ARAPÇA HUTBE-İ ŞAMİYE VE ZEYLİ TERCÜMESİ
TAKDİM
Bismillahirrahmanirrahîm
Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd, hakikat-i Kur’aniye’nin mübelliği olan Resul-i Ekrem’e (a.s.m) salât ve selam olsun.
Elinizdeki bu eser; Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri’nin, İslam âleminin en sancılı ve buhranlı dönemlerinden biri olan 1911 senesinde, Şam-ı Şerif’te, Emeviye Camii’nin minberinden yüzlerce ulemaya ve binlerce mü’mine irad ettiği meşhur Hutbe-i Şamiye’nin Arapça aslından tercümesidir.
Tarihî Bir Dönemeç ve İlahî Bir Reçete
Osmanlı’nın son döneminde, İslam coğrafyasının parça parça edilmeye çalışıldığı, yeisin (ümitsizliğin) kalpleri işgal ettiği ve cehaletin hüküm sürdüğü bir zamanda irad edilen bu hutbe; sadece bir nasihat değil, aynı zamanda içtimaî ve siyasi hastalıklarımıza dair bir “teşhis ve tedavi” protokolüdür.
Müellif-i Muhterem; bir tabib-i hazık (maharetli doktor) gibi, İslam âlemini Orta Çağ karanlığına sürükleyen altı dehşetli hastalığı (Yeis, Sıdkın ölmesi, Adavete muhabbet, Ehl-i imanı birbirine bağlayan manevi rabıtaların bilinmemesi, İstibdat ve Şahsî menfaat) teşhis etmiş; mukabilinde ise Kur’an eczanesinden “Altı Kelime” ile şifa reçetelerini sunmuştur.
Eserin Ehemmiyet ve Muhtevası
Hutbe-i Şamiye, üslubu ve muhtevası itibarıyla “cihanşümul” bir ders niteliğindedir. Bediüzzaman; akıl, ilim ve fen ile yoğrulmuş bir İslam medeniyetinin istikbalde mutlaka hâkim olacağını müjdelemiş; “Ümitvar olunuz! Şu istikbal inkılabatı içinde, en yüksek gür sadâ İslam’ın sadâsı olacaktır” diyerek, mü’minlere sarsılmaz bir ufuk çizmiştir.
Eserin Arapça aslı, belagat ve fesahat açısından zirve bir metindir. Türkçeye yapılan bu tercümede; Üstad’ın muradını incitmemek, kelimelerin kök manalarına sadık kalmak ve metnin akıcılığını (selaset) muhafaza etmek esas alınmıştır. Bilhassa “Hürriyet-i Şer’iye”, “Meşveret” ve “Hamiyet-i Diniye” gibi kavramların doğru anlaşılmasına gayret edilmiştir.
Hülasa
Aradan geçen bir asrı aşkın zamana rağmen; Hutbe-i Şamiye’nin tesbitleri tazeliğini korumakta, sunduğu çareler günümüzün içtimaî yaralarına merhem olmaya devam etmektedir. Bu tercüme; İslam kardeşliğinin (Uhuvvet-i İslamiye) yeniden tesisine, yeisin kırılmasına ve hakiki medeniyetin inşasına dair bir yol haritasıdır.
Gayret bizden, tevfik Allah’tandır.
===============•-•===============
Kitap: Hutbe-i Şamiye ve Zeyli (Arabî Aslı) Müellif: Bediüzzaman Said Nursî Yayınevi: İttihad Yayıncılık
MUKADDİME
İlletin (Hastalığın) Teşhisi
Bu, 1327 (Rumi) / 1329 (Hicri) senesinde Şam’da Emevi Camii’nde hutbe suretinde Arap kardeşlerimle konuştuğum bir muhaveredir. Zeyli (eki) ise iki mühim meseleye dair bir mülahazadır. Bediüzzaman Said Nursî
Üstad Bediüzzaman Said Nursî, sene 1910’da Hac niyetiyle Şam-ı Şerif’e sefer etti. Lakin o seferinde birçok vilayete uğradı ve her birinde ulemaya ve ahaliye, Hürriyet-i Şer’iye (Şeriata uygun hürriyet) hakkında ve Şark vilayetlerinde büyük bir üniversite (Medresetü’z-Zehra) tesisinin zaruretine dair konferanslar verdi. Bu sebeple Hac mevsimini kaçırdı ve Hac eda edemedi; fakat Şam’da ikamet etti. O günlerde Şam uleması, cuma günü Emevi Camii’nde bir hutbe irad etmesi için kendisine ısrar ettiler.
Bunun üzerine 1911 senesi Nisan ayının 28’inde, cuma günü Emevi Camii’nin minberine çıktı. Ve bu hutbeyi, yani “Hutbe-i Şamiye”yi, içlerinde yüzden fazla büyük alimin de bulunduğu on bini aşkın Müslümana irad etti.
(Naşir)
HUTBE-İ ŞAMİYE
Tahiyyat (bütün övgüler), şöyle buyuran Allah’a mahsustur:
﴾…Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin…﴿ (Zümer Suresi, 39/53)
Salât (dua ve rahmet), şöyle buyuran Hz. Muhammed’e (a.s.m) olsun:
“Ben, (başka değil, sadece) güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.” (Hadis-i Şerif)
Bundan sonra:
Ey Arap Kardeşlerim! Ben bu makama size irşad etmek (yol göstermek) için çıkmadım; çünkü bu benim haddimin fevkindedir. Bilakis, benim sizinle olan misalim; okula giden, sonra akşam babasına dönüp dersini babasına arz eden bir çocuğun misali gibidir. Evet, biz Kürtler, size nisbeten çocuk hükmündeyiz ve sizler bizim üstadlarımızsınız.
Sonra, ben bu zamanımızdan şunu ders aldım ki: Ecnebiler istikbale doğru terakkide (ilerlemede) uçarken, bizi Orta Çağ’da durduran altı tane hastalık vardır.
O hastalıklar şunlardır:
• Ye’s (Ümitsizlik) hayatı.
• Sıdkın (doğruluğun) ölümü.
• Adavete (düşmanlığa) muhabbet.
• Ehl-i imanı birbirine bağlayan nurani rabıtaları bilmemek.
• Çeşit çeşit sari (bulaşıcı) istibdat.
• Himmeti şahsî menfaate hasretmek (çabayı sadece şahsi çıkara odaklamak).
O halde, (bu hastalıklara karşı) esas olan altı kelimeyi (tedaiyi) size beyan ediyorum:
BİRİNCİ KELİME: EL-EMEL (ÜMİT)
Ey Müslüman topluluğu! Size kendi hesabıma müjde veriyorum ki; İslamiyet’in saadeti ve bilhassa uyanışlarıyla İslam’ın terakkisine vesile olacak olan Arapların saadeti; onun fecr-i sadıkı (gerçek sabahı) nefes almaya başlamıştır. Saadet güneşi, ye’sin burnunu kırmakla beraber, doğmaya yaklaşmıştır.
Ve ben dünyaya işittirecek bir surette diyorum ki: İstikbal, İslamiyet’indir ve İslamiyet’ten başkasının değildir. Biz, kısmetimize düşen istikbale razı olduk; varsın başkalarının (ecnebilerin) olsun o şuursuz ve karışık mazi!
Bu benim bir davamdır; buna dair burhanlarım (delillerim) vardır. O burhanlardan, burada “bir buçuk mukaddimeli bir burhanı” zikredeceğim. O da şudur: İslamiyet hakikaten hem manen hem maddeten terakkiye (yükselmeye) istidadı vardır.
