MECMUATÜ LİL KAVAİDİL FIKHİYYE

MECMUATÜ LİL KAVAİDİL FIKHİYYE

“El-Mecmua lil-Kavaid’il-Fıkhıyye” (Fıkıh Kaideleri Koleksiyonu) isimli kitabın incelemesine dayanarak, kitabın genel muhtevası, ihtiva ettiği önemli bilgi ve belgeler ile özetini aşağıda sunuyorum:

1. Kitabın Genel Muhtevası
Bu eser, Müftü Amimü’l-İhsan el-Müceddidi el-Bereketî tarafından derlenmiş olup, Hanefi mezhebine ait fıkıh usulü ve kaidelerini (kurallarını) ihtiva eden kapsamlı bir derlemedir. Kitap tek bir metinden ziyade, fıkıh ilminin farklı yönlerini ele alan beş ayrı risalenin (kitapçığın) bir araya getirilmesinden oluşmaktadır.
Kitabın temel amacı, fıkhi hükümlerin dayandığı genel kuralları (külli kaideleri), terimlerin tanımlarını ve fetva verme usulünü bir arada sunarak öğrencilere ve araştırmacılara kaynaklık etmektir.

2. Önemli Vurucu Noktalar, Bilgi ve Belgeler
Kitap, muhteva olarak beş ana bölüme (risaleye) ayrılmıştır. “Belgeler”den kasıt, kitabın içinde yer alan ve her biri klasik fıkıh literatürünün önemli birer parçası olan şu temel metinlerdir:
• · Birinci Risale: İmam Kerhî’nin Usulü (El-Usul li’l-Kerhî): Hanefi mezhebinin büyük imamlarından İmam Kerhî’nin (v. 340 h.) fıkıh usulü kaidelerini ihtiva eder. Yazar, her bir kaidenin altına İmam Nesefî’den örnekler eklemiştir.
• o Örnek Kaide: “Yakin (kesin bilgi), şek (şüphe) ile zail olmaz”.
• o Örnek Kaide: “Zahir (görünen durum), istihkakı (hak iddia etmeyi) def eder ancak istihkakı vacip kılmaz”.
• · İkinci Risale: İhtilaflı Meselelerin Usulü (Usulu’l-Mesaili’l-Hilafiyye): İmam Ebu Zeyd ed-Debbûsî’nin (v. 430 h.) “Te’sîsü’n-Nazar” adlı kitabından seçilen, fıkhi ihtilafların dayandığı temel ilkeleri ele alır. Bu bölümde Hanefi imamları (Ebu Hanife, Ebu Yusuf, İmam Muhammed) arasındaki ve diğer mezheplerle (İmam Şafii, İmam Malik) olan görüş ayrılıklarının temelleri incelenir .
• · Üçüncü Risale: Külli Fıkıh Kaideleri: Yazarın; Şerhu’s-Siyeril-Kebir, El-Hidaye, El-Eşbah ve’n-Nezair ve Mecelle gibi temel eserlerden derlediği genel fıkıh kurallarını ihtiva eder
• o Vurucu Bilgi: Kaideler alfabetik sıraya göre dizilmiştir ve her biri için kaynak gösterilmiştir (Örn: “Zarar izale olunur”, “Adet muhakkemdir” gibi).
• · Dördüncü Risale: Fıkhi Tanımlar (Et-Ta’rifatü’l-Fıkhıyye): Fıkıhçılar arasında kullanılan teknik terimleri açıklayan sözlük niteliğinde bir bölümdür.
• · Beşinci Risale: Müftü Edebî (Edebü’l-Müftî): İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin mezhebi üzerine fetva verme kurallarını ve müftünün taşıması gereken özellikleri anlatır.
Önemli Bir Vurucu Nokta: Kitap sadece teorik kuralları vermekle kalmaz, “Meseleler” başlığı altında bu kuralların pratik hayattaki (örneğin alışveriş, namaz, davalar) uygulamalarını da detaylandırır .

3. Özet
“El-Mecmua lil-Kavaid’il-Fıkhıyye”, Hanefi fıkhının omurgasını oluşturan genel ilkelerin ve usul kurallarının derlendiği ansiklopedik bir eserdir. Kitap, İmam Kerhî ve Debbûsî gibi otoritelerin metinlerini; fıkhi terimler sözlüğü ve fetva usulü rehberi ile birleştirerek, okuyucuya fıkhın hem teorik altyapısını hem de pratik uygulama mantığını sunmaktadır. Özellikle hükümlerin neden ve nasıl verildiğini anlamak isteyenler için ihtilaflı meselelerin köküne inmesi bakımından kıymetli bir kaynaktır.

Eseri indir.
https://t.me/dindersimamhatip/85478

Hazırlayan: Mehmet Özçelik www.tesbitler.com
www.mehmetözçelik.com
O5/02/2026




İSLAM HUKUKUNUN CİHANŞÜMUL ÜSTÜNLÜĞÜ VE ASRIN İHTİYAÇLARINA CEVABI

İSLAM HUKUKUNUN CİHANŞÜMUL ÜSTÜNLÜĞÜ VE ASRIN İHTİYAÇLARINA CEVABI

1. MUKADDİME VE ARAŞTIRMANIN GAYESİ
Bu araştırma, kaynağını vahiyden alan İslam hukukunun, beşer aklının mahsulü olan pozitif hukuk sistemlerine nazaran sahip olduğu fıtrî üstünlükleri, adalet mefhumuna getirdiği derinlik ve günümüz dünyasının içtimaî ve hukukî buhranlarına sunduğu köklü çareleri ortaya koymak gayesiyle hazırlanmıştır.
Beşerî hukuk sistemleri, zamanın şartlarına, kanun koyucuların (yasama organlarının) sınırlı akıl ve idraklerine göre şekillenirken; İslam hukuku, Ezelî ve Ebedî bir İlimden süzülen, insanın hem dünya hem de ahiret saadetini hedefleyen, değişmez sabiteler ile zamanın ihtiyaçlarına göre değişebilen esnek içtihatları mezceden bir “nizam-ı ilahî”dir.

2. İSLAM HUKUKUNUN TEMEL HUSUSİYETLERİ VE ÜSTÜNLÜK DELİLLERİ
İslam hukukunu (Fıkıh) diğer sistemlerden ayıran ve üstün kılan temel vasıflar şunlardır:
A. Menşei ve Yaptırım Gücü (Vahiy ve Vicdan)
Garp (Batı) menşeli hukuk sistemleri, gücünü devletin cebir kuvvetinden alır. Kanun, sadece zahirî (dış) hareketleri tanzim eder; vicdanlara ve kalplere tesir edemez. İslam hukuku ise gücünü “Hâkim-i Mutlak” olan Allah’ın emrinden alır.
* Tesbit: Bir Müslüman için hukukî bir kaideye uymak, sadece bir vatandaşlık vazifesi değil, aynı zamanda bir ibadettir. Bu durum, “polisin olmadığı yerde dahi” işleyen bir “derûnî kontrol” mekanizması (takva) oluşturur.
* Araştırma Neticesi: Suç oranlarının İslam hukukunun tatbik edildiği dönemlerde, modern hukuk devletlerine nazaran çok daha düşük olması, bu “vicdani ve uhrevi” müeyyidenin tesirini isbat etmektedir.

B. Ahlak ve Hukukun Mezci (Bütünlük)
Modern seküler hukuk, ahlak ile hukuku birbirinden ayırma temayülündedir. “Her yasal olan ahlaki, her ahlaki olan yasal değildir” anlayışı hakimdir. İslam hukuku ise ahlakı hukukun temeline yerleştirir.
* Beyan: Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri, Şeriatın mahiyetini tarif ederken şu mühim tesbiti yapar: “Şeriat da yüzde doksan dokuz ahlâk, ibadet, âhiret ve fazilete aittir. Yüzde bir nispetinde siyasete mütealliktir.” (Risale-i Nur Külliyatı, Divan-ı Harb-i Örfi, s. 28)
* Bu tesbit, İslam hukukunun sadece bir “ceza kanunu” değil, insanı fazilete sevk eden bir hayat nizamı olduğunu gösterir.

C. Adalet-i Mahza (Tam ve Hakiki Adalet)
İslam hukuku, “Adalet-i Mahza” (tam adalet) prensibini esas alır. Bu prensibe göre, bir ferdin hakkı, bütün toplumun selameti için dahi olsa feda edilemez. “Hak haktır, büyüğüne küçüğüne bakılmaz.”
* Ayet-i Kerime: “Kim, bir cana kıymayan veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmayan bir nefsi öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibi olur.” (Mâide Sûresi, 32)
* Mukayese: Beşerî hukuklarda (bilhassa Roma ve Anglo-Sakson hukukunda) “kamu yararı” namına ferdin hakkının feda edildiği “Adalet-i İzafiye” (göreceli adalet) sıkça görülür. İslam hukuku ise masum bir canın kanını, bütün insanlığın kurtuluşu için dahi olsa mubah görmez.

3. BELGELER VE BATI DÜNYASINDAN İTİRAFLAR
İslam hukukunun adalet anlayışının üstünlüğü, tarafsız garplı hukukçular ve müesseseler tarafından da tasdik edilmiştir.
A. Harvard Hukuk Fakültesi ve Adalet Ayeti
Dünyanın en prestijli hukuk fakültelerinden biri olan Harvard Hukuk Fakültesi (Harvard Law School), kütüphanesinin girişine, “tarihteki en büyük adalet ifadeleri” sergisi kapsamında Kur’an-ı Kerim’den şu ayeti asmıştır:
> “Ey iman edenler! Kendiniz, ana babanız ve en yakınlarınızın aleyhine de olsa, Allah için şahitlik yaparak adaleti titizlikle ayakta tutan kimseler olun. (Şahitlik ettikleriniz) zengin veya fakir de olsalar (adaletten ayrılmayın). Çünkü Allah ikisine de daha yakındır. (Onları sizden çok kayırır.) Öyle ise adaleti yerine getirmede nefsinize uymayın…” (Nisâ Sûresi, 135. Ayet)
>
Bu hadise, İslam hukukunun adalet vizyonunun, evrensel (cihanşümul) bir referans noktası olduğunu isbat eden mühim bir belgedir.

B. Hukukî Boşlukların Olmaması
İslam hukuku, kıyas ve içtihat kapısını açık bırakarak, her asırda ortaya çıkan yeni meselelere (problem) çözüm üretme kabiliyetine (imkan) sahiptir.
* Bilgi: Mecelle’deki “Ezmanın tagayyürü ile ahkâmın tagayyürü inkâr olunamaz” (Zamanın değişmesiyle hükümlerin değişmesi inkar edilemez) kaidesi, fıkhın donuk bir nizam olmadığını, bilakis zamanın getirdiği ihtiyaçlara, temel esasları (nassları) bozmadan cevap verebilen dinamik bir yapı olduğunu gösterir. Ancak bu değişim, dinin sabitelerinde değil, zamana bağlı fer’î meselelerdedir.

4. GÜNCEL İHTİYAÇ VE İNSANLIĞIN BUHRANI
Bugün insanlık; aile yapısının çökmesi, suç oranlarının artması, gelir adaletsizliği ve manevi boşluk gibi büyük krizlerle boğuşmaktadır. Mevcut pozitif hukuk sistemleri, suçu önlemede yetersiz kalmakta, sadece suç işlendikten sonra cezalandırmaya odaklanmaktadır.

İslam Hukukunun Çözüm Teklifleri:
* Suçu Kaynağında Kurutma: İslam hukuku, harama giden yolları (sedd-i zerâi) kapatarak ve manevi terbiyeyi esas alarak suçu daha niyet aşamasında engeller.
* Zarurat-ı Hamse’nin Muhafazası: İslam hukuku, insanlığın huzuru için elzem olan beş temel esası koruma altına alır:
* Canın Muhafazası
* Malın Muhafazası
* Aklın Muhafazası (İçki ve uyuşturucunun yasaklanması)
* Neslin Muhafazası (Zinanın yasaklanması ve ailenin korunması)
* Dinin Muhafazası
* Hızlı ve Adil Yargılama: İslam hukuk usulünde davaların sürüncemede bırakılması zulüm kabul edilir. Hakkın derhal sahibine teslimi esastır.

5. RİSALE-İ NUR PERSPEKTİFİNDEN ADALET VE ŞERİAT
Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri, Kur’an’ın dört temel maksadından birinin “Adalet” olduğunu beyan eder. Şeriatın kâinattaki fıtrî kanunlarla (kavanin-i fıtriye) uyumlu olduğunu şöyle ifade eder:
> “”Şeriat ikidir.
“Birincisi: Âlem-i asgar olan insanın ef’âlini ve ahvâlini tanzim eden ve sıfat-ı kelâmdan gelen bildiğimiz şeriattır.”
“İkincisi: İnsan-ı ekber olan âlemin harekât ve sekenâtını tanzim eden, sıfat-ı iradeden gelen şeriat-ı kübrâ-yı fıtriyedir ki, bazan yanlış olarak ‘tabiat’ tesmiye edilir.” ( Mektubat. Hakikat Çekirdekleri)
>
Yine adaletin tatbiki hususunda şu iktibası yapmak elzemdir:
> “Adalet-i mahza kabil-i tatbik ise, adalet-i izafiyeye gidilmez. Gidilse zulümdür.” (Risale-i Nur Külliyatı, Mektubat, On Beşinci Mektup, s. 46)
>
Bu ifadeler, İslam hukukunun sadece bir kanunlar manzumesi değil, kâinatın yaratılış hamurunda var olan “denge” ve “hakkaniyet” hakikatinin içtimai hayattaki tecellisi olduğunu gösterir.

