HİSSE-35

HİSSE-35

Birgün resmî elbiseli, iri yarı, heybetli bir adam etrafında onlarca adamla birlikte Bediüzzamanın yanına geldi. Selâm verdi, elini öperek yanına oturdu…

Efendim, arkadaşları dışarı çıkarın, sizinle gizli bir şey görüşmek istiyorum dedi.

Bediüzzaman adama dönerek: Ne söyleyeceksen burada söyle, bunlar yabancı değiller.

Kör Hüseyin Paşa bir aşiret reisiydi ve Bediüzzamanla görüşmek için Patnostan kalkmış gelmişti. Kemerinden iki kese altın çıkardı: Efendim, bu benim malımın zekâtıdır, talebelerinle afiyetle harcarsın dedi…

Bediüzzaman cevaben: Paşa, sen bilmez misin zekâtın başka yere taşınması dinen câiz değildir.

Efendim, çevremdeki fakirlere zekâtımı dağıttım, bu sizin içindir.

Benim zekâta ihtiyacım yok, hem ben zekât ve hediye kabul etmiyorum.

Kör Hüseyin Paşa, mahcup bir şekilde altınları tekrar kemerine soktu ve şöyle dedi:

Efendim, sizden bir ricam olacak. Ben bu devletle savaşmak istiyorum. Beş bin askerimle Vanın etrafını kuşatmaya aldım, emir verdiğin anda hemen vuracağım…

Bediüzzaman celâllendi, yerinden doğruldu, kaşlarını çattı:

Paşa! Aklını başına al, kimi kime vurduracaksın. Hasanı Hüseyine, Ahmedi Mehmede mi kırdıracaksın?

Paşa: Efendim, ben bu konuda kararlıyım. Sizden fetva bekliyorum…

Üstad kızarak:

Paşa Allah’tan korkun, dayıyı yeğene, kardeşi kardeşe öldürtmeyin.

Asırlardır İslamın bayraktarlığını yapan bir milletin torunlarına silah çekilmez, sen buna Şeriat mı diyorsun!..

Eğer Müslüman kanının dökülmesine sebep olursan Allahın huzurunda sorumlu olursun. Düşündüğün şeyden vazgeç.

Paşa Bediüzzamana adeta yalvararak:

Seyda, ben bu kadar hazırlık yaptım, şimdi askerime ne cevap vereceğim?

Bediüzzaman: Aşiretine ve askerine mahcup ol, ama yarın Allahın huzurunda rezil olma…

Kör Hüseyin Paşa, dizüstü oturduğu yerden kalktı, elini dizine vurarak,

Seyda, sen benim evimi yıktın, sen benim evimi yıktın diye söylene söylene gitti.

Ve Vandan asker, top, tüfek neyi varsa alıp gitti…

*************** 

Cibali Baba Kıssası Nedir?

Sultan Mehmed Fatih’in zamanında hikâye edilen meşhûr ve mânidar Cibali Baba kıssası nevinden olarak, bir kısım ehl–i velâyet, zâhiren muhakemeli ve âkıl (akıllı) görünürken, meczupturlar. …Meczup olduklarından, mânen “mübarek mecnun” hükmünde oluyorlar.

Zübeyir Ağabey, İstanbul’un Fethi sırasında meydana gelen Cibali Baba kıssasını, Üstadımız’dan dinlediği şekliyle şöyle anlatmıştır:

“İstanbul’un fethi için muhasara sırasında atılan toplar, bir türlü hedefini bulmuyormuş. Bu sırada büyük maneviyat sahibi, Fatih’in hocası Akşemseddin, bunun sebebini araş­tırıyor ve buluyor. İstanbul surları içinde bulunan meczup ev­li­yadan Cibali Baba Hazretleri, manen Cenab-ı Hakk’ın bir is­mine mazhar olmuş. ‘Ya Rabbi! Gâvurcuklarımı ko­ru.’ diye o isimle dua edince toplar tesir etmiyor…”

“Bunun ü­ze­rine Ak­şemseddin kırk gün çalışıyor. Cibali Baba’nın mazhar olduğu o isme kendi de mazhar oluyor. Hatta onu geçiyor. O isme mazhariyetle gelmiş olduğu makamdan onu az­lediyor. Bundan sonra atılan toplar hedefi vuruyor. Böyle­ce uzun ve yorucu bir muhasaradan sonra İstanbul fethediliyor.”

