FIRAT’IN KIYISINDAKİ İHANET ŞANTİYESİ: KARKAMIŞ RAPORLARI
FIRAT’IN KIYISINDAKİ İHANET ŞANTİYESİ: KARKAMIŞ RAPORLARI
Gaziantep’in Karkamış ilçesinde, Fırat Nehri’nin hemen yanı başında yürütülen kazılar, zahiri (dış) planda bir arkeolojik merak gibi görünse de, batini (iç) planda, İngiliz İstihbaratının Osmanlı’nın güney cephesini çökertme hazırlığıdır. 1911-1914 yılları arasında, T.E. Lawrence ve hocası David Hogarth ile Leonard Woolley’in yürüttüğü bu çalışmalar, bölge halkı ve Osmanlı makamları tarafından endişeli bir nazarla (bakışla) takip edilmiştir.
1. “Bunlar Taş Değil, Devletin Altını Oyuyorlar”
O dönemde bölgedeki Osmanlı mülki amirleri ve jandarma komutanları, İstanbul’a gönderdikleri raporlarda (layihalarda) şüpheli durumlara dikkat çekmiştir. Devletin arşivlerinde yer alan bilgiler ve dönemin hatıratları şu hakikatleri haykırmaktadır:
* Alman Demiryoluna Karşı İngiliz Dürbünü: O yıllarda Alman mühendisler, Osmanlı devleti adına stratejik öneme sahip Bağdat Demiryolu’nu inşa ediyordu. Lawrence ve ekibi, kazı sahasını, hemen yakınlarından geçen bu demiryolu inşaatını dikizlemek (rasat etmek) için bir kule gibi kullanmıştır. Osmanlı zabitleri, “Bu İngilizlerin gözü toprakta değil, Almanların döşediği raylarda ve Fırat köprüsündedir” mealinde ikazlarda bulunmuşlardır.
* İstihbaratın Haritası: Lawrence, “Hitit dönemi kalıntılarını arıyorum” bahanesiyle sadece kazı alanında durmamış; Fırat boyunu, köyleri ve geçitleri adım adım gezmiştir. Çizdiği haritalar arkeolojik değil, tamamen askerî bir tabiat taşımaktadır. Su kaynakları, askerî sevkiyat yolları ve telgraf hatları bu haritalarda detaylandırılmıştır.
2. Altınla Satın Alınan Vicdanlar ve Aşiret Oyunu
Lawrence’ın Karkamış’ta uyguladığı en sinsi yöntem, bölge halkının fakirliğini ve devletle olan bazı sorunlarını kullanmak olmuştur.
* İşçi Değil, Casus Devşirmek: Kazıda çalıştırdığı yerel halka, Osmanlı’nın veya Alman demiryolu şirketinin verdiğinden çok daha yüksek (neredeyse 5-6 katı) yevmiyeler dağıtmıştır. Bu cömertlik, bir hayırseverlik değil; halkı kendine bağlama (trampaya getirme) taktiğidir.
* Aşiret Reislerine Kanca: Bölgedeki Arap ve Kürt aşiret reislerine hediyeler, silahlar ve altınlar vererek onlarla dostluk kurmuştur. Lawrence, hatıratında bu durumu küstahça itiraf eder ve yerel kıyafetler giyerek onlardan biri gibi göründüğünü, bu sayede aşiretler arasındaki husumetleri ve devletle olan bağlarını öğrendiğini yazar.
* Fitne Tohumları: Osmanlı zabitlerinin raporlarına göre; Lawrence ve ekibi, aşiretlerin arasında “Türkler sizi ihmal ediyor, biz gelirsek size muhtariyet (özerklik) ve zenginlik vereceğiz” fikrini yaymışlardır. Bu, yıllar sonra Hicaz’da patlak verecek olan isyanın provasıdır.
3. Yerel Halkın Feraseti ve Tepkisi
Her ne kadar bazıları paraya tamah etse de, bölgedeki feraset sahibi Müslüman ahali ve ulema, bu “uzun bacaklı” yabancıların niyetinin halis olmadığını sezmiştir.
