HİSSE-26

HİSSE-26

Beyaz eşya pazarlamacısı kamyondan iner.

Beyaz eşya satan dükkana girer.

Dükkanda dini bir konuda sohbet yapılmaktadır.

Satıcı sohbet esnasında kafasını uzatarak:

Merhaba, ben ateistim, sizinle dini konularda tartışabiliriz, dedi.

Dükkanda bulunanlardan biri olan Necmi Abi

Hoş geldin Ateist kardeş,

Hoş bulduk

Buyur gel oturalım, sohbet edelim.

Ateist oturur.

İsminiz nedir ateist kardeş?

Yıldırım

Merhaba Yıldırım memnun oldum benim adım da Necmi.

Sağol.

Sen akıllı, zeki birine benziyorsun, dedi Necmi Abi.

Nerden bildin? Diye sordu Yıldırım.

Necmi abi baştan yağlama yapıyor ki kapı sonra gıcırdamasın

Pazarlama müdürüsünüz, akılsız adamı müdür yapmazlar. Ordan anladım, dedi.

Teşekkür ederim.

O yüzden sen ateist olamazsın. Ateist olmak için akılsız olmak lazım. Çünkü şu kainata baktığımızda her şey Allah’ın varlığını bize gösteriyor, dedi.

 

Yıldırım sessiz beklemede. Necmi abi cebinden gözlüğünü çıkardı.

Yıldırımcığım madem sohbet edicez, sevdim seni.

Ben de sizi sevdim, severim konuşkan insanları, dedi Yıldırım.

 

Necmi abi gözlüğü göstererek:

Buna ne dersiniz Yıldırımcığım?

Gözlük deriz, dedi.

Biz de gözlük deriz.

Cebinden kalem çıkartıp:

Buna ne dersiniz?

Kalem deriz, dedi.

Biz de kalem deriz, dedi Necmi abi. Buarada dükkan sahibi bir tepsi şeftali ortaya koydu sohbet esnasında afiyetle yensin diye.

 

Necmi abi bir şeftaliyi eline alarak:

Peki buna ne dersiniz Yıldırımcığım? dedi

Şeftali deriz, dedi.

Bak işte biz de şeftali diyoruz. Demek ki görüş ayrılığımız yok. Şimdi sen buna şeftali desem ben patates desem, diğerine kalem desen ben de baston desem herhalde bu adamla sohbet edilmez deyip kalkıp giderdin. Demek ki baktığımızda aynı şeyleri görebiliyoruz.

Şimdi biz bu şeftaliyi nerden aldık Yıldırımcığım?

Manavdan, dedi.

Hayır öyle değil. Yani denizden mi çıkardık, topraktan mı çıkardık, yoksa ağaçtan mı topladık?

 

Ağaçtan dedi.

Peki bu ağacın aslı nedir?

Nasıl yani? diye sordu Yıldırım.

Yani bu ağaç aslında bir odun değil mi?

Evet doğru, biz ağaç diyoruz ama aslı odun.

Peki bu odun şeftali yapmayı öğrenmek için okula gitti mi? Kursa gitti mi?

Gitmez tabi ki, dedi.

Aklı var mıdır bu odunun? Düşünüp desin ki : Ya ben bu insanlara şeftali yapayım de afiyetle yesinler.

Yıldırım düşündü:

Aklı yok, dedi. Okula da gitmedi.

Yani Yıldırımcığım, bu odun öyle bir şey üretiyor ki tadı, rengi, kokusu hoşumuza gidiyor, içindeki vitamin vücudumuzu besliyor. Yıldırımcığım bu şeftaliyi bize bizi tanıyan biri mi verebilir yoksa bu odun mu verebilir?

Yıldırım dondu kaldı. Durdu, düşündü:

Sen, dedi. Bir deryasın.

 

Necmi abi gülümseyerek:

Ben derya değilim , derya bizim okuduğumuz Kuran Tefsiri kitaplarıdır. İşte Yıldırımcığım. Bizi tanıyan, seven, acıyan ve neyden hoşlandığımızı bilen bir Rabbimiz var. O şeftaliye kokuyu veren , burnumuza da o kokuyu alma kabiliyeti vermiş. Tadını veren, dilimize tat alma kabiliyeti vermiş. İşte O bizim Rabbimizdir, Allah’ımızdır.

