İhtiyarlar Risalesi’nden Gurbet ve Vuslat Nurları

İhtiyarlar Risalesi’nden Gurbet ve Vuslat Nurları

İnsan yaşlandıkça, dünyanın fani yüzü solmaya başlar. Dostlar birer birer “asli vatan” tarafına göç ederken, geride kalan ruh, zahiri alemde büyük bir kimsesizlik hisseder. Bediüzzaman, bu gurbet halini ve o halin içindeki manevi teselliyi şöyle ifade eder:
1. Gurbet İçinde Gurbet ve Dostların Ayrılığı

Bediüzzaman, Altıncı Rica’da, dostlarının çoğunun berzah âlemine göçmesiyle hissettiği o derin hüznü ve yalnızlığı anlatır. Bu, aslında hepimizin hissettiği “dünyadan kopuş” ve asıl menzile yöneliş sancısıdır:
> “Bir zaman elîm bir esaretimde, insanlardan tevahhuş edip Barla Yaylası’nda Çam Dağı’nın tepesinde yalnız kaldım. Yalnızlıkta bir nur arıyordum. Bir gece, o yüksek tepenin başındaki yüksek bir çam ağacının üstündeki üstü açık odacıkta idim. Üç dört gurbeti birbiri içinde ihtiyarlık bana ihtar etti.

Altıncı Mektup’ta izah edildiği gibi; o gece ıssız, sessiz, yalnız ağaçların hışırtılarından ve hemhemelerinden gelen hazîn bir sadâ, bir ses rikkatime, ihtiyarlığıma, gurbetime ziyade dokundu. İhtiyarlık bana ihtar etti ki gündüz nasıl şu siyah bir kabre tebeddül etti, dünya siyah kefenini giydi, öyle de senin ömrünün gündüzü de geceye ve dünya gündüzü de berzah gecesine ve hayatın yazı dahi ölümün kış gecesine inkılab edeceğini kalbimin kulağına söyledi. Nefsim bilmecburiye dedi: Evet, ben vatanımdan garib olduğum gibi bu elli sene zarfındaki ömrümde zeval bulan sevdiklerimden ayrı düştüğümden ve arkalarında onlara ağlayarak kaldığımdan bu vatan gurbetinden daha ziyade hazîn ve elîm bir gurbettir. Ve bu gece ve dağın garibane vaziyetindeki hazîn gurbetten daha ziyade hazîn ve elîm bir gurbete yakınlaşıyorum ki bütün dünyadan birden müfarakat zamanı yakınlaştığını ihtiyarlık bana haber veriyor.

Bu gurbet gurbet içinde ve bu hüzün hüzün içindeki vaziyetten bir rica, bir nur aradım. Birden iman-ı billah imdada yetişti. Öyle bir ünsiyet verdi ki bulunduğum muzaaf vahşet, bin defa tezauf etse idi yine o teselli kâfi gelirdi.”
> (Bediüzzaman Said Nursî, Lem’alar, Yirmi Altıncı Lem’a, Altıncı Rica.)
>
2. Mezarın Hakikati: Zindan Değil, Dostlara Kavuşma Kapısı

