Barnabas İncili’nden İktibas Edilen Çarpıcı Bölümler

Barnabas İncili’nden İktibas Edilen Çarpıcı Bölümler

Bu İncil’de, diğer kanonik (Kilise tarafından kabul edilen) İncillerin aksine, teslis (üçleme) inancı reddedilir ve Tevhid (Allah’ın birliği) inancı açıkça tasvir edilir.

A. Allah’ın Birliği (Tevhid) Hakkındaki İfadeler

Barnabas İncili’nin genelinde Hz. İsa, kendisinin Allah veya Allah’ın oğlu olduğu iddialarını şiddetle reddeder.
* İsa’nın İlâhlığı Reddi:
> “Benim Allah olduğumu söyleyenler yüzünden Allah’ın huzurunda titriyorum… Ben, ölümlü bir adam olan bir kadından doğdum, diğer insanlar gibi sıkıntılara ve yemeye, uyumaya muhtacım.” (Barnabas İncili’nden İktibas)
>
* İlk Emir:
Hz. İsa’nın, Musa’nın (a.s.) şeriatını doğruladığı ve “Dinle ey İsrail, Allah’ımız tek bir Allah’tır” düsturunu sık sık tekrarladığı görülür.

B. Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Peygamberliği Hakkındaki İfadeler
Eserde Hz. Muhammed’in ismi açıkça zikredilmekte ve “Resûlullah” (Allah’ın Elçisi) sıfatıyla anılmaktadır.
* Hz. Adem ve Şehadet:
Barnabas İncili’nin 39. bölümünde anlatıldığına göre, Hz. Adem yaratıldığında göklerin kapısında şu nûrlu yazıyı görür:
> “Lailahe illallah Muhammedun Resûlullah” (Allah’tan başka ilâh yoktur, Muhammed O’nun elçisidir.)
>
* Hz. İsa’nın Müjdesi:
Hz. İsa, kendisinden sonra gelecek olan ve dünyayı kurtaracak olanın kendisi değil, Hz. Muhammed olduğunu şu şekilde ifade eder:
> “Benim ayakkabılarının bağlarını çözmeye lâyık olmadığım Allah’ın Resûlü’nün adı Muhammed’dir. O geldiği zaman, tıpkı yağmurun toprağa meyve verdirmesi gibi, o da iyi işler yapanlara bereket getirecektir.” (Barnabas, Bölüm 97 ve 163)
>
* Beklenen Mesih (Kurtarıcı):
Diğer İncillerin aksine, bu metinde Hz. İsa kendisinin “Beklenen Mesih” olmadığını, asıl Mesih’in (burada kurtarıcı ve son peygamber manasında kullanılır) Hz. Muhammed olduğunu belirtir.
2. Barnabas İncili’nin Tarihi Seyri ve Aslı
Bu eserin aslı ve esası hakkında tarihçiler ve teologlar arasında iki ana görüş bulunmaktadır:
* Müslüman ve Bazı Batılı Araştırmacıların Görüşü: Eser, Havari Barnabas (Hz. İsa’nın ilk öğrencilerinden ve Aziz Pavlus’un arkadaşı) tarafından kaleme alınmış sahih bir metindir. Ancak M.S. 325 yılındaki İznik Konsili’nde, teslis inancına ters düştüğü için “yasaklı kitaplar” (apokrifa) listesine alınmış ve yok edilmeye çalışılmıştır.
* Batı Kilisesinin Görüşü: Eserin 16. yüzyılda (Orta Çağ sonları) bir Müslüman veya İslâm’a sempati duyan bir Hristiyan tarafından yazıldığını iddia ederler. Buna delil olarak metnin 16. yüzyıl İtalyancası ile yazılmış olmasını gösterirler.
Tarihi Yolculuk:
* Eser yüzyıllarca gizli kalmış, 1709 yılında Prusya Kralı’nın danışmanı J.F. Cramer’in elinde İtalyanca bir nüsha olarak ortaya çıkmıştır.
* Daha sonra bu nüsha Viyana’ya taşınmıştır.
* 1907 yılında Lonsdale ve Laura Ragg tarafından İngilizceye tercüme edilince İslâm dünyasında büyük yankı uyandırmıştır.
3. Şu Anda Nerede Bulunmaktadır?
Barnabas İncili’nin bilinen en meşhur tarihi el yazmaları şunlardır:
* Viyana Nüshası (İtalyanca): Bugün Avusturya Milli Kütüphanesi’nde (Hofbibliothek) bulunmaktadır. En eski ve en bilinen nüsha budur.
* İspanyolca Nüsha: Aslının kayıp olduğu, ancak 18. yüzyılda yapılan kopyalarının Avustralya’da (Fisher Kütüphanesi, Sydney Üniversitesi) bulunduğu bilinmektedir.
* Türkiye’deki Nüsha İddiası: 1980’lerde Hakkari civarında bir mağarada Aramice/Süryanice yazılmış eski bir İncil nüshası bulunduğu ve bunun Barnabas İncili’nin aslı olabileceği yönünde ciddi haberler çıkmıştır. Bu nüshanın bir dönem Ankara Adli Emaneti’nde tutulduğu, daha sonra Genelkurmay Başkanlığı veya Etnografya Müzesi gibi kurumlara devredildiği iddia edilse de, bu konuda resmi ve net bir bilgi kamuoyuyla tam paylaşılmamıştır. Bu durum “Türkiye’de saklanan sır” olarak medyanın nazarını celbetmiştir.

