EVRAD VE EZKAR -4-

EVRAD VE EZKAR -4-

Kur’ân-ı Kerîm’de maddî zenginlik (rızık, bereket, helâl kazanç, borçlardan kurtulma vs.) için okunabilecek ayetler, hem maddî hem de manevî boyutu olan dualardır. İslamî gelenekte, bu ayetleri belirli vakitlerde ve sayılarda ihlasla, huşû ile ve tevekkül ederek okumak, Allah’ın izniyle rızkın açılmasına vesile olur.

Aşağıda bu amaçla meşhur ve etkili görülen ayetleri, okuma adedi ve vaktiyle birlikte sunuyorum:

🌾 1. Vâkıa Suresi (56. Sure)

> Özellikle gecenin son üçte biri veya yatsıdan sonra okunması tavsiye edilir.
“Rızık Suresi” olarak da bilinir.

📿 Okuma adedi:
– Günde 1 kere (tercihen yatsı namazından sonra),
– 7 gün Veya 40 gün boyunca her gün düzenli okunursa, Allah’ın izniyle maddî ferahlık sağlanır.

📌 Etki: Bolluk, bereket, borçlardan kurtulma, helâl kazançta artış.

💸 2. Talâk Suresi 2-3. Ayet

> وَمَنْ يَتَّقِ ٱللَّهَ يَجْعَل لَّهُۥ مَخْرَجًۭا، وَيَرْزُقْهُ مِنْ حَيْثُ لَا يَحْتَسِبُ

Anlamı:
“Kim Allah’a karşı takvalı olursa, Allah ona bir çıkış yolu ihsan eder ve onu ummadığı yerden rızıklandırır.”

📿 Okuma adedi:
– Günde 21 veya 41 kere, sabah ve akşam okunabilir.

📆 Ne zaman: Sabah namazı sonrası ve ikindi sonrası en etkili vakitlerdir.

📌 Etki: Beklenmedik yerlerden gelen maddî kolaylık ve rızık artışı.

💰 3. Hud Suresi 6. Ayet

> وَمَا مِن دَآبَّةٍۢ فِى ٱلْأَرْضِ إِلَّا عَلَى ٱللَّهِ رِزْقُهَا

Anlamı:
“Yeryüzünde rızkı Allah’a bağlı olmayan hiçbir canlı yoktur.”

📿 Okuma adedi:
– Günde 7 veya 11 kere, özellikle rızık endişesi olanlar için.

📆 Ne zaman: Sabah namazından sonra veya gece uyanıldığında.

📌 Etki: Allah’a tevekkülü artırır, gönle maddî güven ve bereket hissi verir.

🌙 4. İsrâ Suresi 30. Ayet

> إِنَّ رَبَّكَ يَبْسُطُ ٱلرِّزْقَ لِمَن يَشَآءُ وَيَقْدِرُۚ

Anlamı:
“Şüphesiz Rabbin, dilediğine rızkı bol verir, dilediğine de kısar…”

📿 Okuma adedi:
– Günde 7 kere, niyetle beraber okunur.

📆 Ne zaman: Sabah-akşam fark etmez, ama şükür duygusuyla okunmalı.

📌 Etki: Rızık konusunda Allah’a güveni güçlendirir, genişlik kapısı aralar.

🏡 5. Bakara Suresi 261. Ayet

> مَثَلُ ٱلَّذِينَ يُنفِقُونَ أَمْوَٰلَهُمْ فِى سَبِيلِ ٱللَّهِ…

Anlamı:
“Allah yolunda mallarını harcayanların hâli, yedi başak verip her başakta yüz tane bulunan bir taneye benzer…”

📿 Okuma adedi:
– Günde 3 kere, sadaka vermeden önce veya sonra.

📌 Etki: Verenin malını artıran bir anlayışı destekler; infakla bereket kapısı açılır.

💎 6. Sad Suresi 35. Ayet – Hz. Süleyman’ın Zenginlik Duası

> رَبِّ ٱغْفِرْ لِى وَهَبْ لِى مُلْكًۭا لَّا يَنبَغِى لِأَحَدٍۢ مِّنۢ بَعْدِىٓ ۖ إِنَّكَ أَنتَ ٱلْوَهَّابُ

Anlamı:
“Rabbim! Beni bağışla ve bana benden sonra kimseye nasip olmayacak bir mülk (zenginlik) bağışla. Şüphesiz, Sen çok ihsan edensin.”

📿 Okuma adedi:
– Günde 3 veya 7 kere.
– En az 21 gün boyunca sürekli yapılırsa etkili olur.

📆 Ne zaman: Sabah ve yatsı sonrası önerilir.

📌 Etki: Helal, izzetli ve sürekli zenginlik için dua.

📖 7. Fetih Suresi 4. Ayet

> هُوَ ٱلَّذِىٓ أَنزَلَ ٱلسَّكِينَةَ فِى قُلُوبِ ٱلْمُؤْمِنِينَ…

📌 Faydası: Zenginliğe ulaşmada kalpte huzur, sabır ve istikamet sağlar. Çünkü zenginliğe götüren yolun manevî direnci de gereklidir.

📿 Okuma adedi: Günde 3 kere
📆 Ne zaman: Maddî girişimler öncesi.

📌 Zikirlerle Destek:

“Yâ Razzâk” → Rızık verici ismi.
📿 Günde 308 kere
📆 Sabah namazı sonrası, kıbleye yönelerek

“Yâ Ğaniyy, Yâ Mûğnî” → Zengin eden Allah.
📿 Günde 100 veya 1000 kere
📆 Özellikle perşembe ve cuma geceleri

 

Loading

No ResponsesHaziran 23rd, 2025

EVRAD VE EZKAR-3-

EVRAD VE EZKAR-3-

Kur’ân-ı Kerîm’de manevî zenginlik (gönül zenginliği, huzur, Allah’a yakınlık, bereket ve Deruni tatmin) için tavsiye edilen bazı ayetler ve dualar, İslam alimlerinin tecrübelerine ve rivayetlere dayalı olarak belirli zaman ve sayı tavsiyeleriyle okunmuştur. Bu okumalar bir sihirli formül değil, samimi dua, tevekkül ve istikametli yaşantı ile desteklenirse inşaallah tesirli olur.

Aşağıda manevî zenginlik için okunabilecek bazı ayetler, dualar ve okunma adetleriyle birlikte verilmiştir:

🌿 1. Tâhâ Suresi 131. Ayet

> وَلَا تَمُدَّنَّ عَيْنَيْكَ إِلٰى مَا مَتَّعْنَا بِهِ أَزْوَاجًا مِّنْهُمْ زَهْرَةَ الْحَيَاةِ الدُّنْيَا…

Anlamı:
“Sakın gözlerini dünya hayatının geçici süsü olarak onlara verdiğimiz nimetlere dikme…”

📌 Faydası: Gönlü dünya malına meyletmekten korur. Gönül zenginliği için önemli bir terbiyedir.
📆 Ne zaman: Sabah namazından sonra 11 kere.
📿 Niyet: Kalben Allah’a rızaya odaklanmak ve kanaat sahibi olmak için.

🌿 2. İnşirah Suresi (94:1-8)

> “Elem neşrah leke sadrak…”

📌 Faydası: Gönül darlığını giderir, iç huzur ve manevî ferahlık verir.
📆 Ne zaman: Her namazdan sonra veya günde 7 ya da 11 kere.
📿 Niyet: Sıkıntılardan ferahlığa, darlıktan genişliğe çıkmak için.

🌿 3. Bakara Suresi 201. Ayet

> رَبَّنَا آتِنَا فِي الدُّنْيَا حَسَنَةً وَفِي الْآخِرَةِ حَسَنَةً وَقِنَا عَذَابَ النَّارِ

📌 Faydası: Hem dünya hem ahiret saadetini istemekle, her yönden zenginlik duasıdır.
📆 Ne zaman: Sabah ve akşam 7 kere, ayrıca namaz sonrası tavsiye edilir.
📿 Niyet: Allah’tan hayırlı dünya nasibi ve manevî bereket istemek için.

🌿 4. Kasas Suresi 77. Ayet

> وَابْتَغِ فِيمَا آتَاكَ ٱللَّهُ ٱلدَّارَ ٱلْآخِرَةَ…

Anlamı:
“Allah’ın sana verdiği şeylerle ahiret yurdunu ara, dünyadan da nasibini unutma…”

📌 Faydası: Dengeli dünya-ahiret bakışı ve ruhsal huzur sağlar.
📆 Ne zaman: Günde 3 veya 7 kere sabah-akşam okunabilir.
📿 Niyet: Ahireti unutmadan dünya nimetlerini değerlendirme duası.

🌿 5. Vakıa Suresi (56. Sure) – Özellikle 75–96. Ayetler

> “Fe-sebbih bismi rabbikel azîm…”

📌 Faydası: Bereket ve zenginlik suresi olarak bilinir. Kalpte huzur ve gönül zenginliği oluşturur.
📆 Ne zaman: Her gün sabah namazından sonra veya yatsıdan sonra 1 defa.
📿 Niyet: Rızıkta bereket, kalpte huzur, ruhen zenginleşme.

🌿 6. Tevbe Suresi 129. Ayet

> حَسْبِيَ اللَّهُ لَا إِلٰهَ إِلَّا هُوَ…

📌 Faydası: Allah’a tam tevekkül duygusu kazandırır, gönül zenginliği sağlar.
📆 Ne zaman: Sabah ve akşam 7 veya 11 kere.
📿 Niyet: İç huzur, ruhsal güven ve manevî doygunluk için.

