Vahşetin Maskesi: Din Kisvesi Altında Enaniyetin Kanlı Oyunu

Vahşetin Maskesi: Din Kisvesi Altında Enaniyetin Kanlı Oyunu

İnsanlık tarihi, hak ile batılın mücadelesine sahne olduğu kadar; hakikatin tahrif edilerek zulme alet edilmesine de şahitlik etmiştir.
İster semavi olsun, ister beşeri ve sapık bir yanlış inanç olsun, dinin aslı ve esası, masum bir cana kastetmeyi, hele ki bir bebeğin, bir kadının veya bir mabetteki din adamının kanını dökmeyi asla emretmez. Zira din, hayat içindir; ölüm ve vahşet için değildir.
Eğer birileri, inanç namına savunmasız bedenleri hedef alıyorsa, orada dinin külli hakikatleri değil; tefessüh etmiş bir ruhun hezeyanları ve hayvandan daha aşağı bir nefsin kan emiciliği konuşuyor demektir.

Zahiri Bir Kılıf, Batini Bir Çürüyüş

Bugün Gazze’de yaşananlar, savaşın ötesinde, insanlığın vicdanında kapanmaz yaralar açan bir soykırımdır. İsrail’in sergilediği bu vahşet, herhangi bir mukaddes kitabın emri olamaz. Bu, olsa olsa enaniyetin ve ırkçı bir kibrin, dinin zahiri hükümlerini kendine perde yaparak işlediği şeytanî bir cinayettir.
Bir inancın muhtevasında, “masumu öldür” emri bulunmaz. Şayet birisi bunu iddia ediyorsa, o kişi kendi içindeki canavarı, dinin kutsiyetiyle tasvir etmeye çalışıyordur. Bu durum, hakikati göremeyenler için büyük bir yanılma olsa da, hikmet nazarıyla bakanlar için apaçık bir saptırmadır.
Kuran-ı Kerim, bir cana kıymanın ne denli büyük bir cürüm olduğunu, cihan şümul bir dille şöyle isbat eder:
> “.İşte bu yüzdendir ki İsrailoğulları’na şöyle yazmıştık: Kim, bir cana veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya karşılık olmaksızın (haksız yere) bir cana kıyarsa bütün insanları öldürmüş gibi olur. Her kim bir canı kurtarırsa bütün insanları kurtarmış gibi olur. Peygamberlerimiz onlara apaçık deliller getirdiler; ama bundan sonra da onlardan çoğu yine yeryüzünde aşırı gitmektedirler..”
> (Mâide Suresi, 5/32)
>
Hal böyleyken, çocukları ve kadınları katletmeyi “dini bir gereklilik” gibi sunmak, Allah’ın ayetlerine ve fıtratın kanunlarına tamamen zıt ve aykırı bir faaliyettir.
Tam bir iftira ve yalandır

Enaniyetin Vahşileşmesi ve “Canavar Hayvan”

Gazze’deki manzara, modern çağın “uygar” maskesi altında saklanan barbarlığın ön plana çıkmasıdır. Bu durum imandan ve faziletten soyunmuş bir nefsin ne derece alçalabileceğinin ibretli bir delilidir.
İnsan, fıtraten mükerrem yaratılmıştır; ancak bu kerametini yanlış inanç ve zulüm ile kaybettiğinde, tabiatındaki yırtıcılık onu hayvandan daha tehlikeli bir hale getirir. Tıpkı şu hakikat gibi, bugünkü zalimlerin psikolojisini ne kadar da isabetli bir şekilde şerh etmektedir:
> “İnsan, nur-u iman ile âlâ-yı illiyyîne çıkar, Cennet’e lâyık bir kıymet alır. Ve zulmet-i küfür ile esfel-i sâfilîne düşer, Cehennem’e ehil olacak bir vaziyet alır. Çünkü iman, insanı Sâni-i Zülcelâl’ine nisbet ediyor; iman, bir intisaptır… Küfür, o nisbeti kat’eder. O kattan, insanın kıymeti, yalnız maddesi itibarıyla ve yalnız hayat-ı hayvaniyeden ibaret kalır… İşte bu mahiyetle insan, eğer nur-u iman olmazsa, sair hayvanattan daha aşağı düşer.”
> (Sözler, 23. Söz, Birinci Mebhas)
>
İşte Gazze’de masumların üzerine bomba yağdıran zihniyet, bu “esfel-i sâfilîn” (aşağıların aşağısı) derekesine düşmüş, enesini putlaştırmış ve merhamet damarları kurumuş bir yapıdır. Onların bu hali, dinin bir gereği değil; aksine dinden ve insanlıktan ne kadar uzaklaştıklarının tasviridir.

Netice: Vahşet, Hakikati Örtemez
Bu kanlı tablo karşısında tenkit oklarımızı sadece silahlara değil, o silahları tutan elleri yöneten batıl fikirlere ve bozuk kalplere yöneltmeliyiz. Bir dinin aslı, daima yaşatmayı emreder. Öldürmeyi, yok etmeyi ve soykırımı emreden bir ses duyuluyorsa; o ses semadan değil, nefsin karanlık dehlizlerinden ve şeytanın vesvesesinden gelmektedir.
Zalimlerin “din adına” yaptıklarını iddia ettikleri bu vahşet, aslında onların kendi tabiatlarındaki vahşetin dışa vurumundan ibarettir. Hakikat şudur ki; zulüm ile âbâd olanın âhiri berbâd olur. Masumların ahı, eninde sonunda o enaniyet kulelerini yerle bir edecektir.

