KUR’AN’IN İNŞA ETTİĞİ “ZİHİN VE ŞAHSİYET”

KUR’AN’IN İNŞA ETTİĞİ “ZİHİN VE ŞAHSİYET”

1. MUKADDİME: VAHYİN İNŞA EDİCİ KUVVETİ
Kur’an-ı Kerim, indiği toplumda (Cahiliye) parçalanmış, heva ve hevesin esiri olmuş zihinleri ve kabile asabiyetiyle bozulmuş şahsiyetleri; kısa bir zamanda “Asr-ı Saadet” modeline dönüştürmüştür. Bu dönüşüm, sadece emir ve yasaklarla değil, insanın “düşünce sistematiğini” (zihin) ve “karakter yapısını” (şahsiyet) kökten değiştirmesiyle mümkün olmuştur.
Bugün “anlam krizi” yaşayan modern insanın en büyük ihtiyacı; Kur’an’ın bu inşa edici gücünü yeniden keşfetmektir. Bu araştırma, Kur’an’ın “Tevhid” eksenli bir zihni ve “Ubudiyet” eksenli bir şahsiyeti nasıl dokuduğunu incelemektedir.

2. ZİHNİN İNŞASI: MANA-YI HARFİ VE TEVHİD NAZARI
Kur’an, insan zihnini inşa ederken, eşyaya ve hadiselere bakış açısını (nazar) değiştirir. Seküler/modern zihin, olayları sebepler (esbab) dairesinde değerlendirirken; Kur’anî zihin, sebepleri aşarak Müsebbibü’l-Esbab’ı (sebepleri yaratan Allah’ı) görür.

A. “Nazar” ve “Tefekkür” Eğitimi
Kur’an, zihni atıl durumdan çıkarıp sürekli bir “tefekkür” (derin düşünce) haline sevk eder.
* Ayet-i Kerime: “Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde akl-ı selim sahipleri için gerçekten açık deliller vardır.” (Âl-i İmrân Sûresi, 190. Ayet)
* Zihinsel Dönüşüm: Ayet, zihni “tesadüf” kavramından arındırır ve her şeyde bir “kasıt ve hikmet” arayan bir yapıya kavuşturur.

B. Mana-yı Harfi (İşaret Eden Mana) ile Bakmak
Risale-i Nur Külliyatı’nda bu zihinsel inşa süreci, “Mana-yı Harfi” ve “Mana-yı İsmi” kavramlarıyla şerh edilmiştir.
* Mana-yı İsmi: Eşyaya kendisi namına bakmaktır. (Bu, gaflet ehlinin bakışıdır; “Ne güzel çiçektir” der.)
* Mana-yı Harfi: Eşyaya Sanatkârı namına bakmaktır. (Bu, Kur’an’ın inşa ettiği zihindir; “Ne güzel yapılmış, ne güzel Sâni’ini tarif ediyor” der.)
> İktibas: “Cenâb-ı Hakkın masivasına (kâinata) mana-yı harfiyle ve O’nun hesabına bakmak lâzımdır. Mana-yı ismiyle ve esbab hesabına bakmak hatadır.” (Risale-i Nur Külliyatı, Mesnevi-i Nuriye, Katre, s. 51)
>
Bu prensip, zihni materyalist ve tabiatperest kirlerden temizleyerek, her şeyde Allah’ı bulan “marifetullah” odaklı bir yapı kurar.

3. ŞAHSİYETİN İNŞASI: UBUDİYET VE İSTİKAMET
Zihni “Tevhid” ile nurlanan insanın şahsiyeti, “Ubudiyet” (kulluk) ve “Sıdk” (doğruluk) temelleri üzerine bina edilir. Kur’an, kaypak, menfaatperest ve çelişkili karakterleri reddeder; bunun yerine “müstakim” (dosdoğru) bir karakter inşa eder.

A. Ene (Benlik) Yerine “Abd” (Kul) Kimliği
İnsan şahsiyetinin merkezi “Ene”dir. Kur’an, firavunlaşmaya müsait olan bu “Ene”yi terbiye ederek, onu Rabbin sıfatlarını anlamaya yarayan bir “vahid-i kıyasi” (ölçü birimi) yapar.
* Şahsiyet Hedefi: Kendini “mâlik” (sahip) değil, “memlük” (sahiplenilen/kul) ve “emanetçi” bilen bir karakter.
* Râgıb el-İsfahânî’nin Tesbiti: Râgıb, Müfredat’ında “Adalet” kavramını, “ifrat ve tefrit arasında orta yol” olarak tarif eder. Kur’anî şahsiyet, öfke, şehvet ve akıl kuvvelerinde “vasat”ı (dengeyi) bularak “Adalet-i Şahsiye”yi kurar.

B. Sıdk (Doğruluk) ve İstikamet
Kur’an’ın inşa ettiği şahsiyetin en belirgin vasfı, “içi dışı bir” olmaktır. Nifak (ikiyüzlülük), şahsiyetin kanseridir.
* Ayet-i Kerime: “Öyle ise emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Beraberindeki tövbe edenler de dosdoğru olsunlar…” (Hûd Sûresi, 112. Ayet)
> İktibas: “İmanın dahî, tezahürü sıdktır, tezahürü istikamettir… Küfrün mahiyeti yalandır. İmanın mahiyeti sıdktır. Şu burhan-ı dahi gösterir ki; beka-yı beşer (insanlığın devamı) için ve İslâmiyet’in hayatı için ve nevi beşerin terakkiyatı (insanlığın ilerlemesi) için; en mühim esas ‘sıdk’tır.” (Risale-i Nur Külliyatı, İşârâtü’l-İ’câz, Bakara Sûresi 9-10. Ayet Tefsiri, s. 81)
>
4. ARAŞTIRMA NETİCESİ: KUR’AN’IN MODEL İNSANI
Yapılan bu tahliller neticesinde, Kur’an’ın inşa ettiği “Zihin ve Şahsiyet”in temel kodları şu şekilde tesbit edilmiştir:
| Özellik | Modern/Seküler Model | Kur’anî/Nebevî Model |
|—|—|—|
| Merkez | Egosantrik (Ben merkezli) | Teosantrik (Allah rızası merkezli) |
| Zihin Yapısı | Sebeplere takılan, maddeci | Hikmeti arayan, mana-yı harfi ile bakan |
| Şahsiyet | Menfaatine göre şekil alan (Pragmatik) | Hakkın hatırını âli tutan (Müstakim) |
| Gaye | Dünya saadeti ve haz | Rıza-yı İlahî ve ebedî saadet |

Hülasa:
Kur’an; evvela zihni “şirk” ve “esbabperestlik” tozundan arındırarak “Tevhid” inancını yerleştirir. Akabinde, bu sağlam zemin üzerine “Sıdk”, “İhlas” ve “Ubudiyet” tuğlalarıyla, sarsılmaz bir şahsiyet binası inşa eder. Bugün insanlığın yaşadığı psikolojik ve içtimai buhranların şifası, Kur’an’ın bu “insan inşa etme” metoduna (Sünnetullah’a) dönmektedir.
Bu araştırma, akademik literatürde “Kur’an’ın Pedagojik ve Psikolojik İnşa Metodu” başlığı altında derinleştirilmeye müsait, bakir bir sahayı işaret etmektedir.

 

Hazırlayan: Mehmet Özçelik

06-02-2026

 www.tesbitler.com

www.mehmetözçelik.com

 




ZULMET OLMASAYDI NUR BİLİNMEZDİ: ZITLARIN CENGİNDE HAKİKAT ARAYIŞI

ZULMET OLMASAYDI NUR BİLİNMEZDİ: ZITLARIN CENGİNDE HAKİKAT ARAYIŞI

Kâinat kitabının ve Kur’an-ı Mu’cizü’l-Beyan’ın okunuşunda değişmez bir kaide vardır: “Eşya zıddı ile bilinir.” Nasıl ki bembeyaz bir kâğıt üzerine yine beyaz kalemle yazılan bir yazı okunmazsa; hakikat levhasındaki manalar da ancak zıtların varlığıyla görünür hale gelir. Gece olmasaydı gündüzün, hastalık olmasaydı sıhhatin, cehennemin o dehşetli narı (ateşi) olmasaydı cennetin o latif nurunun kıymeti asla tam manasıyla idrak edilemezdi.
Kur’an-ı Hakîm; insanı terbiye ederken ve şahsiyetini inşa ederken, bu fıtrî kanunu muazzam bir hikmetle kullanır. Ayetler, hayal perdesine iki zıt tablo asar: Bir tarafta Adalet, İhsan ve Takvanın nurlu siması; diğer tarafta Zulüm, Tuğyan ve Fıskın kapkaranlık çehresi.