🌿 7. Duha Suresi (93:1-11)

> “Velleyli izâ secâ…”

📌 Faydası: Ruhsal sıkıntılar, değersizlik hissi ve iç boşluğu gidermek için çok tesirli bir suredir.
📆 Ne zaman: Sabah veya gece yalnızlıkta, 3 ya da 7 defa.
📿 Niyet: Manevî yalnızlıktan çıkış, içsel destek ve sükûnet.

🌟 Tavsiye Edilen Ek Dualar:

“اللّٰهُمَّ اكْفِنِي بِحَلَالِكَ عَنْ حَرَامِكَ وَأَغْنِنِي بِفَضْلِكَ عَمَّنْ سِوَاكَ”
“Allah’ım! Helâlinle haramına karşı beni koru. Fazlınla başkasına muhtaç etme.”
– (Günde 7 veya 11 kere)

“Ya Ğaniyy, Ya Ğaniyy, Ya Ğaniyy, Ya Allah”
– (Zikir olarak, özellikle sabah-akşam 100’er kere)

🔎 Özet:

Ayet/Sure Okuma Sayısı Zaman Etki

Tâhâ 131 Sabah Kanaat, gönül zenginliği
İnşirah 7-11 Namaz sonrası Ferahlık, huzur
Bakara 201 7 Sabah-akşam Hayırlı dünya ve ahiret
Kasas 77 3-7 Günlük Denge, rızık bilinci
Vakıa Suresi 1 Günlük Rızıkta bereket, ruh huzuru
Tevbe 129 7-11 Sabah-akşam Tevekkül, iç güven
Duha 3-7 Sabah-gece Manevî destek

 

Loading

No ResponsesHaziran 23rd, 2025

Engellenen Yükseliş: Bir Asrın Direnişi ve Dirilişi”

Engellenen Yükseliş: Bir Asrın Direnişi ve Dirilişi”
Milletin İradesine Konulan Ambargo ve Onu Aşan Azim

Bugün gökyüzünde süzülen İHA’lar, SİHA’lar, sadece birer hava aracı değil; yüz yıllık bir azmin, direnişin ve yeniden dirilişin sembolüdür. Kolay gelmedik bu noktaya. Yol taşlarla değil, engellerle döşendi. Her başarının ardında bir sabotaj, her ilerleyişin gerisinde bir ayak kaydırma vardı. Ama düşmedik. Her düşüşte kalkmasını bildik. Çünkü bu milletin toprağa gömülen her tohumu, bir gün mutlaka yeşerir.

İHA’lar, SİHA’lar yapılmasın diye, “Demir parçalarıyla ne uğraşıyorsunuz?” diye alay edildi. S-400 gibi savunma sistemleri alınmasın diye içeriden ve dışarıdan şantaj yapıldı. Bilim adamlarımız faili meçhullerle susturuldu, intihar süsüyle unutturulmaya çalışıldı. 15 Temmuz gibi karanlık bir işgal girişimiyle milletin iradesi esaret altına alınmak istendi. 50 yıl boyunca PKK belasıyla, iç kavgalarla, mezhep oyunlarıyla Türkiye, kendi içine kapanmaya zorlandı.

Ama bütün bunlar, yalnızca dışarıdan gelen saldırılar değildi. Esas savaş içeriden veriliyordu. Asıl işgal, milletin zihninde, yüreğinde, iradesinde yapılmak isteniyordu. Tarihine yabancı bir nesil, inancına güvensiz bir toplum, birbirine düşman kardeşler… Hedef buydu. Ve bu plan, yüzyıl boyunca parça parça uygulandı.

Fakat unuttukları bir şey vardı. Bu milletin mayası, sabırla, imanla ve istikametle yoğrulmuştu. Anadolu’nun kalbine atılan her hançer, orada bir uyanışa, bir dirilişe vesile oldu. Tıpkı küllerin altındaki kor gibi, yanan ama sönmeyen bir azim taşıyorduk.

Bugün geldiğimiz nokta, sadece teknolojik bir seviye değil, aynı zamanda tarihî ve ruhî bir dirilişin ifadesidir. İHA’lar, tanklar, savunma sistemleri… bunlar birer araç. Esas olan; yeniden kendi ayakları üzerinde duran, iradesine sahip çıkan, kendi gök kubbesinde kendi sesiyle yankılanan bir Türkiye’dir.

İran’ın yaşadığı abluka, Gazze’nin yaşadığı kuşatma, bizim de yüz yıl boyunca içimizde yaşadığımız görünmeyen bir savaşın daha açık versiyonudur. Fakat biz, bu iç savaşı sabırla, ferasetle, imanla aşmaya başladık.

Şimdi sorulması gereken soru şudur:
Bu dirilişi tamamlamak için ne kadar daha sabır ve sebat göstereceğiz?
Daha ne kadar birbirimizle değil, istikbalimizle uğraşacağız?

Özet:

Bu makalede, Türkiye’nin bir asır boyunca yaşadığı sistematik engellemeler, darbeler, terör belası ve iç çökertme planları ele alınmıştır. Bugün ulaşılan teknolojik ve stratejik seviyeye, büyük bedeller ödenerek gelindiği anlatılmaktadır. İran ve Gazze’de yaşanan açık kuşatmaların, Türkiye’de uzun yıllar içten ve gizli bir şekilde uygulandığı belirtilmektedir. Sonuç olarak ise milletin sabrı, iradesi ve yeniden diriliş ruhu sayesinde bu ambargoların kırılmaya başlandığı ifade edilmektedir.

 

Loading

No ResponsesHaziran 23rd, 2025

Ders Var, Tesir Yok: Din Öğretmenleri Neden Genç Kalplere Ulaşamıyor?”

Ders Var, Tesir Yok: Din Öğretmenleri Neden Genç Kalplere Ulaşamıyor?”
“Her gün derse giriliyor, ama gençlerin kalbinde namaz yer bulamıyor. Neden?”

Türkiye’de yüz binlerce öğrenci, her hafta Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi veya İmam Hatip meslek dersleri kapsamında İslam’ı öğreniyor. Fakat ne gariptir ki; bu dersleri alan pek çok öğrenci namazla tanışmıyor, ibadete ısınmıyor, ahlakî sorumluluklara bağlanmıyor.
Oysa bu dersler, sadece bilgi aktarmak için değil, imanı ve ibadeti sevdirerek hayatlara dokunmak için var.

Şimdi sormak gerekiyor:
Bu kopukluk nerede başlıyor? Neden dersi anlatan var ama tesir eden yok?
Bu makale, işte bu derin yaraya hikmetle, ibretle ve çözümle eğilmektedir.

  1. DİNİN BİLGİYE DÖNÜŞMESİ: “İnanç” Yerine “Ezber”

Bugün birçok din dersi, akla değil, zihne hitap ediyor. Öğrenci, Allah’a imanı kalbiyle değil, sınav için ezberliyor.

Namazın şartlarını biliyor ama namaz kılmıyor.

Abdestin farzlarını sayıyor ama abdest almıyor.

Allah sevgisi anlatılıyor ama ruhuna işlenmiyor.

Ders var, ama derinlik yok.
Bilgi var, ama bağ yok.
Namaz kitapta kalıyor; hayata geçmiyor.

  1. TEMSİL EKSİKLİĞİ: “Öğretmen Dersi Anlatır, Yaşıyor mu?”

Bir öğrencinin en çok etkilendiği şey, öğretmeninin yaşayan bir örnek olmasıdır.
Eğer öğretmen:

Derste “sabır” anlatıp teneffüste öfke patlatıyorsa,

“Gıybet haramdır” deyip kulis yapıyorsa,

“Namaz diriltir” deyip kendi dirilmemişse,
o öğrencinin kalbinde anlatılan sözler, beyaz tahtadaki yazı kadar kalıcı olur: Silinir, gider.

Hakikat şudur:
Din, yaşayanın ağzında tesirlidir.
Ders değil, davranış öğretir.

  1. MEKANİK DERS ANLATIMI: Ruhu Olmayan Müfredat

Din öğretimi çoğu zaman:

Şekilci,

Yüzeysel,

Hayattan kopuk bir anlatımla veriliyor.

Namaz, “altı şart” olarak değil; kalp için nefes, ruh için huzur olarak sunulmalı.
Cennet, sadece “inanılacak bir bilgi” değil; özlenen bir hedef olmalı.
Ahlak, ezberlenip geçilecek kavramlar değil; örneklerle canlanmalı.

Bugün gençlerin aklı değil, kalbi aç bırakılıyor. Oysa insan aklıyla bilir, kalbiyle sever. Kalp ısınmazsa, bilgi kuru bir yük olur.

  1. GENÇLİĞİN DİLİNİ BİLEMEMEK

Bugünün gençliği, dijital çağın çocuklarıdır. Onlar için görsellik, hikâye, duygu, mizah ve etkileşim ön plandadır.

Ama sınıfta hâlâ şu cümleler kullanılıyor:

“Sayfayı açın.”

“Tefsir ne demek, yazın.”

“Evde Kur’an’dan örnek getirin.”

Bu metotlar artık ruha işlemeli, dikkat çekmeli.
Öğrencinin dünyasına girmeyen bir anlatım, onun zihninde de kalmıyor.

  1. DİNİ GÖREV DEĞİL, MANEVİ SORUMLULUK VE BİR GÜZELLİK OLARAK ANLATAMAMAK

Dini emirleri hikmetle ve sevdirerek ve daha önemlisi nefret ettirmeden bir yükümlülük ve mesuliyet olduğu idrakini kazandırmak.

