MA’RUFU MEÇHUL OLAN ALLAH
MA’RUFU MEÇHUL OLAN ALLAH
“Sübhâneke mâ arafnâke hakka ma’rifetike yâ Ma’rûf
Sübhansın, Seni tesbih ederiz. Bizler Seni hakkıyla tanıyamadık ey Mâruf!”
İnsan, doğduğu günden itibaren içinde bir arayışla yaşar. Kalbinde, aklında, ruhunda bir boşluk hisseder. Bazen bu boşluğu dünya nimetleriyle, bazen ilimle, bazen de dünyevi meşgalelerle doldurmaya çalışır. Ancak ne yaparsa yapsın, eğer Rabbi’ni hakkıyla tanımamışsa, o boşluk asla dolmaz. Çünkü insan, ancak Rabbi’ni bildikçe kendini bilir ve ancak O’nu tanıdıkça huzur bulur. Fakat bu bilme ve tanıma dahi sınırlıdır. İşte bu yüzden, Hz. Peygamber’in (s.a.v) o derin yakarışı, hepimizin idrakine yön verir:
“Sübhâneke mâ arafnâke hakka ma‘rifetike yâ Ma‘rûf!”
“Sübhansın, Seni tesbih ederiz. Bizler Seni hakkıyla tanıyamadık ey Ma‘rûf!”
Bu dua, insanoğlunun acziyetini, kulluğun hakikatini ve marifetullah yolculuğunun sonsuzluğunu en veciz şekilde anlatmaktadır.
Ma‘rufu Meçhul Kılan Sonsuzluk
Allah Teâlâ, bütün varlık âlemi için en açık, en zahir, en bilinen yani “Ma‘rûf” olandır. O, ayetlerinde kendisini tanıtır, eserleriyle kudretini gösterir ve insanın kalbine kendi varlığının bilgisini fısıldar. Fakat ne gariptir ki, en açık olan bazen en gizli olandır. İnsanın gözleri, çok aşina olduğu şeyleri fark etmekte zorlanır. İşte bu yüzden, Allah’ın varlığı her şeyden daha aşikâr olduğu hâlde, insanlar O’nu unutmaya meyleder.
Cenâb-ı Hak, Kur’an’da şöyle buyurur:
> “Biz onlara âyetlerimizi hem dış dünyada hem kendi içlerinde göstereceğiz ki, onun (Kur’an’ın) gerçek olduğu onlara iyice belli olsun.” (Fussilet, 53)
Yani insan, Rabbini görmek istiyorsa, kâinata bakmalı, kendi ruhunu incelemeli, kalbine yönelmelidir. O her yerdedir, her şeydedir. Ancak O’nu hakkıyla idrak etmek, beşerin sınırlı aklı için mümkün değildir.
Ma‘rifetullah: Bilmek mi, Hissederek Tanımak mı?
Bilmek ve tanımak arasında derin bir fark vardır. Allah hakkında bilgi sahibi olmak, ilimle mümkündür. Ancak Allah’ı tanımak, ancak kalbin marifetiyle gerçekleşir. Büyük mutasavvıflar der ki: “Allah’ı bilmek, O’nun varlığını kabul etmekten ibaret değildir. Asıl marifet, O’nu kalpte hissetmek, O’nu her an yanında bilmek ve O’na layıkıyla kul olabilmektir.”
Bu yüzden tasavvufta “ma‘rifet” kelimesi sadece kuru bir bilgiye değil, bir idrake ve kalbi tanımaya işaret eder. Allah, sadece kavramsal bir varlık değildir. O, hayatın içinde, kulun nefesinde, her anındadır. Ne var ki insan, çoğu zaman gafletle bu büyük hakikati göz ardı eder.
Allah’ı Hakkıyla Tanımak Mümkün mü?
Bir damla, okyanusun tamamını içine sığdırabilir mi? Bir göz, güneşi tüm detaylarıyla görebilir mi? Bir kul, sonsuz olan Allah’ı hakkıyla idrak edebilir mi? Hz. Musa’nın (a.s) bile “Rabbim! Sana bakmak istiyorum.” demesi üzerine, Cenâb-ı Hak ona dağ örneğini vermiştir:
> “Ya Musa! Sen Beni asla göremezsin. Fakat şu dağa bak, eğer o yerinde durursa, o zaman Beni görebileceksin!” (A‘raf, 143)
Allah’ı hakkıyla idrak etmek, insanın sınırlı kapasitesiyle mümkün değildir. Lakin O’nun varlığını hissetmek, O’nun tecellilerini görmek mümkündür. Kâinatta her şey, O’nun bir sanatıdır. Bir çiçeğin açışı, bir bebeğin gülümseyişi, bir kuşun kanat çırpışı, O’nun kudretinin, rahmetinin ve varlığının en güzel delilleridir.
Sonuç: Tanınan Ama Bilinemeyen Hakikat
Allah Teâlâ, Ma‘rûf’tur; yani herkesin bildiği, tanıdığı ve varlığını hissettiği Yüce Varlık’tır. Fakat aynı zamanda meçhuldür; çünkü insan aklı O’nu tam manasıyla kuşatamaz, kavrayamaz. Bu nedenle müminin en büyük duası şu olmalıdır:
> “Allah’ım! Seni bize hakkıyla tanıt! Seni unutmaktan, gaflete düşmekten bizleri muhafaza eyle! Kalbimizi Senin marifetinle nurlandır!”
Rabbini hakkıyla tanımak, insana hakiki huzuru ve ebedi saadeti kazandırır. Ne var ki insan ne kadar uğraşırsa uğraşsın, O’nun hakikatini tam anlamıyla bilemez. İşte bu yüzden, en büyük kulluk idraki, acziyetini bilmek ve sonsuz olan Rabbini hakkıyla bilememek şuuruyla O’na yönelmektir.
@@@@@@@@
Sübhâneke mâ abednâke hakka ibâdetike yâ Ma’bûd
Sübhansın, Seni tesbih ederiz. Bizler Sana hakkıyla ibadet edemedik ey Mâbud
Sübhâneke mâ zekernâke hakka zikrike yâ Mezkür
Sübhansın, Seni tesbih ederiz. Bizler seni hakkıyla zikredemedik ey Mezkûr!.
Sübhâneke mâ şekernâke hakka şükrike yâ Meşkür
Sübhansın, Seni tesbih ederiz. Bizler sana hakkıyla şükredemedik ey Meşkûr!.
![]()