Adalet ve Zulüm: Terazinin İki Kefesi
Tarih, zulüm ile adaletin kavgasının şahididir. Zulüm, sadece bir hak gaspı değil, eşyayı mahalline (yerine) koymamaktır; nizamı bozmaktır. Kur’an, Firavun’un şahsında “zulmün” en koyu halini tasvir eder ki, Musa’nın (a.s.) şahsındaki “adalet” ve “hürriyet” güneşi daha parlak görünsün.
Zulüm; karanlık bir gece gibidir, ruhu daraltır, vicdanı kanatır. İşte tam bu buhranda İslam hukuku “Adalet” diye haykırdığında, o ses, susuzluktan çatlamış toprağa inen rahmet damlası gibi tesir eder. Bir masumun hakkını bütün dünyaya değişmeyen o “Adalet-i Mahza”, zulmün zifiri karanlığı olmasaydı, belki de bu kadar azametli bir sığınak olarak görülmeyecekti.

Tuğyan ve Takva: Sel ve Set
İnsan ruhunda “Tuğyan” (azgınlık/taşma) potansiyeli vardır. Nefis, hududullahı (Allah’ın sınırlarını) aşıp taşmak ister. Tuğyan, yatağına sığmayan, önüne geleni yıkan bulanık bir sel gibidir. Kur’an, Nemrutların ve Semud kavminin azgınlığını nazara verirken, aslında insan nefsinin dizginlenmez iştihasını gösterir.
Bunun ilacı ve zıddı ise “Takva”dır. Takva; o azgın selin önüne kurulan sarsılmaz bir set, yıkıcı fırtınalara karşı güvenli bir limandır. İnsan, içindeki “günah işleme meylinin” (meyl-ül masiyet) dehşetini hissettiği nisbette, takva kalesine sığınmanın lezzetini alır. Şeytani bir “fısk” (yoldan çıkma) hali, ruhu kirlettiğinde; tövbe ve takva suyu ile yıkanmanın ferahlığı başka hiçbir şeyde bulunmaz.
Tedavi Yöntemi: Hakikati “Ayan” Etmek
Kur’an’ın metodu, sadece “yapma” demekten ibaret değildir. O, zıddı göstererek tiksindirir veya şevke getirir. Gıybeti, “ölü kardeşinin etini yemek” suretinde (Hucurat, 12) tasvir etmesi bundandır. İnsan tabiatı, ölü eti yemekten (menfi/zıt) ne kadar iğrenirse, o çirkin fiilden de öyle iğrenmelidir ki, dilini tutsun (takva).
>
Alemde şerrin, çirkinliğin ve zulmün “yaratılması” şer değildir; onların “işlenmesi” şerdir. Allah, bu zıtları imtihan meydanına sürmüştür ki, Ebu Bekir’lerin ruhundaki elmas ile Ebu Cehil’lerin ruhundaki kömür birbirinden ayrılsın.

Son Söz: Vuslatın Kıymeti
Hasılı; Kur’an bize zıtların lisanıyla konuşur. Bize Nemrut’un ateşini gösterir ki, İbrahimî teslimiyetin serinliğini arayalım. Bize cehennemin “Gayya” kuyusunu tasvir eder ki, cennetin “Firdevs” yamaçlarına iştiyak duyalım. Zulmün ve fıskın çamuruna batmadan, adaletin ve ihsanın nezahetini (temizliğini) anlamak zordur. Hakiki tefsir, işte bu zıtların dengesini insan vicdanında kuran tefsirdir.

MAKALENİN ÖZETİ
Bu makale, “Eşya zıddı ile bilinir” kaidesinden hareketle, Kur’an’ın eğitim metodunu incelemiştir. Karanlık olmadan ışığın, hastalık olmadan sağlığın bilinemeyeceği gibi; Kur’an da Adalet, İhsan ve Takva gibi yüksek hakikatlerin kıymetini, onların zıtları olan Zulüm, Tuğyan ve Fısk kavramları üzerinden öğretir. Makale, bu zıtların (tezatların) kâinatta ve insan ruhunda bir “imtihan ve terbiye aracı” olduğunu; İslam’ın adaletinin, zulmün dehşeti karşısında bir sığınak; takvanın ise nefsin azgın sellerine (tuğyan) karşı bir set olduğunu vurgular. Netice olarak; hayır ve şerrin mücadelesi, elmas ruhlu müminler ile kömür ruhlu müfsitleri ayrıştırmak içindir.

KONUYLA ALAKALI VE MÜRADİFİ AYETLER

Aşağıdaki ayetler, zıtlıklar üzerinden hakikati gösteren ilahî beyanlardır :
1. Hak ve Batılın Ayrışması (Köpük ve Su Misali):
> “O, gökten su indirdi de vadiler kendi hacimlerince sel olup aktı. Bu sel, üste çıkan bir köpüğü yüklenip götürdü… İşte Allah, hak ile batıla böyle misal verir: Köpük atılır gider. İnsanlara fayda veren şeye gelince, o yeryüzünde kalır. İşte Allah böyle misaller getirir.” (Ra’d Sûresi, 17. Ayet)
>
2. Kör ile Görenin, Karanlık ile Aydınlığın Zıtlığı:
> “Görenle görmeyen bir olmaz. Karanlıklarla aydınlık da bir olmaz. Gölge ile sıcaklık da bir olmaz. Dirilerle ölüler de bir olmaz…” (Fâtır Sûresi, 19-22. Ayetler)
>
3. Nur ve Zulmet (Dostluk Farkı):
> “Allah, iman edenlerin dostudur. Onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. Kâfirlerin velileri ise tâğûttur. (O da) onları aydınlıktan karanlıklara (sürükleyip) çıkarır…” (Bakara Sûresi, 257. Ayet)
>
4. İyilik ve Kötülüğün Tedavi Edici Gücü:
> “İyilikle kötülük bir olmaz. Kötülüğü en güzel bir şekilde sav. Bir de bakarsın ki, seninle arasında düşmanlık bulunan kimse sanki sıcak bir dost oluvermiştir.” (Fussilet Sûresi, 34. Ayet)
>
5. Körlük ve Basiret:
> “De ki: Hiç kör ile gören bir olur mu? Hiç düşünmez misiniz?” (En’âm Sûresi, 50. Ayet)
>

Hazırlayan: Mehmet Özçelik www.tesbitler.com
www.mehmetözçelik.com
O6/02/2026




VİRANEDEN MAMUREYE: RUHUN İFSADI VE FITRATIN TAMİRİ

VİRANEDEN MAMUREYE: RUHUN İFSADI VE FITRATIN TAMİRİ

İnsan, kâinatın en muamma tılsımıdır. Bir yanıyla melekleri geride bırakacak bir “âlâ-yı illiyyîn” (en yüksek mertebe) namzedi, diğer yanıyla hayvandan aşağı düşebilecek bir “esfel-i sâfilîn” (en aşağı derece) yolcusudur. Tarih sahnesi, bu iki zıt kutbun mücadelesiyle doludur: İfsat edenler ve Islah edenler.
Kur’an-ı Hakîm, toplumların helakini anlatırken, yıkımın dışarıdan gelen bir düşmanla değil, içeriden, yani “insanın kalbinden” başladığını beyan eder. Bir medeniyet, taşları döküldüğü için değil, o taşları tutan harç olan “ahlak ve maneviyat” çözüldüğü için yıkılır. İşte bu çözülmenin adı “İfsat”, yeniden inşanın adı ise **”Islah”**tır.

Bozulmanın Psikolojisi: İnsan Neden Yıkar?
Cenab-ı Hak, yeryüzünü bir “mescid” temizliğinde ve bir “saray” düzeninde yaratmıştır. Peki, insan bu muazzam nizamı neden bozar? Kur’an, bu hastalığın teşhisini iki temel virüsle yapar:

1. Müstağnilik ve Kibir: “Ben Bana Yeterim” Hastalığı
İfsadın ilk adımı, insanın haddini bilmemesidir. Kur’an, “Hayır! İnsan, kendini kendine yeterli gördüğü (müstağni saydığı) için mutlaka azgınlık eder (tâğûtlaşır).” (Alak, 6-7) buyurur.
Nemrut’u ateşi yakmaya, Firavun’u bebekleri kesmeye sevk eden sâik; servet veya iktidar değil, kalplerine çöreklenen “istiğna” (Allah’a muhtaç olmadığını sanma) hissidir.
Kendini “Rab” (terbiye edici ve malik) zanneden nefis, tabiata ve insanlara “emanet” nazarıyla değil, “ganimet” nazarıyla bakar. Ganimet bilinen yerde şefkat olmaz, sömürü olur. Sömürünün olduğu yerde ise nizam bozulur, ifsat başlar.

