HİSSE-27

HİSSE-27

Eğitim mi, karakter mi?

Padişah, baş vezire sormuş:

“Eğitim mi önemli, karakter mi?”

Vezir hemen cevap vermiş:

“Karakter önemlidir sultanım”

Padişah, memleketin her yanına tellallar göndermiş:

“Duyduk duymadık demeyin… En iyi hayvan eğiticisine 100 altın ödül verilecek.”

Bir eğitici huzura çıkmış. Padişah sormuş:

“Bir kediye tepsiyle servis yapmayı ne kadar zamanda öğretirsin?”

“Altı ayda öğretirim padişahım”

Altı ay dolmuş. Eğitici huzura alınmış. Padişah sormuş:

“Öğrettin mi?”

“Öğrettim padişahım”

Saray erkânı toplanmış. Hünerli kedi elinde tepsiyle servis yapmaya başlamış. Tam baş vezirin önüne geldiği zaman padişah sormuş:

“Ey vezir! Söyle bakalım, eğitim mi önemlidir, karakter mi?”

Vezir, padişahın sorusuna cevap vermeden önce, kaftanının altında hazır tuttuğu bir fareyi yere bırakmış.

Kedi, fareyi görünce tepsiyi attığı gibi farenin peşinden koşmaya başlamış. Altı aylık eğitim de boşa gitmiş.

Vezir, padişahın sorusuna cevap vermiş:

“Karakter önemlidir padişahım. Önünde bir fare gördüğünde her şeyi unutan bu kedi gibi, eline bir fırsat geçtiğinde çıkarının peşinde koşan, vatanını bile satan eğitimli fakat karakteri bozuk insanlardan da Rabbim ülkemizi korusun!”

*************  

1919’a kadar Amerika’daki timsah avcıları timsah avı için Afrikalı çocukları yem olarak kullandıklarını biliyor muydunuz?

Timsah avı için bebeklerin yem olarak kullanılması özellikle timsahların çok olduğu şehir Florida’da çok yaygın bir yöntemdi. Beyaz tenli/beyazi avcılar, köle olan siyahi/siyah tenli annelerden bebekleri zorla alıyorlardı. Annesinden zorla koparılan bebekler daha sonra uzun bir ipe bağlanarak göllerin veya bataklıkların yanına konulur ve orada bağlı bir şekilde timsahları tuzağa düşürmek için saatlerce ağlamaya bırakılırdı. Bebeğin ağlama sesine gelen timsah küçük çocuğu yutar yutmaz, balıkçı tarafından iple çekilir ve bir demir çubuk veya mızrakla öldürülürdü. Daha sonra ayakkabı ve çanta üretiminde kullanılmak üzere derisini yüzerlerdi.

Ey dünyaya insan hakları çığırtkanlığı yapan Amerika! Masum bebekleri acımadan katleden siz mi sağlayacaksınız adaleti dünyaya?

Siz mi koruyacaksınız masumların haklarını?

Biz insan haklarını adli sicil kaydı menfaati uğrunda masum bebekleri, insanları acımadan katleden Kapitalist zihniyetinizden değil, kuşu ölen bir çocuğun acısını paylaşmak üzere başsağlığına giden bir peygamberin getirdiği İslam’dan öğreniriz.

************* 

18 Temmuz 1932’de resmen ilan edilen Türkçe Ezan genelgesi tam 18 yıl yürürlükte kaldı. Asırlardır “Allah-u Ekber” sesi ile Camii’lere doluşan Anadolu insanı, 18 sene boyunca “Tanrı Uludur” sesleri ile çağrılmaya başlandı.

EZANI TÜRKÇE OKUMAYANA ŞİDDET VE CEZA

3 Şubat 1932 tarihine denk gelen Kadir Gecesi’nde, Ayasofya Camii’nde Türkçe Kur’an, tekbir ve kamet okundu. Ardından 18 Temmuz 1932 tarihinde Diyanet İşleri Riyaseti, ezanın Türkçe okunmasına karar verdi. Takip eden günlerde ise yurdun dört bir yanındaki Evkaf Müdürlüklerine Türkçe Ezan metni gönderildi. 4 Şubat 1933 tarihinde, müftülüklere ezanı Türkçe okumalarını, buna uymayanların “kati ve şedid (kesin ve şiddetli) bir şekilde cezalandırılacaklarını bildiren bir tamim” gönderildi.