İradesini devreye koyup şuurlu ve idealist bir neslin yetişmesine gayret etmek.

Çocukların ruhu, korkuyla değil, muhabbetle açılır.
Sevdirmeli, nefret ettirmemeli.
Namaz, bir emirle beraber, sevgilinin randevusu gibi anlatılmalı.
Allah, sadece “ceza veren” değil, “rahmeti sonsuz olan” olarak tanıtılmalı.
Bunu içine sindiren o çocuk zaten namazdan uzak durmaz.

  1. SADECE DERSLE YETİNMEK

Din öğretmenliği, sadece sınıfta kalınca eksik kalır.
Çocukla dışarıda da ilgilenmeyen, onunla gönül bağı kurmayan öğretmen, ona ne kadar tesir edebilir?

Namaz kulübeleri neden açılmıyor?

Vakit namazları birlikte neden kılınmıyor?

Okul içinde manevî ortam neden oluşturulmuyor?

Unutulmamalı ki: Genç, dersi değil dostluğu hatırlar.
Gönlüne girilmeden aklına girilmez.

ÇÖZÜM YOLLARI:

  1. Yaşayan Öğretmen Olmak:
    Dersin en güçlü yönü öğretmenin halidir. Güler yüzlü, şefkatli, hal diliyle öğreten öğretmen en etkili vaizdir.
  2. Dersleri Ruhlandırmak:
    Namazı “sorulacak 5 madde” değil, “gönül huzuru” olarak anlatmak. Derslerde duygulara ve manaya yer vermek.
  3. Anlatımda Hikaye ve Tecrübe Kullanmak:
    Sahabe kıssaları, çağdaş örnekler, ibretli olaylarla öğrencinin zihnine değil hayaline hitap etmek.
  4. Sınıf Dışına Çıkmak:
    Öğrencilerle camiye gitmek, küçük ibadet halkaları oluşturmak, soru-cevap grupları kurmak.
  5. Gençliğin Diliyle Konuşmak:
    Sunumlar, kısa videolar, dijital içeriklerle dinin mesajını güncel dile çevirmek.
  6. Gönül Bağı Kurmak:
    Her öğrenciyi “emanet” bilmek. Onun ruhuna ulaşmak için zaman ve sevgi harcamak. Çünkü sevgi ile anlatılan din, kalıcıdır.

SONUÇ VE İBRET:

Din öğretmenliği, en hassas vazifelerdendir. Çünkü bu öğretmen, sadece ders değil; iman, dua, kulluk, cennet, cehennem anlatır.

Eğer bu görev layıkıyla yapılmazsa, bir nesil sadece sorularla dolu ama cevapsız, bilgiyle dolu ama imanla boş kalır.

Unutulmamalı ki;
Ders kitapta, iman kalpte; bilgi testte, tesir hayatta ölçülür.
Her sınıfta bir cami kapısı aralanabilir. Yeter ki öğretmen, o kapıyı sevgiyle açsın.

ÖZET:

Din Kültürü ve İmam Hatip meslek dersi öğretmenleri, öğrencilere dinî bilgileri aktarmada görevli olmalarına rağmen, bu bilgilerin kalbe işlemesi ve namaza yönelme konusunda yeterli tesiri oluşturamıyor. Bunun başlıca sebepleri; temsil eksikliği, şekilci anlatım, samimiyet eksikliği, gençliğin dilini bilmemek ve gönüle ulaşamamak. Çözüm olarak samimi ve yaşayan bir öğretmen profili, ruh merkezli anlatım, hikmetli içerikler ve sevgi temelli rehberlik gereklidir. Din kalbe işlenirse, namaz da orada filizlenir.

 

Loading

No ResponsesHaziran 23rd, 2025

Kalbin Susturulduğu, Hukuksuzluğun Kanun Olduğu Bir Asırda Yaşamak

Kalbin Susturulduğu, Hukuksuzluğun Kanun Olduğu Bir Asırda Yaşamak

Zaman; gözlerin açık, kalplerin kapalı olduğu bir zamandır. İnsanlığın vicdanı bastırılmış, aklı uyuşturulmuş, ruhu tutsak edilmiştir. Batı dünyası, büyük teknolojik ilerlemelere rağmen insanî değerlere karşı en büyük gerilemeyi yaşıyor. Çünkü bu medeniyetin kalbi atmıyor. Avrupa ve Amerika’da basiretli insanlar yok değil; ancak sesleri ya bastırılmış ya da susturulmuştur. Çünkü orada kalbin sözü değil, çıkarın dili geçerlidir.

Yılışık İnsanlar, Uyuşmuş Akıllar

Batı toplumları uzun yıllar boyunca aklı kutsayarak kalbi unuttu. Vicdanı feda etti, yerine diplomatik yalanlar koydu. Adaletin yerine menfaati, insan onurunun yerine ekonomik çıkarları geçirdi. Bu yüzden ortalama bir insanın derdi artık hakikati aramak değil, konforunu korumaktır. Bu ise, yılışık bir duruş ve uyuşuk bir zihin üretmiştir. Görse de tepki vermez, bilse de konuşmaz. Çünkü her şeyden önce kendi refahı gelir.

Bu ruh hâli, Batı’nın sessizliğini; mazlum coğrafyaların ise çaresizliğini izah eder.

Zapatero’nun İtirafı: “Türkiye AB’de Olsaydı…”

Eski İspanya Başbakanı Zapatero, bir hakikatin altını çizdi:

> “Türkiye, AB üyesi olsaydı günümüzde yaşanan savaşlar olmazdı.”

Bu söz, Avrupa’nın İslam dünyasına kapalı kalmasının bedelini itiraf ediyor aslında. Çünkü Türkiye gibi, hem doğuyu hem batıyı anlamış bir milletin sözü masada olsaydı, belki bu kadar kan dökülmeyecekti. Ancak Avrupa, Türkiye’nin değil; İsrail’in ve emperyal çıkarların sözünü dinlemeyi tercih etti. Bugün yaşanan savaşlar, işgaller ve yıkımlar, bu yanlış tercihlerin sonucudur.

İsrail: Mel’unluğun Resmileşmesi

İsrail artık sadece politik değil; ahlâkî olarak da mel’unluğunu tescillemiş bir devlettir. Masum çocukları öldüren, kadınları hedef alan, kutsal mekânları yerle bir eden bir yapının hangi kutsiyeti olabilir? Ne ilahi kitaplar, ne de insanlık değerleri böyle bir zulmü onaylar.

İsrail’in bu fiilî mel’unluğu, onun kurucu ideolojisinin de ne kadar sorunlu olduğunu ortaya koyar. Tanrıyı kendi tekellerine alan bir anlayış, kendilerinden olmayanı yok sayar. Bu anlayışın yaşatılması ise ancak Batı’nın sessiz onayıyla mümkündür.

Hukuksuzların Kanun Koyduğu Çağ

Bugün yaşadığımız çağ, “hukukun üstünlüğü” değil, üstünlerin hukukuna sahne oluyor. Adalet terazisi, güçlülerin parasıyla eğiliyor. Uluslararası kurumlar, mazlumu değil zalimi koruyor. İnsan hakları diye haykıranlar, iş İsrail’e gelince sağırlaşıyor, körleşiyor.

Bu çağda hukuksuzlar kanun koyuyor, kanun adamları zalimlerin emir eri oluyor. Bu yüzden Filistin’de akan kan, sadece bir coğrafyadan değil; insanlığın vicdanından sızan bir yaradır.

Çözüm Nerededir?

Kalbi yeniden inşa etmekte.

Basireti kaybetmemekte.

Hakkın sesi olmaktan korkmamaktadır.

Türkiye, ümmetin umudu olduğu kadar, insanlığın da vicdanıdır. Avrupa’nın ona kapılarını kapatması, aslında adaleti dışlamasıdır. Ancak bu, Türkiye’nin değerini düşürmez; aksine misyonunu artırır.

Bugün hak, güçlü görünmeyebilir. Ama yarınlar, vicdan sahiplerinin omuzlarında inşa edilecektir.

Özet:

Makale, Batı dünyasında basiret ve vicdan eksikliğini ele alıyor. Eski İspanya Başbakanı Zapatero’nun “Türkiye AB’de olsaydı bu savaşlar olmazdı” sözünden yola çıkarak Avrupa’nın Türkiye’yi dışlamasının sonuçlarına değiniliyor. İsrail’in zulümleri hem kitapta hem fiiliyatta mel’unluğunu ispatlıyor. Günümüz dünyası, hukuksuzluğun kanun haline geldiği bir çağdır. Adaletin değil, çıkarın hüküm sürdüğü bu sistemde; çözüm, yeniden kalbe ve basirete dönmekle mümkündür.

 

Loading

No ResponsesHaziran 23rd, 2025

Nesiller Arası Kopuş: Nur Talebelerinin Çocukları Neden Aynı Yolu İzlemiyor?

Nesiller Arası Kopuş: Nur Talebelerinin Çocukları Neden Aynı Yolu İzlemiyor?

Risale-i Nur, iman hakikatlerini asrın idrakine sunan, Kur’anî tefekkürün derinliklerini çağın karanlıklarına fener yapan büyük bir manevî eserdir. Onu okuyan, anlayan ve yaşayanlara da “Nur Talebesi” denmiştir. Ancak zaman içinde sıklıkla şu müşkilatla karşılaşılmıştır: Birinci nesil Risale-i Nur’a gönül vermiş, ona hayatını vakfetmiş olsa da, çocukları aynı yolu devam ettirmemekte; hatta bazıları imanî neşveye yabancılaşmakta, başka mecralara yönelmektedir.