Zübeyir Ağabey bunu naklettikten sonra şunu ilâve etti:

“Bazen böyle meczup veliler, birçok şuurlu velinin duala­rının önüne geçiyor. Meselâ, Medine’de bulunan Kambur Kutbun, Üstadımız’ın dualarının önüne geçmesi gibi…”

(1) bk. Mektubat, Yirmi Altıncı Mektup, Dördüncü Mebhas. 

************* 

Ağabeylerden biri, bir ara hizmeti gevşetmiş ve bir gün Üstadla karşılaştığında,
Üstad “Hayrola ne bu hâl” gibi soruları sorunca;

“Üstadım borcum harcım oldu, hastam, ölüm v.s. İşte bunları bitirip başlayacağım” diye cevap vermiş.

Bunun üzerine Üstad;

“Sen bunların neden olduğunu biliyor musun? Bunlar hep hizmeti aksattığın için sana musallat olan arızalardır, eğer hizmete başlamadan düzelteyim dersen daha berbat olur, ancak hizmete başlarsan düzelir” diye ikaz eder.

Ben bu hadiseyi öğrendikten sonra “Üstad ezbere bir şey söylemez, bunların âyet-i kerimelerdeki karşılığı nasıldır” diye merak ettim. Baktım ki âyet-i kerimeye tam uygun.

Zira Cenâb-ı Hak âyet-i kerimede mealen:

*“Ahiret yurdu için çalışın, dünyadan da nasibinizi unutmayın”* buyurarak ahireti öne alarak hayatı tanzim ediyor. İşte Bediüzzaman Hazretleri buna dikkat çekiyor.

Ben olsam “Öyle mi kardeşim,yazık üzüldüm, inşaAllah halledersin” derdim. Demek ki âyet-i kerimeye uygun olan Üstadın yaptığıdır.

Bir de konuyla ilgili hadis-i şerif var mı diye araştırdım.

Hadis-i şerifte;
“Kim ahireti öne dünyayı arkaya bırakırsa (âyetin sırası gibi) Allah bütün işlerini derler,toplar önüne koyar.

*Kim de dünyayı öne,ahireti arkaya bırakırsa Allah bütün işlerini darmadağın eder bir türlü toparlayamaz”* buyruluyor.

Bir daha anladım ki, Bediüzzaman Hazretleri’nin hayatındaki ölçüler,aynen böyle birebir naslara uygundur ve o, Hz. Peygamber’in(asm) varisi olarak, delilsiz, rastgele kendi kafasından, heva ve hevesinden bir şey söylemez vesselâm!

Ya islamiyetin dertlerini kendimize dert edeceğiz ya da Allah başka dertler verecek.

(Hekimoğlu İsmail Ağabey) 

**************** 

Yavuz Sultan Selim giyim kuşamına itina etmez, giydiği kaftanı uzun süre sırtından çıkarmazmış
O çıkarmayınca vezir vüzera da yeni elbise yaptıramaz olmuş
İyice kılıksızlaşmışlar
Ne yapsak da padişahı yeni bir giysi diktirmeye ikna etsek diye düşünürken İran elçisi gelmiş.

Bun fırsat bilen paşalar huzura çıkıp,
-Bu İranlılar görünüşe, şatafata fazla ehemmiyet verir, ona göre hazırlanmak icap eder
deyince Yavuz dertlerini anlamış.
-Tamam tamam demiş, yaptırın birer takım elbise.

Zannetmişler ki Sultan da yaptıracak, en güzel giysileri diktirmişler.

Yalnız Yavuz onlara demiş ki
-Ayağımın ucuna güneşin ışıklarını elçinin gözüne yansıtacak şekilde kılıç koyun.

Vezirler yepyeni giysileriyle huzurda yerlerini almış.

Lakin Yavuz içeri girmiş ki eski giysi sırtında!

Paşaların etekleri tutuşmuş, Sultan eski kendileri yeni kıyafetli.

Neyse elçiyi kollarını bükerek içeri almışlar usul gereği, Şahın mesajını iletmiş, cevabını almış, çıkmış

Vezirler Sultanın ne tepki vereceğini korkuyla izliyormuş.

Yavuz onlara demiş ki:

-Gidin sorun bakalım, elbisemin ne renk olduğunu hatırlıyor mu ?

