Kâinatın mayası, varlığın esası ve kulluğun zirvesi tek bir kelimede gizlidir: Teslimiyet.
Lakin bu teslimiyet, aciz bir “boyun eğiş” yahut iradesiz bir savruluş değildir. Bilakis, cüz-i ihtiyarinin hakkını verip, neticede Kudret-i Mutlaka’ya tam bir itimat ile dayanmaktır. Read more
O gün, âlem-i bakışın perdeleri aralanınca, herkesin önünde bir sandık—bir mahkeme değil, bir kayıt defteri duruyordu. Bu defter ne bir normal kâğıd ne de insanın kendi uydurduğu bir belgeydi; her satırı, zahiri ve derûnî hâllerin hatt-ı hakikîsiyle yazılmıştı.
EMANET-İ KÜBRA VE SIRR-I İLAHİ: “HEME EZOST” HAKİKATİ
Kâinat, Nakkaş-ı Ezelî’nin kudret kalemiyle yazdığı muazzam bir kitaptır. Her bir satırı, her bir harfi, manalarla yüklüdür. Lakin bu kitabın içinde öyle bir “elif” vardır ki, bütün kitabın özeti, fihristesi ve çekirdeği onda saklıdır.
ŞEFKAT MADENİNİ SİYASETİN GİRDABINDA HARCAMAK: YIKILAN YUVALAR VE KAYBOLAN İZZET
Kadın, kâinatın en nâzenin çiçeği, yaratılış ağacının en şefkatli meyvesi ve nesl-i beşerin (insan neslinin) en emin sığınağıdır. Cenab-ı Hak, o “şefkat madenlerini”, siyasetin gürültülü, kavgalı ve çoğu zaman menfaat üzerine dönen çarkları arasında ezilsinler diye değil; nesilleri terbiye etsinler, haneleri birer Cennet bahçesine çevirsinler diye yaratmıştır.
MAHŞER MEYDANINDA EBEDÎ BİR TEMAŞA: HAYAT KASETİNİN SEYRİ
İnsan, şu kâinat kitabının en cami bir nüshası ve esma-i İlahiye’nin en parlak bir aynasıdır. Şu kısacık hayat-ı dünyeviyede, irade-i cüziyesiyle yazdığı, kader kalemiyle kayda geçen muazzam bir “hayat hikayesi” vardır. Lakin bu hikaye, mürekkebi kuruyup rafa kaldırılan cansız bir kitap gibi değildir. Bilakis, tohumun içinde ağacın kaderinin saklı olması gibi, her amelimiz, her sözümüz, hatta zihnimizden geçen her hayal, “Hafîz” ismiyle muhafaza edilmekte ve ebedî bir “seyir” için arşivlenmektedir.
İMTİHANIN ZÂHİRÎ VE DAHİLÎ VECHESİ: ÖNCE MAL, SONRA CAN**
Cenâb-ı Hak, insanın fıtratını ve zaaflarını en iyi bilendir. İnsanı imtihan ederken, ona en çok sevdiği, en çok bağlandığı ve kaybederken en çok zorlandığı şeyler üzerinden hitap eder. Kur’an-ı Kerim’de, imtihan ve fitne (deneme) Açısından “mal”ın “evlat” ve “can”dan önce zikredilmesi, insanın tabiatındaki öncelikleri ve zaafları ortaya koyan muazzam bir “Hikmet-i Takdim” (öne alma hikmeti) örneğidir.
Konuyla ilgili iki temel ayet-i kerime şöyledir:
> **”Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla; mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle deneriz. Sabredenleri müjdele!”** *(Bakara Suresi, 2/155)*
> **”Biliniz ki mallarınız ve çoluk çocuğunuz birer deneme aracıdır. Allah katında ise büyük bir mükâfat vardır.”** *(Enfâl Suresi, 8/28 )*
Bu tertipteki hikmet ve illetleri şu başlıklar altında mütalaa edebiliriz:
#### **1. Hikmet-i Takdim: Dıştan İçe Doğru Bir Kuşatma**
İnsanın varlık sahasındaki ilk kalkanı ve hayatını idame ettirme aracı “mal”dır. İnsan, canını ve evladını korumak için mala ihtiyaç duyar. Dolayısıyla imtihan, genellikle en dış çemberden, yani maldan başlar. Mal, canın yongasıdır; ancak canın kendisi değildir. Bela ve musibetler ekseriyetle önce mala gelir, sabır ve metanet gösterilmezse veya imtihan kaybedilirse, daire daralır ve musibet cana veya evlada sirayet eder. Malın önce zikredilmesi, imtihanın “zâhirî” olandan “dahilî” ve “derûnî” olana doğru ilerlediğini ihtar eder.
Nitekim Eyyüb Peygamber’in imtihanı da öyle olmuştu.
#### **2. İnsan Psikolojisi (Ahvâl-i Rûhiye) Açısından Tahlil**
İnsanın nefsi, hazıra ve rahata meftundur. Mal, nefsin arzularını tatmin eden en güçlü araçtır.
* **Hırs ve Tamah:** İnsan psikolojisinde mal biriktirme hırsı, bazen can korkusunun bile önüne geçebilir. İnsan, malını artırmak uğruna sağlığını (canını) ve ailesini (evladını) ihmal edebilir. Bu sebeple Kur’an, nefsin en büyük putu olan “mal”ı ilk sırada zikrederek, en büyük tehlikeye, yani maddeperestliğe dikkat çeker.
* **Feda Edebilme Zorluğu:** Gariptir ki, insan tehlike anında canını kurtarmak için malını feda edebilir; ancak tehlike yokken, mal kazanmak için canını tehlikeye atar. İmtihanın “mal” ile başlaması, nefsin “benimdir” diyerek sahiplendiği en somut varlığa dokunulmasıdır.
* **Enaniyetin Beslendiği Kaynak:** Risale-i Nur’da ifade edildiği üzere, insan “ene” (benlik) duygusuyla mülkü kendisine atfeder. Mal, enaniyetin en gür beslendiği damardır. Allah (c.c.), o damarı keserek veya kısıtlayarak kuluna “Mülk sahibi sen değilsin, Mâlik-i Hakiki Benim” dersini verir.
#### **3. Sosyoloji (Hayat-ı İçtimaiye) Açısından Tahlil**
Toplumsal hayatta insanların statüsü, maalesef ekseriyetle “fazilet” ile değil, “servet” ile ölçülür.
* **İtibarın Kaynağı:** Toplum nazarında mal, gücün ve itibarın ilk basamağıdır. Bir kimse malını kaybettiğinde, toplumdaki “zahiri” itibarını da kaybetme korkusu yaşar. Bu, evladını kaybetmekten farklı, sosyal bir statü kaybıdır. Bu yüzden mal ile imtihan, kişinin toplum içindeki maskesinin düşürülmesi ve “acizliğinin” ilanıdır.
* **Fitne Unsuru Olarak Mal:** Ayette geçen “fitne” (imtihan/deneme) kavramı, malın toplumda bir azgınlık ve bozgunculuk aracı olabileceğine de işaret eder. Toplumsal yozlaşma, evlatlardan ziyade, malın haksız kullanımı, faiz, ihtikar ve israf ile başlar. Kur’an, toplumsal çöküşün önünü almak için dikkati önce “mal”ın tehlikesine çeker.
#### **4. Müteradif Ayetler ve Risale-i Nur’dan Bir Bakış**
Konuyu destekleyen diğer bir ayette Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:
> **”Mal ve oğullar dünya hayatının süsüdür…”** *(Kehf Suresi, 18/46)*
Burada da mal, evlattan önce zikredilmiştir. Çünkü süs ve ziynet olarak mal, göze daha önce çarpar ve daha çok insan tarafından talep edilir.
Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri, **Sözler** mecmuasında, mal ve canın Allah’a satılması (fedakarlık) bahsinde bu sıralamayı manevi bir ticaret perspektifiyle ele alır. İnsanın elindeki malın ve canın kendisine ait olmadığını, birer emanet olduğunu hatırlatır:
> *”Nefis ve malını Cenab-ı Hakk’a satmak ve ona abd olmak ve asker olmak; ne kadar kârlı bir ticaret, ne kadar şerefli bir rütbe olduğunu anlamak istersen, şu temsîlî hikâyeciği dinle…”* (Sözler, 6. Söz, s.30)
Üstad, burada nefis ve malı bir bütün olarak ele alır, ancak ticaretin (yani imtihanın) sermayesi olarak ikisinin de Mâlik-i Hakiki’ye devredilmesi gerektiğini vurgular. Malı Allah yolunda harcamak (infak), canı Allah yolunda harcamanın (cihat/fedakarlık) bir mukaddimesi, bir hazırlığıdır. Malından geçemeyen, canından hiç geçemez.
#### **Hülâsa ve Netice**
Cenâb-ı Hakk’ın malı candan ve evlattan önce zikretmesi;
1. **Sıklık Açısından:** Herkesin malı (az veya çok) vardır ve her an imtihandadır, ama herkesin evladı olmayabilir.
2. **Koruma Duygusu:** Mal, canın ve ailenin muhafazası için bir “kabuk” hükmündedir; imtihan kabuktan öze doğru ilerler.
3. **Terbiye Metodu:** İnsanın enaniyeti ve dünya sevgisi en çok mal ile tezahür eder. Allah, kulu terbiye ederken önce onun dünyaya bağlandığı halatları (malı) zayıflatır ki, kalbi Bâki-i Hakiki’ye yönelebilsin.
Bu sıralama bize şu dersi verir: Malımız da canımız da bizim değil, O’nundur. Malımızla sınandığımızda isyan etmemek, canımızla veya evladımızla sınanacağımız daha ağır imtihanlara karşı bir sabır antrenmanıdır.
ÖRÜMCEK AĞINA TUTUNMAK: Madde ve Tesadüfün Çürük Temelleri
İnsan, mahiyeti itibarıyla aciz ve fakir yaratılmıştır; bu yüzden dâima sığınacak bir Melce (sığınak) ve dayanak noktası arar. İman, insanı Kâinatın Hâlık’ına bağlayan kopmaz bir “Urvetü’l-Vuska” (sağlam kulp) iken; inkâr yolunu seçenler, ruhlarındaki bu boşluğu doldurmak için kendilerine hayali dayanaklar icat etmek zorunda kalmışlardır.
Bugün gerek memleketimizde gerekse dünyada, materyalist ve ateist düşüncenin “bilimsel gerçek” kisvesi altında sarıldığı, hakikatte ise çürük birer örümcek ağından farksız olan iki temel dayanağı vardır. Kur’an-ı Kerim, bu tür dayanakların zayıflığını şu muazzam teşbihle beyan eder:
> “Allah’tan başkalarını dost edinenlerin durumu, kendine bir ev edinen örümceğin durumu gibidir. Evlerin en dayanıksızı ise şüphesiz örümcek evidir. Keşke bilselerdi!”