Bu durum sadece bir “nesil değişimi” meselesi değil, aynı zamanda tebliğdeki üslup, temsildeki eksiklik ve manevî aktarımda kopukluk gibi derin meselelerin de habercisidir.

  1. Sevdirerek Aktaramamak:

Risale-i Nur’un hakikatleri, bir gül gibi zarif ve güzeldir. Fakat dikenini gösterip gülünü saklayan bir üslup, çocukta ürkme meydana getirir. Evinde Risale-i Nur okunan ama onun ruhunu, sıcaklığını ve şefkatini hissetmeyen çocuk, sadece metne değil, temsilcisine de soğur. Dil ile anlatılan, hâl ile desteklenmedikçe, gönle ulaşmaz.

Birçok Nur Talebesi, çocuklarına “imanı öğretmek” adına bir baskı uygulamış, fakat bu baskı altında sevgi ve anlayış eksik kalmıştır. Çocuklar da bu manevî dili “yasakçı”, “dayatmacı” ya da “soğuk” olarak kodlayıp uzaklaşmışlardır.

  1. Temsil Eksikliği:

Risale-i Nur, yaşanmak içindir. Fakat bazı ebeveynler, sadece okumakla yetinmiş; muhabbeti, sabrı, güzel ahlakı temsilde eksiklik göstermiştir. Çocuk, kitapta anlatılan yüksek faziletlerle, evde gördüğü çelişkili tavırları yan yana koyduğunda “ikiyüzlülük” vehmiyle karşılaşmıştır.

Yani söz başka, hâl başka olunca, çocuk şu soruyu sormuştur: “Demek ki bu anlatılanlar yaşanmıyor.” Bu da onu başka mecralara yönlendirmiştir.

  1. Zamanın Ruhuna Uygun Tebliğ Eksikliği:

Günümüz çocukları, bambaşka bir çağın içine doğmuştur: Dijital, hız merkezli ve sorgulayıcı bir çağ. Fakat tebliğde kullanılan dil, hâlâ 50 yıl öncenin kalıplarını koruyorsa, bu çağın çocuğuna ulaşmak güçleşir. Çocuk, Risale-i Nur’un cevabını verdiği soruları bilmiyor, fakat başka sorular soruyor.

Bu noktada, Risale-i Nur’un dili değil; sunumu ve bağlamı yenilenmelidir. Çünkü Risale-i Nur’un hakikatleri eskimez; ama anlatım yolu güncellenmedikçe yeni nesle ulaşmaz.

  1. Manevî Mirası Emanet Değil, Mülk Görmek:

Bazı Nur Talebeleri, bu hizmeti çocuklarına bir emanet olarak değil, bir mülk gibi aktarmaya çalışmıştır. “Benim evladım da benim gibi olacak” şeklinde bir niyetle değil; “Bu hizmet ona da mecbur” gibi bir beklentiyle yaklaşılmıştır.

Oysa maneviyat, dayatma ile değil, davetle yaşar. Kalbe dokunmayan tebliğ, zoraki bir yönlendirme olur. Bu da içten içe bir isyana sebep olur.

  1. Cemaatleşmenin Aile Üzerindeki Etkisi:

Bazı ailelerde cemaat aidiyeti, evlatla ilişkiden daha önemli hâle gelmiştir. Hizmette yoğun olmak, evde soğukluk doğurmuştur. Çocuk, babasının yanında değil, hizmetteki adamların yanında daha fazla zaman geçirdiğini görmüş ve “Benim için zaman ayırmayan bu dava, bana nasıl kıymet versin?” duygusuna kapılmıştır.

Bu da onu manevî iklimden uzaklaştırmış, başka arayışlara sevk etmiştir.

Çözüm Yolları:

  1. Hâl ile Tebliğ: Çocuklara Risale-i Nur’u önce yaşantımızla tanıtmalı, sonra lisanla anlatmalıyız. Dürüstlük, sabır, tevazu ve merhamet, en güçlü tebliğdir.
  2. Zamana Uygun Anlatım: Risale-i Nur’un meselelerini günümüz meseleleriyle eşleştirerek anlatmak gerekir. Akıllı tahtada ders yapan nesle, kara tahta yöntemiyle hitap etmek zordur.
  3. Muhabbet Dili: Eleştiren, yargılayan değil; anlayan ve saran bir dil kullanılmalı. Sevgi, imanî eğitimin anahtarıdır.
  4. İstişare ve Katılım: Çocukları da karar süreçlerine dahil etmek, onlara değerli olduklarını hissettirmek; aidiyet duygusunu artıracaktır.
  5. Cemaat-Aile Dengesi: Hizmetin evde başladığı unutulmamalı. Ev, imanî tebliğin ilk durağıdır. Çocuk ihmal edilerek kazanılan her hizmet, yarım kalır.

Sonuç ve İbret:

Üstad Bediüzzaman “İman tehlikededir” demiştir. Fakat iman tehlikede olduğu kadar, iman aktarımı da tehlikededir. Her yeni nesil, iman mirasını bir önceki nesilden değil, kendi gönlünde yeniden keşfederek benimser. Bu keşfi kolaylaştırmak bizlere düşer.

Unutulmamalıdır ki, “Zorla güzellik olmaz” ama güzel temsil, kalpleri fetheder.

Özet:

Risale-i Nur’u okuyan ilk nesil Nur Talebelerinin çocukları, çoğunlukla aynı yolu takip etmiyor. Bunun sebepleri arasında baskıcı tebliğ dili, hâl ile desteklenmeyen anlatım, zamana uygun olmayan sunum biçimi, ailede temsil eksikliği ve çocuklara yeterince vakit ayrılmaması gibi unsurlar yer alıyor. Çözüm, hâl ile tebliğ, muhabbet dili, çağın ruhuna uygun anlatım ve aile içi denge ile mümkün olabilir. Risale-i Nur, her çağın çocuğuna hitap edecek kudrettedir; mesele onu sevdirerek sunabilmektedir.

 

Loading

No ResponsesHaziran 23rd, 2025

Sütle Gelen Rahmet: Kasdî İkramların Sessiz Lisanı

Sütle Gelen Rahmet: Kasdî İkramların Sessiz Lisanı

“Evet, kâinatta medar-ı hamd ve şükür olan kasdî in’amlar ve nimetler, hususan kan ve fışkı içinden safi, temiz, gıdalı sütü âciz yavrulara göndermek ve ihtiyarî ihsanlar ve hediyeler ve merhametli ikramlar ve ziyafetler zemin yüzünü, belki kâinatı doldurmuş. Onların fiyatı dahi başta Bismillah, âhirde Elhamdülillah, ortada nimette in’amı hissetmek ve Rabb’ini onun ile tanımaktır.”
Şualar

Kâinat, zahirde cansız ve mekanik bir varlıklar topluluğu gibi görünse de, dikkatle bakıldığında arka planında işleyen ince bir merhamet, planlı bir ikram ve kasdî bir in’am tecellisi görülür. Öyle ki her şey yerli yerinde; her ihtiyaç karşılanmakta ve her nimet bir maksat ve şuur ile sahibine ulaştırılmaktadır.

İşte Bediüzzaman’ın “kan ve fışkı içinden safî, temiz, gıdalı süt” örneği, bu hakikatin en berrak misallerindendir. Anne sütü; ilimle, hikmetle, rahmetle yoğrulmuş bir ilahi formüldür. En çirkin iki unsurun arasından, en latif ve en saf gıdanın yaratılması, sadece biyolojik bir tesadüf değil; açıkça bir rahmetin, bir ikramın, bir hikmetin tecellisidir. Bu öyle bir mucizedir ki, her gün milyonlarca bebek üzerinde yeniden yazılır, yeniden sergilenir. Süt, adeta “Merhametli bir Rabbin ikramıyım” diye konuşur.

Bu kasdî in’amların dünyası, yalnızca sütle sınırlı değildir. Zemin yüzü, ikram ve nimet sofralarıyla doludur: Toprak altından çıkan sebzeler, ağaçlarda dallara takılan meyveler, denizlerin bağrında yüzüp gelen balıklar… Bunların her biri bir sofranın parçasıdır ve her biri gönderilmiş, ulaştırılmış, ikram edilmiştir. Ve her biri “teşekkür” bekleyen bir nimettir.

İşte bu noktada, insanın bu nimet karşısındaki konumu önem kazanır. Zira bu kadar in’am ve ihsanın karşılığında istenen şey, bir bedel değil; bir şuur, bir tanıma ve bir yöneliştir. Yani nimeti fark etmek, onun arkasındaki in’amı hissetmek ve bunu vereni tanımaktır. Bu tanımanın sembolik ifadesi ise, başta “Bismillah”, ortada “şuur ve şükür”, sonda ise “Elhamdülillah” demektir.

Çünkü nimet, sahibine işaret eder. Her nimet, şükürle okunması gereken bir mektuptur. Ve insanın en büyük vazifesi de bu mektubu fark edip şükürle karşılamaktır. Aksi takdirde, nimet nimet olmaktan çıkar; insana bir imtihan, bir gaflet ve hatta bir azap vesilesi olur.

Dünyaya gönderilen sayısız nimet, aslında bizi göndereni tanıtmak içindir. Bu yüzden, “Rabbini nimetle tanı!” denilmiştir. Zira nimet, sadece mideye değil, kalbe ve akla da hitap eder. Ve şükür, sadece bir söz değil; bir yöneliş, bir tefekkür ve bir ubudiyettir.