* “Gâvurun Ekmeği Kanlıdır”: Bölgedeki bazı kanaat önderleri, Lawrence’ın dağıttığı paraların bereket getirmeyeceğini, bu adamların “dinimize ve devletimize kastetmek için” burada olduğunu meclislerde dile getirmişlerdir.
* Halk Arasındaki Şüphe: Özellikle Lawrence’ın Cuma namazlarına saygısızlık etmemek adı altında gösterdiği sahte tavırlar veya İslami ıstılahları (terimleri) kullanması, samimi müminler tarafından “münafıklık” alameti olarak görülmüş ve tedirginlik oluşturmuştur.
Netice: İhanetin Anatomisi
Karkamış, İngilizlerin “nüfuz casusluğu” faaliyetinin mektebi olmuştur. Burada pişirilen fitne, daha sonra güney cephemizde koca bir yangına dönüşmüştür. Osmanlı Devleti, Trablusgarp ve Balkan Savaşları ile boğuşurken, İngilizler Karkamış’ta kaleyi içten fethedecek dinamitleri döşemiştir. Lawrence’ın o dönemde devşirdiği “Hamoudi” (Dahoum) gibi yerel işbirlikçiler, İngiltere’ye götürülüp eğitilmiş ve daha sonra kendi milletine karşı birer silah olarak kullanılmıştır.
Bu tablo göstermektedir ki; İngiliz siyasetinin aslı, “kültürel ve ilmî” faaliyetleri birer truva atı olarak kullanmaktır.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧✧ ✧ ✧ ✧
İngiliz siyasetinin o sinsi (batini) ve karanlık oyunlarına, parayla satın aldığı casuslarına ve “bilim” maskeli ajanlarına karşı; Osmanlı’nın bağrından kopan serdengeçtilerin, yani Teşkilat-ı Mahsusa’nın verdiği destansı ve haysiyetli cevabı ihtiva eden tarihi makale aşağıdadır.
İngiliz altınına karşı, iman ve vatan aşkıyla direnen “Çöl Aslanları”nın hikayesidir bu.
ÇÖL ASLANLARININ CEVABI: TEŞKİLAT-I MAHSUSA VE GİZLİ HARP
İngiliz devlet aklı, Lawrence ve Bell gibi “misyoner istihbaratçıları” ile İslam coğrafyasının altını oymaya çalışırken, devlet-i aliye gafil değildi. İngiliz’in sinsi planına karşı, Osmanlı’nın cevabı Teşkilat-ı Mahsusa olmuştur. Bu teşkilat, sadece bir istihbarat örgütü değil, vatanın bekası için canını hiçe sayan bir fedailer (gönüllüler) ordusudur.
Lawrence çöllerde aşiret reislerine İngiliz sterlini dağıtarak sadakat satın almaya çalışırken; Teşkilat-ı Mahsusa’nın kahramanları, ellerinde Kur’an, dillerinde İttihad-ı İslam (İslam Birliği) davasıyla, aşiretlerin kalbine ve izzetine hitap etmiştir.
1. Kuşçubaşı Eşref: “Lawrence’ın Korkulu Rüyası”
İngiliz istihbarat raporlarında “Uçan Şeyh” diye anılan Kuşçubaşı Eşref, Lawrence’ın “çölün efendisi” olma hayallerini kabusa çeviren isimdir. İngilizler lojistik ve para gücüne güvenirken, Eşref Bey ve müfrezesi, çölün tabiatına uyum sağlayarak, bir avuç insanla koca İngiliz birliklerini perişan etmiştir.
* İman ve Cesaret: Lawrence, “Araplara altın veriyorum” derken; Eşref Bey, “Ben onlara Allah’ın ipine sarılmayı hatırlatıyorum” demiştir. Hayber’de verdiği mücadele, sayıca az olanın, imanca üstün olan karşısında nasıl devleştiğinin isbatıdır.