İnsan zahiri nazarıyla baktığında ölümü karanlık bir kuyu, mezarı da bir yokluk kapısı zanneder. Ancak iman nuruyla bakıldığında, o kapının aslında “gurbetteki garib”in, sevdiklerine kavuştuğu bir koridor olduğu görülür. Sekizinci Rica’da bu hakikat şöyle isbat edilir:
> “En evvel herkesi korkutan, en korkunç tevehhüm edilen ölümün yüzüne baktım. Nur-u Kur’an ile gördüm ki ölümün peçesi gerçi karanlık, siyah, çirkin ise de fakat mü’min için asıl siması nuranidir, güzeldir gördüm.
………İşte ey ihtiyar ve ihtiyareler! Ben Kur’an-ı Hakîm’in nuruyla ve ihtiyarlığımın ihtarıyla ve iman dahi gözümü açmasıyla bu hakikati gördüm ve çok risalelerde kat’î bürhanlarla ispat ettim. Kendime hakiki bir teselli ve kuvvetli bir rica ve parlak bir ziya gördüm. Ve ihtiyarlığıma memnun oldum ve gençliğin gitmesinden mesrur oldum. Siz de ağlamayınız ve şükrediniz. Madem iman var ve hakikat böyledir; ehl-i gaflet ağlasın, ehl-i dalalet ağlasın.”
> (Bediüzzaman Said Nursî, Lem’alar, Yirmi Altıncı Lem’a, Sekizinci Rica.)
>
3. Dünyadan Terhis ve Ebedi Menzile Yolculuk
On Birinci Rica’da ise, dünyadaki faaliyet ve hizmetin bittiğini, artık “paydos” emrinin gelmekte olduğunu hisseden bir ruhun, gidişata nasıl hikmetle baktığı anlatılır. Bu, bir kaçış değil, bir terhistir:
> “Bir baharı, bir tek çiçek kolaylığında icad eder. Çünkü toplamaya muhtaç değil. “Emr-i kün feyekûn”e mâlik olduğundan ve her baharda hadsiz mevcudat-ı bahariyenin madde-i unsuriyesinden başka, hadsiz sıfât ve ahval ve eşkâllerini hiçten icad ettiğinden ve ilminde her şeyin planı, modeli, fihristesi ve programı taayyün ettiğinden ve bütün zerrat onun ilim ve kudreti dairesinde hareket ettiklerinden, kibrit çakar gibi her şeyi nihayet kolaylıkla icad eder. Ve hiçbir şey, zerre miktar hareketini şaşırmaz. Seyyarat mutî bir ordusu olduğu gibi zerrat dahi muntazam bir ordusu hükmüne geçer.”
> (Bediüzzaman Said Nursî, Lem’alar, Yirmi Altıncı Lem’a, On Birinci Rica.)
>
Bu iktibaslardan da anlaşılacağı üzere; yaşlılık ve ölüm korkusu, aslında ruhun asıl vatanına duyduğu hasretin bir dışavurumudur. İman, bu hüznü lezzetli bir vuslat iştiyakına dönüştürür.

Hazırlayan: Mehmet Özçelik www.tesbitler.com
24/11/2025




Gurbetten Sılaya: Ruhun Asli Vatanına Hüzünlü Dönüşü

Gurbetten Sılaya: Ruhun Asli Vatanına Hüzünlü Dönüşü

İnsan, şu fani dünyada bir yolcudur. Lakin bu yolculuk, yalnızca anne karnından mezara kadar süren kısa bir hayat şeridinden ibaret değildir. Bu sefer, ezelden başlayıp ebede uzanan, külli bir dairenin tamamlanmasıdır. Ruhlarımız, Bezm-i Elest’te “Evet” dediği günden beri, o ezelî ahdi yerine getirmek ve asıl yurduna kavuşmak için yoldadır.
Dünyaya gelişimiz, aslında hüzünlü bir gurbete çıkıştır. Adem babamız ve Havva annemizin Cennet’ten yeryüzüne inişiyle başlayan bu ayrılık hikâyesi, her birimizin derûnî dünyasında tekrar tekrar yaşanır. Bizler, o asli vatanın çocuklarıyız; fakat şimdi gurbet diyarındayız. Bu yüzden insanın kalbi, dünyadaki hiçbir surî lezzetle tam manasıyla tatmin olmaz. Çünkü tabiatı gereği, fani olanla değil, baki olanla sükûn bulmak ister.

Bir Garip Yolcu ve Hüzünlü Ayrılık

Şu dünya hanı, bizim için bir “bekleme salonu” hükmündedir. İnsan burada bir garib, bir misafirdir. Zahiri nazarlar, dünyanın süslü yüzüne aldanıp burayı kalıcı zannetse de, hakikat ehli için dünya, sadece bir geçiş güzergâhıdır. Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri, bu hali Mektubat adlı eserinde şu veciz ifadelerle tasvir eder:
> “Sizlere müjde! Mevt i’dam değil, hiçlik değil, fena değil, inkıraz değil, sönmek değil, firak-ı ebedî değil, adem değil, tesadüf değil, fâilsiz bir in’idam değil. Belki bir Fâil-i Hakîm-i Rahîm tarafından bir terhistir, bir tebdil-i mekândır. Saadet-i Ebediye tarafına, vatan-ı aslîlerine bir sevkiyattır. Yüzde doksan dokuz ahbabın mecmaı olan âlem-i berzaha bir visal kapısıdır.”
> (Bediüzzaman Said Nursî, Mektubat, Yirminci Mektup, Birinci Makam, Yedinci Kelime.)
>
İşte bu cümlelerdeki hikmet, hüznümüzü ümide çeviren yegâne hakikattir. Ölüm, zahiren soğuk ve korkutucu bir ayrılık gibi görünse de, hakikatte gurbetten sılaya dönüşün biletidir. Uzun bir ayrılıktan sonra, gurbetteki garib ve gurebanın, baba ocağına, o asli vatanına dönmesi gibi; ruh da tenden sıyrılarak asıl menziline doğru kanatlanır.