Birinci Cihet (Manevi Terakki): Biliniz ki tarih -ki hakikate en doğru şahittir- bize gösteriyor ki (Japonlardan bir zatın da tasrih ettiği gibi): Müslümanlar, İslamiyet hakikatine (bağlılık) kuvveti nisbetinde medenileşmişlerdir. Ve o hakikati zayıflattıkları nisbette vahşileşmişler, “hayse beyse” (kargaşa ve perişaniyet) içine düşmüşlerdir. Sair dinler ise bunun tam aksinedir. Onlar dinlerine olan bağlılıkları zayıfladıkça medenileşmiş, kuvvetlendikçe vahşileşmişlerdir. Şimdiye kadar zaman böyle geçmiştir.
Ve keza tarih, Asr-ı Saadet’ten bugüne kadar bize şunu göstermiyor ki: Bir Müslüman, aklî muhakeme ile, aklî delil ile ve diğer dini İslamiyet’e burhan ile tercih ederek, eski veya yeni başka bir dine girmiş olsun! Taklid ise, itibara alınmaz (bir kıymeti yoktur). Dinden çıkmak (irtidad) meselesi ise başka bir meseledir.
Halbuki, bütün dinlerin etbaları (takipçileri), hatta dinlerinde ve mesleklerinde çok mutaassıp olan Ruslar ve İngilizler gibi milletler, günden güne, fevç fevç ve kat’i burhanlarla İslamiyet’e giriyorlar. Eğer biz İslamiyet’in o güzel ahlakını (fiilen) göstersek, o vakit fevç fevç (kalabalıklar halinde) girecekler!
Ve keza, nev-i beşer, hususan fünun-u medeniye (medeniyet fenleri) ikazatıyla uyandığı zaman, dinsiz yaşayamaz ve başıboş olamaz. Çünkü harici hadiselerin ve âlemin musibetlerinin hücumlarına karşı bir “nokta-i istinad” (dayanak noktası); ve insanın ebede uzanan sınırsız emelleri için bir “nokta-i istimdad” (yardım isteme noktası), ancak Sâni-i Zülcelal’i (Yaratıcı’yı) tanımak ve kalb sedefinde Din-i Hakk’ı yerleştirmektir.
Elhasıl: Beşer uyanmış ve insaniyetin cevherini tanımıştır. Ve anlamıştır ki insan, ebed için yaratılmıştır. Ve bu fani ve dar dünya, insanın o nihayetsiz emellerine kâfi gelmez, içine alamaz. Hatta bu dünya, insaniyetin hizmetkârlarından ve şairlerinden biri olan “hayal”i bile doyuramıyor. Öyle ki, hayale denilse: “Ey hayal! Sana dünya, milyonlar sene ömürle beraber verilecek, fakat sonunda dönüşü olmayan bir yokluk (adem) var.” O hayal, sevinmek yerine teessüf edecek ve ebedi saadetin kaybından dolayı “Eyvah!” diye feryat edecektir. İşte bu nükteden dolayıdır ki, herkesin kalbinin derinliklerinde, Din-i Hakk’ı arama meyli doğmuştur; vücud (varlık) buna şahittir.
Ve keza, Kur’an’ın birçok ayetinin başı ve sonu, insanı akla havale eder, fikir ile meşverete davet eder. Bakınız nasıl diyor: “Biliniz!”, “Bilmez mi?”, “Akletmezler mi?”, “Bakmazlar mı?”, “Hatırlamazlar mı?”, “Tedebbür etmezler mi?”, “İbret alın!” ilahir… Öyleyse siz de ibret alınız ey akıl sahipleri!
Elhasıl: Biz Müslüman topluluğu, burhana (delile) tabi oluruz. Biz, burhanı taklid etmeyi bırakıp, ruhbanı taklid edenler gibi değiliz. Ve keza, İslamiyet güneşinin önüne perde olup tutulmasına (küsuf) sebebiyet veren o perde açılmıştır. Ve İslamiyet’in tecellisine mâni olan engeller dağılmıştır.
Evet, İslamiyet hakikatinin mazi kıtasına tamamen istila etmesine mani olan sebepler; ecnebilerin cehli (bilgisizliği), vahşeti ve taassubuydu. Bu maniler; marifet (bilgi), fen ve medeniyetin gayretiyle yok olmuştur. Keza, papazların taklidi ve riyasetleri (hakimiyetleri) de bir engeldi. Bu da hürriyet fikri ve hakikati arama meyli ile zail olmuştur.
Ve keza, ecnebilerin bizim üzerimizdeki istibdadının bir neticesi olan kendi istibdadımız ve Şeriat’a muhalefet sebebiyle oluşan sui-ahlakımız (kötü ahlakımız) ve Avrupa’yı taklidimiz ve o meş’um (uğursuz) muhabbetimiz… İşte hamiyet-i milliyenin gayretiyle istibdadın kuvveti zail olmuş, avam tabakasının uyanışı ve hareketiyle o sui-ahlak sarsılmıştır.
Ve keza, bazı fen meselelerinin İslamiyet’in bazı zahiri manalarına muhalif olduğu tevehhümü… Bu da bazı İslam muhakkiklerinin gayretiyle zail olmuştur ve olmaktadır. Ben de bu tevehhümü defetmek için bir kitap (Muhakemat) yazdım.
Evet, şimdi marifet ve medeniyet; hakikati arama meylini, insafı ve insaniyet muhabbetini teçhiz etmiştir. Onları o manilerin üzerine göndermiş, o manileri hezimete uğratmıştır ve onları darmadağın edecektir.
===============•-•===============
Fazilet odur ki, düşmanlar dahi ona şahitlik etsin.
İşte Amerika’nın en meşhur filozoflarından Mister Carlyle, en yüksek sesiyle şu manayı haykırmıştır:
“İslamiyet, kıvılcımlar saçan bir ateş gibi doğdu ve kuru ağaç dalları hükmünde olan sair dinleri yuttu (iptal etti). Ve İslamiyet’in hakkı da yutmaktı. Çünkü sair dinler, ona nisbetle ‘hakikat’ namına bir şey ifade etmiyorlardı, adeta bir hiç hükmündeydiler.
Dinlenilmeye en layık söz, evvela Muhammed’in (a.s.m) sözüdür. Çünkü onun sözü, hakiki sözdür. Eğer İslamiyet’in hakikatinden şüphe edersen, bedihiyat (apaçık gerçekler) hususunda da şüpheye düşmen lazım gelir.” (Özetle ve tefrik edilerek alınmıştır.)
Ben de, Bismarck ve bu muhakkik (Carlyle) gibi Avrupa ve Amerika’nın insaflı dahilerine istinaden hiç çekinmeden diyorum ve hükmediyorum ki:
Avrupa, İslamiyet’e hamiledir; günün birinde bir İslam devleti doğuracaktır…
(Sayfa 16)
Ey Kardeşler! Şu mukaddimeler netice vermiyor mu ki: İstikbalin şahikalarında hükümferma olacak olan, sadece ve sadece İslamiyet’tir.
İkinci Cihet (Maddi Terakki):
Biliniz ki; Alem-i İslam’ın kalbinde, mukavemet edilmez beş kuvvet toplanmış ve imtizaç etmiştir:
Birinci Kuvvet:
Bütün kemalatın üstadı ve üç yüz otuz milyon* (o zamanın nüfusu) nefsi tek bir nefes hükmüne getiren; hakiki medeniyet ve sadık fenlerle teçhiz edilmiş olan **”Hakikat-i İslamiye”**dir.
(Haşiye: Hatta ben Kur’an’ın üstadlığından ve Enbiya kıssalarındaki mucizelerin işaretlerinden, ibret ve irşad için şunu anlıyorum: Kur’an, istikbaldeki terakkiyat-ı beşeriyenin (insanlığın ilerlemesinin) nihai neticelerine parmağını basıyor. Sanki Kur’an, geçmişi ayna yaparak istikbali gösteriyor ve beşerin sırtını sıvazlayıp şöyle diyor: “O harikaların benzerlerine sizi ulaştıracak vesileler için çalışınız!)
