SANAL EŞKIYALIK VE CAYDIRICI ADALETİN GEREKLİLİĞİ

SANAL EŞKIYALIK VE CAYDIRICI ADALETİN GEREKLİLİĞİ

Zamanın çarkları döndükçe, imtihanın şekli de, günahın libası da değişiyor. Eskiden dağ başlarında yol kesen eşkıyalar, şimdilerde dijital ağların karanlık dehlizlerinde pusu kuruyor. İçişleri Bakanlığı’nın da ifade ettiği üzere; kapı kıran, pencere zorlayan hırsızlık azalırken, insanların iyi niyetini, korkularını ve cehaletini sermaye yapan “sanal dolandırıcılık” ne yazık ki bir veba gibi yayılıyor.
Bugün hapishanelerimiz, sayıları 400 bini aşan mahkumla dolup taşmış durumda. Lakin bu kalabalık, vicdanları rahatlatan bir adaletin tecellisinden ziyade, suçun bir nevi “meslek” haline geldiği, hırsızın daha büyük hırsızlıklar için plan yaptığı bir mektebe dönüşmüştür. Bizzat hapishaneye derse gittiğimde şahit olduğum bir olay; “Hapisten çıkar çıkmaz soyacağı marketi planlayan” dört hırsızın daha ilk haftasında çıktığında bir marketi soyma planı ve hali, mevcut ceza sisteminin ıslah edici vasfını yitirdiğinin en acı isbatıdır. “Bir kere lekelendim” diyerek fıtratındaki temizliği unutan ve suç bataklığına daha çok saplanan bu güruh için, sadece hürriyeti bağlayıcı cezalar kafi gelmemektedir.
Zira hırsızlık ve dolandırıcılık, temelinde “hırs” ve “kolay kazanç” hastalığına dayanır. Bediüzzaman Hazretleri’nin; “Hırs, sebeb-i hasarettir (zarar ve kayıp sebebidir)” şeklindeki muazzam tesbiti, burada manidar bir hakikati haykırır. Ancak bu hasaret, sadece manevi bir kayıp olarak kalmamalı, dünyada da suçlunun canını yakacak maddi bir bedele dönüşmelidir.
Mademki bu vicdan fukarası insanlar, başkasının alın terine, birikimine, çoluk çocuğunun rızkına göz dikiyor; o halde cezası da “cinsinden” olmalıdır. Hapis yatıp çıkmak, bu devirde ne yazık ki bir caydırıcılık taşımıyor. Bilakis, içeride kurulan “suç kardeşliği” ile dışarıya daha azılı birer suç makinesi olarak dönüyorlar.
Çare bellidir: Hakime geniş bir salahiyet tanınmalı, dolandırıcının gasp ettiği meblağın on katından elli katına kadar ağır bir tazminat ve ceza, derhal tahsil edilmelidir. Bir masumun 100 lirasını çalan, cebinden 5.000 lirasının çıkacağını, bütün mal varlığının, hatta istikbaldeki kazancının dahi tehlikeye gireceğini bilmelidir. “Mal canın yongasıdır” der atalarımız. Başkasının “yongasını” kesenin, kendi kökü kurutulmalıdır. Caydırıcılık, ancak suçlunun göze alamayacağı bir kayıpla mümkündür.
İnsanımız, “Polisiz, Savcıyız” yalanlarıyla korkutulup elindekiler alınırken, devletin, bankaların ve kurumların sadece “Dikkatli olun” ikazlarıyla yetinmesi kafi değildir. Sistem, vatandaşın gafletine değil, suçlunun cüretine mani olacak şekilde tahkim edilmelidir. Güven, mülkün temelidir. Eğer vatandaşın devlete ve adalete olan itimadı sarsılırsa, o toplumda huzurdan bahsetmek imkansız hale gelir.
Allah korkusunun ve ahiret inancının zayıfladığı, kalplerin katılaştığı bu ahir zamanda; kanunların pençesi, mazlumun ahını yerde bırakmayacak kadar keskin ve sert olmalıdır. Zira merhamet, zalime yapıldığında mazluma ihanettir. Dolandırıcıya gösterilecek her müsamaha veya yetersiz her ceza, yeni kurbanların vebali demektir.
Netice-i kelam; hırsızın elini kolunu sallayarak gezdiği değil, yaptığı haksızlığın bedelini misliyle ödeyerek “pişmanlık ateşiyle” yandığı bir adalet nizamı, huzurun yegane şartıdır.

MAKALE ÖZETİ
Geleneksel hırsızlığın yerini alan dijital dolandırıcılık, toplumun güven duygusunu ve iyi niyetini istismar etmektedir. Hapishanelerin doluluğu ve suçluların ıslah olmak yerine içeride yeni suç planları yapmaları, mevcut hapis cezalarının caydırıcı olmadığını göstermektedir. Hırs ve açgözlülükle başkasının malına göz dikene verilecek en etkili ceza, dolandırdığı meblağın 10 ila 50 katı kadar ağır para cezası olmalıdır. Devlet ve kurumlar güvenlik tedbirlerini artırmalı, adalet mekanizması ise suçluyu maddi olarak çökertecek yetkilerle donatılmalıdır. Çünkü zalime merhamet, mazluma ihanettir.

KONUYLA ALAKALI AYETLER VE MEALLERİ

* (Nisa Suresi, 29. Ayet): “Ey iman edenler! Mallarınızı aranızda batıl yollarla yemeyin. Ancak karşılıklı rıza ile yapılan ticaretle olursa başka. Kendinizi helak etmeyin. Şüphesiz Allah, size karşı çok merhametlidir.”
* (Bakara Suresi, 188. Ayet): “Aranızda birbirinizin mallarını haksız yere yemeyin. İnsanların mallarından bir kısmını bile bile günaha girerek yemek için onları hakimlere (rüşvet olarak) vermeyin.”
* (Maide Suresi, 38. Ayet): “Hırsızlık eden erkek ve hırsızlık eden kadının yaptıklarına karşılık bir ceza, Allah’tan bir ibret olmak üzere ellerini kesin. Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Not: İslam hukukunda bu ceza, caydırıcılığın en üst perdesini temsil eder ve toplumun mal emniyetini sağlamayı hedefler.)
* (Şu’ara Suresi, 183. Ayet): “İnsanların hakkı olan şeyleri kısmayın (böylece onları eşyalarından ve değerlerinden yoksun bırakmayın). Yeryüzünde bozguncular olarak karışıklık çıkarmayın.”

