, 13/28) ayeti, bunun önemini vurgular.
2. İyi İnsanlarla Birliktelik: Peygamber Efendimiz (s.a.v.), “Kişi dostunun dini üzeredir. O hâlde kiminle dostluk ettiğinize dikkat edin.” (Ebu Davud, Tirmizi) buyurarak, çevrenin insanın düşüncelerini etkilediğine işaret etmiştir.
3. Helal Lokma: İnsanın yediği gıdalar bile düşüncelerini etkiler. Helal ve temiz lokma, ruhu besler ve düşünceleri berraklaştırır.
4. Kur’an ve Sünnet’e Bağlılık: Kur’an okumak ve Peygamber Efendimizin (s.a.v.) hadislerine uymak, zihni ve kalbi arındırır.
Sonuç
Düşünce, insanın en büyük sermayesidir. Eğer düşüncelerimiz temiz olursa, hayatımız da temiz olur. Ancak düşünceler kirlenirse, bu kirlilik önce bireyin kalbinde, sonra amellerinde ve en sonunda toplumda kendini gösterir. Bu yüzden Müslüman, zihnini ve kalbini sürekli temiz tutmalı, kötü düşüncelerden arınarak ahlaki güzellikleri hayatına hâkim kılmalıdır. Çünkü gerçek temizlik, önce kalpte ve düşüncede başlar.
Allah bizleri, kalbini ve düşüncelerini temiz tutan salih kullarından eylesin. Amin.
************
FITRAT FITRİ OLANI KABUL ETMEZ
“Fıtrat, fıtri ve layık olmayan şeyi reddeder, atar. “
Fıtratın Hakikati: Yaratılışın Reddettiği Şeyler
İnsan, yaratılıştan gelen saf ve temiz bir yapıya sahiptir. İslam’da buna fıtrat denir. Fıtrat, insanın özündeki saf hakikati ve doğruyu arayan yapısıdır. Bediüzzaman Said Nursî’nin ifadesiyle, “Fıtrat, fıtrî ve lâyık olmayan şeyi reddeder, atar.” Bu söz, insanın yaratılışına uygun olmayan şeyleri sevki ilahi olarak kabul etmeyeceğini, aksine onları reddedeceğini anlatır.
Ancak modern çağda, insanlar bazen fıtratlarının sesini duymakta zorlanır. Çünkü dış etkenler, alışkanlıklar ve toplum baskısı, insanın özündeki bu hakikati köreltebilir. Bu makalede, fıtratın neyi reddettiğini, neden reddettiğini ve insanın nasıl yeniden fıtratına dönebileceğini inceleyeceğiz.
1. Fıtrat Nedir ve Neden Önemlidir?
Fıtrat, insanın yaratılıştan gelen ilahi kodudur. Allah (c.c.), her insanı saf bir şekilde yaratmıştır:
> “O hâlde sen yüzünü, Allah’ı birleyici olarak dine, Allah’ın insanları üzerinde yarattığı fıtrata çevir. Allah’ın yaratmasında değişme yoktur. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.” (Rum, 30/30)
Bu ayet, Allah’ın insanı tertemiz bir fıtrat ile yarattığını ve aslında tüm insanların hakikati tanıyabilecek bir kalbe sahip olduğunu gösterir. Ancak zamanla çevresel faktörler, insanın bu saf yapısını değiştirebilir.
Bir hadiste de Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurur:
> “Her doğan çocuk fıtrat üzere doğar. Sonra anne-babası onu Yahudi, Hristiyan veya Mecusi yapar.” (Buhârî, Cenaiz 79; Müslim, Kader 22)
Bu hadis, insanın doğuştan temiz olduğunu, ancak dış etkenlerin onu farklı yönlere çekebileceğini gösterir. Fakat ne kadar değişime uğrarsa uğrasın, insanın fıtratı aslında hep doğrudan yana olacaktır.