2. Heva ve Hevesi İlah Edinmek: Pusulanın Sapması
İnsanı ifsad eden ikinci büyük sebep, aklın ve vicdanın sesini kısıp, arzuların (hevanın) çığlığına teslim olmaktır. Heva, kör bir rehberdir; insanı uçuruma sürüklerken bile “ne kadar hızlı gidiyoruz” diye haz verir.
Râgıb el-İsfahânî’nin işaret ettiği gibi; şehvet ve gazap kuvvetleri “adalet” ile dizginlenmezse, insan “yırtıcı bir canavar” kesilir. Adalet terazisi kırıldığında, güçlünün hevası “kanun” haline gelir ki, bu da toplumsal kıyametin ta kendisidir.

Islahın Kodları: Enkazdan Çıkış Reçetesi
Peki, bozulan bu fıtrat, kirlenen bu vicdan nasıl temizlenir? Kur’an’ın “Islah” projesi, sadece dış görünüşü düzelten bir makyaj değil, köklü bir “ameliyat-ı cerrahiye”dir.

1. Acz ve Fakrını İdrak (Enaniyeti Terk)
Islah, insanın “Ben kimim?” sorusuna doğru cevabı vermesiyle başlar.
Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri, insanın mahiyetini tarif ederken; “İnsan, acz ve fakr ile yoğrulmuştur” der.
Kibirle şişen ego (ene), ancak secde ile küçülür. Kendisinin “mâlik” değil “memlük” (kul), “hâkim” değil “mahkûm” (hükme tabi) olduğunu idrak eden insan, etrafını yıkmayı bırakır; imar etmeye başlar. Çünkü bilir ki; kırdığı her dalın, incittiği her gönlün hesabını soracak bir Sahibi vardır.

2. Rücu ve Tövbe (Fabrika Ayarlarına Dönüş)
Islah, hatada ısrar etmemektir. “Rücu”, sadece “geri dönmek” değil, özüne, fıtratına, Allah’a iltica etmektir. Bir nehir yatağından taştığında (tuğyan), etrafı balçığa çevirir. Islah, o suyu tekrar yatağına (Şeriat ve Sünnetullah’a) döndürmektir. Tövbe, ifsat kirini temizleyen en kuvvetli deterjandır.

Tarihten Bir Levha
Medyen halkı, ticarette hile yaparak, ölçüyü ve tartıyı bozarak (ekonomik ifsat) toplumu çürütmüştü. Şuayb (a.s.), onlara sadece “dürüst olun” demedi; bu bozulmanın kaynağı olan “ahiret inancının zayıflığına” ve “Allah’tan kopuşa” işaret etti. Ve tarihe geçen şu prensibi haykırdı: “…Gücüm yettiği kadar ıslah etmekten başka bir gayem yoktur.” (Hûd, 88).
Demek ki mümin; “bozuk düzenin çarkı” olmak veya “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” demek zilletine düşemez. O, bir “Muslih” (ıslah edici) olarak, yangın yerinde elinde su kovasıyla koşan bir itfaiye eri gibi mesuldür.

Hülasa-i Kelam
Bugün dünya; ekolojik krizlerle, ahlaki çöküntülerle ve adaletsizliklerle inliyorsa, bunun sebebi “müstağni” ve “hevasına tapan” insan tipidir. Çare ne yeni bir teknoloji ne de yeni bir ideolojidir. Çare; **”İfsat”**ın kaynağı olan “Benlik” putunu kırıp, **”Islah”**ın kaynağı olan “Kulluk” makamına yükselmektir. Zira içindeki dünyayı ıslah edemeyen, dışındaki dünyayı imar edemez.

MAKALENİN ÖZETİ
Bu makale; toplumsal çöküşün (ifsat) ve yeniden dirilişin (ıslah) dinamiklerini Kur’anî kavramlar ışığında tahlil etmiştir. Araştırma, ifsadın temelinde dış faktörlerden ziyade, insanın iç dünyasındaki “Müstağnilik” (kendini Allah’tan bağımsız görme/kibir) ve “Heva” (nefsî arzulara kölelik) hastalıklarının yattığını ortaya koymuştur. Bozulan bu yapının tamiri (ıslah) ise; insanın aczini bilip enaniyetini terk etmesi, fıtrat ayarlarına (rücu) dönmesi ve Şuayb (a.s.)’ın misyonunu yüklenerek aktif bir iyileştirici (muslih) olmasıyla mümkündür. İç dünyası düzelmeyen bir ferdin, dış dünyada adalet ve nizam tesis etmesi imkânsızdır.

KONUYLA ALAKALI VE MÜRADİFİ AYETLER

Mevzu ile irtibatlı, hastalığı ve reçeteyi beyan eden ayetler şunlardır :
1. İfsadın Psikolojik Kaynağı (Müstağnilik):
> “Hayır! İnsan, kendini kendine yeterli gördüğü için mutlaka azgınlık eder.” (Alak Sûresi, 6-7. Ayetler)
>
2. Hevanın İlahlaşması ve Sonuçları:
> “Heva ve hevesini ilah edinen ve Allah’ın bir bilgiye göre saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürlediği, gözünün üzerine de perde çektiği kimseyi gördün mü?..” (Câsiye Sûresi, 23. Ayet)
> “Eğer hak, onların kötü arzu ve isteklerine (hevalarına) uysaydı, mutlaka gökler, yer ve bunlarda bulunanlar bozulup giderdi…” (Mü’minûn Sûresi, 71. Ayet)
>
3. Islahın Gayesi ve Şartı:
> “Dedi ki: Ey kavmim! Eğer benim, Rabbim tarafından (verilmiş)  apaçık bir delilim varsa ve O bana tarafından güzel bir rızık vermişse buna ne dersiniz? Size yasak ettiğim şeylerin aksini yaparak size aykırı davranmak istemiyorum. Ben sadece gücümün yettiği kadar ıslah etmek istiyorum. Fakat başarmam ancak Allah’ın yardımı iledir. Yalnız O’na dayandım ve yalnız O’na döneceğim.” (Hûd Sûresi, 88. Ayet)
>
4. Müfsitlerin Kendini Kandırması:
> “Onlara, ‘Yeryüzünde fesat çıkarmayın’ denildiği zaman, ‘Biz ancak ıslah edicileriz’ derler. Şunu bilin ki, onlar bozguncuların ta kendileridir, lâkin anlamazlar.” (Bakara Sûresi, 11-12. Ayetler)
>

Hazırlayan: Mehmet Özçelik www.tesbitler.com
www.mehmetözçelik.com
O6/02/2026




YÜZ YILLIK HESAPLAŞMA: MASKELER VE HAKİKATLER

YÜZ YILLIK HESAPLAŞMA: MASKELER VE HAKİKATLER
Yazan: Mehmet Özçelik

Tarih, sadece geçmişte kalmış hadiselerin bir yığını değil, bugünü inşa eden ve yarına ışık tutan bir ibret levhasıdır. Bin yıldır İslam’ın sancaktarlığını yapmış, i’la-yı kelimetullah davasını cihan şümul bir gaye edinmiş bu aziz millet, son bir asırdır sinsi ve derin bir mücadelenin tam ortasındadır. Bu mücadele, zahirde siyasi veya askeri görünse de, hakikatte “İman ile Küfrün”, “Yerli ile Yabancının”, “Bizden olan ile içimize sızanların” mücadelesidir.
Şu sarsıcı tesbitde; 1923’ten 1945’e kadar İngiliz, sonrasında ise Amerikan hegemonyası altına giren bir yapının varlığı, milli hafızamızda derin yaralar açmıştır. “Milli bir derin devlet yoktur” sözü, devletin kılcal damarlarına kadar sızmış, suret-i haktan görünen lakin kalbi başka diyarlara bağlı bir zümrenin ifşasıdır. Bu zümre, iddia edildiği üzere, Selanik’ten gelen ve devletin kilit noktalarını tutan, milletin değerlerine yabancı bir azınlığın tahakkümüdür.
Bu tahakküm, sadece bürokraside değil, cemiyetin “kültür ve sanat” damarlarında da kendini göstermiştir. Öyle bir algı inşa edilmiştir ki; “sanatçı” denildiğinde, inancından kopuk, maneviyattan nasipsiz bir profil zihinlere kazınmıştır. Kenan İmirzalıoğlu’nun yaşadığı hadise, bu vahim tablonun en net tasviridir. Bir hayranının, “Artistlerin çoğu namazla niyazla işi olmuyor” şeklindeki hayreti, bu milletin evlatlarının, kendi kültür elçilerine ne kadar yabancılaştırıldığının isbatıdır. Oysa İmirzalıoğlu’nun “Para ile imanın kimde olduğu belli olmaz” cevabı, bu suni ayrışmaya vurulmuş hikmetli bir tokattır.
Sanat camiasını parıltılı ışıklarla süsleyenlerin, perde arkasında nasıl bir ahlaki çöküntü içinde oldukları, ardı ardına patlak veren taciz ifşalarıyla gün yüzüne çıkmıştır. Güç ve şöhreti, masum insanlar üzerinde bir baskı aracı olarak kullanan Raffi Portakal gibi isimlerin ve nice kurumun karıştığı bu rezaletler, maneviyatsızlığın getirdiği kokuşmuşluğun tezahürüdür.
Lakin mesele sadece ahlaki yozlaşma ile sınırlı değildir. “İçimizdeki İsrailliler” gerçeği, Gazze’deki soykırım ile bir kez daha faş olmuştur. Türkiye pasaportu taşıyan, bu topraklarda doğup büyüyen ama kalbi Siyonizm için atan 4 bin kişinin, Gazze’de masumları katletmeye gitmesi, ihanetin vardığı boyutu gözler önüne sermektedir. İnsani yardım için yola çıkan aktivistlerin, İsrail zindanlarında “Türkçe bilen” askerler tarafından sorgulanması, darbedilmesi ve “Türkiye aleyhine konuşmaya” zorlanması, düşmanın uzakta değil, yanı başımızda, hatta içimizde olduğunun en acı delilidir. O “Türkçe konuşan” askerler, sadece bir lisanı değil, bir milleti çalan, sureti bizden ama sireti düşman olanlardır.
Hülasa; bugün yaşadığımız hadiseler, yüz yıllık bir perdenin yırtılmasıdır. İngiliz istihbaratıyla bağlantılı olduğu belgelerle ortaya dökülen Esma Esed’den, Gazze’de soykırım yapan Türkiye pasaportlu Siyonistlere kadar hepsi aynı zincirin halkalarıdır. Artık mızrak çuvala sığmamaktadır. Bu millet, bin yıllık irfanıyla, dostunu da düşmanını da tanıma ferasetine sahiptir. Maskeler düşmüş, hakikat tüm çıplaklığıyla ortaya çıkmıştır. Mücadele çetindir, lakin zafer, mutlak surette Hakk’a tabi olanlarındır.