* Gayrinizami Harp: Teşkilat-ı Mahsusa, İngilizlerin düzenli ordularına karşı, bugün “gayrinizami harp” denilen, o günkü adıyla “çete harbi”ni en ustaca uygulayan yapıdır. İngiliz ikmal yollarını kesmiş, su kuyularını tutmuş ve “üzerinde güneş batmayan imparatorluğun” askerlerini çaresiz bırakmışlardır.
2. Süleyman Askeri Bey: Onur Abidesi
Teşkilat-ı Mahsusa’nın kurucularından ve başkanlarından olan Süleyman Askeri Bey, Irak cephesinde İngilizlere karşı “Osmancık Taburu” ile efsanevi bir direniş göstermiştir.
* Şuaybiye Meydanı: İngilizler Basra’ya çıktığında, onları durdurmak için yerel aşiretleri ve gönüllüleri örgütlemiştir. Ancak İngilizlerin teknik üstünlüğü ve ne yazık ki bazı yerel unsurların ihaneti sonucu Şuaybiye’de mağlup olunca, düşmana esir düşmektense, kendi silahıyla hayatına son vererek şehadeti seçmiştir. Bu hareket, Osmanlı zabitinin izzet ve şeref anlayışının, İngiliz pragmatizminden (faydacılığından) ne kadar üstün olduğunun tasviridir.
3. Mehmet Akif’in Çöl Yolculuğu: Fikri Mücadele
Teşkilat-ı Mahsusa sadece silahla değil, fikirle de savaşmıştır. Milli Şairimiz Mehmet Akif Ersoy, Teşkilat-ı Mahsusa’nın verdiği görevle Necid çöllerine gitmiştir.
* Amaç: İngiliz propagandasının zehirlediği zihinleri tedavi etmek, Lawrence’ın ektiği fitne tohumlarına karşı “Müminler ancak kardeştir” hakikatini haykırmaktır. Akif, o yolculukta İngiliz siyasetinin İslam alemini nasıl parçalamaya çalıştığını bizzat müşahede etmiş ve “Tükürün o ehli salibin o hayasız yüzüne!” mısralarını bu derûnî acıyla kaleme almıştır.
4. Kut’ül Amare Tokadı
İngilizlerin “hasta adam” dedikleri Osmanlı, Teşkilat-ı Mahsusa’nın da ruh verdiği direnişle, 1916’da Kut’ül Amare’de İngiliz ordusunu generalinden erine kadar esir alarak tarihin en büyük tokatlarından birini atmıştır. General Townshend ve 13 bin İngiliz askerinin esir alınması, İngilizlerin yenilmezlik yanılmasını yerle bir etmiştir. Bu zafer, imanın tekniğe, hakkın batıla galibiyetidir.
Netice: Kaybedilen Toprak, Kazanılan Şeref
İngilizler, “Lawrence”larıyla, paralarıyla ve hileleriyle toprakları işgal etmiş olabilirler. Haritaları cetvelle çizmiş, kardeşleri birbirine düşürmüş olabilirler. Lakin Teşkilat-ı Mahsusa’nın mücadelesi göstermiştir ki; bu topraklarda “bağımsızlık karakteri” asla yok edilemez.
Onlar “zakkum ağacı” ekerken, Teşkilat-ı Mahsusa şehit kanlarıyla bu toprakların tapusunu manevi olarak tescillemiştir. Tarih ingilizin sicilini “fitne ve sömürü” olarak yazarken, bizim serdengeçtilerimizi “kahramanlık ve fedakarlık” olarak kaydetmiştir.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧✧ ✧ ✧ ✧
İngiliz emperyalizminin “üzerinde güneş batmayan” kibrinin, Dicle kıyısında, iman dolu bir “Osmanlı tokadı” ile sarsıldığı; tarihin gördüğü en büyük şeref levhalarından biri olan Kut’ül Amare Zaferi ve Halil Paşa’nın o mağrur duruşunu anlatan tarihi makale aşağıdadır.
Bu zafer, İngiliz’in sadece ordusunu değil, o sinsi ve kibirli enaniyetini de (egosunu) esir almıştır.