Büyük Buluşma: Vuslat

Bu yolculuğun sonundaki o “büyük buluşma”, Adem ve Havva’nın evlatlarının, asırlar süren bir hasretin ardından tekrar bir araya gelmesidir. Dünya gurbetinde çekilen çileler, ayrılıklar ve hüzünler, o vuslat anının lezzetini artırmak içindir. Enaniyet ve nefis perdeleri kalktığında, insan Rabbine kavuşmanın ve O’nun rızasına ermenin huzurunu tadar.
Cenab-ı Hak, Fecr Suresi’nde bu kutlu dönüşü ve vuslatı şöyle müjdeler:
> “Ey huzura kavuşmuş insan! Sen O’ndan hoşnut, O da senden hoşnut olarak Rabbine dön. (Seçkin) kullarım arasına katıl ve cennetime gir!”
> (Fecr Suresi, 27-30. Ayetler)
>
Sonuç Yerine: Menzile Varış

Bütün bu gelişler ve gidişler, o son menzile varmak içindir. İnsanın dünyadaki faaliyeti, bu dönüş yolculuğuna hazırlıktan ibarettir. Hüzünlüyüz; çünkü gurbetteyiz. Mahzunuz; çünkü ayrılık ateşini tadıyoruz. Ancak ümitsiz değiliz. Çünkü biliyoruz ki, bu yolun sonu yokluğa değil, varlığın ta kendisine, ebedi bir huzura çıkar.
Ölüm, bir yanılma yahut bir son değil; bilakis perdenin açılması ve hakikatin bütün çıplaklığıyla görünmesidir. Gurbetteki yolcu, yükünü bırakır, yorgunluğunu atar ve “Elhamdülillah” diyerek asıl yurdunun kapısından içeri girer. İşte o an, bütün hüzünler son bulur ve ebedi vuslat başlar.

Hazırlayan: Mehmet Özçelik www.tesbitler.com
24/11/2025




Kâinatın Tılsımını Çözen Anahtarlar: İnsan, Peygamber ve Ebediyet Yolculuğu

Kâinatın Tılsımını Çözen Anahtarlar: İnsan, Peygamber ve Ebediyet Yolculuğu

İnsan, şu kâinat sarayının en nazlı misafiri ve en ehemmiyetli vazifedaridir. O misafir İnsan yaratılış gayesinden başlayıp, ona yol gösteren rehberine, hayatın faniliğinden ebedi saadetine uzanan bir hakikat haritası çizmektedir.

1. : Sîmadaki Sikke-i Ehadiyet ve İnsanın Başıboş Olmayışı
> İktibas: “Ey insan, hiç mümkün müdür ki: Sana bu sîmayı veren, o sîmada böyle bir sikke-i rahmeti ve bir hâtem-i ehadiyeti vaz’eden zât, seni başı boş bıraksın; sana ehemmiyet vermesin; senin harekâtına dikkat etmesin;”
> Kaynak: Sözler, Onuncu Söz (Haşir Risalesi)
>
İzah ve Şerh:
Bu ifade, Haşir Risalesi’nin mantık örgüsü içerisinde, insanın yaratılışındaki sanat ile ahiretin gerekliliği arasında kurulan muazzam bir bağdır. İnsanın yüzü (sîması), küçük bir harita gibidir; bütün insanların yüzüne benzemekle “birlik” (Vahdet) mührünü, fakat hiçbir yüze tam olarak benzememekle de “birlik içinde teklik” (Ehadiyet) mührünü taşır.
Bu kadar ince bir sanatla, her ferdi şahsına münhasır yaratan bir Sanatkâr (Sâni-i Zülcelal), elbette o sanat eserinin fiillerini, amellerini ve hayatının neticesini başıboş bırakmaz. Bir ressam, en kıymetli tablosunu çöpe atar mı? Veya bir padişah, özenle seçtiği elçisini takip etmez mi? Bu vecize, insanın “başıboş” bir varlık olmadığını, her halinin kayda geçtiğini ve bu dikkatin neticesinde büyük bir mahkemenin (Mahkeme-i Kübra) kurulacağını akli bir delille isbat eder. İnsana verilen bu kıymet, aslında onun ebede namzet olduğunun en büyük delilidir.