Hazırlayan: Mehmet Özçelik www.tesbitler.com
www.mehmetözçelik.com
O7/02/2026

 

 




VİCDAN TERAZİSİ VE KAYBOLAN BEREKET

VİCDAN TERAZİSİ VE KAYBOLAN BEREKET

Zorlu bir küresel salgın sürecinden geçtik. Ancak bu musibetin, sadece bedenlerimize değil, ahlakımıza ve ticari hayatımıza da sirayet ettiği acı bir gerçektir. Hastalık geçti lakin cemiyetin güven duvarlarında açtığı gedikler kapanmadı; aksine derinleşti. Eskiden “söz senettir” denilen çarşılarımızda, şimdilerde itimat, mumla aranan bir hazineye dönüştü.
Bililhassa son dönemde, ticaretin “ahilik” ruhundan sıyrılıp, vahşi bir “kazanma hırsına” teslim olduğuna şahitlik ediyoruz. Eskiden sabah siftahını yapan esnafın, gelen ikinci müşteriyi “Ben siftahımı yaptım, komşum daha yapmadı, ondan alışveriş yapınız” diyerek geri çevirdiği o yüksek fazilet, yerini “Daha çok, hep bana” diyen bir enaniyete ve açgözlülüğe bıraktı.
Hele ki mübarek Ramazan ayı yaklaşırken karşılaştığımız manzara, vicdanları kanatan bir tezat, izahı mümkün olmayan bir garabettir. Yılbaşı gibi, inancımızla ve kültürümüzle alakası olmayan günler yaklaşırken dükkan camlarını “Büyük İndirim”, “Kampanya” yazıları süsler. Lakin rahmet, mağfiret ve bereket ayı olan Ramazan’ın gölgesi düştüğünde, aynı etiketlerin insafsızca değiştirildiğini, fiyatların katlandığını görüyoruz. Bu, sadece ticari bir kurnazlık değil, aynı zamanda bu mübarek zamana karşı işlenmiş bir hürmetsizliktir.
Halbuki Ramazan, paylaşmanın, tokun açın halinden anlamasının talimi değil midir? Hangi vicdan, oruç tutacak bir ailenin sofrasına koyacağı zeytine, peynire veya bir parça ete, sırf talep arttı diye fahiş fiyat koymayı kabul eder? Bakanlığın kestiği cezalar, mühürlenen dükkanlar caydırıcı olabilir; lakin kalplerdeki “Allah korkusu” ve “kul hakkı” endişesi kaybolmuşsa, zahiri tedbirler yaraya merhem olamıyor. Zira fiyat düştüğünde değil, ceza geldiğinde dahi fiyatı yükselterek telafi etmeye çalışmak, kalpteki merhamet damarının kuruduğuna işarettir.
Peki, bu hırsla, aldatarak, fırsatçılık yaparak kazanılan paranın akıbeti ne olur?
Evvela bilinmelidir ki; “Hırs, sebeb-i hasarettir.” Yani hırs, zarara, kayba sebeptir. İnsan hırs ile rızkın peşine düştükçe, bereketi kaçırır. O fazladan kazanıldığı sanılan paralar, ya bir hastalıkla, ya bir musibetle veya huzursuzlukla o haneden çıkar gider.
Bir esnaf düşünün ki, hileli teraziyle veya fahiş fiyatla kazandığı parayla evine ekmek götürüyor. O ekmek, çocuklarının kursağından geçerken onlara şifa olur mu? Yoksa manevi bir zehir olup, evlatlarının huyunu, ahlakını ve istikbalini mi karartır? Haram lokmayla beslenen bedenden, salih amel ve hayırlı nesil beklemek beyhudedir. “Mideye giren ateş”, hanedeki huzuru yakar, kül eder.
Hani ecdadımızda “Pabucu dama atılmak” tabiri vardır. Ahilik teşkilatında, hile yapan, fahiş fiyatla mal satan veya ayıplı malı müşteriye veren esnafın pabucu, ibret olsun diye dükkanının damına atılırdı. Bu, o esnaf için en büyük züldü, en büyük utançtı; çünkü artık kimse ona güvenmez, alışverişi keserdi. Bugün damlar pabuçla dolup taşsa yeridir; lakin o utancı duyacak yüz, o hatadan dönecek kalp lazımdır.
Rızık, Allah’ın taahhüdü altındadır. Kimse rızkından azını yemez, ecelinden önce de ölmez. Etiketleri değiştirirken Allah’ın Rezzak (rızık veren) ismini unutanlar, bereketi rakamlarda değil, kanaatte aramalıdır. Ramazan’ı fırsat bilip cebini doldurmaya çalışanlar, aslında ahiretlerini iflas ettirdiklerinin farkında değillerdir.
Esnaflık sadece mal alıp satmak değil, aynı zamanda bir güven müessesesidir. Terazinin bir kefesinde dünya malı, diğer kefesinde ahiret hesabı vardır. Ramazan gelmeden fiyatları sabitleyen, “Bu ayda da milletim ucuza yesin” diyen o bir avuç vicdanlı esnaf ise, bu karanlık tabloda parlayan birer yıldız gibidir. Allah onların kazancına, malına ve ömrüne bereket versin. Diğerlerine de tez zamanda insaf ve merhamet ihsan eylesin.
Unutulmamalıdır ki; kefenin cebi yoktur ve ilahi mahkemede hileli teraziler geçmez.

MAKALE ÖZETİ
Salgın sonrası toplumda güven duygusu ağır yara almış, ticari hayatta ahilik ahlakı yerini kontrolsüz bir hırsa bırakmıştır. Özellikle Ramazan ayı yaklaşırken, yılbaşındaki indirimlerin aksine fiyatların fahiş oranda artırılması, manevi değerlere saygısızlık ve fırsatçılıktır. Devletin kestiği cezaların ötesinde, asıl mesele vicdanlardaki merhamet eksikliğidir. Hırsla ve hileyle kazanılan paranın bereketi olmayacağı gibi, bu haram kazanç aile huzurunu ve nesillerin ahlakını da bozar. Rızkın Allah’tan olduğu unutulmamalı, ticaret ahiret hesabı gözetilerek yapılmalıdır.