6. NETİCE
Yapılan araştırmalar ve sunulan deliller ışığında varılan netice şudur:
* İslam hukuku, kaynağının ilahî olması hasebiyle, beşerî sistemlerin malul olduğu eksikliklerden, taraf tutmaktan ve zulümden münezzehtir.
* Batı dünyasının en muteber kurumları dahi, Kur’an’ın adalet anlayışının şahikasını (zirvesini) takdir etmektedir.
* Adalet-i mahza, zarurat-ı hamse ve ahlak temelli yapısıyla İslam hukuku; tarihte kalmış bir sistem değil, bugün insanlığın muhtaç olduğu huzur, emniyet ve saadet reçetesidir.
* Modern hukukun aciz kaldığı suçları önleme ve vicdanları tatmin etme noktasında, İslam hukuku yegâne ve en mükemmel cevaptır.

 

 




RUHUN MİMARİSİNDE İLAHÎ İMZA: VİRANEDEN MAMUREYE KUR’ANÎ ŞAHSİYET

RUHUN MİMARİSİNDE İLAHÎ İMZA: VİRANEDEN MAMUREYE KUR’ANÎ ŞAHSİYET

İnsan, kâinatın en muğlak bilmecesi ve en nazenin fidanıdır. Ruhunun toprağına hangi tohum düşerse, azasında o meyve zuhur eder. Asrımızda ise zihinler bir “kavram kargaşası” (kaos), şahsiyetler ise bir “kimliksizlik” yangını içindedir. Kelimelerin manası kaybolunca, istikamet de kaybolmuştur. İşte tam bu buhran deminde, Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan; asırların tozunu silkeleyerek insanı yeniden “inşa” etmeye, viraneye dönmüş gönül hanelerini “mamureye” (bayındır bir şehre) çevirmeye davet eder.
Bu inşa süreci, rastgele bir tamirat değil; kelimelerden zihne, zihinden kalbe, kalpten de hayata uzanan muazzam bir “mimari proje”dir.

1. Zihnin İnşası: Kelimelerin Ruhu ve Mana-yı Harfi
Bir medeniyet, evvela lügatlerde kurulur veya yıkılır. Râgıb el-İsfahânî’nin o hassas terazisiyle tarttığı üzere; Kur’an kelimeleri, sadece birer ses yığını değil, zihnin düşünce kalıplarıdır. Seküler/dünyevi akıl, eşyaya “Mana-yı İsmi”yle bakar; yani eşyayı kendi nefsi namına, sebepler dairesinde ve tesadüf oyuncağı olarak görür. Bu bakış, zihni “tabiatperestlik” bataklığına sürükler.
Kur’an ise zihne “Mana-yı Harfi” gözlüğünü takar. Bu gözlükle bakıldığında kâinat, Sanatkârını anlatan bir “Mektub-u Samedani” olur. Artık zihin için “tesadüf” yoktur, “tevafuk” vardır; “doğa” (tabiat) yoktur, “fıtrat kanunları” vardır. Zihni bu şekilde “Tevhid” ekseninde yeniden kodlanan insan; olayları “kaos” olarak değil, “hikmet” olarak okumaya başlar. Zihni inşa olanın, nazarı değişir; nazarı değişenin hayatı değişir.

2. Şahsiyetin Meydan Okuması: İfsat ve Islah
Zihni berraklaşan insanın önünde iki yol, ruhunda iki zıt kutup belirir: İfsat (Bozma) ve Islah (Düzeltme). Beyan edildiği üzere; bütün ferdî ve içtimai çöküşlerin temelinde, insanın “kendini kendine yeterli görme” (istiğna) hastalığı ve “hevasını ilah edinme” sapkınlığı yatar.
Müfsit karakter; ruhundaki enaniyet (benlik) putunu kıramadığı için, dokunduğu her şeyi kirletir. Firavun’un sarayındaki mermerler ne kadar parlak olsa da, ruhundaki “ifsat” karanlığı, Nil’i kana bulamaya yetmiştir. Çünkü müfsit; imar etmeyi bilmez, sadece sömürmeyi bilir.
Buna mukabil Kur’an, “Muslih” (Islah edici) karakterini sahneye çıkarır. Muslih; sadece “iyi olan” (Salih) değil, aynı zamanda “iyileştiren”dir. O, yangına su taşıyan karınca misali, bozulan fıtratı tamir etmeye memurdur. Risale-i Nur’un ders verdiği üzere; Muslih’in en büyük silahı “acz ve fakr”ını bilmektir. O, kendini “Malik” değil, “Memlük” (kul) bildiği için, emanete hıyanet etmez. Yeryüzünü babasının çiftliği değil, Rabbinin mescidi olarak görür.

3. Arafta Kalanların Trajedisi: Müteredditler
Kur’an’ın şahsiyet aynasında en hüzünlü sima ise ne tam müfsit ne de tam muslih olabilen “Mütereddit” (kararsız) tiplerdir. Rüzgârın yönüne göre eğilen, menfaati neredeyse kıblesi orası olan bu “bukalemun” şahsiyetler; “uçurumun kenarında ibadet eden” (Hac, 11) kimselerdir.
Bu karakter zafiyeti, modern çağın en yaygın hastalığıdır. Sabah mümin, akşam seküler; dili dindar, eli günahkâr… Kur’an bu şizofrenik hali reddeder. “Sıbgatullah” (Allah’ın boyası) ile boyanmış, rengi belli, duruşu net, “Sırat-ı Müstakim” üzere bir şahsiyet ister.

Netice: Taş ve Harç
Ey hakikat yolcusu!
Kur’an senin eline “Tevhid” harcını ve “Sünnet-i Seniyye” şablonunu vermiştir.
Sen, ruhunun binasını “Ene”nin (egonun) çürük zeminine mi, yoksa “Ubudiyet”in (kulluğun) sağlam kayasına mı kuracaksın?
Unutma ki; içindeki “Müfsit”i terbiye etmeden, dışarıdaki alemi “Islah” edemezsin. Şahsiyetin inşası, bir ömür süren en çetin cihattır; ve bu cihadın zaferi, ancak Kur’an’ın mimarlığına teslim olmakla mümkündür.

MAKALENİN ÖZETİ
Bu makale; araştırma raporu ışığında, Kur’an’ın insan zihni ve şahsiyeti üzerindeki inşa edici rolünü ele almıştır. Yazıda, Râgıb el-İsfahânî’nin semantik metoduyla kelimelerin zihni nasıl şekillendirdiği ve Risale-i Nur’un “Mana-yı Harfi” prensibiyle bakış açısının nasıl değiştiği işlenmiştir. İnsan karakterleri; Müfsit (bozguncu/benlik merkezli), Muslih (imar edici/kulluk merkezli) ve Mütereddit (kararsız/menfaat merkezli) olarak üç kategoride tahlil edilmiştir. Makale, toplumsal ve ferdî kurtuluşun; ancak “enaniyet” hastalığından kurtulup, Kur’an’ın belirlediği “Muslih” kimliğine bürünmekle ve fıtratı aslına rücu ettirmekle mümkün olacağını vurgulamaktadır.

KONUYLA ALAKALI VE MÜRADİFİ AYETLER
Mevzu ile irtibatlı, şahsiyet inşasını, ifsat-ıslah mücadelesini ve istikameti beyan eden ayetler şunlardır :
1. Islah ve Samimiyet (Şahsiyetin Hedefi):
> “Şuayb dedi ki: …Gücüm yettiği kadar ıslah etmekten başka bir gayem yoktur. (Bu hususta) başarabilmem de ancak Allah’ın yardımıyladır. Yalnız O’na dayandım ve yalnız O’na yönelirim.” (Hûd Sûresi, 88. Ayet)
>
2. Müfsitlerin Psikolojisi (Maskeli Şahsiyet):
> “İnsanlardan öylesi vardır ki, dünya hayatına dair sözleri senin hoşuna gider. Üstelik sözünün özüne uyduğuna Allah’ı da şahit tutar. Halbuki o, düşmanların en yamanıdır. (Senin yanından) ayrılınca, yeryüzünde bozgunculuk yapmak, ekini ve nesli yok etmek için çalışır. Allah ise bozgunculuğu sevmez.” (Bakara Sûresi, 204-205. Ayetler)
>
3. İstikamet ve Korkusuzluk (Sağlam Karakter):
> “Şüphesiz ‘Rabbimiz Allah’tır’ deyip de, sonra dosdoğru olanlar (istikamet üzere duranlar) var ya, onların üzerine melekler iner ve derler ki: ‘Korkmayın, üzülmeyin, size vaad edilen cennetle sevinin!'” (Fussilet Sûresi, 30. Ayet)
>
4. Müteredditlerin Hali (Zayıf Karakter):
> “İnsanlardan kimi de Allah’a kıyıdan kıyıya (şüphe içinde) kulluk eder. Eğer kendisine bir hayır dokunursa, buna pek memnun olur. Başına bir belâ gelirse, yüz üstü dönüverir (dinden çıkar). O, dünyayı da ahireti de kaybetmiştir…” (Hac Sûresi, 11. Ayet)
>
5. Allah’ın Boyası (Kimlik İnşası):
> “Allah’ın boyasıyla boyandık. Allah’tan daha güzel boyası olan kim vardır? Biz yalnız O’na kulluk ederiz.” (Bakara Sûresi, 138. Ayet)
>

Hazırlayan: Mehmet Özçelik www.tesbitler.com
www.mehmetözçelik.com
O5/02/2026

 

 




KİRLİ ELLER VE KANAYAN COĞRAFYA: BİR DÖNÜŞ ÇAĞRISI

KİRLİ ELLER VE KANAYAN COĞRAFYA: BİR DÖNÜŞ ÇAĞRISI

Kâinat, Hâkim-i Mutlak olan Allah’ın kudret kalemiyle yazdığı muazzam bir şiirdir. Her bir atom, her bir yaprak ve feleklerde yüzen her bir yıldız, bu şiirin ahenkli birer mısrasıdır. Yaratılışın mayasında “nizam” vardır, “denge” vardır, “adalet” vardır. Fakat asırlardır bu ilahî senfoninin ahengini bozan, o kusursuz mısraların arasına kara lekeler süren bir “el” mevcuttur: İnsan eli.
Rûm Sûresi’nin 41. ayeti, bir şimşek gibi asırların karanlığını aydınlatarak şu hükmü verir: “İnsanların kendi elleriyle yapıp ettikleri yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu…” Bu beyan, sadece çevresel bir felaketi değil, insanın iç dünyasından başlayıp dış dünyasına sirayet eden manevi bir “iflası” haber verir.

İfsat: Fıtrata Savaş Açmak

Tarih şahittir ki, yeryüzündeki hiçbir hayvan, ihtiyacından fazlasını biriktirip diğerlerini aç bırakmamıştır. Hiçbir nehir, kendi yatağına ihanet edip zehir akıtmamıştır. Ancak insan, “emanet” olarak aldığı tabiata, “mülk” sahibi gibi davranmaya kalkıştığında “ifsat” (bozgunculuk) başlamıştır.
İfsat; sadece ormanların yanması veya denizlerin kirlenmesi değildir.
İfsat; faiz ile emeğin sömürülmesidir.
İfsat; genetiğiyle oynanmış tohumlarla neslin bozulmasıdır.
İfsat; mukaddesatın çiğnenip, heva ve hevesin putlaştırılmasıdır.
İnsanoğlu, kendi elleriyle inşa ettiği beton yığınlarını medeniyet zannederken, ruhunun nefes alacağı pencereleri kapatmıştır. Hırs, haset ve enaniyet (benlik) elleriyle yoğrulan bu çamur, bugün “medeniyet” maskesi altında insanlığa kan ve gözyaşı sunmaktadır. Ayetteki “kendi elleriyle” ifadesi, suçluyu uzaklarda aramayı meneder. Fail biziz, fiil bizimdir.

Musibet: İlahî Bir Tokat Mı, Şefkatli Bir İkaz Mı?
Ayetin devamı, yürekleri sarsan bir hikmeti fısıldar: “…böylece Allah -dönüş yapsınlar diye- işlediklerinin bir kısmını onlara tattırıyor.”
Demek ki, başımıza gelen kuraklıklar, salgınlar, zelzeleler ve içtimai buhranlar; kör bir tesadüfün veya sağır bir tabiatın işi değildir. Bunlar, bozduğumuz nizamın bize verdiği acı bir cevaptır. Hakikat-i halde bu musibetler, ilahî bir “ceza” olmaktan ziyade, gaflet uykusundan uyandıran rahmani bir “ikaz”dır.
Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri, bu ince sırrı şöyle şerh eder:
> “Musibet, cinayetin neticesi, mükâfatın mukaddimesidir.” (Risale-i Nur Külliyatı, Sünuhat, s. 48)
>
Allah, kullarına zulmetmez. Fakat kul, günahlarıyla ve fıtrata aykırı halleriyle kendi felaketini kendi hazırlar. “Tattırıyor” ifadesi ne kadar manidardır! Sanki Rabbimiz şöyle buyurmaktadır: “Kendi hazırladığınız zehirli aşın tadına bakın ki, bal zannedip yuttuğunuz o günahların ne kadar acı olduğunu anlayasınız.”