MAKALENİN ÖZETİ
Bu makale, Türkiye’nin son yüzyılında yaşanan olayları, “İman-Küfür” ve “Yerli-Yabancı” mücadelesi ekseninde ele almaktadır. Oktay Sinanoğlu’nun “Milli bir derin devlet yoktur” tespitiyle başlayan yazı, devlet kademelerine sızdığı iddia edilen Selanik asıllı yapının etkilerine dikkat çekmektedir. Sanat camiasındaki ahlaki yozlaşma ve “dindar sanatçı olamaz” algısının yanlışlığı, Kenan İmirzalıoğlu örneği ve taciz skandalları üzerinden işlenmiştir. Ayrıca, Gazze’de İsrail saflarında savaşan Türkiye pasaportlu Siyonistler ve aktivistleri Türkçe sorgulayan İsrail askerleri, “içimizdeki düşman”ın somut delilleri olarak sunulmuş; yüz yıllık maskelerin artık düştüğü vurgulanmıştır.

KONUYLA ALAKALI VE MÜRADİFİ AYETLER

1. Mâide Suresi, 51. Ayet:
“Ey iman edenler! Yahudileri ve hıristiyanları veli edinmeyin. Onlar birbirlerinin velileridir. Sizden kim onları dost edinirse şüphesiz o da onlardandır. Allah zalimler topluluğunu hidayete erdirmez.”
2. Münâfikûn Suresi, 4. Ayet:
“Onları gördüğün zaman kalıpları hoşuna gider, konuşurlarsa sözlerini dinlersin. Onlar sanki duvara dayanmış kütükler gibidir. Her gürültüyü kendi aleyhlerine sanırlar. Düşman onlardır, onlardan sakın. Allah onların canlarını alsın! Nasıl da haktan çevriliyorlar!”
3. Bakara Suresi, 11-12. Ayetler:
“Kendilerine, ‘Yeryüzünde fesat çıkarmayın’ denildiğinde, ‘Biz ancak ıslah edicileriz’ derler. İyi bilin ki, onlar bozguncuların ta kendileridir. Fakat farkında değillerdir.”

Hazırlayan: Mehmet Özçelik www.tesbitler.com
www.mehmetözçelik.com
O6/02/2026




Şehvetin Dehlizleri ve “Kivrot-Hattaava”: Kendi Arzularının Mezarına Gömülen Medeniyet

Şehvetin Dehlizleri ve “Kivrot-Hattaava”: Kendi Arzularının Mezarına Gömülen Medeniyet

Tarih, ibret almayanlar için tekerrürden ibaret olduğu gibi; hakikati görmeyenler için de karanlık bir dehlizden farksızdır. Son günlerde dünya kamuoyunun gözleri önüne serilen Jeffrey Epstein dosyaları, sadece bir şahsın veya bir zümrenin sapkınlığını değil, “medeniyet” maskesi takmış küresel bir enaniyetin yer altındaki çürümüş yüzünü ifşa etmektedir.
Adalet Bakanlığı’nın yayınladığı o kasvetli tünel fotoğrafları, loş ışıklar, dişçi koltukları ve manası çözülemeyen semboller; aslında modern insanın ruhundaki viraneyi tasvir etmektedir. Yerin altına, gözlerden ırak o daracık dehlizlere inenler, esasında kendi nefislerinin karanlık zindanlarına inmektedirler. Onlar, rögar kapaklarının altına gizlenerek vicdanın ve İlahi adaletin nazarından kaçabileceklerini zannetmişlerdir. Halbuki kaçtıkları yer, kendi kazdıkları “Şehvet Mezarları”dır.
Bu hadise, sadece ahlaki bir çöküşten ibaret değildir; aynı zamanda siyasi bir kibrin, firavunvari bir mühendisliğin de tezahürüdür. Eski İsrail Başbakanı Ehud Barak’ın ses kayıtlarında itiraf ettiği; “nüfusu seyreltmek”, “bir milyon Yahudi ithal etmek” gibi ifadeler, insanın kendisini müstağni (yeterli ve muktedir) görerek Haşa kader-i İlahinin yerine geçme cüretidir. Bir yanda masum bedenleri yer altı tünellerinde istismar eden zihniyet, diğer yanda milletlerin demografisini, genetiğini ve geleceğini masabaşında değiştirmeye kalkan aynı “üst akıl”… Bu, insanın kendi hevasını (arzusunu) ilah edinmesinin en somut, en acı ve en dehşetli tablosudur.
Tam da burada, kadim hikmetin ve mukaddes metinlerin o sarsıcı uyarısı devreye girer. Nasıl ki Tevrat’ta, çölde nefislerinin arzusuyla yanıp tutuşan ve “et isteriz” diye isyan eden İsrailoğulları, tam da istediklerine kavuştukları anda “Kivrot-Hattaava”da (Arzu Mezarları) helak olmuşlarsa; bugünün hazperestleri de kendi kazdıkları tünellerde manen boğulmaktadırlar.
İlahi ceza, her zaman gökten inen bir ateş veya yeri sarsan bir zelzele değildir. Bazen en büyük ceza; Allah’ın kulunu kendi haliyle baş başa bırakmasıdır. Ayet-i kerimelerin ve hikmetin lisanıyla buna istidraç denir. Yani, zalime mühlet verilmesi, arzusunun önündeki engellerin kaldırılması ve günah bataklığında “başarılı” sanılmasıdır. Zebur’da geçen “Ben de onları katı yürekleriyle baş başa bıraktım; kendi bildikleri gibi yaşasınlar diye” ifadesi, bu ilahi kanunun bir tecellisidir.
Epstein’in adası, tünelleri ve o ağa takılan “büyük” isimler (Prensler, Bakanlar, Büyükelçiler); aslında Süleyman’ın Özdeyişlerinde geçen “kendi düzenlerine doymak” ve “günahın kemendiyle bağlanmak” hakikatinin yaşayan numuneleridir. Onlar, o tünelleri “özgürlük” alanı sandılar; oysa orası onların nefislerinin hapishanesiydi. Onlar, demografik planlarla “güç” devşirdiklerini sandılar; oysa “bön kişiler dönekliklerinin kurbanı olacak” hükmü gereği, kendi planlarının altında kaldılar.
Sonuç olarak; yer altındaki o tüneller, sadece beton ve topraktan ibaret değildir. O tüneller, Allah’ı unutan, ahireti inkar eden ve sadece dünya hayatını ve nefsini gaye edinen süfyanî bir zihniyetin ruh haritasıdır. Ve unutulmamalıdır ki; kendi hevasını ilah edinenlerin sonu, tarihin her devrinde aynı olmuştur: Kendi ihtiraslarının dehlizlerinde kaybolmak.

