Küresel Satranç ve Maskeli Vicdan: Kan ve Altın Arasındaki Tercih

Küresel Satranç ve Maskeli Vicdan: Kan ve Altın Arasındaki Tercih

Dünya, “zahiri” (dış) yüzünde modern hukukun ve insan haklarının konuşulduğu bir medeniyet bahçesi gibi görünse de; “batini” (iç) yüzünde, gücün haklıyı ezdiği, mazlumun ahının arşa yükseldiği bir arenaya dönmüştür. Bugün yeryüzünde şahit olduğumuz hadiseler, basit birer sınır ihtilafı veya tesadüfi birer “yanılma” değildir. Bilakis, aslı ve esası çok daha derinlere inen, külli bir planın, cihan şümul bir satrancın hamleleridir.

Çıban Başı Yapılan Devletler ve Vekalet Savaşları

Küresel hegemonya, kendi “enaniyetini” (egosunu) tatmin etmek ve hakimiyetini baki kılmak adına, doğrudan sahaya inmek yerine “maşa” kullanmayı tercih etmektedir. İşte bu noktada, haritanın kilit noktalarındaki bazı devletler, adeta birer “çıban başı” haline getirilmektedir. Yunanistan’dan Ukrayna’ya, Ermenistan’dan Sırbistan’a ve İsrail’e kadar uzanan hat, tesadüfi bir coğrafi dağılım değildir.
Bu ülkeler, büyük güçlerin (ABD ve arkasındaki küresel sermaye odaklarının) elinde, hedefteki “merkez” devletleri kuşatmak için kullanılan birer koçbaşıdır. Türkiye, Rusya, Çin ve Hindistan gibi, dünyanın tek kutuplu yapısına “aykırı” duran ve kendi “tabiatı” gereği bağımsız hareket etme potansiyeli taşıyan güçler; bu “ileri karakol” devletler üzerinden yıpratılmaya çalışılmaktadır.
Bir yanda Ukrayna üzerinden Rusya’yı bataklığa çekme gayreti, diğer yanda Yunanistan ve adalar üzerinden Türkiye’yi Akdeniz’e hapsetme planı, aynı aklın ürünüdür. PKK ve DEAŞ gibi terör örgütleri ise, bu devletlerin dahi giremediği kılcal damarlarda kaos çıkarmakla vazifeli, “kullan-at” kabilinden aparatlar olarak sahaya sürülmektedir.

Kaostan Beslenen Sermaye ve İnsanlığın Sefaleti

Bu tablonun geri planında, dünyayı bir ticarethane, insanları ise birer rakam olarak gören, hissiyattan yoksun bir zümre bulunmaktadır. Rockefeller, Rothschild, Soros gibi ailelerle sembolleşen, lakin tesiri şahısları aşan bu “küresel faiz ve kaos lobisi”; servetini barıştan değil, kavgadan ve kandan devşirmektedir.
Silah satarken bir el, diğer elle de ülkelerin yeraltı ve yerüstü zenginliklerine, altınlarına ve ekonomilerine ipotek koymaktadır. Onların varlık sebebi, başkalarının yokluğuna ve hatta ölümüne bağlanmıştır. Bu, tarihin gördüğü en acımasız sömürü çarkıdır.
Dünya gelirinin yüzde seksenini, nüfusun o imtiyazlı yüzde yirmi ve hatta onun da içindeki yüzde beşlik kesim gasp ederken; geriye kalan yüzde yirmiyi, milyarlarca insan “dengesiz” bir şekilde paylaşma kavgası vermektedir.
İşte bu adaletsiz taksimatın neticesidir ki; bir coğrafyada insanlar “çok yemekten” obezite tedavisi görürken, diğer bir coğrafyada bir milyar insan bir lokma ekmek bulamadığı için ölüm sınırında yaşamaktadır. Bu tezat, modern dünyanın alnında kara bir lekedir.

İlahî İkaz ve Sonuç

Bu zulüm düzeni, insanlığın “fazilet” ve “hikmet”ten uzaklaşıp, maddeye ve güce tapmasının bir neticesidir. Kur’an-ı Kerim, servetin sadece zenginler arasında dolaşan bir devlet olmaması gerektiğini ihtar eder.
Haşr Suresi 7. Ayet’te Rabbimiz şöyle buyurur:
> “…Böylece o mallar, içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir devlet (servet) ve güç olmasın…”
>
Bugün yaşananlar, sadece siyasi bir strateji değil, aynı zamanda büyük bir ahlaki çöküşün “isbatıdır”. Dünya, bu “yanlış inanç” ve sömürü düzeninden kurtulmadıkça, ne o “kuşatılan” devletler huzur bulacak ne de insanlık hak ettiği refaha erişecektir. Çare; külli bir şuurla, bu oyunun farkına varmak ve sadece maddi değil, manevi ve ahlaki bir duruşla bu kuşatmayı yarmaktır.