İkinci Kuvvet:
Medeniyet ve sanatın üstadı olan ve tekemmül prensipleri ve vasıtalarıyla teçhiz edilen; belimizi büken o “Şedit İhtiyaç” ve **”Fakr”**dır (fakirlik).
Üçüncü Kuvvet:
Yüksek şeyleri öğreten ve istibdatları (baskıları) parça parça eden; gıpta, haset ve tam bir uyanıklıkla (intibah) teçhiz olunan; bizi tam bir sefalet içinde görmekle beraber, yarış şevki, yenilenme meyli ve medenileşme arzusuyla (harekete geçiren); meâlî (yüksek) arzularla imtizaç etmiş **”Hürriyet-i Şer’iye”**dir.
(Haşiye: Ayetlerin işaretiyle; Hz. Süleyman’ın (a.s) “gidişi bir ay, dönüşü bir ay” olan mesafeyi katetmesi; Hz. İsa’nın (a.s) Allah’ın izniyle körü ve alacalıyı iyileştirmesi; Hz. Musa’nın (a.s) asasıyla “taştan on iki pınar fışkırtması”; Hz. İbrahim’e (a.s) ateşin “serin ve selametli” olması; “Ona (Davud’a) demiri yumuşattık” ayeti… Ve denilmiştir ki: Saati ve gemiyi beşere ilk hediye eden, mucize elidir.)
Dördüncü Kuvvet:
Şefkatle teçhiz edilmiş **”Şehamet-i İmaniye”**dir (İman yiğitliği). Yani ne zillete düşer ne de başkasını zelil eder. İşte hürriyetin iki esası bunlardır.
Beşinci Kuvvet:
İ’la-yı Kelimetullah’ı (Allah’ın adını yüceltmeyi) emreden **”İzzet-i İslamiye”**dir. Bu zamanda i’la-yı kelimetullah; maddeten terakkiye ve hakiki medeniyete girmeye bağlıdır. Tıpkı geçmişte, silahla taassubu yırtmak ve inadı kırmakla olduğu gibi…
Ancak benim “medeniyet”ten muradım, onun mehâsinidir (güzellikleridir/iyilikleridir); yoksa sizin güzellik zannettiğiniz günahları değildir.
Evet, ecnebilerin medeniyeti fazilet ve hüda (hidayet) üzerine değil, belki heves ve heva üzerine kurulduğu için; medeniyetin günahları, hasenatına (iyiliklerine) galebe çalmıştır. Bundan dolayı medeniyetleri, ihtilalci fırkalarla kurtlanmış bir ağaç hükmüne geçmiştir.
İşte bu hal, Asya medeniyetinin galebe etmesi için bir sebeptir.
Acaba! Bizim istikbale giden yolumuz böyle demir yolu gibi (açık) iken, nasıl ümitsizliğe düşüyorsunuz?
Nasıl zannediyorsunuz ki; bütün âlem, “tekemmül meyli” (mükemmelleşme arzusu) sırrıyla terakki âlemi olsun da bize mahsus olan (sadece) tedenni (gerileme) dünyası olsun?
Bakınız! Zaman düz bir hat üzerinde hareket etmiyor ki, başlangıç ve bitiş birbirinden uzaklaşsın. Belki arzın (dünyanın) hareketi gibi bir daire içinde hareket ediyor.
Müterakki (yükselen) bir vaziyet içinde, helezonik bir hareketle dönüyor. Her kıştan sonra bir bahar, her geceden sonra bir sabah vardır.
Yarım Burhan (Delil) şudur:
Fünun (fenler) casuslarıyla yapılan istikra-i tam (tam tümevarım) ile sabittir ki: Kainatın nizamında, bizzat maksut olan ve mutlak galip gelen; hayırdır, hüsündür (güzelliktir) ve kemaldir.
Buna delil şudur ki: Kainattaki her bir fen, kendi külli kaideleriyle, kendisinden daha mükemmelinin aklen tasavvur edilemeyeceği bir intizam ve ahengi keşfetmektedir.
Ve istikra (tümevarım) netice vermiştir ki: Şer, kubh (çirkinlik) ve batıl; hilkatte (yaratılışta) cüz’idir, tebeidir (ikinci derecededir) ve mağlup edilmiştir.
Ve mahlukatın en kerimi “Beşer”dir (insandır). Delili ise; yaratılışındaki sanatla, silsile halindeki illetlerin (sebeplerin) tertibini keşfetmesidir.
Ve insanların en şereflisi “Ehl-i Hak”tır, yani hakikatlerinin şehadetiyle İslamiyet’tir.
Ve her şeyin en faziletlisi (efdal-i küll), ahlakının ve mucizelerinin şehadetiyle Muhammed Aleyhisselam’dır.
Madem hakikat böyledir; nev-i beşer şakavetiyle (bedbahtlığıyla); fenlerin şehadetlerini cerh etmeye, istikra-i tamme’yi (tam tümevarımı) nakzetmeye (bozmaya) ve Meşiet ve Hikmet-i Ezeliye’ye karşı inatla direnmeye muktedir olabilir mi?!..
Kainatı en mükemmel bir nizam ile sağlamlaştıran Zat; beşerin binlerce senedir o nev’de şerrin galebesiyle kainat nizamına muhalefetini, “Emîr’in selameti” hatırına hazmetmez. (Yani insana mühlet verir ama ihmal etmez). Meğerki beşeri, “Halife” olduğu halde, bu dünyada bir tufeyli (asalak) saysın!
İşte bu yarım burhan netice verir ki: İstikbalde hayır ve Din-i Hak, mutlak galip olacaktır; ki onda hayır ve fazilet vardır.
Ta ki beşer, sair kkâinatkardeşleriyle müsavi olabilsin ve “Nev-i beşerde de sırr-ı hikmet takarrür etmiştir (yerleşmiştir)” denilebilsin.
İKİNCİ KELİME: (YE’S)
Bu tecrübelerimin doğurduğu ikinci kelime şudur:
“Ye’s” (Ümitsizlik), İslam’ın içine düşmüş en dehşetli hastalıktır. Bizi öldüren, yüksek ahlakımızı ölüme uğratan ve manevi kuvvetimizi kıran, işte bu ye’stir.
Hatta bir insan, başkasının tembelliği yüzünden ye’se ve fütura düşer; “Başkası (yapmıyorsa), benim kusurum mazeret sayılır” zanneder.
Öyleyse, bizi öldüren ye’sten kısasımızı alalım! Ve onu ﴾…Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin…﴿ (Zümer, 39/53) kılıcıyla vuralım! Ve “Tamamı elde edilemeyen şeyin, tamamı terk edilmez” (kaidesiyle) belini kıralım!
Evet, ye’s “Ümmetlerin Kanseri”dir. Ye’s, bütün kemalatın manisidir. “Ben kulumun zannı üzereyim” (Hadis-i Kudsi) hakikatine muhaliftir ve acizlerin şanıdır.
İslam şehametinin, hususan mefahir sahibi (övünülecek hasletleri olan) Arapların şanı; acizlikten neşet eden ye’s (ümitsizlik) değildir… Evet, biz kendimizi zelil tevehhüm ettik, o yüzden zillete düştük.
ÜÇÜNCÜ KELİME: (SIDK)
Tahkikin bana süzüp getirdiği üçüncü kelime şudur:
“Sıdk” (Doğruluk), İslamiyet’in üssü’l-esasıdır (en temel taşıdır). Ve yüksek ahlakının rabıtasıdır (bağıdır). Ve ulvi hissiyatının mizacıdır.
Öyleyse hayatımızın kıvamı olan sıdkı, ihya ediniz ve tedavi ediniz!
Evet, sıdk İslamiyet’in hayat düğümüdür.
Riya (gösteriş), fiili bir nevi yalandan başka bir şey değildir.