*”Allah, kıyamet günü şöyle diyecek: “Ey Meryem oğlu İsa! Sen mi insanlara, Allah’ı bırakarak beni ve anamı iki ilâh edinin, dedin?” İsa da şöyle diyecek: “Seni bütün eksikliklerden uzak tutarım. Hakkım olmayan bir şeyi söylemem, benim için söz konusu olamaz. Eğer ben onu söylemiş olsaydım, elbette sen bunu bilirdin. Sen benim içimde olanı bilirsin, ama ben sende olanı bilemem. Şüphesiz ki yalnızca sen gaybları hakkıyla bilensin.
Ben onlara, sadece bana emrettiğin şeyi söyledim: Benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin (dedim.) Aralarında bulunduğum sürece onlara şahit (ve örnek) idim. Ama beni içlerinden aldığında, artık üzerlerine gözetleyici yalnız sen oldun. Sen, her şeye hakkıyla şahitsin.”
Mâide Sûresi(5) 116-117. Ayet

✧✧

📜 Türkiye’deki “Gizemli Nüsha” Olayı

Türkiye gündeminde olay, 1980’li yıllara dayanır.
* Keşif Anı: 1981 (veya 1983) yılında, Hakkari’nin Uludere ilçesi yakınlarındaki bir mağarada, köylüler tarafından ceylan derisi üzerine Aramice (Hz. İsa’nın konuştuğu dil) veya Süryanice yazılmış eski bir kitap bulunduğu rivayet edilir.
* Muhteva ve Tarih: Yapılan ilk nazarlarda (incelemelerde), kitabın İslâm öncesi döneme ait olduğu ve Barnabas İncili’nin bir nüshası olduğu iddia belirtilmiştir. Eğer bu kitap karbon testleriyle İslâm’dan önceki bir tarihe (M.S. 600 öncesine) ait olduğu kesinleşirse; Hz. Muhammed’in (s.a.v.) gelişini yüzyıllar öncesinden ismen haber verdiği isbat edilmiş olacaktır. Bu durum, Hristiyan dünyasındaki “sonradan yazıldı” iddiasını (yanılmasını) tamamen çürütecek çok büyük bir delildir.
* Akıbeti: Bu nüshanın jandarma tarafından teslim alındığı, bir süre Ankara’da muhafaza edildiği, hatta Vatikan’ın bu nüshayı incelemek veya satın almak için büyük bir faaliyet (çaba) gösterdiği basına yansımıştır. Günümüzde Genelkurmay Başkanlığı’nın veya MİT’in arşivlerinde “çok gizli” ibaresiyle saklandığına dair yaygın bir kanaat mevcuttur.