Hazırlayan: Mehmet Özçelik www.tesbitler.com
24/11/2025




RAHMET Mİ ADALET Mİ ?

RAHMET Mİ ADALET Mİ ?

Allah’ın zatı gibi sıfatları da sonsuzdur.
Kendisi mukaddes ve her türlü noksanlıktan münezzehtir.
Vicdani olan şefkat,acıma ve merhameti her şeyi kuşatmıştır.
Ancak bunlarla beraber iradesiyle karar verip hükmederken, Hak ve Adil isimleri son kararı verir.
Her hak sahibine hakkını verip, kullarına ve hiç bir şeye zulmetmediği gibi.

O halde; Olaylara Allah’ın Rahmet ve Adaleti noktasından nasıl bakmalı ve nasıl değerlendirmeliyiz?

✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧ ✧

Evet, Allah’ın isim ve sıfatları sonsuzdur ve mahlukata benzemekten münezzehtir. Cenab-ı Hakk’ın şefkat ve merhameti her şeyi kuşatmış olmakla birlikte, bu merhamet O’nun Hak ve Adil isimlerinin tecellisine, yani adaletin yerini bulmasına mani değildir. Bilakis, adalet de merhametin bir başka veçhesidir; çünkü zalime ceza vermek, mazluma merhamet etmektir.
Olaylara (hadisata) Allah’ın Rahmet ve Adaleti penceresinden bakarken şu temel ölçüleri nazar-ı dikkate almak, meseleyi kavramamızı kolaylaştıracaktır:

1. Adalet ve Rahmetin Dengesi (Muvazene)

Allah’ın adaleti, her hak sahibine hakkını vermek ve her şeyi yerli yerine koymaktır. Rahmeti ise, mahlukatın acizliğine şefkatle mukabele edip onları terbiye etmektir. Bir musibet veya sıkıntı görüldüğünde, bunun sadece zahiri (dış) yüzüne bakarak hüküm vermek insanı yanılmaya düşürebilir.
Olayların arkasındaki “kader” planında, Allah’ın adaleti kulun hatasına bir ceza (kefaret) olarak tecelli edebilirken, aynı olay rahmet cihetiyle o kulun manevi derecesini artırmaya veya onu daha büyük bir zarardan korumaya vesile olabilir.
Kur’an-ı Kerim’de bu hakikat şöyle beyan edilir:
> “…Bize, bu dünyada da iyilik yaz ahirette de. Şüphesiz biz sana döndük.» Allah buyurdu ki: Kimi dilersem onu azabıma uğratırım; rahmetim ise her şeyi kuşatır. Onu, sakınanlara, zekâtı verenlere ve âyetlerimize inananlara yazacağım…”
> (A’râf Suresi, 156. Ayet)
>
2. Olayların Zahiri ve Batini Yüzü

Hadisatın bir mülk (bizim gördüğümüz dış yüzü), bir de melekût (Allah’a bakan iç yüzü) ciheti vardır. İnsan aklı ve nefsi, olayların zahiri yüzündeki çirkinliklere veya zorluklara takılabilir. Ancak hakikatte ve neticede, Allah’ın yarattığı her şeyde ya bizzat bir güzellik (hüsn-ü bizzat) veya neticeleri itibariyle bir güzellik (hüsn-ü bilvasıta) vardır.
Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri, Risale-i Nur Külliyatı’nda bu bakış açısını şöyle tasvir eder:
> “Her şeyde, hattâ en çirkin görünen şeylerde, hakikî bir hüsün ciheti vardır. Evet, kâinattaki her şey, her hadise, ya bizzat güzeldir, ona hüsn-ü bizzat denilir veya neticeleri cihetiyle güzeldir ki, ona hüsn-ü bilgayr denilir. Bir kısım hadiseler var ki, zahiri çirkin, müşevveştir. Fakat o zahirî perde altında gayet parlak güzellikler ve intizamlar var.”
> (Bak: https://tesbitler.com/2025/11/14/husnu-bizzat/ )
>
3. Zulüm ve Adalet-i İlahiyenin Farkı
İnsanlar, kendi cüz-i iradeleriyle verdikleri kararlarda bazen nefislerine uyarak zulmedebilirler. Bir olayda insan eliyle gelen bir zulüm olsa bile, Allah o olayı yaratırken adildir. Yani; bir zalim sizi haksız yere üzebilir (bu onun zulmüdür ve cezasını çekecektir), fakat Allah’ın bu olaya izin vermesi, sizin geçmişteki bir hatanıza kefaret veya gelecekteki bir makamınıza hazırlık olduğu için adalet ve rahmettir.
Buna “Kader adalet eder, insan zulmeder” düsturuyla bakmalıyız.