Çıkış Yolu: Rücu (Öze Dönüş)
Peki, karada ve denizde bozulan bu düzen nasıl düzelir? Teknolojiyle mi? Daha sert kanunlarla mı? Hayır.
Ayetin sonundaki reçete tek kelimedir: “Dönüş yapsınlar diye…”
Islah, ancak “ifsat” eden elin, tövbe ile temizlenmesiyle mümkündür.
Dönüş; hırstan kanaate dönüştür.
Dönüş; benlikten kulluğa dönüştür.
Dönüş; eşyayı sömürmekten, ona “Allah’ın eseri” nazarıyla (mana-yı harfi) bakmaya dönüştür.
Tarihte Ad kavmi rüzgârla, Semud kavmi çığlıkla, Firavun suda boğulmakla “tattı” yaptıklarının acısını. Bugünün modern insanı da ruhsal bunalımlar, doyumsuzluk ve korku ile tadıyor. Çare, Nuh’un (a.s.) gemisine biner gibi, Kur’an’ın “Sırat-ı Müstakim” gemisine binmektir. Zira o geminin haricinde, ne dağların zirvesi ne de gökdelenlerin tepesi tufandan koruyabilir.

Son Kelam
Ey insan! Ellerine bak. O ellerle bir yetimin başını mı okşadın, yoksa bir masumun hakkını mı gasp ettin? O ellerle fidan mı diktin, yoksa fesat ateşi mi yaktın? Unutma ki, dünya senin ellerinle kirlendi; yine senin o elleri semaya açıp “Ya Rabbi!” demenle temizlenecektir.

MAKALENİN ÖZETİ
Bu makale; Rûm Sûresi 41. ayet ekseninde, dünyadaki ekolojik, toplumsal ve ahlaki bozulmanın (ifsat) temel sebebinin, insanın ilahî sınırlara riayet etmemesi ve fıtrata müdahalesi olduğunu vurgular. İnsanın “kendi elleriyle” yaptığı hataların neticesi olarak yaşanan felaketler ve krizler; esasen Allah’ın kullarına bir zulmü değil, onları gafletten uyandırmak ve asli yörüngelerine (kulluğa) döndürmek için verdiği şefkatli birer derstir. Makale, kurtuluşun ve ıslahın; ancak insanın hatalarını idrak edip, Rabbine yönelmesi (rücu/tövbe) ve hayatını ilahî nizama uydurmasıyla mümkün olacağını beyan eder.

KONUYLA ALAKALI VE MÜRADİFİ AYETLER
Mevzu ile irtibatlı, sebep-sonuç ilişkisini ve ıslahın şartlarını beyan eden diğer ayetler şunlardır :

1. Musibetlerin Sebebi:
> “Başınıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir. (Bununla beraber) Allah çoğunu affeder.” (Şûrâ Sûresi, 30. Ayet)
>
2. İfsat Etmeme Emri:
> “Islah edildikten sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın. Allah’a korkarak ve (rahmetini) umarak dua edin. Muhakkak ki iyilik edenlere Allah’ın rahmeti çok yakındır.” (A’râf Sûresi, 56. Ayet)
>
3. Nimetin Külfete Dönüşmesi (Toplumsal Kanun):
> “Allah, (ibret için) bir ülkeyi örnek verdi: Bu ülke güvenli, huzurlu idi; ona rızkı her yerden bol bol geliyordu. Sonra onlar Allah’ın nimetlerine karşı nankörlük ettiler. Allah da onlara, yaptıklarından ötürü açlık ve korku sıkıntısını tattırdı.” (Nahl Sûresi, 112. Ayet)
>
4. Karakter ve Akıbet İlişkisi:
> “Bir toplum kendilerindeki özellikleri değiştirinceye kadar Allah, onlarda bulunanı değiştirmez…” (Ra’d Sûresi, 11. Ayet)
>

Hazırlayan: Mehmet Özçelik www.tesbitler.com
www.mehmetözçelik.com
O5/02/2026

 

 




VİCDANLARIN MİZANI, ASIRLARIN BURHANI: İSLAM HUKUKU

VİCDANLARIN MİZANI, ASIRLARIN BURHANI: İSLAM HUKUKU

Beşeriyet, tarih sahnesinde nice nizamlar kurmuş, nice kanunlar vazetmiştir. Roma’nın keskin kılıcıyla yazdığı hukuktan, modern zamanların “insan hakları” cilasıyla süslediği metinlere kadar hepsi; bir yanıyla eksik, bir yanıyla topal kalmıştır. Zira insan aklı “malul”dür (sakatlanmıştır); hevasına tabi olabilir, menfaatine eğilebilir ve istikbali görmekten acizdir. Hal böyleyken, sınırlı ve kusurlu olan beşer aklının, sınırsız ve muazzam olan insan fıtratına tam bir “adalet gömleği” biçmesi imkânsızdır. İşte tam bu çaresizlik noktasında, semadan yere uzanan nurani bir ip, şaşmaz bir terazi ve sönmez bir hakikat güneşi olarak İslam Hukuku (Şeriat-ı Garra) imdada yetişir.
Ruhsuz Cesetler ve Vicdanlı Hakimler
Dosyada beyan edilen hakikatler göstermektedir ki; Batı menşeli seküler hukuk sistemleri, sadece “kabuğu” tanzim eder. Zahirî (dış) düzeni sağlamaya çalışır lakin kalplere nüfuz edemez. Polisin olmadığı yerde, o hukukun hükmü biter. Hırsızlık yapana hapis cezası verir ama hırsızlık yapma arzusunu (meyl-ül cinayet) kalpten söküp atamaz.
Halbuki İslam hukuku; gücünü Meclis’ten veya Kral’dan değil, Hâkim-i Mutlak olan Allah’tan alır. Bu hukukta, her bir kanun maddesinin arkasında “Allah görüyor” ve “Hesap günü var” ihtarı saklıdır. Bu, öyle muazzam bir “müeyyide-i maneviye”dir (manevi yaptırım) ki; kişi, gece karanlığında, kimsesiz bir çölde dahi olsa, harama el uzatmaktan titrer. Çünkü bilir ki; beşerî mahkemeden kaçsa da, Mahkeme-i Kübra’dan kaçış yoktur. İşte İslam hukuku, ahlak ile kanunu etle tırnak gibi mezcederek (birleştirerek), vicdanları birer “yasakçı” (manevi polis) tayin eder.
Mazinin Şehadeti ve İstikbalin İhtiyacı
Tarih, bu hakikatin en sadık şahididir. Endülüs’ün ilimle yoğrulmuş sokaklarından, Osmanlı’nın adaletle gölgelenmiş çınarına kadar; İslam hukukunun tatbik edildiği asırlarda insanlık “Huzur Devri”ni yaşamıştır. Nitekim Zarurat-ı Hamse (Dinin, Canın, Malın, Aklın ve Neslin korunması); lafta kalan bir prensip değil, hayatın ta kendisi olmuştur.
Bugün, modern hukukun “özgürlük” naraları altında nesillerin ifsat edildiği, ailenin tarumar olduğu, aklın uyuşturucularla zayi edildiği ve sermayenin bir avuç “Karun” elinde toplandığı bir “Cahiliye-i Ahirzaman”ı yaşıyoruz. Beşerî hukuk, bu yangına bir bardak su dökmekten acizdir. Suç oranları artmakta, hapishaneler dolup taşmakta, fakat adalet bir türlü tesis edilememektedir. Çünkü “İlahi reçete” terk edilmiş, yerine yan etkisi aslından beter olan beşerî ilaçlar konulmuştur.

Adalet-i Mahza ve Merhamet
İslam hukuku; bir masumun hakkını, bütün insanlığın selameti için dahi feda etmeyen “Adalet-i Mahza” (Tam Adalet) üzerine kuruludur. Modern sistemlerin “kamu yararı” putu adına ferdi ezmesine müsaade etmez. Zekât müessesesiyle fakiri zenginin şefkatine, zengini fakirin duasına muhtaç kılarak, sınıflar arası kini eritir. Kısas hükmüyle, zalimin kalbine korku, mazlumun kalbine su serper; böylece kan davasını ve anarşiyi kökünden keser.

Son Söz: Fabrika Ayarlarına Dönüş
Netice itibarıyla; İslam hukuku donuk, eski ve çağı geçmiş bir nizam değildir. Bilakis; içtihat kapısıyla her asrın ihtiyacına cevap veren, fıtrata en uygun ve kıyamete kadar tazeliğini koruyacak bir “Mucize-i İlahî”dir.
İnsanlık, kaybettiği yitiğini arıyor. Huzuru arıyor, emniyeti arıyor, adaleti arıyor. Bu arayış, Roma’nın soğuk kanunlarında veya Batı’nın pragmatik felsefesinde son bulmayacaktır. İnsanlığın susuzluğu, ancak ve ancak “Menba-ı Hakiki” olan İslam hukukunun kevseriyle dinecektir. Bugün bize düşen; bu ilahi nizamı sadece “tarihî bir miras” olarak değil, “istikbalin kurtuluş reçetesi” olarak okumak ve yaşamaktır.

MAKALENİN ÖZETİ
Bu makale; İslam hukukunun, beşerî hukuk sistemlerine olan üstünlüğünü ve günümüz dünyasının bu ilahi nizama olan yakıcı ihtiyacını ele almıştır. Yazıda, seküler hukukun sadece dış görünüşü (zahiri) düzelttiği, ancak İslam hukukunun “Allah korkusu” ve “Ahiret inancı” ile vicdanları da terbiye ettiği vurgulanmıştır. Tarihî misallerle (Endülüs, Osmanlı) İslam hukukunun uygulandığı dönemlerdeki huzur ve adalet ortamına dikkat çekilmiş; Zarurat-ı Hamse (Can, mal, din, akıl, nesil güvenliği) prensibinin modern dünyadaki çöküşüne işaret edilmiştir. Sonuç olarak; İslam hukukunun, değişen zamanın ihtiyaçlarına cevap verebilen dinamik yapısı (içtihat) ve “Adalet-i Mahza” anlayışıyla, insanlığın tek kurtuluş ümidi olduğu beyan edilmiştir.

KONUYLA ALAKALI VE MÜRADİFİ AYETLER
Aşağıdaki ayet-i kerimeler, makalede işlenen “İlahi hükmün üstünlüğü”, “Adalet” ve “Cahiliye hükmünden kaçış” temalarını teyit etmektedir :
1. İlahi Hükmün Eşsizliği:
> “Yoksa onlar cahiliye (devri) hükmünü mü istiyorlar? İyice bilen (ve inanan) bir toplum için, hüküm vermede Allah’tan daha güzel kim vardır?” (Mâide Sûresi, 50. Ayet)
>
2. Adaletin Kaynağı ve Emri:
> “Şüphesiz Allah, adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara yardım etmeyi emreder; hayâsızlığı, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.” (Nahl Sûresi, 90. Ayet)
>
3. Emanet ve Adaletle Hükmetme:
> “Allah size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor…” (Nisâ Sûresi, 58. Ayet)
>
4. Beşerî Hevaya Uymamak:
> “…Aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet ve sana gelen gerçekten (sapıp da) onların keyiflerine (hevalarına) uyma…” (Mâide Sûresi, 48. Ayet)
>
5. Hakkın Hatırı ve Şahitlik:
> “Ey iman edenler! Allah için hakkı titizlikle ayakta tutan, adalet ile şahitlik eden kimseler olun. Bir topluma olan kininiz, sakın sizi adaletsizliğe itmesin. Âdil olun. Bu, Allah’a karşı gelmekten sakınmaya (takvaya) daha yakındır…” (Mâide Sûresi, 8. Ayet)
>

Hazırlayan: Mehmet Özçelik www.tesbitler.com
www.mehmetözçelik.com
O5/02/2026

 

 




MASKELİ VAHŞET: SEFAHAT ASRININ KANLI PERDE ARKASI

MASKELİ VAHŞET: SEFAHAT ASRININ KANLI PERDE ARKASI

İnsanlık tarihi, hak ile batılın, nur ile zulmetin amansız mücadelesine sahnedir. Ancak içinde bulunduğumuz ve adına “modern zamanlar” denilen bu devir, tarihin gördüğü en sinsi, en mülevves ve en karanlık “Cehalet Asrı” olmaya adaydır. Zira bu asır, teknolojinin zirvesinde lakin insanlığın çukurundadır. Batı medeniyeti, asırlardır dünyaya pazarladığı “hürriyet, demokrasi ve insan hakları” ambalajının altında, dişlerinden kan damlayan bir canavar beslemektedir. Bu canavar, masumların gözyaşıyla yıkanmakta, mazlumların kanıyla beslenmektedir.
Zahiri parlak, derûnî ise kapkara olan bu sistemin makyajı, Jeffrey Epstein hadisesiyle ve ardı arkası kesilmeyen ifşaatlarla bir kez daha akmıştır. Ortaya çıkan manzara, bir yanılma veya münferit bir hata değil; bilakis sistemin ta kendisidir.

Putlaştırılan Para ve Kaybolan Vicdan
Hollandalı eski bankacı Ronald Bernard’ın itirafları, küresel finans elitlerinin yalnızca paraya değil, o parayı elde etmek için ruhlarını kime sattıklarına dair dehşet verici bir isbattır. “Benden çocuk kurban etmemi istediler” feryadı, vicdanın bittiği, insanlığın öldüğü ve şeytani bir yanlış inancın hüküm sürdüğü noktadır. Bu, sadece bir suç örgütü değil, insan fıtratına ve tabiatına savaş açmış organize bir kötülüktür.
Para ve makam hırsı, insanın enaniyetini öylesine şişirmiştir ki, bu azgın nefisler artık normal zevklerle tatmin olmamakta, tatmin aracı olarak masumiyetin katlini seçmektedirler. Epstein’in adası, yalnızca bir fuhuş yuvası değil, Batı’nın kokuşmuş ruhunun bir tasviridir.