Hazırlayan: Mehmet Özçelik www.tesbitler.com
28/11/2025




NE EKERSEN BİÇERSİN

NE EKERSEN BİÇERSİN

Vaktiyle bir padişah, üç vezirini imtihan etmek ister. Onları büyük bir bahçeye gönderir ve her birinden heybelerini en güzel meyvelerle doldurmalarını emreder.
Birinci vezir, padişahın rızasını düşünerek en taze, en olgun meyveleri toplar.
İkinci vezir, “Padişah zaten bunlara bakmaz,” diyerek iyi-kötü, ham-olgun ne bulursa doldurur.
Üçüncü vezir ise, “Padişahın işi gücü yok da benim heybeme mi bakacak?” diyerek heybesini çerçöple, yaprakla doldurur.
Padişah, vezirleri huzuruna çağırır ve onları bir ay boyunca, topladıklarıyla beraber zindana atılmalarını emreder. Birinci vezir, topladığı güzel meyvelerle o bir ayı rahat geçirir. İkinci vezir, elindeki çürük çarıkla idare etmeye çalışsa da açlık ve sıkıntı çeker. Üçüncü vezir ise, çerçöpten başka bir şeyi olmadığı için açlıktan ölür.

Bu kıssada padişahın emri, ilk başta sadece bir meyve toplama vazifesi gibi görünür. Fakat bu emir, aslında vezirlerin sadakatini, niyetini ve akıbetini tayin edecek bir imtihanı “işmam” etmektedir. Hayat da böyledir; Allah’ın emirleri ve yasakları, sadece birer vazife değil, ebedî saadetin veya şekavetin anahtarlarını içinde gizleyen ve neticelerini “işmam” eden hikmetli fermânlardır.

*Ne ekersen biçersin, döktüğünü içersin.
Gün gelir geçersin, anla bak dünya nedir.

✧✧

⚖️ İşmam Edilen Akıbet: Hayat Zindanı ve Kulluğun Meyveleri
Kâinat, Vâcibü’l-Vücud olan Allah’ın mutlak hikmetiyle kurulmuş bir imtihan sahasıdır. Hayatın zahiri, bir oyun ve oyalanmadan ibaret gibi görünse de, aslında her faaliyet, ebediyete doğru uzanan bir neticenin tohumunu içinde gizler – tıpkı kıssadaki meyve toplama emrinin, bir aylık zindan hayatının akıbetini “işmam” etmesi gibi.

**I. Amelin Zahiri ve Niyetin Derûnî Cevheri
Padişahın emri, yalnızca bir vazife **(meyve toplama) olarak görülse de, asıl imtihan, vezirlerin bu emre karşı taktığı tavırda gizlidir:
* Birinci Vezir (İhlas): Zindanın veya imtihanın bilincinde olsun ya da olmasın, amelini en güzel şekilde **(en iyi meyvelerle) ifa etmiştir. O’nun faaliyeti, samimiyetinin ve itaatinin **isbatıdır. Akıbeti olan rahatlık, ona niyeti ve gayretinin cevap vermesidir.
* Üçüncü Vezir (Gaflet ve İnkâr): “Padişahın işi gücü yok da benim heybeme mi bakacak?” düşüncesi, dünya hayatındaki en büyük **yanılmadır. Bu tavır, Allah’ın her şeyi gördüğü ve kaydettiği hakikatini inkâr etmek demektir. Heybesini çerçöple doldurmak, kulluk vazifesini hakkıyla yapmayıp, fani olanı tercih etmenin zahiri bir **tasviridir.
İşte kullukta da durum böyledir: Namaz **(salih amel) kılmak zahiri bir hareket olsa da, o ibadetteki ihlas, huşû ve niyet **(mana), ebedî hayatta bize besin olacak meyvenin tazeliğini belirler.

**II. “Ne Ekersen Biçersin”: İsrâ Suresi’ndeki Hikmet
Halk lisanındaki o vurucu söz: “Ne ekersen biçersin, döktüğünü içersin,” Kur’ân’ın İsrâ Suresi’nin 84. ayetindeki külli kaidesinin yerel bir **ön plana çıkmasıdır:
> İsrâ Suresi, 84. Ayet
> “De ki: Herkes kendi mizaç ve meşrebine (yaratılışına) göre iş yapar. Bu durumda kimin doğru yolda olduğunu Rabbiniz daha iyi bilir.”
>
* Derûnî Bağlantı: Ayetteki “şâkile” (mizaç ve meşrep), kişinin derûnî yapısını, niyetini ve hayattaki tutumunu tasvir eder. İnsan, yaratılışı ve tercihleriyle belirlediği bu “şâkile”ye uygun olarak **faaliyet gösterir ve bu faaliyetlerinin sonucunu mutlaka biçer. Zira Allah, o şâkileye uygun olan akıbeti yaratır.
* İbretli Soru: Birinci vezir, en güzel meyveleri toplama şâkilesine sahipti. Üçüncü vezir ise, gaflet ve ihmalkârlık şâkilesine sahipti. İlahi adalet, her ikisine de kendi şâkilesinin gereğini vermeyi işmam etmiştir.