> (Ankebût Suresi, 41. Ayet)
>
1. Birinci Çürük Bağ: Maddeye Uluhiyet Vermek (Tabiatperestlik)
İnkâr fikrinin en büyük çıkmazı, “Yaratıcı”yı reddederken, O’nun fiillerini ve sıfatlarını şuursuz, kör ve sağır olan maddeye yüklemek zorunda kalmasıdır.
Bir zamanlar inkâr bataklığında olup sonradan hidayete eren Cem Karaca gibi nicelerinin itiraf ettiği üzere; materyalistlerin dillerine pelesenk ettikleri “Tanrı” kelimesi, aslında inandıkları bir Ma’bud değil, “Tabiat” dedikleri şuursuz madde yığınına taktıkları bir maskedir.
Allah’ı (C.C.) kabul etmeyen bir akıl, kâinattaki bu muazzam nizamı, atomdaki bu şaşmaz hareketi ve canlılardaki bu harika sanatı kime verecektir? Mecburen her bir zerreye, her bir atoma bir nevi “ilahlık” vasfı yüklemek zorunda kalır. Çünkü bir atomun, kâinattaki yerini bilip, diğer atomlarla uyum içinde çalışarak bir gözü, bir beyni veya bir çiçeği inşa etmesi için; o atomun ya Sâni-i Hakîm olan Allah’ın emrine itaat eden bir memur olması gerekir ya da her şeyi bilen sonsuz bir ilme ve güce sahip olması gerekir.
Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri, bu dehşetli zıtlığı ve akıldan istifa halini Sözler adlı eserinde şöyle tasvir eder:
> “Eğer herşey Kadîr-i Ezelî’ye verilmezse, o vakit kâinatın zerratı adedince ilahlar kabûl edilmesi lâzım gelir.”
> (Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, 32. Söz, Sayfa 613)
>
Maddeye ezeliyet ve yaratıcılık vermek; bir sarayın inşasını, mimarını reddedip, taşların ve tuğlaların kendi kendine dizildiğine, o taşların mimarlık ilmine sahip olduğuna inanmak kadar gülünç bir hurafedir. “Doğa ana”, “Doğa’nın gücü” gibi süslü ifadeler, hakikatte aciz, camid (cansız) ve şuursuz olan maddeye uluhiyet isnat etmekten başka bir şey değildir.
2. İkinci Çürük Bağ: Üç Asırlık Faraziye (Tesadüf ve Evrim)
Materyalizmin sarıldığı ikinci çürük bağ ise, asırlardır “teori” ve “faraziye” olmaktan öteye gidememiş, isbatı mümkün olmayan, tesadüfe dayalı evrim düşüncesidir. Bu nazariye, kâinattaki ve canlılardaki o ince sanatı, o muazzam hikmeti, kör tesadüflerin ve şuursuz sebeplerin oyuncağı zannetmektedir.
Halbuki bir iğne bile ustasız olmazken, nasıl olur da insan gibi harika bir sanat eseri; gözüyle, kulağıyla, kalbiyle, hisleriyle ve kâinatı kuşatan aklıyla, kör tesadüflerin, sağır tabiatın ve şuursuz zamanın bir eseri olabilir?
Risale-i Nur, bu “tesadüf” putunu Tabiat Risalesi’nde (23. Lem’a) yerle bir eder. Kör tesadüfün, karmaşık ve mükemmel bir sanat eseri ortaya koyamayacağını şu misalle akla yaklaştırır: Eczanede hassas ölçülerle hazırlanmış hayatdar bir macun düşünelim. Şişelerin rüzgârla devrilip, her birinden tam kararında damlaların akıp bu ilacı kendi kendine oluşturması ne kadar imkânsızsa; hayatın, tesadüf ve sebeplerin birleşmesiyle oluşması, ondan bin derece daha imkânsızdır.
Bediüzzaman Hazretleri bu hakikati şöyle haykırır:
> “Acaba şuursuz, intizamsız, san’atsız, câmid, basit, kör ve sağır esbabın, kör tesadüfle, şu ‘insan’ denilen mu’cize-i kudret-i Samedaniyeyi ve hârika-i hikmet-i Rabbaniyeyi, bütün cihazatıyla, mizan-ı hikmetle yapıp, takıp, yerleştirmesine hiç imkân var mı?”
> (Risale-i Nur Külliyatı, Lem’alar, 23. Lem’a, Sayfa 189)
>
Evrim nazariyesinin dayandığı temel; bir Yaratıcıyı kabul etmemenin getirdiği mecburiyettir. İlim değil, bir kaçıştır. Bir Sâni-i Hakîm’i kabul etmeyenler, zamanı ve tesadüfü “fail” (yapan) makamına oturtarak, hayret verici bir cehalet sergilemektedirler.
Netice: Hakikat Güneşi
Maddeperestlerin ve ateistlerin sarıldıkları bu iki bağ; ne akla, ne mantığa, ne de vicdana sığar. Onlar, bir **”Kadîr-i Mutlak”**ın kudretine teslim olmaktan kaçarken, trilyonlarca aciz atomun önünde secde eder duruma düşmüşlerdir. Madde, ancak Allah’ın kudretinin bir perdesidir; fail değil, münfaildir (işlenendir). Tesadüf ise, hikmetli yaratılışın zıddıdır ve kâinatta yeri yoktur.
Hakiki huzur ve kurtuluş; her şeyi yoktan var eden, her zerreye hükmü geçen, ezelî ve ebedî olan Allah’a iman ve itaat etmektedir.
✧✧✧✧✧✧✧✧✧✧✧✧✧✧✧✧✧
ENE: Kâinatın Tılsımlı Anahtarı ve Esbab Perdesinin Yırtılması
Cenab-ı Hak, insanın eline, kâinatın kapılarını açacak ve İlahi hazineleri tartacak muazzam bir anahtar vermiştir. Risale-i Nur’da “Ene” namıyla tabir edilen bu “benlik” hissi, hakikatte insanın kendini tanıması için değil, Rabbini tanıması için verilmiş bir vâhid-i kıyâsîdir (bir ölçü birimidir).
Kur’an-ı Kerim’de, dağların ve taşların yüklenmekten çekindiği o “Emanet”in en mühim bir ciheti olan “Ene”, doğru kullanıldığında insanı “Ahsen-i Takvim”e (en güzel kıvama) çıkarırken; yanlış kullanıldığında “Esfel-i Safilîn”e (aşağıların en aşağısına) düşüren keskin bir bıçak gibidir.
> “Şüphesiz biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar onu yüklenmek istemediler, ondan çekindiler. Onu insan yüklendi. Çünkü o çok zalimdir, çok cahildir.”
> (Ahzâb Suresi, 72. Ayet)
>
1. Esbabperestlik: Ene’nin Rengiyle Kâinata Bakmak
Ateizmin ve materyalizmin düştüğü en büyük yanılmaya, “Ene”nin mahiyetini bilememekten kaynaklanır. İnsan, kendisine verilen cüz’i ilim, kudret ve iradeyi, kendinin malı zannettiği an, dalalet kapısı açılır.
Nefis, “Ben yaptım, ben bildim, ben kazandım” dediği vakit; kâinata da aynı gözlükle bakar. Kendi cüz’i iktidarını kendine mal ettiği gibi, kâinattaki harika işleri de sebeplere (esbaba) mal eder. “Bulut yağmuru yaptı,” “Güneş ısıttı,” “Ağaç meyve verdi” diyerek; şuursuz, kör ve sağır sebepleri birer ilah gibi (haşa) fail ve yaratıcı makamına oturtur. İşte Esbabperestlik (sebeplere tapma) budur.
Bediüzzaman Hazretleri, Ene’nin bu karanlık yüzünü Otuzuncu Söz’de şöyle tasvir eder:
> “Ene, kendinde bir rububiyet-i mevhume, bir mâlikiyet, bir kudret, bir ilim tasavvur eder, bir had çizer. Onunla mülk-ü mâlikini taksim eder… Sonra mahlukatın envâına, her birisine birer rububiyet-i mevhume verir. ‘Bu da kendi kendine maliktir, kendi keyfine göre hareket eder’ der.”
> (Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, 30. Söz, Sayfa 537)
>
Bu bakış açısı (Mana-yı İsmi), kâinatı manasız bir tesadüf yığınına, insanı da sahipsiz bir yetime dönüştürür.
2. Tevhid: Ene’nin Bir Ayna ve Vahid-i Kıyasi Olması
İman ehli için ise “Ene”, bir gaye değil, bir vasıtadır. İnsan der ki: “Ben şu cüz’i kudretimle bu evi yaptım; demek ki şu koca kâinat sarayını yapan bir Zât var ki, O’nun kudreti sonsuzdur. Ben şu azıcık ilmimle harfleri dizdim; demek ki şu kâinat kitabını yazan Zât’ın ilmi nihayetsizdir.”
İşte bu noktada “Ene”, kendindeki numunelerle Allah’ın isim ve sıfatlarını anlamaya yarayan bir dürbün, bir santral ve bir ayna olur. Sebeplerin, sadece birer perde olduğunu; hakiki tesirin ve yaratmanın sadece Allah’a ait olduğunu (Müsebbibü’l-Esbab) idrak eder.
Bu sırrı anlayan insan, sebeplere dilencilik etmekten kurtulur. Bilir ki; elmayı ağaç değil, ağacı bir fabrika gibi çalıştıran Allah vermiştir. İlacı doktor değil, şifa veren Şâfi-i Hakiki göndermiştir.
Bediüzzaman Hazretleri, Ene’nin bu nurani veçhesini şöyle beyan eder:
> “Cenab-ı Hakk’ın sıfât-ı mutlakasını ve şuûn-u mukaddesesini anlamak için bir vâhid-i kıyâsîdir… Tâ ki, o ene ile, o sıfât-ı mutlakayı bilip, o şuûn-u mukaddeseyi tanısın.”
> (Risale-i Nur Külliyatı, Sözler, 30. Söz, Sayfa 536)
>
3. İnsanın Yaratılış Gayesi: Hayret ve Muhabbet
Bütün bu hakikatlerin ışığında, insanın bu dünyaya gönderilmesinin asıl gayesi; yiyip içmek veya sadece nefsi tatmin etmek değildir. İnsan, “Ene”si vasıtasıyla aczini ve fakrını anlayıp, Kudret ve Rahmet sahibi Rabbine sığınmak için yaratılmıştır.
Kâinat bir sergi, insan ise o sergiyi gezen, takdir eden ve “Maşallah, Barekallah” diyerek sanatkarını alkışlayan bir seyircidir. Hayvan, midesinin ihtiyacı kadarını bilir; insan ise aklıyla, kalbiyle ve ruhuyla bütün kâinatın Hâlık’ını tanımakla mükelleftir.
Netice-i kelam; “Ene” ince bir “Elif” gibidir. Eğer ona, “Benimdir” diye bakarsan kalınlaşır, hakikati örten bir perde olur. Eğer ona “Ben bir aynayım, sahibimi gösteriyorum” diye bakarsan şeffaflaşır, bütün kâinatın sırrını çözen tılsımlı bir anahtar olur.
