Maddenin Laboratuvarı, Mananın Terakkisi: Varlığın İlahi Hikmeti

Maddenin Laboratuvarı, Mananın Terakkisi: Varlığın İlahi Hikmeti

İnsan aklını ve imanını derûnî bir muhasebeye sevk eden en büyük hakikat, madde ile mana arasındaki zahiri **zıtlığın ardındaki ilahi uyumdur. Varlığın aslı ve gayesi manadır; ancak madde, o mananın varlığını ve terakkisini sağlayan bir vasıta, bir alan ve bir laboratuvardır.

**I. Ene ve Enaniyet: Mutlakı Ölçme Şablonu

Hikmet nazarıyla bakıldığında, insana verilen ene (benlik), bir kusur değil, aksine Vâcibü’l-Vücud olan Allah’ın sonsuz sıfatlarını idrak etmek için bir ölçü birimi ve şablondur.
Ene, mutlak olanı sınırlı kılmak için değil, sınırlı bir ölçüyle sınırsız olanı tasavvur etmek için verilmiştir: *”Benim gücüm sınırlıdır” diyerek mutlak kudreti (O’nun sınırsız gücünü) bilmek; *”Benim ilmimin aslı **cehalettir” diyerek mutlak ilmi (O’nun her şeyi kuşatan ilmini) kavramaya çalışmaktır. Bu derûnî **bağlantı, kulluk makamının kapısıdır.

**II. Madde: Mana Hakikatlerini Dökme Sahası

Madde, yalnızca bir yığın element değildir; o, ezelî ve ebedî olan Hakikat’in izhar edilmesi için yaratılmış **faaliyet alanıdır. Maddeye bu yüksek rolün verilmesi, bir çok **hikmeti içinde **ihtiva eder:
* Zahir Kılma (Tecelli): Nur, ruh ve melek gibi **maddi sınırlara sığmayan yüksek manaların, gözle görülür, akılla tartılır bir **isbata ihtiyacı vardır. Tıpkı elektriğin varlığının ancak kablo ve ampul gibi maddi vasıtalarla gözlemlenebilmesi gibi . Madde, Allah’ın İrade, Kudret ve İlm sıfatlarının **ön plana çıkması için bir monitör görevi görür.
* Terakki ve Neşvünema (Gelişim): Mana kavramları (ruh, iman, hissiyat), bir hareket ve imtihan alanı olmadan sabit kalır. Madde sahası, bu manaların sürtünme, mücadele ve tecrübe yoluyla tekâmül etmesi için zorunludur. Ruhun derecesi, beden ile olan kavgasında gösterdiği sabır ve **faziletle ölçülür.
* İrtibat ve İntisap (Bağlantı): Ruh, nur ve melek gibi yüksek varlıklar arasındaki geniş alanda iletişim ve **bağlantıların sağlanması için maddeye ihtiyaç vardır. Duygular, düşünceler ve ruhlar arasındaki etkileşimler, beden ve kâinat arasındaki maddi kanallar vasıtasıyla gerçekleşir.

**III. Asıl Olan Mana, Vasıta Olan Madde: Varlık Hiyerarşisi

Bu nazar, maddeye dair bütün **yanılmaları ortadan kaldırır:
* Maddeye Kölelik Yanılması: Eğer madde maksat edinilirse, insan fani olana yönelir ve ebediyet davasını kaybeder. Kabloya tapıp elektriği inkâr etmek gibi bir divaneliğe düşer.
* Hakiki Hizmet: Madde, bir amaç değil, bir yardımcı unsur, bir mekanizma, bir “kasa”dır. Bu kasanın içinde çalışan program (mana), Allah’ın isimlerinin ve sıfatlarının tanınmasıdır.

Hülasa, madde aleminin vücudu, Vâcibü’l-Vücud’un külli sıfatlarını idrak etmemiz için bizim gözümüze takılan maddi bir gözlük ve bir test kitabıdır. Asıl olan, o gözlükle bakarak manayı okumak ve testi geçerek ruhu terakki ettirmektir. Zira madde çürüyüp dağılırken, terakki eden mana ebediyete yol alacaktır.

💡 Sonuç ve İbret

Ey İnsan! Gözünü topraktan kaldır ve şu alemdeki **faaliyeti doğru oku! Ne görüyorsan, görmen gereken o değil; gördüğün, sana görmen gerekeni göstermek için var edilmiştir. Maddenin geçiciliği, mananın kalıcılığını vurgulayan **cihan şümul bir **isbattır. Öyleyse, kasanın içindeki programa sahip çık ve vasıtayı amaç edinme hatasına düşme!

Hazırlayan: Mehmet Özçelik www.tesbitler.com
26/11/2025




SONSUZA UZANAN NUR

SONSUZA UZANAN NUR

Fâtır Suresi’nin 10. ayeti, iman ve amelin hayat içindeki en derûnî bağlantısını tasvir eden ve kelimelerin kudretini ve faaliyetin değerini açıkça ortaya koyarak, külli bir kulluk anlayışını gözler önüne serer.

I. Ayetin Gramatikal ve Derûnî Tahlili

1. “Yas’adu” Kelimesinin Manaları ve Yükselişin Mahiyeti
Ayette geçen:
kelimesindeki “yas’adu” (يَصْعَدُ) fiili, sâ-ayn-dâl (ص ع د) aslından gelir ve şu manaları ihtiva eder:
* Lügat Manaları:
* Yükselmek, çıkmak, yukarı doğru hareket etmek. (Merdiven çıkmak, dağa tırmanmak gibi zahiri yükselişler.)
* Değer ve mertebe açısından yücelmek. (Makam, rütbe gibi manevi yükselişler.)
* Ulaşmak, varmak. (Bir hedefe veya makama varmak.)
* Ayetteki Derûnî Mana: Buradaki yükseliş, maddi ve zahiri bir yer değişikliği değil, manevi ve kutsî bir mertebe kazanımıdır. Güzel sözlerin Allah’ın rızasına ve kabul makamına ulaşması, yücelmesi ve kayıt altına alınması demektir.

2. Yükseliş ve Varış Nasıl Gerçekleşmektedir?

Bu yükseliş ve varış, amel-i salihin (sâlih faaliyetin) kudretiyle gerçekleşir.
* Güzel Sözün (Kelimu-t-Tayyib) Mahiyeti: Kelimu-t-tayyib; Allah’ın tevhidini tasdik eden Kelime-i Tevhid (Lâ ilâhe illallah), zikir, dua, tefekkür, şükür, ilim ve hikmet içeren güzel sözler ile imanın ikrarıdır.
* Amel-i Salihin Faaliyeti: Ayette, sâlih amelin bu güzel sözleri Allah’a yükseltecek olan güç olduğu tasvir edilir. Sâlih amel, imanın hayat içindeki isbatı, kalbin tasdikinin pratikteki ön plana çıkmasıdır.
* Manevi Delil: Sözün doğruluğu, samimiyeti ve tesiri, ancak uygulamayla isbat edilir. Namaz kılmayanın “Allah* *büyüktür” sözü ile, sözünü hemen uygulayanın sözü arasında manevi bir fark vardır. Amel, sözü bir kuvvet olarak göğe çıkarır.

3. Neden ve Nereye Yükselme Gerçekleşmektedir?

* Neden Yükselme (Gaye): Yükselişin asli gayesi, kulluk vazifesinin eda edilmesi ve kulun acziyet ile fakrını itiraf ederek, Hâlık’ın rızasını ve rahmetini talep etmesidir. Allah, kulun bu samimi faaliyetini ve sözünü onurlandırmaktadır.
* Nereye Yükselme: Yükselişin istikameti, Allah’ın kabul makamına (İlâhî dergâh) ve kaderin kayıt altına alındığı yüce makamlara doğrudur. Ayetteki “İleyhi” (O’na), zatına layık bir yükselişin sınır tanımadığını ve nihai hedefin O’nun rızası olduğunu gösterir.

II. Etkisi ve İlâhî Amaç
1. Ferde, Topluma ve Dünyaya Olan Etkisi
| Etki Alanı | Derûnî (Ferdî) Etki | Zahiri (Külli) Etki |
|—|—|—|
| Fert | İman, Amel ile isbat edildiği için tahkiki imana dönüşür. İhlas ve tevazu faziletlerini güçlendirir. Kul, Hâlık’ı ile olan bağlantısının samimi olduğunu görür.
| Ferdin davranışları güzel olur, huzur ve vicdan rahatlığı sağlar. |

| Toplum | Güzel sözler ve salih ameller, toplumsal vicdanı ve ahlakı yükseltir. Emr-i bi’l-ma’ruf nehy-i ani’l-münker (iyiliği emredip kötülüğü nehyetme) faaliyeti güçlenir. | Toplumda güven, adalet ve fazilet hâkim olur. Zalimlerin zulmüne karşı manevi bir direnç oluşur. |

| Dünya | Kelimu-t-tayyib, dünyanın manevi boyutuna iyilik nuru yayarak, yeryüzündeki ilahi tecellilerin daha güzel **tasvir edilmesine katkı sağlar. | Külli olarak insanlığın İslami **faaliyetlerini güçlendirir ve manevi bir barış ortamına zemin hazırlar. |

2. Allah Bununla Neyi Amaçlamaktadır?

Allah’ın (Cenâb-ı Hakk’ın) bu kanunla amacı, kendi katında bir eksikliği gidermek değil, ancak kulunun kemalini (olgunlaşmasını) sağlamaktır:
* İman ve Amelin Bütünlüğünü İsbat: Kulluğun teorik (söz) ve pratik (amel) olarak bir bütün olduğunu göstermek.
* İnsanı Gafletten Kurtarma: İnsan nefsini yalnızca boş sözlere ve yalan **yanılmalara kapılmaktan alıkoymak.
* İhlas ve Samimiyeti Ödüllendirme: Sözü ve **faaliyeti bir olan kulu yüceltmek ve rızasına ulaştırmak.