 

Necmi abi devam ederek:

Mesela dedi ineğin süt vermesi. İnek bizi tanımaz. Arının bal vermesi, arı bizi tanımaz. Şimdi biz bilim adamlarını toplayıp desek ki: Ya profesörler , bu arılar var ya çok terbiyesiz şeyler, biz balını almaya gidince bizi sokuyorlar. Biz bundan sonra arı balı yemek istemiyoruz. Bize siz bal yapın, bize profesör balı yapın biz ondan yemek istiyoruz desek. Bize arı gibi bal yapabilir mi profesörler?

Yapamazlar dedi.

Peki profesörün yapamadığı balı, bir sinek nasıl yapabiliyor? Kuran’da Nahl suresi var. Orda Allah diyor ki : Ben arıya vahyediyorum, emrediyorum insanlar için şifalı olan balı üretiyor. Kuran’da iki yerde şifa kelimesi geçer. Birinde Allah’ın Peygambere vahyettiği Kuran’ın inanlara şifa olduğu söylenir, diğerinde ise Allah’ın arılara vahyettiği balın bütün insanlara şifa olduğu söylenir.

 

Yıldırım iyice şaşkın vaziyette bakıyor. Necmi abi devam ederek:

Mesela 5 kişilik bir taksi, saat kulesinin etrafında kendi kendine döner mi?

Tabi ki dönmez, dedi Yıldırım.

Peki 5 kişilik taksi kendi kendine dönmezken 7 milyarlık dünya kendi kendine nasıl dönüyor? Demek ki onu bir döndüren var . Yıldırımcığım hiç baklava baklavacısız baklavalaşır mı?

 

Yıldırım gülümseyerek Hayır, dedi

İşte maalesef modern bilim baklavayı görüyor ama baklavacıyı görmek istemiyor.

Yahu siz nereye takılıyorsunuz? Hocanız kim? dedi Yıldırım

 

Sevgili kardeşim benim Hocam Bediüzzaman’dır, ben onun yazdığı eserleri okurum dedi Necmi abi.

Yapma ya o mu hocanız?

Necmi abi :

Sen bize takıl neşelenirsin , dedi

Belli ya çok neşeli bir insansın, bir odundan neler çıkardın, dedi Yıldırım.

 

O bu bişey mi Yıldırımcığım biz de daha ne odunlar var .

Gülüşerek vedalaşıp ayrıldılar.

**************  

Ateizm derneğinin kurucusu ZEHRA PALA diyorki :

Bazen diyorum da inançlı olmak iyi bir şey aslında.

Hep diyorlar ya ateist olmak kolayına kaçmak diye.

Ateist olmak çok zor.

Üzüldüğünüzde dayanacağınız hiçbir şey yok.

Umut etmek istediğinizde veya bana bunu ver diyeceğinizde kimse yok.

Bu bundan oldu hayırlısı buymuş diyeceğinizde bir şey yok.

Veya bunu yaptı ama öbür Dünyada cezasını çekecek de diyemiyorsunuz.

Ve diyorsunuz ki yaptı, yanına kalacak. Yani Lanet olsun…

Adam yada kadın onunla birlikte ölecek ve toprak olacak.

Bu çok zor bir şey. Bunu kabul etmek, delirmemek imkansız gibi….

**************

“Devesiyle birlikte çölde yürümekte olan bir bedevi, güçlükle yürüyen, susuzluktan dudakları kurumuş bir adama rastlamış.

Adam, bedeviyi görünce su istemiş. Bedevi devesinden inmiş ve adama su vermiş. Suyu içen adam birden bedeviyi iterek deveye atladığı gibi kaçmaya başlamış.

Bedevi arkasından bağırmış:

“Tamam, deveyi al git ama senden bir ricam var. Sakın bu olayı kimseye anlatma!”

Bu isteği tuhaf bulan hırsız adam biraz duraklayıp, nedenini sormuş:

“Eğer anlatırsan demiş bedevi, bu her yere yayılır ve insanlar bir daha çölde muhtaç birini görünce yardım etmezler.”