✧✧✧✧✧✧✧✧✧✧✧✧✧✧✧✧✧
TABİAT: İLAHİ KUDRETİN MATBAASI VE NİZAMIN AYNASI
İnsan aklı, gördüğü nizam ve intizam karşısında hayrete düşmekle mükelleftir. Ancak gaflet perdesi ve maddeperestlik hastalığı, bu hayreti yanlış adrese yönlendirmekte; eseri görüp sanatkârı göremeyenler, eserin kendisine veya onu meydana getiren sebeplere (tabiata) yaratıcılık isnat etmektedirler.
Bu asrın en büyük akıl tutulması; bir kitabın kâtibini inkâr edip, “Bu kitabı kalem yazdı” veya “Bu kitap matbaa makinesinin içindeki mürekkeplerin tesadüfen dökülmesiyle oluştu” deme divaneliğidir. İşte Tabiat Risalesi, bu sakat mantığı “Matbaa” temsiliyle kökünden kesip atar.
1. Tabiat: Matbaadır, Matbaacı Değildir
Bir matbaada basılmış, harika nakışlarla süslü, içinde yüksek ilimlerin ve fenlerin bulunduğu muazzam bir kitap düşünelim. Bu kitabı eline alan bir gafil, eğer kitabın müellifini (yazarını) ve o matbaayı kuran mühendisi kabul etmezse, şöyle demek zorunda kalır:
“Bu harika manalar, şu harflerin ve kâğıdın içinden çıkmıştır. Bu makine, kendi kendine bu kitabı basmıştır.”
Halbuki o matbaa makinesi (tabiat), sadece demirden ve çelikten ibaret, şuursuz, iradesiz, ilimsiz bir alettir. O makine, ancak onu kuran mühendisin iradesi ve ilmiyle işler. Kitaptaki ilim, mürekkebin veya makinenin özelliği değil, o makineyi kullanan yazarın ilminin tecellisidir.
Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri, tabiatperestlerin bu dehşetli yanılmasını 23. Lem’a’da şu hikmetli cümlelerle tasvir eder ve hakikati haykırır:
> “Elhasıl, tabiiyyunların, mevhum ve hakikatsiz, tabiat dedikleri şey, olsa olsa ve hakikat-i hariciye sahibi ise, ancak bir sanat olabilir, sâni olamaz. Bir nakıştır, nakkaş olamaz. Ahkâmdır, hâkim olamaz…Bir şeriat-ı fıtriyedir, şâri’ olamaz. Mahlûk bir perde-i izzettir, hâlık olamaz. Münfail bir fıtrattır, fâtır bir fâil olamaz. Kanundur, kudret değildir, kadîr olamaz. Mistardır, masdar olamaz.”
> (Risale-i Nur Külliyatı, Lem’alar, 23. Lem’a, Sayfa 186)
>
Burada geçen “Mistar” ifadesi çok ince bir hakikattir. Mistar; eskiden düzgün yazı yazmak için kâğıdın altına konulan çizgili altlıktır. Kalem o çizgilere göre gider ama yazıyı yazan o çizgiler değil, kâtibin elidir. Tabiat da Allah’ın (C.C.) koyduğu kanunlardan ibaret bir mistardır; yaratan ve icad eden (Masdar) değildir.
2. Tesadüf Masalı: Mürekkep Hokkasını Devirmek
Evrim ve materyalizm fikrinin sığındığı “tesadüf” kavramı ise, matbaa örneğinde şuna benzer:
Birisi çıkıp dese ki; “Bu matbaada bir mürekkep hokkası devrildi, mürekkepler saçıldı ve tesadüfen, hiç kimsenin müdahalesi olmadan bu manalı, kafiyeli, hikmetli şiir kitabı ortaya çıktı.”
Böyle bir iddiaya kargalar bile gülerken, insan vücudu gibi, tek bir hücresinde binlerce ciltlik bilgi saklı olan (DNA), her azası yerli yerinde, gören, işiten, düşünen bir harika sanatın; kör ve sağır tabiatın tesadüfi hareketleriyle oluştuğunu iddia etmek, akıl fenerini söndürmek demektir.
Kur’an-ı Kerim, bu hakikati şu sarsıcı beyanla ilan eder:
> “Yoksa onlar, hiçbir şey olmadan (yani yaratıcısız) mı yaratıldılar? Yoksa kendileri mi yaratıcıdırlar? Yoksa gökleri ve yeri onlar mı yarattılar? Hayır, onlar bir türlü anlayıp inanmazlar.”
> (Tûr Suresi, 35-36. Ayetler)
>
3. Netice: Kanun Hâkimiyet Değildir
Nasıl ki bir ülkedeki “ceza kanunu” veya “trafik kanunu”, tek başına hırsızı yakalayamaz veya trafiği düzenleyemez; o kanunu uygulayan bir hâkim ve bir polis lazımdır. Öyle de “Tabiat Kanunları” dediğimiz yer çekimi, suyun kaldırma kuvveti, hücre bölünmesi gibi düsturlar; Allah’ın “Âdetullah” dediğimiz şeriat-ı fıtriyesidir.
Kanun ilimdir, kudret değildir. Vücudu yoktur, ancak bir Vücud-u Hakiki’nin (Allah’ın) kudretiyle işlerlik kazanır.
Tabiat; İlahi kudretin bir perdesi, bir aynası ve bir matbaasıdır. İnsan, matbaaya bakıp demir yığınını alkışlamamalı; o matbaadan çıkan eserleri görüp, o matbaayı icad eden ve işleten Sâni-i Zülcelâl’i tanımalı, O’na iman ve secde etmelidir.
“Hem meselâ, Hazret-i Süleyman Aleyhisselâm taht-ı Belkıs’ı yanına celb etmek için vezirlerinden bir âlim-i ilm-i celb dedi: “Gözünüzü açıp kapayıncaya kadar sizin yanınızda o tahtı hazır ederim” olan hâdise-i hârikaya delâlet eden şu âyet,
(ilâ âhir),
(Semâvî kitapların esrârına vâkıf bir âlim ise, “Sen daha gözünü açıp kapamadan ben onu sana getiririm,” dedi. Süleyman Belkıs’ın tahtını yanında hazır görünce. (Neml Sûresi: 40.)
işaret ediyor ki, uzak mesafelerden eşyayı aynen veya sûreten ihzâr etmek mümkündür. Hem vâki’dir ki, risâletiyle beraber saltanatla müşerref olan Hazret-i Süleyman Aleyhisselâm, hem mâsumiyetine, hem de adâletine medâr olmak için, pek geniş olan aktâr-ı memleketine bizzat zahmetsiz muttalî olmak ve raiyyetinin ahvâlini görmek ve dertlerini işitmek, bir mu’cize sûretinde Cenâb-ı Hak ihsan etmiştir. Demek, Cenâb-ı Hakka itimad edip, Süleyman Aleyhisselâmın lisân-ı ismetiyle istediği gibi, o da lisân-ı istidadıyla Cenâb-ı Haktan istese ve kavânîn-i âdetine ve inâyetine tevfîk-ı hareket etse, ona dünya bir şehir hükmüne geçebilir. Demek, taht-ı Belkıs Yemen’de iken, Şam’da aynıyla veyahut sûretiyle hazır olmuştur, görülmüştür. Elbette, taht etrafındaki adamların, sûretleri ile beraber sesleri de işitilmiştir.
İşte, uzak mesafede, celb-i sûrete ve savta haşmetli bir sûrette işaret ediyor ve mânen diyor: “Ey ehl-i saltanat! Adâlet-i tâmme yapmak isterseniz, Süleymanvârî, rûy-i zemini etrafıyla görmeye ve anlamaya çalışınız. Çünkü, bir hâkim-i adâletpîşe, bir padişah-ı raiyyetperver, aktâr-ı memleketine her istediği vakit muttalî olmak derecesine çıkmakla mesûliyet-i mâneviyeden kurtulur veya tam adâlet yapabilir.”
Cenâb-ı Hak, şu âyetin lisân-ı remziyle mânen diyor ki: “Ey benîâdem! Bir abdime geniş bir mülk ve o geniş mülkünde adâlet-i tâmme yapmak için, ahvâl ve vukuât-ı zemine bizzat ıttılâ veriyorum ve mâdem herbir insana, fıtraten, zemine bir halîfe olmak kabiliyetini vermişim; elbette o kabiliyete göre rûy-i zemini görecek ve bakacak, anlayacak istidadını dahi vermesini, hikmetim iktizâ ettiğinden, vermişim. Şahsen o noktaya yetişmezse de nev’en yetişebilir; maddeten erişemezse de, ehl-i velâyet misillü mânen erişebilir. Öyle ise, şu azîm ni’metten istifade edebilirsiniz. Haydi göreyim sizi, vazife-i ubûdiyetinizi unutmamak şartıyla öyle çalışınız ki, rûy-i zemini, her tarafı herbirinize görülen ve her köşesindeki sesleri size işittiren bir bahçeye çeviriniz.”
(https://kulliyat.risaleinurenstitusu.org/sozler/ikinci-makam/233)
Metnin İzahı:
1. “Kavânîn-i âdetine ve inâyetine tevfîk-ı hareket etse” ifadesinin manası:
Cenâb-ı Hak, bu kâinatı bir nizam ve intizam içinde yaratmış ve işleyişini birtakım kanunlara bağlamıştır. Bu kanunlara İslami literatürde “Âdetullah” veya “Sünnetullah” (Allah’ın âdeti, kanunu) denir. Mesela, ateşin yakması, suyun kaldırması, yerçekimi gibi fizikî kanunlar “kavânîn-i âdet”tir.
Buradaki ifadeyle şu hakikat kaydedilmiştir: İnsan, Allah’ın kâinatta koyduğu bu fıtrî kanunları keşfedip, çalışmalarını bu kanunlara uygun hale getirirse (tevfîk-ı hareket) ve aynı zamanda Cenâb-ı Hakk’ın inâyetine, yardımına ve ismine iltica ederse, harika neticelere ulaşabilir. Yani, sebeplere teşebbüs edip, fen bilimlerinin gerektirdiği şartları yerine getirerek ve neticeyi Allah’tan isteyerek hareket edilirse, dünya ona bir şehir gibi kolay ve ulaşılabilir olur.
2. Eşyanın “aynıyla” (cismen) naklinin mümkünlüğü ve tefsirlerdeki izahlar:
Metinde geçen “Şam’da aynıyla veyahut sûretiyle hazır olmuştur” ifadesi iki ayrı hakikate işaret eder:
* Sûreten Nakil: Eşyanın görüntüsünün ve sesinin naklidir ki, bugünkü televizyon, internet ve görüntülü görüşme teknolojileriyle bu tahakkuk etmiştir.
* Aynıyla Nakil: Eşyanın bizzat cisminin, maddesinin uzak mesafeden getirilmesidir (Işınlanma/Teleportasyon).