Koşup sormuşlar

Elçi demiş ki;

-Kılıcın korkusundan başımı kaldırıp Sultanın giysisine bakabildim mi ki rengini bileyim?

Dönüp Sultana elçinin sözünü nakletmişler
Yavuz yüzlerine bakmış, bakmış, demiş ki:

-Kılıcınız keskin oldukça hangi elbiseyi giyerseniz giyin düşman cesaret edip yüzünüze bakamaz

Amma kılıcınız keskinliğini yitirirse en göz alıcı giysileri giyseniz de ona tesir edemezsiniz, onun için kılıcınızı keskin tutmaya bakın, kılıcınız keskin olmazsa zillet de başlar

Eyvallah huu erenler! 

*************** 

“BEDİÜZZAMAN FİRAVUN’LARIN MUSA’SIDIR.”

CİZRE MEŞAYİHİNDEN ŞEYH MUHAMMED SAİD EL-CEZERİ (R.H.)…

Nakşibendi tarikatından, binlerce müridi olan, Cizreli büyük alim ve mürsid şeyh Seyda hazretlerinin, halifesi M.Emin Er Hoca anlatıyor…

1954 tarihinde Üstadı ziyaret için Isparta’ya gittim. Sonra Eğirdir’e geldim. Ceylan abiyi gördüm. Beni uzaktan takip eyle dedi, Zira tarassud var, kimseye hissettirme, hafiyeler seni görürlerse tutarlar…

Ben de uzaktan kendisini takip ettim. Bir müddet yürüdükten sonra bir kapı önünde durdu. Etrafa baktıktan sonra içeri girdi. Kapıyı yarım açık bıraktı ve kapının ardında beni bekledi. Beraber yukarıya çıktık, sağımdaki odaya girdi. Zübeyir abide geldi, beni soldaki odaya götürdü…

Hemen yere ve duvarlara nazar ettim. Asılı veya serili hiçbir şey görmedim. Yalnız Hazret-i Üstadı; bir sedir, bir yorgan ve bir de yastığı gördüm. Hazret-i Üstad sedir üstünde oturmuş, yorgan altından ayaklarını uzatmış idi. Yorganı göğsüne çekmişti. Hasta olduğu belli idi. Başında uzunca bir külah, üzerinde de renkli bir kefye kat kat yukarıya doğru sarılmıştı. Gömleğin kollarını yukarıya doğru kaldırmıştı. Sakalı yoktu, parmakları uzun, vücutları iri, fakat zayıftı. Saçı iki üç parmak kadar külahtan dışarı sarkmıştı. Bakışı heybetli, sesi hasta olmakla beraber yüksek ve şiddetli idi…

Bana ‘Nerelisin?’ diye sordu. Diyarbakırlıyım’ dedim. Birçok kişiyi, valiyi ve Mehmet Kayalar’ı sordu. Daha sonra da ‘Niçin geldin?’ dedi. Ziyaret ve bazı soruları sormak için geldim dedim.Üstad, Hastayım, sorulara cevap vermeye vaktim yoktur dedi.

Sonra Zübeyir abiye hitaben ‘Bir minder getir’ dedi. Minderi getirdi, hemen yanına sermesini işaret etti ve bana ‘Otur’ dedi…

Oturdum. Zübeyir abiye, ‘Sen de otur, sesim çıkmazsa sen anlat’ dedi. beraber Üstadın yanında yan yana diz çöküp oturduktan sonra, Üstad, ‘Soruların nedir?’ dedi.

İmamlığı zekâtla yapıyorlar. Bu durum hoşuma gitmiyor. İmamlığı böyle mi yapalım, yoksa ücretle mi yapalım? Veya başka birşeyle mi meşgul olalım?’ dedim…

Üstad, Ücrette minnet vardır. Zekâtsa minnetsizdir, mal ALLAH’ındır, zenginler birer vekildir. Siz zekâtla imamlık yapın. Fakat pazarlık etmeyin. Günlüğünü de onlara bağlamayın, çünkü ihlâsı zedeler, Rızık veren ALLAH’tır, yalnız onların eliyle gönderir. İktisat edin…

Üstad, başka sorularımın neler olduğunu sordu. Nakşi tarikatinin halifesi olayım mı?
Nakşibendi tarikatında beni halife ettiler. Ben kendimi buna layık görmüyorum. Manevî mes’uliyetten korkuyorum. Eğer bunun bana zararı varsa terk edeyim’ dedim.