Entelektüel İhanet ve Sükût Eden “Hikmet”
Yıllarca “muhalif”, “özgürlükçü” ve “sol” düşüncenin kalesi olarak sunulan Noam Chomsky gibi isimlerin, pedofil bir milyarderle kurdukları “derin” muhabbet, Batı entelijansiyasının iflas bayrağıdır. İsrail’in zulmüne, Gazze’deki soykırıma kör kalanların, Epstein gibi karanlık odaklarla “sosyalizm” tartışması, muhtevası boşaltılmış bir ahlakın en acı örneğidir.
Bir yanda insanlığa “etik” dersi verenler, diğer yanda o etiğin temeline dinamit koyan sapkınlarla beraberdirler. Bu durum, ilim ve düşüncenin, iman ve fazilet mayasıyla yoğrulmadığında nasıl bir canavara hizmet edebileceğinin en açık delilidir. Zekâ, eğer kalp ile irtibatını koparırsa, sahibini ancak daha maharetli bir şeytan yapar.

Küresel Zehrin Yerel Tezahürleri
Ne yazık ki bu kokuşmuşluk, yalnızca okyanus ötesine has değildir. Küresel şer şebekelerinin uzantıları, ahlaksızlığın ve ifsadın tohumlarını ülkemize de saçmaktadır. Siyasi arenada boy gösteren, kendilerini “çağdaşlık” maskesiyle gizleyen bazı yapıların, tıpkı Batılı efendileri gibi taciz, rüşvet, yolsuzluk ve sapkınlıkla anılması tesadüf değildir.
İmamoğlu ailesi etrafında şekillenen iddialar, CHP içerisindeki taciz dosyaları, “özel kulüp”leşen parti yapıları ve Rixos otelinde can veren gencecik Burak Oğraş’ın aydınlatılamayan ölümü… Tüm bunlar, aynı kirli zihniyetin, aynı vicdansızlığın farklı coğrafyalardaki yansımalarıdır. Batı’dan ithal edilen sadece lüks tüketim malları değil, aynı zamanda bu “aile ve ahlak düşmanı” yaşam tarzıdır. Masumiyetin katledildiği yerde, hangi “hizmet”ten, hangi “başarı”dan söz edilebilir?

Hüküm ve Hakikat
Şu hakikat, güneş gibi zahirdir: Batı’nın finans baronları, sözde aydınları ve onların yerli işbirlikçileri, insanlığı bir uçuruma sürüklemektedir. Çocukların metalaştırıldığı, masumiyetin pazarlandığı, “Zeki insanlar Yahudi” gibi ırkçı hezeyanların “bilim” diye yutturulmaya çalışıldığı bu düzen, kökünden çürüktür.
Bugün yaşananlar, bir medeniyet krizi değil, bir insanlık imtihanıdır. Gözyaşıyla yıkanan, kanla beslenen bu çarkın dişlileri arasında ezilmemek için; özümüze, inancımıza, fazilet ve ahlakımıza her zamankinden daha sıkı sarılmak mecburiyetindeyiz. Zira karanlığın en koyu olduğu an, şafağın en yakın olduğu andır. Lakin o şafak, ancak hakikate ram olanların ufkunda doğacaktır.

MAKALE ÖZETİ
* Batı’nın İkiyüzlülüğü: Batı medeniyeti, dışarıdan medeni ve parlak görünse de, özünde kan, gözyaşı ve sömürü üzerine kurulu bir “Cehalet Asrı” yaşatmaktadır. Finansal ve siyasi elitler, insani değerleri terk etmiş, sapkın ritüellerin esiri olmuştur.
* Epstein ve Küresel Ağ: Jeffrey Epstein skandalı münferit bir olay değil, küresel sistemin çürümüşlüğünün bir isbatıdır. Bu ağ, çocukları kurban eden, masumiyeti kirleten ve bunu “normalleştiren” bir yapıya sahiptir.
* Entelektüel Çöküş: Noam Chomsky gibi “büyük düşünür” olarak pazarlanan isimlerin bu kirli ağlarla olan irtibatı, seküler ahlakın iflasını ve ilmin, iman olmayınca nasıl sapkınlığa perde olabildiğini göstermektedir.
* Yerel Yansımalar: Bu manevi hastalık sadece Batı ile sınırlı kalmamış, yerel siyasete de sirayet etmiştir. CHP ve İmamoğlu ailesi hakkındaki yolsuzluk, taciz ve rüşvet iddiaları ile Burak Oğraş cinayeti gibi hadiseler, küresel ahlaksızlığın Türkiye’deki tezahürleridir.
* Kurtuluş Yolu: Yaşananlar, insanlığın büyük bir manevi buhran içinde olduğunu göstermektedir. Bu “vahşet karnavalı”ndan kurtuluşun tek yolu, Batı’nın kokuşmuş değerlerine değil; kadim medeniyetimizin fazilet, hikmet ve ahlak düsturlarına dönmekle mümkündür.

Hazırlayan: Mehmet Özçelik www.tesbitler.com
www.mehmetözçelik.com
O5/02/2026

 

 




ARAPÇA HUTBE-İ ŞAMİYE VE ZEYLİ TERCÜMESİ

ARAPÇA HUTBE-İ ŞAMİYE VE ZEYLİ TERCÜMESİ

TAKDİM

Bismillahirrahmanirrahîm

Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd, hakikat-i Kur’aniye’nin mübelliği olan Resul-i Ekrem’e (a.s.m) salât ve selam olsun.
Elinizdeki bu eser; Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri’nin, İslam âleminin en sancılı ve buhranlı dönemlerinden biri olan 1911 senesinde, Şam-ı Şerif’te, Emeviye Camii’nin minberinden yüzlerce ulemaya ve binlerce mü’mine irad ettiği meşhur Hutbe-i Şamiye’nin Arapça aslından tercümesidir.
Tarihî Bir Dönemeç ve İlahî Bir Reçete
Osmanlı’nın son döneminde, İslam coğrafyasının parça parça edilmeye çalışıldığı, yeisin (ümitsizliğin) kalpleri işgal ettiği ve cehaletin hüküm sürdüğü bir zamanda irad edilen bu hutbe; sadece bir nasihat değil, aynı zamanda içtimaî ve siyasi hastalıklarımıza dair bir “teşhis ve tedavi” protokolüdür.
Müellif-i Muhterem; bir tabib-i hazık (maharetli doktor) gibi, İslam âlemini Orta Çağ karanlığına sürükleyen altı dehşetli hastalığı (Yeis, Sıdkın ölmesi, Adavete muhabbet, Ehl-i imanı birbirine bağlayan manevi rabıtaların bilinmemesi, İstibdat ve Şahsî menfaat) teşhis etmiş; mukabilinde ise Kur’an eczanesinden “Altı Kelime” ile şifa reçetelerini sunmuştur.

Eserin Ehemmiyet ve Muhtevası
Hutbe-i Şamiye, üslubu ve muhtevası itibarıyla “cihanşümul” bir ders niteliğindedir. Bediüzzaman; akıl, ilim ve fen ile yoğrulmuş bir İslam medeniyetinin istikbalde mutlaka hâkim olacağını müjdelemiş; “Ümitvar olunuz! Şu istikbal inkılabatı içinde, en yüksek gür sadâ İslam’ın sadâsı olacaktır” diyerek, mü’minlere sarsılmaz bir ufuk çizmiştir.
Eserin Arapça aslı, belagat ve fesahat açısından zirve bir metindir. Türkçeye yapılan bu tercümede; Üstad’ın muradını incitmemek, kelimelerin kök manalarına sadık kalmak ve metnin akıcılığını (selaset) muhafaza etmek esas alınmıştır. Bilhassa “Hürriyet-i Şer’iye”, “Meşveret” ve “Hamiyet-i Diniye” gibi kavramların doğru anlaşılmasına gayret edilmiştir.

Hülasa
Aradan geçen bir asrı aşkın zamana rağmen; Hutbe-i Şamiye’nin tesbitleri tazeliğini korumakta, sunduğu çareler günümüzün içtimaî yaralarına merhem olmaya devam etmektedir. Bu tercüme; İslam kardeşliğinin (Uhuvvet-i İslamiye) yeniden tesisine, yeisin kırılmasına ve hakiki medeniyetin inşasına dair bir yol haritasıdır.
Gayret bizden, tevfik Allah’tandır.

===============•-•===============


Kitap: Hutbe-i Şamiye ve Zeyli (Arabî Aslı) Müellif: Bediüzzaman Said Nursî Yayınevi: İttihad Yayıncılık

MUKADDİME
İlletin (Hastalığın) Teşhisi

Bu, 1327 (Rumi) / 1329 (Hicri) senesinde Şam’da Emevi Camii’nde hutbe suretinde Arap kardeşlerimle konuştuğum bir muhaveredir. Zeyli (eki) ise iki mühim meseleye dair bir mülahazadır. Bediüzzaman Said Nursî

Üstad Bediüzzaman Said Nursî, sene 1910’da Hac niyetiyle Şam-ı Şerif’e sefer etti. Lakin o seferinde birçok vilayete uğradı ve her birinde ulemaya ve ahaliye, Hürriyet-i Şer’iye (Şeriata uygun hürriyet) hakkında ve Şark vilayetlerinde büyük bir üniversite (Medresetü’z-Zehra) tesisinin zaruretine dair konferanslar verdi. Bu sebeple Hac mevsimini kaçırdı ve Hac eda edemedi; fakat Şam’da ikamet etti. O günlerde Şam uleması, cuma günü Emevi Camii’nde bir hutbe irad etmesi için kendisine ısrar ettiler.
Bunun üzerine 1911 senesi Nisan ayının 28’inde, cuma günü Emevi Camii’nin minberine çıktı. Ve bu hutbeyi, yani “Hutbe-i Şamiye”yi, içlerinde yüzden fazla büyük alimin de bulunduğu on bini aşkın Müslümana irad etti.
(Naşir)

HUTBE-İ ŞAMİYE


Tahiyyat (bütün övgüler), şöyle buyuran Allah’a mahsustur:
﴾…Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin…﴿ (Zümer Suresi, 39/53)
Salât (dua ve rahmet), şöyle buyuran Hz. Muhammed’e (a.s.m) olsun:
“Ben, (başka değil, sadece) güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.” (Hadis-i Şerif)
Bundan sonra:
Ey Arap Kardeşlerim! Ben bu makama size irşad etmek (yol göstermek) için çıkmadım; çünkü bu benim haddimin fevkindedir. Bilakis, benim sizinle olan misalim; okula giden, sonra akşam babasına dönüp dersini babasına arz eden bir çocuğun misali gibidir. Evet, biz Kürtler, size nisbeten çocuk hükmündeyiz ve sizler bizim üstadlarımızsınız.
Sonra, ben bu zamanımızdan şunu ders aldım ki: Ecnebiler istikbale doğru terakkide (ilerlemede) uçarken, bizi Orta Çağ’da durduran altı tane hastalık vardır.
O hastalıklar şunlardır:
• Ye’s (Ümitsizlik) hayatı.
• Sıdkın (doğruluğun) ölümü.
• Adavete (düşmanlığa) muhabbet.
• Ehl-i imanı birbirine bağlayan nurani rabıtaları bilmemek.
• Çeşit çeşit sari (bulaşıcı) istibdat.
• Himmeti şahsî menfaate hasretmek (çabayı sadece şahsi çıkara odaklamak).
O halde, (bu hastalıklara karşı) esas olan altı kelimeyi (tedaiyi) size beyan ediyorum:

BİRİNCİ KELİME: EL-EMEL (ÜMİT)
Ey Müslüman topluluğu! Size kendi hesabıma müjde veriyorum ki; İslamiyet’in saadeti ve bilhassa uyanışlarıyla İslam’ın terakkisine vesile olacak olan Arapların saadeti; onun fecr-i sadıkı (gerçek sabahı) nefes almaya başlamıştır. Saadet güneşi, ye’sin burnunu kırmakla beraber, doğmaya yaklaşmıştır.
Ve ben dünyaya işittirecek bir surette diyorum ki: İstikbal, İslamiyet’indir ve İslamiyet’ten başkasının değildir. Biz, kısmetimize düşen istikbale razı olduk; varsın başkalarının (ecnebilerin) olsun o şuursuz ve karışık mazi!
Bu benim bir davamdır; buna dair burhanlarım (delillerim) vardır. O burhanlardan, burada “bir buçuk mukaddimeli bir burhanı” zikredeceğim. O da şudur: İslamiyet hakikaten hem manen hem maddeten terakkiye (yükselmeye) istidadı vardır.