III. Zıt Kavramlar ve Düşüşün Mahiyeti
1. Neden “Kelimu-t-Tayyib” ve “Amelu-s-Salih”?
Bu ikiz kavramın seçilmesi, hayatın ruh ve beden olarak iki temel boyutunu temsil eder:
* Kelimu-t-Tayyib (Güzel Söz): İmanın ifadesi, kalbin **derûnî inancı ve ruhun gıdasıdır.
* Amelu-s-Salih (Sâlih Amel): İnancın hayat ve beden üzerindeki uygulanışı, dışa vurumu ve pratik isbatıdır.
Bu ikisi arasındaki bağlantı olmazsa, söz değersiz bir iddia, amel ise ruhu olmayan bir faaliyet olur. Kur’an bu ikisini ayrılmaz bir bütün olarak sunarak, imanın mutlak kemalini amaçlar.

2. Kelime-i Habis ve Sû-i Amelin Durumu
Ayetin mefhum-u muhalifi ile düşünüldüğünde (zıt kavramla değerlendirme):
* Kelime-i Habis (Kötü Söz): Küfür, şirk, iftira, yalan, gıybet ve boş konuşmalar gibi sözler olup, imanın zıddını **tasvir eder.
* Sû-i Amel (Kötü Faaliyet): Günahlar, zulüm, ihmal ve Allah’ın emirlerine karşı gelen her türlü davranıştır.
Bu kötü sözler ve kötü **faaliyetler, manevi bir “düşüş” ve “alçalış”a sebebiyet verir. Kelime-i habis, amel-i sâlihin yokluğu sebebiyle yükselmek yerine kulun vicdanına ağırlık verir. Sû-i amel, o sözü tastik eder ve kulun manevi makamını aşağı çekerek, hüsrana ve ilahi azaba yaklaştırır.

3. Kelime-i Tayyib ve Sâlih Amel Arasındaki Farklar
Bu ikisi farklı olmakla birlikte, birbirini tamamlayan ve birbirine muhtaç olan iki **faaliyettir:

| Fark Açısı | Kelime-i Tayyib (Söz) | Sâlih Amel (Faaliyet) |
|—|—|—|
| Mahiyet | Fikirsel, ruhanî, düşünsel ve sözlü ifadelerdir. | Pratik, fiziksel, davranışsal ve bedensel **faaliyetlerdir. |

| Rol | Yükselişi gerçekleştirecek olan şeyin (güzelliğin) aslıdır. | Yükselişi gerçekleştiren kuvvet ve araçtır. |

| Makam | İmanın ikrarı ve tevhidin yüceliği makamıdır. | Kulluğun isbatı ve itaatin yerine getirilmesi makamıdır. |

Hülasa, Kelime-i Tayyib ruhtur, Sâlih Amel ise bedendir. Ruhsuz beden değersiz, bedensiz ruh ise bu dünyada eksiktir. Bütünlük, bu ikisinin birleşimiyle sağlanır ve ancak birlikte Allah’ın rızasına yükselirler.

Hazırlayan: Mehmet Özçelik www.tesbitler.com
26/11/2025

 




Marifetullahın Aslı ve Yanılma Noktası

Marifetullahın Aslı ve Yanılma Noktası

Bediüzzaman Said Nursi, Allah’ı (Cenâb-ı Hakk’ı) tanıma (marifet) yolunda insan aklının düştüğü iki farklı bakış noktasını tasvir etmektedir.
1. Malûm ve Mâruf Ünvanıyla Bakış (Zahiri Bakış):
> “Cenab-ı Hakka malûm ve mâruf ünvanıyla bakacak olursan, meçhul ve menkûr olur. Çünkü, bu malûmiyet, örfî bir ülfet, taklidî bir sema’dır. Hakikati ilâm edecek bir ifade de değildir.” Mesnevi-i Nuriye)
>
* İzah: İnsanlar Cenâb-ı Hakk’ı genellikle, çevrelerinden duydukları, alışageldikleri (örfî ülfet) ve taklide dayalı (taklidî semâ) bilgilerle tanıdıklarını sanırlar. O’na, “Allah’tır, biliriz, tanırız” açısından bakarlar. Bu zahiri bakış, Allah’ın zâtının ve mutlak sıfatlarının kâinatı kuşatan külli azametini kavrayamaz.
* Yanılma: Bu nazar, Allah ile olan kutsal bağlantıyı basitleştirir. Kul, Hâlık’ı sanki zahiri varlıklar gibi sınırlandırılabilir, tam tasvir edilebilir sanır. Bu tür bir malûmiyet, hakikati göstermek yerine, zamanla gaflete ve hakiki cehalete (meçhuliyete) yol açar. Ma’rûf (bilinir) zannedilen Zât, hakikatte meçhul (bilinmez) ve menkûr (inkâr edilebilir) bir konumda kalır.

2. Mevcud-u Meçhul Ünvanıyla Bakış (Derûnî Bakış):
> “Amma Cenab-ı Hakka mevcud-u meçhul ünvanıyla bakılırsa, mârufiyet şuâları bir derece tebarüz eder… Ve kâinatta tecellî eden sıfât-ı mutlaka-i muhîta ile, bu mevsufun o ünvandan tulû etmesi ağır gelmez.”
>
* İzah: Bu derûnî bakışta, kul, imanın hakikatine uygun bir şekilde Allah’ın mutlak varlığını (mevcud) kabul eder, ancak zâtının mahiyetini idrak edemeyeceğini (meçhul) itiraf eder. Yani, “Allah vardır, lakin zâtı ve hakikati akılların üstündedir; ben O’nu hakkıyla kavrayamam” der.
* Hikmeti ve İsbatı: Bu itiraf, acziyetin ve fakrın nihai noktasıdır. İşte bu acziyet, kâinatta tecelli eden Allah’ın mutlak ve her şeyi kuşatan sıfatlarını (muhîta sıfât) görmeyi kolaylaştırır. Kul, O’nun zâtını bilemeyeceğini kabul ettiği için, kâinat aynasındaki sıfat tecellilerini daha net bir nazarla görür. Bu nazarla, meçhuliyet şuâları (ışıkları), marufiyet şuâlarına (tanınma ışık ve nurlarına) dönüşmeye başlar.
* Sonuç: Hakiki marifet, basit ve ülfet edilen bilme iddiasından vazgeçmekle başlar. Kul, Hâlık’ını hakikatiyle ihata edemeyeceğini kabul ettiğinde, kulluk makamına yükselir.

II. Kulluğun Dört Sınırı: Mâ’rifet ve İbâdetin Hakikati
(Sübhâneke mâ arafnâke…), bu mevcud-u meçhul anlayışının kul lisanındaki ön plana çıkmasıdır. Bunlar, Peygamber Efendimiz’e (sallâllâhu aleyhi ve sellem) nisbet edilen bir hadis-i şerif muhtevasından faydalanarak oluşmuş derûnî duaların özüdür.
Bu dualar, hayatın dört temel faaliyeti üzerinden kulluk anlayışımızın aslını tasvir eder:

1. Sübhâneke mâ arafnâke hakka ma’rifetike yâ Ma’rûf
* Muhteva: “Sübhansın, Seni tesbih ederiz. Bizler Seni hakkıyla tanıyamadık ey Mâruf (Ey Hakkıyla Tanınan)!”
* Açıklama: Marifetullah (Allah’ı tanıma) mertebelerinin sonsuz olduğunu itiraf eder. Kâinatta tecelli eden sıfatların azameti karşısında, insan aklının idrak ettiği bilginin ne kadar sınırlı kaldığını kabul etmektir.