Bilimsel Açıdan: Günümüz fiziğinde “kuantum dolanıklığı” (quantum entanglement) prensibiyle atom altı parçacıkların (fotonların) bilgisinin anlık olarak nakledilmesi (ışınlanma) laboratuvar ortamında isbat edilmiştir. Maddenin enerjiye dönüştürülüp bir yerden bir yere nakli ve tekrar maddeye çevrilmesi, nazari (teorik) olarak fizik kanunlarına aykırı görülmemektedir; ancak büyük cisimler için henüz tatbik safhasına gelmemiştir. Bediüzzaman Hazretleri, bu ayetin işaretiyle bunun “mümkün” olduğunu ve insanlığın buna çalışması gerektiğini ifade eder.
Tefsirlerdeki İzahlar: Müfessirler, Neml Sûresi’ndeki bu hadiseyi (Neml, 40) genellikle bir keramet veya mucize olarak değerlendirmişlerdir. Tahtı getirenin, Hz. Süleyman’ın (a.s.) veziri olan ve “İsm-i Azam”ı bilen Asaf bin Berhiya olduğu rivayet edilir. Bu nakil hadisesi tefsirlerde “Tayy-ı Mekân” (mekânı dürmek, mesafeyi ortadan kaldırmak) veya “Bast-ı Zaman” (zamanın genişlemesi) hakikatleriyle izah edilmiştir. Eşyanın atomlarının bir anda dağıtılıp (tahlil) hedef yerde tekrar toplanması (terkip) suretinde olabileceği gibi, Cenâb-ı Hakk’ın kudretiyle zaman ve mekan kaydının o eşya için kaldırılması şeklinde de yorumlanmıştır.
3. “Kabiliyet” ve “İstidad” ifadelerinin cisimlerin nakline işareti:
Evet, burada cisimlerin naklinin mümkün olduğuna kuvvetli bir işaret ve teşvik vardır. İktibas edilen metindeki şu cümle bu manayı sarahaten gösterir:
“…elbette o kabiliyete göre rûy-i zemini görecek ve bakacak, anlayacak istidadını dahi vermesini, hikmetim iktizâ ettiğinden, vermişim.”
Bediüzzaman Hazretleri burada şu mantığı kullanır:
* Allah, insana yeryüzüne “halife” olma kabiliyetini vermiştir.
* Halife olmak, hükmettiği topraklara hâkim olmayı, her yerini görüp işitmeyi ve idare etmeyi gerektirir.
* Cenâb-ı Hak, Süleyman Aleyhisselâm’a bunu bir mucize olarak (lisan-ı ismetle) vermiştir.
* İnsanoğluna da “lisan-ı istidad” ile (kabiliyet diliyle) bu kapıyı açmıştır.
Yani metin, “Ey insanlar! Peygamberlere mucize olarak verilen şeyler, sizin için ulaşılması mümkün hedeflerdir. Çalışınız, fen ve ilim yoluyla siz de eşyanın suretini ve sesini, hatta cismini nakletmeye muvaffak olabilirsiniz” manasında manevî bir teşvik yapmaktadır. “Nev’en yetişebilir” (insanlık türü olarak ulaşabilir) ifadesi, bu teknolojinin ferdî bir keramet olmaktan çıkıp, insanlığın ortak malı olan bir teknoloji (fen) haline gelebileceğini müjdeler.
Hülâsa; Kur’an, geçmişte olmuş bir mucizeyi anlatırken, istikbalde insanlığın ulaşacağı nihaî hudutları (sınırları) çizmekte ve eşyanın naklinin (teleportasyonun) dahi beşer için mümkün bir hedef olduğunu ders vermektedir.
*HÜLASA:
Taberî, İbn Kesîr, Fahreddin Râzî,Kurtubî gibi müfessirlerin çoğu;
• Tahtın bizzat (aynıyla) taşınmış olmasını mümkün görür.
* Mucize nev’inden olan bir hâdise, nev’î olarak insanlığa kapı açabilir.
• Mucize “Asıl ” olarak peygambere aittir.
• Fakat insanlık, benzer hâlleri nev’î olarak kendi ilmiyle elde edebilir.
Meselâ:
• “Havada uçmak” mucize idi → insana nev’î olarak uçaklarla açıldı.
• “Uzak mesafeden konuşmak” mucize idi → telefona kapı açıldı.
• “Bir anda görüntü elde etmek” mucize idi → kameraya kapı açıldı.
Belkıs’ın tahtı mucizesi de:
• Neden Aynıyla nakil beşer için mümkün olmasın?
HAREMEYN’İN MAHZUN DUVARLARI VE “ÜÇ KÖR” DÜĞÜMÜ: BİR KADER TAFSİLATI
Tarih, sadece olayların kronolojik dizilimi değildir; tarih, sebeplerin sükût ettiği yerde kaderin konuştuğu bir ibret sahnesidir. İslam âleminin kalbi olan Mekke ve Medine’nin (Haremeyn-i Şerifeyn), asırlarca Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’in şefkatli sinesinde muhafaza edildikten sonra, sert ve tavizsiz bir mizaca sahip olan Vehhabilerin eline geçmesi, rastgele bir siyasi devrilme değil, derin manalar taşıyan bir “kader tokadı”dır.
Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri, “Altıncı Mesele”de bu hadiseyi tahlil ederken, meseleyi üç ana sacayağına oturtur: Tarihi kin, İngiliz siyasetinin oyunu ve Kader-i İlahinin adaleti.
1. Tarihin Derinliklerinden Gelen “Hâricî” Damarı
Vehhabilik, çölde aniden biten bir diken değildir; kökleri İslam tarihinin ilk dönemlerine, Hz. Ali (r.a.) zamanındaki Hâricî mantığına ve Necid bölgesinin sert tabiatına dayanır. Bediüzzaman’ın tesbitiyle bu akım, üç tarihi mirası devralmıştır:
* Hz. Ali’ye ve Velayete Karşı Soğukluk: Hâricîlerin, Hz. Ali’ye (r.a.) ve onun temsil ettiği maneviyat yoluna (tasavvuf ve velayet) olan düşmanlığı, asırlar sonra bu akımda “türbe düşmanlığı” ve “kerameti inkâr” olarak tezahür etmiştir.
* İbni Teymiye’nin Mirası: Muhyiddin-i Arabi gibi büyük velilere saldıran, mantığı naklin, zahiri manayı batıni hakikatin önüne geçiren İbni Teymiye çizgisi, bu hareketin fikri babası olmuştur.
* Necid’in Hırçınlığı: Müseylime-i Kezzab’ın çıktığı topraklarda, Ehl-i Sünnet omurgasına karşı tarihsel bir “iğbirar” (kırgınlık ve öfke) hep saklı kalmıştır.
Bu damar, “Tevhid”i koruma adına, “Şefaat” ve “Tevessül” gibi manevi köprüleri yıkmayı, İslam büyüklerinin kabirlerini dümdüz etmeyi “din” zannetmiştir.
2. İngiliz Siyasetinin İnce Oyunu ve “Kaderin Adaleti”
İşin en can alıcı noktası burasıdır. Bir yanda Ehl-i Sünnet olan Şerif Hüseyin, diğer yanda “Ehl-i Bid’a” sayılan Vehhabiler… Zahiren Allah’ın yardımı Ehl-i Sünnet ile olmalıydı. Fakat olmadı. Neden?
Burada iki mühim sebep devreye girer:
Birincisi Siyasi Basiretsizlik: Mekke Emiri Şerif Hüseyin, maalesef İngiliz siyasetinin İslam coğrafyasına girmesine, Haremeyn’in o necis siyasete alet edilmesine (farkında olarak veya olmayarak) zemin hazırlamıştır. Bediüzzaman’ın ifadesiyle; Kur’an’ın “kafirlerin hakimiyetini reddeden” hükmüne rağmen, İngiliz etkisine kapı aralanması, gayretullaha dokunmuştur. Buna mukabil Vehhabiler, o dönemde daha yerli, daha “nimmüstakil” (yarı bağımsız) ve ecnebi siyasetine daha mesafeli durdukları için, kader onları galip getirmiştir.
İkincisi ve En Mühimi “İçimizdeki Çürüme”: Biz Ehl-i Sünnet dairesindekiler, kabir ziyaretini, evliyaya hürmeti “vasıta” olmaktan çıkarıp “gaye” haline getirdiğimizde; cahil halk türbelere adaklar adayıp, ölüden medet umar hale geldiğinde, “Tevhid”in hakikati zedelendi.
Kader-i İlahi dedi ki: “Ey kullarım! Siz Benim dostlarımı, Bana ortak koşar gibi sevdiniz. Ben de başınıza öyle bir zalim musallat ederim ki, o türbeleri başınıza yıkar, ifratınızı tefritle terbiye eder.”
İşte Vehhabiler, bizim hatalarımızın neticesi olan “Allah’ın kılıcı” hükmündedir.
3. “Üç Kör” Kerameti ve Zamanın Ruhu
Gelelim bahsi geçen ve tüyleri ürperten o gaybî işarete…
Seyyid Salih Özcan Ağabey’in naklettiği hatıra, Üstad’ın zamanı ve zemini okumadaki ferasetini gösterir.
Üstad, Mektubat’a Vehhabilik bahsinin (Altıncı Mesele) konulmasını ister ama “Daha vakti değil, üç kör öldükten sonra…” diyerek şerh düşer.
Bu “Üç Kör” tabiri hem hakiki, hem mecazi manalar taşır:
* Zahiri Mana: Suudi Arabistan’ın dini otoritesi olan “Başmüftülük” makamında bulunan üç ismin de (Muhammed bin İbrahim, İbn Baz ve Abdülaziz Âl-i Şeyh) gözlerinin âmâ (kör) olması, tevafukun ötesinde bir işarettir. Bu, Üstad’ın gayb-aşina nazarıyla geleceği gördüğünün delilidir.
* Manevi ve Hikmetli Mana: Neden “öldükten sonra”? Çünkü bir fikir, o fikrin en katı savunucuları hayattayken ve o fikir devlet gücüyle en zirvedeyken tam manasıyla tenkit edilemez. Edilse de tepki doğurur, “fitne” çıkar. Üstad, “Müsbet Hareket” düsturu gereği, İslam âleminde yeni bir ayrışmaya sebep olmamak için bu bahsin neşrini zamana bırakmıştır.
* “Körlük” Sembolü: Bu zatların zahiri gözlerinin körlüğü, temsil ettikleri zihniyetin maneviyat âlemine, velayete, kalbî hayata ve İslam’ın “batınî” güzelliklerine karşı “kör” oluşlarının da simgesidir. Onlar sadece “kabuğu” (zahiri nassları) görürler, “özü” (manayı) göremezler.
2025 Tarihi ve Sonuç:
Son müftü için verilen 2025 tarihi, bu sürecin bir tamamlanma evresine girdiğine, katı ve tavizsiz Vehhabi anlayışının artık dünyada ve İslam âleminde sürdürülemez bir noktaya geldiğine işaret olabilir. “Üç kör” devrinin kapanması, İslam dünyasında ifrat (katı selefilik) ve tefrit (bid’atçı mistisizm) uçlarının törpülenip, “Sırat-ı Müstakim” olan hakiki Ehl-i Sünnet çizgisinin yeniden parlayacağı bir dönemin müjdecisi olabilir.