📌 Özet:

Bu makale, kâinattaki nimetlerin kasdî, bilinçli ve hikmetli bir şekilde verildiğini; özellikle “süt” örneğiyle bu rahmetin en açık şekilde görülebileceğini ifade eder. Her nimet bir ikram, bir ihsan ve bir tecellidir. Bu nimetlerin karşılığı ise para değil; şuurla başlanan “Bismillah”, nimeti tanımakla geçen bir şükür hali ve sonunda gelen “Elhamdülillah” ile olur. İnsan, bu nimetleri fark ederek Rabbini tanır ve kulluk vazifesini eda eder. Aksi halde nimet, gafletin örtüsüne dönüşebilir.

 

Loading

No ResponsesHaziran 23rd, 2025

Sütle Gelen Rahmet: Kasdî İkramların Sessiz Lisanı

Sütle Gelen Rahmet: Kasdî İkramların Sessiz Lisanı

“Evet, kâinatta medar-ı hamd ve şükür olan kasdî in’amlar ve nimetler, hususan kan ve fışkı içinden safi, temiz, gıdalı sütü âciz yavrulara göndermek ve ihtiyarî ihsanlar ve hediyeler ve merhametli ikramlar ve ziyafetler zemin yüzünü, belki kâinatı doldurmuş. Onların fiyatı dahi başta Bismillah, âhirde Elhamdülillah, ortada nimette in’amı hissetmek ve Rabb’ini onun ile tanımaktır.”
Şualar

Kâinat, zahirde cansız ve mekanik bir varlıklar topluluğu gibi görünse de, dikkatle bakıldığında arka planında işleyen ince bir merhamet, planlı bir ikram ve kasdî bir in’am tecellisi görülür. Öyle ki her şey yerli yerinde; her ihtiyaç karşılanmakta ve her nimet bir maksat ve şuur ile sahibine ulaştırılmaktadır.

İşte Bediüzzaman’ın “kan ve fışkı içinden safî, temiz, gıdalı süt” örneği, bu hakikatin en berrak misallerindendir. Anne sütü; ilimle, hikmetle, rahmetle yoğrulmuş bir ilahi formüldür. En çirkin iki unsurun arasından, en latif ve en saf gıdanın yaratılması, sadece biyolojik bir tesadüf değil; açıkça bir rahmetin, bir ikramın, bir hikmetin tecellisidir. Bu öyle bir mucizedir ki, her gün milyonlarca bebek üzerinde yeniden yazılır, yeniden sergilenir. Süt, adeta “Merhametli bir Rabbin ikramıyım” diye konuşur.

Bu kasdî in’amların dünyası, yalnızca sütle sınırlı değildir. Zemin yüzü, ikram ve nimet sofralarıyla doludur: Toprak altından çıkan sebzeler, ağaçlarda dallara takılan meyveler, denizlerin bağrında yüzüp gelen balıklar… Bunların her biri bir sofranın parçasıdır ve her biri gönderilmiş, ulaştırılmış, ikram edilmiştir. Ve her biri “teşekkür” bekleyen bir nimettir.

İşte bu noktada, insanın bu nimet karşısındaki konumu önem kazanır. Zira bu kadar in’am ve ihsanın karşılığında istenen şey, bir bedel değil; bir şuur, bir tanıma ve bir yöneliştir. Yani nimeti fark etmek, onun arkasındaki in’amı hissetmek ve bunu vereni tanımaktır. Bu tanımanın sembolik ifadesi ise, başta “Bismillah”, ortada “şuur ve şükür”, sonda ise “Elhamdülillah” demektir.

Çünkü nimet, sahibine işaret eder. Her nimet, şükürle okunması gereken bir mektuptur. Ve insanın en büyük vazifesi de bu mektubu fark edip şükürle karşılamaktır. Aksi takdirde, nimet nimet olmaktan çıkar; insana bir imtihan, bir gaflet ve hatta bir azap vesilesi olur.

Dünyaya gönderilen sayısız nimet, aslında bizi göndereni tanıtmak içindir. Bu yüzden, “Rabbini nimetle tanı!” denilmiştir. Zira nimet, sadece mideye değil, kalbe ve akla da hitap eder. Ve şükür, sadece bir söz değil; bir yöneliş, bir tefekkür ve bir ubudiyettir.

📌 Özet:

Bu makale, kâinattaki nimetlerin kasdî, bilinçli ve hikmetli bir şekilde verildiğini; özellikle “süt” örneğiyle bu rahmetin en açık şekilde görülebileceğini ifade eder. Her nimet bir ikram, bir ihsan ve bir tecellidir. Bu nimetlerin karşılığı ise para değil; şuurla başlanan “Bismillah”, nimeti tanımakla geçen bir şükür hali ve sonunda gelen “Elhamdülillah” ile olur. İnsan, bu nimetleri fark ederek Rabbini tanır ve kulluk vazifesini eda eder. Aksi halde nimet, gafletin örtüsüne dönüşebilir.

 

Loading

No ResponsesHaziran 23rd, 2025

Âlemler İçinde Âlemler: Kudretin Sessiz Nidası

Âlemler İçinde Âlemler: Kudretin Sessiz Nidası

“Evet, biz gözümüzle görüyoruz ki: Bu kâinatta binler değil belki milyonlar âlemler, küçük kâinatlar, ekseri birbiri içinde, her birinin idaresi ve tedbirinin şeraiti ayrı ayrı olduğu halde, öyle bir mükemmel terbiye, tedbir, idare ediliyor ki bütün kâinat bir sahife gibi her an nazarında ve bütün âlemler birer satır gibi kalem-i kudret ve kaderiyle yazılır, tazelenir, değişir. Bir nihayetsiz rububiyet içinde nihayetsiz bir ilim ve hikmet ve ihatalı hadsiz bir rahmet ve dikkat ile bu milyonlar âlemleri ve seyyal kâinatları idare eden bir Rabbü’l-âlemîn’in vücub-u vücuduna ve vahdetine küllî ve cüz’î şehadetler, zerreler ve zerrelerden terekküp eden mevcudlar adedince hadsiz, nihayetsiz şehadetler her ân ve zaman geliyorlar.”
Şualar

İnsan gözünü bir an olsun ibretle kâinata çevirdiğinde, gördüğü manzara, yalnızca yıldızlar, dağlar, ağaçlar ve insanlar değildir. Her zerresiyle hikmetle dokunmuş, her yönüyle sanatla bezenmiş, binlerce değil milyonlarca âlemin iç içe geçtiği bir sistem görür. Ve her bir âlem, kendi içindeki kanunlarla, kendi şartlarıyla ve kendi dengesiyle müstakil olarak işler. Fakat bu ayrılık bir başıboşluk değil; bilakis birleşmiş bir rububiyetin, merkezden idare edilen bir kudretin tezahürüdür.

İşte Bediüzzaman Hazretleri’nin işaret ettiği gibi: Bu kâinat öyle bir terbiyeye, tedbire ve idareye mazhar olmuştur ki, bütün varlık bir kitap; her bir sistem, bir satır; her bir unsur, bir harf hükmündedir. Ve o kitap her an yazılır, silinir, yeniden yazılır. Her şey hareket hâlinde; fakat bu hareket kaos değil, muntazam bir seyirdir. Tıpkı okyanusta yüzen gemilerin rotalarını hiç çarpışmadan tamamlaması gibi…

Zerrelerden yıldızlara, hücrelerden galaksilere kadar her şey, ilim, kudret ve rahmetle örülüdür. Atomlar arası kuvvetler bir nizamla işlerken; galaksiler arası mesafeler, hassas hesaplarla dengelenmiştir. Bir böceğin kanadındaki simetri ile bir galaksinin spiral yapısındaki denge aynı kaynaktan gelir: Rububiyetin nihayetsiz ilmi ve kudreti.

Her bir âlem; mesela bir hücre âlemi, bir su damlası âlemi, bir insan zihni âlemi, bir ekosistem âlemi ya da yıldızlar âlemi… Her biri, kendi içinde ayrı ayrı idare edilirken, aynı anda umum kâinatla da kusursuz bir uyum içinde işler. Bu, tesadüfün değil; ancak her şeyi kuşatan bir İrade-i Mutlaka’nın, her şeyi bilen bir Alîm-i Mutlak’ın eseri olabilir.

Bu mükemmel idare, sadece “olmuş” değil; her an “olmakta” olan bir idaredir. Kâinat statik değil, dinamiktir. Her an yeniden yaratılır, tazelenir, değişir. Bu ise, kâinatın yalnızca bir defa yaratılıp terk edilmediğini; bilakis her an nazar-ı kudret ve ilm-i ezelîde diri ve canlı olduğunu gösterir.

Ve bütün bu kusursuzluklar, her varlıkla birlikte, her an yeni bir şehadeti, yeni bir ilanı beraberinde getirir: “Bu kâinatın bir sahibi, bir Rabbi, bir Müdebbiri vardır.” Sadece sistemler değil, onları meydana getiren her zerre bile, kendi varlığıyla bu kudretin şahididir.

📌 Özet:

Bu makale, kâinattaki sayısız âlemin, farklı şartlara ve düzenlere sahip olmasına rağmen, mükemmel bir idare ve terbiye içinde her an tazelenip yenilendiğini ortaya koyar. Her bir âlem bir satır, her bir unsur bir kelime gibi İlahi kalemle yazılır. Bu düzen, nihayetsiz bir ilim, hikmet ve rahmetin eseri olup, her varlık, hem küllî hem cüz’î olarak Rabbü’l-âlemîn’in varlığına ve birliğine her an şehadet eder. Varlık, sessiz ama güçlü bir şekilde “Allah vardır ve birdir” demeye devam etmektedir.