KONUYLA ALAKALI AYETLER VE MEALLERİ
* (Mutaffifin Suresi, 1-3. Ayetler): “Eksik ölçüp tartanların vay haline! Onlar insanlardan ölçerek bir şey aldıklarında tam ölçerler. Kendileri başkalarına vermek için ölçüp tarttıklarında ise haksızlık ederler (eksiltirler).”
* (Bakara Suresi, 188. Ayet): “Aranızda birbirinizin mallarını haksız yere yemeyin. İnsanların mallarından bir kısmını bile bile günaha girerek yemek için onları hakimlere (rüşvet olarak) vermeyin.”
* (Hud Suresi, 85. Ayet): “Ey kavmim! Ölçüyü ve tartıyı adaletle tam yapın. İnsanların eşyalarını (mallarını ve haklarını) eksiltmeyin. Yeryüzünde bozguncular olarak dolaşmayın.”
* (Tekasür Suresi, 1-2. Ayetler): “Çoklukla övünmek sizi, kabirlere varıncaya (ölünceye) kadar oyaladı.”

Hazırlayan: Mehmet Özçelik www.tesbitler.com
www.mehmetözçelik.com
O7/02/2026

 

 




EN BÜYÜK ZULÜM: MABETLERİN KİLİDİ VE VİCDANLARIN ZİNDANI

EN BÜYÜK ZULÜM: MABETLERİN KİLİDİ VE VİCDANLARIN ZİNDANI

Kâinatın kalbi, zikir ile atar. İnsan, bu muazzam âlemde Allah’ı tanımak ve O’na kulluk etmek için yaratılmış eşref-i mahlukattır. Bu kulluğun nişanesi, tevhidin bayrağı ve müminlerin “Allah” diyerek bir araya geldiği mukaddes mekânlar ise mescitlerdir. İşte bu yüzden, Kur’an-ı Kerim, zulmün en şiddetlisini, en dehşetlisini tarif ederken; ne cana kıymayı ne malı gasp etmeyi ne de sürgün etmeyi ilk sıraya koyar. İlahi hüküm gayet açıktır: “Allah’ın mescitlerinde O’nun isminin anılmasını meneden ve onların harabına (yıkılmasına) koşandan daha zalim kim vardır?” (Bakara, 114).
Bu ayetteki “daha zalim kim vardır?” suali, cevabı içinde saklı bir “istifham-ı inkârî”dir. Yani, “Yeryüzünde ondan daha zalimi, daha gaddarı, daha vicdansızı yoktur!” hükmünü perçinler. Zira bir insanın maddî hayatına kastetmek bir cinayet ise, onun manevi hayat damarlarını kesmek, Rabbiyle olan irtibatını koparmak, ebedi hayatını karartmak bin cinayettir. Mabetleri yıkmak, sadece taş ve tuğlayı devirmek değil; bir milletin hafızasını, ruhunu ve istikbalini enkaz altında bırakmaktır.
Tarih şahittir ki, Nemrutlardan Ebrehelere, Romalılardan Moğollara kadar nice mütecavizler, Allah’ın nurunu söndürmek için mabetlere saldırmıştır. Lakin bu coğrafyanın çocukları için en acı hatıra, en derin yara; dışarıdan gelen düşmanın değil, içeriden neşet eden “bozuk ve zalim bir zihniyetin” tahribatıdır. Yakın tarihimizde, o karanlık devirlerde; binlerce caminin kapısına kilit vurulmuş, minareler ezan-ı Muhammedî’ye hasret bırakılmıştır.
Düşünün ki; Allah’ın evi olan, secde edilen, “Sübhane Rabbiyel A’lâ” sadalarının yankılandığı mukaddes mekânlar; bir devrin idarecileri tarafından ahıra çevrilmiş, hayvanların barınağı yapılmıştır. Kimisi depo olarak kullanılmış, kimisi şahsi mülk gibi gayrimüslimlere satılmış, kimisi ise -hafazanallah- meyhane yapılarak en süfli emellere alet edilmiştir. On sekiz yıl boyunca, semaların süsü, İslam’ın şiarı olan Ezan-ı Muhammedî “Tanrı uludur” garabetiyle değiştirilip, ruhlar manevi gıdasından mahrum bırakılmıştır.
Ayet-i kerime, bu şeni fiili işleyenlerin ruh halini ve akıbetini de resmeder: “Onların o mescitlere, ancak korka korka girmeleri gerekirdi.” Mabet, haşyetullahın (Allah korkusunun) ve edep ile girilen bir huzur makamıdır. Oraya ancak mütevazi bir kul olarak girilir. Lakin o zalimler, mabedin sahibinden korkmadıkları için, mabedin taşından da utanmamışlardır.
Fakat İlahi adalet tecelli etmiş, hüküm kesinleşmiştir: “Onlar için dünyada bir rezillik (hizy), ahirette de büyük bir azap vardır.” Bugün o camileri kapatanları, o ezanları susturanları kimse rahmetle anmıyor. İsimleri, tarihin “hizy” (rezillik) sayfalarında, milletin vicdanında mahkûm olmuş birer kara leke olarak duruyor. Onların yıktığı mabetler bugün yeniden imar edilirken, onların kurduğu zulüm düzeni yerle yeksan olmuştur.

Netice-i kelam; cami kapatmak, ezan susturmak, mabedi ahıra çevirmek; sadece bir siyasi tercih değil, doğrudan Allah ile harp etmektir. “Bundan daha zalim kim vardır?” sualinin cevabı tarihin şahitliğiyle sabittir: Yoktur! Onlar, zulmün zirvesine çıkmış, lakin oradan “esfel-i safilin”e (aşağıların en aşağısına) yuvarlanmışlardır. Müminlere düşen ise, bu acı hatıraları unutmamak, mabetlerine sahip çıkmak ve o kapıların bir daha asla kapanmaması için maddi ve manevi nöbet tutmaktır.