4. Hayır ve Şer Telakkisi
Bizim “şer” (kötü) zannettiğimiz olaylarda Allah’ın büyük bir hayır murad etmiş olması mümkündür. Rahmet, bazen acı ilaç suretinde gelir. Hasta için acı ilaç veya neşter, zahiren sıkıntılı olsa da neticesi itibariyle şifa ve rahmettir.
> “Olur ki, bir şey sizin için hayırlı iken, siz onu hoş görmezsiniz. Yine olur ki, bir şey sizin için kötü iken, siz onu seversiniz. Allah bilir, siz bilmezsiniz.”
> (Bakara Suresi, 216.)
>
Özetle Nasıl Değerlendirmeliyiz?
Olaylara bakarken şu üç soruyu sormak, istikametli bir nazar (bakış) sağlar:
* Bu olayda benim sorumluluğum ve hatam nedir? (Nefsimizi hesaba çekmek – Adalet-i Nefs)
* Cenab-ı Hak bu olayla bana neyi öğretiyor veya beni hangi hatamdan arındırıyor? (Hikmet ve Terbiye-i Rabbaniye)
* Zahiri zorlukların arkasında saklı olan rahmet hediyeleri neler olabilir? (Hüsn-ü Zan ve Ümit)
Allah’ın icraatını, O’nun sonsuz ilmi ve hikmeti penceresinden değerlendirdiğimizde, “Kahrın da hoş, lütfun da hoş” diyebilecek bir teslimiyet makamına yaklaşmış oluruz.

Hazırlayan: Mehmet Özçelik www.tesbitler.com
23/11/2025




FITRATA BAŞKALDIRI: NESLİ İFSAT EDEN “ÇAĞDAŞ” SEFAHAT VE AKIBETİMİZ

FITRATA BAŞKALDIRI: NESLİ İFSAT EDEN “ÇAĞDAŞ” SEFAHAT VE AKIBETİMİZ

İnsanlık tarihi, iman ve küfür mücadelesinin sahnesidir. Ancak bu asırda, inançsızlıktan neşet eden öyle büyük bir bela zuhur etmiştir ki; o da hayayı, edebi ve fıtratı hedef alan, ahlaksızlığı “hürriyet” maskesi altında pazarlayan sefahat cereyanıdır.
Bugün “LGBT” ve türevleri adıyla önümüze konulan, kökü dışarıda, tesiri ise hanelerimizin içine kadar uzanan bu hareket, asrın en büyük manevi vebasıdır.
Siyaset Masasında Ahlakın İflası
Gazete manşetlerine yansıyan ve yürekleri dağlayan son hadiseler, bu tehlikenin kapımıza dayandığını değil, bizzat evin içine sokulmak istendiğini isbat ediyor. Yeni Şafak gazetesinin manşetinde de görüldüğü üzere; CHP’nin parti programına aldığı, “cinsel yönelim” adı altında meşrulaştırılmaya çalışılan bu sapkınlık, sadece siyasi bir tercih değil, toplumun temel taşı olan aileye ve nesle yapılmış açık bir suikasttır.
Program taslağındaki “Evde, okulda, iş yerinde, siyasal hayatta, kısacası hayatın her alanında” ifadesi dehşet vericidir. Bu, sapkınlığın sadece şahsi bir “yanılma” değil, devlet eliyle teşvik edilen, okullardaki masum yavrularımıza kadar zerk edilmek istenen bir zehir olduğunun itirafıdır. Aileyi, anneyi, babayı ve fıtratı inkar eden bu anlayış; nesli kurutmak, cemiyeti maneviyatsız bir yığına dönüştürmek isteyen “ifsat komitelerinin” faaliyetinden başka bir şey değildir.