Nifak (münafıklık), yalanın bir sınıfından başka bir şey değildir.
Yalan ise, Sâni’in (Yaratıcı’nın) kudretine bir iftiradır.
Küfür yalandır, İman ise sıdktır (doğruluktur).
Şu halde yalan ile sıdk arasındaki mesafe; şark ile garp, ateş ile nur arasındaki mesafe gibi fersah fersah uzaktır.
Sırası gelmişken size İlm-i Hadis’ten bir nükte söyleyeyim: Sahabe-i Kiram’ın (r.a.) rivayetleri tezkiyeye (doğruluk testine/temize çıkarılmaya) muhtaç değildir. Onların hepsi…
Burada Sayfa 23’ün sonuna geldik. Sonraki kısım Sahabelerin adaleti ve sıdk meselesinin derinliği ile devam etmektedir.
===============•-•===============
Tercümeye 24. sayfadan, “Sıdk” (Doğruluk) bahsinin devamından itibaren, kaldığımız yerden devam ediyorum.
(Devamı: Sayfa 24)
Hepsi adildirler, adaletleri tahkik edilmiştir (kesindir). Sonraki asırlardaki raviler gibi tezkiyeye (temize çıkarılmaya/doğruluk testine) muhtaç değillerdir.
Bu hikmetin sırrı şudur:
Asr-ı Saadette “Sıdk” (doğruluk), bütün güzelliğini göstermiş ve kizbden (yalandan) derece bakımından fersah fersah uzaklaşmıştı. Hatta dünyada harika bir inkılap meydana getirmişti.
Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm, sıdk sayesinde kemalatın en yüksek mertebesi olan a’lâ-yı illiyyîne terakki etmiştir. Böylece “Sıdk”, dünya pazarında -tıpkı şimdiki Hürriyet-i Şer’iye gibi- en çok rağbet gören bir meta olmuştur.
Buna mukabil “Kizb” (yalan) ise, çirkinliğinin nihayetini ve sıdk derecesinden ne kadar uzak olduğunu göstermişti. Hatta Müseylime-i Kezzab gibiler, yalan vasıtasıyla esfel-i safilîne (aşağıların en aşağısına), hıssset derekesine düştükleri için; kizb (yalan), -şimdiki casusluk gibi- kesada uğramıştı.
Onu satın alacak kimse bulunmuyordu.
Böylece kizb ile sıdk arasındaki mesafe açıldı, meydan genişledi.
Sıdk cevheri revaç buldu, gurur (aldatma) metaı olan kızıb ise kesada uğradı (değersizleşti)…
(Sayfa 25)
İşte hal böyle olunca; fıtratlarında “meâlî”ye (yüksek şeylere) meyil, tabiatlarında her şeyin en revaçta olanını almaya şevk ve cibilliyetlerinde (yaratılışlarında) iftihar etmeye meyil bulunan Araplar; süratle sıdkı satın almaya ve hak ile ziynetlenmeye koştular. Ve Sahabelerin adaleti üzerine şehadet bayraklarını kaldırdılar…
Sonra zaman uzadıkça ve o iki zıt (doğruluk ve yalan) arasındaki mesafe bir parmak kadar daraldıkça; öyle ki insan, doğru mu söylüyor yoksa yemin mi ediyor (yalan mı atıyor) aldırmaz hale gelince; ahval, teessüfle gördüğünüz şu hale dönüştü.
Hatta dikkatle baksanız görürsünüz ki; siyaset ricali, yalanın zararını defetmek için, (sonu gelmez bir) teselsüle sürükleyecek vazifeleri tesis etmeye nasıl mecbur kalmışlardır.
(Sayfa 26)
Ey Kardeşler! Kurtuluş sadece sıdktadır (doğruluktadır).
“Urvetü’l-vüska” (en sağlam kulp) sıdktır.
Maslahat için yalan söylemeye gelince; zaman onu neshetmiştir (hükmünü kaldırmıştır).
Çünkü maslahat, “seferdeki meşakkat” gibidir; sınırları belirli değildir ki hükümler ona bina edilebilsin.
Ya sıdk (doğru söylemeli) ya da sükût etmeli (susmalı)!
DÖRDÜNCÜ KELİME:
Tahkikatın netice verdiği kelime şudur: “Muhabbet” (Sevgi).
Yani, muhabbete en layık şey, muhabbetin kendisidir.
Ve husumete (düşmanlığa) en layık sıfat, husumettir.
Eğer bir şeye düşmanlık etmek isterseniz, düşmanlığa düşmanlık ediniz. Çünkü o (düşmanlık), en gaddar bir düşmandır.
Evet, husumet zamanı geçmiştir; onda asla fayda yoktur. Nefislerinizin size, “Hasmımızın fenalıklarına karşı husumet besliyoruz” diye vesvese verip sizi aldatmasına kapılmayınız… Hayır, (bu husumetiniz) gururunuzdan ve nefsinizdendir.
(Sayfa 27)
Siz farkında olmadan, husumet tabiatıyla; düşmanlık sebeplerine nisbetle dağlar gibi olan muhabbet sebeplerini indiriyor, hafifletiyor, hatta tahkir ediyorsunuz.
Muhabbet ve adavet (düşmanlık), ziya (ışık) ve karanlık gibidir; hakikaten bir araya gelemezler.
Ya muhabbet galip gelir; o vakit adavet şefkate, acımaya ve teessüfe inkılap eder.
Yahut adavet galip gelir; o vakit muhabbet mümâşaata (yapmacık dostluğa) ve gösterişe inkılap eder.
Halbuki muhabbet sebepleri; İman, İslamiyet, cinsiyet (milliyet) ve insaniyettir. Bunlar dağlardan daha ağır ve racihtir (üstündür).
Adavet sebebi ise; çakıl taşları gibi bazı hususi kötülüklerdir.
Öyleyse, tabiatında bir Müslümana karşı adavet galip gelen kimse; “Uhud Dağı”nı hafife alıp, “O, çakıl taşından daha küçüktür” diyen kimse gibidir.
(Sayfa 28)
Netice: Muhabbet, İslamiyet’in mizacıdır.
Ehl-i adavetin misalini, mizacı bozulmuş bir çocuğun haline benzetiyorum; ağlamak ister, ağlamasına bahane arar.
Acaba mümkün olduğu kadar hüsn-ü zan etmek varken, neden su-i zan ediyorsunuz!..
BEŞİNCİ KELİME:
Meşveretin bize öğrettiği kelime şudur:
“Bu zamanda ferdî (tek bir) günah, bir tek günah olarak kalmaz, belki bine çıkar. Münferit (tek) bir hasene (iyilik) de tek bir iyilik olarak kalmaz, belki binlere yükselir.”
Bunun sırrı şudur:
Meşveret bize “Hâkimiyet-i Milliye”yi tanıttı. Ve milliyetimiz; İslamiyet, Osmanlılık ve unsuriyet (ırk/kavim) rabıtalarından örülmüş, muhkem (sağlam) ve imtizaç etmiş (kaynaşmış) bir halattır.
Milliyet, İslamiyet’in bir sadefi (kabuğu) olmakla beraber; bütün İslam’ı, birbirine bağlı, birbirine destek olan, sanki nurani bir zincirle bağlanmış tek bir aşiret hükmüne getiren bir rabıtadır.
(Sayfa 29)
Nasıl ki bir aşiretten bir fert bir cinayet işlese; bütün aşiret fertleri, diğer aşiretin nazarında sanki hepsi o cinayeti işlemiş gibi müttehem (suçlu) olur.
Ve eğer o fert bir hasene (iyilik) yapsa; bütün aşiret onunla iftihar eder, sanki hepsi onu yapmış gibi olur.
Aynen bunun gibi; bu zamanda bir seyyie (kötülük) sahibine münhasır kalmaz, belki milyonlarca nefsin hukukuna tecavüz eder.