*************** 

Abdülbaki Arvasi’nin Hatıralarından:

 

“Cumhuriyetin ilk yıllarındaydı. Kör Hüseyin Paşa babama gelerek, ‘Ben Seyda’nın yanına gidiyorum, beraber gidelim’ deyince, babam ‘Biraz işim var, sen istersen Abdülbaki’yle git. Ayrıca valiyle fırka kumandanı Süleyman Sabri Paşaya haber ver de öyle git’ dedi.

“Sonra Vali Tahsin Beye gittik. Tahsin Bey, ‘Benim de selâm ve hürmetlerimi söyleyin, ellerinden öperim’ dedi. Sonra Süleyman Sabri Paşaya gitik, o da aynı şeyleri söyledi. Atlara binerek Erek Dağına gittik. Üstad’ın yanında eskiden polislik yapmış Cevdet isminde bir talebesi vardı.

“Ziyaret sırasında Üstad gelecek günlerden bahisle, ‘Üzülmeyin, başınıza çok işler gelecek. Sizi çok rahatsız edecekler. Üzülmeyin, hak yerini bulur. Onlar şeriatı kaldırmak istiyorlar. Şeriati-ı garra (parlak Şeriat, İslâmiyet) incelir, ama yine de kopmaz. Onun sahibi Allah’tır. Bir koruyucusunu gönderir, yeniden İslâmiyeti ihya eder’ dedi.

****************  

?… Hz.Hamza’nın katili olan Vahşi, Mekkeden yazdığı mektupta şöyle dedi…

️… Müslüman olmak istiyorum.Fakat sana inmiş olan şu ayet beni Müslüman olmaktan alıkoyuyor..

?… Gerçek müminler o kimselerdir ki, bunlar Allah ile birlikte baska bir ilaha dua etmezler.Allahın dokunulmaz saydıgı cana haksız yere kıymazlar ve zina işlemezler.Kim bunları yaparsa cezaya çarpılır..(Furkan suresi ayet..68 )

Ben bu üç suçu da işledim, acaba tevbem kabul olurmu..?

Bunun üzerine şu ayet indi…

-Ancak tevbe edip salih amel işleyenler hariç.Allah böylelerinin kötülüklerini iyiliklere çevirir..( Furkan suresi ayet..70 )

Peygamberimiz bu ayeti yazdırıp Vahşi ye gönderdi .Fakat oda peygamberimize su cevabı yazdı…!

-Ayette tevbenin geçerli olması için, salih amel, işleme şartı koşulmuştur.Ben ise salih amel işleyebilip ,işleyemeyeceğimi bilmiyorum ….

Bunun üzerine şu ayet geldi..!

-Allah kendisine ortak koşulmasını affetmez .Fakat dilediği kimsenin bunun dışındaki günahlarını affeder….( Nisa suresi ayet 116 )

Peygamberimiz bu ayeti yazdırıp Vahşi ye gönderince ondan şöyle bir cevap geldi…

-Bu ayette de şart var. Çünkü ,Allah’ın beni affetmeyi dileyip dilemeyeceğini bilmiyorum….

Bunun üzerine şu ayet indi..!

-De ki ; Ey nefisleri aleyhine ileri gitmiş olan kullarım ! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyiniz.Allah tüm günahları bağışlar.Çünkü O çok bağışlayan ve çok esirgeyendir…( Zümer suresi ayet 53 )

Peygamberimiz bu ayeti yazdırıp Vahşiye gönderince ,,Vahşi ayette hiç bir şartın koşulmadığını gördüğü için hemen Medineye gelip Müslüman oldu…

************ 

JAPONYA’DA İHTİYARA HÜRMET

Ehl-i Hizmet bir kardeşimiz, Japonya’da metroya binmiş ve oturmuş. Biraz sonra metro dolmuş ve ayakta yolcular çoğalmış. O yolculardan birisi ihtiyare japon bir kadın. Kardeşimiz kalkarak ona yer vermiş ve kibarca oturmasını istemiş.

İhtiyare japon oturduktan sonra kardeşimize sorar:

Niye bana yer verdin. Üstelik sen Japon da değilsin.

Kardeşimiz: Ben müslümanım. Bizim dinimizde ihtiyarlara hürmet etmek, yardımcı olmak çok kıymetlidir. Ben İslamiyetin emri diyerek size yer verdim, der.