**III. Gün Gelir Geçersin, Anla Bak Dünya Nedir
Kıssadaki “bir aylık zindan” süresi, bize verilen dünya hayatının sınırlı bir vakti olduğunu temsil eder. O zindan, ebedî olmayan, geçici bir sınav alanıdır.
İnsana düşen yüksek fazilet, dünyanın fani **(geçici) yapısını idrak ederek, Bâkî olan Allah’ın emirlerini ihlasla yerine getirmektir.
* Zulüm ve Cehaletten Kurtuluş: Tıpkı üçüncü vezir gibi, emaneti yüklenip de heybeyi çerçöple dolduran insan, kendi nefsine karşı “zalûm” ve “cehûl” olmuş demektir. Kurtuluş, bu zulüm ve cehaletten vazgeçerek, birinci vezirin yoluna yani ihlaslı faaliyete girmeye bağlıdır.
* Hakiki Bekâ: Madde **(meyve) vasıta, mana **(niyet ve ihlas) ise asıl olan bu hayat laboratuvarında, bizim heybemizi doldurduğumuz her salih amel, ebediyet yolculuğumuzda bize nefes ve kuvvet verecek hakiki azığımız olacaktır.
Vurucu sonuç: Padişahın emri, hiçbir zaman boş değildir. O’nun her bir emri ve her bir yasağı, ebedî bir akıbeti işmam etmekle birlikte, aynı zamanda O’nun sonsuz rahmetini ve kullarına olan şefkatini de tasvir eder. Heybemizi doldurmak için hâlâ vaktimiz var!

Hazırlayan: Mehmet Özçelik www.tesbitler.com
26/11/2025




Fitne

Fitne

1. Kelimenin Aslı ve “Neden Fitne Denilmiştir?” Suali
Arapça lügatlerde “F-T-N” (fetene) kökünden türeyen fitne, asıl mana itibarıyla; “Altın ve gümüş gibi kıymetli madenlerin, sahtesinden ve cürufundan (kirinden) ayrılması için ateşe atılıp eritilmesi” demektir.
Bu kelimenin Kur’an’da ve İslami lügatte kullanılmasının hikmeti şudur:
Nasıl ki ateş, altının saf olanını sahte olandan ayırırsa; fitne de (ister bir bela, ister bir bolluk, isterse sosyal bir kargaşa olsun) insanın içindeki cevheri ortaya çıkarır. Mümin ile münafığı, sadık ile yalancıyı, sabırlı ile sabırsızı birbirinden ayıran bir “elek” ve bir “mihenk taşı” vazifesi gördüğü için bu durumlara “fitne” denilmiştir.

2. Kur’an-ı Kerim’de Fitne Kelimesinin Geldiği Manalar ve Ayetler

Kur’an-ı Kerim’de fitne kelimesi tek bir manada kullanılmaz; siyak ve sibaka (bağlama) göre farklı vecheleri vardır:

A) İmtihan ve Deneme Manasında
İnsanın hayır veya şer ile, bolluk veya darlıkla denenmesidir. Burada maksat, kulun şükür mü yoksa isyan mı edeceğinin tezahür etmesidir.
“Biliniz ki mallarınız ve çocuklarınız birer imtihan sebebidir (fitnedir) ve büyük mükâfat Allah’ın katındadır.”
(Enfâl Suresi, 28. Ayet)

B) Şirk, Küfür ve Dinden Döndürme Baskısı Manasında
İslam’ın ilk yıllarında müşriklerin Müslümanlara yaptığı işkence ve baskı “fitne” olarak adlandırılmıştır. Çünkü bu baskı, onları dinlerinden döndürmeyi amaçlayan bir ateştir.
“…Fitne çıkarmak, adam öldürmekten daha kötüdür…”
(Bakara Suresi, 191. Ayet)

C) Fesat, Karışıklık ve İç Savaş (Herc ü Merc) Manasında
Toplumun huzurunu bozan, hak ile batılı birbirine karıştıran eylemlerdir.
“…Eğer bunu yapmazsanız (birbirinize yardım etmezseniz) yeryüzünde bir fitne ve büyük bir fesat olur.”
(Enfâl Suresi, 73. Ayet)

D) Azap ve Ceza Manasında
İnsanın işlediği günahın neticesi olarak ateşe maruz kalmasıdır.
“(O gün görevliler onlara şöyle derler:) ‘Tadın fitnenizi (azabınızı)! İşte acele isteyip durduğunuz şey budur!'”
(Zâriyat Suresi, 14. Ayet)

3. Fitnenin Müradifleri (Eş ve Yakın Anlamlıları)
Kur’an ve sünnet lisanında fitne ile mana yakınlığı olan kelimeler şunlardır:
• İmtihan / İbtila: Denemek, sınamak, zahmet vermek. (Fitne’nin en yaygın müradifidir).
• Mihnet: Zahmet, eziyet ve sıkıntı.
• Fesat: Düzenin bozulması, kargaşa (Fitnenin sosyal boyutu).
• Herc ü Merc: Toplumsal kaos, insanların birbirine girmesi.
• Dalalet: Doğru yoldan sapma/saptırma.

