MİNNETSİZ NİMETTEN MİHNETLİ ZİLLETE: “İHBİTÛ”NUN SIRRI
MİNNETSİZ NİMETTEN MİHNETLİ ZİLLETE: “İHBİTÛ”NUN SIRRI
İnsan, daima yüksekten aşağıya, kolaydan zora, safiyetten kesifliğe meyletmiştir. Kuran-ı Kerim’in o muciz beyanında çınlayan “İhbitû” (İniniz!) emri, sadece coğrafi bir yer değiştirmeyi değil, ontolojik bir düşüşü, rütbece bir tenzili ve manevi bir sükûtu ifade eder. Bu emir, bazen cennetten dünyaya, bazen de hürriyet sahrasından esaretin şehri olan Mısır’a inişi resmeder.
İsrailoğulları, Tih çölünde, Allah’ın aziz misafirleriydi. Onlara gökten sofra kurulmuştu. Ne tarlayı sürme zahmeti, ne tohum ekme derdi, ne de hasat endişesi vardı. “Menn ve Selva” (Kudret helvası ve bıldırcın eti), Rezzak-ı Kerim’in rahmet hazinesinden “illetsiz”, yani sebepsiz ve zahmetsizce önlerine geliyordu. Bu, mutlak bir tevekkül ve hürriyet makamıydı. Esbab perdesi yırtılmış, doğrudan Müsebbibü’l-Esbâb’ın (Sebepleri Yaratan’ın) ikramına mazhar olmuşlardı.
Lakin insanoğlunun mayasındaki nankörlük ve toprağa olan meyli galebe çaldı. Onlar, göklerin o latif ve hafif rızkından bıktıklarını söyleyerek; yerin o kesif, ağır ve zahmetli ürünlerini istediler. “Bize soğan, sarımsak, mercimek, hıyar ver” dediler. Yani; “Biz, Allah’ın minnetsiz ikramını değil, kendi elimizin emeğiyle, alnımızın teriyle, çamurla, gübreyle uğraşarak elde edeceğimiz ‘kesbi’ rızkı istiyoruz” deme gafletine düştüler.
İşte o an, ilahi tokat “İhbitû mısran” (Bir şehre/Mısır’a inin!) şeklinde indi. “Madem siz, Bâkî olanın zahmetsiz ikramını, fâni dünyanın meşakkatli sebzelerine giriştiniz; o halde inin şehre! İnin o kalabalıkların, keşmekeşin, hiyerarşinin, efendi-köle ilişkisinin olduğu yere. Çünkü istediğiniz o süfli gıdalar, ancak zillet toprağında, bel bükerek, ter dökerek yetişir.”
Bu “iniş”, izzetten zillete bir geçişti. Çölün ıssızlığındaki o “tevhid” ve “hürriyet” havasını bırakıp, şehrin (Mısır’ın) boğucu ve şirk kokan havasına talip olmaktı. Firavunların diyarı olan Mısır, sembolik olarak nefsin arzularını, maddeye tapınmayı ve sebeplere köleliği temsil ediyordu. Onlar, karınlarını soğanla doyurmayı seçerken, ruhlarını sebeplere mahkûm ettiler.
Bu hadise, Hz. Adem ve Havva’nın cennetten ihracıyla da garip bir tevafuk ve kader birliği arz eder. Orada da “İhbitû” denilmişti. Onlar da elini uzatıp koparmak kadar kolay ve latif nimetler içindeyken, yasak ağaca meylederek imtihan diyarına, yani “zahmet yurduna” indirilmişlerdi. Cennetin o zahmetsiz hayatı bitmiş, yerine ekmeğini taştan çıkaran, rızkı için ömür tüketen dünya hayatı başlamıştı.
Daha da derine inersek; ruhlar aleminde, “Elestü bi Rabbiküm?” (Ben sizin Rabbiniz değil miyim?) hitabına karşı verilen “Belâ” (Evet) cevabı, lisan-ı hal ile bir başka tercihi işaret eder. İnsan o “Belâ” ile aslında dünya imtihanının “bela”sına, meşakkatine ve yüküne de talip olmuştur. Latif bir ruh iken, kesif bir bedene inmiş; meleklerin gıptayla baktığı makamdan, hayvanatın da altında dereceye düşebilecek bir “iniş” hattına girmiştir.