Türkçe Ezan’ın ilk okunduğu yer Fatih Camii oldu. İstanbul’u Müslümanlaştıran, dolayısı ile Müslümanlığın bu coğrafyada kalıcı olmasına da büyük katkısı olan Fatih Sultan Mehmed tarafından yaptırılmış olan bir Caminin seçilmiş olması da bir nevi meydan okumaydı.

Bu tarihten itibiren tam 18 sene boyunca Türkçe Ezan zulmü devam etti.

Ta ki Müslüman halkımızın iradesi ile seçilmiş olan Adnan Menderes ve Demokrat Parti iktidarı başa gelene kadar. Yaptığı ilk icraatlardan biri, Müslüman coğrafyasının temsili olan Ezan-ı Şerif’i tekrar orjinal diline çevirmek olan Demokrat Parti, bu icraatına imza attığında ise tarihler 16 Haziran 1950’yi gösteriyordu.

**************  

Serçe Allah’a küsmüştü.Günler geçiyordu ve serçe hiçbir şey söylemiyordu.İçine kapanmış derin bir hüzne boğulmuştu.Artık Rabbine bir şey demiyor ve onunla konuşmuyordu!Melekler merakla Allah’a serçeyi soruyorlardı ve her defasında Allah, meleklere “o gelecek” diye cevap veriyordu. “Çünkü onun sesini duyacak tek kulak benim ve onun minik kalbindeki derdini anlayacak olan da tek benim” diyordu.Bir zaman sonra serçe, kalbi hüzün, gözü yaşla dolu bir halde bir ağacın dalına kondu. Hiçbir şey söylemiyordu öyle sessiz sessiz bekliyordu.Allah,serçeye seslendi.Söyle bana! Canını sıkan ve kalbini hüzne boğan derdin nedir senin?Melekler serçe ne söyleyecek diye ona bakıyordu.Serçe mahzun biraz da sitemli ses tonuyla; “Küçük bir yuvam vardı. Yorulduğumda dinlendiğim üşüdüğümde sığındığım. Kimseyi rahatsız etmiyordum ve kocaman Dünya’da ufacık bir yerdi kimsenin yerini dar etmiyordu.Sen onu da bana çok gördün neydi o zamansız fırtına? Esip yıktı yuvamı ve beni yuvasız bıraktı.” Artık konuşamadı serçe sözleri boğazında düğümlendi.Sessizlik Arş-ı rahmanda yankılanıyordu ve melekler başlarını eğmiş Allah’ın vereceği cevabı bekliyordu.Allah; “ sen, o yuvanda dinlenirken seni avlamak isteyen bir yılan yuvana doğru geliyordu, seni yılandan korumak için fırtınaya emrettim yuvanı yıksın diye böylece sen oradan uzaklaşarak yılandan kurtuldun.Nice belalar var ki muhabbetimle senden uzaklaştırdım ve sen kuşatıcı muhabbetimi görmüyor geçici belalardan dolayı bana düşman oluyorsun.Serçenin gözleri doldu ve hüngür hüngür ağlamaya başladı ve onu çok seven Allah’ın şefkat ve merhametine hayran kaldı.Utangaç bir sesle: “Affet Allah’ım “ diyebildi sadece.Ve gönül sözü Arş-ı İlahi’de yankılandı “Affet Allahım!” Başımıza gelen her musibbette,elbette ki nice hayırlar gizlidir.Rabbimize isyan etmek yerine,olanda hayır vardır diyerek rıza göstermek gerekir…

************* 

2 ADET HIYARLA PAÇAYI KURTARAN GAZETECİ…

Fıkra gibi
12 Eylül Döneminde Ali Baransel sadece TRT`nin değil, tüm basın yayından sorumlu olarak atanır. Bir gün gazetelerden birinde bir fıkra yayınlanır.
Kenan Evren bu fıkrayı görünce çılgına döner. Fıkra şöyledir;
Güney Amerika`da bir uzmana sormuşlar; darbe yapmak mı daha kolaydır, yoksa hıyar turşusu yapmak mı?
Uzman, soruyu cevaplamış; darbe yapmak daha kolaydır. Çünkü hıyar turşusu yapmak için aynı boy taze hıyarları seçeceksin, onları uygun kıvamda tuz, limon, sirkeli suyun içinde uygun süre bekleteceksin, vs, vs, oldukça uzun iş.
Tabii bir de erimesi erimemesi var.
Ama darbe yapmak için üç hıyarı yan yana getirmek yeterlidir.
Kenan Evren bu fıkrayı okuyunca derhal Ali Baransel`i çağırır, başlar kızmaya;bu ne rezalat, böyle bir saçmalığın yayınlanmasına nasıl izin verirsin, neden konrtol etmiyorsun…..
Ali Baransel ne olduğunu anlamak için gazetedeki fıkraya bir göz atar ve;
“Sayın paşam, boşuna üzülüyorsunuz, bakın burada üç hıyar diyor, beş hıyar demiyor ki”
Bunun üzerine Kenan Evren gazeteyi alıp fıkraya tekrar bakınca hak verir;
“Evet ya, doğru diyorsun, bir an farkedememişim”
???
Zeki olmak da başka bişey, iki hıyarcıkla nasılda kelleyi kurtarıvermiş ama.