Makalenin Özeti
Makale, Jeffrey Epstein’in evinde bulunan gizli tünellerin ve Ehud Barak gibi siyasi figürlerin ifşa olan demografik mühendislik planlarının (nüfus seyreltme/artırma), sadece adli bir vaka değil, teolojik ve ahlaki bir çöküş olduğunu işlemektedir. Tevrat ve Zebur’dan alıntılanan “Kivrot-Hattaava” (Şehvet Mezarları) ve “insanın kendi hevasına terk edilmesi” kavramları üzerinden; en büyük ilahi cezanın, insanın arzu ve ihtiraslarıyla baş başa bırakılması olduğu vurgulanmıştır. Yerin altına gizlenen bu yapıların, aslında modern insanın kibrinin ve nefsinin bir yansıması olduğu ve bu “üst aklın” kendi kazdığı kuyuda (günah kemendiyle) boğulduğu sonucuna varılmıştır.

Konuyla Alakalı ve Müradifi Ayet-i Kerimeler

Kitab-ı Mukaddes ayetlerindeki “onları arzularına terk etme”, “mühlet verme” ve “günahlarını artırma” manasını ihtiva eden Kur’an-ı Kerim ayetleri şunlardır:
En’âm Suresi, 44. Ayet:
“Kendilerine yapılan uyarıları unuttuklarında, (indirmiş olduğumuz sıkıntı ve musibetleri kaldırıp) üzerlerine her şeyin kapılarını açtık. Nihayet kendilerine verilenler yüzünden şımardıkları zaman onları ansızın yakaladık, birdenbire onlar ümitlerini yitirdiler.”
(Not: Bu ayet, ‘onları kendi hallerine/arzularına bıraktım’ manasının tam karşılığıdır.)
Furkan Suresi, 43. Ayet:
“Kendi istek ve tutkularını (hevasını) ilâh edineni gördün mü? Şimdi ona karşı sen mi vekil olacaksın?”
Müminûn Suresi, 54-56. Ayetler:
“Şu halde sen onları bir süreye kadar kendi gafletleri içinde bırak. Sanıyorlar mı ki, onlara verdiğimiz servet ve oğullar ile kendilerine faydalar sağlamak için can atıyoruz? Hayır, onlar işin farkına varamıyorlar.”
A’râf Suresi, 182-183. Ayetler:
“Ayetlerimizi yalanlayanlara gelince, biz onları bilemeyecekleri bir yerden yavaş yavaş felakete götüreceğiz. Onlara mühlet veririm (ki günahlarını artırsınlar); şüphesiz benim tuzağım çetindir.”
Rûm Suresi, 41. Ayet:
“İnsanların kendi elleriyle yapıp ettikleri yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu; böylece Allah -dönüş yapsınlar diye- işlediklerinin bir kısmını onlara tattırıyor.”

Not:”Kivrot-Hattaava”
Sayılar Kitabı’nda kaydedildiği gibi İsrailoğullarının Mısır’dan Çıkış sırasında geçtikleri yerlerden biridir.

Hazırlayan: Mehmet Özçelik www.tesbitler.com
www.mehmetözçelik.com
O6/02/2026




Sessizliğin Çığlığı: Toprağın Lisân-ı Hâli ve Sakladığı Sırlar

Sessizliğin Çığlığı: Toprağın Lisân-ı Hâli ve Sakladığı Sırlar

Toprak eğer dile gelseydi ne anlatırdı?
Neleri söylerdi?
Kendinden olan ve üstünde bulunan ve yine kendisine döndürüleceğimiz o toprak neler neler anlatırdı?
Kim bilir anlatacaklari neler var neler!
Aslinda çok şey var şahit oldukları.
Zilzal suresinde:”(1-8)Yeryüzü kendine has bir sarsıntıya uğratıldığı, içindekileri dışarıya çıkarıp attığı ve insan, “Ona ne oluyor?” dediği zaman,
– İşte o gün, yer, kendi haberlerini anlatır.
Çünkü Rabbin ona (öyle) vahyetmiştir.
– O gün insanlar amellerinin kendilerine gösterilmesi için bölük bölük kabirlerinden çıkacaklardır.
Artık kim zerre ağırlığınca bir hayır işlerse, onun mükâfatını görecektir.
Kim de zerre ağırlığınca bir kötülük işlerse, onun cezasını görecektir.”
Hem kendinden olsun, hem kendinden beslenip ve yine kendisine dönerek kendisi olan Toprak kim bilir ne halde olur?

-“Kısmetindir gezdiren yer yer seni
Arşa çıksan âkıbet yer, yer seni.
Onun için onun adı yer oldu.
Önce besler sonra kendi yer seni. ”
| İbn-i Kemal Paşa

-Gubâr-ı pâyine almam cihânı yâ Resûlallah
Değişmem mûyine heft âsumânı yâ Resûlallah
Duyunca makdem-i teşrîfin Âdem sulb-i pâkinden
Değişdi habbeye bağ-ı cinânı Ya Resûlallah

O toprak hürmeten peygamberlerin cesedini yemez.
Onun dışında beslediklerini ve beklediklerini yer, bitirir
Üstünde taşıdıklarının vebalini nasıl taşır?
Sevabı mı onu mutlu eder yoksa?
Kan ve göz yaşlarıyla islanmasını acaba sular ve okyanus yikayabilir mi?

​~*~*~*~*~*~*~*~*~*~*~*~*~*~

Eğer şu kara toprak, üzerine basıp geçen gafil ayakların ağırlığı altında değil de, sinesinde sakladığı sırların ağırlığıyla dile gelseydi; şüphesiz anlatacağı hikâyeler, tarihin en hüzünlü ve en ibretli destanları olurdu. O, sadece cansız bir zerre yığını değil; hafızası olan, gören, duyan ve “O gün” geldiğinde konuşacak olan sadık bir şahittir.
Toprak dile gelseydi, evvela insanoğlunun enaniyetine, o bitmek bilmeyen kibrine tebessüm eder ve şöyle seslenirdi:
“Ey Ademoğlu! Neyine güvenip de üzerimde caka satarak yürürsün? Unuttun mu aslını? Ben senin mayanım, ben senin başlangıcınım. Hâlik-ı Zülcelal seni benim çamurumdan halk etti. Sen bensin, ben de sen… Lakin sen, ruh üflendiği vakit kendini müstağni saydın; oysa ki attığın her adımda yine bana, aslına dönüyorsun. Senin o süslü libasların çürüyecek, o nazik tenin solacak ve nihayetinde yine benim koynuma girip, benimle bir olacaksın. Şu an beni eziyorsun ama unutma, sonunda seni bağrıma basacak olan yine benim.”
Toprak, tarih boyunca şahit olduğu zulümleri, Habil’in masum kanının üzerine döküldüğü o ilk günden beri nasıl titrediğini anlatırdı. O ilk kan, toprağın ciğerini dağlamış, yeryüzü o vakit utancından sarsılmıştı. O, zalimlerin saraylarına zemin olurken nasıl ızdırap çektiğini, firavunların ve nemrutların adımlarını taşırken nasıl ağırlandığını haykırırdı. “Siz zannedersiniz ki ben hissizim,” derdi toprak, “Hâlbuki o masumların gözyaşları benim damarlarımda bir nehir gibi akar, mazlumların ahı sinemi delip geçer.”
Lakin toprağın anlatacakları sadece hüzün ve zulümden ibaret değildir. O, üzerinde secdeye giden bir müminin alnını öpmekten duyduğu hazzı da anlatırdı. Bir dervişin, bir hak aşığının gözyaşıyla ıslandığında nasıl bereketlendiğini, o gözyaşlarının okyanuslardan daha temizleyici olduğunu söylerdi. “Nice sultanlar geldi geçti üzerimden, ağırlıkları dağlar gibiydi; lakin nice Allah dostları yürüdü üzerimde, adımları tüyden hafifti, varlıkları bana şifaydı,” diyerek fazilet sahiplerine olan muhabbetini dile getirirdi.
Toprak, İlahi bir emirle “Konuş!” dendiği o dehşetli mahşer gününü beklemektedir. O gün geldiğinde, her bir zerresi bir kamera, bir kayıt cihazı gibi şahitlik edecektir. “Filanca gün, filanca yerde, üzerimde şu günahı işledi,” yahut “Şu kul, şu gece benim üzerimde Rabbine yalvardı,” diyecektir. Onun hafızasında silinmek yoktur, yanılma payı yoktur.
İnsanoğlunun en büyük hatası, toprağı sadece bir madde, bir mülk, alınıp satılan bir meta zannetmesidir. Oysa toprak, ilahi sanatın bir tezgâhı, hayatın beşiği ve ölümün kapısıdır. Onun üzerindeki kan ve gözyaşını okyanuslar yıkayamaz; zira o lekeler manevidir, maddi su ile temizlenmez. O lekeleri ancak samimi bir nedamet, içten bir tevbe ve dökülen pişmanlık gözyaşları temizleyebilir.
Ve toprak son sözünü şöyle söylerdi:
“Benden geldiniz, bende beslendiniz ve yine bana döneceksiniz. Ben size hem ana kucağı oldum hem de mezar. Şimdi üzerimde gezerken, altımda yatacağınız günleri düşünün. Zira ben, suskunluğumla en büyük nasihati veriyorum, anlayana…”

Makalenin Özeti
Bu makale, toprağın sadece cansız bir madde olmayıp, insanın yaratılışından ölümüne kadar süren yolculuğunun en yakın şahidi olduğunu işlemektedir. Toprak kişileştirilerek; insanın kibri ve enaniyeti karşısında aslının toprak olduğunu hatırlatmakta, tarih boyunca işlenen zulümlerden (Habil’in kanı gibi) duyduğu ızdırabı ve müminlerin secdesiyle duyduğu huzuru dile getirmektedir. Toprağın, Zilzal Suresi’nde işaret edildiği üzere, Kıyamet günü insanın işlediği her ameli haber verecek bir “hafıza” olduğu vurgulanmıştır. Maddi kirlerin suyla, manevi kirlerin (günah ve vebalin) ise ancak tevbe ile temizlenebileceği belirtilerek, insanın ölümü ve ahireti tefekkür etmesi gerektiği sonucuna varılmıştır.