2. Fıtratın Reddettiği ve Kabul Etmediği Şeyler
Fıtrat, insanın yapısına uygun olmayan şeyleri kabul etmez ve reddeder. İşte fıtratın doğal olarak reddettiği bazı şeyler:
1) Adaletin Bozulması ve Zulüm
İnsan, yaratılış gereği adaleti sever ve zulmü reddeder. Hangi toplumda olursa olsun, insanlar adaletli bir yönetimi arzu eder. Bir insan kendi çıkarı için zulmü savunabilir, fakat içinde her zaman bir huzursuzluk hisseder.
Haksızlık karşısında içimizde bir rahatsızlık hissediyorsak, bu fıtratımızın zulme karşı olduğunu gösterir.
Küçük bir çocuğa haksızlık yapıldığında bile içimizde bir öfke uyanıyorsa, bu fıtratın bir sonucudur.
> “Zulüm ile abad olanın, ahiri berbat olur.” (Atasözü)
Fıtrat, zulmün ve adaletsizliğin sürdürülebilir olmadığını bilir. Bu yüzden haksız düzenler eninde sonunda yıkılır.
2) Yalan ve Riyakârlık
İnsan doğası gereği doğruyu sever ve yalandan nefret eder. Bunu anlamak için küçük çocukları gözlemleyebiliriz.
Bir çocuk, kendisine yalan söylendiğini fark ettiğinde güvensizlik hisseder.
Eğer sürekli yalan söylenirse, içindeki fıtri temizlik kirlenir ve yalanı normal görmeye başlar.
Ancak ne kadar alışırsa alışsın, fıtratının derinliklerinde bir huzursuzluk hisseder.
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
> “Doğruluk iyiliğe, iyilik cennete götürür. Yalan ise kötülüğe, kötülük de cehenneme götürür.” (Buhârî, Edeb 69)
Bu hadis, doğruluğun fıtratın gereği olduğunu ve insanın iç huzurunu ancak hakikatle bulabileceğini gösterir.
3) Haram ve Helal Dengesi
İnsan, yaratılışı gereği helal olan şeylere meyleder ve haramlardan uzak durmak ister. Ancak alışkanlıklar ve çevresel etkenler, zamanla insanın harama duyarsızlaşmasına yol açabilir.
Örneğin:
Temiz gıdalar insanın bedenine iyi gelirken, haram yiyecekler ve içkiler zarar verir.
Fıtrat, haramın zararlarını önce bedende, sonra ruhta gösterir.
Allah (c.c.), insana haram olan şeyleri yasaklamıştır çünkü bunlar fıtrata uygun değildir. Kur’an’da şöyle buyurulmuştur:
> “Ey iman edenler! Allah’ın size helal kıldığı güzel şeyleri haram kılmayın ve haddi aşmayın. Çünkü Allah haddi aşanları sevmez.” (Maide, 5/87)
Fıtrat, Allah’ın koyduğu sınırları tanır ve bunlara uyduğunda huzur bulur.
3. Fıtratın Bozulması ve Geri Dönüş Yolları
Peki, insanlar neden bazen fıtratlarının sesini duyamaz hâle gelir? Bunun başlıca nedenleri şunlardır:
Yanlış alışkanlıklar ve bağımlılıklar (Örneğin: Yalan söylemeye alışan bir insan, zamanla bundan rahatsızlık duymaz.)
Toplumun yönlendirmesi (Eğer toplumda yanlış şeyler yaygınsa, birey de buna uyum sağlar.)
Gaflet ve ihmal (İnsan, fıtratının sesini dinlemeyip sürekli dünya işleriyle meşgul olursa, kalbi katılaşır.)
Ancak fıtrat hiçbir zaman tamamen kaybolmaz. İnsan ne kadar uzaklaşırsa uzaklaşsın, geri dönmesi her zaman mümkündür.