******************     

Kaçıncı Rekattayız.

Vaktiyle, Basra’nın en büyük camisinin imamı, yatsı namazının farzını kıldırdıktan sonra, döner ve cemaate sorar:
“Ey cemaat! Acaba namazı 3 rekat mi, yoksa 4 rekat mi kıldık? Bugün biraz dalgınım, şaşırmış olabilirim”
Cemaatten farklı cevaplar gelmeye başlar. Kimisi 3 rekat kıldık, kimisi de tam kıldık derler.
Tartışmalar devam ederken, caminin yakında esnaflık yapmakta olan cami cemaatinden biri tartışmaya son noktayı koyuverir:
“Namaz 3 rekat olarak kılındı, bundan emin olabilirsiniz” der.
Cemaat, nasıl bu kadar eminsin, diye sorunca, adam cevap verir:
“Çünkü hergün yatsı namazının farzını kılarken, dükkânın hesabını yapıyordum. İmam tekbir alırken, şu kadar mal satıldı, şu kadar dirhem masraf, şu kadar dirhem kâr kaldı diye hesap yapmaya başlardım. Fakat bugün hesap yarım kaldı. Bu da namazın eksik kılındığına delildir”

******************  

Ceviz kurdu, gireceği kadar bir delik açarak cevizin içine girer.

Cevizin içi insan beynine benzer, başlar onu yemeye.

Buraya kadarı normal. Yedikçe şişmanlar.

Karnı büyür.

Yeterince yükünü tutup doyunca gitmek ister ama girdiği delikten çıkamaz.

Daha da kötü olanı; içi yenilen ceviz de kurumuş ve sertleşmiştir, o deliği genişletmek artık imkansızdır.

Kurtçuk oturup bakar, delikten geçip çıkmak için tek çaresi vardır: Zayıflamayı beklemek.

Aç kaldıkça zayıflar, eski cılız haline döner.

Ve bir gün çıkar.

Ama çıktığında mevsim bitmiş, ortada aç ve cılız bir kurtçuk ile bir içsiz ceviz kalmıştır.

Kimi insanlardaki para ve mal – mülk hırsı da ceviz kurduna benzer.

O hırsı yenip, artık yeter, dediğinde baharlar ve yazlar bitmiş olur.

Geriye sadece, ömrünün sonbaharı ve belki de çeşitli hastalıklar, ilaçlar ve diyetler ile geçirmek zorunda kalacağı, koskoca bir kara kış kalmış olur.

*************  

SAVCI BEY: EŞKIYALIK HIRSIZLIK YAPTIM, KARI KIZ PEŞİNDE KOŞTUM, SARHOŞ GEZDİM TUTTUNUZ BURAYA GETİRDİNİZ…HADİ BUNLAR KÖTÜ YOLLAR DEDİM, BARİ DİNİMİ YAŞAYAYIM DEDİM, YİNE BENİ BURAYA GETİRDİNİZ…BANA BİR YOL GÖSTERİNDE ORAYA GİDEYİM…


Bir eşkıya olan “Koruk Efe” Risalei Nur’ları tanıyınca nasıl bir inkılap’tan geçiyor…yirmibirinci asrın tüm üniversiteleri, eğitim sistemleri bir insanı böyle değiştirebilirmi!..