Üstad, ‘Şeyhin kimdir?’ diye sordu. Şeyh Seyda’dır.Şeyh Seyda Risale-i Nur’u okuyor mu?’

Şeyh Seyda Türkçeyi bilmez. Fakat sizin ne kadar Arapça risaleniz varsa hepsi yanında mevcuttur…Şeyh Seyda irşada çıkıyormu? Evet, irşada çıkıyor…

Ehl-i tarikat daha ziyade imanla alakadardırlar, sen almış olduğun vazifene devam et.Yalnız hediye kabul etme. Hediye hilafü’ş-şer’ değildir. Fakat ihlâs yoktur.
Ben iki cihetle Şeyh Seyda ile alakadarım. Hem selam, hem tebrik ederim.

Zübeyir abi sordu: ‘Alakaları biliyor musun?’ Hayır, bilmiyorum.Zübeyir abi: ‘Alakalar manevîdir dedi…

Üstada tekrar sordum: ‘Ben medrese ilimlerini bitirdim ve icazet aldım. Bundan sonra ne yapayım?

Üstad: ‘Risale-i Nur’u oku, okut. Risale-i Nur bana ihtiyaç bırakmamıştır. Seni on beş gün kadar misafir etmek isterdim, fakat üzerimizde tarassudatlar vardır. Eğer bilseler ki sizin gibi bir âlimin geldiğini, hemen hemen inceden inceye takibat açarlar. Biz yatakta hasta olduğumuz halde bizden korkuyorlar.

Biz ziyaretçileri kabul etmiyoruz. Hatta geçenlerde Menderes Isparta’ya geldi. Vali ile beraber ziyaretimize gelmeleri için müsaade istedi. Ben kabul etmedim. Ben seni talebelerimden kabul ettim. Hemen memlekete avdet et. Giderken ziyaretime geldigini söyleme, sana zarar verirler, Paran yoksa sana vereyim…

Benim param vardır” dedim.

Mübarek elini öptüm. Göz yaşlarımı dökerek ayrıldım. Saatime baktım. Gördüm ki, Üstadla mülakatımız tam 45 dakika olmuş.

Hazret-i Üstadın selâm ve tebriklerini evvela mektupla, sonra Cizre’ye gittiğimde Şeyh Seyda’ya tebliğ ettim…

“Şeyh Seyda: O, Firavunların Musa’sıdır”

Cemaatten birisinin suali dolayısıyla Şeyh Seyda Üstad hakkında şunları söyledi:

Bediüzzaman’ı bu asırda ALLAH Teâla bize göndermiştir. Daha genç yaşlarda iken Cizre’ye gelmiştir.En büyük âlim ve mürşidlerinden sayılan dayılarımız ve ağabeylerimiz onun ilmini, fazlını, büyüklüğünü kabul ve itiraf etmişlerdir.

O inancı olmayanların, Firavunların Musa’sıdır. Onun vazifesi öyledir. Bizimki de böyledir. Eğer bir mani olmasa idi ziyaretine gider, elini öper, dua talep ederdim. Kitapları hakikattırlar. Bizde mevcutturlar. Eğer rast gelse, mani de olmazsa, ben de medreseye gider Risaleleri dinlerdim.”

Ve Şeyh Seyda talebelerine: “Ben bir dua ediyorum, siz amin deyin der ve şöyle dua eder:

“ Bediüzzaman ve talebelerini Cenab-ı Hak muvaffak etsin. Bizi de onlarla beraber haşretsin…” Amin… 

**************  

 

BİR İNGİLİZ AJANININ HATIRALARI..