Allah (c.c.), kullarını her zaman affetmeye hazırdır:
> “De ki: Ey kendi aleyhlerine haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Çünkü Allah, bütün günahları bağışlar.” (Zümer, 39/53)
Sonuç: Fıtrata Uygun Yaşamak, Hakikati Bilmektir
Bediüzzaman Said Nursî’nin dediği gibi, fıtrat, kendisine uygun olmayan şeyi reddeder ve atar. Zulüm, yalan, haram ve batıl olan şeyler, insanın fıtratına terstir. Ancak insan bazen fıtratının sesini duyamaz.
Önemli olan, fıtrata uygun yaşamaya çalışmak ve hakikati aramaktır. Çünkü insan ancak fıtratına uygun yaşadığında gerçek huzuru ve mutluluğu bulur.
> “Kim doğru yola yönelirse, ancak kendi iyiliği için yönelmiş olur. Kim de saparsa, ancak kendi aleyhine sapar.” (İsra, 17/15)
***************
DÜNYA HERKESİN KENDİSİNİ BİLDİĞİ, BULDUĞU VE KENDİSİ OLDUĞU BİR YERDİR .-1-
Dünya: Herkesin Kendini Bildiği, Bulduğu ve Kendi Olduğu Bir Yer
Dünya, insanın hakikat yolculuğunu yaptığı, kendini tanıdığı ve varoluş gayesini keşfettiği bir imtihan yeridir. Her insan, bu dünyada kendi fıtratı, seçimleri ve niyetleri doğrultusunda bir yol çizer. Kimi hakikati bulur, kimi kendisini kaybeder. Ancak herkes, sonuçta kendi yaptıklarıyla şekillenir ve kendi gerçeğini yaşar.
Bu açıdan, İslam’ın bakış açısıyla dünya, bir tarla gibidir: İnsan, burada ne ekerse ahirette onu biçer. “Dünya herkesin kendisini bildiği, bulduğu ve kendisi olduğu bir yerdir” sözü, aslında insanın kendi özünü keşfetmesinin, fıtratına uygun bir hayat sürmesinin ve seçimlerinin sonucuyla yüzleşmesinin kaçınılmaz olduğunu anlatır.
Kendini Bilmek: İnsan Nefsinin Farkında Olmalı
İslam, insanın önce kendisini tanımasını, nefsini bilmesini ve Rabbine yönelmesini öğütler. “Kendini bilen, Rabbini bilir” (Hadis-i Şerif) sözü, insanın hakikat yolculuğunun önce kendi iç dünyasını tanımaktan geçtiğini gösterir.
Kur’an’da Yüce Allah şöyle buyurur:
“Biz ona (insana) iki yolu göstermedik mi?” (Beled, 90:10)
Bu ayet, insanın dünya hayatında kendi seçimleriyle yolunu belirleyeceğini ve sonuçlarına katlanacağını anlatır. İnsan, ya nefsinin esiri olur ve kaybolur ya da hakikati arar ve özünü bulur.
Dünya, insanın kendini tanıdığı bir yerdir. Kimi mal ve mülk hırsıyla yanılır, kimi şöhret ve makam peşinde ömrünü tüketir. Ancak gerçekten “kendini bilen” kişi, faniliğini kavrar ve bu dünyanın bir sınav yeri olduğunu idrak eder.
Kendini Bulmak: Hakikati Keşfetmek
Her insan, bu dünyada bir arayış içindedir. Kimileri doğru yolu bulur, kimileri gaflette kalır. Kur’an’da şöyle buyrulur:
“Kim hidayeti seçerse, bunu ancak kendi iyiliği için seçmiş olur. Kim de saparsa, ancak kendi zararına sapmış olur.” (İsra, 17:15)
Bu ayet, insanın yaptığı seçimlerin kendi kaderini belirlediğini vurgular. İnsan, dünyada hakikati arayıp bulanlardan mı olacak, yoksa nefsine uyup kaybolanlardan mı? İşte dünya, herkesin bu sorunun cevabını verdiği yerdir.