Koruk efe eşkıyalıktan temin ettiği bir atı Barlalılara veresiye satmıştı. Bilahare atın parasını almak üzere Barla’ya gidiyor. Fakat atı sattığı adam tarlalara gitmiş. Onu beklerken Barla sokaklarında Barla insanlarıyla sohbet etmeye başlamış…

Birden, dağ gezisinden dönen Hazret-i Üstad’ı, üstünde siyah cüppe ve beyaz sarıkla evine girdiğini görüyor. Koruk Efe “bu kimdir?” diye soruyor. Barlalılar: “Şarktan gelme çok değerli bir âlimdir” diyorlar. Koruk Efenin âlimlerle bir işi yok aslında. Aklına takılan, “bu adam şarklı olduğuna göre, belki yanında antika silah veya kasatura gibi şeyler vardır” diye düşünüyor. Ve Hazreti Üstadın evine çıkıyor, kapısını çalıyor…

Üstad kapıyı açıyor, “buyurun” diyor. “Hocam sizin şarklı olduğunuzu duydum, ben antika meraklısıyım, tabanca kasatura gibi bir şeyin varsa alıvereyim” diyor. Hazret-i Üstad onun yüzüne bakarak, sana “Yâ Bâki entel Bâki” vereyim diyor. Cahil eşkıya bu ne demek diye düşünürken, üstad o mübarek esmanın tefsirini yapıveriyor. “Seni, beni ve bütün âlemleri yaratan Hâlikımın dostluğunu vereyim” diyor…

Koruk Efe o güne kadar böyle bir hitaba muhatap olmadığından, kendini bir heyecan basıyor. Kriz gelip yere düşüyor. Bir müddet baygın kaldıktan sonra gözlerini açıyor. Hazreti Üstad yerinden kalkıyor tavana astığı enva-i çeşit üzümlerden bir çıngıl koparıp birer birer tanelerini ağzına veriyor. Sonra kolundan tutup kaldırıyor. “Haydi, ben sana müsaade ediyorum, o atın parasını alma. ‘Yâ Bâki entel Bâki’ okuyarak evine git” diyor…

Kapısından dışarıya çıkarıyor. At parasını almaya geldiğini söylemediği halde, Hazret-i Üstadın: “O atın parasını alma” demesi ve “Yâ Bâki entel Bâki” münacatının manasını vakarla ve ciddiyetle ona anlatması, Koruk Efenin içini hıçkırıklarla dolduruyor. “Şu Barlanın sokaklarından çıkayım da, bağıra bağıra bir ağlayayım” diyor…

Barla’dan uzaklaşınca başlıyor bağırarak ağlamaya, içi boşalmıyor. Sessiz sessiz içinden ağlıyor, fakat içi yine boşalmıyor. “Ben ne yaptım bu güne kadar, bu ömrü niye boşa geçirdim, bunca günahlar işledim…” deyip pişmanlıkla, “Yâ Bâki entel Bâki” okuyarak evine geliyor. Barlaya eşkıya olarak giden Koruk Efe Çobanisa Köyüne tam bir Müslüman ve Nur talebesi olarak dönüyor…

Koruk Efe nur talebesi olduktan bir müddet sonra, başındaki takke yüzünden iki jandarma tutup onu karakola götürüyorlar. O zaman şapka kanununa muhalefetten mahkemeye veriyorlardı…

Koruk Efe savcıya ifade verirken şöyle diyor: “Ben eşkıyalık, hırsızlık yaptım tuttunuz; sarhoş gezdim, karı-kız peşinde ahlaksızlık yaptım tuttunuz buraya getirdiniz. Tamam, bu yollar yanlış imiş, anladık. Bari Müslümanlığı yaşayayım dedim, tuttunuz yine buraya getirdiniz. Yahu Savcı bey! Bana bir yol gösterin de oraya gideyim!” deyince savcı jandarmalara: “Bu adamı niye getirdiniz” diyerek salıveriyorlar…

************** 

DERLEYEN

MEHMET ÖZÇELİK




TARİHÇİ GÖZÜNDEN

TARİHÇİ GÖZÜNDEN

“Yakın tarihimizde birçok menfi cereyanın yuvalanıp neşv-ü nema bulduğu yer, Selanik’tir. İttihat ve Terakki Cemiyeti orada kurulup gelişmişti. Umumi Merkezi Selanik’ti. Meş’um Hareket Ordusu da İstanbul’a oradan gelmiştir. Çünkü Sultan Bayezid Endülüs katliamından kaçan Yahudileri oraya yerleştirmişti. Bu durum bize asıl menfi amili tesbit için bir ipucu değil midir?!”[1]

Geçmişten günümüze uygulanan birçok şey, bugünde olduğu gibi, başka yerde pişirilip, buralarda uygulanmıştır.

Kirli şeyler ve kirli kimseler, bu temiz toprakların mahsulü değildir.

Harf devrimleriyle bu imparatorluğun bir yandan Araplarla ve bir yandan da Türklerle bağlantıları koparılmıştır.