 

Loading

No ResponsesHaziran 23rd, 2025

Cüz’î Şerlerde Gizli Hikmet: Bir Çiçeğin Gölgesinde Yağan Yağmur

Cüz’î Şerlerde Gizli Hikmet: Bir Çiçeğin Gölgesinde Yağan Yağmur

“Her bir unsurun, her bir nev’in, her bir mevcudun küllî ve cüz’î müteaddid vazifeleri ve o her bir vazifenin çok neticeleri ve meyveleri var. Ve ekseriyet-i mutlakası, maslahat ve güzel ve hayır ve rahmettirler. Ve az bir kısmı, kabiliyetsizlere ve yanlış mübaşeret edenlere veya ceza ve terbiyeye müstahak olanlara veya çok hayırları sümbül vermeye vesile olanlara rast gelir. Zâhirî, cüz’î bir şer, bir çirkinlik olur; bir merhametsizlik görünür.”
Şualar

Kâinat, sadece maddî değil, aynı zamanda manevî ve hikmetli bir bütünlük içinde işler. Her varlık, her unsur, her mevcud; sadece kendisi için değil, bağlı bulunduğu düzenin içinde çok yönlü görevler üstlenir. Güneş yalnız ısıtmaz, bitkileri canlandırır, suyu buharlaştırır, fotosentezi başlatır, insanın ruhunu da ısıtır. Bir yağmur damlası, sadece toprağı değil, içindeki tohumu da uyandırır. Rüzgar sadece eser gibi görünür, ama havayı temizler, polenleri taşır, denizleri hareketlendirir, bazen bir kulun duasına cevap olur.

İşte bu çok yönlü hikmet düzeninde her şey, sayısız fayda ve neticeye hizmet eder. Ancak bu şümullü işleyiş içinde bazen zâhirde şer gibi görünen olaylar da olur. Bir zelzele, bir salgın, bir yangın, ya da bir ölüm… İnsan, ilk bakışta bu olaylara “acı”, “merhametsizlik” ya da “zulüm” damgası vurabilir. Fakat bu gibi hadiseler, çoğu zaman büyük hayırların ve neticelerin doğmasına sebep olan tetikleyicilerdir.

Bir tarlayı yakarsınız; zarara benzer. Ama o yangın, zararlı otları temizler, toprağı dinlendirir, yeni bir ekime zemin hazırlar. Veya bir hastalık gelir; zâhirde elem verir, fakat kalpte tevazu doğurur, dilde dua yeşertir, ruhta kabule açık bir iklim meydana getirir. Yani şer gibi görünen şeyler, çoğu zaman rahmetin ve terbiye edici hikmetin maskesini takmıştır.

Bediüzzaman bu noktaya işaret eder: “Her bir unsurun, her bir nevin, her bir mevcudun küllî ve cüz’î müteaddid vazifeleri ve o her bir vazifenin çok neticeleri ve meyveleri var.” Yani hiçbir şey boş ve başıboş değildir. Bir yaprak rüzgârda savrulurken bile; bir kuş göğe kanat çırparken bile pek çok hikmete hizmet eder.

Lakin insan çoğu zaman tek yönlü ve dar bakar. Kendi çıkarına zarar gelince hüküm verir: “Bu çirkin, bu şer, bu haksızlık.” Oysa bütün kâinatta cereyan eden olaylar, sonsuz bir kudretin, sonsuz bir ilmin ve sonsuz bir rahmetin gözetimi altındadır. Cüz’î bir zararı umumi bir hayra tercih etmek, hakikatin bütünlüğünü anlamamaktır.

Ayrıca bu gibi musibetler, genellikle ya kabiliyetsizliğe, ya hatalı müdahaleye ya da bir terbiyeye müstehak oluşa karşılık gelir. Yani bunlar cezalandırma değil; terbiye edici, eğitici bir lütuf şeklinde de tecelli eder. Zâhirde bir çirkinlik, bâtında bir güzelliğe gebedir. İşte kaderin adaleti, burada devreye girer.

Şunu unutmamak gerekir: Kâinatta ekseriyet-i mutlakası güzeldir, hayırdır, rahmettir. Az bir kısmında görülen çirkinlikler, ya perdeli hayırlardır ya da hikmete bakan cilvelerdir. Görmek için gözün, anlamak için kalbin temiz olması gerekir.

📌 Özet:

Bu makale, kâinattaki her varlık ve olayın birden fazla görev ve neticeye hizmet ettiğini; zâhiren şer ve çirkin görünen şeylerin çoğu zaman çok yönlü hayırlara vesile olduğunu vurgular. Kaderin işleyişinde her şeyin hikmetli bir sebep ve sonuç zincirine bağlı olduğu, cüz’î görünen zararların umumi hayırlar uğruna tercih edilebileceği ve hikmetin bazen perde arkasında kaldığı anlatılır. Şer zannı altında hikmeti görmek, basit bir bakışla değil, tefekkür ve imanla mümkündür.

 

Loading

No ResponsesHaziran 23rd, 2025

Dua ile Uyutulan Kıta: İncille Gelenler, Altınla Dönenler

Dua ile Uyutulan Kıta: İncille Gelenler, Altınla Dönenler

Afrika kıtası, insanlığın en kadim beşiklerinden biri… Doğal zenginlikleriyle, verimli topraklarıyla ve tarih öncesinden bugüne uzanan kültürel çeşitliliğiyle bir hazine adeta. Ancak ne hazindir ki, bu kıta uzun asırlar boyunca sömürgeci güçlerin hedefi olmuş, kanla, hileyle ve tahrif edilmiş dinle kuşatılmıştır. Bu gerçeğin özeti, Kenya’nın ilk devlet başkanı Jomo Kenyatta’nın şu hikmetli sözüyle adeta tarih boyunca yankılanır:

> “Batılılar Afrika’ya geldiklerinde onların elinde İncil, bizim elimizde topraklarımız ve madenlerimiz vardı. Bize gözlerimizi kapayarak dua etmeyi öğrettiler. Gözlerimizi açtığımızda bizim elimizde İncil, onların elinde topraklarımız ve madenlerimiz vardı.”

Gözleri Kapalı Dua: Bir Uyanış Hikâyesi

Bu söz, sadece bir eleştiri değil; bir kıtanın hafızasıdır. Sömürgeci batı, önce “medeniyet”, sonra “din”, ardından “uygarlık” ve nihayet “yardım” adı altında kıtaya girdi. Ellerinde İncil vardı, ama kalplerinde altın, elmas ve güç arzusu… Halklara dua etmeyi, sabretmeyi, kaderciliği öğrettiler. Ama bu sırada yeraltı zenginliklerini yer üstüne çıkarıp kendi ülkelerine taşıdılar.

Afrikalılar ellerini göğe açarken, Batılılar ellerini toprağın altına uzattı. Sonuçta dua edenler yoksul kaldı, sömürenler zenginleşti. Bu, dinin değil; dinin istismar edilerek bir silah gibi kullanılışının tarihidir.

Din Bir Aydınlanma mı, Uyutma mı?

Buradaki temel problem, dinin özü değil; dinin siyasi ve ekonomik hegemonya için araçsallaştırılmasıdır. Zira gerçek din, insanı uyandırır, zulme başkaldırmayı öğretir. Gerçek İncil, sevgi, adalet ve tevazuyu öğütler. Ancak sömürgecilerin taşıdığı İncil, bir din değil, bir ambalajdı. İçinde yağma, talan ve üstünlük arzusu gizlenmişti.

Afrika’nın hikayesi, İslam coğrafyasının da hikâyesidir. Din adına gelen, ama niyeti başka olan sistemler tarafından halklar uyuşturulmuş, yönlendirilmiş, susturulmuştur. Ve bu oyunun parçası olmayı kabul eden yerli iş birlikçiler, bu trajedinin en acı halkasını oluşturmuştur.

Bugün de Aynı Tuzaklar mı?

Bugün artık tanklarla değil; medya, finans, eğitim ve kültür yoluyla yeni bir sömürgecilik yürütülmektedir. Ellerimizde sosyal medya uygulamaları, gözlerimiz ekranlarda… Yine dua ediyoruz belki ama yine kör bir sabırla… Üstelik artık dua sadece Yaratıcı’ya değil; markalara, liderlere, sloganlara yönelmiş durumda.

Bu yüzden gözlerimizi açmak zorundayız. Çünkü uyutularak dua eden toplumlar, uyanan ve çalışan toplumların kölesi olmaya mahkûmdur.

Kurtuluş Nerede?

Kurtuluş, dinin özüne dönmekte. Adalet, hak, mücadele ve ilim ile yoğrulmuş bir inançta. Gözleri kapatmak yerine, gözleri açarak dua etmeyi öğrenmekte. Çünkü dua, sadece bir talep değil, bir yöneliş, bir bilinç halidir.

Toprağı, madeni, kültürü ve zihniyeti koruyabilmenin yolu; uyanık ve bilinçli bir kulluktan geçer. Zira uyanık bir kul, zalime secde etmez.