📖 Kur’an-ı Kerim ile Şaşırtıcı Uyumu
Barnabas İncili’ndeki ifadeler, Kur’an-ı Kerim’in Saff Suresi’ndeki şu ayet-i kerimesiyle birebir örtüşmektedir. Bu da hakikatin tek bir kaynaktan geldiğini gösterir.
Saff Suresi, 6. Ayet (TDV Meali):
> “Hani Meryem oğlu Îsâ da, ‘Ey İsrâiloğulları! Ben size Allah’ın elçisiyim. Benden önceki Tevrat’ı doğrulayıcı ve benden sonra gelecek Ahmed adındaki peygamberi müjdeleyici olarak (geldim)’ demişti. Fakat o, onlara açık deliller getirince, ‘Bu, apaçık bir büyüdür’ dediler.”
>
Barnabas İncili’nde Hz. İsa’nın “Benden sonra gelecek Resûl’ün adı Muhammed’dir” veya “Mesih O’dur” demesi, Kur’an’daki bu müjde ile tam bir mutabakat halindedir.
💡 Risale-i Nur Perspektifinden Bir Bakış
Bediüzzaman Said Nursi, Mektubat adlı eserinde (19. Mektup), İncil, Tevrat ve Zebur’un tahrif edilmesine (bozulmasına) rağmen, içlerinde hala Hz. Muhammed’e (s.a.v.) dair işaretlerin, yani “Hüseyin-i Cisrî’nin tesbit ettiği gibi yüz on dört adet” işaretin bulunduğunu ifade eder.
Bediüzzaman, bu kitaplardaki “Faraklit” (veya Paraklet) kelimesinin, “Hakkı batıldan ayıran” ve “Teselli veren” manasında Hz. Peygamber’i (s.a.v.) tasvir ettiğini belirtir. Barnabas İncili, bu örtülü ifadeleri çok daha açık bir dille beyan etmektedir.
> Özetle: Barnabas İncili, Hristiyan dogmalarının (yanlış inançlarının) aksine, Hz. İsa’nın bir beşer ve peygamber olduğunu, asıl kurtarıcının ve son elçinin Hz. Muhammed (s.a.v.) olduğunu haykıran tarihi bir vesikadır.

Bak:
https://tesbitler.com/index.php?s=Barnabas+

Hazırlayan: Mehmet Özçelik www.tesbitler.com
29/11/2025

 

 




Haşir Sabahı ve Ebedi Gençlik: Büyük Buluşma – 3 –

Haşir Sabahı ve Ebedi Gençlik: Büyük Buluşma – 3 –

Uzun bir kışın ardından gelen bahar sabahı gibi, berzah aleminin bekleme süresi de İsrafil’in (A.S.) Sûr’a üflemesiyle nihayete erer. Bu, Haşir sabahıdır. Artık o seksen yıllık ömrün yorgunlukları, kabrin yalnızlığı ve berzahın hasreti bitmiş; ebedi bir güneş doğmuştur.
İlk makalemizde, ruhun bedenden “kurtulmasını” ve o ağır yükü atmasını konuşmuştuk. Ancak hikmet-i ilahi, ruhu ebediyen bedensiz bırakmaz. Çünkü insan, sadece ruhtan ibaret bir melek değil; ruh ve cesedin imtizacıyla (kaynaşmasıyla) “insan” olan bir varlıktır. Ruh nasıl ki dünyada görmek için göze, tutmak için ele muhtaç idiyse; cennetin o latif lezzetlerini tatmak, kokularını duymak ve nimetlerinden tam manasıyla istifade etmek için de bir bedene muhtaçtır.