Konuyla Alakalı Ayet-i Kerimeler
Zilzâl Suresi, 1-8. Ayetler:
“Yeryüzü kendine has bir sarsıntıya uğratıldığı, içindekileri dışarıya çıkarıp attığı ve insan, ‘Ona ne oluyor?’ dediği zaman, işte o gün, yer, kendi haberlerini anlatır. Çünkü Rabbin ona (öyle) vahyetmiştir. O gün insanlar amellerinin kendilerine gösterilmesi için bölük bölük kabirlerinden çıkacaklardır. Artık kim zerre ağırlığınca bir hayır işlerse, onun mükâfatını görecektir. Kim de zerre ağırlığınca bir kötülük işlerse, onun cezasını görecektir.”
Tâhâ Suresi, 55. Ayet:
“Sizi topraktan yarattık, yine ona döndüreceğiz ve sizi bir kez daha ondan çıkaracağız.”
Kâf Suresi, 4. Ayet:
“Biz, toprağın onlardan neleri eksilttiğini (bedenlerini nasıl çürüttüğünü) kesinlikle bilmekteyiz. Yanımızda (her şeyi) muhafaza eden bir kitap vardır.”
Yâsîn Suresi, 33. Ayet:
“Ölü toprak onlar için bir delildir. Biz onu dirilttik ve ondan taneler çıkardık da onlardan yiyip duruyorlar.”
Nebe Suresi, 40. Ayet:
“Şüphesiz biz sizi, kişinin önceden elleriyle yaptıklarına bakacağı ve inkârcının, ‘Keşke toprak olsaydım!’ diyeceği günde gerçekleşecek olan yakın bir azaba karşı uyardık.”

Hazırlayan: Mehmet Özçelik www.tesbitler.com
www.mehmetözçelik.com
O6/02/2026

 

 




ARZIN TİTREYİŞİ VE İNSANIN İMTİHANI: ÜÇÜNCÜ SENEDE BİR MUHASEBE

ARZIN TİTREYİŞİ VE İNSANIN İMTİHANI: ÜÇÜNCÜ SENEDE BİR MUHASEBE
Yazan: Mehmet Özçelik

Zaman, durmaksızın akan bir nehir gibi hadiseleri önüne katıp sürüklese de, bazı anlar vardır ki tarihin hafızasında donup kalır. Takvim yaprakları 6 Şubat 2023’ü gösterdiğinde, saatler 04.17’de durmuş, Anadolu’nun bağrı “Asrın Felaketi” ile yanmıştı. Bugün, o dehşetli sarsıntının üzerinden tam üç koca sene geçti. Lakin ateş düştüğü yeri yakmaya devam etmekte, yüreklerdeki sızı ilk günkü tazeliğini korumaktadır.
Bu hadise, yalnızca jeolojik bir hareketlilik, yerkabuğunun kırılması veya fay hatlarının enerjisini boşaltması değildir. Meseleye sadece maddi nazarla bakmak, hakikatin bir yüzünü görüp diğer yüzüne kör kalmaktır. Bu zelzele, fani dünyanın faniliğini, mülkün sahibinin ancak Allah olduğunu ve insanın acziyetini en sarsıcı biçimde ihtar eden bir “İlahi ikaz” hükmündedir.
O gece, sıcacık yataklar, muhkem binalar ve dünyevi planlar bir anda manasını yitirmiş; zengin ile fakir, amir ile memur aynı enkazın başında, aynı çaresizlik içinde eşitlenmiştir. Bu, mahşer meydanının dünyadaki küçük bir provasıdır.
Felaketin tozu dumanı arasında, insanlığın ölmediğini, bilakis küllerinden yeniden doğduğunu gösteren ibretli manzaralara şahit olduk. İstanbul’dan yola çıkan tır şoförü Kazım Budak’ın, “Kadranı peçeteyle kapatmıştım, hızı görmeyeyim diye” sözleri, fedakârlığın ve diğerkâmlığın zirvesidir. O peçete, sadece hız göstergesini değil, nefsin korkularını da örtmüş; “bir cana yetişme” gayesi, bütün dünyevi endişelerin önüne geçmiştir. Bu hal, milletimizin mayasındaki hamiyetin ve uhuvvetin (kardeşliğin) en bariz tezahürüdür. Kayseri üzerinden Elbistan’a uzanan o yolculuk, sadece bir lojistik sevkiyat değil, bir şefkat köprüsüdür.
Öte yandan, enkaz altındaki kızının elini bırakmayan baba Mesut Hançer’in o vakur ama yürek dağlayan duruşu, evlat acısının tarif edilemez ağırlığını bizlere hissettirmiştir. O fotoğraf karesi, fani ayrılıkların ne denli acı, vuslatın ise ne denli kıymetli olduğunu sessiz bir çığlık gibi haykırmaktadır. Hayat, bir pamuk ipliğine bağlıdır ve o ip koptuğunda, geriye sadece iman ve salih ameller kalmaktadır.
Devlet ve milletin el ele vererek sergilediği “seferberlik”, takdire şayandır. Yıkılan şehirlerin imarı için gösterilen gayret, 455 bin konutun inşası, maddi yaraların sarılması adına atılmış devasa adımlardır. Harcanan trilyonlar, dökülen betonlar, dikilen binalar mühimdir; lakin asıl mesele, “manevi imar”ı ihmal etmemektir. Binaları sağlam yaparken, gönül binalarını da tahkim etmek, tevekkül ve rıza harcıyla ruhları beslemek elzemdir. Zira tabiat, Sünnetullah gereği vazifesini yapacaktır; mühim olan insanın bu hadiseler karşısında aldığı tavır ve çıkardığı derstir.
Ne yazık ki, bu süreçte fitne ateşini körükleyen, yalan ve yanlış haberlerle (dezenformasyon) insanların acısı üzerinden menfaat devşirmeye çalışan “yanlış inanç” sahipleri de görülmüştür. Hakikat güneşini balçıkla sıvamaya çalışanlar, milletin feraseti karşısında mağlup olmuştur. Zira sadakat ve sıdk, her daim kizb (yalan) ve iftiraya galip gelir.
Netice itibarıyla; 6 Şubat, bize dünyanın geçici bir misafirhane olduğunu, mülkün sahibinin Allah olduğunu ve ölümün her an kapımızı çalabileceğini hatırlatan acı bir ders olmuştur. Gidenleri geri getiremeyiz, fakat onların hatırasına sahip çıkmak, geride kalanlara omuz vermek ve en mühimi, ebedi hayata hazırlık yapmak boynumuzun borcudur. Şehirler yeniden kurulur, yollar yeniden yapılır; lakin kırılan kalpler ancak “İnna lillahi ve inna ileyhi raciun” (Biz Allah’tan geldik ve şüphesiz O’na döneceğiz) hakikatinin serinliğiyle teselli bulur.
Rabbim, memleketimizi ve alem-i İslam’ı her türlü afetten, musibetten ve beladan muhafaza eylesin. Kaybettiklerimize rahmet, kalanlara sabr-ı cemil ihsan eylesin.

MAKALENİN ÖZETİ
Bu makale, 6 Şubat 2023 depremlerinin üçüncü yıl dönümünde, yaşanan felaketi sadece maddi boyutuyla değil, manevi ve hikmetli bir nazarla ele almaktadır. İstanbul’dan yola çıkan ve hız göstergesini kapatarak yardıma koşan şoförün fedakârlığı ile enkaz başında bekleyen babanın acısı üzerinden, Türk milletinin dayanışma ruhu ve dünyanın faniliği işlenmiştir. Devletin maddi imar çalışmalarındaki başarısı takdir edilirken, asıl inşanın gönüllerde ve maneviyatta olması gerektiği vurgulanmıştır. Ayrıca, felaket anında ortaya çıkan fitne ve yalan haberlere karşı hakikatin gücüne dikkat çekilmiş; hadisenin bir “İlahi ikaz” olduğu hatırlatılarak, ebedi hayata hazırlık yapmanın ehemmiyeti üzerinde durulmuştur.