4. Hayatın İçinden Örneklerle Tasvir ve İzah
Fitne kavramını günümüz hayatı ve insan psikolojisi üzerinden şu üç örnekle daha net tasvir edebiliriz:

Örnek 1: Varlık ve Makam ile İmtihan (Altın ve Ateş Analojisi)
Bir insan düşünelim; fakirken son derece mütevazı ve dindardır. Ancak eline büyük bir servet veya yüksek bir makam geçtiğinde (fitne/imtihan ateşiyle karşılaştığında) karakteri değişir, kibirlenir veya zulmetmeye başlar.
• İzah: Burada mal ve makam bir “ateş” vazifesi görmüş, o kişinin içindeki “hamlığı” veya “bozukluğu” ortaya çıkarmıştır. İşte bu yüzden mal bir fitnedir; kişinin cevherini faş eder.

Örnek 2: Bilgi Kirliliği ve Sosyal Medya (Fesat Manası)
Günümüzde sosyal medya üzerinden yayılan asılsız bir haberin, toplumda insanları birbirine düşürmesi, kimin doğru kimin yanlış söylediğinin anlaşılmaz hale gelmesi bir “fitne”dir.
• İzah: Ayette geçen “Fitne uykudadır, uyandırana lanet olsun” hadis-i şerifinin işaretiyle; durgun suyu bulandırmak, insanların kalbine şüphe tohumları ekmek, kardeşliği bozmak fitnedir. Çünkü bu durum, hakikatin görülmesini engeller.

Örnek 3: Fikir ve İdeoloji Karmaşası (Saptırma Manası)
Genç bir zihnin, batıl felsefeler veya yanlış inançlar (dogmalar) ile karşılaşıp, inancında şüpheye düşmesi, doğru ile yanlışı ayırt edemez hale gelmesi manevi bir fitnedir.
• İzah: Burada fitne, o kişinin kalbini ve aklını işgal eden, istikametini bozan bir “sis” gibidir. Risale-i Nur’da beyan edildiği üzere, ahir zamanda en büyük fitneler, ilim ve fen suretinde gelen şüphelerdir ki, bunlar imanın esaslarına hücum eder.

Hülâsa
Fitne; ister bir musibet olsun, ister bir nimet; insanın ve toplumun “kalitesinin test edildiği” her türlü hadisedir. Hayatın akışı içinde karşılaştığımız her zorluk veya her imkan, “Bakalım bu kul, bu ateşin içinden saf bir altın olarak mı çıkacak, yoksa yanıp kül mü olacak?” sualinin cevabıdır.

✧✧

Risale-i Nur Külliyatı’nın müellifi Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri, ahir zaman fitnesini diğer İslam âlimlerinden farklı bir nazar ve metod ile ele almıştır. O, meseleyi sadece siyasi kargaşalar veya fiziki savaşlar üzerinden değil; iman, itikat ve ahlak temellerine yapılan derûnî ve dahilî taarruzlar üzerinden tahlil etmiştir.

Risale-i Nur Külliyatı’nın muhtevasından süzülen “Fitne-i Ahir Zaman”ın hususiyetlerini, kaynaklarıyla ve günümüz hayatına bakan vecheleriyle arz ediyorum:

1. Fitnenin Mahiyeti: İman Kalesini İçten Yıkmak
Risale-i Nur’a göre ahir zaman fitnesinin en korkunç tarafı; topla tüfekle değil, fen, felsefe ve medeniyet suretinde gelerek kalpleri ve akılları şüpheye düşürmesidir. Geçmiş asırlardaki inkâr, cehaletten kaynaklanıyordu ve ilimle izale edilebiliyordu. Fakat bu zamanın fitnesi, ilim ve fenden gelen bir yanılma ve inat üzerine bina edildiği için tedavisi çok daha müşkül bir hal almıştır.
Bu fitne, müminin sadece dünyasını değil, ebedî hayatını tehdit eder.