2. Sübhâneke mâ abednâke hakka ibâdetike yâ Ma’bûd
* Muhteva: “Sübhansın, Seni tesbih ederiz. Bizler Sana hakkıyla ibadet edemedik ey Ma’bûd (Ey Kendisine İbadet Edilen)!”
* Açıklama: İbadetin aslının, ihlas ve teslimiyetin en yüksek derecesi olduğunu kabul etmektir. Kulluk vazifemizi ne kadar eksik ve kusurlu yaptığımızı itiraf ederek, kusurların affını dilemek ve mutlak kulluk makamına sığınmaktır.
3. Sübhâneke mâ zekernâke hakka zikrike yâ Mezkûr
* Muhteva: “Sübhansın, Seni tesbih ederiz. Bizler seni hakkıyla zikredemedik ey Mezkûr (Ey Hakkıyla Anılması Gereken)!”
* Açıklama: Zikrin sadece dil ile değil, kalp, akıl ve tüm uzuvlarla yapılması gerektiği bilinciyle, Hâlık’ı daima hatırlama makamında acziyetimizi göstermektir. En büyük zikir, O’nun emirlerine uyarak yaşamaktır; bu yolda eksik kaldığımızı kabul ederiz.
4. Sübhâneke mâ şekernâke hakka şükrike yâ Meşkûr
* Muhteva: “Sübhansın, Seni tesbih ederiz. Bizler sana hakkıyla şükredemedik ey Meşkûr (Ey Hakkıyla Şükredilen)!”
* Açıklama: Şükrün, yalnızca dil ile Elhamdülillah demek olmayıp, verilen nimetleri yerli yerince ve Allah’ın rızasına uygun olarak kullanmak olduğu bilinciyle, nimetler karşısındaki kulluk vazifemizdeki eksikliğimizi ifade eder.

III. İlâhî Azamet Karşısında Kulluk Sınırının Hikmeti
Bu vecizeler, iman ve marifetteki en yüksek fazileti tasvir eder: Tevazu ve teslimiyet.

* Marifetin İsbatı: Kulun, Hâlık’ını tam olarak kavrayamayacağını itiraf etmesi, O’nun sınırsız olduğunun en büyük isbatıdır. Eğer insan aklının ölçülerine sığsaydı, Allah olamazdı. Meçhuliyetini kabul etmek, O’nun azametini tasdik etmektir.
* Kulluğun Hedefi: Hakiki ibadet, Allah’a karşı olan borcumuzu ödemek iddiasında değil, O’nun sonsuz cemaline karşı olan hayranlığımızı ve aşkımızı dile getirmektir.
Bu dualar, Hâlık ile mahluk arasındaki mesafeyi koruyarak, kulluk makamımızın ne kadar kıymetli ve bir o kadar aciz olduğunu hatırlatır. İşte bu tevazu, bizi hakiki imana ve ihlasa sevk eder.
Bak:
https://tesbitler.com/2025/04/04/marufu-mechul-olan-allah/?print=print

Hazırlayan: Mehmet Özçelik www.tesbitler.com
26/11/2025




Vecizelerin Tek Tek İzahı ve Şerhi

Vecizelerin Tek Tek İzahı ve Şerhi

​1. En Büyük Muallim ve Rehber
​Metin: “Hâlıkımız, bize en büyük muallim ve en mükemmel üstad ve şaşırmaz ve şaşırtmaz en doğru rehber olarak Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’ı tayin etmiş. Ve en son elçi olarak göndermiş.” (Asa-yı Musa – 38)

• ​İzah ve Hikmet: İnsanın yaratılış gayesi büyük, hayatı ise kısadır. Kendi başına bu kâinatın sırlarını çözmesi ve ebedi hayatın yolunu bulması mümkün değildir. Bu açıdan, Allah (Hâlıkımız), beşeriyet için bir yol haritası ve fazilet timsali olarak Hz. Muhammed’i (a.s.m.) göndermiştir. O’nun (a.s.m.) şahsiyeti, hem cihan şümul bir hikmet dersi, hem de pratikte yaşanabilir en doğru hayat modelini tasvir eden, hatasız (şaşırmaz) bir rehberdir. Tarih, O’nun getirdiği mesajla en kısa zamanda en büyük külli medeniyetin kurulduğunu isbat eder.

2. İbadet ve Hasse (Duyu)
​Metin: “Herbir hasse için bir ibâdet vardır. Meselâ: Baş ile yapılan secde Allah için ibâdettir, gayrısı için yapılan dalâlettir.” (Mesnevi-i Nuriye / 189)

• ​İzah ve Mantık: İnsanın sadece ruhu değil, zahiri ve derûnî tüm uzuvları ve duyuları (hasseler) da Allah tarafından bir faaliyet için verilmiştir. Göz, Allah’ın sanatını nazar etmekle; kulak, hakikatleri işitmekle ibadet eder. Vecize, en somut misal olarak başı gösterir. Secde, başın en alçak makamda bulunmasıdır ve bu hareket sadece Allah’a karşı yapıldığında bir kulluk nişanesi (ibadet) olur. Allah’tan başkasına secde etmek, kulluk aslından sapmak (dalâlet) ve zıt bir eylemdir. Bu, her uzvun fıtri olarak bir vazifesi olduğunu tasvir eder.

​3. Fani Şahsiyetler ve Baki Hakikat
​Metin: “Bâki bir hakikat, fâni şahsiyetler üstüne bina edilmez. Edilse, hakikate zulümdür. Her cihetle kemâlde ve devamda bulunan bir vazife, çürümeye ve çürütülmeye mâruz ve müptelâ şahsiyetlerle bağlanmaz; bağlanırsa, vazifeye ehemmiyetli zarardır.” (Emirdağ Lâhikası – I)

• ​İzah ve Tarihi İbret: Hakikat, ebedi (baki) ve cihan şümul olmalıdır. Şahsiyetler (liderler, alimler, yöneticiler) ise fani (geçici) ve eksiktir. Bir külli hakikatin (Kur’an, din, iman) yorumunu veya tebliğini, yalnızca bir kişinin ene’sine (nefsine) bağlamak, o hakikati o kişinin geçiciliğine ve hatalarına ortak etmek demektir. Tarihte birçok hakikat akımı, kurucusunun ölümü veya hatasıyla sönüp gitmiştir. Bu, hakikatin yüceliğine karşı yapılmış bir zulümdür. Bu vecize, hizmetin ve faaliyetin şahıslar merkezli değil, prensipler ve asli değerler merkezli olması gerektiğini bildirir.

4. Nefsin En Yüksek Matlubu: Devam ve Beka
​Metin: “Nefs-i nâtıkanın en yüksek matlubu devam ve bekadır. Hattâ vehmî bir devam ile kendisini aldatmazsa hiçbir lezzet alamaz… Öyle ise ey devamı isteyen nefis! Daimî olan bir Zât’ın zikrine devam eyle ki, devam bulasın.” (Mesnevi-i Nuriye – 178)

• ​İzah ve Edebiyat: İnsan ruhu (nefs-i nâtıka), yaratılıştan ölümsüzlüğü (beka) arzular. Hatta dünyevi lezzetler bile, eğer insan o lezzetin devam edeceğine dair hayali bir yanılmaya kapılmazsa, tam tatmin sağlamaz. Bu derûnî arzu, fani şeylerle değil, yalnızca Daimî olan Allah’ın zikriyle (anılması, ibadeti) tatmin edilebilir. Vecize, inciye sedef, zikrine beden olma gibi edebi tasvirlerle, kalıcılığın sırrının, kalıcı olanla bağlantı kurmakta olduğunu vurgular.

5. İnsanın Konumu ve Kâinatın Yaratılış Gayesi
​Metin: “İnsanın Hâlıkı yanında mevkii pek büyük olduğu içindir ki; âlem-i dünyayı kendisi için değil, beşer için; beşeri de ibadeti için halketmiştir.” (İşarat-ül İ’caz)

• ​İzah ve Düşündürücülük: Bu ibretli nazar, insanın kâinat sahnesindeki yerini tasvir eder. İnsan, yaratılışın merkezi ve en kıymetli meyvesi olduğundan, bütün tabiat onun emrine verilmiştir. Ancak insan, bu dünyanın nihai gayesi değildir. Dünya, insana hizmet için; insan ise Allah’a kulluk (ibadet) için yaratılmıştır. Bu, bir şeref ve aynı zamanda büyük bir mesuliyet açısıdır. İnsan, bu kıymetli mevkiini ancak ibadetle koruyabilir.

6. En Büyük Dava ve İman
​Metin: “Bu dünya fânidir. En büyük dava, bâki olan âlemi kazanmaktır. İnsanın itikadı sağlam olmazsa, davayı kaybeder. Hakikî dava budur.” (Emirdağ Lâhikası-I)

• ​İzah ve Hukuki Mantık: Dünya hayatının geçiciliği karşısında, ebedi hayat (bâki âlem) en büyük kazançtır. İnsan, bir mahkeme önündeymişçesine hayatını yaşar. Buradaki dava, “ebedi saadeti elde etme” davasıdır. Bu davanın en temel isbatı ise itikadın (imanın) sağlamlığıdır. Zira bozuk bir itikad, diğer tüm salih amelleri hükümsüz kılabilir. Bu, felsefî bir hikmet ihtiva eder: Geçici olanın peşinden koşmak akılsızlık, ebedi olanı kaybetmek ise en büyük iflastır.