KONUYLA ALAKALI VE MÜRADİFİ AYETLER

1. Zilzâl Suresi, 1-8. Ayetler:
“Yerküre kendine has sarsıntısıyla sallandığı, toprak ağırlıklarını dışarı çıkardığı ve insan ‘Ne oluyor buna!’ dediği vakit, işte o gün (yer) rabbinin ona bildirmesiyle bütün haberlerini anlatır. O gün insanlar amellerinin kendilerine gösterilmesi için bölük bölük kabirlerinden çıkacaklardır. Artık kim zerre ağırlığınca bir hayır işlerse onun mükâfatını görecektir. Kim de zerre ağırlığınca bir kötülük işlerse onun cezasını görecektir.”
2. Bakara Suresi, 155-156. Ayetler:
“Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla; mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle deneriz. Sabredenleri müjdele! Onlar; başlarına bir musibet gelince, ‘Biz şüphesiz (her şeyimizle) Allah’a aidiz ve şüphesiz O’na döneceğiz’ derler.”
3. Ankebut Suresi, 57. Ayet:
“Her can ölümü tadacaktır. Sonunda bize döndürüleceksiniz.”
4. Tevbe Suresi, 51. Ayet:
“De ki: ‘Allah’ın bizim için yazdığından başkası bize asla erişmez. O bizim mevlamızdır. Onun için müminler yalnız Allah’a dayanıp güvensinler.'”

Hazırlayan: Mehmet Özçelik www.tesbitler.com
www.mehmetözçelik.com
O6/02/2026

 

 




İSTANBUL’UN RUHUNDA KOPAN KIYAMET: SIRLAR, SURLAR VE HAKİKAT

İSTANBUL’UN RUHUNDA KOPAN KIYAMET: SIRLAR, SURLAR VE HAKİKAT

İstanbul; sadece taş ve topraktan ibaret bir şehir değil, tarih boyunca hakkın ve batılın, hilal ile haçın, nur ile zulmetin en çetin hesaplaşmalarına sahne olmuş bir “mana” beldesidir. Bugün zahirde görünen siyasi çalkantılar, casusluk ağları ve diplomatik entrikalar, aslında derûnî planda cereyan eden o kadim savaşın, ahir zamandaki en şiddetli yansımasıdır.

Zahiri İhanet ve “Sublime” Kodunun İşareti
İngiliz istihbaratı MI6 ve CIA gölgesinde dokunan ihanet ağlarının, devletin zirvesini “Sublime” (Yüce/Ulu) koduyla hedef alması, aslında düşmanın şuuraltındaki korkuyu ve hedefi faş etmektedir. Onlar, bu topraklarda “Yüce” olanı, yani İslam’ın izzetini ve devletin bekasını yıkmak istemektedirler. İçimizdeki gafillerin, ecnebi istihbaratçılarla “kriptolu” odalarda kurdukları tuzaklar, Bediüzzaman’ın; “Kurt, gövdenin içine girdi. Şimdi mukavemet güçleşti” feryadını ne acı bir surette doğrulamaktadır. Dün topla tüfekle Çanakkale’yi geçemeyenler, bugün “içerden” devşirdikleri zihinlerle, siber ihalelerle ve “lisans” adı altındaki modern prangalarla surlarda gedik açma peşindedir.
Bir belediye başkanının veya bürokratın adının ecnebi ajanlarla anılması, şahsi bir suçtan öte, bir zihniyetin iflasıdır. Dostunu ve düşmanını ayırt edemeyen, “ders verelim” derken dersini ecnebi mekteplerinden alan ferasetsizliğin, İstanbul gibi bir emanete nasıl ihanet ettiğinin resmidir.

Tarihin Tekerrürü: Sandukayı Tekmeleyen Çizme
Tarih, ibret almayanlar için tekerrürden ibarettir. Dün Osman Gazi’nin türbesine girip sandukasını tekmeleyerek “Kalk Osman!” diye bağıran Yunan komutanın kini neyse, bugün 15 Temmuz şehitlerine “zibidi” diyen, İsrail’den tebrik kabul eden, Batı’nın aferinine talip olan zihniyetin mayası odur. Suretler değişmiş, fakat mana aynı kalmıştır. Biri postalıyla, diğeri imza ve kararlarıyla ecdadın ruhunu muazzep etmektedir.
Sultan Süleyman’a, “İstanbul’a öyle bir pislik getirdin ki…” diye sitem eden Zenbilli Ali Efendi’nin feraseti, bugün manevi kirlenmişliğin, ahlaki yozlaşmanın ve “modernleşme” adı altında ruhunu kaybetmenin habercisi gibidir. İstanbul’un suyu kirlenir temizlenir; lakin zihinlere ve kalplere zerk edilen “ecnebi hayranlığı” ve “aşağılık kompleksi”, nesilleri zehirleyen asıl necis kaynaktır.

Manevi Fetih ve Ahir Zaman Müjdesi
Lakin yeise kapılmak, mümin ferasetine yakışmaz. Hadis-i şeriflerin ve ehl-i hakikatın beyanları, İstanbul’un kaderinde “İkinci bir Fetih” olduğunu müjdelemektedir. Nasıl ki Fatih Sultan Mehmed Han, maddi surları yıkarak şehri “Belde-i Tayyibe” kıldıysa; ahir zamanda Deccaliyetin, yani materyalist ve dinsiz felsefenin işgali altındaki zihinler de manevi bir fetihle aydınlanacaktır.
Rivayetlerin işaret ettiği üzere; İstanbul’un “tekbirlerle”, yani kılıçsız ve harpsiz fetholunması; ilimle, imanla ve Kur’an hakikatleriyle kalplerin yeniden kazanılması demektir. Melhame-i Kübra’nın dehşeti içinde, dostun düşman, düşmanın dost göründüğü bu karışık asırda, İstanbul yine İslam’ın kalesi olacaktır. Bugün yaşanan “casusluk” rezaletleri, “ihanet” çemberleri ve siyasi savrulmalar, gecenin en karanlık anıdır. Ve unutulmamalıdır ki, gecenin en karanlık anı, şafağın en yakın olduğu zamandır.
Milletin basireti, ecdadın duası ve kaderin hükmüyle; o “kriptolu” hesaplar bozulacak, “Sublime” olan hakikat, süfyan komitelerinin tuzaklarını yerle yeksan edecektir.

MAKALENİN ÖZETİ
Bu makale, İstanbul üzerinde oynanan güncel siyasi ve istihbarat oyunlarını (İngiliz istihbaratı, casusluk iddiaları), tarihi ve manevi bir perspektifle ele almaktadır. Yazıda şu ana fikirler işlenmiştir:
* İhanetin Sürekliliği: Günümüzdeki “casusluk” ve “yabancı iş birliği” iddiaları, tarihte Osmanlı’ya ve İslam’a karşı yapılan saldırıların (Yunan komutanın saygısızlığı, içerideki kurt benzetmesi) modern bir devamı olarak nitelendirilmiştir.
* Manevi Çöküş: Siyasi figürlerin yabancı güçlerle olan temasları ve manevi değerlere (şehitlere saygısızlık) yönelik tavırları, İstanbul’un maddi işgalinden daha tehlikeli olan “zihniyet işgali” olarak yorumlanmıştır.
* İlahi Müjde: Tüm bu karanlık tabloya rağmen, Hadis-i Şerifler ve İslam alimlerinin (Muhyiddin-i Arabî, Bediüzzaman) müjdeleri ışığında, İstanbul’un “manevi” ve “kansız” bir şekilde, tekbir ve imanla yeniden fetholunacağı, Deccaliyetin (maddeciliğin) yıkılacağı vurgulanmıştır.
* Sonuç: Batı’dan medet umanların hüsrana uğrayacağı, asıl galibiyetin ise Hakk’a tabi olanların olacağı belirtilmiştir.

**Nâdir bulunur tıynet-i kâmilde kusûr
Kem-mâyeden eyler (her) ne ki eylerse zuhûr
*** Koca Râgıb Paşa ***
Nadir bulunur yaradılışı halis olanlarda kusur.
Mayası bozuk olanlardan çıkar ne çıkarsa.