Kafes Değil, Nurani Bir Elbise

Lakin müjdeler olsun! Haşir meydanında ruha giydirilen o yeni vücut, dünyadaki gibi hantal, hastalanan, acıkan, yaşlanan ve çöken o “seksen yıllık ihtiyar arkadaş” değildir.
O yeni beden; ruhun latif yapısına uygun, hafif, nurani ve ebedi bir gençlik formundadır. Dünyada ruh bedene hizmet ediyordu, onu taşıyordu; ahirette ise beden ruha hizmet edecek, onun arzu ettiği hızda ve kuvvette olacaktır.
Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri, Risale-i Nur Külliyatı’nda, cennetteki bu bedeni ve hayatı şu şekilde tasvir eder:
> “Evet, cennet bütün lezaiz-i maneviyeye medar olduğu gibi bütün lezaiz-i cismaniyeye de medardır.
…..nasıl toprak; suya, havaya, ziyaya nisbeten kesafetli, karanlıklıdır. Fakat masnuat-ı İlahiyenin bütün envaına menşe ve medar olduğundan bütün anâsır-ı sairenin manen fevkine çıktığı gibi; hem kesafetli olan nefs-i insaniye; sırr-ı câmiiyet itibarıyla, tezekki etmek şartıyla bütün letaif-i insaniyenin fevkine çıktığı gibi; öyle de cismaniyet, en câmi’ en muhit en zengin bir âyine-i tecelliyat-ı esma-i İlahiyedir. Bütün hazain-i rahmetin müddeharatını tartacak ve mizana çekecek âletler, cismaniyettedir.
……Ve o Sâni’-i Hakîm ve o Âdil-i Rahîm; elbette cismanî âletlerin vezaifine ücret olarak ve hidematına mükâfat olarak ve ibadat-ı mahsusalarına sevap olarak, onlara lâyık lezaizi verecektir. Yoksa hikmet ve adalet ve rahmetine zıt bir halet olur ki hiçbir cihetle onun cemal-i rahmetine ve kemal-i adaletine uygun değildir, kabil-i tevfik olamaz.
…..Elbette nurani, kayıtsız, geniş ve ebedî olan cennette, cisimleri ruh kuvvetinde ve hiffetinde ve hayal süratinde olan ehl-i cennet, bir vakitte yüz bin yerlerde bulunup yüz bin hurilerle sohbet ederek yüz bin tarzda zevk almak; o ebedî cennete, o nihayetsiz rahmete lâyıktır ve Muhbir-i Sadık’ın (asm) haber verdiği gibi hak ve hakikattir. Bununla beraber, bu küçücük aklımızın terazisiyle o muazzam hakikatler tartılmaz.
İdrak-i maâlî bu küçük akla gerekmez.
Zira bu terazi o kadar sıkleti çekmez.”
> (Sözler, Yirmi Sekizinci Söz )
>
Dertsiz, Tasasız Bir Hayat

Dünya hayatında şikayet ettiğimiz o “savaşlar, enflasyon, kış ve yaz dertleri, hastalıklar” artık birer uzak hatıradan ibarettir. O ebedi yurtta, üzüntü ve korku yoktur.
Beden artık ruha yük olmaz, bilakis ruhun uçuşuna kanat olur. Acıkmak bir eziyet değil, lezzet alma vesilesidir. Yorulmak yoktur, uykuya (ölümün kardeşine) ihtiyaç yoktur. Seksen senelik ömrün o ağır bilançosu, yerini ebedi bir tazeliğe bırakır.
Allah (C.C.), Fatır Suresi’nde, cennet ehlinin bu huzur halini bizlere şöyle bildirir:
> “Onlar (Cennettekiler) şöyle derler: ‘Hamdolsun bizi üzüntüden kurtaran Allah’a! Gerçekten rabbimiz çok bağışlayıcıdır, şükrün karşılığını bol bol verendir. Lütfuyla bizi, içinde ebedî kalınacak bu yurda O yerleştirdi. Burada bize ne bir yorgunluk dokunacak ne de bir bıkkınlık gelecektir!'”
> (Fâtır Suresi, 34-35. Ayetler)
>
En Büyük Lezzet: Cemalullah

