ECNEBİ HİMAYESİNDE ZİLLET YERİNE, İSLAM UHUVVETİNDE İZZET: BİR TARİHİ HAKİKAT
Tarihin en buhranlı virajlarından biri dönülürken, cihan harbinin yangın yerinde bıraktığı coğrafyamızda, fitne odakları yeni bir oyun sahnelemekteydi. Read more
“Vicdanın ziyası, ulûm-u diniyedir. Aklın nuru, fünun-u medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecellî eder. O iki cenah ile talebenin himmeti pervaz eder. Read more
“Âdem’i halk etti, tesviye etti, cesedine nefh-i ruh etti, terbiye etti, sonra esmayı talim etti ve hilafete namzet kıldı. Sonra vaktâ ki Âdem’i melâikeye tercih etmekle rüçhan meselesinde ve hilafet istihkakında ilm-i esma ile mümtaz kıldı; makamın iktizası üzerine, eşyayı melâikeye arz ve onlardan muarazayı talep etti; sonra melâike aczlerini hissetmekle Cenab-ı Hakk’ın hikmetini ikrar ettiler. “(İşârât-ül İ’caz.299)
✧✧✧✧✧✧✧✧✧✧✧✧✧✧✧✧✧
Hazret-i Âdem’in (a.s.) hilafet kürsüsüne teşrifi ve melâikeye karşı kazandığı rüçhaniyet (üstünlük), sadece bir tercih değil; muazzam bir donatım ve yetkilendirme sürecinin neticesidir. İktibas ettiğimiz metin, insanın biyolojik bir varlık olan “beşer” seviyesinden, kâinatın dizginlerini elinde tutan “halife” makamına yükseltilme basamaklarını harika bir nizamla tasvir etmektedir.
Bu süreci, zikrettiğimiz mühim basamaklar üzerinden düşünce ve hikmet çerçevesinde tahlil edelim:
1. Hilafete Hazırlık: Halk, Tesviye ve Nefh-i Ruh
Cenab-ı Hak, Hazret-i Âdem’i doğrudan hilafet makamına oturtmamış, onu bu ağır yükü taşıyabilecek bir yapıda inşa etmiştir:
* Halk ve Tesviye: İnsanın önce maddî kalıbı yaratılmış (halk), sonra bu kalıp en hassas cihazatla donatılarak dengeye getirilmiştir (tesviye). Bu, bir sarayın inşası gibidir.
* Nefh-i Ruh (Ruh Üflenmesi): Bu basamakta insana ilahî bir cevher ihsan edilmiştir. Bu ruh, insanın derûnî dünyasının güneşidir. İnsan bu sayede sadece maddeyi değil, mana âlemlerini de içine alabilecek bir nüsha-i câmia (geniş bir fihriste) haline gelmiştir.
* Terbiye: Maddî ve manevî cihazatın, maksadına uygun şekilde tekemmül ettirilmesidir. Bu terbiye ile insan, kâinatın bütün dillerini anlayabilecek bir bakış açısı kazanmıştır.
2. Rüçhaniyetin Temeli: Talim-i Esma (İsimlerin Öğretilmesi)
Metinde geçen “ilm-i esma ile mümtaz kıldı” ifadesi, insanın rüçhaniyetinin (üstünlüğünün) tesadüfî olmadığını, tamamen ilim ve hikmet temelli olduğunu gösterir.
* Melâike ile Fark: Melekler, fıtratları gereği sadece kendilerine verilen görevlere (esmaya) odaklıdırlar. Mesela, bir melek sadece Allah’ın Kadir ismini zikretmekle tavzif edilmiş olabilir.
* Câmia Sırrı: Hazret-i Âdem’e ise “bütün isimler” (esmâ-i küllî) öğretilmiştir. Bu, insanın kâinattaki her bir varlığın arkasındaki ilahî maksadı okuyabilme kabiliyetidir. İnsan, bu küllî ilmiyle meleklerin dahi ihata edemediği bir ilahî marifete mazhar olmuştur.