MAKALE ÖZETİ
Bakara Suresi’nin 114. ayeti ışığında; yeryüzündeki en büyük zulüm, Allah’ın mescitlerini harap etmek ve orada Allah’ın isminin anılmasını yasaklamaktır. Bu fiil, insanın sadece ibadet hürriyetini değil, manevi hayat damarlarını kesmek demektir. Makalede, özellikle Türkiye’de yakın tarihte yaşanan; camilerin kapatılması, ahıra çevrilmesi, satılması ve Ezan-ı Muhammedî’nin 18 yıl boyunca yasaklanması gibi hadiseler bu ayet çerçevesinde değerlendirilmiştir. Bu eylemleri yapanlar, Kur’an’ın ifadesiyle “en zalim” kimselerdir. Onların dünyadaki cezası “hizy” (rezillik ve utanç), ahiretteki cezası ise büyük bir azaptır. Tarih, bu zulmü işleyenleri vicdanlarda mahkûm etmiş; mabetler ise aslına rücu etmiştir.

KONUYLA ALAKALI VE MÜRADİFİ AYETLER

* Bakara Suresi, 114. Ayet: “Allah’ın mescitlerinde O’nun adının anılmasını yasaklayan ve onların harap olmasına çalışan kimseden daha zalim kim vardır? İşte bunların oralara (mescitlere) ancak korka korka girmeleri gerekir. Onlar için dünyada rezillik, ahirette de büyük bir azap vardır.”
* Hac Suresi, 40. Ayet: “…Eğer Allah, bir kısım insanları (kötülüklerini) diğer bir kısmı ile defedip önlemeseydi, mutlak surette, içlerinde Allah’ın ismi bol bol anılan manastırlar, kiliseler, havralar ve mescitler yıkılır giderdi. Allah, kendisine (kendi dinine) yardım edenlere muhakkak surette yardım eder. Hiç şüphesiz Allah, güçlüdür, galiptir.”
* Cin Suresi, 18. Ayet: “Şüphesiz mescitler, Allah’ındır. O hâlde, Allah ile birlikte hiç kimseye yalvarmayın.”
* Tevbe Suresi, 17. Ayet: “Müşriklerin, kendi inkârlarına bizzat kendileri şahitlik edip dururken, Allah’ın mescitlerini imar etmeleri (düşünülemez). Onların bütün amelleri boşa gitmiştir. Onlar ateşte ebedî kalacaklardır.”
* Tevbe Suresi, 107. Ayet: “Bir de (müslümanlara) zarar vermek, kâfirlik etmek ve müminlerin arasına ayrılık sokmak ve daha önce Allah ve Resûlüne karşı savaşmış olan adamı beklemek için bir mescit kuranlar ve: ‘(Bununla) iyilikten başka bir şey istemedik’ diye mutlaka yemin edecek olanlar da vardır. Hâlbuki Allah, onların kesinlikle yalancı olduklarına şahitlik eder.”

Hazırlayan: Mehmet Özçelik www.tesbitler.com
www.mehmetözçelik.com
O7/02/2026

 

 




MİNNETSİZ NİMETTEN MİHNETLİ ZİLLETE: “İHBİTÛ”NUN SIRRI

MİNNETSİZ NİMETTEN MİHNETLİ ZİLLETE: “İHBİTÛ”NUN SIRRI

İnsan, daima yüksekten aşağıya, kolaydan zora, safiyetten kesifliğe meyletmiştir. Kuran-ı Kerim’in o muciz beyanında çınlayan “İhbitû” (İniniz!) emri, sadece coğrafi bir yer değiştirmeyi değil, ontolojik bir düşüşü, rütbece bir tenzili ve manevi bir sükûtu ifade eder. Bu emir, bazen cennetten dünyaya, bazen de hürriyet sahrasından esaretin şehri olan Mısır’a inişi resmeder.
İsrailoğulları, Tih çölünde, Allah’ın aziz misafirleriydi. Onlara gökten sofra kurulmuştu. Ne tarlayı sürme zahmeti, ne tohum ekme derdi, ne de hasat endişesi vardı. “Menn ve Selva” (Kudret helvası ve bıldırcın eti), Rezzak-ı Kerim’in rahmet hazinesinden “illetsiz”, yani sebepsiz ve zahmetsizce önlerine geliyordu. Bu, mutlak bir tevekkül ve hürriyet makamıydı. Esbab perdesi yırtılmış, doğrudan Müsebbibü’l-Esbâb’ın (Sebepleri Yaratan’ın) ikramına mazhar olmuşlardı.
Lakin insanoğlunun mayasındaki nankörlük ve toprağa olan meyli galebe çaldı. Onlar, göklerin o latif ve hafif rızkından bıktıklarını söyleyerek; yerin o kesif, ağır ve zahmetli ürünlerini istediler. “Bize soğan, sarımsak, mercimek, hıyar ver” dediler. Yani; “Biz, Allah’ın minnetsiz ikramını değil, kendi elimizin emeğiyle, alnımızın teriyle, çamurla, gübreyle uğraşarak elde edeceğimiz ‘kesbi’ rızkı istiyoruz” deme gafletine düştüler.
İşte o an, ilahi tokat “İhbitû mısran” (Bir şehre/Mısır’a inin!) şeklinde indi. “Madem siz, Bâkî olanın zahmetsiz ikramını, fâni dünyanın meşakkatli sebzelerine giriştiniz; o halde inin şehre! İnin o kalabalıkların, keşmekeşin, hiyerarşinin, efendi-köle ilişkisinin olduğu yere. Çünkü istediğiniz o süfli gıdalar, ancak zillet toprağında, bel bükerek, ter dökerek yetişir.”
Bu “iniş”, izzetten zillete bir geçişti. Çölün ıssızlığındaki o “tevhid” ve “hürriyet” havasını bırakıp, şehrin (Mısır’ın) boğucu ve şirk kokan havasına talip olmaktı. Firavunların diyarı olan Mısır, sembolik olarak nefsin arzularını, maddeye tapınmayı ve sebeplere köleliği temsil ediyordu. Onlar, karınlarını soğanla doyurmayı seçerken, ruhlarını sebeplere mahkûm ettiler.
Bu hadise, Hz. Adem ve Havva’nın cennetten ihracıyla da garip bir tevafuk ve kader birliği arz eder. Orada da “İhbitû” denilmişti. Onlar da elini uzatıp koparmak kadar kolay ve latif nimetler içindeyken, yasak ağaca meylederek imtihan diyarına, yani “zahmet yurduna” indirilmişlerdi. Cennetin o zahmetsiz hayatı bitmiş, yerine ekmeğini taştan çıkaran, rızkı için ömür tüketen dünya hayatı başlamıştı.
Daha da derine inersek; ruhlar aleminde, “Elestü bi Rabbiküm?” (Ben sizin Rabbiniz değil miyim?) hitabına karşı verilen “Belâ” (Evet) cevabı, lisan-ı hal ile bir başka tercihi işaret eder. İnsan o “Belâ” ile aslında dünya imtihanının “bela”sına, meşakkatine ve yüküne de talip olmuştur. Latif bir ruh iken, kesif bir bedene inmiş; meleklerin gıptayla baktığı makamdan, hayvanatın da altında dereceye düşebilecek bir “iniş” hattına girmiştir.