Önce Türkçe öğrendi, sonra dinini, kılığını ve adını değiştirdi.
Adı Arminius Vambery idi, Türklerin arasına Reşid Paşa adıyla karıştı. Devletin en üst makamlarının arasına karıştı. Sultan Abdulhamidle dostluk kurdu.  Güvenini kazandı.
Anadolu ve Ortaasya seyahatine çıktı.
Artık o bir derviş idi…
Tam 4 yıl Osmanlı topraklarında kaldı. Osmanlıcayı mükemmel denebilecek kadar iyi konuşuyordu.
Hiç kimse ondan kuşkulanmadı.
Herkes tarafından büyük saygı ve ilgi gördü.
Ta ki, yıllar sonra Londra’ya döndükten sonra anılarını yazınca deşifre oldu.
İngiliz casusu idi!…
Anılarında şunları yazıyordu.
“Derviş kimliğiyle aralarına girdim”
– Eğer hakiki hüviyetim meydana çıkmış olsaydı, değil burada, Osmanlı Sefarethanesi’nin has itibarlı misafiri olabilmem, hayatım dahi tehlikede kalırdı.
– Ben Reşid Efendi, sefirin has misafiri ve dostu olarak, bu Türk hacıları nezdinde gün geçtikçe itibar sahibi oluyordum.
– Öyle saf ve mert insanlardı ki, kendi hayatlarında yalan söylemedikleri için, hiç kimsenin, ne sebeple olursa olsun yalan söyleyebileceğine, hele, hakiki hüviyetini saklayacağına asla ihtimal vermiyorlardı.
– Türkler en mert, saf ve güvenilir insanlardır. Muhataplarını da kendileri gibi bilirler ve her söylenene itimat ederler. Bilhassa dini ve manevi bahislerde kimsenin yalan söyleyeceğine asla ihtimal vermezler.
– Benim tam bir derviş hüviyet ve şekli içinde ve alıştıkları üslup ve hususiyetlerle aralarına girdiğim Türkmenler, kısa zamanda öylesine bağlandılar ve inandılar ki, kazancımı tarif edemem.
– Birçok hastalar benden iyi nefes istiyor, bazısı hekim olduğumu zannederek tedavilerinin yollarını araştırıyorlar, bazısı ilaç yapmamı rica ediyorlardı.
– Ve, ancak sorulan suallere cevap verdim.
– Binlerce kadın, çoluk çocuk, kız, ihtiyar, genç etrafımızı aldılar. Birbirinin üstüne yığılmış bizi görmek, sevap olur diye ellerini üstümüze sürmek, ellerindeki testilerinden bizlere birer yudum içirdikten sonra bu suyu her derde şifa olarak saklamak, hayır duamızı almak için rahat nefes aldırmaz olmuşlardı.
– Türkmenlerin hepsi İslam’dır. Yalnız  dinini de hakki manasıyla bilmezler. Birkaç kelime din konuşan başlarına imam olur. Ben de onu yaptım.

Kaynak: İngiliz casusu “Vambery’nin Günlükleri” 

************** 

Bir adam Müslümanları çekiştiriyordu.
Süfyan bin Uyeyne kendisine :
-Doğuda kâfirlerle hiç cihâd ettin mi?
-Hayır
-Batıda?
-Hayır.
-Güneyde?
-Hayır
-Kuzeyde?
-Hayır.
Sufyan bin Uyeyne dedi ki :
Allah düşmanları elinden emin olmuşlar, sus da, Müslümanlar da dilinden emin olsunlar!”Beyhakî, Şuabul Îmân 5/314.

************** 

İbni Ebi Şeybe, Musannef isimli kitabında, Ebu Said-il Hudri’den tahric etti, O dedi, Resulullah Efendimiz (s.a.v.) buyurdu: “Benim ümmetimden Mehdi gelecektir. Eğer ömrü uzasa da kısalsa da, yedi, sekiz, yıl veya dokuz yıl, mülk sürecektir. Ve daha önce zulümle dolu olan dünyayı adaletle dolduracaktır. Sema yağmurunu indirecek, yer bereketini çıkaracak, daha önce görülmemiş bir biçimde ümmetim O’nun zamanında rahata erecektir.”

Ebu Naim, Said’den tahric etti, O dedi, Peygamber Efendimiz (s.a.v) buyurdu: “Ümmetim arasında Mehdi gelecektir. Ömrü, kısa olursa yedi, yoksa sekiz, yoksa dokuz sene. Ümmetim Onun zamanında iyi ve kötünün benzeri ile nimetlenmediği bir nimetle nimetlenecek, sema üzerine bol yağmur yağdıracak, arz nebatından hiçbir şey saklamayacaktır.”( İmam Suyuti Hazretlerinin Kitabü’l Bürhan fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Ez-Zaman)
Ahirzaman da Mehdi geldiğinde yer hazinelerini ortaya çıkaracak.

************** 

No ResponsesEkim 1st, 2022