2. : Kâinatın En Büyük Muallimi ve Rehberi

> İktibas: “Hem madem Hâlıkımız, bize en büyük muallim ve en mükemmel üstad ve şaşırmaz ve şaşırtmaz en doğru rehber olarak Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâmı tayin etmiş ve en son elçi olarak göndermiş…”
> Kaynak: Şualar, On Birinci Şua (Meyve Risalesi)
>
İzah ve Şerh:
İnsan, aklıyla “Ben kimim, nereden geldim, nereye gidiyorum?” sorularını sorar. Ancak akıl, vahiy nuru olmadan bu sorulara tatmin edici bir cevap veremez. İşte bu noktada, Âlemlerin Rabbi, cevapları bildirmesi için Hz. Muhammed’i (asm) “En Büyük Muallim” olarak tayin etmiştir.
Buradaki hikmet şudur: Bir saray yapılsa ve içi antika eserlerle donatılsa, fakat o eserlerin manasını anlatan bir rehber olmasa, o sarayın yapılmasının bir hükmü kalmaz. Kâinat sarayının manasını okuyan, bildiren ve “Hâlıkımız bizden ne istiyor?” sualine cevap veren zat, Resul-i Ekrem’dir (asm). O, elindeki Kur’an mucizesiyle ve binler mucizatının tasdikiyle, hem dünya (şehadet âlemi) hem de gayb âlemi namına konuşur. En büyük davası ise “Haşir”dir, yani öldükten sonra diriliştir. Böyle sadık ve bürhanlı bir muallimin sözü, “güneş ve gündüz gibi” kat’idir.

3. : Muallimin Manevi Kıymeti ve Dini Terbiye

> İktibas: “Şu zamanın dindar bir muallimine eski zamanın velileri nazarı ile bakıyorum. Çünkü eski zamanda dinî terbiye ebeveyne verilmişti, bu zamanda o vazife muallimlere verilmiş.”
> Kaynak: Bediüzzaman Said Nursi (Hatıralar ve Lâhikalar muhtevasında geçen manalar)
>
İzah ve Şerh:
Bediüzzaman Hazretleri, yaşadığı asrın içtimai yaralarını teşhis ederken, eğitimin ve muallimin (öğretmenin) hayati rolüne dikkat çeker. Eskiden aile hayatı İslam terbiyesi üzerine bina edildiğinden, çocuk dini eğitimini evde alırdı. Ancak asrın getirdiği dünyevileşme ve aile yapısındaki sarsıntılar, bu mukaddes vazifeyi öğretmenlerin omuzlarına yüklemiştir.
Bu sebeple, bir öğretmenin sadece fen ilimlerini değil, aynı zamanda manevi ilimleri ve güzel ahlakı çocuğa aşılaması, onu “eski zaman velileri” gibi kıymetli kılar. Çünkü bir çocuğun imanını kurtarmak, ona ebedi bir hazine vermektir. Bediüzzaman’ın “benim çocuğum olmadığından, bütün dünyadaki çocuklara şefkat cihetiyle alâkadarım” demesi, onun hizmetinin temelindeki şefkat ve merhamet hissinin ne kadar cihanşümul olduğunu gösterir.