Epstein Skandalı: “Medeni” Dünyanın Maskesi Düştü

Bize “çağdaşlık”, “özgürlük” ve “insan hakkı” masalları anlatan Batı medeniyetinin, perde arkasında nasıl bir çirkef yuvası olduğu, patlak veren Epstein skandalı ile bütün çıplaklığıyla ortaya dökülmüştür. Dünyanın en “seçkin” görünen isimlerinin, siyasetçilerinin ve zenginlerinin, çocukların istismar edildiği, fuhşiyatın ve sapkınlığın zirve yaptığı bir adada nasıl bir bataklığa saplandığına cihan şümul bir nazarla şahit olduk.
Bu skandal, sadece bir şahsın suçu değil; nefsi, hevası ve şehveti ilah edinen, hududullahı (Allah’ın sınırlarını) tanımayan sistemin çöküşüdür. Batı’nın kokuşmuş değerlerini “ilericilik” diye bu millete dayatanlar, aslında Epstein’in temsil ettiği o karanlık ve süfli dünyanın şubesi olmaya taliptirler.

İlahi İkaz: Lut Kavminin Akıbeti

Tarih, tekerrürden ibarettir derler; eğer ibret alınsaydı hiç tekerrür eder miydi? Kur’an-ı Kerim, bizlere asırlar öncesinden, haddi aşan ve fıtrata savaş açan bir kavmin, Lut kavminin hazin sonunu haber vererek ikazda bulunur.
Cenab-ı Hak, A’raf Suresi’nde şöyle buyurmaktadır:
> “Hani Lût da kavmine şöyle demişti: ‘Sizden önce âlemlerden hiç kimsenin yapmadığı hayâsızlığı mı yapıyorsunuz? Çünkü siz, kadınları bırakıp da cinsel arzuyla erkeklere yanaşıyorsunuz. Doğrusu siz, haddi aşan bir toplumsunuz.'” (A’râf, 7/80-81)
>
Ayette geçen “haddi aşan toplum” ifadesi, bugünkü “sınır tanımaz” özgürlük anlayışının tam karşılığıdır. Allah’ın koyduğu fıtrat kanunlarını çiğneyenler, taş yağmuruyla helak olan o kavmin akıbetine doğru koşar adım gitmektedirler.

Risale-i Nur Penceresinden Bakış

Asrın manevi tabibi Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri, sefahatin ve ahlaksızlığın, medeniyet-i sefihane vasıtasıyla insanlığı nasıl bir uçuruma sürüklediğini eserlerinde mükemmel bir surette tasvir etmiştir. Hevesat-ı nefsaniyenin peşine düşenlerin, hem dünyalarını hem de ahiretlerini nasıl berbat ettiklerini şöyle ifade eder:
> “Ey bu vatan gençleri! Frenkleri taklide çalışmayınız. Âyâ, Avrupa’nın size ettikleri hadsiz zulüm ve adavetten sonra, hangi akılla onların sefahat ve batıl efkârlarına ittibâ edip emniyet ediyorsunuz? Yok, yok! Sefihane taklit edenler, ittiba değil, belki şuursuz olarak onların safına iltihak edip kendi kendinizi ve kardeşlerinizi idam ediyorsunuz. Âgâh olunuz ki, siz ahlaksızcasına ittiba ettikçe, hamiyet davasında yalancılık ediyorsunuz. Çünkü şu surette ittibaınız, milliyetinize karşı bir istihfaftır ve millete bir istihzâdır.” (Lem’alar.17. Lem’a. Beşinci nota)
>
Görüldüğü üzere, bugün siyasi parti programlarına giren, okullara sokulmak istenen bu “terbiye-i sefihane”, gençliğin imanını ve milli hamiyetini söndürmeye yönelik bir projedir.

Netice-i Kelam

Bugün karşı karşıya kaldığımız tehlike, basit bir siyasi tartışma meselesi değildir. Mesele; fıtratın muhafazası, neslin devamı ve imanın selametidir. “Cinsel yönelim” kılıfı altında sunulan bu ahlaksızlık, Lut kavmini helak eden hastalığın bu asırdaki metastaz yapmış halidir.
Müslüman Türk milleti, feraset ve basiret ile hareket etmeli, bu “süslü” ve “demokratik” ambalajlı zehri reddetmelidir. Aksi takdirde, hayasızlığın ve fuhşiyatın istila ettiği bir toplumda, ne aile kalır, ne devlet, ne de istikbal. Unutmayalım ki; edebi olmayanın, ebedi bir geleceği de olmaz.