İNGİLİZ’İN SİLİNMEZ LEKESİ, MÜSLÜMAN TÜRK’ÜN EBEDİ DESTANI: KUT’ÜL AMARE
Tarih 29 Nisan 1916. Yer, Irak’ın Kut şehri.
Yüzyıllardır sömürdüğü milletlerin kanı üzerine kurduğu saltanatıyla dünyayı (cihanı) titreten İngiltere, tarihinin en büyük zilletini yaşamaya hazırlanıyordu. “Hasta adam” dedikleri, “bitti” sandıkları Osmanlı; iman, fazilet ve askeri deha ile İngiliz ordusunu Dicle’nin sularına hapsetmişti.
İngiliz General Charles Townshend, 13 bin askeri, yüzlerce subayı ve 5 generaliyle birlikte; açlık, hastalık ve Türk süngüsünün korkusuyla teslim bayrağını çekmek zorunda kalmıştı. Bu, Çanakkale’den sonra İngiliz gururuna vurulan ikinci ve en ağır darbeydi.
1. Rüşvet Teklifi ve Osmanlı Tokadı
İngiliz siyasetinin tabiatında her şeyi parayla satın alabileceği yanılması vardır. Kuşatma altındaki General Townshend, kurtuluş ümidi kalmayınca o bildik “sinsi” yola başvurmuştur. Halil Paşa’ya, ordusunu serbest bırakması karşılığında şahsi servet teklif etmiş, hatta ünlü casus T.E. Lawrence devreye girerek rüşvet miktarını 1 milyon sterline, ardından 2 milyon sterline kadar çıkarmaya çalışmıştır.
Halil Paşa’nın bu ahlaksız teklife cevabı, bir Osmanlı zabitinin izzetinin parayla ölçülemeyeceğinin isbatıdır:
> “Şaka yapıyorsunuz sanırım General! Biz buraya şahsi menfaatlerimiz için değil, Devlet-i Aliye’nin bekası ve İslam’ın izzeti için geldik. Değil milyon sterlinler, dünyaları verseniz bu davadan ve kuşatmadan vazgeçmem.”
>
İngiliz altını, Türk’ün çelikleşmiş iradesi karşısında erimiş ve hükmünü yitirmiştir.
2. Halil Paşa’nın Tarihi Zafer Mektubu
29 Nisan 1916 günü, İngiliz ordusu kayıtsız şartsız teslim olduğunda, Halil Paşa ordusuna hitaben o muazzam günlük emri yayınlamıştır. Bu metin, sadece bir zafer kutlaması değil; İngiliz’in zahiri gücünün, imanın derûnî kuvveti karşısında nasıl çöktüğünün belgesidir.
Halil Paşa, askerlerine şöyle seslenmiştir:
> “Arslanlar!
> Bugün Türklere şerefü şan, İngilizlere kara meydan olan şu kızgın toprağın güneşli semasında şehitlerimizin ruhları sevinçle uçuyorlar. Hepinizin pak alınlarından öperim…
> Bize iki yüz senedir tarihimizde okunmayan bir vakayı kaydettiren Allah’a hamd ve şükürler olsun. Allah’ın azametine bakınız ki, bin beş yüz senelik İngiliz devleti tarihine bu olayı yazan ilk Türk süngüsü siz oldunuz.
> Tarih bu olayı yazmak için kelime bulmakta müşkülata uğrayacaktır. İşte Türk sebatının İngiliz inadını kırdığı birinci zaferi Çanakkale’de, ikinci zaferi burada görüyoruz.”
>
3. İngiliz Tarihinden Silinmeye Çalışılan Utanç
Bu zafer, İngiliz devlet aklı üzerinde o kadar derin bir travma oluşturmuştur ki, İngiliz askeri tarih kitaplarında Kut’ül Amare’den bahsetmek adeta yasaklanmış, bu hezimet unutturulmaya çalışılmıştır.
* Esir Alınan Ordu: Bir İngiliz tümeninin tamamı, generalleriyle birlikte esir alınmıştır.