Hülâsa:
Bugün Vehhabilik meselesine bakarken sadece “kabir yıkanlar” diye kızmak yetmez.
* Kendi inanç dünyamızdaki hurafeleri temizlemeliyiz (ki kader bize bir daha böyle tokat vurmasın).
* Küresel güçlerin (dün İngiliz, bugün başkaları) İslam coğrafyası üzerindeki oyunlarına karşı uyanık olmalı, “menfi milliyetçilik” tuzağına düşmemeliyiz.
* Risale-i Nur’un gösterdiği “müsbet hareket” tarzıyla, kavga ederek değil, hakikati neşrederek kalpleri fethetmeliyiz.
Zira “Zalim, Allah’ın kılıcıdır.” O kılıç vazifesini yapar, sonra o kılıç da kırılır atılır. Mühim olan bizlerin, o kılıcın inmesine sebep olan boynumuzdaki günah ve gaflet zincirlerini kırmamızdır.
Allah bizleri istikametten ayırmasın, basiretimizi açsın. Amin.
✧✧✧✧✧✧✧✧✧✧✧✧✧✧✧✧✧
Altıncı Risale olan Altıncı Mesele
[Harameyn-i Şerifeyne Vehhabilerin tasallutuna dairdir]
Rahmân ve Rahim olan Allah’ın adıyla. Öyle bir fitneden sakının ki, geldiği zaman içinizden sadece zâlimlere isâbet etmez. (Enfål SGresi: 25.)
Azîz kardeşlerim,
“Haremeyn-i Şerifeynin Vehhâbilerin eline geçmesi ve onların, eâzım-ı İslâmın türbeleri hakkındaki tahripkârâne hürmetsizliği ne hikmete mebnîdir?” diye suâl ediyorsunuz.
Elcevap: Şu hâdise, âlem-i İslâmın siyasetine ve hayat-ı içtimâiyesine taallûk ettiği için, Yeni Said kafasıyla cevap veremiyorum. Çünkü, şimdi daire-i nazarım başka ufuktadır. Fakat, hiç kırmadığım ve dâima fâidesini gördüğüm mübârek hâtıran için Eski Said kafasını muvakkaten başıma sıkılarak giyerek, şu Altıncı Meseleyi dört muhtasar nüktelerle beyân edeceğiz.
· Birinci Nükte
Şu Vehhâbi meselesinin kökü derindir. Ananesi zamân-ı Sahâbeden başlayarak gelmiş. İşte o anane, üç uzun esaslarla gelmiştir:
· Birincisi: Hazret-i Ali (r.a.), Vehhâbilerin ecdâdından ve ekserîsi Necid sekenesinden olan Hâricîlere kılınç çekmesi ve Nehrivan’da onların hâfızlarını öldürmesi, onlarda derinden derine, hem din nânıma Şîalığın aksine olarak, Hz. Ali’nin (r.a.) fazîletlerine karşı bir küsmek, bir adâvet tevellüd etmiştir. Hazret-i Ali (r.a) “Şâh-ı Velâyet” ünvânını kazandığı ve turùk-u evliyânın ekser-i mutlakı ona rücû etmesi cihetinden, Hâricîlerde ve şimdi ise Hâricîlerin bayraktârı olan Vehhâbilerde, ehl-i velâyete karşı bir inkâr, bir tezyif damarı yerleşmiştir.
· İkincisi: Müseylime-i Kezzâbın fitnesiyle irtidâda yüz tutan Necid havâlisi, Hazret-i Ebû Bekir’in (r.a.) hilâfetinde, Hâlid lbni Velid’in kılıncıyla Ehl-i Sünnet ve Cemaate karşı bir iğbirâr, seciyelerine girmişti. Hâlis Müslüman oldukları halde, yine eskiden ecdadlarının yedikleri darbeyi unutmuyorlar-nasıl ki ehl-i İran’ın, Hazret-i Ömer’in (r.a.) âdilâne darbesiyle devletleri mahv ve milletlerinin gururu kırıldığı için Şîalar Âl-i Beyt muhabbeti perdesi altında Hazret-i Ömer’e (r.a.) ve Hazret-i Ebû Bekir’e (r.a.) ve dolayısıyla Ehl-i Sünnet ve Cemaate dâimâ müntakimâne, fırsat buldukça tecâvüz etmişler.
· Üçüncü Esas: Vehhâbilerin azîm imamlarından ve acîb dehâları taşıyan meşhur lbni Teymiye ve lbni Kayıme’l-Cevzî gibi zâtlar Muhyiddîn-i Arab (k.s.) gibi azîm evliyâya karşı fazla hücum ettikleri ve güyâ mezheb-i Ehl-i Sünneti Şîalara karşı Hazret-i Ebû Bekir’in (r.a.) Hazret-i Ali’den (r.a.) efdaliyetini müdâfaa ediyorum diyerek, Hazret-i Ali’nin (r.a.) kıymetini çok düşürüyorlar. Hârika fazîletlerini âdileştiriyorlar. Muhyiddîn-i Arab (k.s.) çok evliyâyı inkâr ve tekfir ediyorlar. Hem, Vehhâbiler kendilerini Ahmed İbni Hanbel mezhebinde saydıkları için, Ahmed İbni Hanbel Hazretleri bir milyon hadîsin hâfızı ve râvîsi; ve şiddetli olan Hanbelî mezhebinin reisi ve halkı Kur’ân meselesinde cihanpesendâne salâbet ve metânet sahibi bir zât olduğundan, onun bir derece zâhirî ve mutaassıbâne ve Alevîlere muhâlefetkârâne mezhebinden din nâmına istifade edip, bir kısım evliyânın türbelerini tahrip ediyorlar ve kendilerini haklı zannediyorlar. Halbuki, bir dirhem hakları varsa, bazen on dirhem ilâve ediyorlar.
İkinci Nükte
Şu Vehhâbi meselesinin âlem-i İslâmın Ananesi îtibâriyle nasıl ki üç esası var; öyle de, âlem-i insâniyet îtibâriyle dahi üç esâsı vardır:
· Birincisi: Ehl-i dünyanın ve maddî tarihin nazarıyla, nev-i beşerin hayat-ı içtimâiyesi noktasında bakılsa, görülüyor ki hayat-ı içtimâiye-i siyâsiye îtibâriyle, beşer, birkaç devri geçirmiş. Birinci devri vahşet ve bedevîlik devri, ikinci devri memlûkiyet devri, üçüncü devri esir devri, dördüncüsü ecir devri, beşincisi mâlikiyet ve serbestiyet devridir. Vahşet devri dinlerle, hükümetlerle tebdil edilmiş; nimmedeniyet devri açılmış. Fakat, nev-i beşerin zekîleri ve kavîleri, insanların bir kısmını abd ve memlûk ittihaz edip, hayvan derecesine indirmişler. Sonra bu memlûkler dahi bir intibâha düşüp, gayrete gelerek, o devri esir devrine çevirmişler; yani, memlûkiyetten kurtulup, fakat olan zâlim düsturuyla yine insanların kavîleri zaiflerine esir muâmelesi yapmışlar. Sonra, ihtilâl-i kebîr gibi çok inkılâplarla, o devir de ecîr devrine inkılâp etmiş. Yani, zenginler olan havas tabakası, avâmı ve fukarâyı ücret mukâbilinde hizmetkâr ittihaz etmesi, yani sermaye sahipleri ehl-i sa’yi ve ameleyi küçük bir ücrete mukâbil istihdam etmeleridir. Bu devirde sû-i istimâlât o dereceye vardı ki, bir sermâyedar, kendi yerinde oturup, bankalar vâsıtasıyla bir günde bir milyon kazandığı halde; bir bîçare amele, sabahtan akşama kadar, tahte’1-arz mâdenlerde çalışıp,
Hazret-i Ali sevgisinden dolayı değil, bilâkis, Hazret-i Ömer kızgınlığından. kùt-u lâyemût derecesinde, on kuruşluk bir ücret kazanıyor. Şu hal, müthiş bir kin, bir iğbirar verdi ki, avâm tabakası havâssa îlân-ı isyan etti. Şu asrın tâbiriyle, sosyalistlik, bolşeviklik sûretinde, evvel Rusya’yı zîr ü zeber edip, geçer Harb-i Umûmiden istifadé ederek, her yerde kök saldılar. Şu bolşevizm perdesi altındaki kıyâm-ı avâm, havâssa karşı bir kin ve bir tezyif fıkrini verdiğinden, büyüklere ve havâssa âit medâr-ı şeref herşeyi kırmak için bir cesâret vermiş.
· İkinci Esas: Şu asır, menfî milliyeti çok ileri sürdü. Anâsır-ı İslâmiye hiç muhtaç olmadığı halde, şu milliyet fikrine körü körüne sarıldılar. Menfì milliyet ise, mukaddesât-ı dîniyeye hürmetkâr olamıyor; bahaneler buldukça ilişmek istiyor.
· Üçüncü Esas: Sükût…
Üçüncü Nükte
Meslekler, mezhebler ne kadar bâtıl da olsalar, içinde ukde-i hayatiyesi hükmünde bir hak, bir hakîkat bulunur. Eğer âsârına ve neticelerine hükmeden hak ve hakîkat ise ve menfì cihetleri müsbet cihetlerine mağlûp ise, o meslek haktır. Eğer içindeki hak ve hakîkat, neticelere hükmedemiyor ve menfì ciheti müsbet cihetine galebe ediyorsa, o meslek bâtıldır. Onun ehli, ehl-i bid’ a ve dalâlet olur.
İşte bu kâideye binâen, Âlem-i İslâmdaki ehl-i bid’a fırkalarına bakılsa görülüyor ki, herbiri bir hakka istinad edip gitmiş. Fakat, menfì ciheti ya garaz, ya inat gibi bir sebeple, o mesleğin âsârı dalâlet hesâbına çalışmıştır. Meselâ, Şîalar Kur’ân’ın emrine imtisâlen Ehl-i Beytin muhabbetini esas tutup, sonra intikâm-ı milliye cihetinden bir garaz gelerek, meşrû muhabbet-i Ehl-i Beytin âsârını zapt ederek; Sahâbe ve Şeyheynin buğzuna binâ edip, âsâr göstermişler; olan darb-ı meseline mâsadak olmuşlar.
Hem meselâ, Vehhâbiler ve Hâricîler ise, nusûs-u Şeriate ve sarîh-i âyâta ve zevâhir-i ehâdise istinad ederek hâlis Tevhîde münâfı ve sanemperestliği îmâ edecek herşeyi reddetmekliği kâide tutmuşlar. Fakat, birinci nüktedeki üç esasta beyân edilen sebepler cihetinden gelen menfì garazlar, onları haktan çevirip,dalalete saptırmış ki, ifrat derecesinde tahribât yapıyorlar. Ve hâkezâ, Cebriye olsun, Mûtezile olsun, hangi fırka olursa olsun, böyle bir hakîkati, mesleğinde görüp, onunla aldanıp, sonra dalâlete saplanır.