İhtiyare Japon der ki: Bana adresini ve telefonunu ver Benim torunum var. Onu senin yanına göndereyim de, dininizi öğrensin, senin gibi ihtiyarlara hürmet etsin.

************  

EDİSON CENNETE GİRER Mİ ?

Sene 1960 yılların sonu (Silopi o yılın nisan ayında ilçe olmuştu) Silopi Kaymakamı,İlçe Jandarma komutani (Yüzbaşı) Hakimi savcısı ve Doktoru. Sohbet ederken mevzu Elektrike ordan da Edison’a gelir.

Kaymakam ” Bana göre Edisonun yeri cennetir. Bak onun icad ettiği ‘Ampul’ yolları evleri aydınlatıyor.”

Hemen Yüzbaşı söz aldı” Tabii ki cennette girecek,Camiler ışıl ışıl,İsteyen bu ışık altında Kur’an da okuyabilir.”

Bu tartışma devam ederken.

Doktor “Gelin Cizre ye gidelim.

Orada Mahmut Bilge adında bir Müftü var,çok alimmiş ondan soralım.”der.

Atlarlar Cipe gelirler Cizre ye. Müftünün yazıhanesine Kendilerini tanıtırlar.

Müftü buyur eder.

Oturur oturmaz.

Hakim” Müftü bey bir sorumuz var sormaya geldik Acaba edison Ampulun mucidi Cennette mi girer yoksa;”

Müftü sözünü keser.

“Hele bir kahve içelim konuşuruz.”

İçeriden kahveler gelinceye kadar bir tanışma faslı olur.

Bu fasıldan sonra Müftü Döner yüzbaşı ya;

“Yüz başım sizin Habur gümrük Kapısında bir askeri birliğiniz var mı ?

Yüz başı,”var”

Müftü devam eder.”

Edison Irak’tan Türkiye ye geçecek,Köprünün üzerin de,Sizin Nöbetçi Asker ondan pasaport ister.

Edison Kimliğini gösterir der “ben elektrik mucidiyim dünya beni tanır pasaporta ne gerek var.”

Asker Kanun bu geçemezsin der. Edison Askeri iteler çekil der.

Müftü bu konuşmayı bitirmeden

yüzbaşı kızarak.

“Şerefsiz Edison,kendini ne zan ediyor,hem pasaportu yok hem askere hakaret ediyor.

Pasaportsuz geçemez ki.”

Müftü oradakilere dönerek:

“Edison Iraktan Türkiye ye pasaportsuz giremiyor da Cennette nasıl pasaportsuz girer.

Cennetin Pasaportu ‘Lâ ilaheillellah Muhammed resulullah’ dır beyler. Bu kabul edilmedikçe kimse cennete giremez. ?

************** 

Erzurum?da yaşayan ihtiyar ninenin bir cuma günü kocası vefat eder. Bizim inancımızda cuma mübarek bir gündür ve bu günde meydana gelen her şeyde bir hayır aranır.

İhtiyar ninemizin kocası da cuma günü öldüğü için hayırlı bir ölüm olarak kabullenip, kocasının cennete gitmesini ister ama kendi kendine de; ?Eyi bu herif cuma güni öldi ama ya cennete gidemese? diye şüpheye düşer.

Şüphesini gidermek ve rahatlamak için, çevrede bilinen ve tanınan bir bilgine gidip derdini açar ve aralarında şöyle bir konuşma geçer:

– Hoca efendi rahassız etdim, bi? derdim var, içimde bi? şübhe var, gendi gendimi yiyir duriram.

– Söyle hele kadın nedir derdin, ne sızlanıp durursun?

– Hoca efendi benim gocam cuma güni öldi, sizce cennete gider mi getmez mi?

– Bre kadın, ben cennet ve cehennemin bekçisi ya da bu işlerin Erzurum sorumlusu muyum, nerden bileyim, senin kocanın nereye gideceğini?

– Ama hoca efendi hani diyirler ya cuma güni doğannarla ölenner, heyirli günde doğmuşdur ve ölmüşdür, isdirem ki, gocam cennete getsin. Hele bi? bah hocam.

(İhtiyar kadının hele bir bakıver hocam demesine dayanamayan hoca efendi, başlar ihtiyar kadına sorular sormaya)

– Bre hanım, kocan namaz kılar mıydı?