ÖZET:

Afrika’nın sömürgeleştirilmesi, yalnızca silahla değil; dinin istismar edilmesiyle gerçekleşmiştir. Jomo Kenyatta’nın sözü, Batılıların ellerinde İncil, Afrikalıların ellerinde toprak ve maden olduğu bir dönemi anlatır. Dua ile uyutulan halklar, gözlerini açtıklarında her şeylerini kaybetmişti. Bu makale, dinin istismarına ve halkların bilinçsizliğine karşı uyarıda bulunur. Gerçek dinin bilinç, gayret ve adalet getirmesi gerektiğini anlatır. Gözleri kapalı dua değil, gözleri açık kulluk çağrısı yapar.

 

Loading

No ResponsesHaziran 23rd, 2025

İttihad-ı İslâm Fabrikası ve Kusurlara Takılan Çarklar

İttihad-ı İslâm Fabrikası ve Kusurlara Takılan Çarklar

Bediüzzaman Said Nursî’nin Tarihçe-i Hayat’ta çizdiği “İslam toplumunu bir fabrika” metaforu, sadece bir benzetme değil, aynı zamanda bir çağın teşhisidir. Bu teşhis, İslâm ümmetinin bugünkü dağınıklığına, iç çatışmalarına ve kardeşi kardeşe düşman eden zihniyetlere karşı verilen derin bir uyarıdır.

Fabrikanın Çarkları ve Toplumun Organları

Bir fabrika, birçok çarkın, dişlinin ve mekanizmanın ahenkle çalıştığı bir yapıdır. En küçük bir aksaklık, tüm üretimi durdurabilir. Tıpkı bunun gibi, İslam toplumu da; alimlerinden yöneticilerine, esnafından çiftçisine kadar her ferdin ve her zümrenin görevli birer çark gibi olduğu büyük bir manevî makinedir.

Bu makinede bir çarkın geri kalması, yavaşlaması veya başka bir çarka tahakküm etmesi, bütün sistemin bozulmasına sebep olur. Bu benzetme, İslâm toplumunun neden ilerleyemediğini ve neden içten içe çürümeye başladığını çok veciz bir biçimde izah eder. Çünkü çarklar birbiriyle uyum içinde değil; ya durmuşlar, ya birbirini kırıyorlar, ya da birbirlerinin görev alanına müdahale ediyorlar.

Kusura Odaklanmak, Kardeşliği Bozar

Bediüzzaman’ın ifadesiyle:
“Birbirinizin şahsî kusurlarına bakmamak gerektir.”
Bu cümle, aslında ümmetin en büyük zaafına parmak basar. Günümüzde Müslümanlar, düşmanlarına göstereceği gayreti, çoğu zaman kardeşlerinin kusurlarını aramakta harcıyor. Mezhebi farklılıklar, siyasi duruşlar, hatta kişisel zaaflar bile düşmanlık sebebi oluyor. Halbuki bu hal, bir çarkın başka bir çarka takılması gibidir: sistemi durdurur, işleyişi felce uğratır.

İttihad-ı İslâm’ın önündeki en büyük engel, dış düşmanlar değil; içimizdeki bu tahammülsüzlük, kusur avcılığı ve benmerkezciliktir. Bediüzzaman’ın bu ifadeleri, bugüne gönderilmiş bir ikaz mektubu gibidir: “Şimdi tam vakti gelmiştir, yeter ki çarklar birbirini kırmasın.”

Vakit, Fabrikanın Yeniden Kurulma Vaktidir

Bugün ümmetin birçok yerinde kan akıyor, çocuklar ölüyor, değerler çiğneniyor. Bu haliyle fabrika çalışmıyor; üretim durmuş, ışıklar sönmüş, sesler kesilmiş. Ama hâlâ potansiyel var, hâlâ parçalar yerli yerinde. Birbirini suçlamak yerine birbirini tamamlamaya yönelirsek, yeniden çalışabilir bu manevi fabrika.

Bunun için:

Kardeşlik esastır, ayrılık değil.

Kusur görmek değil, örtebilmek erdemdir.

Farklılıklar düşmanlık değil, rahmettir.

İttihad-ı İslâm, sadece büyük siyasal bir birliktelik değil; aynı zamanda kalplerin birlikteliğidir. Manevî bir fabrikanın, sevgiyle yağlanan, merhametle dönen çarklarıdır.

Özet:

Bediüzzaman’ın İslam toplumunu bir fabrika gibi tasavvur etmesi, ümmetin birliğini çarpıcı bir şekilde anlatır. Her Müslümanın bir çark gibi çalıştığı bu yapıda, bir çarkın geri kalması veya diğerine müdahalesi tüm düzeni bozar. İttihad-ı İslam ancak, kardeşlerin birbirinin kusurunu aramayı bırakıp, dayanışma içinde hareket etmesiyle mümkündür. Bu çağrı, günümüz Müslümanlarına, birlik olmadan dirlik olmayacağına dair bir uyarıdır.

 

Loading

No ResponsesHaziran 23rd, 2025

Zulmeti Yırtan Nur: İslâm’a Yapılan İtirazlara Karşı Reddiyeler ve Hakikat Mücadelesi

Zulmeti Yırtan Nur: İslâm’a Yapılan İtirazlara Karşı Reddiyeler ve Hakikat Mücadelesi

İslâm, hakikatin bizzat kendisidir. O, karanlık bir dünyaya doğmuş bir nurdur. Fakat her nur, zıddıyla beraber gelir; tıpkı gündüzü takip eden gece gibi. İşte bu yüzdendir ki, İslâm tarihi boyunca gerek dıştan gelen itirazlara gerekse içten yükselen münafıkça fısıltılara karşı reddiyeler, yani hakikati savunma metinleri hep var olmuştur.

İtirazların İki Yüzü: Harici Taarruz ve Dahili Sinsi Tuzak

İtirazlar bazen dışardan, bazen içeriden gelir. Dışarıdan gelenler genellikle şüpheyi sistematikleştirme, iman esaslarını aklileştirme bahanesiyle bozmaya çalışma, Peygamber Efendimizin (s.a.v.) nübüvvetine dil uzatma ve Kur’ân’ın Allah kelamı oluşunu inkar etme şeklinde zuhur eder. Bunlara karşı yüzlerce yıldır İslam âlimleri büyük cihadlar vermiştir.

İçerden gelen itirazlar ise daha sinsidir. Münafıkça üslûp, dindarlık kisvesi altında dine sızma, iman hakikatlerini sulandırma, ahiret inancını zayıflatma, ümmet birliğini bozma gibi yollarla kendini gösterir. Bu iç bozguncular çoğu zaman modernite, reform, “çağdaş İslam” gibi söylemleri kullanarak asliyetin içini boşaltmaya çalışırlar.

Tarihte Reddiyeler: Kalemle Cihadın İzleri

İslam tarihinde reddiyeler, sadece inkârcılara cevap vermek için değil; müminlerin imanını takviye etmek için de kaleme alınmıştır. Bunlardan bazıları:

İmam Gazâlî’nin “Tehâfütü’l-Felâsife”si, felsefecilere karşı;

İbn Teymiyye’nin “Minhâcu’s-Sünne”si, Şia’ya karşı;

Bediüzzaman Said Nursî’nin Risaleleri, dehriyuna, münafıklara ve materyalist akımlara karşı yazılmış kuvvetli müdafaalardır.

Reddiyelerin en büyüğü ise hiç şüphesiz Kur’ân’ın bizzat kendisidir. Kur’ân, geçmiş ümmetlerin durumlarını anlatırken aynı zamanda bugünkü itirazlara da evrensel bir cevap verir. Mesela:

> “Onlar, Allah’a karşı yalan uydurdular” derken aslında bugünkü materyalist felsefenin temelini çürütür.
“O (Kur’an), bir beşer sözü değildir” ayetiyle de, Kur’an’ın ilahi menşeli olduğunu ilan eder.

Modern İtirazlar ve Yeni Nesil Reddiyeler

Bugünün dünyasında itirazlar artık Twitter mesajı gibi kısa, ama zihinleri karıştıracak kadar sinsice. “Din bireyseldir”, “Kur’an her çağa göre yorumlanmalı”, “Hz. Peygamber sadece Arap toplumu için gelmiştir” gibi cümlelerle hakikatler tahrif edilmek isteniyor.

Bu yeni saldırılara karşı ilmî, dijital ve hikmetli savunmalar üretilmeli. Gençlerin diliyle yazılmış, delil ve mantık temelli, kalp ve aklı aynı anda ikna eden reddiyelere ihtiyaç var.

Hakikatin Sesi Kısılmaz

Hakikat, ne kadar bastırılmak istense de fıtratlarda yankısını bulur. Çünkü o, Allah’ın kelamından doğmuştur. Birileri onu susturmaya çalışsa da, güneşi çamurla sıvayamazlar. Müminin görevi, bu nura perde olan her itiraza karşı cesurca ve hikmetle karşı durmaktır.

Tıpkı Bediüzzaman’ın özetle dediği gibi:

> Zaman, imanı kurtarmak zamanıdır. Mü’minin vazifesi, imana hizmettir.

Özet:

Bu makalede, İslâm’a yönelik hem dıştan gelen açık inkârcı itirazlara hem de içimizdeki münafıkça sinsi söylemlere karşı verilen reddiyeler ele alınmıştır. Tarih boyunca bu mücadele ilimle, hikmetle ve imanla yürütülmüştür. Günümüzde ise bu mücadele yeni metotlarla, özellikle dijital ortamda devam etmelidir. İtirazlar değişse de hakikat sabittir; ona sahip çıkanlar da kıyamete kadar var olacaktır.