İktibas:
“nev-i beşerin en büyük meselesi Cehennemden kurtulmaktır. Ve kâinatın pek çok ehemmiyetli ve muazzam ve dehşetli bir hakikati Cehennemdir ki, bir kısım o ehl-i şuhud ve keşif ve tahkik onu müşahede eder. Ve bir kısmı tereşşuhatını ve gölgelerini görür, dehşetinden feryat ederler, “Bizi ondan kurtar” derler.”
(Asa-yıMusa. 45)
• Hayattan Misal: Günümüzde gençlerin, “bilimsel” görünümlü ateist veya deist akımların tesiriyle, Kur’an’ın cihan şümul hakikatlerine karşı şüphe duyması, bu “fennî fitnenin” en bariz örneğidir.
2. Fitnenin Kaynağı: “Ene” ve “Tabiat” (Enaniyet ve Tabiatperestlik)
Külliyat’ta fitnenin merkezi; insanın enesini (egosunu) kabartması ve tabiatı yaratıcı zannetmesi olarak tarif edilir. Tabiat fikri, Allah’ı unutturan bir perde yapılmıştır. Ahir zaman fitnesi, insanlara “kendine güven”, “sen her şeyi yapabilirsin” telkinleriyle gelerek, onları acz ve fakrını bilen bir kul olmaktan çıkarıp, adeta kendine tapan birer firavunçuğa dönüştürür.
İktibas:
“Şu asırda enâniyet o derece dizgini eline almış ki, çok insanlar birer küçük Firavun ve birer küçük Nemrut hükmüne geçmişler.”
(Mektubat, 28. Mektup, Altıncı Kısım)
• Hayattan Misal: Sosyal medya ve modern psikolojideki narsist yaklaşımlar, sürekli “ben” vurgusu, insanın kendi heva ve hevesini ilah edinmesi, Risale-i Nur’un haber verdiği “enaniyet fitnesi”nin ta kendisidir.
3. Fitnenin Silahı: Sefahat ve Hissiyat (Günahların Cazibesi)
Ahir zaman fitnesi, insanları zorla değil; cazibedar hevesat ile, yani günahları süslü göstererek avlar. Buna “medeniyet-i sefihane” denir. İnsanların aklını değil, hevasını ve nefsinin arzularını tahrik ederek, gafletle ahireti unutturur.
İktibas:
“Bu asrın bir hassası şudur ki, hayat-ı dünyeviyeyi hayat-ı bakiyeye bilerek tercih ettiriyor. Yani, kırılacak bir cam parçasını baki elmaslara bildiği halde tercih etmek bir düstur hükmüne geçmiş.”
(Kastamonu Lahikası, Sayfa 73)
• Hayattan Misal: Faiz, kumar, müstehcenlik gibi haramların “moda”, “özgürlük” veya “yaşam tarzı” adı altında normalleştirilmesi; insanların sabah namazına kalkamayıp, dünyevi bir menfaat veya eğlence için geceler boyu uykusuz kalabilmesi bu tercihin canlı bir tasviridir.
4. Fitneye Karşı Koyma Metodu: “Şahs-ı Manevî”
Bediüzzaman Hazretleri, bu kadar dehşetli ve organize bir fitneye (hücuma) karşı, ferdî olarak direnmenin imkânsız olduğunu beyan eder. Fitne, bir şahs-ı manevî (tüzel kişilik/komite) halinde hücum ettiği için, müminlerin de bir şahs-ı manevî oluşturarak; yani cemaat ruhuyla, ihlasla ve uhuvvetle mukabele etmesi gerektiğini isbat eder.
İktibas:
“Zaman, cemaat zamanıdır. Ferdî şahısların dehası, ne kadar hârika da olsalar, cemaatın şahs-ı manevîsinden gelen dehasına karşı mağlûb düşebilir.”
(EmirdağLahikası-1.39. Mektup)

Hülâsa ve Tesbit
Risale-i Nur penceresinden bakıldığında; fitne-i ahir zaman, sokaktaki savaştan ziyade, zihinlerdeki ve kalplerdeki savaştır. Bu savaşın zırhı ise “Tahkiki İman”dır (sarsılmaz, delilli iman).

Hazırlayan: Mehmet Özçelik www.tesbitler.com
26/11/2025

 

 




DÖNÜŞ O’NADIR

DÖNÜŞ O’NADIR

1. Eynel Mefer: “Kaçış Nereye?” (Çaresizlik ve Acziyet)
Bu ifade, Kıyamet gününde insanın içine düşeceği dehşeti ve Allah’ın huzurundan başka sığınacak hiçbir yerin olmadığını anlatır. İnsan tabiatı gereği zorluktan kaçmak ister, ancak o gün zahiri ve maddi kaçış yolları kapalıdır.
• Ayet: Kıyamet Suresi, 10. Ayet:
“O gün insan, ‘Kaçacak yer neresi!’ diyecektir.”
(Yekûlu-l-insânu yevme-izin eyne-l-meferr)
• Mesajı: Dünyada gaflet ile Allah’tan kaçtığını sanan “ene” (benlik), o gün hakikatle yüzleşir. Bu ayet, dünyadaki kaçışların bir yanılma olduğunu, nihai noktada Allah’ın hükümranlığından dışarı çıkılamayacağını ihtar eder.

2. Fefirrû İla’llâh: “O Halde Allah’a Koşun” (Çare ve İltica)
“Eynel mefer” (Kaçış nereye?) sorusunun cevabı ve yegâne çaresi bu ayette gizlidir. Kur’an, kaçışı yasaklamaz; bilakis kaçışın yönünü tayin eder. Şerlerden, günahlardan, masivadan (Allah’tan gayrı her şeyden) ve nefsin desiselerinden Allah’a kaçış emredilir.
• Ayet: Zâriyât Suresi, 50. Ayet:
“O halde Allah’a koşun. Çünkü ben, size O’nun tarafından (gönderilmiş) açık bir uyarıcıyım.”
(Fefirrû ila(A)llâh(i) innî lekum minhu nezîrun mübîn(un))
• Mesajı: İnsan fıtraten bir sığınak arar. Başka varlıklardan korkulunca onlardan uzaklaşılır (firar edilir). Ancak Allah’tan (O’nun celalinden ve azabından) korkulunca yine O’na (O’nun cemaline ve rahmetine) kaçılır. Bu, imanın en derûnî zevkidir.

3. Dönüş Kavramları: Masîr, Meâb, Merci
Bu kelimeler, kaçışın ve hayat yolculuğunun “varış noktasını” ifade eder. Kaçış ebedi değildir, bir durakta son bulur. O durak ise Allah’ın huzurudur.