Ey insanlar! Mazeret beyan edip demeyiniz ki:
“Bizim zararımız dokunmuyor, (ama) fayda vermeye de gücümüz yetmiyor.”
Hayır! Sizin tembelliğiniz ve kenara çekilmeniz zarardır; hem de ne zarar!
Ve keza, bir hasene (iyilik) de sadece failinde (yapanda) kalmaz; belki milyonlarca nefse sirayet eder ve onların hayat rabıtalarını kuvvetlendirir!
(Sayfa 30)
Ey Kardeşler! Zannetmeyiniz ki ben size nasihat etmek için bu makama kalktım. Belki ben, sizdeki hakkımızı dava ediyorum.
Çünkü bizim menfaatlerimiz size bağlıdır; sizin tembelliğinizle biz zarar görüyoruz…
Ey Arap topluluğu! Bu kelam ile, (kendilerine) hitap edileceklerin evveli sizsiniz; çünkü siz bizim üstadlarımızsınız.
Siz (vaktiyle) imamlarımızdınız ve İslamiyet’in hamileriydiniz. O halde (ihmalinizden doğan) günahınız en büyük, (hizmetinizden doğan) hasenatınız da en yücedir.
Sakın hayal etmeyiniz ki; ben himmetleri siyasetle iştigal etmeye teşvik ediyorum. Çünkü siz siyasetin haşiyelerindeki ince hatları uzaktan okuyamazsınız.
Ben heyet-i içtimaiyeyi (sosyal yapıyı), çarkları birbiriyle kardeş (uyumlu) olan bir fabrika gibi tasavvur ediyorum. Eğer bir çark yavaşlasa veya komşusuna tecavüz etse, makinenin mekanizması (işleyişi) bozulur.
İşte ben kemal-i teessüf ve teellümle (üzüntüyle) diyorum ki:
(Sayfa 31)
Ecnebiler bizim kıymetli mallarımızı aldıkları ve bedelinde bize değersiz (çürük) bir fiyat verdikleri gibi… Aynen öyle de; Din-i Hakk’ın madeninden neşet eden “yüksek ahlakımızı” da çaldılar ve mukabilinde bize kendi “kötü ahlaklarını” verdiler.
Mesela, onlardan bir adam der ki: “Eğer ben ölürsem milletim yaşasın; zira milletimde benim için baki bir hayat vardır.”
Bu söz, aslen Din-i Hak’tan tevellüd eden “bizim kelimemizdir”. Ve onların terakkilerinin (yükselmelerinin) metin esasıdır; bizden çaldılar.
Bizden bir adam ise der ki: “Ben susuzluktan ölürsem, artık yağmur yağmasın! Ben görmezsem, dünya istediği gibi olsun (yıkılsın).”
İşte bu ahmakça kelime; dinsizlikten ve ahireti tanımamaktan tevellüd etmiştir ve içimize girmiştir.
(Sayfa 32)
Ve keza, milliyet fikriyle onlarda (ecnebilerde) bir fert, bir millet gibi olur. Çünkü bir kişinin kıymeti, himmeti nisbetindedir. Kimin himmeti milleti ise, o tek başına bir millettir.
Bizim bazımızda ise; -istidadımızın celaletine (büyüklüğüne) rağmen- nazarın (bakışın) kısalığı sebebiyle, binimiz bir hükmündedir.
Kimin himmeti nefsi ise, o insan değildir.
Çünkü insan, tabiatı itibariyle medenidir; ebnâ-yı cinsini (hemcinslerini) mülahaza eder (düşünür).
ALTINCI KELİME:
İslamiyet’in saadetinin anahtarı, ancak ve ancak “Meşveret” (Şûra)dır.
Ben meşveretin hakikatleri hakkında bir kitap telif ettim, isteyen ona müracaat etsin.
Ve keza, Asya’nın talihini açacak olan ve İslam’ın üç yüz milyonluk ayağına vurulan çeşit çeşit istibdatların kaydını (zincirini) açacak anahtar; şehamet ve şefkat-i imaniyeden tevellüd eden ve adab-ı şer’iye ile süslenen “Hürriyet”tir.
(Sayfa 33)
Yani iman şunu iktiza eder ki: Tahakküm ve istibdat etmesin ve başkasının tahakküm ve istibdadı altına da girmesin. Allah’a kul olan, kullara kul olmaz.
(Mealen): “…Allah’ı bırakıp da birbirimizi rabler edinmeyelim…” (Âl-i İmrân, 3/64)
Evet, hürriyet Rahman’ın bir atiyyesidir (hediyesidir); çünkü o imanın bir hassasıdır (özelliğidir).
Yaşasın Sıdk!
Ölsün Ye’s (Ümitsizlik)!
Devam etsin Muhabbet!
Kuvvet bulsun Şûra (Meşveret)!
Kınama, hevasına tabi olanadır. Selam ise, hidayete tabi olanadır…
ZEYL (EK)
İLLETİN (HASTALIĞIN) TEŞHİSİ
Mülahaza: Biliniz ki, insanlar bana sitem ediyor ve diyorlar ki: “Senin kelamın muğlak ve müşkildir, anlaşılmıyor.”
Ben de tabiatımı, âdetinin hilafına (tersine) zorladım. O yüzden bu zeyl (ek), derecesi düşük ve (edebi) ziynetten çıplak oldu. Bir sayfa yerine, (izah ede ede) sayfalar oldu.
Bediüzzaman
===============•-•===============
Zeyl’in (Ekin) tercümesine 37. sayfadan itibaren, “Birinci Mesele” başlığı altındaki sual-cevap ile devam ediyorum.
(Sayfa 37)
Bismillahirrahmanirrahim
Birinci Mesele
Sual: Hamiyet-i diniye (din gayreti) mi, yoksa hamiyet-i milliye (milliyet gayreti) mi; hangisi daha sağlam, itimada daha layık ve daha halistir?
Cevap: Biz Müslümanlar indinde; din ve milliyet bizzat müttehittir (birdir), ancak itibarî olarak farklıdır. Belki din, milliyetin hayatı ve ruhudur.
Kim ki ikisini birbirinden ayırırsa; onun nazarında hamiyet-i diniye hem avamı (halkı) hem havassı (seçkinleri) kuşatır (umumidir). Hamiyet-i milliye ise, yüzden ancak birine mahsustur (hususidir).
Ve biz Şarklılar indinde; kalplere hâkim olan “hiss-i dinî”dir.
Kader-i Ezeli, Enbiya cumhurunu (peygamberlerin çoğunu) Şark’tan göndermekle işaret etmiştir ki;
(Sayfa 38)
Şarkı uyandıran ve ayağa kaldıran, sadece hiss-i dinîdir. Onu terakki ettirecek ve ikaz edecek olan da odur.
Ey Soru Soran!
Sana cevabının inkişaf edeceği bir hikâye anlatayım:
Sultan Reşad’ın Rumeli seyahati münasebetiyle ben de seyahat ettim. Trende (şimendiferde) bulunuyordum. Benimle bazı kimseler arasında “Hamiyet-i milliye mi, yoksa hamiyet-i diniye mi tutunmaya daha layıktır?” diye bir bahs (tartışma) açıldı.
Onlara dedim ki:
“Hamiyet-i diniye bizim için o metin halattır, o urvetü’l-vüskadır (sağlam kulptur) ve o nurani silsiledir.”
Dediler: “Delil nedir?”
(O sırada) demir yolu kenarında duran bir çocuk gördüm…
(Sayfa 39)
Henüz yaşı kemale ermemiş o çocuk. Arkadaşıma dedim: “İşte şu çocuk, lisan-ı haliyle sualinizin cevabını bana öğretiyor. O, bizim bu seyyar medresedeki üstadımızdır.”
Dediler: “Nasıl yani?”