Ve bütün bu cennet nimetlerinin, ebedi gençliğin, dostlarla vuslatın üzerinde; en büyük saadet vardır: Rüyetullah. Yani, dünyada eserleri ve isimleriyle tanıdığımız Rabbi, perdesiz olarak temaşa etmek…
Ruhun dünyadaki o “hapis hayatı” hissi, aslında bu sonsuz kaynağa olan hasretinden ileri geliyordu. Şimdi vuslat zamanıdır. Seksen yıllık çile, bu sonsuz saadetin yanında bir “an” hükmünde bile kalmaz.

Hatime
Öyleyse ey insan! Seksen yıllık o “kamburlaşan” bedene bakıp da hayatı zahmetten ibaret sanma. O beden, seni bu ebedi sabaha taşıyan bir binek, sabrını ölçen bir mihenk taşı idi. Binek eskidi ve toprak oldu; ama süvarisi olan ruh, şimdi altından bir eyerde, ebedi bir saltanatın içindedir.
Ölüm bir son değil, bu muhteşem başlangıcın “Bismillah”ıdır.

Hazırlayan: Mehmet Özçelik www.tesbitler.com
29/11/2025

 

 




Berzah Alemi: Ruhun Büyük Bekleyişi ve Vuslat Kapısı – 2 –

Berzah Alemi: Ruhun Büyük Bekleyişi ve Vuslat Kapısı – 2 –

Beden toprağa, aslına rücu ederken; ruh, o “zindan-ı dünya”dan azad olup kendi tabiatına uygun bir aleme, Berzah’a adım atar.
Berzah; dünya ile ahiret arasında bir geçiş, bir bekleme salonu, iki denizin birbirine karışmasını engelleyen manevi bir perdedir.
Dünyadaki o gürültü, savaşlar, geçim derdi ve hastalıklar artık geride kalmıştır.
Ruh, kınından çıkmış bir kılıç gibi keskin, kafesinden uçmuş bir kuş gibi hürdür artık. Ancak bu hürriyet, başıboşluk demek değildir.

Yalnızlık Değil, Halvet ve Ünsiyet

Seksen yıllık hayatın ardından “tek başına” kalma korkusu, sadece dünyaya bakan, zahiri bir nazarın yanılmasıdır. Zira Berzah alemi, ruhlar için ıssız bir çöl değil, bilakis dostlarla buluşma yeridir.
İmam-ı Gazali Hazretleri ve nice ehl-i hakikat, ölüm anında ve kabirde, kişinin sevdikleriyle, evvelce göçüp giden ahbaplarıyla ve bilhassa manevi rehberleriyle buluştuğunu beyan ederler. Dünya hayatında “gurbette” olan asıl ruhtur; ölümle birlikte ruh, asıl vatanına ve dostlarına kavuşur. Dolayısıyla o “tek başınalık”, sadece bedene aittir. Ruh, kalabalık bir “ervah-ı tayyibe” (temiz ruhlar) meclisine dahil olur.

Kabir: Zindan mı, Bahçe mi?

Bu alemin mahiyeti, kişinin dünyadaki “azığına” göre şekillenir. Peygamber Efendimiz (S.A.V.) bir Hadis-i Şeriflerinde bu hakikati şöyle tasvir eder:
> “Kabir, ya cennet bahçelerinden bir bahçe yahut cehennem çukurlarından bir çukurdur.”
> (Tirmizî, Kıyâmet, 26)
>
Demek ki, dünyada iman ve fazilet ile teçhiz edilmiş, enaniyetini terk etmiş bir ruh için kabir; dar, karanlık ve ürkütücü bir kuyu değil; aksine geniş, ferah ve nurani bir bahçedir. Orada ne enflasyon derdi vardır, ne de yaşlılık sancısı. Sadece amellerin nuru ve Rabbin rahmeti vardır.