“Ruslar 1 926’da Bakü’de bir Türkoloji kongresi topladılar. Bu kongrede alınan bir kararla Rus esiri Türkler’ e Latin alfabesinin kabulü mecburi bir hale getirildi.
Ertesi yıl Rus esiri Türk topluluğu için 27 çeşit alfabe kabul edilmiştir. Ruslar bu hususta bir kongre de Taşkent’te topladılar (1928).
Dikkat oluna ki; aynı din, dil ve kültüre sahip Türk topluluğuna birbirinden farklı 27 çeşit Latin asıllı alfabe kabul ediliyordu. Bilahare Türkiye Latin alfabesini kabul
edince Ruslar bu defa Latin alfabesi yerine Kiril asıllı alfabeler ikaame ettiler. Maksad, Türkler ‘in birbirleri ve Türkiye Türklüğü ile aralarında bir anlaşma imkanı olmasın!
1925 – 28 arasında Türkiye ‘deki Azeri münevverler, şiddetle Latin harfleri taraftarlığı yaptılar. Böylece Ruslar tarafından Azerbaycan’ da Latin harflerinin mecburi kılınmasıyla ülkelerinin Türkiye ile irtibatlarının kesilmesi tehlikesini önlemek gayesini güdüyorlardı.

Bernard Lewis’e göre:
” Yazının Latinleştirilmesi fikri, farklı nedenlere dayanmakla beraber Mustafa Kemal’in politikasına iyice uyuyordu. O ‘nun görüşünde Latin alfabesi Azerbaycan Cumhuriyeti ile bir bağdan çok Osmanlı İmparatorluğu ‘na karşı bir engeldi. Göründüğüne göre, yeni yazıyı öğrenip, eskisini unutmak suretiyle, geçmiş gömülüp unutulabilecek ve yalnız yeni Latin harfleri Türkçe ‘de ifade edilen fikirlere açık yeni bir kuşak yetiştirilecekti.
Yeni yazı Kasım 1928 ‘de resmen kabul edildi ve eski Arap yazısı yeni yıldan itibaren yasaklandı. Geçmişe karşı bu büyük engelin dikilmesi, dil reformu için yeni ve görülmemiş bir fırsat yarattı ve ta başından beri bu fırsattan yararlanma niyeti açık hale geldi. “[2]

Batı Arap dünyası ile bağımızı koparmaya çalışırken, Rusyada Türk dünyası ile bağımızın koparılmasına gayret gösteriyordu.

Harf inkılabı ile de bu her ikisine çanak tutulmuş oldu. Böylece İmparatorluk temeline bomba konuldu.

“1947 Yılı’nda, İstanbul’da münteşir “Büyük Doğu Mecmuası “na yazdığı bir mektupta Rusya’da geçirdiği uzun ve tehlikeli maceralardan bahsederek; “Türk Dil İnkılabını, bizzat meydana getirenler ve emredenler yoluyla değil de, onların arasına sürdükleri gizli ajanları vasıtasıyla destekleyen ve planlayan Moskova ve “Polit Büro”dur.
Bana bu haberi veren de aynı Büro azasından bir Türktür” diyen Rıza Çavdarlı bizzat şahid olduğu hadiselerle Rus komünistliğinin Türkiye’de lisan inkılabını nasıl tahrik ve
teşvik ettiğini açıkça ortaya koymuştur.”[3]