Gerçek anlamda “kendini bulan” insan, Allah’ın rızasını arayan insandır. Kur’an’da Allah, kendisini arayanlara şu müjdeyi verir:
“Beni anın ki ben de sizi anayım.” (Bakara, 2:152)
Bu, insanın dünya hayatındaki en büyük keşfidir: Rabbini bulmak, O’na yönelmek ve bu fani hayatta ebedi saadeti kazanmak.
Kendisi Olmak: İnsan Kendi Seçimlerini Yaşar
Dünya, insanın kendisini gerçekleştirdiği bir yerdir. Her insan, seçimleriyle kendi kimliğini oluşturur. Kimisi adaletli olur, kimisi zalimleşir. Kimisi imanla yaşar, kimisi gaflet içinde ömrünü tüketir.
Kur’an’da şöyle buyrulur:
“Kim zerre kadar hayır işlerse onu görür. Kim de zerre kadar şer işlerse onu görür.” (Zilzal, 99:7-8)
Aslında kendini görür, kendini bilir ve kendi olur.
Bu ayet, insanın dünyada yaptığı her şeyin kaydedildiğini ve sonunda karşısına çıkacağını gösterir. Her insan, bu dünyada yaptığı seçimlerle kendi ahiretini inşa eder.
Gerçek anlamda “kendisi olmak”, insanın fıtratına uygun yaşamasıdır. Allah insanı tertemiz bir fıtrat üzere yaratmıştır. Ancak dünya, insanın bu fıtratı koruyup koruyamayacağını test ettiği bir yerdir.
Sonuç: Dünya Bir Ayna Gibidir
Dünya, herkesin kendisini bildiği, bulduğu ve kendisi olduğu bir yerdir. Her insan, burada kendi hakikatini yaşar. Kim Allah’a yönelirse, huzuru bulur. Kim nefsine uyarsa, kaybolur.
Bu dünya bir ayna gibidir: İçimizdekini yansıtır. Kötülük tohumu eken, kötülükle karşılaşır. İyilik tohumu eken, iyilikle karşılaşır.
O halde insan, dünyaya neden geldiğini, ne yapmak istediğini ve bu hayatı nasıl geçirdiğini sorgulamalıdır. Çünkü herkes, burada kendi yolunu çizer ve ahirette de kendi çizdiği yolun karşılığını bulur.
***************
DÜNYA HERKESİN KENDİSİNİ BİLDİĞİ, BULDUĞU VE KENDİSİ OLDUĞU BİR YERDİR . -2-
### Dünya: Kendini Bilmenin, Bulmanın ve Olmanın İmtihan Sahnesi Dünya, insanın kendini tanıma, anlamlandırma ve gerçek benliğine ulaşma yolculuğunda bir imtihan sahasıdır. İslam’a göre bu yolculuk, sadece biyolojik bir varlık olmanın ötesinde, ruhun ve kalbin terbiyesini gerektirir. Hz. Peygamber’in (s.a.v.) “Kim nefsini tanırsa Rabbini tanır” hadisi, bu hakikatin temelini oluşturur. Peki insan, bu dünyada kendini nasıl “bilir”, “bulur” ve “olur”? İşte İslami perspektiften ibret ve tefekkürle dolu bir cevap…
#### 1. **Nefsini Bilmek: İlahi Bir Farz** İslam, insanın kendini tanımasını farz-ı ayn olarak niteler. Modern psikolojinin aksine, insanı sadece biyolojik ve sosyal bir varlık olarak görmek, onun özünü unutmasına yol açar. Kur’an-ı Kerim’de, “Allah’ı unutan ve bu yüzden kendilerini unutturanlar” ifadesi, bu tehlikeyi hatırlatır. Nefsini bilmek, kalpteki hastalıkların (kibir, haset, bencillik) farkına varmak ve bunları tedavi etmekle mümkündür. Her Müslüman, kendi nefsinin psikoloğu olmalı; zira bu, Allah’a yakınlaşmanın ilk adımıdır.