Dedim: Bakınız, şu çocuk; o koca “dabbetü’l-arz”ın (trenin) geçtiği yola bir zira (bir kol boyu) mesafede, yolun kenarında durmuş. O dehşetli makine ki; gürültüsüyle tehdit ediyor, hücumuyla tahakküm ediyor. Sanki “Bana rast gelenin ve benimle mübareze edenin (karşılaşanın) vay haline!” diyor.
Halbuki o masum çocuk, onun yolunun kenarında kemal-i hürriyetle ve tam bir cesaretle durmuş, ona hiç aldırmıyor. Sanki bu aracın hücumunu hafife alıyor, onun gürültüyle tehdidini istihza ediyor (alay ediyor) ve diyor: “Gök gürültüsü gibi gürlemenle bizi korkutamazsın!”
Sanki lisan-ı haliyle ona şöyle hitap ediyor:
“Ey Şimendifer! Sen bir nizamın esirisin. Ve senin dizginin, seni sevk edenin (makinistin) elindedir. Senin haddin değil ki bana tecavüz edesin veya bana istibdat edesin. Haydi, Rabb’inin izniyle yoluna git, geç!..”
(Sayfa 40)
Sonra ey kardeşim! O çocuğun yerinde, “İranlı Rüstem”i veya “Yunanlı Herkül”ü hayal et. Şu şartla ki; onların bu şimendiferin bir nizam ile cereyan ettiğine (işlediğine) itikadları olmasın…
O trenin uzaktan hücum ettiğini veya tünelden çıktığını gördükleri zaman;
(Haşiye: Başında ateşli bir duman, karnında oturan insanlar, ağzında kendi nefsinden yıldırımlar, gözlerinde elektrikten şimşekler… Eğer şimendifer bir tarla faresi olsaydı, tünel de onun deliği olurdu.)
O iki kahraman -harika cesaretleriyle beraber- onun yolundan binlerce zira’ (yani metre) uzağa nasıl kaçacaklardı?
Ve o trenin tehdidi karşısında hürriyetleri nasıl sönecek, hücumuyla cesaretleri nasıl hiçe inecekti?
(Sayfa 41)
Çünkü itikadsızlıkları sebebiyle, onu (nizam altındaki) itaatkâr bir merkep (binek) zannetmiyorlar; bilakis onu (başıboş) yırtıcı bir canavar tevehhüm ediyorlar.
Öyleyse bil ey kardeşim! O çocuğu, bu iki kahramandan daha ziyade cesaretli kılan, hürriyetini daha mükemmel yapan ve onu mertebece onların fevkine çıkaran sır nedir?
Sadece o çocuğun kalbindeki “hakikat çekirdeği”dir. Yani, trenin intizamla işlediğine olan itminanıdır (güvenidir). Ve “Bu bineğimizin bir sevk edicisi vardır, onu bir hesapla yürütüyor” demesidir.
O iki kahramanı korkutan ve vicdanlarını vehme esir eden şey ise; onun intizamına olan itminansızlıkları ve sürücüsünü (Nâzım’ını) bilmemeleridir (cehaletleridir).
Eğer bu misalde temsil edilen manayı anladıysan; başını kaldır ve kainata bak!
Allah’ın şu fezada (uzayda) ne kadar yıldız küreleri, ne kadar alem ecramı (gök cisimleri) var…
(Sayfa 42)
Ve hadisat silsileleri ve şimendifer, balon, otomobil misali teselsül eden vukuatlar… Bunlar İlahîdirler! Sanki onlar berrî (karasal) sefineler, bahrî (deniz) gemileri ve havaî (havasal) bineklerdir ki; kudret eli onları sevk eder. Maneviyat aleminde de bunların nazirleri (benzerleri) vardır.
Ey muhatap! Bütün bu seyyar ve tayyar (uçan) mevcudat; vehim ve dalalet ehlini, hadisatın hücumlarıyla ve müteselsil musibetlerle tehdit ediyor.
İyice düşün; beşerî (insanı) kâinatın istibdadından kurtaran ve kâinata meydan okuyan o vicdanı, vehim ve korkunun esaretinden halas edip hürriyetine kavuşturan nedir?
Ancak ve ancak, beşerin “Her şey bir kader ile cereyan ediyor” hakikatine olan itminanıdır.
(Sayfa 43)
O mevcudattan hiçbir fert yoktur ki, bir mukaddir (tayin edici) onu sevk etmesin. Emredileni yapmaktan geri durmazlar.
﴾…Hepsi bir yörüngede yüzerler. ﴿ (Yâsin, 36/40)
Kimin kalbinde “Din-i Hak” olan o hakikat çekirdeği bulunmazsa ve emelleri ona istinad etmezse; bi’z-zarure cesareti söner, vicdanı tefessüh eder (bozulur) ve farkında olmadan kâinatın ve hadisatın esiri olur.
İşte sabit oldu ki: Hürriyet ve şehamet gibi bütün kemalatın esası, ancak ve ancak “Din-i Hak”tır.
Görmüyor musun? Bu hakikat şuaından (ışığından) bir şule, iman nuruyla münevver İslam askerinin kalbinde parlayınca; askerimiz öyle bir dereceye terakki etti ki -bütün insanların ikrarıyla- İslam askerindeki manevi kuvvet rüçhan (üstünlük) kazandı. Halbuki devletimiz yüzlerce senedir (maddeten) gerilemekteydi.
İşte o şehadet (delil); askerin lisanıyla konuşan şu histir:
“Cihadda hayat ve saadet vardır.”
(Sayfa 44)
“Eğer ölürsem, şehadetle zafer bulurum. Eğer galip gelirsem, gazilik benim ganimetimdir.”
Sual: Hazır medeniyet, dinî cihada yardım etmiyor ve fetva vermiyor. (Buna) nasıl tatbik edile?
Cevap: Medeniyet, (kendi çıkarları için) müdafaa (savunma) adına gayr-ı meşru vasıtaları meşru kıldığı ve cevazına fetva verdiği halde; şeriatların en sabiti olan Cihada nasıl yardım etmez ve teşvik etmez?
Madem dünyada rezilet vardır; elbette fazilet onunla mücadele edecektir. Cihad ebedidir!
(Sayfa 45)
Sonra, bizim mevkıimiz ve yerimiz -ki bize geniş gelmiş, başkaları gibi dar gelmemiştir- tecavüz mevki değil, tedafü (savunma) mevkidir. Dinimizin esası da buna işaret eder.
Çünkü ﴾Dinde zorlama yoktur…﴿ (Bakara, 2/256) ve ﴾…Bizimle sizin aranızda ortak bir söze gelin…﴿ (Âl-i İmrân, 3/64) ayetleri, bizi tedafü (savunma) mevkiinde durduruyor.
Zira “Gelin (teâlev)” kelimesi işaret eder ki; bizim birinci vazifemiz ittifaka “davet”tir. Sonra (saldırı olursa) cihad ile onları defederiz.
Bu hakikatin kuvvetine, yani “Hamiyet-i Diniye”nin muamelattaki tesirine delil olan şeylerden biri şudur:
Hikâye edilir ki: Birisi bedevi bir kavme misafir oldu. Faziletli bir adamın yanına indi. Gördü ki, onlar mallarını muhafaza etmeye ehemmiyet vermiyorlar. Hatta paralarını evin köşelerine, hiç sakınmadan attıklarını gördü.
Misafir ev sahibine dedi: “Mallarınızı koruma altına almadığınız halde hırsızlıktan korkmuyor musunuz?”
(Sayfa 46)
(Ev Sahibi): Bizde hırsızlık vuku bulmaz.
(Misafir): Biz paralarımızı kasalara kilitliyoruz, yine de bizden çokça çalınıyor.
(Ev Sahibi): Biz (hırsızlık olursa), Allah’ın emrettiği gibi hırsızın elini kesiyoruz.