Birinci Cihet (Manevi Terakki): Biliniz ki tarih -ki hakikate en doğru şahittir- bize gösteriyor ki (Japonlardan bir zatın da tasrih ettiği gibi): Müslümanlar, İslamiyet hakikatine (bağlılık) kuvveti nisbetinde medenileşmişlerdir. Ve o hakikati zayıflattıkları nisbette vahşileşmişler, “hayse beyse” (kargaşa ve perişaniyet) içine düşmüşlerdir. Sair dinler ise bunun tam aksinedir. Onlar dinlerine olan bağlılıkları zayıfladıkça medenileşmiş, kuvvetlendikçe vahşileşmişlerdir. Şimdiye kadar zaman böyle geçmiştir.
Ve keza tarih, Asr-ı Saadet’ten bugüne kadar bize şunu göstermiyor ki: Bir Müslüman, aklî muhakeme ile, aklî delil ile ve diğer dini İslamiyet’e burhan ile tercih ederek, eski veya yeni başka bir dine girmiş olsun! Taklid ise, itibara alınmaz (bir kıymeti yoktur). Dinden çıkmak (irtidad) meselesi ise başka bir meseledir.
Halbuki, bütün dinlerin etbaları (takipçileri), hatta dinlerinde ve mesleklerinde çok mutaassıp olan Ruslar ve İngilizler gibi milletler, günden güne, fevç fevç ve kat’i burhanlarla İslamiyet’e giriyorlar. Eğer biz İslamiyet’in o güzel ahlakını (fiilen) göstersek, o vakit fevç fevç (kalabalıklar halinde) girecekler!
Ve keza, nev-i beşer, hususan fünun-u medeniye (medeniyet fenleri) ikazatıyla uyandığı zaman, dinsiz yaşayamaz ve başıboş olamaz. Çünkü harici hadiselerin ve âlemin musibetlerinin hücumlarına karşı bir “nokta-i istinad” (dayanak noktası); ve insanın ebede uzanan sınırsız emelleri için bir “nokta-i istimdad” (yardım isteme noktası), ancak Sâni-i Zülcelal’i (Yaratıcı’yı) tanımak ve kalb sedefinde Din-i Hakk’ı yerleştirmektir.

Elhasıl: Beşer uyanmış ve insaniyetin cevherini tanımıştır. Ve anlamıştır ki insan, ebed için yaratılmıştır. Ve bu fani ve dar dünya, insanın o nihayetsiz emellerine kâfi gelmez, içine alamaz. Hatta bu dünya, insaniyetin hizmetkârlarından ve şairlerinden biri olan “hayal”i bile doyuramıyor. Öyle ki, hayale denilse: “Ey hayal! Sana dünya, milyonlar sene ömürle beraber verilecek, fakat sonunda dönüşü olmayan bir yokluk (adem) var.” O hayal, sevinmek yerine teessüf edecek ve ebedi saadetin kaybından dolayı “Eyvah!” diye feryat edecektir. İşte bu nükteden dolayıdır ki, herkesin kalbinin derinliklerinde, Din-i Hakk’ı arama meyli doğmuştur; vücud (varlık) buna şahittir.
Ve keza, Kur’an’ın birçok ayetinin başı ve sonu, insanı akla havale eder, fikir ile meşverete davet eder. Bakınız nasıl diyor: “Biliniz!”, “Bilmez mi?”, “Akletmezler mi?”, “Bakmazlar mı?”, “Hatırlamazlar mı?”, “Tedebbür etmezler mi?”, “İbret alın!” ilahir… Öyleyse siz de ibret alınız ey akıl sahipleri!
Elhasıl: Biz Müslüman topluluğu, burhana (delile) tabi oluruz. Biz, burhanı taklid etmeyi bırakıp, ruhbanı taklid edenler gibi değiliz. Ve keza, İslamiyet güneşinin önüne perde olup tutulmasına (küsuf) sebebiyet veren o perde açılmıştır. Ve İslamiyet’in tecellisine mâni olan engeller dağılmıştır.
Evet, İslamiyet hakikatinin mazi kıtasına tamamen istila etmesine mani olan sebepler; ecnebilerin cehli (bilgisizliği), vahşeti ve taassubuydu. Bu maniler; marifet (bilgi), fen ve medeniyetin gayretiyle yok olmuştur. Keza, papazların taklidi ve riyasetleri (hakimiyetleri) de bir engeldi. Bu da hürriyet fikri ve hakikati arama meyli ile zail olmuştur.
Ve keza, ecnebilerin bizim üzerimizdeki istibdadının bir neticesi olan kendi istibdadımız ve Şeriat’a muhalefet sebebiyle oluşan sui-ahlakımız (kötü ahlakımız) ve Avrupa’yı taklidimiz ve o meş’um (uğursuz) muhabbetimiz… İşte hamiyet-i milliyenin gayretiyle istibdadın kuvveti zail olmuş, avam tabakasının uyanışı ve hareketiyle o sui-ahlak sarsılmıştır.
Ve keza, bazı fen meselelerinin İslamiyet’in bazı zahiri manalarına muhalif olduğu tevehhümü… Bu da bazı İslam muhakkiklerinin gayretiyle zail olmuştur ve olmaktadır. Ben de bu tevehhümü defetmek için bir kitap (Muhakemat) yazdım.
Evet, şimdi marifet ve medeniyet; hakikati arama meylini, insafı ve insaniyet muhabbetini teçhiz etmiştir. Onları o manilerin üzerine göndermiş, o manileri hezimete uğratmıştır ve onları darmadağın edecektir.

===============•-•===============

 

Fazilet odur ki, düşmanlar dahi ona şahitlik etsin.
İşte Amerika’nın en meşhur filozoflarından Mister Carlyle, en yüksek sesiyle şu manayı haykırmıştır:
“İslamiyet, kıvılcımlar saçan bir ateş gibi doğdu ve kuru ağaç dalları hükmünde olan sair dinleri yuttu (iptal etti). Ve İslamiyet’in hakkı da yutmaktı. Çünkü sair dinler, ona nisbetle ‘hakikat’ namına bir şey ifade etmiyorlardı, adeta bir hiç hükmündeydiler.
Dinlenilmeye en layık söz, evvela Muhammed’in (a.s.m) sözüdür. Çünkü onun sözü, hakiki sözdür. Eğer İslamiyet’in hakikatinden şüphe edersen, bedihiyat (apaçık gerçekler) hususunda da şüpheye düşmen lazım gelir.” (Özetle ve tefrik edilerek alınmıştır.)
Ben de, Bismarck ve bu muhakkik (Carlyle) gibi Avrupa ve Amerika’nın insaflı dahilerine istinaden hiç çekinmeden diyorum ve hükmediyorum ki:
Avrupa, İslamiyet’e hamiledir; günün birinde bir İslam devleti doğuracaktır…
(Sayfa 16)
Ey Kardeşler! Şu mukaddimeler netice vermiyor mu ki: İstikbalin şahikalarında hükümferma olacak olan, sadece ve sadece İslamiyet’tir.

İkinci Cihet (Maddi Terakki):
Biliniz ki; Alem-i İslam’ın kalbinde, mukavemet edilmez beş kuvvet toplanmış ve imtizaç etmiştir:
Birinci Kuvvet:
Bütün kemalatın üstadı ve üç yüz otuz milyon* (o zamanın nüfusu) nefsi tek bir nefes hükmüne getiren; hakiki medeniyet ve sadık fenlerle teçhiz edilmiş olan **”Hakikat-i İslamiye”**dir.
(Haşiye: Hatta ben Kur’an’ın üstadlığından ve Enbiya kıssalarındaki mucizelerin işaretlerinden, ibret ve irşad için şunu anlıyorum: Kur’an, istikbaldeki terakkiyat-ı beşeriyenin (insanlığın ilerlemesinin) nihai neticelerine parmağını basıyor. Sanki Kur’an, geçmişi ayna yaparak istikbali gösteriyor ve beşerin sırtını sıvazlayıp şöyle diyor: “O harikaların benzerlerine sizi ulaştıracak vesileler için çalışınız!)

İkinci Kuvvet:
Medeniyet ve sanatın üstadı olan ve tekemmül prensipleri ve vasıtalarıyla teçhiz edilen; belimizi büken o “Şedit İhtiyaç” ve **”Fakr”**dır (fakirlik).
Üçüncü Kuvvet:
Yüksek şeyleri öğreten ve istibdatları (baskıları) parça parça eden; gıpta, haset ve tam bir uyanıklıkla (intibah) teçhiz olunan; bizi tam bir sefalet içinde görmekle beraber, yarış şevki, yenilenme meyli ve medenileşme arzusuyla (harekete geçiren); meâlî (yüksek) arzularla imtizaç etmiş **”Hürriyet-i Şer’iye”**dir.
(Haşiye: Ayetlerin işaretiyle; Hz. Süleyman’ın (a.s) “gidişi bir ay, dönüşü bir ay” olan mesafeyi katetmesi; Hz. İsa’nın (a.s) Allah’ın izniyle körü ve alacalıyı iyileştirmesi; Hz. Musa’nın (a.s) asasıyla “taştan on iki pınar fışkırtması”; Hz. İbrahim’e (a.s) ateşin “serin ve selametli” olması; “Ona (Davud’a) demiri yumuşattık” ayeti… Ve denilmiştir ki: Saati ve gemiyi beşere ilk hediye eden, mucize elidir.)

Dördüncü Kuvvet:
Şefkatle teçhiz edilmiş **”Şehamet-i İmaniye”**dir (İman yiğitliği). Yani ne zillete düşer ne de başkasını zelil eder. İşte hürriyetin iki esası bunlardır.
Beşinci Kuvvet:
İ’la-yı Kelimetullah’ı (Allah’ın adını yüceltmeyi) emreden **”İzzet-i İslamiye”**dir. Bu zamanda i’la-yı kelimetullah; maddeten terakkiye ve hakiki medeniyete girmeye bağlıdır. Tıpkı geçmişte, silahla taassubu yırtmak ve inadı kırmakla olduğu gibi…

Ancak benim “medeniyet”ten muradım, onun mehâsinidir (güzellikleridir/iyilikleridir); yoksa sizin güzellik zannettiğiniz günahları değildir.
Evet, ecnebilerin medeniyeti fazilet ve hüda (hidayet) üzerine değil, belki heves ve heva üzerine kurulduğu için; medeniyetin günahları, hasenatına (iyiliklerine) galebe çalmıştır. Bundan dolayı medeniyetleri, ihtilalci fırkalarla kurtlanmış bir ağaç hükmüne geçmiştir.
İşte bu hal, Asya medeniyetinin galebe etmesi için bir sebeptir.
Acaba! Bizim istikbale giden yolumuz böyle demir yolu gibi (açık) iken, nasıl ümitsizliğe düşüyorsunuz?
Nasıl zannediyorsunuz ki; bütün âlem, “tekemmül meyli” (mükemmelleşme arzusu) sırrıyla terakki âlemi olsun da bize mahsus olan (sadece) tedenni (gerileme) dünyası olsun?
Bakınız! Zaman düz bir hat üzerinde hareket etmiyor ki, başlangıç ve bitiş birbirinden uzaklaşsın. Belki arzın (dünyanın) hareketi gibi bir daire içinde hareket ediyor.

Müterakki (yükselen) bir vaziyet içinde, helezonik bir hareketle dönüyor. Her kıştan sonra bir bahar, her geceden sonra bir sabah vardır.

Yarım Burhan (Delil) şudur:
Fünun (fenler) casuslarıyla yapılan istikra-i tam (tam tümevarım) ile sabittir ki: Kainatın nizamında, bizzat maksut olan ve mutlak galip gelen; hayırdır, hüsündür (güzelliktir) ve kemaldir.
Buna delil şudur ki: Kainattaki her bir fen, kendi külli kaideleriyle, kendisinden daha mükemmelinin aklen tasavvur edilemeyeceği bir intizam ve ahengi keşfetmektedir.
Ve istikra (tümevarım) netice vermiştir ki: Şer, kubh (çirkinlik) ve batıl; hilkatte (yaratılışta) cüz’idir, tebeidir (ikinci derecededir) ve mağlup edilmiştir.
Ve mahlukatın en kerimi “Beşer”dir (insandır). Delili ise; yaratılışındaki sanatla, silsile halindeki illetlerin (sebeplerin) tertibini keşfetmesidir.
Ve insanların en şereflisi “Ehl-i Hak”tır, yani hakikatlerinin şehadetiyle İslamiyet’tir.
Ve her şeyin en faziletlisi (efdal-i küll), ahlakının ve mucizelerinin şehadetiyle Muhammed Aleyhisselam’dır.

Madem hakikat böyledir; nev-i beşer şakavetiyle (bedbahtlığıyla); fenlerin şehadetlerini cerh etmeye, istikra-i tamme’yi (tam tümevarımı) nakzetmeye (bozmaya) ve Meşiet ve Hikmet-i Ezeliye’ye karşı inatla direnmeye muktedir olabilir mi?!..
Kainatı en mükemmel bir nizam ile sağlamlaştıran Zat; beşerin binlerce senedir o nev’de şerrin galebesiyle kainat nizamına muhalefetini, “Emîr’in selameti” hatırına hazmetmez. (Yani insana mühlet verir ama ihmal etmez). Meğerki beşeri, “Halife” olduğu halde, bu dünyada bir tufeyli (asalak) saysın!
İşte bu yarım burhan netice verir ki: İstikbalde hayır ve Din-i Hak, mutlak galip olacaktır; ki onda hayır ve fazilet vardır.
Ta ki beşer, sair kkâinatkardeşleriyle müsavi olabilsin ve “Nev-i beşerde de sırr-ı hikmet takarrür etmiştir (yerleşmiştir)” denilebilsin.