Risale-i Nur Penceresinden Bakış

Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri, kabrin o ürkütücü gibi görünen yüzünün arkasındaki rahmet tebessümünü Sözler adlı eserinde harikulade bir surette izah eder:
> “Madem ölüm öldürülmüyor ve kabir kapısı kapanmıyor; elbette bu ecel cellâdının elinden ve kabir haps-i münferidinden kurtulmak çaresi varsa, insanın en büyük ve her şeyin fevkinde bir endişesi, bir meselesidir. Evet, çaresi var ve Risale-i Nur Kur’ân’ın sırrıyla o çareyi iki kere iki dört eder derecesinde kat’î ispat etmiş.” (Asa-yı Musa, s. 24)
“Evet, şu kudsî tılsım ile ölüm, insan-ı mü’mini zindan-ı dünyadan bostan-ı Cinâna, huzur-u Rahmâna götüren bir musahhar at ve burak sûretini alır. Onun içindir ki, ölümün hakikatini gören kâmil insanlar, ölümü sevmişler. Daha ölüm gelmeden ölmek istemişler.”(Yedinci Söz)

“Sarf ve Nahiv ilmini okuyan bir medrese talebesinin vefat edip, kabirde Münker ve Nekir’in: ‘Men Rabbüke’, ‘Senin Rabbin kimdir?’ diye suallerine karşı, kendini medresede zannedip Nahiv ilmi ile cevab vererek: ‘(Men) mübtedadır. (Rabbüke) onun haberidir; müşkil bir meseleyi benden sorunuz, bu kolaydır.’ diyerek, hem o melâikeleri, hem hazır ruhları, hem o vakıayı müşahede eden orada bulunan bir keşfe’l-kubur velisini güldürdü ve rahmet-i İlahiyeyi tebessüme getirdi; azabdan kurtulduğu gibi, Risale-i Nur’un bir şehid kahramanı olan merhum Hâfız Ali, hapiste Meyve Risalesi’ni kemal-i aşkla yazarken ve okurken vefat edip kabirde melâike-i suale mahkemedeki gibi Meyve hakikatları ile cevab verdiği misillü; ben de ve Risale-i Nur şakirdleri de o suallere karşı Risale-i Nur’un parlak ve kuvvetli hüccetleriyle istikbalde hakikaten ve şimdi manen cevab verip onları tasdike ve tahsine ve tebrike sevkedecekler  inşallah.”(Mektubat. 1. Mektub.
>
Bu ifadelerden anlıyoruz ki; ölüm bir yok oluş değil, zahmetli bir işten paydos ediş ve ücret alma mahalline gidiştir.

İlahi Davet: “Dön Rabbine!”

Seksen sene boyunca bedenin nazını çeken ruh, artık Rabbinden gelen o muazzam hitaba muhatap olur. Bu hitap, bütün yorgunlukları silecek kadar şefkatlidir.
Allah (C.C.), Fecr Suresi’nde bu huzura ermiş ruha şöyle seslenir:
> “Ey huzura kavuşmuş insan! Sen O’ndan hoşnut, O da senden hoşnut olarak Rabbine dön. (Seçkin) kullarım arasına katıl ve cennetime gir!”
> (Fecr Suresi, 27-30. Ayetler)
>
Netice

O halde seksen yıllık o “arkadaşı” bırakıp gitmek, bir vefasızlık veya hüzün sebebi olmamalıdır. Çünkü o arkadaş (beden), görevini tamamlamış ve toprağa emanet edilmiştir. Ruh ise, yüklerinden kurtulmuş, hafiflemiş ve asıl sevgilisi olan Baki-i Zülcelal’in dergahına, ebedi bir gençlik ve saadet ile kanat çırpmıştır.
Ölüm, sevilmeyen bir son değil; sevenin sevilene kavuştuğu bir vuslat (Şeb-i Arus) gecesidir.