7. Enenin Sırrı ve Kâinatın Anahtarı
​Metin: “Âlemin miftâhı insanın elindedir ve nefsine takılmıştır… Cenâb-ı Hak, emânet cihetiyle insana ene nâmında öyle miftah vermiş ki, âlemin bütün kapılarını açar; ve öyle tılsımlı bir enâniyet vermiş ki, Hallâk-ı Kâinatın künûz-u mahfiyesini onun ile keşfeder… Fakat ene kendisi de… gayet muğlâk ve açılması müşkül bir tılsımdır.” (Sözler, 30. Sözden Bir Bölüm)

• ​İzah ve Felsefi Derinlik: Ene (benlik, ego), insana verilen en önemli emanettir ve aynı zamanda kâinatın kapılarını açan sihirli bir anahtardır (miftah). İnsan, bu ene sayesinde “benim mülküm” diyerek sahibi bulunduğu şeyleri Hayy ve Kayyûm olan Allah’ın mülküne kıyas eder ve böylece Allah’ın sıfatlarını idrak edebilir. Ancak ene kontrolsüz bırakılırsa, ben mülkün sahibiyim gibi yanılmalara düşer ve kâinatın kapısını açmak yerine kendi içine kapanır. Bu tılsımın çözülmesi, yani ene’nin gerçek aslının (kulluk ve emanet) bilinmesi, kâinatın sırlarının da açılmasına cevap olur.

8. Hürriyet ve Kulluk
​Metin: “İnsanlar hür oldular amma yine abdullahtırlar.” (Tarihçe-i Hayat 57.sh)

• ​İzah ve Sosyal Tarih: Toplumlar, tarih boyunca zalim yönetimlerden ve kölelikten kurtulmak için mücadele etmişlerdir. Bu zahiri hürriyet, insana verilen en büyük nimettir. Ancak bu vecize, hürriyetin dahili bir boyutunu hatırlatır: İnsan, yeryüzündeki tüm baskılardan kurtulsa da, yaratılışı gereği Abdullah’tır (Allah’ın kuludur). Zira insan, ne kendi Hâlıkı (Yaratıcısı) ne de kendi rızık vericisi ve ömür tayin edicisi olabilir. Hakiki hürriyet, sadece Allah’a kul olmakla kazanılır; çünkü bu, insanı O’ndan başka her şeye köle olmaktan kurtarır.

II. Makalenin Özeti
​Bu vecizeler, hayatın manasını bir bütün olarak ele alır ve insana dört temel direk üzerine kurulu bir hayat rehberliği sunar:
• ​Marifet (Biliş): Kâinatın anahtarı olan ene’nin sırrını çöz ve tabiatı Allah’ın sanatı olarak nazar et.
• ​İbadet (Faaliyet): Varoluşun asıl gayesi kulluktur. Her uzvun, her hassenin bir ibadeti vardır. Namaz kılınmayan gün ise zulmetle dolar.
• ​Teceddüt (Yenilenme) ve Sebat: Geçici olanı (fani) değil, kalıcı olanı (baki) esas al. Baki hakikatler, geçici şahsiyetlere bağlanmaz.
• ​Uyanış (İbret): İnsanı zıt bir durumdan koruyan yegane isbat, sağlam imandır. Hakiki rehber Resûlullah (a.s.m.)’dır. Ölüm ise bir yokluk değil, terhistir.

III. Konuyla Alakalı Müradifi Ayetler

​1. İbadetin Gayesi ve İnsanın Konumu Hakkında:
​Zâriyat Suresi, 56. Ayet:
“Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.”

​2. Rehberin (Peygamberin) Vazifesi Hakkında:
​Ahzâb Suresi, 21. Ayet:
“Andolsun, Allah’ın Resûlü’nde sizin için; Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı uman, Allah’ı çok zikreden kimseler için güzel bir örnek vardır.”

​3. Ene / Enaniyet (İnsanın Külli Makamı ve Sınırı) Hakkında:
​Rahmân Suresi, 1-4. Ayetler (İnsanın yaratılışının önemi):
“Rahmân, Kur’an’ı öğretti. İnsanı yarattı. Ona konuşmayı öğretti.”

​4. Fani ve Baki (Şişe ve Elmas Kıyası) Hakkında:
​A’lâ Suresi, 16-17. Ayetler:
“Fakat siz dünya hayatını tercih ediyorsunuz. Oysa ahiret daha hayırlı ve daha kalıcıdır.”

​5. Secde ve Kulluğun Şartı Hakkında:
​Fussilet Suresi, 37. Ayet:
“Gece ve gündüz, Güneş ve Ay O’nun delillerindendir. Güneş’e de, Ay’a da secde etmeyin. Onları yaratan Allah’a secde edin. Eğer gerçekten O’na kulluk edecekseniz.”

Hazırlayan: Mehmet Özçelik www.tesbitler.com
26/11/2025




KUSS BİN SAİDE’ NİN MEŞHUR HİTABESİ

KUSS BİN SAİDE’ NİN MEŞHUR HİTABESİ

Kuss bin Sâide, İyâd kabîlesinin reisi olup Îsâ -aleyhisselâm-’ın dîninde, muvahhid ve şâir bir insandı. Onun, Ukâz Panayırı’nda, aralarında Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in de bulunduğu bir cemaate yaptığı ve bi’set-i Nebî’den bah­seden şu meşhur hitâbesi pek ibretli ve hikmetlidir:

“Ey insanlar!
Geliniz, dinleyiniz, belleyiniz, ibret alınız!
Yaşayan ölür, ölen fenâ bulur, olacak olur. Yağmur yağar, otlar biter; çocuklar doğar, anaların babaların yerini tutar. Sonra hepsi mahvolur gider. Vukuâtın ardı arkası kesilmez; hepsi birbirini tâkib eder.
Dikkat edin, söylediklerime kulak verin! Gökten haber var; yerde ibret alacak şeyler var! Yer­yü­zü se­ril­miş bir dö­şek, gök­yü­zü yük­sek bir ta­van. Yıldızlar yürür, denizler durur. Gelen kalmaz, giden gelmez. Aca­bâ var­dık­la­rı yer­den memnûn ol­duk­la­rı için mi ora­da ka­lı­yor­lar; yok­sa alı­ko­nu­lup da uy­ku­ya mı da­lı­yor­lar…
Yemin ederim, Allâh’ın indinde bir dîn var ki, şimdi bulunduğunuz dînden daha sevgilidir.
Ve Allâh’ın gelecek bir Peygamber’i var ki, gelmesi pek yakındır. O’nun gölgesi başınızın üzerine düştü. Ne mutlu o kimseye ki, O’na îmân edip de, O dahî ona hidâyet eyleye! Vay o bedbahta ki, O’na isyân ve muhâlefet eyleye!
Yazıklar olsun ömürlerini gaflet içinde geçiren ümmetlere!
Ey insanlar!
Gafletten sakının! Her şey fânîdir, ancak Cenâb-ı Hak Bâkî’dir. Birdir, şerîk ve nazîri yoktur. İbâdet edilecek yalnız O’dur. O doğmamış ve doğurmamıştır.
Evvel gelip geçenlerde bizler için ibretler çoktur.
Ey İyâd kabîle­si! Ha­ni ba­ba­la­rı­nız ve de­de­le­ri­niz? Ha­ni mü­zey­yen kâ­şâ­ne­ler ve taş­tan hâ­ne­ler ya­pan Âd ve Se­mûd? Ha­ni dün­yâ var­lı­ğı­na mağ­rûr olup da kav­mi­ne hi­tâ­ben «Ben si­zin en bü­yük Rab­bi­ni­zim.» di­yen Fi­ra­vun ve Nem­rud?
Bu yer, on­la­rı de­ğir­me­nin­de öğüt­tü, toz et­ti. Ke­mik­le­ri bi­le çü­rü­yüp da­ğıl­dı. Ev­le­ri de yı­kı­lıp ıs­sız kal­dı. Yer­le­ri­ni şim­di kö­pek­ler şen­len­di­ri­yor. Sa­kın on­lar gi­bi gaf­let et­me­yin. On­la­rın yo­lu­ndan git­me­yin. Her şey fâ­nî, an­cak Ce­nâb-ı Hak Bâ­kî’­dir.
Ölüm ırmağının girecek yerleri var, ama çıkacak yeri yok!.. Küçük büyük herkes göçüp gidiyor. Herkese olan bana da ola­caktır.” (Beyhakî, Kitâbü’z-Zühd, II, 264; İbn-i Kesîr, el-Bidâye, II, 234-241; Heysemî, IX, 418)