İKİNCİ KELİME: (YE’S)
Bu tecrübelerimin doğurduğu ikinci kelime şudur:
“Ye’s” (Ümitsizlik), İslam’ın içine düşmüş en dehşetli hastalıktır. Bizi öldüren, yüksek ahlakımızı ölüme uğratan ve manevi kuvvetimizi kıran, işte bu ye’stir.
Hatta bir insan, başkasının tembelliği yüzünden ye’se ve fütura düşer; “Başkası (yapmıyorsa), benim kusurum mazeret sayılır” zanneder.
Öyleyse, bizi öldüren ye’sten kısasımızı alalım! Ve onu ﴾…Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin…﴿ (Zümer, 39/53) kılıcıyla vuralım! Ve “Tamamı elde edilemeyen şeyin, tamamı terk edilmez” (kaidesiyle) belini kıralım!
Evet, ye’s “Ümmetlerin Kanseri”dir. Ye’s, bütün kemalatın manisidir. “Ben kulumun zannı üzereyim” (Hadis-i Kudsi) hakikatine muhaliftir ve acizlerin şanıdır.
İslam şehametinin, hususan mefahir sahibi (övünülecek hasletleri olan) Arapların şanı; acizlikten neşet eden ye’s (ümitsizlik) değildir… Evet, biz kendimizi zelil tevehhüm ettik, o yüzden zillete düştük.

ÜÇÜNCÜ KELİME: (SIDK)
Tahkikin bana süzüp getirdiği üçüncü kelime şudur:
“Sıdk” (Doğruluk), İslamiyet’in üssü’l-esasıdır (en temel taşıdır). Ve yüksek ahlakının rabıtasıdır (bağıdır). Ve ulvi hissiyatının mizacıdır.
Öyleyse hayatımızın kıvamı olan sıdkı, ihya ediniz ve tedavi ediniz!
Evet, sıdk İslamiyet’in hayat düğümüdür.
Riya (gösteriş), fiili bir nevi yalandan başka bir şey değildir.
Nifak (münafıklık), yalanın bir sınıfından başka bir şey değildir.
Yalan ise, Sâni’in (Yaratıcı’nın) kudretine bir iftiradır.
Küfür yalandır, İman ise sıdktır (doğruluktur).
Şu halde yalan ile sıdk arasındaki mesafe; şark ile garp, ateş ile nur arasındaki mesafe gibi fersah fersah uzaktır.
Sırası gelmişken size İlm-i Hadis’ten bir nükte söyleyeyim: Sahabe-i Kiram’ın (r.a.) rivayetleri tezkiyeye (doğruluk testine/temize çıkarılmaya) muhtaç değildir. Onların hepsi…
Burada Sayfa 23’ün sonuna geldik. Sonraki kısım Sahabelerin adaleti ve sıdk meselesinin derinliği ile devam etmektedir.

===============•-•===============

 


Tercümeye 24. sayfadan, “Sıdk” (Doğruluk) bahsinin devamından itibaren, kaldığımız yerden devam ediyorum.
(Devamı: Sayfa 24)

Hepsi adildirler, adaletleri tahkik edilmiştir (kesindir). Sonraki asırlardaki raviler gibi tezkiyeye (temize çıkarılmaya/doğruluk testine) muhtaç değillerdir.
Bu hikmetin sırrı şudur:
Asr-ı Saadette “Sıdk” (doğruluk), bütün güzelliğini göstermiş ve kizbden (yalandan) derece bakımından fersah fersah uzaklaşmıştı. Hatta dünyada harika bir inkılap meydana getirmişti.
Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm, sıdk sayesinde kemalatın en yüksek mertebesi olan a’lâ-yı illiyyîne terakki etmiştir. Böylece “Sıdk”, dünya pazarında -tıpkı şimdiki Hürriyet-i Şer’iye gibi- en çok rağbet gören bir meta olmuştur.
Buna mukabil “Kizb” (yalan) ise, çirkinliğinin nihayetini ve sıdk derecesinden ne kadar uzak olduğunu göstermişti. Hatta Müseylime-i Kezzab gibiler, yalan vasıtasıyla esfel-i safilîne (aşağıların en aşağısına), hıssset derekesine düştükleri için; kizb (yalan), -şimdiki casusluk gibi- kesada uğramıştı.
Onu satın alacak kimse bulunmuyordu.
Böylece kizb ile sıdk arasındaki mesafe açıldı, meydan genişledi.
Sıdk cevheri revaç buldu, gurur (aldatma) metaı olan kızıb ise kesada uğradı (değersizleşti)…

(Sayfa 25)

İşte hal böyle olunca; fıtratlarında “meâlî”ye (yüksek şeylere) meyil, tabiatlarında her şeyin en revaçta olanını almaya şevk ve cibilliyetlerinde (yaratılışlarında) iftihar etmeye meyil bulunan Araplar; süratle sıdkı satın almaya ve hak ile ziynetlenmeye koştular. Ve Sahabelerin adaleti üzerine şehadet bayraklarını kaldırdılar…
Sonra zaman uzadıkça ve o iki zıt (doğruluk ve yalan) arasındaki mesafe bir parmak kadar daraldıkça; öyle ki insan, doğru mu söylüyor yoksa yemin mi ediyor (yalan mı atıyor) aldırmaz hale gelince; ahval, teessüfle gördüğünüz şu hale dönüştü.
Hatta dikkatle baksanız görürsünüz ki; siyaset ricali, yalanın zararını defetmek için, (sonu gelmez bir) teselsüle sürükleyecek vazifeleri tesis etmeye nasıl mecbur kalmışlardır.

(Sayfa 26)

Ey Kardeşler! Kurtuluş sadece sıdktadır (doğruluktadır).
“Urvetü’l-vüska” (en sağlam kulp) sıdktır.
Maslahat için yalan söylemeye gelince; zaman onu neshetmiştir (hükmünü kaldırmıştır).
Çünkü maslahat, “seferdeki meşakkat” gibidir; sınırları belirli değildir ki hükümler ona bina edilebilsin.
Ya sıdk (doğru söylemeli) ya da sükût etmeli (susmalı)!

DÖRDÜNCÜ KELİME:
Tahkikatın netice verdiği kelime şudur: “Muhabbet” (Sevgi).
Yani, muhabbete en layık şey, muhabbetin kendisidir.
Ve husumete (düşmanlığa) en layık sıfat, husumettir.
Eğer bir şeye düşmanlık etmek isterseniz, düşmanlığa düşmanlık ediniz. Çünkü o (düşmanlık), en gaddar bir düşmandır.
Evet, husumet zamanı geçmiştir; onda asla fayda yoktur. Nefislerinizin size, “Hasmımızın fenalıklarına karşı husumet besliyoruz” diye vesvese verip sizi aldatmasına kapılmayınız… Hayır, (bu husumetiniz) gururunuzdan ve nefsinizdendir.

(Sayfa 27)

Siz farkında olmadan, husumet tabiatıyla; düşmanlık sebeplerine nisbetle dağlar gibi olan muhabbet sebeplerini indiriyor, hafifletiyor, hatta tahkir ediyorsunuz.
Muhabbet ve adavet (düşmanlık), ziya (ışık) ve karanlık gibidir; hakikaten bir araya gelemezler.
Ya muhabbet galip gelir; o vakit adavet şefkate, acımaya ve teessüfe inkılap eder.
Yahut adavet galip gelir; o vakit muhabbet mümâşaata (yapmacık dostluğa) ve gösterişe inkılap eder.
Halbuki muhabbet sebepleri; İman, İslamiyet, cinsiyet (milliyet) ve insaniyettir. Bunlar dağlardan daha ağır ve racihtir (üstündür).
Adavet sebebi ise; çakıl taşları gibi bazı hususi kötülüklerdir.
Öyleyse, tabiatında bir Müslümana karşı adavet galip gelen kimse; “Uhud Dağı”nı hafife alıp, “O, çakıl taşından daha küçüktür” diyen kimse gibidir.

(Sayfa 28)

Netice: Muhabbet, İslamiyet’in mizacıdır.
Ehl-i adavetin misalini, mizacı bozulmuş bir çocuğun haline benzetiyorum; ağlamak ister, ağlamasına bahane arar.
Acaba mümkün olduğu kadar hüsn-ü zan etmek varken, neden su-i zan ediyorsunuz!..
BEŞİNCİ KELİME:
Meşveretin bize öğrettiği kelime şudur:
“Bu zamanda ferdî (tek bir) günah, bir tek günah olarak kalmaz, belki bine çıkar. Münferit (tek) bir hasene (iyilik) de tek bir iyilik olarak kalmaz, belki binlere yükselir.”
Bunun sırrı şudur:
Meşveret bize “Hâkimiyet-i Milliye”yi tanıttı. Ve milliyetimiz; İslamiyet, Osmanlılık ve unsuriyet (ırk/kavim) rabıtalarından örülmüş, muhkem (sağlam) ve imtizaç etmiş (kaynaşmış) bir halattır.
Milliyet, İslamiyet’in bir sadefi (kabuğu) olmakla beraber; bütün İslam’ı, birbirine bağlı, birbirine destek olan, sanki nurani bir zincirle bağlanmış tek bir aşiret hükmüne getiren bir rabıtadır.

(Sayfa 29)

Nasıl ki bir aşiretten bir fert bir cinayet işlese; bütün aşiret fertleri, diğer aşiretin nazarında sanki hepsi o cinayeti işlemiş gibi müttehem (suçlu) olur.
Ve eğer o fert bir hasene (iyilik) yapsa; bütün aşiret onunla iftihar eder, sanki hepsi onu yapmış gibi olur.
Aynen bunun gibi; bu zamanda bir seyyie (kötülük) sahibine münhasır kalmaz, belki milyonlarca nefsin hukukuna tecavüz eder.
Ey insanlar! Mazeret beyan edip demeyiniz ki:
“Bizim zararımız dokunmuyor, (ama) fayda vermeye de gücümüz yetmiyor.”
Hayır! Sizin tembelliğiniz ve kenara çekilmeniz zarardır; hem de ne zarar!
Ve keza, bir hasene (iyilik) de sadece failinde (yapanda) kalmaz; belki milyonlarca nefse sirayet eder ve onların hayat rabıtalarını kuvvetlendirir!

(Sayfa 30)

Ey Kardeşler! Zannetmeyiniz ki ben size nasihat etmek için bu makama kalktım. Belki ben, sizdeki hakkımızı dava ediyorum.
Çünkü bizim menfaatlerimiz size bağlıdır; sizin tembelliğinizle biz zarar görüyoruz…
Ey Arap topluluğu! Bu kelam ile, (kendilerine) hitap edileceklerin evveli sizsiniz; çünkü siz bizim üstadlarımızsınız.
Siz (vaktiyle) imamlarımızdınız ve İslamiyet’in hamileriydiniz. O halde (ihmalinizden doğan) günahınız en büyük, (hizmetinizden doğan) hasenatınız da en yücedir.
Sakın hayal etmeyiniz ki; ben himmetleri siyasetle iştigal etmeye teşvik ediyorum. Çünkü siz siyasetin haşiyelerindeki ince hatları uzaktan okuyamazsınız.
Ben heyet-i içtimaiyeyi (sosyal yapıyı), çarkları birbiriyle kardeş (uyumlu) olan bir fabrika gibi tasavvur ediyorum. Eğer bir çark yavaşlasa veya komşusuna tecavüz etse, makinenin mekanizması (işleyişi) bozulur.
İşte ben kemal-i teessüf ve teellümle (üzüntüyle) diyorum ki:

(Sayfa 31)

Ecnebiler bizim kıymetli mallarımızı aldıkları ve bedelinde bize değersiz (çürük) bir fiyat verdikleri gibi… Aynen öyle de; Din-i Hakk’ın madeninden neşet eden “yüksek ahlakımızı” da çaldılar ve mukabilinde bize kendi “kötü ahlaklarını” verdiler.
Mesela, onlardan bir adam der ki: “Eğer ben ölürsem milletim yaşasın; zira milletimde benim için baki bir hayat vardır.”
Bu söz, aslen Din-i Hak’tan tevellüd eden “bizim kelimemizdir”. Ve onların terakkilerinin (yükselmelerinin) metin esasıdır; bizden çaldılar.
Bizden bir adam ise der ki: “Ben susuzluktan ölürsem, artık yağmur yağmasın! Ben görmezsem, dünya istediği gibi olsun (yıkılsın).”
İşte bu ahmakça kelime; dinsizlikten ve ahireti tanımamaktan tevellüd etmiştir ve içimize girmiştir.

(Sayfa 32)

Ve keza, milliyet fikriyle onlarda (ecnebilerde) bir fert, bir millet gibi olur. Çünkü bir kişinin kıymeti, himmeti nisbetindedir. Kimin himmeti milleti ise, o tek başına bir millettir.
Bizim bazımızda ise; -istidadımızın celaletine (büyüklüğüne) rağmen- nazarın (bakışın) kısalığı sebebiyle, binimiz bir hükmündedir.
Kimin himmeti nefsi ise, o insan değildir.
Çünkü insan, tabiatı itibariyle medenidir; ebnâ-yı cinsini (hemcinslerini) mülahaza eder (düşünür).

ALTINCI KELİME:
İslamiyet’in saadetinin anahtarı, ancak ve ancak “Meşveret” (Şûra)dır.
Ben meşveretin hakikatleri hakkında bir kitap telif ettim, isteyen ona müracaat etsin.
Ve keza, Asya’nın talihini açacak olan ve İslam’ın üç yüz milyonluk ayağına vurulan çeşit çeşit istibdatların kaydını (zincirini) açacak anahtar; şehamet ve şefkat-i imaniyeden tevellüd eden ve adab-ı şer’iye ile süslenen “Hürriyet”tir.