Her ne ise… Her bâtıl bir mesleğin herbir ciheti bâtıl olmak lâzım olmadığı gibi, herbir hak mesleğin dahi herbir ciheti hak olmak lâzım değildir. Bu binâen, sâdattan olan şerif i Mekke, Ehl-i Sünnet ve Cemaatten iken, zaaf gösterip, İngiliz siyasetinin Haremeyn-i Şerifeyne müstebidâne girmesine meydan verdi. Nass-ı âyetle küffârın girmesini kabul etmeyen Haremeyn-i Şerifeyni, İngiliz siyasetinin, Âlem-i İslâmı aldatacak bir sûrette, merkez-i siyâsiyesi hükmüne getirmesine yol verdiğinden, ehl-i bid’attan olan Vehhâbiler, hariçten medâr-ı istinad aramayarak, filcümle nimmüstakil bir siyaset-i İslâmiye takip ettiklerinden, şu cihette haklı olarak o gibi Ehl-i Sünnete galebe ettiler denilebilir.
Dördüncü Nükte
Esbab tahtında vücuda gelen hâdiseler, o esbâbın hâlis malı değil. Belki asıl o hâdisenin hakîki sahibi kaderdir. Kader ise hikmet-i İlâhiye ile hükmeder. Öyle ise, bu Vehhâbi hâdisesine yalnız Vehhâbilerin Ehl-i Sünnete karşı müfritâne bir tecavüzü nazarıyla bakmayacağız. Belki Ehl-i Sünnet, bir sû-i hareketiyle kadere fetvâ vermiş ki, Vehhâbileri Ehl-i Sünnete taslît etmiş. Vehhâbiler zulmeder; çünkü, hem çok müfritâne, hem intikamkârâne, hem Haricîlik nâmına ettikleri için, cinâyet ediyorlar. Fakat, kader-i İlâhî, üç sebebe binâen adâlet eder:
· Birincisi: Hadîs-i sahîh ile sabih olan ziyâret-i kubûr ve makberistana hürmet-i şer’iye sû-i istimâl edildi, gayr-i meşru hâdiseler zuhura geldi. Husûsan evliyâların makberlerine karşı hürmet ise, mânâ-yı harfì cihetiyle kalmadı, mânâyı ismî derecesine çıktı. Yani, sırf Cenâb-ı Hak hesâbına makbul bir abdi olduğuna ve şefaatine ve mânevî duâsına mazhar olmak için olan meşrû hürmetten ziyâde; o kabir sahibini âdetâ sahib-i tasarruf ve kendi kendine medet verecek bir kudret sahibi tasavvur edip, âmiyâne, câhilâne takdîs edildi. Hattâ o dereceye varmış ki, namaz kılmayanlar, o mâruf ve meşhur türbelere kurban kesip, ona yalvarıyordu. İşte bu müfritâne hâl, kadere fetvâ verdi ki, o muharribi onlara musallat etsin. Fakat, o muharrib dahi, onları tâdil etmek ve ifratlarını kırmak lâzım gelirken, öyle yapmayıp, bilâkis o da tefrit edip köküyle kesmeye başladı. Elbette, (Zalim, Allah’ın kılıcıdır onunla intikam alır, sonra da döner intikam alır.)
kâidesine mazhar olur. Onlar da sonra cezasını bulurlar.
· İkincisi: Şu asırda maddî fikir galebe çalmış. Esbâb-ı zâhiriye, hakîki telâkkî ediliyor. İnsanlar esbâba yapışıyor. Eğer esbâb-ı zâhiriye bir âyine hükmünden çıkıp nazar-ı dikkati kendisine celb etse, Tevhîd-i hakîkîye münâfı olur. İşte, şu gâfıl maddî asırdaki insanlar, mütedeyyin de olsa, esbâba fazla sanılmalarına hikmet-i şer’iye müsaade etmiyor. İşte buna binâen, evliyânın ve eâzım-ı İslâmiyenin türbelerine birer mukaddes ziyâretgâh nazarıyla bakmak, o hikmet-i şer’iyeye şu zamanda pek muvâfık düşmediğinden, kader-i İlâhî onu tâdil etmek istedi ki, bunları musallat etti.
· Üçüncüsü: Şu asırda enâniyet o derece dizgini eline almış ki, çok insanlar birer küçük Firavun ve birer küçük Nemrud hükmüne geçmişler. İşte ehl-i gaflet ve ehl-i dalâlet ve bu mağrur ehl-i enâniyet nazarında kıyâs-ı binnefs olarak, eâzım-ı İslâmiyenin nâmdarlarını, hâşâ enâniyetle ittiham ettiklerinden, hem o ehl-i gaflet ve dalâlet kendileri Allah’ı tanıınadıkları için, çok şeylere, çok zâtlara birer nevî rubûbiyet tahayyül ettikleri bir hengâmda ve sanemperestliğin, başka bir nevi olan heykelperestlerin ve sûretperestlerin gâyet müthiş bir riyâkârlık mânâsında olan şan ve şeref peşinde koştukları bir zamanda, eâzım-ı İslâmiyenin türbelerine câhilâne ve müfritâne bir sûrette avâmların takdîs derecesinde hürmetleri, elbette hikmet-i şer’iye noktasında kader münâsip görmedi ki; bu muharribleri Ehl-i Sünnete taslît etti. Onlarla tâdil edecek. Fakat Vehhâbilerin seyyiât ve tahribâtlarıyla beraber, medâr-ı şükran bir cihetleri var ki, o çok mühimdir. Belki onların tahripkârâne olan seyyiâtlarına mukâbil o cihettir ki, onları şimdilik muvaffak ediyor. O cihet de şudur ki: Namaza çok dikkat ediyorlar. Şeriatın ahkâmına tatbîk-ı harekete çalışıyorlar. Başkaları gibi lâkaydlık etmiyorlar. Güyâ dînin taassubu nâmına tecâvüz ediyorlar. Başkaları gibi dînin ehemmiyetsizliğine binâen şeâir-i dîniyeyi tahrip etmiyorlar. Hem, Vehhâbilik az bir fırkadır. Koca Âlem-i İslâmın havz-ı kebîri içinde ya erir, ya îtidâle gelir; çünkü menbâı hâriçte değil ki, âlem-i İslâmı bulandırsın. Menbâı hariçte olsaydı, çok düşündürecekti…
Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur. Sen herşeyi hakkıyla bilir, her işi hikmetle yaparsın. (Bakara Sûresi: 32.)
✧✧✧✧✧✧✧✧✧✧✧✧✧✧✧✧✧
Bediüzzaman Said NURSİ(R.A.) Hazretlerin gayb âşina bir kerameti:
Allah rahmet eylesin Seyyid Salih ÖZCAN Ağabey Üstadımıza: “Üstadım, Latin harfle yazılı Mektubat Mecmuasına Vehhabilik bahsini koysak dedim. Üstad Hz.leri: “Daha vakti değil.” dedi. Bir müddet sonra tekrar söyledim. Üstamız dedi ki: ” Üç kör öldükten sonra koyarsınız.,,” )
1. KÖR 1953 – 1969
2. KÖR 1993-1999
3. KÖR 1999 – 22 Ekim 2025
1969 yılında Kral Faysal, başmüftülük makamını kaldırmış ve yerine Adalet Bakanlığı ile Yüksek Alimler Konseyi’ni getirmiştir. Bu makam, 1993 yılında yeniden kurulmuştur.
SÛRETTEN SÎRETE BİR ÇIĞLIK: HAYA PERDESİ VE KAYBOLAN ŞAHSİYET
İnsan, kâinatın en nazik, en nazenin ve en kıymetli meyvesidir. O, “ahsen-i takvim” (en güzel kıvam) üzere yaratılmış, ebede namzet bir yolcudur. Ancak bu kıymetli yolcu, kendi mahiyetini unuttuğunda, elindeki elmasları şişe parçalarıyla değiştiren bir divane gibi, hakiki izzetini sahte ve geçici beğenilere kurban eder. Buradan hareketle; “açık saçıklık”, sadece bir kıyafet tercihi değil, derûnî bir iflasın, manevi bir yangının ve sarsılan bir şahsiyetin dışa vuran dumanıdır.
Benliğin Kaybı Başkalarının Nazarında Var Olmak
İnsan fıtratı, takdir edilmek ve sevilmek ister. Ancak bu istidat, yüzünü Baki-i Zülcelal’e dönmezse, insan “başka”larının nazarında, fanilerin alkışında hayat aramaya başlar. İşte bu nokta, şahsiyetin eridiği ve enaniyetin (egonun-benliğin) şiştiği yerdir.
Bir insan, neden mahremiyetini “teşhir” eder?
Bu, hakikatte bir **”var olma çırpınışı”**dır. Kendi iç dünyasında, ruhunun derinliklerinde bir boşluk hisseden, manevi dayanaklarını yitiren fert; varlığını başkalarının şehvetli bakışlarında veya sahte takdirlerinde hissetmek ister. Bu, hürriyet değil, bilakis esarettir. Kendi hayatını değil, başkalarının nefsani arzularını tatmin etmek üzere kurgulanmış bir köleliktir. Bediüzzaman Hazretlerinin ifadesiyle, medeniyet-i sefihe, insanı “kendi hevesatına ve başkalarının hevesatına köle” yapmıştır.
Üç Sütunlu Kale: İman, İbadet ve Ahlak
İnsanı ayakta tutan, onu “eşref-i mahlukat” seviyesine çıkaran yapı, üç sağlam sütun üzerine kuruludur: İman, İbadet ve Ahlak.
Bu üçlü sacayağı, insanın manevi kalesidir. İman, kalbin nurudur; ibadet, o nurun muhafazasıdır; ahlak ve haya ise o kalenin surlarıdır. Ne zaman ki bu surlarda bir gedik açılır, ne zaman ki iman zayıflar ve ibadet terk edilir; o vakit insan, nefs-i emmarenin ve harici tesirlerin (medya, bozuk çevre, kötü arkadaş) oyuncağı haline gelir. Açık saçıklık ve hayâsızlık, işte bu kalenin içeriden çöküşünün zahiri bir alametidir.
Zira karakteri ve şahsiyeti oturmuş, İslami bir terbiye ile nefsini tezkiye etmiş bir mümin; izzetini, başkalarının haram nazarlarına peşkeş çekmez. O bilir ki, en güzel elbise **”takva elbisesi”**dir.
“Zinaya Yaklaşmayın” Emrindeki Derin Hikmet
Cenab-ı Hakk’ın kelam-ı ezelisi olan Kur’an-ı Kerim, insanı yaratan Zat’ın hitabı olduğu için, insanın zaaflarını en iyi O bilir. Ayet-i kerimede “Zina etmeyin” emrinden evvel, “Zinaya yaklaşmayın” (İsra, 32) buyurulması, mucizevi bir ikazdır.
Zira ateşin yanına giden, ısısından ve dumanından, nihayetinde de alevinden kurtulamaz. Açık saçıklık, o ateşe atılan ilk adımdır. Hem giyineni hem de ona bakanı, adım adım o büyük günahın cazibe alanına çeker. Toplumun ahlaki dokusunu tahrip eden, aileyi çökerten ve nesilleri perişan eden bu süreç, evvela “göz” ile başlar, sonra “hayal” ile devam eder ve fiiliyata dökülür.