Hülasa; “İhbitû”, insanlığın bitmeyen hikâyesidir. Bizler bugün de aynı hatayı işliyoruz. Maneviyatın huzurlu ve geniş sahrasını bırakıp, modern şehirlerin, plazaların, bitmeyen hırsların dar ve kasvetli “Mısır”larına iniyoruz. Ruhun gıdası olan iman ve tevekkülü (Menn ve Selva’yı) elimizin tersiyle itip; dünyanın geçici zevkleri, makamları ve metaları (soğan ve sarımsak) uğruna ömrümüzü heba ediyoruz. Zahmetsiz rahmeti bırakıp, zahmetli bir zillete talip oluyoruz. Ne istediğimize dikkat etmeliyiz; zira “İnin oraya, istedikleriniz orada var” hitabı, hem bir cevap hem de dehşetli bir ikazdır.

MAKALE ÖZETİ
Kuran’daki “İhbitû” (İniniz) emri, sadece fiziksel bir yer değiştirmeyi değil, manevi bir rütbe kaybını ifade eder. İsrailoğulları’nın çölde kendilerine sunulan zahmetsiz ve ilahi “Menn ve Selva” yerine, toprağın zahmetli ürünleri olan soğan ve sarımsağı istemeleri, insanın “âlî” (yüksek) olanı bırakıp “ednâ” (alçak) olana meyletmesinin sembolüdür. Bu talep üzerine “Mısır’a/şehre inin” denilmesi; hürriyet ve tevekkül makamından, çalışma, yorulma ve sebeplere köle olma zilletine düşüştür. Bu durum, Hz. Adem’in cennetten dünyaya indirilişi ve ruhların “Belâ” diyerek imtihan yükünü yüklenişiyle paralellik arz eder. İnsan, “illetsiz” (zahmetsiz) nimeti tepip, “zilletli” ve meşakkatli dünya nimetlerini tercih ederek kendi düşüşünü hazırlamıştır.

KONUYLA ALAKALI VE MÜRADİFİ AYETLER

* Bakara Suresi, 61. Ayet: “Hani siz, ‘Ey Mûsâ! Biz bir tek yiyeceğe asla katlanamayız. Rabbine dua et de bize yerin bitirdiği şeylerden; sebzesinden, hıyarından, sarımsağından, mercimeğinden, soğanından çıkarsın’ demiştiniz. Mûsâ da size, ‘Hayırlı olanı, daha aşağı olanla değiştirmek mi istiyorsunuz? Öyleyse inin bir şehre (Mısır’a)! İstedikleriniz orada sizin için (hazır) vardır’ demişti. (Bu nankörlükleri yüzünden) üzerlerine zillet ve miskinlik damgası vuruldu, Allah’ın gazabına uğradılar…”
* Bakara Suresi, 36. Ayet: “Derken şeytan ayaklarını oradan kaydırdı, içinde bulundukları (cennet yurdundan) onları çıkardı. Biz de: ‘Birbirinize düşman olarak inin oradan! Sizin için yeryüzünde bir süreye kadar yerleşip kalmak ve (orada) geçinmek vardır’ dedik.”
* Tâhâ Suresi, 123. Ayet: “(Allah) şöyle dedi: ‘Birbirinize düşman olarak hepiniz oradan inin! Artık benden size bir hidayet geldiğinde, kim benim hidayetime uyarsa o sapmaz ve bedbaht olmaz.'”
* A’râf Suresi, 172. Ayet: “Hani Rabbin (ezelde) Âdemoğullarının sulplerinden zürriyetlerini almış, onları kendilerine karşı şahit tutarak, ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ demişti. Onlar da, ‘Evet (bela), şahit olduk (ki Rabbimizsin)’ demişlerdi…”

Hazırlayan: Mehmet Özçelik www.tesbitler.com
www.mehmetözçelik.com
O7/02/2026

 

 