Aziz Bekof şöyle diyordu:” “Polit Büro”da 1927 senesinde bir karar verildi. Karar şöyleydi:
Türk gruplarını birbirinden ayırmak için onlarda dil ayrılı­ğı vücuda getirmek şarttır!.. Bu ayrılık da ilk defa kendisini Türkiye ‘de göstermelidir!. . Ben o vakitler Türkiye ‘de maruf komünistlerin “milliyetçi ” namı altında Türk Dil ve Tarih Kurumu ‘na girdiklerini biliyordum. Bunlar Moskova ‘nın ve “Polit Büro”nun direktifleri altında çalışıyorlardı.
Türk Dillerini birbirinden ayırma hakkında da şöyle bir karar çıkarılmış ve şu esas prensipler kabul edilmişti:
1- Türk Dili ‘nde halk dilinden toplanan kelimeler peçesi altında uydurma tabirler kullanılacak, Arapça ve Acemce ‘den kaçılacaktır.
Çünkü aynı Arap ve Acem kelimeleri, Özbekler ‘de, Tatarlar ‘da, Başkurtlar ‘da da vardır Bu yerleşmiş kıvam, tam bir dil birliği vücuda getiriyor.
2- Yeni Türkçe “Dede Korkut ” kelimelerini almalı: fakat bu kelimeler bile tadile uğratılmalı ve yepyeni bir lehçe ile ifade edilmelidir.
3- Bunun için yeni Türk Dili ‘nin bütün geçmişini aramak lazımdır.
4- Arapça ve Farsça kelimelere karşılık aranacak, bu karşılıklar bulunamadığı takdirde, eski Türk Dili köklerinden geliyormuş gibi yeni kelimeler icad edilecektir.                      5- Bunun ile, Dil Cemiyeti uğraşacak; icad edilen yeni Türkçe ‘yi bu cemiyet bir kılavuzla gösterecektir.
6- Türkçe karşılığı bilinen, herkesin kullandığı sözler yeni Türk Dili hududları haricinde bırakılacaktır.
7- Bu yeni dile, bugün kullanılmayan eski kitaplarda rast gelinen (mesela Yunus Emre nin şiirlerindeki Türk kelimeleri gibi) kelimeler katiyyen girmeyecektir Her şey tam bir sun’iliğe ve köksüzlüğe gidecektir,
8- Yeni kelimeler icadı yoluna gidilmesi lazımdır,
Bunlar halkı avutacak bazı prensip ve kaideler ortaya çıkarılarak yapılmalıdır,
işte “Polit Büro”nun planı!. ,”[4]

-“İnönü, Ulus Gazetesi ‘nde yayınlanan hatıratında açıkça ifade ederek: “Harf İnkilabı bir okuma yazma kolaylığına bağlanamaz Okuma yazma kolaylığı Enver Paşayı tahrik eden sebebdir. Ama harf İnkilabının bizde tesiri ve büyük faydası kültür değiştirmesini kolaylaştırmasıdır. İster istemez Arap kültüründen koptuk”[5]

Böylece yeni bir beşeri din ihdas olunuyordu.

-Din Dili Dinin Dili -Dinin Lisanı Ve Lisanın Dini.

*******************

“Bana müceddidlik geldi. Ben kabul etmedim. Müceddidlik, Sultan Abdülhamid’e olsun, dedim!”[6]

-Merhum II. Abdulhamid kendi zamanında anlaşılamamış, arkasından Rızâ Tevfik BÖLÜKBAŞI gibi ruhaniyetinden istimdat edilirken, onun devri mumla aranır olmuştur.

“Padişahım! Gelmemişken yâde biz,
İşte geldik senden istimdâde biz,
Öldürürler başlasak feryâde biz,
Hasret olduk eski istibdâde biz.
Dembedem coşmakta fakr ü ihtiyaç
Her ocak sönmüş ve susmuş, millet aç.
Memleket mâtemde, öksüz taht ü taç.
Hasret olduk eski istibdâde biz.”

-Bu millet bir asırdır Merhum Sultana ve ailesine yapılanların vebalini yüklenmiştir.

Ah çekiyoruz. Ahı çekiyoruz.[7]

Zira;

“O’nun bir oğlu Abdurrahim Efendi Paris’te aç kalıp intihar etmiş, diğer oğlu ise
Marsilya’da açlıktan ölüp, cesedi denize atılmıştır.
Benzer fâciâlar saymakla bitmez. Hadi bunlar yurd dışında oldukları için irtibat sağlanamadı diyelim. Fakat 1952’deki kısmî afvdan istifâde ederek ömürlerinin bakiyesini İstanbul’da geçiren Müşfika Kadın efendi, Ayşe ve hele Şâziye Sultan’a kim
vefakârlık göstererek bir el atabilmiştir. Şekerci Hacı Bekir’in Cihangir’de verdiği iki odalı bir evde, merhum Vehbi Bilimer’in tahsis eylediği cüz’i bir maaşla kût-u lâyemût yaşayan Şâziye Sultan ve diğerleriyle ilgili fâciâlar…” [8] küçümsenecek cinsten değildir.