Tarihin İbretli Sayfaları
Tarih bize gösteriyor ki; Endülüs’ten Roma’ya kadar pek çok büyük medeniyet, top ve tüfekle yıkılmadan evvel, ahlaki çöküntü ve sefahat ile içten içe çürümüştür. Bir milletin evlatları, hayâ perdesini yırttığında, o milletin istikbali de tehlikeye girmiş demektir. Zira kadını “meta” haline getiren, tesettürü “esaret” gibi gösterip açılmayı “hürriyet” sayan anlayış, aslında kadının izzetini ayaklar altına almaktadır.
Netice-i Kelam
Hülasa; bu hal, bir yanılmadır. Kaybederek bulma çabasıdır. Şifası ise; “Fabrika ayarlarına”, yani fıtrata dönmektir. İnsanın kıymeti, et ve kemiğinde değil, taşıdığı iman ve ahlaktadır. Cemiyetin ve ailenin selameti, bu “haya” ve “edep” kalesini yeniden inşa etmekten geçer.
MAKALENİN ÖZETİ
Açık saçıklık ve teşhircilik; zahirde bir özgürlük gibi sunulsa da, hakikatte bireyin yaşadığı derin bir kişilik kaybı, manevi bir boşluk ve karakter aşınmasının neticesidir. Kendi iç dünyasında (derûnunda) huzuru ve tatmini bulamayan insan, başkalarının nazarlarında var olmaya çalışarak, aslında nefsine ve başkalarının heveslerine köle olmaktadır. Bu durum, iman, ibadet ve ahlak sacayağının zedelenmesiyle ortaya çıkar. Kur’an’ın “Zinaya yaklaşmayın” emri, bu tehlikeye giden yolları (açık saçıklık gibi) kapatmayı hedefler. Zira haya perdesi yırtılan bir toplumda, hem bireysel izzet hem de toplumsal yapı çökmeye mahkûmdur. Çare, yeniden fıtrata, imana ve edebe sarılmaktır.
KONUYLA ALAKALI VE MÜRADİFİ AYETLER
> “Mümin kadınlara da söyle, gözlerini (harama bakmaktan) korusunlar; namus ve iffetlerini esirgesinler. Görünen kısımları müstesna olmak üzere, zinetlerini teşhir etmesinler. Baş örtülerini, yakalarının üzerine (kadar) örtsünler…”
> (Nûr Suresi, 31. Ayet)
>
> “Zinaya yaklaşmayın. Çünkü o, son derece çirkin bir iştir ve çok kötü bir yoldur.”
> (İsrâ Suresi, 32. Ayet)
>
> “Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve müminlerin kadınlarına (bir ihtiyaç için dışarı çıktıkları zaman) dış örtülerini üstlerine almalarını söyle. Onların tanınması ve incitilmemesi için en elverişli olan budur. Allah bağışlayandır, esirgeyendir.”
> (Ahzâb Suresi, 59. Ayet)
>
> “Ey Âdem oğulları! Size avret yerlerinizi örtecek giysi ve süslenecek elbise indirdik. Takvâ (Allah’a karşı gelmekten sakınma) elbisesi ise daha hayırlıdır. İşte bu, Allah’ın âyetlerindendir. Belki düşünüp öğüt alırlar.”
> (A’râf Suresi, 26. Ayet)
>
Yaptırım Gücü, Tesiri ve Ebedî Akıbeti Şekillendiren Lisanın Sırrı**
İnsan, kelâm ile kıymet kazanır; kelâm ile ziyan bulur. Bir söz, bazen bir gönlü diriltir; bazen de bir kalbi söndürür. Bir kelime, insanın ebedî hayatını aydınlatabildiği gibi, aynı kelime nevinden bir ifade, onu zifiri karanlığa da sürükleyebilir. Tarih, hikmet, edebiyat ve iman sahasında en tesirli darbeler bazen bir mısra ile, bazen tek bir söz ile vurulmuştur.
1. Kelimenin Ruhu ve Derûnî Tesiri
Lisan, sadece seslerin tertibi değildir. Her kelimenin derûnî bir ruhu, eser bırakan gizli bir nefesi vardır. Bazı sözler bir bahar rüzgârı gibi kalbe ferahlık taşır; bazı sözler ise zehirli bir ok gibi insanın iç âlemini yaralar.
Kur’ân’ın nûruyla beslenen hikmet ehli, kelimeyi bir emanet gibi taşımış; sorumsuz sözün insanın hem dünyasını hem ahiretini altüst edeceğini beyan etmiştir. Çünkü kelâm, insanın içinden doğar; sonra tekrar insanı şekillendirir.
Nitekim Bediüzzaman Said Nursî, Sözler’de kelâmın mahiyeti ve kudretine dair şu temel cümleyle bahis açar:
“Bismillah her hayrın başıdır.”
— Sözler, 1. Söz, s. 1 (iktibas)
Bu kısa fakat azîm hakikat, bir kelimenin hayatı başlatan, mevcudatı nurlandıran ve insanın yönelişini belirleyen kuvvetini ortaya koyar.
2. Bir Cümlenin İnsan Kaderini Değiştirdiği Anlar
Tarihte bir cümlenin akıbet belirlediği sayısız misal vardır.
Bir kralın yanlış yerde söylediği tek bir söz, bir ülkeyi felâkete sürüklemiştir.
Bir âlimin bir mısrada ifade ettiği hikmet, bir milletin ruhunu diriltmiştir.
En çarpıcı örneklerden biri:
Hz. Ömer’in (ra) hidayeti tek bir cümlenin tesiriyle başlamıştır.
Kız kardeşinin elindeki ayetleri duyduğunda, o kelimelerin nûru sert bir kalbi yumuşatmış, öfkeyi rahmete çevirmiş, zulmeti nura dönüştürmüştür. Bu dönüşümün başlangıcı sadece kelâmın tesiridir.
Bir başka misal:
Bedir’de müşriklerin ileri gelenleri, kibir yüklü bir tek cümleyle ordularını ateşe sürüklemiş, o söz hem dünyalarını hem ahiretlerini mahveden bir başlangıç olmuştur.
Demek ki bir kelime, bazen cennetin anahtarı; bazen cehennemin kapısıdır.
3. Hikmet Ehlinin Nazarında Kelâmın Yaptırım Gücü
Aydınlanmış gönüller, kelâmı bir nûr veya ateş olarak görmüştür.
Söz yerinde ise nûr, yerinde değilse ateş olur.
Meşhur bir tarihî ibret şöyle nakledilir:
Bir mürşid, talebesine şöyle demiştir:
“Dilindeki taş, elindeki taştan daha ağırdır; zira elindeki taş bir camı kırar, dilindeki taş ise bir ömrü.”
İlim ve hikmet büyükleri kelâmı şöyle tasvir eder:
“Söz, insanın iç âleminin aynasıdır. İç aydın ise söz nurlu, iç karanlık ise söz zehir olur.”
Bu yüzden kelime, taşıdığı mana kadar mesuliyet taşır.
4. Edebî ve İbretli Bir Hakikat
Kelâm, hakikatle yoğrulduğunda bir şifa olur; yalanla kirlenince bir zehir kesilir.
Tek bir cümle bazen bir insanın imanını tazelediği gibi, tek bir inkâr ifadesi insanın ebedî hayatını ayaklar altına alır. Bu sebeple Kur’ân, insanın kelâmına büyük bir dikkat ve hassasiyet ister.
İnsan, ağzından çıkan sözlerin esiri de olabilir, sultanı da.
ÖZET
Bu makale, kelâmın derûnî ruhunu, insanın ebedî yolculuğunu şekillendiren tesirini ve bir cümlenin kader belirleyen kudretini ele aldı. Tarihî ve hikmetli misallerle kelimenin hem nûr hem ateş olabileceği ifade edildi. Risale-i Nur’dan iktibasla kelâmın hakikate dayandığında hayatı nurlandırdığı, batıla yaslandığında ise insanı ziyana sürüklediği vurgulandı. Son kısımda ise Kur’ân’ın bu mevzudaki nûrânî ikazlarına yer verildi.
**KONUYLA ALAKALI ve MÜRÂDİF AYETLER
1. “Güzel söz” ve “kötü söz”ün mahiyeti
İbrahim Suresi, 24–27
24. “Görmedin mi Allah nasıl bir misal getirdi: Güzel söz, kökü sağlam, dalları göğe yükselen güzel bir ağaca benzer.”
25. “O ağaç, Rabbinin izniyle her zaman meyvesini verir. Allah insanlar ibret alsınlar diye onlara böyle misaller verir.”
26. “Kötü söz ise, kökü yerden koparılmış, ayakta durma imkânı olmayan kötü bir ağaca benzer.”
27. “Allah iman edenleri dünya hayatında da ahirette de sağlam söz üzerinde tutar; zalimleri ise saptırır. Allah dilediğini yapar.”
2. Sözden dolayı mesuliyet
Kaf Suresi, 18
“İnsan hiçbir söz söylemez ki yanında onu gözetleyen, yazmaya hazır bir melek bulunmasın.”
3. Sözü doğru söylemenin emri
Ahzab Suresi, 70–71
70. “Ey iman edenler! Allah’tan sakının ve doğru söz söyleyin.”
71. “Ki Allah işlerinizi düzeltip günahlarınızı bağışlasın…”
✧✧✧✧✧✧✧✧✧✧✧✧✧✧✧✧✧
**KELİMENİN TARİH SAHNESİNDEKİ TESİRİ
Tarihî Misaller ve Edebî Tasvirlerle Kelâmın Kudreti**
Sözün ruhu sadece fertleri değil, milletleri de şekillendirir. Bir kelâm, bazen bir ömrü; bazen de bir devleti ayağa kaldırır veya yıkar. Tarih, sözün yaptığı inkılapların, kelimenin açtığı yaraların ve cümlenin dirilttiği ruhların sessiz fakat kuvvetli şahididir.
Aşağıdaki misaller, kelâmın ebedî akıbetlere olduğu kadar, dünya sahnesine de nasıl yön verdiğinin delilleridir.
1. Hz. Ömer’in (ra) Hidayetine Vesile Olan Kelâm
En çarpıcı tarihî sahnelerden biri şudur:
Hz. Ömer (ra), kız kardeşinin evinde Tâhâ Suresi’nden ayetler okunurken içeri girdi. Sert mizacına rağmen, Kur’ân’ın ince ve derûnî kelâmı, bir anda bütün öfkesini eritmişti. Ayetlerin nûru, onun kalbindeki sisleri dağıtmıştı. Kendi ifadesiyle:
“Bu sözler insan sözü olamaz.”
Bir cümle…
Bir tek nazar…
Bir anda bir insanın bütün hayatı ve ebediyeti değişti.
Kelâm, bir kalbi nurlandırarak bir nesli değiştirdi.
2. Bedir’de Bir Cümlenin Orduları Felâkete Sürüklemesi
Bedir Savaşı’nda müşrik ordusunun ileri gelenlerinden Ebû Cehil, kavminin uyarılarına rağmen tek bir cümle söyledi:
“Geri dönmeyiz! Bugün bize üstün gelemezler.”