A. Masîr (Varılacak Yer / Dönüş)
Gidişatın sonunu ifade eder.
• Ayet: Kâf Suresi, 43. Ayet:
“Şüphesiz biz diriltiriz ve biz öldürürüz! Dönüş de ancak bizedir.”
(İnnâ nahnu nuhyî ve numît ve ileyna-l-masîr)

B. Meâb (Sığınılacak / Dönülecek Güzel Yer)
Genellikle huzurla dönülen yer, sığınak manasındadır. Müminler için güzel bir sonu, kâfirler için ise kötü bir durağı ifade edebilir (Su-i meâb).
• Ayet: Ra’d Suresi, 29. Ayet:
“İman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlara ne mutlu! Varılacak güzel yurt da onlar içindir.”
(Ellezîne âmenû ve ‘amilû-ssâlihâti tûbâ lehum ve hüsnü meâb)

C. Merci (Dönüş / Rücu)
Hesap vermek üzere geri dönüşü ifade eder. “İrcıî” (Dön) emrinin bir tecellisidir.
• Ayet: Ankebût Suresi, 8. Ayet:
“…Sonra dönüşünüz yalnız banadır. İşte o zaman yapmış olduklarınızı size haber vereceğim.”
(…İleyye merci’ukum feunebbi-ukum bimâ kuntum ta’melûn)

4. Risale-i Nur Külliyatı’ndan Bir Bakış
Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri, “Fefirrû İla’llâh” hakikatini ve Allah korkusunun (Havfullah) diğer korkulardan farkını çok latif bir şekilde izah eder. Yaratılmışlardan korkunca kaçarsın, Yaratan’dan korkunca O’na sığınırsın.
Sözler adlı eserden bir iktibas:
“Evet, emr-i -1-’e mâlik bir Sultan-ı Cihâna acz tezkeresiyle istinad eden bir adamın ne pervâsı olabilir? Zîrâ, en müthiş bir musîbet karşısında,  -2- deyip, itminân-ı kalb ile Rabb-i Rahîmine itimad eder. Evet, ârif-i billâh aczden, mehâfetullahtan telezzüz eder. Evet, havfda lezzet vardır. Eğer bir yaşındaki bir çocuğun aklı bulunsa ve ondan suâl edilse, “En leziz ve en tatlı hâletin nedir?” Belki diyecek:
“Aczimi, zaafımı anlayıp, vâlidemin tatlı tokatından korkarak, yine vâlidemin şefkatli sînesine sığındığım hâlettir.”
Halbuki bütün vâlidelerin şefkatleri, ancak bir lem’a-i tecellî-i Rahmettir. Onun içindir ki, kâmil insanlar aczde ve havfullahta öyle bir lezzet bulmuşlar ki, kendi havl ve kuvvetlerinden şiddetle teberrî edip, Allah’a acz ile sığınmışlar. Aczi ve havfı kendilerine şefaatçi yapmışlar.”
(Sözler, Yedinci Söz. Sayfa.36, bak.Yirmi Dördüncü Söz, Sayfa: 331)

Hülasa ve Mesajlar
• Kaçış Zorunludur: İnsan ya Allah’tan kaçıp (haşa) yokluğa ve karanlığa gider ya da Allah’a kaçıp varlığa ve nura kavuşur.
• Yön Tayini: “Eynel mefer” (Nereye kaçış?) sorusu insanı çaresiz bırakırken, “Fefirrû ilallah” (Allah’a koşun) emri insanı selamete çıkarır.
• Dönüş Mutlaktır: İster isteyerek (itaat), ister zorla (ölüm), her yolun sonu (masîr, merci, meâb) O’na çıkar.
Bu kavramlar bize şunu ders verir: Hayat, Allah’tan kaçış değil, O’na doğru bir seyr-i sülûktur (manevi yolculuktur).

✧✧

Kur’an-ı Kerim’in “firar” (kaçış) kavramına yüklediği manalar, sadece fiziki bir yer değiştirmeyi değil, insanın ruhunda ve vicdanında yaşadığı derin çatışmaları ve arayışları da tasvir eder. Müfessirlerin ve ehl-i hakikatin beyanlarına göre, insanın “Eynel mefer” (Kaçış nereye?) çığlığı ile “Fefirrû İla’llâh” (Allah’a koşun) emri arasında sıkışan ruh hali, üç temel boyutta tahlil edilebilir: Mekân, Zaman ve Sorumluluk.

İşte ayetlerin ışığında bu üç kaçış mekanizmasının derûnî analizi:

1. Mekândan Kaçış: “Gözlerden Irak Olma Yanılması”
İnsan, işlediği hataların ve günahların şahidinden kaçmak ister. Nefs-i emmare, serbest hareket edebilmek için “görülmediği” bir mekân arzusundadır.
• İlgili Ayet ve Kavram: Kıyamet Suresi, 10-12. Ayetler: “O gün insan, ‘Kaçacak yer neresi!’ diyecektir. Hayır, sığınacak hiçbir yer yoktur. O gün varıp durulacak yer, sadece Rabbinin huzurudur.”
• Tahlil: Buradaki “Eynel mefer”, insanın ilahi gözetimden (Murakabe) kaçma isteğinin iflasıdır. İnsan dünyada “settar” (örtücü) perdeler arkasına saklanabilir, kapıları kilitleyebilir. Ancak Kur’an, mekanın sahibinin Allah olduğunu ve O’nun ilminden hariç bir “dışarısı” olmadığını ihtar eder.
• Mesaj: İnsan mekândan kaçamaz, çünkü mekânı kuşatan da Allah’tır. Hakiki kaçış, mekânı terk etmek değil, mekânın Sahibi’ne iltica etmektir.

