HİSSE-18

HİSSE-18

Bediüzzaman Said Nursi, ziyaretine gelen muallimlerle çok fazla alâkadar olurdu.

 

Bayram Yüksel anlatıyor:

“Üstadımız, muallimler ziyarete geldiklerinde onlarla çok fazla alâkadar olurdu.

‘Şu zamanın dindar bir muallimine, eski zamanın velileri nazarı ile bakıyorum… Muallimin iyisi çok iyi, fenası da çok fena. Çünkü masum çocuklar muallimlerine çok dikkat ederler, âdeta mıknatıs gibi hocalarından ne görürse iyiyi de fenayı da çekerler. Muallimin iyisi minare başında, kötüsü kuyu dibindedir. Muallimler için ortası yoktur, ya âlay-ı illiyyinde veya esfel-i safilindedirler’ derdi.

“Onun için dindar muallimlere çok ehemmiyet veriyordu… Muallimlere ders verirken merhum Hasan Feyzi, Mustafa Sungur, Abdurrahman Yüksel gibi zatları misâl verirdi ve ‘Sizleri de onlar gibi kabul ettim’ derdi. Hem, ‘Mustafa Sungur’un okuması mânâ-yı ismîden mânâ-yı harfî hükmüne geçti, onun okuması maarif-i İlâhî hükmüne geçti’ derdi.”(Son Şahitler, C. 3, s. 60)

*******************   

ÇOK İBRETLİK BİR HATIRA


Bediüzzaman Said Nursi’yi Eskişehir hapishanesinde ziyaret eden stajyer avukat Kemal Taner anlatıyor:

“Hapishaneye yanına görüşmeye gitmiştim. Namazı yeni kılmış, tesbih çekiyordu. Elini öptükten sonra kendilerine dedim ki: ‘Efendim, size birçok keramet gösterir, diyorlar. Halbuki ben sizden herhangi bir harikal hal ve vezayit görmedim. Eğer böyle birşey gösteriyorsanız, bana da gösterin, meselâ şu elinizdeki tesbih kendi kendine yürüsün.’

“Bediüzzaman tebessüm etti. Bana temsilî şu hikâyeyi anlattı:

“Bir adamın çok sevdiği, sevimli, sevgili bir tek oğlu varmış. Adam bu kıymetli yavrusuna, çok değerli bir hediye almak için, kuyumcu dükkânına götürmüş, Çok çeşitli elmas ve mücevherattan hangisini beğenir ve isterse oğluna alacakmış.

“Mücevherat dükkânında, kuyumcu adam, dükkânı süslemek için; tavana, çok çeşitli renklerde, kırmızı, yeşil, mavi, mor, pembe, sarı her renkte büyük balonlar asmış. Çocuk dükkâna girince mütemadiyen tavandaki balonlara bakarak, ‘Baba ben bu balonlardan isterim’ diye tutturmuş, başlamış ağlamaya. Adam, ‘Oğlum, ben sana çok pahalı ve kıymetli, elmas, mücevher alacağım’ diyormuş, Çocuk ise, ‘Ben balon isterim’ diye ağlayıp duruyormuş. Bu misali bana anlatan Bediüzzaman, sözlerine devamla:

“Ben Kur’ân’ın elmas ve mücevherat dükkânının bekçisiyim, dellalıyım. Ben baloncu değilim. Benim dükkânımda, benim pazarımda, Kur’ân’ın ebedi ve ölümsüz elmasları var. Ben bunlarla meşgulüm. Ben Kur’ân nurunu ilân ediyorum, balonculuk yapmıyorum’ dedi.

“Bediüzzaman’ın ne demek istediğini anlamıştım, yaptığım hareketten dolayı mahçup olmuştum.”

***************

Bayram Yüksel anlatıyor:


“1961’de Mustafa Polat’la merhum Hasan Basri Çantay’ı ziyarete gitmiştik. Mustafa Polat; Neden Üstad tarzında eser yazmadınız?” diye sordu. O da;
“Kardeşim, sizler Üstadın nasıl bir insan olduğunu bilmiyorsunuz. Kimse Üstadla mukayese edilemez. Onun kulağına üfleyen vardı. Onun fiş takacağı yeri vardı. Bizim fiş takacak yerimiz yok.”

“Kardeşim, sizi tebrik ederim. Bizler Üstadın sayesinde müellif olduk. Bizler korkumuzdan ne eser yazabiliyorduk ve ne de kimseye anlatabiliyorduk. Üstad Hazretleri Risale-i Nurları te’lif etmeye başladı; hem Türkiye’de okuma çığırı açtı, hem de hapishanelerde dayak, kelepçe, açlık, susuzluk her zulme tahammül etti. Fakat onun ihlâsı, onun şefkati, onun merhameti, onun tevazuu, onun şecaati ve kahramanlığı her şeye galip geldi.”