✧✧
Kuss bin Sâide bu güzel sözleri söylerken bahsettiği son peygamber Hazret-i Muhammed Mustafâ -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in orada bulunduğundan habersizdi. Bir müddet sonra da vefât etti. Ancak kabîlesi, peygamberlik geldiğinde gelip Allâh’ın Rasûlü’ne îmân ettiler.
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- onlara:
“–Kuss bin Sâide’nin, Ukâz Panayırı’nda deve üzerinde: «Yaşayan ölür, ölen fenâ bulur, olacak olur!» diyerek hutbe okuduğu hiç hatırımdan çıkmaz. Bu hutbeyi okuyabilecek kimse var mı?” buyurdular.
Heyet, o hutbeyi kabîlelerinden hemen herkesin okuyabileceğini söylediler. Âlemlerin Efendisi buna çok sevindi.
Orada bulunan Ebû Bekir -radıyallâhu anh- da:
“−Yâ Rasûlallâh, o gün ben de oradaydım, söylediklerinin hepsi ezberimdedir.” dedi ve hutbeyi baştan sona kadar okudu.
Arkasından İyâd kabîlesinden biri kalkıp Kuss bin Sâide’nin şiirlerinden okudu. Bu şiirlerde Peygamberimiz’in soyu olan Hâşimoğulları’ndan büyük bir peygamberin çıkacağı, açıkça bildiriliyordu. (İbn-i Kesîr, el-Bidâye, II, 234-241)
Rasûl-i Kibriyâ -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, Kuss bin Sâide hakkında şöyle buyurdular:
“Allâh Teâlâ, Kuss bin Sâide’ye rahmet eylesin! O kıyâmet günü ayrı bir ümmet olarak ba’solunacaktır!” (İbn-i Ke­sîr, el-Bi­dâ­ye, II, 239)(İktibas)

✧✧

KUSS BİN SÂİDE’NİN HİKMETLİ ÇAĞRISI: FÂNİ DÜNYA VE EBEDÎ HAYATIN DÜŞÜNDÜRÜCÜ NAZARI

​Kuss bin Sâide el-İyâdî’nin Ukâz Panayırı’nda, Hazret-i Peygamber’in (sallâllâhu aleyhi ve sellem) nazar dairesinde irad ettiği o meşhur hutbe, hikmet ve ibret dolu bir muhteva sunar. Bi’set öncesi Arap yarımadasının derin gafletine cevap veren bu sözler, hayatın zahiri perdesi arkasındaki ebedî hakikatleri tasvir etmesi açısından tarihi bir öneme sahiptir. O’nun mantıklı bakışı, insanı derûnî bir muhasebeye sevk eder.

​I. Fani Alemde Bâki Olanın Sırrı: Ölüm Irmağı

​Kuss bin Sâide, sözlerine kâinatın en temel ve cihan şümul hakikatiyle başlar: Fânîlik. “Yaşayan ölür, ölen fenâ bulur, olacak olur.”
​Bu ibretli tasvir, insanın dünya hayatındaki en büyük yanılma kaynağını işaret eder: Devamlılık yanılması. İnsan, içinde bulunduğu anın ve sahip olduğu varlıkların ebediyen süreceği vehmiyle hareket eder. Oysa Kuss, gökyüzünün tavan, yeryüzünün döşek olduğunu, yıldızların yürüdüğünü ve gelenin kalmadığını, gidenin ise dönmediğini tasvir ederek, her şeyin sürekli bir akış ve değişim içinde olduğunu gözler önüne serer.
​”Gelen kalmaz, giden gelmez. Acabâ vardıkları yerden memnun oldukları için mi orada kalıyorlar; yoksa alıkonulup da uykuya mı dalıyorlar…”

​Bu edebî mısralar, akla ve mantığa şu cevapı aratır: Ölüm bir yok oluş mudur, yoksa başka bir hayata geçiş mi? Eğer bir adem (yokluk) olsaydı, gidenin geri gelmeyişi manasız kalırdı. Ancak Kuss, bu sorunun derûnî muhtevasında, ölümün bir tebdil-i mekân (mekân değiştirme) olduğunu hissettirir. Bu hakikat, bütün bu fânî tabiat içinde yalnızca Allah’ın (Cenâb-ı Hak Bâkî’dir) ezelî ve ebedî olduğunu isbat eder. Bütün hayat faaliyetlerinin, yalnızca Bâkî olan için yapılması gerektiği hikmeti ortaya çıkar.

​II. İbret Aynası: Enaniyetin Akıbeti
​Hutbenin en çarpıcı kısmı, tarihi misaller üzerinden ibret alınması gerektiği tasviridir: “Hani babalarınız ve dedeleriniz? Hani müzeyyen kâşâneler ve taştan hâneler yapan Âd ve Semûd? Hani dünya varlığına mağrûr olup da kavmine hitâben «Ben sizin en büyük Rabbinizim.» diyen Firavun ve Nemrud?”
​Kuss, bu kadim kavimleri anarak, insanlık tarihinin en büyük zıt durumunu (çelişkisini) ortaya koyar: Enaniyet (Büyük Ene) ve zulüm.
• ​Âd ve Semûd: Zahiri güçlerine ve medeniyetlerine mağrur oldular. Onların enaniyetleri, tabiat kanunlarına hükmetme yanılmasıydı.
• ​Firavun ve Nemrûd: Onların enaniyetleri ise daha dehşetliydi; kendilerini ilahlık makamına koydular. Bu batıl inanç, külli bir zulme yol açtı.
​Kuss, bunların sonunu tasvir ederken, “Bu yer, onları değirmeninde öğüttü, toz etti. Kemikleri bile çürüyüp dağıldı. Evleri de yıkılıp ıssız kaldı.” der. Bu ibretli nazar, dünyevi varlığın ve enaniyetin neticesini isbat eder. Mantıken, en güçlü hükümdarın bile bedeni toprağa karışıyorsa, hakiki güç ve beka, o hükümdarın kendisinde değil, onu ve dünyayı yaratan Cenâb-ı Hak’tadır.

​III. Gelecek Peygamberin Müjdesi ve Fazilet Yolu
​Kuss bin Sâide, hutbesine gayb âleminden bir haberle son verir ve fazilet yolunu çizer:
​”Yemin ederim, Allâh’ın indinde bir dîn var ki, şimdi bulunduğunuz dînden daha sevgilidir. Ve Allâh’ın gelecek bir Peygamber’i var ki, gelmesi pek yakındır. O’nun gölgesi başınızın üzerine düştü. Ne mutlu o kimseye ki, O’na îmân edip de, O dahî ona hidâyet eyleye!”

​Bu ibretli söz, Kuss’un tevhid (muvahhid) inancını ve İlahi hikmeti kavradığını gösterir. O, sadece geçmişten ibret almakla kalmaz, geleceğe de bir nazar atar. Cihan şümul bir kurtuluşun, ancak hakiki fazilet ve tevhid yolunu getirecek olan son peygamberle mümkün olacağını isbat eder.
​Bu açıdan, Kuss bin Sâide’nin hutbesi, hayat ile bakî arasında bir köprü kurar:
• ​Dünya: Fânî ve ibret alınması gereken misallerle doludur.
• ​Hayat: Gafletten sakınma, tevhid ve fazilet yoluna girme faaliyetidir.
• ​Bakî: Cenâb-ı Hakk’ın Bâkî oluşuna sığınmak ve O’nun gönderdiği peygambere (sallâllâhu aleyhi ve sellem) teslim olmaktır.

​ÖZET
​Kuss bin Sâide’nin hutbesi, tarihi bir tasvir olmaktan öte, insan hayatına dair külli ve ibretli bir hikmet dersidir. O’nun sözleri, zahiri dünya hayatının kaçınılmaz fânîliğini ve enaniyetin tarihi akıbetini mantıklı bir şekilde isbat eder. Hakiki beka ve faziletin, fânî olan mal ve makamda değil, Bâkî olan Allah’ın tevhid dairesinde ve cihan şümul mesajı getirecek olan Son Peygamber’e (sallâllâhu aleyhi ve sellem) bağlanmakta olduğu hikmetini tasvir eder.

Hazırlayan: Mehmet Özçelik www.tesbitler.com
26/11/2025




Zalûm (çok zalim), Cehûl (çok cahil) ve Lekenûd (çok nankör) sıfatları.

Zalûm (çok zalim), Cehûl (çok cahil) ve Lekenûd (çok nankör) sıfatları.

I. Ahzâb Suresi: Emanet ve İnsanın Zalûm/Cehûl Olması

Emanetin yüceliği ve insanın o ağır vazifeyi üstlenmesi hakkındaki ayette zalûm ve cehûl sıfatları geçmektedir:
> Ahzâb Suresi, 72. Ayet
> “Şüphesiz biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar onu yüklenmekten çekindiler ve ondan korktular. Onu insan yüklendi. Şüphesiz insan çok zalimdir, çok cahildir.”
>
* İbretli Açı: Bu ayet, insan fıtratının en kritik noktasını tasvir eder. Emanet, akıl, irade ve sorumluluk olup, insanı yüce makamlara ulaştırma potansiyeline sahiptir. Ancak, bu potansiyeli yanlış kullanma riskine sahip olduğu için, insan aynı zamanda “çok zalim” **(zalûm) –yani kendi nefsine zulmeden– ve “çok cahil” **(cehûl) –yani emanetin kıymetini bilmeyen– olarak nitelendirilir.