2. Zamandan Kaçış: “Ecelden ve ‘An’dan Firar”
İnsan, zamanın yıpratıcı etkisinden, ihtiyarlıktan ve ölümden kaçmak için “tul-i emel” (hiç ölmeyecekmiş gibi uzun arzular) bineğine biner. Ya geçmişin hayalleriyle avunur ya da geleceğin endişesiyle bugünü (ibnü’l-vakit olmayı) terk eder.
• İlgili Ayet ve Kavram: Cuma Suresi, 8. Ayet: “De ki: Sizin kendisinden kaçıp durduğunuz ölüm var ya, o mutlaka size ulaşacaktır…”
• Tahlil: Ayette geçen “kendisinden kaçtığınız ölüm” ifadesi, insanın zamanla olan kavgasını gösterir. İnsan, “gaflet” ile zamanı durdurmak veya ölüm hakikatini ötelemek ister. Buna “tesvif” (işi sonraya bırakma hastalığı) denir. “Masîr” (dönüş yeri) kavramı, zaman tünelinin ucunun mutlak surette Allah’a çıktığını hatırlatarak bu kaçışın beyhude olduğunu bildirir.
• Mesaj: Zaman bir şerit gibi akar ve insanı “Meâb”a (varılacak yere) taşır. Zamandan kaçmak yerine, sermaye olan ömür dakikalarını “baki” (kalıcı) hale getirmek, yani ibadetle ebedileştirmek gerekir.

3. Sorumluluktan (Emanetten) Kaçış: “Benlik Davası”
En zorlu kaçış, insanın “abd” (kul) olduğunu unutup, kendine malikiyet (sahiplik) iddiasında bulunmasıdır. Sorumluluk ağır geldiğinde insan, kaderi suçlayarak veya başkalarını mesul tutarak yükten kaçar.
• İlgili Ayet ve Kavram: Ahzab Suresi, 72. Ayet: “Şüphesiz biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar onu yüklenmek istemediler, ondan çekindiler. Onu insan yüklendi…”
• Tahlil: İnsan bu emaneti yüklendiği halde, emanetin gereği olan kulluktan kaçar. “Fefirrû İla’llâh” emri tam burada devreye girer. Sorumluluktan kaçıp başıboşluğa gitmek yerine, acziyetini kabul edip Allah’ın rahmetine sığınmak gerekir. Nefis, hürriyet namına “başıboşluk” ister; hakikat ise “kullukta hürriyet” olduğunu söyler.
• Mesaj: İnsan, “Ene” (benlik) ve enaniyet cihetiyle sorumluluktan kaçar, kendini müstağni (ihtiyaçsız) sanır. Halbuki kurtuluş, aczini bilip Kudret-i Sonsuz’a teslim olmaktadır.

Risale-i Nur Külliyatı’ndan Derûnî Bir İktibas
Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri, insanın bu kaçış hallerini ve zaman/mekân karşısındaki acziyetini On Yedinci Söz’de şöyle tasvir eder ve çarenin ancak Allah’a sığınmak (iltica) olduğunu belirtir:
“Eyvah! Aldandık. Şu hayat-ı dünyeviyeyi sabit zannettik. O zan sebebiyle bütün bütün zayi ettik. Evet şu güzeran-ı hayat bir uykudur, bir rüya gibi geçti. Şu temelsiz ömür dahi, bir rüzgâr gibi uçar gider. (…)”
(Sözler, On Yedinci Söz, Sayfa: 209)
Madem öyledir, hâtıra gelen şikayetleri, “Yâ Erhamer-Râhimîn” diyerek meded istemek suretine çevirmeliyiz;
‘Eyne’l-mefer’ (Kaçacak yer neresi) diyerek ağlamamalıyız. Belki ‘Fefirrû ila’llâh’ (Allah’a koşun) diyerek, O’na iltica etmeliyiz.

Netice

Bu ayetler ve tahliller gösteriyor ki:
• Mekândan kaçış yoktur; çünkü her yer Allah’ın mülküdür. (Eynel Mefer)
• Zamandan kaçış yoktur; çünkü son durak O’nun huzurudur. (Masîr/Merci)
• Tek çare; bu kaçışı Allah’tan başkasına değil, bizzat Allah’a (O’nun rahmet ve mağfiretine) yapmaktır. (Fefirrû İla’llâh)

✧✧

“Fefirrû İla’llâh” (Allah’a koşun) emrinin hayata tatbiki noktasında, Risale-i Nur Külliyatı’nda tarif edilen “Acz, Fakr, Şefkat ve Tefekkür” tariki (yolu), en kısa, en selametli ve en umumî bir cadde olarak takdim edilir. Bu dört adım, insanın benliğinden (enesinden) sıyrılıp Allah’a iltica etmesinin pratik formülüdür.
Bu yol; insanın hadsiz acizliğini ve fakirliğini bir kusur olarak değil, Allah’ın kudret ve rahmetine ulaşmak için birer “vesile” ve “bilet” olarak kullanması esasına dayanır.
İşte bu dört adımın muhtevası ve “Allah’a Koşun” emriyle olan derûnî bağlantısı:

1. Acz (Acziyet / Kudret-i İlahiyeye Sığınmak)
İnsan, yapısı gereği nihayetsiz düşmanlara ve musibetlere karşı zayıftır. Ancak bu zayıflık, onu Allah’ın sonsuz kudretine dayanmaya (istinad etmeye) mecbur bırakır.
• Mana: “Ben kendime malik değilim, gücüm yetmiyor” diyerek benlik davasından vazgeçmektir.
• Fefirrû Sırrı: Çocuk annesinden korkunca yine annesinin kucağına sığınır. İnsan da aczini hissedince, kâinattaki hadiselerin tazyikinden kaçıp Allah’ın kudret eline teslim olur.
• Pratik Tatbiki: İbadettir. Bilhassa namazda rüku ve secde, “Rabbim ben acizim, kudret sadece sendedir” demenin fiili halidir.

2. Fakr (Fakriyet / Rahmet-i İlahiyeye Muhtaç Olmak)
İnsanın ihtiyaçları “cihan şümul”dür; ebedi hayattan bir yudum suya kadar her şeye muhtaçtır. Fakat elindeki sermaye (iktidar) “hiç” hükmündedir.
• Mana: “Benim hiçbir şeyim yok, mülk O’nundur” şuuruna ermektir. Fakr, servetsizlik değil, her şeyin Allah’tan geldiğini bilmektir.
• Fefirrû Sırrı: İhtiyaçlarının ağırlığından bunalan ruh, “Allah’a koşun” emriyle Rahmet hazinesinin kapısını çalar.
• Pratik Tatbiki: Duadır. Dua, fakriyetin ilanıdır. İnsan, fakrını şefaatçi yaparak Allah’tan ister.

3. Şefkat (Merhamet / Mahlukata Allah Namına Bakmak)
Bu yolda “aşk” yerine “şefkat” esas alınmıştır. Aşk yakıcıdır ve bazen karşılık bekler; şefkat ise karşılıksızdır, halistir ve geniştir.
• Mana: İnsan, önce kendi nefsine (onu tehlikelerden korumak için), sonra da bütün mahlukata Allah’ın eseri olduğu için merhamet eder.
• Fefirrû Sırrı: Allah’a kaçan kimse, O’nun Rahim isminin cilvesiyle dolar. Başkalarını da o kurtuluş kapısına çağırma gayretine girer.
• Pratik Tatbiki: Hizmettir. İman hakikatlerini muhtaç gönüllere ulaştırmak, insanları ebedi felaketten kurtarmaya çalışmak en büyük şefkattir.

4. Tefekkür (Düşünce ve Hikmet / Esma-i Hüsna’yı Okumak)
Her şeyde Allah’ın marifet nurunu bulmaktır. Gaflet perdesini yırtıp, eşyanın hakikatine nüfuz etmektir.
• Mana: Kâinata “mana-yı harfi” ile (Allah hesabına) bakmaktır. “Ne güzeldir” yerine “Ne güzel yapılmış ve yaratılmıştır” diyebilmektir.
• Fefirrû Sırrı: Akıl ve kalp, sebepler karanlığından kaçıp Müsebbibü’l-Esbab (Sebepleri Yaratan) olan Allah’ın nuruna yönelir.
• Pratik Tatbiki: Nazar ve Bakıştır. Bir çiçeğe bakınca tabiatı değil, Allah’ın “Müzeyyen” (Süsleyen) ismini görmektir.

Risale-i Nur’dan İktibas
Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri, bu dört adımı Sözler mecmuasında şöyle hulasa eder:
“Cenab-ı Hakk’a vâsıl olacak tarîkler pek çoktur. Bütün hak tarîkler Kur’an’dan alınmıştır. Fakat tarîkatların bazısı, bazısından daha kısa, daha selâmetli, daha umumiyetli oluyor. O tarîkler içinde, kāsır fehmimle Kur’an’dan istifade ettiğim acz ve fakr ve şefkat ve tefekkür tarîkıdır.

Evet, acz dahi aşk gibi belki daha eslem bir tarîktir ki ubudiyet tarîkıyla mahbubiyete kadar gider.

Fakr dahi Rahman ismine îsal eder.

Hem şefkat dahi aşk gibi belki daha keskin ve daha geniş bir tarîktir ki Rahîm ismine îsal eder.

Hem tefekkür dahi aşk gibi belki daha zengin, daha parlak, daha geniş bir tarîktir ki Hakîm ismine îsal eder.
…….Şu kısa tarîkın evradı: İttiba-ı sünnettir, feraizi işlemek, kebairi terk etmektir. Ve bilhassa namazı ta’dil-i erkân ile kılmak, namazın arkasındaki tesbihatı yapmaktır.”
(RNK Neşriyat, Sözler, Yirmi Altıncı Sözün Zeyli, Sayfa: 476)

Netice Olarak
“Fefirrû İla’llâh” emri, bu yolda şöyle yankılanır:
• Kendi aczinden Allah’ın Kudretine,
• Kendi fakrından Allah’ın Rahmetine,
• Halkın ve nefsin belasından Allah’ın Şefkatine,
• Gafletin karanlığından İman Tefekkürüne kaçmaktır.

Hazırlayan: Mehmet Özçelik www.tesbitler.com
26/11/2025