Bak:
https://tesbitler.com/index.php?s=%C4%B0stanbul+
https://sorularlaislamiyet.com/istanbul-kac-defa-fethedilecek
https://sorularlaislamiyet.com/kiyamet-alemetlerinde-hic-kan-akitmadan-bir-buyuk-sehir-veya-ulke-musluman-olacaktir-diye-bir-alamet
https://sahihhadisler.com/konu/detay/istanbulun-Fethi
İstanbulu ikinci fethi

Hazırlayan: Mehmet Özçelik www.tesbitler.com
www.mehmetözçelik.com
O6/02/2026

 

 




İKİ ŞEHİR, İKİ MEDENİYET: “TANRI ŞEHRİ”NDEN “KUR’AN MEDENİYETİ”NE BİR YOL HARİTASI

İKİ ŞEHİR, İKİ MEDENİYET: “TANRI ŞEHRİ”NDEN “KUR’AN MEDENİYETİ”NE BİR YOL HARİTASI

İlim dünyası asırlardır dehşetli bir parçalanmışlığın (inkısam) ızdırabını çekmektedir. Bir tarafta insan ruhunu laboratuvar faresi gibi inceleyen, manadan kopuk Psikoloji; diğer tarafta toplumu sadece istatistik ve menfaat yığını olarak gören Sosyoloji ve bazı zaman hayattan koparılıp sadece mabede hapsedilmeye çalışılan İlahiyat.
Hâlbuki hakikat birdir, parçalanmaz. İnsanın iç dünyasındaki (derûnî) sarsıntılar ile sokaktaki toplumsal zelzeleler birbirinden bağımsız değildir. İşte bu araştırma, asrın bu “parça parça olmuş” zihnine karşı, Kur’an’ın “Tevhid” harcını sunan muazzam bir inşanın habercisidir.

Roma Yanarken Yazılan Kitap ve Medine Kurulurken İnen Vahiy
Batı düşüncesinin zirvesi sayılan Aziz Augustinus (St. Augustine), Roma İmparatorluğu barbar istilalarıyla çökerken, meşhur “De Civitate Dei” (Tanrı Şehri) eserini kaleme almıştı. Augustinus, umutsuzluk içindeki insanlara şöyle diyordu: “İki şehir vardır: Biri dünyevi şehir (yeryüzü krallığı), diğeri Tanrı Şehri (gökyüzü krallığı).” Ona göre bu dünya, günahkâr ve düşmüş bir yerdi; huzur ancak öte dünyadaki “Tanrı Şehri”nde bulunabilirdi. Bu düşünce, Batı’da asırlarca sürecek olan “Din-Dünya”, “Kilise-Devlet”, “Kutsal-Seküler” ayrımının (düalizm) temelini attı.
Fakat Kur’an’ın medeniyet tasavvuru (görüşü), bu ayrılığı reddeder. Kur’an, Medine’de inerken, yeryüzünü “lanetli bir sürgün yeri” olarak değil, imar edilmeyi bekleyen bir “Mescid” ve bir “Tarla” olarak tavsif etmiştir.
Bu araştırma, Augustinus’un “kaçış” teolojisine karşı, Kur’an’ın “inşa” metodunu koymaktadır. Kur’an, “Tanrı Şehri”ni göklere hapsetmez; o şehri, “Adalet”, “İhsan” ve “Takva” sütunları üzerine, bizzat yeryüzünde inşa etmeyi emreder. Müslüman zihni için dünya ve ahiret, ruh ve beden, ferd ve toplum birbirine düşman kutuplar değil; birbirini tamamlayan (mütemmim) cüzlerdir.

Râgıb el-İsfahânî: Kelimelerle Zihin İnşası
Bir medeniyet, evvela kelimelerle kurulur. Zira mefhumları (kavramları) bozulan bir milletin, ahlakı da nizamı da bozulur. Büyük lügat ve ahlak âlimi Râgıb el-İsfahânî, “Müfredat” adlı eseriyle, Kur’an kelimelerinin genetiğini haritalandırmıştır.
Bu çalışma, Râgıb’ın asırlar önce yaptığı o ince işçiliği, bugün modern psikolojinin ve sosyolojinin verileriyle yeniden yorumlamaktadır. Mesela Râgıb, “Zulüm” kelimesini “Bir şeyi, ona ait olmayan yere koymak” olarak tarif ederken; aslında bugünkü “Adalet Psikolojisi”nin ve “Toplumsal Anomi”nin (kuralsızlık) temel kodlarını vermiştir.
Bu araştırmanın en büyük “akademik katkısı”; Râgıb’ın metodunu tozlu raflardan indirip, “İnsan neden suç işler?”, “Toplum neden çöker?”, “Ruhsal bunalımların Kur’anî tedavisi nedir?” gibi can yakıcı sorulara (meselelere) tatbik etmesidir. Bu, sadece bir “anlambilim” (semantik) çalışması değil; kelimeler üzerinden yapılan bir “toplum mühendisliği” ve “ruh tamiratı”dır.
“Nedir?”den “Nasıl Olmalı?”ya Geçiş
Akademi dünyası ekseriyetle “Nedir?” sorusuyla meşgul olur, durumu tasvir eder, bırakır. Ancak insanlık, teşhise değil, tedaviye muhtaçtır. Bu araştırma, Kur’an’ın sadece bir “bilgi kaynağı” değil, aynı zamanda yaşayan, nefes alan ve hayata dokunan bir “uygulama rehberi” olduğunu isbat etmektedir.
“Müfsit” karakterin analiziyle hastalığı teşhis eden, “Muslih” karakterin inşasıyla reçeteyi sunan bu çalışma; Kur’an’ın “Hayat Kitabı” olduğunu haykırmaktadır. St. Augustinus’un “Tanrı Şehri” bir ütopya (hayal) olarak kalırken; Kur’an’ın inşa ettiği “Asr-ı Saadet”, tarihin şahitliğiyle yaşanmış bir hakikattir. Ve bu hakikat, bugün yeniden yaşanabilir.

Netice: Bir Medeniyet Daveti
Hülasa; bu eser, sıradan bir tez veya makale olmanın ötesinde bir “manifesto” hüviyetindedir.
Tefsirin hikmetini, Psikolojinin derinliğini ve Sosyolojinin kuşatıcılığını “Vahiy” potasında eriten bu terkip; Batı’nın seküler ve parçacı aklına karşı, İslam’ın “Küllî” ve “Cihanşümul” aklını dikmektedir.
Râgıb el-İsfahânî’nin mirasını devralıp, onu 21. asrın meydanında konuşturan bu çalışma; “Kur’an, bu asrın idrakine söyletilmelidir” diyen Bediüzzaman’ın davasına da sadık bir hizmettir.

MAKALENİN ÖZETİ
Bu makale; Kur’an tefsiri, psikoloji ve sosyoloji disiplinlerini birleştiren yeni bir araştırma modelinin önemini ve literatüre yapacağı katkıyı ele almıştır. Yazı, Batı düşüncesinde St. Augustinus’un dünyayı dışlayan “Tanrı Şehri” (De Civitate Dei) tezine mukabil; Kur’an’ın dünyayı imar eden ve ahiretin tarlası olarak gören *”Medeniyet Tasavvuru”*nu mukayeseli olarak incelemiştir. Râgıb el-İsfahânî’nin kavramsal analiz metodunun, günümüz problemlerine tatbik edilmesiyle; Kur’an’ın sadece teorik bilgi veren değil, ferdî ve içtimai yaralara pratik çözümler (nasıl olmalı) sunan yaşayan bir nizam olduğu vurgulanmıştır. Bu çalışma, ilimlerin vahiy ekseninde yeniden inşası adına atılmış devrimci bir adımdır.

KONUYLA ALAKALI VE MÜRADİFİ AYETLER

1. İlim ve Hikmetin Kaynağı:
> “Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı bir aşılanmış yumurtadan yarattı. Oku! Rabbin, en büyük kerem sahibidir. O Rab ki kalemle (yazmayı) öğretti. İnsana bilmedikleri şeyi öğretti.” (Alak Sûresi, 1-5. Ayetler)
>
2. Kitabın Pratik Gayesi (Karanlıktan Aydınlığa):
> “Elif Lâm Râ. Bu Kur’an, Rablerinin izniyle insanları karanlıklardan aydınlığa, mutlak güç sahibi ve övgüye lâyık olan Allah’ın yoluna çıkarman için sana indirdiğimiz bir kitaptır.” (İbrahim Sûresi, 1. Ayet)
>
3. Yeryüzünün İmarı ve Medeniyet:
> “…O sizi yeryüzünden (topraktan) yarattı ve sizi oranın imarında görevli kıldı…” (Hûd Sûresi, 61. Ayet)
>
4. Kur’an’ın Şifa ve Rahmet Oluşu:
> “Biz Kur’an’dan, mü’minler için şifa ve rahmet olacak şeyler indiriyoruz. Zalimlerin ise Kur’an, ancak ziyanını artırır.” (İsrâ Sûresi, 82. Ayet)
>
5. Doğru ile Yanlışı Ayıran Furkan:
> “Ramazan ayı, insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak Kur’an’ın indirildiği aydır…” (Bakara Sûresi, 185. Ayet)
>

Hazırlayan: Mehmet Özçelik www.tesbitler.com
www.mehmetözçelik.com
O6/02/2026