(Misafir): Öyleyse zannederim ki, sizin çoğunuzun bir eli yoktur (kesiktir)?
(Ev Sahibi): Ben elli yaşına geldim, ömrümde sadece bir elin kesildiğini gördüm.
(Misafir): Acayip! Bizde her gün niceleri hapsediliyor, yine de bu tesirin onda biri kadar tesir etmiyor?
(Ev Sahibi): Siz azim bir emri ihmal etmişsiniz ve…
(Sayfa 47)
Acip bir sırrı gafletle unutmuşsunuz.
O sır şudur: Bizden bir hırsız hırsızlık yapmak istese ve başkasının malını almak için elini uzatsa; Silsile-i Arşiyeye (Arş’a uzanan silsileye) bağlı ve muhit (kuşatıcı) bir emr-i nurani olan “Hadd-i şer’inin icrası hükmünü” hatırlar.
Ve kalbinin tâ ötesinden bir nida işitir. Sanki kalbinin kulağıyla, iman hassası sayesinde, Arş’ın fevkinden inen Ezelî Kelam’ın; ﴾Hırsızlık eden erkek ve kadının, … ellerini kesin.﴿ (Mâide, 5/38) diye hırsızın eli üzerine inen sadasını (sesini) duyar ve hisseder.
Bu itikad, onun maneviyatını heyecana getirir.
Ulvi hissiyatı ihtizaza gelir (titrer). Ruhun etrafından ve vicdanın derinliklerinden gelen manevi kuvvetleri birbirine seslenir ve hırsızlık meylinin üzerine hücum ederler. O meyil kesilir, büzüşür.
Bu ulvi menediciye (zâcir) ve vicdanî engelleyiciye (râdı’) karşı, hiçbir meyil (heves) kendini muhafaza edemez.
(Sayfa 48)
Çünkü fiiller, kalbin temayüllerinden (meyillerinden) sadır olur. Meyiller ise ruhun ihtisaslarından (hislerinden) neşet eder. Ruh ise iman nuruyla ihtizaza gelir (harekete geçer).
Hâsıl-ı Kelâm:
Hadd-i şer’inin “imtisal” (emre uyma) niyetiyle icra edilmesinden; ruh, akıl ve vicdan müteessir olur.
Sizin sanatınız (cezalandırma yönteminiz) buna muhaliftir. Zira sizden biri hırsızlık yapmak istese; sadece vehim cihetinden müteessir olur.
Çünkü insanlar bilirse kınanacağını, hükümet bulursa hapsedeceğini tevehhüm eder. Kuvve-i vahimesi (vehim duygusu) sadece sathî (yüzeysel) bir infial gösterir.
Elhasıl: Adalet, ancak “Allah bunu emretmiştir” haysiyetiyle icra edilirse mahz-ı adalet (tam adalet) olur. Çünkü bu haysiyet (bakış açısı), hükmen daha nüfuzlu, tesir bakımından daha tam ve faidece daha umumidir.
(Sayfa 49)
Evet, haysiyetlerin (bakış açılarının) değişmesiyle hakikatler değişir.
Nice şeyler vardır ki bir nisbetle (açıdan) vacip, başka bir nisbetle haram olur. Bir şey, bir unvanla bedihi (apaçık) iken;
Başka bir unvanla nazarî (teorik/düşünceye muhtaç) olabilir. Mantıkta takarrür ettiği gibi.
Sair ilahi hükümleri de hırsızlık haddine kıyas et.
Cevabın başından buraya kadar olan kısımdan şu netice çıktı:
Hiss-i dinîden neşet eden hamiyet (gayret); daha sağlam, itimada daha layık ve daha safidir.
İkinci Mesele
Sual: Hazır medeniyet istibdada harp ilan ettiği gibi; hamiyet-i diniyenin (din gayretinin) hamillerine (taşıyıcılarına) karşı da husumet hissini heyecana getirmiştir.
Bu iki his, ecnebilerden bize de sirayet etti. İstibdada (tahakküme) hücum ettikleri gibi, hiss-i dinîye de emniyetsiz bir nazarla bakıyorlar. Bunda fikrin nedir?
(Sayfa 50)
Cevap: Evet, ecnebilerden bize, tiryak (ilaç) ile beraber zehir de sirayet etti.
Mazlumların istibdada harp ilan etmelerinin sebebi zahirdir (açıktır).
Ecnebilerdeki “Hiss-i Dinî”ye husumet ilan edilmesinin sebebine gelince:
İsevilik (Hristiyanlık) dini, bilhassa onun “Katolik” mezhebi; Avrupa’da acip ve dehşetli dâhilî ihtilallere (karışıklıklara) sebebiyet vermiştir.
Ve o mezhep, uzun zamanlar dâhilî siyasetin bir aleti olmuştur.
İstersen tarihe bak; “Neron” gibi zalimlerin kılıcıyla, mazlumların kanıyla nasıl kızardığını gör…
Sonra tarihe kulak ver; “Engizisyon”un tazyikiyle yükselen enînleri (iniltileri), feryatları ve lanetleri işit.
===============•-•===============
(Sayfa 51)
O Engizisyon Cemiyeti ki; beş yüz sene müddetle, akılları dehşete düşüren zulümleri irtikâp etmiştir. Benim yanımda (kanaatimce) o vahşi cemiyet ölmemiştir. Belki “medeniyet” suretinde tenasuh etmiş (yeniden doğmuş) ve medeniyetin hileleriyle, siyasetle ve ecnebilerin Hristiyan olmayanlara yaptıkları muamelelerle telfik etmiştir (örtünmüştür). Buna delil (işte bu muamelelerdir).
Sonra Fransa tarihine bak! Mezhep kavgası sebebiyle meydana gelen ihtilaf, dört yüz sene müddetle fukarayı nasıl dehşete düşürmüş ve mazlumların aleyhine ne karanlık inkılaplar irtikâp etmiştir. Bütün bunlarda; akla mutabık olmayan o mezhep (Katoliklik) vasıtasıyla, siyaset havassın (seçkinlerin) elinde, fukaranın mahvına ve akıl sahiplerinin felaketine bir sebep olmuştur.
(Sayfa 52)
Böylece fakr u zaruret ehlinin ve felsefe ehlinin kalplerinin derinliklerinde, müstebitlere karşı bir intikam hissi… Ve onları “hays beys” (kargaşa) içine düşüren o mezhebe karşı bir husumet hissi netice vermiştir. Bununla beraber, dini terk ederek o mezhebe hücum etmemişler; bilakis Protestanlık mezhebine istinad etmişlerdir. Buna rağmen, binlerce filozoflarının hücumuna maruz kaldığı halde, Katolik mezhebi şu an Paris’te resmî mezheptir.
Acaba! Bizim hayatımız olan İslamiyet, biz fakirler topluluğu için o mezhebe nasıl kıyas edilebilir? Halbuki aralarında yerle gök kadar uzun mesafeler ve “Hutbe-i Şamiye”de tafsil ettiğim pek çok farklar vardır.
(Sayfa 53)
O açık farklardan biri şudur: İslamiyet, Alem-i İslam içinde -pek azı müstesna- husumete sebep olmamıştır. Bilakis, Müslümanlarla onlara tecavüz edenler arasında (husumet olmuştur). Ve Katolik mezhebinin aksine, İslamiyet ehl-i İslam arasında siyaset desiselerine vasıta olmamıştır; meğerki nâdiren olsun.
Öyleyse mazlumlardan hiçbirinin, bizdeki bu “hakiki hisse” (hiss-i dinîye) itiraz etmeye hakkı yoktur. Çünkü İslamiyet, fukaranın sığınağı ve zamanın belalarına karşı mazlumların melceidir (barınağıdır). Kur’an’ı alemlere rahmet olarak indiren Zat’a kasem olsun ki; “Zekâtın vücubu” ve “Faizin (Riba) haramiyeti”, kalplerinin samimiyetiyle şehadet ederler ki: İslamiyet fakirlerin hamisi ve miskinlerin sığınağıdır.