**II. Tevbe Suresi: Nankörlüğe (Küfür) Dair Ayetler

Tevbe Suresi, insanın ilahi davete karşı gösterdiği cehalet ve nankörlükten bahseden, zalûmiyet ve lekenûd manalarıyla bağlantılı ayetler ihtiva eder:
> Tevbe Suresi, 38. Ayet
> “Ey iman edenler! Size ne oldu ki, “Allah yolunda savaşa çıkın” denilince yerinize yığılıp kaldınız? Dünya hayatını ahirete tercih mi ediyorsunuz? Oysa dünya hayatının zevk ve sefası ahiretin yanında pek az bir şeydir.”
>
* İbretli Açı: Dünya hayatının fani zevkini **(şişe hükmündeki zevk ve sefa), ebedi olan ahirete tercih etmek, cehaletin **(cehûl) ve nankörlüğün **(lekenûd) en büyük pratik **isbatıdır.
Ayetteki davete uymayıp yere yığılıp kalmak, kulluk vazifesinden kaçışın ve zulmün **(zalûm) bir tasviridir.

III. Âdiyât Suresi: İnsanın Lekenûd Olması

İnsanın nefsi eğilimi olan nankörlüğe işaret eden ayettir:
> Âdiyât Suresi, 6. Ayet
> “Şüphesiz insan, Rabbine karşı çok nankördür.”
>
* İbretli Açı: Ayetteki “nankör” kelimesi, “lekenûd” manasına gelen bir ifadedir. Mübalağalı kullanım, insanın fıtratına konulan tevhid ve şükür kabiliyetini görmezden gelerek, Allah’ın verdiği sayısız nimeti unutma veya yanlış yolda kullanma eğilimini tasvir eder. Bu nankörlük, aynı zamanda nefse karşı yapılan büyük bir zulümdür **(zalûmiyet).

Hazırlayan: Mehmet Özçelik www.tesbitler.com
26/11/2025

 




VE ONA İKİ DE YOL GÖSTERMEDİK Mİ?

VE ONA İKİ DE YOL GÖSTERMEDİK Mİ?

Kur’ân-ı Hakîm’de insan nefsine hitaben kullanılan “zalûm” (çok zalim), “cehûl” (çok cahil) ve “lekenûd” (çok nankör) gibi mübalağalı (aşırı) sıfatlar, insanın derûnî yapısındaki külli potansiyeli ve zıt kutupları tasvir eden, hikmetli ve ibretli vurgulardır. Bu ifadeler, insanın mutlak kemale yönelme açısı ile esfel-i sâfilîne (aşağıların aşağısına) düşme tehlikesini gözler önüne serer.

I. Mübalağalı İfadelerin Aslı ve Verdiği Mesajlar
Kur’an-ı Kerîm, bu sıfatları insanın fıtratındaki kötülük potansiyelini ön plana çıkarmak için kullanır. Bu sıfatlar, faaliyet alanına çıkmayan bir yapıyı değil, imansızlık ve gafletle yoğrulmuş nefsin varabileceği nihai düşüş halini tasvir eder.
| İfade (Sıfat) | Ayet (Konu Bağlantısı) | Derûnî Manası | Verilen Hikmetli Mesaj |
|—|—|—|—|
| Zalûm (Çok Zalim) | Ahzâb 33/72 (Emaneti yüklenme) | Haddi aşan, hakkı zıt bir açıyla ihlal eden. | İnsan, emaneti yüklenerek zulmün en büyüğünü kendi nefsine yapma potansiyeline sahiptir. |

| Cehûl (Çok Cahil) | Ahzâb 33/72 (Emaneti yüklenme) | Hakikati bilmeye yanaşmayan, gaflet ile kendini körleyen. | Kâinattaki isbatları görmesine rağmen, cehaleti tercih etme ve imandan yüz çevirme eğilimi. |

| Lekenûd (Çok Nankör) | Hac 22/66; Fâtır 35/34; Âdiyât 100/1-11 | Nimetin aslını inkâr eden, şükrü terk eden. | Allah’ın sayısız nimetine karşı gerekli cevap olan şükrü yerine getirmeyerek nankörlüğün en aşırısına düşme tehlikesi. |

| Hasîr (Çok Zararlı) | Fâtır 35/40 (Ortak koşma) | Hayat sermayesini tamamen kaybeden, hüsrana uğrayan. | Fâni olana yönelip Bâki olanı kaybetme eğilimi sebebiyle en büyük zararı kendi nefsine verme durumu. |

II. Hikmeti, İlleti ve Düşüşün Mahiyeti

1. Hikmet ve İlleti (Nedeni) Nedir?

Bu mübalağalı ifadelerin hikmeti, insanın yaradılışındaki külli mahiyete dayanır:
* Emanet Hikmeti: İnsan, kâinatın en büyük emaneti olan akıl, irade ve hürriyeti yüklenmiştir. Bu emanet, insana meleklerden üstün olma potansiyeli verdiği gibi, zulüm ve cehalette en aşağı seviyeye düşme riskini de beraberinde getirir. Bu yüksek potansiyelin tersine çevrilmesi, aşırı bir zalimliği (zalûmiyyet) gerektirir.
* İbret Hikmeti: Bu uyarılar, nefsi gafletten uyandırmak ve terakki için bir hareket alanı oluşturmak içindir. Eğer bu kadar büyük bir tehlike olmasaydı, insan gayret göstermezdi.
* **Ene Hikmeti: İnsanın ene’sindeki hadsizlik ve enaniyet, onu sınırsız bir nankörlüğe ve cehalete sürükler. Kendini kendi nefsine malik görme yanılması, bütün kötülüklerin anahtarıdır.

2. Bu Nasıl Bir Hâl ve Ne Gibi Bir Düşüştür?

Bu hal, aklın terki ve manevi bir yozlaşmadır.
* Hâl: Bu, imanın zıddı olan küfür, şirk ve zulüm ile yoğrulmuş bir gaflet halidir. Mübalağalı kullanım, imanla donatılmış bir varlığın kendi potansiyelini inkâr etmesi ve hakkı görmekten imtina etmesi nedeniyle oluşan yıkımı gösterir.
* Düşüş: Bu, mekan olarak bir düşüş değil, manevi bir alçalıştır; esfel-i sâfilîn denilen aşağıların aşağısına düşüştür. Meleklerden üstün olma makamından, bel hüm adal (hayvandan aşağı) seviyesine düşmektir.

3. Kavranabilir mi? Nihayetinde Nedir?

Bu düşüşün derinliği, insanın hakiki kıymetini bilenler için kavranabilir bir durumdur:
* Kavranabilirlik: Düşüşün büyüklüğü, ancak yükselişin sınırları bilindiğinde kavranır. İman ve kulluk ile insan, en yüksek makamlara ulaşabilirken, zulüm ve cehalet ile bu yüksek kıymeti yok eder.
* Nihayet: Nihayetinde, bu sıfatların gerçekleştiği insanın akıbeti, dünyada huzursuzluk ve ahirette azaptır. İnsanın kendi elinde bulunan cennet ve cehennemin faturasını kesmesi demektir.

III. Kurtuluş Nasıl ve Ne İledir?

Kur’an-ı Hakîm, bu mübalağalı olumsuz sıfatlardan kurtuluşun yolunu da aynı keskinlikle gösterir:

1. Kurtuluşun Esası: Zıddıyla Tedavi

İnsan, mübalağalı kusurlarından, onların zıddı olan mübalağalı erdemlerle (faziletlerle) kurtulabilir:

| Düşüş (Hastalık) | Fazilet (Kurtuluş) | Vasıta ve Faaliyet |
|—|—|—|

| Zalûm (Zulüm) | Adalet ve Hakperestlik | Hakkın Hukukunu Gözetme, Nefsi Muhasebe ve Teslimiyet |

| Cehûl (Cehalet) | Marifet ve İrfan | Tefekkür, İlim Tahsil etme, Kâinattaki Ayetleri Okuma |

| Lekenûd (Nankörlük) | Şükür ve Kanaat | Nimetin Aslını Bilme, İbadetleri İhlasla Yapma |

2. Külli Kurtuluşun İsbatı

Bu külli düşüşten kurtuluş, ancak iki temel direk ile mümkündür; iman ve salih amel (faaliyet):
* İman-ı Tahkikî (Gerçekleşmiş İman): Zulmün temeli olan şirki ve cehaleti yok eden, Allah’ı sıfatlarıyla hakkıyla tanıma gayretidir (Marifetullah). Bu, “cehûl” sıfatını yener.
* Amel-i Sâlih (Salih Faaliyet): İmanın gereklerini yerine getirme ve hakkı teslim etme yoludur. İnsan, kendi nefsine karşı olan zulmü bırakıp kulluk vazifesini yapmakla “zalûm” ve “lekenûd” sıfatlarından kurtulur.
Hülasa, Kur’an’ın mübalağalı hitapları, insana kendi derûnî varlığını hatırlatan ve ebedî bir terakkiye davet eden ilahi bir uyarı ve davettir.