4. : Ölümün İkazı ve Hubb-u Dünyanın İlacı

> İktibas: “Nasihat istersen ölüm yeter. Evet, ölümü düşünen, hubb-u dünyadan kurtulur ve âhiretine ciddî çalışır.”
> Kaynak: Mektubat, Yirmi Üçüncü Mektup
>
İzah ve Şerh:
İnsan, tabiatı gereği hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya bağlanmaya meyillidir. Bu “tûl-i emel” (hiç ölmeyecek gibi uzun yaşama arzusu) ve “hubb-u dünya” (dünya sevgisi), kalbi karartır ve asıl vazifeyi unutturur. Bu manevi hastalığın en tesirli ilacı ise “Rabıta-i Mevt”tir; yani ölümü düşünmektir.
Ölüm, bir yok oluş değil, bir terhistir; ancak gaflet uykusundan uyandıran en gür sadadır. Ölümü hakiki manada tefekkür eden bir insan, elindeki oyuncakların kırılacağını bilen bir çocuk gibi dünya metaına hırsla saldırmaz. Bilir ki bu hayat fânidir, o halde bâki olan bir âlem için çalışmak lazımdır. Bu vecize, insanı karamsarlığa değil, bilakis hakikate uyanmaya ve tedbir almaya davet eder.

5. : Saadet-i Ebediyenin Anahtarı: İman

> İktibas: “Her kim olursan ol; bak, gör, yalnız gözünü aç, hakikati müşahede et, saadet-i ebediyenin anahtarı olan imanını kurtar.”
> Kaynak: Kastamonu Lâhikası
>
İzah ve Şerh:
Bütün bu izahların varıp dayandığı zirve nokta “İman”dır. İnsanın bu dünyadaki en büyük davası, imanla kabre girmektir. “Her kim olursan ol” hitabı, bu davetin külli ve cihanşümul olduğunu gösterir. Zengin-fakir, âlim-cahil fark etmeksizin herkesin, “saadet-i ebediye” (sonsuz mutluluk) sarayına girmek için bu anahtara ihtiyacı vardır.
Buradaki “gözünü aç” ihtarından maksat, baş gözü değil, kalp gözüdür; basirettir. Kâinattaki nizamı, sîmalardaki sikkeyi, peygamberlerin getirdiği haberi tarafsız ve dikkatli bir nazarla inceleyen herkes, hakikati müşahede edecektir. İmanını kurtarmak, bir insanın başına gelebilecek en büyük felaket olan ebedi haps-i münferitten kurtulması demektir.
ÖZET: İnsan, Kâinat ve Ebediyet Denklemi
Bu beş levha, birbiriyle irtibatlı muazzam bir hakikat dersidir. Dersin özü şudur:
İnsan, ilahi bir sanat eseri olarak Sîmasındaki mühürle Yaratıcısına işaret eder ve başıboş bırakılmadığını isbat eder. Bu yolculukta insanı şaşırtmayacak rehber, Muhammed-i Arabî (asm) ve onun izinden giden hakiki Muallimlerdir. İnsanı gaflet uykusundan uyandıran en büyük nasihatçi Ölüm, onu fani dünyadan baki âleme hazırlar. Ve nihayetinde, bütün bu sürecin gayesi, insanın İmanını kurtarıp Ebedi Saadeti kazanmasıdır.

Konuyla Müradif Ayet-i Kerimeler

* İnsanın başıboş bırakılmaması hakkında:
> “İnsan, kendisinin başıboş bırakılacağını mı zanneder?”
> (Kıyâmet Suresi, 75/36)
>
* Sîmadaki sanat ve yaratılış hakkında:
> “Ey insan! Seni yaratan, şekillendirip ölçülü yapan, dilediği bir biçimde seni oluşturan cömert Rabbine karşı seni ne aldattı?”
> (İnfitâr Suresi, 82/6-8)
>
* Peygamberin rehberliği hakkında:
> “Andolsun, Allah’ın Resûlünde sizin için; Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı uman, Allah’ı çok zikreden kimseler için güzel bir örnek vardır.”
> (Ahzâb Suresi, 33/21)
>
* Ölümün nasihat olması hakkında:
> “Her nefis ölümü tadacaktır. Kıyamet günü elbette ecirleriniz eksiksiz ödenecektir. Kim ateşten uzaklaştırılır ve cennete sokulursa, artık o kurtuluşa ermiştir. Dünya hayatı, aldatıcı metadan başka bir şey değildir.”
> (Âl-i İmrân Suresi, 3/185)
>
* İman ve hakikat nazarı hakkında:
> “(Resûlüm!) De ki: İşte bu benim yolumdur. Ben ve bana uyanlar bilerek Allah’a çağırırız…”
> (Yûsuf Suresi, 12/108)
>

Hazırlayan: Mehmet Özçelik www.tesbitler.com
24/11/2025