 

Loading

No ResponsesHaziran 23rd, 2025

Sessiz Duaların Sahibi: Fıtratın Dilinden Rabbe

Sessiz Duaların Sahibi: Fıtratın Dilinden Rabbe

“Evet, tohumlar ve çekirdekler istidat lisanıyla her biri birer ağaç ve birer sümbüle olmayı Hâlık’ından isteyip duaları gözümüz önünde kabul olması gibi; bütün hayvanatın ihtiyac-ı fıtrî lisanıyla elleri yetişmediği yerlerden rızıklarını ve hayatlarına lüzumu bulunan ve iktidarlarının haricindeki matlublarını birisinden isteyip o fıtrî ihtiyaç diliyle ettikleri bütün dualarını gözümüz önünde kabul eden ve imdatlarına acib ve şuursuz mahlukatı vakti vaktine hikmetle koşturan bir Hâlık-ı Kerîm’e zâhir şehadet eder.”
Şualar

Kâinatta dile gelmeyen, fakat sürekli konuşan bir dil vardır: Fıtratın dili.

Konuşmadan konuşan, dile gelmeden isteyen, kelimesiz niyaz eden bir duadır bu. Ne bir kitapta yazılıdır, ne de bir ağızdan çıkar. Fakat her an her canlı bu dille Rabbine yönelir, ister, bekler ve çoğu zaman da dileği kabul olunur. Çünkü bu dua, yaratılışın özüyle yoğrulmuş, mahiyetin ta kendisine kodlanmıştır.

Bir tohum düşünelim… Toprağa düşer, içine kapanır. Karanlık bir mezara benzer. Ama o karanlık, onun için bir son değil, başlangıçtır. Tohum, toprak altında ne dilek tutar, ne kelime sarf eder. Fakat içinde saklı istidadıyla, yani “ağaç olma” kabiliyetiyle adeta feryat eder: “Ey beni Yaratan! Beni aç, büyüt, göklere yükselt!” Ve bu sessiz dua kabul edilir. O çekirdek çatlar, filizlenir, dal verir, yaprak açar, meyve verir. İşte gözümüz önünde yapılan en hikmetli dualardan biri budur: İstidat lisanıyla yapılan dua.

Aynı şekilde bir kuş, rızkını ararken kanat çırpar. O arayış, bir ihtiyaçla yoğrulmuştur. O ihtiyaç ise bir dua gibidir. Kuşun elleri yok, toprak kazamaz, ekin biçemez. Ama o aczi, onun kudretli bir Sahibi olduğunu gösterir. Çünkü her sabah uyanan milyonlarca canlı, hiçbir rezerv yapmadan, sofrasız bir şekilde yeni bir güne başlar ve rızkı onlara ulaşır. Bal arısı çiçekleri dolaşırken sadece bal yapmaz, bitkileri döller. Toprak, hiçbir aklı olmamasına rağmen, ihtiyacımız olan mineral ve vitaminleri bize ulaştırır. İşte bu da ihtiyacın diliyle edilen dua ve onun kabulüdür.

Bediüzzaman Hazretleri bu tabloyu şöyle özetler: “Hayvanatın ihtiyac-ı fıtrî lisanıyla elleri yetişmediği yerlerden rızıklarını… istemeleri, fıtrî ihtiyaç diliyle ettikleri duaların gözümüz önünde kabul edilmesi…”

Demek ki kâinat, baştan sona sessiz duaların kabul arenasıdır. Bütün bu dualar, sonsuz ilim, rahmet ve kudret sahibi olan bir Hâlık’ın varlığına ve keremine delildir. Çünkü bu duaları işitip kabul eden biri vardır. Zira dua varsa, kabul edecek bir mercii de vardır. Cevapsız kalan bir dua yoktur. Ya aynısıyla verilir, ya daha güzeliyle, ya da zamanı gelince…

İşte bu bakış, insana düşen görevi de hatırlatır: Kendi yaratılış istidadını keşfetmek, aczini görmek, ihtiyacını anlamak ve kendisini veren Zât’a yönelmek. Çünkü insanın en büyük kuvveti, aczidir. En keskin dili, ihtiyacıdır. En tesirli duası ise yaratılışında gizlidir.

📌 Özet:

Bu makale, fıtrî ihtiyaçlar ve istidatlar yoluyla yapılan sessiz duaların nasıl kabul edildiğini ve bunların İlâhî bir Kudretin varlığına delil olduğunu ele alır. Tohumların ağaç olma arzusu, hayvanların ulaşamadıkları yerden rızık elde etmeleri, tüm canlıların acz içinde dile getirdikleri fıtrî istekler, gözle görülen bir kabul süreciyle karşılık bulur. Bu durum, Rahîm ve Kerîm bir Yaratıcı’nın her şeyi idare ettiğini, hem şefkatle hem de hikmetle mahlûkatına cevap verdiğini açıkça ortaya koyar.

 

Loading

No ResponsesHaziran 23rd, 2025

Sessiz Duaların Sahibi: Fıtratın Dilinden Rabbe

Sessiz Duaların Sahibi: Fıtratın Dilinden Rabbe

“Evet, tohumlar ve çekirdekler istidat lisanıyla her biri birer ağaç ve birer sümbüle olmayı Hâlık’ından isteyip duaları gözümüz önünde kabul olması gibi; bütün hayvanatın ihtiyac-ı fıtrî lisanıyla elleri yetişmediği yerlerden rızıklarını ve hayatlarına lüzumu bulunan ve iktidarlarının haricindeki matlublarını birisinden isteyip o fıtrî ihtiyaç diliyle ettikleri bütün dualarını gözümüz önünde kabul eden ve imdatlarına acib ve şuursuz mahlukatı vakti vaktine hikmetle koşturan bir Hâlık-ı Kerîm’e zâhir şehadet eder.”
Şualar

Kâinatta dile gelmeyen, fakat sürekli konuşan bir dil vardır: Fıtratın dili.

Konuşmadan konuşan, dile gelmeden isteyen, kelimesiz niyaz eden bir duadır bu. Ne bir kitapta yazılıdır, ne de bir ağızdan çıkar. Fakat her an her canlı bu dille Rabbine yönelir, ister, bekler ve çoğu zaman da dileği kabul olunur. Çünkü bu dua, yaratılışın özüyle yoğrulmuş, mahiyetin ta kendisine kodlanmıştır.

Bir tohum düşünelim… Toprağa düşer, içine kapanır. Karanlık bir mezara benzer. Ama o karanlık, onun için bir son değil, başlangıçtır. Tohum, toprak altında ne dilek tutar, ne kelime sarf eder. Fakat içinde saklı istidadıyla, yani “ağaç olma” kabiliyetiyle adeta feryat eder: “Ey beni Yaratan! Beni aç, büyüt, göklere yükselt!” Ve bu sessiz dua kabul edilir. O çekirdek çatlar, filizlenir, dal verir, yaprak açar, meyve verir. İşte gözümüz önünde yapılan en hikmetli dualardan biri budur: İstidat lisanıyla yapılan dua.

Aynı şekilde bir kuş, rızkını ararken kanat çırpar. O arayış, bir ihtiyaçla yoğrulmuştur. O ihtiyaç ise bir dua gibidir. Kuşun elleri yok, toprak kazamaz, ekin biçemez. Ama o aczi, onun kudretli bir Sahibi olduğunu gösterir. Çünkü her sabah uyanan milyonlarca canlı, hiçbir rezerv yapmadan, sofrasız bir şekilde yeni bir güne başlar ve rızkı onlara ulaşır. Bal arısı çiçekleri dolaşırken sadece bal yapmaz, bitkileri döller. Toprak, hiçbir aklı olmamasına rağmen, ihtiyacımız olan mineral ve vitaminleri bize ulaştırır. İşte bu da ihtiyacın diliyle edilen dua ve onun kabulüdür.

Bediüzzaman Hazretleri bu tabloyu şöyle özetler: “Hayvanatın ihtiyac-ı fıtrî lisanıyla elleri yetişmediği yerlerden rızıklarını… istemeleri, fıtrî ihtiyaç diliyle ettikleri duaların gözümüz önünde kabul edilmesi…”

Demek ki kâinat, baştan sona sessiz duaların kabul arenasıdır. Bütün bu dualar, sonsuz ilim, rahmet ve kudret sahibi olan bir Hâlık’ın varlığına ve keremine delildir. Çünkü bu duaları işitip kabul eden biri vardır. Zira dua varsa, kabul edecek bir mercii de vardır. Cevapsız kalan bir dua yoktur. Ya aynısıyla verilir, ya daha güzeliyle, ya da zamanı gelince…

İşte bu bakış, insana düşen görevi de hatırlatır: Kendi yaratılış istidadını keşfetmek, aczini görmek, ihtiyacını anlamak ve kendisini veren Zât’a yönelmek. Çünkü insanın en büyük kuvveti, aczidir. En keskin dili, ihtiyacıdır. En tesirli duası ise yaratılışında gizlidir.

📌 Özet:

Bu makale, fıtrî ihtiyaçlar ve istidatlar yoluyla yapılan sessiz duaların nasıl kabul edildiğini ve bunların İlâhî bir Kudretin varlığına delil olduğunu ele alır. Tohumların ağaç olma arzusu, hayvanların ulaşamadıkları yerden rızık elde etmeleri, tüm canlıların acz içinde dile getirdikleri fıtrî istekler, gözle görülen bir kabul süreciyle karşılık bulur. Bu durum, Rahîm ve Kerîm bir Yaratıcı’nın her şeyi idare ettiğini, hem şefkatle hem de hikmetle mahlûkatına cevap verdiğini açıkça ortaya koyar.

 

Loading

No ResponsesHaziran 23rd, 2025