Hazırlayan: Mehmet Özçelik www.tesbitler.com
26/11/2025




Vecizelerin Tasviri ve Şerhi

Vecizelerin Tasviri ve Şerhi

​1. Birinci Hasaret: Sevilenlerin Kaybı ve Günahların Baki Kalması
​Metin: “O kadar sevdiğin mal ve evlâd ve perestiş ettiğin nefis ve heva ve meftun olduğun gençlik ve hayat zayi’ olup kaybolacak, senin elinden çıkacaklar. Fakat günahlarını, elemlerini sana bırakıp boynuna yükletecekler.” (Sözler, 28. Söz)

• ​İzah: İnsanın tabiatında dünyaya, gençliğe ve nefsin arzularına karşı şiddetli bir sevgi vardır. Ancak bu sevgi, fani (geçici) şeylere yöneltildiğinde büyük bir yanılmayı beraberinde getirir. Bediüzzaman burada dehşetli bir alışveriş tablosu çizer: İnsan, ömrünü harcayarak mal, makam veya nefsani hazlar elde eder. Fakat ölüm veya zamanın geçmesiyle bu “haz duyulan nesneler” elinden kayıp gider. Geriye ne kalır? O hazları elde ederken işlediği haramların günahı ve o güzellikleri kaybetmenin verdiği ayrılık acısı (elem). Yani insan, yediği yemeğin lezzetini bir anda tüketir ama mesuliyetini ahirete taşır. Bu, akıl sahibi için büyük bir zarardır (hasaret).

2. İnsanın Hikmet-i Hilkati ve Sırr-ı Câmiyeti
​Metin: “İnsanın HİKMET-İ HİLKATİ ve SIRR-I CÂMİYETİ ise; her zaman, her dakika HÂLİKINA İLTİCA ve YALVARMAK ve HAMD ve ŞÜKÜR etmek olduğundan…” (Şualar, 8. Şua)

• ​İzah: İnsan, kâinatın küçük bir numunesi (sırr-ı câmiyet) olarak yaratılmıştır. Yaratılışın asıl gayesi (hikmet-i hilkat), insanın acizliğini bilip Yaratan’ına sığınması (iltica) ve O’na şükretmesidir. Bu metinde çok ince bir hikmet vurgulanır: İnsanı Allah’a yalvarmaya en çok sevk eden şey hastalıklardır. Sağlık ve afiyet bazen gaflete düşürüp şükrü unutturabilirken; hastalık, insanın aczini yüzüne çarparak onu dergâh-ı İlahiye’ye sevk eden bir “kamçı” vazifesi görür. Dolayısıyla hastalıklar dahi manevi bir nimet, bir uyanış vesilesi olabilir.

3. Şişeler ve Elmaslar: Dünya ve Ahiret Dengesi
​Metin: “Evet dünyaya ait işler, kırılmağa mahkûm şişeler hükmündedir; bâki umûr-u uhreviye ise, gayet sağlam elmaslar kıymetindedir.” (Kastamonu Lahikası)

• ​İzah: Burada harika bir tasvir ve kıyaslama vardır. Dünya işleri, ne kadar parlak görünse de camdan yapılmış şişeler gibi kırılgandır ve geçicidir. Ahiret işleri (ibadet, iman hizmeti, güzel ahlak) ise elmas gibi sert, değerli ve kalıcıdır. Bir insanın, elindeki elmasları verip yerine kırılacak cam parçaları satın alması nasıl bir akıl tutulmasıysa; ahireti unutup sadece dünya için çalışmak da öyle bir divaneliktir. Bu vecize, insanın değer yargılarını ve önceliklerini sorgulamasını sağlar.

4. Her Yeni Gün ve Namazın Işığı
​Metin: “Her yeni gün, Sana hem herkese, bir yeni âlemin kapısıdır. EĞER NAMAZ KILMAZSAN, Senin o günkü âlemin zulümatlı ve perişan bir halde gider…” (Küçük Sözler)

• ​İzah: Zaman şeridi, her gün yeniden yaratılan manzaralardan oluşur. İnsan her sabah uyandığında yeni bir aleme gözlerini açar. Bu metin, namazın zaman ve mekan üzerindeki dönüştürücü gücünü anlatır. Namaz kılındığında, o günkü yaşananlar, niyet ve ibadet nuruyla aydınlanır, güzelleşir ve “Alem-i Misal” denilen manevi hafızaya nurlu levhalar olarak kaydedilir. Namazsız bir gün ise, manevi ışıktan mahrum, karanlık (zulümatlı) ve perişan bir hatıra olarak insanın geçmişine gömülür.

5. Ölümün Hakikati: Bir Terhis Tezkeresi
​Metin: “Mevt; tebdil-i mekândır, ıtlak-ı ruhtur, vazifeden terhistir. İdam ve adem ve fena değildir.” (Mektubat, 20. Mektup)

• ​İzah: İnsanın en büyük korkusu olan ölüm (mevt), Risale-i Nur penceresinden bambaşka bir nazarla tanımlanır. Ölüm; yok olmak (adem) veya idam edilmek değil; ruhun bedenden özgürleşmesi (ıtlak-ı ruh), dünya zindanından ahiret bahçelerine göç etmesi (tebdil-i mekân) ve hayat vazifesinin bitip ücret alma zamanının gelmesi (terhis) demektir. Bu bakış açısı, ölümü korkunç bir son olmaktan çıkarıp, vuslat (kavuşma) kapısına dönüştürür.

6. Lezzet ve Davet: İlahi İkaz
​Metin: “Cenab-ı Hak da bir saatlik lezzeti terk etmeye davet ediyor ki, senelerce dostlarınla beraber rahat edesin. Öyleyse, kayıtlı ve kelepçeli olarak sevk edilmezden evvel, Allah’ın davetine icabet et.” (Mesnevi-i Nuriye, Habbe)

• ​İzah: Mantıklı bir ticaret dengesi kurulur. Haram lezzetler kısadır (bir saatlik), fakat cezası uzundur. Allah, kulunu bu kısa ve zararlı hazdan vazgeçmeye, karşılığında ebedi bir rahatlığa çağırır. Metnin sonundaki “kayıtlı ve kelepçeli sevk edilmek” ifadesi çok ibretlidir; insan istese de istemese de ölecektir. Önemli olan, ölümü zorla götürülen bir mahkum gibi değil, davete icabet eden bir misafir gibi karşılayabilmektir. Bu da irade ile günahlardan sakınmakla mümkündür.

7. En Büyük Dava: İman Davası
​Metin: “Bu dünya fânidir. En büyük dava, bâki olan âlemi kazanmaktır. İnsanın itikadı sağlam olmazsa, davayı kaybeder. Hakikî dava budur.” (Emirdağ Lahikası-1)

• ​İzah: Her insanın dünyada peşinde koştuğu davalar, hedefler vardır. Ancak Bediüzzaman, en büyük mahkemenin ve en büyük davanın “ebedi cenneti kazanmak veya kaybetmek” davası olduğunu hatırlatır. Bu davayı kazanmanın avukatı, delili ve senedi ise “sağlam iman” (tahkiki iman) dır. Dünyadaki tüm davalar kazanılsa bile, insan kabre imansız girerse her şeyini kaybetmiş demektir.

II. Araştırma Makalesi
​FÂNİDEN BAKİYE YOLCULUK: KIRILAN ŞİŞELER VE SOLMAYAN HAKİKATLER
​İnsanlık tarihi, kudretli hükümdarların, devasa medeniyetlerin ve “yıkılmaz” sanılan sarayların enkazları üzerine kuruludur. Tarih sahnesine çıkan her nefis, her medeniyet, kendi hayat serüvenini tamamlamış ve yerini sonrakilere bırakarak çekilmiştir. Bu döngü, kâinatın değişmez bir kanunudur. Ancak insanın ruhunda, bu fani oluşa isyan eden, ebediyeti arzulayan külli bir iştiyak vardır. İşte Risale-i Nur’un hikmetli ifadeleri, insanın bu ebediyet arzusuna ve varoluş sancısına cevap veren birer pusula hükmündedir.

Cam Parçaları İçin Elmasları Feda Etmek

Mantık ilmi, kâr ve zarar dengesi üzerine kuruludur. Bir tüccar, sermayesini çabuk bozulan bir mal için mi, yoksa değeri asla kaybolmayan bir hazine için mi harcar? Bediüzzaman Said Nursi, dünya hayatını “kırılmaya mahkûm şişeler”, ahiret hayatını ise “sağlam elmaslar” olarak nitelendirirken, insanın modern çağdaki en büyük yanılmasını gözler önüne serer. İnsan, enaniyetine ve hırslarına yenilerek, geçici dünya saltanatı uğruna ebedi saadetini tehlikeye atmaktadır. Oysa akıl ve hikmet, geçici olanı kalıcı olana feda etmeyi değil, geçici olanı kalıcı olanı kazanmak için bir araç yapmayı gerektirir.

