HUDUT VE HÜRRİYET ARASINDA: EŞREF-İ MAHLÛKATIN SIRRI

HUDUT VE HÜRRİYET ARASINDA: EŞREF-İ MAHLÛKATIN SIRRI

İnsan, kâinatın en muazzam, en girift ve en şifreli kitabıdır. Bu âlem sahnesine fırlatılmış başıboş bir madde yığını değil, bilakis her zerresiyle “kodlanmış”, ilahi bir takdir planı ile tanzim edilmiş bir şaheserdir. Biz bu ezelî yazılıma “fıtrat” diyoruz. İslam fıtratı üzere, tertemiz ve nakış nakış işlenmiş bir donanımla dünya sürgününe gönderilmiştir.
Gözü belli ışık dalgalarını süzer, kulağı mahdud frekansları işitir. Dili tatmaya, eli tutmaya ayarlıdır. Zahiri ve batini, yani maddi ve manevi tüm cihazları, bu âlemdeki eşya ile irtibat kuracak şekilde programlanmıştır. Ancak bu program, tekdüze bir makine nizamı değildir. İşte sır burada düğümlenir. İnsan, muazzam bir mühendislik harikası olan, her şeyiyle tasarlanmış bir “robot” misali düşünülebilir; lakin Yaradan, bu robota kendi ruhundan üflemiş ve “kalp” denilen latif merkeze, “akıl ve irade” anahtarını teslim etmiştir.
Bu anahtar, cüz-i iradedir. Allah, mutlak kudretiyle her şeyi kuşatmışken, insana kendi mülkünde tasarruf etmesi için küçük bir alan, bir “yetki sahası” bırakmıştır. Bu, bir padişahın, en güvendiği valisine hazinesinin anahtarını verip, “Bakalım bu emanetle adalet mi dağıtacaksın, yoksa zulüm mü edeceksin?” demesi gibidir. İnsan, bu irade sayesinde programlı bir makine olmaktan çıkar, “mesul” bir varlık haline gelir.
İnsana takılan “Ene” (benlik) duygusu, bu sırrın en keskin ucudur. Ene, aslında bir “vahid-i kıyasi”dir; yani mutlak olanı anlamak için verilmiş itibari bir ölçü birimidir. İnsan; “Ben bu evi yaptım, şu kadar ilmim var, şu kadar kudretim var” diyerek, sınırlı ve cüzi ölçücükleriyle, Allah’ın sınırsız ilmini, kudretini ve Malikiyetini anlamaya çalışır. Lakin imtihan tam da bu noktada başlar.
Eğer insan, kendisine verilen bu “benlik” ve “irade” emanetini, sınırlarını bilerek kullanırsa; kâinatın dikkatli bir müfettişi, nazik bir misafiri ve adil bir halifesi olur. Eşyayı teftiş eder, tabiat olaylarındaki hikmetleri süzer, sebepler perdesini aralayarak Müsebbibü’l-Esbâb’ı (Sebepleri Yaratanı) bulur. Âdeta bir saray nazırı gibi, Sultan-ı Ezelî’nin mülkünde O’nun namına tasarrufta bulunur.
Fakat heyhat! İnsan, kendisine geçici olarak verilen bu “yetki” ve “etki” alanını, kendi malı zannederse; o kodlanmış sınırları zorlayıp haddini aşarsa, esfel-i safiline (aşağıların en aşağısına) yuvarlanır. O küçücük iradesiyle Firavunlaşır, Nemrutlaşır. Kendine verilen cüzi kudretle ilahlık taslamaya kalkar. Bir atomu parçalayıp enerji üretecek akla sahipken, o akılla şehirleri yerle bir eden bombalar yapar. Milyonların hayatını karartacak zulümlere imza atar. Zira insan, hayra kabiliyeti olduğu kadar, şerre de kabiliyeti olan; “ahsen-i takvim” (en güzel kıvam) ile “belhüm adâl” (hayvandan daha aşağı) dereceleri arasında gidip gelen bir yolcudur.
Netice-i kelam; insana çizilen hudutlar bir mahrumiyet değil, bir emniyet şerididir. Akıl ve irade, başıboşluk için değil, “Emanet”i taşımak içindir. İnsan, ne tamamen rüzgârın önündeki yaprak gibi iradesizdir, ne de her şeyi yapmaya muktedir bir ilahtır. O, aczini bildiği oranda güçlü, haddini bildiği oranda hür, Rabbine kul olduğu oranda sultandır.

MAKALE ÖZETİ
İnsan, “fıtrat” denilen ilahi bir yazılım ve belirli biyolojik/ruhsal sınırlar (görme, işitme vb.) ile dünyaya gönderilmiştir. Ancak insanı diğer canlılardan ve programlanmış makinelerden ayıran temel fark; kendisine verilen “akıl”, “cüz-i irade” ve “ene” (benlik) emanetidir. Bu emanet, insana kısıtlı bir alanda seçme ve eyleme geçme hürriyeti tanır. Bu yetki sayesinde insan, kâinatı inceleyen bir “müfettiş” ve Hakk’ı tanıyan bir kul olabileceği gibi; sınırlarını unutup enaniyetine yenilerek Firavunlaşabilen, zulmedebilen tehlikeli bir varlığa da dönüşebilir. İnsanın değeri, bu yetkiyi ve iradeyi, yaratılış gayesine uygun kullanıp kullanmadığı ile ölçülür.

KONUYLA İLGİLİ VE MÜRADİFİ AYETLER

* Rûm Suresi, 30. Ayet: “(Resûlüm!) Sen yüzünü hanîf olarak dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmış ise ona çevir. Allah’ın yaratışında değişme yoktur. İşte dosdoğru din budur; fakat insanların çoğu bilmezler.”
* Ahzâb Suresi, 72. Ayet: “Biz emaneti, göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler, (sorumluluğundan) korktular. Onu insan yüklendi. Doğrusu o çok zalim, çok cahildir.”
* Şems Suresi, 7-10. Ayetler: “Nefse ve onu şekillendirip düzenleyene; ona kötü ve iyi olma kabiliyetlerini verene yemin olsun ki, nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir. Onu kötülüklere gömüp kirleten kimse de ziyana uğramıştır.”
* İnsan Suresi, 2-3. Ayetler: “Şüphesiz biz insanı, karışım halindeki az bir sudan (meniden) yarattık ve onu imtihan edeceğiz. Bu sebeple onu işitir ve görür kıldık. Şüphesiz biz ona (doğru) yolu gösterdik. İster şükredici olsun ister nankör.”
* Zâriyat Suresi, 56. Ayet: “Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.”
* Tîn Suresi, 4-5. Ayetler: “Biz, gerçekten insanı en güzel bir biçimde yarattık. Sonra onu, aşağıların aşağısına indirdik.”
* Alak Suresi, 6-7. Ayetler: “Hayır, insan kendini yeterli gördüğü için mutlaka azgınlık eder.”

Hazırlayan: Mehmet Özçelik www.tesbitler.com
www.mehmetözçelik.com
O7/02/2026