Hazırlayan: Mehmet Özçelik www.tesbitler.com
23/11/2025




ASIRLIK HEYECAN

ASIRLIK HEYECAN

Mevcut bilgilere göre PKK’da silahsızlanma/çekilme ve yeni bir “barış/çatışmasızlık” süreci fiilen ilerliyor; bu süreç bölgesel jeopolitik dengelerden, özellikle İsrail–İran gerilimi ve ABD’nin bölgesel politikalarıyla doğrudan etkilenebilir. İsrail veya ABD’nin doğrudan ve tek başına “süreci sabote etme” niyeti/kararı olduğunu kesinleştirebilecek açık bir delil yok; ama hem niyet hem de kapasite açısından bu aktörlerin—dolaylı yollardan ve bölgesel dengelere göre—süreci zorlayabilecek veya sarsabilecek araçlara sahip oldukları açık.
Mümkün olabilecek senaryoları, dayanakları ve hangi göstergelere dikkat edilmesi gerektiğini ihtiva eden bir hatırlama.

Neden Önemli?

2025 sonu itibarıyla PKK cephesinde silahsızlanma/çekilme işaretleri, Ankara’da yeni bir “yeni safha” söylemi ve Meclis içi adımlar görülüyor; bu, Türkiye için tarihsel bir dönemeçtir. Bölgede aynı zamanda İsrail–İran gerilimi ve büyük güç rekabetinin yoğunlaşması var — bu ikili açı, iç barış süreçlerini dış müdahalelere açık hâle getirir.