* Çöken İtibar: “Yenilmez” İngiliz ordusu, çarıklı, yarı aç yarı tok ama külli bir imanla savaşan Mehmetçik karşısında diz çökmüştür.
* Yırtılan Haritalar: İngilizlerin Bağdat’ı kolayca alıp Ortadoğu’yu şekillendirme planları (o an için) Dicle’nin sularına gömülmüştür.
Netice: İbret ve Hakikat
Kut’ül Amare; sinsiliğin merde, paranın imana, teknolojinin yüreğe yenildiği yerdir. İngilizler, misyoner istihbaratçılarıyla, casuslarıyla, paralarıyla gelmişler; lakin Anadolu çocuklarının “Ya şehidim Ya Gazi” diyen bakışlarına (nazarlarına) çarparak dağılmışlardır.
İstiklalini ve istikbalini kurtararak.
Tarih şahittir ki; İngiliz oyunu sinsidir, lakin o oyunu bozan irade de bu topraklarda her daim mevcuttur.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧✧ ✧ ✧ ✧
İngiliz’in altınına, Lawrence’ın hilelerine ve çölün kavurucu tabiatına karşı; Peygamber sevgisiyle örülmüş, tarihin en hüzünlü ama en onurlu direnişi: Medine Müdafaası.
İşte, İngilizlerin “strateji” dediği o sinsi kuşatmaya karşı, “Çöl Kaplanı” Fahreddin Paşa’nın iman dolu cevabı ve ibretlik mücadelesinin muhtevası:
PEYGAMBER’İN BAŞUCUNDA SON NÖBET: MEDİNE MÜDAFAASI
Tarih 1916. İngiliz istihbaratı, Şerif Hüseyin’i “Krallık” vaadiyle kandırmış, Osmanlı’yı durdurmaya çalışmıştır. Medine-i Münevvere, asilerin ve İngiliz destekli birliklerin kuşatması altındadır. Şehrin dışı ateş çemberi, içi ise açlık ve yokluktur. Ancak Medine’nin başında öyle bir komutan vardır ki; İngilizlerin hesap edemediği derûnî yani içten gelen bir iman ve bir güçle, tam 2 yıl 7 ay boyunca teslim olmayacaktır. O isim, Fahreddin Paşa’dır.
1. “Ben Seni Bırakamam Ya Resulallah!”
İngilizler ve isyancılar, şehrin teslim edilmesini beklerken; Fahreddin Paşa, Ravza-i Mutahhara’ya (Peygamberimizin kabrine) giderek askerlerini toplamış ve tarihe geçen o yemini etmiştir. Bu an, bir askeri tasvirin ötesinde, bir aşkın isbatıdır:
> “Ey Nas! Malumunuz olsun ki, kahraman askerlerim bütün İslam’ın sırtını dayadığı yer, manevi gücün desteği olan Medine’yi, son fişengine, son damla kanına, son nefesine kadar muhafaza ve müdafaaya memurdur. Buna Müslümanca, askerce azmetmiştir…
> Allah’ın yardımıyla, Peygamberimiz’in ruhaniyetiyle, İngilizlerin parasıyla, altınlarıyla kandırdığı, çölde toplanmış o bedevi isyancılara burayı teslim etmeyeceğiz!
> Ben, Medine Kalesi Kumandanı Fahreddin, Peygamber’in kabri başında ant içiyorum. Şahidim Allah’tır!”
>
Bu konuşma, İngiliz siyasetinin soğuk mantığının anlayamayacağı bir hikmet ve fazilet dersidir.
2. Çekirge Yiyen Ordu
Kuşatma uzadıkça erzak tükenmiştir. Şehirde yiyecek bir lokma ekmek kalmamış, İngilizler “açlıktan ölüp teslim olurlar” yanılmasına kapılmıştır. Ancak Fahreddin Paşa, çölü saran çekirge sürülerini bir “ilahi ikram” olarak görmüştür.