Hazırlayan: Mehmet Özçelik www.tesbitler.com
29/11/2025




Seksen Yıllık Kafes ve Ruhun Terhisi – 1 –

Seksen Yıllık Kafes ve Ruhun Terhisi – 1 –

Düşünce dünyamızda derin bir yolculuğa çıkalım. Seksen sene… Dile kolay, lakin nefes nefese geçen uzun bir ömür. Bu uzun serüvende, aslı nurani ve latif olan ruh, kesif ve maddi olan bedeni tam seksen yıl boyunca sırtında taşır.
Bu, garip bir yolculuktur. Ruh, tabiatı gereği hürdür, kayıtsızdır; zaman ve mekanla mukayyet olmak istemez. Ancak dünya imtihanı gereği, etten ve kemikten bir kalıba, adeta bir kafese girer. Bu seksen yıl boyunca o beden bazen kamburlaşır, bazen ağırlaşır. Ruh ise o ağırlığın altında, bedenin bitmek tükenmek bilmeyen ihtiyaçlarına koşuşturur durur.

Bedenin Zahiri İstibdadı

Bedene “arkadaş” diyoruz, lakin çoğu zaman ruhun üzerinde bir hükümranlık kurar. Acıkır, ruhu peşinden sürükler; susar, ruhu çeşme başına götürür. Uyumak ister, ruhun şuurunu örter. Gezmek, eğlenmek, gülmek ister; ruhu bu heveslerin peşinde koşturur. Hele o nefis ve enaniyet devreye girdiğinde, istekler birer emre dönüşür.
Bu durum, adeta bir “hapis hayatı”dır. Ruh, cihan şümul kanatlarını açıp uçmak isterken, beden “Dur!” der. “Karnım aç, maaşım yok, hava soğuk, hastayım…” Bedenin bu nazlı ve bitmeyen şikayetleri, ruhun ulvi ufkunu perdeler.
Savaşlar, cinayetler, enflasyon, geçim derdi gibi dünya gaileleri, aslında hep bu bedenin, bu kesif kalıbın ihtiyaçlarını karşılama ve onu koruma telaşından doğar.
Şu fani vücut, seksen sene boyunca ruha neler çektirir!