* Hilafet İstihkakı: Hilafet, temsil yetkisidir. Temsil yetkisi ise ancak temsil edilenin (Hâlık-ı Zülcelal’in) isim ve sıfatlarını tanımakla mümkündür. İşte Talim-i Esma, Hazret-i Âdem’in bu makama olan ehliyetinin en büyük isbatı olmuştur.
3. Muaraza (Karşılaştırma) ve Melâikenin İkrarı
Makamın iktizası üzerine, Cenab-ı Hak meleklerden eşyanın isimlerini haber vermelerini istemiştir. Melekler, kendi sahaları dışındaki bu küllî hakikatleri bilmekte aciz kalmışlardır.
* Melâikenin Aczi: Melekler, “Sübhâneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ…” (Bakara Suresi, 32) diyerek kendi sınırlarını ve Allah’ın mutlak hikmetini kabul etmişlerdir.
* Zıt ve Aykırı Değil: İnsanın hilafeti, meleklere bir tahkir (aşağılama) değil, ilahî bir taksimattır. Melekler ibadet ve tesbihte, insan ise ilim, fikir ve esmayı keşfetmekte ön plana çıkmıştır.
4. Makale: Hilafet Kürsüsünde Bir Bilgi Abidesi
Beşeriyetten Hilafete Uzanan Köprü
Hazret-i Âdem’in (a.s.) şahsında tecelli eden bu rüçhaniyet, aslında bütün insanlık için bir idealdir. İnsan, sadece biyolojik bir canlı olarak kalsaydı, meleklerden üstün olmak bir yana, hayvanatın en acizi hükmünde kalırdı. Onu bu cihan şümul rütbeye taşıyan sır, ruhuna üflenen o nur ve zihnine nakşedilen o kutsal ilimdir.
İlim: En Büyük Yetkilendirme
Cenab-ı Hak, Hazret-i Âdem’i yetkilendirirken ona bir kılıç veya maddî bir güç değil, “isimleri” vermiştir. Bu, bize göstermektedir ki; gerçek otorite ve rütbe, bilginin derinliğindedir. Eşyayı sadece maddî yapısıyla (tabiatıyla) görmek, bir yanılma ve sathî bir nazardır. Eşyayı, onu var eden Esma-i Hüsna ile bağlantılı olarak okumak ise, hakiki insaniyet ve hilafet vazifesidir.
Netice-i Kelâm
İnsan, kâinat sarayında meleklerin dahi alkışladığı bir muhatap-ı Sübhânîdir. Bu muhatabiyetin bedeli ise, kendisine talim edilen o isimlerin hakkını vermek, yani fen ve sanatları Allah’ın isimlerine birer pencere yaparak yaşamaktır. Meleklerin fazilet ve acz ile secde ettikleri o hakikat, bugün her bir insanın vicdanında ve istidadında bir çekirdek olarak mevcuttur. Bu çekirdeği ilimle sulayıp fazilet ağacı haline getirmek, her bir ferdin kendi hilafet davasıdır.
> “Evet, beşer, zâhir ve bâtın havas ve duygularıyla bilhassa derinliğine nihayet olmayan vicdanıyla kâinatı ihata etmiş bir kabiliyettedir.” (İşârât-ül İ’caz, sh. 298)
I. Girizgâh: İnsan ve Perde-i Gayb
”Nâs nâimdir, öldükleri vakit uyanırlar” Bu müthiş ifade, hayat dediğimiz zahirî âlemin bir nevi gaflet uykusu, mevt (ölüm) ve sonrasının ise hakikî uyanış olduğunu tasvir eder. Read more
GÖRÜNMEZ PUSUNUN HEDEFİNDEKİ İNSAN: SETR-İ AVRET VE ŞEYTANİ NAZAR
İnsan, dünya sahnesine imtihan için gönderilmiş aziz bir yolcudur. Lakin bu yolculukta yalnız değildir hem muhafız meleklerin nezaretinde hem de kadim bir düşmanın, Şeytan’ın ve avanesinin tehdidi altındadır.