Hülasa; “İhbitû”, insanlığın bitmeyen hikâyesidir. Bizler bugün de aynı hatayı işliyoruz. Maneviyatın huzurlu ve geniş sahrasını bırakıp, modern şehirlerin, plazaların, bitmeyen hırsların dar ve kasvetli “Mısır”larına iniyoruz. Ruhun gıdası olan iman ve tevekkülü (Menn ve Selva’yı) elimizin tersiyle itip; dünyanın geçici zevkleri, makamları ve metaları (soğan ve sarımsak) uğruna ömrümüzü heba ediyoruz. Zahmetsiz rahmeti bırakıp, zahmetli bir zillete talip oluyoruz. Ne istediğimize dikkat etmeliyiz; zira “İnin oraya, istedikleriniz orada var” hitabı, hem bir cevap hem de dehşetli bir ikazdır.
MAKALE ÖZETİ
Kuran’daki “İhbitû” (İniniz) emri, sadece fiziksel bir yer değiştirmeyi değil, manevi bir rütbe kaybını ifade eder. İsrailoğulları’nın çölde kendilerine sunulan zahmetsiz ve ilahi “Menn ve Selva” yerine, toprağın zahmetli ürünleri olan soğan ve sarımsağı istemeleri, insanın “âlî” (yüksek) olanı bırakıp “ednâ” (alçak) olana meyletmesinin sembolüdür. Bu talep üzerine “Mısır’a/şehre inin” denilmesi; hürriyet ve tevekkül makamından, çalışma, yorulma ve sebeplere köle olma zilletine düşüştür. Bu durum, Hz. Adem’in cennetten dünyaya indirilişi ve ruhların “Belâ” diyerek imtihan yükünü yüklenişiyle paralellik arz eder. İnsan, “illetsiz” (zahmetsiz) nimeti tepip, “zilletli” ve meşakkatli dünya nimetlerini tercih ederek kendi düşüşünü hazırlamıştır.
KONUYLA ALAKALI VE MÜRADİFİ AYETLER
* Bakara Suresi, 61. Ayet: “Hani siz, ‘Ey Mûsâ! Biz bir tek yiyeceğe asla katlanamayız. Rabbine dua et de bize yerin bitirdiği şeylerden; sebzesinden, hıyarından, sarımsağından, mercimeğinden, soğanından çıkarsın’ demiştiniz. Mûsâ da size, ‘Hayırlı olanı, daha aşağı olanla değiştirmek mi istiyorsunuz? Öyleyse inin bir şehre (Mısır’a)! İstedikleriniz orada sizin için (hazır) vardır’ demişti. (Bu nankörlükleri yüzünden) üzerlerine zillet ve miskinlik damgası vuruldu, Allah’ın gazabına uğradılar…”
* Bakara Suresi, 36. Ayet: “Derken şeytan ayaklarını oradan kaydırdı, içinde bulundukları (cennet yurdundan) onları çıkardı. Biz de: ‘Birbirinize düşman olarak inin oradan! Sizin için yeryüzünde bir süreye kadar yerleşip kalmak ve (orada) geçinmek vardır’ dedik.”
* Tâhâ Suresi, 123. Ayet: “(Allah) şöyle dedi: ‘Birbirinize düşman olarak hepiniz oradan inin! Artık benden size bir hidayet geldiğinde, kim benim hidayetime uyarsa o sapmaz ve bedbaht olmaz.'”
* A’râf Suresi, 172. Ayet: “Hani Rabbin (ezelde) Âdemoğullarının sulplerinden zürriyetlerini almış, onları kendilerine karşı şahit tutarak, ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ demişti. Onlar da, ‘Evet (bela), şahit olduk (ki Rabbimizsin)’ demişlerdi…”
Hazırlayan: Mehmet Özçelik www.tesbitler.com
www.mehmetözçelik.com
O7/02/2026