İbretli Bir Ayrılık: Vefat

Ve gün gelir, vade dolar. Ölüm, o seksen yıllık arkadaşlığı bitiren keskin bir kılıç gibi iner. Bu an, zahiri nazarla bakıldığında ürkütücüdür. Seksen yıl boyunca “ben” dediğiniz, her sabah aynada gördüğünüz, her sızısını hissettiğiniz o “arkadaşı” bir çukura bırakıp gitmek… Tek başına. Onsuz.
Lakin hakikat ve hikmet penceresinden bakıldığında, bu bir terk ediş değil, bir terhistir.
Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri, Risale-i Nur Külliyatı’nda bu hakikati ne güzel tasvir eder:
> “Sizlere müjde! Mevt idam değil, hiçlik değil, fenâ değil, inkıraz değil, sönmek değil, firak-ı ebedî değil, adem değil, tesadüf değil, fâilsiz bir in’idam değil. Belki, bir Fâil-i Hakîm-i Rahîm tarafından bir terhistir, bir tebdil-i mekândır. Saadet-i ebediye tarafına, vatan-ı aslîlerine bir sevkiyattır. Yüzde doksan dokuz ahbabın mecmaı olan âlem-i berzaha bir visal kapısıdır.
……Ey biçareler! Mezaristana göçtüğünüz vakit, “Eyvah, malımız harap olup sa’yimiz hebâ oldu. Şu güzel ve geniş dünyadan gidip dar bir toprağa girdik” demeyiniz, feryad edip meyus olmayınız. Çünkü sizin her şeyiniz muhafaza ediliyor. Her ameliniz yazılmıştır. Her hizmetiniz kaydedilmiştir. Hizmetinizin mükâfâtını verecek ve her hayır elinde ve her hayrı yapabilecek bir Zât-ı Zülcelâl sizi celb edip yeraltında muvakkaten durdurur, sonra huzuruna aldırır. Ne mutlu sizlere ki, hizmetinizi ve vazifenizi bitirdiniz. Zahmetiniz bitti; rahata ve rahmete gidiyorsunuz. Hizmet, meşakkat bitti; ücret almaya gidiyorsunuz.”
Asıl vatanlarına bir rücu’dur. Zindan-ı dünyadan bostan-ı cinâna bir dâvettir.”
> (Mektubat, Yirminci Mektup, Birinci Makam)
“ehl-i iman için ölüm, vazife-i hayat külfetinden bir terhistir. Hem dünya meydanındaki imtihanda, talim ve talimat olan ubudiyetten bir paydostur. Hem öteki âleme gitmiş yüzde doksan dokuz ahbap ve akrabasına kavuşmak için bir vesiledir. Hem hakikî vatanına ve ebedî makam-ı saadetine girmeye bir vasıtadır. Hem zindan-ı dünyadan, bostan-ı cinâna bir davettir. Hem Hâlık-ı Rahîminin fazlından, kendi hizmetine mukabil ahz-ı ücret etmeye bir nöbettir. ” (Lem’alar. 25. Lem’a. 8.deva)
>

Onsuz Bir Hayatın Hafifliği

“Onsuz bir hayat nasıl olur?”
İşte asıl hikmet buradadır.
O hayat; hastalıkların, ağrıların, yaşlılığın, kamburluğun olmadığı bir hayattır. Acıkmanın zilletinden, rızık endişesinin ağırlığından, yazın sıcağından, kışın zemherisinden azade bir alemdir.
Ruh, bedenden soyunduğunda, üzerindeki o ağır zırhı çıkarmış bir savaşçı gibi hafifler.
Meğer o vücut, ruhun ayağında bir pranga, sırtında bir yükmüş. Dünya hayatının o keşmekeşi, gürültüsü ve stresi, aslında sadece o bedeni ayakta tutmak içinmiş. Beden toprağa karıştığında, ruh kendi aslına, kendi vatanına, latif ve nurani alemine döner.
Bu bir yanılma değil, hakikatin ta kendisidir. Bizler dünyada iken, kafesin içindeki kuşu kafes zannettik. Kafes kırılınca kuşun öleceğini sandık. Halbuki kafes kırılınca kuş özgürleşir.
Allah (C.C.), Ankebût Suresi 64. Ayet-i Kerime’de şöyle buyurmaktadır:
> “Bu dünya hayatı sadece bir eğlenceden, bir oyundan ibarettir. Ahiret yurduna (oradaki hayata) gelince, işte asıl yaşama odur. Keşke bilmiş olsalardı!”
> (Kur’an-ı Kerim Meali)
>
Netice-i Kelam

Ölümden ve bedenden ayrılmaktan korkmak, aslında alışkanlıklarımızdan vazgeçemeyişimizdendir. Seksen yıllık bir ülfet vardır. Ancak düşününce; savaşsız, kavgasız, hastalıksız, dertsiz bir aleme doğmak; eskiyen elbiseyi çıkarıp atmak kadar ferahlatıcı olmalıdır.
O halde ürkütücü olan ölüm değil, hayatı sadece bedenden ibaret sanıp, ruhu ihmal etmektir. Asıl korkulması gereken, bedenin geçici arzuları uğruna, ruhun ebedi saadetini feda etmektir.

Hazırlayan: Mehmet Özçelik www.tesbitler.com
29/11/2025