**İbret:** İnsan, kibrini fark ettiğinde tevazuya, hasedini gördüğünde şükre ulaşır. Bu farkındalık, imanın nurudur.
#### 2. **Kendini Bulmak: Mensubiyet ve Anlam Arayışı** Kendini bulmak, yalnızca içe dönük bir süreç değil; köklerle, toplumla ve Allah’la kurulan bağın keşfidir. Tasavvufta dünya, “yakın hayat” (el-hayâtü’d-dünyâ) olarak tanımlanır; geçici süslerle aldanmamak, kalıcı olanı aramak esastır. Ayette buyrulduğu üzere, “Dünya hayatı aldatıcı bir metadan ibarettir” (Âl-i İmrân, 3:185). Gerçek benliğe ulaşmak, bu aldanışı fark edip ahiret odaklı bir bilinç geliştirmekle mümkündür.
**Düşündürücü Soru:** Maskelerimizle yaşadığımız bir hayat, bizi ne kadar “kendimiz” yapar?
#### 3. **Kendin Olmak: Sorumluluk ve Fedakârlık** Kendini bilen ve bulan insan, artık “olma” sorumluluğunu taşır. İslam’da “faydalı insan” olmak, Peygamber’in (s.a.v.) “İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olandır” emrinin gereğidir. Dünya, bireysel çıkarların değil; adaletin, merhametin ve fedakârlığın hâkim olduğu bir yer olmalıdır. Modern dünyanın benmerkezci değerleri, insanı yalnızlaştırırken; İslam, toplumsal dayanışmayı ve kardeşliği öne çıkarır.
**Örnek:** Hz. Ömer’in (r.a.) adaleti, sadece bir yönetici olarak değil; nefsini terbiye eden bir mümin olarak “kendini bilmesi”nden kaynaklanıyordu.
#### 4. **Dünya-Ahiret Dengesi: Geçici Olanla Kalıcı Olanın Terazisi** Kur’an, dünya hayatını “yağmurla yeşerip sonra kuruyan bitkiye” benzetir (Yûnus, 10:24). Bu metafor, insana şu soruyu sordurur: “Geçici süsler peşinde koşarken, kalıcı eserler bırakabiliyor muyum?” İslam, dünyayı kötülemez; ancak onu ahiretin gölgesinde anlamlandırır. “Rabbimiz! Bize dünyada da âhirette de iyilik ver” duası (Bakara, 2:201), bu dengeyi sağlamanın rehberidir.
**Tefekkür:** Bir gülün ömrü kısadır, ama kokusu kalıcıdır. İnsanın dünyadaki amelleri de böyledir.
#### 5. **Toplumsal Ayna: Başkalarında Kendini Görmek** Kendini bulmak, yalnızca manevi bir yolculuk değil; toplumla etkileşimle şekillenen bir süreçtir. Hadis-i şerifte, “Mümin, başkası için istediğini kendisi için isteyendir” buyrulur. İnsan, başkalarının ihtiyaçlarına cevap verirken kendi benliğini inşa eder.
**İbretli Hikâye:** Mevlânâ’nın “Sen göründüğün şey değilsin; sen, aynalarda gördüğün yansımasın” sözü, insanın toplumdaki rolünü hatırlatır.
### Sonuç: Dünya Bir Aynadır; Kendini Görebilenler İçin… Dünya, insanın kendini tanıma, bulma ve olma sınavıdır. Bu sınavda başarı, nefsin farkındalığından, toplumsal sorumluluktan ve ahiret bilincinden geçer. Unutmamak gerekir: “Allah, bir toplumu değiştirmez, onlar kendilerini değiştirmedikçe” (Ra’d, 13:11). Kendini bilen, bulan ve “kendisi olan” insanların inşa ettiği bir dünya, ancak adalet, merhamet ve tevazu ile ayakta kalabilir.
**Dua ve Çağrı:** Rabbimiz! Bizi nefsimizi bilen, hakikati bulan ve kulluk bilinciyle “kendisi olan”lardan eyle. Âmin.