A’raf Suresi’ndeki o şiddetli ikaz, “Sizin kendilerini göremeyeceğiniz yerden sizi görürler” hükmüyle, insanoğluna gaflet uykusundan uyanması için bir sayha atar. Bu ayet, savaşın şartlarının eşit olmadığını, düşmanın pusu kurma kabiliyetinin ne denli yüksek olduğunu ihtar eder.
1. Görünmez Düşmanın Hakimiyeti: “Sizin Görmediğiniz Yerden…”
Buradaki “görme” fiili, sadece biyolojik bir nazar veya optik bir yansıma değildir. Şeytan ve kabilesinin (cinlerin ve şer odaklarının) insanı görmesi; insanın zaaflarını, damarlarını, his dünyasındaki boşlukları ve gaflet anlarını kollaması demektir.
Risale-i Nur’da ifade edildiği üzere şeytan, insanın damarlarında, kanın cereyan ettiği yerlerde gezebilecek bir nüfuza, bir tesir sahasına sahiptir. İnsanın göremediği yer; bazen kalbinin en derinindeki gizli bir arzu, bazen aklına gelen bir şüphe, bazen de nefs-i emmarenin fısıltısıdır. Biz onları cismanî gözümüzle göremeyiz, çünkü onlar latif varlıklardır. Lakin onlar, bizim kesif (maddeleşmiş) hallerimizi, öfkemizi, şehvetimizi ve korkularımızı seyrederler.
Bu asimetrik bir harptir. Düşman sizi dürbünle izleyen bir keskin nişancı gibi gizlenmiş, siz ise meydanda, açık hedef halindesiniz. İşte Kur’an, bu “görünmezlik” avantajına karşı mümini ikaz eder: “Sakın gafil avlanma! Seni gören, zayıf anını kollayan bir düşman var.”
2. Neden Avret Yerleri? Utancın ve İzzetin Savaşı
Ayette bu gözetlemenin ve tuzağın, bilhassa “avret yerlerinin açılması” ile irtibatlandırılması son derece manidardır ve büyük bir hikmeti ihtiva eder.
a. İlk Saldırı ve Fıtratın Bozulması:
Şeytanın Hz. Adem ve Hz. Havva’ya cennetteyken yaptığı ilk saldırı, onların “takva elbiselerini” soyup, avret yerlerini açığa çıkarmak olmuştur. Çünkü çıplaklık; hayânın, edebin ve insanı insan yapan izzetin perdesinin yırtılmasıdır. İnsan, setr-i avret (örtünme) ile hayvandan ayrılır, melekî bir vakar kazanır. Şeytan ise insanı soyarak, onu “bel hüm adal” (hayvandan da aşağı) seviyesine indirmek ister.
b. Şehvetin Kapısı:
Şeytanın “gördüğü” yer, insanın en zayıf olduğu yerdir. İnsanı en çabuk yıkan, iradesini en hızlı teslim alan his, şehvettir. Avret yerlerinin teşhiri, harama nazarın kapısını açar; nazar ise kalbi zehirleyen bir oktur. Şeytan, insanı bu “açıklık” üzerinden vurur. Çıplaklığın normalleştiği bir cemiyette, nefisler azgınlaşır, ruhlar kirlenir ve maneviyat ölür.
c. Manevi Çıplaklık:
Zahiri avret yerlerinin açılması, aslında batıni (manevi) bir çıplaklığın da alametidir. Takva elbisesini çıkaran bir ruh, şeytanın oklarına karşı zırhsız kalmış demektir.
3. Risale-i Nur Penceresinden Bakış
Bediüzzaman Hazretleri, şeytanın bu desiselerine karşı en büyük kalkanın “Sünnet-i Seniyye” ve “Takva” olduğunu beyan eder. Şeytanın görme ve vesvese verme kabiliyeti ne kadar güçlü olursa olsun, iman kalesine sığınan bir mümini mağlup edemez.