Yayınladığı “Çekirge Tamimi” ile askerlerine çekirgenin nasıl yeneceğini, hangi besinlere sahip olduğunu anlatmış ve “Çekirgenin serçe kuşundan ne farkı var? Yiyiniz aslanlarım!” diyerek, ordusunu çekirgeyle besleyip direnişi sürdürmüştür. İngilizlerin lojistik üstünlüğü, bu kanaat ve iman kalkanına çarpıp parçalanmıştır.
3. Kutsal Emanetlerin Kurtarılması
Fahreddin Paşa, İngilizlerin ve isyancıların şehre girmesi halinde, asırlarca korunan Mukaddes Emanetlerin (Hz. Osman’ın Mushafı, Peygamberimizin hırkası ve sancaklar) yağmalanacağını, İngiliz müzelerine kaçırılacağını öngörmüştür.
Büyük bir ferasetle, kuşatma daralmadan önce, 30 parça paha biçilemez emaneti, 2000 askerin korumasında gizlice İstanbul’a, Topkapı Sarayı’na göndermiştir. Bugün o emanetler İstanbul’da ise, bunu o “Çöl Kaplanı”nın ileri görüşlülüğüne borçluyuz. Bu, sadece bir koruma faaliyeti değil, İslam mirasına sahip çıkma şuurudur.
4. Teslim Olmayan Komutan
Mondros Mütarekesi imzalanıp Osmanlı teslim olduğunda bile, Fahreddin Paşa “Ben Peygamber’i bırakıp gitmem” diyerek emre itaat etmemiştir. Padişahın bizzat gönderdiği “teslim ol” emrini dahi, “Bu imza baskı altındaki Padişaha ait olamaz” diyerek reddetmiştir.
İngilizler çaresiz kalmış, sonunda kendi subayları, artık takati kalmayan askerleri ve şehri kurtarmak için Paşa’yı (tabiri caizse) zorla etkisiz hale getirip teslim etmek zorunda kalmışlardır. Fahreddin Paşa, Medine’den çıkarılırken Ravza-i Mutahhara’ya son kez bakmış ve gözyaşlarıyla “Elveda Ya Resulallah” demiştir.
Netice: Zahiri Mağlubiyet, Batini Zafer
İngilizler Medine’ye girmiş, zahiri (görünen) planda savaşı kazanmıştır. Lakin Fahreddin Paşa, “Medine Müdafii” olarak Müslümanların gönlünde ebedi bir taht kurmuş; İngilizlerin parayla ve fitneyle kurduğu düzenin ne kadar çürük, imanın ise ne kadar külli bir güç olduğunu bütün cihana göstermiştir.
Tarih, İngilizleri “Kutsal toprakları işgal edenler”, Fahreddin Paşa’yı ise “Peygamber’in son nöbetçisi” olarak kaydetmiştir.
✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧✧ ✧ ✧ ✧
İngiliz siyasetinin İslam coğrafyasına ektiği en büyük fitne tohumunun, bugün dahi kanayan o derin yaranın, yani Filistin meselesinin hukuki ve siyasi aslı: Balfour Deklarasyonu.
“Bir milletin toprağını, o toprakla alakası olmayan bir başka gruba vaat etme” cüretini gösteren bu tarihi vesikanın muhtevası ve arka planındaki sinsi pazarlıklar şöyledir:
BİR MİLLETİN AHI, BİR İMZANIN VEBALİ: BALFOUR DEKLARASYONU
Tarih: 2 Kasım 1917.
Henüz Osmanlı ordusu Filistin cephesinde cansiperane direnirken, İngiliz Dışişleri Bakanı Arthur Balfour, Siyonist hareketin önde gelen ismi Lord Rothschild’e kısa bir mektup yazar. Sadece 67 kelimeden oluşan bu mektup, zahiri (görünen) planda basit bir diplomatik nezaket gibi dursa da; batini (içyüzü) planda Ortadoğu’nun kalbine saplanan zehirli bir hançerdir.