– Vallah hocam heç namaz gıldığıni görmedim ama namaz gılannari bi? severdi bi? severdi, deme getsin.

– Peki, Oruç tutar mıydı?

– Hee, zöhüre (sahur) gahirdi, yiyirdi, içirdi, yatirdi; ama gündüzün gene yiyir içirdi, fakat oruç dutannari bi? severdi, bi? severdiii. Hem de onnarınnan ahşam ifdarlara gatılırdi.

– Peki, zekât verir miydi?

– Şimdiye geder heç zekat verdığıni görmedim ama zekat verenneri bi? severdi, bi? severdi, onnari hep metedirdi, övirdi.

– Peki, hiç hacca gitti mi?

– Çoooh niyetlendi ama hep gidecaği zaman vazgeçdi. Yalnız hoca efendi, haca gidenneri bi? severdi bi? severdi, onnarın yoluni gözlirdi, yüzühlerini, tesbihlerini alırdi, hurmalarıni yerdi ve peh severdi.

– Peki, hiç Kelime-i Şehadet getirir miydi?

– Ne yalan diyim de günaha girim. Vallah oni da heç duymamişam.

– Eee ihtiyar hanım, benim sana söyleyeceğim şudur: ?Kocam cuma günü öldü cennete gider mi?? demiştin değil mi? Vallahi cumayı bilmem ama cumartesi günü kocanın canına okurlar.

****************** 

‎ بِسْــــــــــمِ ﷲِالرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ

Allahﷻ Şöyle Buyuruyor;

“İş bitirilince şeytan da diyecek ki: “Şüphesiz Allah, size gerçek olanı söz verdi. Ben de size söz verdim ama yalancı çıktım. Zaten benim sizi zorlayacak bir gücüm yoktu.

Ben sadece sizi çağırdım, siz de hemen bana geliverdiniz.

O hâlde beni kınamayın, kendinizi kınayın.

Artık ben sizi kurtaramam, siz de beni kurtaramazsınız.

Şüphesiz ben, daha önce sizin, beni Allah’a ortak koşmanızı kabul etmemiştim.

Şüphesiz, zalimlere elem dolu bir azap vardır.” İbrahim-22

***************  

“İmam-ı Azam (Rahmetullahi aleyh) ve Dehri (Maddeci) birisinin tartışması”

     “Rivayet olunduğuna göre, Bağdad’a Rum diyarından bir Dehri (maddeci, ahirete inanmayanlar) gelip insanların inançlarını sarsmak için ilim adamları ile münazaralara (ilmi tartışmalara) girişiyormuş. Bütün Bağdat âlimleri bu dehri karşısında aciz kalıp sorularına cevap veremediler. Yalnız görüşmediği âlim İmam Hammad kalmıştı. İmam Hammad ise, ben de gidip münazarada cevap veremeyip aciz kalırsam cahiller arasında İslâm inancı sarsılır korkusuyla münazara etmekten çekiniyordu. İmam Hammad bu düşünce ile muztarib (ızdıraplı, sıkıntılı) halde uykuya dalmış, gece rüyasında görmüş ki; bir hınzır gelmiş bir ağacın dallarım ve gövdesini yemiş, sadece kökleri kalmış. Bu esnada o civarda bir arslan yavrusu çıkarak o domuzu parçalayıp öldürmüş. İmam Hammad bir korku içinde uykudan uyanmış, kederli bir durumda düşünmeye başlamış. İmam Âzam Hazretleri o zaman onüç yaşında bulunuyordu. Hocası Hammad’ı kederli halde görünce sebebini sordu. İmam Hammad ona rüyasını anlattı. Bunun üzerine İmam Âzam rüyasını şöyle tevil etti (yorumladı):

 

     “O gördüğünüz ağaç ilimdir. Dalları diğer âlimlerdir. Kökü zat-ı âlinizdir (yüce şahsınız-kendiniz) . Arslan yavrusu ise benim, inşallah o domuzu ben öldüreceğim” dedikten sonra hocası Hammad ile beraber camiye gittiler. O sırada dehrî gelip minbere çıktı ve münazaraya başlayarak karşısına çıkacak birini istedi. Bunun üzerine Ebû Hanîfe karşısına dikildi. Dehrî yaşının küçüklüğüne bakarak onu küçümsedi. İmam Azam: “Ne sormak istiyorsan sor” dedi. Bunun üzerine dehrî İmam Âzâm’a şöyle sordu:

 

1-) “Başlangıcı ve sonu olmayan bir varlığın bulunması mümkün müdür? dedi. İmam Âzam tereddütsüz cevabında:

 

“Sen sayı bilir misin?” dedi. Dehri de :

 

“Evet, bilirim, dedi.” İmam Âzam:

 

“Bir sayısından önce bir sayı var mıdır?” dedi. Dehri:

 

“Bir sayıların evvelidir, ondan önce sayı yoktur,” cevabını verdi. Bu sözü karşısında İmam şöyle dedi:

 

“Bir sayısından evvel sayı olmaz da bir olan Allah’tan önce nasıl başka bir varlık bulunabilir?”

 

Bunun üzerine Dehri ikinci sorusunu sormaya devam etti:

 

2-) “Allah Teâlâ ne tarafa yönelmiştir?” Bu soruya karşılık İmam Âzam:

 

“Bir mum yakınca onun ışığı ne tarafa yönelir?” dedi. Dehri:

 

“Her tarafa yayılır” cevabını verdi. Buna karşılık İmam Âzam:

 

“Mecazî nur olan bir mumun ışığı her tarafı kaplar da göklerin ve yerin nuru olan Allah Teâlâ her tarafı kaplamaz mı? Bunun doğruluğu güneşten daha açıktır.” dedi.

 

Dehrî üçüncü sorusunu şöyle sordu:

 

3-) “Var olan her şeyin bir mekâna ihtiyacı vardır. Buna göre Allah nerededir?” Bunun üzerine İmam Âzam bir kâse içinde süt getirerek:

 

“Bu sütün içinde yağ var mıdır?” diye sordu. Dehrî:

 

“Evet, vardır.” cevabını verince İmam Âzam:

 

“Yağ bu sütün neresindedir?” diye sordu. Dehrî:

 

“Süt içindeki yağın belli bir yeri yoktur, sütün her tarafında yağ vardır.” dedi. Dehrinin bu cevabı karşısında İmam Âzam:

 

“Fâni ve zail olan bir varlığın belli bir mekânı olmuyor da Allah Teâlâ için nasıl bir mekân tasavvur edilebilir (düşünülebilir) ? Allah Teâlâ vardır ve O’nun varlığı her yeri kaplamıştır.” dedi.

 

Bundan sonra dehri dördüncü sorusunu şöyle sordu:

 

4-) “Rabbin şimdi ne iş ile meşguldür?” İmam Âzam:

 

“Sen birkaç soru sordun, ben ise cevap verdim. Soru soranın yüksekte, cevap verenin aşağıda olması yakışmaz. Sen in de minbere ben çıkayım.” dedi. Bu söz üzerine dehri minberden aşağıya inip yerine İmam Âzam minbere çıktı ve:

 

“Benim rabbim, senin gibi bir kâfiri minber üzerinde lâyık görmeyip aşağıya indirmekte ve benim gibi bir Tevhid ehlini minber üzerine çıkarmaktadır.” cevabını verince dehrî cevap veremez duruma geldi ve pes dedi. Böylece İmam Hammad’ın gördüğü o rüya gerçekleşmiş oldu..

 

(Fıkh-ı Ekber Şerhi-Al-i El Kari)

……

******************  

?…KAHRAMAN ORDUMUZ AĞLAYAN ALEM-İ İSLAMI

GÜLDÜRECEK.

?..Bediüzzaman Hazret­leri elyazma eserinde kendi el

yazısıyla yaptığı şu ilâvesinde.

?..Türk Ordusu kuvvetini kendi Milleti aleyhinde değil,

İslâm Dünyasının selâmet ve zaferinde kullanıp bü­yük

vazifeler göreceğini ihbar sadedinde şöyle der.

?..Kılıncını ayağına vurdurmaz..Düşmanına vurdu­rur.

Kur’ana hizmetkâr eder.Ağlayan âlem-i İslâmı güldürür.»

MEHMET ÖZÇELİK

13-06-2022

Loading

No ResponsesHaziran 13th, 2022