(Sayfa 33)

Yani iman şunu iktiza eder ki: Tahakküm ve istibdat etmesin ve başkasının tahakküm ve istibdadı altına da girmesin. Allah’a kul olan, kullara kul olmaz.
(Mealen): “…Allah’ı bırakıp da birbirimizi rabler edinmeyelim…” (Âl-i İmrân, 3/64)
Evet, hürriyet Rahman’ın bir atiyyesidir (hediyesidir); çünkü o imanın bir hassasıdır (özelliğidir).
Yaşasın Sıdk!
Ölsün Ye’s (Ümitsizlik)!
Devam etsin Muhabbet!
Kuvvet bulsun Şûra (Meşveret)!
Kınama, hevasına tabi olanadır. Selam ise, hidayete tabi olanadır…

ZEYL (EK)
İLLETİN (HASTALIĞIN) TEŞHİSİ
Mülahaza: Biliniz ki, insanlar bana sitem ediyor ve diyorlar ki: “Senin kelamın muğlak ve müşkildir, anlaşılmıyor.”
Ben de tabiatımı, âdetinin hilafına (tersine) zorladım. O yüzden bu zeyl (ek), derecesi düşük ve (edebi) ziynetten çıplak oldu. Bir sayfa yerine, (izah ede ede) sayfalar oldu.
Bediüzzaman

===============•-•===============

 

 

 

 

Zeyl’in (Ekin) tercümesine 37. sayfadan itibaren, “Birinci Mesele” başlığı altındaki sual-cevap ile devam ediyorum.

(Sayfa 37)

Bismillahirrahmanirrahim
Birinci Mesele
Sual: Hamiyet-i diniye (din gayreti) mi, yoksa hamiyet-i milliye (milliyet gayreti) mi; hangisi daha sağlam, itimada daha layık ve daha halistir?
Cevap: Biz Müslümanlar indinde; din ve milliyet bizzat müttehittir (birdir), ancak itibarî olarak farklıdır. Belki din, milliyetin hayatı ve ruhudur.
Kim ki ikisini birbirinden ayırırsa; onun nazarında hamiyet-i diniye hem avamı (halkı) hem havassı (seçkinleri) kuşatır (umumidir). Hamiyet-i milliye ise, yüzden ancak birine mahsustur (hususidir).
Ve biz Şarklılar indinde; kalplere hâkim olan “hiss-i dinî”dir.
Kader-i Ezeli, Enbiya cumhurunu (peygamberlerin çoğunu) Şark’tan göndermekle işaret etmiştir ki;

(Sayfa 38)

Şarkı uyandıran ve ayağa kaldıran, sadece hiss-i dinîdir. Onu terakki ettirecek ve ikaz edecek olan da odur.
Ey Soru Soran!
Sana cevabının inkişaf edeceği bir hikâye anlatayım:
Sultan Reşad’ın Rumeli seyahati münasebetiyle ben de seyahat ettim. Trende (şimendiferde) bulunuyordum. Benimle bazı kimseler arasında “Hamiyet-i milliye mi, yoksa hamiyet-i diniye mi tutunmaya daha layıktır?” diye bir bahs (tartışma) açıldı.
Onlara dedim ki:
“Hamiyet-i diniye bizim için o metin halattır, o urvetü’l-vüskadır (sağlam kulptur) ve o nurani silsiledir.”
Dediler: “Delil nedir?”
(O sırada) demir yolu kenarında duran bir çocuk gördüm…

(Sayfa 39)

Henüz yaşı kemale ermemiş o çocuk. Arkadaşıma dedim: “İşte şu çocuk, lisan-ı haliyle sualinizin cevabını bana öğretiyor. O, bizim bu seyyar medresedeki üstadımızdır.”
Dediler: “Nasıl yani?”
Dedim: Bakınız, şu çocuk; o koca “dabbetü’l-arz”ın (trenin) geçtiği yola bir zira (bir kol boyu) mesafede, yolun kenarında durmuş. O dehşetli makine ki; gürültüsüyle tehdit ediyor, hücumuyla tahakküm ediyor. Sanki “Bana rast gelenin ve benimle mübareze edenin (karşılaşanın) vay haline!” diyor.
Halbuki o masum çocuk, onun yolunun kenarında kemal-i hürriyetle ve tam bir cesaretle durmuş, ona hiç aldırmıyor. Sanki bu aracın hücumunu hafife alıyor, onun gürültüyle tehdidini istihza ediyor (alay ediyor) ve diyor: “Gök gürültüsü gibi gürlemenle bizi korkutamazsın!”
Sanki lisan-ı haliyle ona şöyle hitap ediyor:
“Ey Şimendifer! Sen bir nizamın esirisin. Ve senin dizginin, seni sevk edenin (makinistin) elindedir. Senin haddin değil ki bana tecavüz edesin veya bana istibdat edesin. Haydi, Rabb’inin izniyle yoluna git, geç!..”

(Sayfa 40)

Sonra ey kardeşim! O çocuğun yerinde, “İranlı Rüstem”i veya “Yunanlı Herkül”ü hayal et. Şu şartla ki; onların bu şimendiferin bir nizam ile cereyan ettiğine (işlediğine) itikadları olmasın…
O trenin uzaktan hücum ettiğini veya tünelden çıktığını gördükleri zaman;
(Haşiye: Başında ateşli bir duman, karnında oturan insanlar, ağzında kendi nefsinden yıldırımlar, gözlerinde elektrikten şimşekler… Eğer şimendifer bir tarla faresi olsaydı, tünel de onun deliği olurdu.)
O iki kahraman -harika cesaretleriyle beraber- onun yolundan binlerce zira’ (yani metre) uzağa nasıl kaçacaklardı?
Ve o trenin tehdidi karşısında hürriyetleri nasıl sönecek, hücumuyla cesaretleri nasıl hiçe inecekti?

(Sayfa 41)

Çünkü itikadsızlıkları sebebiyle, onu (nizam altındaki) itaatkâr bir merkep (binek) zannetmiyorlar; bilakis onu (başıboş) yırtıcı bir canavar tevehhüm ediyorlar.
Öyleyse bil ey kardeşim! O çocuğu, bu iki kahramandan daha ziyade cesaretli kılan, hürriyetini daha mükemmel yapan ve onu mertebece onların fevkine çıkaran sır nedir?
Sadece o çocuğun kalbindeki “hakikat çekirdeği”dir. Yani, trenin intizamla işlediğine olan itminanıdır (güvenidir). Ve “Bu bineğimizin bir sevk edicisi vardır, onu bir hesapla yürütüyor” demesidir.
O iki kahramanı korkutan ve vicdanlarını vehme esir eden şey ise; onun intizamına olan itminansızlıkları ve sürücüsünü (Nâzım’ını) bilmemeleridir (cehaletleridir).
Eğer bu misalde temsil edilen manayı anladıysan; başını kaldır ve kainata bak!
Allah’ın şu fezada (uzayda) ne kadar yıldız küreleri, ne kadar alem ecramı (gök cisimleri) var…

(Sayfa 42)

Ve hadisat silsileleri ve şimendifer, balon, otomobil misali teselsül eden vukuatlar… Bunlar İlahîdirler! Sanki onlar berrî (karasal) sefineler, bahrî (deniz) gemileri ve havaî (havasal) bineklerdir ki; kudret eli onları sevk eder. Maneviyat aleminde de bunların nazirleri (benzerleri) vardır.
Ey muhatap! Bütün bu seyyar ve tayyar (uçan) mevcudat; vehim ve dalalet ehlini, hadisatın hücumlarıyla ve müteselsil musibetlerle tehdit ediyor.
İyice düşün; beşerî (insanı) kâinatın istibdadından kurtaran ve kâinata meydan okuyan o vicdanı, vehim ve korkunun esaretinden halas edip hürriyetine kavuşturan nedir?
Ancak ve ancak, beşerin “Her şey bir kader ile cereyan ediyor” hakikatine olan itminanıdır.

(Sayfa 43)

O mevcudattan hiçbir fert yoktur ki, bir mukaddir (tayin edici) onu sevk etmesin. Emredileni yapmaktan geri durmazlar.
﴾…Hepsi bir yörüngede yüzerler. ﴿ (Yâsin, 36/40)
Kimin kalbinde “Din-i Hak” olan o hakikat çekirdeği bulunmazsa ve emelleri ona istinad etmezse; bi’z-zarure cesareti söner, vicdanı tefessüh eder (bozulur) ve farkında olmadan kâinatın ve hadisatın esiri olur.
İşte sabit oldu ki: Hürriyet ve şehamet gibi bütün kemalatın esası, ancak ve ancak “Din-i Hak”tır.
Görmüyor musun? Bu hakikat şuaından (ışığından) bir şule, iman nuruyla münevver İslam askerinin kalbinde parlayınca; askerimiz öyle bir dereceye terakki etti ki -bütün insanların ikrarıyla- İslam askerindeki manevi kuvvet rüçhan (üstünlük) kazandı. Halbuki devletimiz yüzlerce senedir (maddeten) gerilemekteydi.
İşte o şehadet (delil); askerin lisanıyla konuşan şu histir:
“Cihadda hayat ve saadet vardır.”

(Sayfa 44)

“Eğer ölürsem, şehadetle zafer bulurum. Eğer galip gelirsem, gazilik benim ganimetimdir.”
Sual: Hazır medeniyet, dinî cihada yardım etmiyor ve fetva vermiyor. (Buna) nasıl tatbik edile?
Cevap: Medeniyet, (kendi çıkarları için) müdafaa (savunma) adına gayr-ı meşru vasıtaları meşru kıldığı ve cevazına fetva verdiği halde; şeriatların en sabiti olan Cihada nasıl yardım etmez ve teşvik etmez?
Madem dünyada rezilet vardır; elbette fazilet onunla mücadele edecektir. Cihad ebedidir!

(Sayfa 45)

Sonra, bizim mevkıimiz ve yerimiz -ki bize geniş gelmiş, başkaları gibi dar gelmemiştir- tecavüz mevki değil, tedafü (savunma) mevkidir. Dinimizin esası da buna işaret eder.
Çünkü ﴾Dinde zorlama yoktur…﴿ (Bakara, 2/256) ve ﴾…Bizimle sizin aranızda ortak bir söze gelin…﴿ (Âl-i İmrân, 3/64) ayetleri, bizi tedafü (savunma) mevkiinde durduruyor.
Zira “Gelin (teâlev)” kelimesi işaret eder ki; bizim birinci vazifemiz ittifaka “davet”tir. Sonra (saldırı olursa) cihad ile onları defederiz.
Bu hakikatin kuvvetine, yani “Hamiyet-i Diniye”nin muamelattaki tesirine delil olan şeylerden biri şudur:
Hikâye edilir ki: Birisi bedevi bir kavme misafir oldu. Faziletli bir adamın yanına indi. Gördü ki, onlar mallarını muhafaza etmeye ehemmiyet vermiyorlar. Hatta paralarını evin köşelerine, hiç sakınmadan attıklarını gördü.
Misafir ev sahibine dedi: “Mallarınızı koruma altına almadığınız halde hırsızlıktan korkmuyor musunuz?”

(Sayfa 46)

(Ev Sahibi): Bizde hırsızlık vuku bulmaz.
(Misafir): Biz paralarımızı kasalara kilitliyoruz, yine de bizden çokça çalınıyor.
(Ev Sahibi): Biz (hırsızlık olursa), Allah’ın emrettiği gibi hırsızın elini kesiyoruz.
(Misafir): Öyleyse zannederim ki, sizin çoğunuzun bir eli yoktur (kesiktir)?
(Ev Sahibi): Ben elli yaşına geldim, ömrümde sadece bir elin kesildiğini gördüm.
(Misafir): Acayip! Bizde her gün niceleri hapsediliyor, yine de bu tesirin onda biri kadar tesir etmiyor?
(Ev Sahibi): Siz azim bir emri ihmal etmişsiniz ve…

(Sayfa 47)

Acip bir sırrı gafletle unutmuşsunuz.
O sır şudur: Bizden bir hırsız hırsızlık yapmak istese ve başkasının malını almak için elini uzatsa; Silsile-i Arşiyeye (Arş’a uzanan silsileye) bağlı ve muhit (kuşatıcı) bir emr-i nurani olan “Hadd-i şer’inin icrası hükmünü” hatırlar.
Ve kalbinin tâ ötesinden bir nida işitir. Sanki kalbinin kulağıyla, iman hassası sayesinde, Arş’ın fevkinden inen Ezelî Kelam’ın; ﴾Hırsızlık eden erkek ve kadının, … ellerini kesin.﴿ (Mâide, 5/38) diye hırsızın eli üzerine inen sadasını (sesini) duyar ve hisseder.
Bu itikad, onun maneviyatını heyecana getirir.
Ulvi hissiyatı ihtizaza gelir (titrer). Ruhun etrafından ve vicdanın derinliklerinden gelen manevi kuvvetleri birbirine seslenir ve hırsızlık meylinin üzerine hücum ederler. O meyil kesilir, büzüşür.
Bu ulvi menediciye (zâcir) ve vicdanî engelleyiciye (râdı’) karşı, hiçbir meyil (heves) kendini muhafaza edemez.

(Sayfa 48)

Çünkü fiiller, kalbin temayüllerinden (meyillerinden) sadır olur. Meyiller ise ruhun ihtisaslarından (hislerinden) neşet eder. Ruh ise iman nuruyla ihtizaza gelir (harekete geçer).