*************  

Son Şahitlerden Dr. Tahir Barçın anlatıyor:


(1906’da Ermenek’te doğdu. Emirdağ’da Bediüzzaman’ın doktorluğunu yaptı. 11 Mayıs 1978’de İstanbul’da Allah’ın rahmetine kavuştu.)

Bir Hıdırellez günü Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri ve Emirdağlı talebeleri ile beraber kıra gittik. Emirdağ yakınlarındaki bir yüksek tepeye çıktık.

“Üstad, o tepede, vefatından bahsetti. ‘Ben ölürsem ne yaparsınız?’ deyince Mehmet Çalışkan: ‘Burada Hacı Yusuf Dede vardır, sizi oraya, o zatın yanına defnederiz!’ dedi. Üstad cevaben:

Ben öldükten sonra yerimin belli olmamasını istiyorum
“Yok, beni Ispartalılar isterlerse onlara verin. Hem ben öldükten sonra yerimin belli olmamasını istiyorum. Çünkü türbeye gelenler kimi ekmek asacak, kimi ip bağlayacak, kimisi de benden dilekte bulunacak. Beni kabrimde rahatsız edecekler. Şimdi birisi gelip de elimi öpmek istese, bana tokat vurmak gibi oluyor. Hiç böyle şeyleri istemiyorum. Mezarımın bilinmemesini istiyorum…’

“Daha sonraki cereyan eden hâdiseler malum… Zulmettiler ona, onlar zulmetti, fakat Cenab-ı Hak Üstad’ın duasını kabul etti…

*********************   

Abdullah Gayretlioğlu anlatıyor:

Bir gün Zübeyir [Gündüzalp], ortasından kırılmış bir kaşık getirdi. Bu kaşığı tamir etmem için Üstad göndermişti.

Kaşık alüminyum olduğu için kaynak tutmuyordu. Kolayından gidip, on kuruşa bir çay kaşığı aldım, bunu Üstada götürdüm.

Üstad bana, “Kardaşım sen bilmiyor musun? Bu kaşık benim kırk yıllık arkadaşımdır” dedi.

Bu defa çaresiz tekrar dükkâna gelip, küçük bir sac keserek kıvırdım ve kaşığın içine geçirip iyice sıkıştırdım. Sağlamlaşınca götürüp Üstada verdim. Çok memnun oldu ve bu tamirat için bana yirmi beş kuruş verdi. (Son Şahitler, 3:140)

***************** 

 

CİĞERCİ ;

 

Neyzen Tevfik, ciğercinin önünden geçerken, parası olmadığı halde içeri dalar ve iki porsiyon ciğeri  götürür, sonra garsonu çağırarak parasının olmadığını, sonra vereceğini söyler. Şef garson kabul  etmez, ya parayı verirsiniz ya da bu gün bulaşıkları siz yıkarsınız der. Neyzen : “Öyleyse arka sokakta bir dostum var, bir pusula yazayım ona götürün parasını o verir” der. Şef garson : “Tamam ben giderim” Şef garson : “Efendim, bu pusulayı size Neyzen bey gönderdiler” der.  Neyzenin dostu, pusulayı okuyunca tebessüm eder ve kaç porsiyon ciğer yediğini sorar. Garson : “İki porsiyon efendim” der Dost : Üç porsiyon parası vererek “Bir porsiyon daha yesin” der. Şef garson meraklanmıştır, “efendim para önemli değil bizde karşılarız yeter ki pusulada ne yazdığını  söyleyin. Dost pusulayı uzatır. İki satır yazı vardır.

 

“Dağladı ciğerci ciğerimin yarasını Ciğerparem veriver ciğercinin parasını”

************** 

#YIL 1917…

Bir İngiliz general Irak’ta yardımcıları ile arazide gezinirken  bir çobana rastladı.

Çevirmen aracılığıyla çobana:

”Eğer sürüdeki köpeğini öldürürse ona yüz sterlin vereceğini söyledi.

Doğaldır ki, çoban için köpek çok değerlidir, sürüyü sevk ve idare eder. Kurtlara ve öteki yabani hayvanlara ve art niyetli insanlara karşı onları korur.

Ama teklif edilen para da çok büyüktür. Çoban köpeği yakalayıp, generalin önünde keser.

General bu kez de çobana; “köpeğin derisini yüzersen yüz sterlin daha veririm” dedi. Çoban köpeğin derisini yüzdü.

General çobana; köpeği parçalara bölersen bir yüz sterlin daha veririm, dedi. Çoban onu da yaptı. General parayı verip oradan ayrıldı.

Çoban generalin arkasından seslendi:

“Yüz sterlin daha verirsen köpeği yerim.”

General;

“Asla… Ben sizin değer verdikleriniz hakkındaki karakterinizi öğrenmek istedim. Sen para için, yoldaşın, yardımcın ve senin için çok değerli olan köpeğini kestin, yüzdün ve parçaladın. Eğer bir yüz sterlin daha verseydim, yiyecektin de. Benim, ihtiyaç duyduğum ve öğrenmek istediğim bu karakterdi.”