​Yaratılışın Derûnî Anlamı: Acz ve Fakr

İnsanın yapısı, diğer mahlukattan farklıdır. Sonsuz arzuları varken, iktidarı çok sınırlıdır. Bu zıt gibi görünen durum, aslında insanın aslını ve Yaratıcısını bulması için bir anahtardır. İnsan, “Sırr-ı Câmiyet” ile donatılmıştır; yani kâinatın özünü içinde taşır. Hastalıklar ve musibetler, insana acizliğini hatırlatarak, onu gaflet uykusundan uyandırır. Bir kamçı gibi, insanı dergâh-ı İlahiye’ye sevk eder. Bu açıdan bakıldığında, insanın başına gelen menfi durumlar dahi, eğer sabırla karşılanırsa, manevi terakki için birer basamaktır.

​Ölüm: Bir Son mu, Yoksa Bir Başlangıç mı?

Tarih boyunca filozofların içinden çıkamadığı “ölüm” muamması, Kur’an’ın ışığında ve Risale-i Nur’un tasviriyle aydınlanır. Ölüm, korkunç bir yok oluş (adem) değil; ruhun beden kafesinden kurtulup hakiki vatanına uçmasıdır (ıtlak-ı ruh). Tıpkı askerliği biten bir neferin tezkere alıp memleketine dönmesi gibi, mümin için de ölüm bir terhistir. Bu bakış, hayatı anlamlı kılan en büyük teselli kaynağıdır. Eğer ölüm bir hiçlik olsaydı, fazilet, iyilik ve fedakarlığın bir anlamı kalmazdı. Zira sonu “hiç” olan bir yolculuğun, yolcuları için bir değeri yoktur. Ancak ölüm bir “tebdil-i mekân” ise, dünyadaki her eylem, ahiretteki karşılığını bulacaktır.

​Hülasa, insan bir yolcudur. Elindeki sermaye ömürdür. Bu sermayeyi, kırılacak şişeler hükmündeki fani heveslere değil, elmas kıymetindeki baki hakikatlere sarf etmelidir. En büyük dava, dünyayı fethetmek değil, imanı kurtarmaktır. Zira, “Sultan-ı Kâinat birini tanımazsa, bütün dünya onu tanısa fayda vermez.”

III. Konuyla İlgili Ayet-i Kerimeler

​Bu hakikatleri teyit eden, iktibas ettiğimiz bazı ayetler şöyledir:
• ​Dünya Hayatının Geçiciliği Hakkında: “Bu dünya hayatı ancak bir eğlence ve oyundan ibarettir. Ahiret yurduna gelince, işte gerçek hayat odur. Keşke bilselerdi!” (Ankebût Suresi, 64. Ayet)
• ​İnsanın Yaratılış Gayesi Hakkında: “Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zâriyat Suresi, 56. Ayet)
• ​Ölüm Hakikati Hakkında: “Her canlı ölümü tadacaktır. Ancak kıyamet günü yaptıklarınızın karşılığı size tastamam verilecektir. Kim cehennemden uzaklaştırılıp cennete sokulursa, gerçekten kurtuluşa ermiştir. Dünya hayatı, aldatıcı metadan başka bir şey değildir.” (Âl-i İmrân Suresi, 185. Ayet)
• ​Dünya ve Ahiret Tercihi Hakkında: “Fakat siz dünya hayatını tercih ediyorsunuz. Oysa ahiret daha hayırlı ve daha kalıcıdır.” (A’lâ Suresi, 16-17. Ayetler)

IV. Özet
​Paylaşılan vecizeler ve kaleme alınan makale, insanın fani ile baki arasındaki tercihini ve var olma duruşunu ele almaktadır.
• ​İnsan; mal, evlat ve nefis gibi geçici sevgililere bağlanırsa, bunların kaybıyla acı çekerken günahlarıyla baş başa kalır.
• ​Hastalıklar ve acz; insanı Rabbine yönelten manevi bir kamçıdır, şükür ve dua kapısını açar.
• ​Dünya ve Ahiret; cam (şişe) ve elmas gibidir. Akıllı insan, geçici cam parçaları için baki elmasları feda etmez.
• ​Ölüm; bir yok oluş değil, ruhun özgürleşmesi, mekan değiştirmesi ve görevden terhis edilmesidir.
• ​En Büyük Dava; dünyevi kazanımlar değil, ahiret yurdunu kazandıracak olan sağlam imandır (tahkiki iman).
​Hakikat odur ki; hayat her gün yenilenen bir sahnedir ve bu sahne ancak ibadet ve iman nuruyla aydınlanır.

Hazırlayan: Mehmet Özçelik www.tesbitler.com
26/11/2025

 




Tarihin Kırılma Anında Bir Gün: 26 Kasım 2025 ve Hakikat Aynası

Tarihin Kırılma Anında Bir Gün: 26 Kasım 2025 ve Hakikat Aynası

​Tarih, sadece rakamların birbirini kovaladığı bir takvim yaprağı değil; milletlerin kaderinin, vicdanların imtihanının ve hak ile batılın mücadelesinin kayda geçtiği canlı bir şahittir. Önümüzde duran 26 Kasım 2025 tarihli gazete manşetleri, sadece o güne ait havadisleri değil, aynı zamanda bir devrin ruhunu, cemiyetin vicdan haritasını ve istikbalin sancılarını gözler önüne sermektedir. Bu manşetler, basiret nazarıyla bakıldığında bizlere derin dersler ve ibretli manalar fısıldamaktadır.

​Adalet Terazisi ve Hesap Vakti

​Gazete sütunlarına yansıyan en çarpıcı hakikatlerden biri, “hesap günü” kavramının dünyevi plandaki tezahürüdür. Manşetlerde yer alan “Rüşvette Hesap Zamanı”, “Hırsızlar İçin Hesap Vakti” ve “Yasa Dışı Bahis Ağı Çökertildi” ifadeleri, adaletin tecellisinin ne denli elzem olduğunu haykırmaktadır. Bir toplumun mayası, adalet ve dürüstlüktür. Milletin malına uzanan ellerin, kamu hakkını ihlal edenlerin ve enaniyetine yenik düşerek fesada bulaşanların, er ya da geç hukuk önünde hesap verecek olması, ilahi adaletin de bir nevi dünyadaki gölgesidir. Bu hadiseler bize gösteriyor ki; makam ve mevkiler geçici, mesuliyet ise bakidir. Hakikat güneşi doğduğunda, karanlıkta işlenen cürümlerin ön plana çıkması kaçınılmazdır.

​İnsanlık Vicdanı ve Çifte Standartlar
​Diğer yandan manşetler, asrımızın en büyük yanılmalarından biri olan vicdan tutulmasını da yüzümüze çarpmaktadır. Bir yanda “Kadına Şiddet İnsanlığa İhanet” manşetiyle kadının izzetini koruma gayreti, diğer yanda “Feminizm Öldü” başlığıyla Gazze’de katledilen kadınlara sessiz kalan Batı menşeli ideolojilerin iflası… Bu manzara, cihan şümul bir hakikati haykırır: Kendi ideolojisine hizmet etmeyeni yok sayan bir “hak” anlayışı, hakikat değil, ancak bir yanılmadır. Gazze’deki annelerin feryadına sağır kalan bir dünyanın, kadın haklarından bahsetmesi inandırıcılığını yitirmiş, tahrip olmuş bir vicdanın ilanıdır. Bu durum, faziletin ancak külli bir adalet anlayışıyla mümkün olacağının en büyük isbatıdır.

​Beka Mücadelesi ve Fedakarlık
​Devletin ve milletin hayatını idame ettirebilmesi adına verilen mücadele de manşetlerin derûnî katmanlarında hissedilmektedir. “Darağacına hazırız yeter ki terör bitsin” ve “Türkiye Tarihî Bir Eşikte” ifadeleri, mevzu vatan olduğunda şahsi ikballerin nasıl bir kenara itildiğini göstermektedir. Ayrıca İstanbul’da ve yurt genelinde yürütülen “Casus Avı”, dahili ve harici talihsiz kimselere karşı devletin teyakkuzda olduğunu, milli hafızanın diri tutulduğunu tasvir etmektedir. Hürjet gibi milli projelerin hedefe ilerlemesi ise, bu milletin kendi aslına ve öz kaynaklarına dönüşünün müjdecisidir.

​Hülasa
​26 Kasım 2025 tarihli bu gazeteler, sadece bir günü değil, bir dönüm noktasını işaretlemektedir. Rüşvet ve yolsuzlukla mücadeleden, terör belasının defi için göze alınan riskler; Batı’nın çürüyen değerlerinden, Anadolu’nun irfanına sığınışa kadar pek çok mesaj bu sayfalarda gizlidir. Bizlere düşen, bu hadiseleri sadece birer haber olarak okumak değil; onlardan hikmet süzerek, hakikatin ve adaletin tarafında sarsılmaz bir irade ile durmaktır. Zira tarih, seyredenleri değil, müspet hareket edenleri yazar.

Hazırlayan: Mehmet Özçelik www.tesbitler.com
26/11/2025