Hâsıl-ı Kelâm:
Hadd-i şer’inin “imtisal” (emre uyma) niyetiyle icra edilmesinden; ruh, akıl ve vicdan müteessir olur.
Sizin sanatınız (cezalandırma yönteminiz) buna muhaliftir. Zira sizden biri hırsızlık yapmak istese; sadece vehim cihetinden müteessir olur.
Çünkü insanlar bilirse kınanacağını, hükümet bulursa hapsedeceğini tevehhüm eder. Kuvve-i vahimesi (vehim duygusu) sadece sathî (yüzeysel) bir infial gösterir.

Elhasıl: Adalet, ancak “Allah bunu emretmiştir” haysiyetiyle icra edilirse mahz-ı adalet (tam adalet) olur. Çünkü bu haysiyet (bakış açısı), hükmen daha nüfuzlu, tesir bakımından daha tam ve faidece daha umumidir.

(Sayfa 49)

Evet, haysiyetlerin (bakış açılarının) değişmesiyle hakikatler değişir.
Nice şeyler vardır ki bir nisbetle (açıdan) vacip, başka bir nisbetle haram olur. Bir şey, bir unvanla bedihi (apaçık) iken;
Başka bir unvanla nazarî (teorik/düşünceye muhtaç) olabilir. Mantıkta takarrür ettiği gibi.
Sair ilahi hükümleri de hırsızlık haddine kıyas et.
Cevabın başından buraya kadar olan kısımdan şu netice çıktı:
Hiss-i dinîden neşet eden hamiyet (gayret); daha sağlam, itimada daha layık ve daha safidir.

İkinci Mesele
Sual: Hazır medeniyet istibdada harp ilan ettiği gibi; hamiyet-i diniyenin (din gayretinin) hamillerine (taşıyıcılarına) karşı da husumet hissini heyecana getirmiştir.
Bu iki his, ecnebilerden bize de sirayet etti. İstibdada (tahakküme) hücum ettikleri gibi, hiss-i dinîye de emniyetsiz bir nazarla bakıyorlar. Bunda fikrin nedir?

(Sayfa 50)

Cevap: Evet, ecnebilerden bize, tiryak (ilaç) ile beraber zehir de sirayet etti.
Mazlumların istibdada harp ilan etmelerinin sebebi zahirdir (açıktır).
Ecnebilerdeki “Hiss-i Dinî”ye husumet ilan edilmesinin sebebine gelince:
İsevilik (Hristiyanlık) dini, bilhassa onun “Katolik” mezhebi; Avrupa’da acip ve dehşetli dâhilî ihtilallere (karışıklıklara) sebebiyet vermiştir.
Ve o mezhep, uzun zamanlar dâhilî siyasetin bir aleti olmuştur.
İstersen tarihe bak; “Neron” gibi zalimlerin kılıcıyla, mazlumların kanıyla nasıl kızardığını gör…
Sonra tarihe kulak ver; “Engizisyon”un tazyikiyle yükselen enînleri (iniltileri), feryatları ve lanetleri işit.

===============•-•===============

 

(Sayfa 51)

O Engizisyon Cemiyeti ki; beş yüz sene müddetle, akılları dehşete düşüren zulümleri irtikâp etmiştir. Benim yanımda (kanaatimce) o vahşi cemiyet ölmemiştir. Belki “medeniyet” suretinde tenasuh etmiş (yeniden doğmuş) ve medeniyetin hileleriyle, siyasetle ve ecnebilerin Hristiyan olmayanlara yaptıkları muamelelerle telfik etmiştir (örtünmüştür). Buna delil (işte bu muamelelerdir).
Sonra Fransa tarihine bak! Mezhep kavgası sebebiyle meydana gelen ihtilaf, dört yüz sene müddetle fukarayı nasıl dehşete düşürmüş ve mazlumların aleyhine ne karanlık inkılaplar irtikâp etmiştir. Bütün bunlarda; akla mutabık olmayan o mezhep (Katoliklik) vasıtasıyla, siyaset havassın (seçkinlerin) elinde, fukaranın mahvına ve akıl sahiplerinin felaketine bir sebep olmuştur.

(Sayfa 52)

Böylece fakr u zaruret ehlinin ve felsefe ehlinin kalplerinin derinliklerinde, müstebitlere karşı bir intikam hissi… Ve onları “hays beys” (kargaşa) içine düşüren o mezhebe karşı bir husumet hissi netice vermiştir. Bununla beraber, dini terk ederek o mezhebe hücum etmemişler; bilakis Protestanlık mezhebine istinad etmişlerdir. Buna rağmen, binlerce filozoflarının hücumuna maruz kaldığı halde, Katolik mezhebi şu an Paris’te resmî mezheptir.
Acaba! Bizim hayatımız olan İslamiyet, biz fakirler topluluğu için o mezhebe nasıl kıyas edilebilir? Halbuki aralarında yerle gök kadar uzun mesafeler ve “Hutbe-i Şamiye”de tafsil ettiğim pek çok farklar vardır.

(Sayfa 53)

O açık farklardan biri şudur: İslamiyet, Alem-i İslam içinde -pek azı müstesna- husumete sebep olmamıştır. Bilakis, Müslümanlarla onlara tecavüz edenler arasında (husumet olmuştur). Ve Katolik mezhebinin aksine, İslamiyet ehl-i İslam arasında siyaset desiselerine vasıta olmamıştır; meğerki nâdiren olsun.
Öyleyse mazlumlardan hiçbirinin, bizdeki bu “hakiki hisse” (hiss-i dinîye) itiraz etmeye hakkı yoktur. Çünkü İslamiyet, fukaranın sığınağı ve zamanın belalarına karşı mazlumların melceidir (barınağıdır). Kur’an’ı alemlere rahmet olarak indiren Zat’a kasem olsun ki; “Zekâtın vücubu” ve “Faizin (Riba) haramiyeti”, kalplerinin samimiyetiyle şehadet ederler ki: İslamiyet fakirlerin hamisi ve miskinlerin sığınağıdır.

(Sayfa 54)

Halbuki Katolik mezhebi, fakir ve miskinlere karşı zalimlerin kalesi gibi olmuştur. Mazlumların intikam hissini heyecana getiren siyaset desiselerinin müdahalesi hususunda İslamiyet’in bu mezhebe nisbeti, binde bir gibidir. Bu açık farklarla ve münasebetsiz bir kıyasla, eğer biz de onların (Avrupalıların) gittiği yoldan gidersek; Alem-i İslam’ı bin sene herc ü merç (karışıklık) içine atarız. Sonra (şayet kıyas Fransa’nın şimdiki tarzına sadık olsa bile) onların pek çok kötülükleri barındıran şu hazır medeniyetlerini bedelsiz olarak satın almaya rağbet edilmemesi gerekirken, nerede kaldı ki bin senelik bir bedel (kayıp) sarf edildikten sonra olsun!..
Sual: Madem ki husumet hissinin Alem-i İslam’da kabul görecek bir yeri yoktur; öyleyse bize sirayet etmesinin sebebi nedir?

(Sayfa 55)

Cevap: Kelam (söz), Fenn-i Beyan’da “Ma’ani-i Saniye” (ikinci manalar) tesmiye edilen maksatlarıyla fikirleri tenvir ettiği (aydınlattığı) veya kararttığı gibi… Aynen öyle de; kelam, “Ma’ani-i Evvel” (birinci manalar) tesmiye edilen üslup suretleri ve ifade tarzlarıyla da hissiyatı nezihleştirebilir veya kirletebilir.
Buna binaen; ecnebilerin bize tercüme edilen eserleri, maksatlarıyla fikirlerimizi tenvir edebildiği gibi; üslup suretleriyle de çok defa hayatımızı karıştırır, hatta dalalete (sapkınlığa) atar. Hatta onların bir tarihçisi veya edibi; mukaddesattan ve din büyüklerinden bahsederken sükûtuyla veya umursamazlığıyla yahut ifade tarzıyla; istihfaf (hafife alma) ve hürmetsizlik hissi telkin edebilir.
İşte onların hayatlarıyla (kültürleriyle) doymuş olan üslup tarzlarından içimize giren en büyük musibetlerden biri: Hamiyet-i diniyeyi taşıyanlara ve medrese alimlerine karşı “istihfaf”tır (hafife almaktır).

(Sayfa 56)

Halbuki bu alimler; insanların tamamı içinde hürmete, merhamete ve muhabbete en ziyade layık olanlardır. Eğer ortada bir kusur ve hata varsa; bu onların varlığından değil, belki zamanın müsaade etmemesi sebebiyle (o alimler içinde) kâmil muhakkiklerin bulunmamasındandır. Muhakkak ki alimler, İslamiyet’in direğidir!..
İşittim ki birisi, evinin direğinde bir bozukluk ve zayıflık görmüş. Onun yerine kuvvetli bir direk koymadan önce, onu sökmek için sarsmış; ev de başının üzerine yıkılmış. Yine gördüm ki birisi; Hz. Ömer’in (r.a.) celaletine, “kametinin (boyunun) minare gibi cisimli olduğuna” dair (zayıf) bir delil getiriyor. Başka biri, Hz. Ömer’in (r.a.) ruhunun azametine ve büyüklüğüne delil getirmeden evvel, (o zayıf) delili çürütüyor. Birincisi diyor ki: “Öyleyse Ömer de bizim gibidir!” (Ey bu kıyası yapan) düşün!
Yine şahit oldum ki birisi; bir mutaassıba, taassubundan dolayı hücum ediyor. Fakat onun “salabet-i diniyesinin” (dindeki metanetinin); takva, hakta sebat ve ahlakta metanet manasına gelen kıymetine delil getirmeden önce (hücum ediyor). Böylece o biçarenin salabet-i diniyesini de ifsat ediyor.

(Sayfa 57)

Zayıf direği kim kaldırırsa; önce tavanı daha kuvvetlisiyle muhafaza altına alsın, sonra (kaldırsın)… Yoksa bilmediği yerden (ev) harap olur. Kim fasit (çürük) bir delili iptal etmek isterse; önce hakk olan neticeyi sahih bir delille ispat etsin, sonra (iptal etsin)… Yoksa akıl erdiremediği yerden (hakikat) ifsat olur.
Kim taassuba hücum ederse; önce salabet-i diniyeyi muhafaza etsin ve ona hürmet göstersin, sonra (hücum etsin)… Yoksa farkında olmadan dalalete düşer.
Sual: Ehl-i heva ve hevesin dillerine doladıkları “Otuz Bir Mart” (Rumi takvim / Miladi 13 Nisan 1909) hadisesi hakkında ne dersin?
Cevap: Evvela; ona “On Bir Nisan (1325) saikası (yıldırımı)” demen daha evladır. Ben onu Divan-ı Harb-i Örfi’deki “İki Mekteb-i Musibet Şehadetnamesi” tesmiye edilen müdafaatımda şerh ettim.
(Haşiye: Ne yazık ki heyecan onu karıştırdı, matbaa da tahrif etti. -Müellif-)
Sonra bütün kuvvetimle diyorum ki: Muvafık (İttihatçı) ve muhalif (Ahrar/Muhalefet) tarafın hataları; kendi günahlarını, sükût etmiş ve mütevekkil (masum) insanlara yüklemeleridir.

(Sayfa 59)

Ey kendi fesatlarını başkasına yükleyerek nefislerini temize çıkaran mağrurlar! Sizin misaliniz, yeryüzünde fesat çıkarıp birbirini öldüren adamların misali gibidir. Sonra onların arasına, fesatlarını defetmek, onları barışa davet etmek ve o müthiş desiselerini izale etmek için “mukaddesat”ı hatırlatan bazı ehl-i salah (salih insanlar) girer. Ve Allah o ara bulucuyu; o mukaddesatın bereketiyle, onların fesadını yüzden bire indirmeye muvaffak kılar.
Sonra o hasım iki fırka; nefislerini temize çıkarmak, karşılıklı gurur hediyesi ve enaniyet rüşveti olarak birbirine müdahane (dalkavukluk) etmek için o iki taraf da hücum ederler. Ve o masum, nasih (öğüt verici) ara bulucuya insafsızca tecavüz ederek; vebalın önünü kesmek isteyen o zata kendi hatalarını yüklerler.

(Sayfa 60)

Evet, o nasih (öğüt veren) fırkadan da hücum edenler olmuştur. Çünkü o fırka, nazar-ı dikkatiyle keşfetmiş ve görmüştür ki: Şimdi “zakkum ağacı” tohumu miktarında olan o çekirdeğin içinde -ki şimdi o ağaç acı meyveler (hanzale) vermektedir- bir fesat saklıdır. (Gelecekte büyüyeceğini görerek) hücum etmişlerdir. Velakin Allah (niyetlerine binaen) cihadlarını kabul etsin…
Tercüme Tamamlandı.

KİTABI İNDİR
https://t.me/dindersimamhatip/85393

Bakınız:
https://tesbitler.com/2015/01/01/hutbe-i-samiye/
https://tesbitler.com/2025/11/15/hutbe-i-samiye-islam-aleminin-kurtulus-recetesi-ve-gelecegi/
https://tesbitler.com/2025/06/27/bir-milletin-dirilisi-icin-sifa-arayisi-hutbe-i-samiyenin-teshisi-ve-tedavisi/

Not: Gemini 3 Pro Yapay zeka ile çevirisi yapılmıştır.

Hazırlayan: Mehmet Özçelik www.tesbitler.com
www.mehmetözçelik.com
O5/02/2026