Risale-i Nur’da, şeytanın tahribatının “adem” (yokluk) hesabına olduğu, yani yakmak, yıkmak ve bozmak üzerine kurulu olduğu anlatılır. Bir sarayı yüz usta yüz günde yapar (varlık sahası), ama bir adam bir kibritle bir dakikada yakar (yokluk sahası). Şeytanın gücü buradan gelir. İnsanın avret yerini açması, hayâ perdesini yakmasıdır; bu da manevi sarayın yıkılmasına sebebiyet verir.
Lem’alar adlı eserde bu hakikat şöyle ifade edilir:
> “Şeytanın mühim bir desisesi, insana kusurunu itiraf ettirmemektir-tâ ki istiğfar ve istiâze yolunu kapasın. Hem nefs-i insaniyenin enâniyetini tahrik edip, tâ ki nefis kendini avukat gibi müdafaa etsin, adeta taksirattan takdis etsin.
Evet, şeytanı dinleyen bir nefis, kusurunu görmek istemez..” (On Üçüncü Lem’a)
>
İşte şeytan, o “görünmez yerden” bakarak, insanın enaniyetini ve şehvetini tahrik eder, onu oyuncak haline getirmek ister.
4. İbret ve Hikmet Tablosu
* İbret: İnsanoğlu, teknolojiyle her yeri gözetlediğini, kameralarla her anı kaydettiğini sanır. Oysa asıl gözetlenen kendisidir. Manevi körlük, maddi körlükten daha tehlikelidir. Düşmanı görmemek, düşmanın yok olduğu manasına gelmez.
* Hikmet: Allah (c.c.), düşmanı görünmez kılmıştır ki, kul daima uyanık olsun, daima Rabbinin dergâhına iltica etsin. Eğer düşman maddi bir canavar gibi karşımızda dursa idi, herkes mecburiyetten iman ederdi, imtihan sırrı bozulurdu. Görünmez düşman, kalbin sadakatini ve iradenin kuvvetini ölçer.
* Setr-i Avretin Hikmeti: Örtünmek sadece bir örtünmek ve kapanmak değil, “Ben Allah’ın kuluyum, nefsimin ve şeytanın kölesi değilim” demenin ilanıdır. Şeytanın “soyun” emrine karşı, Allah’ın “örtün” emrine itaat etmektir.
Özet
Bu ayet-i kerime; insanın şeytan ve taifesi tarafından, kendisinin fark edemediği bir boyuttan, zayıf noktalarının ve bilhassa şehevi zaaflarının gözetlendiğini ihtar eder. Şeytanın ilk zaferi Hz. Adem’in avret yerlerinin açılması olduğu gibi, bugün de en büyük silahı, insanlığı hayâsızlığa ve çıplaklığa iterek “takva elbisesinden” soymaktır. Görünmez yerden gelen bu taarruza karşı yegâne sığınak; iman, takva ve Sünnet-i Seniyye kalesidir.
Müradif ve Destekleyici Ayet-i Kerimeler
1. A’raf Suresi, 26. Ayet (Takva Elbisesi):
> “Ey Âdem oğulları! Size avret yerlerinizi örtecek giysi ve süslenecek elbise indirdik. Takvâ (Allah’a karşı gelmekten sakınma) elbisesi ise daha hayırlıdır. İşte bu, Allah’ın âyetlerindendir. Belki düşünüp öğüt alırlar.”
>
2. Nur Suresi, 21. Ayet (Şeytanın Adımları):
> “Ey iman edenler! Şeytanın adımlarına uymayın. Kim şeytanın adımlarına uyarsa, bilsin ki o hayâsızlığı ve kötülüğü emreder…”
>
3. Fatır Suresi, 6. Ayet (Düşmanlık):
> “Şüphesiz şeytan sizin için bir düşmandır. Öyleyse siz de onu düşman tanıyın. O, kendi taraftarlarını ancak alevli ateşe girecek kimselerden olmaya çağırır.”
>
4. İsrâ Suresi, 64. Ayet (Sesi ve Süvarileri):
> “(Haydi) onlardan gücünün yettiğinin ayağını çağrınla kaydır. Atlılarınla ve yayalarınla (bütün ordunla) üzerlerine yürü…”
>