SURET İNSAN, SİRET HAYVAN: MESH-İ MANEVİ VE MEDENİYETİN MASKELEDİĞİ YÜZLER

SURET İNSAN, SİRET HAYVAN: MESH-İ MANEVİ VE MEDENİYETİN MASKELEDİĞİ YÜZLER

İnsan, “ahsen-i takvim” sırrıyla, kâinatın en mükerrem ve en mükemmel misafiri olarak bu aleme gönderilmiştir. Lakin bu mükemmellik, sadece et ve kemikten müteşekkil olan cesette değil, o cesede giydirilen ruhun ve ahlakın ulviyetindedir. Şayet ruh, insaniyet makamından sukut ederse, geriye sadece “konuşan bir hayvan” kalır. İşte Kur’an-ı Kerim’in ve hakikat ehlinin dikkat çektiği dehşetli hakikat budur: Mesh-i Manevi.
Tarihin derinliklerinde, Cumartesi (Sebt) yasağını çiğneyen bir kavmin acı akıbeti, Kur’an’ın lisanıyla bizlere ders verilir. Onlar, Allah’ın emrine karşı “hile-i şer’iyye” yaparak, zahirde yasağa uyar görünüp hakikatte isyan ettiler. Balık avlamanın yasak olduğu gün, balıkların girmesi için havuzlar açıp, “Biz avlamadık, onlar girdi” diyerek akıllarınca Yaradan’ı kandırmaya kalkıştılar. Bu “taklitçi” zekâ, bu kurnazlık ve bu hırs, onların fıtratını bozdu. Cenab-ı Hakk’ın “Aşağılık maymunlar olun!” (Bakara, 65) emriyle, suretleri siretlerine (ahlaklarına) döndü. Zira maymun, hayvanlar içinde insanı en çok taklit eden, hırslı ve taklitçi bir mahluktur. Ceza, amel cinsinden geldi; taklitçi zekâ, taklitçi hayvana inkılab etti.
Bu hadise, sadece o zamana mahsus, tarihî bir vakıa mıdır? Haşa! Ayet-i kerime, bu cezayı “hem o zamankilere hem de sonradan geleceklere bir ibret (nekâl) ve müttakiler için bir öğüt” olarak tavsif eder. Demek ki “mesh”, yani suret değişimi, her asırda manen devam etmektedir.
Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri, İstanbul’da bulunduğu yıllarda, kalb gözünün ve “âlem-i misal”in açılmasıyla dehşetli bir manzaraya şahit olur. Sokaklarda, çarşıda yürüyen, şık giyimli, “medenî” insanların yüzlerine baktığında; suretlerinin arkasındaki hakiki siretlerini görür. Kiminde yırtıcı bir kurt, kiminde sinsi bir yılan, kiminde hırslı bir ayı, kiminde ise şehvetperest bir maymun sureti müşahede eder. Öyle ki, bu korkunç manzaradan dolayı insan yüzüne bakamaz hale gelir.
Bu müşahede, bir hayal değil, manevi bir röntgendir. İnsanın ahlakı ne ise, ruhunun şekli de odur. Zalim bir insan, sureta insan görünse de manen bir canavardır. Hilekâr ve faizci bir insan, manen bir kemirgen veya yılandır. Heva ve hevesine köle olmuş, hayatı sadece yeme-içme ve tenasülden ibaret sanan “sefih medeniyet”in çocukları, manen maymunlaşmıştır.
Üstad Bediüzzaman, Sünuhat eserinde bu hakikati şöyle haykırır: “O heva ise şe’ni, insaniyeti derece-i melekiyeden dereke-i kelbiyete indirmektir, insanın mesh-i manevisine sebeb olmaktır. Bu medenîlerden çoğu, eğer içi dışına çevrilse kurt, ayı, yılan, hınzır, maymun postu görülecek gibi hayale gelir.”
Bugün sokaklarımızda, ekranlarımızda ve dahi aynalarımızda gördüğümüz suretler bizi aldatmamalıdır. Medeniyet, lüks elbiselerle, kozmetikle, estetikle “hayvaniyetin” üzerini örtmüş, vahşeti “modernlik” maskesiyle gizlemiştir. Ancak hakikat nazarıyla bakıldığında; hırs, şehvet, kin, hased ve zulüm ile kararmış ruhlar, o süslü elbiselerin içinde birer canavar gibi saklanmaktadır.
“İhbitû” emriyle cennetten dünyaya inen insan, şayet iman ve takva ile tekrar yükselmezse, bu sefer “kûnû kiradeten” (maymunlar olun) tokadıyla manen hayvandan daha aşağı (belhüm adâl) bir dereceye düşmektedir. Kurtuluş; suret-i insaniyeyi muhafaza etmekle değil, siret-i İslamiyeyi ve ahlak-ı Kur’aniyeyi kalbe nakşetmekle mümkündür. Yoksa mahşer meydanında perdeler açıldığında, kimin insan kimin hayvan olduğu dehşetli bir şekilde ortaya çıkacaktır.

MAKALE ÖZETİ
Kur’an-ı Kerim’de zikredilen “Ashab-ı Sebt” (Cumartesi yasağını çiğneyenler) hadisesi, ilahi emirlere karşı hile ve taklit yoluna gidenlerin “maymun” suretine çevrilerek cezalandırıldığını anlatır. Bu “mesh” (dönüşüm), fiziki olabileceği gibi, İslam âlimlerine ve Risale-i Nur müellifi Bediüzzaman’a göre asıl dehşetli boyutuyla “manevi”dir. İnsanlar günahları, hırsları ve sefahatleri nisbetinde manen hayvanlaşırlar. Zahirde insan görünseler de, kalb gözüyle bakıldığında kimisi kurt (zalim), kimisi yılan (sinsi), kimisi maymun (taklitçi/şehvetperest) suretindedir. Modern medeniyet, bu manevi çirkinlikleri süslü kıyafetlerle örtse de, hakikatte insanlık, iman ve ahlaktan uzaklaştıkça “mesh-i manevi”ye uğramakta ve hayvani bir derekeye düşmektedir.

KONUYLA ALAKALI VE MÜRADİFİ AYETLER

* Bakara Suresi, 65-66. Ayetler: “Şüphesiz siz, içinizden Cumartesi yasağını çiğneyenleri bilirsiniz. Biz onlara, ‘Aşağılık maymunlar olun’ demiştik. Biz bunu, hem o zamankilere hem de sonradan geleceklere ibret verici bir ceza, müttakiler için de bir öğüt kıldık.”
* A’râf Suresi, 166. Ayet: “Yasaklandıkları şeylerden vazgeçmeye yanaşmayınca onlara, ‘Aşağılık maymunlar olun!’ dedik.”
* A’râf Suresi, 179. Ayet: “Andolsun biz, cinler ve insanlardan, kalpleri olup da bunlarla anlamayan, gözleri olup da bunlarla görmeyen, kulakları olup da bunlarla işitmeyen birçoklarını cehennem için var ettik. İşte bunlar hayvanlar gibidir, hatta daha da aşağıdadırlar. İşte bunlar gafillerin ta kendileridir.”
* Mâide Suresi, 60. Ayet: “De ki: ‘Allah katında cezası bundan daha kötü olanları size haber vereyim mi? Onlar, Allah’ın lanetlediği ve gazap ettiği, bir kısmını maymunlara ve domuzlara çevirdiği, tâğuta tapanlardır. İşte bunların yeri daha kötüdür ve onlar doğru yoldan daha çok sapmışlardır.'”