Dayanaklar
• PKK’nın silahsızlanma ve örgütsel dönüşüm tercihine dair haberler ve uluslararası teyitler — PKK cephesinden ve büyük ajanslardan gelen bildirimler sürecin gerçek olduğunu gösteriyor.
• Türkiye yönetiminin “yeni safha” ilanı ve Meclis/komisyon adımları — iktidar seviyesinde operasyonel ve hukuki hazırlık yapıldığını gösterir.
• Bölgesel güvenlik baskıları: İsrail–İran çatışmasının Türkiye’deki barış çabalarını dolaylı etkileme riski ve farklı analiz yazıları bu riskin gerçekliğini vurguluyor.
• Türk kamuoyu ve bazı siyasetçilerin dış aktörlerin (özellikle İsrail/ABD) süreci sabote edebileceğine dair kaygıları, siyasi zeminde kırılganlık oluşturuyor.
Muhtemel niyet ve kapasite değerlendirmesi
• İSRAİL: Bölgesel istikrar ve İran’a karşı stratejik kaygılar açısından Türkiye’nin PKK ile barışa çevrilmesinin İran veya bölgedeki bazı hedefleri zorlaştıracağını düşünen aktörler olabilir. İsrail’in istihbarat ve bölgesel etki araçları güçlüdür; dolaylı operasyonel taktikler (muhbir ağları, medya-psikolojik operasyonlar, proxy etkileme, bölgesel aktörlerle koordinasyon) üzerinden sürece baskı yapabilir. Ancak doğrudan büyük operasyon yapmanın maliyeti ve diplomatik sonuçları yüksektir.
• ABD: ABD’nin resmi politikası terörle mücadele ve bölgesel istikrar üzerinedir; bir yandan Türkiye ile işbirliğini sürdürür, diğer yandan bölgesel müttefikleri (ör. Kürt gruplar, İran’a karşı ittifak) ile ilişkileri dengelemek zorundadır. ABD’nin “sabotaj”tan ziyade, kendi stratejik çıkarlarına göre süreci şekillendirmeye çalışması, zaman zaman Türkiye’nin tercihleriyle çalışabilir. Diplomasi, istihbarat paylaşımı ve bölgesel koordinasyonla sürece etki edebilir.
Olabilecek sabotaj/aksatma yolları (dolaylı ve doğrudan senaryolar)
• Provokasyonlar ve saldırılar: Barışı bozacak yüksek etkili saldırılar (büyük bombalama, askeri kayıplar) süreci aksatır; bu tür eylemler karanlık aktörlerce sahnelenebilir veya provoke edilebilir.
• Bilgi/siber ve algı operasyonları: Medya dezenformasyonu, sızdırmalar, “güvenilmeyen anlaşma” düşüncesi oluşturma.
• Proxy/yerel aktör manipülasyonu: Bölgedeki silahlı unsurların kışkırtılması; çekilme sürecini baltalayacak küçük grupların desteklenmesi.
• Diplomatik/ekonomik baskı: Bazı dış aktörlerin Türkiye’ye yönelik yaptırım ya da tehdit söylemleriyle süreçten caydırma girişimleri.
Bu yolların hepsi doğrudan “İsrail yaptı/ABD yaptı” şeklinde tekil bir suçlama gerektirmez; çok aktörlü ve zincirleme etkilerle süreç zedelenebilir.
Hangisi daha muhtemel?
• En muhtemel: Dolaylı etki ve baskı — istihbarat, algı operasyonları, bölgesel aktörleri kullanma. Bu, hem maliyet-etki hem de diplomatik risk açısından tercih edilen yoldur.
• Daha az muhtemel: Açık, büyük çaplı doğrudan operasyonlar (ör. bir devletin açık müdahalesi) — bunun sonuçları çok ağır ve iz bırakıcı olur; devletler bunu tercih etmeyebilir.
Hangi göstergelere dikkat edilmeli? (erken uyarı işaretleri)
• Barış sürecini hedef alan yüksek profilli şiddet eylemleri (özellikle şehir içi, askeri konvoylara saldırılar).
• Süreci baltalayacak boyutta belge sızıntıları veya provokatif medya kampanyaları.
• Bölgesel güçler arasında diplomatik gerilim artışı ya da Türkiye aleyhine yapılan koordine açıklamalar.
• PKK içindeki radikal kanatların hareketlenmesi veya çekilme planlarının sabote edildiğine dair saha raporları.
Bu göstergeler görüldüğünde sürecin güvenlik, hukuki ve siyasi boyutlarda acil koruma adımlarıyla güçlendirilmesi gerekir.
Politik, güvenlik ve hukuki öneriler (Türkiye için uygulanabilir tedbirler)
• Şeffaflık ve iletişim: Sürecin şeffaf şekilde, Meclis ve bağımsız denetim mekanizmalarıyla yürütülmesi; böylece dezenformasyonun etkisi azalır.
• Hukuki altyapı: Muhafaza, güvence paketleri ve entegre hukukî düzenlemelerin hızla hazırlanması.
• Uluslararası garantörler ve gözlem: BM, AGİT veya güvenilir üçüncü tarafların teknik gözlem/garanti mekanizmalarına davet; dış etki iddialarını azaltır.
• İstihbarat ve güvenlik koordinasyonu: Saha istihbaratının güçlendirilmesi; provokatif saldırılara karşı önleyici tedbirler.
• Toplumsal barış inşası: Yerel düzeyde barış programları, mağduriyetlerin giderilmesi, ekonomik ve sosyal entegrasyon paketleri.
• Diplomasi hattı: ABD/İsrail/Avrupa ile doğrudan ve yüksek düzeyli dialog — “yeni safha”nın bölgesel istikrarı güçlendireceğini açıkça anlatacak diplomasi.
Sonuç — mantıklı beklenti nedir?
Süreci baltalamaya yönelik dış müdahale riski mevcut; fakat bunun tek bir ülkeye atfedilmesi karmaşık ve çoğu zaman isbatlanması zor bir iştir. Daha gerçekçi ve faydalı yaklaşım, sürecin kırılgan noktalarını güçlendirmek, erken uyarı gösterge sistemi kurmak ve uluslararası garantörlerle ilişki kurmaktır. Böylece hem sahadaki provokasyonlar kırılır hem de “dış güçler sabote ediyor” söyleminin işleyeceği zemin daraltılır.
Kısa politika önerisi (3 maddede)
• Meclis’te şeffaf izleme-komisyonu + bağımsız gözlemci heyet.
• Saha güvenliği için istihbarat ve yerel güvenlik güçlerinin koordineli önlemleri; özel kriz müdahale planı.
• Bölgesel aktörlerle diplomasi; sürecin bölgesel fayda getirdiğini anlatan aktif dış politika kampanyası.

Ancak bütün bu risklerle beraber bugünkü Türkiye eski ve 1993 yılının Türkiyesi değil.
Yılların tecrübesi ve birikimi mevcuttur.

Bak:

https://www.facebook.com/share/p/1AEVjsesZe/

Hazırlayan: Mehmet Özçelik www.tesbitler.com
23/11/2025