(Sayfa 54)
Halbuki Katolik mezhebi, fakir ve miskinlere karşı zalimlerin kalesi gibi olmuştur. Mazlumların intikam hissini heyecana getiren siyaset desiselerinin müdahalesi hususunda İslamiyet’in bu mezhebe nisbeti, binde bir gibidir. Bu açık farklarla ve münasebetsiz bir kıyasla, eğer biz de onların (Avrupalıların) gittiği yoldan gidersek; Alem-i İslam’ı bin sene herc ü merç (karışıklık) içine atarız. Sonra (şayet kıyas Fransa’nın şimdiki tarzına sadık olsa bile) onların pek çok kötülükleri barındıran şu hazır medeniyetlerini bedelsiz olarak satın almaya rağbet edilmemesi gerekirken, nerede kaldı ki bin senelik bir bedel (kayıp) sarf edildikten sonra olsun!..
Sual: Madem ki husumet hissinin Alem-i İslam’da kabul görecek bir yeri yoktur; öyleyse bize sirayet etmesinin sebebi nedir?
(Sayfa 55)
Cevap: Kelam (söz), Fenn-i Beyan’da “Ma’ani-i Saniye” (ikinci manalar) tesmiye edilen maksatlarıyla fikirleri tenvir ettiği (aydınlattığı) veya kararttığı gibi… Aynen öyle de; kelam, “Ma’ani-i Evvel” (birinci manalar) tesmiye edilen üslup suretleri ve ifade tarzlarıyla da hissiyatı nezihleştirebilir veya kirletebilir.
Buna binaen; ecnebilerin bize tercüme edilen eserleri, maksatlarıyla fikirlerimizi tenvir edebildiği gibi; üslup suretleriyle de çok defa hayatımızı karıştırır, hatta dalalete (sapkınlığa) atar. Hatta onların bir tarihçisi veya edibi; mukaddesattan ve din büyüklerinden bahsederken sükûtuyla veya umursamazlığıyla yahut ifade tarzıyla; istihfaf (hafife alma) ve hürmetsizlik hissi telkin edebilir.
İşte onların hayatlarıyla (kültürleriyle) doymuş olan üslup tarzlarından içimize giren en büyük musibetlerden biri: Hamiyet-i diniyeyi taşıyanlara ve medrese alimlerine karşı “istihfaf”tır (hafife almaktır).
(Sayfa 56)
Halbuki bu alimler; insanların tamamı içinde hürmete, merhamete ve muhabbete en ziyade layık olanlardır. Eğer ortada bir kusur ve hata varsa; bu onların varlığından değil, belki zamanın müsaade etmemesi sebebiyle (o alimler içinde) kâmil muhakkiklerin bulunmamasındandır. Muhakkak ki alimler, İslamiyet’in direğidir!..
İşittim ki birisi, evinin direğinde bir bozukluk ve zayıflık görmüş. Onun yerine kuvvetli bir direk koymadan önce, onu sökmek için sarsmış; ev de başının üzerine yıkılmış. Yine gördüm ki birisi; Hz. Ömer’in (r.a.) celaletine, “kametinin (boyunun) minare gibi cisimli olduğuna” dair (zayıf) bir delil getiriyor. Başka biri, Hz. Ömer’in (r.a.) ruhunun azametine ve büyüklüğüne delil getirmeden evvel, (o zayıf) delili çürütüyor. Birincisi diyor ki: “Öyleyse Ömer de bizim gibidir!” (Ey bu kıyası yapan) düşün!
Yine şahit oldum ki birisi; bir mutaassıba, taassubundan dolayı hücum ediyor. Fakat onun “salabet-i diniyesinin” (dindeki metanetinin); takva, hakta sebat ve ahlakta metanet manasına gelen kıymetine delil getirmeden önce (hücum ediyor). Böylece o biçarenin salabet-i diniyesini de ifsat ediyor.
(Sayfa 57)
Zayıf direği kim kaldırırsa; önce tavanı daha kuvvetlisiyle muhafaza altına alsın, sonra (kaldırsın)… Yoksa bilmediği yerden (ev) harap olur. Kim fasit (çürük) bir delili iptal etmek isterse; önce hakk olan neticeyi sahih bir delille ispat etsin, sonra (iptal etsin)… Yoksa akıl erdiremediği yerden (hakikat) ifsat olur.
Kim taassuba hücum ederse; önce salabet-i diniyeyi muhafaza etsin ve ona hürmet göstersin, sonra (hücum etsin)… Yoksa farkında olmadan dalalete düşer.
Sual: Ehl-i heva ve hevesin dillerine doladıkları “Otuz Bir Mart” (Rumi takvim / Miladi 13 Nisan 1909) hadisesi hakkında ne dersin?
Cevap: Evvela; ona “On Bir Nisan (1325) saikası (yıldırımı)” demen daha evladır. Ben onu Divan-ı Harb-i Örfi’deki “İki Mekteb-i Musibet Şehadetnamesi” tesmiye edilen müdafaatımda şerh ettim.
(Haşiye: Ne yazık ki heyecan onu karıştırdı, matbaa da tahrif etti. -Müellif-)
Sonra bütün kuvvetimle diyorum ki: Muvafık (İttihatçı) ve muhalif (Ahrar/Muhalefet) tarafın hataları; kendi günahlarını, sükût etmiş ve mütevekkil (masum) insanlara yüklemeleridir.
(Sayfa 59)
Ey kendi fesatlarını başkasına yükleyerek nefislerini temize çıkaran mağrurlar! Sizin misaliniz, yeryüzünde fesat çıkarıp birbirini öldüren adamların misali gibidir. Sonra onların arasına, fesatlarını defetmek, onları barışa davet etmek ve o müthiş desiselerini izale etmek için “mukaddesat”ı hatırlatan bazı ehl-i salah (salih insanlar) girer. Ve Allah o ara bulucuyu; o mukaddesatın bereketiyle, onların fesadını yüzden bire indirmeye muvaffak kılar.
Sonra o hasım iki fırka; nefislerini temize çıkarmak, karşılıklı gurur hediyesi ve enaniyet rüşveti olarak birbirine müdahane (dalkavukluk) etmek için o iki taraf da hücum ederler. Ve o masum, nasih (öğüt verici) ara bulucuya insafsızca tecavüz ederek; vebalın önünü kesmek isteyen o zata kendi hatalarını yüklerler.
(Sayfa 60)
Evet, o nasih (öğüt veren) fırkadan da hücum edenler olmuştur. Çünkü o fırka, nazar-ı dikkatiyle keşfetmiş ve görmüştür ki: Şimdi “zakkum ağacı” tohumu miktarında olan o çekirdeğin içinde -ki şimdi o ağaç acı meyveler (hanzale) vermektedir- bir fesat saklıdır. (Gelecekte büyüyeceğini görerek) hücum etmişlerdir. Velakin Allah (niyetlerine binaen) cihadlarını kabul etsin…
Tercüme Tamamlandı.
KİTABI İNDİR
https://t.me/dindersimamhatip/85393
Bakınız:
https://tesbitler.com/2015/01/01/hutbe-i-samiye/
https://tesbitler.com/2025/11/15/hutbe-i-samiye-islam-aleminin-kurtulus-recetesi-ve-gelecegi/
https://tesbitler.com/2025/06/27/bir-milletin-dirilisi-icin-sifa-arayisi-hutbe-i-samiyenin-teshisi-ve-tedavisi/
Not: Gemini 3 Pro Yapay zeka ile çevirisi yapılmıştır.
Hazırlayan: Mehmet Özçelik www.tesbitler.com
www.mehmetözçelik.com
O5/02/2026