Hazırlayan: Mehmet Özçelik www.tesbitler.com
www.mehmetözçelik.com
O7/02/2026

 

 




HUDUT VE HÜRRİYET ARASINDA: EŞREF-İ MAHLÛKATIN SIRRI

HUDUT VE HÜRRİYET ARASINDA: EŞREF-İ MAHLÛKATIN SIRRI

İnsan, kâinatın en muazzam, en girift ve en şifreli kitabıdır. Bu âlem sahnesine fırlatılmış başıboş bir madde yığını değil, bilakis her zerresiyle “kodlanmış”, ilahi bir takdir planı ile tanzim edilmiş bir şaheserdir. Biz bu ezelî yazılıma “fıtrat” diyoruz. İslam fıtratı üzere, tertemiz ve nakış nakış işlenmiş bir donanımla dünya sürgününe gönderilmiştir.
Gözü belli ışık dalgalarını süzer, kulağı mahdud frekansları işitir. Dili tatmaya, eli tutmaya ayarlıdır. Zahiri ve batini, yani maddi ve manevi tüm cihazları, bu âlemdeki eşya ile irtibat kuracak şekilde programlanmıştır. Ancak bu program, tekdüze bir makine nizamı değildir. İşte sır burada düğümlenir. İnsan, muazzam bir mühendislik harikası olan, her şeyiyle tasarlanmış bir “robot” misali düşünülebilir; lakin Yaradan, bu robota kendi ruhundan üflemiş ve “kalp” denilen latif merkeze, “akıl ve irade” anahtarını teslim etmiştir.
Bu anahtar, cüz-i iradedir. Allah, mutlak kudretiyle her şeyi kuşatmışken, insana kendi mülkünde tasarruf etmesi için küçük bir alan, bir “yetki sahası” bırakmıştır. Bu, bir padişahın, en güvendiği valisine hazinesinin anahtarını verip, “Bakalım bu emanetle adalet mi dağıtacaksın, yoksa zulüm mü edeceksin?” demesi gibidir. İnsan, bu irade sayesinde programlı bir makine olmaktan çıkar, “mesul” bir varlık haline gelir.
İnsana takılan “Ene” (benlik) duygusu, bu sırrın en keskin ucudur. Ene, aslında bir “vahid-i kıyasi”dir; yani mutlak olanı anlamak için verilmiş itibari bir ölçü birimidir. İnsan; “Ben bu evi yaptım, şu kadar ilmim var, şu kadar kudretim var” diyerek, sınırlı ve cüzi ölçücükleriyle, Allah’ın sınırsız ilmini, kudretini ve Malikiyetini anlamaya çalışır. Lakin imtihan tam da bu noktada başlar.
Eğer insan, kendisine verilen bu “benlik” ve “irade” emanetini, sınırlarını bilerek kullanırsa; kâinatın dikkatli bir müfettişi, nazik bir misafiri ve adil bir halifesi olur. Eşyayı teftiş eder, tabiat olaylarındaki hikmetleri süzer, sebepler perdesini aralayarak Müsebbibü’l-Esbâb’ı (Sebepleri Yaratanı) bulur. Âdeta bir saray nazırı gibi, Sultan-ı Ezelî’nin mülkünde O’nun namına tasarrufta bulunur.
Fakat heyhat! İnsan, kendisine geçici olarak verilen bu “yetki” ve “etki” alanını, kendi malı zannederse; o kodlanmış sınırları zorlayıp haddini aşarsa, esfel-i safiline (aşağıların en aşağısına) yuvarlanır. O küçücük iradesiyle Firavunlaşır, Nemrutlaşır. Kendine verilen cüzi kudretle ilahlık taslamaya kalkar. Bir atomu parçalayıp enerji üretecek akla sahipken, o akılla şehirleri yerle bir eden bombalar yapar. Milyonların hayatını karartacak zulümlere imza atar. Zira insan, hayra kabiliyeti olduğu kadar, şerre de kabiliyeti olan; “ahsen-i takvim” (en güzel kıvam) ile “belhüm adâl” (hayvandan daha aşağı) dereceleri arasında gidip gelen bir yolcudur.
Netice-i kelam; insana çizilen hudutlar bir mahrumiyet değil, bir emniyet şerididir. Akıl ve irade, başıboşluk için değil, “Emanet”i taşımak içindir. İnsan, ne tamamen rüzgârın önündeki yaprak gibi iradesizdir, ne de her şeyi yapmaya muktedir bir ilahtır. O, aczini bildiği oranda güçlü, haddini bildiği oranda hür, Rabbine kul olduğu oranda sultandır.

MAKALE ÖZETİ
İnsan, “fıtrat” denilen ilahi bir yazılım ve belirli biyolojik/ruhsal sınırlar (görme, işitme vb.) ile dünyaya gönderilmiştir. Ancak insanı diğer canlılardan ve programlanmış makinelerden ayıran temel fark; kendisine verilen “akıl”, “cüz-i irade” ve “ene” (benlik) emanetidir. Bu emanet, insana kısıtlı bir alanda seçme ve eyleme geçme hürriyeti tanır. Bu yetki sayesinde insan, kâinatı inceleyen bir “müfettiş” ve Hakk’ı tanıyan bir kul olabileceği gibi; sınırlarını unutup enaniyetine yenilerek Firavunlaşabilen, zulmedebilen tehlikeli bir varlığa da dönüşebilir. İnsanın değeri, bu yetkiyi ve iradeyi, yaratılış gayesine uygun kullanıp kullanmadığı ile ölçülür.

KONUYLA İLGİLİ VE MÜRADİFİ AYETLER

* Rûm Suresi, 30. Ayet: “(Resûlüm!) Sen yüzünü hanîf olarak dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmış ise ona çevir. Allah’ın yaratışında değişme yoktur. İşte dosdoğru din budur; fakat insanların çoğu bilmezler.”
* Ahzâb Suresi, 72. Ayet: “Biz emaneti, göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler, (sorumluluğundan) korktular. Onu insan yüklendi. Doğrusu o çok zalim, çok cahildir.”
* Şems Suresi, 7-10. Ayetler: “Nefse ve onu şekillendirip düzenleyene; ona kötü ve iyi olma kabiliyetlerini verene yemin olsun ki, nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir. Onu kötülüklere gömüp kirleten kimse de ziyana uğramıştır.”
* İnsan Suresi, 2-3. Ayetler: “Şüphesiz biz insanı, karışım halindeki az bir sudan (meniden) yarattık ve onu imtihan edeceğiz. Bu sebeple onu işitir ve görür kıldık. Şüphesiz biz ona (doğru) yolu gösterdik. İster şükredici olsun ister nankör.”
* Zâriyat Suresi, 56. Ayet: “Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.”
* Tîn Suresi, 4-5. Ayetler: “Biz, gerçekten insanı en güzel bir biçimde yarattık. Sonra onu, aşağıların aşağısına indirdik.”
* Alak Suresi, 6-7. Ayetler: “Hayır, insan kendini yeterli gördüğü için mutlaka azgınlık eder.”