1. Olmayan Toprağın Tapusunu Vermek
İngiliz aklı, kendisine ait olmayan bir mülkü, orada yaşamayan bir topluluğa hediye etmiştir. Mektupta geçen şu ifade, tarihin en büyük hukuksuzluklarından birinin isbatıdır:
> “Majestelerinin Hükümeti, Filistin’de Yahudi halkı için bir milli yurt kurulmasını uygun karşılamaktadır…”
>
Bu cümleyle İngiltere, İslam dünyasının bağrında, kendisine sadık, Batı’nın ileri karakolu olacak yapay bir devletin (İsrail’in) temellerini atmıştır. Bu, “zakkum ağacının” tohumunun toprağa düştüğü andır.
2. Siyonist-İngiliz Pazarlığının “Derûnî” Yüzü
Peki, İngilizler bunu neden yapmıştır? Mesele sadece Yahudilere duyulan sempati değildir; İngiliz siyasetinin tabiatında menfaatsiz adım atmak yoktur.
* Süveyş Kanalı’nın Emniyeti: Hindistan yolunu (Süveyş Kanalı) güvenceye almak için, Mısır ile Osmanlı bakiyesi topraklar arasında tampon bir bölgeye ihtiyaç duymuşlardır. Siyonist bir devlet, İngiltere için bu tampon vazifesini görecektir.
* Amerika’yı Savaşa Çekmek: O dönemde İngiltere, Birinci Cihan Harbi’nde zorlanmaktadır. Siyonist lobinin gücünü kullanarak ABD’yi savaşa dahil etmek ve Rusya’daki Yahudilerin desteğini almak istemişlerdir.
* Chaim Weizmann Faktörü: Siyonist lider ve kimyager Weizmann, İngiliz ordusu için hayati öneme sahip aseton (patlayıcı yapımı için) üretiminde İngiltere’ye büyük hizmet vermiştir. Lloyd George (dönemin Başbakanı), bu hizmete karşılık Filistin’i adeta bir “bahşiş” olarak masaya sürmüştür.
3. Lawrence’ın Verdiği Söz ve İngiliz’in “Üç Kağıdı”
İngiliz siyasetinin ne kadar sinsi ve aykırı işlediğinin en net göstergesi buradaki tutarsızlıktır:
* Araplara Vaat: İngilizler, T.E. Lawrence aracılığıyla Şerif Hüseyin’e “Büyük Arap Krallığı” ve Filistin’in de dahil olduğu topraklarda bağımsızlık sözü vermiştir.
* Yahudilere Vaat: Aynı anda Balfour Deklarasyonu ile aynı toprakları Siyonistlere vaat etmiştir.
* Kendine Pay: Gizli Sykes-Picot anlaşmasıyla da Fransızlarla oturup haritayı kendi aralarında paylaşmıştır.
Bu durum, İngiliz devletinin “oyununu mertçe oynamadığının”, dost bildiklerini sırtından vurduğunun en acı tecrübesidir.
4. General Allenby’nin Kudüs’e Girişi: Haçlı Zihniyeti
Balfour Deklarasyonu’ndan sadece bir ay sonra, 9 Aralık 1917’de İngiliz General Allenby Kudüs’e girmiştir. Selahaddin Eyyubi’nin emaneti düşerken, Allenby’nin “Haçlı Seferleri bugün sona erdi” dediği rivayet edilir. Bu söz, meselenin sadece toprak değil, tarihi bir hesaplaşma olduğunun işaretidir.
Netice: 1948’e Giden Kanlı Yol
1917’deki bu imza, 1948’e kadar sürecek olan İngiliz Mandası dönemini başlatmıştır. İngiliz süngüsü gölgesinde, dünyanın dört bir yanından gemilerle getirilen yerleşimciler Filistin’e yerleştirilmiş; yerli halkın (Müslüman ve Hristiyan Arapların) itirazları şiddetle bastırılmıştır.
Bugün Gazze’de, Batı Şeria’da dökülen her damla kanda, yıkılan her evde, 1917’de atılan o imzanın vebali vardır. Balfour Deklarasyonu, İngiliz devletinin “sinsiliğinin” kağıda dökülmüş halidir.
Hazırlayan: Mehmet Özçelik www.tesbitler.com
25/11/2025