Bir Asırlık Vedâ: Bedeninden Ayrılan Ruhun Dramı
Bir Asırlık Vedâ: Bedeninden Ayrılan Ruhun Dramı
Gözlerini açtığında, her şey farklıydı. Bedenini hissedemiyor, ama düşünceleri eskisinden daha berraktı. Havada süzülüyordu sanki, ama ayakları toprağa basmıyordu. Çevresine baktığında, solgun ve hareketsiz yatan bedenini gördü. Hayatı boyunca taşıdığı bu bedene, şimdi uzak ve yabancı bir gözle bakıyordu.
Bir asra yaklaşan süre boyunca bu bedende yaşamış, onunla sevmiş, onunla acı çekmişti. Şimdi ise ayrılığın kaçınılmaz gerçeğiyle yüzleşiyordu. Her şey dün gibi tazeydi; çocukluğu, gençliği, yaşlılığı… Oysa artık zaman, onun için bir anlam ifade etmiyordu. Etrafında sessizce bekleyenler vardı; bazıları ağlıyor, bazıları ise dua ediyordu. Fakat artık seslerini duyamıyordu.
Birden, eski hatıralar zihninde belirmeye başladı. İlk adımlarını attığı gün, annesinin kucağındaki sıcaklık, çocukluk arkadaşlarıyla oynadığı oyunlar, gençlik yıllarında yaşadığı heyecanlar, savaşlar, zaferler, kayıplar… Ve sonunda yaşlılık, bedeninin her geçen gün ağırlaşması, gözlerinin ferinin sönmesi… Tüm bunlar, şimdi gözünün önünde bir film şeridi gibi akıyordu.
Ama en zoru, geride bıraktıklarıydı. Çocukları, torunları, dostları… Onları bir daha göremeyecek olmanın hüznü yüreğini sıkıyordu. Onlara dokunamıyor, seslenemiyordu. Varlığını hissettirmek istese de, bu mümkün değildi artık. Sadece izleyebiliyordu; bedeninin etrafında toplanan sevdiklerini, gözyaşlarını, dualarını…
Sonra, derin bir sessizlik çöktü. Bedeninin üzerine örtülen kefen, son vedayı simgeliyordu. Ruh, artık geriye dönüşün olmadığını anladı. Bir zamanlar içine hapsolduğu beden, toprağa emanet edilirken, o bilinmeyen bir yolculuğa çıkıyordu. Hüzünle geriye son bir kez baktı. Sonra, çağıran bir ses duydu; sıcak, huzur veren, fakat aynı zamanda hesap soran bir ses… Ve ruh, kaçınılmaz sona doğru süzülmeye başladı.