Hazırlayan: Mehmet Özçelik www.tesbitler.com
www.mehmetözçelik.com
O7/02/2026

 

 




KÜRESEL KANALİZASYONUN PATLADIĞI NOKTA: SİYONİZMİN KARANLIK DEHLİZLERİ VE EPSTEIN AĞI

KÜRESEL KANALİZASYONUN PATLADIĞI NOKTA: SİYONİZMİN KARANLIK DEHLİZLERİ VE EPSTEIN AĞI

Dünya, uzun zamandır süslü perdeler ardında saklanan, medeniyet makyajı yapmış vahşi bir yüzün ifşasına şahitlik ediyor. Zahirde “elit”, “hayırsever” ve “iş adamı” maskesi takanların, perde arkasında nasıl bir esfeli safilin çukuruna yuvarlandığı, Jeffrey Epstein denilen karanlık şahsın açılan kara kaplı defterleriyle ortaya saçıldı. Bu hadise, sadece bir şahsın sapkınlığı değil; küresel bir kanalizasyonun ana borusunun patlamasıdır.
Yıllardır “komplo teorisi” denilerek ötelenen hakikatler, bugün bizzat FBI belgeleri ve mahkeme tutanaklarıyla birer “delil” ve “isbat” hükmüne geçmiştir. Ortaya çıkan üç milyonu aşkın belge, ses kaydı ve görüntü; meselenin sadece nefsani bir sapkınlık olmadığını, bilakis planlı, organizeli ve devlet destekli bir istihbarat operasyonu olduğunu haykırmaktadır.
İsrail medyası, telaşla bu pisliği halının altına süpürme gayretine girmiş, Epstein’in MOSSAD ile irtibatını inkâr yoluna gitmiştir. Lakin güneş balçıkla sıvanmaz. Belgeler, Epstein’in sadece bir “pedofil” değil, bizzat İsrail Eski Başbakanı Ehud Barak’ın rahle-i tedrisinden geçmiş, casusluk eğitimi almış bir “etki ajanı” olduğunu göstermektedir. Bu ağ, dünyanın en mahrem, en kirli tuzaklarını kurarak; siyasetten ekonomiye, teknolojiden akademiye kadar her sahada şantajla güç devşiren bir örümcek ağıdır.
Tarih tekerrürden ibarettir derler; ibret alınsaydı hiç tekerrür eder miydi? Mazide Robert Maxwell gibi medya baronlarını kullanan, işleri bitince de onları okyanusun karanlık sularına gömen bu yapı, bugün Epstein üzerinden aynı karanlık senaryoyu tatbik etmiştir. Maxwell’in “İmparatorluğum çöküyor, beni kurtarın yoksa her şeyi ifşa ederim” tehdidi, nasıl ki şüpheli bir ölümle neticelendiyse; Epstein’in hücresindeki akıbeti de aynı “susturma” politikasının bir tezahürüdür.
Fakat meselenin en can yakıcı, vicdanları en çok kanatan tarafı, işin “çocuk” boyutudur. New York’un göbeğinde, Brooklyn’deki sinagogların altından çıkan gizli tüneller, kanlı döşekler ve bebek pusetleri; zihinlere tarihin tozlu sayfalarındaki “iğneli fıçı” hadiselerini getirmektedir. Sayın Cumhurbaşkanı’nın “Siz öldürmeyi çok iyi bilirsiniz” hitabı, sadece bir siyasi çıkış değil, tarihi bir hakikatin ve genetik bir kodun teşhisi gibidir.
Bir yanda Gazze’de çocukların üzerine bomba yağdıran zihniyet, diğer yanda New York’un dehlizlerinde çocukların masumiyetini katleden karanlık eller… Bu iki resim birbirinden bağımsız değildir. Biri zahiri, diğeri batini bir zulümdür. Biri aşikâr, diğeri gizli bir vampirliktir. Yıllardır kaybolan yüz binlerce çocuğun akıbeti, organ mafyası, kan ticareti ve satanist ritüelleri andıran ayinler; bu küresel şer şebekesinin, insanlıktan ne denli uzaklaştığının en acı göstergesidir.
Tucker Carlson gibi isimlerin “Bunu söylememize izin verilmiyor” diyerek işaret ettiği medya sansürü, aslında bu küresel suç ağının ne kadar muhkem bir koruma kalkanına sahip olduğunu göstermektedir. Lakin mızrak çuvala sığmamaktadır. Fıtrat, bu kadar inhirafı kaldırmaz. Zulüm ile abad olanın akıbeti berbad olur.
Bu yaşananlar, insanlığın vicdanına saplanmış bir hançerdir. Bu ağın deşifre olması, sadece bir hukuki süreç değil, aynı zamanda beşeriyetin bu “habis ur”dan kurtulma mücadelesinin bir parçasıdır. Görünen o ki; “medeniyet” denilen maske düşmüş ve altından dişlerinden kan damlayan bir canavar çıkmıştır. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır. Zira küfrün devamı mümkündür ama zulmün devamı mümkün değildir.

MAKALE ÖZETİ
Jeffrey Epstein skandalı, ferdi bir suç olmaktan öte, İsrail istihbaratı (MOSSAD) ile doğrudan bağlantılı, küresel çapta organize edilmiş bir şantaj ve casusluk ağıdır. İsrail basını her ne kadar bu bağı aklama gayretine girse de; FBI belgeleri ve şahitlikler, Epstein’in Ehud Barak gibi isimler tarafından eğitildiğini ve bu yapının bir parçası olduğunu isbat etmiştir. Robert Maxwell örneğinde olduğu gibi, bu yapı kendilerine hizmet edenleri kullandıktan sonra ortadan kaldırmaktadır. Meselenin en vahim boyutu ise; Brooklyn’deki tüneller, kanlı yataklar ve kayıp çocuklar gerçeğiyle birleşen, tarihi “iğneli fıçı” hadiselerini andıran sapkın ritüeller ve çocuklara yönelik zulümdür. Bu hadise, “Siz öldürmeyi iyi bilirsiniz” sözünün tarihi ve güncel bir tasdiki niteliğindedir. Küresel medya bu gerçekleri örtbas etmeye çalışsa da, patlayan bu kanalizasyon, siyonizmin insanlık dışı karanlık yüzünü tüm çıplaklığıyla gözler önüne sermiştir.

Hazırlayan: Mehmet Özçelik www.tesbitler.com
www.mehmetözçelik.com
O7/02/2026