Sonra yanındakilere dönerek;

“Bir ülkede bu karakterde insanlar fazla olduğu müddetçe asla korkmayın” dedi.  Parayı verir her şeyi yaptırırsınız.

Çoban ve köpek işbirliği içinde idi.

Çoban çıkarı için birlikte görevli olduğu arkadaşını yok etti.

Bir toplumda bu tür kişiler çoksa, o toplumda birlik ve dayanışma  kolaylıkla ortadan kaldırılabilir. Çıkarcılar dostlarına her zaman ihanet edebilir.

Para her şeyi çözer!” diyorsa bir insan, “Ben para için her şeyi yaparım!” demek istiyordur. Para her şeyi çözmez, para her kapıyı açmaz. Para sadece para için yaşayanların kapısını açar.

 

Şimdi bir düşünün bakalım bu ülkedeki onlarca yabancı vakıf burada ne yapıyor ve gazetecisinden akademisyene kimleri niye fonluyor?

*****************  

Ingilizler,Aldulhamid han varken Çanakkale’ye saldırmadılar.

önce Sultan’a rüşvet teklif ettiler. Etrafın kuşatıldı. Yalnızsın dediler.

Sonra,bunu gezi benzeri 31 mart vakaası ile ispatladılar.

Diktatör,kızıl sultan diyerek indirdiler.

Çanakkale savaşı,Osmanlı evladlarının toprağa gömülme projesidir.

Akabinde dünya savaşına dahil olduk.

Yunan çeteler, Ingiliz talimatıyla girdikleri köylerde beşikteki ve  kadınların karınlarındaki bebeklere kadar saldırdılar.

Kadınlara tecavüz ettiler.

Eskiler izansız birisine kızdıklarında yunan dölü derler.

Tarihin tekerrür etmemesini istiyorsak asıl biz akıllı olmalıyız.  Fevzi Srl

**************  

İmam-ı Azam ın oğlu Hammad’ın bir oğlu vardı İsmail…

    İbni Hallikan, bu İsmail’in dedesinden anlattığı bir hatırasını şöyle nakleder kitabında. İsmail der ki:

   – Hazret-i Ebu Bekir ve Hazret-i Ömer’e hürmetsizlik etmekten çekinmeyen saygısız bir komşumuz vardı. İki katırının birine Ebu Bekir, ötekine de Ömer adını koymuştu. Ahırında bunları tımar ederken ‘Ebu Bekir şöyle dur, Ömer şuraya çekil..’ diye yüksek sesle söylenir, bizi rahatsız ederdi. Dedem de bizlere hep sabır tavsiye eder:

– Sakın tartışmaya girmeyin, Ebu Bekir ve Ömer sizin korumanıza ihtiyaç duymayacak kadar büyük insanlardır, onlar kendilerini korurlar, diyerek bizleri tartışmadan hep uzak tutardı.

 Bir gün koşa koşa gelen biri dedeme dedi ki

– Katırlarına Ebu Bekir, Ömer adını koyan adamı bir katırı teperek öldürmüş, cesedi ahırdaymış şimdi!. Dedem de dedi ki:

– Gidin bakın mutlaka Ömer tepelemiştir onu. Ebu Bekir affeder ama Ömer kolay kolay affetmez adaletini uygular! Gerçekten de gidenler haber getirdiler.

– Ömer tepelemiş, cesedi orada yatmaktadır. Dedem bizi tekrar ikaz etti:

– Sakın böyle öfkeli kimselerle tartışmaya girmeyin. Büyüklere saygısızlık edenler sonunda karşılığını görürler. Sizin karşılık vermenize gerek kalmaz!

******************  

CAHİL HER ŞEYİ BİLENDİR*

 

🔴Eski Mısır devlet başkanı “Enver Sedat”ı suikast sonucunda öldüren adama hakim sorar:

“Neden öldürdün?”

Katil: “Çünkü laikti”

Hakim: “Laik ne demek?”

Katil: “Bilmiyorum!!”

 

🌎Mısır’ın en iyi edebiyat adamlarından “Necip Mahfuz”u öldürmeye çalışıp başarısız olan sanığa hakim sorar:

“Neden vurdun?”

Sanık: “Sokak çocuklarının hayalleri adlı kitabı yazdığı için”

Hakim: “Peki sokak çocuklarının hayallerini okudun mu?”

Sanık: “Hayır!!”

 

Hakim, yazar “Faraç Foda”yı öldüren üç teröriste sorar:

“Neden Faraç Foda’ya suikast düzenleyip öldürdünüz?

“Suçlular: “Çünkü kafir”

Hakim: “Onun kafir olduğunu nereden anladınız?”

Suçlular: “Onun kitabından”

Hakim: “Hangi kitabından anladınız onun kafir olduğunu?”

Suçlular: “Biz okuma yazma bilmiyoruz”

“Her kötülüğün anası her dönemde🔴CEHALET olmuştur!”

MEHMET ÖZÇELİK

6-5-2022

No ResponsesMayıs 7th, 2022