-“Süleyman Hilmi Tunahan (k.s.) Hazretleri’nin Sultan II. Abdülhamid’i senâ eden pek çok beyânını, O’nun yakınlarından ve damadı olan Kemal Kaçar Bey’den naklen ve defaatle dinlemişizdir ki, bunlardan bir ikisini nakledelim:
Süleyman Hilmi Tunahan, Şeyh Sirâceddin Hazretleri’ne mensubiyetinden dolayı müridlerine Sultan Abdülhamid Han’ı her vesile ile medh u senâ eder ve:
“-O, sizin mânen amcanız mesâbesindedir!..” dermiş. Buna bir de şunu ilâve edelim:
Süleyman Efendi Hazretleri’nin “Tesbihçi Dede” denilmekle meşhur olan yetişmiş bir müridi vardı. II. Meşrûtiyet’in ilânı sırasında Sultanahmed Meydanı’nda yapılmakta olan şenliğe gidip bakmak istemiş. Süleyman Efendi, kendisine:
“-Olur, git, bak!.. Ama üzüleceksin. O şamatacıların en önünde Hızır aleyhisselâmı göreceksin!..” demiş ve ilâve etmiş:
“O büyük velî (yani Sultan Abdülhamid) baş rolde Hızır (a.s.)ınm olduğuna vâkıf bulunduğu için Selânik’ten gelen “Hareket Ordusu”na karşı kılını kıpırdatmamıştır.
Şâyân-ı hayrettir ki, kendisinin en yakını olan bir kimseden (Kemal Kaçar), Süleyman Hilmi Tunahan Hazretleri’nin bu beyânına muttali olduktan az bir müddet sonra bu gerçeğin o büyük Sultan tarafından da aynen ve yazılı olarak ifade edilmiş olduğunu hayretle öğrendim.”[9]

-““Çanakkale Harbi sırasında İstanbul işgal tehlikesi altına düştüğünden o sırada Beylerbeyi Sarayı’nda menkûb olan Sultan II. Abdülhamid’i, hükümet, Anadolu içlerine nakletmeyi düşünmüş ve bu maksatla Talat Paşa, yanma Meclis’i temsil etmek üzere bir meb’us arkadaşını alarak Hünkâri ziyarete gitmiştir. Sultan II. Abdülhamid, bu teklifi şiddetle reddetmiş ve ziyaretçilerine dehşetli bir siyâset dersi vermiştir:
“Beylerbeyi Sarayı’ndan sandalla ayrılan Talat Bey, refikine:
“-Azizim!..” dedi. “Bu adamı tahttan indirmekle büyük hata etmişiz. Bunu takdir etmek de bir meziyettir. ”[10]

-“İbnül-Emin,[11] bir dipnotla:
“Adaleti tahkir etmesi, âsî Ermenileri tedib etmek istemesinden mütevelliddir, değil mi, “Kızıl Sultarı”cı kızıl!., “cevabını vermiş bulunmaktadır. (İbnüT-Emin- a.y.) Bu çirkin “Kızıl Sultan” tâbirini sonradan maâlesef meşhur Fransız tarihçisi Sorel de kullanmıştır.”[12]

-“Cennetmekânın, başı ucunda bir tuğla bulunurdu. Onu hiç yanından eksik etmezdi. Uykudan uyanınca hemen teyemmüm eder, ondan sonra musluğa kadar gider abdestini alırdı. Abdestsiz yere basmazdı.”[13]

-“İngilizler birtakım adamlar bularak, Halife’nin Kureyş Kabilesi’nden olması lâzım geldiğini, Osmanlılar’ın “Halife” sıfatını taşıyamayacaklarını iddiâ eden kitaplar yazdırdılar. Bazı Arap kabilelerini ve bu arada Şerif Hüseyin’i elde etmek sûretiyle Arap Âlemi’nde Sultan II. Abdülhamid’in tahtan indirilmesinden sonra da tahriklere devam etmişlerdir.

İngilizlerin bu maksadını bilen Sultan II. Abdülhamid, Şerif Hüseyin’i İstanbul’da tutuyordu. İttihatçıların, müteselsil gafletinden biri de, O’nun Hicaz’a gitmesine ve orada bir isyan çıkarmasına imkân vermiş olmalarıdır.

Sultan II. Abdülhamid, bütün bu İngiliz faaliyetlerine karşı İslâm Dünyası’na Fas’tan Hindistan, Çin ve Japonya’ya kadar çeşitli hocalar göndererek İngiliz propagandalarını akım bırakmak hususunda insanüstü bir gayret sarf etti. Eğer Sultan II. Abdülhamid tahttan indirilmemiş olsaydı, Siyonizm’in oyuncağı olan İttihad Terakki mârifetiyle gerçekleşen kopmalar aslâ vâki olamazdı. Çünkü Sultan II. Abdülhamid’in “Hilâfet Siyâseti” geniş müslüman kitleleri öylesine tesir altına almıştı ki, halkın bu hissiyâtı karşısında İngiliz altınlarıyla cezbeye gelerek taht ve tâc peşinde koşan Şerif Hüseyin gibi mahdud kimselerin arzusu ile halka rağmen bir kopma gerçekleşmezdi.”[14]