Kibir ve enaniyet yüklü bu cümle, bütün bir ordunun akıbetini belirledi.
Bir söz, bir kavmi helâke götürdü.
Aynı savaşta Resûlullah’ın (sav) ettiği tek bir dua ve söylediği birkaç kelâm ise müminlere zaferin kapılarını açtı.
Kelâmın bu zıt tesirleri, sözün nasıl bir kader çizgisi oluşturduğunu gösterir.
3. Sultan Selim’in İki Kelimesi: “Biz gelelim.”
Yavuz Sultan Selim Han, hilafet meselesinde Mısır’daki durumu işitince vezirleri arasında tereddüt belirmişti. Herkes ağır konuşuyor, durumun zorluklarından bahsediyordu. Yavuz, uzun konuşmaları kesip iki kelime söyledi:
“Biz gelelim.”
Bu iki kelâm, bir imparatorluğun yönünü değiştirdi.
Hilafetin Osmanlı’ya intikalinin zeminini hazırladı.
Bir cümlenin sultanlar ve milletler üzerindeki yaptırım gücünün tarihî bir örneğidir.
4. Mevlânâ’nın Tasvir Ettiği Hikmetli Kelâm
Mevlânâ bir sohbetinde şöyle demişti:
“Söz, gönül kapısını açmak için bir anahtardır. Lâkin anahtar paslı olursa kilidi kırar.”
Bu edebî tasvir, sözün hem yapıcı hem yıkıcı yönünü veciz bir şekilde resmeder.
Bazı kelimeler bir bahar meltemi gibi ruhu okşar; bazı kelimeler bir kış boranı gibi insanın iç âlemini yıkar.
5. Kelâmın Tesiri.
“Söz, hem ışık verir hem ateş verir.”
Bu cümle kısa ama derindir:
Kelâm, hakikate dayanırsa nûr olur; batıla dayanırsa yakıcı bir ateş olur.
Bu yüzden her söz insanın akıbetinden bir parça taşır.
6. Tarihte Bir Şairin Mısraıyla Durmuş Bir Savaş
Tarihten şu ibretli misal nakledilir:
Bir komutan tam hücuma kalkmışken, yanında bulunan şair, titreyen bir sesle şu mısrayı söyledi:
“Zulm ile abad olanın, âhiri berbad olur.”
Bu bir mısra…
Bu bir kelâm…
Bir anda komutanın elini titretmiş, hücumu durdurmuş, bir köyün yanmasını, masumların helâkini engellemiştir.
Demek bir beyit, bir orduyu bile frenleyebilir.
7. Edebî Bir Tasvir: Kelâmın İnsan İçindeki Yankısı
Söz, kalbe düşen bir tohum gibidir.
İster nûrânî bir tohum olur, çiçek açar;
ister kara bir diken tohumu olur, sahibini yaralar.
Bazı sözler ruha şöyle işler:
Sanki karanlık bir odanın kapısı aralanır; içeriye bir nur sızar.
Bazı sözler ise iç âleme böyle tesir eder:
Sanki kapkara bir duman dolar, nefes tutulur, gönül kararıverir.
İşte kelâmın ruhu budur.
Söz, insanın kaderini dokuyan ince bir teldir.
LİSANIN KADERİ: EBEDÎ FELAKET VEYA SAADETİN ANAHTARI
İnsan, şu kâinat sarayının en nazlı misafiri ve en gürültülü konuşanıdır. Cenab-ı Hak, insana “beyan” nimetini ihsan ederek, onu diğer mahlukattan ayırmış; lisanını, kalbindeki hazinelerin anahtarı kılmıştır. Lakin bu anahtar, iki zıt kapıyı da açmaya müsaittir: Biri saadet-i ebediye sarayı, diğeri ise şekavet-i ebediye zindanıdır. Ağızdan çıkan her kelime, havada kaybolup giden basit bir ses titreşimi değil; sahibini ya âlâ-yı illiyyîne çıkaran bir kanat yahut esfel-i safilîne düşüren bir ağırlıktır.
Tahribin Kolaylığı ve Kelimenin Yakıcılığı
Hikmetli nazarla bakıldığında görülür ki; “Tahrip, tamirden çok kolaydır.” Koca bir sarayı yüz usta, bin günde zor yapar; fakat bir tek çocuk, bir kibrit ile o sarayı bir saatte kül edebilir. İşte küfür ve dalalet, tahrip nev’indendir. İman ise, vücud ve tamir demektir.
İnsanın kalbi, Rabbani bir latifedir. Bazen bir tek kelime, o kalpteki iman nurunu söndürmeye kâfi gelir. Hazret-i Peygamber (a.s.m.) bu dehşetli hakikati şöyle ihtar etmiştir: “Kul, bazen Allah’ın gazabını gerektiren bir kelime konuşur da, onun sebebiyle Cehennem’in dibine yetmiş yıl yuvarlanır.”
Nasıl ki hassas bir nizama sahip olan bir saat, tek bir dişlisinin kırılmasıyla durur; insan da “küfür” kokan tek bir cümle ile bütün amellerini heba edebilir. Zira küfür, kâinatın Hâlık’ına karşı bir iftira, mevcudatın şahitliğini yalanlama ve ilahi hukuka bir tecavüzdür. Bir anlık inkar, bütün kâinatın hukukuna bir cinayettir; cezası da ebedîdir. Bu sebeple, “Bir kelime ile ebedî hayatın sonlanması” meselesi, adalet-i ilahiyeye zıt değil, bilakis cinayetin büyüklüğüne muvafık bir cezadır.
Hidayet Kıvılcımı ve Sözün İhyası
Diğer taraftan kelam, çorak gönüllere hayat suyu taşıyan bir ark gibidir. Tarih-i İslâm, bir tek ayetle veya hikmetli bir sözle istihale geçiren, kömür iken elmasa dönen ruhlarla doludur.
Hazret-i Ömer’i (r.a.) düşünelim… Kılıcını kuşanıp Peygamber’i (a.s.m.) öldürmeye giderken, eniştesinin evinde duyduğu Tâhâ Suresi’nden bir kaç ayet, onun o sert ve haşin kalbini bir pamuk gibi yumuşatmış; şirk bataklığından Tevhidin zirvesine taşımıştır. O ayetler sadece kulağına değil, ruhunun en derin noktalarına nüfuz etmiştir.
Demek ki kelamın ruhu vardır. Eğer o kelam, “Kelamullah” kaynağından veya o kaynağa bağlı nurlu kalplerden çıkarsa, muhatabın istidadı nisbetinde bir “iksir-i azam” olur. Bediüzzaman Hazretleri’nin ifade ettiği gibi; “Bazan bir kelime, bir orduyu batırır; ve bir gülle, otuz milyonun mahvına sebep olur.” (Mektubat). Aynı şekilde bazen bir tek “Allah” demek, bir tek “La ilahe illallah” tasdiki, bir ömürlük günahın kefareti olabilir ve insanı sahil-i selamete çıkarabilir.
Ağızdaki Düğme ve Ebedî Sonuç
İnsan, şu imtihan meydanında, ağzındaki dil ile daima bir tercih halindedir. Risale-i Nur’da, insan “bir düğmeye basmakla bütün dünyayı ziyaya gark eden veya karanlıkta bırakan” birine benzetilir. İman, kâinatı nurlandıran bir düğmedir; küfür ise o nuru söndüren, mevcudatı anlamsızlığa ve hiçliğe mahkûm eden bir karanlıktır.
Bazen gafletle, bazen inatla, bazen de sefahatle söylenen ve dini hafife alan bir şaka, bir alay, bir inkar sözü; sahibinin ebedî hayatını zehirler. Zira Allah’ın ayetleri, şakaya ve hafife alınmaya gelmez. Lisan, kalbin tercümanıdır; lakin bazen tercüman hata ederse, hüküm sahibini bağlar.
Hülâsa-i Kelam
Söz, bir tohumdur. Dünya tarlasında ekilir, ahirette biçilir. Kimi söz zakkum ağacı olur, sahibini cehennemde kuşatır; kimi söz Tûbâ ağacı olur, sahibine cennette gölgelik eder. Akıllı insan, ağzından çıkan her kelimenin, ahiret pazarında bir karşılığı olduğunu bilen, sükûtun altın, boş konuşmanın ise hüsran olduğunu idrak eden kimsedir. Hidayet de dalalet de bazen dudakların arasındaki o ince çizgidedir.
MAKALE ÖZETİ
Bu makale; insanın ağzından çıkan kelimelerin basit sesler olmayıp, ebedî hayatı şekillendiren, yapıcı veya yıkıcı birer kudret olduğunu işlemektedir. Risale-i Nur’un “Tahrip tamirden kolaydır” düsturundan hareketle; imansızlığa veya şirke dair söylenen tek bir cümlenin, kâinatın hukukuna bir tecavüz olduğu için ebedî bir felakete (küfre) yol açabileceği izah edilmiştir. Buna mukabil, Hazret-i Ömer (r.a.) örneğinde olduğu gibi, hakikatli bir sözün veya ayetin, insan ruhunda bir inkılap yaparak onu hidayete ve ebedî saadete ulaştırabileceği vurgulanmıştır. Sözün bir tohum gibi olduğu, dünyada ekilip ahirette meyvesinin (cennet veya cehennem olarak) devşirileceği belirtilmiştir.
KONUYLA ALAKALI VE MÜRADİFİ AYETLER
Mevzunun ehemmiyetini teyit eden ayet-i kerimeler şunlardır :
* Kaf Suresi, 18. Ayet:
> “İnsan hiçbir söz söylemez ki onun yanında (yaptıklarını) gözetleyen (ve kaydeden) hazır bir melek bulunmasın.”
>
* İbrahim Suresi, 24-25. Ayetler:
> “Görmedin mi Allah güzel bir sözü nasıl misal getirdi? (Güzel bir söz), kökü sağlam, dalları göğe yükselen güzel bir ağaç gibidir. Bu ağaç, Rabbinin izniyle her zaman meyvesini verir. Öğüt alsınlar diye Allah insanlara misaller getirir.”
>
* İbrahim Suresi, 26. Ayet:
> “Kötü bir sözün durumu da; yerden koparılmış, ayakta durma imkânı olmayan kötü bir ağacın durumu gibidir.”
>
* Tevbe Suresi, 65-66. Ayetler:
> “(Ey Muhammed!) De ki: “Siz Allah ile, O’nun âyetleriyle ve Resûlüyle mi alay ediyordunuz? (Boşuna) özür dilemeyin; çünkü siz iman ettikten sonra tekrar kâfir oldunuz.”
>
* Mü’minûn Suresi, 99-100. Ayetler:
> “Nihayet onlardan birine ölüm gelince, ‘Rabbim! Beni dünyaya geri gönderiniz ki, terk ettiğim dünyada salih bir amel yapayım’ der. Hayır! Bu, sadece onun söylediği (boş) bir sözden ibarettir…”
>