-“Misyonerler, bütün faaliyetlerini Rum ve Ermenilere yönelttiler. Baş­langıçta Ermeni Kilisesi buna direndi. Fakat 1850’de Türk Hükümeti, Protestan Ermeni Kilisesi’ni tanıdı. Fakat Amerikan Misyonerleri’nin en büyük başarısı, “Robert Kolejleri” vâsıtasıyla oldu.
İstanbul’daki kolej, 1840 yılında, Cyrus Hamlin tarafından kuruldu. Sonradan “Robert Kolej” adını aldı. İlk talebelerin hepsi de ermeni gençlerden müteşekkildi. ”
“…Kapitülasyonlardan istifade eden «Amerikan Misyonerleri» tamamen Osmanlı Devleti’nin aleyhinde çalışıyorlardı. Bunlar, Ermeniler’in Gregoryan (Lusavoriçagan) Kilisesi’ni, Protestan yapmaya uğraşıyorlardı.
Amerikan Protestarilanna göre, «Müslümanlar kâfirdir.» Bu yüzden, onların aleyhinde sistemli propaganda yapıp insan kasabı oldukları efsânesini yayıyorlardı. Ermenilere ise, sunî olarak evliyalık payesi veriyorlardı. ” (The Rebirt Turkey-Clair Price)
“…Misyonerler tamamıyla din tesirinde kalarak Ermenileri Müslümanlara karşı hazırladılar, dinamit yapmasını öğrettiler ve her fırsatta onları İslâmlar’a karşı kullandılar.” [15]

-“Malumdur ki, Sultan Abdülhamid-i Sânî hal’inden sonra Osmanlı hükümeti idâresi tam mânâsıyla Siyon-Yahudi cemiyetinin «İttihad ve Terakki» nâmındaki teşkilâtına tâbi ümerâ ve ricâl eline geçti.
1325 senesi Teşrin-i Evveli’nin hatırımda kalmayan bir gününde «İttihad ve Terakki» Selanik’te bütün şubelerinin katılmasıyla büyük bir kongre yaptı. Bu umûmî kongrenin hâricinde erkân ve rüesadan mürekkeb heyet, ayrıca gizli bir celse tertip eyleyip Siyon Cemiyeti’yle ona bağlı Şark Yahudi Mason Locası’nın:
«Bundan sonra Türkiye nasıl idare olunacaktır?» sorusuna aşağıdaki dört maddelik karar ile cevap verdiler:
1-Bundan sonra Türkiye’nin idâresi; Türkiye’de dinin nüfuz ve kuvvetini kırmak sûretiyle;
2- Türkiye’nin mâlî ve iktisâdi kaynaklarının mason biraderler arasında taksim edilmesi sûretiyle;
3- Hilâfet’i saltanattan ayırarak zaafa uğratmak sûretiyle;
4- İmkân bulununca Cumhuriyet ilân edilmek ve Osmanoğullarının yıkılmak sûretiyle» idare olunacaktır.”[16]

MEHMET ÖZÇELİK

29-06-2022

 

 

[1] Boykot. KADİR MISIROGLU.sh.34-35.

[2] Age.sh.48-49.

[3] Age.53.

[4] Age.57-58.

[5] Age.61.

[6] SAYDA-İ TÂGİ (k.s.a3)M. Hanefî Mert- Ariflerden İnciler, İstanbul, 2003, sh:269. Bak. KADİR MISIROĞLU-BİR MAZLUM PADİŞAH:SULTAN II. ABDÜLHAMİD.sh.8.

[7] http://www.tesbitler.com/2020/05/12/ah-cekiyoruz-ahi-cekiyoruz/

[8] Age.26-27,139

[9] Age.29-31.

[10] Bkz. Refî Cevat Ulunay, Bu Gözler Neler Gördü, İstanbul, 2004, sh: 21,Age.32.

[11] Son Sadrazamlar, sh: 1288.

[12] Bkz: Ahmet Reşit Rey-Gördüklerim, Yaptıklarım, İstanbul 1945, sh: 14 vd.”Age.138.

[13] Age.142.

[14] Age.155-156.

[15] Forein Affairs, c: 7, sh: 398, E. M. Earle,Age.324.

[16] Mevlânzâde Mehmed Rıfat ,Türkiye’yi Yıkan Yahudiler, Köstence, 1923, sh: 8 vd. 594 Dr. Rıza Nur- a.g.e., sh: 220,Age.508-9.